Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 19. maddesinin birinci fıkrası, “Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır.” hükmüyle ticari iş karinesini düzenlemiştir. Ancak bu karine, adi bir karinedir ve aksi ispatlanabilir. Maddenin devamında, bu karinenin hangi hâllerde çürütülebileceği özel olarak gerçek kişi tacirler için belirtilmiştir. Buna göre, gerçek kişi olan bir tacir, işlemi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya işin ticari sayılmasına durum elverişli olmadığı takdirde borç adi sayılır. Somut olayda, tacir (T)'nin, yeğeninin şahsi otomobili için verdiği kefalet, niteliği itibarıyla ticari işletmesi olan kumaş ticaretiyle ilgili değildir. İşin ticari sayılmasına durum elverişli değildir. Bu durumda, (T)'nin işlemi yaparken ticari işletmesiyle ilgili olmadığını bankaya ayrıca ve açıkça bildirmemiş olması, borcun niteliğini değiştirmez. Zira kanun, “açıkça bildirdiği VEYA işin ticari sayılmasına durum elverişli olmadığı takdirde” diyerek iki alternatif durum öngörmüştür. Olayda ikinci durum gerçekleştiğinden, (T)’nin kefalet borcu adi borç niteliğindedir ve ticari temerrüt faizi uygulanamaz. Diğer seçenekler şu nedenlerle yanlıştır: TTK m. 19/2'de yer alan ve taraflardan biri için ticari olan işin diğeri için de ticari sayılacağı kuralı, TTK m. 19/1'de gerçek kişi tacirin şahsi işlemlerine ilişkin özel düzenleme karşısında uygulama alanı bulmaz. Tacirin borçlarının ticari olması karinesi mutlak değil, çürütülebilir bir karinedir. Kefaletin TTK'da düzenlenmemiş olması, onun tacir tarafından yapıldığında ticari iş sayılmasına engel değildir. Tacirin bildirimde bulunmaması, işin niteliği gereği adi sayıldığı durumlarda borcu ticari hale getirmez.
Önemli Nokta 2: Çözüm, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) cari hesaba ilişkin hükümlerine dayanmaktadır. Soruda, taraflar arasında hesap devresi veya itiraz süresine ilişkin özel bir anlaşma olmadığı belirtilmiştir. Bu durumda kanunun yedek hukuk kuralları uygulanır.
TTK m. 94/2 şu şekildedir: "Hesap devresi hakkında sözleşme veya ticari teamül yoksa, her takvim yılının son günü taraflarca hesabın kapatılması günü olarak kabul edilmiş sayılır. Saptanan artan tutarı gösteren cetveli alan taraf, aldığı tarihten itibaren bir ay içinde, noter aracılığıyla, taahhütlü mektupla, telgrafla veya güvenli elektronik imza içeren bir yazıyla itirazda bulunmamışsa, bakiyeyi kabul etmiş sayılır."
Somut olayda, taraflar teamüle uyarak hesap devresini 30 Haziran'da kapatmışlardır. Hesap özeti (cetvel) (B)'ye 12 Temmuz 2023'te tebliğ edilmiştir. TTK m. 94/2 uyarınca, cetveli alan taraf olan (B)'nin, aldığı tarih olan 12 Temmuz 2023'ten itibaren bir aylık süresi vardır. Bu süre içinde maddede belirtilen şekillerde (noter, taahhütlü mektup vb.) bir itirazda bulunmazsa, bakiyeyi kabul etmiş sayılır. Dolayısıyla, bu hukuki sonucun doğması için aranan şart, tebliğden itibaren bir ay içinde usulüne uygun bir itirazın yapılmamış olmasıdır. Bu nedenle C seçeneği doğrudur.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
- A seçeneği: On beş günlük süre, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 68/b maddesinde düzenlenen ve bankaların kredi sözleşmelerine istinaden gönderdikleri hesap özetleri için öngörülen *gönderme* süresidir. Genel cari hesaplarda itiraz süresi bir aydır. Bu seçenek, farklı kanunlardaki benzer müesseseleri karıştırmayı amaçlayan güçlü bir çeldiricidir.
- B seçeneği: İtiraz süresi, hesap devresinin kapandığı tarihten değil, hesap özetinin tebliğ edildiği tarihten itibaren başlar. Bu nedenle bu seçenek hatalıdır.
