Konu Özeti:
Önemli Nokta 1: Sorunun çözümü, ticaret sicilinin 'olumsuz etkisi' ilkesine dayanmaktadır. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 373. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, yönetim kurulu, temsile yetkili kişileri ve bunların temsil şekillerini gösterir kararının noterce onaylanmış suretini, tescil ve ilan edilmek üzere ticaret siciline vermekle yükümlüdür. Temsil yetkisinin kaldırılması da bu kapsamda tescili zorunlu bir hukuki olgudur. Ticaret sicilinin olumsuz etkisi ilkesi gereğince, tescili zorunlu olduğu hâlde tescil edilmemiş bir husus, bu durumu bildiği ispatlanamayan iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. Olayda, temsil yetkisinin kaldırılması kararı tescil ve ilan edilmemiştir. Üçüncü kişi ise bu durumdan haberdar olmayan iyi niyetli bir kişidir. Bu nedenle, şirket, yetkinin kaldırıldığına ilişkin tescil edilmemiş bu iç kararını, iyi niyetli üçüncü kişiye karşı ileri sürerek sözleşmeyle bağlı olmaktan kurtulamaz. Şirket, yetkisi sicilde hâlen devam ediyor görünen müdürün yaptığı işlemle bağlıdır. Diğer seçenekler, sicilin olumsuz etkisi ilkesini göz ardı etmekte, sicilin olumlu ve olumsuz etkilerini karıştırmakta veya iç ilişki-dış ilişki ayrımını hatalı yorumlamaktadır.
Önemli Nokta 2: Sorunun doğru cevabı B seçeneğidir. Türk Ticaret Kanunu'na göre şirketlerin birleşmesi, devrolunan şirket açısından bir tasfiyesiz sona erme halidir. Bu özel sona erme türünde, genel sona erme hallerinden farklı olarak infisahı bir tasfiye süreci izlemez.
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 136. maddesinin 4. fıkrasında "Birleşmeyle devrolunan şirket sona erer ve ticaret sicilinden silinir." ve 152. maddesinin 3. fıkrasında "Devrolunan şirket, birleşmenin ticaret siciline tescili ile infisah eder." hükümleri yer almaktadır. Bu hükümler uyarınca, birleşmenin ticaret siciline tescili anında devrolunan şirketin hukuki varlığı tasfiye sürecine girilmeksizin doğrudan sona erer. Dolayısıyla, tescilin bir infisah sebebi olduğu ancak tüzel kişiliğin tasfiye ile sona ereceğini belirten ifade, birleşme kurumunun temel mantığına ve kanunun açık hükümlerine aykırıdır.
Diğer seçeneklerin hukuki dayanakları ise şöyledir:
- A seçeneği, TTK m. 153/2'de yer alan "Devrolunan şirketin ortakları devralan şirketin ortağı olur." hükmü gereğince doğrudur.
- C seçeneği, TTK m. 153/1'de yer alan "Birleşme, birleşmenin ticaret siciline tescili ile geçerlilik kazanır. Tescil anında, devrolunan şirketin bütün aktif ve pasifi kendiliğinden devralan şirkete geçer." hükmü uyarınca doğrudur. Bu ilke, külli halefiyet olarak adlandırılır.
- D seçeneği, yukarıda açıklanan TTK m. 136/4 ve m. 152/3 hükümleri gereğince birleşmenin tasfiyesiz bir infisah hali olduğunu doğru bir şekilde ifade etmektedir.
- E seçeneği, TTK m. 152/2'de yer alan "Devralan şirket, birleşmenin gereği olarak sermayesini artırmışsa, ek olarak esas sözleşme değişiklikleri de ticaret siciline sunulur." hükmü gereğince doğrudur.
Önemli Nokta 3: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 369. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, yönetim kurulu üyeleri görevlerini 'tedbirli bir yöneticinin özeniyle' yerine getirmek ve 'şirketin menfaatlerini dürüstlük kurallarına uyarak gözetmek' yükümlülüğü altındadır. Somut olayda, piyasa fiyatının oldukça üzerinde bir bedelle, yönetim kurulu başkanının bir yakınına ait şirketten alım yapılması, bu iki temel yükümlülüğün ihlali anlamına gelmektedir. Tedbirli bir yönetici, şirket için en uygun koşullarda alım yapma konusunda gerekli araştırmayı yapar ve piyasa rayicinin üzerinde bir fiyatı ancak istisnai ve somut gerekçelerle kabul eder. Ayrıca, dürüstlük kuralı ve bağlılık yükümlülüğü gereği, yöneticinin şahsi ilişkilerini şirket menfaatlerinin önüne geçirmemesi gerekir. Karar defterine yazılan gerekçe, objektif olarak ispatlanamıyorsa ve işlemin asıl amacı yönetim kurulu başkanının yakınına menfaat sağlamak ise, bu durum özen ve bağlılık yükümlülüğünün açık bir ihlalidir. Diğer seçenekler ise hatalıdır: A seçeneği 'iş adamı kararı' (business judgment rule) ilkesini yanlış yorumlamaktadır, zira bu ilke, çıkar çatışması veya ağır ihmal durumlarında yöneticileri korumaz. B seçeneği, alım satım gibi ticari bir kararı devredilemez yetkilerle karıştırmaktadır. D seçeneği, bağlılık yükümlülüğünün kapsamını hatalı bir şekilde daraltmaktadır. E seçeneği ise sorumluluk için kanunda aranmayan, iflas gibi ağır bir şart öne sürmektedir.
