2.1. Borcun Kaynakları - Sözleşme

Özgün soru denemeleri, konu özeti ve sınav taktikleri.

Konu Hakkında Hızlı Bilgi

Konu Özeti: Önemli Nokta 1: Olayda taraflar, üçüncü kişileri (alacaklıları) aldatmak amacıyla, aralarında herhangi bir hukuki sonuç doğurmasını istemedikleri bir satış sözleşmesi akdetmişlerdir. Yapmak istedikleri işlemi gizlemek için görünürde başka bir işlem yapmış gibi davranmamakta, aksine aslında hiçbir hukuki işlem yapmak istememektedirler. Bu durum, Türk Borçlar Kanunu kapsamında mutlak muvazaa olarak nitelendirilir. Mutlak muvazaada, tarafların gerçek ve ortak iradeleri sözleşmenin kurulması yönünde olmadığından, görünürdeki işlem (satış sözleşmesi) taraflar arasında yapılan muvazaa anlaşması gereğince kesin hükümsüzdür. Borçlandırıcı işlem olan satış sözleşmesi kesin hükümsüz olunca, tescilin sebebe bağlılığı ilkesi gereğince, bu geçersiz sözleşmeye dayanılarak yapılan tasarruf işlemi (tapudaki tescil) de yolsuz tescil niteliğindedir ve hukuki bir sonuç doğurmaz. Dolayısıyla taşınmazın mülkiyeti (B)'ye geçmemiştir, halen (A)'ya aittir. Alacaklı (C) gibi muvazaadan zarar gören üçüncü kişiler, muvazaa iddiasını her türlü delille ispat ederek taşınmazın halen (A)'nın mülkiyetinde olduğunun tespitini isteyebilir ve bu taşınmaza haciz koydurtabilirler. İnançlı işlem seçeneği çeldiricidir, çünkü inançlı işlemde taraflar mülkiyeti devretmeyi gerçekten isterlerken, muvazaada böyle bir irade yoktur. Nispi muvazaa da söz konusu değildir çünkü tarafların gizledikleri başka bir işlem (örneğin bağışlama) bulunmamaktadır. Önemli Nokta 2: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 37. maddesi uyarınca, taraflardan birinin diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapması halinde, sözleşmeyle bağlı olmadığı düzenlenmiştir. Korkutma (ikrah), iradeyi sakatlayan bir sebep olup, sözleşmeyi baştan itibaren kesin hükümsüz (mutlak butlan) kılmaz, ancak korkutulan tarafa bir iptal hakkı tanır. Sözleşme, iptal edilene kadar geçerli bir sözleşmenin hüküm ve sonuçlarını doğurur. TBK'nin 39. maddesine göre, irade bozukluğuyla sözleşme yapan taraf, bu sözleşmeyi iptal etme hakkını, korkutma halinde korkunun etkisinin ortadan kalktığı andan itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içinde kullanmalıdır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 2012/16168 E., 2013/1367 K. sayılı kararında açıkça belirtildiği üzere, hak düşürücü sürenin başlangıcı, tehdidin vuku bulduğu tarih değil, ortadan kalktığı tarihtir. Kararda, 'ikrahın önemini yitirdiği an, iradesi sakatlanan için, korkunun silindiği, diğer bir deyişle korkutan kişi ve korkutmanın mahiyetine göre zarar görebileceği yönündeki endişenin ortadan kalktığı, kendisini psikolojik açıdan güven içerisinde hissettiği andır' denilmektedir. Somut olayda, (A)’nın maruz kaldığı baskı ve tehdit, (B)’nin tutuklandığı Ocak 2023 tarihine kadar devam etmiştir. (A)'nın, (B)'nin tutuklanmasıyla kendisini güvende hissetmesi ve korkunun ortadan kalkması hayatın olağan akışına uygundur. Bu nedenle, bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak bu tarih esas alınmalıdır. (A)'nın Aralık 2023'te açtığı dava, bu bir yıllık süre içinde olduğundan süresindedir. Bu sebeple mahkemenin davayı süresinde kabul edip işin esasına girmesi gerekir. Diğer seçeneklerin analizi: - A ve B seçenekleri: Hak düşürücü sürenin sözleşmenin yapıldığı tarihten başlayacağını iddia ettikleri için hatalıdır. TBK m. 39 ve yerleşik Yargıtay içtihatları, sürenin korkunun ortadan kalktığı andan itibaren başlayacağını açıkça belirtir. - D seçeneği: Korkutma, sözleşmenin konusunu veya amacını kamu düzenine aykırı hale getirmez; sadece taraflardan birinin iradesini sakatlar. Bu durum, sözleşmeyi kesin hükümsüz değil, iptal edilebilir (nispi butlan) hale getirir. Bu nedenle bu seçenek yanlıştır. - E seçeneği: Korkutma altındayken sessiz kalmak, sözleşmeye icazet (onay) verildiği anlamına gelmez. İptal hakkı, ancak korku hali ortadan kalktıktan sonra kullanılabilir hale gelir. (A)’nın korku ortadan kalkar kalkmaz dava açması, hakkını kullandığını gösterir, icazet verdiğini değil. Önemli Nokta 3: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi, "Borcun sebebini içermemiş olsa bile borç tanıması geçerlidir." hükmünü amirdir. Bu hüküm, doktrinde 'sebepten soyut borç tanıması' veya 'mücerret borç ikrarı' olarak adlandırılır. Somut olaydaki belge, borcun sebebini (kaynağını) içermediğinden bu niteliktedir ve hukuken geçerlidir. Sebepten soyut borç tanımasının temel hukuki sonucu, mevcut bir borcun varlığına dair bir karine oluşturması ve ispat yükünü tersine çevirmesidir. Buna göre, alacaklı (M), alacağının varlığını ispatlamak için sadece bu belgeye dayanabilir; alacağın altında yatan asıl borç ilişkisini (eser sözleşmesi, satış vb.) ispatlamak zorunda değildir. Buna karşılık, borçlu olduğunu inkâr eden (T), menfi tespit davasında, belgede yazılı miktarda borçlu olmadığını veya borcun haksız ya da ahlaka aykırı bir sebepten kaynaklandığını (Yargıtay 13. HD, E. 2010/103, K. 2010/6775) ya da borcun hiç doğmadığını veya sona erdiğini ispatla yükümlüdür (TMK m. 6, HMK m. 190). Yargıtay içtihatları da bu yönde istikrar kazanmıştır (Bkz. 3. HD, E. 2022/362, K. 2022/1802). Diğer seçenekler ise şu nedenlerle yanlıştır: Belgenin soyut borç ikrarı gücünden yoksun olduğu ve ispat yükünün alacaklıda kaldığı iddiası TBK m. 18'e aykırıdır. 