1982 Anayasası Madde 174

1982 Anayasası 174. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 174 – Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz: 1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu; 2. 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisası Hakkında Kanun; 3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; 4. 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisiyle kabul edilen, evlenme akdinin evlendirme memuru önünde yapılacağına dair medeni nikah esası ile aynı kanunun 110 uncu maddesi hükmü; 5. 20 Mayıs 1928 tarihli ve 1288 sayılı Beynelmilel Erkamın Kabulü Hakkında Kanun; 6. 1 Teşrinisani 1928 tarihli ve 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki hakkında Kanun; 7. 26 Teşrinisani 1934 tarihli ve 2590 sayılı Efendi, Bey, Paşa gibi Lakap ve Unvanların Kaldırıldığına dair Kanun; 8. 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun. YEDİNCİ KISIM SON HÜKÜMLER I. Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halkoylamasına katılma:

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

28 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2015/263 E., 2017/492 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir.
Ceza Genel Kurulu         2015/263 E.  ,  2017/492 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 5. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Günü : 12.05.2010 Sayısı : 658-688 Sanık ...'nin, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan 5237 sayılı TCK'nun 125/1, 125/3-a, 125/4, 43, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 2 ay 17 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna; görevi yaptırmamak için direnme suçundan ise aynı Kanunun 265/1, 62, 50/1-a ve 52. maddeleri uyarınca 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Reyhanlı 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.05.2010 gün ve 658-688 sayılı hükümlerin, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 10.11.2014 gün ve 8057-10672 sayı ile; "...Sair temyiz itirazlarının reddine, Ancak; Direnme fiilini birden fazla kamu görevlisine karşı işlediği anlaşılan sanık hakkında TCK'nun 43/2. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, Görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen kısa süreli hapis cezası adli para cezasına çevrildiği halde hakaret suçundan hüküm kurulurken yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden tekerrüre esas sabıkası bulunmayan sanık hakkında seçenek yaptırımlardan hapis cezasının tercih edilmesi suretiyle çelişkiye düşülmesi, Adli sicil kaydındaki hükümlülüğünün silinme koşulu oluşan, duruşma tutanaklarına yansımış olumsuz bir hali bulunmayan, yargılama sürecindeki olumlu davranışları nedeniyle hakkında TCK'nun 62. maddesi gereğince takdiri indirim uygulanan ve direnme suçundan kurulan hükümde kişilik özellikleri gerekçe gösterilerek hapis cezası TCK'nun 50/1-a maddesi gereğince adli para cezasına çevrilen sanık hakkında takdiri indirim uygulama ve seçenek yaptırıma çevirme nedenleriyle çelişki oluşturan, yasal ve yeterli olmayan 'olumlu kişiliği olmadığı anlaşıldığından' şeklindeki gerekçeyle her iki suçtan kurulan hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi..." isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 28.12.2014 gün ve 64336 sayı ile; "... 1- Uyuşmazlığın konusu sanık hakkında görevli memura hakaret suçundan hüküm kurulurken seçenek yaptırım olarak hapis cezasının tercih edilmesinde gösterilen gerekçelerin yeterli olup olmadığına ilişkindir. 5237 sayılı TCK'nun 61/1. maddesine göre, '(1) Hakim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler. ... (9) (Ek: 6/12/2006 – 5560/1 md.) Adlî para cezasının seçimlik ceza olarak öngörüldüğü suçlarda bu cezaya ilişkin gün biriminin alt sınırı, o suç tanımındaki hapis cezasının alt sınırından az; üst sınırı da, hapis cezasının üst sınırından fazla olamaz'. Kanun koyucu, cezaların şahsileştirilmesinin temini bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde, gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevini yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, TCK’nun 61/1. maddesine uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır. Öte yandan, sanığın sabıka kaydında geçmiş hükümlülüklerinin bulunması, şartlarının varlığı hâlinde tekerrür uygulamasında dikkate alınabilecek bir husus olup, TCK'nun 61. maddesinde sayılan temel cezanın belirlenmesi ölçütleri arasında bulunmadığından alt sınırdan uzaklaşma gerekçesi olarak kullanılamayacaktır. Bununla birlikte sabıka kaydındaki geçmiş hükümlülükler ile bu hükümlülüklerin niteliği ve sayısının, aynı kanunun 61. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde yer alan 'failin kastının ağırlığı'nın belirlenmesi sırasında hâkim tarafından göz önüne alınabilmesinde de kanuni bir engel bulunmamaktadır. Maddi olayda, tanık ...'ın kullandığı araçta Cilvegözü Gümrük Müdürlüğünde görevli memurlarca yapılan arama neticesinde kaçak sigara ele geçirildiği, bu esnada sanık ...'nin olay mahalline gelerek işlem yapmakta olan görevli memur katılan ...'e 'burada ikinci kez arabamı yakalıyorsunuz, siz bu araca işlem yapamazsınız' şeklinde sözler sarf ettiği, akabinde sanığın katılana hitaben 'seni öldüreceğim' diyerek saldırıp katılan ...'i darp ettiği, kaçakçılık ve istihbarat ekiplerince gözlem altına alınmaya çalışılan sanığın, işlem yapan katılanlar ..., ... ve ...'e hitaben 'ben en fazla bu olaydan dolayı 6 ay hapis yatarım, hapisten çıktıktan sonra her birinize ayrı ayrı neler yapacağımı göreceksiniz, artık hayatınızdan korkun, hepinizi öldüreceğim, hepinizin anasını avradını, çoluğunu çocuğunu sinkaf ederim' şeklinde tehdit ve hakaret içerikli sözler söylediği, görevliye karşı hakaret suçunda suç kastının ağırlığı ve suçun işleniş şekli göz önüne alındığında, yerel mahkemece TCK'nun 61/1. maddesine uygun olarak gösterilen suçun işleniş biçimi ve şahsi, sosyal ve ekonomik durumu gözönüne alınarak sanık hakkında takdiren 1 yıl hapis cezasına hükmedilmesi ve seçenek yaptırımlardan hapis cezasının tercih edilmesinde herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı, Bunun dışında, sanığın sabıka kaydında geçmiş hükümlülüklerinin bulunması, tekerrür uygulamasında dikkate alınabilecek bir husus olup TCK'nun 61. maddesinde sayılan temel cezanın belirlenmesi ölçütleri arasında yer almamaktadır. Yerel mahkemece görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezanın adli para cezasına çevirmiş olmasının, sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen cezanın mutlaka adli para cezası tercih edilerek belirlenmesi konusunda bir zorunluluk ve çelişki yaratmadığının kabul edilmesi gerekmektedir. Bu itibarla Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 10.11.2014 gün ve 8057-10672 sayılı bozma kararında yer alan hakaret suçundan hüküm kurulurken yasal ve yeterli gerekçe gösterilmeden tekerrüre esas sabıkası bulunmayan sanık hakkında seçenek yaptırımlardan hapis cezasının tercih edilmesi suretiyle çelişkiye düşülmesi şeklindeki bozma kararı hukuka aykırı niteliktedir. 2- Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından verilen mahkûmiyet kararlarında, CMK'nun 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına ilişkin gerekçenin yeterli olup olmadığı ve çelişkili bulunup bulunmadığına ilişkindir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanunun 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkralar ile büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanunun 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle de denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır. Başlangıçta yalnızca yetişkin sanıklar yönünden şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin tüm suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. 5560, 5728, 5739 ve 6008 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1) Suça ilişkin olarak; a) Yapılan yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b) Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2) Sanığa ilişkin olarak; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması b) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, c) Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, d) Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır. Görüldüğü üzere hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmesi, suça ve sanığa ilişkin bütün objektif şartların gerçekleşmiş olması yeterli değildir. Ayrıca mahkemenin, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışlarını göz önünde bulundurarak sanığın yeniden suç işlemeyeceği hususunda olumlu bir kanaate varması da gerekmektedir. Böylece kanun koyucu suça ve faile ilişkin tüm objektif şartları taşıyan herkes için otomatikman hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini kabul etmemiş, mahkemeye belirli ölçüler içerisinde bir takdir hakkı tanımıştır. Mahkemenin bu hususta takdir hakkının bulunması keyfi davranabileceği anlamına gelmemektedir. Keyfiliği önlemenin en önemli güvencesi 'gerekçe'dir. Anayasanın 141/3 ve CMK'nun 34/1. maddeleri gereğince mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olmak zorundadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına veya geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilirken gösterilen gerekçenin yasal, yeterli, dosya kapsamına uygun ve denetime elverişli olmasının yanında, aynı zamanda benzer ölçülerin esas alındığı hükmün diğer kısımlarındaki gerekçe ile de çelişmemesi gerekir. Bu itibarla, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının subjektif şartının gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin gösterilecek gerekçe mutlaka olayla uyumlu olmalı, hâkimin soyut kanaatine değil, sanığın kişiliğinde var olan somut nedenlere dayanmalı, sanığın kişiliği ve duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak gelecekteki yaşamı sezilmeli ve yeniden suç işleyip işlemeyeceği hususundaki kanaat buna göre belirlenmelidir. Bu açıklamalar çerçevesinde, maddi olayda, mahkemece yeniden suç işlemeyeceği hususunda olumlu kanaat oluşmadığı belirtilerek sanık hakkında 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Olumlu kişiliği olmadığı anlaşılan sanığın sabıka kaydında 2003 yılında etkili eylem suçundan 4 ay 5 günlük hapis cezasına ilişkin ilam bulunmaktadır. Silinme koşulları gerçekleşmiş olsa da bu ilam, sanığın yeniden suç işleyip işlemeyeceği konusunda mahkemenin bir kanaat sahibi olması için yeterlidir. Bu durumun, sanığın yargılama sürecindeki olumlu kişiliği ve davranışları nedeniyle TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasına ve kısa süreli hapis cezasının paraya çevrilmesine ilişkin gerekçeler yönünden bir çelişki yaratmadığı düşünülmelidir. Yerel mahkemece sanığın suç işleme eğilimi, kişiliği ve suçun işlenmesindeki özellikler dikkate alınarak tekrar suç işleyemeyeceği hususunda olumlu bir kanaat oluşmadığından bahisle hapis cezasının ertelenmesine takdiren yer olmadığına ve benzer gerekçelerle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş olup anılan gerekçeler birbirleriyle uyumludur. Yerel mahkemece sanık hakkında TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasında ve görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hapis cezasının aynı Kanunun 50/1-a maddesi uyarınca paraya çevrilmesinde gösterilen gerekçelerle, hapis cezasının ertelenmemesine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesinde gösterilen gerekçeler arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Yargılama sırasında olumlu davranışlarda bulunmak ayrı bir değerlendirme olup TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasını sağlayabilir, ancak cezanın ertelenmesi ya da hükmün açıklanmasının geri bırakılması ayrı bir değerlendirmeyi gerektirmektedir. Kaldı ki sanığın sabıkasında tekerrüre esas olmayan yaralama suçundan bir sabıka da bulunmaktadır. Bu itibarla, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 10.11.2014 gün ve 8057-10672 sayılı kararında ikinci bozma nedeni olarak gösterilen 'adli sicil kaydındaki hükümlülüğünün silinme koşulu oluşan, duruşma tutanaklarına yansımış olumsuz bir hali bulunmayan, yargılama sürecindeki olumlu davranışları nedeniyle hakkında TCK'nun 62. maddesi gereğince takdiri indirim uygulanan ve direnme suçundan kurulan hükümde kişilik özellikleri gerekçe gösterilerek hapis cezası TCK'nun 50/1-a maddesi gereğince adli para cezasına çevrilen sanık hakkında takdiri indirim uygulama ve seçenek yaptırıma çevirme nedenleriyle çelişki oluşturan, yasal ve yeterli olmayan 'olumlu kişiliği olmadığı anlaşıldığından' şeklindeki gerekçeyle her iki suçtan kurulan hükümlerin açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmesi' şeklindeki gerekçenin hukuka aykırı nitelikte olduğu kabul edilerek hükmün, 'direnme fiilini birden fazla kamu görevlisine karşı işlediği anlaşılan sanık hakkında TCK'nun 43/2. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, karşı temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır' şeklinde eleştirilerek onanması gerektiği...'' görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 19.01.2015 gün ve 744-1084 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık ... hakkında tehdit suçundan kurulan beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme, sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve görevi yaptırmamak için direnme suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan hüküm kurulurken seçenek yaptırım olarak hapis cezasının tercih edilmesinde gösterilen gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı; anılan gerekçenin görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesine ilişkin gerekçe ve uygulaması ile çelişkiye neden olup olmadığı, 2- Sanık hakkında her iki suçtan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmamasına ilişkin gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı ve bu uygulamanın her iki suç yönünden TCK’nun 62, görevi yaptırmamak için direnme suçu yönünden ise aynı Kanunun 50/1-a maddesinin uygulanmasına ilişkin gerekçelerle çelişki oluşturup oluşturmadığı, 3- Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanığa ek savunma hakkı verilmeden hakkında TCK’nun 125/4. maddesinin uygulanmasının, 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 30.07.2009 tarihli tutanağa göre; olay tarihinde saat 22.30 sıralarında Suriye’den Türkiye’ye giriş yapmak üzere Cilvegözü gümrük sahasına gelen tanık ... yönetimindeki otomobilin risk kriterleri kapsamında X-Ray cihazına sevk edildiği, taramada farklı yoğunluk görülmesi üzerine yapılan aramada kaçak olduğundan şüphelenilen, aracın çeşitli yerlerine gizlenmiş toplam 280 paket sigaranın ele geçirildiği, bu konuda yasal işlem yapılmak üzere Kaçakçılık ve İstihbarat Bölge Amirliğine gelindiği sırada sanığın bina girişinde beklediğinin görüldüğü, neden beklediği sorulduğunda katılanlardan ...’e “bizim burada ikinci arabamızı yakalıyorsun, bunları şimdi ne yapacaksın, bu sigaraları sana vermem, burada işlem yapamazsın, senin dışarıda bacaklarını kıracağım” dediği, kendisine engel olunduğu sırada da katılanın boynunu sıkarak tehdit içerikli sözlerine devam ettiği, tekme ve tokatla vurmak suretiyle yaraladığı katılanın kıyafetlerini yırttığı, kendisini gözaltına almak isteyen katılanlara “beni bu şekilde mahkemeye verdiğinizde en fazla beni altı ay içeride yatırırlar, çıktıktan sonra her birinize ayrı ayrı ne yapacağımı göreceksiniz, burada görevinizi bırakıp kaçacak yer bulamayacaksınız, artık hayatınızdan korkun, hepinizi öldürmezsem ben de insan değilim, hepinizin anasını avradını, çoluğunu çocuğunu sinkaf ederim, yarın serbest bırakıldıktan sonra gelip hepinizle ayrı ayrı hesaplaşacağım” şeklinde beyanlarda bulunduğu, Adli muayene raporuna göre; katılan ...’in basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaralandığı, Gümrük muhafaza çalışma ve denetleme defterinde; katılanların olay günü görevli olduğunun belirtildiği, Anlaşılmıştır. Katılanlar ..., ... ve ...; olay tarihinde kaçak olduğundan şüphelenilen sigaralar ile ilgili işlem yapmak üzere kaçakçılık şube müdürlüğüne gitmek istedikleri sırada arama hangarında gördükleri sanığın, tutanakta belirtilen eylemleri gerçekleştirdiğini, Tanık .....; tutanak altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, içeriğini aynen tekrar ettiğini, Tanık ...; olay günü kullandığı araçta kaçak sigara yakalandığını, gümrük memuru katılanların olay yerine gelerek işlem yaptıklarını, bu sırada sanık ile katılanlar arasında tartışma çıktığını, sanığın katılanlara "burada ikinci arabamızı yakalıyorsunuz, bu araca işlem yapamazsınız" dediğini, karşılıklı hakaret ve tehditlerde bulunulduğunu, ancak sanığın tam olarak ne dediğini hatırlamadığını, tarafların kavga etmelerini araya girerek engellediklerini, sanığın katılan ...'a vurduğunu görmediğini, Beyan etmişlerdir. Sanık ...; olay günü Cilvegözü sınır kapısından Suriye'ye gitmek üzere taksiye bindiğini, kapıda pul alırken kargaşa olduğunu gördüğünü, taksiden inerek kalabalığa doğru gittiğini, sonradan memur olduğunu öğrendiği birinin pasaportunu istediğini, sivil giyimli bu şahsa pasaportunu vermek istemediğini, bu sırada memurların başka bir araçta kaçak sigara yakaladıklarını öğrendiğini, ellerindeki poşetlerde sigaraların bulunduğunu, üzerine çullanan katılanların kendisini darp ettiklerini, katılanlara yönelik hakaret ve tehdit içerikli bir beyanda bulunmadığını, pişman olduğunu savunmuştur. Uyuşmazlık konularının sırayla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. 1- Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan hüküm kurulurken seçenek yaptırım olarak hapis cezasının tercih edilmesinde gösterilen gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı; anılan gerekçenin görevi yaptırmamak için direnme suçundan verilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesine ilişkin gerekçe ve uygulaması ile çelişkiye neden olup olmadığı; Yerel mahkemece sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan temel ceza ve cezanın türü belirlenirken “5237 sayılı TCK'nun 61. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, şahsi-sosyal ve ekonomik durumu”, görevi yaptırmamak için direnme suçunda ise “suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer” şeklinde gerekçeler gösterildiği, Görevi yaptırmamak için direnme suçundan "sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumları, suçun işlenmesindeki özellikler" şeklindeki gerekçeyle hükmolunan kısa süreli hapis cezasının TCK'nun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince adli para cezasına çevrilmesine karar verildiği, Anlaşılmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin birinci fıkrasında; “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.” denilmek suretiyle hakaret suçunun temel şekline yer verilmiş, maddenin üçüncü fıkrasının (a) bendinde ise suçun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesi nitelikli hâllerden biri kabul edilerek sanığa verilecek cezanın alt sınırının bir yıldan az olamayacağı belirtilmiştir. Yasal düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, hakaret suçunun gerek temel gerekse üçüncü fıkrada sayılan nitelikli hâlleri bakımından seçimlik ceza öngörülmüş olup hâkim somut olayda cezanın bireyselleştirilmesi ilkesi çerçevesinde hapis veya adli para cezalarından birini seçerek cezayı tayin edecektir. Temel cezanın belirlenmesine ilişkin ilkeler 5237 sayılı TCK'nun 61. maddesinin birinci fıkrasında; “(1) Hâkim, somut olayda; a) Suçun işleniş biçimini, b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları, c) Suçun işlendiği zaman ve yeri, d) Suçun konusunun önem ve değerini, e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını, f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını, g) Failin güttüğü amaç ve saiki, Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler” şeklinde düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCK’nun “Adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesi” başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasındaki; “Suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” biçimindeki hüküm ile de, işlenen fiil ile hükmolunan ceza ve güvenlik tedbirleri arasında “orantı” bulunması gerektiği vurgulanmıştır. Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesinin sağlanması bakımından hâkime, olayın özelliği ve işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı bir şekilde gerekçesini göstererek iki sınır arasında temel cezayı belirleme yetki ve görevi yüklemiştir. Hâkimin temel cezayı belirlerken dayandığı gerekçe, TCK’nun 61. maddesinin birinci fıkrasına uygun olarak, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, suç konusunun önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiki ile ilgili, dosyaya yansıyan bilgi ve belgelerin isabetle değerlendirildiğini gösterir biçimde kanuni ve yeterli olmalıdır. Gerekçenin bu niteliği kararı aydınlatma, keyfiliği önleme ve tarafları tatmin etme özelliklerini taşımasının yanında, hâkimin, aşağı ve yukarı hadler arasında ve cezanın türünün belirlenmesinde takdir yetkisini kullanırken TCK'nun 61. maddesinde düzenlenen kuralların dışına çıkıp çıkmadığının Yargıtayca denetleneceğini de göstermektedir. 5237 sayılı TCK'nun "Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar" başlıklı 50. maddesinin 1. fıkrası ise; "Kısa süreli hapis cezası, suçlunun kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre; a) Adlî para cezasına, b) Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle, tamamen giderilmesine, c) En az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, d) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, e) Sağladığı hak ve yetkiler kötüye kullanılmak suretiyle veya gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranılarak suç işlenmiş olması durumunda; mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, ilgili ehliyet ve ruhsat belgelerinin geri alınmasına, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmaya, f) Mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya, Çevrilebilir." şeklinde düzenlenmiş, anılan maddenin gerekçesinde; “...Kişi gördüğü eğitim, yaşadığı sosyal çevre, psişik ve ahlaki eğilimleri itibarıyla tesadüfi suçlu özelliği taşıyabilir. Bu kişilerin mahkûm oldukları cezanın infaz kurumunda çektirilmesi toplum barışı açısından bir zorunluluk göstermeyebilir...” denilmek suretiyle şartların oluşması halinde hapis cezasına mahkûm olan kişinin infaz kurumuna girmesini önleyecek adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlere hükmedilebileceği açıklanmıştır. Ayrıntıları 07.06.1976 gün ve 4-3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş kararlarında açıklandığı üzere, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesi, cezanın doğrudan doğruya sanığın kişiliğine uydurulmasını öngören kişiselleştirme kurumudur. Kanun koyucu, cezaların kişiselleştirilmesi kapsamında hâkime, TCK'nun 50. maddesinde yer alan şartlar çerçevesinde hükmolunan hapis cezasının TCK’nun 50. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlerden birisine çevrilip çevrilmeyeceğini belirleme yetkisi vermiştir. Hâkim bu yetkisini kullanırken, sanığın kişiliğine, sosyal ve ekonomik durumuna, yargılama sürecinde duyduğu pişmanlığa ve suçun işlenmesindeki özelliklere göre bir değerlendirme yapmalıdır. Hâkimin, hükmolunan hürriyeti bağlayıcı cezanın TCK'nun 50. maddesi uyarınca adli para cezası seçenek yaptırımına ya da seçenek tedbirlerden birisine çevrilmesi ya da çevrilmemesi hususunda dayandığı gerekçenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli olması gerekir. Anayasamızın 141. ve 5271 sayılı CMK'nun 34. maddesi uyarınca bütün mahkeme kararlarının gerekçeli olması zorunludur. Gerekçe, verilen hükmün dayanaklarının akla, hukuka ve dosya içeriğine uygun olarak izah edilmesidir. Yasal ve yeterli olmayan, dosya içeriğine uymayan bir gerekçeyle karar verilmesi hem kanun koyucunun amacına uygun düşmeyecek hem de tarafları tatmin etmeyerek keyfiliğe yol açacaktır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Mahkemece kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan temel ceza ve cezanın türü belirlenirken “5237 sayılı TCK'nun 61. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, şahsi-sosyal ve ekonomik durumu” şeklindeki gerekçeye dayanılarak sanık hakkında takdiren 1 yıl hapis cezasına hükmedildiği, görevi yaptırmamak için direnme suçundan ise “suçun işleniş biçimi, suçun işlendiği zaman ve yer” gerekçe gösterilerek sanığın 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildikten sonra "sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumları, suçun işlenmesindeki özellikler" şeklindeki gerekçeyle hükmolunan kısa süreli hapis cezasının TCK'nun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince adli para cezasına çevrildiği anlaşılmıştır. Yerel mahkemece, sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan adli para cezasını tercih etme imkânı bulunduğu hâlde, kanun koyucunun aradığı anlamda bir değerlendirme yapılmadan, TCK’nun 61. maddesinde yer alan ifadelerden bir kısmının tekrarından ibaret yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle hapis cezasına hükmedildiği, kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan hapis cezasının tercih edilmesi sırasında dayanılan bu gerekçenin benzer ifadelere yer verilerek görevi yaptırmamak için direnme suçundan tayin edilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilmesi sırasında da gösterilmesi suretiyle çelişkili uygulama yapıldığı kabul edilmelidir. Bu itibarla; bu uyuşmazlık yönünden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. 2- Sanık hakkında her iki suçtan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmamasına ilişkin gerekçenin yasal ve yeterli olup olmadığı ve bu uygulamanın her iki suç yönünden TCK’nun 62, görevi yaptırmamak için direnme suçu yönünden ise aynı Kanunun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanmasına ilişkin gerekçelerle çelişki oluşturup oluşturmadığı; Adli sicil kaydında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yasal engel oluşturmayan silinme koşulları oluşmuş mahkûmiyeti bulunan sanığın, duruşma tutanaklarına yansıyan herhangi bir olumsuz davranışının olmadığı ve olay nedeniyle pişman olduğunu beyan ettiği, Yerel mahkemece sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçuna ilişkin "yargılama sürecindeki olumlu davranışları", görevi yaptırmamak için direnme suçuna ilişkin ise “duruşmalardaki tutum ve davranışları” lehine indirim nedeni olarak kabul edilerek TCK'nun 62. maddesinin uygulanmasına karar verildiği, Görevi yaptırmamak için direnme suçundan "sanığın kişiliği, sosyal ve ekonomik durumları, suçun işlenmesindeki özellikler" şeklindeki gerekçelerle hükmolunan kısa süreli hapis cezasının TCK'nun 50. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi gereğince adli para cezasına çevrildiği, Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmamasına ilişkin olarak ise; kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunda, sanığın “yeniden suç işlemeyeceği hususunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmadığı" ve "olumlu kişiliği olmadığı” gerekçe gösterilerek; görevi yaptırmamak için direnme suçunda ise herhangi bir gerekçeye yer verilmeksizin sanık hakkında CMK’nın 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verildiği, Anlaşılmıştır. Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılması bakımından, 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesi ile uygulanma şartlarının üzerinde durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinde düzenlenen ve Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 gün ve 346–25 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıkça belirtildiği üzere; sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, kamu davasının 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesinin 8. fıkrası uyarınca düşmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile Devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, maddenin 8. fıkrasına 28.06.2014 gün ve 29044 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 72. maddesiyle "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez" cümlesi eklenmiştir. 5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1) Suça ilişkin olarak; a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2) Sanığa ilişkin olarak; a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması, b- Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması, c- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, d- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, e- Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Tüm bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tâbi tutulacaktır. 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 6. fıkrasının (b) bendindeki “Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması” şeklindeki düzenleme ile kanun koyucu, suça ve faile ilişkin tüm objektif şartları taşıyan herkes için mutlak surette hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerektiğini kabul etmeyip, hâkime belirli ölçüler içerisinde bir takdir hakkı tanımıştır. Ancak, bu konudaki değerlendirmenin dosya içeriğine uygun, kanuni ve yeterli gerekçe içermesi ve bu gerekçenin hükümde yer alan hapis cezasının seçenek yaptırımlara çevrilmesi, ertelenmesi ve takdiri indirim uygulamalarında dayanılan gerekçe ile çelişkiye neden olmaması gerekir. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan 1 yıl 2 ay 17 gün hapis, görevi yaptırmamak için direnme suçundan 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilen sanığın, adli sicil kaydındaki mahkûmiyetin silinme koşullarının oluşmuş olması nedeniyle CMK’nun 231. maddesinin 6. fıkrasının (a) bendindeki objektif şartın gerçekleştiği, suçla oluşan birey ya da kamu zararı bulunmadığından aynı fıkranın (c) bendindeki şart yönünden de hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmasına bir engel bulunmadığı görülmektedir. Ancak, aynı fıkranın (b) bendinde belirtilen ve mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması şeklindeki sübjektif şartın gerçekleşip gerçekleşmediğinin irdelenmesi gerekmektedir. Yerel mahkemece, her iki suç yönünden sanığın yargılama sürecindeki davranışları lehine takdiri indirim sebebi olarak görülmüş ve görevi yaptırmamak için direnme suçu yönünden kişiliği, sosyal ve ekonomik durumu ile suçun işlenmesindeki özellikler göz önüne alınarak sanık hakkında hükmedilen kısa süreli hapis cezası adli para cezasına çevrilmiştir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmamasına ilişkin de; görevi yaptırmamak için direnme suçundan kurulan hükümde herhangi bir gerekçe gösterilmemiş, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan kurulan hükümde ise, hangi nedenlere dayanıldığı açıklanmadan “yeniden suç işlemeyeceği hususunda mahkememizde olumlu kanaat oluşmadığı” ve “olumlu kişiliği olmadığı” şeklindeki gerekçelere yer verilmiştir. Açıklanan nedenlerle, gösterilen bu gerekçelerin yasal ve yeterli olmadığı gibi takdiri indirim hükmünün uygulanması ve tayin edilen kısa süreli hapis cezasının seçenek yaptırıma çevrilmesinde dayanılan gerekçeler ile de çelişkili olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık yönünden de reddine karar verilmelidir. 3- Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan sanığa ek savunma hakkı verilmeden hakkında TCK’nun 125. maddesinin 4. fıkrasının uygulanmasının, 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı; Sanık hakkında düzenlenen iddianamede eylemlerinin; gümrük muhafaza memuru olan katılanların tanık ...’ın aracında ele geçirdikleri ve kaçak olduğundan şüphelendikleri sigaralar hakkında işlem yapmak istedikleri sırada, olay yerine gelen sanığın katılanlardan ...’i “seni öldüreceğim” diyerek tehdit edip, saldırarak basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek şekilde yaraladığı, kendisini kontrol altına almaya çalışan tüm katılanlara yönelik hakaret ve tehdit içerikli sözler söylediği şeklinde anlatılarak, iddianamenin "sevk maddesi" kısmında "TCK’nun 106/1-1. cümle, 43, 265/1, 125/1,3-a, 43, 53", son paragrafında ise "TCK’nun 265/1, 125/1,3-a,4, 43, 106/1, 43" maddelerine yer verildiği, yargılama aşamasında sanığa iddianame okunarak, kanuni haklarının hatırlatıldığı, isnat olunan suç ve sevk maddelerinden haberdar olarak savunmasını yaptığı, katılanlardan ... huzurunda, sanığın ve müdafiinin yokluğunda Cumhuriyet savcısının esas hakkındaki görüşünü bildirdiği ve tehdit suçundan beraatini, görevi yaptırmamak için direnme suçundan TCK’nun 265/1 ve 53. maddeleri uyarınca, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan ise aynı Kanunun 125/1, 125/3-a, 125/4, 43 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını talep ettiği ve mahkemece sanığın mütalaa doğrultusunda, her iki suçtan TCK’nun 62. maddesi de uygulanarak cezalandırılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. 5271 sayılı CMK’nun “Hükmün konusu ve suçu değerlendirmede mahkemenin yetkisi” başlıklı 225. maddesinde; “(1) Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve faili hakkında verilir. (2) Mahkeme, fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalarla bağlı değildir”, Aynı Kanunun “Suçun niteliğinin değişmesi” başlıklı 226. maddesinde ise; “1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez. 2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır. 3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir. 4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır” düzenlemelerine yer verilmiştir. Savunma hakkı, 1982 Anayasasının 36. maddesinde "Temel Haklar ve Ödevler" başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde “Kişinin Hakları ve Ödevleri” başlığı altında; "Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir" şeklinde düzenlenmiş olup, bu hakkın “temel hak” niteliğine uygun olarak, savunma hakkının verilmemesi veya sanığın savunma hakkının sınırlandırılması halinde hüküm daima hukuka aykırı olacaktır. Buna göre, sanığın ceza muhakemesindeki en önemli haklarından birisi de; yargılamanın her aşamasında göz önünde bulundurulması gereken savunma hakkıdır. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan bu hakkın, herhangi bir nedenle sınırlandırılması mümkün değildir. Nitekim 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/8. maddesine göre de savunma hakkının sınırlandırılması mutlak bozma nedenlerindendir. Savunma hakkının sınırlandırılamayacağı temel ilke olmakla birlikte, kanun koyucunun, yargılamanın uzamasını önlemek, gereksiz emek ve gider kaybına neden olmamak, başka mağduriyetlere sebebiyet vermemek ve usul ekonomisi açısından bazı sınırlamalara gittiği de bir gerçektir. Ancak bu sınırlamalar istisna olup, bu gibi hallerde dahi, usul kanunumuz bazı şartların varlığını aramaktadır. Öte yandan, savunma hakkının sınırlandığından söz edebilmek için, savunmanın hükmü etkileyecek nitelik taşıması ve yargılaması yapılan fiile ilişkin olması gerekir. 5271 sayılı CMK’nun 226. maddesi, yargılaması yapılan ve iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun temas ettiği kanun maddelerinden başkasıyla mahkûmiyet durumunda veya cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbiri uygulanmasını gerektiren nedenlerin ilk defa duruşma sırasında ortaya çıkması hallerinde savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesi uyarınca, sanığın ek savunmasını yapabilmesi için bir takım usullere uyulması yükümlülüğünü getiren özel bir düzenlemedir. Belirtilen bu haller ortaya çıktığında mahkemelerin, bu konuda kanunun öngördüğü biçimde savunmasını yapamayan kişiler hakkında mahkûmiyet hükmü kurmaları mümkün değildir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanık hakkında düzenlenen iddianamenin "sevk maddesi" kısmında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan açılan kamu davasında TCK'nun 125. maddesinin 4. fıkrasının uygulanması istenilmediği halde, son paragrafta anılan maddeye yer verilmiş olduğundan, usulüne uygun kamu davası açıldığının ve sanık hakkında TCK'nun 125. maddesinin 4. fıkrasının uygulanmasının CMK'nun 226. maddesine aykırılık teşkil etmediğinin kabulü gerekmektedir. Sonuç olarak; Özel Daire bozma kararında bir isabetsizlik bulunmadığından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının tüm uyuşmazlıklar yönünden reddine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının tüm uyuşmazlıklar yönünden REDDİNE, 2-Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.11.2017 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2014/1038 E., 2014/990 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasanın 174.maddesinde, Anayasanın hiçbir hükmünün, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tariht
