1982 Anayasası Madde 100

1982 Anayasası 100. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 100 – (Mülga: 21/1/2017-6771/16 md.) İKİNCİ BÖLÜM Yürütme 1. Cumhurbaşkanı A. Adaylık ve seçimi [47]

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

6 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2022/327 E., 2023/93 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
1572 sayılı genelgesi gereğince görevli bulundukları yer ve değişik yerlerdeki ceza infaz kurumlarında gerçekleştirilen benzeri operasyonlar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Anayasa’nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereğince takibata yer olmadığına ve Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine karar verip dosyayı Ankara Cum
Ceza Genel Kurulu         2022/327 E.  ,  2023/93 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : Ceza Genel Kurulu MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 24-39 I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık ...'in ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/2 ve 53/1-5. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 08.04.2015 tarihli ve 15-5 sayılı hükmün sanık, Yargıtay Cumhuriyet savcısı ve bir kısım katılanlar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “Ret, bozma” istemli 16.11.2005 tarihli ve 5 sayılı tebliğnamesi ile dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmiştir. Ceza Genel Kurulunca 07.02.2019 tarih ve 1088-78 sayı ile; sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun unsurları oluşmadığından beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, kabule göre de; ilk derece mahkemesince temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesinde, sanık hakkında TCK'nın 62. maddesinde düzenlenen takdiri indirim hükmünün uygulanmamasında ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde gösterilen gerekçelerin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olmaması isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay 5. Ceza Dairesince bozma kararına uyularak yeniden yapılan yargılamada 08.12.2021 tarih, 24-39 sayı ve oy çokluğu ile sanığın beraatine karar verilmiştir. Bu hükmün de bir kısım katılanlar vekilleri ve katılan ... tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "Ret-Onama" istemli 24.06.2022 tarihli ve 93274 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Bir kısım katılanlar vekilleri ve katılan ... tarafından, sanığın atılı suçu işlediği, cezalandırılması gerektiği ve kararın hukuka aykırı olduğu gerekçeleriyle temyiz edilmiştir. III. İNCELEME KONUSU Dosya kapsamı ve ilk derece mahkemesince verilen hüküm dikkate alındığında, Ceza Genel Kurulunca yapılacak temyiz incelemesi sırasında özellikle; 1- Katılanlar ... ve ... vekilinin temyiz dilekçesinin bir temyiz nedeni içerip içermediğinin, bu kapsamda temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağının, 2- Sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarıyla sabit olup olmadığının, Belirlenmesi hususları üzerinde durulacak olup, bu hususların ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. Katılan ... vekilinin verilen hüküm yönünden yasal şartları oluşmayan duruşmalı inceleme isteminin CMK'nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren reddine oy birliğiyle karar verilmiştir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 23.11.2012 tarihli ve 102713-42019 sayılı iddianamesi ile; sanık ... hakkında görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucunda, 06.12.2012 tarih ve 414-509 sayı ile sanık hakkında TCK’nın 257/1-2 ve 53. maddeleri uyarınca görevi kötüye kullanma suçundan son soruşturmanın açılmasına karar verildiği, Yargıtay 5. Ceza Dairesince yapılan yargılama sonucunda sanığın, TCK'nın 257/2 ve 53/1-5. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna karar verildiği, hükmün sanık, Yargıtay Cumhuriyet savcısı ve bir kısım katılanlar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Ceza Genel Kurulunca 07.02.2019 tarih ve 1088-78 sayı ile sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun unsurları oluşmadığından beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, kabule göre de; ilk derece mahkemesince temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesinde, sanık hakkında TCK'nın 62. maddesinde düzenlenen takdiri indirim hükmünün uygulanmamasında ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde gösterilen gerekçelerin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olmaması isabetsizliklerinden bozulmasına karar verildiği, Yargıtay 5. Ceza Dairesince bozma kararına uyularak yeniden yapılan yargılamada 08.12.2021 tarih, 24-39 sayı ve oy çokluğu ile sanığın beraatine karar verildiği, kısa kararın katılanlar ... ve ...’in vekili Av. ...’in yokluğunda verildiği, Katılanlar ... ve ... vekilinin, Yargıtay 5. Ceza Dairesine hitaben verdiği ve 16.12.2021 havale tarihli süre tutum dilekçesinin; “Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2019/24 esas numaralı ve 08.12.2021 tarihli haksız ve hukuka aykırı bulduğumuz kararını temyiz ediyoruz. Ayrıntılı temyiz dilekçemizi gerekçeli kararın tebliğinden sonra bilahare sunacağız. TALEP: Duruşmalı yapılacak temyiz incelemesi neticesinde haksız ve hukuka aykırı bulduğumuz beraat kararın bozularak dosyanın ilgili ceza dairesine gönderilmesine karar verilmesini talep ederiz.” şeklinde olduğu, Özel Dairece gerekçeli kararının katılanlar ... ve ... vekiline 04.02.2022 tarihinde tebliğ edildiği ve anılan katılanlar vekilinin gerekçeli temyiz dilekçesi vermediği, Anlaşılmaktadır. V. GEREKÇE 1- Katılanlar ... ve ... vekilinin temyiz dilekçesinin bir temyiz nedeni içerip içermediğinin, bu kapsamda temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağı; A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler 25.03.2016 tarihi itibarıyla iç hukukumuzun bir parçası hâline gelen İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin (İHAS) Ek 7 No'lu Protokolü'nün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. maddesi; "1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir. 2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." şeklinde düzenlenmiştir. 07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK'un, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır. Bu hükümlere göre, suç tarihinde birinci sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcısı olan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 5. Ceza Dairesince yapılan yargılama sonucunda verilen 08.12.2021 tarihli ve 24-39 sayılı kararın temyiz edilmesi üzerine Ceza Genel Kurulunca incelenmesinde 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir. İnceleme konusunda isabetli bir çözüme ulaşılabilmesi bakımından temyiz başvuru usulü ve başvuru üzerine yapılacak işlemlerin ayrıntılı bir şekilde irdelenmesi, bu kapsamda 5271 sayılı CMK ile 1412 sayılı CMUK hükümlerinin kıyasen değerlendirilmesi ile temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağına da değinilmesi gerekmektedir. 1412 sayılı CMUK’nın “Temyiz istidası ve ihtiva edeceği noktalar” başlığını taşıyan 313. maddesi; “Temyiz eden taraf hükmün hangi cihetine itiraz ve neden dolayı bozulmasını talep etmekte olduğunu temyiz istidasında veya beyanında veyahut layihasında gösterir. Temyiz için istinad edilen sebeplerde muhakeme usulüne müteallik hukuki bir kaideye mi yoksa kanuni diğer hükümlere mi, muhalefet etmiş olmasından dolayı itiraz olunduğu gösterilir. Birinci hâlde kanuna muhalif olan vak’alar izah olunur.”, 5271 sayılı CMK’nın “Temyiz başvurusunun içeriği” başlığını taşıyan 294. maddesi ise; “1- Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır. 2- Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir.” Şeklinde düzenlenmiştir. İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dahil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu, istinaf başvurusunda Cumhuriyet savcısı dışındaki diğer kişiler bakımından sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, temyiz kanun yolunda, mülga 1412 sayılı CMUK’dan farklı şekilde, re’sen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini, temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu ve temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren ek bir dilekçe vermesini öngörmüştür. Gerekçeli temyiz dilekçesi, (ek dilekçe, temyiz layihası) temyiz nedenlerinin gösterildiği dilekçedir. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir. 5271 sayılı CMK'nın 298. maddesi uyarınca temyiz dilekçesinin, örneğin; "Hükmü temyiz ediyorum.", "Resen dikkate alınacak nedenlerle temyiz ediyorum", "Hükmün bozulmasını istiyorum", "Hüküm usul ve kanuna aykırıdır." şeklindeki dilekçelerde olduğu gibi herhangi bir temyiz sebebi içermemesi durumunda tıpkı başvurunun süresi içinde yapılmaması, hükmün temyiz edilemez olması ya da temyiz edenin buna hakkının bulunmaması hâllerinde olduğu üzere usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceğinden temyiz isteminin reddi gerekir. 1412 sayılı CMUK’nın “Temyiz sebebi” başlığını taşıyan 307. maddesi; “Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur. Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi kanuna muhalefettir.” düzenlemesini taşımaktadır. 5271 sayılı CMK'nın 288. maddesinde ise temyiz nedenleri; “1- Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır. 2- Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır.” şeklinde belirtilmiş, maddenin Hükûmet Tasarısı'ndaki Gerekçesinde de; “Madde, 1412 sayılı Kanun'dan ayrılarak 'kanuna aykırılık' yerine daha geniş anlamlı ve amaca uygun olan 'hukuka aykırılık' sözcüklerine yer vermiştir. Yargılamanın konusunu oluşturan cezai uyuşmazlık çözüldükten ve maddi gerçeğe ulaşıldıktan sonra ilgili hukuk kuralının eksik veya yanlış uygulanması veya hiç uygulanmaması hukuka aykırılığı oluşturur. Hukuk kuralı deyimi, temel hukuk ilkelerini, yazılı olan veya olmayan hukuk kurallarını, yargılama hukukuna ilişkin kurallarla maddi hukuka ilişkin kuralların tümünü kapsar. Temyiz başvurusunun, hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayandırılması gerekir. Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbetteki hukuka aykırılık oluşturur.” açıklamalarına yer verilmiştir. Mülga CMUK’da temyiz sebebi kanuna aykırılık olarak belirlenirken, 5271 sayılı CMK’da hukuka aykırılık olarak belirlenmiştir. Ancak her iki Kanun’a bakıldığında bu iki farklı kavramın aynı şekilde anlaşılmasının istendiği sonucuna varılmaktadır. Zira her iki Kanun'un ilgili hükümlerinde bu kavramlar, bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması şeklinde tanımlanmış olup öğretide de geçmişten bu yana kanuna aykırılık kavramı geniş yorumlanmış ve bu ifadenin yazılı hukukla sınırlı anlaşılmaması gerektiği, bu nedenle yazılı hukuka ek olarak; içtihada aykırılık, tecrübe ve mantık kurallarına aykırılık, öğretiye aykırılık, maruf ve meşhur olan şahsi bilgilerdeki hataların da kanuna aykırılık kapsamında denetlenebileceği, ayrıca uluslararası hukuka ve evrensel hukuki değerlere aykırılığın da temyiz nedeni olarak ileri sürülebileceği ifade edilmiştir. Temyiz nedenleri bakımından iki Kanun arasındaki esas farklılık, 5271 sayılı CMK’nın temyiz başvurusunun içeriği başlıklı 294. maddesinden kaynaklanmaktadır. 1412 sayılı CMUK'nın 313. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 294. maddesinin ilk fıkraları temyiz sebeplerinin gösterilmesi hususuna ilişkindir ve arada ciddi bir fark yoktur. Oysa her iki maddenin ikinci fıkraları birbirinden tamamen farklıdır. 5271 sayılı Kanun’un 294. maddesinin ikinci fıkrasında temyiz sebebinin ancak hükmün hukuki yönüne ilişkin olabileceği açıkça belirlenmiştir. Fiilin sanık tarafından işlenip işlenmediği maddi sorunu oluştururken sanık tarafından gerçekleştirilmiş fiilin suç oluşturup oluşturmadığı, suç oluşturduğu kabul edilen fiile hangi cezanın verilmesi gerektiği, delillerin nasıl değerlendirildiği, nasıl yargılama yapıldığı, gerekçenin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, hükmün doğru oluşturulup oluşturulmadığı gibi hususlar ise hukuki sorunu oluşturur. Sübut da denilen maddi mesele, ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin sözlülük ve doğrudan doğruyalık ilkelerini uygulayarak eylemi öğrenmesidir. Hukuki mesele ise olayın hukuk karşısındaki durumunu tespit etmek anlamına gelir. Temyiz nedeni olan hukuka aykırılık, hâkimin olaya en uygun normu bulamaması veya bulsa da yanlış değerlendirip uygulama yapmasıdır. Hukuka aykırılığa yol açan norm muhakeme hukuku normu olabileceği gibi (Örneğin, tanıklıktan çekinme hakkı bulunan tanığa bu hakkının hatırlatılmaması, karar oturumunda hazır olan sanığa son söz hakkı verildikten sonra katılana da diyeceklerinin sorulması gibi.) maddi hukuk normu da olabilir. (Örneğin, sanığın eylemi suç teşkil etmediği hâlde mahkûmiyet hükmü kurulması, suçun niteliğinin hatalı belirlenmesi, eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilmesi gibi.) Maddi hukuk normunun ihlâli hâlinde temyiz edenin sıfatı da dikkate alınarak kararın bozulması gerekmekte ise de muhakeme hukukuna ilişkin ihlâllerde, ihlâlin hükmü etkileyip etkilemediği gözetilmelidir. Bu kapsamda muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz nedeni olarak açıkça ileri sürülmesi gerekmektedir. Muhakeme hukukuna aykırılık iddiasına dayanan temyiz taleplerinde Yargıtay hem muhakeme normunun doğru uygulanıp uygulanmadığını hem de ilk derece veya bölge adliye mahkemelerince muhakeme normunun uygulandığı olayın doğru tespit edilip edilmediğini denetleyecektir. Temyiz dilekçesinde muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda işaret edilmekle yetinilecektir. Temyiz nedeninin, maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması hâlinde ise maddi hukuka aykırılık nedeniyle hükmün temyiz edilmesi yeterli olup cezaî yaptırımların kişiler üzerindeki telafisi mümkün olmayan ağır sonuçları da gözetilerek somut olayda adaleti gerçekleştirme ve doğru bir hüküm oluşturma ile yükümlü olan Yargıtayca dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar tespit edilip temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni yapılması gerekecektir. Nitekim, 5271 sayılı CMK'nın 301. maddesinin Hükûmet Tasarısı'ndaki Gerekçesinde; “Yargıtay, yalnız temyiz dilekçesi veya beyanında maddi hukuk kurallarına aykırılık nedeniyle ileri sürülen hususlarla, temyiz istemi yargılama hukukuna ilişkin kuralların uygulanmaması veya eksik veya yanlış uygulanmasından dolayı yapılmışsa bu olgular hakkında inceleme yapar.” açıklamalarına yer verilerek temyiz sebebinin hangi hukuka aykırılık iddiasına dayandırıldığının gösterilmesi; muhakeme hukukuna aykırılık iddiasına ilişkin temyiz taleplerinde hiç uygulanmayan, eksik veya yanlış uygulanan usul kuralları ile buna dayanan maddi olguların ileri sürülmesi gerektiği vurgulanmıştır. Temyiz kanun yoluna başvuranın, hükmün hangi noktalardan incelenmesini istediğini bildirmesi, diğer bir anlatımla hükmün hangi noktalardan hukuka aykırı olduğunu göstermesi zorunluluğu ile Yargıtayın temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile sınırlı olarak inceleme yapmasına ilişkin hükümler, temyiz incelemesinin sınırlandırılması/temyiz incelemesinin kapsamının belirlenmesi amacına yöneliktir. Temyiz başvurusunda yer verilen ibarelerin bir temyiz nedeni kabul edilip edilmeyeceği bir yorum meselesidir. Anayasa'nın 13. maddesi uyarınca temel hak ve hürriyetlerin kanunla sınırlanmaları mümkün ise de kanunlarla getirilen düzenlemelerin bir temel hak ve özgürlük olan mahkemeye erişim hakkını daraltıcı şekilde yorumlanamayacağı, kanuni düzenlemeler yorumlanırken Anayasa ve uluslararası sözleşmeler gibi üst normların da gözetilmesi gerektiği gözden kaçırılmamalıdır. Aksinin kabulü, Anayasamızın temel hak ve hürriyetler arasında yer verdiği "Hak arama hürriyeti" başlıklı 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı ile AİHS'in 6. maddesinde yer bulan adil yargılanma hakkının ihlaline yol açabilecektir. Ayrıca, kamu düzenine ilişkin olması ve ceza muhakemesine hâkim olan resen araştırma ilkesi uyarınca istisnaları dar yorumlayıp temel hak ve özgürlükleri yorum yoluyla daraltmamak sistematik ve amaçsal yorum tarzına da uygundur. Bununla birlikte, yukarıda da ifade edildiği üzere, temyiz incelemesinin kapsamının belirlenmesi bakımından dilekçede, kararın bozulması yönünden hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir biçimde gösterilmesi gerektiği hususu gözden uzak tutulmamalıdır. Öğretide de temyiz sebeplerinin muhakeme hukukuna ve maddi hukuka ilişkin olarak ileri sürülmesi bakımından; “Maddi hukuk normlarına ilişkin temyiz başvurularında sebep gösterilmesi zorunluluğunun Yargıtay incelemesinde önemli bir sınırlama içermediği, muhakeme hukukuna aykırılık nedeniyle hüküm temyiz ediliyorsa hükmü temyiz edenin, bu aykırılığa temel oluşturan maddi olguları göstermek zorunda iken maddi hukuka aykırılıkta, maddi hukuka aykırılıktan dolayı hükmün temyiz edildiğinin belirtilmesinin yeterli olduğu, Yargıtayın maddi hukuk normlarının tümünü göz önünde tutup inceleme yapması gerektiği” (Serap Keskin Kiziroğlu, Türk Ceza Muhakemesi Hukukunda Temyiz Yasa Yoluna İlişkin Değişikliklere Bakış, Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Kasım-Aralık, 2017, s; 182 vd.), "5271 sayılı CMK'nın 288. maddesi uyarınca temyiz sebebi olarak belirtilenler dışında kalan muhakeme hukukuna ilişkin diğer hukuka aykırılıklar bakımından Yargıtayın karar vermesine olanak bulunmadığı, buna karşılık, kararın hukuka aykırı olduğu ve bozulması gerektiği yönünde bir irade ortaya konulduğu sürece incelemenin maddi hukuka ilişkin tüm hukuka aykırılıklar yönünden yapılabileceği, bu bağlamda, Yargıtayın olayda meşru savunma koşullarının gerçekleştiği gerekçesiyle yapılan bir temyiz istemi karşısında bu istemi yerinde bulmasa bile haksız tahrikin koşullarının gerçekleştiği ve bu nedenle de cezanın indirilmesi gerektiği gerekçesiyle kararı bozabileceği" (Mustafa Ruhan Erdem, Cihan Kavlak, Ceza Muhakemesinde Temyiz İncelemesinin Kapsamı ve Sınırları, Yargıtay Dergisi, Ekim, 2018, Sayı; 4, s; 1434; 1472.), "Muhakeme hukukuna ilişkin aykırılıklardan farklı olarak, maddi hukuka ilişkin denetimin, hükmün tüm yönleriyle incelenmesini gerektirdiği, maddi hukukun yanlış uygulandığına ilişkin genel bir ifade içeren temyiz dilekçesinde açıkça ileri sürülmemiş olsa dahi, dosyaya yansıyan delillere göre suçun unsurlarının oluşmaması, sanığın suçu işlediğinin sabit olmaması, suçun vasfının yanlış belirlenmesi, suçun nitelikli hâllerinde yapılan hata sonucu cezanın yanlış belirlenmesi veya teşebbüs, iştirak, içtima, haksız tahrik ve şahsi cezasızlık sebepleri gibi maddi hukuka ilişkin hükümlerin yanlış uygulanması sonucu sanığın ceza alması veya almaması ya da hak ettiğinden az veya çok ceza alması durumlarında Yargıtayın bu hukuka aykırılığı bozma nedeni yapabileceği" (Ekrem Çetintürk, Ceza Muhakemesinde Temyiz Kanun Yolunda Maddi (Fiili) Sorunun İncelenmesi, Terazi Hukuk Dergisi, Mart 2019, s; 466-489.) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Öte yandan, 5271 sayılı CMK'nın 302. maddesi uyarınca hüküm, temyiz dilekçesinde gösterilen sebeplerle bozulduğunda dilekçede açıklanmış olmasa bile saptanan ve hükme etki edecek nitelikte bulunan diğer hukuka aykırılıklar da bozma nedeni olarak ayrı ayrı gösterilecek; hükme etki edecek nitelikte bulunmayan hukuka aykırılıkların ise hükmün bozulmasında neden dikkate alınmadıkları açıklanmak suretiyle belirtilmesiyle yetinilecektir. Mutlak temyiz nedenleri ise, sanığa hak tanıyan kurallar olmalarının yanı sıra aynı zamanda adil bir yargılamanın yapılabilmesi için öngörülmüş, kamusal menfaatleri gözeten kurallardır. Bu hâllerin varlığı durumunda hükmün bundan mutlak olarak etkilendiği kabul edilmiştir. Kanun bu noktada hukuka aykırılığa ilişkin nedensellik bağını kendisi kurduğundan hâkime takdir yetkisi bırakmamıştır (Nur Centel, Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, İstanbul, 2016, s; 834 vd.). 1412 sayılı CMUK’un “Kanuna muhalefet hâlleri” başlığını taşıyan 308. maddesi; "Aşağıdaki hâllerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır. 1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması, 2- Hâkimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hâkimin hükme iştirak etmesi, 3- Makul şüpheden dolayı hakkında ret talebi vakı olupta bu talep kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme iştirak etmesi yahut bu talebin kanuna mugayir olarak reddolunması suretiyle hâkimin hükme iştirak ettirilmesi, 4- Mahkemenin kanuna muhalif olarak davaya bakmaya kendini vazifeli veya salahiyetli görmesi, 5- Cumhuriyet Müddeiumumisi yahut kanunen vücudu lazım diğer şahsın gıyabında duruşma yapılması, 6- Şifahi bir duruşma neticesi olarak verilen hükümde aleni muhakeme kaidesinin ihlâl edilmesi, 7- Hükmün esbabı mucibeyi ihtiva etmemesi, 8- Hüküm için mühim olan noktalarda mahkeme kararıyla müdafaa hakkının tahdit edilmiş olması,", 5271 sayılı CMK’nın “Hukuka kesin aykırılık hâlleri” başlıklı 289. maddesi ise; “1- Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır: a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması, b) Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması, c) Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması, d) Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi, e) Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması, f) Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi, g) Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi, h) Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması, i) Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması,” Şeklindedir. Görüldüğü üzere, mutlak hukuka aykırılık hâlleri, 1412 sayılı CMUK’nın 308. maddesinde, 5271 sayılı CMK’da ise 289. maddede sayılmış olup her iki hüküm karşılaştırıldığında ilk dikkat çeken husus hükümlerin başlıklarının farklı olmasıdır. Belirtmek gerekir ki, iki hükmün başlığının farklı olması içerikte bir değişikliğe yol açmamaktadır. 1412 sayılı CMUK’da seçilen terim “kanuna muhalefet hâlleri” iken, 5271 sayılı CMK’da “hukuka kesin aykırılık hâlleri” ibaresidir. 5271 sayılı CMK’nın hukuka kesin aykırılık hâlleri olarak adlandırdığı nedenleri ifade etmek için öğretide geçmişten bu yana mutlak temyiz nedenleri terimi de kullanılmaktadır. Temyiz nedenleri bağlamında iki Kanun arasındaki en önemli fark ise, 5271 sayılı CMK’nın 289. maddesinin (i) bendine eklenen hükümle “hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanmasının” bir mutlak hukuka aykırılık hâli olarak kabul edilmesidir. Doktrinde bir kısım yazarlarca, kanun koyucu tarafından hükme etkili oldukları açıkça kanuni düzenlenmeye bağlanmamış hukuka aykırılıkların nispî temyiz sebebi olarak ileri sürülebileceği, temyiz dilekçesinin gerekçeli olması kuralının hem nispî hem de mutlak temyiz sebepleri bakımından geçerli olduğu yani hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetilemeyeceği savunulmaktadır. Bu anlayışa göre, 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yer alan kabul edilebilirlik denetimine ilişkin kural, bünyesinde en az bir temyiz sebebi bulunan dilekçeler yönünden geçerlidir. Nitekim maddede yazılı olan “Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır.” kuralı, hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetileceği şeklinde anlaşılamaz. Gerekçesiz bir dilekçe Yargıtayın ön incelemesinden geçemeyeceği için hükümde var olan ancak gösterilmeyen nedenin mutlak mı yoksa nispî bir temyiz nedenine mi ilişkin olduğunu denetlemek mümkün olmayacaktır. Bu noktada dilekçe yalnızca bir veya birden fazla nispî temyiz nedeni içeriyorsa, Yargıtayın bu nedenleri kabul etmemesine karşın 5271 sayılı CMK’nın 289. maddesinde yer alan mutlak hukuka aykırılık hâllerinden birine dayanarak hükmü bozması mümkündür (Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku, 2. Baskı, Ankara, 2016, s; 635 vd; ..., 5271 sayılı CMK'nın Temyiz Kanun Yoluna İlişkin Hükümlerinin Yürürlüğe Girmesiyle Ortaya Çıkan Farklılıklar, Ankara Barosu Dergisi, Nisan, 2017, s; 66.). Diğer taraftan, 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinin (g) bendinde hükmün, 230. madde gereğince gerekçe içermemesi hukuka kesin aykırılık hâlleri içinde düzenlenerek, bu eksiklik Yargıtay tarafından dikkate alınacak bir hukuka aykırılık nedeni olarak kabul edilmiştir. Bilindiği üzere, Anayasa'nın 141, 5271 sayılı CMK'nın 34 ve 230. maddeleri uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Hükmün gerekçesinde ise 5271 sayılı CMK'nın 230. maddesi uyarınca suç oluşturduğu kabul edilen eylemin gösterilmesi, ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirmesinin yapılması, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan veya reddedilen delillerin belirlenmesi ile mantıksal ve hukuksal bütünlük sağlanarak herkesi tatmin edecek ve anlaşılır kararın, bu hâli ile Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde gerekçeli olması gerekmektedir. Beraat hükmünün gerekçesinde de ayrıca 5271 sayılı CMK'nın 223. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen hâllerden hangisine dayanıldığı gösterilmelidir. 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinin (g) bendinde hükmün, aynı Kanun'un 230. maddesi gereğince gerekçe içermemesi muhakeme hukukuna ilişkin bir hukuka aykırılık hâli olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu denetimin gerçek manada yapılabilmesi için Yargıtayın, gerekçede yazılı olan hususlar ile maddi soruna ilişkin tespitlerin uyumlu olup olmadıkları yönünden inceleme yapması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır. Doktrinde de ifade edildiği üzere, Yargıtayın gerekçeyi denetlemesi, ilk derece mahkemesinin yerine geçerek olay hakkında hüküm kurması, kanıya ulaşması, vakalarla ilgili saptamalarda bulunması anlamına gelmez (Centel, Zafer, s; 841.). B. Somut Olayın Değerlendirilmesi Yargıtay 5. Ceza Dairesince bozma üzerine yeniden yapılan yargılamada bozma kararına uyulmasına ve sanığın beraatine karar verildiği, kısa kararın katılanlar ... ve ...’in vekili Av. ...’in yokluğunda verildiği, katılanlar ... ve ... vekilinin, Yargıtay 5. Ceza Dairesine hitaben verdiği ve 16.12.2021 havale tarihli süre tutum dilekçesi; “Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2019/24 esas numaralı ve 08.12.2021 tarihli haksız ve hukuka aykırı bulduğumuz kararını temyiz ediyoruz...” şeklinde olup Özel Dairece gerekçeli kararının katılanlar ... ve ... vekiline 04.02.2022 tarihinde tebliğ edildiği ve anılan katılanlar vekili tarafından gerekçeli temyiz dilekçesi verilmediği anlaşılmakla; 5271 sayılı CMK'nın 294 ve 301. maddelerinde yer alan hükümler de gözetildiğinde, katılanlar ... ve ...’ın vekilinin 16.12.2021 tarihli süre tutum dilekçesinde "Yargıtay 5. Ceza Dairesi'nin 2019/24 esas numaralı ve 08.12.2021 tarihli haksız ve hukuka aykırı bulduğumuz kararını temyiz ediyoruz...” şeklinde yer alan temyiz isteminin, temyiz denetiminin kapsamının belirlenebilmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığını anlaşılır şekilde göstermemesi nedeniyle temyiz sebebi içermediği ve usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceği kabul edilmelidir. Bu itibarla, katılanlar ... ve ... vekilinin temyiz dilekçesinin temyiz sebebi içermediğinden temyiz isteminin reddine, temyiz incelemesinin katılan ... vekili ve katılan ...’in temyiz istemleri ile sınırlı olarak yapılmasına karar verilmiştir. 2- Sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarıyla sabit olup olmadığı; İncelenen dosya kapsamından; Hâkimler ve Savcılar Kurulu 3. Dairesince sanık ... hakkında 31.05.2012 tarihli ve 4018 sayılı kararla soruşturma izni verildiği, Hâkimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesince 02.10.2012 tarihli ve 625 sayılı karar ile sanık hakkında kovuşturma izni verildiği, Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesince 06.12.2012 tarih ve 414-509 sayı ile; olay tarihlerinde sırasıyla Eyüp ve İstanbul Cumhuriyet savcısı olan sanığın 19.12.2000 ve 22.12.2000 tarihleri arasında İstanbul Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen "Hayata dönüş" operasyonu hakkında başlatılan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030) numaralı soruşturma evrakında yaptığı işler nedeniyle görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırdığı, bu doğrultuda; Soruşturmanın devam ettiği on bir yılı aşkın sürede operasyona katılan askeri personelin kimlik bilgilerinin tespiti hususunda ilgili makamlara yazılan müzekkerelere cevap vermeyen, olumsuz cevap bildiren veya istenilen bilgi ve belgeleri göndermeyen sorumlular hakkında yasal takibat başlatmadığı, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi müdahale planını bu süreçte temin edemeyerek soruşturmanın uzamasına sebebiyet verdiği, Bir kısım kamu personelini koruyucu tarzda hareket ettiği, örneğin; Operasyonda görev aldığı iddia edilen ve katılanlar tarafından dosyaya sunulan 28.08.2007, 21.12.2009, 22.04.2011 ve 13.05.2001 tarihli dilekçelerle haklarında şikâyette bulunulan kamu görevlilerinin herhangi bir sıfatla savunma veya beyanlarına başvurmadığı, operasyona ilişkin tutanağı imzalamaktan imtina eden ve haklarında şikâyette de bulunulan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve cezaevi savcısını tanık olarak dinlemediği, imzadan imtina gerekçeleri ile bilgi ve görgülerinin tespiti hususunda bir gayret sarf etmediği, vaki şikâyetlere ilişkin de bir işlem yapmayarak soruşturmayı faili meçhul evrak olarak sürdürdüğü, Cezaevi özel müdahale planının "İcra" bölümünün "a" maddesinde "Fiili müdahale ve destek grubu" olarak gösterilen ve ayrıca ölüm ile yaralama olaylarının meydana geldiği C blokta konuşlandırılan özellikle Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına ait personelin kimlik bilgileri ile operasyon sırasında icrai eylemlerinin tespiti hususunda yeterli hassasiyeti göstermediği, bir kısmının ön soruşturma sırasında alınan beyanlarına itibar ederek haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, Operasyonda görev alan ve fiili müdahale grubu içerisinde yer aldığı iddiasıyla haklarında 2010/123 sayılı fezleke tanzim edilen ve er olarak görev yapan 38 askerin ön inceleme aşamasında tespit edilen ifadeleri ile yetindiği, emir komuta zincirinin tespitine ve belirtilen askerlerin kimden hangi emri aldıklarına, ölüm ile yaralanmalara kimlerin sebebiyet verdiğine dair savunma ve beyanlarına başvurmadığı, ilgili jandarma komutanlıklarına müzekkere yazarak müdahalede görev alan kişilerin isim listesini göndermelerini istemekle yetindiği, Operasyonda görev alan asker kişilerden hiç birisinin savunma veya beyanını bizzat tespit etmediği gibi ön soruşturma sırasında ve bir kısmı matbu olarak düzenlenen ifade tutanakları kullanılarak ön soruşturmacı rütbeli askerler tarafından alınan beyanlarla yetindiği, operasyonda görev alan bir kısım kamu görevlisinin ön soruşturma aşamasında dahi savunma veya beyanlarına başvurulmadığı hâlde ifadelerinin alınması konusunda bir çaba göstermediği, Bu şekilde etkin bir soruşturma yürütmediği, CMK hükümleri çerçevesinde yasal hakları hatırlatılmak suretiyle ilgililerin savunma veya beyanlarını tespit etmeyerek ve asker şüpheliler hakkında yürütülen soruşturmada yine asker kişiler tarafından yasal hakları hatırlatılmadan alınan ifadelere itimat ederek fezleke tanzim ettiği veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği belirtilerek TCK’nın 257/1-2 ve 53. maddeleri uyarınca yargılama yapılıp cezalandırılması istemiyle 2802 sayılı Kanun’un 89. maddesi uyarınca son soruşturmanın Yargıtayın görevli ceza dairesinde açılıp yapılmasına karar verildiği, HSK müfettişlerince düzenlenen 06.02.2012 tarihli inceleme tutanağına göre; Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen "Hayata dönüş" operasyonu sonrasında hükümlü ve tutuklu koğuşlarından ele geçirilen silahların cezaevine sokulmasında ihmallerinin bulunduğu şüphesiyle 1615 infaz koruma memuru ve jandarma görevlisi hakkında 2001/10927 numaralı dosya kapsamında 765 sayılı TCK’nın 240 ve 245. maddelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle soruşturma başlatıldığı, soruşturma sonucunda Cumhuriyet savcısı ... tarafından düzenlenen 16.07.2001 tarihli iddianame üzerine kovuşturma aşamasına geçildiği, tanzim edilen iddianamede 1615 infaz koruma memuru ve jandarma görevlisi hakkında, 765 sayılı TCK’nın 240 ve 245. maddelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine dava açıldığı ve dava dosyasının Mahkemenin 2001/934 esas numarasına kaydedildiği, Mahkemece dava dosyasındaki sanıklardan infaz koruma memurları ile jandarma görevlilerinin yargılamalarının ayrı yapılması gerektiğinden bahisle ayırma kararı verdiği ve infaz koruma memuru olan 155 sanığın davalarını 2007/240 esas numaralı dosya üzerinden sürdürdüğü, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesinin her iki dava dosyasını da 23.06.2008 tarihinde sonuçlandırarak sanıklar hakkında 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve 104/2. maddeleri uyarınca dava zamanaşımı nedeniyle CMK'nın 223/8. maddesi gereğince düşme kararı verdiği, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen "Hayata dönüş" operasyonu sırasında direniş gösteren hükümlü ve tutuklulara ilişkin 2000/21034 numaralı evrak üzerinden yürütülen soruşturmanın 27.02.2001 tarihinde tamamlanarak Cumhuriyet savcısı olan ... ... tarafından 167 şüpheli hakkında "Toplu ayaklanma" suçundan iddianame düzenlendiği, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasının 2001/189 esas numarasına kaydedildiği, mahkemece yapılan yargılama 28.04.2009 tarihinde sonuçlandırılarak sanıklar hakkındaki kamu davasının 765 sayılı TCK'nın 102/4 ve 104/2. maddeleri uyarınca dava zamanaşımı nedeniyle CMK'nın 223/8. maddesi gereğince düşmesine karar verildiği ve kararın bir takım sanıklarca temyiz edilmesi nedeniyle dosyanın Yargıtay’a gönderildiği, HSK müfettişlerince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (Eski soruşturma numarası 2000/21030 ve 2010/7832 olan soruşturma dosyaları) esas numaralı dosyasının incelenmesi sonucu düzenlenen 13.02.2012 tarihli inceleme tutanağına göre; 2000/21030 numaralı soruşturma evrakının 01.04.2010 tarihli ve 2010/193 sayılı tefrik kararı ile bir kısım sanıklar ve suçlar yönünden ayrılarak 2010/7832 numaralı soruşturmaya kaydedildiği ve soruşturmanın bu numara üzerinden sürdürüldüğü, tefrik kararında; “Tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu bölüme fiilen müdahale eden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı personelinin sayısı, görevi ve isim listesinin gönderilmediği, ilgili birimlerle müteaddit yazışmalara rağmen bu konuda bilgi alınamadığı, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazılan müzekkereye 24.03.2006 tarih ve 94926 sayı ile ‘...Operasyona katılanlarla ilgili bilgi ve belgeye rastlanmadığı...’ şeklinde cevap verildiği, keza 09.03.2006 tarihli ve 75613 sayılı cevabi yazının da aynı mahiyette olduğunun belirtildiği, yine ölümlerin ve yaralanmaların olduğu bölüme müdahale eden ve kimlik bilgileri ile adresleri tespit edilemeyen görevliler yönü ile evrakın tefrik edildiği” hususlarına yer verildiği, tefrik kararına ekli belgelerin tetkikinde; 17.03.2010 tarihinde sanık tarafından, 2000/21030 A.İ.D. sayısı üzerinden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazılarak 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde yürütülen "Hayata dönüş" operasyonunda görev aldıkları bildirilen personelin açık kimlik ve adreslerini gösterir listenin çıkarılıp gönderilmesi, ayrıca Jandarma Üstçavuş..., Jandarma Kıdemli Çavuş ..... ve Uzman Jandarma Çavuş ... .....’nun açık kimlik ve adres bilgileri ile hâlen görev yaptıkları yerin bildirilmesinin ve evraka T.C. kimlik numaraları ile birlikte nüfus cüzdan suretlerinin eklenmesinin istendiği, aynı tarih ve sayı ile İstanbul İl Jandarma Komutanlığına yazılan müzekkere ile Bayrampaşa Cezaevinde yapılan "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili ayrıntılı planların tasdikli örneklerinin ve daha önceki yazılarında operasyonda fiili müdahale grubu olarak görev yaptığı bildirilen Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı görevlilerinin açık kimlik ve adres bilgileri ile rütbe ve görevlerinin liste hâlinde gönderilmesinin talep edildiği, yine 07.06.2001 tarihli ve 591 sayılı fezlekeli soruşturma evrakı ile 13.03.2002 tarihli ve 137 sayılı yazılar ilgi tutularak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilen aynı tarihli ve sayılı cevabi yazıda; 19.12.2000 tarihli “Hayata dönüş” operasyonunda ölen ve yaralanan tutuklu ve hükümlüler ile ilgili yapılan soruşturmada ... ve arkadaşlarının dilekçe fotokopilerinin 28.08.2007; Avukat ..., Avukat ..., Avukat ... ve Avukat ...’ın dilekçe fotokopilerinin ise 21.12.2009 tarihinde gönderildiği, şikâyetçi ... Tagaç’ın benzer nitelikteki şikâyeti ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 18.01.2001 tarih ve 2001/4709-502 sayı ile kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş olmasına rağmen ısrarla benzer nitelikte şikâyetlerde bulunulduğu, şikâyetin dönemin Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları, Jandarma Genel Komutanı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanı, İstanbul İl Jandarma Komutanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve İstanbul Cumhuriyet savcısı gibi görevlileri de kapsadığı, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne yazılan 09.04.2010 tarihli ve 2000/21030 sayılı müzekkere cevabında ise; "Hayata dönüş" operasyonunda meydana gelen olaylarda 12 kişinin ateşli silahlar veya çıkan yangın nedeniyle yaralanıp ölmesi, 29 kişinin ise çeşitli şekillerde yaralanması olayı ile ilgili devam eden soruşturmada, operasyona katılan jandarma görevlilerinden kimlikleri tespit edilemeyen ve ifadeleri alınamayanlarla ilgili soruşturma evrakının 01.04.2010 tarihinde tefrik edildiğine ve 2010/7832 soruşturma numarası üzerinden soruşturmaya devam edildiğine, 214 jandarma görevlisi hakkında 02.04.2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiğine, 39 jandarma görevlisi hakkında ise Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmak üzere aynı tarihte 2010/123 numaralı fezleke düzenlendiğine yer verildiği, 17.03.2010 tarih ve 2000/21030 sayı üzerinden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazıldığı, müzekkereye verilen 12.04.2010 tarihli cevabi yazıda; "Konu ile ilgili Cumhuriyet Başsavcılığınca daha önce yazılan müzekkereye 24.03.2006 tarihli ve PER:7200-26-06/94926 sayılı yazı ile cevap verildiği, ayrıca Jandarma Üstçavuş...'nın (1992-378) birliklerine bağlı Jandarma Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı emrinde iken 11.03.2001 tarihinde firar ettiği ve 17.02.2002 tarihinde TSK’dan ilişiğinin kesildiği, Jandarma Kıdemli Çavuş Zafer Sabancı’nın (200-0848) Jandarma Komando Operasyon Tabur Komutanlığı emrinde iken 2005 yılında Tunceli Ovacık Jandarma Komando Tabur Komutanlığı emrine atandığı, Uzman Jandarma Çavuş ... ....’nun ise 21.11.2001 tarihinde terhis edildiği ve Gümüşhane Kelkit Askerlik Şubesine kayıtlı olduğu” nun belirtildiği, Kelkit Askerlik Şubesine yazılan müzekkereye ise 10.05.2010 tarihinde cevap verilerek ... .....’nun kimlik bilgilerinin gönderildiği, 26.04.2010 tarihinde yeniden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazılıp, 24.03.2006 tarihli ve 94926 sayılı cevabi yazının ve eklerinin onaylı suretlerinin istenerek Jandarma Üstçavuş..., Jandarma Kıdemli Çavuş ..... ve Uzman Jandarma Çavuş ........’nun T.C. kimlik numaralarını gösterir şekilde nüfus kayıt örneklerinin yeniden talep edildiği, müzekkereye verilen 03.06.2010 tarihli cevabi yazıya, 24.03.2006 tarihli ve 94926 sayılı yazının onaylı suretinin ve talep edilen personele ait kimlik bilgilerinin eklendiği, söz konusu yazının tetkikinde; “Hayata dönüş” operasyonuna dair bilgi ve belgelerin, operasyonun yürütülmesinden sorumlu İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı ile İl Jandarma Komutanlığından talep edilmesinin uygun olacağının değerlendirildiği, olay tarihinin üzerinden altı yıllık bir süre geçmiş olması nedeniyle de operasyona fiilen katılan personelin kimler olduğuna dair bir kayıt ve belgeye rastlanmadığının belirtildiği, ayrıca yapılan ön inceleme sırasında ön incelemeci olan kişinin olayla ilgili bilgilere sahip olabileceğinin düşünüldüğü, zira bu kişinin operasyonun yapıldığı tarihte Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı olarak görev yapan Jandarma Albay.... ...... ile irtibata geçtiğinin belirtildiği, bu nedenle operasyonla ilgili olarak talep edilen bilgi ve belgeler konusunda ön incelemecinin bilgisine başvurulabileceği hususlarına yer verildiğinin görüldüğü, dosya içerisinde bulunan 02.04.2010 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair ek kararın incelenmesinde; bazı tutuklu ve hükümlü şikâyetçilerin operasyon ve sevkleri sırasında jandarma görevlileri tarafından kötü muameleye tabi tutuldukları iddialarına yönelik, operasyonun özelliği ve seyri dikkate alınarak bu yönde bir delil elde edilemediği gerekçesiyle bazı sanıklar hakkında bu suçlardan açılan kamu davasının dava zamanaşımı nedeniyle düştüğü, ayrıca ihbar, şikâyet ve soruşturma konusu öldürme ve öldürmeye teşebbüs, efrada suimuamele suçlarına katıldıklarına dair savunmalarının aksine haklarında kamu davasının açılmasını gerektirecek bir delil bulunamadığı, şüphelilerin ilgili bölüme bizzat müdahale eden kişiler olmadıkları, bir kısmının cezaevi dışında görev aldığı veya Ümraniye Cezaevinde yapılan operasyonda görevli olduğu gerekçesi ile 214 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiği, haklarında karar verilenler arasında ......... isimli kişilerin de olduğu, 07.12.2010 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesince Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılarak ......., Cezaevinin birinci ve ikinci müdürleri, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı, Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı, Halkalı Jandarma Tabur Komutanlığı ve Avrupa Yakası Mürettep Bölük Komutanlığı personeli hakkında ne gibi işlemler yapıldığının ve kimlikleri tespit edilemediğinden bahisle haklarında ayırma kararı verilen şüpheliler ile ilgili yürütülen hazırlık tahkikatının sonucunun sorulduğu, mahkemenin müzekkeresine istinaden 22.12.2010 tarihinde sanık tarafından yazılan cevabi yazıda; savunmaları alınamayan jandarma görevlileri yönünden 01.04.2010 tarihinde evrakın tefrik edildiği ve soruşturmanın devam ettiği, dönemin Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile üst düzey askeri ve sivil görevliler hakkında şikâyetçiler ve vekillerinin şikâyet ve suç duyuruları ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 09.06.1998 tarihli ve 1572 sayılı genelgesi gereğince görevli bulundukları yer ve değişik yerlerdeki ceza infaz kurumlarında gerçekleştirilen benzeri operasyonlar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Anayasa’nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereğince takibata yer olmadığına ve Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine karar verip dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, ayrıca katılanlar vekilleri ..., ...,..... ve ...’ın dönemin Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile Jandarma Genel Komutanı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanı, İstanbul İl Jandarma Komutanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve İstanbul Cezaevi Cumhuriyet savcısı haklarındaki görevden kaynaklanan şikâyetleri nedeniyle 17.03.2010 tarihli ve 21030 sayılı yazı ekinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunulduğu bilgilerine yer verildiği, 16.12.2010 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 13.12.2010 tarihli ve 73412 sayılı yazısı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 14.12.2010 tarihli ve 14687 sayılı yazılarına istinaden Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne hitaben soruşturma dosyasına ilişkin bilgilendirme yazısı yazıldığı, 05.01.2011 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin .....ve yirmi bir kişiden oluşan arkadaşlarının başvuruları nedeniyle yanıtlanmasını talep ettiği soruların Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği ve bu yazının Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma savcısı olan sanığa 06.01.2011 tarihinde havale edildiği, sanık tarafından 19.01.2011 tarihinde sorulara ilişkin altı sayfadan ibaret cevabi yazı düzenlenerek Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün 04.01.2011 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği Arıkan ve 25 kişiden oluşan arkadaşları ile ..... ve arkadaşlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurularına ilişkin 14.01.2011 havale tarihli yazılarına, soruşturma savcısı sanık tarafından 25.01.2011 tarihinde verilen altışar sayfadan ibaret cevabi yazıların Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 19.01.2011 tarihinde ise Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin "Arıkan ve diğerleri" tarafından yapılan başvuru nedeniyle yanıtlanması talep edilen sorularının cevaplarına dair dosya inceleme tutanağı tanzim edilmesine ilişkin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen müzekkere nedeniyle sanık tarafından 28.01.2011 tarihinde dosya inceleme tutanağı tanzim ederek yedi sayfadan oluşan 31.01.2011 tarihli cevabi yazının Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği,......’e ilişkin AİHM’nin yazısının 25.02.2011,..... ve arkadaşlarına ilişkin yazıların 28.03.2011 ve 02.05.2011; ......ve diğerlerine ilişkin yazıların 25.05.2011 tarihlerinde; ....... ve diğerleri hakkında aynı nitelikte AİHM’nin yazılarının ise 30.05.2011 tarihinde sanık tarafından cevaplandırılarak cevabi yazıların Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığı ile Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ile Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne iletildiği, 06.04.2011 tarihinde sanık tarafından Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine müzekkere yazılarak on yedi sayfalık "......" isimli Bayrampaşa özel müdahale planının tasdikli fotokopisinin gönderilmesinin istendiği, aynı tarihte "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili Bayrampaşa özel müdahale planının tasdikli örneğinin gönderilmesine dair İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığına yazılan müzekkereye 27.04.2011 tarihinde “Hayata dönüş operasyonunun icrası ile ilgili herhangi bir plana ait belge bulunmadığından gönderilemediği” şeklinde cevap verildiği, aynı tarihte Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazılan müzekkereye verilen cevapta da "Tufan" isimli Bayrampaşa özel müdahale planının Komutanlıklarınca hazırlanmadığı, söz konusu planın Komutanlıklarının konuşlandığı Ankara’da değil İstanbul’da icra edildiği, bu nedenle plana ait bir suret bulunamadığı, ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev alan personelin isimlerini gösteren listenin tanzim edilemediği hususlarına yer verildiği, İstanbul İl Jandarma Komutanlığına aynı tarihte yazılan müzekkereye ise 13.05.2011 tarihinde verilen cevabi yazıda "Tufan" isimli plan metninin Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhı ile İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığında bulunamadığının 11.02.2011 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına bildirildiğine, ancak fotokopi ile çoğaltılmış bir suretinin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı arşivinde bulunduğuna ve bir suretinin aynı Mahkemeye gönderildiğine, sonuç olarak planın orijinalinin bulunamadığına, operasyonda görev alan personelin isimlerinin belirlenemediğine ve istenilen personel listesinin gönderilemediğine dair cevap verildiği, Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas numaralı dosyasının 23.11.2010 tarihli ilk ve 06.04.2011 tarihli beşinci oturumlara ilişkin zabıtların ve İstanbul 2. İdare Mahkemesinin 2002/334 esas ve 2003/1613 karar sayılı kararının onaysız fotokopilerinin soruşturma evrakı içerisine alındığı, Edirne İl Jandarma Komutanlığının 17.03.2006 tarihinde ...... tarafından verilen müzekkere cevabının onaysız suretinin dosya içerisine konulduğu, 12.05.2011 tarihinde bir kısım katılanlar vekilleri ....., ... ve ...’ın dosyaya fotokopisi getirilen Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planı kapsamında Jandarma Yüzbaşı ......, Jandarma Başçavuş ........ Jandarma Albay...... ve....Jandarma Alay Komutanı ....., İstanbul Bölge Jandarma Komutanı ..... da dâhil olmak üzere toplam 29 kişi hakkında suç duyurusunda bulundukları, 13.05.2011 tarihinde şikâyet dilekçelerinin 2011/12739 soruşturma numarasına kaydedildiği, 08.07.2011 tarihli ve 2011/437 sayılı birleştirme kararı ile de 2011/12739 soruşturma numaralı evrakın inceleme konusu dosya ile birleştirildiği, dosya içerisinde, üzerinde "Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı", "Hayata dönüş operasyonu" yazılı ve 2010/7832 sayılı numaranın verildiği bir CD’nin bulunduğu, ayrıca dosya ekinde 2000/21030 soruşturma numaralı dosyaya ilişkin müzekkere cevaplarının onaylı suretleri, Adli Tıp Kurumundan alınan raporlar, ifadeler ve şikâyet dilekçeleri, ön inceleme raporları ile geçici yaralanmalara dair adli raporlar, tutuklama müzekkereleri, sanık ifadeleri, ölenlere ait otopsi tutanakları, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesinin 2001/934 esas ve 2008/1569 karar sayılı kararının fotokopilerinin bulunduğu, açık kimlik bilgileri belli olmayan Tekin Yıldız tarafından 22.04.2011 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen dilekçede, 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde yapılan “Hayata dönüş” operasyonunun sorumluları olarak gösterilen .......... haklarında soruşturma yapılmasının talep edildiği ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dilekçenin 2011/56501 numaralı soruşturmasına kaydedildiği, 2011/1376 numaralı birleştirme kararı ile de aynı konuda soruşturmanın devam ettiği belirtilen 2011/56458 numaralı soruşturma evrakı ile bu evrakın birleştirildiği, açık kimlikleri belli olmayan.....ve....... isimli kişilerin de aynı tarih ve mahiyetteki dilekçelerinin başka soruşturma numaralarına kaydedilmesi nedeniyle bu soruşturma dosyalarının da 2011/56458 numaralı soruşturma dosyası ile birleştirilmesine karar verilerek kayıtların kapatıldığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/5455 numaralı soruşturma dosyasından verilen 25.12.2000 tarihli ek kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile aynı dosya kapsamında soruşturma sonrasında düzenlenen 25.12.2000 tarihli ve 2083 sayılı iddianamenin fotokopilerinin dosya içerisinde bulunduğu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 24.06.2011 tarihli ve 56458-4008 sayılı yetkisizlik kararı ile dosyayı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, 15.07.2011 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca, gelen yetkisizlik kararının kaydedildiği 2011/15541 numaralı soruşturma dosyasının 2010/7832 numaralı soruşturma evrakı ile birleştirerek bu dosya üzerinden soruşturmaya devam edilmesine karar verildiği, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının 22.03.2011 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği "Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı" isimli belgenin tasdikli bir suretinin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca ilgili Mahkemeden istendiği, söz konusu planın 28.07.2011 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, bu planın fotokopisinin dosya içerisinde olduğu, "Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı" isimli belge kapsamında bulunan "Ek-A Görev Bölümü" başlıklı belgede operasyonda görev alacak kişilerin görev dağılımının yapıldığı, buna göre ...’un operasyon komutanı, ......’in ise operasyon komutan yardımcısı olarak belirlendiği, ayrıca ......'un operasyona katılan bölük komutanları olduklarının müdahale planında belirtildiği, müdahale planı durum, vazife, icra, muhabere hizmet desteği ile komuta ve muhabere olarak belirlenen beş aşamadan oluştuğu, bu beş aşamanın da kendi içinde değişik bölümlere ayrıldığı, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının İstanbul (Çağlayan) Adliyesine taşınması ile 2010/7832 soruşturma numarasının UYAP ortamında otomatik olarak 2010/208053 numaralı soruşturma numarasını aldığı, bu numara üzerinden devam eden soruşturmada 15.12.2011 tarihinde Ümraniye, Sultangazi ve Bağcılar İlçe Emniyet Müdürlüklerine müzekkereler yazılarak .... ve ....’ın müracaatlarının sağlanmasının istendiği, yazılan müzekkerelere cevap verilmesinin beklendiği, HSK müfettişlerince Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas numaralı dosyasının incelenmesi sonucu düzenlenen 15.02.2012 tarihli tutanağa göre; Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 2001/1007 hazırlık ve 2001/591 karar sayılı fezlekenin, 240 kişiden ibaret şikâyetçilerin, Başbakan...... Bakanı ....... hakkında 19.12.2000 tarihinde işlendiği iddia olunan görevi ihmal suçuna yönelik şikâyetlerine istinaden kaleme alındığı, fezlekenin Cumhuriyet savcısı.......(24954) tarafından düzenlendiği ve "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 103 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri uyarınca başbakan ve bakanlar hakkında soruşturma yapma yetkisinin TBMM Başkanlığına ait olduğu" belirtilerek Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma yapma yetkisinin bulunmadığı gerekçesi ile mevcut anayasal sistem gereğince ilgililer hakkında takibata yer olmadığına karar verildiği, ayrıca cezaevi ve kolluk görevlileri hakkındaki suç duyurusu ile ilgili Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 hazırlık numarası üzerinden soruşturma yapıldığının belirtildiği, fezleke ekinde şikâyetçilere ait dilekçe fotokopilerinin bulunduğu, yine "Hayata dönüş" operasyonu sırasında yaralanan kişilere ait adli rapor ve bir kısım olay tutanakları ile yetkisizlik kararı fotokopilerinin dosyaya eklendiği, yakınanların "Efrada suimuamele" suçuna yönelik ilgili görevliler hakkındaki şikâyetlerine istinaden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisizlik kararı ile evrakı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğine dair fotokopilerin dosya içerisine alındığı, dosya içerisinde İstanbul Kapalı Cezaevi C blok ile ilgili nöbet çizelgeleri, 21.12.2000 tarihinde terör bölümü C blokta yapılan arama tutanakları, Adalet Bakanlığına yazılan bilgilendirme yazıları, cezaevi ve Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı görev cetveli ve personel isim listesi, şikâyetçi ifadeleri, tereke hâkimliğine yazılan yazılar, Cumhuriyet savcısı ........ tarafından yazılan müzekkereler, operasyonda ölen kişilerin kimlik bilgilerine dair tutanaklar, emanete alınan eşya gibi 2000 ve 2001 yıllarına ait bilgi, yazışma ve belgelerin bulunduğu, bu yıllar itibarıyla savcılık işlemlerinin Cumhuriyet savcıları ... ... ve ... tarafından yürütüldüğü, matbu şekilde çoğaltıldığı anlaşılan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış 20.12.2000, 05.01.2001 ve 12.01.2001 tarihli suç duyurularının, ilgilileri tarafından imzalı fotokopilerinin, ... .....’e ait şikâyet dilekçesinin, suç duyurusunda bulunanlardan bir kısmının Cumhuriyet savcıları huzuru ile tespit edilen ifadelerinin ve savunmalarının onaysız fotokopilerinin dosya içerisine alındığı, 20.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde olay yeri inceleme ekiplerinin düzenlediği olay yeri inceleme raporu ve ekinde yer alan 108 adet olay yeri fotoğrafı ile iki adet olay yeri VHS kasetlerinin evraka eklendiği, ayrıca olay yeri olan Bayrampaşa Cezaevinde çekilmiş ceset fotoğrafları, bu fotoğraflara ait albüm ve bir adet VHS kasetinin de dosya içerisine alındığı, bir kısım şahıslar ve/veya vekilleri tarafından soruşturma dosyasına 20.12.2000, 26.12.2000, 09.01.2001, 02.01.2001, 04.01.2001 ve 04.05.2001 tarihli ihbar dilekçelerinin sunulduğu, 2000 ve 2001 yıllarında yapılan şikâyetlere ilişkin dilekçelerin dosya içerisinde bulunduğu ve İstanbul veya Edirne Cumhuriyet Başsavcılığına ibraz edilen şikâyet dilekçelerine istinaden verilen yetkisizlik kararlarının ekli şikâyet dilekçeleri ile birlikte Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, sanık ile Cumhuriyet savcıları ...... ve ... ......tarafından 2000/457 sayılı yazı ile İstanbul Kapalı Ceza ve Tutukevi Müdürlüğüne yazı yazılarak, cezaevindeki C blokta ölüm ve açlık grevlerine katılan hükümlü ile tutukluların kimliklerinin ve tevkif müzekkereleri örneklerinin, anılan blokta ölüm orucu ve açlık grevine katılmayıp sadece hükümlü ya da tutuklu olarak bulunanlara ait kimlik ve tevkif müzekkere örneklerinin, bu koğuşlarda bulunup da başka cezaevlerine gönderilenlerin kimlik bilgileri ve gönderildikleri cezaevlerinin isimlerinin, ayrıca operasyonda yaralanıp çeşitli hastanelere sevk edilen tutuklu ve hükümlülerin tespitinin, hangi koğuşlarda olduklarının ve hangi suçlardan cezaevinde bulunduklarının bildirilmesinin istendiği, dosya içerisinde bulunan 19.12.2000 tarihli tutanakta İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı........ ile Cumhuriyet savcısı .......’ın imzadan imtina ettiklerine dair kaydın bulunduğu, tutanakta imzası bulunan sair kişilerin ise yalnızca sicil numaralarının tutanakta belirtilip isimlerinin yazılı olmadığı, tutanağın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 18.12.2000 tarihli ve bila sayılı emri, Bayrampaşa Kapalı Cezaevi Müdürlüğünün 18.12.2000 tarihli ve bila sayılı iki adet yazısı ilgi tutularak jandarma tarafından yapılan müdahaleye ilişkin tutulduğunun anlaşıldığı, 20.12.2000 tarihinde sanık ile Cumhuriyet savcıları ....... ve .... tarafından Adli Tıp Kurumuna 2000/457 Bakanlık numarası üzerinden müzekkere yazılarak C-L kadınlar koğuşunda ve iki koğuş arasındaki bahçede bulunan cesetlerin (bir ceset ile beş yanık ceset) gönderilerek otopsi yapılması ve ölüm nedenlerinin tespit edilmesinin istendiği, yine aynı tarihte cesetlerin fotoğraflarının çekilmesi konusunda görevlendirilen fotoğrafçı bilirkişi ile birlikte sanık ve adı geçen Cumhuriyet savcıları ile zabıt kâtibi tarafından cezaevindeki işlemlere ilişkin tutanak tanzim edildiği, sanık tarafından 20.12.2000 tarihinde "Bakanlık işi acele" başlıklı 2000/457 sayılı yazı ile Sağmalcılar Devlet Hastanesi Başhekimliğine müzekkere yazıldığı, 21.12.2000 tarihinde sanık ile Cumhuriyet savcıları ... ve ... ... tarafından Bayrampaşa Kapalı Cezaevi C blokta gerçekleşen olaylarla ilgili ölenlerin cesetleri üzerinde ölü muayene ve tespit işlemleri yapıldıktan sonra, sabah erken saatte refakatte bir komiser, üç polis memuru ve iki zabıt kâtibi olduğu hâlde olayların geçtiği bölümlere fotoğraf ve video çekimi yapılmak üzere gelindiğine dair tutanak tanzim edildiği, yine aynı kişiler tarafından 21.12.2000 tarihinde İstanbul Kapalı Ceza ve Tutukevi terör koğuşlarının dıştan yapılan görgü ve saptama tutanağının tanzim edildiği, bir gün sonra da Adli Tıp Kurumuna yazı yazılarak olay mahallinde yapılacak olan keşfe istinaden uzman bilirkişi tayin edilmesinin istendiği, 20.12.2000 tarihinde sanık tarafından kaleme alınan 2000/457 Bakanlık sayılı Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne gönderilen yazıda, operasyonda ölen ve yaralananlara ilişkin bilgi verildiği, ayrıca aynı tarihte Haseki Devlet Hastanesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine "Bakanlık işi acele" başlıklı müzekkereler yazılarak sevk edilen kişilerin hangi sebeple yaralandıklarına dair bilgiler istendiği, 21.12.2000 tarihinde de yine sanık tarafından ölen kişilerin üzerindeki kıymetli eşyanın ve değerlerinin tespitine ilişkin müzekkereler yazıldığı, 21.12.2000 tarihinde sanık tarafından İstanbul Kapalı Cezaevine yazılan müzekkereye verilen cevapların dosyasına havale edildikleri, aynı gün saat 13.00 itibarıyla yine aynı kişilerce, yanlarında komiser, polis memurları ile zabıt kâtipleri olduğu hâlde tutanak tanzim edildiği, yine olayın meydana geldiği yerle ilgili çekilen video kasetler ve fotoğrafların Cumhuriyet Başsavcılığına en kısa zamanda tesliminin istendiği, sanık ile Cumhuriyet savcıları ....... ve ... ...... tarafından 22.12.2000 tarihinde düzenlenen olay tespit ve ölü muayene tutanaklarının dosyada olduğu, aynı tarihte; sanık tarafından tereke hâkimliğine müzekkereler yazıldığı, polis memurları tarafından tanzim edilen olay yeri inceleme raporunda, Cumhuriyet savcıları nezaretinde, olayların çıkmış oluğu C Blokta koğuşların genel görünümünün kameraya alınıp fotoğraflama işlemleri yapıldığının belirtildiği, avukatlar .......’un dosyaya ibraz ettikleri dilekçe ile olay yerinde suç delillerinin tespitini istedikleri, ayrıca aynı koğuşta kalan tutukluların ivedilikle dinlenmesi, operasyona katılan tüm görevlilerin isim ve operasyon sırasındaki görevleri ile kullandıkları silahların saptanması ve operasyon emrini veren makam ile yazılı emrin sorulmasını talep ettikleri, sanık ve Cumhuriyet savcısı ........ tarafından Adli Tıp Kurumu Fizik/Balistik İhtisas Dairesi Başkanlığına müzekkere yazılarak boş kovanların kısa ve uzun namlulu silahlara ait olup olmadıklarının, tek veya daha fazla silahtan atılıp atılmadıklarının, boş kovanlar dışında diğer patlayıcılara ilişkin parçaların incelenerek hangi patlayıcılara ait olduklarının, bu tür patlayıcıların parçalayıcı, yaralayıcı, yakıcı, zehirleyici, öldürücü, zarar verici, bayıltıcı ve benzeri silahlardan olup olmadıklarının, hangi amaçlarla kullanıldıklarının belirlenmesinin istendiği, sanık ile Cumhuriyet savcıları ...... ve ...... tarafından Adli Tıp Kurumu Başkanlığına yazı yazılarak patlayıcı, yanıcı, yakıcı, zehirleyici, parçalayıcı nitelikte silahlar ve patlayıcı maddeler konusunda uzman tayin edilmesinin, ayrıca Adli Tıp Kurumu Fizik/Balistik İhtisas Dairesi Başkanlığına müzekkere yazılarak operasyonda kullanılan silah ve patlayıcılarla ilgili detaylı bir şekilde inceleme raporları tanzim edilmesinin istendiği, Cumhuriyet savcısı....... tarafından ise aynı tarihte İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne yazı yazılarak ekli patlayıcı madde parçaları ve boş kovanlar üzerinde inceleme yapılması ve rapor düzenlenmesinin istendiği, Cumhuriyet savcısı ... ... tarafından Adli Tıp Kurumuna 10.07.2001 tarihinde de aynı mahiyette bir yazı yazıldığı, yine aynı tarihte; teknik bilirkişiler refakatinde Cumhuriyet savcısı ......... tarafından olay yeri keşif ve tespit tutanağının tanzim edildiği, 09.01.2001 tarihinde yapılan keşfe ilişkin inşaat mühendisi tarafından bilirkişi raporu düzenlendiği, sanık ve Cumhuriyet savcısı ... refakatinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevi C blokta beş kişiden oluşan adli tıp uzmanlarınca keşif yapılarak olay yeri keşif ve inceleme tutanağı düzenlendiği, adli tıp uzmanı bilirkişilerince düzenlenen Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümü C blok olay yeri inceleme ek raporunun 06.03.2002 tarihinde dosyasına havale edildiği, 20.12.2000 tarihinde sanık ile Cumhuriyet savcıları ... ve ... ... tarafından adli tıp uzmanı refakate alınarak 2000/457 numaralı ölü muayene tutanaklarının tanzim edildiği, Adli Tıp Kurumunca yapılan DNA tespitine ilişkin adli raporlar ve otopsi tutanaklarının düzenlendiği, dosya içerisinde 22.12.2000 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce gönderilen ekspertiz raporu, polis memurlarınca tanzim edilen 17.01.2002 tarihli inceleme ve imha raporu, sanık ile Cumhuriyet savcıları....... ve ......... tarafından düzenlenen Bayrampaşa Kapalı Cezaevine yapılan operasyonda ölen kişilerin kimlik bilgilerine dair 21.12.2000 tarihli tutanak, yine aynı kişilerce 20.12.2000 tarihinde kaleme alınan zapt etme tutanağı, Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarında alınan adli tıp raporları ve muayene tutanakları, Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarları Dairesi Başkanlığının 23.12.2000 tarihli ve 2000/3088 uzmanlık sayılı, 15.01.2002 tarihli ve 2002/96 uzmanlık sayılı, 02.01.2001 tarihli ve 2001/11 uzmanlık sayılı ve 05.01.2001 tarihli ve 2001/55 uzmanlık sayılı ekspertiz raporları, Adli Tıp Kurumu Eyüp Şube Müdürlüğünün 12 sayfadan ibaret adli tabiplik raporları, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fizik/Balistik İhtisas Dairesinden alınan 26.01.2001, 10.04.2001, 18.07.2001, 21.05.2001, 13.06.2001 ve 24.01.2001 tarihli adli raporların bulunduğu, 25.12.2000 tarihinde Cumhuriyet savcısı ...... tarafından İl Jandarma Komutanlığına yazılan müzekkere ile olay sırasında düzenlenen tutanağın aslı veya onaylı suretinin, operasyon görüntülerinin ve çekilen fotoğrafların, operasyon sırasında hükümlü ve tutukluların kurtarılmaları amacıyla görevliler tarafından kullanılan silahların cinsi ve kullanan kişilerin kimliklerinin bildirilmesinin ve silahlar üzerinde balistik inceleme yapılmak üzere silahların Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin istendiği, Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Başkanlığına Morg İhtisas Dairesi Başkanı tarafından yazılan 19.09.2001 tarihli ve 185-d sayılı yazıda yapılan tespitlerden, yalnızca otopside tespit edilen bulgular esas alınıp, ölen kişilere işkence yapılıp yapılmadığı hususunun değerlendirilmesinin mümkün olmadığının belirtildiği, Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümü C blokta 25.12.2001 ve 05.03.2002 tarihlerinde düzenlenen olay yeri inceleme raporu ve ek raporun bir kısım Adli Tıp uzmanları tarafından imzalandığı, 2001-2004 yılları içerisinde Cumhuriyet savcıları tarafından şikâyetçi ve mağdurların ifadelerinin alındığı, bir kısım ifadelerin cezaevi idare memuru tarafından tespit edildiği, ifadelerin sanık dışındaki Cumhuriyet savcıları tarafından genel itibarıyla cezaevlerinde tespit edildiği, ayrıca bir kısım şikâyetçi veya şüphelinin geçici ya da kesin adli raporlarının dosya içerisine alındığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2001/4709 hazırlık ve 2001/502 karar sayılı, şikâyetçisi ... ......, sanıkları İçişleri Bakanı ......., Adalet Bakan....... Sağlık Bakanı ... ... ile müdahaleye katılan tüm görevliler olarak belirtilen ve 19.12.2000 tarihinde işlendiği iddia olunan görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin verilen kararda "Her üç bakana ait isnat edilen suçun göreve ilişkin olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddelerine göre başbakan ve bakanlar hakkında soruşturma yetkisinin TBMM Başkanlığına ait olduğu, bu kişiler hakkında Başsavcılığın soruşturma yetkisinin bulunmadığı" belirtilerek sanıklar hakkında takibata yer olmadığına, şikâyet dilekçesinde müdahaleye katılan tüm görevliler hakkında suç duyurusunda bulunulduğundan bahisle bu konuda ise Başsavcılığın görevsizliğine ve evrakın Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildiği, verilen görevsizlik kararının 18.01.2001 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 31.01.2001 tarihinde de soruşturma defterine kaydedildiği, 19.01.2001 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesi Adli Tıp Kurumu uzmanının C blokta yeniden bazı incelemelerin yapılmasına gerek duyulduğuna dair talebine istinaden Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21034 sayılı soruşturma dosyası kapsamında söz konusu yerde keşif yapıldığı, keşfin Cumhuriyet savcısı ... ile birlikte üç bilirkişi tarafından gerçekleştirildiği,19.12.2000 tarihinde işledikleri iddia olunan cezaevi idaresine karşı toplu isyan suçundan 167 sanığın gıyaben tutuklanması talebinin Cumhuriyet savcısı ....... tarafından 02.01.2001 tarihinde Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine gönderildiği, talebin 04.01.2001 tarihinde 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2001/2 müteferrik kararı ile reddedilmesi üzerine sanık tarafından aynı tarihte bu karara itiraz edildiği, 05.01.2001 tarihinde 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından itirazın reddedildiği, 09.12.2000 tarihinde Cumhuriyet savcısı ... tarafından yine Adli Tıp Kurumu Fizik/Balistik İhtisas Dairesine yazı yazıldığı ve giysiler üzerinde gerekli incelemeler yapılarak rapor tanzim edilmesinin istendiği, 11.01.2001 tarihinde Cumhuriyet savcısı ... tarafından 2000/21030 ve 21034 soruşturma numaralı dosyalarla ilgili kaleme alınan bilgi yazısında "Cezaevi idaresine karşı toplu ayaklanma suçundan soruşturmanın 2000/21034, ölenler, yaralananlar ve güvenlik güçleri bakımından ise 2000/21030 hazırlık evrakı üzerinde devam etmekte olduğu" ibaresine yer verildiği, Cumhuriyet savcısı ... ... tarafından 27.02.2001 tarih ve 21034-334 sayı ile toplam 167 sanık hakkında cezaevi idaresine karşı toplu ayaklanma suçundan Eyüp Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasına dair iddianamenin bir suretinin dosya içerisine alındığı, ayrıca Cumhuriyet savcısı ... tarafından 16.07.2001 tarihli ve 10927-3374 sayılı iddianame ile yine Eyüp Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasında 243 kişinin şikâyetçi, 1615 kişinin ise sanık sıfatının bulunduğu, suçun tüm sanıklar hakkında görevi kötüye kullanma, bir kısım sanıklar hakkında ise kişilere kötü davranma olduğu, suç tarihinin görevi kötüye kullanma suçu yönünden 07.12.2000 ile 19.12.2000, kişilere kötü davranma suçu yönünden ise 19.12.2000 olduğu, sanıkların infaz koruma memurları ile X-Ray cihazında görevli jandarma personeli ve sair jandarma personeli olarak görev yaptıkları, ayrıca Cumhuriyet savcısı ... tarafından toplam 1615 sanık hakkında 19.12.2000 tarihinde işlenen "Mala zarar verme" ve "Hırsızlık" suçları bakımından 16.07.2001 tarih ve 2001/568 sayı ile ek takipsizlik kararı verildiği, 14.08.2001 tarihinde ise bilirkişi görevlendirme belgesi tanzim edildiği ve yapılması gereken işlemlerin belirtildiği, 20.04.2001 tarihinde İstanbul 1. Jandarma Komando Tabur Komutanlığı tarafından da "Hayata dönüş" operasyonuna katılan Komutanlık personelinin listesinin soruşturma dosyasına sunulduğu, kullanılan silahların Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiğinin üst yazıda belirtildiği, 01.11.2001 tarihinde Cumhuriyet savcısı ... ile birlikte adli tıp uzmanı bilirkişiler refakatinde Bayrampaşa Cezaevinde keşif yapılarak ek keşif tutanağının tanzim edildiği ve 14.02.2001 tarihinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümünde yapılan keşifte görev alan bilirkişi heyetinin inceleme ve bilirkişi raporlarını Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına ibraz ettiği, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 14.08.2001 tarihli ve 2000/21030 hazırlık sayılı yazısına istinaden adli tıp uzmanlarınca 12.10.2001 tarihinde hazırlanan bilirkişi raporunun, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 23.01.2001 tarihli ve 199 sayılı Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi Yangın Araştırma Bölümünce düzenlenen adli rapor ile aynı bölümden alınan 01.02.2001 tarihli ve 124 sayılı adli raporların dosya içerisine alındığı, 15.01.2002 tarihinde sanık tarafından İstanbul İl Jandarma Komutanlığına, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığına, Halkalı Jandarma Komando Tabur Komutanlığına ve Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığına yazılan müzekkereler ile “Hayata dönüş operasyonu ile ilgili önceden plan yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise katılan birliklere operasyonda verilen görev dağılımının ne olduğu, tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu C blok dâhil hangi koğuşa hangi görevlilere hangi istikamette müdahale görevi verilip uygulandığı” sorularak, operasyonda görevlilere yazılı talimat verilmiş ise örneğinin, operasyona fiilen katılan personelin açık kimliklerinin ve operasyondaki görevlerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin istendiği, yazılan müzekkereye Beşiktaş Balmumcu Jandarma Bölge Komutanlığınca 16.05.2002 tarihinde verilen cevapta “Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığının fiili müdahale ve destek grubu olduğu" nun belirtildiği, operasyonun gerçekleştirildiği C blok dâhil koğuşlara girme görevinin plan esaslarına uygun olarak Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına tevdi edildiği belirtilerek sair konularda yazılan müzekkerelere cevap verildiği, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığının ise 31.12.2002 tarihli müzekkere cevabında “19 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde olan operasyonun İstanbul Jandarma Komutanlığı emir ve komutasında icra edildiği, operasyon müdahale planlarının ve görevli listelerinin plan eki olarak İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığınca tanzim edildiği, gerekli bilgi ve belgelerin bu komutanlıktan istenilmesi gerektiği” hususlarına yer verildiği, 08.05.2003 tarihinde 2000/21030 hazırlık numarası üzerinden İstanbul Valiliğine yazı yazılarak Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde gerçekleştirilen operasyonda C blokta barındırılan çok sayıda hükümlü ve tutuklunun olayda yaralanması ve ölmesiyle ilgili tutuklu, hükümlü ve yakınları tarafından yapılan ihbar ve şikâyetler nedeniyle operasyona katılan jandarma görevlileri hakkında 4483 sayılı Kanun hükümleri gereğince ön inceleme yapılarak soruşturma izni verilmesinin talep edildiği, İstanbul Valiliğinin 25.08.2003 tarihli ve 2003/15 sayılı soruşturma izni verilmemesine dair kararına sanık tarafından İstanbul Bölge İdare Mahkemesi nezdinde 28.10.2003 tarihinde itiraz edildiği, aynı yazıda, hayata dönüş operasyonuna katılan personelin adli ve idari görev ifa ettikleri belirtilerek bugüne kadar soruşturmanın, eylemlerin adli görev sırasında işlendiği kanaatiyle devam ettiğinin, haricen alınan duyumlarda jandarma görevlilerinin olayın idari görev sırasında gerçekleştiği iddialarının bulunması nedeniyle haklarında idari soruşturma yapıldığının belirtildiği, 14.01.2002 tarihinde sanık tarafından Adli Tıp Kurumu Başkanlığına müzekkere yazılarak daha önce olay yerinde yapılan inceleme ve tespitler ile alınan raporlar kapsamında yeniden ek rapor düzenlenmesi ve cezaevinin C blok malta bölümünde ateşli silah ve mermi izleri ile ilgili detaylı rapor tanzim edilmesinin talep edildiği, 08.01.2002 tarihinde İstanbul İl Jandarma Komutanlığınca dosyaya gönderilen yazıda; Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde yapılan operasyonun İl Jandarma Komutanlığı, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı, Halkalı Jandarma Tabur Komutanlığı ve Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı ile birlikte yapıldığının belirtildiği, ayrıca Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 15.01.2002 tarihli müzekkeresine aynı kişi tarafından verilen 05.03.2002 tarihli cevabi yazıda "Hayata dönüş operasyonunun İstanbul Jandarma Bölük Komutanlığı tarafından planlandığı, İl Jandarma Komutanlığının sadece sevk bölük komutanlığı görevini almış olduğu ve terör örgütü hükümlü ve tutuklularının Edirne F Tipi Cezaevine sevki ile görevlendirildiği" hususlarına yer verildiği, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 05.03.2002 tarihli ve 2002/35 sayılı müzekkeresi ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının talebi doğrultusunda görevlendirilen bilirkişi heyetinin düzenlediği olay yeri inceleme ek raporunun mühürlü zarf içinde gönderildiğinin ifade edildiği, 20.03.2002 tarihinde de sanık tarafından Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne bilgi yazısı yazıldığı, yine talebine istinaden Jandarma Genel Komutanlığına yapılan işlemlere ilişkin bilgi verildiği, 25.04.2002 tarihinde sanık tarafından İstanbul Kapalı Cezaevi Müdürlüğüne ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkereler yazıldığı, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 15.01.2002 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazısına Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığınca verilen 22.01.2002 tarihli cevabi yazıda; "Taburun bağlı birliklerinin, operasyonun gerçekleştirildiği tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu C blok dâhil koğuşlarda herhangi bir görev almadığı ve herhangi bir sıcak temasa girmediği, operasyonun nasıl, ne şekilde, hangi komuta ile icra edileceğinin İl Jandarma Komutanlığı Koruma Şube Müdürlüğünce hazırlanan planda mevcut olduğu ve 'Ek A’da' bulunduğu" belirtilerek "Hayata dönüş" operasyonuna katılan kişilerin isim listesinin ibraz edildiği, dosya içerisinde bulunan İstanbul 1. Jandarma Koruma Tabur Komutanlığınca Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilip 30.01.2002 tarihinde dosyasına havalesi yapılan cevabi yazıda "Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde C blok ile D ve B bloklar arasındaki iş ocaklarının emniyete alınarak çıkabilecek isyanda her iki bloğun birleşmelerini önleme görevinin kendilerine verildiği, bunun dışında bir görev almadıkları, tutuklu ve hükümlüler ile hiçbir fiziki temaslarının olmadığı, operasyon bitiminde ise Cezaevi Koruma Taburu Komutanlığı ile birlikte müşterek arama yaptıkları, ‘Hayata dönüş’ operasyonuna katılan personelin listesinin Ek A’da sunulduğu, operasyonda verilen görevler ile ilgili yazılı belge olmadığı, görevin şifahen verildiği, yazılı bilgi ve belgelerin İstanbul İl Jandarma Komutanlığından sorulması gerektiği" nin belirtildiği, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 08.03.2002 tarihli yazısına Jandarma Bölge Komutanlığınca verilen cevabın 28.05.2002 tarihinde ilgili Cumhuriyet savcısı tarafından dosyasına havale edildiği, verilen cevabi yazıda operasyona katılan birliklerin hangileri olduğu belirtilerek operasyonun kaç safhadan ibaret olduğunun açıklandığı, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığının fiili müdahale ve destek grubu olduğunun belirtildiği, operasyona katılan personelin açık kimliklerinin de "Ek A’da" sayılan birliklerden alınabileceğinin ifade edildiği, aynı ekte Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanının Jandarma Albay Y....... olduğuna yer verildiği, 29.05.2002 tarihinde sanık tarafından Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazı yazılarak operasyon ile ilgili önceden plan yapılıp yapılmadığı, plan yapılmış ise katılan birliklere operasyonda verilen görev dağılımının ne olduğu, planın ne şekilde uygulandığı, hangi birliklere hangi görevlerin verildiği, görevlilerin sevk ve idaresinin ne şekilde yapıldığı, tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu C blok dâhil koğuşlarda hangi koğuşta hangi görevlilere hangi istikametten müdahale görevi verilip uygulandığının sorulduğu, ayrıca varsa görevlilere verilen yazılı talimatların belge örneklerinin, operasyona fiilen katılan personelin açık kimlik bilgileri ve adresleri ile operasyondaki görevlerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin istendiği, sanık tarafından 15.12.2002, 07.03.2002, 07.05.2002, 29.05.2002, 02.09.2002, 18.10.2002 ve 08.05.2003 tarihlerinde dağıtım yeri olarak Jandarma Genel Komutanlığı ve Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı gösterilerek yazılan müzekkerelerde; Ankara Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazılan yazılara ve tekit yazılarına bir cevap alınamadığının belirtildiği ve "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili varsa müdahale planının, müdahalede görev alan personelin görev dağılımının, tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu koğuşlarda hangi bölüme hangi görevlilerce ne şekilde müdahale edilip uygulama yapıldığının ayrıntılı olarak bildirilmesinin, ayrıca operasyona fiilen katılan personelin açık kimlik ve adres bilgilerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin talep edildiği, 31.03.2003 tarihinde de Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına 15.01.2002, 07.03.2002, 07.05.2002, 29.05.2002 ve 02.09.2002 tarihli yazılar ile 31.12.2002 tarihli ve 1777 sayılı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığının 03.02.2003 tarihli ve HRK 0621-15-03/ASYŞ. KS sayılı ve Jandarma Genel Komutanlığının 13.01.2003 tarihli ve HRK. 7500- 06.03/ASYŞ-D.CTE.Ş sayılı yazıları ilgi tutularak yazılan müzekkere ile aynı bilgilerin birçok defa sorulmasına rağmen temin edilemediğinin belirtildiği ve operasyona fiilen katılan birlik komutanı dâhil tüm görevlilerin açık kimlik ve adres bilgilerinin istendiği, ayrıca makul süre içinde cevap verilmediği takdirde soruşturmayı sürüncemede bırakanlar hakkında suç duyurusunda bulunulacağının yazıldığı, yazılan müzekkereye verilen 03.02.2003 tarihli cevabi yazıda operasyona fiilen katılan Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına ait rütbeli personelin açık kimlikleri ve operasyondaki görevlerinin “İlgi (d)” olduğu belirtilen yazı ekinde yer aldığının ifade edildiği, “İlgi (d)” yazısı ile İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığının 16.05.2002 tarihli ve 02 sayılı yazısına atıf yapıldığı, erbaş ve erler ile ilgili bilgilerin ise Ankara Özel Asayiş Komutanlığından öğrenilebileceğinin belirtildiği, sanık tarafından 15.01.2003 tarihinde İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığına, 28.08.2003 tarihinde ise Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına aynı mahiyette müzekkerelerin yazıldığı, 19.03.2004 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığından istenen bilgi ve belgelerin ikmalen gönderildiğine dair cevabi yazının kaleme alındığı, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığının Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 31.03.2003 tarihli yazısına verdiği cevapta “Hayata dönüş” operasyonuna katılan personel ile ilgili kayıtlara ulaşılmadığının belirtildiği, operasyonun icrasında birlik komutanlığının diğer bir kısım faaliyette de görevlendirildiğinin, o tarihte görevli erbaş ve erlerin terhis olduğunun, hangi personelin nerede görevlendirildiği konusunda bilgi ve belge elde edilemediğinin, Birlik Komutanı Jandarma Albay Y. ...'in Diyarbakır Jandarma Komutanlığına atandığının belirtildiği, 05.02.2003 havale tarihli suç duyurusu dilekçesi ile kimlikleri soruşturma sonucu belirlenecek olay sonrasında görevli subay, astsubay ve özel tim polis memurları hakkında kimyasal silah kullanılarak ölüme ve ağır yaralanmaya sebebiyet verme suçundan suç duyurusunda bulunulduğu, dilekçe ekine ise 14.02.2001 tarihli Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümü C blok olay yeri inceleme ve bilirkişi raporunun eklendiği, evrakın sanık tarafından 20.02.2003 tarihinde havale edildiği, dosya içerisinde Edirne Cumhuriyet Başsavcılığının efrada suimuamele suçuna ilişkin 19.12.2000 ve sonrasına dair işlenen suçlarla ilgili şikâyetçinin müracaatına istinaden kendisini teslim alan askeri görevliler hakkında verilen yetkisizlik kararının bulunduğu, ayrıca yetkisizlik kararının ekine anılan şikâyete ilişkin Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi müdürü hakkında verilen takipsizlik kararının eklendiği, sanık tarafından 28.08.2003 tarihinde Valilik makamına müzekkere yazılarak 08.05.2003 tarihli yazı gereğince ön inceleme yapılıp yapılmadığının sorulduğu, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 30.06.2004 ve 07.07.2004 tarihli müzekkerelerine İstanbul İl Jandarma Komutanlığınca verilen 07.01.2005 tarihli cevabi yazıda; “Bayrampaşa Kapalı Cezaevi C blokta gerçekleştirilen operasyonda çok sayıda tutuklu ve hükümlünün ateşli silahlar ve çıkarılan yangınlar nedeniyle ölmeleri ve yaralanmaları olayı ile ilgili jandarma personeli hakkında yürütülen soruşturmada Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Birliğinin komutanı olarak görev yapan ve daha sonra Diyarbakır ili ... ilçesinde görevli olduğu anlaşılan Albay Y. ...’in adli görevin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ve operasyona katılan görevliler ile ilgili bilgi ve belge bulunup bulunmadığı hususlarına açıklık getirecek ifadesinin tespitinin .../Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından istendiği, ancak hâlen cevap alınamadığı” nın belirtildiği, 30.06.2004 tarihinde sanık tarafından İstanbul Bölge İdare Mahkemesine yazılan müzekkerede “Hayata dönüş” operasyonuna katılan jandarma görevlileri hakkında verilen 25.08.2003 tarihli ve 2003/15 sayılı karara itiraz edildiği belirtilerek, sonuçlanmış ise vaki itiraz ile ilgili mahkeme kararının istendiği, sanığın 28.10.2003 tarihinde .../Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazmış olduğu talimatta daha önce yazılan 26.04.2004 tarihli ve 2000/21030 ile 30.06.2004 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazılar da ilgi tutularak; operasyonda fiili müdahale grubu görevini üstlenen Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Birliğinin Komutanı olarak görev yapan ve daha sonra Diyarbakır/... ilçesinde görevli olduğu bildirilen sanık Y. .........’in adli görevinin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ekli ihbar dilekçesi ile de iddia edilmiş olduğundan ve yapılan birçok yazışmaya rağmen operasyona katılan görevlilerle ilgili bilgi ve belgeye rastlanmadığı bildirildiğinden adı geçen kişinin müracaatı sağlanarak kimliğinin tespitinin, atılı suçtan ifade ve savunmasının alınmasının, delillerinin sorulmasının, operasyona katılan birliğine mensup diğer görevlilerin kimliği ile ilgili dokümanların olup olmadığının kendisinden sorulmasının istendiği, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan 24.12.2003 tarihli yazının da benzer mahiyette olduğu, 28.10.2004 tarihinde sanık tarafından İstanbul Bölge İdare Mahkemesine yazılan müzekkerede İstanbul Valiliğinin 2003/15 sayılı kararına karşı yapılan 25.08.2003 tarihli itirazın, 25.02.2004 ve 30.06.2004 tarihli müzekkereler ilgi tutularak sonuçlanıp sonuçlanmadığının sorulduğu, sanık tarafından 08.01.2004 tarihinde 2004/1 C.T.E Bakanlık numaralı yazıya ilişkin İstanbul Kapalı Cezaevi Müdürlüğüne müzekkere yazıldığı, yine 20.01.2004 tarihinde sanık ve Cumhuriyet savcısı ...tarafından Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne ayrı ayrı bilgi yazıları yazıldığı, 07.01.2005 tarihinde sanık tarafından İl Jandarma Komutanlığına soruşturma hakkında bilgi yazısı gönderildiği, Jandarma Genel Komutanlığının 12.01.2005 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıda “Cezaevine müdahale sırasında idarenin hizmet kusuru olup olmadığı kriteri olmak üzere jandarma personeli hakkında devam etmekte olan ceza soruşturmasının en kısa sürede sonuçlandırılmasına ihtiyaç bulunduğu" belirtilerek adı geçen hazırlık soruşturması ile ilgili yapılan işlemler hakkında bilgi istendiği ve hükümlü ve tutuklular ile yakınları tarafından açılan tazminat davalarının idari yargı makamlarınca kabul görmesi nedeniyle fahiş miktarlarda tazminatlar ödendiğinin belirtildiği, talep edilen bilgi istemine yönelik sanık tarafından 31.01.2005 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığına bilgi yazısı yazıldığı, 31.01.2005 tarihinde ise İstanbul Valiliğine yazı yazılıp, “Soruşturmaya izin verilmemesine karşı yapılan itirazın kabul edilerek dosyanın eksikliklerin tamamlanması için iade edildiği” belirtilerek iade edilen dosyanın akıbetinin sorulduğu, 24.02.2005 tarihinde yeniden ön incelemeci olarak atanan Jandarma Yarbay ... tarafından Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığına yazı yazılarak 19-20-21.12.2000 tarihlerinde İstanbul ilinde görevlendirilen personelin kimliklerinin, rütbelerinin, açık adres bilgilerinin ve hâlen görevde bulunmaları hâlinde konu hakkında alınacak ayrıntılı ifadelerinin, ekli formata uygun tespit edilerek gönderilmesinin istendiği, ilgili yazıya verilen 09.03.2005 tarihli cevapta Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı ve bağlı birlik komutanlıkları kayıtlarında yapılan inceleme neticesinde ilgi yazıda ifade edilen hususlara ilişkin herhangi bir bilgi ve kayıt bulunmadığının belirtildiği, yine 2005 yılı içerisinde yapılan ön inceleme sırasında Elazığ Jandarma Tabur Komutanlığının İstanbul İl Jandarma Komutanlığına gönderdiği cevabi yazıda "Hayata dönüş" operasyonunun Bayrampaşa Cezaevi bölümüne iştirak edildiğine ilişkin herhangi bir kayda rastlanmadığının ifade edildiği, soruşturma izni verilmemesine dair ön inceleme raporunun dizi pusulası ile birlikte İstanbul Valiliğine sunulduğu ve 02.04.2005 tarihinde İstanbul Valisi tarafından 2005/3 karar numarası ile soruşturma izni verilmemesine karar verildiği, 26.04.2005 tarihinde sanık tarafından verilen karara itiraz edildiği, sanığın 22.09.2005 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesine tekiden müzekkere yazarak itiraz edilen 02.04.2005 tarihli ve 2005/03 sayılı kararla ilgili itirazlarının sonuçlanıp sonuçlanmadığını sorduğu, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 28.06.2005 tarihli kararı ile mahkemenin 16.03.2004 tarihli kararında belirtilen eksiklikler giderilmeden aynı kararın yeniden verilmesi suretiyle dosyanın sürüncemede bırakılmasına sebebiyet veren kamu görevlilerinin 4483 sayılı Kanun uyarınca yargılanmalarını teminen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunulduğu, Cumhuriyet savcısı Kasım İlimoğlu tarafından 11.10.2005 tarihinde ihbarın kayıt edildiği 2005/24439 numaralı soruşturma evrakının 2000/21030 numaralı hazırlık evrakı ile birleştirildiği, ancak sanık tarafından 14.10.2005 tarihinde verilen tefrik kararı ile her iki dosyanın yeniden ayrıldığı, yine sanık tarafından “İstanbul Valiliğinin ön inceleme görevini ihmal” suçu yönü ile tefrik edilen soruşturma evrakının 2005/24770 numarasını aldığı ve yetkisizlik kararı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 22.11.2005 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı memur suçları soruşturma bürosunda görevli Cumhuriyet savcısı tarafından Valilik makamına yazılan müzekkere ile 4483 sayılı Kanun gereğince verilen 25.08.2003 tarihli ve 2003/15 sayılı soruşturma izni verilmemesine dair kararın idare mahkemesince "Operasyona katılan kişilerin kimliklerinin tespiti gerektiği" gerekçesi ile bozulması üzerine aynı konuda yeniden verilen 02.04.2005 tarihli ve 2005/3 sayılı soruşturma izni verilmemesine dair kararda da aynı gerekçeyle eksik soruşturma yapılıp gecikmeye sebebiyet verildiği belirtilerek İdare Mahkemesince suç durusunda bulunulması üzerine Valilik makamından 4483 sayılı Kanun’un 3 ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifasının istendiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığına Y. ... hakkında yazılan 26.04.2004 tarihli müzekkereye, ilgilinin ilçe dışında olduğu belirtilerek olumsuz cevap verilmesi üzerine sanık tarafından 30.05.2005 ve 22.09.2005 tarihli tekit müzekkerelerinin yazıldığı, Albay ...'in, adli görevinin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ve operasyona katılan görevliler ile ilgili bilgi ve belge bulunup bulunmadığı hususlarına açıklık getirilecek ifadesinin tespitinin istendiği, 03.11.2004 ve 22.09.2005 tarihlerinde sanık tarafından Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne, 30.09.2005 tarihinde Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilen bilgi yazılarının kaleme alındığı, 06.10.2005 ve 02.11.2005 tarihlerinde ise ... ve Edirne Cumhuriyet Başsavcılıklarına talimatlar yazılarak "Hayata dönüş" operasyonunda Albay ...'in adli görevinin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ve operasyona katılan görevliler ile ilgili bilgi ve belge bulunup bulunmadığı hususlarına açıklık getirecek ifadesinin tespiti ile delillerinin sorulmasının ve operasyona katılan birliğe mensup diğer görevlilerin açık kimlik ve adreslerinin tespit edilip gönderilmesinin talep edildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11.10.2005 tarihinde verilen cevabi yazıda Albay ...'in ... Taktik Jandarma Alay Komutanlığında görev yapmadığı belirtilerek evrakın bila ikmal iade edildiği, katılan ... ... ..., ..., ..., ... ...ve ... ...’ın 2005 yılı içerisinde verdikleri şikâyet dilekçelerinde fotoğraflarını sundukları ve isimlerini bilmedikleri operasyon amiri ve görevli jandarmalar hakkında şikâyetçi oldukları, Tekirdağ 1 No'lu F Tipi Kapalı Cezaevinden bir kısım hükümlünün gönderdiği suç duyurularının ilgili yer Başsavcılıklarınca değerlendirilerek yetkisizlik kararları verildiği, şikâyetçi sıfatıyla beyanı alınan ...’a ait ifade tutanağının altına sanık tarafından soruşturmanın hâlen 2000/21030 hazırlık numarası üzerinden devam ettiğinin belirtildiği, ön incelemeci Jandarma Albay....... tarafından 2006 yılı içerisinde jandarma birimleri, sair il jandarma komutanlıkları ve emniyet müdürlükleri ile yazışmalar yapılarak operasyonda görev alan kişilerin ifadelerinin alınmasına çalışıldığı, bulunamayan kişilere ait tutanakların onaysız suretlerinin dosya içerisine alındığı, ifadesi alınan ... ve Musa Bulut gibi kişilerin beyanlarının önceden hazırlanmış matbu ifade tutanaklarından ibaret olduğu, boş bırakılan kısımlara bu konuda beyanda bulunmak istemedikleri, olay Cumhuriyet Başsavcılığına intikal etmiş ise orada ifade vermek istedikleri şeklindeki ifadelerin yazıldığı, 23.02.2006 tarihinde Jandarma Kurmay Albay ve İl Jandarma Komutanı Ünal Karaosmanoğlu tarafından Valilik makamına ön incelemeci tayinine dair yazılan yazıda; "Ön incelemeci tayin edilen Jandarma Albay ... tarafından yapılan ön incelemede soruşturma izni verilmemesine dair vermiş olduğu kararın daha önce bozma nedeni olarak gösterilen operasyona katılan jandarma personelinin açık kimliklerinin tespit edilememesi ve ifadelerinin alınamaması nedeni ile eksik inceleme yapıldığından Bölge İdare Mahkemesince bozularak yeniden iade edildiği, bu nedenle yeni bir ön incelemeci tayin edilerek operasyona katılan jandarma personelinin kimliklerinin tespiti ile ifadelerinin alınarak incelemenin tamamlanması gerektiği" hususlarına yer verildiği, 23.02.2006 tarihinde İl Jandarma Komutanlığı tarafından 4483 sayılı Kanun gereğince İl Jandarma Komutan Yardımcısı Jandarma Albay Mustafa Yiğit’in ön incelemeci olarak görevlendirmesinin Valiliğin onayına sunulduğu, 24.02.2006 tarihinde de talebin onaylandığı, bu kişi tarafından yeniden ön incelemeye ilişkin Jandarmaya talimatlar yazıldığı, bu kapsamda 19.12.2000 tarihinde icra edilen "Hayata dönüş" operasyonuna Elazığ Jandarma Tabur Komutanlığından katılan görevli personelden adres değişikliği ve diğer sebepler nedeniyle ifadesi alınamayan 258 kişiye ilişkin "İfadesi alınamayanlar çizelgesi" oluşturulduğu, 02.03.2006 tarihinde sanık tarafından Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazılarak "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili önceden plan yapılıp yapılmadığı, görev dağılımının ne olduğu, hangi birliklere hangi görevin verildiği, görevlilerin sevk ve idaresinin ne şekilde olduğu, C blok dâhil hangi koğuşa hangi görevlinin girerek müdahalede bulunduğu hususlarının bildirilmesinin, operasyonda verilmiş ise yazılı talimat örneğinin ve tebliğ belgelerinin gönderilmesinin, operasyona fiilen katılan personelin açık kimliklerinin ve operasyondaki görevlerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin istenildiği, şikâyetçi vekillerinden Av. ... tarafından 05.05.2006 havale tarihli dilekçeyle Jandarma Genel Komutanlığı hakkında şikâyet konusu ile ilgili olarak görevli olan askeri yetkililer ile ilgili delilleri mahkemeye bildirmeme (TCK’nın 284/2-3. maddesi), delilleri karartma ve yok etme (TCK’nın 281. maddesi) ile görevi kötüye kullanma (TCK’nın 257. maddesi) suçlarından şikâyette bulunulduğu, şikâyet dilekçesinin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2006/10305 numaralı soruşturma sırasına kaydedildiği ve 2006/223 numaralı birleştirme kararı ile Cumhuriyet savcısı tarafından evrakın 2000/21030 hazırlık numaralı dosya ile birleştirildiği, ön soruşturmacı olarak atanan........tarafından 09.04.2006 tarihinde haklarında ön inceleme yapılan Elazığ Jandarma Tabur Komutanlığı ve Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı personeli hakkında soruşturma izni verilmemesine dair ön rapor tanzim edildiği, 10.04.2006 tarihinde de İstanbul Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğünün soruşturma izni verilmemesine dair kararının İstanbul Valisi tarafından imzalandığı, ekli dosyanın 26.05.2006 tarihli üst yazı ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, sanık tarafından 19.06.2006 tarihinde soruşturma izni verilmemesine dair karara İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığı nezdinde itiraz edildiği, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığının 21.09.2006 tarihinde genel hükümlere göre takibat yapılmak üzere soruşturma izni verilmemesine dair kararı bozarak evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, 06.12.2006 tarihinde de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 51290 soruşturma ve 8684 karar sayılı yetkisizlik kararı ile dosyayı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, 20.12.2006 tarihinde Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne bilgi verildiği, 21.12.2006 tarihinde ise sanık tarafından İl Jandarma Komutanlığına müzekkere yazılarak 26.05.2006 tarihli ve 1016 sayılı yazıya istinaden yapılan ön inceleme soruşturması sonucunda verilen soruşturma izni verilmemesine dair karar ve ekindeki soruşturma evrakı kapsamında alınan ifadelere ait tutanakların tasdikli suretlerinin istendiği, yazılan müzekkereye verilen 10.01.2007 tarihli yazı cevabında söz konusu tarihten sonra alınan herhangi bir ifadenin bulunmadığının belirtildiği, İstanbul Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığınca 10.04.2007 tarihli ve 1053 sayılı yazı ile “Hayata dönüş” operasyonunda Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Tabur Komutanlığında görevli personel isim listesinin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, bu taburda görevli personelin 401 kişiden ibaret olduğuna yer verildiği, ancak söz konusu personelin operasyona katılıp katılmadıklarının belirtilmediği, 04.05.2007 tarihinde 2000/21030 numaralı dosya ile ilgili Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne, 04-06.06.2007 tarihlerinde ise sanık tarafından soruşturma konusunda Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne bilgi yazıları gönderildiği, 05.07.2007 tarihinde sanık tarafından 2000/21030 soruşturma sayılı dosya hakkında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne bilgi yazısı yazıldığı, 05.12.2007 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuran İsmail Altın ile ilgili 102721 sayılı ek bilgi talebi yazısının gereğinin ricası ile sanığa havale edildiği, sanığın cevabi yazısını Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne gönderilmek üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu, yine aynı kişi ile ilgili havale edilen bakanlık müzekkeresine istinaden sanık tarafından Sağmalcılar Devlet Hastanesi Başhekimliğine müzekkere yazılarak İsmail Altın’ın 19.12.2000 giriş 22.01.2001 çıkış tarihli tedavisine ilişkin tıbbi belgelerin istendiği ve ikmal edilen evrakın 12.02.2008 tarihinde Adalet Bakanlığına gönderildiği, 12.01.2008 ve sonrasında da sanık tarafından CMK’nın 250. maddesi ile görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ve Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne cevabi mahiyette bilgi yazılarının yazıldığı, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığının 24.03.2006 tarihli ve 2006/94926 sayılı yazısı ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği cevapta "Hayata dönüş operasyonunun İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı ile İl Jandarma Komutanlığının sorumluluk sahasında icra edildiği, operasyonla ilgili plan, operasyona katılan birliklerin görev dağılımı, yerleşimi, sevk ve idaresi, birliklere müdahale görevi verilip verilmediği ve bu konuda yazılı talimat bulunup bulunmadığına yönelik belge ve kayıtların bu komutanlıklardan talep edilmesinin uygun olacağı" hususunun yanı sıra operasyona fiilen katılan personelin açık kimliklerinin de olayın üzerinden altı yıla yakın bir zaman geçmesi nedeniyle tespit edilemediği, operasyona fiilen kimlerin katıldığına ilişkin kayıt ve belgelere rastlanmadığı, operasyona dair herhangi bir belge ya da kayıt bulunmadığı, bu konularda İstanbul İl Jandarma Komutanlığı bünyesinde yürütülen ön incelemede görevli ön incelemeciye bildirimde bulunulduğu, ön incelemecinin sorulan hususlarda bilgi sahibi olabileceği, zira operasyonun yapıldığı tarihte Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı olarak görev yapan Jandarma Albay Y. ... ile irtibata geçtiğinin öğrenildiği açıklamalarına yer verildiği, 28.08.2007 tarihinde katılan ....... ile......... ve ... tarafından Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verilerek onlarca kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanan operasyon emrini veren, bu operasyonu planlayan ve uygulayan tüm sorumluların yargılanmaları, operasyonda ne tür bombaların kullanıldığının tespit edilmesi ve delillerin yok olmasının önüne geçilmesi için derhal gerekli tedbirlerin alınması konularında suç duyurusunda bulunulduğu, 2007/19317 numaralı soruşturmaya kaydedilen evrakın 14.02.2008 tarihinde 2000/21030 numaralı soruşturma evrakı ile birleştirilmesine karar verildiği, şikâyet dilekçesinde ........ ile birlikte isimleri belirtilmeyen Jandarma Komutanlarına yer verildiği, 2008 ve 2009 yıllarında tutuklu ya da hükümlü olarak cezaevlerinde bulunan şüphelilerin savunmalarının tespit edildiği, bu ifadelerin sanık tarafından alınmadığı, terhis edilen bir kısım askerler ile ilgili şüpheli sıfatıyla savunmalarının alınması hususunda yazılan talimatlara ikmalen veya bila ikmal cevap verildiği, sanık tarafından 18.08.2008 tarihinde 2000/2130 soruşturma numaralı evrak üzerinden Akyaka/Kars Cumhuriyet Başsavcılığına talimat yazılarak ....... isimli Elazığ Jandarma Taburu emrindeki erin ifadesinin alınmasının istendiği, evrakın 22.09.2008 tarihinde bila ikmal iade edildiği, 18.01.2008, 18.08.2008, 05.11.2008 tarihlerinde ise yine sanık tarafından Mustafa Kemal Paşa, Pazarcık, Aksaray, Emirdağ, Giresun, Gümüşhane, Kazan, Karşıyaka, Sungurlu, Ankara, Akyaka, Kayseri, Dereli, Tunceli, Konya, Gebze, Büyükçekmece, Kocaeli, İzmir, Sarıyer ve ilgili diğer Cumhuriyet Başsavcılıklarına, bir kısım jandarma görevlisinin ifadesinin alınması hususunda talimatlar ile Sarıyer, Kâğıthane ve ilgili diğer İlçe Emniyet Müdürlüklerine ise müzekkereler yazıldığı, talimat ve müzekkerelere verilen cevapların dosya arasında bulunduğu, bir kısmının bila ikmal iade edildiği, dosya içerisinde bulunan ve bir kısım katılan vekili ... tarafından fotokopi olarak 04.08.2008 tarihinde 2000/21030 numaralı dosyaya ibraz edilen İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı tarafından 27.09.2001 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının bilgi ve belge istemine ilişkin olarak İl Jandarma Komutanlığına Jandarma Bölge Komutanı imzası ile gönderilen ve ayrıca Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına da dağıtımı sağlanan yazıda "İstenen belgelerin ekte sunulduğu" ibaresine yer verildiği, yazının ekinde ise Ümraniye Cezaevi özel müdahale planının bulunduğu, planda operasyonun kod adının "Atmaca" olduğunun belirtildiği ve detaylı bir şekilde müdahalenin hangi birlikler tarafından gerçekleştirileceğinin anlatıldığı, operasyon komutanının Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral ..., komutan yardımcısının ise İstanbul İl Jandarma Komando J. Kıdemli Albay... olduğunun açıkça yazıldığı, operasyon planının Bölge Komutanı ... tarafından hazırlandığı, operasyona katılan birliklerin ve komutanların isimlerinin rütbeleri ile birlikte Jandarma Kıdemli Albay ... imzası ile dosya içerisinde bulunduğu, operasyon planında Bayrampaşa Cezaevinde planın tamamlanmasını müteakip Ümraniye Cezaevine intikal edileceğinin yazılı olduğu, ayrıca ilgili planın 30.01.2008 tarihinde talebine istinaden Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, 18.08.2008 tarihinde Avukat ... tarafından dosyaya sunulan dilekçede soruşturma dosyası içinde bulunan olayı yaşayanların anlatımı ile jandarma tarafından tutulan olay tutanağı arasında çelişkilerin olduğu, otopsi raporları ile olay tutanağındaki anlatımların birbirini tutmadığı belirtilerek olayı yaşayanların eşliğinde olay yerinde keşif yapılmasının talep edildiği, bu nedenle de Bayrampaşa Cezaevi C bloğun keşif işlemi yapılıncaya kadar muhafaza edilmesinin, varsa yıkım kararı hususunda gerekli tedbirlerin alınmasının istendiği, Avukat ......’ın Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde keşif işlemi gerçekleştirilinceye kadar kapalı cezaevinin mühürlenmesine ilişkin talebini içeren üç sayfadan ibaret dilekçesinin ise 27.08.2008 tarihinde Eyüp Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine sunulduğu, mahkemenin 01.09.2008 tarihinde talebi reddettiği, sanık tarafından 06.11.2008 tarihinde Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine müzekkere yazılarak Mahkemenin 2001/934, 2007/240 ve 2001/189 esas numaralı dosyalarının akıbetinin bildirilmesinin istendiği, 10.11.2008 tarihinde ise aynı Mahkemeye yazılan "Bakanlık işi çok acele" başlıklı müzekkerede 23.06.2008 tarihli ve 934-1569 ile 240-1568 numaralı ilamların temyiz edilip edilmediklerinin ve kesinleşip kesinleşmediklerinin sorulduğu, Mahkemenin 10.11.2008 tarihli yazısında ise 2001/934 ve 2007/240 esas numaralı dava dosyalarında iddianame, ek takipsizlik ve Mahkemenin tasdikli karar örneklerinin ekte gönderildiğinin belirtildiği, 11.11.2008 tarihli cevabi yazıda ise 2001/934 esas ve 2008/1569 karar ile 2007/240 esas ve 2008/1568 karar numaralı ilamların temyiz edilmiş olup henüz kesinleşmediğinin belirtildiği, 21.05.2009 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün 14.05.2009 tarihli ve 50742 sayılı yazısına verilen cevapta; “Hayata dönüş" operasyonu sırasında ateşli silahlar ve çıkan yangınlar nedeniyle çok sayıda tutuklu ya da hükümlünün yaralanmaları ve ölmeleri üzerine çok sayıdaki şikâyetçinin suç duyuruları, şikâyet ve iddiaları ile ilgili soruşturmanın operasyona katılan görevlilerin açık kimlik ve adreslerinin tespitine ve talimatlar yoluyla ifadelerinin alınmasına çalışılması, olayın büyüklüğü ve soruşturmanın kapsamlı olması, operasyona katılanların ve ifadeleri alınacak görevlilerin çokluğu nedeniyle soruşturmanın tamamlanamadığının belirtildiği, 03.06.2009 tarihinde de sanık tarafından Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne talep edilen cevabi yazının gönderildiği, Avukatlar .......... ve ... tarafından insanlığa karşı suç isnadı ile........, Albay ...... ..., Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Personeli, Elazığ Jandarma Komando ve Halkalı Jandarma Komando Tabur Komutanlıkları haklarında suç duyurusunda bulunulduğu, buna ilişkin dilekçenin 21.12.2009 tarihinde soruşturma defterinin 2009/29933 sırasına kaydedildiği ve 17.03.2010 tarihinde 2000/21030 numaralı soruşturma evrakı ile birleştirilmesine karar verildiği, 05.03.2010 tarihinde ise Avukat ..... ...’in talebine istinaden sanık tarafından ilgili avukata soruşturmanın devam ettiğine dair cevabi yazının verildiği, sanığın 01.04.2010 tarihli kararı ile şüphelileri faili meçhul olarak göstererek 19.12.2000 tarihinde işlenen “Görevin ifası sırasında görev sınırını aşarak faili gayri muayyen şekilde birden çok adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs etme” suçlarından soruşturma evrakını tefrik ettiği, kimliği tespit edilemeyen jandarma görevlileri hakkında 2010/7832 numaralı soruşturma dosyası üzerinden soruşturmaya devam edilmesine karar verdiği, sanığın 02.04.2010 tarihinde de 2000/21030 soruşturma numarası üzerinden şüpheliler..... ve arkadaşları olmak üzere toplam 214 şüpheli hakkında görevin ifası sırasında görev sınırını aşarak faili gayri muayyen şekilde birden çok adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs etmek, efrada sui muamelede bulunmak suçlarından ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, aynı tarihte 39 şüpheli hakkında 19.12.2000 tarihinde işlenen görevin ifası sırasında görev sınırını aşarak faili gayri muayyen şekilde birden çok adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs etme suçlarından 21030-123 sayılı fezlekenin tanzim edilerek Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, fezlekenin 08.04.2010 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/44785 numaralı soruşturmasına kaydedildiği ve 20.04.2010 tarihli ve 1420 sayılı iddianame ile Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, 10.05.2010 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesince iddianamenin kabulüne karar verildiği ve dosyanın Mahkemenin 2010/172 numaralı esasına kaydedildiği, 14.05.2010 tarihinde ise tensip yapılarak duruşmanın 23.11.2010 tarihine bırakılmasına karar verildiği, Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.11.2010 ve 03.12.2010 tarihlerinde Jandarma Genel Komutanlığı ve İstanbul İl Jandarma Komutanlığına yazdığı talimatlar gereğince 15.12.2000 tarihinde İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığınca düzenlendiği anlaşılan Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planının ve eklerinin Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığının 20.01.2012 tarihli ve 108-109 sayılı inceleme ve soruşturma emri istemli yazısı üzerine müfettişlerce düzenlenen 05.04.2012 tarihli inceleme ve soruşturma raporuna göre; sanığın savunmasında belirttiği hususların dosyada etkin bir soruşturma yapılmamasının ve evrakın neticelendirilememesinin haklı bir nedeni sayılmadığı, bu nedenle yapılan savunmanın yeterli görülmediği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin talebine istinaden Adalet Bakanlığının bilgi istemini içeren yazılarına verilen cevabi mütalaalar dışında olayın sanıklarının tespit edilerek soruşturmanın tamamlanması konusunda ciddi bir gayretin gösterilmediğinin açık olduğu, sanığın, yazdığı müzekkerelere cevap verilmediği yönündeki savunmalarının "Tufan" olarak isimlendirilen operasyon planının soruşturma dosyasına girmesinden sonra haklarında şikâyette bulunulan görevlilerle ilgili bir işleme tevessül etmemesi karşısında bir anlam ifade etmediği, bizzat sanık tarafından beyan ve savunması tespit edilen kimsenin bulunmadığı, operasyona ilişkin basın ve yayın organlarına beyanatta bulunan ve operasyona katıldığı anlaşılan yüzbaşının, şikâyetçilerin ihbarı karşısında en azından tanık veya bilgi sahibi olarak dinlenmesi gerektiği, ancak sanığın anılan görevlinin dahi ifadesine başvurmadığı, ifadelerin tümünün CMK’nın belirlediği kurallar çerçevesinde tespit edilmediği, bilgi sahibi olduğu anlaşılan birçok kişinin ifadesine başvurulmadan soruşturmanın faili meçhul olarak kabul edilmekle daimi arama evrakı muamelesine tabi tutulduğu, bu şekilde suç işleyen kişiyi cezasız bırakma gibi bir takdir hakkı, dosyada toplanan delilleri yok sayma gibi bir lüksü bulunmayan sanığın etkin bir soruşturma yürütmeyerek operasyonda görev alan ve özellikle rütbeli olan bazı kişileri soruşturmadan vareste tutmaya çalıştığı, on yılı aşkın süredir evrakı bu nedenle sonuçlandırmamasının kovuşturmayı gerektirir nitelikte olduğu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 20.11.2012 tarihli ve 19262/09 başvuru sayılı ... ve Diğerleri/Türkiye kararının incelenmesinde; davanın Türk vatandaşları olan ...,..... tarafından 31.03.2009 tarihinde Türkiye aleyhine açıldığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince incelemeye konu dosyaya ilişkin tespitlerde bulunulduktan ve “Hayata dönüş” operasyonu ile ilgili yapılan soruşturma ve yargılama faaliyetlerine ilişkin safahata yer verildikten sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiası ile ilgili yapılan değerlendirmede; idare makamının, yani valiliğin müdahalesinin ihtilaf konusu operasyonun hangi koşullarda meydana geldiğini etkili, bağımsız ve açık şekilde belirleyebilecek ceza soruşturmasının açılmasına yıllarca engel olduğu, ceza davasının ancak 2010 yılında, yani ihtilaf konusu olaylardan 10 yıl sonra açıldığı, bu kadar uzun bir süre geçmiş olmasının, ulusal makamların delil toplama ve olaylarla ilgili koşulları tespit etme sürecini zora sokabilecek bir etken olduğu, 39 jandarmanın görevleri sırasında Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüsten yargılandıkları, suç isnat edilen birçok jandarma görevlisi ve bazı şikâyetçilerin anılan Mahkemece dinlendiği, operasyonun tam olarak ne şekilde gerçekleştirildiği ve başvuranların hangi koşullarda yaralandıklarının aydınlatılmadığı, nitekim yukarıda anılan ceza davası operasyonun planlaması hakkında daha fazla bilgi elde edilmesini sağlamış olsa dahi, operasyonun nasıl yönetildiği ve başvuranların hangi koşullarda yaralandığı konusunda aynı şeyi söylemenin mümkün olmadığı, Ağır Ceza Mahkemesince dinlenen jandarma görevlilerinin ifadelerinden öncelikli olarak bu görevlilerin müdahale eden görevliler arasında yer almadıkları sonucunun çıktığı, bu kişilerin, ifadelerinde görevlerinin mahkûmların tahliye edilmesi ve güvenliklerinin sağlanması olduğunu beyan ettikleri, jandarma görevlilerinin bir kısmının, Ümraniye Cezaevine yapılan müdahaleye katıldıklarını belirttikleri ve sonradan bu yöndeki ifadelerini geri aldıkları, sanık jandarma görevlilerinin tamamının Elazığ Jandarma Komando Taburuna bağlı oldukları, hâlbuki 15 Aralık 2000 tarihli operasyon planındaki müdahale grubunun Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Birliğine bağlı olduğu, olayların üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen, jandarmaların kimliklerinin hâlen tespit edilemediği, askeri makamların soruşturma yetkililerine ve adli sorumlulara, operasyona katılan görevlilerin kimliklerini vermekte isteksiz davrandıkları ve bu isteksizliğin hâlen devam ettiği, planda operasyonun video görüntülerinin kaydedilmesi ve operasyon sonrasında bir rapor hazırlanması öngörülmesine rağmen askeri makamlar tarafından gönderilen yazıya göre hiçbir görüntü kaydının mevcut olmadığı, operasyon raporu ile ilgili dosyada anılan niteliğe sahip bir belgenin yer almadığı, Mahkemenin, ayrıca dosyada, başvuranların ayaklanmaya aktif olarak katıldıklarını ve güvenlik güçlerine saldırdıklarını veya güç kullanımının ilgililerin davranışları dolayısıyla kesinlikle zorunlu hâle geldiğini kanıtlayan hiçbir unsurun bulunmadığı, ilgililerin kendilerine karşı ölümcül güç kullanılmasını mutlak olarak zorunlu kılabilecek bir davranış içine girdiğinin kanıtlanmasının mümkün olmadığı, başvuran ...’