Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Sorunun çözümünde, bir devletin andlaşmayı imzaladıktan sonra fakat andlaşmanın yürürlüğe girmesinden önceki yükümlülüklerini düzenleyen 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 18. maddesi esas alınmalıdır. Bu madde, uluslararası hukuktaki iyi niyet (bona fides) ilkesinin bir yansımasıdır. Maddenin (a) bendi uyarınca, bir devlet, onaya tabi olarak bir andlaşmayı imzaladığı zaman, "andlaşmaya taraf olmamak niyetini açıklığa kavuşturmuş oluncaya kadar" andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldıracak eylemlerden kaçınmakla yükümlüdür. Sorudaki A Devleti, andlaşmayı onaya tabi olarak imzalamıştır ve henüz taraf olmama niyetini açıklamamıştır. Bu nedenle, andlaşmanın özünü anlamsız kılacak veya gelecekteki uygulanmasını imkânsız hale getirecek fiillerden kaçınma şeklinde bir hukuki yükümlülük altındadır. Bu durum, doğru cevabı oluşturmaktadır.
Diğer seçeneklerin analizi:
- Birinci çeldirici, Madde 18(b)'deki durumu (bağlanma rızasını açıkladıktan sonraki yükümlülük) Madde 18(a)'daki durumla (imzadan sonraki yükümlülük) karıştırmaktadır. Yükümlülük, bağlanma rızasının nihai olarak açıklanmasıyla değil, onaya tabi imza anında başlar.
- İkinci çeldirici, Madde 24'te düzenlenen yürürlüğe girme anı ile Madde 18'de düzenlenen imza sonrası yükümlülüğü hatalı bir şekilde ilişkilendirmektedir. İmzanın, metni teyit etme dışında, Madde 18 uyarınca bir iyi niyet yükümlülüğü doğurduğu göz ardı edilmiştir.
- Üçüncü çeldirici, imzanın hukuki bir sonuç doğurmadığını iddia ederek Madde 18'in varlığını tamamen reddetmektedir. Oysa imza, devlete andlaşmanın konu ve amacını boşa çıkarmama yönünde pozitif bir hukuki yükümlülük yükler.
- Dördüncü çeldirici, Madde 12/2-b'deki özel bir imza türü olan 'ad referendum' imzanın sonuçlarını genelleştirerek hatalı bir sonuca varmaktadır. Madde 18'deki yükümlülük, onaya tabi olarak atılan her türlü imza için geçerlidir ve 'ad referendum' olma şartına bağlı değildir.
Önemli Nokta 2: Uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan *pacta sunt servanda* (ahde vefa), yürürlükteki bir andlaşmanın tarafları bağladığını ve iyi niyetle uygulanması gerektiğini ifade eder. Bu ilkenin bir sonucu olarak, 1969 tarihli Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 27. maddesi, bir tarafın andlaşmayı uygulamama gerekçesi olarak kendi iç hukuk hükümlerini ileri süremeyeceğini açıkça düzenler. Bu kural mutlaktır ve iç hukuk kuralının kanun, tüzük veya anayasa hükmü olması arasında bir ayrım gözetmez. Dolayısıyla, Alperenler Devleti'nin sonradan yaptığı bir anayasa değişikliğini, yürürlükteki bir andlaşmadan doğan yükümlülüklerini ihlal etmek için bir gerekçe olarak kullanması uluslararası hukuk bakımından geçerli değildir. Bu nedenle doğru cevap B seçeneğidir.
A seçeneği, Viyana Sözleşmesi'nin 45. maddesindeki 'bir gerekçeye başvurma hakkının kaybı' durumunu yanlış yorumlamaktadır. Bu madde, bir andlaşmayı geçersiz kılma, sona erdirme gibi gerekçelere başvurma hakkının kaybıyla ilgilidir; oysa olayda Alperenler Devleti andlaşmayı geçersiz kılmak veya sona erdirmek yerine, onu ihlal etmektedir.
C seçeneği, Sözleşme'nin 18. maddesinde düzenlenen 'andlaşmanın konu ve amacını ortadan kaldırmama yükümü' ile ilgilidir. Ancak bu yükümlülük, andlaşmanın imzalanması ile yürürlüğe girmesi arasındaki dönem için geçerlidir. Olayda ise ihlal, andlaşma yürürlüğe girdikten sonra gerçekleşmiştir.
D seçeneği, Sözleşme'nin 53. maddesindeki *jus cogens* (emredici hukuk normu) kuralını hatalı bir şekilde ele almaktadır. Maddeye göre bir andlaşma, yapıldığı sırada mevcut bir *jus cogens* normu ile çatışıyorsa batıldır. Sonradan ortaya çıkan bir *jus cogens* normu ise andlaşmayı sona erdirir (madde 64), ancak bir devletin tek taraflı olarak anayasasına koyduğu bir hüküm, uluslararası toplum tarafından tanınan bir *jus cogens* normu niteliği taşımaz.