Hukuk Genel Kurulu         2014/1038 E.  ,  2014/990 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “derneğin feshi ve dernek mallarının tasfiyesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye Hukuk 16. Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 04.10.2011 gün ve 2010/492 E. 2011/316 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 10.05.2012 gün ve 2012/262 E. 2012/3351 K. sayılı ilamıyla; (...Dava, derneğin feshi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine ve dosya kapsamında toplanan delillere uygun düşmemiştir. Anayasanın 174.maddesinde, Anayasanın hiçbir hükmünün, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Aynı maddenin 3.fıkrasında 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun'a yer verilmiştir. 677 sayılı Yasanın 1.maddesinde; "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri ahırla tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir." kuralı getirmiştir. Anayasanın 136.maddesi hükmü uyarınca çıkarılan 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1.maddesinde; İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığının kurulduğunun belirtildiği; 35.maddesinde, cami ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile ibadete açılacağı ve Başkanlıkça yönetileceği, hakiki ve hükmü şahıslar tarafından yapıldığı halde izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan cami ve mescitlerin yönetiminin üç ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığına devredileceği ifade edilmiştir. Anayasanın 90.maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişki milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 60/2.maddesinde kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde bunların giderilmesi veya tamamlanması derhal kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülki amir, yetkili Asliye Hukuk Mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması için durumu Cumhuriyet Savcılığına bildirir. Cumhuriyet Savcısının mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebileceği; aynı kanunun 89.maddesinde, derneğin amacı, kanuna veya ahlaka aykırı hale gelirse; Cumhuriyet Savcısının veya bir ilgilinin istemi üzerine mahkeme, derneğin feshine karar verir denilmektedir. Somut olaya gelince, Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü tarafından davalı ... Derneğine ait tüzüğün 2.maddesinde yer alan " Derneğin amacı Çankaya'da yaşayan Alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevlerini yapmak ve yaptırmaktır " ifadesi ile tüzüğün 4.maddesinin (a) fıkrasındaki " Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak" ifadesiyle aynı maddenin (c) fıkrasında bulunan " İmar Yasası uyarınca imar planlarında ibadet yeri olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak " ifadelerinin yeniden düzenlenmesi ya da tüzüğünden çıkarılması deneğe tebliğ edilmiştir. Dernek tarafından verilen cevapta maddelerin aynen korunduğu ifade edildiği anlaşılmıştır. Az yukarıda açıklanan hukuki ve maddi olgular dikkate alındığında 677 sayılı Yasayla getirilen sınırlandırmaların Anayasal güvenceyle sürdürüldüğünün anlaşıldığı, bu nedenle 633 sayılı Yasa ve düzenlemeler karşısında cami ve mescit dışında bir yerin ibadethane olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, kişilerin sivil toplum örgütü olarak yasal mevzuatı sınırları içinde serbestçe dernek kurarak dernek çatısı altında faaliyetlerine devam ettirmelerinin mümkün olduğu kuşkusuzdur...) gerekçesiyle ve oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, derneğin feshi ve tasfiyesi istemine ilişkindir. Davacı ... 24.11.2010 tarihli davanamesinde özetle; “ Tüzüğünde eksiklikleri tespit edilen ve eksikliklerinin giderilmesi için yapılan tebligata rağmen, yasal sürede eksiklikleri giderilmeyen ...'nin, 5253 Sayılı Kanunun 17. ve 4721 sayılı TMK 60. maddesi gereğince feshine karar verilmesi, dava sırasında faaliyetten alıkonulması için önlem alınması, fesih kararından sonra derneğe ait para mal ve hakların, Dernekler Kanunu’nun 15. maddesi uyarınca derneğin amacına en yakın Atatürk Bulvarı Dirim Han No:59/9 Sıhhiye Çankaya/Ankara adresinde faaliyet gösteren Elvankent Kültür Merkezi Yaptırma Yaşatma ve Cem Evi Yaptırma Derneği'ne tasfiyesi ile devrine” karar verilmesini istemiştir. Davalı ... vekili 10.02.2011 tarihli cevap dilekçesinde özetle; “ Cemevlerinin Alevi inancının ibadet merkezi olduğunu, bu hususun tüm Alevi toplumunca kabul gördüğünü, Alevilerin ibadet merkezinin neresi olduğu konusunda yalnızca Alevilerin karar verebileceğini, bu nedenle de dernek tüzüğünden “cemevi ibadethanedir” hükmünün çıkarılmayacağını, derneğin tüzüğünde “cemevi ibadethanedir” hükmünün kaldırılması gerekçesi ile bu davanın açılmış olmasının açıkça hukuka aykırı olduğunu, Medeni Kanun ile Dernekler Kanunu gibi ilgili mevzuata göre “dernekler hukuka ve ahlaka aykırı bir amaç için kurulamaz, bunu bir amaç olarak tüzüklerine yazamazlar” hükmü gereğince “cemevi ibadethanedir” hükmünün hukuka ve ahlaka aykırı olduğunu ileri sürmenin mümkün olmadığını, Cemevi yaptırmanın kanunlarla yasaklanmış olmadığı gibi, cemevini ibadethane olarak tanımlamanın da yasaklanmış olmadığını, kanunlarla açık olarak yasaklanmamış bir hususun dernek tüzüğünde bulunuyor olmasından hareketle bir kapatma davasının açılmayacağını, kaldı ki cemevinin ibadethane sayılıp sayılmayacağı konusunun bir derneğin kapatılması için gerekçe olamayacağını, Alevilerin ibadethanelerinin neresi olduğunu tanımlama, belirleme ve tarif etme yetki ve hakkı yalnızca ve yalnızca Alevi toplumuna ait olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece istem reddedilmiş, davacının temyiz istemi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle karar bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir. Uyuşmazlık, davalı Dernek Tüzüğü’nün 2 ve 4/ (a) ve (c) maddeleri dikkate alındığında 5253 sayılı Dernekler Kanunu 17 ve 4721 s. TMK 60. maddeleri uyarınca derneğin feshine karar verilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. 1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” hükmü yer almaktadır. Bu durumda mahkemelerin önlerine gelen uyuşmazlıklarda, usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hal böyle olunca, uyuşmazlığa ilişkin yasa hükümleri ve Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna göre oluşan içtihatların incelenmesi gerekmektedir. AİHS’nin toplantı ve dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi; Madde 11- Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü 1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir. 2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.” hükmünü içermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. maddesinin ilgili bölümleri ise; I. İnkılap kanunlarının korunması Madde 174 – Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz: … 3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun; … şeklindedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda dernek kurma hürriyetini düzenleyen 33. Maddesi; Madde 33 – (Değişik: 3/10/2001-4709/12 md.) Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir. … Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir. …” 5253 sayılı Dernekler Kanunu “Kurulması Yasak Olan Dernekler Ve Yasak Faaliyetler” başlıklı 30. Maddesinin ilgili bölümleri ise; Madde 30 - Dernekler; a) Tüzüklerinde gösterilen amaç ve bu amacı gerçekleştirmek üzere sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları dışında faaliyette bulunamazlar. b) Anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulamaz. … 5253 sayılı Dernekler Kanunu “Ceza Hükümleri” başlıklı 32. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir; Madde 32- (Değişik madde: 23/01/2008-5728 S.K./558.mad) Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara uygulanacak cezalar aşağıdaki şekildedir: … p) 30 uncu maddenin (b) bendinde belirtilen kurulması yasak dernekleri kuranlar ile bu bende aykırı harekette bulunan dernek yöneticileri fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis ve elli günden az olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır ve derneğin feshine de karar verilir. …” 677 sayılı Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanun’un ilgili bölümleri; Madde 1 - Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir. Alelümum tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaate müstenit olanlarla bilümum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdiile cezalandırılır. (Ek fıkra: 10/06/1949 - 5438/1 md.) Şeyhlik, Babalık ve Halifelik gibi mensupları arasında baş mevkiinde bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere adli para cezasından başka bir yıldan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar. …” şeklindedir. 3194 sayılı İmar Kanunu ilgili bölümlerinde ise; Ek Madde 2 - (Değişik madde: 15/07/2003 - 4928 S.K./9. md.) İmar planlarının tanziminde, planlanan beldenin ve bölgenin şartları ile müstakbel ihtiyaçları göz önünde tutularak lüzumlu ibadet yerleri ayrılır. İl, ilçe ve kasabalarda mülki idare amirinin izni alınmak ve imar mevzuatına uygun olmak şartıyla ibadethane yapılabilir. İbadet yeri, imar mevzuatına aykırı olarak başka maksatlara tahsis edilemez. Dava konusu uyuşmazlığa gelince; Davalı dernek 25.08.2004 tarihinde kuruluş bildiriminde bulunmuştur. ... Tüzüğünün amacı 2. Maddesinde; Derneğin amacı Çankaya’da yaşayan Alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevlerini yapmak ve yaptırmaktır.” şeklinde açıklanmış, 4. maddede dernek amacını gerçekleştirmek için yapılacak işler; a. Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak b. Cemevleri yapılacak arsaları başta belediye ve hazine olmak üzere kamu ve özel kişilerden temin etmek, c. İmar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak, d . Cemevleri inşa etmek için maddi kaynak oluşturmak e. Cemevlerinin bakım ve onarım sağlamak …” şeklinde belirlenmiştir. Bu amaç doğrultusunda davalı dernek, Çankaya Kaymakamlığı’na verdiği 18.10.2004 tarihli dilekçe ile 26930 ada ve 31 parselin “ibadet yeri” olarak ayrıldığını, söz konusu yerin cemevi yapılmak üzere tahsis edilmesini istemiştir. Derneğin tahsis talebi üzerine İçişleri Bakanlığı cemevinin ibadet yeri olup olmadığı konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş sormuş; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 17.12.2004 gün ve 1773 sayılı yazısında Anayasa'nın, 174/3, 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanununun 1. maddesi dikkate alındığında … cami ve mescit haricindeki yerlerin ibadethane olarak kullanılamayacağı ” şeklinde görüş bildirilmiştir. Bu yazı üzerine İl Dernekler Müdürlüğü, 24.10.2005 gün ve 2175 sayılı yazı ile tüzüğün 2. ve 4. maddelerin yeniden düzenlenmesini (başka bir takım eksikliklerin de düzeltilmesi istemi vardı) ve düzeltilmiş tüzüğün ibrazını istemiştir. Dernek bu talep üzerine bir kısım maddelerin düzeltildiğini ancak 2. ve 4. maddelerin aynen korunmasına karar verildiğini bildirmiştir. İl Dernekler Müdürlüğü, 03.06.2008 tarih ve 4734 sayılı yazı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 17.12.2004 gün ve 1773 sayılı yazısı dikkate alınarak; “cemevlerinin” ibadet yeri sayılmaması karşısında tüzüğün 2. ve 4. maddelerin yeniden düzenlenmesini istemiş Dernek 25.05.2010 tarihli yazı ile 2. ve 4. maddelerin dışında tüzükteki eksikliklerin giderildiğini bildirmiştir. Yukarıda belirtilen yazılar ile tüzüğün düzeltilmemesi üzerine Ankara İl Dernekler Müdürlüğü, 25.06.2010 gün ve 8264 sayılı yazısı ile; “derneğin amacında ve bu amacını gerçekleştirmek için yapacağı çalışmalarda yer alan konuların tüzükten çıkarılması” istenilmiş, Dernek; “Alevi inancına mensup insanların inanç ve ibadet merkezlerinin cemevleri olduğu Alevilerle birlikte tüm toplum kesimleri tarafından kabul edilmiş bir olgu ve gerçekliktir. Cemevlerinin bir ibadet merkezi olduğu tartışma konusu olmaktan uzaktır. Hal böyle iken valiliğinizin cemevi ibaresinin tüzükten çıkarılmasını istemesi hem maddi gerçekliğe hem de bu konudaki kesinleşmiş mahkeme kararlarına açıkça aykırıdır. Yönetim kurulumuz ilgi yazınızda belirtilen cemevine dair hususların tüzükten çıkarılmaması kararındadır.” şeklinde cevap vermiştir. Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü 10.11.2010 günlü yazı ile derneğin feshini istemiştir. Mevcut bu durum ve yukarıda belirtilen hukuki dayanaklar birlikte değerlendirildiğinde; “Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak imar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak”, amacıyla kurulan bir derneğin feshinin AİHS’nin 11. maddesi TC. Anayasası’nın 33. 90/son maddesi ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu dikkate alındığında dernek kurma özgürlüğüne müdahale olup olmadığı tartışılmalıdır. Burada hemen şu ifade edilmelidir ki, burada tartışılacak sorun cemevlerinin ibadet yeri olup olmadığı değil, herhangi bir ibadet yeri kurmak amacıyla örgütlenme özgürlüdür. 1. Müdahalenin hukuken öngörülebilir olup olmadığı; Davaname ve Daire kararındaki dernek kurma özgürlüğüne müdahalenin hukuken öngörülebilir olup olmadığı noktasında yapılan incelemede; 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu 30/b ve 32/p maddeleri dikkate alındığında müdahale isteminin hukuken ön görülebilir olduğu açıktır. Bir diğer deyişle müdahale isteminin hukuki bir dayanağı bulunmaktadır. 2. Hukuken ön görülebilir bu müdahalenin meşru bir amaca yönelip yönelmediği ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı noktalarına gelince; AİHS’nin 11. maddesinde birbirine yakın iki özgürlük bir arada düzenlenmiştir. Bunlar toplanma özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğüdür. Bu özgürlük sivil, politik, ekonomik ve sosyal hakları içerir. Bu haklar politik partilerin, derneklerin ve ticari birliklerin korunması olmak üzere üç farklı alana bölünebilir. Sözleşmenin 11. maddesi 9. madde ile birlikte değerlendirildiğinde dini derneklere de koruma sağladığı açıktır. Bu bağlamda insanın en temel ihtiyaçlarının karşılanması için kurulan yardım kuruluşları/dernekleri AİHS tarafından korunan örgütlenmelerin başında gelir. (Gorzelik ve Diğerleri-Polonya (BD), 44158/98) Örgütlenme özgürlüğü siyasal, dinsel, ideolojik, ekonomik, çalışma, sosyal, sportif, kültürel veya mesleki nitelikteki bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelme şeklinde temel bir insani talebi karşılamaktadır. Bu özgürlük, temel olarak bireyi kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı korur ancak bu hak mutlak bir hak değildir. Bir diğer deyişle bu hak ulusal hukukun öngördüğü hallerde meşru bir amacı izleyen ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamalara tabi tutulabilir. Sözleşmenin 11/2 maddesinde bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için sınırlandırılabilecek, bunlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamayacaktır. 1982 Anayasası’na göre ise dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilecektir. Görüldüğü üzere, AİHS’de düzenlenmiş benzer sınırlama sebepleri, 1982 Anayasası’nda da mevcuttur. Sözleşmenin 11/2 maddesinde ve Anayasanın 33/2 maddesinde kısıtlamalar belirlenmiş ise de, Sözleşmenin 18. maddesinin gözden kaçırılmaması gereklidir. Çünkü sözleşmedeki kısıtlamalar belirlenen amaçları dışında kullanılamayacaktır. Sözleşmenin 11. maddesi devlete sadece bireylerin bu madde ile tanınan haklarına haksız müdahale etmeme yükümlülüğünü getirmez, devlet aynı zamanda kişilerin bu madde de yer alan hakları kullanabilmelerini sağlamak için önlemler almak zorundadır (Platform “Arzte für das Leben”- Avusturya § 32). Bu maddedeki hak, örgütü kurma hakkıyla sınırlı değildir; örgütün yaşamını sürdürmesini, örgütün etkili şekilde işleyebilmesi için ifade özgürlüğünü kullanmasını da kapsar. Örgütlenme özgürlüğüne müdahaleler yasama organı, yargı organı ve idari makamlar tarafından yapılabilir. Düzenleyici bir hüküm, yargısal ve idari bir karar şeklinde müdahale olabileceği gibi, kamu makamlarının bir ihmali veya hareketsizliği, yani işlem yapmaması veya verilmiş bir hakkın keyfi olarak alınması ve finansal kaynakların kısıtlanması da müdahale oluşturabilir (Klaas ve Diğerleri-Almanya, 15473/89, § 33) (Prof. Osman Doğru, Dr. Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Açıklama ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, sayfa 437). Kişilerin ortak bir konu ya da yarar etrafında topluca hareket etmek için dernekler gibi tüzel kişiliği olan bir örgüt kurmaları örgütlenme özgürlüğünün ana öğelerinden birisidir. (Sıtaropoulos ve Diğerleri-Yunanistan, 42202/07,§ 40). Gerçekten de bir ülkede demokrasinin durumu bu özgürlüğe yasalarda tanınan güvencelerle ve bunların pratikte uygulanmasıyla değerlendirilebilir. AİHM kararlarında birçok kez demokrasi ve çoğulculuk ile örgütlenme özgürlüğü arasındaki doğrudan ilişkiyi ortaya koymuştur. Bu nedenle, bu özgürlük ancak ikna edici ve zorlayıcı sosyal gerekçeler varsa sınırlandırılabilir (Gorzelik ve Diğerleri-Polonya (BD), 44158/98, § 88). AİHS de genel olarak her bir kısıtlamadaki ana felsefe bir bütün olarak toplumun yararının derneğin veya üyesi bireylerin yararının üzerinde tutulmasıdır. Diğer bir söyleyişle, derneğin faaliyetleri ancak bu kısıtlamanın toplumun yararına olduğu durumlarda kısıtlanabilecektir. O kadar ki, son zamanlardaki kararlarında AİHM dernekleri kısıtlayan kararların ikna edici ve zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın varlığı halinde verilebileceğini vurgulamaktadır (Zhechev ve Bulgaristan, 2007, § 43-47). Derneğin faaliyetlerinin kısıtlanmasının toplum yararına olduğuna ilişkin ikna edici ve zorlayıcı nedenler yoksa faaliyet kısıtlanamayacaktır. Bu çerçeve içerisinde olayımız değerlendirildiğinde; Sözleşmenin 11/2 ve Anayasa’nın 33. maddelerine bakınca müdahalenin meşru bir amaca yönelik olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü bir kısım vatandaşın inanç özgürlüğü kapsamında bir ibadet yeri açmak amacıyla örgütlenmek istemesi, demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliği, kamu güvenliğinin korunmasını, kamu düzeninin sağlanmasını ve suç işlenmesinin önlenmesini, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasını tehlikeye atacak bir hak olmadığı açıktır. Derneğin faaliyetini kısıtlamak için yukarıda da belirtildiği üzere zorlayıcı ve ikna edici sosyal bir ihtiyaç yoktur. Devlet inanç ve inançsızlık özgürlüğünün tam olarak uygulanabilmesi için hareketsiz kalmakla yetinmemeli aynı zamanda insanların inançları doğrultusunda yaşaması için gerekli engelleri kaldırmak, onlara destek vermek ve eşit mesafede olmakla yükümlüdür. Bireylere aleviliğe inanma hakkı veriliyorsa, bu inançlarının gereğini yerine getirebileceği yerler açmak amacıyla dernek kurmasına da engel olunmamalıdır. İnanmak özgürlüğü inancın gereğini yerine getirmek özgürlüğünü de birlikte getirir. Kişilerin dini inançlarını açığa vurmak için kullandıkları araçların meşru olup olmadığı veya bir ibadet yerinin meşruluğunu belirlemek konusunda devletin takdir yetkisi yoktur (Manoussakkis- Yunanistan, 1996,§ 74). Aksi hal, zaten fiiliyatta ibadethane gibi kullanılan Cemevlerinin inşası amacıyla kurulan derneğin yasaklanması toplumsal barışın ve düzenin bozulmasına yol açacaktır. Yukarıda açıklanan nedenlerle dernek kurma özgürlüğüne müdahaleyi engelleyen yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olup, onanmalıdır. S O N U Ç: Davacının temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 03.12.2014 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi. MUHALEFET GÖRÜŞÜ Davacı ... Cumhuriyet Başsavcılığı 24.11.2010 tarihli davanamesi ile; tüzüğünde eksiklikleri tespit edilen ve eksikliklerinin giderilmesi için yapılan tebligata rağmen, yasal sürede gereğini yapmayan Çankaya Cemevi Yaptırma Derneğinin; 5253 Sayılı Kanunun 17 ve 4721 Sayılı TMK'nun 60.maddesi gereğince feshine karar verilmesini istemiştir. Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü, 24.10.2005 gün ve 2175 Sayılı yazılarıyla feshi talep edilen derneğin tüzüğünün 2 ve 4.maddelerindeki 5253 Sayılı Yasanın 17 ve 4721 Sayılı TMK madde 60.maddelerine aykırılık oluşturan hükümlerinin giderilmesi istenmiştir. Davalı derneğin tüzüğünün derneğin amacı başlıklı 2.maddesinde “Derneğin amacı Çankaya'da yaşayan alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevleri yapmak ve yaptırmaktır” Derneğin yapacağı işler başlıklı 4.maddesinin (d) bendinde “Alevi inanç ve ibadet merkezi cemevlerini yapmak ve yaptırmak” (e) bendinde “Cemevleri yapılacak arsalara başta belediye ve hazine olmak üzere kamu ve özel kişilerden temin etmek” (f) bendinde “İmar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak” üzere yapacağı işler belirtilmiştir. Davalı dernek tarafından Ankara Valiliğine vermiş olduğu cevabi yazısında bir kısım maddelerin tüzük üzerinde düzeltildiği ancak 2 ve 4.maddelerinin aynen korunmasına karar verildiğini bildirmiştir. 13.12.1925 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 677 Sayılı Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlık İle Bazı ünvanların Men ve İlgasına dair kanunda; “Türkiye Cumhuriyeti içinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin yetkisi altında ve gerek diğer şekillerde kurulmuş bulunan Tekkeler ve Zaviyeler sahiplerinin başka maksatlar üzere tasarrufları baki kalmak üzere toptan kapatılmıştır. Bunlardan usulüne uygun olan camii veya mescit olarak kullanılanların yerinde bırakılacakları” düzenlenmiştir. Cemevleri Anadolu Aleviliğinin gelenek ve kültürlerini yaşatmak ve geliştirmek üzere kurulmuştur. Alevi vatandaşlarımız cemevlerinde alevi kültürünü geliştirmek üzere toplanmaları en tabi haklarıdır. Buna karşın Anayasanın 136.maddesinde “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının, laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getireceği” belirtilmiştir. Nitekim 633 Sayılı Diyanet İşlerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunun 35.maddesinde de camii ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığı'nın izni ile ibadete açılacağı ve başkanlıkça yönetileceği, hakiki ve hükmi şahıslar tarafından yapıldığı halde izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan camii ve mescitlerin 3 ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredileceği ifade edilmiştir. Yukarıda belirtilen 633 Sayılı Yasa'nın 35.maddesi gereğince camii ve mescit gibi ibadet yerleri Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile açılacağı ve Diyanet İşleri Başkanlığının denetimine tabi olacağı, izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış camii ve mescitlerinde yönetiminin 3 ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığına devredileceği hükmü nedeniyle cemevleri derneklerinin kültürel faaliyetleri dışında ibadet yerleri açmak gibi bir faaliyetlerinin Anayasa'ya ve 633 Sayılı Yasa'nın 35.maddesi hükümlerine aykırılık oluşturacaktır. Yine davalı dernek tarafından ibadet yerleri açılmasına yönelik faaliyetleri Anayasamızın 174.maddesinde devrim kanunlarının korunması başlığı altında düzenlenen ve Anayasa'ya aykırılığı yorumlanamayacak olan 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanunda bir değişiklik yapılmadan, kanun düzenlemesi dışında davalı dernek tüzüğünün 2 ve 4.maddesinde düzenlendiği gibi özel düzenlemelerle ibadet yeri açmak mümkün olamayacaktır. 