ın yaralanmış olduğu yangının kaynağının henüz tespit edilemediği, adı geçen başvuranın, yangının koğuşun içerisinde, güvenlik güçleri tarafından atılan el bombalarından dolayı meydana geldiğini belirttiği, Hükümetin, bu iddiaya itiraz ettiği, yangını mahkûmların başlattıklarını ve kendilerini ateşin içine attıklarını ileri sürdüğü, ancak Adli Tıp uzmanları tarafından düzenlenen 14.02.2001 tarihli rapordan açıkça anlaşılacağı üzere el bombalarının insanların ve yanıcı maddelerin bulunduğu kapalı ortamlarda kullanılması yasaklanmasına karşın güvenlik güçlerinin bu talimatlara aykırı davranarak el bombalarını aşırı derecede kullandıkları, bununla birlikte, uzmanların, yangının kaynağı konusunda kesin bir kanaate varamadıkları, itfaiyenin raporunda ise, mahkûmlar tarafından başlatılan bir yangından bahsedildiği, bu bakımdan yangının kaynağının ancak bir soruşturma veya yargılama yoluyla belirlenebileceği, ihtilaf konusu olayların ardından yaklaşık 12 yıl geçtiği hâlde, ceza davasının hâlen Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olduğu ve yangın çıkan koğuştaki koşulların henüz kesin biçimde tespit edilmediği, soruşturma ve ceza davasında, o sırada Devletin sorumluluğunda bulunan başvuranların yaralanmalarının koşullarının hâlen ortaya çıkarılmış olmadığı, Hükümetin de ilgililerin maruz kaldıkları yaralanmaların kaynağını yeterli biçimde izah edemediği ve mağdurlara Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında meşru güç uygulandığını kanıtlayamadığı, bütün koşullar göz önünde tutulduğunda, başvurana karşı kullanılan gücün Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında “Mutlak zorunlu” olmadığı, dolayısıyla başvuranlardan ...’la ilgili olarak Sözleşme'nin 2. maddesinin uygulanabilir olduğu ve son olarak, başvuran ve başvuranlardan ...,.... ve .......ile ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varıldığı, bu kapsamda, diğer hususların yanı sıra; Sözleşme’nin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere; başvuranlardan ..., ... ve ...için 15.000’er Avro (on beş bin Avro) tutarında manevi tazminat ve kesilmesi muhtemel vergiler; başvuran ... için 20.000 Avro (yirmi bin Avro) tutarında manevi tazminat ve kesilmesi muhtemel vergiler; başvuranların masraf ve giderler taleplerini karşılamak üzere müştereken 4.000 Avro (dört bin Avro) ve kesilmesi muhtemel vergileri ödemekle yükümlü olduğuna karar verildiği, Anlaşılmıştır. Katılan ...; konuya ilişkin kendisi ve avukatları aracılığıyla sunmuş olduğu şikâyet dilekçelerine ekleyeceği bir husus olmadığını, kendisinin de tutuklu olarak bulunduğu Bayrampaşa Cezaevine güvenlik güçleri tarafından yapılan operasyonda mağdur edildiklerini, yapılan usulsüzlüklere ilişkin yasal sorumluların tespiti ve haklarında işlem yapılması konusunda soruşturmayı yürüten makamlara bilgi ve gereğinin yapılması yönünde defalarca talepte bulunmalarına rağmen etkin bir soruşturma yapılmadığını, haksız yere kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiğini, bu anlamda mağduriyetlerinin önlenmediğini, Katılan ...; olay tarihinde İstanbul Bayrampaşa Cezaevinde başka bir suçtan tutuklu olduğunu, “Hayata dönüş” adı verilen operasyonda, özel harekâtta görevli kişiler tarafından tabanca ile sağ ayağından vurularak yaralandığını, operasyon sırasında on iki arkadaşının cezaevinde yaşamını yitirdiğini, altı tutuklu bayan arkadaşının diri diri yakıldığını, cezaevinde yakma ve katletme olaylarının Adli Tıp Kurumu tarafından belgelendiğini, buna rağmen soruşturmayı yürüten sanık başta olmak üzere görevlilerin gerekli incelemeyi ve araştırmayı yapmadıklarını, soruşturmayı evrak üzerinden tamamlama yoluna gittiklerini, açılan kamu davasının hâlihazırda İstanbul Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldüğünü, dosya numarasını hatırlamadığı kamu davasına katılma talebinde bulunmasına rağmen İstanbul'a götürülmediğini, katılma talebi konusunda kendisine bilgi verilmediğini, katliam operasyonunun emir ve talimatlarını veren ve taleplerini göz ardı eden dönemin Milli Güvenlik Kurulu ve iktidar heyeti hakkında soruşturmanın genişletilmesini talep ettiğini, Katılanlar vekilleri soruşturma ve kovuşturma evrelerindeki beyan ve dilekçelerinde genel olarak; soruşturmanın devam ettiği sırada dosyaya gönderilen bir ihbar mektubunda olayın sorumlusunun ve operasyonun başındaki ismin ... olduğunun belirtilerek anılan kişi ile ilgili ayrıntılı suç isnatlarına yer verildiğini, ... çağrılıp dinlenmediği gibi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı personeli olan ve operasyona katılan üsteğmenlerin kimlik bilgilerinin tespit edilmediğini, bu kimseler hakkında bir işlem ve araştırmanın yapılmadığını, yanına her uğradıklarında sanığın yazılan bir müzekkerenin cevabını beklediğini ifade ettiğini, ayrıca Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazdığı müzekkerelere ya cevap verilmediğini ya da bilgi veya belgeye ulaşılamadığına dair cevaplar verildiğini söyleyip müzekkere cevabını beklediğini belirttiğini, sanığa Cumhuriyet Başsavcılığınca yazılan müzekkerelere ilgili kurumların cevap vermesinin ve istenen belgeleri göndermesinin yasal zorunluluk olduğunu, bu zorunluluğu yerine getirmeyenler hakkında gereğinin yapılması gerektiğini ifade ettiklerini, bu konuda suç duyurularında da bulunduklarını, ancak sanığın bilgi ve belge vermeyenler hakkında herhangi bir işlem yapmadığını, yapılan operasyondan ve delillerin yok edilmesinden sorumlu gördükleri Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları hakkında da işlem yapılmasına dair dosyaya şikâyet dilekçeleri sunduklarını, olay mahallinin mühürlenmesine ve henüz keşif yapılmamasına rağmen Adalet Bakanlığının basın mensupları ile suç mahalline girerek delillerin yok olmasına sebebiyet verdiğini, sanığın, bu talepleri hakkında da bir işlem yapmadığını, sanığın Genel Kurmay Başkanlığı ile yazışma yaptığı yönündeki beyanlarına itibar ederek soruşturmanın rütbeliler hakkında da yürütüldüğünü zannettiklerini, ancak fezleke düzenlendiğinde ismini tespit ettiği personeller hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiğini gördüklerini, sanığın komutanlar hakkında görevi ihmal veya görevi kötüye kullanma gibi suçlardan eylemin dava zamanaşımına uğramasına sebebiyet verdiğini, soruşturma süresince sanığın hiçbir delili toplamadığını, delil araştırması yapmadığını, yapılan operasyonun kameraya alınmasına ve fotoğraflanmasına rağmen bu delillerin dosyaya hiçbir zaman konulmadığını, oysa operasyon harekât planında bu kayıtların çekileceğinin ve kameraya alınacağının yazılı olduğunu, dosyada bulunması gereken operasyon harekât planının ancak kamu davası açıldıktan sonra Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istenerek dosyaya konulabildiğini, isimleri tespit edilemediği belirtilen ve operasyona katılan komutanların isimlerinin harekât planında yazılı olduğunu, Zeki Bingöl isimli komutanın Bayrampaşa operasyonunu koordine edenlerden biri olduğunu ve bu konuda kitap yazıp, basın yayın organlarına röportajlar vererek olayı anlattığı hâlde sanık tarafından çağrılıp dinlenmediğini, hakkında herhangi bir işlem yapılmadığını, suç delilerini bilerek gizlediğini, bazı kişileri ve suçun asli faillerini koruma kastıyla hareket ettiğini, sanığın tabi olduğu meslek ilkelerinin, uluslararası sözleşmelerin ve CMK'nın 160. maddesinin kendisine yüklediği etkili soruşturma yürütme ve delillerin kaybolmaması için her türlü tedbiri alma ödevini yerine getirmediğini, bu şekilde görevini ihmal suretiyle kötüye kullandığını, İfade etmişlerdir. Sanık ...; 19.12.2000 - 22.12.2000 tarihleri arasında İstanbul Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda gerçekleştirilen ve bazı tutuklu ve hükümlülerin ölümü ve yaralanması ile sonuçlanan “Hayata dönüş” operasyonu ile ilgili yürüttüğü soruşturmalarda bazı tutuklu ve hükümlüler ile vekillerinin, görevini kötüye kullandığı yönündeki şikâyet ve iddialar üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulu müfettişleri tarafından düzenlenen 05.04.2012 tarihli inceleme ve soruşturma raporuna dayandırıldığını, aşamalarda yaptığı yazılı ve sözlü savunmalarında da belirttiği üzere “Hayata dönüş” operasyonunda ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev aldığı bildirilen Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığınca görevlendirilen jandarma personeli yönünden yapılan soruşturma sürecinde fiili müdahale grubu olarak ölüm ve yaralama olaylarının gerçekleştiği C Blok’ta görev alan jandarma görevlilerinin sayısı, görevleri, açık kimlik ve adres bilgilerini yapılan birçok yazışmaya rağmen resmî kayıtlarla tespit edemediğini, haklarında kamu davası açılmak üzere Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben fezleke düzenlediği 39 jandarma görevlisinin açık kimliklerini 4483 sayılı Kanun hükümleri gereğince yaptırılan ön inceleme soruşturması sırasındaki ifadelerden tespit edebildiğini, ön inceleme soruşturmasında Ümraniye ve İstanbul Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumlarında görev alan jandarma görevlilerinin karışık şekilde ifadeleri alındığından İstanbul Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda görev almadıkları ya da ihtiyaten dışarıda bekletildikleri tespit edilenler hakkında da kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verdiğini, klasörler dolusu evrakın incelenmesi, okunması, değerlendirilmesi, ifadeleri alınanların durumlarının nitelendirilmesi, haklarında verilecek kararların tespiti, hazırlanması, yazılması, UYAP kayıtlarına geçirilmesi sürecinin de soruşturmanın uzamasının nedenleri arasında olduğunu, suça konu soruşturmayı yürüttüğü dönemle eş zamanlı olarak binlerce soruşturma evrakının da kendisi tarafından soruşturulduğunu, sonuçlandırıldığını veya sonuçlandırılmaya çalışıldığını, Cumhuriyet Başsavcıları tarafından kendisine tevdi edilen çeşitli mahkemelerdeki duruşma savcılığı ve nöbet gibi görevler ile diğer idari işlerin de kendisi tarafından yerine getirildiğini, bu durumun birlikte görev yaptığı Cumhuriyet Başsavcıları, hâkim ve Cumhuriyet savcısı meslektaşları ile diğer adliye personeli ve hatta soruşturmaların tarafları ve vekillerince de bilindiğini, 2000/21030 numaralı soruşturmaya konu olayın özelliği, yaralı ve ölü sayısı ile ihbarcı ve şikâyetçi, şüpheli ve tanık sayısının fazla olması, ihbar ve şikâyetlerin mahiyeti, kapsamı, şikâyet edilenlerin görev mahiyetleri, olay tarihinden sonraki mevzuat değişiklikleri, UYAP'a geçiş süreci gibi nedenlerin de soruşturma sürecini uzattığını, operasyona katılan müdahale, destek, emniyet, sevk gibi işlerde görev alan jandarma görevlilerinin açık şekilde bildirilmemesinin işi daha da karmaşık hâle getirdiğini, operasyona katılan görevlilerin sayısı ve kimlik bilgilerini, alınan ifadeler yoluyla tespite çalıştığını, soruşturma evrakının kapsamı, incelenecek, okunacak ve değerlendirilecek belge adedinin çokluğunun kesintisiz ve yoğun bir çalışmayı gerektirdiğini, 2003 - 2006 yılları arasında 4483 sayılı Kanun hükümleri gereğince yaptırılan ön inceleme soruşturması aşamasında operasyonda görev alan yüzlerce görevlinin tayin, terhis ve benzeri nedenlerle görev yerleri ve ikamet adreslerinin değişmesi nedeniyle talimat yoluyla ifadelerinin alınmasına çalışılması, kimlik ve adreslerinin tespiti, raporların hazırlanması, karar verilmesi, itirazların İstanbul Bölge İdare Mahkemesince incelenip karara bağlanması gibi işlemlerin de soruşturmayı uzattığını, soruşturma evrakının eski kayıtlı olması nedeniyle taraflarının birçoğunun kimlik numaralarının ifade tutanakları ve eklerinde bulunmadığını, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben düzenlediği 02.04.2010 tarihli ve 21030-123 sayılı fezleke ile soruşturma evrakını, İstanbul Valiliğince 4483 sayılı Kanun hükümleri gereği yapılan ön inceleme soruşturması sırasında görevlendirilen ön incelemeci tarafından alınan ifadelerden operasyona fiilen katıldıkları tespit edilebilen 39 jandarma görevlisi hakkında yargılanıp cezalandırılmaları kanaati ile kamu davası açılmak üzere Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğini, fezleke doğrultusunda 39 jandarma görevlisi hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan kamu davasının Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas numaralı dava dosyası üzerinden devam ettiğini, ifadeleri alınıp, ölüm ve yaralama ile sonuçlanan operasyona doğrudan doğruya, birebir veya fiilen katıldıklarına dair delil elde edilemeyen 214 jandarma görevlisi hakkında 02.04.2010 tarihinde kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verdiğini, operasyona katılan, ancak açık kimlik ve adresleri tespit edilemeyen, ifade ve savunmaları alınamayan diğer jandarma görevlileri yönünden ise 01.04.2010 tarihinde evrakı tefrik edip, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (birleştirilen Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/7832) numaralı soruşturmasına kaydederek soruşturmaya devam ettiğini, olayın gerçekleştiği dönemde görev yapan Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile üst düzey askeri ve sivil görevliler hakkında şikâyeti bulunanlar ve vekillerinin suç duyuruları ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 09.06.1998 tarihli ve 72 sayılı genelgesi gereğince görevli bulundukları yer ve değişik yerlerdeki ceza ve infaz kurumlarında gerçekleştirilen benzeri operasyonlar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereğince "Takibata Yer Olmadığına" ve "Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine" karar verildiğini, toplam 240 şikâyetçi ve vekilinin devam eden benzeri şikâyet ve ihbarları nedeniyle ayrılan evrakı Eyüp (Kapatılan) Cumhuriyet Başsavcılığının 07.06.2001 tarihli ve 591 sayılı fezlekesi ile gereği için yeniden gönderdiğini, bir kısım şikâyetçi vekilinin, aynı dönemde görev yapan Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile Jandarma Genel Komutanı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanı, İstanbul İl Jandarma Komutanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Kapalı Cezaevi Cumhuriyet savcısı haklarındaki şikâyetleri nedeniyle ayrılan tasdikli evrak fotokopilerini 17.03.2010 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazı ekinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp (Kapatılan) Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğini, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve İstanbul Kapalı Cezaevi Cumhuriyet savcısı ile bir kısım üst düzey kamu görevlisinin ifadelerinin dahi alınmadığı iddiaları ile ilgili olarak; bahsi geçen görevlilerin daha olayın başından itibaren zaman zaman farklı şikâyetçiler ve vekillerince şikâyet edildiklerini ve şüpheli konumuna sokulduklarını, olay tarihlerinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 09.06.1998 tarihli ve 72 sayılı genelgesinin yürürlükte olup, görev sıfatı gereği bahsi geçen genelge karşısında devletin üst düzey görevlerinde hizmette bulunmuş veya hâlen hizmette bulunan görevliler hakkında soruşturma yapmasının veya görevlilerin ifadelerini almasının mümkün olmadığını, şikâyet edilen, kendisine şüpheli sıfatı atfedilen bir görevlinin tanık olarak ifadesinin alınmasının ise hukukun genel ilkeleri ile bağdaşmayacağını, şikâyet edilen ve haklarında iki farklı tarihte kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verilen şüphelilerin ölüm ve yaralama olaylarının gerçekleştiği bölüme fiili müdahale görevi verilen ve görevi icra eden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığında görevli olmadıklarının veya görevli olmakla birlikte olay yeri dışında çeşitli görevler ifa ettiklerinin cevabi yazılar ile anlaşılması nedeniyle soruşturmanın aydınlatılmasına katkı sağlamayacağı düşüncesiyle ifadelerini almaya gerek duymadığını, şikâyette bahsi geçen operasyonda görev alan kamu personelini koruması için bir sebep olmadığını, soruşturmayı kasıtlı olarak geciktirdiği, delillerin kaybolmasına neden olduğu, delilleri kararttığı gibi iddiaların, olayın başından beri delillerin toplanmasına, soruşturmanın aydınlatılmasına yönelik mesai saatleri dışında dahi özveri ve titizlikle, bıkmadan, usanmadan, yakınmadan yaptığı soruşturma ile bağdaşmadığını, şikâyet edilen bazı görevlilerle ilgili kararların ayrıntılı gerekçelerinin, verilen ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlarda belirtildiğini, ayrıca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara itiraz edilmesinin mümkün olduğunu, bu kararlara itiraz edilebileceğinin, itirazın yapılacağı mercinin ve itiraz süresinin kararlarda gösterildiğini, olayda bir kastı, kusuru veya ihmalinin bulunmadığını, yaptığı soruşturma ile ilgili belge asıllarının yargılaması devam eden Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas numaralı dava dosyasına konu birleştirilen Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 ve bu evraktan tefrik edilerek soruşturması devam eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 numaralı soruşturma evrakı içerisinde mevcut olduğunu, 39 görevli hakkında açılan kamu davası kapsamında yapılan yargılama sırasında ortaya çıkan "Tufan" eylem planının teminine ve operasyona katılan görevlilerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilip gönderilmesine yönelik Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine ve dağıtımlı olarak İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığına, İstanbul İl Jandarma Komutanlığına, İstanbul Jandarma Komutanlığına, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına hitaben yazılan 17.03.2010 ile 06.04.2011 tarihli ve 7832 soruşturma numaralı yazı örneklerinin, soruşturması devam eden 2010/208053 numaralı soruşturma evrakı içerisinde bulunduğunu, temin edilen cevabi yazıların ve "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planının soruşturma evrakı içerisinde mevcut olduğunu, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığının 27.04.2011 tarihli ve 11 sayılı cevabi yazılarında "...Bayrampaşa Cezaevinde 'Hayata dönüş' operasyonunun icrası ile ilgili herhangi bir plana ait belge bulunmadığından gönderilemediği..." ibaresine yer verildiğini, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının 13.05.2011 tarihli ve 11 sayılı cevabi yazısında "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planının orijinalinin bulunamadığı, fotokopi ile çoğaltılmış bir suretinin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı arşivinde bulunarak 22.03.2011 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiğinin bildirildiğini, daha önce de açıkladığı üzere müdahale planı olup olmadığı, varsa örneğinin gönderilmesine dair olayın başından itibaren ismi geçen birlik komutanlıklarına gerekli yazıların yazıldığını, yazı asıllarının ve cevaplarının bahsi geçen dava dosyası ve soruşturma evrakı içerisinde yer aldığını, hakkında yürütülen soruşturma sırasında savunmasını isteyen yazıyı, aynı zamanda yürüttüğü 2010/208053 numaralı soruşturmanın seyrine yönelik tavsiye olarak da dikkate aldığını, bu kapsamda soruşturma aşaması itibarı ile gerekli gördüğü bazı hususları tamamlamaya çalıştığını, operasyona katıldığı bildirilen.......'ın şüpheli olarak ifade ve savunmalarının alınması için görev yaptıkları ya da oturdukları adreslere talimatlar yazıldığını, ... .....'in alınan ifadelerinden ölen ya da yaralanan tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu bölüme fiilen müdahale eden görevlilerin sayısı, görevleri, kimlik ve adres bilgilerinin tespitinin mümkün olmadığını, bu nedenle ilgililerin ifade ve savunmalarını alamadığını ve soruşturmanın uzadığını, geçmiş dönemlerde yerine getirdiği işlerin ve sonuçlandırdığı soruşturma evrakının miktarı, ağırlıkları ve nitelikleri dikkate alındığında ithamların şekli bir tespitten ibaret olduğunun anlaşılacağını, Eyüp Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptığı dönemin ilk yıllarında fiili imkânsızlıklar nedeniyle üç Cumhuriyet savcısı olarak aynı odayı paylaştıklarını, binanın fiili yetersizlikleri sebebiyle yeterli sayıda Cumhuriyet savcısının atanamadığını, atananların bir kısmının ise görev yerine dahi gelmeden meslekten ayrıldıklarını, bu nedenle iki veya üç Cumhuriyet savcısının yapması gereken işlerin fiilen tek Cumhuriyet savcısına tevzi edildiğini, yılda 30.000’e yaklaşan işlerden son rakamı "2" olan yaklaşık 6.000 civarında evrakın kendisine tevzi edildiğini, geçen yıllardan devredenlerle birlikte yıllık 8.000’lere çıkan soruşturma evrakının soruşturulup sonuçlandırılması, Ağır Ceza ve Asliye Ceza Mahkemelerinin duruşmalarında Cumhuriyet Başsavcılığının temsil edilmesi, dava dosyalarına mütalaa hazırlanması, temyiz işlemlerinin yerine getirilmesi, nöbet ve idari denetimlerin yapılması gibi işler nedeniyle istemese de soruşturmada gecikmeler olmasının, evrakın bir süre işlemsiz kalmasının belirtilen iş yoğunluğu içerisinde doğal olarak kabul edilmesi gerektiğini, bahsi geçen işlerin birbirini tetikleyen, neden sonuç ilişkisi doğuran olaylara ilişkin olduğunu, bir dönem basın suçları, Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde meydana gelen önemli olayların soruşturmaları, örgütlü suçlar gibi önemli soruşturmaların da tarafına tevzi edildiğini, bunun yanında Eyüp l. Ağır Ceza Mahkemesinin duruşmalarına çıkma görevinin de kendisi tarafından yürütüldüğünü, aynı dönemlerde bazı üst düzey görevlilerin de dâhil olduğu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına bağlı İGDAŞ, Halk Ekmek ve Ağaç AŞ. ile ilgili yolsuzluk iddialarına dayalı dönemin İstanbul Devlet Güvenlik Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılıp mevzuat değişikliği nedeniyle tefrik edilerek görevsizlik ve yetkisizlik kararlarıyla gönderilen klasörler dolusu evrakın bulunduğu soruşturmaların da tarafına tevzi edildiğini ve kendisi tarafından sonuçlandırıldığını, takip eden dönem içerisinde hatırlayabildiği kadarıyla örgütlü olarak sahte para basılması ve tedavüle sürülmesi, sahtecilik, hurdaya ayrılmış araçlarla hırsızlık suçuna konu araçların motor ve şasi numaralarının değiştirilip "Change" yapılarak piyasaya sürülmesi, 10 numara yağ ve akaryakıt kaçakçılığı gibi kapsamlı, örgütlü bazı suçların takip, soruşturma ve sonuçlandırılması işlemlerinin de kendisi tarafından yerine getirildiğini, yalnızca soruşturma yürütüp sonuçlandırmakla kalmadığını, bahsi geçen özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına bağlı şirketlerdeki yolsuzluk iddialarına dayalı soru önergesi ve benzeri TBMM işlemleri nedeniyle talep edilen birçok cevabi yazının da kendisi tarafından hazırlanıp gönderildiğini, söz konusu kapsamlı soruşturmaların hazırlanıp sonuçlandırılması, talep edilen cevap yazılarının yazılması gibi birçok işlemi yakınlarını dahi ihmal ederek mesai saatleri dışında, hafta sonlarında ve bayram tatillerinde yerine getirmeye çalıştığını, tüm bu işleri görevinin gereği olarak değerlendirip yakınmadan özveri ile çalıştığını, buna rağmen hak etmediği görevi kötüye kullanma ve ihmal suçlamaları ile karşı karşıya kaldığını, soruşturma işlemlerinin uzun bir dönemi kapsaması, daha sonradan UYAP sistemine geçilmesi, görev yaptığı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının kapatılıp İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile birleştirilmesi, Ankara Cumhuriyet savcısı olarak atanması üzerine eski kayıtlara ulaşma imkânının bulunmaması nedenleriyle gerekli bazı belgeleri ibraz edemediğini, belirttiği hususların o dönemlerde kendisi ile birlikte görev yapan meslektaşları ve adliye personeli tarafından da bilindiğini, gerek görüldüğünde ilgililerin ifadeleri alınarak bu hususların doğruluğunun tespit edilebileceğini, sebep olmadığı mevcut imkânsızlıkların hâkim olduğu bir dönemde zaman zaman yeni ve tecrübesiz olan tek bir kâtip ile binlerce soruşturma evrakını sonuçlandırdığını, İstanbul Cumhuriyet savcılığı görevine, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca tarafına tevzi edilen ve tamamlanamayan 1044 soruşturma evrakı ile geldiğini, bunların içerisinde dava konusu "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili eski soruşturma evrakından tefrik edilip soruşturması devam eden evrak ile örgütlü 10 numara yağ ve akaryakıt kaçakçılığına konu evrakın da olduğunu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı çalışma talimatı gereğince kanun yolları inceleme bürosunda görev aldığını, iki ağır ceza mahkemesinin kararlarını inceleyip kanun yollarına başvurma dâhil olmak üzere kanun yolları ile ilgili muhtelif işlemleri yerine getirmek üzere toplam yirmi iki mahkemenin işlerinin kendisine tevzi edildiğini, bazı meslektaşlarında soruşturma evrakı bulunmadığı hâlde kendisinin soruşturma evrakını da tamamlamak durumunda olduğunu, konu ile ilgili kimseye bir yakınmasının olmadığını, daha önceden olduğu gibi mesai sonrasında, hafta sonlarında, bayram tatillerinde ve nöbet izinlerinde çalışarak soruşturma evrakını tamamlamaya gayret gösterdiğini, kanun yollarındaki temyiz, kanun yararına bozma talepleri ile sabıka kaydı silinmesi gibi Adalet Bakanlığından gelen işlemlerin süreli ve bakanlık işi olması nedeniyle öncelik verilmesi gereken işler olduğunu, 2011 yılının Eylül ayından itibaren yeni Çek Kanunu’nun yürürlüğe girmesi nedeniyle, anılan Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce verilen ve özellikle diğer mahkeme kararları ile çelişen İstanbul 15. Sulh Ceza Mahkemesinin karşılıksız çek keşide edilmesi suçundan verdiği çok sayıdaki beraat kararını, ilgili dava dosyalarını inceleyerek temyiz ettiğini, 2011 yılında Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının kapatılarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile birleştirilmesi nedeniyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde baktığı işlerin yıllık olarak verilerini UYAP üzerinden temin edemediğinden iş durumunu ayrıntılı olarak sunamadığını, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun 24.02.2009 tarihli ve 74 sayılı ilke kararına göre birinci bölgelerde görev yapan Cumhuriyet savcılarının yeni gelen iş olarak bakması gereken miktarın yıllık 1200 olduğunu, ancak baktığı iş miktarının belirlenen miktarın kat kat üzerinde olduğunu savunmuştur. A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler Etkin soruşturma yükümlülüğü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde açıkça düzenlenmemiş olup bu yükümlülük Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları ile ortaya çıkmıştır. AİHM, Sözleşme’nin 2. maddesi ile koruma altına alınmış olan yaşam hakkı ile 3. maddesinde düzenlenmiş olan işkence ve kötü muamele yasağına yönelik ihlal iddialarına ilişkin olarak, Sözleşme’nin tarafı olan devletlerin etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü altında bulunduğuna ilk olarak 2. maddeye ilişkin Mc Cann/İngiltere ve Kaya/Türkiye davaları ile 3. maddeye ilişkin Aksoy/Türkiye ve Assenov/Bulgaristan kararları ile hükmetmiştir (Cem Şenol, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Etkin Soruşturma Yükümlülüğü (CMK M. 172/3), On İki Levha Yayıncılık, 1. Bası, İstanbul, 2013, s. 61 vd.). Anılan kararlar ile birlikte Sözleşme’nin tarafı olan devletlerin, 2 ve 3. maddelerine yönelik bir ihlal iddiasının varlığı hâlinde, bu iddiaları etkin bir biçimde soruşturma yürütme yükümlülüğü altında bulunduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım Mahkeme’nin müteakip kararları ile de sürmüş, ayrıca bazı yeni tarihli kararlarda, 4. maddede düzenlenen kölelik ve zorla çalıştırma yasağı ile 8. maddede düzenlenen özel hayat ve aile hayatına saygı hakkının ihlali hâlinde de taraf devletlerin etkin soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğuna hükmetmiştir (Şenol, s. 66-67.). AİHM içtihatları da gözetildiğinde, bir ceza soruşturmasının etkin olarak nitelendirilebilmesi için uyulması gereken hususların; soruşturmanın herhangi bir talep olmasa bile kendiliğinden ve ivedilikle başlaması, bağımsız organlarca, kamunun denetimine açık olarak ve makul bir özen ve hızla yürütülmesi olarak sayılması mümkündür. Sözleşme’nin 13. maddesinde de etkin soruşturma yürütme yükümlülüğü bağlamında taraf devletlere yükümlülükler yüklenmekte olup, bu yükümlülüklerden ilkinin olayın sorumlularının teşhis edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkin bir soruşturmanın yürütülmesi oluşturmaktadır. Soruşturmayı yürüten makamların, ihlali gerçekleştiren görevlilerden bağımsız olması ve şikâyetçinin soruşturma sürecine erişimine imkân sağlanması gibi mutlaka gerekli gördüğü hususların da bu hakkın kapsamına dâhil olduğunda kuşku bulunmamaktadır (Şenol, s. 64, 120 vd.). Mevzuatımızda da "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" başlıklı 160. maddesi; "(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür", "Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri" başlıklı 161. maddesi ise; "(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister. (2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür. (3) Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir..." şeklinde düzenlenmiş olup Cumhuriyet savcılığına intikal eden bir olayla ilgili izlenecek yol ve yöntemlerle ilgili CMK'nın devam eden maddelerinde de açıklamalara yer verilmiştir. Yapılan açıklamalardan sonra sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin açıklamalara yer verilmesinde yarar bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler"e yer veren dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde "Görevi kötüye kullanma" suçu 257. maddede ; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır." şeklinde düzenlenmişken, 19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6086 sayılı Kanun’un birinci maddesi ile birinci ve ikinci fıkralarında yer alan "Kazanç" ibareleri "Menfaat", birinci fıkrasında yer alan "Bir yıldan üç yıla kadar" ibaresi "Altı aydan iki yıla kadar", ikinci fıkrasında yer alan "Altı aydan iki yıla kadar" ibaresi "Üç aydan bir yıla kadar" ve üçüncü fıkrasında yer alan "Birinci fıkra hükmüne göre" ibaresi "Bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile" biçiminde değiştirilmiş, 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile de üçüncü fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğü’ne göre ihmal; "Yapmama, savsama" anlamına gelmekte, gecikme ise; "Bir işin yapılması gereken zaman geçtikten sonra yerine getirilmesi" olarak tanımlanmaktadır. Maddenin, ikinci fıkrasında, kamu görevlisinin yapmakla görevli olduğu işi yapmaması veya kanuna göre yapılması gereken şekilde yerine getirmemesi veya vaktinde yapmayıp geciktirmesi suç sayılmıştır. Görevi kötüye kullanma suçu kasten işlenen suçlardan olup, bu suçtan söz edilebilmesi için; "Kamu görevlisinin görevini bilerek ve isteyerek ihmal etmesi veya geciktirmesi" gerekmektedir. Görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için, tek başına norma aykırı davranış yetmemekte, fiil sebebiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması, suç tarihinden sonra 6086 sayılı Kanun'la yapılan değişiklik sonrası ise haksız bir menfaat sağlanması gerekmektedir. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için Mağduriyet, Kamunun zarara uğraması ve Haksız menfaat kavramlarının açıklanması ve somut olayda bunların gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de; mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyip daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (... Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 911 vd.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 772; Veli Özer Özbek-... Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974.). Kişilere haksız menfaat sağlanması, bir başkasına hukuka aykırı şekilde her türlü maddi ya da manevi yarar sağlanması anlamına gelmektedir. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde Ekonomik bir zarar olduğu vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak kanuni düzenleme içeren 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesinde; kamu görevlilerinin kast, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her olayda hâkim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması hâlinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir. B. Somut Olayın Değerlendirilmesi Suç tarihlerinde Eyüp ve İstanbul Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan sanığın, 19.12.2000 ile 22.12.2000 tarihleri arasında Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen ve "Hayata dönüş" olarak adlandırılan operasyon hakkında Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 (İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053) numaralı soruşturma dosyasında soruşturmayı yürütmekle görevli olmasına karşın soruşturmanın devam ettiği on bir yılı aşkın sürede, operasyona katılan askeri personelin kimlik bilgilerinin tespiti hususunda ilgili makamlara yazılan müzekkerelere cevap vermeyen, olumsuz cevap veren ya da istenen bilgi ve belgeleri göndermeyen sorumlular hakkında gereğini yapmadığı, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi müdahale planını temin edemeyerek soruşturmanın uzamasına sebebiyet verdiği, bir kısım kamu personelini koruyucu tarzda hareket ettiği, bu anlamda katılanlar tarafından çeşitli tarihlerde verilen dilekçelerle şikâyet edilen kamu görevlilerinin beyanlarına başvurmadığı, savunmalarını tespit etmediği, şikâyetlerle ilgili gereğini yapmadığı, operasyona ilişkin tutanağı imzalamaktan imtina eden ve haklarında şikâyette de bulunulan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve cezaevinden sorumlu Cumhuriyet savcısının tanık olarak dahi bilgilerine başvurmadığı, imzadan imtina gerekçeleri ile bilgi ve görgülerinin tespiti hususunda bir gayret sarf etmediği, vaki şikâyetlere ilişkin de bir karar kaleme almayarak soruşturma dosyasını daimi arama evrakı olarak devam ettirdiği, operasyona katılan, ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği belirlenen C blokta konuşlandırılan Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığına ait personelin kimlik bilgilerini tespitte gerekli hassasiyeti göstermediği gibi ön soruşturma sırasında alınan beyanlara itibar ederek haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, operasyonda görev alan ve fiili müdahale grubu içindeki 39 er hakkında fezleke tanzim ederek bu kişilerin ön inceleme aşamasında tespit edilen ifadeleriyle yetindiği, haklarında fezleke düzenlenen anılan 39 erin emir komuta zincirinin tespiti ve kimlerden emir aldıkları konusunda savunmalarına başvurmadığı, yalnızca jandarma komutanlıklarına müzekkere yazarak görev alan kişilerin isim listesinin gönderilmesini istemekle yetindiği, operasyona katılan kişilerin savunma ve beyanlarını tespit etmediği gibi asker kişiler tarafından alınan beyanları dikkate alarak fezleke tanzim ettiği, 214 personel hakkında ise kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, bu şekilde etkin bir soruşturma yürütmeyerek görevini kötüye kullandığı iddiasıyla kamu davası açılmış ise de; HSK müfettişlerince Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 ve bu dosyanın devamı niteliğindeki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 numaralı soruşturma dosyaları ile Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas numaralı dosyasının incelenmesi sonucu düzenlenen ve sanık tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gerçekleştirilen tüm işlemlere ayrıntılı bir şekilde yer veren 13.02.2012 ve 15.02.2012 tarihli dosya inceleme tutanaklarında da belirtildiği gibi, sanığın operasyona katılan askeri personelin kimlik bilgilerinin tespiti hususunda soruşturmayı sürüncemede bırakmayacak aralıklarla ilgili makamlara müzekkereler yazdığı, buna rağmen soruşturma işlemlerinde yaşanan gecikmenin sanık savunması ve HSK müfettişlerince düzenlenen tutanaklardan anlaşılacağı üzere askeri makamların operasyona katılan görevlilerin kimliklerini vermekte isteksiz davranmalarından kaynaklandığı, bu hususa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 20.11.2012 tarihli ve 19262/09 başvuru numaralı ... ve Diğerleri/Türkiye kararında da aynen yer verildiği, sanık tarafından, özellikle katılanlar vekillerince ölüm ve yaralanma olaylarından sorumlu olduğu ileri sürülen Ankara Jandarma Komando Asayiş Komutanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığına, operasyona fiilen katılan personelin kimlik bilgilerinin tespitine yönelik müzekkerelerin tekit edilerek ve makul süre içinde cevap verilmediği takdirde soruşturmayı sürüncemede bırakanlar hakkında suç duyurusunda bulunulacağı ve yasal gereğinin yapılacağı ihtarını içerecek şekilde yazılar yazıldığı, bu hususun HSK müfettişlerince dosya içerisine alınan müzekkere örnekleri ve sanık savunmasıyla doğrulandığı, sanığın soruşturmanın hızla yürütülmesi ve delillerin karartılmadan toplanabilmesi bakımından ilgili tüm birimlere sonuç almaya yönelik müzekkereler yazdığı, savunmasında da belirttiği üzere hakkında soruşturma yürütülen personelden bir kısmının görev yerinin değişmesi nedeniyle bu kimselerin ifadelerine bizzat başvurmasa da anılan kişilerin ifadelerinin alınmasına yönelik talimatlar yazılması yoluna gittiği, operasyona katılan jandarma görevlileri hakkında İstanbul Valiliğince soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararlara karşı sanığın her seferinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesine itiraz ederek sorumluların yargılanması konusunda gerekli çabayı gösterdiği, bu nedenle sanığın, bir kısım kamu personelini koruyucu tarzda hareket ettiği iddiasının sübut bulduğundan söz edilemeyeceği, sanığın vaki şikâyetlere ilişkin soruşturma dosyasını daimi arama evrakı olarak devam ettirdiği hususunun, sorumlular hakkında soruşturma yapıldıktan, açık kimlik bilgileri tespit edilenler hakkında kamu davası açıldıktan veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra soruşturmanın ilerleyen aşamalarında açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilemeyen personel bakımından geçerli olduğu, sanığın ön soruşturma sırasında alınan beyanlara itibar ederek 214 personel hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği olgusunun, CMK'nın 173. maddesi uyarınca söz konusu kararlara karşı suçtan zarar görenlerin itiraz hakkının bulunduğu da gözetildiğinde, aynı Kanun'un 172. maddesi uyarınca soruşturma evresi sonunda kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilemediği inancıyla kullanılan yargı yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, olayın gerçekleştiği dönemde görev yapan Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile üst düzey askeri ve sivil görevliler hakkında şikâyeti bulunanlar ve vekillerinin suç duyuruları ile ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereğince "Takibata Yer Olmadığına" ve "Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine" karar verildiği, sayılan tüm hususlara rağmen soruşturma işlemlerinde yaklaşık on iki yıllık bir gecikme yaşandığı bir gerçek ise de; sanık tarafından UYAP ortamından elde edilmek suretiyle dosyaya eklenen ve aksi kanıtlanamayan iş durumunu gösterir listeler, söz konusu listelerde sanığın uhdesinde bulunan ve sonuçlandırılan iş miktarının, HSK'nın 24.02.2009 tarihli ve 74 sayılı ilke kararı ile anılan dönemlerde birinci bölgelerde görev yapan Cumhuriyet savcılarının bakmaları öngörülen iş miktarının çok üzerinde olması ve sanık savunmasında yer verilen soruşturmanın karmaşıklığı, kapsamı, dağınıklığı, belirsizliği, tevdi edilen başka işlerin yoğunluğu, personel yetersizliği ve UYAP'a geçiş süreci hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterme kastıyla hareket ettiğine ilişkin aleyhine delil elde edilemediği, açıklanan sebeplerle kasten işlenebilen sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, usul ve yasaya uygun Özel Daire kararının onanmasına karar verilmelidir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1) Yargıtay 5. Ceza Dairesinin usul ve yasaya uygun olan 08.12.2021 tarihli ve 24-39 sayılı kararının ONANMASINA, 2) Dosyanın, Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 15.02.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2015/1088 E., 2019/78 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
1572 sayılı genelgesi gereğince görevli bulundukları yer ve değişik yerlerdeki ceza infaz kurumlarında gerçekleştirilen benzeri operasyonlar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Anayasa’nın 100 ve TBMM İçtüzüğünün 107. maddeleri gereğince takibata yer olmadığına ve Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine karar verip dosyayı Ankara Cumh
Ceza Genel Kurulu         2015/1088 E.  ,  2019/78 K. "İçtihat Metni" Kararı veren : Ceza Genel Kurulu Mahkemesi :Ceza Dairesi Sayısı : 15-5 Sanık ...'in ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/2 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 08.04.2015 tarihli ve 15-5 sayılı hükmün, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı, katılanlar vekilleri ve sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "Katılanlar ..., ... ve ..... vekillerinin temyiz isteğinin reddi ve bozma" istemli 16.11.2015 tarihli ve 5 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü: Sanık hakkındaki hükmün bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce 08.04.2015 tarihinde verilmiş olması nedeniyle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca temyiz incelemesi, 1412 sayılı CMUK'un, 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken hükümlerine göre yapılmıştır. Dosya kapsamı ve ilk derece mahkemesince verilen hüküm dikkate alındığında, Ceza Genel Kurulunca yapılacak temyiz incelemesi sırasında özellikle; 1- Katılanlar ....., ... ve ... vekilinin temyiz talebinin süresinde yapılıp yapılmadığının, 2- Sanığa atılı görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarıyla sabit olup olmadığının, Belirlenmesi hususları üzerinde durulacak olup, bu hususların ayrı ayrı değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1- Katılanlar ....., ... ve ... vekilinin temyiz talebinin süresinde yapılıp yapılmadığı; İncelenen dosya kapsamından; Hükmün verildiği 08.04.2015 tarihli oturumda hazır olanların yoklaması yapılırken katılanlar ... ve ... vekili ... ....., katılanlar ... ve ... vekili ...... ve Avukatlık Kanunu’nun 76 ve 95. maddeleri uyarınca Türkiye Barolar Birliğini temsilen gözlemci sıfatıyla ..... ......’ün duruşmaya katıldığının zapta yazıldığı, katılma istemleri konusunda hazır olan katılanlar vekillerinden ve Yargıtay Cumhuriyet savcısından diyecekleri sorulduktan sonra....., ....., .... (Köz), ....., .....,....., ..... ve .....'in kamu davasına katılmalarına karar verildiği, Yargıtay Cumhuriyet Savcısının esas hakkındaki mütalaası ve hazır olan katılanlar vekillerinden esas hakkında diyecekleri sorulduktan sonra “...Sanığın yokluğunda, bir kısım katılanlar vekilleri Av. ... ..... ve Av. ......'un yüzlerine karşı, katılanlar ve diğer katılanlar vekillerinin yokluklarında, Yargıtay C.Savcısı.....'in katılımıyla görüşe kısmen aykırı olarak hükmün yüze karşı verilenler yönünden tefhim, yokluğunda verilenler yönünden ise tebliğinden itibaren 7 gün içerisinde hükmü veren Dairemize bir dilekçe verilmesi ya da zabıt kâtibine beyanda bulunup tutanak tutturup hâkime onaylatmak suretiyle Yargıtay Ceza Genel Kurulu nezdinde temyizi kabil olmak üzere...” denilmek suretiyle sanık hakkında mahkûmiyet hükmü verildiği, Gerekçeli kararın Avukat ...’ya 08.05.2015 tarihinde tebliğ edildiği ve hükmün, katılanlar ..., ...,....., ....., ...., ....., .....,....., ..... ve .....'in isimlerine yer verilerek Avukatlar ... ve ... tarafından 11.05.2015 havale tarihli süre tutum dilekçesi ile temyiz edildiği, İnceleme konusu dosyada on iki katılanın bulunduğu, katılanlar ... ve ...’ın vekilliğini Av. ... .....’nin, diğer on katılanın vekilliğini ise Av. .....’nın üstlendiği, Av. .....’nın farklı tarihlerdeki yetki belgeleriyle vekilliğini üstlendiği tüm katılanlar yönünden hükmü temyiz eden Av. ...’yı yetkilendirdiği, hükmün verildiği son oturuma bir kısım katılanlar vekili olarak iştirak eden Av. ......'un ise, Av. ..... tarafından yalnızca katılanlar ....., ... ve ... bakımından yetkilendirildiği ve hükmü temyiz etmediği, Anlaşılmıştır. 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 310. maddesinin birinci fıkrası; "Temyiz talebi, hükmün tefhiminden bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine yapılacak beyanla olur. Beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime tasdik ettirilir.", ikinci fıkrası ise "Hükmün tefhimi sanığın yokluğunda olmuşsa bu süre tebliğ tarihinden başlar." şeklindedir. Olağan kanun yollarından olan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için bir temyiz davasının açılmış olması gerekir. Temyiz davasının açılabilmesi için de aranan iki şartın birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Bunlardan ilki süre, ikincisi ise istek şartıdır. Anılan maddede temyiz süresinin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhimi ile, yoklukta verilen kararlarda ise tebliğle başlayacağı, bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye veya bir başka yer mahkemesine verilecek dilekçe ile ya da zabıt kâtibine yapılacak beyanla temyiz talebinin gerçekleştirilebileceği, bu takdirde beyanın tutanağa geçirilerek hâkime onaylatılacağı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunanların kararı tefhim veya tebliğ yoluyla öğrenmelerinin sağlanması kanuni bir mecburiyet olup, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Kararların Açıklanması ve Tebliği" başlıklı 35. maddesinin 2. fıkrasında da; "Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur." hükmüne yer verilmiştir. Bu bilgiler ışığında birinci konu değerlendirildiğinde; Katılanlar ..., ...,....., ....., ...., ....., .....,....., ..... ve ..... vekili olan Avukat ..... tarafından yalnızca katılanlar ....., ... ve ... bakımından yetkilendirilen Av. ......'un, hükmün verildiği 08.04.2015 tarihli oturuma iştirak etmesi nedeniyle katılanlar ....., ... ve ... için temyiz süresinin hükmün tefhim edildiği 08.04.2015 tarihinde başladığı, ancak adı geçen katılanlar bakımından hükmün yasal süresinden sonra 11.05.2015 havale tarihli süre tutum dilekçesi ile temyiz edildiği anlaşıldığından, katılanlar ....., ... ve ... yönünden temyiz talebinin süresinde olmadığının kabul edilmesi gerekmektedir. 2- Sanığa atılı görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarıyla sabit olup olmadığına gelince; İncelenen dosya kapsamından; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca gönderilen 31.01.2012 tarihli kadro cetveline göre; sanığın 27852 sicil numarası ile 15.12.1986 tarihinde Cumhuriyet savcısı olarak mesleğe başladığı ve 31.12.1995 tarihinde birinci sınıfa ayrıldığı, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 20.03.2012 tarihli ve 4124 sayılı yazısına göre; sanığın Eyüp Cumhuriyet savcısı olarak 15.01.1998 tarihinde, İstanbul Adliyesi ile Eyüp Adliyesinin birleştirilmesi sonucu İstanbul Cumhuriyet savcısı olarak da 22.08.2011 tarihinde görevine başladığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Üçüncü Dairesince 31.05.2012 tarih ve 4018 sayı ile; sanık hakkında soruşturma maddelerindeki eylemlerinden dolayı gereğinin takdir ve ifası için dosyanın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2. Dairesine tevdi edilmesine karar verildiği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu İkinci Dairesince 02.10.2012 tarih ve 226-625 sayı ile; sanığa isnat edilen eylemlere ilişkin soruşturma dosyasının incelenmesi sonucunda; olay tarihi üzerinden geçen süreye nazaran yapılan işlemler ve evrakın geldiği aşama birlikte değerlendirildiğinde, ilgili hakkında kovuşturma yapılması gerekli görüldüğünden, düzenlenecek iddianame ile birlikte Ağır Ceza Mahkemesine tevdi edilmek üzere soruşturma evrakı aslının 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 89. maddesi uyarınca Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildiği, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığınca 23.11.2012 tarihli ve 42019-3373 sayılı iddianame ile; sanığın, atılı görevi kötüye kullanma suçunu işlediği hususunda deliller bulunduğuna yer verilerek, savunmasının mevcut delillerle değerlendirilip takdiri mercisine ait olduğundan, eylemine uyan TCK’nın 257/1-2, 53. maddeleri gereğince yargılanmasının ilgili Yüksek Yargıtay Ceza Dairesinde yapılması talebiyle 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 89. maddesi uyarınca son soruşturmanın açılmasına karar verilmesinin kamu adına talep ve iddia olunduğu, Bakırköy 15. Ağır Ceza Mahkemesince 06.12.2012 tarih ve 414-509 sayı ile; olay tarihlerinde sırasıyla Eyüp ve İstanbul Cumhuriyet Savcılığı görevlerini yürüten sanığın 19.12.2000 ve 22.12.2000 tarihleri arasında İstanbul Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen "Hayata dönüş" operasyonu hakkında başlatılan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030) sayılı soruşturma evrakında yaptığı işler nedeniyle görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırdığı, bu doğrultuda; Soruşturmanın devam ettiği on bir yılı aşkın sürede operasyona katılan askeri personelin kimlik bilgilerinin tespiti hususunda ilgili makamlara yazılan müzekkerelere cevap vermeyen, olumsuz cevap bildiren veya istenilen bilgi ve belgeleri göndermeyen sorumlular hakkında yasal takibat başlatmadığı, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi müdahale planını bu süreçte temin edemeyerek soruşturmanın uzamasına sebebiyet verdiği, Bir kısım kamu personelini koruyucu tarzda hareket ettiği, örneğin; Operasyonda görev aldığı iddia edilen ve katılanlar tarafından dosyaya sunulan 28.08.2007 (havale), 21.12.2009, 22.04.2011, 13.05.2001 tarihli dilekçelerle haklarında şikâyette bulunulan kamu görevlerinin herhangi bir sıfatla savunma veya beyanlarına başvurmadığı, operasyona ilişkin tutanağı imzalamaktan imtina eden ve haklarında şikâyette de bulunulan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Cezaevi Savcısının tanık olarak dahi bilgilerine başvurmadığı, imzadan imtina gerekçeleri ile bilgi ve görgülerinin tespiti hususunda bir gayret sarf etmediği, vaki şikâyetlere ilişkin de bir işlem yapmayarak soruşturmayı faili meçhul evrak olarak sürdürdüğü, Cezaevi özel müdahale planının "İcra" bölümünün "a" maddesinde "Fiili müdahale ve destek grubu" olarak gösterilen ve ayrıca ölüm ile yaralama olaylarının meydana geldiği C blokta konuşlandırılan özellikle Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına ait personelin kimlik bilgileri ile operasyon sırasında icrai eylemlerinin tespiti hususunda yeterli hassasiyeti göstermediği, bir kısmının ön soruşturma sırasında alınan beyanlarına itibar ederek haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, Operasyonda görev alan ve fiili müdahale grubu içerisinde yer aldığı iddiasıyla haklarında 2010/123 sayılı fezleke tanzim edilen ve er olarak görev yapan 38 askerin ön inceleme aşamasında tespit edilen ifadeleri ile yetindiği, emir komuta zincirinin tespitine ve belirtilen askerlerin kimden hangi emri aldıklarına, ölüm ile yaralanmalara kimlerin sebebiyet verdiğine dair savunma ve beyanlarına başvurmadığı, ilgili jandarma komutanlıklarına müzekkere yazarak müdahalede görev alan kişilerin isim listesini göndermelerini istemekle yetindiği, Operasyonda görev alan asker kişilerden hiç birisinin savunma veya beyanını bizzat tespit etmediği gibi ön soruşturma sırasında ve bir kısmı matbu olarak düzenlenen ifade tutanakları kullanılarak ön soruşturmacı rütbeli askerler tarafından alınan beyanlarla yetindiği, operasyonda görev alan bir kısım kamu görevlisinin ise ön soruşturma aşamasında dahi savunma veya beyanlarına başvurulmadığı hâlde ifadelerinin alınması konusunda bir çaba göstermediği, Bu şekilde etkin bir soruşturma yürütmediği, CMK hükümleri çerçevesinde yasal hakları hatırlatılmak suretiyle ilgililerin savunma veya beyanlarını tespit etmeyerek ve asker şüpheliler hakkında yürütülen soruşturmada yine asker kişiler tarafından yasal hakları hatırlatılmadan alınan ifadelere itimat ederek fezleke tanzim ettiği veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği belirtilerek TCK’nın 257/1-2, 53. maddeleri uyarınca yargılama yapılıp cezalandırılması istemiyle 2802 sayılı Kanun’un 89. maddesi uyarınca son soruşturmanın Yargıtayın görevli ceza dairesinde açılıp yapılmasına karar verildiği, HSYK müfettişlerince düzenlenen 06.02.2012 tarihli inceleme tutanağına göre; Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen "Hayata dönüş" operasyonu sonrasında hükümlü ve tutuklu koğuşlarından ele geçirilen silahların cezaevine sokulmasında ihmallerinin bulunduğu şüphesiyle 1615 infaz koruma memuru ve jandarma görevlisi hakkında 2001/10927 sayılı dosya kapsamında 765 sayılı TCK’nın 240 ve 245. maddelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle soruşturma başlatıldığı, Soruşturma sonucunda Cumhuriyet Savcısı ..... tarafından düzenlenen 16.07.2001 tarihli iddianame üzerine kovuşturma aşamasına geçildiği, düzenlenen iddianamede 1615 infaz koruma memuru ve jandarma görevlisi hakkında, 765 sayılı TCK’nın 240 ve 245. maddelerini ihlal ettikleri gerekçesiyle Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine dava açıldığı ve dava dosyasının Mahkemenin 2001/934 esas sırasına kaydedildiği, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesinin dava dosyasındaki sanıklardan infaz koruma memurları ile jandarma görevlilerinin yargılamalarının ayrı yapılması maksadıyla ayırma kararı verdiği ve infaz koruma memuru olan 155 sanığın davalarını 2007/240 esas sayılı dosya üzerinden sürdürdüğü, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesinin her iki dava dosyasını da 23.06.2008 tarihinde sonuçlandırarak sanıklar hakkında 765 sayılı TCK’nın 102/4 ve 104/2. maddeleri uyarınca zamanaşımı nedeniyle CMK'nın 223/8. maddesi gereğince düşme kararı verdiği, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen "Hayata dönüş" operasyonu sırasında direniş gösteren hükümlü ve tutuklulara ilişkin 2000/21034 sayılı evrak üzerinden yürütülen soruşturmanın 27.02.2001 tarihinde tamamlanarak Cumhuriyet Savcısı..... tarafından 167 şüpheli hakkında "Toplu ayaklanma" suçundan iddianame düzenlendiği, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasının 2001/189 esas numarasına kaydedildiği, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesince 2001/189 esas sayılı dava dosyasının da 28.04.2009 tarihinde sonuçlandırılması suretiyle sanıklar hakkındaki kamu davasının 765 sayılı TCK'nın 102/4 ve 104/2. maddeleri uyarınca zamanaşımı nedeniyle CMK'nın 223/8. maddesi gereğince düşmesine karar verildiği ve kararın bir takım sanıklarca temyiz edilmesi nedeniyle dosyanın Yargıtay’a gönderildiği, HSYK müfettişlerince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (Eski 2000/21030 ve 2010/7832 sayılı soruşturma evrakı) esas sayılı dosyasının incelenmesi sonucu düzenlenen 13.02.2012 tarihli inceleme tutanağına göre; 2000/21030 sayılı soruşturma evrakının 01.04.2010 tarihli ve 2010/193 sayılı tefrik kararı ile bir kısım sanıklar ve suçlar yönü ile ayrılarak 2010/7832 sayılı soruşturmaya kaydedildiği ve soruşturmanın bu numara üzerinden sürdürüldüğü, Tefrik kararında; “Tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu bölüme fiilen müdahale eden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı personelinin sayısı, görevi ve isim listesinin gönderilmediği, ilgili birimlerle müteaddit yazışmalara rağmen bu konuda bilgi alınamadığı, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazılan müzekkereye 24.03.2006 tarih ve 94926 sayı ile ‘...Operasyona katılanlarla ilgili bilgi ve belgeye rastlanmadığı...’ şeklinde cevap verildiği, keza 09.03.2006 tarih ve 75613 sayılı cevabi yazının da aynı mahiyette olduğunun belirtildiği, yine ölümlerin ve yaralanmaların olduğu bölüme müdahale eden ve kimlik bilgileri ile adresleri tespit edilemeyen görevliler yönü ile evrakın tefrik edildiği” hususlarına yer verildiği, Tefrik kararına ekli belgelerin tetkikinde; 17.03.2010 tarihinde sanık tarafından, 2000/21030 A.İ.D. sayısı üzerinden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazılarak 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde yürütülen "Hayata dönüş" operasyonunda görev aldıkları bildirilen personelin açık kimlik ve adreslerini gösterir listenin çıkarılıp gönderilmesi, ayrıca Jandarma Üstçavuş ...... (1992-378), Jandarma Kıdemli Çavuş Zafer Sabancı (200-0848) ve Uzman Jandarma Çavuş .....’nun açık kimlik ve adres bilgileri ile hâlen görev yaptıkları yerin bildirilmesinin ve evraka T.C. kimlik numaraları ile birlikte nüfus cüzdan suretlerinin eklenmesinin istendiği, aynı tarih ve sayı ile İstanbul İl Jandarma Komutanlığına yazılan müzekkere ile Bayrampaşa Cezaevinde yapılan "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili ayrıntılı planların tasdikli örneklerinin ve daha önceki yazılarında operasyonda fiili müdahale grubu olarak görev yaptığı bildirilen Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı görevlilerinin açık kimlik ve adres bilgileri ile rütbe ve görevlerinin liste hâlinde gönderilmesinin talep edildiği, Yine 07.06.2001 tarihli ve 2001/10007-591 sayılı fezlekeli soruşturma evrakı ile 13.03.2002 tarihli ve 2002/137 C. İş sayılı yazılara ilgi tutularak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilen aynı tarihli ve sayılı cevabi yazıda; 19.12.2000 tarihli “Hayata dönüş” operasyonunda ölen ve yaralanan tutuklu ve hükümlüler ile ilgili yapılan soruşturmada Gülizar Özpolat ve arkadaşlarının dilekçe fotokopilerinin 28.08.2007; Avukat ..., Avukat ..., Avukat ... ..... ve Avukat .....’ın dilekçe fotokopilerinin ise 21.12.2009 tarihinde gönderildiği, şikâyetçi....’ın benzer nitelikteki şikâyeti ile ilgili Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 18.01.2001 tarih ve 2001/4709-502 sayı ile takipsizlik kararı verilmiş olmasına rağmen ısrarla benzer nitelikte şikâyetlerde bulunulduğu, şikâyetin dönemin Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları, Jandarma Genel Komutanı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanı, İstanbul İl Jandarma Komutanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve İstanbul Cumhuriyet Savcısı gibi görevlileri de kapsadığı, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne yazılan 09.04.2010 tarihli ve 2000/21030 A.İ.D. sayılı müzekkere cevabında ise; "Hayata dönüş" operasyonunda meydana gelen olaylarda 12 kişinin ateşli silahlar veya çıkan yangın nedeniyle yaralanıp ölmeleri, 29 kişinin ise çeşitli şekillerde yaralanmaları olayı ile ilgili devam eden soruşturmada, operasyona katılan jandarma görevlilerinden kimlikleri tespit edilemeyen ve ifadeleri alınamayanlarla ilgili soruşturma evrakının 01.04.2010 tarihinde tefrik edildiğine ve 2010/7832 sayılı soruşturma numarası üzerinden soruşturmaya devam edildiğine, 214 jandarma görevlisi hakkında 02.04.2010 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiğine, 39 jandarma görevlisi hakkında ise Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmak üzere aynı tarihte 2010/123 sayılı fezleke düzenlendiğine yer verildiği, 17.03.2010 tarih ve 2000/21030 A.İ.D. sayısı üzerinden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazıldığı, müzekkereye verilen 12.04.2010 tarihli cevabi yazıda; "Konu ile ilgili Cumhuriyet Başsavcılığınca daha önce yazılan müzekkereye 24.03.2006 tarihli ve PER:7200-26-06/94926 sayılı yazı ile cevap verildiği, ayrıca Jandarma Üstçavuş ......'nın (1992-378) birliklerine bağlı Jandarma Arama Kurtarma Tabur Komutanlığı emrinde iken 11.03.2001 tarihinde firar ettiği ve 17.02.2002 tarihinde TSK’dan ilişiğinin kesildiği, Jandarma Kıdemli Çavuş ....’nın (200-0848) Jandarma Komando Operasyon Tabur Komutanlığı emrinde iken 2005 yılında Tunceli Ovacık Jandarma Komando Tabur Komutanlığı emrine atandığı, Uzman Jandarma Çavuş .....’nun ise 21.11.2001 tarihinde terhis edildiği ve Gümüşhane Kelkit Askerlik Şubesine kayıtlı olduğu”nun belirtildiği, Kelkit Askerlik Şubesine yazılan müzekkereye ise 10.05.2010 tarihinde cevap verilerek .....’nun kimlik bilgilerinin gönderildiği, 26.04.2010 tarihinde yeniden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazılıp, 24.03.2006 tarihli ve PER:7200-26-06/94926 sayılı cevabi yazının ve eklerinin onaylı suretlerinin istenerek Jandarma Üstçavuş ......, Jandarma Kıdemli Çavuş Zafer Sabancı (200-0848) ve Uzman Jandarma Çavuş .....’nun T.C. kimlik numaralarını gösterir şekilde nüfus kayıt örneklerinin yeniden talep edildiği, müzekkereye verilen 03.06.2010 tarihli cevabi yazıya, 24.03.2006 tarihli ve PER:7200-26-06/94926 sayılı yazının onaylı suretinin ve talep edilen personele ait kimlik bilgilerinin eklendiği, 24.03.2006 tarihli ve PER:7200-26-06/94926 sayılı yazının tetkikinde; “Hayata dönüş” operasyonuna dair bilgi ve belgelerin, operasyonun yürütülmesinden sorumlu İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı ile İl Jandarma Komutanlığından talep edilmesinin uygun olacağının değerlendirildiği, olay tarihinin üzerinden altı yıllık bir süre geçmiş olması nedeniyle de operasyona fiilen katılan personelin kimler olduğuna dair bir kayıt ve belgeye rastlanmadığının belirtildiği, ayrıca yapılan ön inceleme sırasında ön incelemeci olan kişinin olayla ilgili bilgilere sahip olabileceğinin düşünüldüğü, zira bu kişinin operasyonun yapıldığı tarihte Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı olarak görev yapan Jandarma Albay Y. ......ile irtibata geçtiğinin belirtildiği, bu nedenle operasyonla ilgili olarak talep edilen bilgi ve belgeler konusunda ön incelemecinin bilgisine başvurulabileceği hususlarına yer verildiğinin görüldüğü, Dosya içerisinde bulunan 02.04.2010 tarihli kovuşturmaya yer olmadığına dair ek kararın incelenmesinde; bazı tutuklu ve hükümlü şikâyetçilerin operasyon ve sevkleri sırasında jandarma görevlileri tarafından kötü muameleye tabi tutuldukları iddialarına yönelik, operasyonun özelliği ve seyri dikkate alınarak bu yönde bir delil elde edilemediği gerekçesiyle bazı sanıklar hakkında bu suçlardan açılan kamu davasının zamanaşımı nedeniyle düştüğü, ayrıca ihbar, şikâyet ve soruşturma konusu öldürme ve öldürmeye teşebbüs, efrada suimuamele suçlarına katıldıklarına dair savunmalarının aksine haklarında kamu davasının açılmasını gerektirecek bir delil bulunamadığı, şüphelilerin ilgili bölüme bizzat müdahale eden kişiler olmadıkları, bir kısmının cezaevi dışında görev aldığı veya Ümraniye Cezaevinde yapılan operasyonda görevli olduğu gerekçe gösterilerek 214 şüpheli hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verildiği, kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verilenler arasında ...... isimli kişilerin de olduğu, 07.12.2010 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesince Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılarak ....., ........ Cezaevinin birinci ve ikinci müdürleri, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı, Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı, Halkalı Jandarma Tabur Komutanlığı ve Avrupa Yakası Mürettep Bölük Komutanlığı personeli hakkında ne gibi işlemler yapıldığının ve kimlikleri tespit edilemediğinden bahisle haklarında ayırma kararı verilen şüpheliler ile ilgili yürütülen hazırlık tahkikatının sonucunun sorulduğu, Mahkemenin müzekkeresine istinaden 22.12.2010 tarihinde sanık tarafından yazılan cevabi yazıda; savunmaları alınamayan jandarma görevlileri yönünden 01.04.2010 tarihinde evrakın tefrik edildiği ve soruşturmanın devam ettiği, dönemin Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile üst düzey askeri ve sivil görevliler hakkında şikâyetçiler ve vekillerinin şikâyet ve suç duyuruları ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 09.06.1998 tarihli ve 1572 sayılı genelgesi gereğince görevli bulundukları yer ve değişik yerlerdeki ceza infaz kurumlarında gerçekleştirilen benzeri operasyonlar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Anayasa’nın 100 ve TBMM İçtüzüğünün 107. maddeleri gereğince takibata yer olmadığına ve Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine karar verip dosyayı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, ayrıca katılanlar vekilleri..... ve ...’ın dönemin Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile Jandarma Genel Komutanı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanı, İstanbul İl Jandarma Komutanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve İstanbul Cezaevi Cumhuriyet Savcısı haklarındaki görevden kaynaklanan dilekçeli şikâyetleri nedeniyle 17.03.2010 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazı ekinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına bildirimde bulunulduğu bilgilerine yer verildiği, 16.12.2010 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 13.12.2010 tarihli ve 73412 sayılı yazısı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 14.12.2010 tarihli ve 2010/14687 sayılı yazılarına istinaden Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne hitaben soruşturma dosyasına ilişkin bilgilendirme yazısı yazıldığı, 05.01.2011 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Özpolat ve yirmi bir kişiden oluşan arkadaşlarının başvuruları nedeniyle yanıtlanmasını talep ettiği soruların Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği ve bu yazının Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma savcısı sanığa 06.01.2011 tarihinde havale edildiği, sanık tarafından 19.01.2011 tarihinde sorulara ilişkin altı sayfadan ibaret cevabi yazı düzenlenerek Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Benzer nitelikte, Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün 04.01.2011 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği Arıkan ve 25 kişiden oluşan arkadaşları ile..... ve arkadaşlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurularına ilişkin 14.01.2011 havale tarihli yazılarına, soruşturma savcısı sanık tarafından 25.01.2011 tarihinde verilen altışar sayfadan ibaret cevabi yazıların Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 19.01.2011 tarihinde ise Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin "Arıkan ve diğerleri" tarafından yapılan başvuru nedeniyle yanıtlanması talep edilen sorularının cevaplarına dair dosya inceleme tutanağı tanzim edilmesine ilişkin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilen müzekkere nedeniyle sanık tarafından 28.01.2011 tarihinde dosya inceleme tutanağı tanzim ederek yedi sayfadan oluşan 31.01.2011 tarihli cevabi yazının Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Yine bu meyanda ......’e ilişkin AİHM’nin yazısı 25.02.2011, .....ve arkadaşlarına ilişkin yazıların 28.03.2011 ve 02.05.2011;...... ve diğerlerine ilişkin yazıların 25.05.2011 tarihlerinde;.....,...... ve diğerleri hakkında aynı nitelikte AİHM’nin yazılarının ise 30.05.2011 tarihinde sanık tarafından cevaplandırılarak cevabi yazıların Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığı ile Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü ile Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne iletildiği, 06.04.2011 tarihinde sanık tarafından Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine müzekkere yazılarak on yedi sayfalık "Tufan" isimli Bayrampaşa özel müdahale planının tasdikli fotokopisinin gönderilmesinin istendiği, Aynı tarihte "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili Bayrampaşa özel müdahale planının tasdikli örneğinin gönderilmesine dair İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığına yazılan müzekkereye 27.04.2011 tarihinde “Hayata dönüş operasyonunun icrası ile ilgili herhangi bir plana ait belge bulunmadığından gönderilemediği” şeklinde cevap verildiği, Aynı tarihte Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazılan müzekkereye verilen cevapta da "Tufan" isimli Bayrampaşa özel müdahale planının komutanlıklarınca hazırlanmadığı, söz konusu planın Komutanlıklarının konuşlandığı Ankara’da değil İstanbul’da icra edildiği, bu nedenle plana ait bir suret bulunamadığı ve ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev alan personelin isimlerini gösteren listenin tanzim edilemediği hususlarına yer verildiği, İstanbul İl Jandarma Komutanlığına aynı tarihte yazılan müzekkereye ise 13.05.2011 tarihinde verilen cevabi yazıda "Tufan" isimli plan metninin Jandarma Genel Komutanlığı Karargâhı ile İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığında bulunamadığının 11.02.2011 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına bildirildiğine, ancak fotokopi ile çoğaltılmış bir suretinin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı arşivinde bulunduğuna ve bir suretinin aynı Mahkemeye gönderildiğine, sonuç olarak planın orijinalinin bulunamadığına, operasyonda görev alan personelin isimlerinin belirlenemediğine ve istenilen personel listesinin gönderilemediğine dair cevap verildiği, Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas sayılı dosyasının 23.11.2010 tarihli ilk ve 06.04.2011 tarihli beşinci oturumlara ilişkin zabıtların ve İstanbul 2. İdare Mahkemesinin 2002/334 esas ve 2003/1613 sayılı kararının onaysız fotokopilerinin soruşturma evrakı içerisine alındığı, Edirne İl Jandarma Komutanlığının 17.03.2006 tarihinde...... tarafından verilen müzekkere cevabının onaysız suretinin dosya içerisine konulduğu, 12.05.2011 tarihinde bir kısım katılanlar vekilleri .... ... ve ...’