'Hayatın olağan akışı' ilkesi (Yargıtay 13. HD, E. 2009/5319, K. 2010/200), borçlunun ispat faaliyeti kapsamında ileri sürebileceği bir delil tezi olup, kanunun getirdiği ispat yükü kuralını tek başına ortadan kaldırmaz. Borç tanıması, aksi ispat edilebilen bir karine olup, borcun varlığına dair kesin bir delil teşkil etmez. Son olarak, (T)'nin iddiası bir 'ikrar' değil, borç tanımasına karşı bir 'inkâr' ve borcun miktarının farklı olduğuna yönelik bir savunmadır; bu durum ispat yükünü tekrar (M)'ye geçirmez. Önemli Nokta 4: Sorunun çözümünde iki aşamalı bir hukuki muhakeme gerekmektedir. Birincisi, ödenen paranın hukuki niteliğinin tespiti; ikincisi ise bu niteliğe bağlanan hukuki sonuçtur. 1. **Paranın Hukuki Niteliği:** 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 177. maddesi, sözleşme yapılırken verilen bir miktar paranın, aksine bir anlaşma veya yerel âdet olmadıkça, bağlanma parası (pey akçesi) sayılacağını düzenler. Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2010/12440 E., 2010/16097 K. sayılı kararında bu ilke açıkça vurgulanmıştır: "Açıkça cayma tazminatı olduğu şart edilmedikçe kapora pey akçesi gibi verilen paralar, cayma tazminatı olamayacağından akti bozmakta haklı olsun olmasın onu veren tarafa istirdada yetkilidir." Somut olayda, protokoldeki ibare paranın 'cayma parası' olduğunu açıkça belirtmemektedir. 'Tazminat olarak kalır' ifadesi, bir ceza koşulunu andırmakla birlikte, cayma parası niteliği için aranan açıklık şartını sağlamaz. Dolayısıyla, kanuni karine uyarınca bu para bağlanma parası (pey akçesi) olarak kabul edilmelidir. 2. **Hukuki Sonuçlar ve Çeldiricilerin Değerlendirilmesi:** * **Doğru Cevap (B seçeneği):** Paranın bağlanma parası sayılması karinesi ve Yargıtay kararı (2010/16097 K.) gereği, sözleşmenin bozulması halinde bu paranın, veren tarafa iadesi esastır. Bu nedenle bu seçenek doğrudur. * **A Seçeneği:** Bu seçenek, taşınmaz satış sözleşmesinin adi yazılı şekilde yapılmasının geçersizliği sonucuna odaklanmaktadır. Gerçekten de Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'nin 2014/10504 E., 2014/15098 K. ve 2015/11991 E., 2015/19305 K. sayılı kararlarında belirtildiği üzere, resmi şekilde yapılmayan taşınmaz satış sözleşmesi geçersizdir ve bu geçersiz sözleşmedeki cezai şart da geçersizdir. Ödenen bedel sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre iade edilir. Bu, davanın nihai sonucu açısından doğru bir tespittir. Ancak soru, paranın öncelikli *hukuki niteliğini* sormaktadır. Paranın hukuki niteliği bağlanma parasıdır ve geçersiz bir sözleşme kapsamında verildiği için iadesi sebepsiz zenginleşme yoluyla talep edilir. B seçeneği, paranın *asli niteliğini* kanuni karineye göre daha doğru tanımlamaktadır. * **C Seçeneği:** Bu seçenek, 'tazminat' ifadesini 'cayma parası' olarak yorumlamaktadır ki bu, Yargıtay'ın aradığı 'açıkça cayma tazminatı olarak şart edilme' koşuluna aykırıdır. Bu nedenle hatalıdır. * **D Seçeneği:** Ödemenin iadesi sebepsiz zenginleşme hükümlerine tabidir, haksız fiil hükümlerine değil. Bu nedenle yanlıştır. * **E Seçeneği:** Olaydaki düzenleme, borcun ifa edilmemesi durumuna bağlanan bir sonuç öngördüğü için ifaya eklenen ceza koşuluna benzer, alacaklının ifa veya ceza arasında bir seçim yapmasını öngören seçimlik ceza koşuluna değil. Ayrıca asıl sözleşme geçersiz olduğundan, ceza koşulu da geçersizdir. Bu nedenle bu seçenek de yanlıştır. Önemli Nokta 5: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 27. maddesi uyarınca, kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Somut olaydaki sözleşme, eczacılık ruhsatının, bu mesleği icra etme yetkisi bulunmayan bir kişiye fiilen devredilmesini öngörmektedir. Bu durum, Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun gibi kamu sağlığını korumaya yönelik emredici hükümlere ve dolayısıyla kamu düzenine açıkça aykırıdır. Bu tür bir 'muvazaalı' işlem, baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Kesin hükümsüzlük, hâkim tarafından re'sen (kendiliğinden) dikkate alınır ve sözleşme sonradan geçerli hale getirilemez. Tarafların verdikleri şeyler, sözleşme ilişkisine değil, sebepsiz zenginleşme (TBK m. 77 vd.) hükümlerine göre geri istenir. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları da, şekle veya konuya ilişkin emredici kurallara aykırılık halinde sözleşmenin kesin hükümsüz olacağı ve bu sözleşmeye dayanılarak cezai şart gibi fer'i hakların da talep edilemeyeceği yönündedir. Diğer seçenekler şu nedenlerle yanlıştır: Sözleşme eksik (askıda hükümsüz) değildir, çünkü aykırılık idari bir izinle giderilebilecek nitelikte olmayıp, sözleşmenin özü kamu düzenine aykırıdır. Kısmi butlandan söz edilemez, zira (A)'nın sorumlu müdür olarak görünmesi, sözleşmenin temelini oluşturan muvazaalı işlemin ta kendisidir ve bu unsur olmaksızın tarafların sözleşmeyi yapmayacakları açıktır. İptal edilebilirlik (nisbi butlan), irade sakatlıkları halinde söz konusu olurken, burada sorun iradede değil, sözleşmenin konusunun objektif olarak hukuka aykırı olmasındadır. Son olarak, geçersiz bir sözleşmeye dayanılarak temerrüt veya sözleşmeden dönme gibi borca aykırılık hükümlerine başvurulamaz.

