6.2. İspat ve Deliller - 2

Özgün soru denemeleri, konu özeti ve sınav taktikleri.

Konu Hakkında Hızlı Bilgi

Konu Özeti: Önemli Nokta 1: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 200. maddesine göre, bir hakkın doğumuna ilişkin hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki değerleri kanunda belirtilen parasal sınırı geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Somut olayda 500.000 TL'lik işlem bu sınırı aşmaktadır ve kural olarak senetle ispatı gerekir. Ancak HMK, senetle ispat zorunluluğuna bazı istisnalar getirmiştir. HMK'nin 203. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca, 'Altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler' senetle ispat zorunluluğunun istisnalarındandır. Bu hükmün temelinde, taraflar arasındaki yakın ilişki nedeniyle birbirlerinden yazılı belge istemelerinin ahlaki ve manevi olarak güç olması, yani bir 'manevi imkânsızlık' halinin bulunması yatmaktadır. Bu nedenle, tarafların kardeş olduğu somut olayda, işlemin değeri ne olursa olsun tanık dinlenebilir. Dolayısıyla doğru cevap C seçeneğidir. Diğer seçeneklerin analizi: - A seçeneği yanlıştır. Banka dekontu HMK m. 202 uyarınca bir delil başlangıcı sayılabilse de, tanık dinlenmesinin temel ve doğrudan sebebi bu değildir. HMK m. 203'teki akrabalık ilişkisi, delil başlangıcına ihtiyaç duyulmaksızın, tek başına tanık dinlenmesi için yeterli ve bağımsız bir istisna halidir. - B seçeneği yanlıştır. HMK m. 201, mevcut bir senede karşı ileri sürülen iddiaların tanıkla ispat edilemeyeceğini düzenler (senede karşı tanıkla ispat yasağı). Olayda mevcut bir senet bulunmadığından bu madde uygulanamaz. Sorunun temeli, HMK m. 200'deki senetle ispat zorunluluğudur. - D seçeneği yanlıştır. Karşı tarafın açık muvafakati (HMK m. 200/2), senetle ispat kuralının genel bir istisnasıdır. Ancak HMK m. 203'te sayılan özel istisna halleri (kardeşler arası işlem gibi) mevcut olduğunda, karşı tarafın muvafakatine gerek kalmaksızın tanık dinlenir. - E seçeneği yanlıştır. HMK'deki ispat kuralları usul hukukuna ilişkindir ve kural olarak tarafların sıfatından (tacir olup olmamasından) etkilenmez. Kardeşler arasındaki işleme ilişkin manevi imkânsızlık hali, taraflardan birinin tacir olmasıyla ortadan kalkmaz. Önemli Nokta 2: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 293. maddesi, "Uzman Görüşü" başlığı altında konuyu düzenlemektedir. Maddenin birinci fıkrası, "Taraflar, dava konusu olayla ilgili olarak, uzmanından bilimsel mütalaa alabilirler. Sadece bu nedenle ayrıca süre istenemez." hükmünü amirdir. Bu hüküm, taraflara mahkemenin atadığı bilirkişi dışında, kendi seçtikleri bir uzmandan bilimsel görüş alarak bunu dosyaya sunma hakkı tanımaktadır. Soruda verilen doğru seçenek, bu fıkradaki düzenlemeyi birebir yansıtmaktadır. Diğer seçeneklerin yanlışlık sebepleri şunlardır: A) Mahkemenin atadığı bilirkişi raporu ile taraflarca sunulan uzman mütalaası arasında çelişki olması, hâkimi otomatik olarak yeni bir bilirkişi incelemesi yapmaya zorunlu kılmaz. Hâkim, delilleri serbestçe takdir etme ilkesi uyarınca mevcut delilleri, raporları ve mütalaayı değerlendirerek bir karara varabilir veya gerek görürse yeni bir inceleme yaptırabilir. Bu, hâkimin takdirindedir. B) HMK m. 293/3'e göre, çağrıldığı duruşmaya geçerli bir özrü olmadan gelmeyen uzmanın hazırlamış olduğu rapor, mahkemece "değerlendirmeye tabi tutulmaz." Bu, raporun delil değerinin serbestçe takdir edilmesi değil, hiç dikkate alınmaması anlamına gelir. Bu nedenle seçenek yanlıştır. D) Bu seçenek, ceza muhakemesine ilişkin kurallarla hukuk muhakemesi kurallarını karıştırmaktadır. Hukuk davalarında uzman mütalaası alınması için Cumhuriyet savcısından izin alınması gibi bir usul bulunmamaktadır. Ayrıca soruşturma ve kovuşturma evreleri ceza yargılamasına aittir. E) HMK m. 293/2'ye göre, uzman kişinin çağrıldığı duruşmada "hâkim ve taraflar gerekli soruları sorabilir." Bu hüküm, tarafların uzmana doğrudan soru sormasına olanak tanır, sadece hâkim aracılığıyla soru sorma gibi bir kısıtlama