ın dosyaya fotokopisi giren Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planı kapsamında Jandarma Yüzbaşı Özcan Yüksel, Jandarma Başçavuş ..... Jandarma Albay......, ....., Jandarma Alay Komutanı H. İbrahim Tüysüz, İstanbul Bölge Jandarma Komutanı..... da dâhil toplam 29 kişi hakkında suç duyurusunda bulundukları, 13.05.2011 tarihinde şikâyet dilekçelerinin soruşturmanın 2011/12739 sırasına kaydedildiği, 08.07.2011 tarihli ve 2011/437 sayılı birleştirme kararı ile de 2011/12739 soruşturma sayılı evrakın inceleme konusu dosya ile birleştirildiği, Dosya içerisinde, üzerinde "Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı", "Hayata dönüş operasyonu" yazılı ve 2010/7832 sayılı numaranın verildiği bir CD’nin bulunduğu, ayrıca dosya ekinde 2000/21030 soruşturma sayılı dosyaya ilişkin müzekkere cevaplarının onaylı suretleri, Adli Tıp Kurumundan alınan raporlar, ifadeler ve şikâyet dilekçeleri, ön inceleme raporları ile geçici yaralanmalara dair adli raporlar, tutuklama müzekkereleri, sanık ifadeleri, ölenlere ait otopsi tutanakları, Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine ait 2001/934 esas ve 2008/1569 sayılı kararın fotokopilerinin bulunduğu, Açık kimlik bilgileri belli olmayan ...... tarafından 22.04.2011 tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmek üzere İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına verilen dilekçede, 19.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde yapılan “Hayata dönüş” operasyonunun sorumluları olarak gösterilen ....., .....,..... ve.....haklarında soruşturma yapılmasının talep edildiği ve Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dilekçenin 2011/56501 sayılı soruşturmasına kaydedildiği, 2011/1376 sayılı birleştirme kararı ile de aynı konuda soruşturmanın devam ettiği belirtilen 2011/56458 sayılı soruşturma evrakı ile bu evrakın birleştirildiği, açık kimlikleri belli olmayan ...... ve ..... isimli kişilerin de aynı tarih ve mahiyetteki dilekçelerinin başka soruşturma numaralarına kaydedilmesi nedeniyle bu soruşturma dosyalarının da 2011/56458 sayılı soruşturma dosyası ile birleştirilmelerine karar verilerek kayıtların kapatıldığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/5455 numaralı soruşturma dosyasından verilen 25.12.2000 tarihli ek takipsizlik kararı ile aynı dosya kapsamında soruşturma sonrasında düzenlenen 25.12.2000 tarihli ve 2083 sayılı iddianamenin fotokopilerinin dosya içerisinde bulunduğu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 24.06.2011 tarihli ve 56458-4008 sayılı yetkisizlik kararı ile dosyayı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, 15.07.2011 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca, gelen yetkisizlik kararının kaydedildiği 2011/15541 sayılı soruşturma dosyasının 2010/7832 sayılı soruşturma evrakı ile birleştirerek bu dosya üzerinden soruşturmaya devam edilmesine karar verildiği, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının 22.03.2011 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği "Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı" isimli belgenin tasdikli bir suretinin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca ilgili Mahkemeden istendiği, söz konusu planın 28.07.2011 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, bu planın fotokopisinin dosya içerisinde olduğu, "Bayrampaşa Cezaevi Özel Müdahale Planı" isimli belge kapsamında bulunan "Ek-A Görev Bölümü" başlıklı belgede operasyonda görev alacak kişilerin görev dağılımının yapıldığı, buna göre ......’un operasyon komutanı,......’in ise operasyon komutan yardımcısı olarak belirlendiği, ayrıca .....,....., .....'un operasyona katılan bölük komutanları olduklarının müdahale planında belirtildiği, müdahale planın durum, vazife, icra, muhabere hizmet desteği ile komuta ve muhabere olarak belirlenen beş aşamadan oluştuğu, bu beş aşamanın da kendi içlerinde değişik bölümlere ayrıldığı, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının İstanbul (Çağlayan) Adliyesine taşınması ile 2010/7832 soruşturma numarasının UYAP ortamında otomatik olarak 2010/208053 sayılı soruşturma numarasını aldığı, bu numara üzerinden devam eden soruşturmada 15.12.2011 tarihinde Ümraniye, Sultangazi ve Bağcılar İlçe Emniyet Müdürlüklerine müzekkereler yazılarak ....., ...... ve ......’ın müracaatlarının sağlanmasının istendiği, hâlen yazılan müzekkerelere cevap verilmesinin beklendiği, HSYK müfettişlerince Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas sayılı dosyasının incelenmesi sonucu düzenlenen 15.02.2012 tarihli tutanağa göre; Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 2001/1007 hazırlık ve 2001/591 karar sayılı fezlekenin, 240 kişiden ibaret şikâyetçilerin, Başbakan......., Başbakan Yardımcıları ......, .....ve......, Adalet Bakanı ....., Sağlık Bakanı ...... ve İçişleri Bakanı ..... hakkında 19.12.2000 tarihinde işlendiği iddia olunan görevi ihmal suçuna yönelik şikâyetlerine istinaden kaleme alındığı, fezlekenin Cumhuriyet Savcısı ..... (24954) tarafından düzenlendiği ve "Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 103 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri uyarınca başbakan ve bakanlar hakkında soruşturma yapma yetkisinin TBMM Başkanlığına ait olduğu" belirtilerek Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma yapma yetkisinin bulunmadığı gerekçesi ile mevcut anayasal sistem gereğince ilgililer hakkında takibata yer olmadığına karar verildiği, ayrıca cezaevi ve kolluk görevlileri hakkındaki suç duyurusu ile ilgili Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 hazırlık sayısı üzerinden soruşturma yapıldığının belirtildiği, fezleke ekinde şikâyetçi yakınanlara ait dilekçe fotokopilerinin bulunduğu, yine "Hayata dönüş" operasyonu sırasında yaralanan kişilere ait adli rapor ve bir kısım olay tutanakları ile yetkisizlik kararı fotokopilerinin dosyaya eklendiği, yakınanların "Efrada suimuamele" suçuna yönelik ilgili görevliler hakkındaki şikâyetlerine istinaden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisizlik kararı ile evrakı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğine dair fotokopilerin dosya içerisine alındığı, Dosya içerisinde İstanbul Kapalı Cezaevi C blok ile ilgili nöbet çizelgeleri, 21.12.2000 tarihinde terör bölümü C blokta yapılan arama tutanakları, Adalet Bakanlığına yazılan bilgilendirme yazıları, cezaevi ve Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı görev cetveli ve personel isim listesi, şikâyetçi ifadeleri, Tereke Hâkimliğine yazılan yazılar, Cumhuriyet Savcısı ..... tarafından yazılan müzekkereler, operasyonda ölen kişilerin kimlik bilgilerine dair tutanaklar, emanete alınan eşya gibi 2000 ve 2001 yıllarına ait bilgi, yazışma ve belgelerin bulunduğu, bu yıllar itibarıyla savcılık muamelelerinin Cumhuriyet Savcıları..... ve ..... tarafından yürütüldüğü, Matbu şekilde çoğaltıldığı anlaşılan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış 20.12.2000, 05.01.2001 ve 12.01.2001 tarihli suç duyurularının, ilgilileri tarafından imzalı fotokopilerinin,......’e ait şikâyet dilekçesinin, suç duyusunda bulunanlardan bir kısmının Cumhuriyet savcıları huzuru ile tespit edilen ifadelerinin ve savunmalarının onaysız fotokopilerinin dosya içerisine alındığı, 20.12.2000 tarihinde Bayrampaşa Cezaevinde olay yeri inceleme ekiplerinin düzenlediği olay yeri inceleme raporu ve ekinde yer alan 108 adet olay yeri fotoğrafı ile iki adet olay yeri VHS kasetlerinin evraka eklendiği, ayrıca olay yeri olan Bayrampaşa Cezaevinde çekilmiş ceset fotoğrafları, bu fotoğraflara ait albüm ve bir adet VHS kasetinin de dosya içerisine alındığı, Bir kısım şahıslar ve/veya vekilleri tarafından soruşturma dosyasına 20.12.2000, 26.12.2000, 09.01.2001, 02.01.2001, 04.01.2001 ve 04.05.2001 tarihli ihbar dilekçelerinin sunulduğu, 2000 ve 2001 yıllarında yapılan şikâyetlere ilişkin dilekçelerin dosya içerisinde bulunduğu ve İstanbul veya Edirne Cumhuriyet Başsavcılığına ibraz edilen şikâyet dilekçelerine istinaden verilen yetkisizlik kararlarının ekli şikâyet dilekçeleri ile birlikte Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından C.T.E. 2000/457 sayılı yazı ile İstanbul Kapalı Ceza ve Tutukevi Müdürlüğüne yazı yazılarak, cezaevindeki C blokta ölüm ve açlık grevlerine katılan hükümlü ile tutukluların kimliklerinin ve tevkif müzekkereleri örneklerinin, anılan blokta ölüm orucu ve açlık grevine katılmayıp sadece hükümlü ya da tutuklu olarak bulunanlara ait kimlik ve tevkif müzekkere örneklerinin, bu koğuşlarda bulunup da başka cezaevlerine gönderilenlerin kimlik bilgileri ve gönderildikleri cezaevlerinin isimlerinin, ayrıca operasyonda yaralanıp çeşitli hastanelere sevk edilen tutuklu ve hükümlülerin tespitinin, hangi koğuşlarda olduklarının ve hangi suçlardan cezaevinde bulunduklarının bildirilmesinin istendiği, Dosya içerisinde bulunan 19.12.2000 tarihli tutanakta İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı..... ile Cumhuriyet Savcısı.....’ın imzadan imtina ettiklerine dair kaydın bulunduğu, imzalarının tutanakta olmadığı, tutanakta imzası bulunan sair kişilerin ise isimlerinin yazılı olmadığı, yalnızca sicil numaralarının tutanakta belirtildiği, tutanağın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 18.12.2000 tarihli ve bila sayılı emri, Bayrampaşa Kapalı Cezaevi Müdürlüğünün 18.12.2000 tarihli ve bila sayılı iki adet yazısı ilgi tutularak jandarma tarafından yapılan müdahaleye ilişkin tutulduğunun anlaşıldığı, 20.12.2000 tarihinde sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından Adli Tıp Kurumuna C.T.E 2000/457 Bakanlık numarası üzerinden müzekkere yazılarak C-L kadınlar koğuşunda ve iki koğuş arasındaki bahçede bulunan cesetlerin (bir ceset ile beş yanık ceset) gönderilerek otopsi yapılması ve ölüm nedenlerinin tespit edilmesinin istendiği, yine aynı tarihte cesetlerin fotoğraflarının çekilmesi konusunda görevlendirilen fotoğrafçı bilirkişi ile birlikte sanık ve adı geçen Cumhuriyet Savcıları ile zabıt kâtibi tarafından cezaevindeki işlemlere ilişkin tutanak tanzim edildiği, Sanık tarafından 20.12.2000 tarihinde "Bakanlık işi acele" başlıklı C.T.E. 2000/457 sayılı yazı ile Sağmalcılar Devlet Hastanesi Başhekimliğine müzekkere yazıldığı, 21.12.2000 tarihinde sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından Bayrampaşa Kapalı Cezaevi C blokta gerçekleşen olaylarla ilgili ölenlerin cesetleri üzerinde ölü muayene ve tespit işlemleri yapıldıktan sonra, sabah erken saatte refakatte bir komiser, üç polis memuru ve iki zabıt kâtibi olduğu hâlde olayların geçtiği bölümlerde fotoğraf ve video çekimi yapılmak üzere gelindiğine dair tutanak tanzim edildiği, 21.12.2000 tarihinde yine aynı kişiler tarafından 21.12.2000 tarihinde İstanbul Kapalı Ceza ve Tutukevi terör koğuşlarının dıştan yapılan görgü ve saptama tutanağının tanzim edildiği, bir gün sonra da Adli Tıp Kurumuna yazı yazılarak olay mahallinde yapılacak olan keşfe istinaden uzman bilirkişi tayin edilmesinin istendiği, 20.12.2000 tarihinde sanık tarafından kaleme alınan 2000/457 C.T.E Bakanlık sayılı Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne gönderilen yazıda, operasyonda ölen ve yaralananlara ilişkin bilgi verildiği, ayrıca aynı tarihte Haseki Devlet Hastanesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine "Bakanlık işi acele" başlıklı müzekkereler yazılarak sevk edilen kişilerin hangi sebeple yaralandıklarına dair bilgiler istendiği, 21.12.2000 tarihinde de yine sanık tarafından ölen kişilerin üzerindeki kıymetli eşyanın ve değerlerinin tespitine ilişkin müzekkereler yazıldığı, 21.12.2000 tarihinde sanık tarafından İstanbul Kapalı Cezaevine yazılan müzekkereye verilen cevapların dosyasına havale edildikleri, aynı gün saat 13.00 itibarıyla yine aynı kişilerce, yanlarında komiser......, polis memurları......,..... ve ...... ile zabıt kâtipleri...... ve ......olduğu hâlde tutanak tanzim edildiği, yine olayın meydana geldiği yerle ilgili çekilen videokasetler ve fotoğrafların Cumhuriyet Başsavcılığına en kısa zamanda tesliminin istendiği, Sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından 22.12.2000 tarihinde düzenlenen olay tespit soruşturma ve ölü muayene tutanaklarının dosyada olduğu, Ayrıca aynı tarihte; sanık tarafından Tereke Hâkimliğine müzekkereler yazıldığı, Komiser...... ve polis memurları tarafından tanzim edilen olay yeri inceleme raporunda, Cumhuriyet Savcıları nezaretinde olayların çıkmış oluğu C Blokta koğuşların genel görünümünün kameraya alınıp fotoğraflama işlemleri yapıldığının belirtildiği, Avukatlar....., ......, ....., ..... ve ......’un dosyaya ibraz ettikleri dilekçe ile olay yerinde suç delillerinin tespitini istedikleri, ayrıca aynı koğuşta kalan tutukluların ivedilikle dinlenmesi, operasyona katılan tüm görevlilerin isim ve operasyon sırasındaki görevleri ile kullandıkları silahların saptanması ve operasyon emrini veren makam ile yazılı emrin sorulmasını talep ettikleri, Sanık ve Cumhuriyet Savcısı ..... tarafından Adli Tıp Kurumu Fizik/Balistik İhtisas Dairesi Başkanlığına müzekkere yazılarak boş kovanların kısa ve uzun namlulu silahlara ait olup olmadıklarının, tek veya daha fazla silahtan atılıp atılmadıklarının, boş kovanlar dışında diğer patlayıcılara ilişkin parçaların incelenerek hangi patlayıcılara ait olduklarının, bu tür patlayıcıların parçalayıcı, yaralayıcı, yakıcı, zehirleyici, öldürücü, zarar verici, bayıltıcı ve benzeri silahlardan olup olmadıklarının, hangi amaçlarla kullanıldıklarının belirlenmesinin istendiği, Sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından Adli Tıp Kurumu Başkanlığına yazı yazılarak patlayıcı, yanıcı, yakıcı, zehirleyici, parçalayıcı nitelikte silahlar ve patlayıcı maddeler konusunda uzman tayin edilmesinin, ayrıca Adli Tıp Kurumu Fizik/Balistik İhtisas Dairesi Başkanlığına müzekkere yazılarak operasyonda kullanılan silah ve patlayıcılarla ilgili detaylı bir şekilde inceleme raporları tanzim edilmesinin istendiği, Cumhuriyet Savcısı .... tarafından ise aynı tarihte İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne yazı yazılarak ekli patlayıcı madde parçaları ve boş kovanlar üzerinde inceleme yapılması ve rapor düzenlenmesinin istendiği, Cumhuriyet Savcısı..... tarafından Adli Tıp Kurumuna 10.07.2001 tarihinde de aynı mahiyette bir yazı yazıldığı, Yine aynı tarihte; teknik bilirkişiler refakatinde Cumhuriyet Savcısı..... tarafından olay yeri keşif ve tespit tutanağının tanzim edildiği, 09.01.2001 tarihinde yapılan keşfe ilişkin İnşaat Mühendisi ..... tarafından bilirkişi raporu düzenlendiği, Sanık ve Cumhuriyet Savcısı ..... refakatinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevi C blokta beş kişiden oluşan adli tıp uzmanlarınca keşif yapılarak olay yeri keşif ve inceleme tutanağı düzenlendiği, adli tıp uzmanı bilirkişilerince düzenlenen Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümü C blok olay yeri inceleme ek raporunun 06.03.2002 tarihinde dosyasına havale edildiği, 20.12.2000 tarihinde sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından adli tıp uzmanı refakate alınarak C.T.E 2000/457 sayılı ölü muayene tutanaklarının tanzim edildiği, Adli Tıp Kurumunca yapılan DNA tespitine ilişkin adli raporlar ve otopsi tutanaklarının düzenlendiği, Dosya içerisinde 22.12.2000 tarihli Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce gönderilen ekspertiz raporu, polis memurlarınca tanzim edilen 17.01.2002 tarihli inceleme ve imha raporu, sanık ile Cumhuriyet Savcıları ..... ve..... tarafından düzenlenen Bayrampaşa Kapalı Cezaevine yapılan operasyonda ölen kişilerin kimlik bilgilerine dair 21.12.2000 tarihli tutanak, yine aynı kişilerce 20.12.2000 tarihinde kaleme alınan zapt etme tutanağı, Adli Tıp Kurumu dışındaki sağlık kuruluşlarında alınan adli tıp raporları ve muayene tutanakları, Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis Laboratuvarları Dairesi Başkanlığının 23.12.2000 tarihli ve 2000/3088 uzmanlık sayılı, 15.01.2002 tarihli ve 2002/96 uzmanlık sayılı, 02.01.2001 tarihli ve 2001/11 uzmanlık sayılı ve 05.01.2001 tarihli ve 2001/55 uzmanlık sayılı ekspertiz raporları, Adli Tıp Kurumu Eyüp Şube Müdürlüğünün 12 sayfadan ibaret adli tabiplik raporları, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fizik/Balistik İhtisas Dairesinden alınan 26.01.2001, 10.04.2001, 18.07.2001, 21.05.2001, 13.06.2001 ve 24.01.2001 tarihli adli raporların bulunduğu, 25.12.2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı .... tarafından İl Jandarma Komutanlığına yazılan müzekkere ile olay sırasında düzenlenen tutanağın aslı veya onaylı suretinin, operasyon görüntülerinin ve çekilen fotoğrafların, operasyon sırasında hükümlü ve tutukluların kurtarılmaları amacıyla görevliler tarafından kullanılan silahların cinsi ve kullanan kişilerin kimliklerinin bildirilmesinin ve silahlar üzerinde balistik inceleme yapılmak üzere silahların Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesinin istendiği, Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Başkanlığına Morg İhtisas Dairesi Başkanı Prof. Dr. ..... tarafından yazılan 19.09.2001 tarihli ve 185-d sayılı yazıda yapılan tespitlerden, yalnızca otopside tespit edilen bulgular esas alınıp, ölen kişilere işkence yapılıp yapılmadığı hususunun değerlendirilmesinin mümkün olmadığının belirtildiği, Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümü C blokta 25.12.2001 ve 05.03.2002 tarihlerinde düzenlenen olay yeri inceleme raporu ve ek raporun Adli Tıp Uzmanları Prof Dr. ......, Prof. Dr. ....., Dr. ..... ve Dr. ...... tarafından imzalandığı, 2001-2004 yılları içerisinde Cumhuriyet Savcıları tarafından şikâyetçi ve mağdurların ifadelerinin alındığı, bir kısım ifadelerin cezaevi idare memuru tarafından tespit edildiği, ifadelerin sanık dışındaki Cumhuriyet Savcıları tarafından genel itibarıyla cezaevlerinde tespit edildiği, ayrıca bir kısım şikâyetçi veya şüphelinin geçici ya da kesin adli raporlarının dosya içerisine alındığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2001/4709 hazırlık ve 2001/502 karar sayılı, şikâyetçisi...., sanıkları İçişleri Bakanı ....., Adalet Bakanı ....., Sağlık Bakanı ...... ve müdahaleye katılan tüm görevliler olarak belirtilen ve 19.12.2000 tarihinde işlendiği iddia olunan görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin verilen kararda "Her üç bakana ait isnat edilen suçun göreve ilişkin olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddelerine göre başbakan ve bakanlar hakkında soruşturma yetkisinin TBMM Başkanlığına ait olduğu, bu kişiler hakkında Başsavcılığın soruşturma yetkisinin bulunmadığı" belirtilerek sanıklar hakkında takibata yer olmadığına, şikâyet dilekçesinde müdahaleye katılan tüm görevliler hakkında suç duyurusunda bulunulduğundan bahisle bu konuda ise Başsavcılığın görevsizliğine ve evrakın Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildiği, verilen görevsizlik kararının 18.01.2001 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 31.01.2001 tarihinde de soruşturma defterine kaydedildiği, 19.01.2001 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu Morg İhtisas Dairesi Adli Tıp Uzmanı Dr. .....’ın C blokta yeniden bazı incelemelerin yapılmasına gerek duyulduğuna dair talebine istinaden Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21034 sayılı soruşturma dosyası kapsamında söz konusu yerde keşif yapıldığı, keşfin Cumhuriyet Savcısı ..... ile birlikte üç bilirkişi tarafından gerçekleştirildiği, 19.12.2000 tarihinde işledikleri iddia olunan cezaevi idaresine karşı toplu isyan suçundan 167 sanığın gıyaben tutuklanması talebinin Cumhuriyet Savcısı..... tarafından 02.01.2001 tarihinde Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine gönderildiği, talebin 04.01.2001 tarihinde 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2001/2 müteferrik kararı ile reddedilmesi üzerine sanık tarafından aynı tarihte bu karara itiraz edildiği, 05.01.2001 tarihinde 3. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından itirazın reddedildiği, 09.12.2000 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ..... tarafından yine Adli Tıp Kurumu Fizik/Balistik İhtisas Dairesine yazı yazıldığı ve giysiler üzerinde gerekli incelemelerin yapılarak rapor tanzim edilmesinin istendiği, 11.01.2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı .... tarafından 2000/21030 ve 21034 sayılı soruşturmalarla ilgili kaleme alınan bilgi yazısında "Cezaevi idaresine karşı toplu ayaklanma suçundan soruşturmanın 2000/21034, ölenler, yaralananlar ve güvenlik güçleri bakımından ise 2000/21030 hazırlık evrakı üzerinde devam etmekte olduğu" ibaresine yer verildiği, Cumhuriyet Savcısı..... tarafından 27.02.2001 tarih ve 21034-334 sayı ile toplam 167 sanık hakkında cezaevi idaresine karşı toplu ayaklanma suçundan Eyüp Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasına dair iddianamenin bir suretinin dosya içerisine alındığı, ayrıca Cumhuriyet Savcısı ..... tarafından 16.07.2001 tarihli ve 10927-3374 sayılı iddianame ile yine Eyüp Asliye Ceza Mahkemesine açılan kamu davasında 243 kişinin şikâyetçi, 1615 kişinin ise sanık sıfatının bulunduğu, suçun tüm sanıklar hakkında görevi kötüye kullanma, bir kısım sanık hakkında ise kişilere kötü davranma olduğu, suç tarihinin görevi kötüye kullanma suçu yönünden 07.12.2000 ile 19.12.2000, kişilere kötü davranma suçu yönünden ise 19.12.2000 olduğu, sanıkların infaz koruma memurları ile X-Ray cihazında görevli jandarma personeli ve sair jandarma personeli olarak görev yaptıkları, Ayrıca Cumhuriyet Savcısı ..... tarafından toplam 1615 sanık hakkında 19.12.2000 tarihinde işlenen "Mala zarar verme" ve "Hırsızlık" suçları bakımından 16.07.2001 tarih ve 2001/568 sayı ile ek takipsizlik kararı verildiği, 14.08.2001 tarihinde ise bilirkişi görevlendirme belgesi tanzim edildiği ve yapılması gereken işlemlerin belirtildiği, 20.04.2001 tarihinde İstanbul 1. Jandarma Komando Tabur Komutanlığı tarafından da "Hayata dönüş" operasyonuna katılan Komutanlık personelinin listesinin soruşturma dosyasına sunulduğu, kullanılan silahların Eyüp Cumhuriyet Savcılığına gönderildiğinin üst yazıda belirtildiği, 01.11.2001 tarihinde Cumhuriyet Savcısı ..... ile birlikte adli tıp uzmanı bilirkişiler refakatinde Bayrampaşa Cezaevinde keşif yapılarak ek keşif tutanağının tanzim edildiği ve 14.02.2001 tarihinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümünde yapılan keşifte görev alan bilirkişi heyetinin inceleme ve bilirkişi raporlarını Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına ibraz ettiği, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 14.08.2001 tarihli ve 2000/21030 hazırlık sayılı yazısına istinaden adli tıp uzmanlarınca 12.10.2001 tarihinde hazırlanan bilirkişi raporunun, Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 23.01.2001 tarihli ve 230/010109/2340/199 sayılı Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi Yangın Araştırma Bölümünce düzenlenen adli rapor ile aynı bölümden alınan 01.02.2001 tarihli ve 230/010102-658-124 sayılı adli raporların dosya içerisine alındığı, 15.01.2002 tarihinde sanık tarafından İstanbul İl Jandarma Komutanlığına, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığına, Halkalı Jandarma Komando Tabur Komutanlığına ve Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığına yazılan müzekkereler ile “Hayata dönüş operasyonu ile ilgili önceden plan yapılıp yapılmadığı, yapılmış ise katılan birliklere operasyonda verilen görev dağılımının ne olduğu, tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu C blok dâhil hangi koğuşa hangi görevlilere hangi istikamette müdahale görevi verilip uygulandığı” sorularak, operasyonda görevlilere yazılı talimat verilmiş ise örneğinin, operasyona fiilen katılan personelin açık kimliklerinin ve operasyondaki görevlerinin liste halinde çıkarılıp gönderilmesinin istendiği, yazılan müzekkereye Beşiktaş Balmumcu Jandarma Bölge Komutanlığınca 16.05.2002 tarihinde verilen cevapta “Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığının fiili müdahale ve destek grubu olduğu"nun belirtildiği, operasyonun gerçekleştirildiği C blok dâhil koğuşlara girme görevinin plan esaslarına uygun olarak Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına tevdi edildiği belirtilerek sair konularda yazılan müzekkerelere cevap verildiği, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığının ise 31.12.2002 tarihli müzekkere cevabında “19 Aralık 2000 tarihinde Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde olan operasyonun İstanbul Jandarma Komutanlığı emir ve komutasında icra edildiği, operasyon müdahale planlarının ve görevli listelerinin plan eki olarak İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığınca tanzim edildiği, gerekli bilgi ve belgelerin bu komutanlıktan istenilmesi gerektiği” hususlarına yer verildiği, 08.05.2003 tarihinde 2000/21030 hazırlık numarası üzerinden İstanbul Valiliğine yazı yazılarak Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde gerçekleştirilen operasyonda C blokta barındırılan çok sayıda hükümlü ve tutuklunun olayda yaralanması ve ölmesiyle ilgili tutuklu, hükümlü ve yakınları tarafından yapılan ihbar ve şikâyetler nedeniyle operasyona katılan jandarma görevlileri hakkında 4483 sayılı Kanun hükümleri gereğince ön inceleme yapılarak soruşturma izni verilmesinin talep edildiği ve İstanbul Valiliğinin 25.08.2003 tarihli ve 2003/15 sayılı soruşturma izni verilmemesine dair kararına sanık tarafından İstanbul Bölge İdare Mahkemesi nezdinde 28.10.2003 tarihinde itiraz edildiği, aynı yazıda, hayata dönüş operasyonuna katılan personelin adli ve idari görev ifa ettikleri belirtilerek bugüne kadar soruşturmanın, eylemlerin adli görev sırasında işlendiği kanaatiyle devam ettiğinin, haricen alınan duyumlarda jandarma görevlilerinin olayın idari görev sırasında gerçekleştiği iddialarının bulunması nedeniyle haklarında idari soruşturma yapıldığının belirtildiği, 14.01.2002 tarihinde sanık tarafından Adli Tıp Kurumu Başkanlığına müzekkere yazılarak daha önce olay yerinde yapılan inceleme ve tespitler ile alınan raporlar kapsamında yeniden ek rapor düzenlenmesi ve cezaevinin C blok malta bölümünde ateşli silah ve mermi izleri ile ilgili detaylı rapor tanzim edilmesinin talep edildiği, 08.01.2002 tarihinde İstanbul İl Jandarma Komutanlığınca dosyaya gönderilen Jandarma Komutanı Hami Çakır imzalı yazıda; Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde yapılan operasyonun İl Jandarma Komutanlığı, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığı, Halkalı Jandarma Tabur Komutanlığı ve Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığı ile birlikte yapıldığının belirtildiği, ayrıca Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 15.01.2002 tarihli müzekkeresine aynı kişi tarafından verilen 05.03.2002 tarihli cevabi yazıda "Hayata dönüş operasyonunun İstanbul Jandarma Bölük Komutanlığı tarafından planlandığı, İl Jandarma Komutanlığının sadece sevk bölük komutanlığı görevini almış olduğu ve terör örgütü hükümlü ve tutuklularının Edirne F Tipi Cezaevine sevki ile görevlendirildiği" hususlarına yer verildiği, 05.03.2002 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanlığının 2002/35 Bakanlık sayılı müzekkeresi ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının talebi doğrultusunda görevlendirilen bilirkişi heyetinin düzenlediği olay yeri inceleme ek raporunun mühürlü zarf içinde gönderildiğinin ifade edildiği, 20.03.2002 tarihinde de sanık tarafından Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne bilgi yazısı yazıldığı, yine talebine istinaden Jandarma Genel Komutanlığına yapılan işlemlere ilişkin bilgi verildiği, 25.04.2002 tarihinde sanık tarafından İstanbul Kapalı Cezaevi Müdürlüğüne ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkereler yazıldığı, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 15.01.2002 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazısına Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığınca verilen 22.01.2002 tarihli cevabi yazıda; "Taburun bağlı birliklerinin, operasyonun gerçekleştirildiği tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu C blok dâhil koğuşlarda herhangi bir görev almadığı ve herhangi bir sıcak temasa girmediği, operasyonun nasıl, ne şekilde, hangi komuta ile icra edileceğinin İl Jandarma Komutanlığı Koruma Şube Müdürlüğünce hazırlanan planda mevcut olduğu ve 'Ek A’da' bulunduğu" belirtilerek "Hayata dönüş" operasyonuna katılan kişilerin isim listesinin ibraz edildiği, Ayrıca dosya içerisinde bulunan İstanbul 1. Jandarma Koruma Tabur Komutanlığınca Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilip 30.01.2002 tarihinde dosyasına havalesi yapılan cevabi yazıda "Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde C blok ile D ve B bloklar arasındaki iş ocaklarının emniyete alınarak çıkabilecek isyanda her iki bloğun birleşmelerini önleme görevinin kendilerine verildiği, bunun dışında bir görev almadıkları, tutuklu ve hükümlüler ile hiçbir fiziki temaslarının olmadığı, operasyon bitiminde ise Cezaevi Koruma Taburu Komutanlığı ile birlikte müşterek arama yaptıkları, ‘Hayata dönüş’ operasyonuna katılan personelin listesinin Ek A’da sunulduğu, operasyonda verilen görevler ile ilgili yazılı belge olmadığı, görevin şifahen verildiği, yazılı bilgi ve belgelerin İstanbul İl Jandarma Komutanlığından sorulması gerektiği"nin belirtildiği, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 08.03.2002 tarihli yazısına Jandarma Bölge Komutanlığınca (Balmumcu/Beşiktaş) verilen cevabın 28.05.2002 tarihinde ilgili Cumhuriyet Savcısı tarafından dosyasına havale edildiği, verilen cevabi yazıda operasyona katılan birliklerin hangileri olduğu belirtilerek operasyonun kaç safhadan ibaret olduğunun açılandığı, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığının fiili müdahale ve destek grubu olduğunun belirtildiği, operasyona katılan personelin açık kimliklerinin de "Ek A’da" sayılan birliklerden alınabileceğinin ifade edildiği, aynı ekte Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanının Jandarma Albay Y. ......olduğuna yer verildiği, 29.05.2002 tarihinde sanık tarafından Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazı yazılarak operasyon ile ilgili önceden plan yapılıp yapılmadığı, plan yapılmış ise katılan birliklere operasyonda verilen görev dağılımının ne olduğu, planın ne şekilde uygulandığı, hangi birliklere hangi görevlerin verildiği, görevlilerin sevk ve idaresinin ne şekilde yapıldığı, tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu C blok dâhil koğuşlarda hangi koğuşta hangi görevlilere hangi istikametten müdahale görevi verilip uygulandığının sorulduğu, ayrıca yazılı talimat varsa görevlilere verilen yazılı talimatların belge örneklerinin, operasyona fiilen katılan personelin açık kimlik bilgileri ve adresleri ile operasyondaki görevlerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin istendiği, Yine sanık tarafından 15.12.2002, 07.03.2002, 07.05.2002, 29.05.2002, 02.09.2002, 18.10.2002 ve 08.05.2003 tarihlerinde dağıtım yeri olarak Jandarma Genel Komutanlığı ve Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı gösterilerek yazılan müzekkerelerde; Ankara Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazılan yazılara ve tekit yazılarına bir cevap alınamadığının belirtildiği ve "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili varsa müdahale planının, müdahalede görev alan personelin görev dağılımının, tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu koğuşlarda hangi bölüme hangi görevlilerce ne şekilde müdahale edilip uygulama yapıldığının ayrıntılı olarak bildirilmesinin, ayrıca operasyona fiilen katılan personelin açık kimlik ve adres bilgilerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin talep edildiği, Aynı şekilde 31.03.2003 tarihinde de Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına 15.01.2002, 07.03.2002, 07.05.2002, 29.05.2002 ve 02.09.2002 tarihli yazılar ile 31.12.2002 tarihli ve PER:02/1777 sayılı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığının 03.02.2003 tarihli ve HRK 0621-15-03/ASYŞ. KS sayılı ve Jandarma Genel Komutanlığının 13.01.2003 tarihli ve HRK. 7500- 06.03/ASYŞ-D.CTE.Ş sayılı yazılarına ilgi tutularak yazılan müzekkere ile aynı bilgilerin birçok defa sorulmasına rağmen temin edilemediğinin belirtildiği ve operasyona fiilen katılan birlik komutanı dâhil tüm görevlilerin açık kimlik ve adres bilgilerinin istendiği, ayrıca makul süre içinde cevap verilmediği takdirde soruşturmayı sürüncemede bırakanlar hakkında suç duyurusunda bulunulacağının yazıldığı, yazılan müzekkereye verilen 03.02.2003 tarihli cevabi yazıda operasyona fiilen katılan Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına ait rütbeli personelin açık kimlikleri ve operasyondaki görevlerinin “İlgi (d)” olduğu belirtilen yazı ekinde yer aldığının ifade edildiği, “İlgi (d)” yazısı ile İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığının 16.05.2002 tarihli ve HRK:0621-46-02/ASYŞ. KS sayılı yazısına atıf yapıldığı, erbaş ve erler ile ilgili bilgilerin ise Ankara Özel Asayiş Komutanlığından öğrenilebileceğinin belirtildiği, Sanık tarafından 15.01.2003 tarihinde İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığına, 28.08.2003 tarihinde ise Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına aynı mahiyette müzekkerelerin yazıldığı, 19.03.2004 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığından istenen bilgi ve belgelerin ikmalen gönderildiğine dair cevabi yazının kaleme alındığı, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığının Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 31.03.2003 tarihli yazısına verdiği cevapta “Hayata dönüş” operasyonuna katılan personel ile ilgili kayıtlara ulaşılmadığının belirtildiği, operasyonun icrasında birlik komutanlığının diğer bir kısım faaliyette de görevlendirildiğinin, o tarihte görevli erbaş ve erlerin terhis olduğunun, hangi personelin nerede görevlendirildiği konusunda bilgi ve belge elde edilemediğinin, Birlik Komutanı Jandarma Albay Y.......'in Diyarbakır Jandarma Komutanlığına atandığının belirtildiği, 05.02.2003 havale tarihli suç duyurusu dilekçesi ile kimlikleri soruşturma sonucu belirlenecek olay sonrasında görevli subay, astsubay ve özel tim polis memurları hakkında kimyasal silah kullanılarak ölüme ve ağır yaralanmaya sebebiyet verme suçundan suç duyurusunda bulunulduğu, dilekçe ekine ise 14.02.2001 tarihli Bayrampaşa Kapalı Cezaevi terör bölümü C blok olay yeri inceleme ve bilirkişi raporunun eklendiği, evrakın sanık tarafından 20.02.2003 tarihinde havale edildiği, Dosya içerisinde Edirne Cumhuriyet Başsavcılığının efrada suimuamele suçuna ilişkin 19.12.2000 ve sonrasına dair işlenen suçlarla ilgili şikâyetçinin müracaatına istinaden kendisini teslim alan askeri görevliler hakkında verilen yetkisizlik kararının bulunduğu, ayrıca yetkisizlik kararının ekine anılan şikâyete ilişkin Edirne F Tipi Kapalı Cezaevi müdürü hakkında verilen takipsizlik kararının eklendiği, Sanık tarafından 28.08.2003 tarihinde Valilik makamına müzekkere yazılarak 08.05.2003 tarihli yazı gereğince ön inceleme yapılıp yapılmadığının sorulduğu, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 30.06.2004 ve 07.07.2004 tarihli müzekkerelerine İstanbul İl Jandarma Komutanlığınca verilen 07.01.2005 tarihli cevabi yazıda; “Bayrampaşa Kapalı Cezaevi C blokta gerçekleştirilen operasyonda çok sayıda tutuklu ve hükümlünün ateşli silahlar ve çıkarılan yangınlar nedeniyle ölmeleri ve yaralanmaları olayı ile ilgili jandarma personeli hakkında yürütülen soruşturmada Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Birliğinin komutanı olarak görev yapan ve daha sonra Diyarbakır ili Silvan ilçesinde görevli olduğu anlaşılan Albay Y.......’in adli görevin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ve operasyona katılan görevliler ile ilgili bilgi ve belge bulunup bulunmadığı hususlarına açıklık getirecek ifadesinin tespitinin Silvan/Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığından istendiği, ancak hâlen cevap alınamadığı”nın belirtildiği, 30.06.2004 tarihinde sanık tarafından İstanbul Bölge İdare Mahkemesine yazılan müzekkerede “Hayata dönüş” operasyonuna katılan jandarma görevlileri hakkında verilen 25.08.2003 tarihli ve 2003/15 sayılı karara itiraz edildiği belirtilerek, sonuçlanmış ise vaki itiraz ile ilgili mahkeme kararının istendiği, Sanığın 28.10.2003 tarihinde Silvan/Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazmış olduğu talimatta daha önce yazılan 26.04.2004 tarihli ve 2000/21030 ile 30.06.2004 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazılar da ilgi tutularak; operasyonda fiili müdahale grubu görevini üstlenen Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Birliğinin Komutanı olarak görev yapan ve daha sonra Diyarbakır/Silvan ilçesinde görevli olduğu bildirilen sanık Y.......’in adli görevinin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ekli ihbar dilekçesi ile de iddia edilmiş olduğundan ve yapılan birçok yazışmaya rağmen operasyona katılan görevlilerle ilgili bilgi ve belgeye rastlanmadığı bildirildiğinden adı geçen kişinin müracaatı sağlanarak kimliğinin tespitinin, atılı suçtan ifade ve savunmasının alınmasının, delillerinin sorulmasının, operasyona katılan birliğine mensup diğer görevlilerin kimliği ile ilgili dokümanların olup olmadığının kendisinden sorulmasının istendiği, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına yazılan 24.12.2003 tarihli yazının da benzer mahiyette olduğu, 28.10.2004 tarihinde sanık tarafından İstanbul Bölge İdare Mahkemesine yazılan müzekkerede İstanbul Valiliğinin 2003/15 sayılı kararına karşı yapılan 25.08.2003 tarihli itirazın, 25.02.2004 ve 30.06.2004 tarihli müzekkereler ilgi tutularak sonuçlanıp sonuçlanmadığının sorulduğu, Sanık tarafından 08.01.2004 tarihinde 2004/1 C.T.E Bakanlık numaralı yazıya ilişkin İstanbul Kapalı Cezaevi Müdürlüğüne müzekkere yazıldığı, yine 20.01.2004 tarihinde sanık ve Cumhuriyet Savcısı..... tarafından Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne ayrı ayrı bilgi yazıları yazıldığı, 07.01.2005 tarihinde sanık tarafından İl Jandarma Komutanlığına soruşturma hakkında bilgi yazısı gönderildiği, Jandarma Genel Komutanlığının 12.01.2005 tarihinde Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği yazıda “Cezaevine müdahale sırasında idarenin hizmet kusuru olup olmadığı kriteri olmak üzere jandarma personeli hakkında devam etmekte olan ceza soruşturmasının en kısa sürede sonuçlandırılmasına ihtiyaç bulunduğu" belirtilerek adı geçen hazırlık soruşturması ile ilgili yapılan işlemler hakkında bilgi istendiği ve hükümlü ve tutuklular ile yakınları tarafından açılan tazminat davalarının idari yargı makamlarınca kabul görmesi nedeniyle fahiş miktarlarda tazminatlar ödendiğinin belirtildiği, talep edilen bilgi istemine yönelik sanık tarafından 31.01.2005 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığına bilgi yazısı yazıldığı, 31.01.2005 tarihinde ise İstanbul Valiliğine yazı yazılıp, “Soruşturmaya izin verilmemesine karşı yapılan itirazın kabul edilerek dosyanın eksikliklerin tamamlanması için iade edildiği” belirtilerek iade edilen dosyanın akıbetinin sorulduğu, 24.02.2005 tarihinde yeniden ön incelemeci olarak atanan Jandarma Yarbay ..... tarafından Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığına yazı yazılarak 19-20-21.12.2000 tarihlerinde İstanbul ilinde görevlendirilen personelin kimliklerinin, rütbelerinin, açık adres bilgilerinin ve hâlen görevde bulunmaları hâlinde konu hakkında alınacak ayrıntılı ifadelerinin, ekli formata uygun tespit edilerek gönderilmesinin istendiği, ilgili yazıya verilen 09.03.2005 tarihli cevapta Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı ve bağlı birlik komutanlıkları kayıtlarında yapılan inceleme neticesinde ilgi yazıda ifade edilen hususlara ilişkin herhangi bir bilgi ve kayıt bulunmadığının belirtildiği, yine 2005 yılı içerisinde yapılan ön inceleme sırasında Elazığ Jandarma Tabur Komutanlığının İstanbul İl Jandarma Komutanlığına gönderdiği cevabi yazıda "Hayata dönüş" operasyonunun Bayrampaşa Cezaevi bölümüne iştirak edildiğine ilişkin herhangi bir kayda rastlanmadığının ifade edildiği, ..... tarafından düzenlenen soruşturma izni verilmemesine dair ön inceleme raporunun dizi pusulası ile birlikte İstanbul Valiliğine sunulduğu ve 02.04.2005 tarihinde İstanbul Valisi tarafından 2005/3 karar numarası ile soruşturma izni verilmemesine karar verildiği, verilen kararın 25.04.2005 tarihli havale ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği ve 26.04.2005 tarihinde sanık tarafından verilen karara itiraz edildiği, Sanığın 22.09.2005 tarihinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesine tekiden müzekkere yazarak itiraz edilen 02.04.2005 tarihli ve 2005/03 sayılı kararla ilgili itirazlarının sonuçlanıp sonuçlanmadığını sorduğu, İstanbul Bölge İdare Mahkemesinin 28.06.2005 tarihli kararı ile mahkemenin 16.03.2004 tarihli kararında belirtilen eksiklikler giderilmeden aynı kararın yeniden verilmesi suretiyle dosyanın sürüncemede bırakılmasına sebebiyet veren kamu görevlilerinin 4483 sayılı Kanun uyarınca yargılanmalarını teminen İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunulduğu, Cumhuriyet Savcısı Kasım İlimoğlu tarafından 11.10.2005 tarihinde ihbarın kayıt edildiği 2005/24439 numaralı soruşturma evrakının 2000/21030 numaralı hazırlık evrakı ile birleştirildiği, ancak sanık tarafından 14.10.2005 tarihinde verilen tefrik kararı ile her iki dosyanın yeniden ayrıldığı, yine sanık tarafından “İstanbul Valiliğinin ön inceleme görevini ihmal” suçu yönü ile tefrik edilen soruşturma evrakının 2005/24770 numarasını aldığı ve yetkisizlik kararı ile İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, 22.11.2005 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı memur suçları soruşturma bürosunda görevli Cumhuriyet Savcısı Atilla Cengiz tarafından Valilik makamına yazılan müzekkere ile 4483 sayılı Kanun gereğince verilen 25.08.2003 tarihli ve 2003/15 sayılı soruşturma izni verilmemesine dair kararın idare mahkemesince "Operasyona katılan kişilerin kimliklerinin tespiti gerektiği" gerekçesi ile bozulması üzerine aynı konuda yeniden verilen 02.04.2005 tarihli ve 2005/3 sayılı soruşturma izni verilmemesine dair kararda da aynı gerekçeyle eksik soruşturma yapılıp gecikmeye sebebiyet verildiği belirtilerek İdare Mahkemesince suç durusunda bulunulması üzerine Valilik makamından 4483 sayılı Kanun’un 3 ve devamı maddeleri uyarınca gereğinin takdir ve ifasının istendiği, Silvan Cumhuriyet Başsavcılığına Y. ......hakkında yazılan 26.04.2004 tarihli müzekkereye, ilgilinin ilçe dışında olduğu belirtilerek olumsuz cevap verilmesi üzerine sanık tarafından 30.05.2005 ve 22.09.2005 tarihli tekit müzekkerelerinin yazıldığı, Albay......'in, adli görevinin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ve operasyona katılan görevliler ile ilgili bilgi ve belge bulunup bulunmadığı hususlarına açıklık getirilecek ifadesinin tespitinin istendiği, 03.11.2004 ve 22.09.2005 tarihlerinde sanık tarafından Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne, 30.09.2005 tarihinde Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilen bilgi yazılarının kaleme alındığı, 06.10.2005 ve 02.11.2005 tarihlerinde ise Silvan ve Edirne Cumhuriyet Başsavcılıklarına talimatlar yazılarak "Hayata dönüş" operasyonunda Albay......'in adli görevinin ifası sırasında görevlilere bizzat verdiği emir ve talimatlarla ölüm ve yaralanmalara neden olduğu ve operasyona katılan görevliler ile ilgili bilgi ve belge bulunup bulunmadığı hususlarına açıklık getirecek ifadesinin tespiti ile delillerinin sorulmasının ve operasyona katılan birliğe mensup diğer görevlilerin açık kimlik ve adreslerinin tespit edilip gönderilmesinin talep edildiği, Silvan Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 11.10.2005 tarihinde verilen cevabi yazıda Albay......'in Silvan Taktik Jandarma Alay Komutanlığında görev yapmadığı belirtilerek evrakın bila ikmal iade edildiği, Katılan..... ile ......, ....’ın 2005 yılı içerisinde verdikleri şikâyet dilekçelerinde fotoğraflarını sundukları ve isimlerini bilmedikleri operasyon amiri ve görevli jandarmalar hakkında şikâyetçi oldukları, Tekirdağ 1 No.lu F Tipi Kapalı Cezaevinden bir kısım hükümlünün gönderdiği suç duyurularının ilgili yer Başsavcılıklarınca değerlendirilerek yetkisizlik kararları verildiği, şikâyetçi sıfatıyla beyanı alınan.....’a ait ifade tutanağının altına sanık tarafından soruşturmanın hâlen 2000/21030 hazırlık numarası üzerinden devam ettiğinin belirtildiği, Ön incelemeci Jandarma Albay...... tarafından 2006 yılı içerisinde jandarma birimleri, sair il jandarma komutanlıkları ve emniyet müdürlükleri ile yazışmalar yapılarak operasyonda görev alan kişilerin ifadelerinin alınmasına çalışıldığı, bulunamayan kişilere ait tutanakların onaysız suretlerinin dosya içerisine alındığı, ifadesi alınan .....ve ..... gibi kişilerin beyanlarının önceden hazırlanmış matbu ifade tutanaklarından ibaret olduğu, boş bırakılan kısımlara bu konuda beyanda bulunmak istemedikleri, olay Cumhuriyet Başsavcılığına intikal etmiş ise orada ifade vermek istedikleri şeklindeki ifadelerin yazıldığı, 23.02.2006 tarihinde Jandarma Kurmay Albay ve İl Jandarma Komutanı ..... tarafından Valilik makamına ön incelemeci tayinine dair yazılan yazıda; "Ön incelemeci tayin edilen Jandarma Albay ..... tarafından yapılan ön incelemede soruşturma izni verilmemesine dair vermiş olduğu kararın daha önce bozma nedeni olarak gösterilen operasyona katılan jandarma personelinin açık kimliklerinin tespit edilememesi ve ifadelerinin alınamaması nedeni ile eksik inceleme yapıldığından Bölge İdare Mahkemesince bozularak yeniden iade edildiği, bu nedenle yeni bir ön incelemeci tayin edilerek operasyona katılan jandarma personelinin kimliklerinin tespiti ile ifadelerinin alınarak incelemenin tamamlanması gerektiği" hususlarına yer verildiği, 23.02.2006 tarihinde İl Jandarma Komutanlığı tarafından 4483 sayılı Kanun gereğince İl Jandarma Komutan Yardımcısı Jandarma Albay......’in ön incelemeci olarak görevlendirmesinin Valiliğin onayına sunulduğu, 24.02.2006 tarihinde de talebin onaylandığı, bu kişi tarafından yeniden ön incelemeye ilişkin Jandarmaya talimatlar yazıldığı, bu kapsamda 19.12.2000 tarihinde icra edilen "Hayata dönüş" operasyonuna Elazığ Jandarma Tabur Komutanlığından katılan görevli personelden adres değişikliği ve diğer sebepler nedeniyle ifadesi alınamayan 258 kişiye ilişkin "İfadesi alınamayanlar çizelgesi" oluşturulduğu, 02.03.2006 tarihinde sanık tarafından Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına müzekkere yazılarak "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili önceden plan yapılıp yapılmadığı, görev dağılımının ne olduğu, hangi birliklere hangi görevin verildiği, görevlilerin sevk ve idaresinin ne şekilde olduğu, C blok dâhil hangi koğuşa hangi görevlinin girerek müdahalede bulunduğu hususlarının bildirilmesinin, operasyonda verilmiş ise yazılı talimat örneğinin ve tebliğ belgelerinin gönderilmesinin, operasyona fiilen katılan personelin açık kimliklerinin ve operasyondaki görevlerinin liste hâlinde çıkarılıp gönderilmesinin istenildiği, Şikâyetçi vekillerinden Av. ... tarafından 05.05.2006 havale tarihli dilekçeyle Jandarma Genel Komutanlığı hakkında şikâyet konusu ile ilgili olarak görevli olan askeri yetkililer ile ilgili delilleri mahkemeye bildirmeme (TCK’nın 284/2-3. maddesi), delilleri karartma ve yok etme (TCK’nın 281. maddesi) ve görevi kötüye kullanma (TCK’nın 257. maddesi) suçlarından şikâyette bulunulduğu, şikâyet dilekçesinin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2006/10305 sayılı soruşturma sırasına kaydedildiği ve 2006/223 sayılı birleştirme kararı ile Cumhuriyet Savcısı Abdullah Yurtsever tarafından evrakın 2000/21030 hazırlık numaralı dosya ile birleştirildiği, Ön soruşturmacı olarak atanan...... tarafından 09.04.2006 tarihinde soruşturma izni verilmemesine dair ön rapor tanzim edildiği, 10.04.2006 tarihinde de İstanbul Valiliği İl İdare Kurulu Müdürlüğünün soruşturma izni verilmemesine dair kararının İstanbul Valisi tarafından imzalandığı, ekli dosyanın 26.05.2006 tarihli üst yazı ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, sanık tarafından 19.06.2006 tarihinde soruşturma izni verilmemesine dair karara İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığı nezdinde itiraz edildiği, İstanbul Bölge İdare Mahkemesi Başkanlığının 21.09.2006 tarihinde genel hükümlere göre takibat yapılmak üzere soruşturma izni verilmemesine dair kararı bozarak evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, 06.12.2006 tarihinde de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 51290 soruşturma ve 8684 karar sayılı yetkisizlik kararı ile dosyayı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği, dosya içerisinde ön incelemeci tarafından matbu şekilde oluşturulan boş ifade tutanağı suretlerinin, ön inceleme raporlarının ve soruşturma izni verilmemesine dair kararların fotokopilerinin de bulunduğu, 20.12.2006 tarihinde Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne bilgi verildiği, 21.12.2006 tarihinde ise sanık tarafından İl Jandarma Komutanlığına müzekkere yazılarak 26.05.2006 tarihli ve ASYŞ 7290-1016-06/Krm. Ks ilgi sayılı yazıya istinaden yapılan ön inceleme soruşturması sonucunda verilen soruşturma izni verilmemesine dair karar ve ekindeki soruşturma evrakı kapsamında alınan ifadelere ait tutanakların tasdikli suretlerinin istendiği, yazılan müzekkereye verilen 10.01.2007 tarihli yazı cevabında söz konusu tarihten sonra alınan herhangi bir ifadenin bulunmadığının belirtildiği, İstanbul Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Koruma Tabur Komutanlığınca 10.04.2007 tarihli ve ASYŞ 7200-1-07/1053 sayılı yazı ile “Hayata dönüş” operasyonunda Bayrampaşa Cezaevi Jandarma Tabur Komutanlığında görevli personel isim listesinin Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, bu taburda görevli personelin 401 kişiden ibaret olduğuna yer verildiği, ancak söz konusu personelin operasyona katılıp katılmadıklarının belirtilmediği, 04.05.2007 tarihinde 2000/21030 sayılı dosya ile ilgili Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğüne, 04-06.06.2007 tarihlerinde ise sanık tarafından soruşturma konusunda Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne bilgi yazıları gönderildiği, 05.07.2007 tarihinde sanık tarafından 2000/21030 soruşturma sayılı dosya hakkında Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne bilgi yazısı yazıldığı, 05.12.2007 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuran İsmail Altın ile ilgili 102721 sayılı ek bilgi talebi yazısının 05.12.2007 tarihinde gereğinin ricası ile sanığa havale edildiği, sanığın cevabi yazısını aynı tarihte Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne gönderilmek üzere Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına sunduğu, yine aynı kişi ile ilgili havale edilen bakanlık müzekkeresine istinaden sanık tarafından Sağmalcılar Devlet Hastanesi Başhekimliğine müzekkere yazılarak İsmail Altın’ın 19.12.2000 giriş 22.01.2000 çıkış tarihli tedavisine ilişkin tıbbi belgelerin istendiği ve ikmal edilen evrakın 12.02.2008 tarihinde Adalet Bakanlığına gönderildiği, 12.01.2008 ve sonrasında da sanık tarafından CMK’nın 250. maddesi ile görevli İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına ve Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne cevabi mahiyette bilgi yazılarının yazıldığı, Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığının 24.03.2006 tarihli ve 2006/94926 PER. sayılı yazısı ile Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği cevapta "Hayata dönüş operasyonunun İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı ile İl Jandarma Komutanlığının sorumluluk sahasında icra edildiği, operasyonla ilgili plan, operasyona katılan birliklerin görev dağılımı, yerleşimi, sevk ve idaresi, birliklere müdahale görevi verilip verilmediği ve bu konuda yazılı talimat bulunup bulunmadığına yönelik belge ve kayıtların bu komutanlıklardan talep edilmesinin uygun olacağı" hususunun yanı sıra operasyona fiilen katılan personelin açık kimliklerinin de olayın üzerinden altı yıla yakın bir zaman geçmesi nedeniyle tespit edilemediği, operasyona fiilen kimlerin katıldığına ilişkin kayıt ve belgelere rastlanmadığı, operasyona dair herhangi bir belge ya da kayıt bulunmadığı, bu konularda İstanbul İl Jandarma Komutanlığı bünyesinde yürütülen ön incelemede görevli ön incelemeciye bildirimde bulunulduğu, ön incelemecinin sorulan hususlarda bilgi sahibi olabileceği, zira operasyonun yapıldığı tarihte Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanı olarak görev yapan Jandarma Albay Y. ......ile irtibata geçtiğinin öğrenildiği açıklamalarına yer verildiği, 28.08.2007 tarihinde katılan ....... tarafından Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçe verilerek onlarca kişinin ölümü ve yaralanmasıyla sonuçlanan operasyon emrini veren, bu operasyonu planlayan ve uygulayan tüm sorumluların yargılanmaları, operasyonda ne tür bombaların kullanıldığının tespit edilmesi ve delillerin yok olmasının önüne geçilmesi için derhal gerekli tedbirlerin alınması konularında suç duyurusunda bulunulduğu, 2007/19317 sayılı soruşturmaya kaydedilen evrakın 14.02.2008 tarihinde 2000/21030 sayılı soruşturma evrakı ile birleştirilmesine karar verildiği, şikâyet dilekçesinde ...... ile birlikte isimleri belirtilmeyen Jandarma Komutanlarına yer verildiği, 2008 ve 2009 yıllarında tutuklu ya da hükümlü olarak cezaevlerinde bulunan şüphelilerin savunmalarının tespit edildiği, bu ifadelerin sanık tarafından alınmadığı, terhis edilen bir kısım askerler ile ilgili şüpheli sıfatıyla savunmalarının alınması hususunda yazılan talimatlara ikmalen veya bila ikmal cevap verildiği, Sanık tarafından 18.08.2008 tarihinde 2000/2130 soruşturma sayılı evrak üzerinden Akyaka/Kars Cumhuriyet Başsavcılığına talimat yazılarak...... isimli Elazığ Jandarma Taburu emrindeki erin ifadesinin alınmasının istendiği, evrakın 22.09.2008 tarihinde bila ikmal iade edildiği, 18.01.2008, 18.08.2008, 05.11.2008 tarihlerinde ise yine sanık tarafından Mustafa Kemal Paşa, Pazarcık, Aksaray, Emirdağ, Giresun, Gümüşhane, Kazan, Karşıyaka, Sungurlu, Ankara, Akyaka, Kayseri, Dereli, Tunceli, Konya, Gebze, Büyükçekmece, Kocaeli, İzmir Sarıyer ve ilgili diğer Cumhuriyet Başsavcılıklarına, bir kısım jandarma görevlisinin ifadesinin alınması hususunda talimatlar ve Sarıyer, Kâğıthane ve ilgili diğer İlçe Emniyet Müdürlüklerine ise müzekkereler yazıldığı, talimat ve müzekkerelere verilen cevapların dosya arasında bulunduğu, bir kısmının bila ikmal iade edildiğinin görüldüğü, Dosya içerisinde bulunan ve bir kısım katılan vekili ... tarafından fotokopi olarak 04.08.2008 tarihinde 2000/21030 sayılı dosyaya ibraz edilen İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığı tarafından 27.09.2001 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının bilgi ve belge istemine ilişkin olarak İl Jandarma Komutanlığına Jandarma Bölge Komutanı imzası ile gönderilen ve ayrıca Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına da dağıtımı sağlanan yazıda "İstenen belgelerin ekte sunulduğu" ibaresine yer verildiği, yazının ekinde ise Ümraniye Cezaevi özel müdahale planının bulunduğu, planda operasyonun kod adının "Atmaca" olduğunun belirtildiği ve detaylı bir şekilde müdahalenin hangi birlikler tarafından gerçekleştirileceğinin anlatıldığı, operasyon komutanının Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral ......, komutan yardımcısının ise İstanbul İl Jandarma Komando J. Kıdemli Albay.....olduğunun açıkça yazıldığı, operasyon planının Bölge Komutanı ...... tarafından hazırlandığı, operasyona katılan birliklerin ve komutanların isimlerinin rütbeleri ile birlikte Jandarma Kıdemli Albay..... imzası ile dosya içerisinde bulunduğu, operasyon planında Bayrampaşa Cezaevinde planın tamamlanmasını müteakip Ümraniye Cezaevine intikal edileceğinin yazılı olduğu, ayrıca ilgili planın 30.01.2008 tarihinde talebine istinaden Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, 18.08.2008 tarihinde Avukat ... tarafından dosyaya sunulan dilekçede soruşturma dosyası içinde bulunan olayı yaşayanların anlatımı ile jandarma tarafından tutulan olay tutanağı arasında çelişkilerin olduğu, otopsi raporları ile olay tutanağındaki anlatımların birbirini tutmadığı belirtilerek olayı yaşayanların eşliğinde olay yerinde keşif yapılmasının talep edildiği, bu nedenle de Bayrampaşa Cezaevi C bloğun keşif işlemi yapılıncaya kadar muhafaza edilmesinin, varsa yıkım kararı hususunda gerekli tedbirlerin alınmasının istendiği, Avukat .......’ın Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde keşif işlemi gerçekleştirilinceye kadar kapalı cezaevinin mühürlenmesine ilişkin talebini içeren üç sayfadan ibaret dilekçesinin ise 27.08.2008 tarihinde Eyüp Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesine sunulduğu, mahkemenin 01.09.2008 tarihinde talebi reddettiği, Sanık tarafından 06.11.2008 tarihinde Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesine müzekkere yazılarak Mahkemenin 2001/934, 2007/240 ve 2001/189 esas sayılı davalarının akıbetinin bildirilmesinin istendiği, 10.11.2008 tarihinde ise aynı Mahkemeye yazılan "Bakanlık işi çok acele" başlıklı müzekkerede 23.06.2008 tarihli olup 934-1569 ve 240-1568 sayılı ilamların temyiz edilip edilmediklerinin ve kesinleşip kesinleşmediklerinin sorulduğu, Mahkemenin 10.11.2008 tarihli yazısında ise 2001/934 ve 2007/240 esas sayılı dava dosyalarında iddianame, ek takipsizlik ve Mahkemenin tasdikli karar örneklerinin ekte gönderildiğinin belirtildiği, 11.11.2008 tarihli cevabi yazıda ise 2001/934 esas ve 2008/1569 karar ile 2007/240 esas ve 2008/1568 karar sayılı ilamların temyiz edilmiş olup henüz kesinleşmediğinin belirtildiği, 21.05.2009 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğünün 14.05.2009 tarihli ve 50742 sayılı yazısına verilen cevapta; “Hayata dönüş" operasyonu sırasında ateşli silahlar ve çıkan yangınlar nedeniyle çok sayıda tutuklu ya da hükümlünün yaralanmaları ve ölmeleri üzerine çok sayıdaki şikâyetçinin suç duyuruları, şikâyet ve iddiaları ile ilgili soruşturmanın operasyona katılan görevlilerin açık kimlik ve adreslerinin tespitine ve talimatlar yoluyla ifadelerinin alınmasına çalışılması, olayın büyüklüğü ve soruşturmanın kapsamlı olması, operasyona katılanların ve ifadeleri alınacak görevlilerin çokluğu nedeniyle soruşturmanın tamamlanamadığının belirtildiği, 03.06.2009 tarihinde de sanık tarafından Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğüne talep edilen cevabi yazının gönderildiği, Avukatlar ...,........ ve.....tarafından insanlığa karşı suç isnadı ile ........Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Personeli, Elazığ Jandarma Komando ve Halkalı Jandarma Komando Tabur Komutanlıkları haklarında suç duyurusunda bulunulduğu, buna ilişkin dilekçenin 21.12.2009 tarihinde soruşturma defterinin 2009/29933 sırasına kaydedildiği ve 17.03.2010 tarihinde 2000/21030 soruşturma evrakı ile birleştirilmesine karar verildiği, 05.03.2010 tarihinde ise Avukat .....’in talebine istinaden sanık tarafından ilgili avukata soruşturmanın devam ettiğine dair cevabi yazının verildiği, Sanığın 01.04.2010 tarihli kararı ile şüphelileri faili meçhul olarak göstererek 19.12.2000 tarihinde işlenen “Görevin ifası sırasında görev sınırını aşarak faili gayri muayyen şekilde birden çok adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs etme” suçlarından soruşturma evrakını tefrik ettiği, kimliği tespit edilemeyen jandarma görevlileri hakkındaki soruşturmayı 2010/7832 sayılı soruşturmaya kaydederek bu sayı üzerinden soruşturmaya devam edilmesine karar verdiği, Yine sanığın 02.04.2010 tarihinde de 2000/21030 soruşturma numarası üzerinden şüpheliler....... ve arkadaşları olmak üzere toplam 214 şüpheli hakkında görevin ifası sırasında görev sınırını aşarak faili gayri muayyen şekilde birden çok adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs etmek, efrada suimuamelede bulunmak suçlarından ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, Aynı tarihte 39 şüpheli hakkında 19.12.2000 tarihinde işlenen görevin ifası sırasında görev sınırını aşarak faili gayri muayyen şekilde birden çok adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüs etme suçlarından 21030-123 sayılı fezlekenin tanzim edilerek Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, fezlekenin 08.04.2010 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/44785 sayılı soruşturmasına kaydedildiği ve Cumhuriyet Savcısı ...... tarafından 20.04.2010 tarihli ve 1420 sayılı iddianame ile Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, 10.05.2010 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesince iddianamenin kabulüne karar verildiği ve evrakın Mahkemenin 2010/172 sayılı esasına kaydedildiği, 14.05.2010 tarihinde ise tensip yapılarak duruşmanın 23.11.2010 tarihine bırakılmasına karar verildiği, Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 30.11.2010 ve 03.12.2010 tarihlerinde Jandarma Genel Komutanlığı ve İstanbul İl Jandarma Komutanlığına yazdığı talimatlar gereğince PER:10040-25309-11/Huk.İşl.Ks. sayılı ve bilgi/belge temini konulu müzekkere ekinde 15.12.2000 tarihinde İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığınca düzenlendiği anlaşılan Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planının ve eklerinin Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Teftiş Kurulu Başkanlığının 20.01.2012 tarihli ve 108-109 sayılı inceleme ve soruşturma emri istemli yazısı üzerine Müfettişlerce düzenlenen 05.04.2012 tarihli inceleme ve soruşturma raporuna göre; sanığın savunmasında belirttiği hususların dosyada etkin bir soruşturma yapılmamasının ve evrakın neticelendirilememesinin haklı bir nedeni sayılmadığı, bu nedenle yapılan savunmanın yeterli görülmediği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin talebine istinaden Adalet Bakanlığının bilgi istemini içeren yazılarına verilen cevabi mütalaalar dışında olayın sanıklarının tespit edilerek soruşturmanın tamamlanması konusunda ciddi bir gayretin gösterilmediğinin açık olduğu, sanığın, yazdığı müzekkerelere cevap verilmediği yönündeki savunmalarının "Tufan" olarak isimlendirilen operasyon planının soruşturma dosyasına girmesinden sonra haklarında şikâyette bulunulan görevlilerle ilgili bir işleme tevessül etmemesi karşısında bir anlam ifade etmediği, bizzat sanık tarafından beyan ve savunması tespit edilen kimsenin bulunmadığı, operasyona ilişkin kitap kaleme alarak basın ve yayın organlarına beyanatta bulunan ve operasyona katıldığı anlaşılan yüzbaşının, şikâyetçilerin ihbarı karşısında en azından tanık veya bilgi sahibi olarak dinlenmesi gerektiği, ancak sanığın anılan görevlinin dahi ifadesine başvurmadığı, ifadelerin tümünün CMK’nın belirlediği kurallar çerçevesinde tespit edilmediği, bilgi sahibi olduğu anlaşılan birçok kişinin ifadesine başvurulmadan soruşturmanın faili meçhul olarak kabul edilmekle daimi arama evrakı muamelesine tabi tutulduğu, bu şekilde suç işleyen kişiyi cezasız bırakma gibi bir takdir hakkı, dosyada toplanan delilleri yok sayma gibi bir lüksü bulunmayan sanığın etkin bir soruşturma yürütmeyerek operasyonda görev alan ve özellikle rütbeli olan bazı kişileri soruşturmadan vareste tutmaya çalıştığı, on yılı aşkın süredir evrakı bu nedenle sonuçlandırmamasının kovuşturmayı gerektirir nitelikte olduğu, Adli sicil kaydına göre; sanığın sabıkasız olduğu ve dosyaya yansıyan olumsuz bir davranışının bulunmadığı, İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince sanık hakkında eylemin nitelendirilmesinde, cezanın en üst hadden tayin edilmesinde ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde gösterilen gerekçelerden biri olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 20.11.2012 tarihli ve 19262/09 başvuru sayılı.....ve Diğerleri/Türkiye kararının incelenmesinde; davanın Türk vatandaşları olan ..........tarafından 31.03.2009 tarihinde Türkiye aleyhine açıldığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince incelemeye konu dosyaya ilişkin tespitlerde bulunulduktan ve “Hayata dönüş” operasyonu ile ilgili yapılan soruşturma ve yargılama faaliyetlerine ilişkin safahata yer verildikten sonra Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiası ile ilgili yapılan değerlendirmede; idare makamının, yani valiliğin müdahalesinin ihtilaf konusu operasyonun hangi koşullarda meydana geldiğini etkili, bağımsız ve açık şekilde belirleyebilecek ceza soruşturmasının açılmasına yıllarca engel olduğu, ceza davasının ancak 2010 yılında, yani ihtilaf konusu olaylardan 10 yıl sonra açıldığı, bu kadar uzun bir süre geçmiş olmasının, ulusal makamların delil toplama ve olaylarla ilgili koşulları tespit etme sürecini zora sokabilecek bir etken olduğu, 39 jandarmanın görevleri sırasında Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde adam öldürme ve adam öldürmeye teşebbüsten yargılandıkları, suç isnat edilen birçok jandarma görevlisi ve bazı şikâyetçilerin anılan Mahkemece dinlendiği, operasyonun tam olarak ne şekilde gerçekleştirildiği ve başvuranların hangi koşullarda yaralandıklarının aydınlatılmadığı, nitekim yukarıda anılan ceza davası operasyonun planlaması hakkında daha fazla bilgi elde edilmesini sağlamış olsa dahi, operasyonun nasıl yönetildiği ve başvuranların hangi koşullarda yaralandığı konusunda aynı şeyi söylemenin mümkün olmadığı, Ağır ceza mahkemesince dinlenen jandarma görevlilerinin ifadelerinden öncelikli olarak bu görevlilerin müdahale eden görevliler arasında yer almadıkları sonucunun çıktığı, bu kişilerin, ifadelerinde görevlerinin mahkûmların tahliye edilmesi ve güvenliklerinin sağlanması olduğunu beyan ettikleri, jandarma görevlilerinin bir kısmının, Ümraniye Cezaevine yapılan müdahaleye katıldıklarını belirttikleri ve sonradan bu yöndeki ifadelerini geri aldıkları, sanık jandarma görevlilerinin tamamının Elazığ Jandarma Komando Taburuna bağlı oldukları, hâlbuki 15 Aralık 2000 tarihli operasyon planındaki müdahale grubunun Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Birliğine bağlı olduğu, olayların üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen, bu jandarmaların kimliklerinin hâlen tespit edilemediği, askeri makamların soruşturma yetkililerine ve adli sorumlulara, operasyona katılan görevlilerin kimliklerini vermekte isteksiz davrandıkları ve bu isteksizliğin hâlen devam ettiği, planda operasyonun video görüntülerinin kaydedilmesi ve operasyon sonrasında bir rapor hazırlanması öngörülmesine rağmen askeri makamlar tarafından gönderilen yazıya göre hiçbir görüntü kaydının mevcut olmadığı, operasyon raporu ile ilgili dosyada anılan niteliğe sahip bir belgenin yer almadığı, Mahkemenin, ayrıca dosyada, başvuranların ayaklanmaya aktif olarak katıldıklarını ve güvenlik güçlerine saldırdıklarını veya güç kullanımının ilgililerin davranışları dolayısıyla kesinlikle zorunlu hâle geldiğini kanıtlayan hiçbir unsurun bulunmadığı, ilgililerin kendilerine karşı ölümcül güç kullanılmasını mutlak olarak zorunlu kılabilecek bir davranış içine girdiğinin kanıtlanmasının mümkün olmadığı, başvuran ...’ın yaralanmış olduğu yangının kaynağının henüz tespit edilemediği, adı geçen başvuranın, yangının koğuşun içerisinde, güvenlik güçleri tarafından atılan el bombalarından dolayı meydana geldiğini belirttiği, Hükümetin, bu iddiaya itiraz ettiği, yangını mahkûmların başlattıklarını ve kendilerini ateşin içine attıklarını ileri sürdüğü, ancak Adli Tıp Uzmanları tarafından düzenlenen 14.02.2001 tarihli rapordan açıkça anlaşılacağı üzere el bombalarının insanların ve yanıcı maddelerin bulunduğu kapalı ortamlarda kullanılması yasaklanmasına karşın güvenlik güçlerinin bu talimatlara aykırı davranarak el bombalarını aşırı derecede kullandıkları, bununla birlikte, uzmanların, yangının kaynağı konusunda kesin bir kanaate varamadıkları, itfaiyenin raporunda ise, mahkûmlar tarafından başlatılan bir yangından bahsedildiği, bu bakımdan yangının kaynağının ancak bir soruşturma veya yargılama yoluyla belirlenebileceği, ihtilaf konusu olayların ardından yaklaşık 12 yıl geçtiği hâlde, ceza davasının hâlen Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde derdest olduğu ve yangın çıkan koğuştaki koşulların henüz kesin biçimde tespit edilmediği, soruşturma ve ceza davasında, o sırada Devletin sorumluluğunda bulunan başvuranların yaralanmalarının koşullarının hâlen ortaya çıkarılmış olmadığı, Hükümetin de ilgililerin maruz kaldıkları yaralanmaların kaynağını yeterli biçimde izah edemediği ve mağdurlara Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında meşru güç uygulandığını kanıtlayamadığı, bütün koşullar göz önünde tutulduğunda, başvurana karşı kullanılan gücün Sözleşme’nin 2. maddesi bağlamında “Mutlak zorunlu” olmadığı, dolayısıyla başvuranlardan ...’la ilgili olarak Sözleşmenin 2. maddesinin uygulanabilir olduğu ve son olarak, bu başvuran ve başvuranlardan .....,..... ve..... ile ilgili olarak Sözleşme’nin 2. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varıldığı, bu kapsamda, diğer hususların yanı sıra; Sözleşme’nin 44 § 2. maddesine uygun olarak; davalı devletin başvuranlara kararın kesinleştiği tarihten başlamak üzere üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere; a- Başvuranlardan .....,..... ve ....için 15 000’er Avro (on beş bin Avro) tutarında manevi tazminat ve kesilmesi muhtemel vergiler; b- Başvuran ... için 20 000 Avro (yirmi bin Avro) tutarında manevi tazminat ve kesilmesi muhtemel vergiler; c- Başvuranların masraf ve giderler taleplerini karşılamak üzere müştereken 4000 Avro (dört bin Avro) ve kesilmesi muhtemel vergileri ödemekle yükümlü olduğuna karar verildiği, İlk derece mahkemesi sıfatıyla görev yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince; Kararın gerekçe bölümünde, “…Sanığın uzunca bir zaman olayı sonuçlandırmaması, etkin soruşturma yapmaması, soruşturduğu dosyadaki zarar ve tehlikenin ağırlığı yanında, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı da göz önünde bulundurularak keza ağır insan hakları ihlallerinin kanıtlanması halinde uygun bir ceza verilmesi, verilen kararların etkili, orantılı ve işlenen suça uygun olması gerektiğinden, hafif cezaların verilmesi sadece cezasız kalma ortamına yol açabileceğinden (Bkz. Ağır İnsan Hakları İhlallerinde Cezasızlığın ortadan Kaldırılması-Zeynep Güçlü, sh. 48/49), dava konusu olayla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin.....ve diğerleri Türkiye davası kararında sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini saptadığından…”, Hüküm bölümünde ise “…Suçun işleniş biçimi, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, failin kasta dayalı kusurunun yoğunluğu dikkate alınarak…” gerekçeleriyle sanık hakkında en üst hadden ceza tayini yoluna gidildiği, “…Sanığın soruşturmuş olduğu ve görevli bulunduğu dosyanın suç tarihinin 2000 tarihi olması ve hakkındaki soruşturmaya başlanmasına rağmen aynı eylemini sürdürmeye devam etmesi karşısında TCK'nın 62/2. maddesindeki ‘fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları’ sanık hakkında olumsuz görüldüğünden” TCK'nın 62. maddesinde düzenlenen takdiri indirim hükmünün uygulanmadığı, Kamu zararı tespit ettirilmeden ve sanığa kamu zararını karşılayıp karşılamayacağı sorulmadan kararın gerekçe bölümünde,“Sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları, AİHM.nin 20 Kasım 2012 tarihli.....ve diğerleri / Türkiye davası ile ilgili olarak verdiği kararda 3 kişiye 15.000'er Avro, ...'a 20.000 Avro manevi tazminata ve 4.000 Avro yargılama giderine Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini mahkum ettirmesi şeklinde oluşan kamu zararının giderilmemiş olması ve yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşmaması”, Hüküm bölümünde ise “…Sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşmadığından…” nedenleriyle sanık hakkında CMK'nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiği, Anlaşılmıştır. Katılan ... aşamalarda; konuya ilişkin kendisi ve avukatları aracılığıyla sunmuş olduğu şikâyet dilekçelerine ekleyeceği bir husus olmadığını, kendisinin de tutuklu olarak bulunduğu Bayrampaşa Cezaevine güvenlik güçleri tarafından yapılan operasyonda mağdur edildiklerini, yapılan usulsüzlüklere ilişkin yasal sorumluların tespiti ve haklarında işlem yapılması konusunda soruşturmayı yürüten makamlara bilgi ve gereğinin yapılması yönünde defalarca talepte bulunmalarına rağmen etkin bir soruşturma yapılmadığını, haksız yere takipsizlik kararları verildiğini, bu anlamda mağduriyetlerinin önlenmediğini, Katılan ... aşamalarda; olay tarihinde İstanbul Bayrampaşa Cezaevinde başka bir suçtan tutuklu olduğunu, “Hayata dönüş” adı verilen katliam operasyonunda, özel harekâtta görevli kişiler tarafından tabanca ile sağ ayağından vurularak yaralandığını, operasyon sırasında on iki arkadaşının cezaevinde yaşamını yitirdiğini, altı tutuklu bayan arkadaşının diri diri yakıldığını, cezaevinde yakma ve katletme olaylarının Adli Tıp Kurumu tarafından belgelendiğini, buna rağmen soruşturmayı yürüten sanık başta olmak üzere görevlilerin gerekli incelemeyi ve araştırmayı yapmadıklarını, soruşturmayı evrak üzerinden tamamlama yoluna gittiklerini, açılan kamu davasının hâlihazırda İstanbul Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinde görüldüğünü, dosya numarasını hatırlamadığı kamu davasına katılma talebinde bulunmasına rağmen İstanbul'a götürülmediğini, katılma talebi konusunda kendisine bilgi verilmediğini, katliam operasyonunun emir ve talimatlarını veren ve taleplerini göz ardı eden dönemin Milli Güvenlik Kurulu ve iktidar heyeti hakkında soruşturmanın genişletilmesini talep ettiğini, Katılanlar vekilleri soruşturma ve kovuşturma evrelerindeki beyan ve dilekçelerinde genel olarak; soruşturmanın devam ettiği sırada dosyaya gönderilen bir ihbar mektubunda olayın sorumlusunun ve operasyonun başındaki ismin ......olduğunun belirtilerek anılan kişi ile ilgili ayrıntılı suç isnatlarına yer verildiğini,......'in çağrılıp dinlenmediği gibi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiğini, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığı personeli olan ve operasyona katılan üsteğmenlerin kimlik bilgilerinin tespit edilmediğini, bu kimseler hakkında bir işlem ve araştırmanın yapılmadığını, yanına her uğradıklarında sanığın yazılan bir müzekkerenin cevabını beklediğini ifade ettiğini, ayrıca Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına yazdığı müzekkerelere ya cevap verilmediğini ya da bilgi veya belgeye ulaşılamadığına dair cevaplar verildiğini söyleyip müzekkere cevabını beklediğini belirttiğini, sanığa Cumhuriyet Başsavcılığınca yazılan müzekkerelere ilgili kurumların cevap vermesinin ve istenen belgeleri göndermesinin yasal zorunluluk olduğunu, bu zorunluluğu yerine getirmeyenler hakkında gereğinin yapılması gerektiğini ifade ettiklerini, bu konuda suç duyurularında da bulunduklarını, ancak sanığın bilgi ve belge vermeyenler hakkında herhangi bir işlem yapmadığını, yapılan operasyondan ve delillerin yok edilmesinden sorumlu gördükleri Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları hakkında da işlem yapılmasına dair dosyaya şikâyet dilekçeleri sunduklarını, olay mahalli mühürlenmesine ve henüz keşif yapılmamasına rağmen Adalet Bakanlığının basın mensupları ile suç mahalline girerek delillerin yok olmasına sebebiyet verdiğini, sanığın, bu talepleri hakkında da bir işlem yapmadığını, sanığın Genel Kurmay Başkanlığı ile yazışma yaptığı yönündeki beyanlarına itibar ederek soruşturmanın rütbeliler hakkında da yürütüldüğünü zannettiklerini, ancak fezleke düzenlendiğinde ismini tespit ettiği tüm personel hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiğini gördüklerini, sanığın komutanlar hakkında görevi ihmal veya görevi kötüye kullanma gibi suçlardan eylemin zamanaşımına uğramasına sebebiyet verdiğini, soruşturma süresince sanığın hiçbir delili toplamadığını, delil araştırması yapmadığını, yapılan operasyon kameraya alındığı ve fotoğraflandığı hâlde bu delillerin dosyaya hiçbir zaman konulmadığını, oysa operasyon harekât planında bu kayıtların çekileceğinin ve kameraya alınacağının yazılı olduğunu, dosyada bulunması gereken operasyon harekât planının ancak kamu davası açıldıktan sonra Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istenerek dosyaya konulabildiğini, isimleri tespit edilemediği belirtilen ve operasyona katılan komutanların isimlerinin harekât planında yazılı olduğunu, ..... isimli komutanın Bayrampaşa operasyonunu koordine edenlerden biri olduğunu ve bu konuda kitap yazıp, basın yayın organlarına röportajlar vererek olayı anlattığı hâlde sanık tarafından çağrılıp dinlenmediğini, hakkında herhangi bir işlem yapılmadığını, suç delilerini bilerek gizlediğini, bazı kişileri ve suçun asli faillerini koruma kastıyla hareket ettiğini, sanığın tabi olduğu meslek ilkelerinin, uluslararası sözleşmelerin ve CMK'nın 160. maddesinin kendisine yüklediği etkili soruşturma yürütme ve delillerin kaybolmaması için her türlü tedbiri alma ödevini yerine getirmediğini, bu şekilde görevini ihmal suretiyle kötüye kullandığını, Sanık ...; 19.12.2000 - 22.12.2000 tarihleri arasında İstanbul Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda gerçekleştirilen ve bazı tutuklu ve hükümlülerin ölümü ve yaralanmaları ile sonuçlanan “Hayata dönüş” operasyonu ile ilgili yürüttüğü Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/7832) sayılı soruşturmalarda bazı tutuklu ve hükümlüler ile vekillerinin, görevini kötüye kullandığı yönündeki şikâyet ve iddialar üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu müfettişleri tarafından düzenlenen 05.04.2012 tarihli inceleme ve soruşturma raporuna dayandırıldığını, aşamalarda yaptığı yazılı ve sözlü savunmalarında da belirttiği üzere “Hayata dönüş” operasyonunda ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği bölümde görev aldığı bildirilen Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığınca görevlendirilen jandarma personeli yönünden yapılan soruşturma sürecinde fiili müdahale grubu olarak ölüm ve yaralama olaylarının gerçekleştiği C Blok’ta görev alan jandarma görevlilerinin sayısı, görevleri, açık kimlik ve adres bilgilerinin yapılan birçok yazışmaya rağmen resmi kayıtlarla tespit edemediğini, haklarında kamu davası açılmak üzere Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben fezleke düzenlediği 39 jandarma görevlisinin açık kimliklerini 4483 sayılı Kanun hükümleri gereğince yaptırılan ön inceleme soruşturması sırasındaki ifadelerden tespit edebildiğini, ön inceleme soruşturmasında Ümraniye ve İstanbul Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumlarında görev alan jandarma görevlilerinin karışık şekilde ifadeleri alındığından İstanbul Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda görev almadıkları ya da ihtiyaten dışarıda bekletildikleri tespit edilenler hakkında da kovuşturmaya yer olmadığına dair ek karar verdiğini, klasörler dolusu evrakın incelenmesi, okunması, değerlendirilmesi, ifadeleri alınanların durumlarının nitelendirilmesi, haklarında verilecek kararların tespiti, hazırlanması, yazılması, UYAP kayıtlarına geçirilmesi sürecinin de soruşturmanın uzamasının nedenleri arasında olduğunu, suça konu soruşturmayı yürüttüğü dönemle eş zamanlı olarak binlerce soruşturma evrakının da kendisi tarafından soruşturulduğunu, sonuçlandırıldığını veya sonuçlandırılmaya çalışıldığını, Cumhuriyet Başsavcıları tarafından kendisine tevdi edilen çeşitli mahkemelerdeki duruşma savcılığı ve nöbet gibi görevler ile diğer idari işlerin de kendisi tarafından yerine getirildiğini, bu durumun birlikte görev yaptığı Cumhuriyet başsavcıları, hâkim ve Cumhuriyet savcısı meslektaşları ile diğer adliye personeli ve hatta soruşturmaların tarafları ve vekillerince de bilindiğini, Bahsi geçen 2000/21030 sayılı soruşturmaya konu olayın özelliği, yaralı ve ölü sayısı ile ihbarcı ve şikâyetçi, şüpheli ve tanık sayısının fazla olması, ihbar ve şikâyetlerin mahiyeti, kapsamı, şikâyet edilenlerin görev mahiyetleri, olay tarihinden sonraki mevzuat değişiklikleri, UYAP'a geçiş süreci gibi nedenlerin de soruşturma sürecini uzattığını, operasyona katılan müdahale, destek, emniyet, sevk gibi işlerde görev alan jandarma görevlilerinin açık şekilde bildirilmemesinin işi daha da karmaşık hâle getirdiğini, operasyona katılan görevlilerin sayısı ve kimlik bilgilerini, alınan ifadeler yoluyla tespite çalıştığını, soruşturma evrakının kapsamı, incelenecek, okunacak ve değerlendirilecek belge adedinin çokluğunun kesintisiz ve yoğun bir çalışmayı gerektirdiğini, 2003 - 2006 yılları arasında 4483 sayılı Kanun hükümleri gereğince yaptırılan ön inceleme soruşturması aşamasında operasyonda görev alan yüzlerce görevlinin tayin, terhis ve benzeri nedenlerle görev yerleri ve ikamet adreslerinin değişmesi nedeniyle talimat yoluyla ifadelerinin alınmasına çalışılması, kimlik ve adreslerinin tespiti, raporların hazırlanması, karar verilmesi, itirazların İstanbul Bölge İdare Mahkemesince incelenip karara bağlanması gibi işlemlerin de soruşturmayı uzattığını, soruşturma evrakının eski kayıtlı olması nedeniyle taraflarının birçoğunun kimlik numaralarının ifade tutanakları ve eklerinde bulunmadığını, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben düzenlediği 02.04.2010 tarihli ve 21030-123 sayılı fezleke ile soruşturma evrakını, İstanbul Valiliğince 4483 sayılı Kanun hükümleri gereği yapılan ön inceleme soruşturması sırasında görevlendirilen ön incelemeci tarafından alınan ifadelerden operasyona fiilen katıldıkları tespit edilebilen 39 jandarma görevlisi hakkında yargılanıp cezalandırılmaları kanaati ile kamu davası açılmak üzere Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğini, Fezleke doğrultusunda 39 jandarma görevlisi hakkında Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından açılan kamu davasının Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas sayılı dava dosyası üzerinden devam ettiğini, ifadeleri alınıp, ölüm ve yaralama ile sonuçlanan operasyona doğrudan doğruya, birebir veya fiilen katıldıklarına dair delil elde edilemeyen 214 jandarma görevlisi hakkında 02.04.2010 tarihinde kamu adına kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verdiğini, operasyona katılan, ancak açık kimlik ve adresleri tespit edilemeyen, ifade ve savunmaları alınamayan diğer jandarma görevlileri yönünden ise 01.04.2010 tarihinde evrakı tefrik edip, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 (birleştirilen Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/7832) sayılı soruşturmasına kaydederek soruşturmaya devam ettiğini, Olayın gerçekleştiği dönemde görev yapan Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile üst düzey askeri ve sivil görevliler hakkında şikâyeti bulunanlar ve vekillerinin suç duyuruları ile ilgili olarak Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 09.06.1998 tarihli ve B.03.0....0.00.00.0.3.3.15/72 sayılı genelgesi gereğince görevli bulundukları yer ve değişik yerlerdeki ceza ve infaz kurumlarında gerçekleştirilen benzeri operasyonlar nedeniyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereğince "Takibata Yer Olmadığına" ve "Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine" karar verildiğini, Toplam 240 şikâyetçi ve vekilinin devam eden benzeri şikâyet ve ihbarları nedeniyle ayrılan evrakı Eyüp (Kapatılan) Cumhuriyet Başsavcılığının 07.06.2001 tarihli ve 2001/10007-591 sayılı fezlekesi ile gereği için yeniden gönderdiğini, Yine bir kısım şikâyetçi vekili ... ....., ....., ...... ve ...'ın, aynı dönemde görev yapan Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile Jandarma Genel Komutanı, İstanbul Jandarma Bölge Komutanı, İstanbul İl Jandarma Komutanı, Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürü, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, İstanbul Kapalı Cezaevi Cumhuriyet Savcısı haklarındaki şikâyetleri nedeniyle ayrılan tasdikli evrak fotokopilerini 17.03.2010 tarihli ve 2000/21030 sayılı yazı ekinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne sunulmak üzere Eyüp (Kapatılan) Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiğini, Başta dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve İstanbul Kapalı Cezaevi Cumhuriyet Savcısı ile bir kısım üst düzey kamu görevlisinin ifadelerinin dahi alınmadığı iddiaları ile ilgili olarak; bahsi geçen görevlilerin daha olayın başından itibaren zaman zaman farklı şikâyetçiler ve vekillerince şikâyet edildiklerini ve şüpheli konumuna sokulduklarını, olay tarihlerinde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 09.06.1998 tarihli ve B.03.0....0.00.00.0.3.3.15/72 sayılı genelgesinin yürürlükte olup, görev sıfatı gereği bahsi geçen genelge karşısında devletin üst düzey görevlerinde hizmette bulunmuş veya hâlen hizmette bulunan üst düzey görevliler hakkında soruşturma yapmasının veya görevlilerin ifadelerini almasının mümkün olmadığını, şikâyet edilen, kendisine şüpheli sıfatı atfedilen bir görevlinin tanık olarak ifadesinin alınmasının ise hukukun genel ilkeleri ile bağdaşmayacağını, Şikâyet edilen ve haklarında iki farklı tarihte kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair ek karar verilen şüphelilerin ölüm ve yaralama olaylarının gerçekleştiği bölüme fiili müdahale görevi verilen ve görevi icra eden Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığında görevli olmadıklarının veya görevli olmakla birlikte olay yeri dışında çeşitli görevler ifa ettiklerinin cevabi yazılar ile anlaşılması nedeniyle soruşturmanın aydınlatılmasına katkı sağlamayacağı düşüncesiyle ifadelerini almaya gerek duymadığını, Şikâyette bahsi geçen operasyonda görev alan kamu personelini koruması için bir sebep olmadığını, soruşturmayı kasıtlı olarak geciktirdiği, delillerin kaybolmasına neden olduğu, delilleri kararttığı gibi iddiaların, olayın başından beri delillerin toplanmasına, soruşturmanın aydınlatılmasına yönelik mesai saatleri dışında dahi özveri ve titizlikle, bıkmadan, usanmadan, yakınmadan yaptığı soruşturma ile bağdaşmadığını, şikâyet edilen bazı görevlilerle ilgili kararların ayrıntılı gerekçelerinin, verilen ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlarda belirtildiğini, ayrıca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara itiraz edilmesinin mümkün olduğunu, bu kararlara itiraz edilebileceğinin, itirazın yapılacağı mercinin ve itiraz süresinin kararlarda gösterildiğini, olayda bir kastı, kusuru veya ihmalinin bulunmadığını, yaptığı soruşturma ile ilgili belge asıllarının yargılaması devam eden Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 sayılı dava dosyasına konu birleştirilen Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 ve bu evraktan tefrik edilerek soruşturması devam eden İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 sayılı soruşturma evrakı içerisinde mevcut olduğunu, 39 görevli hakkında açılan kamu davası kapsamında yapılan yargılama sırasında ortaya çıkan "Tufan" eylem planının teminine ve operasyona katılan görevlilerin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilip gönderilmesine yönelik Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine ve dağıtımlı olarak İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığına, İstanbul İl Jandarma Komutanlığına, İstanbul Jandarma Komutanlığına, Ankara Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığına hitaben yazılan 17.03.2010 ve 06.04.2011 tarihli ve 7832 soruşturma sayılı yazı örneklerinin, soruşturması devam eden 2010/208053 sayılı soruşturma evrakı içerisinde bulunduğunu, temin edilen cevabi yazıların ve "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planının soruşturma evrakı içerisinde mevcut olduğunu, İstanbul Jandarma Bölge Komutanlığının 27.04.2011 tarihli ve HRK:1040-12915-11 sayılı cevabi yazılarında "...Bayrampaşa Cezaevinde 'Hayata dönüş' operasyonunun icrası ile ilgili herhangi bir plana ait belge bulunmadığından gönderilemediği..." ibaresine yer verildiğini, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının 13.05.2011 tarihli ve PER:1040-43265-11/Huk.İşl.Ks. sayılı cevabi yazısında "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi özel müdahale planının orijinalinin bulunamadığı, fotokopi ile çoğaltılmış bir suretinin İstanbul İl Jandarma Komutanlığı arşivinde bulunarak 22.03.2011 tarihinde Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiğinin bildirildiğini, daha önce de açıkladığı üzere müdahale planı olup olmadığı, varsa örneğinin gönderilmesine dair olayın başından itibaren ismi geçen birlik komutanlıklarına gerekli yazıların yazıldığını, yazı asıllarının ve cevaplarının bahsi geçen dava dosyası ve soruşturma evrakı içerisinde yer aldığını, Hakkında yürütülen soruşturma sırasında savunmasını isteyen yazıyı, aynı zamanda yürüttüğü 2010/208053 sayılı soruşturmanın seyrine yönelik tavsiye olarak da dikkate aldığını, bu kapsamda soruşturma aşaması itibarı ile gerekli gördüğü bazı hususları tamamlamaya çalıştığını, operasyona katıldığı bildirilen......, ......,....., ..... ve.....'ın şüpheli olarak ifade ve savunmalarının alınması için görev yaptıkları ya da oturdukları adreslere talimatlar yazıldığını,.....,..... ve .....'in alınan ifadelerinden ölen ya da yaralanan tutuklu ve hükümlülerin bulunduğu bölüme fiilen müdahale eden görevlilerin sayısı, görevleri, kimlik ve adres bilgilerinin tespitinin mümkün olmadığını, bu nedenle ilgililerin ifade ve savunmalarını alamadığını ve soruşturmanın uzadığını, Görevini kötüye kullandığı, ihmal ettiği iddialarını haksız, adilane olmayan bir itham olarak değerlendirdiğini, geçmiş dönemlerde yerine getirdiği işlerin ve sonuçlandırdığı soruşturma evrakının miktarı, ağırlıkları ve nitelikleri dikkate alındığında ithamların şekli bir tespitten ibaret olduğunun anlaşılacağını, Eyüp Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı dönemin ilk yıllarında fiili imkânsızlıklar nedeniyle üç Cumhuriyet savcısı olarak aynı odayı paylaştıklarını, binanın fiili yetersizlikleri sebebiyle adliyeye yeterli sayıda Cumhuriyet savcısının atanamadığını, atananların bir kısmının ise görev yerine dahi gelmeden meslekten ayrıldıklarını, bu nedenle iki üç Cumhuriyet savcısının yapması gereken işlerin fiilen tek Cumhuriyet savcısına tevzi edildiğini, yılda 30.000’e yaklaşan işlerden son rakamı "2" olan yaklaşık 6.000 civarında evrakın kendisine tevzi edildiğini, geçen yıllardan devredenlerle birlikte yıllık 8.000’lere çıkan soruşturma evrakının soruşturulup sonuçlandırılması, Ağır Ceza ve Asliye Ceza Mahkemelerinin duruşmalarında Cumhuriyet Başsavcılığının temsil edilmesi, dava dosyalarına mütalaa hazırlanması, temyiz işlemlerinin yerine getirilmesi, nöbet ve idari denetimlerin yapılması gibi işler nedeniyle istemese de soruşturmada gecikmeler olmasının, evrakın bir süre işlemsiz kalmasının belirtilen iş yoğunluğu içerisinde doğal olarak kabul edilmesi gerektiğini, bahsi geçen işlerin birbirini tetikleyen, neden sonuç ilişkisi doğuran olaylara ilişkin olduğunu, bir dönem basın suçları, Bayrampaşa Kapalı Cezaevinde meydana gelen önemli olayların soruşturmaları, örgütlü suçlar gibi önemli soruşturmaların da tarafına tevzi edildiğini, bunun yanında Eyüp l. Ağır Ceza Mahkemesinin duruşmalarına çıkma görevinin de kendisi tarafından yürütüldüğünü, aynı dönemlerde bazı üst düzey görevlilerin de dâhil olduğu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına bağlı İGDAŞ, Halk Ekmek ve Ağaç A.Ş. ile ilgili yolsuzluk iddialarına dayalı dönemin İstanbul Devlet Güvenlik Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılıp mevzuat değişikliği nedeniyle tefrik edilerek görevsizlik ve yetkisizlik kararlarıyla gönderilen klasörler dolusu evrakın bulunduğu soruşturmaların da tarafına tevzi edildiğini ve kendisi tarafından sonuçlandırıldığını, takip eden dönem içerisinde hatırlayabildiği kadarıyla örgütlü olarak sahte para basılması ve tedavüle sürülmesi, sahtecilik, hurdaya ayrılmış araçlarla hırsızlık suçuna konu araçların motor ve şasi numaralarının değiştirilip "Change" yapılarak piyasaya sürülmesi, 10 numara yağ ve akaryakıt kaçakçılığı gibi kapsamlı, örgütlü bazı suçların takip, soruşturma ve sonuçlandırılması işlemlerinin de kendisi tarafından yerine getirildiğini, yalnızca soruşturma yürütüp sonuçlandırmakla kalmadığını, bahsi geçen özellikle İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına bağlı şirketlerdeki yolsuzluk iddialarına dayalı soru önergesi ve benzeri TBMM işlemleri nedeniyle talep edilen birçok cevabi yazının da kendisi tarafından hazırlanıp gönderildiğini, söz konusu kapsamlı soruşturmaların hazırlanıp sonuçlandırılması, talep edilen cevap yazılarının yazılması gibi birçok işlemi yakınlarını dahi ihmal ederek mesai saatleri dışında, hafta sonlarında ve bayram tatillerinde yerine getirmeye çalıştığını, tüm bu işleri görevinin gereği olarak değerlendirip yakınmadan ve özveri ile çalıştığını, buna rağmen hak etmediği görevi kötüye kullanma ve ihmal suçlamaları ile karşı karşıya kaldığını, söz konusu ithamları hak etmediğine inandığını, vicdanen rahat olduğunu, soruşturma işlemlerinin uzun bir dönemi kapsaması, daha sonradan UYAP sistemine geçilmesi, görev yaptığı Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının kapatılıp İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığında birleştirilmesi, Ankara Cumhuriyet Savcısı olarak atanarak burada görev yapmaya başlaması gibi nedenlerle eski kayıtlara ulaşma imkânının bulunmaması nedenleriyle gerekli bazı belgeleri ibraz edemediğini, belirttiği hususların o dönemlerde kendisi ile birlikte görev yapan meslektaşları ve adliye personeli tarafından da bilindiğini, gerek görüldüğünde ilgililerin ifadeleri alınarak bu hususların doğruluğunun tespit edilebileceğini, sebep olmadığı mevcut imkânsızlıkların hâkim olduğu bir dönemde zaman zaman yeni ve tecrübesiz olan tek bir kâtip ile binlerce soruşturma evrakını sonuçlandırdığını, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı görevine, Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca tarafına tevzi edilen ve tamamlanamayan 1044 soruşturma evrakı ile geldiğini, bunların içerisinde dava konusu "Hayata dönüş" operasyonu ile ilgili eski soruşturma evrakından tefrik edilip soruşturması devam eden evrak ile örgütlü 10 numara yağ ve akaryakıt kaçakçılığına konu evrakın da olduğunu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Çalışma Talimatı gereğince kanun yolları inceleme bürosunda görev aldığını, iki ağır ceza mahkemesinin kararlarını inceleyip kanun yollarına başvurma dâhil olmak üzere kanun yolları ile ilgili muhtelif işlemleri yerine getirmek üzere toplam yirmi iki mahkemenin işlerinin kendisine tevzi edildiğini, bazı meslektaşlarında soruşturma evrakı bulunmadığı hâlde kendisinin soruşturma evrakını da tamamlamak durumunda olduğunu, konu ile ilgili kimseye bir yakınmasının olmadığını, daha önceden olduğu gibi mesai sonrasında, hafta sonlarında, bayram tatillerinde ve nöbet izinlerinde çalışarak soruşturma evrakını tamamlamaya gayret gösterdiğini, kanun yollarındaki temyiz, kanun yararına bozma talepleri ile sabıka kaydı silinmesi gibi Adalet Bakanlığından gelen işlemlerin süreli ve bakanlık işi olması nedeniyle öncelik verilmesi gereken işler olduğunu, 2011 yılının Eylül ayından itibaren yeni Çek Kanunu’nun yürürlüğe girmesi nedeniyle, anılan Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce verilen ve özellikle diğer mahkeme kararları ile çelişen İstanbul 15. Sulh Ceza Mahkemesinin karşılıksız çek keşidesi suçundan verdiği çok sayıdaki beraat kararını, ilgili dava dosyalarını inceleyerek temyiz ettiğini, 2011 yılında Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının kapatılarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ile birleştirilmesi nedeniyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı döneminde baktığı işlerin yıllık olarak verilerini UYAP üzerinden temin edemediğinden iş durumunu ayrıntılı olarak sunamadığını, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 24.02.2009 tarihli ve 74 sayılı ilke kararına göre birinci bölgelerde görev yapan Cumhuriyet savcılarının yeni gelen iş olarak bakması gereken miktarın yıllık 1200 olduğunu, ancak baktığı iş miktarının belirlenen miktarın kat kat üzerinde olduğunu, Duruşmada görevli Cumhuriyet savcısının görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılmasına ilişkin mütalaasının katılanlar tarafından ileri sürülen ve müfettiş raporunda belirtilen bir kısım iddianın ve iddianamenin tekrarından ibaret olduğunu, gerçeklerle bağdaşmadığını, sonuca göre değerlendirme yapıldığını, nedenler üzerinde durulmadığını, bazı katılan vekillerince verilen müşterek dilekçelerde gerçek dışı ve abartılı biçimde, tek yönlü bakış açısıyla, bir hukukçuya yakışmayan bazı yakıştırma ve nitelendirmelerle açıklanan ve görevli Cumhuriyet Savcısı tarafından duruşmada sunulup sözlü olarak da ifade edilen mütalaaya konu suçun yasal unsurlarının oluşmadığını, kovuşturma konusu edilen olayda görevi ihmal ya da kötüye kullanma anlamında herhangi bir kast ve kusurunun, ihmalinin bulunmadığını savunarak hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılması hususunu Mahkemenin takdirine bıraktığını belirtmiştir. Etkin soruşturma yükümlülüğü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde açıkça düzenlenmemiş olup, bu yükümlülük Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları ile ortaya çıkmıştır. AİHM, Sözleşme’nin 2. maddesi ile koruma altına alınmış olan yaşam hakkı ile 3. maddesinde düzenlenmiş olan işkence ve kötü muamele yasağına yönelik ihlal iddialarına ilişkin olarak, Sözleşme’nin tarafı olan devletlerin etkin bir soruşturma yürütme yükümlülüğü altında bulunduğuna ilk olarak 2. maddeye ilişkin Mc Cann/İngiltere ve Kaya/Türkiye davaları ile 3. maddeye ilişkin Aksoy/Türkiye ve Assenov/Bulgaristan kararları ile hükmetmiştir. (Cem Şenol, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Etkin Soruşturma Yükümlülüğü (CMK M. 172/3), On İki Levha Yayıncılık, 1. Bası, İstanbul, 2013, s. 61 vd.) Anılan kararlar ile birlikte Sözleşme’nin tarafı olan devletlerin, 2 ve 3. maddelerine yönelik bir ihlal iddiasının varlığı hâlinde, bu iddiaları etkin bir biçimde soruşturma yürütme yükümlülüğü altında bulunduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Bu yaklaşım Mahkeme’nin müteakip kararları ile de sürmüş, ayrıca bazı yeni tarihli kararlarda, 4. maddede düzenlenen kölelik ve zorla çalıştırma yasağı ile 8. maddede düzenlenen özel hayat ve aile hayatına saygı hakkının ihlali hâlinde de taraf devletlerin etkin soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunduğuna hükmetmiştir. (Şenol, s. 66-67.) AİHM içtihatları da gözetildiğinde, bir ceza soruşturmasının etkin olarak nitelendirilebilmesi için uyulması gereken hususların; soruşturmanın herhangi bir talep olmasa bile kendiliğinden ve ivedilikle başlaması, bağımsız organlarca, kamunun denetimine açık olarak ve makul bir özen ve hızla yürütülmesi olarak sayılması mümkündür. Sözleşmenin 13. maddesinde de etkin soruşturma yürütme yükümlülüğü bağlamında taraf devletlere yükümlülükler yüklenmekte olup, bu yükümlülüklerden ilkinin olayın sorumlularının teşhis edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkin bir soruşturmanın yürütülmesi oluşturmaktadır. Soruşturmayı yürüten makamların, ihlali gerçekleştiren görevlilerden bağımsız olması ve şikâyetçinin soruşturma sürecine erişimine imkân sağlanması gibi mutlaka gerekli gördüğü hususların da bu hakkın kapsamına dâhil olduğunda kuşku bulunmamaktadır.(Şenol, s. 64, 120 vd.) Mevzuatımızda da "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" başlıklı 160. maddesi; "(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür", "Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri" başlıklı 161. maddesi ise; "(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister. (2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür. (3) Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir" şeklinde düzenlenmiş olup, Cumhuriyet savcılığına intikal eden bir olayla ilgili izlenecek yol ve yöntemlerle ilgili CMK'nın devam eden maddelerinde de açıklamalara yer verilmiştir. Yapılan açıklamalardan sonra sanığa atılı görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin açıklamalara yer verilmesinde yarar bulunmaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler"e yer veren dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde "Görevi kötüye kullanma" suçu 257. maddede ; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır" şeklinde düzenlenmişken, 19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6086 sayılı Kanun’un birinci maddesi ile birinci ve ikinci fıkralarında yer alan "Kazanç" ibareleri "Menfaat", birinci fıkrasında yer alan "Bir yıldan üç yıla kadar" ibaresi "Altı aydan iki yıla kadar", ikinci fıkrasında yer alan "Altı aydan iki yıla kadar" ibaresi "Üç aydan bir yıla kadar" ve üçüncü fıkrasında yer alan "Birinci fıkra hükmüne göre" ibaresi "Bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile" biçiminde değiştirilmiş, 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile de üçüncü fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. Türk Dil Kurumunun Türkçe Sözlüğü’ne göre ihmal; "Yapmama, savsama" anlamına gelmekte, gecikme ise; "Bir işin yapılması gereken zaman geçtikten sonra yerine getirilmesi" olarak tanımlanmaktadır. Maddenin, ikinci fıkrasında, kamu görevlisinin yapmakla görevli olduğu işi yapmaması veya kanuna göre yapılması gereken şekilde yerine getirmemesi veya vaktinde yapmayıp geciktirmesi suç sayılmıştır. Görevi kötüye kullanma suçu kasten işlenen suçlardan olup, bu suçtan söz edilebilmesi için; "Kamu görevlisinin görevini bilerek ve isteyerek ihmal etmesi veya geciktirmesi" gerekmektedir. Görevi kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için, tek başına norma aykırı davranış yetmemekte, fiil sebebiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlanması, suç tarihinden sonra 6086 sayılı Kanun'la yapılan değişiklik sonrası ise haksız bir menfaat sağlanması gerekmektedir. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için "Mağduriyet", "Kamunun zarara uğraması" ve "Haksız menfaat" kavramlarının açıklanması ve somut olayda bunların gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de; mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyip daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 911 vd.; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 772; Veli Özer Özbek-Mehmet Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974.). Kişilere haksız menfaat sağlanması, bir başkasına hukuka aykırı şekilde her türlü maddi ya da manevi yarar sağlanması anlamına gelmektedir. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "Ekonomik bir zarar" olduğu vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak kanuni düzenleme içeren 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesinde; kamu görevlilerinin kast, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her olayda hâkim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması hâlinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir. Bu açıklamalar ışığında ikinci konu değerlendirildiğinde; Suç tarihlerinde Eyüp ve İstanbul Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan sanığın, 19.12.2000 ile 22.12.2000 tarihleri arasında Bayrampaşa Cezaevinde gerçekleştirilen ve "Hayata dönüş" olarak adlandırılan operasyon hakkında Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 (İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053) sayılı dosyasında soruşturmayı yürütmekle görevli olmasına karşın soruşturmanın devam ettiği on bir yılı aşkın sürede, operasyona katılan askeri personelin kimlik bilgilerinin tespiti hususunda ilgili makamlara yazılan müzekkerelere cevap vermeyen, olumsuz cevap veren ya da istenen bilgi ve belgeleri göndermeyen sorumlular hakkında gereğini yapmadığı, İstanbul İl Jandarma Komutanlığının Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği "Tufan" isimli Bayrampaşa Cezaevi müdahale planını temin edemeyerek soruşturmanın uzamasına sebebiyet verdiği, bir kısım kamu personelini koruyucu tarzda hareket ettiği, bu anlamda katılanlar tarafından çeşitli tarihlerde verilen dilekçelerle şikâyet edilen kamu görevlilerinin beyanlarına başvurmadığı, savunmalarını tespit etmediği, şikâyetlerle ilgili gereğini yapmadığı, operasyona ilişkin tutanağı imzalamaktan imtina eden ve haklarında şikâyette de bulunulan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve Cezaevi Savcısının tanık olarak dahi bilgilerine başvurmadığı, imzadan imtina gerekçeleri ile bilgi ve görgülerinin tespiti hususunda bir gayret sarf etmediği, vaki şikâyetlere ilişkin de bir karar kaleme almayarak soruşturma dosyasını daimi arama evrakı olarak devam ettirdiği, operasyona katılan ve ölüm ve yaralanma olaylarının gerçekleştiği belirlenen C blokta konuşlandırılan Ankara Jandarma Özel Asayiş Komutanlığına ait personelin kimlik bilgilerini tespitte gerekli hassasiyeti göstermediği gibi ön soruşturma sırasında alınan beyanlarına itibar ederek haklarında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, operasyonda görev alan ve fiili müdahale grubu içindeki 39 er hakkında fezleke tanzim ederek bu kişilerin ön inceleme aşamasında tespit edilen ifadeleriyle yetindiği, haklarında fezleke düzenlenen anılan 39 erin emir komuta zincirinin tespiti ve kimlerden emir aldıkları konusunda savunmalarına başvurmadığı, yalnızca jandarma komutanlıklarına müzekkere yazarak görev alan kişilerin isim listesinin gönderilmesini istemekle yetindiği, operasyona katılan kişilerin savunma ve beyanlarını tespit etmediği gibi asker kişiler tarafından alınan beyanları dikkate alarak fezleke tanzim ettiği, 214 personel hakkında ise kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, bu şekilde etkin bir soruşturma yürütmeyerek görevini kötüye kullandığı iddiasıyla kamu davası açılmış ise de; HSYK müfettişlerince Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığının 2000/21030 ve bu dosyanın devamı niteliğindeki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 2010/208053 sayılı soruşturma dosyaları ile Bakırköy 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2010/172 esas sayılı dosyasının incelenmesi sonucu düzenlenen ve sanık tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gerçekleştirilen tüm işlemlere ayrıntılı bir şekilde yer veren 13.02.2012 ve 15.02.2012 tarihli inceleme tutanaklarında da belirtildiği gibi, sanığın operasyona katılan askeri personelin kimlik bilgilerinin tespiti hususunda soruşturmayı sürüncemede bırakmayacak aralıklarla ilgili makamlara müzekkereler yazdığı, buna rağmen soruşturma işlemlerinde yaşanan gecikmenin sanık savunması ve HSYK müfettişlerince düzenlenen tutanaklardan anlaşılacağı üzere askeri makamların operasyona katılan görevlilerin kimliklerini vermekte isteksiz davranmalarından kaynaklandığı, bu hususa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 20.11.2012 tarihli ve 19262/09 başvuru sayılı.....ve Diğerleri/Türkiye kararında da aynen yer verildiği, sanık tarafından, özellikle katılanlar vekillerince ölüm ve yaralanma olaylarından sorumlu olduğu ileri sürülen Ankara Jandarma Komando Asayiş Komutanlığı ile Jandarma Genel Komutanlığına, operasyona fiilen katılan personelin kimlik bilgilerinin tespitine yönelik müzekkerelerin tekit edilerek ve makul süre içinde cevap verilmediği takdirde soruşturmayı sürüncemede bırakanlar hakkında suç duyurusunda bulunulacağı ve yasal gereğinin yapılacağı ihtarını içerecek şekilde yazıldığı, bu hususun HSYK müfettişlerince dosya içerisine alınan müzekkere örnekleri ve sanık savunmasıyla doğrulandığı, sanığın soruşturmanın hızla yürütülmesi ve delillerin karartılmadan toplanabilmesi bakımından ilgili tüm birimlere sonuç almaya yönelik müzekkereler yazdığı, savunmasında da belirttiği üzere hakkında soruşturma yürütülen personelden bir kısmının görev yerinin değişmesi nedeniyle bu kimselerin ifadelerine bizzat başvurmasa da anılan kişilerin ifadelerinin alınmasına yönelik talimatlar yazılması yoluna gittiği, operasyona katılan jandarma görevlileri hakkında İstanbul Valiliğince soruşturma izni verilmemesine ilişkin kararlara karşı sanığın her seferinde İstanbul Bölge İdare Mahkemesine itiraz ederek sorumluların yargılanması konusunda gerekli çabayı gösterdiği, bu nedenle sanığın, bir kısım kamu personelini koruyucu tarzda hareket ettiği iddiasının sübut bulduğundan söz edilemeyeceği, sanığın vaki şikâyetlere ilişkin soruşturma dosyasını daimi arama evrakı olarak devam ettirdiği hususunun, sorumlular hakkında soruşturma yapıldıktan, açık kimlik bilgileri tespit edilenler hakkında kamu davası açıldıktan veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra soruşturmanın ilerleyen aşamalarında açık kimlik ve adres bilgileri tespit edilemeyen personel bakımından geçerli olduğu, sanığın ön soruşturma sırasında alınan beyanlara itibar ederek 214 personel hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği olgusunun, CMK'nın 173. maddesi uyarınca söz konusu kararlara karşı suçtan zarar görenlerin itiraz hakkının bulunduğu da gözetildiğinde, aynı Kanun'un 172. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca soruşturma evresi sonunda kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilemediği inancıyla kullanılan yargı yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, olayın gerçekleştiği dönemde görev yapan Adalet, İçişleri ve Sağlık Bakanları ile üst düzey askeri ve sivil görevliler hakkında şikâyeti bulunanlar ve vekillerinin suç duyuruları ile ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 18.01.2001 tarihli ve 2001/4709-502 sayılı kararı ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 100 ve TBMM İçtüzüğü’nün 107. maddeleri gereğince "Takibata Yer Olmadığına" ve "Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının görevsizliğine" karar verildiği, sayılan tüm hususlara rağmen soruşturma işlemlerinde yaklaşık on iki yıllık bir gecikme yaşandığı bir gerçek ise de; sanık tarafından UYAP ortamından elde edilmek suretiyle dosyaya eklenen ve aksi kanıtlanamayan iş durumunu gösterir listeler, söz konusu listelerde sanığın uhdesinde bulunan ve sonuçlandırılan iş miktarının, HSYK'nın 24.02.2009 tarihli ve 74 sayılı ilke kararı ile anılan dönemlerde birinci bölgelerde görev yapan Cumhuriyet savcılarının bakmaları öngörülen iş miktarının çok üzerinde olması ve sanık savunmasında yer verilen soruşturmanın karmaşıklığı, kapsamı, dağınıklığı, belirsizliği, tevdi edilen başka işlerin yoğunluğu, personel yetersizliği ve UYAP'a geçiş süreci hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterme kastıyla hareket ettiğine ilişkin aleyhine delil elde edilemediği, açıklanan sebeplerle kasten işlenebilen sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesinin sanığın mahkûmiyetine ilişkin hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Sanığa atılı suçun unsurlarıyla sabit olduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Kabule göre de, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesinin sanık hakkında temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesine, takdiri indirime ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesine ilişkin gerekçeler değerlendirildiğinde; 1- Yüklenen suçu işlemediğine ilişkin savunması ve bu savunmayı doğrulayan müfettiş tespitleri ile tüm dosya kapsamı karşısında sanığın görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterme kastıyla hareket ettiğine ilişkin aleyhine delil elde edilememesi nedeniyle İlk Derece Mahkemesince temel ceza belirlenirken kararın gerekçe bölümünde gösterilen “…Sanığın uzunca bir zaman olayı sonuçlandırmaması, etkin soruşturma yapmaması, soruşturduğu dosyadaki zarar ve tehlikenin ağırlığı yanında, sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı da göz önünde bulundurularak keza ağır insan hakları ihlallerinin kanıtlanması halinde uygun bir ceza verilmesi, verilen kararların etkili, orantılı ve işlenen suça uygun olması gerektiğinden, hafif cezaların verilmesi sadece cezasız kalma ortamına yol açabileceğinden (Bkz. Ağır İnsan Hakları İhlallerinde Cezasızlığın ortadan Kaldırılması-Zeynep Güçlü, sh. 48/49), dava konusu olayla ilgili Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin.....ve diğerleri Türkiye davası kararında sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğini saptadığından…” şeklindeki gerekçelerin oluşa ve dosya kapsamına uygun olmadığı, hüküm kısmında gösterilen ve TCK’nun 61. maddesinin (a) bendinde sayılan "Suçun işleniş biçimi" ile (d) bendinde sayılan “Suçun konusunun önem ve değeri” biçimindeki gerekçelerin ise her olay bakımından geçerli olup atılı suç yönünden ayırt edici bir özelliklerinin bulunmaması nedeniyle temel cezanın belirlenmesinde kullanılmaya elverişli yasal unsurlar olarak kabul edilemeyecekleri hep birlikte değerlendirildiğinde; İlk Derece Mahkemesince temel cezanın dosya içeriğine uygun, adalet, hak ve nesafet kuralları ve orantılılık ilkesiyle bağdaşacak şekilde belirlenmediği ve TCK'nun 61. maddesinde yer alan ibarelerden bir kısmının tekrarlanmasından ibaret bu gerekçelerin dosya kapsamı ile uyumlu, yasal ve yeterli olmadığı kabul edilmelidir. Bu bozma nedeni bakımından çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; "İlk Derece Mahkemesince temel ceza belirlenirken gösterilen gerekçelerin dosya kapsamı ile uyumlu, yasal ve yeterli olduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. 2- Bayrampaşa Cezaevinde 19.12.2000 ile 22.12.2000 tarihleri arasında gerçekleştirilen ve "Hayata dönüş" olarak adlandırılan operasyon nedeniyle Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma açılması üzerine başlayan suç tarihinin sanığa atılı ihmali davranışla görevi kötüye kullanma suçunun temadi eden suçlardan olması nedeniyle, hakkında son soruşturmanın açılmasına karar verilen 06.12.2012 tarihinde kadar uzadığı ve sanığın savunmasında Eyüp Adliyesinin 22.08.2011 tarihinde İstanbul Adliyesinde birleştirilmesi üzerine İstanbul Cumhuriyet savcısı olarak bakmaya devam ettiği soruşturma dosyasının 04.01.2013 tarihinde kendisinden alınarak bir başka Cumhuriyet savcısına tevzi edildiğini beyan etmesi nedeniyle suç tarihinden sonra da suç konusu soruşturmayı yürütmeye devam ettiği anlaşılmış ise de; Sanığın, hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savunmasının istendiği yazıyı, hâli hazırda yürütmekte olduğu 2010/208053 sayılı soruşturmanın seyrine yönelik tavsiye olarak dikkate aldığına ve soruşturma aşaması itibarıyla gerekli gördüğü bazı hususları tamamlamaya çalıştığına yönelik savunması, operasyona katıldığı bildirilen......, ......,....., ..... ve.....'ın şüpheli sıfatıyla ifadelerinin alınması konusunda talimatlar yazmasının bu savunmasını doğrulaması, sanığın, gerek hakkında kamu davası açılmasından önce gerek sonrasında görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme gösterme kastıyla hareket ettiğine ilişkin aleyhine delil elde edilememesi ve yargılama sürecinde olumsuz bir davranışta bulunduğunun duruşma tutanaklarına yansımaması hep birlikte değerlendirildiğinde; İlk Derece Mahkemesince sanık hakkında takdiri indirim hükmünün uygulanmama nedeni olarak gösterilen “…Sanığın soruşturmuş olduğu ve görevli bulunduğu dosyanın suç tarihinin 2000 tarihi olması ve hakkındaki soruşturmaya başlanmasına rağmen aynı eylemini sürdürmeye devam etmesi karşısında TCK'nın 62/2. maddesindeki ‘fiilden sonraki ve yargılama sürecindeki davranışları’ sanık hakkında olumsuz görüldüğünden” biçimindeki açıklamanın dosya kapsamına uygun olmadığı gibi kanun koyucunun aradığı anlamda yasal ve yeterli bir gerekçe niteliği taşımadığı anlaşılmaktadır. 3- Kamu zararı tespit ettirilmeden ve sanığa kamu zararını karşılayıp karşılamayacağı sorulmadan kararın gerekçe bölümünde,“Sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları, AİHM.nin 20 Kasım 2012 tarihli.....ve diğerleri / Türkiye davası ile ilgili olarak verdiği kararda 3 kişiye 15.000'er Avro, ...'a 20.000 Avro manevi tazminata ve 4.000 Avro yargılama giderine Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini mahkum ettirmesi şeklinde oluşan kamu zararının giderilmemiş olması ve yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşmaması”, hüküm bölümünde ise “…Sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşmadığından…” nedenleriyle sanık hakkında CMK'nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş ise de, Sanığın sabıkasız olup, duruşmalara yansıyan olumsuz bir davranışına rastlanmaması, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi konusundaki takdiri Mahkemeye bıraktığını ifade etmesi nedeniyle anılan kurumun hakkında uygulanmasını kabul etmediğine dair bir beyanının bulunmaması, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin.....ve Diğerleri/Türkiye kararındaki tazminat miktarlarının sanık aleyhine değil Devlet aleyhine hükmedilmiş olması ve sanığın eylemleriyle söz konusu tazminatlardan hangi miktarda sorumlu olduğunun belirlenememesi nedenleriyle de doğrudan doğruya sanığa yüklenebilen, somut ve belirlenebilir bir zararın söz konusu olmaması, bu nedenle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesinin objektif şartlarından olan "Suçun işlenmesiyle mağdurun ya da kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi" koşulunun gerçekleşmediğinden söz edilememesi ve kararın gerekçe bölümündeki “Yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşmaması” ile kısa karar ve hüküm bölümündeki “…Sanığın duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaat oluşmadığından…” biçimindeki gerekçelere hangi nedenlerle dayanıldığının açıklanmaması karşısında; İlk Derece Mahkemesince sanık hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına ilişkin gerekçenin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olmadığının kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Katılanlar ....., ... ve ... vekilinin yasal süresinde olmayan temyiz isteğinin REDDİNE, Temyiz incelemesinin diğer katılanlar vekili, Yargıtay Cumhuriyet savcısı ile sanığın temyiz istekleri ile sınırlı olarak yapılmasına, 2- a) Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 08.04.2015 tarihli ve 15-5 sayılı hükmünün, sanığın görevi ihmal suçunu işlediği sabit olmadığından beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi, b) Kabule göre de, İlk Derece Mahkemesince temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesinde, sanık hakkında TCK'nın 62. maddesinde düzenlenen takdiri indirim hükmünün uygulanmamasında ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde gösterilen gerekçelerin dosya kapsamına uygun, yasal ve yeterli olmaması, İsabetsizliklerinden BOZULMASINA, 3- Dosyanın, Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 07.02.2019 tarihinde yapılan müzakerede, sanığa atılı suçun unsurlarıyla sabit olup olmadığı ile sanık hakkında temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak belirlenmesinde gösterilen gerekçelerin yasal ve yeterli olup olmadığına ilişkin bozma nedenleri bakımından oy çokluğuyla, katılanlar ....., ... ve ... vekilinin temyiz isteğinin yasal süresinde yapılıp yapılmadığı ile sanık hakkında takdiri indirim uygulanmasına ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilirken yasal ve yeterli gerekçe gösterilip gösterilmediğine ilişkin bozma nedenleri bakımından oy birliğiyle karar verildi.