Örnek Çıkmış Sorular

Soru 1

Mali sıkıntıya düşen iş insanı (A), alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla, sahip olduğu tek değerli varlık olan ticari işletmesine kayıtlı taşınmazı, uzun süredir danışmanlığını yapan (B)'ye tapuda satış göstermek suretiyle devretmiştir. Taraflar, aralarında düzenledikleri adi yazılı bir belgeyle bu devrin göstermelik olduğunu ve (A)'nın mali durumu düzeldiğinde taşınmazın kendisine iade edileceğini kararlaştırmışlardır. Durumu öğrenen (A)’nın alacaklısı (C), bu işleme karşı hukuki yollara başvurmayı düşünmektedir. Bu olay ve hukuki sonuçları hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu hükümlerine göre aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A)Tarafların gerçek ve ortak iradeleri mülkiyetin devri yönünde olmadığından, aralarındaki muvazaa anlaşması gereği görünürdeki satış sözleşmesi ve buna dayalı tescil işlemi kesin hükümsüzdür.
B)Taraflar arasında bir inançlı işlem söz konusu olup, (B) mülkiyeti geçerli olarak kazanmıştır; dolayısıyla (A) sadece geri devir borcunun ifasını talep edebilir.
C)Olayda, görünürdeki satış işleminin arkasında gizlenen bir bağışlama sözleşmesi bulunduğundan nispi muvazaa vardır ve gizli işlem de şekil şartına uyulmadığı için geçersizdir.
D)Alacaklı (C), bu muvazaalı işlemi öğrendiğinde, sadece İcra ve İflas Kanunu uyarınca tasarrufun iptali davası açma hakkına sahiptir; işlemin hükümsüzlüğüne dayanarak taşınmaza haciz koyduramaz.
E)(A), alacaklılardan mal kaçırma amacı hukuka aykırı olduğu için "temiz olmayan eller" ilkesi gereğince, (B)'ye karşı muvazaa iddiasına dayanarak tapu iptal ve tescil davası açamaz.

