Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 1. maddesinin 2. fıkrasına göre, mahkeme, hakkında ticari bir hüküm bulunmayan ticari işlerde, öncelikle ticari örf ve âdete göre karar verir. Soruda, hâkimin ticari hüküm ve ticari örf ve âdette de bir çözüm bulamadığı belirtilmiştir. Aynı fıkranın devamında, bu durumda hâkimin "genel hükümlere göre" karar vereceği düzenlenmiştir. TTK'nin 1. maddesinin 1. fıkrası uyarınca, Türk Ticaret Kanunu, Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) ayrılmaz bir parçasıdır. Bu nedenle, başvurulacak "genel hükümler" TMK hükümleridir.
Bu noktada TMK'nin 1. maddesi devreye girer. Maddenin 2. fıkrasına göre, “Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.” Bu durum, kanunda ve örf ve adet hukukunda somut olaya uygulanacak bir kuralın bulunmadığı “hukuk boşluğu” halidir ve hâkime hukuk yaratma yetkisi verir. Dolayısıyla, hâkim genel hükümlere başvurarak, kanun koyucu gibi hareket edip bir kural yaratmalı ve uyuşmazlığı bu kurala göre çözmelidir.
Diğer seçeneklerin yanlış olma nedenleri:
A) TTK m. 2/1'e göre teamüller, örf ve âdet olarak kabul edilmedikçe mahkemenin yargısına esas olamazlar. Sadece irade açıklamalarının yorumunda dikkate alınırlar.
B) TMK m. 1/3'e göre bilimsel görüşler ve yargı kararları, hâkimin karar verirken yararlanacağı “yardımcı” kaynaklardır; birincil kaynak değildirler.
D) Hâkimin hukuk yaratması, somut olaya özgü bir çözüm değil, o türdeki tüm benzer olaylara uygulanabilecek genel ve soyut nitelikte bir kural koyması anlamına gelir.
E) Hâkimin önüne gelen davayı karara bağlama zorunluluğu vardır; hukukun çözümsüz kaldığını belirterek davayı reddetmesi, hukukun temel ilkelerinden olan “hukuk dağıtmaktan kaçınma yasağı”na aykırılık teşkil eder.
Önemli Nokta 2: Türk Medeni Kanunu'nun 5. maddesi, “Bu Kanun ve Borçlar Kanununun genel nitelikli hükümleri, uygun düştüğü ölçüde tüm özel hukuk ilişkilerine uygulanır.” hükmünü amirdir. Bu madde, Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu'nu özel hukukun genel ve temel kanunları (lex generalis) olarak konumlandırır. Bu nedenle, diğer özel hukuk dallarına ilişkin kanunlarda (lex specialis) bir konuda hüküm bulunmadığında, TMK ve TBK'nın genel nitelikli hükümleri, herhangi bir atfa gerek olmaksızın doğrudan uygulanır. Sorunun D seçeneğinde yer alan ifade, bu genel kuralı yanlış yorumlamaktadır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 1. maddesi, TTK'yı TMK'nın ayrılmaz bir parçası olarak nitelese de, bu durum TMK genel hükümlerinin ticari uyuşmazlıklarda uygulanmasının “yegâne” dayanağı değildir. Asıl ve temel dayanak, TMK'nın 5. maddesindeki genel düzenlemedir. TTK'daki bu ifade, TMK m. 5'in genel ilkesinin ticaret hukuku alanındaki özel bir teyidi ve yansımasıdır, ancak tek başına bir sebep değildir. Diğer seçenekler ise doğrudur: A seçeneği TMK m. 5'in temel işlevini doğru açıklar. B seçeneği, TTK m. 1/2'deki normlar hiyerarşisinin (ticari hüküm > ticari örf ve âdet > genel hükümler) TMK'nın tamamlayıcı rolünü gösterdiğini doğru bir şekilde ifade eder. C seçeneği, TTK m. 125'in TMK ile olan organik bağı teyit ettiğini doğru belirtir. E seçeneği ise TMK m. 5'in lafzına ve ruhuna uygun olarak TBK genel hükümlerinin de bu kapsama dahil olduğunu doğru bir şekilde vurgular.