3. Ceza Dairesi, 2023/27 E., 2023/5120 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeline sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple açıklayıcı raporun 100. maddesinde
3. Ceza Dairesi         2023/27 E.  ,  2023/5120 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SUÇ : Terör örgütü propagandası yapmak, Suçu ve Suçluyu övme BOZMA YOLUNA BAŞVURAN :Adalet Bakanlığının istemi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması Milletvekili seçilmeden önce işlediği iddiası ile terör örgütü propagandası yapmak, suçu ve suçluyu övmek suçlarından yapılan yargılamada, kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun'un (5271 sayılı Kanun) 223/8 inci maddesi uyarınca sanık ... hakkında verilen ... 21. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.11.2021 tarihli ve 2020/18 Esas, 2021/406 Karar sayılı durma kararına karşı Cumhuriyet savcısınca yapılan itiraz, ... 22. Ağır Ceza Mahkemesinin 09.12.2021 tarihli ve 2021/111 değişik ... sayılı kararı ile kesin olarak reddedilmiştir. Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 309 uncu maddesi uyarınca 01.11.2022 tarih ve 94660652-105-06-13058-2022-Kyb sayılı evrakı ile yapılan kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 05.01.2023 tarihli, 2022/141993 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle gereği düşünüldü: I. İSTEM Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 05.01.2023 tarihli ve 2022/141993 sayılı kanun yararına bozma istemi; " Terör örgütü propagandası yapmak suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama neticesinde, sanığın 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. ... Milletvekili seçimlerinde ... milletvekili seçilmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 83 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8. maddeleri uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının durmasına ilişkin ... 21. Ağır Ceza Mahkemesinin 10/11/2021 tarihli ve 2020/18 esas, 2021/406 sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin ... 22. Ağır Ceza Mahkemesinin 09/12/2021 tarihli ve 2021/111 değişik ... sayılı kararını kapsayan dosya incelendi. Dosya kapsamına göre sanığın 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. ... Milletvekili seçimlerinde ... ilinden milletvekili seçildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığının 30.12.2019 tarihli ve 2019/2511 esas sayılı iddianamesinde ayrıntıları belirtilen eylemleri gerçekleştirmek suretiyle terör örgütü propagandası yapmak ve suçu ve suçluyu övme suçlarını işlediği iddiası ile kamu davasının açıldığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Yasama Dokunulmazlığı" başlıklı 83/2. Maddesinin; 'Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.' ve 'Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması' başlıklı 14. maddesinin de; 'Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.' şeklinde olduğu, Benzer bir olay nedeniyle Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 22.09.2016 tarihli ve 2015/8449 esas, 2016/4723 karar sayılı ilâmında da belirtildiği üzere, milletvekili seçiminden önce Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14. maddesi kapsamında suç işleyen ve soruşturmasına başlanmış olan milletvekilinin yasama dokunulmazlığından yararlanamayacağı, hangi suçların bu madde kapsamında olduğu tahdidi olarak sayılmadığından dolayı maddenin kapsamını belirleme görevinin uygulayıcıya ait olduğu, ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemlerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14. maddesi kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması niteliğinde görülmesi gerektiği, sanığın, ... Cumhuriyet Başsavcılığının 30.12.2019 tarihli ve 2019/2511 esas sayılı iddianamesinde ayrıntılı olarak belirtilen suç teşkil eden eylemleri milletvekili seçilmeden önceki bir tarihte gerçekleştirdiği ve soruşturmasına başlandığı ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14. maddesi kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunun kabulünün gerektiği de nazara alındığında, yargılamaya devamla işin esasına girilerek hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde durma kararı verilmesinde isabet görülmemiştir..." Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır. II. GEREKÇE A.Uyuşmazlık 27 inci ... Milletvekili seçimleri öncesinde başlatılan soruşturma sonucunda terör örgütü propagandası yapmak ile suçu ve suçluyu övme suçlarını işlediği iddiası ile 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713 sayılı Kanun) 7/2, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 43/1, 53/1-2 ve aynı Kanun'un 215/1, 43/1, 53/1-2 maddelerine göre cezalandırılması istemi ile tanzim olunan iddianameye dayanan kamu davasında; soruşturma aşamasında milletvekili seçilen sanık hakkında kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 83 üncü maddesi gereği 5271 sayılı Kanun'un 223/8'inci maddesi uyarınca verilen durma kararı ile buna yönelik vaki itirazın reddine ilişkin mercii kararında isabet bulunup bulunmadığı hususundadır. B.Hukuki Süreç 1.24 Haziran 2018 tarihinde yapılan 27 nci ... milletvekili seçimlerinde ... ilinden, daha öncesinde 23 Temmuz 2007 tarihinde yapılan 23 üncü ... milletvekili seçimlerinde ise ... ilinden milletvekili olup; soruşturmanın başladığı tarih ile 17.10.2017, 18.10.2017 ve 20.01.2018 tarihleri olarak belirtilen suç tarihlerinde ise Halkların Demokrasi Partisi'nde (...) eş genel başkan yardımcısı olduğunu beyan eden, adli sicil kaydında 6352 ve 4616 sayılı Kanunlar uyarınca erteleme, 5271 sayılı Kanun uyarınca kamu davasının açılmasının ertelenmesi, UYAP arşiv kayıtlarında ise silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, silahlı terör örgütüne üye olma, suç işlemeye alenen tahrik etme, suçu ve suçluyu övme, terör örgütü propagandası yapmak, 2820 sayılı Kanuna aykırılık ve 2911 Sayılı Kanuna muhalefet suçlarından kayıtlarının bulunduğu ancak adli sicil arşiv kaydının bulunmadığı görülen sanık ... ile diğer şüpheliler haklarında, ... Emniyet Müdürlüğü Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğüne gönderilen maillerle yapıldığı belirtilen 12.02.2018 tarihli ihbarlara müteakip başlatılıp; yapılan araştırmada da 'twitter' adlı sosyal paylaşım sitesinde kullanıcısı olduğu belirlenen hesabından, PKK/KCK/PYD/YPG ve ... silahlı terör örgütlerine yönelik 20.01.2018 tarihinde '...' adlı operasyonu başlatan Türk Silahlı Kuvvetleri ile ülke aleyhine ve de örgüt lehine propaganda ile halkı kin ve düşmanlığa sevk edici paylaşımlarda bulunulduğunun tespiti sonrasında düzenlenen 20.02.2018 tarihli kolluk fezlekesi ve eki tahkikat evraklarına istinaden, ... Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçları Soruşturma Bürosunun 2018/37335 soruşturma numarası ile 'silahlı terör örgütüne üye olma' suçundan soruşturma başlatılmıştır. Temini mümkün olmadığından firari olarak işlem yapılan sanığın da aralarında bulunduğu şüphelilerin yakalamalarının ifası ile gözaltına alınmalarına dair ilgili Cumhuriyet savcısının 16.02.2018 tarihli talimatı sonrası; 20.02.2018 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcılığında verdiği ifadesinde, özet olarak; söz konusu sosyal medya hesabının kullanıcısı olduğunu ve belirtilen paylaşımları gerek yöneticisi olduğu partinin ideolojisi, gerekse şahsi görüşleri doğrultusunda savaşa karşı olması nedeni ile barışa yönelik yaptığını ve herhangi bir örgütün propagandası yapmadığını beyanla atılı suçlamayı kabul etmeyen, adli kontrol tedbiri uygulanması istemi ile mevcutlu olarak sevkine müteakip dosya üzerinden yapılan inceleme neticesinde, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan, ... 2. Sulh Ceza Hakimliğinin 20.02.2018 tarihli ve 2018/308 sorgu sayılı kararı ile 5271 sayılı Kanun'un ilgili maddelerince yurt dışına çıkışının yasaklanmasına dair adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verilen ve fakat; 12.09.2018 tanzim ve havale tarihli dilekçe ve eki evrakla ... ilinden milletvekili seçildiği ve ...'nin Meclis Grup Başkanvekili olduğundan yasama dokunulmazlığı bulunması hasebi ile soruşturmasının durdurulup hakkında uygulanan adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına karar verilmesine dair vekaletnamesini ibraz eden müdafisinin yaptığı başvurunun sonrasında, aynı tarihte verilen tefrik kararı ile bu kez, 2018/162383 soruşturmaya numarasına kaydı yapılıp, milletvekili seçilmesi nedeni ile de Başsavcılığın Genel Çalışma Usul ve Esasları Hakkında Yönergesi'nin ilgili hükümlerine göre görevli olan Parlamenter Soruşturma Bürosuna tahkikat evrakları gönderilen, ilgili Cumhuriyet savcısının istemi doğrultusunda ... 5.Sulh Ceza Hakimliğinin 26.10.2018 tarihli ve 218/7124 değişik ... sayılı kararı ile de halen milletvekili olması sebebi ile Anayasa'nın 83 üncü maddesinin birinci ve ikinci fıkraları dikkate alınıp, yasama dokunulmazlığının bulunması nedeniyle, fezlekesi tanzim edilip dokunulmazlığının kaldırılmasına TBMM' nce karar verilinceye kadar, uygulanan mevcut adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına karar verilen sanık ...'ın, 2018/10692 soruşturma numarasına kayıt edilerek yapılan soruşturma neticesinde düzenlenen 30.12.2019 tarihli ve 2019/2511 basın esas, 2019/2 basın iddianame no'lu iddianame ile 'Terör Örgütü Propagandası Yapma, Suçu ve Suçluyu Övme' suçlarından, 3713 sayılı Kanun'un 7/2, 5237 sayılı Kanun'un 43/1 ve 53/1-2 ve aynı Kanun'un 215/1, 43/1, 53/1-2 maddelerince cezalandırılması istenilmiştir. İddianame anlatımında da yer aldığı üzere; soruşturma aşamasında ilgili Güvenlik Şube Müdürlüğünden, sanığın açık kaynak araştırma raporunda tespit edilen paylaşımları üzerine; sivil toplum kuruluşları, sendikalar veya herhangi bir sosyal sınıf tarafından kamu düzenini bozabilecek veya suç teşkil eden herhangi bir eylemin düzenlenip düzenlenmediği ile paylaşımlarının sosyal medya, haber siteleri gibi vs... sitelerde yayınlanıp yayınlanmadığının araştırılması istenilmiş, İl Emniyet Müdürlüğünün 01.11.2019 tarihli cevabi yazısı ve ekleri ile 21.01.2018 tarihinde ... ilçesi, ... Caddesinde, '... Operasyonunu Protesto' etmek amacıyla Halkların Demokratik Partisi il örgütü organizesinde 'Afrin İşgaline Karşı Tüm Halkımız Demokratik Tepkilerini Ortaya Koymaya Çağırıyoruz' konulu, kanuna aykırı bir eylemin yapıldığı ve görevlilerce eyleme müdahale edildiği bildirilmiştir. 2. İsnad edilen terör örgütü propagandası yapma suçunun, Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ilgili kararında açıklandığı üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14 üncü maddesi kapsamında kalan suçlardan olduğunda tereddüt bulunmadığı, suçu ve suçluyu övme suçunun ise bu suçla bağlantılı olarak işlendiği ve bütün soruşturma işlemlerinin 24.06.2018 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinden önce yapılması nedeniyle Anayasa'nın 83 üncü maddesinde belirtilen soruşturma usulünün işletilmeyip, genel hükümler uyarınca soruşturma yapıldığının belirtildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığının 30.12.2019 tarihli, 2018/10692 soruşturma, 2019/2511 esas, 2019/2 no'lu iddianamesinde özet olarak, sanığın sosyal paylaşım sitesinde hesabından; a) 17 Ekim 2017 tarihinde; ..., @...genelmerkezi isimli kullanıcı tarafından paylaşılan: 'Sayın ... ...'a uygulanan tecride ilişkin ortak açıklamamız.' şeklindeki paylaşımı retweetlediği, b)18 Ekim 2017 tarihinde; '#İmralıHeyeti ...Görüşsün,' c) Kanal ...haberlerini izlerken şu alt yazıyı okuyoruz 'terör örgütü ypg, ...'yı daiş'ten temizledi buna kanal ... üzüldümü sevindimi bilemedik.' d) 20 Ocak 2018 tarihinde; '... adını, ancak barışa, eşitliğe, kardeşliğe verir. ... ... Dalları dünyanın dört bir yanında gelişecek özgürlük sevdalıların direnciyle dahada yeşerecektir.#AfrinSavaşınaHAYIR,' e) 20 Ocak 2018 tarihinde; '#AfrinSavaşınaHAYIR' şeklinde paylaşımlarda bulunduğu, Sanığın, PKK/KCK silahlı terör örgütünün son dönemde izlediği strateji ve politikalara uygun şekilde hareket edip, örgütün söylem dilini benimseyip, örgüt lideri ...ilgili taleplerde bulunarak, kamuoyu nezdinde muhatap alınması gayesine matuf paylaşımlar yaptığı ve övdüğü, örgüt liderini masum şekilde lanse edip eylemlerini meşru göstermeye çalıştığı, 17-18.10.2017 tarihli paylaşımlarının kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlike doğurabilecek nitelikte bulunduğundan, suçu ve suçluyu övme suçunu zincirleme bir şekilde işlediği, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK'nın) 20.01.2018 tarihinde başlatmış olduğu '...' harekatına yönelik olarak; 20.01.2018 tarihli (iki) ve 18.10.2017 tarihli PYD/YPG silahlı terör örgütü ile ilgili (bir) paylaşımı yönünden ise, terör örgütünün son ... izlediği strateji ve politikalara uygun hareket edip ve örgütün söylem dilini benimseyerek, silahlı kuvvetlerin harekatını 'savaş' olarak niteleyip, terör örgütünü ve örgütün Suriye kolu olan PYD/YPG silahlı terör örgütünü ve mensuplarını 'özgürlük sevdalısı' olarak gösterip, TSK'ne karşı, terör örgütlerinin direnişlerini desteklemeye yönelik paylaşımları ile terör örgütlerinin eylemlerini, cebir ve şiddet içeren yöntemlerini meşru gösterip, ulusal ve uluslararası kamuoyuna masum olarak lanse etmek sureti ile zincirleme şekilde terör örgütü propagandası yapma suçunu işlediği iddia olunmuştur. 3. ... 21. Ağır Ceza Mahkemesinin 09.01.2020 tarihli ve 2019/482 dosya no'lu kararı ile iddianamenin kabul edilmesi sonrası 2020/18 esas numarasına kayıt edilen dosyaya şumul davada; atılı suçların yasal unsurlarının oluşmadığı gibi Anayasa Mahkemesinin ilgili iptal kararına göre de hukuka aykırı yöntemle delil elde edildiğine matuf savunmaları ile müvekkilinin beraatini ayrıca milletvekili seçilmesi nedeni ile de hakkında durma kararı verilmesini isteyen müdafinin yardımından faydalanarak,17.03.2021 tarihinde yapılan 4 üncü celsede ... sistemi aracılığı ile yaptığı savunmasında atılı suçları kabul etmeyen ve 5237 sayılı Kanun'un 218 inci maddesinin uygulanması ihtimaline binaen de 5271 sayılı Kanun'un 226 ncı maddesince ek savunması alınan sanık hakkında, 10.11.2021 tarihinde yapılan 8 inci celsenin sonunda; Anayasa'nın 83 üncü maddesi uyarınca, soruşturmanın seçimlerinden önce başlaması ve atılı suçların Anayasa'nın 14 üncü maddesi kapsamında olması nedeniyle durma kararı verilmesi talebinin reddine karar verilip, suçu ve suçluyu övme suçundan 5237 sayılı Kanun'un 215/1, 218/1, 43/1, 53; terör örgütü propagandası yapma suçundan ise 3713 sayılı Kanun'un 7/2 inci maddesinin ikinci cümlesi ile 5237 sayılı Kanun'un 43/1 ve 53 üncü maddeleri uyarınca cezalandırılmasını isteyen iddia makamının mütalaasının aksine, oy birliği ile, kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden 5271 sayılı Kanun'un 223/8 inci maddesince yargılamanın durmasına, milletvekili olan sanık yönünden gereğinin takdir ve ifası için kovuşturma evrakı suretinin Anayasa'nın 83 üncü maddesi uyarınca TBMM' ne gönderilmesine, sanık müdafisinin yüzüne karşı, itiraz kanun yolu açık olmak üzere karar verilmiştir. Tefhim olunan hükmün ilgili kısmı; 'Sanık ... hakkında ... Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından suç tarihi 17.10.2017, 18.10.2017, 20.01.2018 tarihleri olarak gösterilen silahlı terör örgütü propagandası yapma ve suçu ve suçluyu övme suçlarından ...yürütülen kovuşturma kapsamında sanığın hali hazırda TBMM'de 27. ... milletvekili olarak görev yaptığı; Anayasa'nın 83. maddesi ve Anayasa Mahkemesi'nin dosya kapsamına sunulan 01.07.2021 tarihli ve 2019/10634 sayılı başvuru kararı neticesinde verilen hüküm içeriği birlikte değerlendirildiğinde sanık hakkında yargılamanın devamı açısından öncelikle TBMM Genel Kurulu tarafından Anayasa'nın 83. maddesinde düzenlenen şekilde dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik karar verilmesi gerektiği anlaşılmakla;... kovuşturma şartının gerçekleşmediği bu itibarla kovuşturma engelinin giderilmesi gerektiği anlaşıldığından ... yargılamanın durmasına,..." karar verildiği şeklindedir. Mahkemenin 10.11.2021 tarihli, 2020/18 esas ve 2021/406 karar sayılı gerekçeli kararında özet olarak; milletvekili seçilmeden önce işlediği suçlardan yapılan yargılamada milletvekili seçilen sanığın dokunulmazlığı kaldırılmadan iddianame düzenlenmesinin, kovuşturmaya engel teşkil ettiği ve hukuken kovuşturmaya devam etme olanağının mümkün olmadığı belirtilmiş, Anayasa Mahkemesi'nin 01.07.2021 tarihli ve 2019/10634 sayılı kararına atıfla; seçimden önce işlenip soruşturmasına başlanılan suçun, Anayasa'nın 83 üncü maddesinde yer alan Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar ibaresine hangi suçların girdiği konusunda, kanun koyucunun düzenlemesi haricinde, yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliğinin sağlanmasının mümkün olmadığını, yasama dokunulmazlığına sahip olunmasından sonra yargılamaya devam edilmesinin Anayasa'nın 67 inci maddesi ile korunan hakları ihlal ettiğini; ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan yasal düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığına Anayasa Mahkemesince karar verilmesi nedeniyle, TBMM Genel Kurulu tarafından Anayasa'nın 83 üncü maddesinde düzenlenen şekilde dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik karar verilmesine kadar durma kararı verilmesi gerektiği belirtilmiştir. 4. 10.11.2021 tarihli yazısı ile Cumhuriyet savcısı, terör örgütü propagandası yapma suçunun Yargıtay 16. Ceza Dairesinin ilgili kararında ayrıntılarıyla açıklandığı üzere Anayasa'nın 14 üncü maddesi kapsamında kalan suçlardan olduğu hususunda tereddüt bulunmadığını; suçu ve suçluyu övme suçunun bu suçla bağlantılı olarak işlendiğini, sanığın atılı eylemlerini 24 Haziran 2018 tarihli seçimlerinden önce gerçekleştirmesi nedeniyle, Anayasası'nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrası gereği dokunulmazlıktan yararlanamayacağından, gerçekleşmesinin beklenmesini gerektirir bir kovuşturma şartı bulunmadığı halde kovuşturma şartı beklenmek üzere yargılamanın durmasına karar verilmesinin, usul ve yasaya aykırı olduğundan bahisle karara itiraz etmiştir. ... 21.Ağır Ceza Mahkemesi, 11.11.2021 tarihli ve 2020/18 Esas sayılı kararı ile özet olarak; itirazın reddi ile 5271 sayılı Kanun'un 268/2 inci maddesi gereğince itiraz merciine incelenmek üzere dosyanın gönderilmesine, oybirliği ile karar verilmiştir. 5. İtiraz mercii olan ... 22 Ağır Ceza Mahkemesi, 09.12.2021 tarihli ve 2021/111 Değişik ... sayılı kararı ile dosya üzerinde yapılan inceleme sonunda, Cumhuriyet savcısının itirazının reddine, ilgili Cumhuriyet Savcısının mütalaasına aykırı ve kesin olarak, oybirliği ile karar vermiştir. Kararın gerekçesi ise hüküm fıkasında; "... 21. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.11.2021 tarih ve 2020/18 Esas 2021/406 sayılı kararı ile sanık ... hakkındaki yargılamanın durması kararına itiraz eden Cumhuriyet Savcısı..'in itirazının ... 21. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı ve gerekçesi yerinde görüldüğünden reddine,.." şeklinde belirtilmiştir. 6. ... Cumhuriyet Başsavcılığının 03.03.2022 tarihli fezlekesi ile Türkiye Büyük Millet Meclisine yasama dokunulmazlığının kaldırılması için gönderilmesi sonrasında iadesi üzerine Adalet Bakanlığına sunulan ve 28.04.2022 tarihli Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün yazısı ile de Kanun Yararına Bozma Bürosuna çevrilen dosya kapsamında, ... 22. Ağır Ceza Mahkemesinin 09.12.2021 tarihli ve 2021/111 değişik ... sayılı kesin kararının, 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesi uyarınca bozulması istenilmiştir. C. İlgili Hukuk 7. Yasal Mevzuat şöyledir; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 'Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması' başlıklı 14 üncü maddesi; 'Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.' Anayasa'nın 'Yasama Dokunulmazlığı' başlıklı 83 üncü maddesi; 'Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar. Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez. Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.' 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/803) madde gerekçesinin 3 üncü maddesi; 'Anayasanın 14 üncü maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17 nci maddesi ile uyumlu hale getirilerek eylem ve yorum yoluyla hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasının önlenmesine yönelik hükümler öngörülmektedir. Bu düzenleme, başlangıçta yapılan değişiklik ile paralellik arz etmektedir.' (https://www.anayasa.gov.tr/media/7465/gerekceli_anayasa_2021.pdf [Erişim tarihi 04.07.2023] ) 06.05.2005 tarihli Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesinin (Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi) 'Terör suçunun işlenmesine alenen teşvik' kenar başlıklı 5 inci maddesi: '1) Bu Sözleşmenin amaçları açısından, 'bir terör eylemini işlemeye alenen teşvik, terör suçunun işlenmesini kışkırtmak niyetiyle, böyle bir eylemin dolaylı olsun veya olmasın terör suçlarını savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılması veya başka bir şekilde erişilebilir hale getirilmesi anlamına gelir. 2) Her bir taraf, 1. paragrafta tanımlandığı şekilde, yasadışı olarak ve kasten işlendiği durumlarda, terörizm suçunu işlemeyi alenen teşviki ulusal mevzuatı açısından cezai suç olarak ihdas etmek üzere gerekli olabilecek tedbirleri alacaktır." Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin açıklayıcı raporu; Raporda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik oluşturacak mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (...) uygun olduğunu hatırlatmıştır. Açıklayıcı raporda, daha sonra terör suçlarının işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin önemine değinilmiştir: '97. Doğrudan tahrik, çoğu hukuk sisteminde bir şekilde suç teşkil ettiğinden özel bir soruna yol açmamaktadır. Dolaylı tahriki bir suç haline getirmenin amacı uluslararası hukukta veya uygulamada mevcut olan boşluğu bu alanda hükümler ekleyerek telafi etmektir. 98. Bu hüküm, suçun tanımı ve uygulaması bakımından taraflara belirli miktarda takdir yetkisi tanımaktadır. Örneğin, bir terör suçunu gerekli ve haklı göstermek dolaylı teşvik suçunu oluşturabilir. 99. Ancak, uygulanmasında iki şartın karşılanmasını gerektirmektedir: ilk olarak, bir terör suçunun işlenmesi hususunda özel bir kastın varlığı gerekir, aşağıda verilen 2. paragraftaki diğer bir gerekliliğe göre de tahrik hukuka aykırı bir şekilde ve kasten işlenmelidir. 100. İkinci olarak, böyle bir eylemin sonucu, bu tip bir suçun işlenmesi tehlikesine neden olmalıdır. Böyle bir tehlikeye neden olup olmadığı değerlendirilirken, yazarın ve mesajın muhatabının niteliği yanında suçun hangi bağlamda işlendiği ...’nin oluşturduğu içtihat anlamında dikkate alınacaktır. Tehlikenin önemi ve inandırıcılığı iç hukukun gereklerine uygun olarak ele alınmalıdır…' 3713 sayılı Kanun'un 'Terör örgütleri' başlıklı 7 inci maddesi; 'Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır. (Değişik ikinci fıkra: 11.4.2013-6459/8 md.) Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur (Ek cümle:17/10/2019-7188/13 md.). Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır: a) (Mülga: 27.3.2015-6638/10 md.) b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2. Slogan atılması, 3. Ses cihazları ile yayın yapılması, 4.Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi. (Ek fıkra: 27.3.2015-6638/10 md.) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçu işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz. İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur. (Ek fıkra: 11.4.2013-6459/8 md.) Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına; a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu, b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu, c) 6.10.1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu, işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez. 5237 sayılı Kanun'un 'Suçu ve suçluyu övme' başlıklı 215 inci maddesi; ' (1) İşlenmiş olan bir suçu veya işlemiş olduğu suçtan dolayı bir kişiyi alenen öven kimse, bu nedenle kamu düzeni açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması hâlinde, iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.' 5237 sayılı Kanun'un 'Ortak hüküm' başlıklı 218 inci maddesi; 'Yukarıdaki maddelerde tanımlanan suçların basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar artırılır. Ancak, haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.' 5271 sayılı Kanun'un 'Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri' başlıklı 161 inci maddesinin 9 uncu fıkrası; '..(9) (Ek: 15.8.2017-KHK-694/146 md.; Aynen kabul: 1.2.2018-7078/141 md.) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ... Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir. Soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekili bizzat yapar. Başsavcı veya vekili, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi hâlinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunur...." 5271 sayılı Kanun'a 7078 sayılı Kanun'un 144 maddesi ile aynen kabul edilip eklenen geçici 3. maddesi; '(Ek:15.8.2017-KHK-694/149 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/144 md.) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez; bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam olunur. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında başlatılmış soruşturmalarda da bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik kararı verilemez. 8. Emsal Yargı Kararlarının ilgili bölümleri; a) Anayasa Mahkemesi Genel Kurulunun, 01.07.2021 tarih ve 31535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 01.07.2021 tarihli, ... Gergerlioğlu (B. No: 2019/10634) başvurusuna ilişkin kararı, özet olarak; '...Başvurucu, milletvekili seçilerek dokunulmazlık hakkını kazanmasına rağmen hakkında yargılamaya devam edilmesinin seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım gerekçe gösterilerek terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılmasıyla da ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlali İddiası 1. Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamı yönünden Türk hukukunda yasama dokunulmazlığının temel çerçevesi Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiş ve milletvekillerinin TBMM'nin kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı ve yargılanamayacağı güvencelerine yer verilmiştir. Bununla birlikte Anayasa'da yasama dokunulmazlığı mutlak olarak düzenlenmemiş, Anayasa'nın 83. maddesinde yasama dokunulmazlığına bazı istisna ve sınırlamalar getirilmiştir. Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında 'seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' da dokunulmazlık kapsamı dışında tutulmuştur. Anayasanın 14. maddesinin birinci fıkrasının metni, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresini, dolayısıyla da Anayasanın 14. maddesinin birinci fıkrası kapsamına girmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığı dışında bırakılan suçları salt yargı organlarının kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli değildir. Meclis uygulaması ve geleneği gözönünde bulundurulduğunda bir milletvekili olan başvurucunun görev süresi esnasında, üstelik ifade özgürlüğüne müdahale edecek şekilde -milletvekili seçilmeden önce soruşturmasına başlanmış olsa bile- yasama dokunulmazlığının bulunmadığının yargı makamlarınca tespit edilebileceğini makul bir şekilde öngörmesi beklenemez. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın 14. maddesinin üçüncü fıkrasından ve Anayasa'nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinin üçüncü fıkrası hükümlerinden hareketle Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 2. Yasama Dokunulmazlığının Bulunmadığının Yargı Organlarınca Tespiti Yönünden; Yasama dokunulmazlıklarının Anayasanın 14. maddesindeki durumlar kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle bulunmadığının tespiti yönteminde Anayasa Mahkemesi Anayasadan hareketle isnadın ciddiliğinin belirlenmesine ilişkin bir dizi ilke belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 67. ve 83. maddelerini birlikte yorumladığında yetkili hâkim veya Cumhuriyet savcısının dokunulmazlığın bulunmadığına ilişkin bir kararı verebilmesi için isnadın ciddiliğine ilişkin yapması gereken değerlendirmeleri sıralamıştır. ...Başvuruya konu olaylara benzer olaylarda da mahkemelerin görevi yargılamaya devam etmeden önce isnat edilen suçun 'Anayasanın 14. maddesindeki durumlar'dan birinin kapsamında kalıp kalmadığını tespit etmekle sınırlı olmayıp Anayasanın yasama dokunulmazlığını kaldıran diğer hâller için öngördüğü isnadın ciddiyetinin bulunup bulunmadığını belirlemektir. Aksi bir tutum dokunulmazlık müessesesinin mantığı ve sağlamaya çalıştığı güvenceler ile bağdaşmadığı gibi mahkemelerin isnat edilen suçlamaların yeterince ciddi olup olmadığı, soruşturma ve kovuşturmaların siyasal amaçlar taşıyıp taşımadığı yahut yasama dokunulmazlığının önemi karşısında orantısız olup olmadığı gibi esasa ilişkin yapılması gereken değerlendirmelerin hiçbirini yapmamalarına yol açmaktadır. Bu da yargı makamları eliyle dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti hâlinde yapılacak itirazlardan sonuç almanın imkânsız olduğunu göstermektedir. Dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti yöntemi, yargı makamlarının takdir yetkisini düzenleyen ve keyfî davranışların önüne geçebilmek için gerekli usule ilişkin bütün güvenceleri içermemektedir. Mevcut yöntem yargı makamlarını yasama dokunulmazlığına müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelip gelmediğini ve orantılı olup olmayacağını değerlendirmeye zorlayan - dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulünde sağlanan güvence düzeyinde - bir usul ihtiva etmemektedir. Yasama dokunulmazlığının sağlanması için yeterli güvenceler ihtiva etmeyen mevcut sistemin yasama organına seçilmiş milletvekillerinin halkın görüşlerini serbestçe açıklamalarını ve bu anlamda belli kişilerin veya grupların ülkenin siyasal hayatına katılımlarını engelleyici nitelikte olduğu, bu itibarla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının etkisini ortadan kaldırdığı açıktır. Yasama dokunulmazlığını koruma altına alan Anayasanın 83. maddesi ve temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını yasaklayan Anayasanın 14. maddesi ancak demokrasinin korunması bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak yerine getirebilir. Mahkemeler söz konusu Anayasal hükümleri özgürlükler lehine yorumlamadıkları gibi onları böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmamaktadır. Milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra yargılanmasına devam edilerek mahkûm edilmesinin başvurucunun Anayasanın 67. maddesi ile korunan haklarını ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan Anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir... b) Anayasa Mahkemesinin, 2016/39759 Başvuru numaralı, Figen Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri Başvurusuna ilişkin 30.3.2022 tarihli kararında, özet olarak; '...26. Başvurucu, dava devam ederken milletvekili seçildiği hâlde Anayasanın 83. maddesi uyarınca dokunulmazlıktan yararlandırılmayıp hakkında durma kararı verilmemesinden şikâyet etmiştir. Bundan başka başvurucu; terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğini, söz konusu eyleminin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiil olarak Görülemeyeceğini, düşüncesini ifade etme dışında bir fiilinin söz konusu olmadığını belirtmiş ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür... 39. Başvurucu 1.11.2015 tarihinde yapılan 26. ... Milletvekili Genel Seçiminde milletvekili seçilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Bununla birlikte başvurucunun durumunun Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen istisna kapsamında olduğu gerekçesiyle yargılamaya devam edilmiş, başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararı onanarak kesinleşmiştir. Dolayısıyla başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına, yargılamaya devam edilmesiyle birlikte müdahale edilmeye başlandığını kabul etmek gerekmiştir (... Gergerlioğlu, 69)... 42. Anayasa Mahkemesi ... Gergerlioğlu kararında Anayasa'nın '14. maddesindeki durumlar' kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle yetkili adli makamlarca yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönteminin hukuk aleminde etkin bir şekilde uygulanabilmesi için gerek '14. maddedeki durumlar' kapsamına giren suçların belirlenmesi gerekse de usul ve esasa ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulması konusunda takdir yetkisinin yasama organına ait olduğunu, mevcut hâliyle bu sistemin uygulanmasının Anayasanın 67. maddesi ile korunan hakları sistematik olarak ihlal ettiği sonucuna varmıştır (... Gergerlioğlu, 134, 199). 43. Bununla beraber Anayasa Mahkemesi bahsi geçen kararda '14. maddedeki durumlar' kapsamına giren suçların belirlenmesi gerekse de usul ve esasa ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulmamasının anayasal bir boşluk meydana getirmeyeceğini zira Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulünün tüm suçlar yönünden uygulanmasının mümkün olduğunu ifade etmiştir. 44. Somut olayda başvurucunun milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra hakkında isnat edilen suçların Anayasanın '14. maddesindeki durumlar' kapsamında görülen suçlardan olduğu kabul edilerek yargılanmasına devam edilmiş ve mahkûmiyet kararı onanmıştır. Başvurucunun yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönünden adli makamlarca, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulü başvurucu yönünden uygulanmamıştır. 45. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun yasama dokunulmazlığının seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir yöntemle kaldırılmadığı anlaşıldığından Anayasanın 67. maddesi ile korunan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir... 60. İfade özgürlüğü kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğünün demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemde olduğunu daha önce pek çok kararında açıklamıştır (... [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, 33-35; M. ... ... [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, 42, 43; ..., B. No: 2014/6128, 7/7/2015, 35-38). 61. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması gerekir (..., 53-55; ... ... ..., 70-72; AYM, E.2007/4, K.2007/81, 18/10/2007). 62. Derece mahkemeleri, bireylerin fikirlerini ifade özgürlüğü yoluyla ifade etme hakları ile Anayasanın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen meşru amaçlar arasında adil bir denge kurulmalıdır (..., 44, 47, 48; ..., B. No: 2015/3378, 5/7/2017, 58, 61, 66). Derece mahkemeleri söz konusu dengelemeyi yaparken ve ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığını değerlendirirken belirli bir takdir yetkisine sahiptir. Şüphesiz kullanılan sözlerin bireylere, bir kamu görevlisine ya da toplumun bir kesimine karşı şiddete teşvik mahiyetinde olması durumunda kamu otoritelerinin ifade özgürlüğüne müdahale konusunda takdir marjları çok daha geniştir. Ancak bu takdir payı, Anayasa Mahkemesinin denetimindedir (Sırrı ..., 56;..., B. No: 2014/1577, 25/10/2017, 57)... 64. Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekmektedir (bazı farklılıklarla birlikte bkz. ..., 51; ... ... ..., 68; ..., 51)... 66. Anayasa Mahkemesi, çok sayıdaki kararında ifade özgürlüğüne gerekçesiz olarak veya Anayasa Mahkemesince ortaya konulan kriterleri karşılamayan bir gerekçe ile yapılan müdahalelerin Anayasa'nın 26. maddesini ihlal edeceğini ifade etmiştir. İfade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için kamu makamları tarafından ortaya konulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olması gerekir (diğerleri arasından bkz...., 58; ..., 56; ..., 56; ... Üstel ve diğerleri, 120; Sırrı ..., 60)... 73. Anayasa Mahkemesi daha önce ... ... Üstel ve diğerleri (aynı karada bkz. 115-118) kararında terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Türk hukukundaki görünümüne ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur. İlk olarak 3713 sayılı Kanunun 7. maddesinde yapılan değişiklik ile terör örgütünün propagandasını yapma suçu çok sayıda ve her türde ifadeyi kapsayacak şekilde geniş yorumlanabilecek bir fiil olmaktan çıkarılmaya, terör örgütünün şiddet ve tehdit yöntemlerini meşru gösterme veya övme ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik etme şeklinde tanımlanarak suça hukuki belirlilik kazandırılmaya çalışılmıştır. İkinci olarak Yargıtay da Türk hukukunda terör ile bağlantılı her tür düşünce açıklamasının değil yalnızca terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapılmasının suç olarak kabul edildiğini pek çok kez ifade etmiştir (... Üstel ve diğerleri, 54-57). 74. İçinde şiddete başvurmayı cesaretlendirici ifadeler yer almayan, terör suçlarının işlenmesi tehlikesine yol açmayan çeşitli grupların şiddete başvurmaksızın ulaşmayı düşündükleri toplumsal veya siyasal hedeflere, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin görüşleri gibi düşünce açıklamaları, ideolojik ve katı olarak nitelendirilseler bile terörizmin propagandası olarak kabul edilemez. Dolayısıyla sağ veya sol ideolojilere, anarşist ve nihilist akımlara, toplumsal ve siyasal ortama veya sosyoekonomik dengesizliklere, etnik sorunlara ülke nüfusundaki farklılıklara, daha fazla özgürlük taleplerine veya ülke yönetim biçiminin eleştirisine yönelik düşüncelerin -devlet yetkilileri veya toplumun önemli bir bölümü için rahatsız edici olsa bile- açıklanması, yayılması, aktif, sistemli ve inandırıcı bir şekilde başkalarına aşılanması, telkin ve tavsiye edilmesi ifade özgürlüğünün koruması altındadır (.Z. ... Üstel ve diğerleri, 8I; ..., 44; ..., 63)... 75. Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin (...) 5. maddesinin birinci paragrafında, terör suçunun işlenmesi için alenen teşvik düzenlenmiştir. Buna göre doğrudan veya dolaylı yollardan terör suçunun işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılmasının cezalandırılması hedeflenmektedir. ...’ın açıklayıcı raporuna göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) temel özgürlüklerinin sınırlandırılması yönündeki muhtemel riskin dikkatli bir şekilde analiz edilmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (...) Sözleşmenin 10. maddesinin uygulamasına ilişkin içtihatlarına ve terörizmi övme ve terörizme teşvike ilişkin ulusal hükümlerin uygulanması hususunda devletlerin deneyimlerine özel bir dikkat göstermek gerekmektedir (açıklayıcı rapor, 88). Açıklayıcı raporda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik teşkil edecek mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Sözleşmeye uygun olduğunu hatırlatılmıştır (...rapor, 91; C.Ş. ..., 64). 76. Açıklayıcı raporda ayrıca terör suçlarının işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin önemine de değinilmiştir. Dolaylı teşvikin belirlenmesinde devletlerin belirli bir taktir yetkisi olduğu ifade edilmiş ancak bir eylemin terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerine başvurmayı teşvik etme olarak kabul edilebilmesi için eylem ile iletilmek istenen mesajın terör suçlarının işlenmesine kışkırtmak niyetiyle, terör suçlarının işlenmesini savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi tehlikesine yol açacak şekilde kamuoyuna yayılmasının amaçlanması gerektiği ifade edilmiştir (açıklayıcı rapor, 97-100). Terör örgütünün propagandası suçunda örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri belirli bir yoğunlukta savunularak başkalarınca aynı davranışın gerçekleştirilmesi amaç edinilmektedir (... ... Üstel ve diğerleri, 119; Sırrı ..., 63; ..., 65). 77. Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeline sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple açıklayıcı raporun 100. maddesinde ifade edildiği gibi bir propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında belirli oranda tehlikeye neden olduğunun gösterilmesi uygun olacaktır (diğerleri arasından bkz. ... Üstel ve diğerleri, 84; ..., 47; Sırrı ..., 64; Meki Katar, 53). 78. Öte yandan bu çeşit bir düşünce açıklamasının barışçıl bir toplantı sırasında yapılması olgusu da değerlendirilmelidir. Önemle belirtilmelidir ki terörle mücadelenin zorlukları ile birlikte terör bağlamında yapılan açıklamaların karmaşıklığı ve muğlaklığı söz konusu olduğunda düşünce açıklamalarının şiddete teşvik mahiyetinde olup olmadığı yönündeki değerlendirmenin ancak açıklamanın yapıldığı bağlama, açıklamada bulunan kişinin kimliğine, açıklamanın zamanına ve muhtemel etkilerine, açıklamadaki diğer ifadelerin tamamına bir bütün olarak bakılarak yapılması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır (Sırrı ..., § 64; ..., 68).' c) Anayasa Mahkemesinin, 2018/38143 Başvuru numaralı, Sırrı ... Başvurusuna ilişkin 03.10.2019 tarihli kararında, özet olarak; '...Terör Örgütünün ve Liderinin Övülmesi Eylemine ...'in Yaklaşımı 36. ..., slogan atılması suretiyle veya başka bir biçimde terör örgütünün ya da örgüt liderinin övüldüğü hallerde düşünce açıklamalarının doğrudan şiddete teşvik edip etmediği üzerinde durmuştur. Nitekim ..., ... ...'ın Kürtlerin lideri olarak ifade edilmesinin tek başına şiddete teşvik etmediği kanaatine ulaşmıştır. ..., ... ve .../Türkiye (B. No: 33340/03, 16/6/2009, 31) kararında "Yaşasın ... ..., Yaşasın Başkan, Yaşasın Halkların Kardeşliği, Yaşasın Kürdistan" sözlerini değerlendirmiş ve söz konusu mesajın içerik olarak şiddete başvurmayı, silahlı direnişi ve başkaldırıyı teşvik etmediğini, kin ve husumet dolu bir söylemin de söz konusu olmadığını ifade etmiştir. 38.... benzer olaylardaki değerlendirmelerinde düşünce açıklamasının şiddeti destekleyip desteklemediğine ilave olarak açıklama nedeniyle herhangi bir zarar doğup doğmadığını da değerlendirmektedir. Nitekim ..., ... ve .../Türkiye (B. No: 43807/07, 29/11/2011,27-29) kararında “Sürekli Ayaklanalım, Başkanımız ...” şeklindeki sloganın şiddet içeren bir tonlamayla atıldığı sonucuna varmakla birlikte anılan sloganın atılmasının -anlık olarak- herhangi bir kişiye zarar vermediğinin altını çizmiştir. ..., bahse konu sloganın -ulusal güvenlik ve kamu düzeni üzerindeki potansiyel etkisini sınırlandıran- yasal ve barışçıl bir toplantı sırasında atıldığını, bu nedenle şiddeti teşvik etmediğini belirtmiştir. ...'e göre benzer bir slogan nedeniyle kişilerin cezalandırılması için açık ve olası bir tehlike bulunduğunun gösterilmesi gerekir. Bahsi geçen kararda ...'nin 10. maddesinin yalnızca ifade edilen fikirlerin esasını ve bilgileri değil aynı zamanda bunların ifade edilme şekillerini de koruduğunu vurgulamıştır. 39. ...'e göre düşünce açıklamasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığı incelenmelidir. Nitekim Belge/Türkiye (B. No: 50171/09, 6/12/2016, §§ 34, 35) kararında terör örgütü ve ...lehine içinde şiddet çağrısı da bulunan sloganların atıldığı, adı geçenin fotoğraflarının taşındığı bir toplantıda konuşma yapan ve ...’a Kürtlerin lideri diyen başvurucunun cezalandırılmasını ifade özgürlüğüne aykırı bulduğu kararında ..., konuşmanın yapıldığı kapsamı ve göstericilerin davranışlarını dikkate almıştır. ..., ayrıca başvuranın konuşmasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığını incelemiş; başvuruya konu toplantının barışçıl olmadığını veya gösteriye katılan kişilerin başvuranın konuşmasını dinledikten sonra şiddet içeren eylemlerde bulunduğunu gösteren herhangi bir delil olmadığını belirtmiştir...' şeklindedir. D. Değerlendirme 12. Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde uyuşmazlığa esas konunun, Anayasanın 83 maddesinin ikinci fıkrasında yer alan Anayasa'nın 14 üncü maddesindeki durumlar kapsamında değerlendirilmesi gereklidir. A) Anayasa'nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamı yönünden yapılan incelemede; ı-Yasama Sorumsuzluğu:Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/1 maddesi, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunu düzenlemektedir. Yasama sorumsuzluğu, yasama çalışmalarıyla ilgili fiiller yönünden milletvekilleri için tam ve sürekli bir koruma sağlar. Milletvekilleri sorumsuzluk kapsamına giren bir eylemden ötürü milletvekilliği sıfatı sona ermiş olsa dahi kovuşturulamazlar. Düzenlemenin amacı milletvekillerinin yasama işlevlerini çekinmeksizin yerine getirebilecekleri bir ortam sağlamaktır. İddianamede, olayın anlatılış biçimi ve suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemin şekil ve icra tarzı itibariyle uyuşmazlık kapsamında kalmadığından, hukuki niteliği ve amacı itibariyle yasama dokunulmazlığından farklı olan bu kurum değerlendirme konusu yapılmayacaktır. ıı- Yasama Dokunulmazlığı: a)Tanımı: Yasama organı üyelerinin korkusuzca görev yapabilmelerini sağlayacak, niteliği yönünde milletvekilinin fikir ve söz hürriyetinin eksiksiz ve serbestçe kullanması amacını güden bir anayasal hukuku kuralıdır (H.G.K1981/4-1166,1984/365). Milletvekilleri aleyhinde yasama sorumsuzluğuna girmeyen ve suç olan fiillerinden ötürü meclisin kararı olmadıkça kovuşturmaya girişilememesidir (... ... ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1 sayfa 272). b)Konu Bakımından Kapsamı: Yasama dokunulmazlığı aynı maddenin 2. fıkrasında milletvekillerine nispi ve geçici bir koruma sağlamaktadır. Dokunulmazlık kapsamında kalan eylemleri nedeniyle milletvekilleri, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa'nın 14'üncü maddesindeki durumlar saklı kalmak üzere, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği iddiasıyla, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Yasama dokunulmazlığı ile sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlanmaktadır. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmaları ve tutuklamalar ile vazife yapmaktan alıkonulmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bahsedilen koruma iki şekilde ortaya çıkmaktadır; muhakeme engeli ve infaz engeli. i.Muhakeme engeli olarak Yasama Dokunulmazlığı: Anayasa'nın 83/2 inci fıkrası hükmü yasama dokunulmazlığını bir 'kovuşturma engeli' olarak düzenlemiştir. Bu nedenledir ki, tahdidi olarak sayılan, tutulma/yakalama- gözaltına alma, sorguya çekilme ve tutuklama dışında kalan tüm soruşturma işlemleri yapılabilir. Soruşturma sonunda şartları oluşmuşsa kamu davası açılabilir. Fakat kovuşturma yapılamaz. 5271 sayılı Kanun'un 223/8 maddesi gereğince açılan davanın durmasına karar verilmelidir. ii. İnfaz engeli olarak Yasama DokunulmazIığı: Anayasa'nın 83/3 üncü fıkrasında yer alan dokunulmazlık ise bir infaz engeli olarak düzenlenmiştir. Bu dokunulmazlık, başlamış veya henüz başlamamış olan ceza mahkumiyetinin infazını milletvekilliğinin sona ermesine bırakmaktadır. Cezanın infazına engel olan bu dokunulmazlığın kalkması mümkün değildir. Söz konusu dokunulmazlık sadece milletvekilinin yeniden seçilememesi veya mahkum olduğu suç milletvekili seçilmeye engel bir suçsa 84 'üncü madde gereğince milletvekilliğinin meclis kararı ile düşürülmesi ile sona erer (M.... Yasama Dokunulmazlığı sh.23-24). Dokunulmazlığı kendiliğinden kalkan ya da meclis kararı ile kaldırılan milletvekili yapılan yargılama neticesinde mahkum olursa, kesinleşen mahkumiyet hükmü infaz edilmez, tutuklu milletvekili salıverilir. c) İstisnaları: Yasama dokunulmazlığına 2. fıkrada iki istisna getirilmektedir; aa- Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarla ilgili suçüstü halinin anlaşılması gerektiğinde tereddüt etmemek gerektir. 5271 sayılı Kanun'un tanımlar başlıklı 2 inci maddesinin 1/j bendinde suçüstü hali; 1. İşlenmekte olan suçu, 2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu, 3.Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade eder. Ağır Ceza Mahkemesinin görevi ise 5235 sayılı Kanun'un 12 inci maddesinde düzenlenmiştir. bb- Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14'üncü maddesindeki durumlar: Anayasa'nın ne 83/2'inci ne de 14'üncü maddelerinde, yasama dokunulmazlığı dışında kalacak bir suç tipine yer verilmektedir. 14 üncü maddenin son fıkrasında 'bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir,' denilmekle yetinilmiştir. Anayasa'nın, hangi suçların 14 üncü madde kapsamında kalacağı yönündeki takdir hakkının hakime ait olmasını isteyen bilinçli bir boşluk oluşturduğu söylenebilir. Anayasa'nın 83/2 inci maddesinde, 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' olarak işaret olunan, anılan maddede de 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler...''i, aynı maddenin son fıkrası gereğince yaptırıma bağlayan ceza normlarının hangileri olduğu ya da olması gerektiği hususunda da doktrinde güçlü bir önerinin olmadığı görülmektedir. Hakimin takdir yetkisini kullanırken suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, belirlilik (...) ve kıyas yasağı (...) yönünden sorunlu yanına işaret olunan düzenlemeyi, devletin müdahale/cezalandırma yetkisini 'demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanma...'(....Da .../ ..., B. No: 214/56, 27.3.1962 kararı) zorunluluğunu da gözeterek mümkün oldukça dar yorumlaması gerektiği açıktır. Bu cümleden olarak, devletin siyasal fonksiyonlarına karşı işlenen ve konusunu, 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyet' oluşturan suçların bu nev’iden suçlar olduğunda kuşku duymamak gerekir. Gerek mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125-173 maddelerinde, gerekse mer’i 5237 sayılı Kanun'un 247-343 maddelerinde düzenlenen Devlete karşı suçlardan, anılan değerleri doğrudan koruyan suçların, 3713 sayılı Kanun'un 1'inci maddesindeki tanım da dikkate alındığında, aynı yasanın 3'üncü maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar olduğu söylenebilir. Bu istisna halinin uygulanması, iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır; aa-Failin eyleminin, 'Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri' cezalandıran bir suçu oluşturduğu iddia edilmeli, bb-Bu suçlarla ilgili soruşturma seçimden önce başlatılmalıdır. Öte yandan, ifade özgürlüğü Anayasa'nın 26 ıncı ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Sözleşme'nin 10 uncu maddesi ile teminat altına alınmıştır. İfade özgürlüğünün kullanımına meşru bir müdahale için; 1-Müdahalenin kanunlarda öngörülmüş olması, 2-Ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu emniyeti, kamu düzeninin sağlanması ve suçun işlenmesinin önlenmesi, sağlığın korunması, ahlakın, başkalarının şöhret ya da haklarının korunması, gizli tutulması kaydıyla alınmış bilgilerin açıklanmalarının engellenmesi ve yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanmasına ilişkin değerlerden bir veya bir kaçını korumaya yönelik olmalıdır. 3-Müdahale demokratik bir toplumda gerekli bulunmalıdır. Sözlük anlamı ile propaganda: 'bir öğreti, düşünce veya inancın başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen faaliyet' şeklinde tanımlanmıştır. Yargısal kararlarda ise terör örgütünün propagandası, 'belli bir görüşün toplum içinde yayılması, fikir ve kanaatların kökleşmesini sağlamak amacıyla örgütün övülmesi, kişilerde örgüte sempati duyulmasını sağlayacak hareketler gerçekleştirilmesi, örgüt faaliyetlerine yakınlık sağlayacak duyguların yaratılması, örgüte karşı düşmanlığın ortadan kaldırılması sonucunu doğuran hareketlerin yapılması ve örgütü iyi gösteren biçimde tanıtmak' şeklinde tanımlanmıştır. İfade özgürlüğü terörle mücadele kapsamında en çok müdahale ve sınırlamaya maruz kalan temel haklardandır. Nitekim 3713 sayılı Kanun'un 7/2 inci maddesindeki propaganda yasağı bu duruma örnek teşkil etmekle birlikte kanun koyucu madde de zaman zaman yaptığı değişikliklerle özgürlüğü genişletmiştir. Bu amaçla 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun'un 8 inci maddesi ile yapılan değişiklik sonucu; terör örgütünün propagandası suçunun oluşabilmesi için; örgütün 'cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek şekilde' yapılması zorunlu kılınarak, sınırlamanın ... uygun hale getirilmesi amaçlanmıştır. Bu değişiklik, örgütün her türlü övülmesinin propaganda suçunu oluşturmayacağı, propaganda faaliyetlerinin suç oluşturabilmesi için 'örgütün, cebir şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde' olması gerekli kılmaktadır. Ancak, aynı Kanunun 7 inci maddesinin 2 inci fıkranın b bendinde ise; toplantı ve gösteri yürüyüşünde gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1-Örgüte ait resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2-Slogan atılması, 3-Ses cihazları ile yayın yapılması, 4-Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi, Şeklindeki fiil ve davranışlar propaganda suçundan cezalandırılacaktır. Bu düzenleme ile kanun koyucu herhangi bir unsurun varlığına bağlı olmaksızın bu suçun oluşacağı kabul edilmek suretiyle ifade özgürlüğü parametrelerini dışlayan tipe uygun eylem tanımlaması yapmıştır. Diğer taraftan, Anayasa'nın 90 ınci maddesi son fıkrasında 'usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konularda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.' Temel hak ve hürriyetlere ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli protokoller Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmıştır. Anayasal düzenleme karşısında, ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa Sözleşmesinin 10 uncu maddesi bir iç düzenleme şekline dönüşmüştür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de; kişinin hakkı ile toplumun çıkarı ve özellikle kişinin temel ifade özgürlüğü hakkı ve demokratik toplumun terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı kendini korumaya ilişkin meşru hakkı arasında bir denge kurulması ihtiyacını beraberinde getirmektedir (Zana v. Türkiye). Devletlerin terör ile mücadelesinin zorluklarına vurgu yaparak, müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, hedeflenen meşru amaca uygun olup olmadığını, devlet yetkililerince ileri sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli bulunup bulunmadığı ortaya konulmalıdır (... ve .../ Türkiye davası). Terör ile mücadele kendine özgü bir takım zorlukları barındırdığından devletler bu mücadelede daha geniş bir takdir marjına sahip olduğu kabul edilmekle birlikte terör ile mücadelede bir hukuk rejimidir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerin ihmal edilebileceği bir alan değildir. Toplantı veya gösteri yürüyüşünde olsun veya olmasın; yazı veya sözler (atılan slogan, taşınan pankart veya giyilen üniforma) ile verilen mesajın şiddete çağrı, tahrik ve teşvik edici ya da silahlı direnişe ve isyana davet şeklinde veya insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtacak nefret söylemi olup olmadığı değerlendirilmeli, doğrudan veya dolaylı şiddete çağrı var ise sanığın kimliği, konumu, konuşulan yer ve zamanı gibi açık ve yakın tehlike testi bakımından analize tabi tutulmalıdır. İfade özgürlüğü sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak saldırgan, şok eden, rahatsızlık veren veya ayrılık yaratabilen fikirler içinde uygulanabilmelidir. Ancak, devletin birliği ve anayasal düzenine karşı suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 14 üncü madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır. Bu madde de 2001 yılında yapılan değişiklik ile Anayasa'da yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri yıkmak 'amacı ile kullanılamayacağı' hükmü yerine, bu hak ve özgürlükleri yıkmayı 'amaçlayan faaliyetler' olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. Yapılan değişiklik ile madde metninde yer verilen 'faaliyet' deyiminin sadece eylemi mi yoksa ifade hürriyeti sınırları dışında kalan yasalarda suç olarak tanımlanan düşünce açıklamalarını da içerip içermediği sorunun özünü teşkil etmektedir. Doktrinde 'faaliyetin' maddi eylemi içerdiğini ileri sürenler olduğu gibi, eylem ve söylemi içerdiğini ifade eden görüşler de mevcuttur. Nitekim ...; 'Bu düzenleme, fiil ya da suç tipini değil amacı esas almaktadır.' görüşünü savunarak, farklı bir bakış açısı sergilemiştir. Yargısal içtihatlara bakıldığında Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarihli ve 2002/1 esas, 2008/1 sayılı kararında; 'Düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini; ancak her düşünce açıklamasının değil, demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu değerlendirilmelidir.' sonucuna varmıştır. Yargıtay 9. Ceza Dairesi yerleşik içtihatlarında örgüt propagandası suçununun, Anayasa'nın 14 üncü maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğunu kabul edegelmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Da .../ ..., B. No: 214/56, 27.03.1962 tarihli kararında, 'demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır.' demek suretiyle 14 üncü maddenin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir. Anayasa'nın 12 inci maddesinin 'temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.' biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır. Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir. Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalara bağlı değildir (5271 sayılı Kanun 225.madde). Mahkeme, iddianamede gösterilen eylem/eylemler ile bağlı ise de, iddia makamı tarafından suçun vasıflandırılmasıyla bağlı değildir. Suçun vasıflandırılmasında ceza hukuku kuralları ve yukarıda işaret olunan ilkeler çerçevesinde özgürce karar verebilecektir. B) ... ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu: 28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, değişiklik gerekçesinde; kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini 'destek norm' olarak kabul etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise sözleşmeyi, 'yasa sözleşme' olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve ... içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşmenin: 'Kararların bağlayıcılığı ve infazı' kenar başlıklı 46/1 inci maddesine göre; sözleşmeci taraflar, taraf oldukları davalarda mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler. ... ile ...'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile ... arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının, 'ikincillik ilkesi', 'takdir alanı doktrini' ve 'dördüncü derece yargı yeri doktrini' gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07.05.2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır. Gerek ... (.../..., B.No:17621/91,24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip, itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir. Anayasa Mahkemesi, ... Başvurusu ile ilgili olarak 15.03.2018 tarihli 2018/3007 sayılı kararında, ilgili ... ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28.04.2015 tarihli ve esas 2013/9 - 464 karar, 2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, ... ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir; '...Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen ... kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır(Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21.10.2013,§137). ...'e göre bu,Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında ... tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137). ..., Hasan Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30.04.2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun ...'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda ..., Anayasanın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (Hasan Uzun, § 66). 2010 yılında Anayasanın 148 maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: Anayasanın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanunun 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Sözleşme ve buna ek Türkiyenin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasanın 148. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. 6216 sayılı Kanunun 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, 'bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği' ve 'bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi' ile sınırlıdır. Anayasanın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanunun 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanunun 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz. Bu hükümlerin Anayasanın 148. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasada öngörülen güvencelere göre yapar. Dolayısıyla Anayasa ve kanunda bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. ... ..., B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; ... ... ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasadaki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa'da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme 'kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi' veya 'yerindelik denetimi' olarak nitelendirilemez. Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hale geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz.40,48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasa'daki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur.' Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak ... /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. ... ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (... H.... Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları TBB Dergisi). ..., Anayasa’nın 153 üncü maddesinin 6 ıncı fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak, bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesinin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun, öncelikle (a priori) Türkiye’de sorgulanmaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlâl kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır. Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (5271 sayılı Kanun madde 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız, ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine 'hukuk düzeninin tekliği' ilkesi de müsaade etmez. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Gerek 4709 sayılı Kanun'un 1 inci maddesiyle başlangıç kısmında yer alan 'Hiçbir düşünce ve mülahazanın' yerine 'Hiçbir faaliyet' ve yine Anayasa'nın 14 üncü maddesinin ilk halinde yer alan 'teşvik ve tahrik'in metinden çıkarılarak yerine 'faaliyetler' ibaresinin ikame edilmesi, gerek 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/803) madde gerekçesi, gerekse ilgili bölümde yer verilen konuya ilişkin ... ve AYM'nin istikrar kazanmış içtihatlarında öngörülen; isnat edilen suçlamaların, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyete karşı ciddi yakın ve açık bir tehlike taşıyıp taşımadığı; buna bağlı olarak milletvekili seçilen sanığın yargılanmasına devamının demokratik toplumda zorunlu bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı ile dokunulmazlık müessesesinin amaç ve mahiyeti, sağlamaya çalıştığı güvencelerle yapılan müdahalenin orantılı olup olmadığı gibi temel kıstaslar bağlamında, yargılamaya dayanak teşkil eden iddianame içeriği ve tespitlere göre örgüt propagandası yaptığı, suç ve suçluyu övdüğü iddia olunan ve soruşturma sürecinde milletvekili seçilen sanığa atfedilip, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali iddiası ve şartları da bulunmayan, özellikle müsnet suçların unsurları bakımından ifade özgürlüğü bağlamında da tartışılması gereken sosyal medya paylaşımlarına matuf eylemlerinin, Anayasa'nın 14/1 inci maddesinde öngörülen Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler/ durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceğinin kabulü gerekmekle verilen durma kararında isabetsizlik görülmediğinden, kanun yararına bozma talebinin reddine, oy birliği ile karar verilmiştir. III. KARAR; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden, 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesindeki koşulları taşımayan KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN oy birliğiyle REDDİNE, Dava dosyasının, mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 11.07.2023 tarihinde karar verildi.