öngörmez. Önemli Nokta 3: 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 288. maddesi uyarınca hâkim, uyuşmazlık konusu hakkında bizzat duyu organları yardımıyla bilgi sahibi olmak amacıyla keşif yapılmasına karar verebilir. HMK m. 291/1'e göre, taraflar ve üçüncü kişiler keşif kararının gereğine uymak ve engelleyici tutumdan kaçınmak zorundadır. Soruda, davanın tarafı olan davalı (B)'nin keşfe karşı koyması söz konusudur. Bu durumda uygulanacak yaptırım HMK m. 291/2'de özel olarak düzenlenmiştir. Maddeye göre, “Keşif yapılmasına taraflardan birinin karşı koyması hâlinde, o kimse ispat yükü kendisine düşen taraf ise bu delilden vazgeçmiş; diğer taraf ise iddia edilen vakıayı kabul etmiş sayılır. Şu kadar ki, hâkim duruma ve karşı koyma sebebine göre bu hükmü uygulamayabilir.” Somut olayda, araziye tecavüz edildiği vakıasını ispat yükü davacı (A)'nın üzerindedir. Keşfe karşı koyan ise ispat yükü kendisine düşmeyen "diğer taraf" konumundaki davalı (B)'dir. Bu nedenle, kanun gereği davalı (B), davacı (A)'nın iddia ettiği tecavüz vakıasını kabul etmiş sayılır. Ancak maddenin son cümlesi uyarınca hâkimin, karşı koyma sebebini ve durumun özelliklerini dikkate alarak bu yaptırımı uygulamama konusunda takdir yetkisi bulunmaktadır. Diğer seçeneklerin incelenmesi: - A seçeneği yanlıştır, çünkü giderlere ve disiplin para cezasına mahkûm etme ile zor kullanma yaptırımı, keşfe karşı koyan "üçüncü kişiler" için HMK m. 291/3'te öngörülmüştür, davanın tarafı için değil. - C seçeneği yanlıştır, çünkü kanun, taraflara keşfe katlanma zorunluluğu getirmiş olup ticari sır iddiası, bu zorunluluğu mutlak olarak ortadan kaldıran bir sebep olarak düzenlenmemiştir. Hâkimin bu iddiayı takdir yetkisi kapsamında değerlendirmesi ayrı bir konudur. - D seçeneği yanlıştır, çünkü karşı koyma durumunda ispat yükü yer değiştirmez; aksine, karşı koyan taraf, aleyhine olan vakıayı kabul etmiş sayılma yaptırımıyla karşılaşır. - E seçeneği yanlıştır, çünkü delil tespiti (HMK m. 400) esasen görülmekte olan bir davada sırası gelmemiş veya ileride açılacak bir davadaki deliller için öngörülmüş bir yoldur. Görülmekte olan davada sırası gelen bir delil olan keşfin, tarafın karşı koyması nedeniyle reddedilip delil tespiti yoluna gidilmesi usul ekonomisine ve kanunun sistematiğine aykırıdır. Önemli Nokta 4: Karine, bilinen bir olgudan bilinmeyen bir olgunun varlığı ya da yokluğu sonucunun çıkarılmasıdır. Karineler, kaynağına göre fiilî ve kanuni karineler olarak ikiye ayrılır. I. öncüldeki durum, yani kiracının anahtarları teslim etmesinin taşınmazı tahliye ettiği sonucunu doğurması, herhangi bir kanun hükmüne değil, hayatın olağan akışına ve tecrübe kurallarına dayanır. Hâkim, bilinen bu eylemden (anahtar teslimi) bilinmeyen bir sonucu (tahliye) çıkarsamaktadır. Bu tür karinelere fiilî karine denir. Kanuni karineler ise bizzat kanun tarafından belirli bir olgudan, belirli başka bir olgunun varlığı sonucunun çıkarılmasıdır. Kanuni karineler de kendi içinde aksinin ispat edilip edilememesine göre adi ve kesin olmak üzere ikiye ayrılır. II. öncülde belirtilen kesinleşmiş mahkeme hükmünün kesin delil teşkil etmesi, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 303. maddesinde düzenlenen 'kesin hüküm' kurumuna dayanır. Kanun, kesinleşmiş bir hükmün doğruluğunu kabul eder ve taraflar arasında aynı konuda yeniden bir dava görülmesine ve hükmün doğruluğunun tartışılmasına izin vermez. Aksinin ispatı mümkün olmayan bu durum, kesin kanuni karineye örnektir. III. öncülde yer alan taşınır mal zilyedinin malik sayılması ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 985. maddesinde düzenlenmiştir. Kanun, 'Taşınırın zilyedi onun maliki sayılır.' demekle bir karine koymuştur. Ancak bu karinenin aksi ispat edilebilir. Örneğin, malın gerçek maliki olduğunu iddia eden bir kişi, bu iddiasını ispat ederek karineyi çürütebilir. Aksinin ispatı mümkün olduğundan bu durum, adi kanuni karineye örnektir. Bu açıklamalar ışığında doğru sıralama; fiilî karine, kesin kanuni karine ve adi kanuni karinedir.

