Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Somut olayda fail (A), 8 yaşındaki yeğeni (M)'yi dilencilikte araç olarak kullanmaktadır. Bu eylem, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 229. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen 'Dilencilik' suçunu oluşturmaktadır. İlgili fıkraya göre, “Çocukları, beden veya ruh bakımından kendini idare edemeyecek durumda bulunan kimseleri dilencilikte araç olarak kullanan kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Dolayısıyla (A)'nın eylemi bu suça vücut vermiştir.
Ayrıca, TCK m. 229/2'de suçun nitelikli hali düzenlenmiştir. Buna göre, “Bu suçun üçüncü derece dahil kan veya kayın hısımları ya da eş tarafından işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranında artırılır.” Olayda fail (A), mağdur (M)'nin dayısıdır. Dayı-yeğen ilişkisi, üçüncü derece kan hısımlığıdır. Bu nedenle, (A) hakkında hükmedilecek ceza, kanunda belirtilen nitelikli hal uyarınca yarı oranında artırılacaktır. Bu sebeple doğru cevap D seçeneğidir.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
A seçeneği yanlıştır. Her ne kadar TCK m. 80'de düzenlenen insan ticareti suçunun unsurlarıyla benzerlikler taşısa da, çocuğun dilencilikte araç olarak kullanılması TCK m. 229'da özel olarak düzenlenmiştir. Bu durumda 'özel normun önceliği' (lex specialis derogat legi generali) ilkesi gereği TCK m. 229 uygulanır.
B seçeneği yanlıştır. TCK m. 234'te düzenlenen çocuğun kaçırılması ve alıkonulması suçunun unsurları somut olayda gerçekleşmemiştir. Zira çocuk, ailesinin rızasıyla (A)'nın yanına verilmiştir ve suçun maddi unsuru kaçırma veya alıkoyma değil, dilencilikte araç olarak kullanmadır.
C seçeneği yanlıştır. TCK m. 227/2'de fuhşa sürüklenen kişinin kazancından yararlanmanın fuhşa teşvik sayılacağına ilişkin özel düzenleme, dilencilik suçunun oluşmasına engel teşkil etmez. Her suç tipi kendi unsurları içinde bağımsız olarak değerlendirilir.
E seçeneği yanlıştır. TCK m. 229'da düzenlenen dilencilik suçunun temel şekli için cebir veya tehdit bir unsur olarak aranmamaktadır. Çocuğun bu fiil için araç olarak kullanılması suçun oluşumu için yeterlidir.
Önemli Nokta 2: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 91. maddesinin 3. fıkrası, “Organ veya doku satın alan, satan, satılmasına aracılık eden kişi hakkında, birinci fıkrada belirtilen cezalara hükmolunur.” hükmünü amirdir. Bu hüküm, organ veya doku ticareti suçunu seçimlik hareketli bir suç olarak düzenlemiştir. Suçun oluşması için satın alma, satma veya satılmasına aracılık etme hareketlerinden herhangi birinin yapılması yeterlidir. Bu suç, bir tehlike suçu olup, suçun tamamlanması için organ veya dokunun fiilen alınması veya nakledilmesi gerekmez. Somut olayda (B), (A) ile (C) arasında bir böbreğin satışı için anlaşma yapılmasını sağlamış, yani “satılmasına aracılık etme” fiilini gerçekleştirmiştir. Tarafların anlaşması ve bu yönde sözleşme imzalanmasıyla birlikte aracılık fiili tamamlanmış ve dolayısıyla organ ticareti suçu da tamamlanmış olur. Bu nedenle eylemin teşebbüs aşamasında kaldığı savunması yerinde değildir.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
- (B)’nin eylemi, TCK m. 80'de düzenlenen insan ticareti suçunun unsurlarını taşıyor gibi görünse de (çaresizlikten yararlanma), TCK m. 91 organ ticaretine ilişkin özel bir düzenleme (lex specialis) olduğundan öncelikle bu hüküm uygulanır.
- (C)'nin TCK m. 93'teki etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanma ihtimali, suçun işlenmesinden sonra ortaya çıkan ve sadece failin (organını satan kişinin) cezalandırılabilirliğini etkileyen şahsi bir sebeptir. Bu durum, aracılık fiilini işleyen (B)’nin eyleminin suç olma niteliğini ortadan kaldırmaz.