Çözüm

Olayda taraflar, üçüncü kişileri (alacaklıları) aldatmak amacıyla, aralarında herhangi bir hukuki sonuç doğurmasını istemedikleri bir satış sözleşmesi akdetmişlerdir. Yapmak istedikleri işlemi gizlemek için görünürde başka bir işlem yapmış gibi davranmamakta, aksine aslında hiçbir hukuki işlem yapmak istememektedirler. Bu durum, Türk Borçlar Kanunu kapsamında mutlak muvazaa olarak nitelendirilir. Mutlak muvazaada, tarafların gerçek ve ortak iradeleri sözleşmenin kurulması yönünde olmadığından, görünürdeki işlem (satış sözleşmesi) taraflar arasında yapılan muvazaa anlaşması gereğince kesin hükümsüzdür. Borçlandırıcı işlem olan satış sözleşmesi kesin hükümsüz olunca, tescilin sebebe bağlılığı ilkesi gereğince, bu geçersiz sözleşmeye dayanılarak yapılan tasarruf işlemi (tapudaki tescil) de yolsuz tescil niteliğindedir ve hukuki bir sonuç doğurmaz. Dolayısıyla taşınmazın mülkiyeti (B)'ye geçmemiştir, halen (A)'ya aittir. Alacaklı (C) gibi muvazaadan zarar gören üçüncü kişiler, muvazaa iddiasını her türlü delille ispat ederek taşınmazın halen (A)'nın mülkiyetinde olduğunun tespitini isteyebilir ve bu taşınmaza haciz koydurtabilirler. İnançlı işlem seçeneği çeldiricidir, çünkü inançlı işlemde taraflar mülkiyeti devretmeyi gerçekten isterlerken, muvazaada böyle bir irade yoktur. Nispi muvazaa da söz konusu değildir çünkü tarafların gizledikleri başka bir işlem (örneğin bağışlama) bulunmamaktadır.

Soru 2

İş insanı (A), rakibi olan ve bölgede yasa dışı yöntemler kullandığı bilinen (B)’nin sürekli ve sistemli baskılarına maruz kalmaktadır. (B), 2018 yılında (A)’ya ait ticari değeri yüksek bir taşınmazı rayiç bedelinin çok altında bir fiyata devretmesi için üstü kapalı tehditlerde bulunmuş, (A)’nın işlerini aksatacak eylemler organize etmiş ve bu baskı ortamını devir işlemi gerçekleştikten sonra da sürdürmüştür. Ocak 2023'te (B), çıkar amaçlı bir suç örgütüne yönelik operasyon kapsamında tutuklanmış ve bu durum ulusal basında yer almıştır. (B)’nin tutuklandığını öğrenen ve artık kendisini güvende hisseden (A), Aralık 2023’te, 2018 yılında yaptığı taşınmaz devrinin iptali için dava açmıştır. Bu olayda, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve Yargıtay uygulaması çerçevesinde (A)’nın açtığı davanın akıbeti hakkında aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?

Soru 3

Tekstil tüccarı (T) ile müteahhit (M) arasında süregelen bir ticari uyuşmazlığın çözümü amacıyla (T), kendi el yazısıyla "Müteahhit (M)'ye olan 200.000 TL tutarındaki borcumu kabul ve beyan ederim." şeklinde bir belge düzenleyip imzalayarak (M)'ye vermiştir. Belgede borcun kaynağına ilişkin herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Bir süre sonra (T) ödeme yapmayı reddetmiş ve borcun, iddia edildiği gibi 200.000 TL olmadığını, aslında malzeme teslimatları ve inşaat kusurlarından kaynaklanan karmaşık bir hesaplaşma sonucu daha düşük olduğunu ileri sürerek menfi tespit davası açmıştır. Bu olayda, (T) tarafından imzalanan belgenin hukuki niteliği ve ispat yükünün dağılımı hakkında 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu ve yerleşik Yargıtay içtihatları çerçevesinde aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

Devamını Görmek İster misin?

Tüm soruların çözümlerine, yapay zeka destekli konu anlatımlarına ve akıllı denemelere erişmek için ücretsiz kayıt ol.