Örnek Çıkmış Sorular

Soru 1

Tacir (T), acil nakit ihtiyacı duyan kız kardeşi (K)'ye, aralarındaki güven ilişkisine dayanarak banka havalesi yoluyla 500.000 TL göndermiştir. Açıklama kısmına ise herhangi bir not düşülmemiştir. Bir süre sonra (T), bu paranın borç olarak verildiğini iddia ederek (K)'ye karşı alacak davası açmış, (K) ise paranın bağışlama olduğunu savunmuştur. Taraflar arasında herhangi bir yazılı sözleşme bulunmamaktadır. Bu uyuşmazlıkta, (T)'nin iddiasını ispat amacıyla tanık dinletme talebi hakkında 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri çerçevesinde aşağıdakilerden hangisi doğrudur?

A)Banka dekontu, HMK m. 202 uyarınca kendisine karşı ileri sürülen kişiden sadır olduğu için bir delil başlangıcı teşkil eder ve (T) ancak bu nedenle tanık dinletebilir.
B)Taraflar arasında senede bağlanmış bir işlem olmadığından, HMK m. 201'deki senede karşı tanıkla ispat yasağı uygulama alanı bulmaz ve bu nedenle tanık dinlenmesi mümkündür.
C)Tarafların kardeş olmaları nedeniyle aralarındaki hukuki işlemin senede bağlanmasında manevi imkânsızlık bulunduğu kabul edilir ve bu durum, parasal sınıra bakılmaksızın tanık dinlenmesine olanak tanıyan bir istisnadır.
D)İddia edilen hukuki işlemin değeri HMK m. 200'de belirtilen senetle ispat sınırının üzerinde olduğundan, (K)'nin açık muvafakati olmadıkça tanık dinlenmesi mümkün değildir.
E)Taraflardan (T)'nin tacir olması, işlemin ticari nitelikte olduğunu ve bu nedenle aralarındaki yakın akrabalık ilişkisine dayalı istisnanın uygulanamayacağını gösterir; ispat ancak yazılı delille mümkündür.

