Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Çözüm, seçim hukukunun temel ilkelerinden olan aleniyet ve kesintisizlik prensiplerine dayanmaktadır. 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun'un 95. maddesi, oy sayım ve döküm işlemlerinin, oy verme yerinde, hazır bulunanların gözü önünde, açık ve aralıksız olarak yapılacağını emredici bir hükümle düzenlemiştir. Bu ilkenin amacı, seçim sürecine yönelik şüpheleri ortadan kaldırmak, şeffaflığı sağlamak ve seçim güvenliğini temin etmektir. Yargılamanın aleniyetini düzenleyen Anayasa'nın 141. maddesindeki temel felsefe, seçim süreçlerinin şeffaflığı için de geçerlidir. Sandık kurulu başkanının, fiziki koşulların yetersizliği veya işlemlerin uzaması gibi gerekçelerle, iyi niyetli olsa dahi, bu emredici kurala aykırı olarak sayıma ara verme veya sayım yerini değiştirme konusunda herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. İşlemlere başlandıktan sonra, sandık sonuç tutanağı düzenleninceye kadar kesintisiz devam edilmesi zorunludur. Diğer seçeneklerde belirtilen ilçe seçim kurulundan onay alma, parti temsilcilerinin rızası veya durumu tutanağa bağlama gibi usuller, kanunun bu açık ve emredici hükmünü ortadan kaldırmaz.
Önemli Nokta 2: Anayasa'nın 67. maddesi ile güvence altına alınan seçme ve seçilme hakkının kullanım usullerinden biri de birleşik oy pusulasının düzenlenmesidir. Bu konudaki temel düzenleme 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu'nda yer almaktadır. Anılan Kanun'un “Birleşik Oy Pusulası” başlıklı 28. maddesi, oy pusulasının şekil ve içeriğini detaylı olarak düzenlemiştir. Maddenin ilgili fıkrasında, birleşik oy pusulasında siyasi partilerin, Yüksek Seçim Kurulunca çekilen kuradaki sıraya göre yer alacağı belirtildikten sonra bağımsız adayların durumu özel olarak hükme bağlanmıştır. Buna göre, “Bağımsız adayların adları, siyasi partiler sütunundan sonra gelmek üzere ayrılmış olan bölümde ve alt alta yazılır. Bağımsız adayların sıralanması, aralarında çekilecek kuraya göre yapılır.” Bu açık hüküm karşısında, bağımsız adayların konumu ve sıralanma usulü net bir şekilde belirlenmiştir. Dolayısıyla, siyasi partiler için ayrılan bölümden sonra, kendilerine mahsus ayrı bir sütunda ve kendi aralarında çekecekleri kuraya göre sıralanmaları gerekmektedir. Diğer seçenekler bu yasal düzenlemeyle çelişmektedir: Bağımsız adaylar partilerle birlikte aynı kuraya dahil edilmezler (A seçeneği); sıralama soyadına göre alfabetik değil, kura ile yapılır (C seçeneği); seçimlerde tek bir “birleşik oy pusulası” esası geçerli olup bağımsız adaylar için ayrı pusula basılmaz (D seçeneği) ve adayların bir parti sütununa eklenmesi gibi bir usul mevcut değildir (E seçeneği).
Önemli Nokta 3: Sorunun doğru cevabı, illere milletvekili dağıtımında d’Hondt sisteminin kullanıldığını belirten ifadedir. 2839 sayılı Milletvekili Seçim Kanunu'nun 4. maddesi, illerin çıkaracağı milletvekili sayısının tespitine ilişkin prosedürü detaylı olarak düzenlemiştir. Bu prosedüre göre; öncelikle her ile nüfusuna bakılmaksızın bir milletvekili verilir. Ardından, Türkiye'nin toplam nüfusu, kalan milletvekili sayısına bölünerek bir 'anahtar sayı' elde edilir ve illerin nüfusları bu sayıya bölünerek ek milletvekili sayıları bulunur. Son olarak, artık nüfuslar büyüklük sırasına konularak dağıtılmamış milletvekillikleri paylaştırılır. Kanunda belirtilen bu yöntem, nispi temsilin bir türü olmakla birlikte, partilerin seçim çevrelerinde kazandıkları milletvekili sayısını belirlemek için kullanılan d’Hondt sistemi ile karıştırılmamalıdır. D'Hondt sistemi, illere milletvekili sayısının *tahsisinde* değil, seçim sonuçlarına göre siyasi partilere milletvekili sayısının *dağıtımında* uygulanan bir yöntemdir. Diğer seçenekler, Kanun'un 4. maddesindeki usul ve esasları doğru bir şekilde yansıtmaktadır.