- D seçeneği: Takvim yılının sonu, TTK m. 94/2'ye göre, taraflar arasında bir anlaşma veya teamül olmadığında *hesabın kapatılma günü* olarak kabul edilen varsayımsal tarihtir. Olayda taraflar zaten 30 Haziran'da hesabı kapattıkları için bu hüküm uygulanmaz. Ayrıca bu tarih, itiraz süresinin bitimini göstermez.
- E seçeneği: Bu seçenek, TTK m. 97'deki cari hesabın bütünlüğü ilkesini yanlış yorumlamaktadır. TTK m. 97, cari hesap sözleşmesi sona ermeden tarafların tek tek alacak kalemleri için talepte bulunamayacağını düzenler. Ancak bu durum, her hesap devresi sonunda saptanan bakiyenin TTK m. 94'e göre kesinleşmesine (kabul edilmiş sayılmasına) engel değildir. Devre bakiyesinin kesinleşmesi ile sözleşmenin sona ermesi farklı hukuki durumlardır.
Önemli Nokta 3: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 19. maddesinin 1. fıkrası, “Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır.” hükmünü amirdir. Bu hüküm, ticari iş karinesini düzenlemektedir. Ancak aynı fıkranın devamı, bu karinenin istisnalarını, özellikle gerçek kişi tacirler yönünden, iki durumda mümkün kılmaktadır. Buna göre, gerçek kişi olan bir tacirin borcunun adi sayılabilmesi için ya “işlemi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirmesi” ya da “işin ticari sayılmasına durumun elverişli olmaması” gerekmektedir. Somut olayda, tacir (A) gerçek kişidir. Her ne kadar işlemi yaparken ticari işletmesiyle ilgili olmadığına dair açık bir bildirimde bulunmamış olsa da, şahsi konutunun dekorasyonuna ilişkin bir iş, mahiyeti itibarıyla ticari işletmeyle ilgili değildir ve durum işin ticari sayılmasına elverişli değildir. Bu nedenle, karinenin ikinci istisnası somut olayda gerçekleşmiştir ve (A)’nın borcu adi borç sayılır. Diğer seçenekler şu nedenlerle yanlıştır: (A) seçeneği, TTK m. 19/2'deki tek taraflı ticari iş kuralını yanlış yorumlamaktadır; zira m. 19/1'deki özel istisna, bu genel kuralın uygulanmasını engeller. (B) seçeneği, karinenin mutlak (kesin) olduğunu ileri sürmektedir ki bu, kanunun açıkça istisna tanıdığı gerçek kişi tacirler bakımından yanlıştır. Karine, sadece tüzel kişi tacirler için mutlaktır. (C) seçeneği, karinenin çürütülmesi için kanunda öngörülen iki yoldan sadece birincisini (açıkça bildirme) dikkate alıp ikincisini (durumun elverişli olmaması) göz ardı ettiği için hatalıdır. (E) seçeneği ise, kanunun aradığı “ticari işletmeyle ilgili olma” unsurunu varsayımsal ve dolaylı ihtimallere dayandırdığı için hukuki dayanaktan yoksundur.
Önemli Nokta 4: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) uyarınca ticari davalar, nispi ticari davalar ve mutlak ticari davalar olmak üzere ikiye ayrılır. Nispi ticari davalar, TTK m. 4/1 uyarınca her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili hususlardan doğan hukuk davalarıdır. Somut olayda, davacı (B) tacir olmadığından ve uyuşmazlık onun ticari işletmesiyle ilgili olmadığından, bu dava bir nispi ticari dava değildir.
Ancak, TTK m. 4/1, tarafların tacir olup olmadıklarına bakılmaksızın ticari sayılan "mutlak ticari davaları" da düzenlemiştir. Maddenin (c) bendi uyarınca, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun saklama sözleşmelerini düzenleyen 561 ila 580. maddelerinde öngörülen hususlardan doğan hukuk davaları mutlak ticari davadır. Olaydaki uyuşmazlık bir saklama (vedia) sözleşmesinden kaynaklandığından, tarafların sıfatına bakılmaksızın mutlak ticari dava niteliğindedir ve görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemesidir. TTK m. 4/1'in son cümlesindeki "herhangi bir ticari işletmeyi ilgilendirmeyen ... vedia ... davalar bundan istisnadır" hükmü, olayda tacir (A)'nın bu hizmeti ticari işletmesi kapsamında sunması nedeniyle uygulama alanı bulmaz.