Önemli Nokta 4: 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu (TTK) m. 399/1 uyarınca, anonim şirketlerde denetçi, her faaliyet dönemi için şirket genel kurulunca seçilir. Denetçinin bağımsızlığı ise TTK m. 400'de düzenlenen denetçi olamayacak kişilere ilişkin hükümlerle teminat altına alınmıştır. Somut olayda, denetçi adayı (Y) için iki ayrı denetçilik engeli bulunmaktadır:
1. TTK m. 400/1(c) uyarınca, denetlenecek şirketin yönetim kurulu üyesinin veya bir yöneticisinin "üçüncü derece dâhil, üçüncü dereceye kadar kan veya kayın hısmı" olan kişiler denetçi olamaz. Yönetim kurulu başkanının kayınbiraderi, ikinci dereceden kayın hısmıdır ve bu yasak kapsamındadır.
2. TTK m. 400/1(e) uyarınca, denetlenecek şirketin "defterlerinin tutulmasında veya finansal tablolarının düzenlenmesinde denetleme dışında faaliyette veya katkıda bulunmuşsa" ilgili kişi denetçi olamaz. (Y)'nin önceki yıl finansal tabloların hazırlanmasında danışmanlık hizmeti vermiş olması bu bende göre de mutlak bir engel teşkil eder.
Bu iki sebepten ötürü (Y)'nin denetçi olarak seçilmesi kanunen mümkün değildir. Dolayısıyla C seçeneği doğrudur.
Diğer seçeneklerin incelenmesi:
A seçeneği yanlıştır çünkü TTK m. 400/1(c) açıkça hem kan hem de kayın hısımlığını yasak kapsamına almıştır.
B seçeneği yanlıştır çünkü TTK m. 400/2 uyarınca, on yıl içinde aynı şirket için toplam yedi yıl denetçilik yapan bir denetçinin yeniden seçilebilmesi için geçmesi gereken süre bir yıl değil, üç yıldır.
D seçeneği yanlıştır çünkü TTK m. 400/1(e) bendindeki engel, diğer bentlerden bağımsız, tek başına bir denetçilik engelidir. Başka bir şartın (örneğin pay sahipliği) gerçekleşmesi aranmaz.
E seçeneği yanlıştır çünkü denetçinin görevden alınması TTK m. 399/4'te düzenlenmiştir. Buna göre, denetçinin şahsına ilişkin haklı bir sebebin varlığı halinde görevden alma ve yeni denetçi atama yetkisi, yönetim kurulunun veya belirli orandaki pay sahiplerinin istemi üzerine, şirketin merkezinin bulunduğu yerdeki asliye ticaret mahkemesine aittir. Yönetim kurulunun mahkemeye başvurmaksızın denetçiyi görevden alma yetkisi yoktur.
Önemli Nokta 5: Sorunun çözümünde 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun (TTK) anonim şirketlerin sona erme hâllerini düzenleyen hükümleri esas alınmalıdır. TTK m. 529/1-b'de, anonim şirketin "işletme konusunun gerçekleşmesiyle veya gerçekleşmesinin imkânsız hâle gelmesiyle" sona ereceği açıkça düzenlenmiştir. Somut olayda, şirketin tek faaliyet konusu olan üretimin kanunla yasaklanması, işletme konusunun gerçekleşmesini hukuken imkânsız hâle getirmiştir. Bu durum, bir 'infisah' yani 'kendiliğinden sona erme' sebebidir. İnfisah, herhangi bir mahkeme kararına veya genel kurul kararına gerek olmaksızın, şartın gerçekleştiği anda şirketin hukuken sona ermesi ve tasfiye sürecine girmesi sonucunu doğurur.
A seçeneği yanlıştır çünkü işletme konusunun imkânsızlaşması, kanunda özel olarak düzenlenmiş bir infisah sebebidir; haklı sebeple fesih davası ise farklı koşullara tabi ayrı bir sona erme yoludur.
C seçeneği yanıltıcıdır. Amacı yasaklanan vakfın denetim makamı veya Cumhuriyet savcısı başvurusuyla mahkemece dağıtılmasına ilişkin kural Türk Medeni Kanunu m. 116'da vakıflar için öngörülmüştür; bu kuralın anonim şirketlere kıyasen uygulanması mümkün değildir.
D seçeneği yanlıştır. TTK m. 532 uyarınca, iflas ve mahkeme kararından başka bir sebeple sona ermenin yönetim kurulunca tescil ve ilan ettirilmesi gerekir. Ancak bu tescil, sona erme sonucunu doğuran 'kurucu' bir işlem değil, mevcut bir durumu sicile işleyen 'bildirici' nitelikte bir işlemdir. Şirket, tescilden önce, amacın imkânsızlaştığı anda zaten sona ermiştir.
E seçeneği yanlıştır. TTK m. 331, şirketlerin kanunen yasaklanmamış her türlü amaç için kurulabileceğini belirtir. Ancak mevcut şirket, mevcut amacıyla devam edemez ve infisah etmiştir. Yeni bir amaçla devam edebilmek için infisah sebebi ortaya çıkmadan önce usulüne uygun bir esas sözleşme değişikliği gerekirdi; olayda bu gerçekleşmemiştir ve infisah vuku bulmuştur.