Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Olayda borçlu (B) A.Ş., borcunu ifa etmek üzere (C) Ltd. Şti.'den yararlanmıştır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 116. maddesi, borçlunun yardımcı kişilerin fiillerinden sorumluluğunu düzenlemektedir. Bu maddeye göre, borçlu, borcun ifasını veya borç ilişkisinden doğan bir hakkın kullanılmasını, kendisine bağlı olarak çalışan veya onun talimatı ile bertaraf ettiği kimselere bıraksa bile, onların işi yürüttükleri sıradaki fiillerinden dolayı diğer tarafa karşı kendi fiili gibi sorumludur. Bu sorumluluk, bir kusursuz sorumluluk halidir ve borçlunun, yardımcı kişiyi seçerken, denetlerken veya ona talimat verirken kusursuz olduğunu ispatlaması (kurtuluş kanıtı getirmesi) onu sorumluluktan kurtarmaz. Somut olayda (C) Ltd. Şti., (B) A.Ş.'nin ifa yardımcısı konumundadır. Dolayısıyla (C)'nin üretimdeki hatası nedeniyle borcun gereği gibi ifa edilememesinden (B) A.Ş., TBK m. 116 uyarınca alacaklı (A) A.Ş.'ye karşı doğrudan sorumlu olur. Bu nedenle doğru seçenek E'dir.
A seçeneği yanlıştır; zira bu durum, TBK m. 66'da düzenlenen adam çalıştıranın sorumluluğundaki kurtuluş kanıtına ilişkindir. TBK m. 116'daki yardımcı kişiden sorumlulukta ise borçlunun böyle bir kurtuluş kanıtı getirme imkânı bulunmamaktadır.
B seçeneği yanlıştır; çünkü bir alt yüklenicinin kendi kusuruyla edimini ifa etmemesi, kural olarak mücbir sebep veya öngörülemez bir dış olay olarak kabul edilmez. Bu durum, borçlunun işletme ve faaliyet alanı içinde kalan, öngörülmesi ve önlem alınması gereken bir risktir.
C seçeneği yanlıştır; zira elektronik aksam gibi bir parçanın temin edilememesi, kural olarak borcu imkânsız kılmaz, sadece borçlunun temerrüdüne yol açar. İfa imkânsızlığı, edimin objektif olarak ve kalıcı bir şekilde hiç kimse tarafından yerine getirilemeyecek olması halinde söz konusu olur.
D seçeneği yanlıştır; alacaklının ifa yardımcısı kullanılmasına rıza göstermesi, borçlunun sorumluluğunu ortadan kaldıran zımni bir sorumsuzluk anlaşması anlamına gelmez. Sorumsuzluk anlaşmasının varlığının açıkça veya olayın özelliklerinden şüpheye yer vermeyecek şekilde anlaşılması gerekir.
Önemli Nokta 2: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 89. maddesinin birinci fıkrasına göre, borcun ifa yeri öncelikle tarafların açık veya örtülü iradelerine göre belirlenir. Soruda tarafların ifa yerini kararlaştırmadığı belirtilmiştir. Bu durumda, kanunun tamamlayıcı hükümleri devreye girer. Terzi (T)'nin takım elbiseyi dikip teslim etme borcu, bir yapma ve verme borcudur. Bu borç, TBK m. 89'da özel olarak düzenlenen para borcu (m. 89/1) veya parça borcu (m. 89/2) kategorisine girmez. Parça borcundan bahsedebilmek için borcun konusunun sözleşme kurulduğu anda mevcut ve bireyselleştirilmiş olması gerekir; oysa olayda takım elbise sözleşme kurulduktan sonra imal edilecektir. Dolayısıyla, olaydaki borca TBK m. 89, bend 3 hükmü uygulanır. Bu hükme göre, “Bunların dışındaki bütün borçlar, doğumları sırasında borçlunun yerleşim yerinde” ifa edilir. Takım elbiseyi teslim etme borcunun borçlusu terzi (T)'dir ve borcun doğduğu anda yerleşim yeri Ankara'dır. Bu nedenle ifa yeri Ankara'dır. Diğer seçenekler ise; (A) seçeneği, borcu yanlışlıkla parça borcu olarak nitelendirdiği için hatalıdır. (B) seçeneği, para borçları için geçerli olan 'götürülecek borç' kuralını yanlış bir şekilde genelleştirdiği için hatalıdır. (D) seçeneği, TBK m. 89'un son fıkrasındaki özel durumu ilgisiz bir şekilde olaya uygulamaya çalıştığı için yanlıştır. (E) seçeneği ise, kanunda açık bir tamamlayıcı hüküm varken hâkimin takdir yetkisine başvurulacağını belirterek hukukun kaynakları sıralamasına aykırı davrandığı için hatalıdır.