4721 Sayılı TMK'nun 60/2.maddesi gereğince dernek tüzüğünde dava konusu ile ilgili olarak görülen kanuna aykırılıkların mülki idare tarafından verilen sürede giderilmemesi durumunda derneğin faaliyetlerinin durdurulmasını ve feshini gerektirecektir. Tüm yukarıda belirtilen hususları ihtiva eden Yargıtay Yüksek 7.Hukuk Dairesi'nin 10.05.2012 gününde oyçokluğu ile alınan bozma kararı yerinde olup, yerel mahkemenin bozmaya aykırı olarak direnme kararı vermesi yerinde olmadığından direnme kararının bozulması gerektiği görüşündeyim. 08.12.2014 DEĞİŞİK GEREKÇE İLE ONAMA ŞERHİ Hukuki bir vakıanın çözüm sürecinde öncelikle tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde ihtilaf konuları özenle belirlenip uygun bir mantık silsilesi içinde irdelenerek; mevcut sorunu çözüme kavuşturmanın yanı sıra, benzer uyuşmazlıklar için de emsal teşkil edecek unsurlar içermesi, gerek hukuk güvenliği, gerekse uygulamaya yön vermesi açısından büyük önem arz etmektedir. Bu durum, derdest uyuşmazlık gibi, sosyal ve siyasi sonuçları olacak kararlar için elzemdir. Öncelikle, bir mekanın ibadet yeri sayılıp sayılmamasının münhasıran o inanca tabi insanların takdirinde bulunduğu, aynı zamanda inanç boyutuna tekabül etmesi nedeniyle bu hususta bir tespit ve tercihte bulunmanın Yargı organları da dahil olmak üzere hiçbir resmi merciin görev ve yetki alanına girmeyeceğinin tespitiyle söze başlamak, değerlendirmeyi sağlıklı bir zeminde yürütmenin anahtarını teşkil edecektir. Bu tespit ekseninde, valilik düzeltme talebine dayanak teşkil eden Diyanet İşleri Başkanlığı görüşünün sadece kendi kurumsal kimliğiyle, ona değer atfedenleri bağlayacağını izaha gerek bulunmamaktadır. Zaten bahsi geçen kurum, sorunu inanç bağlamında ele almaktan ziyade; içinde yer aldığı devlet hiyerarşisinin kurumsal reflekslerine dayanak teşkil eden seküler/mevzuat hükümleri çerçevesinde cevap vermeyi yeğlemiştir. Şöyle ki; “Anayasanın 174/3 maddesiyle koruma altına alınan Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’la sadece mescit ve camilerin ibadethane olarak bırakılıp, gayrısının kapatıldığı ve bu düzenlemenin İslamın bir alt yorumu mahiyetindeki Alevi inanç mensuplarını da kapsadığı” görüşü ileri sürülmüştür. Yerel mahkeme konuyu bu açıdan değerlendirirken; Cemevlerinin ilgili kanun kapsamına girmeyeceğini, zira bununla tekke ve zaviye gibi müesseselerin kapatılmasının amaçlandığını belirterek mevzuyu yalnızca insan hakları bağlamında ele almak yerine tarihi gerçekleri mecrası dışına taşırmak suretiyle uygun bir özgürlük alanı yaratmayı yeğlemiştir. Şöyle ki; tekke ve zaviyelerin aynı zamanda mensuplarının barınma ve ikametgah işlevini üstlendiklerini dolayısıyla salt ibadet maksadıyla toplanan Cemevlerinin bundan ayrık tutulması gerekliliğine işaret edilmiştir. Mahkemenin bu şekildeki gerekçesinin bire bir benimsenmesi halinde; düzenlemenin dini inanç ve yaşayışı yeknesaklaştırmaktan öte, insanların barınma, ikametgah, vatandaşlık vs gibi sosyal sorunlarının giderilmesine yönelik bir çabanın ürünü olarak da anlamak dahi imkan dahiline girebilir. Böylesine bir gerekçeyle mevcut kanunu kenardan dolanma yerine; doğrudan “Alevi toplumun, yeterince sisteme entegre olduğuna göndermede bulunarak; tehdit algısı dışında kalmaları gerekliliğinden söz edilseydi” hukuki olmasa dahi sahici bir tartışmanın fitilini ateşlemek anlamında kıymet ifade edebilirdi. Oysa, bahsi geçen kanunda yasaklanmak istenen dini mekan isimleri ile dini unvanlar hiçbir istisnaya ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde tek tek sıralanmıştır. Bunlardan Dedelik, Çelebilik ve Babalık gibi unvanların aynı zamanda cem ayinlerini icra eden alevi kanaat önderlerine işaret ettiği mahkemenin de kabulündedir. Nitekim kuvvetler birliği ilkesinin hakim olduğu bu dönemde kanunu uygulamakla görevli (meclis) hükümeti, kanunun arkasındaki iradeyi doğru anlamış olmalı ki; Mevlevi, Kadiri ve Nakşibendi gibi belli başlı Sünni meşrepli tekkelerin yanı sıra, cem ayini yapılan Bektaşi tekkelerini de kapatarak, ibadethane olarak sadece ve sadece belirli nitelik ve sayıdaki cami ve mescitlere müsaade etmiştir. Cumhuriyetin ilanıyla başlayan yeni bir ulus inşa etme sürecinde imparatorluk bakiyesi farklı toplum kesimlerini ortak bir paydada birleştirmek suretiyle varlık ve bütünlüğünü idame etmeye çalışan kurucu irade, tüm bu farklılıkları tek dil/din potasında eritmeye yönelik bu ve bunun gibi bir takım yasal tedbirlere başvurma gereği hissetmiştir. 1928 yılında yapılan tadilatla “Türkiye devletinin dini, dini İslamdır” ibaresini anayasadan çıkartan ve bilahare 1937 yılındaki değişiklikle laiklik ilkesini anayasal hüküm haline getiren anlayış, zahiren belirli bir din tercihinden vazgeçmiş gibi görünse de, kısmen mutasyona uğratılarak evcilleştirilen; Sünni/Hanefi mezhep anlayışını benimseyerek fiili devlet dini haline getirmiş ve İslam halkasına dahil ettiği tüm toplum kesimlerini yeni inanç etrafında şekillendirmeye çalışan nevzuhur bir laiklik icat etmiştir. Bu anlayış çerçevesinde kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dini denetleme ve yönlendirme işini tekeline alan devlet öyle ki, hiç bir talep bulunmamasına rağmen alevi köylerine dahi bu kurum vasıtasıyla cami yaptırıp imam tayin etmiştir. Nitekim, bu kurumun resmi devlet örgütlenmesi içindeki yeri o kadar elzem hale gelmiştir ki; böylesine bir laiklik garabetine son verilmesini talep eden alevi eksenli bir siyasi parti (DBH) hakkında sırf bu gerekçeye dayalı kapatma davası dahi açılabilmiştir. Dini inanç ve yaşayışı yeknesaklaştırmaya dair bunca geçmişe rağmen, ibadethane amaçlı Cemevlerinin Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun kapsamına girmeyeceğinden söz etmek lafzen mümkün olsa dahi, geçmiş tarihi tecrübeyle örtüşmeyeceği apaçık ortadadır. Gelelim günümüze: An itibarıyla tarikat ve Cemevlerinin kapatılmasına dair yasa metni halen yürürlüktedir. Buna rağmen (tek parti dönemi ile 28 Şubat gibi olağanüstü dönemler haricinde) uygulama alanı bulduğunu söylemek güçtür. Tıpkı metrukiyete uğrayan Şapka İktisası Hakkındaki Kanun gibi. Bu kanunlarla yaratılan garabet durum, uygulamaya konulmamak suretiyle bir şekilde telafi edilmeye çalışılmıştır… Halen bir çok Cemaat, Tarikat ve Cemevinin fiilen faaliyet icra ettiği bir ortamda, Yargının bu hususta vereceği olumlu yada olumsuz bir kararın esasen varolan müesseselere toplumsal meşruiyet kazandırıp kazandırmama noktasında bir kıymet ifade etmeyeceği ortadadır. Cemaat ve benzeri yapılanmalarla ilgili tartışmanın, çoktan varoluş boyutunu aşarak hangisinin hangi “sektörde” daha etkin olduğu bir aşamaya evrildiği bir ortamda; vakıanın güncelliğini yitirmiş bir kanun çerçevesinde tartışılıyor olması hukuki bir talihsizlik olmanın yanı sıra reelpolitik de değildir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında özel saiklerle yürürlüğe konmuş ve adına devrim kanunları denmiş bir takım düzenlemelerin serbestçe tartışılamaması ve hele hele anayasaya aykırılığının dahi ileri sürülememesi o hükümleri pozitif bir hukuk normu olmaktan çıkararak dogmatik/kutsal metinlere dönüştürmüştür. Oysa ki; her hangi bir mevzuat hükmü yürürlüğe girdiği zamandaki toplumsal ihtiyaca cevap verdiği oranda meşruiyet kazanır. Metrukiyete uğramasına rağmen kendilerine adeta itikadi bir değer atfedilmek suretiyle dokunulmaz hale getirilmesi; sıkıştığı her alanda kendince bir çıkış yolu bulmakla programlanmış insan fıtratını ister istemez tahrik ederek; takiyye, kenardan dolanma, hülle, gibi gayri ahlaki yöntemleri birer “acil çıkış kapısı” haline getirmiştir. Esasen yer altına inmeyi de teşvik eden ve en büyük hakem rolündeki kamuoyunun genel gözetim ve denetimi dışına iterek öngörülmeyen sakıncaları da beraberinde getirmiştir. Toplumsal sorunların en doğal ve etkili çözüm yeri Yasama organlarıdır. Ne var ki üzerlerinde demoklesin kılıcı gibi parlayan kapatılma tehdidine rağmen, zaman zaman bir takım siyasi partilerin yasama organı çatısı altında özgürlük alanını genişletmeye dair teşebbüsleri dönüp dolaşıp yüksek mahkemelerin önüne getirilmek suretiyle iptal edilmişlerdir. Batılı ülkelerde toplumun önünü açan ve tercihini daima özgürlüklerden yana kullanan kurumları ima eden Mahkeme kavramı, bizde maalesef tam tersi bir amaca hizmet eden ve çoğu kez hukuk mantığını da zorlayan ve adeta yasakları tahkim eden yasaklayıcı kurumları çağrıştırmıştır. Elbette ki yargı mercileri önlerine gelen uyuşmazlıkları çözüp insanların adalet talebini karşılarken belirli bir disiplin/pozitif hukuk çerçevesinde çözüm üretmelidirler. Ancak, Cumhuriyet rejiminin bir nevi itikadi/dogmatik hükümlerini teşkil eden devrim kanunları orta yerde dururken ve bu kanunun tartışmasız bir şekilde cem ayinlerinin yapıldığı mekanları da kapsadığı sabitken, insanların özgürlük talepleri nasıl karşılanmalıdır sorunusun cevabının da bir şekilde verilmesi gerekmektedir. Anayasamızın referans aldığı uluslararası sözleşmeler ve bu kapsamda yer alan evrensel hukuk ilkeleri gözetildiğinde; özgürlüklerin ancak kamu güvenliği/düzeni/sağlığı ve genel ahlak açısından ciddi tehlike ve sakıncalar içermesi haline sınırlandırılabileceği herkesin malumudur. Halen memleketin bir çok yerinde fiilen faaliyet icra eden Cemevleriyle ilgili böylesine bir olumsuz yargıyı besleyecek bulgulara rastlanmamıştır. Valilik de bunun bilinciyle hareket etmiş olmalı ki; daha çok tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunla irtibatlandırmak suretiyle tüzük düzeltme talebinde bulunmuştur… Anayasamızın 90 maddesi aynen: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” hükmünü içermektedir. Bu hüküm kapsamında kaldığı tartışmasız olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünme, vicdan ve din özgürlüğüne dair 9. maddesi ile, toplantı ve dernek kurma özgürlüğüyle ilgili 11. Maddeleri doğrudan uygulama alanı bulduğunda, yalnızca alevi yurttaşlarımızın önü açılmakla kalmayıp bu ve buna benzer sorunlarla karşılaşacak diğer toplum kesimleri için de potansiyel/ufuk açıcı birer referans kaynağı oluşturacaktır. Tüm bu nedenlerle; yerel mahkeme kararının açıklanan gerekçelerle onanması gerekirken tarihi gerçeklerle örtüşmeyen cemevi-tekke ayrımı üzerinden gidilmek suretiyle benimseniyor olmasının Alevi toplum talebinin gerçekçi olmayan bir zemin üzerinden karşılanması anlamına gelir ki, sonuç itibarıyla doğru olan kararın tarihi meşruiyetini tartışılır hale getireceğinden, mevcut haliyle onanması gerektiği yolundaki sayın çoğunluk görüşünden kısmen ayrılıyorum.
3. Ceza Dairesi, 2021/12596 E., 2021/10824 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
(14) (Değişik: 23.1.2008 – 5728/562 md.) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz.
3. Ceza Dairesi         2021/12596 E.  ,  2021/10824 K. "İçtihat Metni" I- TALEP: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 10.09.2021 tarih ve... sayılı yazısı ile "Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve devletin kurum ve organlarını aşağılama suçundan sanık ...'nın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 301/1 ve 62/1. maddeleri gereğince 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair...1. Asliye Ceza Mahkemesinin 01/10/2020 tarihli ve 2018/246 esas, 2020/1081 sayılı kararına karşı sanık müdafii tarafından yapılan itirazın kabulü ile anılan kararın kaldırılmasına ilişkin mercii...1. Ağır Ceza Mahkemesinin 11/12/2020 tarihli ve 2020/1054 değişik iş sayılı kararını kapsayan dosya incelendi. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 07/07/2020 tarihli ve 2017/5.MD-1119 esas, ... karar sayılı ilamında “Hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin bir değerlendirme yapılması için, yargılamanın herhangi bir süjesinin talepte bulunması şart değildir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması şartlarının varlığı hâlinde, 6008 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önce resen, bu değişiklikten sonra ise sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması hâlinde CMK'nın 231. maddesinin yedinci fıkrası göz önünde bulundurularak mahkemece diğer kişiselleştirme hükümleri olan seçenek yaptırımlara çevirme ve ertelemeden önce değerlendirilmesi gerekmektedir.” şeklindeki açıklamalar dikkate alındığında, her ne kadar...1. Ağır Ceza Mahkemesince "... sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi için kabulünün gerektiği, sanığın kabulü yönündeki beyanı alınmadan hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu…" gerekçesiyle sanık tarafından yapılan itirazın kabulüne karar verilmiş ise de,...1. Asliye Ceza Mahkemesince sanık hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karara sanık müdafiin, sanığın beraat etmesi gerektiği yönünde itirazda bulunulduğu, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik bir itirazın bulunmadığı, sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının bulunmadığı göz önüne alındığında, sanık lehine olan durumun sanık aleyhine olacak şekilde kaldırılıp, yeniden duruşma yapılarak hükmün açıklanmasına karar verilmesi yönünde karar verilemeyeceği gözetilmeden, itirazın reddi yerine yazılı gerekçeyle kabulüne karar verilmesinde isabet görülmemiştir. 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 22/06/2021 gün ve 94660652-105-72-4551-2021-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden gönderilen ihbar ile mevcut evrak, 23.06.2021 tarih ve 31520 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 01.07.2021 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararının II/1-a maddesi gereğince Yargıtay 16. Ceza Dairesi numarasının 3. Ceza Dairesi olarak değiştirilmesine müteakip devralınmıştır. II-OLAY: "Tutuklanan HDP Milletvekilleri, Belediyelere atanan Kayyumlar ve son KHK kararları” ile ilgili olarak, 05.12.2016 tarihinde, Gülistan Caddesi girişi İnsan Hakları Anıtı önünde HDP...İl Başkanlığı ve DBP...İl Başkanlığı organizesinde toplanan ve "irademe dokunma" yazılı pankartı açan, aralarında diğer sanıklardan ...nün de bulunduğu otuz kişilik grup içinde bulunan ve olay tutanaklarında görevden uzaklaştırılan Gercüş Belediyesi sözde eş başkanı olarak belirtilen sanık ... tarafından, diğer sanıklardan DBP...İl Başkanı Abdulbari Karaağaç'ın konuşmasına müteakip basın açıklamasında bulunulmuştur. Görevli polis memuru tarafından izin talebi olmadan yapıldığına dair toplanan gruba bilgilendirmede bulunulan eylemde sanık tarafından yapılan basın açıklaması şöyledir; “Basına ve kamuoyuna, Meşru seçimlerde, demokratik zeminde yaşadığı kan kaybını, önce Türkiye halkları ardından da Ortadoğu halklarının dökülen ve dökülecek kanlarıyla telafi edebileceğine inanan AKP faşist rejimi, ülke içinde ve dışında kurduğu kontra yapılarla bu akıl dışı uygulamaları sürdürmekte sonuna kadar kararlıdır. Bütün bir ülke, rant ve kan müteahhitliği yapan bir iktidarın ve dünyadaki tüm uygulamalarından daha katı bir diktatörlük rejimini Türkiye’de hayata geçirmek isteyen bir tek adamın çılgın hevesleri uğruna ateşe veriliyor. Meclisteki iki partiyi de yedeğine almakta zorlanmayan iktidarın, bu ülkede yaktığı ateşe su dökebilecek tek gücün Kürt demokratik muhalefeti ve onun dostları olduğunun bilinciyle, tüm saldırılarının merkezine bu kesimleri koyması bir tesadüf değildi. Devletin Kürtler için öngördüğü tek şey, sömürgeci bir hukuk ve onun görünür bir uygulaması olarak Kayyım rejimidir. Vahşi sömürgeciliğin, yağma ve talanının meşruiyet zemini olarak kamuoyuna sunduğu kayyım rejimi, başta yürürlükteki kendi anayasasının bir çok maddesine, Türkiye 'nin imzalamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı da dahil olmak üzere uluslararası tüm demokratik anlaşmalara, evrensel hukuka ve temel insan haklarına aykırı bir suç rejimidir. AKP faşizmi, Kürt halkını merkeze alan ülke içinde ve dışında bir yılı aşkın sürdürdüğü bu korkunç savaşı kaybedecektir. Ne insanlık dışı cinayetleri, ne siyasi soykırım harekatları, ne işgal ve talanı ona arzu ettiği mutlu sonu vermeyecektir. AKP’nin kaybedeceği kesindir, ama bu vahşi saldırganlığı onunla birlikte bu ülkeye de çok şey kaybettirecektir. Biz yürürlükteki faşist barbarlığın mağdurları olarak, bu hukuk ve ahlak dışı sömürgeci saldırganlığa karşı sonuna kadar direneceğimizi, onu kabul etmeyeceğimizi ve mücadele etmekten geri durmayacağımızı bir kez daha tüm halkımızın huzurunda ilan ediyoruz. Vicdanları sağır edecek kadar gürültülü bir sessizlik var havada... Korkuyla sinmiş büyük bir kitle, olup biteni susarak alkışlıyor...” Olaysız dağıldıkları belirtilen grup içerisinde bulunarak 2911 sayılı Kanun'un 10. ve 28. maddelerine muhalefet etmeleri ayrıca yaptığı konuşmaya istinaden diğer sanık Abdulkadir hakkında TCK'nın 301. maddesi, okuduğu basın açıklaması içeriğine istinaden de sanık ... hakkında TCK'nın 301. ve 299. maddelerine istinaden soruşturma başlatılmıştır. "Bütün bir ülke rant ve kan müteahhitliği yapan bir iktidarın ve dünyadaki tüm uygulamalarından daha katı bir diktatörlük rejimini Türkiye'de hayata geçirmek isteyen bir tek adamın çılgın hevesleri uğruna ateşe veriliyor” şeklinde basın açıklamasında bulunması nedeni ile Cumhurbaşkanına hakaret suçundan yürütülen soruşturma evrakı,...Cumhuriyet Başsavcılığının 04.01.2017 tarih, 2016/21489 soruşturma ve 2017/7 karar nolu ayırma kararı ile tefrik edilerek 2017/68 numaraya kaydedilmiştir. ...Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/214489 soruşturma ve 2017/3 sayılı fezlekesine istinaden sanıklar hakkında TCK'nın 301/4 maddesince 11.04.2017 tarihli Bakan oluru ile soruşturma izni verilmiştir. 14.11.2017 tarihinde Abdulbari Karaağaç, 16.11.2017 tarihinde ise ... müdafiileri eşliğinde...Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermişlerdir. 16.11.2017 tarihinde dosyaya ibraz edilen genel vekaletnamede sanık ... müdafiilerinin, "CMK gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını ve ertelenmesini talep etme" ile yetkilendirildikleri belirtilmiştir. ...Cumhuriyet Başsavcılığının 16.11.2017 tarih, 2017/14900 soruşturma ve 2017/3651 esas sayılı iddianamesi ile sanık ...'nın basın açıklamasında, diğer sanık Abdulbari Karaağaç'ın ise konuşmasında geçen ve ayrıntıları iddianame anlatımında belirtilen ifadelerine istinaden Türk Milletini, Cumhuriyeti ve Türkiye Büyük Millet Meclisini Alenen Aşağılama suçunu işledikleri iddiası ile Türk Ceza Kanunu'nun 301/1, 53 maddelerinden cezalandırılmaları istenilmiştir. Sanık ...'nın adli sicil ve arşiv kaydına göre sabıkası bulunmamaktadır. ...1. Asliye Ceza Mahkemesinin, 11.12.2017 tarihli kararı ile iddianame kabul edilmiş ve mahkemenin 2017/978 esasına kayden kovuşturmaya başlanmıştır. 