Çözüm

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 200. maddesine göre, bir hakkın doğumuna ilişkin hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki değerleri kanunda belirtilen parasal sınırı geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Somut olayda 500.000 TL'lik işlem bu sınırı aşmaktadır ve kural olarak senetle ispatı gerekir. Ancak HMK, senetle ispat zorunluluğuna bazı istisnalar getirmiştir. HMK'nin 203. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendi uyarınca, 'Altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler' senetle ispat zorunluluğunun istisnalarındandır. Bu hükmün temelinde, taraflar arasındaki yakın ilişki nedeniyle birbirlerinden yazılı belge istemelerinin ahlaki ve manevi olarak güç olması, yani bir 'manevi imkânsızlık' halinin bulunması yatmaktadır. Bu nedenle, tarafların kardeş olduğu somut olayda, işlemin değeri ne olursa olsun tanık dinlenebilir. Dolayısıyla doğru cevap C seçeneğidir. Diğer seçeneklerin analizi: - A seçeneği yanlıştır. Banka dekontu HMK m. 202 uyarınca bir delil başlangıcı sayılabilse de, tanık dinlenmesinin temel ve doğrudan sebebi bu değildir. HMK m. 203'teki akrabalık ilişkisi, delil başlangıcına ihtiyaç duyulmaksızın, tek başına tanık dinlenmesi için yeterli ve bağımsız bir istisna halidir. - B seçeneği yanlıştır. HMK m. 201, mevcut bir senede karşı ileri sürülen iddiaların tanıkla ispat edilemeyeceğini düzenler (senede karşı tanıkla ispat yasağı). Olayda mevcut bir senet bulunmadığından bu madde uygulanamaz. Sorunun temeli, HMK m. 200'deki senetle ispat zorunluluğudur. - D seçeneği yanlıştır. Karşı tarafın açık muvafakati (HMK m. 200/2), senetle ispat kuralının genel bir istisnasıdır. Ancak HMK m. 203'te sayılan özel istisna halleri (kardeşler arası işlem gibi) mevcut olduğunda, karşı tarafın muvafakatine gerek kalmaksızın tanık dinlenir. - E seçeneği yanlıştır. HMK'deki ispat kuralları usul hukukuna ilişkindir ve kural olarak tarafların sıfatından (tacir olup olmamasından) etkilenmez. Kardeşler arasındaki işleme ilişkin manevi imkânsızlık hali, taraflardan birinin tacir olmasıyla ortadan kalkmaz.

Soru 2

Bir tıbbi uygulama hatası davasında davacı, mahkemece görevlendirilen adli tıp uzmanı tarafından hazırlanan bilirkişi raporunun, uygulanan cerrahi tekniğin karmaşıklığını yeterince yansıtmadığını iddia etmektedir. Bu nedenle, alanında uluslararası tanınırlığa sahip bir profesörden, dava konusu cerrahi müdahaleye ilişkin bilimsel bir mütalaa almış ve bu mütalaayı dosyaya sunmuştur. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu uyarınca, davacı tarafından sunulan bu bilimsel mütalaanın yargılamadaki yeri ve sonuçları ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

Soru 3

Davacı (A), komşu parselde bulunan ve davalı (B)'ye ait olan fabrikanın, kendi arazisine inşaat atıkları dökerek ve arazisinin bir bölümünü otopark olarak kullanarak tecavüzde bulunduğunu iddia ederek el atmanın önlenmesi ve ecrimisil talebiyle dava açmıştır. Yargılamanın tahkikat aşamasında (A), tecavüzün boyutu ile niteliğinin tespiti amacıyla mahkemeden keşif yapılmasını talep etmiştir. Mahkeme, talebi yerinde bularak keşfe karar vermiştir. Ancak keşif günü (B), özel mülkiyet hakkını ve ticari sırlarının ifşa olacağı endişesini ileri sürerek hâkimin ve görevlendirilen bilirkişinin fabrikasına ve araziye girmesine engel olmuştur. Bu durumda, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun keşfe ilişkin hükümleri çerçevesinde, davalı (B)’nin karşı koymasının hukuki sonucu aşağıdakilerden hangisidir?

Devamını Görmek İster misin?

Tüm soruların çözümlerine, yapay zeka destekli konu anlatımlarına ve akıllı denemelere erişmek için ücretsiz kayıt ol.