E seçeneği, Sözleşme'nin 44. maddesindeki 'hükümlerin ayrılabilmesi' ilkesine atıf yapmaktadır. Ancak bu ilke, andlaşmanın geçersizliği, sona ermesi gibi durumlarda belirli koşullar altında uygulanabilir. Bir devletin kendi iç hukukunu gerekçe göstererek andlaşmayı ihlal etmesi durumunda, ayrılabilirlik ilkesine başvurularak ihlalin meşrulaştırılması mümkün değildir.
Önemli Nokta 3: Milletlerarası andlaşmaların akdedilmesi sürecinde Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil edecek kişilerin yetkilendirilmesi usulü, 9 sayılı Milletlerarası Andlaşmaların Onaylanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nde düzenlenmiştir. Kararnamenin 1. maddesinin birinci fıkrası, “Milletlerarası andlaşmaların parafe edilmesi, imzalanması, nota teatisine konu teşkil etmesi veya bu andlaşmalara katılma bildirilerinin yapılması için atanacak Türkiye Cumhuriyeti temsilcileri ve bu temsilcilerin yetkileri, Cumhurbaşkanı kararıyla belirlenir. Bu kararlar, Resmî Gazete’de yayımlanmaz.” hükmünü amirdir. Bu hüküm uyarınca, yetkilendirme münhasıran Cumhurbaşkanı kararı ile yapılır ve bu kararın Resmî Gazete'de yayımlanmaması kuraldır. Dolayısıyla doğru cevap E seçeneğidir.
Diğer seçeneklerin analizi:
A) Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 7. maddesi, Devlet Başkanı, Hükümet Başkanı ve Dışişleri Bakanlarının görevleri gereği ve yetki belgesine ihtiyaç duymaksızın Devletlerini temsil ettiklerini kabul eder. Ancak bu, Dışişleri Bakanının bu yetkisini başka bir heyete devrederek onları yetkilendirebileceği anlamına gelmez. Heyetlerin yetkilendirilmesi, 9 sayılı CBK uyarınca Cumhurbaşkanı kararına tabidir.
B) Bu seçenek, yetkinin Cumhurbaşkanı kararıyla belirlendiği kısmında doğru olmakla birlikte, kararın Resmî Gazete’de yayımlanması gerektiği yönündeki ifadesiyle 9 sayılı CBK'nin 1. maddesindeki açık hükme (“Bu kararlar, Resmî Gazete’de yayımlanmaz.”) aykırıdır. Bu, güçlü bir çeldiricidir.
C) Bu seçenek, sürece dahil olabilecek kurumları belirterek karmaşık bir bürokratik prosedür önermektedir. Ancak 9 sayılı CBK'nin 5. maddesi Dışişleri Bakanlığına sadece hazırlık çalışmaları ve belgeleri hazırlama görevi vermiş olup, yetkilendirme kararını veren nihai makamın Cumhurbaşkanı olduğunu belirtmektedir. Müşterek kararname usulü öngörülmemiştir.
D) Andlaşmanın Türk kanunlarında değişiklik getirmesi, 9 sayılı CBK'nin 2. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca, onaylanması için Türkiye Büyük Millet Meclisince bir kanunla uygun bulunmasını gerektirir. Ancak bu durum, andlaşmanın onaylanma aşamasıyla ilgilidir; imza aşaması için temsilcilere yetki verilmesi süreciyle ilgili bir ön şart değildir. İmza yetkisi, yürütmenin takdirindedir ve TBMM'nin ön iznine tabi değildir.
Önemli Nokta 4: Sorunun çözümünde 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin (VAHS) ilgili hükümleri esas alınmalıdır. Devlet A'nın, andlaşmanın temel amacını oluşturan bir hükmü ihlal etmesi, "esaslı ihlal" (material breach) teşkil eder. VAHS Madde 60(3)(b)'ye göre esaslı ihlal, "andlaşmanın konu veya amacının gerçekleştirilmesi için elzem olan bir hükmün ihlal edilmesi" olarak tanımlanmıştır. Olayda, nehre atık boşaltma yasağı andlaşmanın varlık sebebidir ve bu hükmün ihlali açıkça esaslı bir ihlaldir. VAHS Madde 60(1) uyarınca, "İki taraflı bir andlaşmanın akit taraflardan birisi tarafından esaslı bir şekilde ihlali, diğer tarafa andlaşmayı sona erdirme veya tamamen veya kısmen yürürlüğünü askıya alma gerekçesi olarak bu ihlale başvurma hakkını verir." Bu nedenle Devlet B, bu ihlali gerekçe göstererek andlaşmayı sona erdirebilir veya askıya alabilir. Dolayısıyla doğru cevap C seçeneğidir.
Diğer seçeneklerin analizi:
A seçeneği yanlıştır çünkü olayda mevcut bir andlaşmanın ihlali söz konusudur, andlaşmanın sonradan ortaya çıkan bir emredici hukuk kuralı (jus cogens) ile çatışması durumu (VAHS m. 64) veya baştan itibaren çatışması durumu (VAHS m. 53) mevcut değildir. Andlaşmanın konusu çevre koruması olup, ihlal jus cogens'e aykırılık oluşturmaz.