- Organ veya dokunun para karşılığı verilmesine yönelik rıza, hukuken geçerli bir rıza değildir ve fiili hukuka uygun hale getirmez. Kanun koyucu, bu tür bir rızayı kamu sağlığı ve insan onuruyla bağdaşmaz görerek yasaklamıştır.
Önemli Nokta 3: Olayda değerlendirilmesi gereken suç, 5237 sayılı TCK’nın 136. maddesinde düzenlenen “Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme” suçudur. Bu maddenin birinci fıkrası, “Kişisel verileri, hukuka aykırı olarak bir başkasına veren, yayan veya ele geçiren kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” hükmünü amirdir. Suçun maddi konusu “kişisel veri”dir. Kişisel veri, belirli veya belirlenebilir bir gerçek kişiye ilişkin her türlü bilgiyi ifade eder. Bir bilginin kişisel veri sayılması için gizli veya sır niteliğinde olması şart değildir. Kişinin adı, soyadı, telefon numarası ve adresi bu kapsamdadır.
Somut olayda (B), (A)’ya ait telefon numarası ve ev adresi gibi kişisel verileri, (A)’nın rızası dışında ve ona zarar verme kastıyla yaymıştır. (B)’nin savunmasında ileri sürdüğü gibi, bu verilerin daha önce (A) tarafından kendi web sitesinde yayımlanmış olması, yani alenileştirilmiş olması, (B)’nin eylemini hukuka uygun hale getirmez. Zira (A)’nın verilerini belirli bir amaçla (mesleki iletişim) alenileştirmesi, üçüncü kişilere bu verileri diledikleri gibi ve farklı amaçlarla yayma hakkı vermez. (B)’nin eylemi, (A)’nın rızası dışında gerçekleştiği için “hukuka aykırı”dır ve TCK m. 136’daki suçun unsurlarını oluşturur. Bu nedenle (B)’nin cezai sorumluluğu doğacaktır.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
- A seçeneği, TCK m. 136’nın uygulanması için verinin “sır” niteliğinde olması gerektiği şeklinde yanlış bir öncül sunmaktadır. Kanun, “kişisel veri” kavramını kullanmış ve sır niteliğini aramamıştır.
- C seçeneği, TCK m. 135 (Kişisel verilerin kaydedilmesi) ile TCK m. 136’yı karıştırmaktadır. Olaydaki fiil, verilerin kaydedilmesi değil, “yayılması”dır ve bu eylem TCK m. 136’da bağımsız bir suç olarak düzenlenmiştir.
- D seçeneği, fiili yanlış bir şekilde TCK m. 134 (Özel hayatın gizliliğini ihlal) ve TCK m. 132 (Haberleşmenin gizliliğini ihlal) ile ilişkilendirmektedir. Olay, özel olarak kişisel verilerin yayılmasını düzenleyen TCK m. 136 kapsamındadır ve haberleşme içeriği söz konusu olmadığından TCK m. 132 uygulanamaz.
- E seçeneği, ticari uyuşmazlık gibi bir motivasyonun, suçu ortadan kaldıran bir hukuka uygunluk sebebi olduğu yönünde hatalı bir iddiada bulunmaktadır. Failin amacı veya eylemin bağlamı, TCK m. 136’daki suçun unsurlarını ortadan kaldırmaz.
