Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Olayda öncelikle borcun niteliği ve borçlunun temerrüde düşüp düşmediği incelenmelidir. Sözleşme konusu olan gramofon, '18. yüzyıla ait ve seri numarası ile belirlenmiş' olduğundan bir parça borcudur. Taraflar, teslim için 'en geç 15 Mart' tarihini kararlaştırarak belirli bir vade belirlemişlerdir. TBK m. 117/1 uyarınca, muaccel bir borcun borçlusu, alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer. Ancak borcun ifa edileceği gün, birlikte belirlenmişse, bu günün geçmesiyle borçlu temerrüde düşmüş olur. Dolayısıyla, (A) 15 Mart gününün sonu itibarıyla ihtara gerek kalmaksızın borçlu temerrüdüne düşmüştür. İfa imkânsızlığı ise temerrüt gerçekleştikten sonra, 16 Mart'ı 17 Mart'a bağlayan gece meydana gelmiştir. Bu durumda, borçlunun temerrüdü esnasında gerçekleşen kusursuz ifa imkânsızlığı söz konusudur. TBK m. 136'daki genel kural olan borcun sona ermesi ilkesi değil, TBK m. 119'daki özel hüküm olan 'Temerrüt hâlinde beklenmedik hâlden sorumluluk' kuralı uygulanır. Bu maddeye göre temerrüde düşen borçlu, beklenmedik hâl sebebiyle doğan zarardan sorumlu olur. Borçlu (A), ancak temerrüde düşmekte kusuru olmadığını veya borcu zamanında ifa etmiş olsaydı bile beklenmedik hâlin ifa konusu şeye zarar vereceğini ispat ederek bu sorumluluktan kurtulabilir. Olayda bu yönde bir bilgi bulunmadığından, (A)'nın kazadan sorumluluğu devam eder. İfa imkânsızlaştığı için (A)'nın gramofonu teslim borcu, (M)'nin ifanın gerçekleşmemesinden doğan olumlu zararını tazmin borcuna dönüşür. Bu nedenle doğru cevap B seçeneğidir.
Önemli Nokta 2: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 147. maddesinin 1. bendine göre, kira bedelleri gibi dönemsel edimlerden doğan alacaklar beş yıllık zamanaşımına tabidir. Somut olayda, 01.10.2016 tarihinde muaccel olan kira alacağı için zamanaşımı süresi normal şartlarda 01.10.2021 tarihinde sona erecektir.
Ancak, TBK'nin 154. maddesi uyarınca, alacaklının icra takibinde bulunması zamanaşımını kesen sebeplerden biridir. Kiraya veren (A), zamanaşımı süresi dolmadan, 15.09.2021 tarihinde icra takibi başlatarak zamanaşımını kesmiştir. TBK'nin 156. maddesinin 1. fıkrasına göre, zamanaşımı bir dava veya def’i yoluyla kesilmiş olursa, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlar. Aynı maddenin 2. fıkrası ise icra takibiyle kesilen zamanaşımının, takibe ilişkin her işlemden sonra yeniden işlemeye başlayacağını düzenler. Yargıtay içtihatlarına göre, takibe itiraz edilmesi ve ardından itirazın kaldırılması davası açılması durumunda, zamanaşımı süresi bu davanın kesinleşmesine kadar işlemez ve davanın kesinleştiği tarihten itibaren yeni bir zamanaşımı süresi başlar (Bkz: Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, E. 2016/4327, K. 2016/3762).
Olayda, itirazın kaldırılması davasının reddine ilişkin karar 01.03.2022 tarihinde kesinleşmiştir. Bu tarihten itibaren, kesilmiş olan beş yıllık zamanaşımı süresi yeniden başlamıştır. Dolayısıyla, alacağın tabi olduğu yeni beş yıllık zamanaşımı süresi 01.03.2027 tarihinde dolacaktır. Kiraya veren (A)’nın 01.02.2027 tarihinde açtığı dava, bu yeni süre içinde olduğundan, kiracı (B)'nin zamanaşımı defi dinlenmez.
Önemli Nokta 3: Soruda tarif edilen hukuki işlem, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 133. maddesinde düzenlenen yenileme (tecdit) kurumudur. Tarafların açık iradesiyle mevcut bir borç sona erdirilip yerine yeni bir borç ilişkisi kurulmaktadır. Olayda, eski kredi borcunun "tüm fer'ileriyle birlikte açıkça sona erdirilerek" yeni bir borcun ikame edilmesi, tarafların yenileme iradesini (animus novandi) şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Türk Borçlar Kanunu'nun 134. maddesinin 1. fıkrası, "Yenileme ile asıl borç sona erince, kefalet ve rehin gibi buna bağlı fer’î hak ve alacaklar da sona erer." hükmünü amirdir. Bu kural uyarınca, asıl borç yenileme yoluyla sona erdiğinde, bu borca bağlı olan kefalet de kural olarak sona erer. Kefilin yeni borca da kefil olabilmesi için bu yönde açık bir irade beyanında bulunması ve yeni bir kefalet sözleşmesi yapılması gerekir. Sorudaki olayda kefil (K)'nin rızası alınmadığından, eski borçla birlikte kefaleti de sona ermiştir. Yargıtay'ın, asıl borçluya tanınan iyileştirmelerden kefilin de yararlanacağına ilişkin kararları (örn: 19. HD. 2007/5216 E., 2008/483 K.), mevcut borcun devam ettiği ancak şartlarının değiştirildiği (borcun tadili) durumlar için geçerlidir. Oysa somut olayda borç tadil edilmemiş, açıkça ortadan kaldırılarak yenisi yaratılmıştır. Bu nedenle, kefaletin fer'iliği ilkesinin, borcu sona erdiren yenileme kurumunda kefaleti devam ettirecek şekilde yorumlanması mümkün değildir.
Önemli Nokta 4: Somut olayda çözümlenmesi gereken hukuki sorun, velayet altındaki çocuğun babasından olan alacağı bakımından zamanaşımının işleyip işlemeyeceğidir. Bu konu, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) “Zamanaşımının Durması” başlıklı 153. maddesinde özel olarak düzenlenmiştir. TBK m. 153/1, bend 3'e göre; “Velayet süresince, çocukların ana ve babalarından olan alacakları için” zamanaşımı işlemez, başlamışsa durur. Zamanaşımının durması, zamanaşımı süresinin işlemesine engel olan bir sebebin varlığı halinde, bu sebep ortadan kalkıncaya kadar sürenin işlemeye başlamaması veya başlamışsa durduğu noktadan devam etmesidir. Olayda, alacaklı (K), borçlu olan babası (B)’nin velayeti altındadır. Bu nedenle, velayet ilişkisi devam ettiği sürece (K)’nın alacağı için kanunda öngörülen zamanaşımı süresi işlemeyecektir. Velayet ilişkisi sona erdiğinde, örneğin (K)’nın ergin olmasıyla, zamanaşımı süresi işlemeye başlayacaktır. Bu nedenle doğru cevap B seçeneğidir. Diğer seçeneklerin analizi ise şöyledir: A seçeneği, zamanaşımını durduran özel bir sebep varken genel hükümlere göre sürenin işlemeye devam edeceğini belirterek hatalıdır. C seçeneği, zamanaşımının durması ve kesilmesi kavramlarını ve sonuçlarını hatalı bir şekilde karıştırmaktadır; velayetin sona ermesiyle süre durduğu yerden devam eder, kesilip yeniden başlamaz. D seçeneği, kanun koyucunun bizzat koruma altına aldığı bir durumu hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirdiği için hukuken isabetsizdir. E seçeneği ise, kanunda açıkça düzenlenen zamanaşımının durması kurumu yerine, gecikmeyi haklı kılan sebeplere ilişkin farklı bir düzenlemeyi (TMK m. 303/4'e benzer) hatalı bir şekilde olaya uygulamaktadır.
Önemli Nokta 5: Türk Borçlar Kanunu'nun 132. maddesine göre ibra, alacaklı ile borçlu arasında yapılan ve alacaklının alacak hakkından tamamen veya kısmen vazgeçmesiyle borcu sona erdiren bir sözleşmedir. İbra sözleşmesinin geçerliliği, borcu doğuran işlemin tabi olduğu şekle bağlı değildir. Olayda (S)'nin teklifi ve (B)'nin bunu kabul etmesiyle taraflar arasında geçerli bir ibra sözleşmesi kurulmuştur. Bu sözleşme iki kısımdan oluşmaktadır: Birincisi, 30.000 TL'lik borç kısmının kayıtsız şartsız ve derhal ibra edilmesidir. İkincisi ise, kalan 20.000 TL'nin belirli bir tarihe kadar ödenmesi geciktirici şartına bağlı olarak ibra edilmesidir. Sözleşme kurulduğu anda 30.000 TL'lik borç sona ermiştir ve ahde vefa ilkesi gereğince alacaklı (S)'nin bu sözleşmeden tek taraflı olarak dönmesi mümkün değildir. Dolayısıyla, (S) artık sadece kalan 20.000 TL'lik alacak için, şartın gerçekleşip gerçekleşmemesine bağlı olarak talepte bulunabilir.
A seçeneği yanlıştır, çünkü TBK m. 133 uyarınca borcun yenilenmesi (tecdit) için tarafların bu yönde açık bir iradesi gerekir. Somut olaydaki anlaşma, mevcut borcu tamamen ortadan kaldırıp yerine yeni bir borç koyma iradesi taşımamakta, mevcut borcu kısmen sona erdirmekte ve kalan kısmı için bir ödeme düzenlemesi getirmektedir. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları da (örn: 12. HD 2016/8217 E.) açık yenileme iradesi bulunmayan bu tür yapılandırma protokollerinin tecdit sayılamayacağını belirtmektedir.
B seçeneği yanlıştır, çünkü icra takibi devam ederken borcun sona erdiğinin ispatı için İcra ve İflas Kanunu'nda (örn: İİK m. 33) aranan şekil şartları (noter belgesi, icra zaptı, imzası ikrar edilmiş senet vb.), ibranın maddi hukuk bakımından geçerliliğine ilişkin değildir. Bu şartlar, borcun sona erdiğinin icra mahkemesinde ileri sürülmesine yönelik usuli ispat kurallarıdır. Olayda, TBK m. 132'ye göre şekle bağlı olmayan ibra sözleşmesi maddi hukuk açısından geçerli olarak kurulmuştur.
D seçeneği yanlıştır, çünkü olaydaki belge, borcun sadece bir kısmını (20.000 TL) şarta bağlamakta, 30.000 TL'lik kısmı ise şartsız olarak derhal sona erdirmektedir. Yargıtay kararlarında da (örn: 15. HD 2013/4759 E.) şartlı ibranın sonuçları, şartın gerçekleşmesine bağlanmıştır; ancak bu durum, sözleşmenin şarta bağlanmamış kısımlarının geçerliliğini etkilemez.
E seçeneği yanlıştır, çünkü ibra, alacaklının tek taraflı irade beyanıyla değil, borçlunun da kabulünü gerektiren iki taraflı bir hukuki işlem, yani bir sözleşmedir. Borçlu, menfaatine aykırı olabileceği (örn: bağışlama gibi görünmesini istememesi) veya başka bir sebeple ibrayı kabul etmeyebilir.