3. Ceza Dairesi, 2023/3102 E., 2023/1966 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeline sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple açıklayıcı raporun 100 üncü maddesinde ifade edildiği gibi bir propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında be
3. Ceza Dairesi         2023/3102 E.  ,  2023/1966 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi Kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanun'un (5271 sayılı Kanun) 223/8 inci maddesi uyarınca sanık hakkında yapılan kamu davasının durmasına ilişkin verilen ... 24. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.01.2022 tarihli ve 2020/111 Esas, 2022/14 sayılı durma Kararı, itiraz edilmeden 19.01.2022 tarihinde kesinleşmiştir. Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 01.12.2022 tarih ve 94660652-105-06-5536-2022 -KYB sayılı evrakı ile Kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.02.2023 tarihli, 2022/153710 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü: I. İSTEM Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 07.02.2023 tarihli ve 2022/153710 sayılı Kanun yararına bozma istemi; "Terör örgütü propagandası yapmak suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama neticesinde, sanığın 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili seçimlerinde ... milletvekili seçilmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 83/2 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8 inci maddeleri uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının durmasına ilişkin ... 24. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.01.2022 tarihli ve 2020/111 Esas, 2022/14 sayılı Kararını kapsayan onaylı dosya sureti incelendi. Dosya kapsamına göre sanığın 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili seçimlerinde ... ilinden milletvekili seçildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığının 07.11.2019 tarihli ve 2016/26876 soruşturma, 2019/9833 Esas sayılı iddianamesinde ayrıntıları belirtilen eylemleri gerçekleştirmek suretiyle terör örgütü propagandası yapmak suçunu işlediği iddiası ile kamu davasının açıldığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 'Yasama Dokunulmazlığı' başlıklı 83/2 nci maddesinin; 'Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.' ve 'Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması' başlıklı 14 üncü maddesinin de; 'Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.' şeklinde olduğu, Benzer bir olay nedeniyle Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 22.09.2016 tarihli ve 2015/8449 Esas, 2016/4723 sayılı ilâmında da belirtildiği üzere, milletvekili seçiminden önce Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14 üncü maddesi kapsamında suç işleyen ve soruşturmasına başlanmış olan milletvekilinin yasama dokunulmazlığından yararlanamayacağı, hangi suçların bu madde kapsamında olduğu tahdidi olarak sayılmadığından dolayı maddenin kapsamını belirleme görevinin uygulayıcıya ait olduğu, ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemlerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14 üncü maddesi kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması niteliğinde görülmesi gerektiği, sanığın, ... Cumhuriyet Başsavcılığının 07.11.2019 tarihli ve 2018/9833 Esas sayılı iddianamesinde ayrıntılı olarak belirtilen suç teşkil eden eylemleri milletvekili seçilmeden önce, 26.07.2016 tarihinde gerçekleştirdiği, 09.09.2016 tarihinde soruşturmasına başlandığı nazara alındığında, yargılamaya devamla işin esasına girilerek hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde durma kararı verilmesinde isabet görülmemiştir..." Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır. II. GEREKÇE A.Uyuşmazlık 27 inci Dönem Milletvekili seçimleri öncesinde terör örgütü propagandası yapmak suçundan başlatılan soruşturma neticesinde, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713 sayılı Kanun) 7/2-2, 5237 sayılı Kanun'un 53, 63 üncü maddelerince cezalandırılması istemi ile tanzim olunan iddianameye dayanan kamu davasına ilişkin olarak yapılan yargılamada, milletvekili seçilen sanık hakkında, Anayasa'nın 83/2 inci maddesi uyarınca verilen durma kararında isabet bulunup bulunmadığı hususundadır. B.Hukuki Süreç 1. Sanık ..., suç tarihinde Halkların Demokratik Partisi (...) üyesidir ve gerek soruşturma evraklarında gerekse süreçte verdiği ifadesi ile diğer şüpheli/sanık ifadelerinde belirtildiği üzere ... ili ... eş başkanıdır. Sanık daha sonrasında, 24.06.2018 tarihinde yapılan 27 nci Dönem Milletvekili Genel Seçimi sonucunda, ... ilinden milletvekili olarak seçilmiştir ve durma kararının verildiği tarih itibari ile milletvekilliği görevini ifa etmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin internet sitesinde de "2009 yerel seçimlerinde Viranşehir Belediye Meclisi Üyesi seçildi. 2014 yılında Viranşehir ... İlçe Eşbaşkanlığı ve 2016 - 2018 yılları arasında ... ... İl Eşbaşkanlığı" yaptığı ve " 27. Dönem ... Milletvekili" olduğu özgeçmişinde belirtilmiştir. (https:// www. Tbmm. .../ milletvekili/ milletvekilidetay? DonemId = f72877c2- f508- 037b-e050-007f01005610&Id=f72877c2-d961-037b-e050-007f01005610 [Erişim tarihi 24.03.2023] ). 2. Soruşturma kapsamında tanzim edilen evraklara göre, 26.07.2016 ile 18.08.2016 tarihleri arasında Halfeti İlçesi ...-... İlçe Teşkilatının önünde bulunan park alanı içerisinde gerçekleştirilen ve süreçte örgüt propagandası yapıldığına dair tespitlerde bulunulan olaylara yönelik tahkikat evrakı hakkında, 09.09.2016 tarihinde ilgili Cumhuriyet savcısına bilgi verilmesi üzerine alınan talimat kapsamında, aralarında sanığında bulunduğu bir çok şüpheli/sanık hakkında; "2911 Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanuna Muhalefet, Terör Örgütü Propagandası Yapmak, Suçu ve Suçluyu övmek" suçlarından, soruşturma başlatılmıştır. Bila tarihli olay tutanağı ile 09.09.2016 tarihli CD çözüm ve aynı tarihli kimlik tespit tutanaklarında ayrıntıları ... ... belirtilen eylemler kapsamında, özetle; örgütün yayın organlarından alıntı yaparak haber yaptığı belirtilen internet sitesinde yer alan yayında, PKK/KCK silahlı terör örgütü lideri ...'a uygulanan sözde tecrit'in kaldırılması için Urfa il merkezi ve dört ilçesinde özgürlük nöbeti adı altında nöbetlerin başlatıldığı bilgisi edinilmiş, özellikle Halfeti ilçesinin örgüt liderinin memleketi olması nedeni ile örgüt talimatları doğrultusunda, ... ve ... İlçe başkanları ve ilçe eş başkanlarının organizesinde, ... ilçe parti binası önünde bulunan parkta toplanan gruplarca 26.07.2016 ve 07.08.2016 tarihleri arasında sözde darbe ve cuntaları protesto etmek maksatlı oturma eylemlerinin yapıldığı, süreçte aralarında ... milletvekilleri, İl Başkanları ile M. Ö.,'nünde bulunduğu şahıslarca konuşmaların gerçekleştirildiği, bu eylemler esnasında ayrıntılarına yer verilen "... genel ... Halfeti Temsilciliği","Ne askeri ne sivil darbe ... özgürlük tecrite hayır","... Külter nerede","ne askeri ne sivil darbe, ...'a özgürlük tecrite hayır" pankartlarının açıldığı, ayrıca kimi zaman kalabalıkça "Biji serok apo", "be serok jıyan nabe" sloganlarının atıldığı, ayrıyeten alınan duyuma göre 28.07.2016 tarihinde örgüt liderinin köyüne yürüyüş yapılmasının planlandığı fakat gerçekleştirilmediği, 10.08.2016 tarihinde 19.00-22.00 saatleri arasında toplanan grubun, ... ... milletvekilleri D. Ö., O. B., ... ... milletvekili H. K., ve ... ... il başkanı olan sanık ...'nün konuşmaları sonrası, 14.08.2016 günü ...'da yapılacak mitingte buluşmak üzere dağıldıkları, 18.08.2016 tarihinde Halfeti Belediyesi'nin düzenlediği kültür şöleni (Kenkenok performans) çerçevesinde yapılan etkinlik sonrası oturma eylemine son verildiği belirtilmiştir. Tutanak içeriğine göre ... ve ... belirtilen eylemlerde yaşanan bir taşkınlık gerçekleşmemiş, gruplar normal olarak dağılmışlar yahut dağılımları sağlanmıştır. Bu kapsamda olay tutanağının ilgili kısmında "10.08.2016 günü 2016 yine aynı yerde 19.00-22.00 saatleri arasında (150) kişilik partili grubun ve ... ... Millet Vekilleri D. Ö. ve O. B. ve ayrıca ... ... milletvekili ... K., ... ... il başkanı ... gündemde bulunan darbe ve ... ile ilgili birer konuşma yaptıktan sonra 14.08.2016 günü ... ilinde yapılacak mitingde buluşmak üzere..." dağıldıkları belirtilmiştir. Temin edilen görüntülere ilişkin CD çözümleme tutanağında ise; ... il başkanının, milletvekillerini tanıttıktan sonra ... ... İl eş başkanı olan sanığı konuşma yapmaya davet ettiği ve sanığın yaptığı kürtçe konuşması ile tercümesinin tespiti yapılmıştır. Kollukça yapılan tercümeye göre sanık ...'nin konuşması; ".... Parti ve ... hükümeti çaresiz kalınca Dolma Bahçe Mutabakatını bitirdiler, savaş ilan ettiler.Bu savaşta şehirler yıkıldı, yüzlerce sivil aralarında kadın, çocuk, küçük bebekler can verdi. Kadın cesetlerini gelip teşhis ettiler, o gece o kadar uzun o kadar derindi. Direnen kadınlar gelip ölmüş olan kadınları teşhis ettiklerinde bunlardan biri de ...' dı, Bugün ...' ın ve arkadaşlarının şehadet günü. Biz ..., arkadaşları ve 1000'e yakın özgürlük şehidi ve ayrıca şehit olan kadınlar o kahramanlar.... Bedenleri..,. Biz söylüyoruz o ...' ın teşhis edilen cesedi, çıplak edilen cesedi gözümüzün önüne geliyor. ...Bu esnada kalabalık "şehit namırın (şehitler ölmez)" şeklinde sloganlar atıyor... Sonuna kadar davamıza sahip çıkalım, bizler bu yolda mücadelemize devam edelim. Ben konuşmamı uzatmayacağım aramızda misafirlerim milletvekillerimiz var onlar da konuşma yapacak. Ben istiyorum ki 13 gündür burada oturuyoruz, bunun finalini ayın 14‘ünde bir mitingle bitirelim. Birden bitmeyecek yine devam edecek ancak ayın 14' ünde büyük bir söyleşi, büyük bir hareketle hep beraber bu mitingde olalım. ... başkanı... ... başkanı... ... milletvekili... ile birlikte olacaklar, İmralı heyetinde olan ....de mitingde birlikte olacaktır. Sizleri şimdiden mitinge davet ediyoruz, bizler istiyoruz büyük bir coşku moral ile bu mitinge katılalım. Bu miting başkanıma ve başkanımızın şehrine düğün gibi olsun. Bizler mücadelemizle tecriti kaldırtıp, artık darbelere yeter diyoruz, ... hükümetine ve başkanına çare masada, barış masada sizleri tekrar selamlıyorum kalın sağlıcakla..." Şeklinde olduğu anlaşılmıştır. 09.09.2016 tarihli kimlik tespit tutanağında ise temin edilen görüntülerden, sanık ...'nin 10.08.2016 tarihli eylemde, oturma eylemi yapan grupta yer aldığı, bu grubun örgütün şarkısı olarak bilinen "kine kine ew apocinem (kim bunlar apocu bunlar)" isimli şarkının çalınmasıyla halay çekerek eşlik ettiği; halay bitimi sonrası ise "be serok liyan nabe (lidersiz yaşam olmaz)" sloganının atıldığı ancak slogan atanların havanın karanlık olması nedeni ile tespit edilemediği, yine terör örgütünün şarkısı olan "... Kürdistane" şarkısına halay çekerek eşlik eden grup içerisinde ... il eş başkanı olan sanık ...'nin ve Halfeti ... Kadın bileşenleri müdürü ... G.ile Hamide G. isimli şahısların bulundukları belirlenmiştir. 2911 sayılı Kanun'a muhalefet, terör örgütünün propagandasını yapmak, suçu ve suçluyu övme suçlarından hazırlanan 09.09.2016 tarihli kolluk fezlekesi ve tahkikat evrakları, Halfeti Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/553 soruşturma numarasına kayıt edilmiştir. 02.01.2017 tarihinde Viranşehir ... Büro amirliğinde, şüpheli sıfatı ile müdafileri eşliğinde, sanık ..., 05.09.2016 günü ve de 26.07.2016 - 17.08.2016 tarihleri arasında Halfeti İlçe teşkilatı önündeki park içerisinde yapılan mitinglerle ilgili suçlamalara ilişkin ifadesini vermiştir. Özetle, ... ... İl Eş Başkanı olduğunu beyan eden sanık, ... bu davaya konu olay kapsamında, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra darbelere karşı alanlardayız sloganı ile bazı ilçelerde oturma eylemi yaptıklarını, fakat organize edeni hatırlamadığını, ilçe teşkilatını ziyarete gittiklerinde eylemin yapıldığını fark ettiğini, organize edeni bilmediğini, açılan pankartlarla ve sloganlardan önceden haberinin olmadığını, dikkatini dahi çekmediğini, oturma eylemine katıldığını, fakat herhangi bir slogan atıp, pankart açmadığını, 10.08.2016 günü mitinge destek amaçlı konuşma yaptığını hatırlamadığını, açıklama yapmak istemediğini, terör örgütü şarkısı olan şarkıyı ve içeriğini bilmediğini ve hatırlamadığını, halay çektiğini fakat slogan atmadığını, konuşmasında geçen “Dava” dan kastın "Demokrasi Davası olduğunu, ülkeye demokrasinin gelmesi, darbe girişiminde bulunanların ülkeden silinmesi, atılması olduğunu, darbe günü Cumhurbaşkanın da halka; alanlara çıkın demokratik tepkinizi ortaya koyun, darbecilere karşı tutumunuzu gösterin dediğini, bu maksatla konuşma yaptığını beyan etmiştir. 3. Halfeti Cumhuriyet Başavcılığının, aralarında sanığında adının geçtiği (18) şüpheli/sanık hakkında, terör örgütü propagandası yapmak, toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanununa muhalefet etmek suçlarından tanzim ettiği 19.09.2016 tarihli ve 2016/52 nolu, 26.07.2016 suç tarihli fezlekesi ile tahkikat evrakları, 23.07.2016 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6723 sayılı Kanun'un 30 uncu maddesi ile 5235 sayılı yasanın mülga 21 inci maddesi gereği ... Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. 4. ... Cumhuriyet Başsavcılığının, 07.11.2019 tarihli ve 2019/26876 soruşturma, 2019/9833 Esas ve 2019/2315 no'lu iddianamesi ile suç tarihinin 26.07.2016 olduğu belirtilmek sureti ile aralarında sanık ...'nin de bulunduğu (14) şüpheli hakkında, Terör Örgütü Propagandası Yapmak suçundan, 3713 sayılı Kanun'un 7/2-2 inci cümlesi ve 5237 sayılı Kanunu'nun 53/1 ve 63 üncü maddeleri uyarınca cezalandırılması istenilmiştir. İddianame anlatımında özetle, yukarıda soruşturma evrakları kapsamında belirtilen tutanak içeriklerinde yapılan tespit ve bilgilere ayrıca süreçte alınan ifadelere yer verilmiş, 05.06.2018 ve 06.08.20l6 tarihlerinde oturma eyleminin gerçekleştirilmediği sonrasında eylemlerin devam ettiği, 10.08.2016 günü 19.00-22.00 saatleri arasında (150) kişilik partili grubun ve ... ... Millet Vekilleri D. Ö. ve O. B. ve ayrıca ... ... milletvekili ... K., ... ... il başkanı ... gündemde bulunan darbe ve ... ile ilgili birer konuşma yaptıktan sonra 14.08.2016 günü ... ilinde yapılacak mitingde buluşmak üzere dağıldıkları bilgisine de yer verilerek, 09.09.2016 tarihli kimlik tespit ve cd çözüm tutanaklarında olaylara katılımları ile ilgili yapılan tespitlerinin olduğu görüldüğü belirtilmiş ve "tüm dosya kapsamında 26.07.2016 günü Halfeti ... ve ... organizesinde İlçemiz ... Parti Binasının önünde bulunan parkta, sözde darbe ve cuntaları protesto etmek maksadıyla oturma eylemi 19.00-21.30 arasında şüphelilerin katılımı ile gerçekleştiği "... Genel ... Halfeti Temsilciliği" ile "Ne askeri ne sivil darbe ... özgürlük tecrite hayır" pankartları açıldığı, şüphelilerin zaman zaman Terörist Başı ... lehine 'Biji Serok Apo' sloganlar atıldığı oturma eylemeni katılarak üzerlerine atılı Terör Örgütü Propagandasını Yapma suçunu işledikleri..." iddia olunmuştur. 5. ... 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.11.2019 tarihli, 2019/416 sayılı Kararı ile iddianamenin kabulüne karar verilmesi sonrası, 2019/597 Esasa kayıt edilerek yapılan yargılamanın 13.02.2020 tarihli duruşmasında sanıkla ilgili davanın tefrikine karar verilmiş, 2020/152 esasa kayıt edilen dosyanın bu kez, 24.02.2020 tarihli tensiple verilen yetkisizlik kararı ile ... Nöbetçi (Terör) Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine, esas hükümle birlikte yasa yolu açık olmak üzere, karar verilmiştir. ... 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.02.2020 tarihli, 2020/152 Esas, 2020/134 Karar sayılı yetkisizlik Kararında sanığın 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan 27 nci Dönem Milletvekili Genel Seçiminde ... ili milletvekili olarak seçildiği ve halen bu görevde bulunduğu ve 01.02.2018 tarihli, 7078 sayılı Kanun'un 141 inci maddesi ile aynen kabul edilen, 25.08.2017 tarihli 30165 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı ... yürürlüğe giren 15.08.2017 tarihli, 694 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin (KHK) 146 ncı maddesi ile 5271 sayılı Kanun'un 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkrasında yer alan seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ... Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir ve aynı Kanun ile aynen kabul edilen, aynı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren aynı KHK'nın 149 uncu maddesi ile 5271 sayılı Kanun'a eklenen Geçici madde 3'te yer alan bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez şeklindeki yasal düzenlemelere istinaden davaya bakma yetkisinin ... Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu belirtilmiştir. Sanığın adresine gönderilip 06.03.2020 tarihinde tebliğ alınan, 28.02.2020 tarihinde de Cumhuriyet savcısınca görüldüsü yapılan karar, 23.03.2020 tarihli kesinleşme şerhine göre itiraz edilmeden 16.03.2020 tarihinde kesinleşmiştir. 24.03.2020 tarihli müzekkere ekinde gönderilen dosya, 28.04.2020 tarihinde ... 24.Ağır Ceza Mahkemesine tevzi edilmiştir. 6. Dava dosyası, ... 24.Ağır Ceza Mahkemesinin 2020/111 Esasına kayıt edilmiştir. ... bu davaya matuf olarak özetle, 15.10.2020 tarihli celsede hazır edilemeyen ve talimat evrakından netice alınamayan sanığın yokluğunda iddianamenin kabulü kararı okunmuş, ... müzekkere yazılarak sanığın adres bilgilerinin ve iletişim bilgilerinin gönderilmesinin istenilmesine, 14.01.2021 tarihli celsede ise sanığa iddianame ve duruşma gününün TBMM aracılığıyla bildirilmesi, duruşma ..., saatinde hazır olmaması halinde hakkında zorla getirme ve yakalama emri düzenleneceğinin TBMM aracılığıyla bildirilmesi için müzekkere yazılmasına, mernis adresinden zorla getirilerek savunmasının tespiti amacı ile mahalline talimat yazılmasına karar verilmiş, 01.04.2021 tarihli duruşmaya katılan ve vekaletnamesini ibraz eden müdafisi tarafından milletvekili olması nedeni ile yasama dokunulmazlığı bulunduğundan sanık hakkında durma kararı verilmesi, aksi kanaat halinde durumun TBMM'ne bildirilmesi ile atılı suçun yasal unsurları oluşmadığından beraat kararı verilmesi talebinde bulunulmuş ancak Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 17.01.2020 tarihli, 2019/11436 Esas ve 2020/506 Karar sayılı ilamı emsal gösterilerek, seçimden önce işlendiği iddia olunan suçun Anayasa'nın 83/2 inci maddesinde işaret edilen ve 14/2 nci maddesinde gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğindeki suçlar kapsamında olduğu ve yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında kaldığı gerekçesi ile durma talebinin reddine ve söz konusu hususun Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirilmesine bildirilmesine karar verilmiş, 01.06.2021 tarihli celsede sanık ... sisteminden hazır edilmiş, iddianame ve yetkisizlik kararları okunarak savunması temin edilmiştir. Kovuşturma sürecinde ayrıyeten, iddianameye konu fezlekede yer verilen 09.09.2016 tarihli CD çözüm tutanağına esas olan görüntüleri içeren video kayıtları ilgili birimlerden temin edilmiş ve TRT 'de görevli uzman bilirkişiler marifeti ile incelemesi yaptırılmıştır. 06.09.202 tarihli bilirkişi raporu ile sanığın 10.08.2016 tarihinde oturma eylemi ve eylem yapan gruba yönelik Kürtçe konuşma yaptığı tespit edilmiş ve Kürtçe konuşmanın Türkçe çevirisi yapılmıştır. Konuşmanın Türkçe çevirisi; ".... Parti Hükümeti ve ..., çaresiz kalınca Dolmabahçe Mutabakatını bitirdiler ve doğrusu savaş ilan ettiler. Bu savaşta şehirler yıkıldı, Aralarında küçük çocukların, bebeklerin olduğu yüzlerce sivil hayatını kaybetti. Kadın cesetleri teşhir edildi, o kadar derin, o kadar kirli bir savaştı. O direnişçi kadınlardan, o cesetleri teşhir edilenlerden biri de ... ...'dı. Bugün ... ...’ın şahadetinin ölüm yıldönümüdür. Arkadaşımız ... .... Biz burada ... ... şahsında, binlerce özgürlük şehidi için en başta kadın şehitleri ve bütün yiğitleri unutmuyor ve önlerinde saygıyla eğiliyoruz. Ve diyoruz ki o teşhir edilen, kıyafetleri çıkarılarak çıplak olarak gösterilen ... ... cesedi, ... onurumuzdu (Bu arada: Kalabalık 3-4 defa 'Şehitler ... atar.) Ve biz sonsuza kadar onurumuza sahip çıkacağız ve bu yolda mücadelemize devam edeceğiz. Ben konuşmamı çok uzatmayacağım, çünkü aramızda değerli misafirlerimiz, vekillerimiz var. Onlar da siyasi konularda görüşlerini ifade edecekler. Fakat şunu size hatırlatmak isterim ki, 13 gündür burada oturma eylemini yürütüyoruz. Katılımlarınızla, finalini 14'ünde yapacağımız mitingle sonlandıralım. Yani çalışmalarımız bitmeyecek, 14 'ünde gerçekleştireceğimiz coşkuyla, heyecanla bu mitinge hazırlamamız lazım. Bu miting, Önderliğin ruhu ve şehri için bir cevap olsun. Ve diyoruz ki biz mücadelemizle tecridi kaldıracağız, ve Darbelere diyeceğiz ki 'Artık Yeter' ve ... Hükümetini tekrar onurlu ve barışçıl bir masaya oturtacağız. Bu dileklerle tekrar hepinizi canı gönülden selamlıyor ve başarılar diliyorum arkadaşlar..." Şeklindedir. Yine süreçte konuşma içeriğinde adı geçen ... ... Kod adlı K. E. ile ilgili bilgileri içerir kolluk tahkikat evrakları dosya içeriğine temin edilmiştir. Bir başka yargılamanın konusu olduğu ve 05.09.2016 tarihinde Halfeti ilçesinde gerçekleştirdiği eyleme yönelik ... Cumhuriyet Başsavcılığının 07.11.2019 tarihli, 2018/9839 Esas sayılı iddianamesi kapsamında açıldığı, yetkisizlik Kararı ile gönderilmesine müteakip ortaya çıkan yetki uyuşmazlığının giderilmesi sonrasında ise ... 14. Ağır Ceza Mahkemesinin 2020/59 Esasında yürütüldüğü anlaşılan davaya yönelik yapılan birleştirme istemine de muvafakat verilmemiştir. 11.01.2022 tarihli duruşmada iddia makamı, sanık ...'nin terör örgütü propagandası yapma suçunu işlendiğinden 3713 sayılı Kanun’un 7/2,5237 sayılı Kanun’un 53/1, 63 üncü maddelerince cezalandırılmasına karar verilmesi mütalaasında bulunmuş, süreçte yazılı savunmalarında durma kararı verilmesini isteyen müdafisinin, mütalaaya karşı durma kararı verilmesine dair beyanının alınması sonrasında tefhim olunan hükümle, milletvekili olan sanık hakkında açılan kamu davasının, 2709 sayılı Anayasa'nın 83 üncü maddesi ile birlikte dosya kapsamına sunulan Anayasa Mahkemesi'nin 01.07.2021 tarihli, 2019/10634 başvuru numaralı kararı ile birlikte değerlendirildiğinde kovuşturmanın devamı için öncelikle TBMM Genel Kurulu tarafından sanığın yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik olarak karar verilmesi gerektiği ve söz konusu bu durumun kovuşturma şartı niteliğinde olduğundan 5271 sayılı CMK'nun 223/8 inci maddesi uyarınca muhakemenin durmasına, karar kesinleştiğinde kovuşturma engelinin giderilmesi açısından karar verilmek üzere dosyanın Türkiye Büyük Millet Meclisine gönderilmesine, yargılama giderleri hususunda bu aşamada karar verilmesine yer olmadığına dair, sanığın yokluğunda, sanık müdafiisinin yüzüne karşı, Cumhuriyet savcısının mütalaasına aykırı olarak, itiraz kanun yolu açık olmak üzere oybirliği ile karar verilmiştir. 7. Anayasa Mahkemesi'nin 2019/10634 Başvuru Numaralı, 01.07.2021 tarihli, Ö. F. G. başvurusuna ilişkin Genel Kurul Kararına atıfta bulunulmak sureti ile verildiği görülen ... 24. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.01.2022 tarihli ve 2020/111 Esas, 2022/14 sayılı Kararının gerekçesinde; "...sanığa yüklenen ve seçimden önce işlenerek soruşturmasına başlanılmış olan suçun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 83/2 nci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresine hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı ve netice olarak milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra yargılamaya devam edilmesinin başvurucunun Anayasanın 67 nci maddesi ile korunan haklarını ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığına karar verilmiş olması nedeniyle, sanık hakkında yapılan yargılamada Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu tarafından Anayasa'nın 83 üncü maddesinde düzenlenen şekilde dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik karar verilmesi gerektiği söz konusu hususun kovuşturma şartı olduğu ve sanık hakkında milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmaksızın yargılamaya devam etme olanağının hukuken mümkün olmadığı...," belirtilmiştir. 19.01.2022 tarihli kesinleşme şerhine göre karar, itiraz edilmeden 19.01.2022 tarihinde kesinleşmiştir. 8. Mahkemenin 19.01.2022 tarihli yazısı ekinde dosya, kesinleşen durma kararı gereği sanık yönünden kovuşturma engelinin giderilmesi açısından karar verilmek üzere TBMM Başkanlığı'na gönderilmiş; Başkanlığın 20.01.2022 tarihli yazısı ile de mevzuat uyarınca evrakın Başkanlığa sunulmak üzere, Adalet Bakanlığınca Cumhurbaşkanlığına gönderilmesi gerektiği mahkemeye bildirilmiştir. 20.01.2022 tarihli yazı ile bu kez dosya kesinleşen durma kararı gereği, sanık yönünden kovuşturma engelinin giderilmesi açısından karar verilmek üzere TBMM Başkanlığına gönderilmesine karar verilmiş olduğu belirtilerek, Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. 9. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 18.02.2022 tarihli yazısı ile, gönderilen evrak kapsamında, verilen durma kararına karşı kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunun değerlendirilmesi yönünden dosyanın Kanun Yararına Bozma Bürosuna çevrilmesi uygun görülmüştür. C. İlgili Hukuk 10. Yasal Mevzuat şöyledir; 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması" başlıklı 14 üncü maddesi; "Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Yasama Dokunulmazlığı" başlıklı 83 üncü maddesi; "Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar. Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez. Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz." 20.5.2016 tarihli ve 6718 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1 inci maddesiyle 7.11.1982 tarihli ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklenen geçici 20 inci madde; "Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş ... içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir." 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/803) madde gerekçesinin 3 üncü maddesi; "Anayasanın 14 üncü maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17 nci maddesi ile uyumlu hale getirilerek eylem ve yorum yoluyla hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasının önlenmesine yönelik hükümler öngörülmektedir. Bu düzenleme, başlangıçta yapılan değişiklik ile paralellik arz etmektedir." (https://www.anayasa..../media/7465/gerekceli_anayasa_2021.pdf [Erişim tarihi 24.03.2023] ) 06/05/2005 tarihli Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesinin (Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi) "Terör suçunun işlenmesine alenen teşvik" kenar başlıklı 5 inci maddesi: "1) Bu Sözleşmenin amaçları açısından, 'bir terör eylemini işlemeye alenen teşvik, terör suçunun işlenmesini kışkırtmak niyetiyle, böyle bir eylemin dolaylı olsun veya olmasın terör suçlarını savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılması veya başka bir şekilde erişilebilir hale getirilmesi anlamına gelir. 2) Her bir taraf, 1. paragrafta tanımlandığı şekilde, yasadışı olarak ve kasten işlendiği durumlarda, terörizm suçunu işlemeyi alenen teşviki ulusal mevzuatı açısından cezai suç olarak ihdas etmek üzere gerekli olabilecek tedbirleri alacaktır. Ayrıca Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin açıklayıcı raporu, Raporda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik oluşturacak mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (...) uygun olduğunu hatırlatmıştır. Açıklayıcı raporda, daha sonra terör suçlarının işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin önemine değinilmiştir: "97. Doğrudan tahrik, çoğu hukuk sisteminde bir şekilde suç teşkil ettiğinden özel bir soruna yol açmamaktadır. Dolaylı tahriki bir suç haline getirmenin amacı uluslararası hukukta veya uygulamada mevcut olan boşluğu bu alanda hükümler ekleyerek telafi etmektir. 98. Bu hüküm, suçun tanımı ve uygulaması bakımından Taraflara belirli miktarda takdir yetkisi tanımaktadır. Örneğin, bir terör suçunu gerekli ve haklı göstermek dolaylı teşvik suçunu oluşturabilir. 99. Ancak, uygulanmasında iki şartın karşılanmasını gerektirmektedir: ilk olarak, bir terör suçunun işlenmesi hususunda özel bir kastın varlığı gerekir, aşağıda verilen 2 nci paragraftaki diğer bir gerekliliğe göre de tahrik hukuka aykırı bir şekilde ve kasten işlenmelidir. 100. İkinci olarak, böyle bir eylemin sonucu, bu tip bir suçun işlenmesi tehlikesine neden olmalıdır. Böyle bir tehlikeye neden olup olmadığı değerlendirilirken, yazarın ve mesajın muhatabının niteliği yanında suçun hangi bağlamda işlendiği ...’nin oluşturduğu içtihat anlamında dikkate alınacaktır. Tehlikenin önemi ve inandırıcılığı iç hukukun gereklerine uygun olarak ele alınmalıdır…" 3713 sayılı Kanun'un "Terör örgütleri" başlıklı 7 nci maddesi; "Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır. (Değişik ikinci fıkra: 11.4.2013-6459/8 md.) Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur (Ek cümle:17/10/2019-7188/13 md.). Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır: a) (Mülga: 27.3.2015-6638/10 md.) b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2. Slogan atılması, 3. Ses cihazları ile yayın yapılması, 4.Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi. (Ek fıkra: 27.3.2015-6638/10 md.) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçu işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz. İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur. (Ek fıkra: 11.4.2013-6459/8 md.) Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına; a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu, b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu, c) 6.10.1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanun'unun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu, işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanun'un 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez. 5271 sayılı Kanun'un "Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri" başlıklı 161 inci maddesinin 9 uncu fıkrası; "..(9) (Ek: 15.8.2017-KHK-694/146 md.; Aynen kabul: 1.2.2018-7078/141 md.) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ... Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir. Soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekili bizzat yapar. Başsavcı veya vekili, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi hâlinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunur...." 5271 sayılı Kanun'a 7078 sayılı Kanun'un 144 üncü maddesi ile aynen kabul edilip eklenen Geçici 3 üncü madde; "(Ek:15.8.2017-KHK-694/149 md.; Aynen kabul: 1.2.2018-7078/144 md.) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanun'un 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez; bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam olunur. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında başlatılmış soruşturmalarda da bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik kararı verilemez. 11. Emsal Yargı Kararlarının ilgili bölümleri; a, Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu'nun, 01.07.2021 tarih ve 31535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 01.07.2021 tarihli, ... (B. No: 2019/10634) başvurusuna ilişkin kararı, özetle; "...Başvurucu, milletvekili seçilerek dokunulmazlık hakkını kazanmasına rağmen hakkında yargılamaya devam edilmesinin seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım gerekçe gösterilerek terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılmasıyla da ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlali İddiası 1. Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamı yönünden Türk hukukunda yasama dokunulmazlığının temel çerçevesi Anayasa'nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiş ve milletvekillerinin TBMM'nin kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı ve yargılanamayacağı güvencelerine yer verilmiştir. Bununla birlikte Anayasa'da yasama dokunulmazlığı mutlak olarak düzenlenmemiş, Anayasa'nın 83 üncü maddesinde yasama dokunulmazlığına bazı istisna ve sınırlamalar getirilmiştir. Anayasa'nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında 'seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' da dokunulmazlık kapsamı dışında tutulmuştur. Anayasanın 14 üncü maddesinin birinci fıkrasının metni, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresini, dolayısıyla da Anayasanın 14 üncü maddesinin birinci fıkrası kapsamına girmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığı dışında bırakılan suçları salt yargı organlarının kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli değildir. Meclis uygulaması ve geleneği gözönünde bulundurulduğunda bir milletvekili olan başvurucunun görev süresi esnasında, üstelik ifade özgürlüğüne müdahale edecek şekilde -milletvekili seçilmeden önce soruşturmasına başlanmış olsa bile- yasama dokunulmazlığının bulunmadığının yargı makamlarınca tespit edilebileceğini makul bir şekilde öngörmesi beklenemez. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın 14 üncü maddesinin üçüncü fıkrasından ve Anayasa'nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükümlerinden hareketle Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 2. Yasama Dokunulmazlığının Bulunmadığının Yargı Organlarınca Tespiti Yönünden Yasama dokunulmazlıklarının Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle bulunmadığının tespiti yönteminde Anayasa Mahkemesi Anayasadan hareketle isnadın ciddiliğinin belirlenmesine ilişkin bir dizi ilke belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 67 nci ve 83 üncü maddelerini birlikte yorumladığında yetkili hâkim veya Cumhuriyet savcısının dokunulmazlığın bulunmadığına ilişkin bir kararı verebilmesi için isnadın ciddiliğine ilişkin yapması gereken değerlendirmeleri sıralamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay başvurucuya isnat edilen terör örgütü propagandası suçunun 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar'dan birinin kapsamında kalan suçlardan olduğunu belirtilen ölçütler bakımından herhangi bir değerlendirme yapmadan kabul etmiştir. Başvuruya konu olaylara benzer olaylarda da mahkemelerin görevi yargılamaya devam etmeden önce isnat edilen suçun 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar'dan birinin kapsamında kalıp kalmadığını tespit etmekle sınırlı olmayıp Anayasanın yasama dokunulmazlığını kaldıran diğer hâller için öngördüğü isnadın ciddiyetinin bulunup bulunmadığını belirlemektir. Aksi bir tutum dokunulmazlık müessesesinin mantığı ve sağlamaya çalıştığı güvenceler ile bağdaşmadığı gibi mahkemelerin isnat edilen suçlamaların yeterince ciddi olup olmadığı, soruşturma ve kovuşturmaların siyasal amaçlar taşıyıp taşımadığı yahut yasama dokunulmazlığının önemi karşısında orantısız olup olmadığı gibi esasa ilişkin yapılması gereken değerlendirmelerin hiçbirini yapmamalarına yol açmaktadır. Bu da yargı makamları eliyle dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti hâlinde yapılacak itirazlardan sonuç almanın imkânsız olduğunu göstermektedir. Dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti yöntemi, yargı makamlarının takdir yetkisini düzenleyen ve keyfî davranışların önüne geçebilmek için gerekli usule ilişkin bütün güvenceleri içermemektedir. Mevcut yöntem yargı makamlarını yasama dokunulmazlığına müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelip gelmediğini ve orantılı olup olmayacağını değerlendirmeye zorlayan - dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulünde sağlanan güvence düzeyinde - bir usul ihtiva etmemektedir. Yasama dokunulmazlığının sağlanması için yeterli güvenceler ihtiva etmeyen mevcut sistemin yasama organına seçilmiş milletvekillerinin halkın görüşlerini serbestçe açıklamalarını ve bu anlamda belli kişilerin veya grupların ülkenin siyasal hayatına katılımlarını engelleyici nitelikte olduğu, bu itibarla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının etkisini ortadan kaldırdığı açıktır. Yasama dokunulmazlığını koruma altına alan Anayasanın 83 üncü maddesi ve temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını yasaklayan Anayasanın 14 üncü maddesi ancak demokrasinin korunması bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak yerine getirebilir. Mahkemeler söz konusu Anayasal hükümleri özgürlükler lehine yorumlamadıkları gibi onları böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmamaktadır. Milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra yargılanmasına devam edilerek mahkûm edilmesinin başvurucunun Anayasanın 67 nci maddesi ile korunan haklarını ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan Anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir... b, Anayasa Mahkemesinin, 2016/39759 Başvuru numaralı, .... ve Diğerleri Başvurusuna ilişkin 30.3.2022 tarihli kararında, özetle; "...26. Başvurucu, dava devam ederken milletvekili seçildiği hâlde Anayasanın 83 üncü maddesi uyarınca dokunulmazlıktan yararlandırılmayıp hakkında durma kararı verilmemesinden şikâyet etmiştir. Bundan başka başvurucu; terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Anayasanın 14 üncü maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğini, söz konusu eyleminin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiil olarak görülemeyeceğini, düşüncesini ifade etme dışında bir fiilinin söz konusu olmadığını belirtmiş ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür... 39. Başvurucu 1.11.2015 tarihinde yapılan 26. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde milletvekili seçilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Bununla birlikte başvurucunun durumunun Anayasa'nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen istisna kapsamında olduğu gerekçesiyle yargılamaya devam edilmiş, başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararı onanarak kesinleşmiştir. Dolayısıyla başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına, yargılamaya devam edilmesiyle birlikte müdahale edilmeye başlandığını kabul etmek gerekmiştir (..., 69)... 42. Anayasa Mahkemesi ... kararında Anayasa'nın '14 üncü maddesindeki durumlar' kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle yetkili adli makamlarca yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönteminin hukuk aleminde etkin bir şekilde uygulanabilmesi için gerek '14 üncü maddedeki durumlar' kapsamına giren suçların belirlenmesi gerekse de usul ve esasa ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulması konusunda takdir yetkisinin yasama organına ait olduğunu, mevcut hâliyle bu sistemin uygulanmasının Anayasanın 67. maddesi ile korunan hakları sistematik olarak ihlal ettiği sonucuna varmıştır (..., 134, 199). 43. Bununla beraber Anayasa Mahkemesi bahsi geçen kararda '14 üncü maddedeki durumlar' kapsamına giren suçların belirlenmesi gerekse de usul ve esasa ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulmamasının anayasal bir boşluk meydana getirmeyeceğini zira Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulünün tüm suçlar yönünden uygulanmasının mümkün olduğunu ifade etmiştir. 44. Somut olayda başvurucunun milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra hakkında isnat edilen suçların Anayasanın '14 üncü maddesindeki durumlar' kapsamında görülen suçlardan olduğu kabul edilerek yargılanmasına devam edilmiş ve mahkûmiyet kararı onanmıştır. Başvurucunun yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönünden adli makamlarca, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulü başvurucu yönünden uygulanmamıştır. 45. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun yasama dokunulmazlığının seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir yöntemle kaldırılmadığı anlaşıldığından Anayasanın 67 nci maddesi ile korunan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir... 55. Başvurucular bir anma etkinliğine katılmaları, bu etkinlikte slogan atmaları, göğüslerinde fotoğraf, ellerinde pankart ile döviz taşımaları ve saygı duruşuna iştirak etmeleri nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır (bkz. 19). Cezalandırmaya konu eylemler dikkate alındığında söz konusu ilk derece mahkemesi kararı ile başvurucuların ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahalede bulunulduğunun kabul edilmesi gerekir... 60. İfade özgürlüğü kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğünün demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemde olduğunu daha önce pek çok kararında açıklamıştır (... [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, 33-35; ... ... ... [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, 42, 43; ..., B. No: 2014/6128, 7/7/2015, 35-38). 61. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması gerekir (..., 53-55; ... ... ..., 70-72; AYM, E.2007/4, K.2007/81, 18/10/2007). 62. Derece mahkemeleri, bireylerin fikirlerini ifade özgürlüğü yoluyla ifade etme hakları ile Anayasanın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen meşru amaçlar arasında adil bir denge kurulmalıdır (..., 44, 47, 48; Hakan Yiğit, B. No: 2015/3378, 5/7/2017, 58, 61, 66). Derece mahkemeleri söz konusu dengelemeyi yaparken ve ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığını değerlendirirken belirli bir takdir yetkisine sahiptir. Şüphesiz kullanılan sözlerin bireylere, bir kamu görevlisine ya da toplumun bir kesimine karşı şiddete teşvik mahiyetinde olması durumunda kamu otoritelerinin ifade özgürlüğüne müdahale konusunda takdir marjları çok daha geniştir. Ancak bu takdir payı, Anayasa Mahkemesinin denetimindedir (..., 56; Kemal Kılıçdaroğlu, B. No: 2014/1577, 25/10/2017, 57)... 64. Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekmektedir (bazı farklılıklarla birlikte bkz. ..., 51; ... ... ..., 68; ..., 51). 66. Anayasa Mahkemesi, çok sayıdaki kararında ifade özgürlüğüne gerekçesiz olarak veya Anayasa Mahkemesince ortaya konulan kriterleri karşılamayan bir gerekçe ile yapılan müdahalelerin Anayasa'nın 26 ncı maddesini ihlal edeceğini ifade etmiştir. İfade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için kamu makamları tarafından ortaya konulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olması gerekir (diğerleri arasından bkz. Kemal Kılıçdaroğlu, 58; ..., 56; ..., 56; ... ve diğerleri, 120; ..., 60)... 73. Anayasa Mahkemesi daha önce...ve diğerleri (aynı karada bkz. 115-118) kararında terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Türk hukukundaki görünümüne ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur. İlk olarak 3713 sayılı Kanun'un 7 nci maddesinde yapılan değişiklik ile terör örgütünün propagandasını yapma suçu çok sayıda ve her türde ifadeyi kapsayacak şekilde geniş yorumlanabilecek bir fiil olmaktan çıkarılmaya, terör örgütünün şiddet ve tehdit yöntemlerini meşru gösterme veya övme ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik etme şeklinde tanımlanarak suça hukuki belirlilik kazandırılmaya çalışılmıştır. İkinci olarak Yargıtay da Türk hukukunda terör ile bağlantılı her tür düşünce açıklamasının değil yalnızca terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapılmasının suç olarak kabul edildiğini pek çok kez ifade etmiştir (... ve diğerleri, 54-57). 74. İçinde şiddete başvurmayı cesaretlendirici ifadeler yer almayan, terör suçlarının işlenmesi tehlikesine yol açmayan çeşitli grupların şiddete başvurmaksızın ulaşmayı düşündükleri toplumsal veya siyasal hedeflere, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin görüşleri gibi düşünce açıklamaları, ideolojik ve katı olarak nitelendirilseler bile terörizmin propagandası olarak kabul edilemez. Dolayısıyla sağ veya sol ideolojilere, anarşist ve nihilist akımlara, toplumsal ve siyasal ortama veya sosyoekonomik dengesizliklere, etnik sorunlara ülke nüfusundaki farklılıklara, daha fazla özgürlük taleplerine veya ülke yönetim biçiminin eleştirisine yönelik düşüncelerin -devlet yetkilileri veya toplumun önemli bir bölümü için rahatsız edici olsa bile- açıklanması, yayılması, aktif, sistemli ve inandırıcı bir şekilde başkalarına aşılanması, telkin ve tavsiye edilmesi ifade özgürlüğünün koruması altındadır (.... ve diğerleri, 8I;..., 44; ..., 63)... 75. Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin (...) 5 inci maddesinin birinci paragrafında, terör suçunun işlenmesi için alenen teşvik düzenlenmiştir. Buna göre doğrudan veya dolaylı yollardan terör suçunun işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılmasının cezalandırılması hedeflenmektedir. ...’ın açıklayıcı raporuna göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) temel özgürlüklerinin sınırlandırılması yönündeki muhtemel riskin dikkatli bir şekilde analiz edilmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (...) Sözleşmenin 10. maddesinin uygulamasına ilişkin içtihatlarına ve terörizmi övme ve terörizme teşvike ilişkin ulusal hükümlerin uygulanması hususunda devletlerin deneyimlerine özel bir dikkat göstermek gerekmektedir (açıklayıcı rapor, 88). Açıklayıcı raporda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik teşkil edecek mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Sözleşmeye uygun olduğunu hatırlatılmıştır (açıklayıcı rapor, 91; ..., 64). 76. Açıklayıcı raporda ayrıca terör suçlarının işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin önemine de değinilmiştir. Dolaylı teşvikin belirlenmesinde devletlerin belirli bir taktir yetkisi olduğu ifade edilmiş ancak bir eylemin terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerine başvurmayı teşvik etme olarak kabul edilebilmesi için eylem ile iletilmek istenen mesajın terör suçlarının işlenmesine kışkırtmak niyetiyle, terör suçlarının işlenmesini savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi tehlikesine yol açacak şekilde kamuoyuna yayılmasının amaçlanması gerektiği ifade edilmiştir (açıklayıcı rapor, 97-100). Terör örgütünün propagandası suçunda örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri belirli bir yoğunlukta savunularak başkalarınca aynı davranışın gerçekleştirilmesi amaç edinilmektedir (... ve diğerleri, 119; ..., 63; ..., 65). 77. Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeline sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple açıklayıcı raporun 100 üncü maddesinde ifade edildiği gibi bir propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında belirli oranda tehlikeye neden olduğunun gösterilmesi uygun olacaktır (diğerleri arasından bkz. ... ve diğerleri, 84;..., 47; ..., 64; Meki Katar, 53). 78. Öte yandan bu çeşit bir düşünce açıklamasının barışçıl bir toplantı sırasında yapılması olgusu da değerlendirilmelidir. Önemle belirtilmelidir ki terörle mücadelenin zorlukları ile birlikte terör bağlamında yapılan açıklamaların karmaşıklığı ve muğlaklığı söz konusu olduğunda düşünce açıklamalarının şiddete teşvik mahiyetinde olup olmadığı yönündeki değerlendirmenin ancak açıklamanın yapıldığı bağlama, açıklamada bulunan kişinin kimliğine, açıklamanın zamanına ve muhtemel etkilerine, açıklamadaki diğer ifadelerin tamamına bir bütün olarak bakılarak yapılması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır (..., § 64; ..., 68)." c, Anayasa Mahkemesinin, 2018/38143 Başvuru numaralı, ...Başvurusuna ilişkin 03.10.2019 tarihli kararında, özetle; "...Terör Örgütünün ve Liderinin Övülmesi Eylemine ...'in Yaklaşımı 36. ..., slogan atılması suretiyle veya başka bir biçimde terör örgütünün ya da örgüt liderinin övüldüğü hallerde düşünce açıklamalarının doğrudan şiddete teşvik edip etmediği üzerinde durmuştur. Nitekim ..., ...'ın Kürtlerin lideri olarak ifade edilmesinin tek başına şiddete teşvik etmediği kanaatine ulaşmıştır. ..., Bahçeci ve .../Türkiye (B. No: 33340/03, 16/6/2009, 31) kararında "Yaşasın ..., Yaşasın ..., Yaşasın Halkların Kardeşliği, Yaşasın Kürdistan" sözlerini değerlendirmiş ve söz konusu mesajın içerik olarak şiddete başvurmayı, silahlı direnişi ve başkaldırıyı teşvik etmediğini, kin ve husumet dolu bir söylemin de söz konusu olmadığını ifade etmiştir. 38. ... benzer olaylardaki değerlendirmelerinde düşünce açıklamasının şiddeti destekleyip desteklemediğine ilave olarak açıklama nedeniyle herhangi bir zarar doğup doğmadığını da değerlendirmektedir. Nitekim ..., ... ve .../Türkiye (B. No: 43807/07, 29/11/2011,27-29) kararında “Sürekli Ayaklanalım, Başkanımız ...” şeklindeki sloganın şiddet içeren bir tonlamayla atıldığı sonucuna varmakla birlikte anılan sloganın atılmasının -anlık olarak- herhangi bir kişiye zarar vermediğinin altını çizmiştir. ..., bahse konu sloganın -ulusal güvenlik ve kamu düzeni üzerindeki potansiyel etkisini sınırlandıran- yasal ve barışçıl bir toplantı sırasında atıldığını, bu nedenle şiddeti teşvik etmediğini belirtmiştir. ...'e göre benzer bir slogan nedeniyle kişilerin cezalandırılması için açık ve olası bir tehlike bulunduğunun gösterilmesi gerekir. Bahsi geçen kararda ...'nin 10 uncu maddesinin yalnızca ifade edilen fikirlerin esasını ve bilgileri değil aynı zamanda bunların ifade edilme şekillerini de koruduğunu vurgulamıştır. 39. ...'e göre düşünce açıklamasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığı incelenmelidir. Nitekim Belge/Türkiye (B. No: 50171/09, 6/12/2016, §§ 34, 35) kararında terör örgütü ve ... lehine içinde şiddet çağrısı da bulunan sloganların atıldığı, adı geçenin fotoğraflarının taşındığı bir toplantıda konuşma yapan ve ...’a Kürtlerin lideri diyen başvurucunun cezalandırılmasını ifade özgürlüğüne aykırı bulduğu kararında ..., konuşmanın yapıldığı kapsamı ve göstericilerin davranışlarını dikkate almıştır. ..., ayrıca başvuranın konuşmasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığını incelemiş; başvuruya konu toplantının barışçıl olmadığını veya gösteriye katılan kişilerin başvuranın konuşmasını dinledikten sonra şiddet içeren eylemlerde bulunduğunu gösteren herhangi bir delil olmadığını belirtmiştir..." şeklindedir. D. Değerlendirme 12. Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde uyuşmazlığa esas konunun, Anayasanın 83 maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan Anayasa'nın 14 üncü maddesindeki durumlar kapsamında değerlendirilmesi gereklidir. A) Anayasa'nın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamı yönünden yapılan incelemede; ı- Yasama Sorumsuzluğu: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/1 inci maddesi, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunu düzenlemektedir. Yasama sorumsuzluğu, yasama çalışmalarıyla ilgili fiiller yönünden milletvekilleri için tam ve sürekli bir koruma sağlar. Milletvekilleri sorumsuzluk kapsamına giren bir eylemden ötürü milletvekilliği sıfatı sona ermiş olsa dahi kovuşturulamazlar. Düzenlemenin amacı milletvekillerinin yasama işlevlerini çekinmeksizin yerine getirebilecekleri bir ortam sağlamaktır. İddianamede olayın anlatılış biçimi ve suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemin şekil ve icra tarzı itibariyle uyuşmazlık kapsamında kalmadığından, hukuki niteliği ve amacı itibariyle yasama dokunulmazlığından farklı olan bu kurum değerlendirme konusu yapılmayacaktır. ıı- Yasama Dokunulmazlığı: a-Tanımı: Yasama organı üyelerinin korkusuzca görev yapabilmelerini sağlayacak, niteliği yönünde milletvekilinin fikir ve söz hürriyetinin eksiksiz ve serbestçe kullanması amacını güden bir anayasal hukuku kuralıdır (H.G.K1981/4-1166,1984/365). Milletvekilleri aleyhinde yasama sorumsuzluğuna girmeyen ve suç olan fiillerinden ötürü meclisin kararı olmadıkça kovuşturmaya girişilememesidir (... ... ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1 sayfa 272). b-Konu Bakımından Kapsamı: Yasama dokunulmazlığı aynı maddenin 2 nci fıkrasında milletvekillerine nispi ve geçici bir koruma sağlamaktadır. Dokunulmazlık kapsamında kalan eylemleri nedeniyle milletvekilleri, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa'nın 14 üncü maddesindeki durumlar saklı kalmak üzere, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği iddiasıyla, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Yasama dokunulmazlığı ile sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlanmaktadır. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmaları ve tutuklamalar ile vazife yapmaktan alıkonulmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bahsedilen koruma iki şekilde ortaya çıkmaktadır; muhakeme engeli ve infaz engeli. i-Muhakeme engeli olarak Yasama Dokunulmazlığı: Anayasa'nın 83/2 nci fıkrası hükmü yasama dokunulmazlığını bir “kovuşturma engeli" olarak düzenlemiştir. Bu nedenledir ki, tahdidi olarak sayılan, tutulma/yakalama - gözaltına alma, sorguya çekilme ve tutuklama dışında kalan tüm soruşturma işlemleri yapılabilir. Soruşturma sonunda şartları oluşmuşsa kamu davası açılabilir. Fakat kovuşturma yapılamaz. 5271 sayılı Kanun'un 223/8 inci maddesi gereğince açılan davanın durmasına karar verilmelidir. ii- İnfaz engeli olarak Yasama DokunulmazIığı: Anayasa'nın 83/3 üncü fıkrasında yer alan dokunulmazlık ise bir infaz engeli olarak düzenlenmiştir. Bu dokunulmazlık, başlamış veya henüz başlamamış olan ceza mahkumiyetinin infazını milletvekilliğinin sona ermesine bırakmaktadır. Cezanın infazına engel olan bu dokunulmazlığın kalkması mümkün değildir. Söz konusu dokunulmazlık sadece milletvekilinin yeniden seçilememesi veya mahkum olduğu suç milletvekili seçilmeye engel bir suçsa 84'üncü madde gereğince milletvekilliğinin meclis kararı ile düşürülmesi ile sona erer (M.Feyzioğlu Yasama Dokunulmazlığı sh.23-24). Dokunulmazlığı kendiliğinden kalkan ya da meclis kararı ile kaldırılan milletvekili yapılan yargılama neticesinde mahkum olursa, kesinleşen mahkumiyet hükmü infaz edilmez, tutuklu milletvekili salıverilir. c-İstisnaları: Yasama dokunulmazlığına 2. fıkrada iki istisna getirilmektedir; aa- Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarla ilgili suçüstü halinin anlaşılması gerektiğinde tereddüt etmemek gerektir. 5271 sayılı Kanun'un tanımlar başlıklı 2 inci maddesinin 1/j bendinde suçüstü hali; 1. İşlenmekte olan suçu, 2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu, 3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade eder. Ağır Ceza Mahkemesinin görevi ise 5235 sayılı Kanun'un 12 inci maddesinde düzenlenmiştir. bb- Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar: Anayasa'nın ne 83/2 nci ne de 14 üncü maddelerinde, yasama dokunulmazlığı dışında kalacak bir suç tipine yer verilmektedir. 14 üncü maddenin son fıkrasında 'bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir,' denilmekle yetinilmiştir. Tam da bu nedenle düzenlemenin, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan 'kanunilik' ilkesine açık aykırılık oluşturduğu ve sonuç olarak belirsizlik-öngörülemezlik hali ile malül olduğu hususunda doktrinde ittifak bulunduğu görülmektedir (...Türk Anayasa Hukuku sh. 326, Yavuz Sabuncu Anayasaya Giriş sh.194,) Böylece anayasa'nın, hangi suçların 14 üncü madde kapsamında kalacağı yönündeki takdir hakkının hakime ait olmasını isteyen bilinçli bir boşluk oluşturduğu söylenebilir. Anayasa'nın 83/2 nci maddesinde, 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' olarak işaret olunan, anılan maddede de 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler...''i, aynı maddenin son fıkrası gereğince yaptırıma bağlayan ceza normlarının hangileri olduğu ya da olması gerektiği hususunda da doktrinde güçlü bir önerinin olmadığı görülmektedir. Hakimin takdir yetkisini kullanırken suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, belirlilik (Lex Certa) ve kıyas yasağı (Lex stricta) yönünden sorunlu yanına işaret olunan düzenlemeyi, devletin müdahale/cezalandırma yetkisini 'demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanma...'(....Da .../ ..., B. No: 214/56, 27.3.1962 kararı) zorunluluğunu da gözeterek mümkün oldukça dar yorumlaması gerektiği açıktır. Bu cümleden olarak devletin siyasal fonksiyonlarına karşı işlenen ve konusunu, 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyet' oluşturan suçların bu nev’iden suçlar olduğunda kuşku duymamak gerekir. Gerek mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125-173 üncü maddelerinde, gerekse mer’i 5237 sayılı Kanun'un 247-343 maddelerinde düzenlenen Devlete karşı suçlardan, anılan değerleri doğrudan koruyan suçların, 3713 sayılı Kanun'un 1'inci maddesindeki tanım da dikkate alındığında aynı yasanın 3'üncü maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar olduğu söylenebilir. Bu istisna halinin uygulanması, iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır; aa-Failin eyleminin, 'Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri' cezalandıran bir suçu oluşturduğu iddia edilmeli, bb-Bu suçlarla ilgili soruşturma seçimden önce başlatılmalıdır. Öte yandan, İfade özgürlüğü Anayasanın 26 ncı ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Sözleşmenin 10 uncu maddesi ile teminat altına alınmıştır. İfade özgürlüğünün kullanımına meşru bir müdahale için; 1-Müdahalenin kanunlarda öngörülmüş olması, 2-Ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu emniyeti, kamu düzeninin sağlanması ve suçun işlenmesinin önlenmesi, sağlığın korunması, ahlakın, başkalarının şöhret ya da haklarının korunması, gizli tutulması kaydıyla alınmış bilgilerin açıklanmalarının engellenmesi ve yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanmasına ilişkin değerlerden bir veya bir kaçını korumaya yönelik olmalıdır. 3-Müdahale demokratik bir toplumda gerekli bulunmalıdır. Sözlük anlamı ile propaganda 'bir öğreti, düşünce veya inancın başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen faaliyet' şeklinde tanımlanmıştır. Yargısal kararlarda ise terör örgütünün propagandası, 'belli bir görüşün toplum içinde yayılması, fikir ve kanaatların kökleşmesini sağlamak amacıyla örgütün övülmesi, kişilerde örgüte sempati duyulmasını sağlayacak hareketler gerçekleştirilmesi, örgüt faaliyetlerine yakınlık sağlayacak duyguların yaratılması, örgüte karşı düşmanlığın ortadan kaldırılması sonucunu doğuran hareketlerin yapılması ve örgütü iyi gösteren biçimde tanıtmak' şeklinde tanımlanmıştır. İfade özgürlüğü terörle mücadele kapsamında en çok müdahale ve sınırlamaya maruz kalan temel haklardandır. Nitekim 3713 sayılı Kanun'un 7/2 inci maddesindeki propaganda yasağı bu duruma örnek teşkil etmekle birlikte kanun koyucu madde de zaman zaman yaptığı değişikliklerle özgürlüğü genişletmiştir. Bu amaçla 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanun'un 8 inci maddesi ile yapılan değişiklik sonucu; terör örgütünün propagandası suçunun oluşabilmesi için; örgütün 'cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek şekilde' yapılması zorunlu kılınarak, sınırlamanın ... uygun hale getirilmesi amaçlanmıştır. Bu değişiklik, örgütün her türlü övülmesinin propaganda suçunu oluşturmayacağı, propaganda faaliyetlerinin suç oluşturabilmesi için 'örgütün, cebir şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde' olması gerekli kılmaktadır. Ancak, aynı Kanunun 7 nci maddesinin 2 nci fıkranın b bendinde ise; toplantı ve gösteri yürüyüşünde gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1-Örgüte ait resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2-Slogan atılması, 3-Ses cihazları ile yayın yapılması, 4-Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi, Şeklindeki fiil ve davranışlar propaganda suçundan cezalandırılacaktır. Bu düzenleme ile kanun koyucu herhangi bir unsurun varlığına bağlı olmaksızın bu suçun oluşacağı kabul edilmek suretiyle ifade özgürlüğü parametrelerini dışlayan tipe uygun eylem tanımlaması yapmıştır. Diğer taraftan, Anayasa'nın 90 ınci maddesi son fıkrasında 'usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konularda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.' Temel hak ve hürriyetlere ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli protokoller Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmıştır. Anayasal düzenleme karşısında, ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa Sözleşmesinin 10 uncu maddesi bir iç düzenleme şekline dönüşmüştür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de; kişinin hakkı ile toplumun çıkarı ve özellikle kişinin temel ifade özgürlüğü hakkı ve demokratik toplumun terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı kendini korumaya ilişkin meşru hakkı arasında bir denge kurulması ihtiyacını beraberinde getirmektedir (Zana v. Türkiye). Devletlerin terör ile mücadelesinin zorluklarına vurgu yaparak, müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, hedeflenen meşru amaca uygun olup olmadığını, devlet yetkililerince ileri sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli bulunup bulunmadığı ortaya konulmalıdır (... ve .../ Türkiye davası). Terör ile mücadele kendine özgü bir takım zorlukları barındırdığından devletler bu mücadelede daha geniş bir takdir marjına sahip olduğu kabul edilmekle birlikte terör ile mücadelede bir hukuk rejimidir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerin ihmal edilebileceği bir alan değildir. Toplantı veya gösteri yürüyüşünde olsun veya olmasın; yazı veya sözler (atılan slogan, taşınan pankart veya giyilen üniforma) ile verilen mesajın şiddete çağrı, tahrik ve teşvik edici ya da silahlı direnişe ve isyana davet şeklinde veya insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtacak nefret söylemi olup olmadığı değerlendirilmeli, doğrudan veya dolaylı şiddete çağrı var ise sanığın kimliği, konumu, konuşulan yer ve zamanı gibi açık ve yakın tehlike testi bakımından analize tabi tutulmalıdır. İfade özgürlüğü sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak saldırgan, şok eden, rahatsızlık veren veya ayrılık yaratabilen fikirler içinde uygulanabilmelidir. Ancak, devletin birliği ve anayasal düzenine karşı suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 14 üncü madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır. Bu madde de 2001 yılında yapılan değişiklik ile Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri yıkmak 'amacı ile kullanılamayacağı' hükmü yerine, bu hak ve özgürlükleri yıkmayı 'amaçlayan faaliyetler' olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. Yapılan değişiklik ile madde metninde yer verilen 'faaliyet' deyiminin sadece eylemi mi yoksa ifade hürriyeti sınırları dışında kalan yasalarda suç olarak tanımlanan düşünce açıklamalarını da içerip içermediği sorunun özünü teşkil etmektedir. Doktrinde 'faaliyetin' maddi eylemi içerdiğini ileri sürenler olduğu gibi, eylem ve söylemi içerdiğini ifade eden görüşler de mevcuttur. Nitekim Feyzioğlu; 'Bu düzenleme, fiil ya da suç tipini değil amacı esas almaktadır.' görüşünü savunarak, farklı bir bakış açısı sergilemiştir. Yargısal içtihatlara bakıldığında Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih ve 2002/1 Esas - 2008/1 sayılı Kararında; 'Düşünce açıklamalarının Anayasanın 14 üncü maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini; ancak her düşünce açıklamasının değil, demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu değerlendirilmelidir.' sonucuna varmıştır. Yargıtay 9. Ceza Dairesi yerleşik içtihatlarında, terör örgütü propagandası suçunun, Anayasa'nın 14 üncü maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğunu kabul edegelmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da .../ ..., B. No: 214/56, 27.03.1962 tarihli kararında, 'demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır.' demek suretiyle 14 üncü maddenin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir. Anayasa'nın 12 nci maddesinin "temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır. Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir. Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalara bağlı değildir (CMK 225. m.). Mahkeme, iddianamede gösterilen eylem/eylemler ile bağlı ise de, iddia makamı tarafından suçun vasıflandırılmasıyla bağlı değildir. Suçun vasıflandırılmasında ceza hukuku kuralları ve yukarıda işaret olunan ilkeler çerçevesinde özgürce karar verebilecektir. B- ... ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu: 28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, değişiklik gerekçesinde, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Anayasanın 90/5 inci maddesi sarahatine göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini 'destek norm' olarak kabul etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise sözleşmeyi, 'yasa sözleşme' olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve ... içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşmenin: 'Kararların bağlayıcılığı ve infazı' kenar başlıklı 46/1 inci maddesine göre; sözleşmeci taraflar, taraf oldukları davalarda mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler. ... ile ...'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile ... arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının, 'ikincillik ilkesi', 'takdir alanı doktrini' ve 'dördüncü derece yargı yeri doktrini' gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07.05.2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır. Gerek ... (.../..., B.No: 17621/ 91, 24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip, itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir. Anayasa Mahkemesi, ... Başvurusu ile ilgili olarak 15.03.2018 tarihli 2018/3007 sayılı Kararında, ilgili ... ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28.04.2015 tarihli ve esas 2013/9 - 464 karar, 2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, ... ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir; "...Anayasanın 148 inci maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Sözleşmenin 46 ncı maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen ... kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır (Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21.10.2013,§137). ...'e göre bu, Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında ... tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137) ..., Hasan Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30.04.2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun ...'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda ..., Anayasanın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (Hasan Uzun, § 66). 2010 yılında Anayasanın 148 inci maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: Anayasanın 148 inci maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 45 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Sözleşme ve buna ek Türkiyenin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasanın 148 inci maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. 6216 sayılı Kanun'un 49 uncu maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, 'bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği' ve 'bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi' ile sınırlıdır. Anayasanın 148 inci maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 49 uncu maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanun'un 50 inci maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz. Bu hükümlerin Anayasanın 148 inci maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasada öngörülen güvencelere göre yapar. Dolayısıyla Anayasa ve kanunda bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. ... Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; Sabahat Beğik ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasadaki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa'da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme 'kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi' veya 'yerindelik denetimi' olarak nitelendirilemez. Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hale geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz. §§ 40, 48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasa'daki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur." Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak ... /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. ... ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (Gökcan H.Tahsin Bireysel Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları TBB Dergisi). ..., Anayasa’nın 153 üncü maddesinin 6 ncı fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak, bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun, öncelikle (a priori) Türkiye’de sorgulanmaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlâl kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır. Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, ... delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (5271 sayılı Kanun madde 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine 'hukuk düzeninin tekliği' ilkesi de müsaade etmez. Bu nedenle Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamının, Anayasa Mahkemesinin Daireyi de bağlayan kararları doğrultusunda yorumlanması ve belirlenmesi gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Gerek 4709 sayılı Kanun'un 1 inci maddesiyle başlangıç kısmında yer alan 'Hiçbir düşünce ve mülahazanın' yerine 'Hiçbir faaliyet' ve yine Anayasa'nın 14 üncü maddesinin ilk halinde yer alan 'teşvik ve tahrik'in metinden çıkarılarak yerine 'faaliyetler' ibaresinin ikame edilmesi, gerek 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/803) madde gerekçesi, gerekse ilgili bölümde yer verilen konuya ilişkin ... ve ... istikrar kazanmış içtihadlarında öngörülen; isnat edilen suçlamaların, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyete karşı ciddi yakın ve açık bir tehlike taşıyıp taşımadığı, buna bağlı olarak milletvekili seçilen sanığın yargılanmasına devam edilmesinin demokratik toplumda zorunlu bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı ve dokunulmazlık müessesesinin amaç ve mahiyeti, sağlamaya çalıştığı güvenceler ile yapılan müdahalenin orantılı olup olmadığı gibi temel kıstaslar bağlamında, yargılamaya dayanak teşkil eden iddianame içeriği ile tespitlere göre, şiddet içeren bir tespit bulunmayan süreçteki olaylarda örgüt propagandası yaptığı iddia olunan ve yargılama sürecinde milletvekili seçilen sanığa atfedilen, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali iddiası ve şartları da bulunmayan, özellikle müsnet suçun unsurları bakımından ifade özgürlüğü bağlamında da tartışılması gereken eylemin, Anayasanın 14/1 inci maddesinde öngörülen Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler/durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceğinin kabulü gerekmekle verilen durma kararında isabetsizlik görülmediğinden, kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmiştir. III. KARAR Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, Kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görülmediğinden 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesindeki koşulları taşımayan KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNİN oy birliğiyle REDDİNE, Dava dosyasının, Mahkemesine sunulmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.04.2023 tarihinde karar verildi.