Önemli Nokta 3: Somut olayda çözümlenmesi gereken hukuki sorun, temsil yetkisine eklenen geri alınmazlık kaydının geçerliliği ve temsil olunanın bu kayda rağmen yetkiyi geri alıp alamayacağıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 'Yetkinin Sınırlanması ve Geri Alınması' başlıklı 42. maddesinin ikinci fıkrası, 'Temsil olunan, bu haktan önceden feragat etmesi geçersiz olmak üzere, temsil yetkisini her zaman sınırlayabilir veya geri alabilir.' hükmünü amirdir. Bu hüküm, temsil ilişkisinin temelindeki güven unsurunu korumaya yönelik emredici nitelikte bir kuraldır. Dolayısıyla tarafların sözleşme serbestisi ilkesine dayanarak bu hakkın kullanımını engellemeleri veya ortadan kaldırmaları mümkün değildir. Olayda, (M) ile (V) arasında düzenlenen temsil belgesine konulan 'geri alınamaz' şeklindeki kayıt, TBK m. 42/II'nin açık ve emredici hükmü karşısında kesin olarak hükümsüzdür. Temsil olunan (M), temsil yetkisini her zaman tek taraflı bir irade beyanıyla geri alma hakkına sahiptir. Bu beyan, muhatap olan temsilci (V)'ye ulaştığı anda hukuki sonuçlarını doğurur ve temsil yetkisini sona erdirir. Diğer seçenekler çeldirici niteliktedir: Sözleşme serbestisi ilkesi emredici hukuk kurallarıyla sınırlıdır. Yetkinin geri alınması için mahkeme kararına gerek yoktur, bu hak tek taraflı irade beyanıyla kullanılır. Geçersiz bir kayda aykırı davranmaktan dolayı tazminat sorumluluğu doğmaz; ancak dayanak teşkil eden vekâlet sözleşmesinin uygun olmayan zamanda sona erdirilmesi halinde ayrı bir tazminat sorumluluğu gündeme gelebilir (TBK m. 396/II), ki bu durum soruda tartışılmamaktadır. Yetkinin temsilcinin de menfaatine verilmiş olması, TBK m. 42/II'deki emredici kuralın uygulanmasını engellemez.
Önemli Nokta 4: Olayda, (G) Güvenlik Şirketi ile müze arasındaki sözleşmede yer alan hüküm, bir sorumsuzluk anlaşmasıdır. Türk Borçlar Kanunu (TBK), borçlunun kendi fiilleri ve yardımcı kişilerin fiilleri için yapılan sorumsuzluk anlaşmalarını farklı kurallara tabi tutmuştur.
TBK m. 115'e göre, borçlunun kendi ağır kusurundan (ağır ihmal ve kast) sorumlu olmayacağına ilişkin önceden yapılan anlaşmalar kesin olarak hükümsüzdür. Borçlu ancak hafif kusurundan doğan sorumluluğunu bertaraf edebilir.
TBK m. 116/2'de ise kural olarak, "Yardımcı kişilerin fiilinden doğan sorumluluk, önceden yapılan bir anlaşmayla tamamen veya kısmen kaldırılabilir." denilmektedir. Bu genel kurala göre, borçlu, ifa yardımcısının hafif kusuru yanında ağır kusuru ve hatta kastından dahi sorumlu olmayacağını kararlaştırabilir. Ancak bu kuralın önemli bir istisnası TBK m. 116/3'te düzenlenmiştir: "Uzmanlığı gerektiren bir hizmet, meslek veya sanat, ancak kanun veya yetkili makamlar tarafından verilen izinle yürütülebiliyorsa, borçlunun yardımcı kişilerin fiillerinden sorumlu olmayacağına ilişkin anlaşma kesin olarak hükümsüzdür."