B seçeneği yanlıştır. VAHS Madde 60(5), sona erdirme hakkının istisnasını "insani nitelikteki andlaşmalarda yer alıp kişilerin korunmasıyla ilgili hükümler" için öngörmektedir. Olaydaki andlaşma çevre korumasına ilişkin olup bu kapsama girmez.
D seçeneği yanlıştır. Andlaşmanın "geçersizliği" (invalidity) ile "sona erdirilmesi" (termination) farklı hukuki sonuçlar doğurur. Geçersizlik, andlaşmanın kural olarak baştan itibaren hükümsüz olması sonucunu doğururken (VAHS m. 69), sona erme ileriye dönük olarak tarafları yükümlülüklerden kurtarır (VAHS m. 70). Olayda bir geçersizlik sebebi değil, yürürlükteki bir andlaşmanın ihlali sonucu sona erdirme sebebi vardır.
E seçeneği yanlıştır. VAHS Madde 44(2) uyarınca kural, sona erdirme gerekçesine andlaşmanın tamamı hakkında başvurulmasıdır. Madde 60 bu kuralın istisnalarından olsa da, Madde 60(1) mağdur tarafa andlaşmayı "tamamen" sona erdirme veya askıya alma hakkı tanımaktadır. Sadece ihlal edilen hükmün askıya alınmasını talep etmek gibi bir zorunluluk veya sınırlama bulunmamaktadır.
Önemli Nokta 5: Sorunun çözümü, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 62. maddesinde düzenlenen "Şartların Esaslı Şekilde Değişmesi" (rebus sic stantibus) ilkesine dayanmaktadır. Bu ilke, bir andlaşmanın akdedildiği sıradaki koşulların sonradan, taraflarca öngörülemeyen bir şekilde ve esaslı surette değişmesi durumunda, andlaşmanın sona erdirilmesine, askıya alınmasına veya andlaşmadan çekilmeye olanak tanır. Ancak bu ilkenin uygulanması sıkı şartlara bağlanmıştır.
Doğru cevap olan C seçeneği, 62. maddenin 1. fıkrasında belirtilen iki kümülatif şartı doğru bir şekilde yansıtmaktadır:
a) Değişen şartların mevcudiyeti, tarafların andlaşma ile bağlanma rızalarının "esaslı bir temelini" teşkil etmelidir. Somut olayda, nehrin belirli bir su debisine sahip olması, su paylaşım rejiminin temelini oluşturmaktadır.
b) Değişiklik, andlaşmaya göre hala icra edilecek yükümlülüklerin kapsamını "köklü bir şekilde değiştirme" etkisine sahip olmalıdır. Su debisinin %80 azalması, B devletinin yükümlülüklerini köklü şekilde değiştirecek niteliktedir. Bu iki şartın ispatlanması halinde B devleti, andlaşmadan çekilme veya sona erdirme gerekçesine başvurabilir.
Diğer seçeneklerin yanlışlık nedenleri:
A) Bu seçenek, şartların esaslı değişmesi (madde 62) ile sonraki imkânsızlık (madde 61) kavramlarını karıştırmaktadır. Madde 61, "andlaşmanın ifası için kaçınılmaz olan bir nesnenin daimi olarak ortadan kalkması veya tahrip olmasını" düzenler. Olayda nehir tamamen ortadan kalkmamıştır ancak koşullar esaslı şekilde değişmiştir. Bu durum öncelikle Madde 62 kapsamında değerlendirilir ve bu madde hem askıya alma hem de sona erdirme/çekilme imkânı tanır (madde 62/3).
B) Şartların değişmesi, andlaşmayı tek taraflı ve derhal fesih hakkı vermez; bu durumun bir "gerekçe" olarak ileri sürülmesi gerekir. Ayrıca, andlaşmanın sona ermesi ileriye dönük sonuç doğurur. Geçmişe dönük sonuç doğurma (hükümsüzlük), andlaşmanın geçersizliği hallerine özgüdür (madde 69).
D) Şartların esaslı değişmesi, jus cogens (madde 53) ihlali gibi otomatik bir hükümsüzlük sebebi değildir. Jus cogens ihlali durumunda andlaşmanın ayrılabilmesi mümkün değilken (madde 44/5), şartların değişmesi durumunda bu kural uygulanmaz. Ayrıca, sona erme kendiliğinden gerçekleşmez, taraflarca ileri sürülmesi gerekir.
E) Bu seçenek, şartların değişmesinin sonucunu yanlış yorumlamaktadır. Bu ilke, taraflara andlaşmanın değiştirilmesini talep etme hakkı değil, belirli şartlar altında andlaşmayı sona erdirme, askıya alma veya ondan çekilme için bir gerekçe sunma hakkı verir. Andlaşmanın değiştirilmesi ise tarafların karşılıklı anlaşması ile mümkündür (madde 39).