Önemli Nokta 4: Çözüm, sağlanan Yargıtay kararlarında belirtilen hukuki muhakemeye dayanmaktadır. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 10. Hukuk Dairesi ve 13. Hukuk Dairesi kararlarında istikrarlı bir şekilde vurgulandığı üzere, duruşmada tefhim edilen kısa karar ile sonradan yazılan gerekçeli karar arasında çelişki bulunamaz. Bu kural, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) amir hükümlerinin (m. 294, 297, 298) bir gereğidir. Yargıtay'a göre, bu zorunluluğun temel dayanağı Anayasa'nın 141. maddesidir. Anayasa m. 141, 'Duruşmalar herkese açıktır... Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.' hükmünü amirdir. Tefhim ile aleniyet kazanan ve hukuki varlık oluşturan kısa karardan farklı bir gerekçeli karar yazılması, kararların alenen tefhim edilmesine ve yargılamanın şeffaflığına dayanan 'duruşmaların aleniyeti' ilkesini doğrudan ihlal eder. Yargıtay kararlarında bu durumun, '...yargılamanın aleniyeti, kararların alenen tefhim edilmesine ilişkin Anayasanın l4l. maddesi ile HMK'nun... buyurucu nitelikteki maddelerine de aykırı bir durum yaratacağı' ve 'kamu düzeni ile ilgili olup, gözetilmesi yasa ile hakime yükletilmiş bir ödev' olduğu açıkça belirtilmiştir. Diğer seçenekler somut olaydaki ihlalin birincil anayasal temelini oluşturmaz. Sorun, davaya bakan hâkimin kanunla yetkilendirilmemiş olması (kanuni hâkim güvencesi), tarafların delil sunma ve iddialarını ileri sürme imkânlarındaki bir dengesizlik (silahların eşitliği) veya hâkimin bağımsızlığına bir müdahale değil, kararın oluşum ve açıklanma sürecindeki usule aykırılığın anayasal yansımasıdır.
Önemli Nokta 5: Çözüm, 1982 Anayasası'nın 76. maddesi ile 2839 sayılı Milletvekili Seçim Kanunu'nun 17. ve 18. maddelerinin birlikte değerlendirilmesine dayanmaktadır.
Doğru seçenek C'dir. 2839 sayılı Kanun'un 18. maddesi, "yüksek öğretim kurumlarındaki öğretim elemanları" ve "belediye başkanları"nın, kanunda belirtilen süreler içinde görevlerinden ayrılma isteğinde bulunmadıkça adaylıklarını koyamayacaklarını ve aday gösterilemeyeceklerini açıkça düzenlemiştir. Dolayısıyla, doçent (K) ve belediye başkanı (L) için görevden çekilme bir adaylık şartıdır. Bu nedenle C seçeneğindeki ifade doğrudur.
A seçeneği yanlıştır. 2839 sayılı Kanun'un 17. maddesine göre, il seçim kurulu başkanları, aday olmak istemeleri halinde bu görevlerinden çekilebilirler. Dolayısıyla hâkim (M)'nin adaylığı önünde mutlak bir engel bulunmamakta, görevinden çekilmesi koşuluyla aday olabilmektedir.
B seçeneği yanlıştır. 2839 sayılı Kanun'un 18. maddesi, görevden ayrılma talebi için "genel ve ara seçimlerin başlangıcından bir ay önce" süresini öngörmektedir. "Yedi gün içinde" bildirim süresi ise "seçimin yenilenmesine karar verilmesi halinde" geçerlidir. Soruda genel seçimden bahsedildiği için bir aylık süre uygulanmalıdır.
D seçeneği yanlıştır. 2839 sayılı Kanun'un 18. maddesinde adaylık için görevinden çekilmesi gerekenler tek tek sayılmıştır. Bu listede "belediye başkanları" yer alırken, "muhtarlar" sayılmamıştır. Kanunda sayılmayan bir görevli için kıyas yoluyla çekilme zorunluluğu getirilemez. Bu nedenle muhtar (N)'ın aday olmak için görevinden çekilme zorunluluğu yoktur.
E seçeneği yanlıştır. 2839 sayılı Kanun'un 17. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, il ve ilçe seçim kurullarında görevli hâkimlerin görevli oldukları seçim çevresinde belirli derecedeki hısımlarının aday olması durumunda, bu hâkimlerin "seçim kurullarındaki görevlerinden çekilmeleri" zorunludur. Bu hüküm, hâkimin aday olma hakkını değil, seçim kurulundaki görevini tarafsızlık ilkesi gereği bırakmasını düzenlemektedir. Yani hâkim (M) sadece il seçim kurulu başkanlığından çekilmek zorunda kalır, kendi adaylığından feragat etmek zorunda değildir.