Somut olayda, (G) Güvenlik Şirketi'nin yürüttüğü faaliyet, kanunla düzenlenen ve izinle yürütülen, uzmanlık gerektiren bir hizmettir. Bu nedenle, TBK m. 116/3'teki emredici hüküm gereğince, (G)'nin, ifa yardımcısı olan (Ç)'nin fiillerinden sorumlu olmayacağına dair yaptığı anlaşma, (Ç)'nin kusurunun derecesine bakılmaksızın (kast dahil) kesin olarak hükümsüzdür. Dolayısıyla (G), yardımcısı (Ç)'nin kasıtlı fiiliyle müzeye verdiği zarardan TBK m. 116/1 uyarınca sorumludur. Diğer seçenekler ise; (A) ve (B) şıkları TBK m. 116/3'teki istisnayı göz ardı ettiği için, (D) şıkkı sorunu genel işlem koşulu denetimiyle yanlış bir temelde çözdüğü için, (E) şıkkı ise TBK m. 116'daki sözleşmesel kusursuz sorumluluk ile TBK m. 66'daki haksız fiil sorumluluğunu (adam çalıştıranın kurtuluş kanıtı getirme imkânı) hatalı bir şekilde karıştırdığı için yanlıştır.
Önemli Nokta 5: Somut olayda, birden çok kişi (K1, K2, K3) aynı borca müteselsilen kefil olmuştur. Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 167. maddesi uyarınca, kendi payından fazlasını ödeyen müteselsil borçlu, ödediği fazla miktar için diğer borçlulara rücu hakkına sahiptir. Olayda her bir kefilin payı 100.000 TL'dir. (K1), borcun tamamı olan 300.000 TL'yi ödeyerek kendi payından 200.000 TL fazla ödeme yapmıştır. Bu nedenle (K1), ödediği bu fazla kısım için diğer kefiller (K2) ve (K3)'e, onların payları oranında (her birinden 100.000 TL) rücu edebilir. Yargıtay 19. Hukuk Dairesi'nin 2017/2143 E., 2019/590 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere, payından fazla ödeme yapan müteselsil kefilin, diğer kefillere rücu edebilmesi için 'öncelikle asıl borçluya müracaat zorunluluğu bulunmamaktadır.' Bu nedenle (A) seçeneği yanlıştır.
Diğer yandan, borcu ödeyen kefil, alacaklının haklarına kanun gereği halef olur. Olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 496. maddesi (6098 sayılı TBK m. 589/1 ile benzer düzenleme) uyarınca, 'Kefil eda ettiği şey nisbetinde alacaklının haklarında, ona halef olur.' Bu halefiyet, alacağa bağlı rehin, ipotek gibi fer'i hakları da kapsar. Yargıtay (Kapatılan) 19. Hukuk Dairesi'nin 2008/12458 E., 2009/744 K. sayılı kararında bu ilke açıkça vurgulanmıştır. Dolayısıyla (K1), yaptığı ödeme oranında bankanın alacak hakkına ve bu alacağın teminatı olan araç rehin hakkına da kendiliğinden, herhangi bir temlik işlemine gerek olmaksızın sahip olur. Bu nedenle (C) seçeneği de yanlıştır.
Müteselsil borçlular arasındaki rücu ilişkisi, alacaklı ile borçlular arasındaki dış ilişkiden farklı olarak, iç ilişkideki pay esasına dayanır. (K1), her bir kefilden ancak kendi payı kadar talepte bulunabilir; bir kefilden diğerinin payını isteyemez. Bu yüzden (D) seçeneği hatalıdır. (K1)'in hem asıl borçluya hem de diğer kefillere rücu imkânı bulunduğundan (E) seçeneği de yanlıştır. Sonuç olarak, (K1)'in hem diğer kefillere rücu hakkı hem de alacaklının rehin hakkı da dâhil olmak üzere tüm haklarına halef olması, doğru hukuki durumu yansıtmaktadır. Bu açıklamalar ışığında (B) seçeneği doğrudur.