Önemli Nokta 3: Defi, borçlunun, aslında mevcut ve muaccel olan bir borcu, özel bir nedene dayanarak ifa etmekten kaçınma hakkı veren bir haktır. Defi ileri sürüldüğünde alacak hakkı sona ermez, ancak alacaklının dava yoluyla bu hakkını elde etmesi engellenir. Sorudaki olayda, Lale borcunun varlığını kabul etmekte (“Kitaplığın yapımı için anlaştığımız doğrudur, borcumun varlığını kabul ediyorum...”) fakat karşı taraf olan Kenan'ın kendi edimini (kitaplığı teslim etme) yerine getirmemesi sebebiyle kendi edimini (bedeli ödeme) ifa etmekten kaçınmaktadır. Bu durum, tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde taraflardan birinin, karşı tarafın edimini ifa etmemesi veya ifayı teklif etmemesi hâlinde kendi edimini ifadan kaçınabilmesini sağlayan 'ödemezlik defi'dir. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 97. maddesi, “Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmenin ifası isteminde bulunan tarafın, sözleşmenin koşullarına ve özelliklerine göre daha sonra ifa etme hakkı olmadıkça, kendi borcunu ifa etmiş veya ifasını önermiş olması gerekir.” hükmüyle ödemezlik defini düzenlemiştir. Lale, borcu inkâr etmemekte, sadece geçici olarak ödemekten kaçınma hakkını kullanmaktadır. Bu nedenle Lale'nin savunması bir defidir.
Önemli Nokta 4: İspat yüküne ilişkin temel kural, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 6. maddesinde "Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür." ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 190. maddesinin birinci fıkrasında "İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir." şeklinde düzenlenmiştir. Bu kurala göre, bir haktan yararlanmak isteyen kimse, o hakkın doğumuna temel oluşturan vakıaları ispat etmelidir. Ancak bu kuralın önemli bir istisnası kanuni karinelerdir. HMK m. 190/2'ye göre, "Kanuni bir karineye dayanan taraf, sadece karinenin temelini oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altındadır. Kanunda öngörülen istisnalar dışında, karşı taraf, kanuni karinenin aksini ispat edebilir." Buna göre, bir taraf iddiasını kanuni bir karineye dayandırıyorsa, karinenin dayandığı asıl vakıayı değil, sadece karinenin temelini oluşturan olayı ispat etmekle yükümlüdür. Bu durum, iddia sahibini asıl vakıayı ispat yükünden kurtaran bir istisnadır. Diğer seçenekler ise genel kuralın uygulanma alanlarıdır: A ve D seçeneklerinde davacı/alacaklı kendi hakkını doğuran (sözleşmenin kurulması, borcun ihlali) olguları ispatlamak zorundadır. B ve E seçeneklerinde ise davalı, davacının hakkını ortadan kaldıran veya zayıflatan bir savunma (itiraz, defi) ileri sürdüğünden, bu savunmayı dayandırdığı vakıaları ispat yükü altına girer ki bu da genel kuralın davalı taraf açısından bir yansımasıdır.
Önemli Nokta 5: Bu soru, Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) temel prensiplerinden olan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağının kanundaki yerini sorgulamaktadır. TMK'nin 'Dürüst Davranma' başlıklı 2. maddesi iki temel kuralı bir arada düzenler. Maddenin birinci fıkrası, 'Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.' diyerek dürüstlük kuralını (objektif iyi niyet) tanımlar. Maddenin ikinci fıkrası ise, 'Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.' hükmüyle hakkın kötüye kullanılması yasağını getirir. Dolayısıyla, dürüstlük kuralı ile hakkın kötüye kullanılması yasağı aynı maddede (TMK m. 2) düzenlenmiştir. Diğer seçenekler ise farklı maddelerde yer alır: İyi niyet ilkesi (sübjektif iyi niyet) TMK m. 3'te, hâkimin takdir yetkisi ve hakkaniyet ilkesi ise TMK m. 4'te düzenlenmiştir. Hâkimin özen göstermesi ise genel bir ilke olup bu maddeler arasında spesifik olarak yer almaz. Bu nedenle doğru cevap 'Hakkın kötüye kullanılması yasağı'dır.