Yargılama usulü açısından ise TTK m. 4/2, "miktar veya değeri bir milyon Türk lirasını geçmeyen ticari davalarda basit yargılama usulü uygulanır" hükmünü amirdir. Somut olayda davanın değeri 1.500.000 TL olup, bu sınırın üzerindedir. Dolayısıyla, bu davada basit yargılama usulü uygulanmaz; Hukuk Muhakemeleri Kanunu'ndaki genel kural olan yazılı yargılama usulü uygulanacaktır.
Bu gerekçelerle:
- A seçeneği, tüm ticari davalarda değerine bakılmaksızın basit yargılama usulünün uygulanacağını belirterek TTK m. 4/2'ye aykırı olduğu için yanlıştır.
- B seçeneği, davanın nispi ticari dava olmadığını doğru tespit etse de mutlak ticari dava olabileceğini göz ardı ettiği için yanlıştır.
- D seçeneği, TTK m. 4/1'deki istisnayı yanlış yorumladığı için yanlıştır, zira uyuşmazlık tacir A'nın ticari işletmesini ilgilendirmektedir.
- E seçeneği, olayla ilgisi bulunmayan ve sadece ticaret şirketlerinin iç ilişkilerinden doğan davalarda uygulanacak yargılama usulünü düzenleyen TTK m. 1521'e atıf yaptığı için yanlıştır.
- C seçeneği ise hem davanın hukuki niteliğini (mutlak ticari dava) hem de uygulanacak yargılama usulünü (basit yargılama usulünün uygulanmayacağı) doğru bir şekilde tespit etmektedir.
Önemli Nokta 5: Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) 8. maddesinin 2. fıkrası, bileşik faiz yasağına ilişkin önemli istisnalar getirmektedir. Bu hükme göre, faizin anaparaya eklenerek birlikte tekrar faiz yürütülmesi şartının geçerli olabilmesi için bazı koşulların bir arada bulunması gerekir:
1. Sözleşmenin bir cari hesap veya ödünç sözleşmesi olması,
2. Ödünç sözleşmelerinde, sözleşmenin her iki taraf bakımından da ticari iş niteliğinde olması,
3. Sözleşenlerin her ikisinin de tacir olması,
4. Faizin anaparaya eklenme süresinin 'üç aydan aşağı olmaması'.
Somut olayda, (X) A.Ş. ile (Y) A.Ş. tacir olup aralarındaki ödünç sözleşmesi her iki taraf için de ticari iştir. Bu nedenle ilk üç koşul sağlanmıştır. Ancak sözleşmede faizin 'her iki ayda bir' anaparaya ekleneceği kararlaştırılmıştır. Bu süre, kanunun aradığı 'üç aydan aşağı olmamak' şartını ihlal etmektedir.
TTK m. 8/4 uyarınca, ikinci fıkraya aykırı olarak işletilen faiz 'yok hükmündedir'. Bu, söz konusu şartın baştan itibaren hiçbir hukuki sonuç doğurmayacağı anlamına gelir. Bu nedenle, bileşik faiz şartı geçersizdir.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
- A seçeneği, TTK m. 8/1'deki genel kural olan 'faiz oranının serbestçe belirlenmesi' ilkesine dayanmakta, ancak m. 8/2'deki özel ve emredici hükmü göz ardı etmektedir.
- B seçeneği, sözleşmenin ayakta tutulması ilkesinin bir yansıması olarak şartın düzeltileceğini ileri sürmektedir. Ancak kanun koyucu bu durumda 'düzeltme' veya 'kısmi butlan' yaptırımı yerine, m. 8/4'te açıkça 'yok hükmünde' olma gibi daha ağır bir yaptırım öngörmüştür.
- C seçeneği, bileşik faizin sadece mal ve hizmet tedarikine ilişkin sözleşmelerde mümkün olabileceği gibi yanlış bir çıkarımda bulunmaktadır; oysa kanun açıkça cari hesap ve ödünç sözleşmelerinden bahsetmektedir.
- D seçeneği, kısmi geçersizliğin sözleşmenin tamamını etkileyeceğini belirterek yanılmaktadır. Kural olarak, sözleşmenin sadece geçersiz olan hükmü ortadan kalkar, sözleşmenin geri kalanı geçerliliğini korur.