Önemli Nokta 4: Olayda fail (D)'nin eylemleri, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 115. maddesinde düzenlenen 'İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme' suçu kapsamında değerlendirilmelidir. TCK m. 115/1, 'Cebir veya tehdit kullanarak, bir kimseyi dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlayan' kişiyi cezalandırmaktadır. Maddenin üçüncü fıkrası ise, 'Cebir veya tehdit kullanarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir kimsenin inanç, düşünce veya kanaatlerinden kaynaklanan yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale eden veya bunları değiştirmeye zorlayan' kişiye de aynı cezanın verileceğini hükme bağlamıştır. Somut olayda (D), öğrencileri yurttan attırmak ve onlara mal satılmasını engellemekle tehdit etmiş (tehdit unsuru) ve iki öğrenciyi fiziken alıkoymuştur (cebir unsuru). Bu eylemlerin amacı, öğrencilerin yaşam tarzlarını değiştirmeye ve kendi dini görüşlerini benimsemeye zorlamaktır. Bu durum, TCK m. 115'in hem birinci hem de üçüncü fıkrasındaki suç tanımına uymaktadır. Diğer seçenekler şu nedenlerle yanlıştır: TCK m. 107'de düzenlenen şantaj suçu daha genel nitelikte olup, TCK m. 115'teki fiil, özel bir hüküm (lex specialis) niteliğindedir ve öncelikle uygulanır. Öğrencilerin alıkonulması eylemi, TCK m. 115'teki suçun işlenmesi için kullanılan bir 'cebir' aracıdır; bu gibi durumlarda, cebrin ölçüyü aşmadığı hallerde, araç suç (kişiyi hürriyetinden yoksun kılma) amaç suç (inanç hürriyetini engelleme) içinde erir ve faile ayrıca ceza verilmez. Eylemin temel amacı mağdurların üniversite eğitimini engellemek değil, dini inanç ve yaşam tarzlarına müdahale etmek olduğundan TCK m. 112 değil, TCK m. 115 uygulanır. Son olarak, tehdit unsurunun gerçekleşmesi için tehdidin doğrudan fail tarafından mağdura yöneltilmesi yeterlidir; tehdidin konusunun dolaylı yollarla (esnafı kullanarak) gerçekleştirilecek olması, eylemin 'tehdit' vasfını ortadan kaldırmaz.
Önemli Nokta 5: Somut olayda, 15 haftalık hamile olan (M)'nin ve kürtajı gerçekleştiren (A)'nın cezai sorumluluğunun ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekmektedir.
1. (M)'nin Sorumluluğu: 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 100. maddesi, 'Gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde, bir yıla kadar hapis veya adlî para cezasına hükmolunur.' hükmünü amirdir. Olayda (M), 15 haftalık hamiledir ve gebeliğini kendi isteğiyle sonlandırmıştır. Bu nedenle, kanunda aranan on haftalık yasal süreyi aştığı için (M)'nin eylemi 'çocuk düşürme' suçunu oluşturur.
2. (A)'nın Sorumluluğu: (A)'nın fiili ise TCK m. 99 kapsamında ele alınmalıdır. TCK m. 99/2'ye göre, 'Tıbbi zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan bir kadının çocuğunu düşürten kişi, iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.' (A), (M)'nin rızasıyla on haftayı aşan bir gebeliği sonlandırdığı için bu fıkra uyarınca sorumludur. Ayrıca, (A) hekimlik ruhsatı iptal edilmiş bir kişi olduğundan 'yetkili olmayan kişi' statüsündedir. TCK m. 99/5'in son cümlesi, 'Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan diğer fiiller yetkili olmayan bir kişi tarafından işlendiği takdirde, bu fıkralara göre verilecek ceza, yarı oranında artırılarak hükmolunur.' hükmünü içermektedir. Bu nedenle, (A)'nın TCK m. 99/2'ye göre belirlenecek olan temel cezası, fiili yetkili olmayan kişi olarak işlediği için TCK m. 99/5 uyarınca yarı oranında artırılacaktır.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
- Birinci seçenek, TCK m. 99/6'da düzenlenen ve gebeliğin suç sonucu oluşması haline özgü olan yirmi haftalık istisnai süreyi, genel kuralmış gibi yansıtarak yanıltmaktadır. Genel kural on haftadır.
- İkinci seçenek, rızanın hukuka uygunluk nedeni olduğu genel ilkesini yanlış yorumlamaktadır. Kanun, on haftadan sonraki gebeliklerde rızayı hukuka uygunluk nedeni olarak kabul etmemektedir.
- Dördüncü seçenek, TCK m. 99/5'in son cümlesindeki açık ceza artırım nedenini göz ardı ettiği için yanlıştır.
- Beşinci seçenek, olaydaki eylemlerin açıkça 'isteyerek' ve 'kasten' gerçekleştirilmiş olmasına rağmen, fiili taksirli bir suç olan TCK m. 89 kapsamına sokmaya çalıştığı için hatalıdır.