18.12.2017 tarihli tensipte sanık ...'nın savunma ve delillerinin tespiti için talimat yazılmasına ve müdafiine duruşma günü bildirir davetiye çıkartılmasına, diğer sanık Abdulbari Karaağaç'a ise CMK 176 madde meşruhatını taşır davetiye tebliğine karar verilmiştir. İddianame ekli duruşma gününü bildirir davetiyeler sanık ... müdafiine 22.12.2017, diğer sanık Abdulbari Karaağaç müdafiine ise 21.12.2017 tarihlerinde tebliğ edilmiştir. Sanık ...'nın sorgu ve savunmasının alınmasına yönelik süreçte Gercüş Asliye Ceza Mahkemesine yazılan talimat ise sanığın duruşma gününden bilgisi olduğunu, asıl mahkemesine katılacağını bildirmesi nedeni ile iade edilmiştir. Kovuşturma sürecine yönelik duruşma zabıtları incelendiğinde; 22.03.2018 tarihli duruşmaya diğer sanık Abdulbari Karaağaç ile sanık ... müdafiinin katıldığı, diğer sanık ...'ın savunmasını yaparak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğini ve duruşmalardan bağışık tutulmak istediğini beyan ettiği, vekaletnamede adı geçen sanık ... müdafiinin ise sanığa ait istirahat raporunu sunarak, sağlık proplemleri nedeniyle müvekkilini duruşmada hazır edemediklerini beyanla, sanığın hazır edilmesi için tarafına süre verilmesini ve TCK'nın 301/3 maddesinin her iki sanık açısından dikkate alınmasını talep ettiği, 29.05.2018 tarihli duruşmada, sanık ... ile vekaletnamede adları geçen her iki müdafiinin hazır bulunduğu, kimlik tespiti yapılan sanığa haklarının hatırlatıldığı, bu aşamada hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik bir açıklama yapıldığına dair duruşma zaptında bir bilginin bulunmadığı ve sonrasında savunmasını yaparak beraatine karar verilmesini isteyen sanığın, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına rızasının olup olmadığını ise daha sonra avukatları aracılığıyla açıklayacağını, duruşmalardan bağışık tutulmak istediğini beyan ettiği, sanık müdafiilerinin ise atılı suçun oluşmadığını beyanla, yazılı savunma sunacaklarını belirttikleri, 24.10.2018 tarihli duruşmada sanık ... müdafiinin bulunduğu, hakim değişikliği nedeni ile önceki zabıtlar okunarak sanık müdafiine savunma yapması için süre verildiği, 11.01.2019 tarihli duruşmada sanık Abdulkerim müdafiinin yetki belgesine istinaden başka bir avukatın duruşmaya katıldığı, başkaca gelenin ise olmadığı, hakim değişikliği nedeni ile önceki zabıtların okunduğu, müdafiinin önceki celse esasa ilişkin savunmalarını yapmak için süre verildiğini ancak müvekkilinin ağır ceza mahkemesinde aynı eylem kapsamında yargılandığını öğrendiklerini, bu nedenle iki dosyaya beraber savunma vermek ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına rıza olup olmadığına dair beyanda bulunmak istediklerinden taraflarına süre verilmesini talep ettiği ancak; tefhim olunan hükümle dosyanın 2018/246 esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine istinaf kanun yolu açık olmak üzere karar verildiği görülmüştür. ...1. Asliye Ceza Mahkemesinin 11.01.2019 tarih, 2017/978 esas ve 2019/58 karar sayılı gerekçeli kararında özetle, mahkemenin 2018/246 esas sayılı, sanıklarının Abdulbari Karaağaç ile ..., iddianame tarihinin 08.02.2018, suç tarihinin ise 31.05.2016 tarihi olan dosyası ile iddianame tarihinin 16.11.2017, suç tarihinin 05.12.2016 ve sanıkların ... ile Abdulbari Karaağaç olduğu dava dosyasının suç tarihleri arasında kısa süre olduğu ve iddianame ile kesintinin gerçekleşmediği anlaşıldığından, sanık Abdulbari Karaağaç hakkında suçunun subutu halinde TCK'nın 43. maddesinin uygulanma koşullarının değerlendirilmesi gerektiği gözetilerek, dosyanın 2018/246 esas sayılı dosyada birleştirilmesine karar verildiği belirtilmiştir. 19.02.2019 tarihinde gerekçeli karar diğer sanık Abdulbari Karaağaç'a tebliğ edilmiştir. Sanık Abdulkerim müdafii, 13.11.2018 tarihli dilekçesiyle özetle, birleştirilmesine karar verilen dosya ile davaya konu dosya arasında hukuki ve fiili bir irtibatın, kanunun belirttiği manada dar veya geniş bir bağlantının söz konusu olmadığını, taraflarının aynı olmadığı gibi suç tarihlerinin de her iki dosyada farklı olduğunu, diğer sanığın her iki davada yargılanmasının müvekkilleri yönünden birleştirme sebebi sayılamayacağını, iki davanın suç tarihleri arasında yedi aylık bir sürenin söz konusu olduğunu ve suçun temadi eden bir suç olmadığını, ilk açılan dosyada davanın birleştirilmesi gerektiği kuralına ve CMK'nın ilgili düzenlemelerine de riayet edilmeden karar verildiğinden kararın kaldırılması aksi halde dosyanın üst mercie gönderilmesine dair itirazda bulunmuştur. 01.04.2019 tarihli dosya gönderme formu ile dosya sanık ... tarafından 29.03.2019 tarihinde istinaf edildiğinden bahisle Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 18. Ceza Dairesine gönderilmiştir. Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 18. Ceza Dairesinin 29.01.2020 tarih, 2019/758 esas ve 2020/176 karar sayılı kararı ile dava dosyasının bir başka kovuşturma dosyası ile birleştirilmesine dair kararların itiraz yasa yoluna tabi olup bu nevi kararlara karşı istinaf yasa yoluna başvurulması olanaklı bulunmadığından, istinaf isteminin itiraz talebi olarak kabulü ile gereği mahkemesince yapılmak üzere dosyanın ilk derece mahkemesine tevdiine kesin olarak oy birliği ile karar verilmiştir. ...1. Asliye Ceza Mahkemesi, 11.02.2020 tarihli yazı ile kararda düzeltilecek bir husus bulunmadığını belirterek dosyayı CMK'nın 268/3-c maddesince itirazen incelenmek üzere...3.Ağır Ceza Mahkemesine göndermiştir....3 . Ağır Ceza Mahkemesine sunulan 08.03.2020 tarihli mütalaada, Cumhuriyet savcısınca itirazın reddine karar verilmesi istenilmiştir....3.Ağır Ceza Mahkemesinin 30.03.2020 tarih 2020/109 değişik iş sayılı kararı ile karar usul ve yasaya uygun bulunduğundan itirazın reddine, kararın ilgililere mahkemesince tebliğine, oy birliği ile kesin olarak karar verilmiştir. Dosya içeriğinde...1 Asliye Ceza Mahkemesinin 2017/978 esas ve 2019/58 karar sayılı kararının itirazın reddi ile 30.03.2020 tarihinde kesinleştiğine dair, 10.04.2020 tarihli kesinleşme şerhinin bulunduğu görülmüş ise de ilgililere kesin kararın tebliğine dair bir belgenin bulunmamaktadır. Mahkemenin 2018/246 esas sayılı dosyası ise, 31.05.2016 tarihinde Gülistan Caddesi İnsan Haklan Anıtı Önünde DBP...İl Başkanlığı organizesinde toplanarak “Hürşit Külter nerede? Şırnak Nusaybin ve Gever’e sessiz kalmayalım, irademize sahip çıkalım!" ve “DBP...İl Örgütü” pankartları açarak "Şırnak ve Nusaybin’de yaşanan olaylar” ile ilgili toplanan grup içerisinde yer aldıklarının tespiti ile konuşma gerçekleştiren DBP...İl Başkanı olan sanık Abdulbari Karaağaç ve hakkında milletvekili olması nedeni ile ayrı tahkikat evrakı hazırlandığı belirtilen HDP...Milletvekili Ayşe Acar Başaran ve basın açıklaması yapan tutanaklarda belirtildiği şekli ile DBP...İl sözde eş başkanı olan ... hakkında TCK'nın 301 maddesine muhalefet suçundan başlatılan soruşturma dosyası ile ilgilidir. ...Cumhuriyet Başsavcılığının bila tarihli, 2017/1 nolu fezlekesine istinaden diğer sanıklar ... ve ... hakkında, 16.10.2017 tarihli Adalet Bakanı oluru ile Türk Ceza Kanununun 301/4 maddesi uyarınca soruşturma izni verilmiştir. 13.12.2017 tarihinde şüpheli sıfatı ile savunmasını kendisinin yapacağını ve müdafii istemediğini beyanla sanık ...; 19.12.2017 tarihinde ise müdafii eşliğinde sanık Abdulbari Karaağaç, Cumhuriyet Başsavcılığında ifade vermişlerdir. Sanıklardan ...nün ve Abdulbari Karaağaç'ın adli sicil kayıtlarında başkaca dosyalardan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının bulunduğu görülmüştür. ...Cumhuriyet Başsavcılığı, 08.02.2018 tarih,...soruşturma, 2018/750 esas ve 2018/508 numaralı iddianamesi ile sanıklar ...'ın konuşmasında ve ...nün okuduğu basın açıklamasına istinaden Türk Ceza Kanununun 301/1 maddesince ''Türk milletini Türkiye Cumhuriyetini Devletini, Devletin kurum ve Organlarını Aşağılama'' suçunu işledikleri iddiası ile cezalandırılmaları istenilmiştir. ...1. Asliye Ceza Mahkemesinin 27.02.2018 tarihli kararı ile iddianamenin kabulüne müteakip mahkemenin 2018/246 esas sayılı dosyasına kayden, sanıklar hakkında kovuşturmaya başlanmıştır. Duruşma tutanakları incelendiğinde özetle; sanık Abdulbari Karaağaç müdafiinin hazır bulunduğu yargılamanın 27.02.2019 tarihli 3. celsesinde, birleştirilmesine karar verildiğinin mahkemenin malumunda olduğu belirtilen mahkemenin 2017/978 esas sayılı dosyasının kalemden getirtilerek incelendiği ve ... vekilinin birleştirme kararına itirazda bulunulması nedeni ile kararın henüz kesinleşmediğinin belirtildiği, sanık Abdulbari Karaağaç müdafiinin birleşen dosya yönünden karar kesinleşmesinden sonra beyanda bulunmak için süre istediği, 11.06.2019 tarihli 4. celsede mahkemenin 2017/978 esas sayılı dosyasının istinafa gönderildiği belirtilerek dönüşünün beklenilmesine karar verildiği, 15.10.2019 tarihli 5. celsede birleşen dosyanın sehven istinafa gönderildiği, sanık müdafiinin inceledikten sonra beyanda bulunacağını beyan ettikleri ve dosyanın akıbetinin araştırılmasına karar verildiği, 28.01.2020 tarihli 6.celsede sanık Abdulbari'nin başka bir suçtan cezaevinde bulunduğu, birleşen dosyanın ise istinaftan dönmediği belirtilerek, sanık Abdulbari müdafiine TCK’nın 58, 43 maddelerinin uygulanması ihtimaline binaen CMK’nın 226 maddesi uyarınca ek savunma hakkı verildiği ve sanık müdafinin ek savunma için süre talep etmediğini beyanla müvekkilinin beyanlarının ifade özgürlüğü kapsamında olduğunu belirterek beraatine karar verilmesini talep ettiği, birleşen dosyanın İstinaftan dönüşünün beklenilmesine karar verildiği, 31.03.2020 tarihli tutanakla duruşmanın Covid 19 tedbirleri nedeni ile ertelendiği, bu kapsamda sanık veya sanıkların ve müdafiilerin mazeretli sayıldıkları, ilk defa davetiye çıkarılan ve usulüne uygun olarak tebliğ yapılan sanıklar için yeniden duruşma gün ve saatini bildirir meşruhatlı davetiye çıkarılmasına; savunma ve beyanları talimat ile alınan sanıklar için yeniden duruşma gün ve saatini bildirir şerhsiz davetiye çıkarılmasına, ayrıca sanıkların UYAP sisteminde kayıtlı telefon numaralarının mevcut olması halinde bilgilendirme mesajı gönderilmesine, duruşmaya çağrılan ve tebligat yapılamayan, talimat evrakı bila ikmal edilen sanıklar için adres araştırması yapılarak verilecek cevabi yazılara göre usulü işlemlerin yapılmasına, dosyada görev yapan vekil ve müdafiler için belirlenecek duruşma gün ve saatinin 7201 sayılı TK'nın 7/a-9 madde ve bendi uyarınca elektronik tebligat yolu ile bildirilmesine, dosyaya gelen yazı cevapları veya beyanların gelecek celse açık duruşmada okunmasına ve gereği hakkında karar verilmesine, dosyanın esası veya herhangi bir delil hakkında yazılı olarak beyanda bulunmaları üzere taraflara veya vekillerine süre verilmişse sürenin gelecek celseye kadar uzatılmasına karar verildiği, 15.09.2020 tarihli 7.celsede başka suçtan ceza infaz kurumunda bulunan sanık Abdulbari Karaağaç'ın segbis sistemi ile hazır edildiği, müdafiinin hazır bulunduğu, birleşen dosyanın iddianame, kabul kararı ve birleştirme kararının okunduğu, sanık müdafiinin tebliğ edilmediğinden birleştirme kararını kabul etmediklerini beyan ettiği, diğer sanık Abdulbari'nin ve müdafiinin birleşen dosyaya yönelik savunma ve beyanlarının alındığı, iddia makamının esas hakkında mütalaasını sunduğu ve sanıkların TCK'nın 301/1, 53 maddeleri uyarınca, sanık Abdulbari Karaağaç'ın ise aynı zamanda cezasında TCK'nın 43/1 maddesi uyarınca arttırım yapılmasının istenildiği, duruşmada hazır bulunan sanık Abdulbari'nin esas hakkında ve mütalaaya karşı beyanda bulunduğu, müdafiinin ise süre talep ettiği, sanık müdafıne talebi doğrultusunda gelecek celseye kadar süre verilmesine, sanığın gelecek celse segbis ile hazır edilmesi için müzekkere yazılmasına ve 2018/246 esas sayılı dosyasında yer alan iddianame, tüm duruşma tutanakları ile 2017/978 esas sayılı dosyada yer alan iddianame, tüm duruşma tutanakları, birleştirme kararının sanığa tebliğine karar verildiği, 01.10.2020 tarihli 8. celsede sanık ... ile müdafii ve sanık ... ile müdafiinin bulunduğu, sanık Nurten müdafiinin vekaletname ibraz ettiği ve sanıklar ile müdafiilerinin esasa ve mütalaaya karşı beyanda bulundukları ve hükümlerin tefhim olunduğu görülmüştür. Bu kapsamda, sanık ... ve müdafiilerinin yokluğunda tefhim olunan hükümle, sanığın suçu işlediği sabit görülerek TCK'nın 301/1, 62/1, 53 maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, daha önce kasıtlı bir suçtan sabıkasının olmaması, kişiliği, yargılama sürecindeki tutum ve davranışlarına nazaran ileride yeniden suç işlemeyeceği yönünde olumlu kanaat hasıl olduğundan, oluşan şartları itibari ile CMK'nın 231/5. maddesi uyarınca 5 yıl süreyle denetime tabi tutulmak üzere takdiren hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına, denetim süresi içerisinde herhangi bir yükümlülük belirlenmesine takdiren yer olmadığına, itiraz kanun yolu açık olmak üzere, mütalaaya uygun karar verilmiştir. ...1.Asliye Ceza Mahkemesinin 01.10.2020 tarihli 2018/246 esas ve 2020/1081 karar sayılı gerekçeli kararında sanığın, Devletin, hükumet eliyle emniyet ve askeri teşkilatını kullanarak "sivillere yönelik cinayet işlediği, sivilleri katlettiği, işkencelerden geçirerek tutukladığı vb." yukarıda ayrıntısı yazılı beyanatının nefret söylemi kapsamında alenen aşağılama şeklinde vücut bulduğu ve bu nedenle ifade hürriyetinin hukuki sınırları içerisinde değerlendirilerek korunamayacağı, bu suretle üzerine atılı suçu işlediği sabit olduğundan, hapis cezası ile cezalandırılmasına ve duruşmada açıkça karşı çıkmadığı anlaşıldığından, oluşan şartları itibariyle CMK'nın 231/5. maddesi uyarınca 5 yıl süreyle denetime tabi tutulmak üzere takdiren hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği belirtilmiştir. Gerekçeli karar, 13.10.2020 tarihinde sanık ... ile birlikte ikamet eden akrabası, ...'ya tebliğ edilmiştir. Sanık ... müdafii, 19.10.2020 havale tarihli...Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmek üzere...1. Asliye Ceza Mahkemesine sunduğu dilekçesi ile özetle; suçun yasal unsurlarının oluşmadığından müvekkilinin beraatine karar verilmesini, verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının usul ve yasaya aykırı olduğu, yasal düzenlemelere ve hukuka aykırı olması nedeni ile iş bu kararın kaldırılarak beraatine karar verilmesini, söylemlerin Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde düzenlenen ifade özgürlüğü kapsamında kaldığı, söz konusu suçtan beraatine karar verilmesi gerektiği halde müvekkili hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesinin hak ihlaline yol açacağından kararın esastan incelenip kaldırılarak beraatine karar verilmesini, itiraz merciinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarına göre suçun sabit olmadığı gerekçesi ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yapılan itirazı maddi olay yönünden de incelenmesi gerektiğini belirtilerek itiraz başvurusunun kabulü ile usul ve yasaya aykırı olan kararın kaldırılarak, beraatine karar verilmesini istemiştir. İtiraz incelemesi yapılmak üzere gönderildiği anlaşılan dosyaya yönelik,...1. Ağır Ceza Mahkemesine sunulan 05.11.2020 tarihli mütaaada cumhuriyet savcısı itirazın reddine karar verilmesini istemiştir. ...1.Ağır Ceza Mahkemesi 11.12.2020 tarih, 2020/1054 değişik iş sayılı kararı ile CMK'nın 231 maddesine göre sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmaması, mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaat oluşması ve sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini kabul etmesi hallerinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verileceği belirtilerek,...1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2017/798 esas, 2019/58 karar sayılı dosyasının mahkemenin 2018/246 esas sayılı dosyası ile birleştirildiği ve yargılamanın bu dosya üzerinden devam ettiği, sanığın 2017/798 esas sayılı dosyasındaki beyanın 29.05.2018 tarihli celsede alındığı ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanması konusunda rızasının olup olmadığını bildirmek için süre istediği, 11.01.2019 tarihli celsede ise sanık müdafiinin bu konuda süre talep ettiği, aynı celse dosyaların birleştirilmesine karar verildiği, dosya kapsamında sanık ve müdafiinin hükmün açıklanmasının geri bırakılması hükümlerinin uygulanması konusunda rızasının olup olmadığına dair beyanlarının alınmadığı, sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi için kabulünün gerektiği, sanığın kabulü yönündeki beyanı alınmadan hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğundan itirazın kabulü ile verilen kararın sanık yönünden kaldırılmasına oy birliğiyle, mütalaaya aykırı ve kesin olarak karar verilmiştir. ...1. Asliye Ceza Mahkemesi 03.02.2021 tarihli yazı ile CMK'nın 231/6.c-son maddesine göre sanığın kabul etmemesi halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceği ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2017/5. MD-1119 esas, ... karar sayılı kararında hükmün sanığın kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması şeklinde tefsir edilmesi gerektiğinin belirtildiği, müstakar uygulamanın da bu yönde olduğu, somut olayda, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair sanığın beyanda bulunmak için süre istediği, verilen süreye rağmen ikinci kez sanık müdafınin süre istediği, kovuşturmanın hiçbir aşamasında ve hüküm anına kadar sanığın kabul etmediğine dair bir beyanın bulunmadığı, sanık müdafınin itiraz dilekçesinde de hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediklerine dair bir beyanın olmadığı, açıklanan maddi vakıa ve hukuki durum karşısında mercii kararının hukuki dayanaktan yoksun olduğu değerlendirilerek işlem tesis edilmesi hukuken kabul edilebilir görülmediğinden, CMK'nın 309. maddesi gereği kesin kararın kanun yararına bozulması hususunda ihbarda bulunmuştur. Cumhuriyet Başsavcılığının 17.02.2021 tarih,...sayılı yazısı ile hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair beyanda bulunmak için süre verilen sanık ile müdafii tarafından hüküm anına kadar kovuşturmanın hiç bir aşamasında ve sunulan itiraz dilekçesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediklerine dair beyanda bulunmadıklarından, düzenlemenin sanık lehine olduğu ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun ... karar sayılı kararında hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin değerlendirme yapılması için yargılamanın herhangi bir süjesinin talepte bulunmasının şart olmadığı, şartlarının varlığı halinde 6008 sayılı kanun ile yapılan değişiklikten önce resen, bu değişiklikten sonra ise sanığın kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması halinde değerlendirilmesi gerektiğine dair kararına nazaran merciinin kesin kararının kanun yararına bozulması hususunda Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne görüşte bulunulmuştur. III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI: Koşulları gerçekleşse bile gerek kendisi gerekse vekaletnamesinde yetki verdiği müdafii tarafından uygulanmasını kabul ettiğine dair açık beyanda bulunmayan sanık hakkında verilen mahkumiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararda isabet bulunup bulunmadığı hususunda uyuşmazlık bulunmaktadır. IV-HUKUKİ MEVZUAT Karar tarihinde yürürlükte olan mevzuat şöyledir; Hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması Madde 231 – ... (6) (Ek: 6.12.2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, b) Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, gerekir. (Ek cümle: 22.7.2010 - 6008/7 md.) Sanığın kabul etmemesi halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez. ... (12) (Ek: 6.12.2006-5560/23 md.) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebilir. ... (14) (Değişik: 23.1.2008 – 5728/562 md.) Bu maddenin hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümleri, Anayasanın 174 üncü maddesinde koruma altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlarla ilgili olarak uygulanmaz. 5271 SAYILI KANUNA İŞLENEMEYEN HÜKÜMLER (4) 6008 sayılı Kanunun Geçici 2 nci Maddesi: GEÇİCİ MADDE 2 – Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olanların, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren onbeş gün içinde mahkemeye başvurmaları halinde, mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı geri alınır ve Ceza Muhakemesi Kanununun 231 inci maddesinin yedinci fıkrasındaki kayıtla bağlı olmaksızın, başvuruda bulunan sanık hakkında yeniden hüküm kurulur. 6008 SAYILI KANUNUN 7. MADDE GEREKÇESİ Tasarıya, aşağıda belirtilen gerekçelerle 04/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını düzenleyen 231 inci maddesinin altıncı fıkrasının sonuna bir cümle eklenmesini öngören yeni çerçeve 7 nci madde Alt Komisyonca kabul edilmiştir. Uygulamada hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesiyle yargı yoluna müracaat halinde beraat edeceğini düşünen sanığın bu hakkı elinden alınmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları itiraza tabi olup; uygulamada itiraz mercii kararları şeklen incelemektedir. Her iki durumda da sanığın suçsuzluğunu ispat amacıyla kararı temyiz incelemesine götürmesi mümkün değildir. Bu sebeple sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı olduğunu beyan etme ve dolayısıyla temyiz mahkemesinde beraat etme hakkının elinden alınmaması düşüncesiyle anılan hükmü ihdas eden madde eklenmiştir. Alt Komisyonca Tasarıya eklenen 7 nci madde Komisyonumuzca da kabul edilmiştir. Bakanlar Komitesinin Üye Devletlere Avrupa Konseyi Denetimli Serbestlik Kurallarına İlişkin CM/REC(2010)1 Nolu Tavsiye Kararı; Bölüm I – Kapsam, uygulama, tanımlar ve temel ilkeler Kapsam ve uygulama ..Bu kuralların, Kamusal Yaptırım ve Tedbirlere Dair Avrupa Kurallarına ilişkin R (92) 16 Nolu Tavsiye Kararıyla birlikte okunması gerekmektedir. ...Kamusal yaptırım ve tedbirler: Hükümlüleri toplumda tutan, şartlar ve/veya yükümlülüklerin verilmesi yoluyla hürriyetlerine bazı kısıtlamalar getiren yaptırımlar ve tedbirler anlamına gelir. Terim, adli veya idari bir makam tarafından verilen herhangi bir yaptırımı ve bir yaptırıma ilişkin bir karardan önce veya karar yerine alınan herhangi bir tedbiri, ve ayrıca bir cezaevi kurumu dışında hapis cezasının uygulanması yollarını tanımlar. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Kamusal Cezalar ve Tedbirler Hakkındaki R(92)16 sayılı Tavsiye Kararı (Kural 31) "Bir kamusal ceza veya tedbire, sadece suçlunun işbirliği yapmaya ve bunlara uymaya hazır olduğunun ve hangi koşullar ile yükümlülüklerin uygun olacağının bilinmesi hükmedilmelidir." (Kural 35); “Yargılama öncesinde uygulanacak herhangi bir kamusal tedbirin alınmasında yada bunun yerine bir cezanın verilmesinde suçlunun muvafakati alınmalıdır.” (Kural 36). “Muvafakatinin gerekli olduğu suçluya bildirilmeli ve bu açık olmalıdır. Bu muvafakat hiçbir zaman suçlunun herhangi bir temel hakkından yoksun kalması sonucunu doğurmamalıdır.” V-HUKUKSAL DEĞERLENDİRME; Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesiyle kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanunun 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkralarıyla büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanunun 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular, hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır. Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, 25.07.2010 tarihli ve 27650 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 22.07.2010 tarihli ve 6008 sayılı Kanunun 7. maddesiyle maddenin 6. fıkrasının sonuna "Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez" cümlesi, 28.06.2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 72. maddesiyle de maddenin 8. fıkrasına "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez" cümlesi eklenmiştir. 5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1) Suça ilişkin olarak; a- Yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2) Sanığa ilişkin olarak; a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum edilmemiş olması, b- Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması, c- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, d- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, e- Sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Ceza Genel Kurulunun 19.02.2008 tarihli ve 346–25 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıklandığı gibi; sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması halinde, açıklanması geri bırakılan hükmün ortadan kaldırılarak, kamu davasının 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddesi uyarınca düşmesi sonucunu doğurduğundan, bu niteliğiyle sanık ile Devlet arasındaki cezai nitelikteki ilişkiyi sona erdiren düşme nedenlerinden birisini oluşturmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması şartlarının varlığı halinde, 6008 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önce re’sen, bu değişiklikten sonra ise sanığın hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması halinde mahkemece diğer kişiselleştirme hükümleri olan seçenek yaptırımlara çevirme ve ertelemeden önce değerlendirilmesi gerekmektedir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağına ilişkin bir değerlendirme yapılması için, maddede öngörülen şartların oluşup oluşmadığı ve bu hükmün uygulanıp uygulanmayacağı hakim tarafından her olayda resen değerlendirilip takdir edilmeli ve denetime imkan verecek biçimde kararda gösterilmelidir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi için; objektif koşulların gerçekleşmesi ile birlikte "Mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılmasına" ilişkin takdire dayanan subjektif koşulunda gerçekleşmesi gerekmektedir. Ayrıca, 6008 sayılı Kanunun 7. maddesi ile 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin altıncı fıkrasının (c) bendinin sonuna "Sanığın kabul etmemesi halinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez" cümlesi eklenmiş olup, Kanun koyucu bu değişikliğin gerekçesini "...Uygulamada hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmesiyle yargı yoluna müracaat halinde beraat edeceğini düşünen sanığın bu hakkı elinden alınmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları itiraza tabi olup; uygulamada itiraz mercii kararları şeklen incelemektedir. Her iki durumda da sanığın suçsuzluğunu ispat amacıyla kararı temyiz incelemesine götürmesi mümkün değildir. Bu sebeple sanığın, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı olduğunu beyan etme ve dolayısıyla temyiz mahkemesinde beraat etme hakkının elinden alınmaması düşüncesiyle anılan hükmü ihdas eden madde eklenmiştir" şeklinde açıklamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında yasa metninde "sanığın kabul etmemesi" ibaresinin kurumun uygulanmamasını şarta bağladığından sanığın kurumun uygulanmasını açıkça reddetmemesi halinde diğer koşullar gerçekleşmişse yani sanığın açıkça reddettiğini beyan etmemesi veya susması durumunda da uygulanması gerektiği belirtilmiştir. Yine uygulamaya göre sanığın veya müdafiinin yokluğunda verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair karara itiraz etmemeleri, zımnen muvafakat edildiği anlamına gelmektedir (CGK.17.03.2015 tarih 2015/4-222 esas ve 2015/48 karar ; YCGK. 03.07.2018 tarih, 2017/479 Esas, 2018/327 Karar; Yargıtay 7. Ceza Dairesi 18.06.2015 tarih, ... karar). Sanığın savunmasının alınması sırasında bu hususun sorulmadığı ve sonraki oturumlara sanığın katılmadığı durumlarda ise; şüphesiz, adil yargılanma hakkı kapsamında sağlıklı bir sonuca ulaşılabilmesi için, duruşmanın temel ilkelerinden olan yüz yüzelik ve doğrudanlık ilkeleri ile sözlülük kuralı gereğince, sanığın duruşmada hazır edilip hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki anlam ve sonuçları hakkında bilgilendirilerek bu husustaki beyanı alındıktan sonra karar verilmesi gerekmektedir. Öte yandan, Ceza Genel Kurulan göre, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına sanığın itiraz hakkı bulunmasına rağmen 6008 sayılı Kanunun 7. maddesi ile 231. maddenin 6. fıkrasına eklenen "Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez" cümlesi ile getirilen düzenleme ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 22.01.2013 tarihli ve 534-15 sayılı kararında belirtilen itiraz merciin esasa müessir inceleme yapabileceğine ilişkin kabulü birlikte değerlendirildiğinde; hakkında verilecek olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz hakkı bulunan sanığın, esasa müessir incelemeye yönelik yaptığı itirazların hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun uygulanmasını kabul etmediği şeklinde yorumlanması mümkün değildir. Zira, suçlamayı kabul etmeme ile hakkında verilen karara itiraz etme olguları birbirlerinden farklı anlam ve sonuçlar taşıyan hususlar olup itiraz suçlamayı kabul etme sebebine ilişkin olabileceği gibi başka birçok nedene yönelik de olabilir. Aksinin kabulü, esasa müessir incelemeye yönelik itirazda bulunmak isteyen sanığın, itirazının reddine karar verilmesi durumunda artık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı da verilemeyeceği düşüncesiyle karara itiraz etme hakkını kullanıp kullanmama konusunda çekince göstermesine yol açan, uluslararası sözleşmeler ile Anayasa'da bir temel hak ve özgürlük olarak tanımlanan hak arama özgürlüğünün tam anlamıyla kullanılmasına engel teşkil eder nitelikte daraltıcı bir yorum olacaktır ki bu durum hak arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldırmak adına hareket ederek söz konusu düzenlemeyi getiren kanun koyucunun amacına aykırılık teşkil edecektir (CGK'nun 03.07.2018 tarih, 2017/19-479 Esas ve 2018/327 Karar). Yukarıda belirtilen bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Türk milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve devletin kurum ve organlarını aşağılama suçundan cezalandırılması istemi ile açılan, süreçte birleştirilmesine karar verilen dosyada yargılanan ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına rızasının olmadığını beyanla beraatine karar verilmesini isteyen diğer sanık Abdulbari ile birlikte yargılandığı davada, yokluğunda yapılan ilk duruşmada, TCK'nın 301/3 maddesinin her iki sanık yönünden nazara alınmasını talep eden vekaletnamesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yetkili kıldığı müdafiileri eşliğinde yaptığı savunmasında beraatine karar verilmesini talep ederek, hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına rızasının olup olmadığını daha sonra avukatları aracılığıyla açıklayacağını beyanla duruşmalardan bağışık tutulan, esasa yönelik beyanda bulunmaları için süre verilen müdafiilerinin yerine, yetki belgesi ile duruşmaya katılarak hükmün açıklanmasının geri bırakılması yönünden hem de aynı eylemden yargılandığı belirtilen ağır ceza mahkemesi dosyası ile birlikte savunma yapacağından yeniden süre verilmesini isteyen avukatın bulunduğu duruşmada verilen karar ile birleştirilmesine karar verilen ancak; süreçte birleştirme yönünden ortaya çıkan uyuşmazlığa istinaden verilen 30.03.2020 tarihli mercii kararı sonrasında, gerek merci kararının gerekse birleştiği dosyanın duruşma gün ve saatinin sanık veya müdafiilerine bildirildiğine dair evrak veya bilgiye rastlanılmayan davanın 01.10.2020 tarihli duruşmasında tefhim olunan hükümle, atılı suçtan hapis cezası ile mahkumiyetine ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilen sanık hakkında verilen karara, sanık müdafiince esasa ilişkin olarak itirazlarda bulunulmasının yanı sıra sebeple bağlı olmadan incelemeye yetkili merciiye sunulan dilekçede, kararın usule aykırı olduğundan bahsedilerek kaldırılmasının istendiğinin görülmesi karşısında; duruşmanın temel ilkelerinden olan yüz yüzelik ve doğrudanlık ilkeleri ile sözlülük kuralı gereğince, süre isteyen sanık ve müdafiilerinin duruşmada hazır edilip beyanları alınması gerekirken bu işten zuhulle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi yerinde bulunmamakla, netice itibari ile verilen merci kararında isabetsizlik görülmediğinden istemin reddine karar verilmiştir. V-SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 10.09.2021 tarih ve... sayılı sayılı kanun yararına bozma isteğinin, CMK'nın 309. maddesi uyarınca REDDİNE, dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.12.2021 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2014/487 E., 2018/151 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Mahkûmiyet hükmünde tayin olunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması, suçun, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılap Yasalarında yer alan suçlar ile 01.03.2008 tarihinden itibaren işlenen suçlarda ise, suçun ayrıca 3713 sayılı Yasa ile 1632 sayılı Yasa kapsamında yer alan suçlardan olmaması, sanığın daha önce kasıtlı bir suç
Ceza Genel Kurulu         2014/487 E.  ,  2018/151 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 15. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Günü : 26.06.2013 Sayısı : 245-207 Mala zarar verme suçundan sanık ...'ın TCK'nun 151/1, 168/1 ve 62. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve 5271 sayılı CMK'nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile 5 yıl denetim süresine tabi tutulmasına ilişkin Nazilli 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 26.06.2013 tarihli ve 245-207 sayılı karar itiraz edilmeksizin kesinleşmiştir. Bu karara yönelik Adalet Bakanlığının 04.12.2013 tarihli ve 73645 sayılı kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 13.12.2013 gün ve 384076 sayılı ihbarnamede; "Mala zarar verme suçundan sanık ...'ın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 151/1, 168/1 ve 62. maddeleri uyarınca 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair Nazilli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 26/06/2013 tarihli ve 245-207 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi. Sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş bulunulması karşısında, kurulan hükmün henüz hukukî bir sonuç doğurmadığı, sanık tarafından denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi hâlinde 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231/11. maddesi uyarınca mahkemece geri bırakılan hükmün açıklanmasına karar verileceği ve söz konusu hükmün açıklanmasından sonra kanun yollarına tabî olduğu kabul edilmekte ise de, 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu'nun başdenetçi ve denetçilerin niteliklerini düzenleyen 10. maddesinin (f) bendinde '26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 53. maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen bir suçtan dolayı hapis cezasına ya da affa uğramış olsa veya hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmiş olsa bile Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının birinci kısmının bir ve ikinci bölümündeki suçlar, devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, millî savunmaya karşı suçlar, Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları ile yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlardan veya zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olmamak' şeklindeki düzenleme ile son zamanlarda yapılan kanun değişiklikleri ile hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına hukukî sonuç bağlandığı gibi, sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilerek 5 yıl boyunca denetim süresine tabi tutularak özgürlüğünün kısıtlanması, yaptırımlara tabi tutulması da İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesinde adil yargılanma hakkı başlığında düzenlenen, '1- Her şahıs gerek medenî hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan, kanuni, müstakil ve tarafsız bir mahkeme tarafından dâvasının mâkul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir. Hüküm alenî olarak verilir, şu kadar ki demokratik bir toplulukta âmme intizamının veya millî güvenliğin veya ahlâkın yararına veya küçüğün menfaati veya dâvaya taraf olanların korunması veya adaletin selâmetine zarar verebileceği bazı hususi hallerde, mahkemece zaruri görülecek ölçüde, aleniyet dâvanın devamınca tamamen veya kısmen basın mensupları ve halk hakkında tahdit edilebilir. 2- Bir suç ile itham edilen her şahıs suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar masum sayılır. 3- Her sanık ezcümle: a) Şahsına tevcih edilen isnadın mâhiyet ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı surette haberdar edilmek, b) Müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak, c) Kendi kendini müdafaa etmek veya kendi seçeceği bir müdafi veya eğer bir müdafi tâyin için mâli imkanlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade etmek, d) İddia şahitlerini sorguya çekmek, veya çektirmek, müdafaa şahitlerinin iddia şahitleriyle aynı şartlar altında davet edilmesini ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek, e) Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşamadığı takdirde bir tercümanın yardımından meccanen faydalanmak' şeklindeki düzenlemeye aykırı olduğu, Sanık hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz üzerine merci tarafından 5271 sayılı Kanun'un 231/5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenerek, somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkûmiyet, zararın giderilip giderilmediği, suçun inkılap yasasında belirtilen suçlardan bulunup bulunmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği gibi hususlara ilişkin hukuka aykırılıklar nedeniyle denetim yapılabilmesinin, açıklanması geri bırakılan hükmün içeriğine ilişkin olan hukuka aykırılıkların denetlenememesinin anılan sözleşmeye ek 7 numaralı protokolün l. maddesinde 'Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı' başlığı altında düzenlenen 'Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkûm edilen her kişi, mahkûmiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dâhil olmak üzere, yasayla düzenlenir' şeklindeki düzenlemeye aykırı olacağı, Anayasamızın 90. maddesi uyarınca 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarda kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır' düzenlemesi birlikte değerlendirildiğinde, AİHS'nin iç hukukumuzun uyulması zorunlu bir parçası olduğu ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kanun yararına bozma konusu olacağı anlaşılmakla, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun, 'Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz' şeklindeki 73/4. maddesi karşısında, adı geçen sanığın üzerine atılı kovuşturması şikâyete bağlı olan mala zarar verme suçu ile ilgili olarak mağdur ....'in 26.06.2013 tarihli oturumda, sanık ... hakkındaki şikâyetinden vazgeçtiğini bildirmesi karşısında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 73/4. ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8. maddeleri uyarınca sanık hakkında açılan davanın düşmesine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde hüküm kurulmasında isabet görülmediği" gerekçesiyle hükmün kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 17.02.2014 tarih ve 33209-2754 sayı ile; “...Sanık hakkında TCK'nun 151/1. maddesi gereğince cezalandırılması için açılan davada atılı suçun takibinin şikâyete bağlı olup, şikâyetçinin ise 26.06.2013 tarihli oturumda sanık hakkındaki şikâyetinden vazgeçmesi, şikâyetin dava ve yargılama şartı olmasına göre, şikâyetçinin vazgeçme beyanına karşı TCK'nun 73/6. maddesi uyarınca sanıktan diyecekleri sorulmamış ise de sanığın vazgeçmenin gerçekleştiği 26.06.2013 tarihli oturumda hazır olup vazgeçmeye karşı herhangi bir itirazı bulunmadığından, vazgeçmeyi zımmen kabul etmiş sayılacağının anlaşılması karşısında; Kanun yararına bozmaya atfen düzenlenen ihbarnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden Nazilli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 26.06.2013 tarih, 2013/245 esas ve 2013/207 karar sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nun 309. maddesi gereğince bozulmasına, sanık hakkında mala zarar verme suçundan ceza tayinine ilişkin bendin hükümden çıkartılmasına ve davanın, şikâyetçinin sanık hakkındaki şikâyetinden vazgeçmiş olması nedeniyle 5237 sayılı TCK’nun 73/4 ve 5271 sayılı 223/8. maddeleri uyarınca düşmesine" karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 24.03.2014 gün ve 384076 sayı ile; "İtirazın konusunu oluşturan uyuşmazlık; Açıklanması geri bırakılmış bulunan mahkûmiyet hükmünün bünyesine dâhil olan hukuka aykırılığın kanun yararına bozma yasa yoluna konu olup olamayacağının belirlenmesine ilişkindir. Uyuşmazlığın çözümü için hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun hukuki niteliğine bakıldığında; Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumu, 15.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 23. maddesiyle çocuklar hakkında, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Yasanın 23. maddesine eklenen 5-14. fıkralar ile büyükler için kabul edilmiştir. Mahkûmiyet hükmünde tayin olunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması, suçun, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan İnkılap Yasalarında yer alan suçlar ile 01.03.2008 tarihinden itibaren işlenen suçlarda ise, suçun ayrıca 3713 sayılı Yasa ile 1632 sayılı Yasa kapsamında yer alan suçlardan olmaması, sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmaması, suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tamamen giderilmesi, sanığın bu kurumun uygulanmasını kabul etmesi koşullarının birlikte gerçekleşmesi ve mahkemece de, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması hâlinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek, sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacak ve denetim süresince de dava zamanaşımı süresi duracaktır. Sanığın denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlememesi ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranması hâlinde hakkında tesis olunan hüküm kaldırılarak davanın düşmesine karar verilecek, denetim süresi içerisinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması hâlinde hakkındaki mahkûmiyet hükmü açıklanacak, yükümlülüklerin yerine getirilmemesi durumunda ise, kısmen infaza karar verilebileceği gibi koşulları bulunmakta ise hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesi suretiyle yeni bir mahkûmiyet hükmü de tesis edilebilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 07.04.2009 gün ve 64-83, 06.04.2010 gün ve 76-77 ile 01.06.2010 gün ve 102-135 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden hükmün açıklanmasının geri bırakılması bünyesinde iki karar barındıran bir kurumdur. İlk karar teknik anlamda hüküm sayılan ancak açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle hukuken varlık kazanamayan bu nedenle hüküm ifade etmeyen, koşullara uyulması hâlinde düşme hükmüne dönüşecek, koşullara uyulmaması hâlinde ise varlık kazanacak olan mahkûmiyet hükmü, ikinci karar ise, bu ön hükmün üzerine inşa edilen ve önceki hükmün varlık kazanmasını engelleyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu ikinci kararın en temel ve belirgin özelliği varlığı devam ettiği sürece, ön hükmün hukuken sonuç doğurma özelliği kazanamamasıdır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulacak yasa yolu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231. maddesinin 12. fıkrası gereğince ‘itiraz’ yasa yoludur. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği hüküm ise, bilahare davanın düşmesi kararı verildiğinde veya hükmün açıklanması ya da yeni bir hüküm kurulması hâlinde varlık kazanacağından ve ancak bu hâlde 1412 sayılı Kanunun 305 ve 5271 sayılı Kanunun 223. maddeleri uyarınca temyiz edebilme olanağına kavuşabileceğinden, bu aşamadan önce hukuken varlık kazanmamış bulunan bu hükmün temyiz merciince denetlenebilme imkânı bulunmamaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kanun yararına bozma yasa yoluyla da denetlenmesi mümkündür. Ancak, kanun yararına bozma yasa yolunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, 5271 sayılı Kanunun 309. maddesinde aleyhe bozma yasağının sadece davanın esasını çözümleyen hükümlerle sınırlı olarak kabul edilmesi nedeniyle 5271 sayılı Yasanın 5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenecek, hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkûmiyet, zararın giderilip giderilmediği, suçun İnkılap Yasasında belirtilen suçlardan bulunup bulunmadığı, Askeri Ceza Yasası ile 3713 sayılı Yasa kapsamındaki suçlardan olup olmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği gibi hususlar denetlenecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının dayanağını oluşturan mahkûmiyet hükmü ise, hükmün açıklanması, düşme kararının verilmesi veya yeni bir mahkûmiyet hükmünün tesisinden sonra temyiz incelemesine konu olabilecek, temyiz yasa yoluna başvurulmadan kesinleşmesi hâlinde ise koşulları bulunduğu takdirde kanun yararına bozma yasa yolu ile incelenebilecektir. Hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar ancak hükmün hukuken varlık kazanması hâlinde olağan ve olağanüstü yasa yolları denetimine konu olabileceğinden, henüz hukuken varlık kazanmayan bir hükmün ne olağan ne de olağanüstü yasa yolu denetimine konu olması mümkün değildir. Bu itibarla, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği durumda, hükmün içeriğine dâhil bulunan hukuka aykırılıkların kanun yararına bozma yasa yolu ile denetlenmesi imkânı bulunmamaktadır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 22.05.2012 tarih ve 498-211 karar sayılı; '....Görüldüğü gibi, hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar ancak hükmün hukuken varlık kazanması hâlinde olağan ve olağanüstü yasa yolları denetimine konu olabileceğinden, henüz hukuken varlık kazanmayan bir hükmün ne olağan ne de olağanüstü yasa yolu denetimine konu edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği ahvalde hükmün içeriğine dâhil bulunan hukuka aykırılıkların, yasa yararına bozma yasa yoluyla denetlenmesi olanağı bulunmamaktadır. Yasa koyucu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edilen mahkûmiyet hükmünün olağan yasa yolu olan temyizen incelenmesini dahi yasaklamışken, henüz hukuken varlık kazanmamış bu hükümdeki hukuka aykırılıkların olağan denetim süreci sonlanmadan, olağanüstü bir yasa yolu olan yasa yararına bozma yasa yoluyla denetlenebileceğini kabul etmek, yasa yollarında hâkim olan temel ilkelere açıkça aykırılık oluşturacağı gibi, temyiz ve yasa yararına bozma yasa yolunun gerek başvuru koşulları, gerekse sonuçlarındaki farklılıklar ile olağanüstü bir yasa yolu olan yasa yararına bozma kurumunun konuluş amacı nazara alındığında ileride telafisi mümkün olmayan sorunlara da yol açabilecektir. Diğer taraftan henüz hukuki varlık kazanmayan bir hükmü, ancak kesinleşmiş hükümlere karşı son yasal çare olarak başvurulabilecek bir yasa yolu denetimine tabi kılmak 5271 sayılı Yasanın 231. maddesinin 5. fıkrasının; '...Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade eder' 11. fıkrasının; 'Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir', 8. fıkrasının; 'Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur', Şeklindeki düzenlemelerine açıkça aykırı olduğu gibi, bir kararın olağan denetim yolları ile incelenmeksizin doğrudan olağanüstü yasa yoluna tabi kılınması sonucunu doğuracağından, yasa yollarındaki sisteme de aykırılık oluşturur. Ayrıca, bir kararın biri olağanüstü diğeri olağan olmak üzere iki kez aynı temyiz merciince farklı yöntemlerle incelenmesi usul karmaşasına yol açacak ve böyle bir uygulama yasa yollarının konuluş amacına da aykırılık teşkil edecektir' şeklindeki ilamında da, mahkûmiyet hükmü kurulup, hükmün açıklanmasının geri bırakıldığı olayda, aynı sanık hakkında aynı fiil nedeniyle ikinci kez açılan kamu davasının önceden verilmiş bir hüküm bulunduğundan bahisle reddi gerektiğine dair kanun yararına bozma isteminde, bozma nedeninin, henüz açıklanmamış bulunan mahkûmiyet hükmünün bünyesine dâhil olan bir hukuka aykırılık olması nedeniyle kanun yararına bozma yasa yoluna konu olamayacağından, kanun yararına bozma isteminin reddine karar verilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Gene, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 16.12.2013 gün ve 28612-25212 sayılı, 7. Ceza Dairesinin 19.02.2014 gün ve 23587-2476 sayılı, 11. Ceza Dairesinin 22.01.2014 gün ve 26649-1213 sayılı ve 15. Ceza Dairesinin 17.02.2014 gün ve 89-2722 sayılı ilamlarında da, henüz açıklanıp, varlık kazanmamış bulunan mahkûmiyet hükmüne ilişkin olan hukuka aykırılıkların kanun yararına bozma yasa yoluna konu olamayacağı kabul edilmiştir. Bu açıklamalar karşısında somut olaya bakıldığında, hükümlü ... hakkında tesis olunan mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi, sanığa atılı eylemin takibinin şikâyete bağlı olması ve mağdurun şikâyetinden vazgeçmesi karşısında, sanık hakkındaki kamu davasının 5237 sayılı TCK'nun 73/4 ve 5271 sayılı CMK'nun 223/8. maddeleri uyarınca düşürülmesi gerektiğinin gözetilmemesine ilişkin hukuka aykırılık iddiasının, henüz hukuken varlık kazanmamış olan mahkûmiyet hükmüne yönelik olması nedeniyle kanun yararına bozma yasa yoluna konu olması mümkün değildir. Bu itibarla, Özel Dairece, henüz açıklanmamış bulunan mahkûmiyet hükmüne ilişkin olan kanun yararına bozma isteminin reddine karar verilmesi yerine yazılı şekilde istemin kabulüne ve sanık hakkındaki kamu davasının düşürülmesine karar verilmesinin isabetli olmadığı" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 05.05.2014 tarih ve 8111-8669 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kovuşturulması şikâyete bağlı olan mala zarar verme suçu ile ilgili olarak mağdurun 26.06.2013 tarihli oturumda, sanık hakkındaki şikâyetinden vazgeçtiğini bildirmesi nedeniyle TCK'nun 73/4 ve 5271 sayılı CMK'nun 223/8. maddeleri uyarınca davanın düşmesine karar verilmesi gerekirken, kurulan mahkûmiyet hükmünün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin olarak verilen kararın kanun yararına bozma konusu yapılıp yapılamayacağının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya içeriğinden; Sanık hakkında Nazilli Cumhuriyet Başsavcılığının 08.05.2013 tarihli ve 1541-633 sayılı iddianamesiyle, mağdur ....'in evinin girişinde plastik şişe içerisinde bulunan zeytinyağını, burada bulunan kilime dökerek kirletmek suretiyle zarar vermesi nedeniyle TCK’nun 151/1 ve 53. maddeleri uyarınca mala zarar verme suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, Mağdur ....'in kovuşturma aşamasında sanığın da hazır bulunduğu 26.06.2013 tarihli oturumda, sanıktan şikâyetçi olmadığını beyan ettiği, ancak yerel mahkemece aynı oturumda sanığın TCK'nun 151/1, 168/1 ve 62. maddeleri gereğince 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin hükmün CMK'nun 231/5. maddesi gereğince açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, bu kararın itiraz edilmeksizin 17.07.2013 tarihinde kesinleştiği, yerel mahkemece, mağdurun yargılama sırasında şikâyetinden vazgeçtiğini bildirmesine rağmen kovuşturulması şikâyete bağlı olan atılı suçtan sanığın cezalandırıldığının fark edilmesi üzerine durumun Adalet Bakanlığına bildirildiği, Adalet Bakanlığınca, Nazilli Asliye Ceza Mahkemesince verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar yerine davanın düşmesine karar verilmesi gerektiğinden bahisle kanun yararına bozma talebinde bulunulduğu, Anlaşılmaktadır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 23. maddesiyle 5271 sayılı Kanunun 231. maddesine eklenen 5 ila 14. fıkrayla büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanunun 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanunun 23. maddesi değiştirilmek suretiyle, denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular, hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır. Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanunun 562. maddesi ile 5271 sayılı Kanunun 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, 6008 sayılı Kanunun 7. maddesiyle maddenin 6. fıkrasının sonuna "sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez" cümlesi, 6545 sayılı Kanunun 72. maddesiyle de maddenin 8. fıkrasına "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasına karar verilemez" cümlesi eklenmiştir. 5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanunlarla 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1) Suça ilişkin olarak; a- Yapılan yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b- Suçun Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2) Sanığa ilişkin olarak; a- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması, b- Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması, c- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, d- Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, e- Sanığın, hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, esas itibarıyla bünyesinde iki karar barındıran bir kurumdur. İlk karar teknik anlamda hüküm sayılan ancak açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle hukuken varlık kazanamayan bu nedenle hüküm ifade etmeyen, koşullara uyulması hâlinde düşme hükmüne dönüşecek, koşullara uyulmaması hâlinde ise varlık kazanacak olan mahkûmiyet hükmüdür. İkinci karar ise, bu ön hükmün üzerine inşa edilen ve önceki hükmün varlık kazanmasını engelleyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu ikinci kararın en temel ve belirgin özelliği varlığı devam ettiği sürece, ön hükmün hukuken sonuç doğurma özelliği kazanamamasıdır. Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildikten sonra, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması hâlinde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak kamu davasının 5271 sayılı CMK’nun 223. maddesi uyarınca düşmesine karar verilecek, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde ise CMK'nun 231/11. maddesi gereğince hüküm açıklanacak, ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı hâlinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilecektir. CMK'nun 231/5. maddesinde sanık hakkında hukuki bir sonuç doğurmadığı belirtilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı sanığın belirli sürelerle denetime tabi tutulmasını öngörmesi, adli sicile işlenmese dahi kendisine mahsus bir sisteme kaydedilmesi, 6545 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra ikinci kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesine engel teşkil etmesi, yine müsadere, yargılama giderleri ve bu kapsamda vekâlet ücretinin sanığa yüklenmesi bakımından hukuki etkilerinin bulunması nedenleriyle bu karar esasında kesin bir hükmün hukuki sonuçlarını doğurmaktadır. (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, 13. Bası, İstanbul, 2016, s. 779-780) Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kesin bir hükmün hukuki sonuçlarını doğurduğu tespitinden sonra kurumun tabi olduğu olağanüstü kanun yolunun belirlenmesi açısından kanun yararına bozma konusuna ilişkin açıklamalara da değinmek gerekmektedir. Kanun yararına bozma kanun yolu, temyiz ve istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlere karşı başvurulabilen olağanüstü bir kanun yolu olup, amacı, ülke sathında uygulama birliğine ulaşılması, hâkim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki ciddi boyutlara ulaşan hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesidir. Bu kanun yoluna başvurabilmenin ilk ve temel koşulu verilen hüküm veya kararın istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş olmasıdır. Bu kapsamda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraz kanun yoluna tabi bulunması nedeniyle, gerek itiraz edilerek gerekse itiraz kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi hâlinde olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına bozma konusu yapılabileceğinde kuşku bulunmamaktadır. Kanun yararına bozma yoluna kimlerin, ne şekilde başvurabileceği CMK'nun 309. maddesinde belirtilmiştir. 309. maddenin 3. fıkrasında, “Yargıtay’ın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse hükmü kanun yararına bozar” denilmektedir. Madde metninde aleyhe bozma yapılıp yapılmayacağına ilişkin bir açıklık yoktur. Ancak, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.06.2005 gün ve 55-64; 04.07.2006 gün ve 185-175 sayılı kararları ve yerleşmiş içtihatlarında vurgulandığı üzere; sanık aleyhine kanun yararına bozma kanun yoluna başvurulabilmesi mümkündür; fakat, bu hâlde hükmün aleyhe sonuç doğurmamak üzere bozulması gerekir. Kanun yararına bozma yoluna başvurulması hâlinde söz konusu olabilecek bozma nedenleri ve sayılan bozma nedenlerinin varlığı durumunda, bozma kararı verildikten sonra izlenmesi gereken yol CMK'nun 309. maddenin 4. fıkrasında dört bent hâlinde gösterilmiştir. Buna göre bozma nedenleri; 5271 sayılı Kanunun 223. maddesinde tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, 309. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca; kararı veren hâkim veya mahkemece gerekli inceleme ve araştırma sonucunda, yeniden karar verilecektir. Bu hâlde, yargılamanın tekrarlanması yasağına ilişkin kurallar uygulanamayacağı gibi, davanın esasını çözen bir karar da bulunmadığı için verilecek hüküm veya kararda, lehe ve aleyhe sonuçtan da söz edilemeyecektir. Mahkûmiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin olması hâlinde ise, anılan fıkranın (b) bendi uyarınca, kararı veren hâkim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilecek, ancak bu hâlde verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamayacaktır. Davanın esasını çözen mahkûmiyet dışındaki diğer hükümlerin bozulmasında ise, (c) bendi uyarınca aleyhte sonuç doğurucu herhangi bir işlem yapılamayacağı gibi, yeniden yargılama yapılması yasağı nedeniyle kanun yararına bozma kapsamında yeniden yargılama da gerekmeyecektir. Aynı Kanun maddesinin 4. fıkrasının (d) bendi uyarınca, bozma nedeninin hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektirmesi hâlinde cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektirmesi hâlinde ise bu hafif cezaya Yargıtay ilgili ceza dairesince doğrudan hükmedilecektir. Bu hâlde de yargılamanın tekrarlanması yasağı bulunduğundan, Yargıtay ceza dairesince hükmün bozulması ile yetinilmeyip gereken kararın doğrudan ilgili daire tarafından verilmesi gerekmektedir. Gelinen bu aşamada "Adil yargılanma hakkı" ilkesi incelenmelidir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde hüküm altına alınan "adil yargılanma hakkı" hukukun üstünlüğü ile adalete erişimi koruyan ve kişilerin ceza muhakemesinin ilk aşaması olan soruşturmanın başından itibaren açık ve adil bir şekilde yargılanmalarını teminat altına alan mutlak bir hak olup, kişilerin hukuk devleti kuralları içinde makul sürede yargılanmasını öngörür. Adil yargılanma hakkı hukuk devleti ilkesinin bir gereği olup, bireyler için bir hak, devlet için ise bir görevdir. Adil yargılanma hakkının amacı, yargılamanın doğru, hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini sağlamaktır. Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak
Ceza Genel Kurulu, 2023/1 E., 2024/95 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasa'nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, 6008 sayılı Kanun'un 7.
