Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Olayda taraflar, üçüncü kişileri (alacaklıları) aldatmak amacıyla, aralarında herhangi bir hukuki sonuç doğurmasını istemedikleri bir satış sözleşmesi akdetmişlerdir. Yapmak istedikleri işlemi gizlemek için görünürde başka bir işlem yapmış gibi davranmamakta, aksine aslında hiçbir hukuki işlem yapmak istememektedirler. Bu durum, Türk Borçlar Kanunu kapsamında mutlak muvazaa olarak nitelendirilir. Mutlak muvazaada, tarafların gerçek ve ortak iradeleri sözleşmenin kurulması yönünde olmadığından, görünürdeki işlem (satış sözleşmesi) taraflar arasında yapılan muvazaa anlaşması gereğince kesin hükümsüzdür. Borçlandırıcı işlem olan satış sözleşmesi kesin hükümsüz olunca, tescilin sebebe bağlılığı ilkesi gereğince, bu geçersiz sözleşmeye dayanılarak yapılan tasarruf işlemi (tapudaki tescil) de yolsuz tescil niteliğindedir ve hukuki bir sonuç doğurmaz. Dolayısıyla taşınmazın mülkiyeti (B)'ye geçmemiştir, halen (A)'ya aittir. Alacaklı (C) gibi muvazaadan zarar gören üçüncü kişiler, muvazaa iddiasını her türlü delille ispat ederek taşınmazın halen (A)'nın mülkiyetinde olduğunun tespitini isteyebilir ve bu taşınmaza haciz koydurtabilirler. İnançlı işlem seçeneği çeldiricidir, çünkü inançlı işlemde taraflar mülkiyeti devretmeyi gerçekten isterlerken, muvazaada böyle bir irade yoktur. Nispi muvazaa da söz konusu değildir çünkü tarafların gizledikleri başka bir işlem (örneğin bağışlama) bulunmamaktadır.
Önemli Nokta 2: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (TBK) 37. maddesi uyarınca, taraflardan birinin diğerinin veya üçüncü bir kişinin korkutması sonucu bir sözleşme yapması halinde, sözleşmeyle bağlı olmadığı düzenlenmiştir. Korkutma (ikrah), iradeyi sakatlayan bir sebep olup, sözleşmeyi baştan itibaren kesin hükümsüz (mutlak butlan) kılmaz, ancak korkutulan tarafa bir iptal hakkı tanır. Sözleşme, iptal edilene kadar geçerli bir sözleşmenin hüküm ve sonuçlarını doğurur.
TBK'nin 39. maddesine göre, irade bozukluğuyla sözleşme yapan taraf, bu sözleşmeyi iptal etme hakkını, korkutma halinde korkunun etkisinin ortadan kalktığı andan itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içinde kullanmalıdır. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları da bu yöndedir. Yargıtay 1. Hukuk Dairesi'nin 2012/16168 E., 2013/1367 K. sayılı kararında açıkça belirtildiği üzere, hak düşürücü sürenin başlangıcı, tehdidin vuku bulduğu tarih değil, ortadan kalktığı tarihtir. Kararda, 'ikrahın önemini yitirdiği an, iradesi sakatlanan için, korkunun silindiği, diğer bir deyişle korkutan kişi ve korkutmanın mahiyetine göre zarar görebileceği yönündeki endişenin ortadan kalktığı, kendisini psikolojik açıdan güven içerisinde hissettiği andır' denilmektedir. Somut olayda, (A)’nın maruz kaldığı baskı ve tehdit, (B)’nin tutuklandığı Ocak 2023 tarihine kadar devam etmiştir. (A)'nın, (B)'nin tutuklanmasıyla kendisini güvende hissetmesi ve korkunun ortadan kalkması hayatın olağan akışına uygundur. Bu nedenle, bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı olarak bu tarih esas alınmalıdır. (A)'nın Aralık 2023'te açtığı dava, bu bir yıllık süre içinde olduğundan süresindedir. Bu sebeple mahkemenin davayı süresinde kabul edip işin esasına girmesi gerekir.
Diğer seçeneklerin analizi:
- A ve B seçenekleri: Hak düşürücü sürenin sözleşmenin yapıldığı tarihten başlayacağını iddia ettikleri için hatalıdır. TBK m. 39 ve yerleşik Yargıtay içtihatları, sürenin korkunun ortadan kalktığı andan itibaren başlayacağını açıkça belirtir.
- D seçeneği: Korkutma, sözleşmenin konusunu veya amacını kamu düzenine aykırı hale getirmez; sadece taraflardan birinin iradesini sakatlar. Bu durum, sözleşmeyi kesin hükümsüz değil, iptal edilebilir (nispi butlan) hale getirir. Bu nedenle bu seçenek yanlıştır.
- E seçeneği: Korkutma altındayken sessiz kalmak, sözleşmeye icazet (onay) verildiği anlamına gelmez. İptal hakkı, ancak korku hali ortadan kalktıktan sonra kullanılabilir hale gelir. (A)’nın korku ortadan kalkar kalkmaz dava açması, hakkını kullandığını gösterir, icazet verdiğini değil.
Önemli Nokta 3: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi, "Borcun sebebini içermemiş olsa bile borç tanıması geçerlidir." hükmünü amirdir. Bu hüküm, doktrinde 'sebepten soyut borç tanıması' veya 'mücerret borç ikrarı' olarak adlandırılır. Somut olaydaki belge, borcun sebebini (kaynağını) içermediğinden bu niteliktedir ve hukuken geçerlidir. Sebepten soyut borç tanımasının temel hukuki sonucu, mevcut bir borcun varlığına dair bir karine oluşturması ve ispat yükünü tersine çevirmesidir. Buna göre, alacaklı (M), alacağının varlığını ispatlamak için sadece bu belgeye dayanabilir; alacağın altında yatan asıl borç ilişkisini (eser sözleşmesi, satış vb.) ispatlamak zorunda değildir. Buna karşılık, borçlu olduğunu inkâr eden (T), menfi tespit davasında, belgede yazılı miktarda borçlu olmadığını veya borcun haksız ya da ahlaka aykırı bir sebepten kaynaklandığını (Yargıtay 13. HD, E. 2010/103, K. 2010/6775) ya da borcun hiç doğmadığını veya sona erdiğini ispatla yükümlüdür (TMK m. 6, HMK m. 190). Yargıtay içtihatları da bu yönde istikrar kazanmıştır (Bkz. 3. HD, E. 2022/362, K. 2022/1802). Diğer seçenekler ise şu nedenlerle yanlıştır: Belgenin soyut borç ikrarı gücünden yoksun olduğu ve ispat yükünün alacaklıda kaldığı iddiası TBK m. 18'e aykırıdır. 'Hayatın olağan akışı' ilkesi (Yargıtay 13. HD, E. 2009/5319, K. 2010/200), borçlunun ispat faaliyeti kapsamında ileri sürebileceği bir delil tezi olup, kanunun getirdiği ispat yükü kuralını tek başına ortadan kaldırmaz. Borç tanıması, aksi ispat edilebilen bir karine olup, borcun varlığına dair kesin bir delil teşkil etmez. Son olarak, (T)'nin iddiası bir 'ikrar' değil, borç tanımasına karşı bir 'inkâr' ve borcun miktarının farklı olduğuna yönelik bir savunmadır; bu durum ispat yükünü tekrar (M)'ye geçirmez.
Önemli Nokta 4: Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle sözleşmenin geçerliliği incelenmelidir. Türk Borçlar Kanunu'nun 237. maddesi uyarınca, tapuya kayıtlı bir taşınmazın satışına ilişkin sözleşmenin geçerli olabilmesi için resmî şekilde (tapu sicil müdürlüğünde) yapılması zorunludur. Somut olayda, taraflar arasında yapılan 'Satış Protokolü' adi yazılı şekilde düzenlendiği için şekil şartına aykırılık nedeniyle kesin hükümsüzdür. Sözleşmedeki 'tazminat olarak kalır' şeklindeki ibare, bir ceza koşulu niteliğindedir. Ceza koşulu, asıl borca bağlı fer'i bir borçtur. Hukukumuzda geçerli olan 'fer'ilik ilkesi' gereğince, asıl borç herhangi bir nedenle geçersiz ise ona bağlı olan fer'i borçlar da (ceza koşulu, rehin, kefalet gibi) geçersiz olur. Dolayısıyla, asıl satış sözleşmesi geçersiz olduğundan, bu sözleşmeye eklenen ceza koşulu da geçersizdir. Bu durumda (M) tarafından ödenen 50.000 TL, hukuki bir sebepten yoksun kalmıştır. Hukuki sebebi ortadan kalkan bir edimin iadesi, sebepsiz zenginleşme hükümlerine göre talep edilir. Bu nedenle, (M) ödediği parayı sebepsiz zenginleşme davası ile geri isteyebilir. Diğer seçenekler, sözleşmenin geçerli olduğu varsayımından hareket ettiği veya yanlış hukuki dayanak gösterdiği için hatalıdır.
Önemli Nokta 5: 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 27. maddesi uyarınca, kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı veya konusu imkânsız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Somut olaydaki sözleşme, eczacılık ruhsatının, bu mesleği icra etme yetkisi bulunmayan bir kişiye fiilen devredilmesini öngörmektedir. Bu durum, Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun gibi kamu sağlığını korumaya yönelik emredici hükümlere ve dolayısıyla kamu düzenine açıkça aykırıdır. Bu tür bir 'muvazaalı' işlem, baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmaz. Kesin hükümsüzlük, hâkim tarafından re'sen (kendiliğinden) dikkate alınır ve sözleşme sonradan geçerli hale getirilemez. Tarafların verdikleri şeyler, sözleşme ilişkisine değil, sebepsiz zenginleşme (TBK m. 77 vd.) hükümlerine göre geri istenir. Yargıtay'ın yerleşik içtihatları da, şekle veya konuya ilişkin emredici kurallara aykırılık halinde sözleşmenin kesin hükümsüz olacağı ve bu sözleşmeye dayanılarak cezai şart gibi fer'i hakların da talep edilemeyeceği yönündedir. Diğer seçenekler şu nedenlerle yanlıştır: Sözleşme eksik (askıda hükümsüz) değildir, çünkü aykırılık idari bir izinle giderilebilecek nitelikte olmayıp, sözleşmenin özü kamu düzenine aykırıdır. Kısmi butlandan söz edilemez, zira (A)'nın sorumlu müdür olarak görünmesi, sözleşmenin temelini oluşturan muvazaalı işlemin ta kendisidir ve bu unsur olmaksızın tarafların sözleşmeyi yapmayacakları açıktır. İptal edilebilirlik (nisbi butlan), irade sakatlıkları halinde söz konusu olurken, burada sorun iradede değil, sözleşmenin konusunun objektif olarak hukuka aykırı olmasındadır. Son olarak, geçersiz bir sözleşmeye dayanılarak temerrüt veya sözleşmeden dönme gibi borca aykırılık hükümlerine başvurulamaz.