3. Ceza Dairesi, 2022/23755 E., 2022/6527 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeline sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple açıklayıcı raporun 100. maddesinde ifade edildiği gibi bir propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında belirl
3. Ceza Dairesi         2022/23755 E.  ,  2022/6527 K. "İçtihat Metni" I-TALEP; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.05.2022 tarih ve 2022/52498 sayılı yazısı ile; Terör örgütü propagandası yapmak suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama neticesinde, sanığın 24/06/2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili seçimlerinde Şanlıurfa milletvekili seçilmesi nedeniyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 83/2 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8. maddeleri uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının durmasına ilişkin Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/12/2019 tarihli ve 2019/368 esas, 2019/396 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi. Dosya kapsamına göre sanığın 24/06/2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili seçimlerinde Şanlıurfa ilinden milletvekili seçildiği, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığının 22/10/2018 tarihli ve 2018/2390 esas sayılı iddianamesinde ayrıntıları belirtilen eylemleri gerçekleştirmek suretiyle terör örgütü propagandası yapmak suçunu işlediği iddiası ile kamu davasının açıldığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Yasama Dokunulmazlığı" başlıklı 83/2. maddesinin; "Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır." ve "Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması" başlıklı 14. maddesinin de; " Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir." şeklinde olduğu, Benzer bir olay nedeniyle Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 22/09/2016 tarihli ve 2015/8449 esas, 2016/4723 karar sayılı ilâmında da belirtildiği üzere, milletvekili seçiminden önce Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14. maddesi kapsamında suç işleyen ve soruşturmasına başlanmış olan milletvekilinin yasama dokunulmazlığından yararlanamayacağı, hangi suçların bu madde kapsamında olduğu tahdidi olarak sayılmadığından dolayı maddenin kapsamını belirleme görevinin uygulayıcıya ait olduğu, ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemlerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14. maddesi kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması niteliğinde görülmesi gerektiği, sanığın, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığının 22/10/2018 tarihli ve 2018/2390 esas sayılı iddianamesinde ayrıntılı olarak belirtilen suç teşkil eden eylemleri milletvekili seçilmeden önceki bir tarihte gerçekleştirdiği ve soruşturmasına başlandığı ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 14. maddesi kapsamındaki hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğunun kabulünün gerektiği de nazara alındığında, yargılamaya devamla işin esasına girilerek hüküm kurulması gerekirken, yazılı şekilde durma kararı verilmesinde isabet görülmemiştir. 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 01/04/2022 gün ve 94660652-105-06-4027-2020-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrak Dairemize gönderilmiştir. II-OLAY VE OLGULAR Halkların Demoktarik Partisi ve Demokratik Bölgeler Partisi mensupları tarafından, 02.11.2016 tarihinde, Demokratik Bölgeler Partisinin Suruç ilçe binasında; “Önderliğime, toprağıma, özgürlüğüme sahip çıkıyorum” şiarı ile düzenlendiği belirtilen iddianameye konu, PKK/KCK silahlı terör örgütünün propagandasının yapıldığı iddia olunan etkinliğe, HDP Şanlıurfa milletvekili ... adına açılan ve de kullanımında olduğu değerlendirilen sosyal medya hesabından herkese açık şekilde yapılan paylaşımlara istinaden katıldığı tespit edilen sanık ..., tahkikat sürecinde tanzim edilen tutanaklara kayden ve beyanına göre olay tarihinde HDP Şanlıurfa İl Eş Başkanıdır ve kovuşturma sürecinde 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde de Şanlıurfa ilinden milletvekili olarak seçilmiştir, karar tarihi itibari ile de milletvekilliği görevini ifa etmektedir. Kolluğun yapmış olduğu sosyal medya araştırmaları neticesinde iddiaya konu olaya ilişkin tespitlerde bulunulması sonrası sanıkla ilgili soruşturma başlatılmıştır. Bu kapsamda; Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğünün 04.08.2016 tarihli, araştırma internet haber ve tespit tutanağı ile özetle; PKK/KCK silahlı terör örgütü ile mücadele kapsamında yapılan bilgilendirme ve önleme çalışmasında 26. Dönem HDP milletvekili olan ... adına twitter adlı sosyal paylaşım sitesinde tespiti yapılan hesaptan; ekran görüntüleri de sunulan ve herkese açık şekilde muhtelif tarihlerde yapılan paylaşımlardan hareketle, milletvekili olan şahsın örgüt mensuplarının cenazelerine katıldığı, taziye evlerinde gittiği ve örgüt liderinin afişleri önünde konuşmalar gerçekleştirdiği, örgüt lideri ...'a özgürlük adıaltında topluluklara hitaplarda bulunduğu yine bu amaçla halkı meydanlarda nöbet tutmaya davet ettiği, örgüt lideri ...'ın propagandasını yapıp bu ideolojide olan kişileri yönlendirdiği ayrıca DBP'nin üyelerinden Rojda Binici'nin de kişisel hesabından bu yönde herkese açık benzer paylaşımlarda bulunduğu tespitinde bulunulmuştur. İlçe Emniyet Müdürlüğünün 18.08.2016 tarihli yazısı ile tanzim olunan araştırma internet haber ve tespit tutanağı, Siber Suçlarla Şube Müdürlüğüne gönderilerek; 26. Dönem HDP Milletvekili ... adına açılan tespiti yapılan hesabın incelenmesi istenilmiştir. Siber Suçları Önleme Büro Amirliğinin 04.10.2016 tarihli açık kaynak araştırma raporu ile İlçe Emniyet Müdürlüğünün 18.08.2016 tarihli yazısına istinaden, 26. Dönem HDP Şanlıurfa Milletvekili ...'ın adına twitter adlı sosyal medya hesabında yer alan ... kullanıcı adlı url adresi tespit edilen hesabın onaylı bir hesap olması nedeni ile şahsın kendisine ait olduğunun değerlendirildiği belirtilip terör örgütü ile ilgili olabileceği değerlendirilen herkese açık paylaşımların ekran görüntüleri ile tespiti yapılmıştır. Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğünün 13.11.2016 tarihli araştırma ve internet haber alma tutanağı ile de özetle; İlçe Emniyet Müdürlüğü birimlerince, 02.11.2016 tarihinde, DBP'nin ilçe parti binasında HDP ve DBP partilerince düzenlenen toplantı ile ilgili güvenlik tedbirleri alındığı, parti binasına HDP Şanlıurfa milletvekili ...'ın geldiği ve yaklaşık olarak 90 dakika kaldıktan sonra herhangi bir basın açıklaması yapmadan Suruç ilçesinden ayrıldığı, facebook ve twitter adlı sosyal paylaşım sitelerinde yer alan ve herkese açık olarak yapılan paylaşımlarda yapılan araştırmada, milletvekili ...'a ait olduğu belirtilen sosyal medya hesabının incelenerek herkese açık paylaşımların ekran görüntüleri ile tespiti yapılıp, 02 Kasım ve saat 19.17 tarihli, örgüt lideri ... ve örgüte katılan iki teröristin afişlerinin bulunduğu duvarın önünde fotoğraf çekildiği ve bu resmi herkese açık şekilde paylaşmak sureti ile örgüt propagandası yaptığı belirtilerek, fotoğrafta yer alan kimliği tespit edilen kişilerin; Suruç DBP Eş Başkanı Rojda Binici, HDP Şanlıurfa İl Eş Başkanı ..., Bozova Belediyesi Eş Başkanı ..., eski Suruç Belediyesi Eş Başkanı ... oldukları belirtilmiş ve şahısların adres ve kimlik tespitleri yapılmıştır. Söz konusu tutanaklarda; başkaca paylaşımların da tespitinin yapıldığı, davaya konu paylaşıma ait ekran görüntüsünde ise bir oda içerisinde aralarında çocuklarında bulunduğu çok sayıda bayanın, bir kısmı görünen "...toprağıma, özgürlüğüme, sahip çıkıyorum" şeklinde yazıyı içerir afiş ve bu afişin hemen yanında, üzerinde "... ile iki ayrı örgüt mensubu oldukları belirtilen şahsın resimlerinin" ve "yeşil zemine, sarı güneş sembolü içerisinde, kırmızı yıldız bulunan sembolün bulunduğu" afiş bulunan duvarın önünde resim çekildikleri yine bu mekan içerisinde başkaca resimlerinde bulunduğu anlaşılan görsellerin ... adlı kullanıcı isimli hesaptan "Önderliğime, Toprağıma, Özgürlüğüme Sahip Çıkıyorum şiarıyla panel gerçekleştirdik, duyarlı halkımıza teşekkür ederiz." yorumu ile paylaşıldığı görülmüştür. Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğünün 06.12.2016 tarihli, suç duyurusu konulu yazısı ile düzenlenen tahkikat evrakları, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilerek; 26. Dönem HDP Milletvekili ...'ın Twitter adlı sosyal medya sitesinde bulunan hesabından yaptığı paylaşımlarına ilişkin tutanak tanzim edilerek ilgili birime gönderildiği ve araştırma raporu hazırlandığı, devam eden çalışmalarda 02.11.2016 tarihinde Suruç HDP-DBP ilçe binasında gerçekleştiren: "önderliğime, toprağıma, özgürlüğüme sahip çıkmak istiyorum" şiari ile panel etkinliği düzenlendiği, bu etkinliğe milletvekili ... ile birlikte Suruç DBP İlçe Başkanı Rojda Binici, Şanlıurfa İl Eş Başkanı ..., Bozova Belediye Eş Başkanı ... ve Suruç Belediyesi eski eş başkanı ... isimli şahısların katıldığının tespit edildiği belirtilerek suç duyurusunda bulunulmuştur. Tahkikat evrakları, Şanlıurfa Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/32960 sayılı hesabına kayıt edilmiştir. Süreçte düzenlenen 11.03.2017 tarihli müzekkere ile de kolluktan, terör örgütü propagandası suçundan şüphelilerin ifadelerinin alınarak düzenlenecek olan evrakların Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi istenilmiştir. Kolluğun sözlü çağrısı üzerine sanıklar Rojda Binici ve ..., 31.01.2018 tarihinde müdafii eşliğinde kolluğa gelerek, şüpheli sıfatı ile ifadelerini vermişlerdir. ..., Suruç İlçesi BDP Meclis Üyesi olduğu için parti binasında yapılan etkinliklere görevi gereği katıldığını, resimlerde kendisinin bulunduğunu; ancak resmin ne zaman kim tarafından çekildiğini bilmediğini, bu resimlerle örgütün propagandasını yapmayı düşünmediğini ve resimlerin paylaşıldığı hesabın da kendisine ait olmadığını, milletvekili ...'a ait bir hesap olduğunu; Rojda Binici ise Suruç İlçesi BDP Eş Başkanı olduğu için parti binasında yapılan etkinliklere görevi gereği katıldığını, belirtilen eylem yönünden kendisi ve orada bulunanların sadece resim çekindiklerini, bir konuşmasının veya propagandasının olmadığını, ayrıca örgüt propagandası yapmak gibi bir niyetinin de olmadığını, suçlamaları kabul etmediğini, paylaşımın milletvekili ...'ın paylaşımları olduğunu ve paylaşımların kendisi ile bir alakasının olmadığını, geçmiş tarihlerde çekilen resimler olduğunu, kaldı ki montajda yapılmış olabileceğini ve hatırlamadığını beyan etmiştir. 05.02.2018 tarih ve saat 14.50 de tanzim olunan kolluk tutanağında yapılan şifahi görüşmeler neticesinde kendiliğinden geldiği belirtilen, terör örgütü propagandası yapmak suçundan yakalanarak gözaltına alınıp, müdafii ile de süreçte görüştürülen sanık ... ise 05.02.2018 tarihinde şüpheli sıfatı ile müdafii eşliğinde, her hangi bir işte çalışmadığını ve HDP Şanlıurfa İl Eş Başkanı olduğunu beyanla verdiği ifadesinde özetle; pişman olacağını düşündüğü bir şey yapmadığı için etkin pişmanlıktan faydalanmak istemediğini, partide eş başkan olması nedeni ile legal faaliyetlerde bulunduğunu, örgütle bağlantısının olmadığı gibi tanıdığı bir örgüt mensubunun da olmadığını, gösterilen resimlere konu 02.11.2016 günü Suruç HDP-DBP ilçe binasında gerçekleştirilen panele katılmak için kimseden talimat almadığını, tutanaklarda isimleri belirtilen şahıslar dışında kimlerin bu etkinliğe katıldığını hatırlamadığını yine etkinliği kimlerin organize ettiğini de bilmediğini; partisinin demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü temelli bir parti olmasından kaynaklı olarak ekolojik amaçlı düzenlenen bu etkinliğe katıldığını, bu ve benzeri etkinliklere parti genel merkezinden gelen genelgeler kapsamında katıldıklarını, "önderliğe, toprağıma, özgürlüğüme sahip çıkıyorum" yazısını hatırlamadığını, bunu kendisinin de yazmadığını, etkinlikte asılan ... posterini ve örgüt mensuplarının yer aldığı fotoğrafları kimin astığını bilmediğini, resimleri asılan örgüt mensuplarını da tanımadığını, bunların asılması hususunda talimat vermediğini, belirtilen etkinliğe Şanlıurfa'dan katıldığını, etkinlikte ekoloji üzerine bir konuşma yaptığını, kadınların kooperatifleşmeye katılması ve bunun geliştirilmesi, Suruç ovası topraklarının işlenmesine kadınların öncülük etmesi ile istihdam alanlarının arttırılması konularında konuştuğunu ayrıca etkinliğe sadece ilçeden kadınların katıldığını, çevre il veya ilçelerden gelenlerin olmadığını, etkinliğin legal olarak başlayıp legal olarak son bulduğunu, taşkınlık, arbade vs...gibi bir durumun gerçekleşmediğini, güvenlik güçlerince bir müdahalede de bulunulmadığını, kimsenin slogan atmadığını, parti merkezli etkinliklerde ..., örgüt mensupları vs... kişilerin poster yahut resimlerini asmadıklarını, suç içerikli bir şey asılmadığı gibi ayrıca da kullanmadıklarını, etkinliğe örgüt propagandası yapmak amacı ile gitmediğini, bir propaganda yapmadığını, suçlamayı kabul etmediğini beyan etmiştir. Diğer sanık ...'da, yapılan görüşme neticesinde 14.02.2018 tarihinde, müdafii ile birlikte kolluğa gelerek verdiği ifadesinde özetle; HDP üyesi olduğunu, bu olaya yönelik uzun bir süre geçtiği için katılıp katılmadığını hatırlamadığını beyan etmiştir. İl Emniyet Müdürlüğünün 02.2018 bila tarihli ve de 06.02.2018 tarihli yazıları ile de tanzim edilen evraklar, Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Cumhuriyet Başsavcılığının, 22.10.2018 tarih, 2016/32960 soruşturma, 2018/9831 esas ve 2018/2390 numaralı iddianamesi ile aralarında sanık ...'nün de bulunduğu; diğer sanıklar ..., ..., Rojda Binici'nin terör örgütü propagandası yapmak suçundan 3713 sayılı TMK'nın 7/2, TCK'nın 53, 63 maddeleri uyarınca cezalandırılmaları istenmiştir. İddianame anlatımı özetle belirtildiği şekli ile; "...Suruç İlçe Emniyet Müdürlüğünün 06.12.2016 tarih ve 2016/466 sayılı yazısında 02/11/2016 tarihinde Suruç HDP-BDP ilçe binasında gerçekleştirilen "önderliğime, toprağıma, özgürlüğüme sahip çıkıyorum" şiarıyla panel etkinliği düzenlendiği ve belirtilen etkinliğe şüphelilerin katıldığının kamera görüntülerinden tespit edildiği, yine 26. Dönem HDP Şanlıurfa milletvekili ...'ın ... sosyal medya hesabı üzerinden yapmış olduğu paylaşımlarda şüphelilerin katıldığının tespit edildiği,... şüphelilerin Suruç ilçesinde ...'ın fotoğrafı altında önderliğime, toprağıma, özgürlüğüme sahip çıkıyorum şiarıyla toplantıya katıldıkları, söz konusu etkinliğin terör örgütü propagandası niteliğinde kaldığı, söz konusu fotoğraflardan da anlaşılacağı üzere şüphelilerin, terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek yada bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde yazı ve fotoğraf tutan şahıslarla birlikte hareket ettikleri,... şüphelilerin toplantıya bizzat katılarak örgüt propagandasını yapmak suretiyle atılı suçları işledikleri anlaşılmakla,... sevk maddeleri uyarınca cezalandırılmalarına... karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunmuştur." şeklindedir. Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25.10.2018 tarih, 2018/377 dosya numarası ile iddianamenin kabulüne karar verilmiştir. Mahkemenin 2018/850 esasına kayıt edilen davada özetle; 25.10.2018 tarihli tensiple sanıklar hakkında yurt dışına çıkış yasağı adli kontrol tedbiri uygulanmasına karar verilmiş; 12.12.2018 tarihinde yapılan ilk duruşmada, sanık yönünden vekaletnamesini ibraz eden müdafiince verilen yetki belgesine istinaden hazır bulunan müdafii tarafından 24.06.2018 tarihinde genel seçimlerde milletvekili olarak seçilen sanık hakkında verilen adli kontrol tedbirinin kaldırılması ve yargılamanın durmasına karar verilmesi talebinde bulunulmuş, iddia makamı ise atılı suçun Anayasanın 14 maddesi kapsamında kaldığından, milletvekili olan sanık hakkında seçimden önce soruşturmaya başlandığı, bu nedenle de Anayasanın 83/2 maddesi kapsamında ve yasama dokunulmazlığı kapsamı dışında kaldığından durma kararı verilmesi talebinin reddine, uygulanan adli kontrol tedbirinin ise devamına karar verilmesi mütalaa olunmuş; her ne kadar duruşma 25.03.2019 gününe bırakılmış ise de Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesinin sanıklardan ... yönünden yaptığı birleştirme istemi nedeni ile resen açılan 02.01.2019 tarihli duruşmada sanık ... yönünden dosyanın tefrikine karar verilmiş; 25.03.2019 tarihli sanık ... müdafiinin de hazır bulunduğu duruşmada ise süreçte sunduğu dilekçelerinde durma kararı verilmesi talebinde bulunan müdafiinin istemlerinin reddi ile sanık hakkında adli kontrol tedbirinin aynen devamına karar verilmiş; 12.06.2019 tarihli sanık ve diğer sanıklar müdafiilerinin de hazır bulunduğu duruşmada ise iddia makamınca bu kez 25.08.2017 tarihinde, 30165 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanmakla yürürlüğe giren CMK'nın 161/9 hükmü uyarınca milletvekili olan sanık hakkında 22.10.2018 tarihinde açılan davada kovuşturma yapma yetkisinin Ankara Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğundan davasının tefriki ile mahkemenin yetkisizliğine, diğer sanıklar yönünden ise eksik hususların giderilmesine karar verilmesi mütalaa olunmuş, müdafiilerinin ise öncelikle müvekkilinin beraatine karar verilmesi aksi takdirde mütaalaya katıldıklarını beyan ettikleri duruşmanın sonunda tefhim olunan hükümle de; sanık hakkında açılan kamu davasına ilişkin mahkemenin CMK'nın 161/9 maddesi gereğince yetkisizliğine, dosyanın görevli ve yetkili mahkeme olan Nöbetçi Ankara Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine, adli kontrol tedbirinin uygulanmasının ise devamına, itiraz kanun yolu açık olmak üzere, oybirliği ile karar verilmiştir. İş bu kovuşturma sürecinde; sanık müdafiinin, Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2018/850 esas sayılı dosyasına sunulan 21.11.2018 havale tarihli dilekçesi ekinde, sanık ...'nün 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde Şanlıurfa Milletvekili olarak seçildiğine dair Yüksek Seçim Kurulu mazbatası fotokopisini ibraz ettiği; ayrıca Türkiye Büyük Millet Meclisi Kanunlar ve Kararlar Başkanlığının 29.11.2018 tarihli yazısı ile de 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Yasama Dönemi Milletvekili Genel Seçiminde Şanlıurfa seçim bölgesinden milletvekili seçilen ...'nün milletvekilliği görevinin halen devam ettiği, 29.11.2018 tarihi itibari ile de TBMM Başkanlığına sunulan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik bir dosyasının bulunmadığının bildirildiği görülmüştür. Şanlıurfa 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.06.2019 tarih 2018/850 esas ve 2019/374 karar sayılı gerekçeli kararında; sanığın, 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde Şanlıurfa ili milletvekili olarak seçildiği ve halen bu görevde bulunduğu, 694 sayılı KHK'nın 146. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine eklenen dokuzuncu fıkrasında yer alan ve aynı Kanun ile aynen kabul edilen aynı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren aynı KHK'nın 149. maddesi ile 5271 sayılı CMK'ya eklenen geçici 3. madde de yer alan yasal düzenlemelere göre; anılan yasal düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarih olan 25.08.2017 tarihinden sonra milletvekilleri hakkında açılmış olan kamu davalarına bakma yetkisinin seçimden önce veya sonra işlendiğine bakılmaksızın Ankara Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu anlaşıldığından halen milletvekili olan sanık hakkında seçimden önce işlediği iddia olunan suç nedeniyle maddenin yürürlüğe girdiği tarihten sonra 22.10.2018 tarihli iddianame ile açılan davasının tefriki ile mahkemenin yetkisizliğine ve de dosyanın görevli ve yetkili Ankara Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği belirtilmiştir. 20.06.2019 tarihli kesinleşme şerhinde kararının; itiraz edilmeden, 20.06.2019 tarihinde kesinleştiği belirtilmiştir. 21.06.2019 tarihli müzekkere ile dosya Nöbetçi Ankara Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiş ve Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin 2019/368 esasına kayıt edilmiştir. Bu kovuşturma sürecinde özetle; Türkiye Büyük Millet Meclisi Kanunlar ve Kararlar Başkanlığının 04.09.2019 tarihli yazısı ile 24.06.2018 tarihinde yapılan 27. Yasama Dönemi Milletvekili Genel Seçiminde Şanlıurfa seçim bölgesinden milletvekili seçilen ...'nün milletvekilliği görevinin halen devam ettiği, 03.09.2019 tarihi itibari ile 27'nci Yasama Döneminde Meclis Başkanlığında bulunan milletvekilinin dosyalarının Meclis kararı veya Anayasa değişiklikliği ile yasama dokunulmazlığının kaldırmadığı mahkemeye bildirilmiştir. Süreçte sanık müdafii de milletvekili olan müvekkilinin siyasi faaliyetlerde bulunmasını engelleyen yurt dışı çıkış yasağına dair hakkında uygulanan adli kontrol tedbirin kaldırılmasını 03.09.2019 tarihli dilekçesi ile talep etmiştir. Mahkemenin ara kararına istinaden yapılan araştırmaya ilişkin tanzim olunan 04.09.2019 tarihli Karaköprü Polis Merkezi Amirliği görevlilerince düzenlenen tutanakta ise sanığın belirtilen adresinin kapalı olduğu ve adreste tanınmadığı, telefondan ulaşıldığında milletvekili olduğunu, işi gereği sürekli Ankara'da ise de evine pek fazla uğramadığını, uzun bir zaman gelmeyeceğini beyan ettiğinden iddianame ve ekli tensip zaptının tebliğ edilemediği mahkemeye bildirilmiştir. Müdafilerinin SEGBİS sistemi ile katıldığı 11.12.2019 tarihli, iddia makamınca suç tarihinde milletvekili sıfatı bulunmayan sanığın 24.06.2018 tarihinde yapılan seçimde milletvekili olduğu, atılı eylemin Anayasanın 14 maddesi kapsamında olmadığı ve suç vasfının değişebilme ihtimali de gözetilerek Anayasanın 83/2 ve CMK'nın 223/8 maddeleri uyarınca yargılama ile ilgili durma kararı verilmesi mütalaa olunduğu; müdafilerinin ise beraat kararı verilmesi gereken durumlarda durma kararı verilmeyeceğinden öncelikle müvekkillerinin atılı suçtan beraatine, aksi kanaat halinde ise mütalaa doğrultusunda durma kararı verilmesini talep ettikleri görülen duruşmanın sonunda tefhim olunan hükümle de soruşturma ve kovuşturma yapılması şartının ortadan kalktığı sübut bulduğundan Anayasanın 83/2 ve 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddeleri uyarınca sanık hakkındaki kamu davasının durmasına ve adli kontrol tedbirinin kaldırılmasına, itiraz kanun yolu açık olmak üzere, oy birliği ile karar verilmiştir. Tefhim olunan hüküm belirtildiği şekli ile özetle; "1-Sanık ...'nün 24 Haziran 2018 tarihinde yapılan 27. Dönem milletvekili seçimlerinde Şanlıurfa ilinden milletvekili seçildiği, Sanığın üzerine atılı eylemin niteliği dikkate alındığında T.C Anayasasının 83/2. maddesinde belirtilen istisnai hallerden olmadığı, T.C Anayasasının 83/2. maddesine göre milletvekili seçilmesine göre milletvekili seçildiği an itibariyle yasama dokunulmazlığını elde ettiği, Bu nedenle sanık hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasının şartının ortadan kalktığı sübut bulduğundan, T.C Anayasasının 83/2 ve 5271 sayılı CMK'nın 223/8. maddesi uyarınca sanık ... hakkındaki kamu davasının durmasına, 2-Sanık hakkında durma kararı verildiğine ilişkin kararın bir suretinin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne ayrı ayrı gönderilmesine, Dair, sanığın yokluğunda, sanık müdafilerinin yüzlerine karşı, Cumhuriyet savcısının huzuruyla ve mütalaasına uygun olarak, ... CMK'nın 223/8, 267 ve 268 maddeleri uyarınca itiraz kanun yolu açık olmak üzere oy birliği ile verilen karar açıklandı" şeklindedir. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.12.2019 tarih, 2019/368 esas, 2019/396 sayılı kararının gerekçesi ile ilgili kısmında özetle belirtildiği şekli ile; "...Sanık ... hakkında düzenlenen iddianamenin düzenlenmesinde "Terör Örgütü Propagandası" suçundan cezalandırılmasının talep edildiği, sanık hakkında milletvekilleri seçimlerinden önce soruşturmaya başlanıldığı, iddianamenin tanzimi ile kovuşturma aşamasına da geçildiği anlaşılmış ise de, yargılamaya konu suçlar yönünden suç üstü halinden bahsedilmesinin mümkün bulunmaması ve sanığın üzerine atılı eyleminin T.C Anayasasının 14. maddesinde belirtilen "Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan" suçlar içerisinde yer almadığı anlaşılmakla, Sanık hakkında mahkememizin 2019/368 esas sayılı dosyası üzerinden yürütülen kovuşturma yönünden T.C Anayasasının 83/2. maddesinin 1. cümlesi uyarınca kovuşturma şartının ortadan kalktığı, 5271 sayılı CMK'nın 223/8. maddesinde "...soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şartı bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere durma kararı verilir." hükmü de dikkate alındığında sanık hakkındaki kovuşturma sebebi ile durma kararı verilmesi yönünden ...vicdani kanaat oluşmakla... hüküm kurulmuştur." şeklindedir. 26.12.2019 tarihli kesinleşme şerhinde durma kararının 19.12.2019 tarihinde kesinleştiği belirtilmiştir. 27.12.2019 tarihli müzekkereler ile kesinleşen karar, TBMM'ye ve Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. TBMM Kanunlar ve Kararlar Başkanlığının 07.01.2020 tarihli yazısı ile gönderilen evrak Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı aracılığı ile iletilmesi gerektiğinden iade edilmiştir. Süreçte gönderilen dosya, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 24.02.2020 tarihli yazısı ile 27. Dönem Şanlıurfa Milletvekili ... hakkında terör örgütü propagandası yapmak suçundan yapılan yargılama sonunda, açılan kamu davasının Anayasanın 83/2 ve 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddesi uyarınca durmasına dair Ankara 19. Ağır CezaMahkemesinin 11.12.2019 tarihli ve 2019/368 esas, 2019/396 sayılı kararına karşı kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunun değerlendirilmesi yönünden Kanun Yararına Bozma Bürosuna çevrilmesi uygun olacağı düşünülmüş ve evrak Kanun yararına bozma bürosuna çevrilmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 01.04.2022 gün ve 94660652- 105-06-4027-2020-KYB sayılı yazısı ile 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.12.2019 tarihli ve 2019/368 esas, 2019/396 sayılı kararının bozulması istenilmiştir. III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI: 27. Dönem Milletvekili seçimleri öncesinde terör örgütü propagandası yapmak suçundan başlatılan soruşturma neticesinde, 3713 sayılı TMK'nın 7/2, 5237 sayılı TCK'nın 53, 63 maddeleri uyarınca cezalandırılması istemi ile tanzim olunan iddianameye dayanan kamu davasına ilişkin yargılamada, milletvekili seçilen sanık hakkında Anayasanın 83/2'nci maddesi uyarınca verilen durma kararında isabet bulunup bulunmadığı hususundadır. IV- HUKUKİ MEVZUAT I-2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması Madde 14 - (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir. 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/803) madde gerekçesi; Madde 3. – Anayasanın 14 üncü maddesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17 nci maddesi ile uyumlu hale getirilerek eylem ve yorum yoluyla hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasının önlenmesine yönelik hükümler öngörülmektedir. Bu düzenleme, başlangıçta yapılan değişiklik ile paralellik arz etmektedir. (https://www.anayasa.gov.tr/media/7465/gerekceli_anayasa_2021.pdf) Yasama dokunulmazlığı Madde 83 - Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar. Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez. Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz. Geçici Madde 20 – (Ek: 20.5.2016-6718/1 md.) Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir. II-Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi 06/05/2005 tarihli Türkiye'nin de taraf olduğu Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesinin (Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi) "Terör suçunun işlenmesine alenen teşvik" kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir: 1) Bu Sözleşmenin amaçları açısından, 'bir terör eylemini işlemeye alenen teşvik, terör suçunun işlenmesini kışkırtmak niyetiyle, böyle bir eylemin dolaylı olsun veya olmasın terör suçlarını savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılması veya başka bir şekilde erişilebilir hale getirilmesi anlamına gelir. 2) Her bir taraf, 1. paragrafta tanımlandığı şekilde, yasadışı olarak ve kasten işlendiği durumlarda, terörizm suçunu işlemeyi alenen teşviki ulusal mevzuatı açısından cezai suç olarak ihdas etmek üzere gerekli olabilecek tedbirleri alacaktır. Ayrıca Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi'nin açıklayıcı raporu; Raporda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik oluşturacak mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine (AİHS) uygun olduğunu hatırlatmıştır. Açıklayıcı raporda, daha sonra terör suçlarının işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin önemine değinilmiştir: "97. Doğrudan tahrik, çoğu hukuk sisteminde bir şekilde suç teşkil ettiğinden özel bir soruna yol açmamaktadır. Dolaylı tahriki bir suç haline getirmenin amacı uluslararası hukukta veya uygulamada mevcut olan boşluğu bu alanda hükümler ekleyerek telafi etmektir. 98. Bu hüküm, suçun tanımı ve uygulaması bakımından Taraflara belirli miktarda takdir yetkisi tanımaktadır. Örneğin, bir terör suçunu gerekli ve haklı göstermek dolaylı teşvik suçunu oluşturabilir. 99. Ancak, uygulanmasında iki şartın karşılanmasını gerektirmektedir: ilk olarak, bir terör suçunun işlenmesi hususunda özel bir kastın varlığı gerekir, aşağıda verilen 2. paragraftaki diğer bir gerekliliğe göre de tahrik hukuka aykırı bir şekilde ve kasten işlenmelidir. 100. İkinci olarak, böyle bir eylemin sonucu, bu tip bir suçun işlenmesi tehlikesine neden olmalıdır. Böyle bir tehlikeye neden olup olmadığı değerlendirilirken, yazarın ve mesajın muhatabının niteliği yanında suçun hangi bağlamda işlendiği AİHM’nin oluşturduğu içtihat anlamında dikkate alınacaktır. Tehlikenin önemi ve inandırıcılığı iç hukukun gereklerine uygun olarak ele alınmalıdır…" II-3713 sayılı TMK'nın Terör örgütleri Madde 7 -(Değişik: 29.6.2006-5532/6 md.) Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.(Değişik ikinci fıkra: 11.4.2013-6459/8 md.) Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur (Ek cümle:17/10/2019-7188/13 md.). Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır: a) (Mülga: 27.3.2015-6638/10 md.) b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2. Slogan atılması, 3. Ses cihazları ile yayın yapılması, 4.Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi. (Ek fıkra: 27.3.2015-6638/10 md.) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçu işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz. İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur. (Ek fıkra: 11.4.2013-6459/8 md.) Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına; a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu, b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu, c) 6.10.1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu, işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez. III-5271 sayılı CMK'nın, Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri Madde 161 -...(9) (Ek: 15.8.2017-KHK-694/146 md.; Aynen kabul: 1.2.2018-7078/141 md.) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir. Soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekili bizzat yapar. Başsavcı veya vekili, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi hâlinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunur. Geçici Madde 3-(Ek:15.8.2017-KHK-694/149 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/144 md.) Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez; bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam olunur. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında başlatılmış soruşturmalarda da bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik kararı verilemez. V-) Emsal Yargı Kararlarının ilgili bölümleri; a-Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu'nun, 01.07.2021 tarih ve 31535 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 01.07.2021 tarihli, ...(B. No: 2019/10634) başvurusuna ilişkin kararında özetle; "Sosyal medya hesabından bir haber paylaşması nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçunu işlediğinden bahisle Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından iddianame düzenlenerek 4.8.2017 tarihinde başvurucu hakkında kamu davası açılmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi (Mahkeme) başvurucunun üzerine atılı suçtan 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına hükmetmiştir. Başvurucu karara karşı istinaf kanun yoluna başvurmuştur. İstinaf incelemesinin sürdüğü sırada başvurucu 24.6.2018 tarihinde Halkların Demokratik Partisinden (HDP) milletvekili seçilmiş ve hakkındaki yargılamanın Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca durması için dosyasının bulunduğu Bölge Adliye Mahkemesine başvurmuştur. Bölge Adliye Mahkemesi, başvurucunun yargılamanın durması talepleri ile birlikte istinaf başvurusunun esastan reddine kesin olarak karar vermiştir. Başvurucunun kesinleşen cezası infaz aşamasında iken 7188 sayılı Kanun ile temyiz hakkı getirilmesi üzerine başvurucu temyize başvurmuş; temyiz incelemesini yapan Yargıtay, başvurucunun yargılamanın durması talebi ile esasa ilişkin itirazlarını reddederek mahkûmiyet kararını onamıştır. Kararın 17.3.2021 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Genel Kurulunda okunmasıyla başvurucunun milletvekilliği düşmüştür. Milletvekilliğinin düşmesi üzerine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı başvurucu hakkındaki mahkûmiyet kararının infazını başlatmış ve başvurucu 2.4.2021 tarihinde Ceza İnfaz Kurumuna yerleştirilmiştir. İddialar Başvurucu, milletvekili seçilerek dokunulmazlık hakkını kazanmasına rağmen hakkında yargılamaya devam edilmesinin seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının, sosyal medya hesabından yaptığı bir paylaşım gerekçe gösterilerek terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılmasıyla da ifade özgürlüğünün ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Mahkemenin Değerlendirmesi A. Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma Hakkının İhlali İddiası 1. Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamı yönünden Türk hukukunda yasama dokunulmazlığının temel çerçevesi Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenmiş ve milletvekillerinin TBMM'nin kararı olmadıkça tutulamayacağı, sorguya çekilemeyeceği, tutuklanamayacağı ve yargılanamayacağı güvencelerine yer verilmiştir. Bununla birlikte Anayasa'da yasama dokunulmazlığı mutlak olarak düzenlenmemiş, Anayasa'nın 83. maddesinde yasama dokunulmazlığına bazı istisna ve sınırlamalar getirilmiştir. Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında "seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" da dokunulmazlık kapsamı dışında tutulmuştur. Anayasanın 14. maddesinin birinci fıkrasının metni, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresini, dolayısıyla da Anayasanın 14. maddesinin birinci fıkrası kapsamına girmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığı dışında bırakılan suçları salt yargı organlarının kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli değildir. Meclis uygulaması ve geleneği gözönünde bulundurulduğunda bir milletvekili olan başvurucunun görev süresi esnasında, üstelik ifade özgürlüğüne müdahale edecek şekilde -milletvekili seçilmeden önce soruşturmasına başlanmış olsa bile- yasama dokunulmazlığının bulunmadığının yargı makamlarınca tespit edilebileceğini makul bir şekilde öngörmesi beklenemez. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın 14. maddesinin üçüncü fıkrasından ve Anayasa'nın seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını düzenleyen 67. maddesinin üçüncü fıkrası hükümlerinden hareketle Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucunun düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. 2. Yasama Dokunulmazlığının Bulunmadığının Yargı Organlarınca Tespiti Yönünden Yasama dokunulmazlıklarının Anayasanın 14. maddesindeki durumlar kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle bulunmadığının tespiti yönteminde Anayasa Mahkemesi Anayasadan hareketle isnadın ciddiliğinin belirlenmesine ilişkin bir dizi ilke belirlemiştir. Anayasa Mahkemesi, Anayasanın 67. ve 83. maddelerini birlikte yorumladığında yetkili hâkim veya Cumhuriyet savcısının dokunulmazlığın bulunmadığına ilişkin bir kararı verebilmesi için isnadın ciddiliğine ilişkin yapması gereken değerlendirmeleri sıralamıştır. Bölge Adliye Mahkemesi ve Yargıtay başvurucuya isnat edilen terör örgütü propagandası suçunun "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan birinin kapsamında kalan suçlardan olduğunu belirtilen ölçütler bakımından herhangi bir değerlendirme yapmadan kabul etmiştir. Başvuruya konu olaylara benzer olaylarda da mahkemelerin görevi yargılamaya devam etmeden önce isnat edilen suçun "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar"dan birinin kapsamında kalıp kalmadığını tespit etmekle sınırlı olmayıp Anayasanın yasama dokunulmazlığını kaldıran diğer hâller için öngördüğü isnadın ciddiyetinin bulunup bulunmadığını belirlemektir. Aksi bir tutum dokunulmazlık müessesesinin mantığı ve sağlamaya çalıştığı güvenceler ile bağdaşmadığı gibi mahkemelerin isnat edilen suçlamaların yeterince ciddi olup olmadığı, soruşturma ve kovuşturmaların siyasal amaçlar taşıyıp taşımadığı yahut yasama dokunulmazlığının önemi karşısında orantısız olup olmadığı gibi esasa ilişkin yapılması gereken değerlendirmelerin hiçbirini yapmamalarına yol açmaktadır. Bu da yargı makamları eliyle dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti hâlinde yapılacak itirazlardan sonuç almanın imkânsız olduğunu göstermektedir. Dokunulmazlığın bulunmadığının tespiti yöntemi, yargı makamlarının takdir yetkisini düzenleyen ve keyfî davranışların önüne geçebilmek için gerekli usule ilişkin bütün güvenceleri içermemektedir. Mevcut yöntem yargı makamlarını yasama dokunulmazlığına müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyaca karşılık gelip gelmediğini ve orantılı olup olmayacağını değerlendirmeye zorlayan - dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulünde sağlanan güvence düzeyinde - bir usul ihtiva etmemektedir. Yasama dokunulmazlığının sağlanması için yeterli güvenceler ihtiva etmeyen mevcut sistemin yasama organına seçilmiş milletvekillerinin halkın görüşlerini serbestçe açıklamalarını ve bu anlamda belli kişilerin veya grupların ülkenin siyasal hayatına katılımlarını engelleyici nitelikte olduğu, bu itibarla seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının etkisini ortadan kaldırdığı açıktır. Yasama dokunulmazlığını koruma altına alan Anayasanın 83. maddesi ve temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasını yasaklayan Anayasanın 14. maddesi ancak demokrasinin korunması bağlamında ve hak eksenli yorumlandıkları takdirde işlevlerini tam olarak yerine getirebilir. Mahkemeler söz konusu Anayasal hükümleri özgürlükler lehine yorumlamadıkları gibi onları böyle bir yorum yapmaya sevk edecek esasa ve usule ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistem de bulunmamaktadır. Milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra yargılanmasına devam edilerek mahkûm edilmesinin başvurucunun Anayasanın 67. maddesi ile korunan haklarını ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan Anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. B. İfade Özgürlüğünün İhlali İddiası Terör örgütleri veya mensupları tarafından yapılsa dahi- herhangi bir düşünce açıklaması bu açıklamanın içeriğinden, bağlamından ve nesnel anlamından bağımsız bir değerlendirmeye tabi tutulup kategorik olarak ifade özgürlüğü kapsamı dışında bırakılamaz. Herhangi bir açıklamanın sırf kanun dışı bir örgüte ait olmasının ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi otomatik olarak haklı göstermeyeceğinin altı çizilmelidir. Somut olayda, sosyal medya paylaşımında bir haber sitesinin -hâlen erişim imkânı bulunan- haberinin paylaşıldığı ve söz konusu haber içeriğinde PKK'nın bir açıklama yayımladığına ve bu açıklamada adım atılması hâlinde "1 ayda barışın geleceğinin ve kardeşlik içinde çözüm özleminin gerçekleştirileceğinin" belirtildiğine vurgu yapıldığı görülmektedir. Haberde ayrıca bir siyasi partinin Meclis Grup Başkanvekili ile eski Başbakan Yardımcısı ve eski TBMM Başkanının görüşlerine ayrıntılı biçimde yer verilmiştir. Söz konusu haberde şiddete teşvik olarak yorumlanabilecek, doğrudan veya dolaylı yollardan terör suçunun işlenmesi tehlikesine yol açabilecek herhangi bir ifade bulunmamıştır. Başvurucunun haberi paylaşma biçiminde ve haberi paylaşırken kullandığı cümlede şiddete teşvik olarak yorumlanabilecek herhangi bir ifadeye de rastlanılmamıştır. Başvurucu, söz konusu paylaşımında terör örgütünün çözüm sürecinin tekrar başlaması gerektiğine yönelik açıklamasının değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bunun yanında başvurucunun paylaştığı haberde yer verilen fotoğrafın, somut olayda kullanıldığı haber içeriğinden bağımsız değerlendirilmemesi gerekir. Öncelikle belirtmek gerekir ki fotoğraf paylaşılan haberde kullanılmıştır. Haberde kullanılan dilde şiddete teşvik eden bir yön bulunmadığı gözönüne alındığında bahse konu fotoğrafın kullanılma amacının, kullanılma biçimi ve bağlamıyla birlikte değerlendirildiğinde terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterme, övme ya da teşvik etmek değil -ulusal yayınlarda yaygın biçimde başvurulduğu gibi- bir haber yapma tekniği olarak habere dikkat çekicilik ve inandırıcılık katmak olduğu söylenebilir. Zira haberde yer alan fotoğrafın benzerlerine ulusal yayın yapan yazılı ve görsel basın yayın organlarında sıkça yer verildiği görülmektedir. İçinde şiddete tahrik olarak yorumlanabilecek ifadeler geçmeyen bir açıklamanın yer aldığı somut başvuruya konu haberin paylaşılmasına, açıklamanın sırf yasa dışı bir örgüte veya bir suçluya ait olduğundan bahisle "açıklamanın sahiplenilmesi olarak nitelendirilip" müdahale edilmesi ifade özgürlüğünün ihlalini oluşturmuştur. Haber niteliği olduğu yönünde tereddüt bulunmayan terör örgütüne ait bir açıklamanın üstelik karşıt siyasetçilerin görüşleri ile birlikte haberleştirilmesinin "terör örgütünün meşru gösterilmeye çalışılması" olarak kabul edilmesi basının temel görevlerini yerine getirmesini ve haberciliği imkânsız kılabilecektir. Başvurucu, ulusal ölçekte yayın yapan bir internet haber sitesinde daha önce yayımlanmış bir haberi yalnızca paylaşması nedeniyle cezalandırılmıştır. Mevcut başvurudaki paylaşımın yapıldığı tarihte başvuruya konu edilen terör örgütünün açıklamasının zaten halka açıklanmış olduğu gözardı edilmiştir. Bu habere ilişkin olarak herhangi bir soruşturma başlatıldığı veya tedbire başvurulduğu da tespit edilememiştir. Paylaşılması nedeniyle başvurucunun cezalandırıldığı haber hâlen yayındadır. Dolayısıyla yayımlandığı 2016 yılından beri haberin hiçbir suçlama ile karşılaşmadığı da gözetildiğinde mahkemelerin başvurucunun cezalandırılmasına ilişkin amaçlarında varsaydıkları durumların esasında bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla başvurucunun ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine karar vermiştir. b-) Anayasa Mahkemesinin, 2016/39759 Başvuru numaralı, Figen Yüksekdağ Şenoğlu ve Diğerleri Başvurusuna ilişkin 30.3.2022 tarihli kararında özetle; "...1. Başvuru; bir anma töreni sırasında gerçekleştirdikleri eylemler nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan cezalandırılan başvurucuların ifade özgürlüğünün ihlal edildiği, milletvekili seçilerek dokunulmazlık hakkını kazanan başvurucu Figen Yüksekdağ Şenoğlu hakkında yargılamaya devam edilmesinin seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını ihlal ettiği iddiasına ilişkindir. Başvuruda ayrıca adil yargılanma hakkı ile kişi hürriyeti ve güvenliği hakkının ihlal edildiği ileri sürülmüştür... 26. Başvurucu, dava devam ederken milletvekili seçildiği hâlde Anayasanın 83. maddesi uyarınca dokunulmazlıktan yararlandırılmayıp hakkında durma kararı verilmemesinden şikâyet etmiştir. Bundan başka başvurucu; terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında değerlendirilemeyeceğini, söz konusu eyleminin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik bir fiil olarak görülemeyeceğini, düşüncesini ifade etme dışında bir fiilinin söz konusu olmadığını belirtmiş ve adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür... 28. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (..., B. No: 2012/969, 18.9.2013, § 16). Başvurucunun bu başlık altındaki şikâyetlerinin "Anayasanın Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” kenar başlıklı 14. ve "Yasama dokunulmazlığı" kenar başlıklı 83. maddesinin ışığında ve bir bütün olarak Anayasanın 67. maddesinde koruma altında bulunan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir (benzer değerlendirmeler için bkz. ..., 49). 39. Başvurucu 1.11.2015 tarihinde yapılan 26. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde milletvekili seçilmiştir. Dolayısıyla başvurucunun genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olduğu konusunda kuşku bulunmamaktadır. Bununla birlikte başvurucunun durumunun Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer verilen istisna kapsamında olduğu gerekçesiyle yargılamaya devam edilmiş, başvurucu hakkında verilen mahkûmiyet kararı onanarak kesinleşmiştir. Dolayısıyla başvurucunun seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkına, yargılamaya devam edilmesiyle birlikte müdahale edilmeye başlandığını kabul etmek gerekmiştir (..., 69)... 42. Anayasa Mahkemesi ... kararında Anayasa'nın ”14. maddesindeki durumlar” kapsamında görülen bir suç soruşturması ve kovuşturması nedeniyle yetkili adli makamlarca yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönteminin hukuk aleminde etkin bir şekilde uygulanabilmesi için gerek ”14. maddedeki durumlar” kapsamına giren suçların belirlenmesi gerekse de usul ve esasa ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulması konusunda takdir yetkisinin yasama organına ait olduğunu, mevcut hâliyle bu sistemin uygulanmasının Anayasanın 67. maddesi ile korunan hakları sistematik olarak ihlal ettiği sonucuna varmıştır (..., 134, 199). 43. Bununla beraber Anayasa Mahkemesi bahsi geçen kararda "14. maddedeki durumlar” kapsamına giren suçların belirlenmesi gerekse de usul ve esasa ilişkin güvencelerin bulunduğu bir yasal sistemin kurulmamasının anayasal bir boşluk meydana getirmeyeceğini zira Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulünün tüm suçlar yönünden uygulanmasının mümkün olduğunu ifade etmiştir. 44. Somut olayda başvurucunun milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına sahip olmasından sonra hakkında isnat edilen suçların Anayasanın ”14. maddesindeki durumlar” kapsamında görülen suçlardan olduğu kabul edilerek yargılanmasına devam edilmiş ve mahkûmiyet kararı onanmıştır. Başvurucunun yasama dokunulmazlığının bulunmadığının tespiti yönünden adli makamlarca,Anayasanın83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan dokunulmazlıkların Meclisce kaldırılması usulü başvurucu yönünden uygulanmamıştır. 45. Açıklanan gerekçelerle başvurucunun yasama dokunulmazlığının seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir yöntemle kaldırılmadığı anlaşıldığından Anayasanın 67. maddesi ile korunan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir... 55. Başvurucular bir anma etkinliğine katılmaları, bu etkinlikte slogan atmaları, göğüslerinde fotoğraf, ellerinde pankart ile döviz taşımaları ve saygı duruşuna iştirak etmeleri nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır (bkz. 19). Cezalandırmaya konu eylemler dikkate alındığında söz konusu ilk derece mahkemesi kararı ile başvurucuların ifade özgürlüğüne yönelik bir müdahalede bulunulduğunun kabul edilmesi gerekir... 60. İfade özgürlüğü kişinin haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilmesi, düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması, bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, anlatabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir. Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğünün demokrasinin işleyişi için yaşamsal önemde olduğunu daha önce pek çok kararında açıklamıştır (... [GK], B. No: 2014/12151, 4/6/2015, 33-35; Mehmet Ali Aydın [GK], B. No: 2013/9343, 4/6/2015, 42, 43; ... B. No: 2014/6128, 7/7/2015, 35-38). 61. İfade özgürlüğüne yönelik bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılaması ve orantılı bir müdahale olması gerekir .... 53-55;... 70-72; AYM, E.2007/4, K.2007/81, 18/10/2007). 62. Derece mahkemeleri, bireylerin fikirlerini ifade özgürlüğü yoluyla ifade etme hakları ile Anayasanın 26. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen meşru amaçlar arasında adil bir denge kurulmalıdır (..., 44, 47, 48; ...B. No: 2015/3378, 5/7/2017, 58, 61, 66). Derece mahkemeleri söz konusu dengelemeyi yaparken ve ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılayıp karşılamadığını değerlendirirken belirli bir takdir yetkisine sahiptir. Şüphesiz kullanılan sözlerin bireylere, bir kamu görevlisine ya da toplumun bir kesimine karşı şiddete teşvik mahiyetinde olması durumunda kamu otoritelerinin ifade özgürlüğüne müdahale konusunda takdir marjları çok daha geniştir. Ancak bu takdir payı, Anayasa Mahkemesinin denetimindedir (...., 56; .... B. No: 2014/1577, 25/10/2017, 57)... 64. Müdahaleyi oluşturan tedbirin zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşıladığının kabul edilebilmesi için amaca ulaşmaya elverişli olması, başvurulabilecek en son çare ve alınabilecek en hafif önlem olarak kendisini göstermesi gerekmektedir (bazı farklılıklarla birlikte bkz..... 51; ...., 68; ..., 51). 66. Anayasa Mahkemesi, çok sayıdaki kararında ifade özgürlüğüne gerekçesiz olarak veya Anayasa Mahkemesince ortaya konulan kriterleri karşılamayan bir gerekçe ile yapılan müdahalelerin Anayasa'nın 26. maddesini ihlal edeceğini ifade etmiştir. İfade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun kabul edilebilmesi için kamu makamları tarafından ortaya konulan gerekçelerin ilgili ve yeterli olması gerekir (diğerleri arasından bkz. ...., 58; ....56; .... 56; .... ve diğerleri, 120; ..., 60)... 73. Anayasa Mahkemesi daha önce ... ve diğerleri (aynı karada bkz. 115-118) kararında terör örgütünün propagandasını yapma suçunun Türk hukukundaki görünümüne ilişkin bazı tespitlerde bulunmuştur. İlk olarak 3713 sayılı Kanunun 7. maddesinde yapılan değişiklik ile terör örgütünün propagandasını yapma suçu çok sayıda ve her türde ifadeyi kapsayacak şekilde geniş yorumlanabilecek bir fiil olmaktan çıkarılmaya, terör örgütünün şiddet ve tehdit yöntemlerini meşru gösterme veya övme ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik etme şeklinde tanımlanarak suça hukuki belirlilik kazandırılmaya çalışılmıştır. İkinci olarak Yargıtay da Türk hukukunda terör ile bağlantılı her tür düşünce açıklamasının değil yalnızca terör örgütlerinin cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek, övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasının yapılmasının suç olarak kabul edildiğini pek çok kez ifade etmiştir (...ve diğerleri, 54-57). 74. İçinde şiddete başvurmayı cesaretlendirici ifadeler yer almayan, terör suçlarının işlenmesi tehlikesine yol açmayan çeşitli grupların şiddete başvurmaksızın ulaşmayı düşündükleri toplumsal veya siyasal hedeflere, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin görüşleri gibi düşünce açıklamaları, ideolojik ve katı olarak nitelendirilseler bile terörizmin propagandası olarak kabul edilemez. Dolayısıyla sağ veya sol ideolojilere, anarşist ve nihilist akımlara, toplumsal ve siyasal ortama veya sosyoekonomik dengesizliklere, etnik sorunlara ülke nüfusundaki farklılıklara, daha fazla özgürlük taleplerine veya ülke yönetim biçiminin eleştirisine yönelik düşüncelerin -devlet yetkilileri veya toplumun önemli bir bölümü için rahatsız edici olsa bile- açıklanması, yayılması, aktif, sistemli ve inandırıcı bir şekilde başkalarına aşılanması, telkin ve tavsiye edilmesi ifade özgürlüğünün koruması altındadır (. ... ve diğerleri, 8I; ..., 44; Candar Şafak Dönmez, 63)... 75. Terörizmin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesinin (TÖDAS) 5. maddesinin birinci paragrafında, terör suçunun işlenmesi için alenen teşvik düzenlenmiştir. Buna göre doğrudan veya dolaylı yollardan terör suçunun işlenmesi tehlikesine yol açacak bir mesajın kamuoyuna yayılmasının cezalandırılması hedeflenmektedir. TÖDAS’ın açıklayıcı raporuna göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (Sözleşme) temel özgürlüklerinin sınırlandırılması yönündeki muhtemel riskin dikkatli bir şekilde analiz edilmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Sözleşmenin 10. maddesinin uygulamasına ilişkin içtihatlarına ve terörizmi övme ve terörizme teşvike ilişkin ulusal hükümlerin uygulanması hususunda devletlerin deneyimlerine özel bir dikkat göstermek gerekmektedir (açıklayıcı rapor, 88). Açıklayıcı raporda, şiddet içeren terör suçlarına doğrudan veya dolaylı teşvik teşkil edecek mesajlara yönelik belirli sınırlamaların Sözleşmeye uygun olduğunu hatırlatılmıştır (açıklayıcı rapor, 91; ...., 64). 76. Açıklayıcı raporda ayrıca terör suçlarının işlenmesine dolaylı teşvik ile meşru eleştiri hakkı arasındaki sınırın nerede olduğu meselesinin önemine de değinilmiştir. Dolaylı teşvikin belirlenmesinde devletlerin belirli bir taktir yetkisi olduğu ifade edilmiş ancak bir eylemin terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerine başvurmayı teşvik etme olarak kabul edilebilmesi için eylem ile iletilmek istenen mesajın terör suçlarının işlenmesine kışkırtmak niyetiyle, terör suçlarının işlenmesini savunarak, bir veya birden fazla suçun işlenmesi tehlikesine yol açacak şekilde kamuoyuna yayılmasının amaçlanması gerektiği ifade edilmiştir (açıklayıcı rapor, 97-100). Terör örgütünün propagandası suçunda örgütün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri belirli bir yoğunlukta savunularak başkalarınca aynı davranışın gerçekleştirilmesi amaç edinilmektedir (...ve diğerleri, 119;.... 63; ...65). 77. Anayasa Mahkemesi, daha önce pek çok kararında propaganda suçunun soyut tehlike suçu olarak kabul edilmesinin başta ifade özgürlüğü olmak üzere anayasal hak ve özgürlükler üzerinde bir baskı oluşturma potansiyeline sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu sebeple açıklayıcı raporun 100. maddesinde ifade edildiği gibi bir propaganda faaliyetinin cezalandırılabilmesi için olayın somut koşullarında belirli oranda tehlikeye neden olduğunun gösterilmesi uygun olacaktır (diğerleri arasından bkz. Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri, 84; Ayşe Çelik, 47; ..., 64; Meki Katar, 53). 78. Öte yandan bu çeşit bir düşünce açıklamasının barışçıl bir toplantı sırasında yapılması olgusu da değerlendirilmelidir. Önemle belirtilmelidir ki terörle mücadelenin zorlukları ile birlikte terör bağlamında yapılan açıklamaların karmaşıklığı ve muğlaklığı söz konusu olduğunda düşünce açıklamalarının şiddete teşvik mahiyetinde olup olmadığı yönündeki değerlendirmenin ancak açıklamanın yapıldığı bağlama, açıklamada bulunan kişinin kimliğine, açıklamanın zamanına ve muhtemel etkilerine, açıklamadaki diğer ifadelerin tamamına bir bütün olarak bakılarak yapılması gerektiği gözden uzak tutulmamalıdır (..., § 64; Candar Şafak Dönmez, 68)." c-) Anayasa Mahkemesinin, 2018/38143 Başvuru numaralı, ... Başvurusuna ilişkin 03.10.2019 tarihli kararında; "1. Başvuru, bir toplantıda yaptığı açıklamalar nedeniyle terör örgütünün propagandasını yapma suçundan mahkûm edilen başvurucunun ifade özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasına ilişkindir... Terör Örgütünün ve Liderinin Övülmesi Eylemine AİHM'in Yaklaşımı 36. AİHM, slogan atılması suretiyle veya başka bir biçimde terör örgütünün ya da örgüt liderinin övüldüğü hallerde düşünce açıklamalarının doğrudan şiddete teşvik edip etmediği üzerinde durmuştur. Nitekim AİHM, ...'ın Kürtlerin lideri olarak ifade edilmesinin tek başına şiddete teşvik etmediği kanaatine ulaşmıştır. AİHM, Bahçeci ve Turan/Türkiye (B. No: 33340/03, 16/6/2009, 31) kararında "Yaşasın ..., Yaşasın Başkan, Yaşasın Halkların Kardeşliği, Yaşasın Kürdistan" sözlerini değerlendirmiş ve söz konusu mesajın içerik olarak şiddete başvurmayı, silahlı direnişi ve başkaldırıyı teşvik etmediğini, kin ve husumet dolu bir söylemin de söz konusu olmadığını ifade etmiştir. 38. AİHM benzer olaylardaki değerlendirmelerinde düşünce açıklamasının şiddeti destekleyip desteklemediğine ilave olarak açıklama nedeniyle herhangi bir zarar doğup doğmadığını da değerlendirmektedir. Nitekim AİHM,.... ve .../Türkiye (B. No: 43807/07, 29/11/2011,27-29) kararında “Sürekli Ayaklanalım, Başkanımız ...” şeklindeki sloganın şiddet içeren bir tonlamayla atıldığı sonucuna varmakla birlikte anılan sloganın atılmasının -anlık olarak- herhangi bir kişiye zarar vermediğinin altını çizmiştir. AİHM, bahse konu sloganın -ulusal güvenlik ve kamu düzeni üzerindeki potansiyel etkisini sınırlandıran- yasal ve barışçıl bir toplantı sırasında atıldığını, bu nedenle şiddeti teşvik etmediğini belirtmiştir. AİHM'e göre benzer bir slogan nedeniyle kişilerin cezalandırılması için açık ve olası bir tehlike bulunduğunun gösterilmesi gerekir. Bahsi geçen kararda AİHS'nin 10. maddesinin yalnızca ifade edilen fikirlerin esasını ve bilgileri değil aynı zamanda bunların ifade edilme şekillerini de koruduğunu vurgulamıştır. 39. AİHM'e göre düşünce açıklamasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığı incelenmelidir. Nitekim Belge/Türkiye (B. No: 50171/09, 6/12/2016, §§ 34, 35) kararında terör örgütü ve ... lehine içinde şiddet çağrısı da bulunan sloganların atıldığı, adı geçenin fotoğraflarının taşındığı bir toplantıda konuşma yapan ve Öcalan’a Kürtlerin lideri diyen başvurucunun cezalandırılmasını ifade özgürlüğüne aykırı bulduğu kararında AİHM, konuşmanın yapıldığı kapsamı ve göstericilerin davranışlarını dikkate almıştır. AİHM, ayrıca başvuranın konuşmasının kamu düzeni üzerinde olumsuz bir etkisinin olup olmadığını incelemiş; başvuruya konu toplantının barışçıl olmadığını veya gösteriye katılan kişilerin başvuranın konuşmasını dinledikten sonra şiddet içeren eylemlerde bulunduğunu gösteren herhangi bir delil olmadığını belirtmiştir..." VI-) HUKUKSAL DEĞERLENDİRME; Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde uyuşmazlığa esas konunun, Anayasanın 83 maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" kapsamında değerlendirilmesi gereklidir. A-) Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamı yönünden yapılan incelemede; ı- Yasama Sorumsuzluğu: Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/1. maddesi, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunu düzenlemektedir. Yasama sorumsuzluğu, yasama çalışmalarıyla ilgili fiiller yönünden milletvekilleri için tam ve sürekli bir koruma sağlar. Milletvekilleri sorumsuzluk kapsamına giren bir eylemden ötürü milletvekilliği sıfatı sona ermiş olsa dahi kovuşturulamazlar. Düzenlemenin amacı milletvekillerinin yasama işlevlerini çekinmeksizin yerine getirebilecekleri bir ortam sağlamaktır. İddianamede olayın anlatılış biçimi ve suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemin şekil ve icra tarzı itibariyle uyuşmazlık kapsamında kalmadığından, hukuki niteliği ve amacı itibariyle yasama dokunulmazlığından farklı olan bu kurum değerlendirme konusu yapılmayacaktır. ıı- Yasama Dokunulmazlığı: a-Tanımı: Yasama organı üyelerinin korkusuzca görev yapabilmelerini sağlayacak, niteliği yönünde milletvekilinin fikir ve söz hürriyetinin eksiksiz ve serbestçe kullanması amacını güden bir anayasal hukuku kuralıdır (H.G.K1981/4- 1166,1984/365). Milletvekilleri aleyhinde yasama sorumsuzluğuna girmeyen ve suç olan fiillerinden ötürü meclisin kararı olmadıkça kovuşturmaya girişilememesidir (Dönmezer-Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1 sayfa 272). b-Konu Bakımından Kapsamı: Yasama dokunulmazlığı aynı maddenin 2. fıkrasında milletvekillerine nispi ve geçici bir koruma sağlamaktadır. Dokunulmazlık kapsamında kalan eylemleri nedeniyle milletvekilleri, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14'üncü maddesindeki durumlar saklı kalmak üzere, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği iddiasıyla, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Yasama dokunulmazlığı ile sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlanmaktadır. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmaları ve tutuklamalar ile vazife yapmaktan alıkonulmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bahsedilen koruma iki şekilde ortaya çıkmaktadır; muhakeme engeli ve infaz engeli. i-Muhakeme engeli olarak Yasama Dokunulmazlığı: Anayasanın 83/2 inci fıkrası hükmü yasama dokunulmazlığını bir “kovuşturma engeli" olarak düzenlemiştir. Bu nedenledir ki, tahdidi olarak sayılan, tutulma/yakalama - gözaltına alma, sorguya çekilme ve tutuklama dışında kalan tüm soruşturma işlemleri yapılabilir. Soruşturma sonunda şartları oluşmuşsa kamu davası açılabilir. Fakat kovuşturma yapılamaz. 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddesi gereğince açılan davanın durmasına karar verilmelidir. ii- İnfaz engeli olarak Yasama DokunulmazIığı: Anayasanın 83/3 üncü fıkrasında yer alan dokunulmazlık ise bir infaz engeli olarak düzenlenmiştir. Bu dokunulmazlık, başlamış veya henüz başlamamış olan ceza mahkumiyetinin infazını milletvekilliğinin sona ermesine bırakmaktadır. Cezanın infazına engel olan bu dokunulmazlığın kalkması mümkün değildir. Söz konusu dokunulmazlık sadece milletvekilinin yeniden seçilememesi veya mahkum olduğu suç milletvekili seçilmeye engel bir suçsa 84'üncü madde gereğince milletvekilliğinin meclis kararı ile düşürülmesi ile sona erer (M.Feyzioğlu Yasama Dokunulmazlığı sh.23-24). Dokunulmazlığı kendiliğinden kalkan ya da meclis kararı ile kaldırılan milletvekili yapılan yargılama neticesinde mahkum olursa, kesinleşen mahkumiyet hükmü infaz edilmez, tutuklu milletvekili salıverilir. c-İstisnaları: Yasama dokunulmazlığına 2. fıkrada iki istisna getirilmektedir; aa- Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarla ilgili suçüstü halinin anlaşılması gerektiğinde tereddüt etmemek gerektir. 5271 sayılı CMK'nın tanımlar başlıklı 2. maddesinin 1/j bendinde suçüstü hali; 1. İşlenmekte olan suçu, 2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu, 3.Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade eder. Ağır Ceza Mahkemesinin görevi ise 5235 sayılı kanunun 12. maddesinde düzenlenmiştir. bb- Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14'üncü maddesindeki durumlar: Anayasanın ne 83/2'inci ne de 14'üncü maddelerinde, yasama dokunulmazlığı dışında kalacak bir suç tipine yer verilmektedir. 14. maddenin son fıkrasında "bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir," denilmekle yetinilmiştir. Tam da bu nedenle düzenlemenin, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan “kanunilik” ilkesine açık aykırılık oluşturduğu ve sonuç olarak belirsizlik-öngörülemezlik hali ile malül olduğu hususunda doktrinde ittifak bulunduğu görülmektedir (Kemal Gözler Türk Anayasa Hukuku sh. 326, Yavuz Sabuncu Anayasaya Giriş sh.194,) Böylece anayasa vazı'ının, hangi suçların 14. madde kapsamında kalacağı yönündeki takdir hakkının hakime ait olmasını isteyen bilinçli bir boşluk oluşturduğu söylenebilir. Anayasanın 83/2 inci maddesinde, “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” olarak işaret olunan, anılan maddede de 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler...”'i, aynı maddenin son fıkrası gereğince yaptırıma bağlayan ceza normlarının hangileri olduğu ya da olması gerektiği hususunda da doktrinde güçlü bir önerinin olmadığı görülmektedir. Hakimin takdir yetkisini kullanırken suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, belirlilik (Lex Certa) ve kıyas yasağı (Lex stricta) yönünden sorunlu yanına işaret olunan düzenlemeyi, devletin müdahale/cezalandırma yetkisini “demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanma..."(AİHM.Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.3.1962 kararı) zorunluluğunu da gözeterek mümkün oldukça dar yorumlaması gerektiği açıktır. Bu cümleden olarak devletin siyasal fonksiyonlarına karşı işlenen ve konusunu, "Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyet” oluşturan suçların bu nev’iden suçlar olduğunda kuşku duymamak gerekir. Gerek mülga 765 sayılı TCK’nın 125-173. maddelerinde, gerekse mer’i 5237 sayılı TCK'nın 247-343. maddelerinde düzenlenen Devlete karşı suçlardan, anılan değerleri doğrudan koruyan suçların, 3713 sayılı Yasanın 1'inci maddesindeki tanım da dikkate alındığında aynı yasanın 3'üncü maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar olduğu söylenebilir. Bu istisna halinin uygulanması, iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır; aa-Failin eyleminin, "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri" cezalandıran bir suçu oluşturduğu iddia edilmeli, bb-Bu suçlarla ilgili soruşturma seçimden önce başlatılmalıdır. Öte yandan, İfade özgürlüğü T.C. Anayasasının 26. ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Sözleşmenin 10. maddesi ile teminat altına alınmıştır. İfade özgürlüğünün kullanımına meşru bir müdahale için; 1-Müdahalenin kanunlarda öngörülmüş olması, 2-Ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu emniyeti, kamu düzeninin sağlanması ve suçun işlenmesinin önlenmesi, sağlığın korunması, ahlakın, başkalarının şöhret ya da haklarının korunması, gizli tutulması kaydıyla alınmış bilgilerin açıklanmalarının engellenmesi ve yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanmasına ilişkin değerlerden bir veya bir kaçını korumaya yönelik olmalıdır. 3-Müdahale demokratik bir toplumda gerekli bulunmalıdır. Sözlük anlamı ile propaganda "bir öğreti, düşünce veya inancın başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen faaliyet" şeklinde tanımlanmıştır. Yargısal kararlarda ise terör örgütünün propagandası, "belli bir görüşün toplum içinde yayılması, fikir ve kanaatların kökleşmesini sağlamak amacıyla örgütün övülmesi, kişilerde örgüte sempati duyulmasını sağlayacak hareketler gerçekleştirilmesi, örgüt faaliyetlerine yakınlık sağlayacak duyguların yaratılması, örgüte karşı düşmanlığın ortadan kaldırılması sonucunu doğuran hareketlerin yapılması ve örgütü iyi gösteren biçimde tanıtmak" şeklinde tanımlanmıştır. İfade özgürlüğü terörle mücadele kapsamında en çok müdahale ve sınırlamaya maruz kalan temel haklardandır. Nitekim 3713 sayılı Kanununun 7/2. maddesindeki propaganda yasağı bu duruma örnek teşkil etmekle birlikte kanun koyucu madde de zaman zaman yaptığı değişikliklerle özgürlüğü genişletmiştir. Bu amaçla 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu; terör örgütünün propagandası suçunun oluşabilmesi için; örgütün “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek şekilde” yapılması zorunlu kılınarak, sınırlamanın AİHS uygun hale getirilmesi amaçlanmıştır. Bu değişiklik, örgütün her türlü övülmesinin propaganda suçunu oluşturmayacağı, propaganda faaliyetlerinin suç oluşturabilmesi için “örgütün, cebir şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde” olması gerekli kılmaktadır. Ancak, aynı Kanunun 7. maddesinin 2. fıkranın b bendinde ise; toplantı ve gösteri yürüyüşünde gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde; 1-Örgüte ait resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması, 2-Slogan atılması, 3-Ses cihazları ile yayın yapılması, 4-Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi, Şeklindeki fiil ve davranışlar propaganda suçundan cezalandırılacaktır. Bu düzenleme ile kanun koyucu herhangi bir unsurun varlığına bağlı olmaksızın bu suçun oluşacağı kabul edilmek suretiyle ifade özgürlüğü parametrelerini dışlayan tipe uygun eylem tanımlaması yapmıştır. Diğer taraftan, Anayasanın 90/son fıkrasında “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konularda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.” Temel hak ve hürriyetlere ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli protokoller Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmıştır. Anayasal düzenleme karşısında, ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesi bir iç düzenleme şekline dönüşmüştür. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de; kişinin hakkı ile toplumun çıkarı ve özellikle kişinin temel ifade özgürlüğü hakkı ve demokratik toplumun terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı kendini korumaya ilişkin meşru hakkı arasında bir denge kurulması ihtiyacını beraberinde getirmektedir (Zana v. Türkiye). Devletlerin terör ile mücadelesinin zorluklarına vurgu yaparak, müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, hedeflenen meşru amaca uygun olup olmadığını, devlet yetkililerince ileri sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli bulunup bulunmadığı ortaya konulmalıdır (Yılmaz ve Kılıç/ Türkiye davası). Terör ile mücadele kendine özgü bir takım zorlukları barındırdığından devletler bu mücadelede daha geniş bir takdir marjına sahip olduğu kabul edilmekle birlikte terör ile mücadelede bir hukuk rejimidir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerin ihmal edilebileceği bir alan değildir. Toplantı veya gösteri yürüyüşünde olsun veya olmasın; yazı veya sözler (atılan slogan, taşınan pankart veya giyilen üniforma) ile verilen mesajın şiddete çağrı, tahrik ve teşvik edici ya da silahlı direnişe ve isyana davet şeklinde veya insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtacak nefret söylemi olup olmadığı değerlendirilmeli, doğrudan veya dolaylı şiddete çağrı var ise sanığın kimliği, konumu, konuşulan yer ve zamanı gibi açık ve yakın tehlike testi bakımından analize tabi tutulmalıdır. İfade özgürlüğü sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak saldırgan, şok eden, rahatsızlık veren veya ayrılık yaratabilen fikirler içinde uygulanabilmelidir. Ancak, devletin birliği ve anayasal düzenine karşı suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 14. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır. Bu madde de 2001 yılında yapılan değişiklik ile Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri yıkmak "amacı ile kullanılamayacağı" hükmü yerine, bu hak ve özgürlükleri yıkmayı "amaçlayan faaliyetler" olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. Yapılan değişiklik ile madde metninde yer verilen "faaliyet" deyiminin sadece eylemi mi yoksa ifade hürriyeti sınırları dışında kalan yasalarda suç olarak tanımlanan düşünce açıklamalarını da içerip içermediği sorunun özünü teşkil etmektedir. Doktrinde "faaliyetin" maddi eylemi içerdiğini ileri sürenler olduğu gibi, eylem ve söylemi içerdiğini ifade eden görüşler de mevcuttur. Nitekim .... “Bu düzenleme, fiil ya da suç tipini değil amacı esas almaktadır.” görüşünü savunarak, farklı bir bakış açısı sergilemiştir. Yargısal içtihatlara bakıldığında Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih ve 2002/1 esas - 2008/1 sayılı kararında; "Düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini; ancak her düşünce açıklamasının değil, demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu değerlendirilmelidir." sonucuna varmıştır. Yargıtay 9. Ceza Dairesi yerleşik içtihatlarında, terör örgütü propagandası suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğunu kabul edegelmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.03.1962 tarihli kararında, "demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır." demek suretiyle 14. maddenin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir. Anayasanın 12. maddesinin "temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır. Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir. Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalara bağlı değildir (CMK 225. m.). Mahkeme, iddianamede gösterilen eylem/eylemler ile bağlı ise de, iddia makamı tarafından suçun vasıflandırılmasıyla bağlı değildir. Suçun vasıflandırılmasında ceza hukuku kuralları ve yukarıda işaret olunan ilkeler çerçevesinde özgürce karar verebilecektir. B- AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu: 28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, değişiklik gerekçesinde, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır. Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini "destek norm" olarak kabul etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise sözleşmeyi, "yasa sözleşme" olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve AİHM içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşmenin: "Kararların bağlayıcılığı ve infazı" kenar başlıklı 46/1 maddesine göre; sözleşmeci taraflar, taraf oldukları davalarda mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler. AİHS ile AİHM'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile AİHM arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının, "ikincillik ilkesi", "takdir alanı doktrini" ve "dördüncü derece yargı yeri doktrini" gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07.05.2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır. Gerek AİHM (Kemmche/Fransa, B.No:17621/91,24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip, itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir. Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay Başvurusu ile ilgili olarak 15.03.2018 tarih 2018/3007 sayılı kararında, ilgili AİHM ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28.04.2015 tarihli ve esas 2013/9 - 464 karar, 2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur. Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir; "...Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen AİHM kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır (Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21.10.2013,§137). AİHM'e göre bu, Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında AİHM tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137) AİHM, Hasan Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30.04.2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun AİHM'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHM, Anayasanın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (Hasan Uzun, § 66). 2010 yılında Anayasanın 148 maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir: Anayasanın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanunun 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Sözleşme ve buna ek Türkiyenin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasanın 148. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. 6216 sayılı Kanunun 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, "bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği" ve "bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi" ile sınırlıdır. Anayasanın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanunun 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanunun 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz. Bu hükümlerin Anayasanın 148. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasada öngörülen güvencelere göre yapar. Dolayısıyla Anayasa ve kanunda bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. Ahmet Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; Sabahat Beğik ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasadaki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa'da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme "kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi" veya "yerindelik denetimi" olarak nitelendirilemez. Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hale geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz. §§ 40, 48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasa'daki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur." Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak AİHM /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. AİHM ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (Gökcan H.Tahsin Bireysel Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları TBB Dergisi). AİHM sanığın başvurusu üzerine verdiği kararda da, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının, Anayasa’nın 153. maddesinin 6. fıkrasından doğan bağlayıcı niteliğini dikkate alarak,bireysel başvuruya ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uygulamada riayet etme hususunun, öncelikle (a priori) Türkiye’de sorgulanmaması gerektiği ve bu mahkemenin ihlâl kararlarının etkin bir şekilde uygulanmasından şüphe duyulmasına yer olmadığı kanaatine varmıştır. Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine "hukuk düzeninin tekliği" ilkesi de müsaade etmez. Bu nedenle Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamının, Anayasa Mahkemesinin Daireyi de bağlayan kararları doğrultusunda yorumlanması ve belirlenmesi gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: Gerek 4709 sayılı Kanunun 1. maddesiyle başlangıç kısmında yer alan "Hiçbir düşünce ve mülahazanın" yerine "Hiçbir faaliyet" ve yine Anayasanın 14. maddesinin ilk halinde yer alan "teşvik ve tahrik"in metinden çıkarılarak yerine “faaliyetler” ibaresinin ikame edilmesi, gerek 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun Teklifi ve Anayasa Komisyonu Raporu (2/803) madde gerekçesi gerekse ilgili bölümde yer verilen konuya ilişkin AİHM ve AYM'nin istikrar kazanmış içtihadlarında öngörülen; isnat edilen suçlamaların, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyete karşı ciddi yakın ve açık bir tehlike taşıyıp taşımadığı, buna bağlı olarak milletvekili seçilen sanığın yargılanmasına devam edilmesinin demokratik toplumda zorunlu bir ihtiyacı karşılayıp karşılamadığı ve dokunulmazlık müessesesinin amaç ve mahiyeti, sağlamaya çalıştığı güvenceler ile yapılan müdahalenin orantılı olup olmadığı gibi temel kıstaslar bağlamında, yargılamaya dayanak teşkil eden iddianame içeriğine göre, 02.11.2016 tarihinde Demokratik Bölgeler Partisinin Suruç ilçe binasında düzenlenen “Önderliğime, toprağıma, özgürlüğüme sahip çıkıyorum” konulu, terör örgütünün propagandasının yapıldığı iddia olunan etkinliğe katılıp, örgüt lideri ile iki ayrı örgüt mensubunun resimlerinin asılı bulunduğu duvarın önünde aynı toplantıya katılan birkaç kişi ile çektirdiği fotoğrafın inceleme dışı bir şahsa ait sosyal medya hesabında paylaşılmasından ibaret, şiddet içeren bir tespit bulunmayan olayda, terör örgütünü propagandasını yaptığı iddia olunan ve yargılama sürecinde milletvekili seçilen sanığa atfedilen, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali iddiası ve şartları da bulunmayan, özellikle müsnet suçun unsurları bakımından ifade özgürlüğü bağlamında da tartışılması gereken eylemin, Anayasanın 14/1. maddesinde öngörülen Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler/durumlar kapsamında değerlendirilemeyeceğinin kabulü gerekmekle verilen durma kararında isabetsizlik görülmediğinden kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmiştir. VII- SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 12.05.2022 tarih ve 2022/52498 sayılı Kanun yararına bozma isteminin, tebliğnamedeki düşünce de yerinde görülmediğinden, CMK'nın 309. maddesi uyarınca REDDİNE, dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 11.10.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.