Ceza Genel Kurulu         2023/1 E.  ,  2024/95 K. "İçtihat Metni" İTİRAZ İtirazname No : 2021/144750 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 2021/238 Değişik iş I. HUKUKÎ SÜREÇ Fuhuş suçundan sanığın, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 227/3, 62, 52/2 ve 53/1. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 3.320 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl süreyle denetim süresine tabi tutulmasına ilişkin Bursa 10. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 16.03.2021 tarihli ve 601-350 sayılı hüküm, Bursa 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.04.2021 tarihli ve 238 Değişik iş sayılı kararı ile itirazın reddine karar verilmek suretiyle aynı tarihte kesinleşmiştir. Bu hükme yönelik Adalet Bakanlığının 09.11.2021 tarihli ve 18339-2021-Kyb sayılı kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 30.12.2021 tarihli ve 144750 sayılı ihbarnamede; "Somut olayda, sanığın internet sitesinde takma ad ile görüntüsünü içeren ilan vererek kendi nam ve hesabına fuhuş yaptığı, sanığın kendi fuhşuna yönelik hareketlerinin atılı suçu oluşturmayacağı, suçun yasal unsurlarının oluşmadığı," gerekçesiyle kararın kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 07.06.2022 tarih, 3677-14389 sayı ve oy çokluğu ile; "Fuhuş suçunun faili herkes olabilecektir. Esasen söz konusu düzenlemenin bir anlamda fuhuş eyleminin reklamını cezalandırma hedefi olduğu nazara alındığında fıkrada düzenlenen suçun mağdurunun toplumu oluşturan herkes olduğunun kabulü gerekir, dolayısıyla failin söz konusu fuhşu yapan kişi olup olmamasının bir önemi bulunmamaktadır." gerekçesiyle kanun yararına bozma talebinin reddine karar verilmiştir. Daire Üyeleri .... ve ....; "TCK'nın 227/3. maddesinin düzenlendiği yer, fuhuş eyleminin kendisi suç oluşturmaz iken fuhuş yapmak için reklam niteliğinde belge hazırlayan kişinin eyleminin suç oluşturması, mağdur ile sanığın aynı kişi ile birleşmesinin bu suç yönünden mümkün olmadığı," düşüncesi ile karşı oy kullanmışlardır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.10.2022 tarih ve 144750 sayı ile; "Fuhuş suçunda suçun mağduru kendisine fuhuş yaptırılacak kimse olduğundan dolayı mağdurun kendi fuhşunu kolaylaştırmak, kendi fuhşunun hazırlık hareketini yapmak maksadıyla TCK'nın 227/3. maddesinde düzenlenen fiillerden birisini işlemesi durumunda, fuhuş suçunun mağduru aynı zamanda faili olamayacaktır. Diğer anlatımla kişi aynı suçun hem mağduru hem de faili sıfatını taşımamalıdır. Tüm bu nedenlerle, fuhuş amaçlı müşteri bulmak amacıyla internet sitesi üzerinden ilan vererek telefon numarası ve fotoğrafını yayınlayan sanığın suçun mağduru olduğu ve aynı suçun sanığı olamayacağı, yine bu fiillerin TCK'nın 227/3. maddesinde sayılan ürün niteliğinde olmadığı düşünüldüğünde, atılı suçun unsurlarının oluşmaması sebebiyle kanun yararına bozma talebinin kabulüne karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz yoluna başvurulmuştur. 5271 sayılı Kanun'un 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 01.11.2022 tarih ve 13509-21437 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONUSU VE ÖN SORUN Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı fuhuş suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararındaki hukuka aykırılığın kanun yararına bozma yolu ile incelenip incelenemeyeceğinin değerlendirilmesi gerekmektedir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Bursa Cumhuriyet Başsavcılığınca 12.06.2019 tarih ve 18233-14311 sayı ile sanığın TCK'nın 227/3. maddesinde düzenlenen fuhuş suçunu işlediği iddiasıyla cezalandırılması talebiyle kamu davası açıldığı, Bursa 10. Asliye Ceza Mahkemesince 16.03.2021 tarih ve 601-350 sayı ile sanığın fuhuş suçundan TCK'nın 227/3, 62, 52/2 ve 53/1. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 3.320 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, CMK'nın 231. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının Bursa 5. Ağır Ceza Mahkemesince 08.04.2021 tarih ve 238 değişik iş sayı ile itirazın reddine karar verilmek suretiyle anılan tarih itibarıyla kesinleştiği, Merci tarafından verilen itirazın reddi kararına yönelik Adalet Bakanlığının istem yazıları üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ihbarnamesi ile fuhuş suçunun unsurlarının oluşmadığı gerekçesiyle kanun yararına bozma talebinde bulunulduğu, Özel Dairece fuhuş suçunda failin söz konusu fuhşu yapan kişi olup olmamasının bir öneminin bulunmadığı ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yönelik itirazın reddine ilişkin merci kararının yerinde olduğu nedeniyle kanun yararına bozma talebinin reddine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Ön Soruna İlişkin Açıklamalar Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, hukukumuzda ilk kez çocuklar hakkında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu'nun 23. maddesi ile kabul edilmiş, 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 23. maddesiyle CMK'nın 231. maddesine eklenen 5 ilâ 14. fıkralarla büyükler için de uygulamaya konulmuş, aynı Kanun'un 40. maddesi ile 5395 sayılı Kanun'un 23. maddesi değiştirilerek denetim süresindeki farklılıklar hariç tutulmak kaydıyla çocuk suçlular ile yetişkin suçlular hükmün açıklanmasının geri bırakılması açısından aynı şartlara tabi kılınmıştır. Başlangıçta yetişkin sanıklar yönünden yalnızca şikâyete bağlı suçlarla sınırlı olarak, hükmolunan bir yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezaları için kabul edilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması, 5728 sayılı Kanun'un 562. maddesi ile CMK'nın 231. maddesinin 5 ve 14. fıkralarında yapılan değişiklikle, Anayasa'nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer alan suçlar istisna olmak üzere, hükmolunan iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezalarına ilişkin suçları kapsayacak şekilde düzenlenmiş, 6008 sayılı Kanun'un 7. maddesiyle maddenin 6. fıkrasının sonuna; "Sanığın kabul etmemesi hâlinde, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmez." cümlesi, 6545 sayılı Kanun'un 72. maddesiyle de maddenin 8. fıkrasına; "Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasına karar verilemez." cümlesi eklenmiştir. 5560, 5728, 6008 ve 6545 sayılı Kanun'larla CMK'nın 231. maddesinde yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; 1- Suça ilişkin olarak; a) Yapılan yargılama sonucu hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezası olması, b) Suçun Anayasa'nın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılap kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, 2- Sanığa ilişkin olarak; a) Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm edilmemiş olması, b) Yargılamaya konu kasıtlı suçun, sanık hakkında daha önce işlediği başka bir suç nedeniyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına ilişkin denetim süresi içinde işlenmemiş olması, c) Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hâle getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, d) Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önüne alınarak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, e) Sanığın, hakkındaki hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğine dair bir beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu şartların varlığı hâlinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve on sekiz yaşından büyük olan sanıklar beş yıl, suça sürüklenen çocuklar ise üç yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, esas itibarıyla bünyesinde iki karar barındıran bir kurumdur. İlk karar teknik anlamda hüküm sayılan ancak açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi nedeniyle hukuken varlık kazanamayan bu nedenle hüküm ifade etmeyen, koşullara uyulması hâlinde düşme hükmüne dönüşecek, koşullara uyulmaması hâlinde ise varlık kazanacak olan mahkûmiyet hükmüdür. İkinci karar ise, bu ön hükmün üzerine inşa edilen ve önceki hükmün varlık kazanmasını engelleyen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararıdır. Bu ikinci kararın en temel ve belirgin özelliği varlığı devam ettiği sürece, ön hükmün hukuken sonuç doğurma özelliği kazanamamasıdır. Sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki bir sonuç doğurmamasını ifade eden ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla karma bir özelliğe sahip bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildikten sonra, denetim süresi içinde kasten yeni bir suçun işlenmemesi ve yükümlülüklere uygun davranılması hâlinde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak kamu davasının CMK'nın 223. maddesi uyarınca düşmesine karar verilecek, denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranılması hâlinde ise CMK'nın 231. maddesinin 11. fıkrası gereğince hüküm açıklanacak, ancak mahkeme, kendisine yüklenen yükümlülükleri yerine getiremeyen sanığın durumunu değerlendirerek; cezanın yarısına kadar belirleyeceği bir kısmının infaz edilmemesine ya da koşullarının varlığı hâlinde hükümdeki hapis cezasının ertelenmesine veya seçenek yaptırımlara çevrilmesine karar vererek yeni bir mahkûmiyet hükmü kurabilecektir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek kanun yolu, CMK'nın 231. maddesinin 12. fıkrasında açıkça itiraz olarak belirtilmiştir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına yapılan itirazlar ve bunların incelenmesi usulüne ilişkin olarak Ceza Genel Kurulunca 03.02.2010 tarih ve 13-12 sayı ile; "...İtiraz merciince, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin karar, 231. maddenin 6. fıkrasında yer alan suça ve sanığa ilişkin objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılması gerektiği" kabul edilmiş ve bu uygulama Özel Dairelerce istikrarlı olarak uygulanmış ise de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına karşı yapılan itirazlarda, kararın sadece suça ve sanığa ilişkin objektif şartların gerçekleşip gerçekleşmediğiyle sınırlı olarak incelenmesi şeklindeki uygulama, ihtilaf konusu hususlara köklü çözüm sağlamadığından bahisle öğretide yoğun olarak eleştirilere maruz kalmıştır. İtiraz mercii, sadece CMK'nın 231. maddesindeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği hususuyla sınırlı bir inceleme değil, sübuta ilişkin değerlendirme de yapabilecektir. Örneğin, sanığa yüklenen suçun oluşmaması sebebiyle hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğinden bahisle itirazın kabulü yönünde karar, yani hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılması kararı verilebilir. Keza, itiraz mercii, vasıf değişikliği nedeniyle de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına karar verebilecektir. Örneğin, kasten yaralama olarak nitelendirilen fiilden dolayı sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi hâlinde itiraz mercii, sanığa yüklenen fiili kasten yaralama suçu değil de kasten öldürme suçuna teşebbüs olarak nitelendirmek suretiyle de itirazın kabulü yönünde karar verebilir. Yine görevi kötüye kullanma suçundan dolayı sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmüyle ilgili olarak hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi durumunda itiraz mercii, sanığa yüklenen fiilin görevi kötüye kullanma suçunu değil zimmet veya icbar suretiyle irtikap suçunu oluşturduğu gerekçesiyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının kaldırılmasına karar verebilecektir (İzzet Özgenç, Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması, 3. Yılında Ceza Adalet Sistemi-Hukuk Devletinde Suç Yaratılmasının ve Suçun Aydınlatılmasının Sınırları Sempozyumu, İstanbul Kültür Üniversitesi, Seçkin, 2008, s. 54-55; Cumhur Şahin-Neslihan Göktürk, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara, Seçkin, C. 2, s. 159-161, 203). Bu konudaki yoğun eleştirilerden sonra Ceza Genel Kurulunun 22.01.2013 tarihli ve 534-15 sayılı kararıyla hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı yapılan itirazın hem maddi olay hem de hukuki yönden itiraz merciince incelenmesi gerektiği kabul edilmiş, 17.02.2022 tarihli ve 90-98 sayılı kararıyla da aynı uygulama devam ettirilerek itiraz merciince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararın, CMK'nın 231. maddenin 6. fıkrasında yer alan suça ve sanığa ilişkin objektif uygulama koşullarının var olup olmadığı ile sınırlı olarak yapılması durumunda hak arama özgürlüğü ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 13. maddesindeki etkili başvuru hakkının ihlâl edilebileceği ve ayrıca ceza muhakemesi hukukunun maddi gerçeğe ulaşma amacıyla da bağdaşmayan sonuçlara neden olabileceği göz önüne alındığında itiraz merciinin CMK'nın 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığına dair yapılacak şekli denetim dışında esas bakımından da (suçun sübutu, nitelendirilmesi vb. konularda) değerlendirme yapması ve açıklanmayan hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıkları denetlemesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Diğer yandan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği hüküm ise, bilahare davanın düşmesi kararı verildiğinde veya hükmün açıklanması ya da yeni bir hüküm kurulması hâlinde varlık kazanacağından ve ancak bu durumda 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 305 ve CMK'nın 223. maddeleri uyarınca temyiz edilebilme olanağına kavuşabileceğinden, bu aşamadan önce henüz hukuken varlık kazanmamış bulunan bu hükmün temyiz merciince denetlenebilme olanağı bulunmamaktadır. Bu noktada, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına karşı başvurulabilecek kanun yolu ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesinin 20.07.2022 tarihli ve 121-88 sayılı kararına da değinmek gerekmektedir. CMK'nın 231. maddesinin, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz edilebileceği hükmünü ihtiva eden 12. fıkrasının Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülerek iptalinin istenmesi üzerine Anayasa Mahkemesince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının ve bu kurumun işleyişinin birçok temel hak ve özgürlüğe müdahale teşkil etmesi nedeniyle itiraz konusu fıkranın Anayasa'nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkı bağlamında incelenmesi neticesinde; CMK'nın 231. maddesinin 12. fıkrasında yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarına karşı itiraz yolunun açık olduğunu düzenleyen kuralın, bu kanun yoluna başvuranların iddia ve delillerinin dikkate alınmasında, çatışan menfaatlerin dengelenmesinde ve temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalenin demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluğunun ve ölçülülüğünün belirlenebilmesinde belirli ve etkili bir denetim yolu öngörmediği, bu durumun temel hak ve özgürlüklere yapılan müdahalelerin giderilmesinde ve kamu gücünü kullananların keyfî davranışlarının önüne geçilmesinde bireye tanınmış olan yetkili makama başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkını ihlal ettiği ve etkili başvuru hakkıyla bağdaşmadığı gerekçeleriyle Anayasa'nın 40. maddesine aykırı görerek iptal edilmiştir. Kanun yararına bozma yolu ise temyiz ve istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlere karşı başvurulabilen olağanüstü bir kanun yolu olup amacı, ülke sathında uygulama birliğine ulaşılması, hâkim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki ciddi boyutlara ulaşan hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesidir. Bu kanun yoluna başvurabilmenin ilk ve temel koşulu verilen hüküm veya kararın istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş olmasıdır. Bu kapsamda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraz kanun yoluna tabi bulunması nedeniyle gerek itiraz edilerek gerekse itiraz kanun yoluna başvurulmaksızın kesinleşmesi hâlinde olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına bozma konusu yapılabileceğinde kuşku bulunmamaktadır. Ancak kanun yararına bozma yolunda hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, CMK'nın 309. maddesinde aleyhe bozma yasağının sadece davanın esasını çözümleyen hükümlerle sınırlı olarak kabul edilmesi nedeniyle aynı Kanun'un 231. maddesinin 5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenerek, somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı, ceza miktarı, daha önceden kasıtlı bir suçtan mahkûmiyet, zararın giderilip giderilmediği, suçun inkılap kanunlarında belirtilen suçlardan olup olmadığı ve denetim süresinin doğru tayin edilip edilmediği gibi objektif hususlara ilişkin hukuka aykırılıklar nedeniyle bozulabilecek, saptanan hukuka aykırılıkların yeni bir yargılamayı gerektirdiği ahvalde yeniden yargılama yapılarak karardaki hukuka aykırılığın giderilmesi için dosyanın mahkemesine iadesine karar verilecek, yargılama gerekmeyen durumda ise hukuka aykırılık Yargıtay ilgili ceza dairesince veya Ceza Genel Kurulunca giderilecektir. Burada unutulmaması gereken husus, bu kanun yolunda denetlenenin hüküm olmayıp hükmün üzerine inşa edilmiş olan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı olduğudur. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının dayanağını oluşturan mahkûmiyet hükmü ise hükmün açıklanması, düşme kararı verilmesi veya yeni bir mahkûmiyet hükmünün tesisinden sonra temyiz incelemesine konu olabilecek ve ancak bu aşamadan sonra temyiz yoluna başvurulmadan kesinleşmesi hâlinde, koşulları bulunduğu takdirde kanun yararına bozma yolu ile denetlenebilecektir. Görüldüğü gibi hükmün içeriğindeki hukuka aykırılıklar ancak hükmün hukuken varlık kazanması hâlinde olağan ve olağanüstü kanun yolları denetimine konu olabileceğinden, henüz hukuken varlık kazanmayan bir hükmün ne olağan ne de olağanüstü kanun yolu denetimine konu edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verildiği ahvalde hükmün içeriğine dahil bulunan hukuka aykırılıkların, kanun yararına bozma yoluyla denetlenmesi olanağı bulunmamaktadır. Kanun koyucu, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının üzerine inşa edildiği mahkûmiyet hükmünün olağan kanun yolu olan temyizen incelenmesini dahi yasaklamışken, henüz hukuken varlık kazanmamış bu hükümdeki hukuka aykırılıkların olağan denetim süreci sonlanmadan, olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına bozma kanun yoluyla denetlenebileceğini kabul etmek, kanun yollarında hâkim olan temel ilkelere açıkça aykırılık oluşturacağı gibi, temyiz ve kanun yararına bozma yollarının gerek başvuru koşulları gerekse sonuçlarındaki farklılıklar ile olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına bozma kurumunun konuluş amacı nazara alındığında ileride telafisi mümkün olmayan sorunlara da yol açabilecektir. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 29.06.2010 tarihli ve 70-159 sayılı kararı da bu doğrultuda olup anılan kararda; "Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları 5271 sayılı CMK'nın 223. maddesinde belirtilen hükümlerden olmaması nedeniyle, CMK'nın 231/5-14. fıkralarındaki koşullar kapsamında denetlenerek somut olayda hükmün açıklanmasının geri bırakılması koşullarının bulunup bulunmadığı denetlenip bu hususlara yönelik aykırılıklardan hükmün bozulacağı" sonucuna varılmıştır. Diğer taraftan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.04.2018 tarihli ve 487-151 sayılı kararında; "CMK'nın 231/5. maddesinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının sanık hakkında hukuki bir sonuç doğurmayacağı hüküm altına alınmış ise de, sanığın belirli sürelerle denetime tabi tutulmasını öngörmesi, adli sicile işlenmese dahi kendisine mahsus bir sisteme kaydedilmesi, 6545 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten sonra ikinci kez hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesine engel teşkil etmesi, yine müsadere, yargılama giderleri ve bu kapsamda vekâlet ücretinin sanığa yüklenmesi bakımından hukuki etkilerinin bulunması nedenleriyle bu karar, esasında kesin bir hükmün bir kısım hukuki sonuçlarını doğurmaktadır. Bu bağlamda temyiz ve istinaf kanun yollarından geçmeksizin kesinleşen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararların ülke sathında uygulama birliğine ulaşmak ve ciddi boyutlara ulaşan hukuka aykırılıkların toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi amacıyla olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına bozma konusu yapılabileceği kabul edilmelidir." şeklindeki gerekçe ile sanık hakkında mala zarar verme suçundan verilip itiraz edilmeksizin kesinleşen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşme kararı verilmesi gerektiğinden bahisle kanun yararına bozma konusu yapılması üzerine Özel Dairece TCK'nın 73/4 ve 5271 sayılı Kanun'un 223/8. maddeleri uyarınca sanık hakkında mala zarar verme suçundan açılan kamu davasının düşmesine dair kararının isabetli olduğu sonucuna ulaşılmış ise de henüz hukuki varlık kazanmayan bir hükmü, ancak kesinleşmiş hükümlere karşı son çare olarak başvurulabilecek bir kanun yolu denetimine tabi kılmak; CMK'nın 231. maddesinin 5. fıkrasının; "…Hükmün açıklanmasının geri bırakılması, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukukî sonuç doğurmamasını ifade eder.", 11. fıkrasının; "Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlemesi veya denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere aykırı davranması halinde, mahkeme hükmü açıklar.", 10. fıkrasının; "Denetim süresi içinde kasten yeni bir suç işlenmediği ve denetimli serbestlik tedbirine ilişkin yükümlülüklere uygun davranıldığı takdirde, açıklanması geri bırakılan hüküm ortadan kaldırılarak, davanın düşmesi kararı verilir.", 8. fıkrasının; "Denetim süresi içinde dava zamanaşımı durur.", Şeklindeki düzenlemelerini açıkça ihlâl ettiği gibi bir kararın olağan denetim yolları ile incelenmeksizin doğrudan olağanüstü kanun yoluna tabi kılınması sonucunu doğuracağından kanun yolları sistemine de aykırılık oluşturur. Ayrıca bir kararın biri olağanüstü diğeri olağan olmak üzere iki kez aynı merci tarafından farklı yöntemlerle incelenmesi usul karmaşasına yol açacak ve böyle bir uygulama kanun yollarının konuluş amacına da ters düşecektir. B. Ön Soruna İlişkin Hukuki Nitelendirme Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma istemi, internet sitesinde takma isim ve görüntüsünü içeren ilan vererek kendisi adına fuhşu kolaylaştıran sanığın eyleminin TCK'nın 227/3. maddesinde düzenlenen fuhuş suçunu oluşturmayacağı nedenine dayanmakta ise de; istem konusu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının CMK'nın 231. maddesi uyarınca henüz hukuki varlık kazanmamış olması ve hükmün içeriğinin denetlenmesini gerektirmesi nedenleriyle kanun yararına bozma konusu yapılmasının mümkün olmadığı, aksi düşüncenin ise anılan kararın olağan denetim yolları ile incelenmeksizin doğrudan olağanüstü kanun yoluna tabi kılınması ve biri olağanüstü diğeri olağan olmak üzere iki kez aynı merci tarafından farklı yöntemlerle incelenmesi suretiyle usul karmaşasına yol açacağı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir. Ulaşılan bu sonuç karşısında, asıl uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Genel Kurul Üyesi; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. V. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının DEĞİŞİK GEREKÇEYLE KABULÜNE, 2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 07.06.2022 tarihli ve 3677-14389 sayılı kanun yararına bozma isteminin esastan reddi kararının KALDIRILMASINA, 3- Adalet Bakanlığının 09.11.2021 tarihli ve 94660652-105-16-18339-2021-Kyb sayılı kanun yararına bozma isteminin, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararındaki hukuka aykırılığın kanun yararına bozma yolu ile incelenemeyeceği gerekçesiyle REDDİNE, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 28.02.2024 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

1982 Anayasası'nda belirtilen İnkılap Kanunlarının korunmasındaki temel amaç aşağıdakilerden hangisidir?

A) Yürütme erkinin yasama üzerindeki denetimini artırmak
B) Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve laiklik niteliğini koruma
C) Yargı bağımsızlığını evrensel standartlara ulaştırmak
D) Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasını engellemek
E) Yasama dokunulmazlığının sınırlarını belirlemek

Bu maddeyle ilgili 13 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol