1982 Anayasası Madde 30

1982 Anayasası 30. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 30- (Değişik: 7/5/2004-5170/4 md.) Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz. D. Kamu tüzel kişilerinin elindeki basın dışı kitle haberleşme araçlarından yararlanma hakkı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

75 karar eşleşti
4. Ceza Dairesi, 2022/12164 E., 2022/19373 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Hakaret suçu Anayasanın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10.
4. Ceza Dairesi         2022/12164 E.  ,  2022/19373 K. "İçtihat Metni" KARAR Hakaret suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama sonunda, sanığın beraatine dair ... Asliye Ceza Mahkemesi tarafından verilen 08/10/2015 tarih ve 2014/1012 E., 2015/601 K sayılı kararın, katılan vekili tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 05/07/2022 tarih ve 2020/17029 E., 2022/16839 K. sayılı kararıyla; “Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Sanığın iddianamede katılan yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi, Kanuna aykırı ve katılan ... vekilinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine", oy çokluğuyla karar verilmiştir.” I- İTİRAZ NEDENLERİ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 12/9/2022 gün ve 2015/417899 sayılı yazısıyla; “ İtiraza konu uyuşmazlık; sanığa atılı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. Sanık ... hakkında ... Cumhuriyet Başsavcılığının 24/10/2014 gün ve 2014/103728 soruşturma, 2014/50296 esas sayılı iddianamesiyle, "Müştekinin ... ... Şubesinde çalıştığı olay günü şüphelinin bir iş nedeniyle bankaya gittiği ancak işinin geciktiği gerekçesiyle sinirlendiği daha sonra ... üzerinden müştekiye hitaben ''... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor'' şeklinde alenen hakaret içerikli yazı yazdığı," belirtilerek hakaret suçundan TCK nın 125/1-2-4, 53. maddeleri uyarınca hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır. Yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Ceza Mahkemesinin 08/10/2015 gün ve 2014/1012 esas, 2015/601 karar sayılı kararıyla, "Çözülmesi gereken sorun sanığın iddianamede bahsi geçen yargılamaya konu yazının hakaret içerip içermediği noktasında toplanmaktadır. Sanığın söz konusu bankaya bir işlem yaptırmak için gittiği açıktır. Bireylerin kamu görevlilerini eleştirme hakkı vardır. Bu hak kullanılırken yukarıda da belirtildiği üzere eleştiri çerçevesinin aşılmaması gerekmektedir. Eleştiri bir övgü olmadığına göre sert ve haşin olması, taciz ve muahezeleri içermesi gayet doğaldır. Bir olayda eleştiri sınırlarının aşılıp aşılmadığı değerlendirilirken eleştiriye konu olan söz ya da yazının tüm olarak ele alınması gerekir. Müştekinin şikayet dilekçesine ekli sanığın gönderdiği belirtilen yazının tümü irdelendiğinde ise sanığın ilgili bankanın genel müdürlüğüne kurumda bir kılık kıyafet yönetmeliği olup olmadığı şayet var ise müştekinin neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir buluz ile şube içinde geziyor şeklinde soru sorarak buna cevap istediği, yazmış olduğu yazıdan anlaşılmaktadır. Sanığın yazdığı bu cümlede yazının geneli dikkate alındığında kastının müştekiye hakaret niteliğinde olmadığı müştekinin kılık kıyafetini eleştirdiği, eleştirinin de olsa olsa ağır bir eleştiri niteliğinde olduğu kanaatine varılmış, bu nedenle atılı hakaret suçunun manevi unsurunun oluşmadığı kanaatine varılarak, 5271 Sayılı CMK'nun 223/2-c maddesi gereğince beraatine karar vermek gerekmiş tüm bu nedenlerle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur." değerlendirmesiyle sanık hakkında CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca beraat kararı verilmiştir. Katılan vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05/07/2022 gün ve 2020/17029 esas, 2022/16839 sayılı kararı ile, “Sanığın iddianamede katılana yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi," gerekçesiyle Yerel Mahkeme beraat kararının oy çokluğu ile bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05/07/2022 gün ve 2020/17029 esas, 2022/16839 sayılı ilamının muhalefet gerekçesinde açıklandığı üzere: Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Hakaret suçu Anayasanın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin ve Anayasanın 74. maddesinde düzenlenen şikayet hakkının sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, dilekçe hakkı, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması yada şikayet hakkı vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır. Ceza Genel Kurulu’nun 14/10/2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusalüstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steur-Hollanda kararı, 2003, prg. 39) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı, şikayet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avusturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolovyski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Paturel-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Hajris/Boylş/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520). Hukuksuz bir muameleye maruz kalan kişinin bu haksızlığı icra eden sivil veya kamu görevlisi olan kişiye, hukuk önünde hesaplaşması anlamına gelen sözler hakaret olarak düşünülmemelidir. Zira bu halde Anayasayla güvence altına alınan (m.74) şikayet hakkının kullanımı söz konusudur. Bu kişinin ilgili makamlara müracaat etmesi de şikayet hakkının kullanılması amacıyla hareket ettiğinin göstergesi olmaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın olay tarihinde katılanın çalıştığı banka şubesine işlem yaptırmak için gittiği, katılan tarafından kendisinin oyalandığını, aşağılandığını ve işleminin uzun sürdüğünü belirterek bankanın internet sayfasında bulunan “sorun çözelim” bölümüne, “09/07/2014 tarihinde ... Adliyesi şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanım efendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklağından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saaat 22 dakikada yaptılar dışardan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bunla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanım efendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılık kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanım efendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikayetçiyim ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... Adalet Sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telafisini ve ... hanımın özrünü bekliyorum” Şeklinde yazarak, katılanın giyiminin bankanın kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olup olmadığını sormak suretiyle banka şubesinde yaşadığı gecikme ve aksaklıklar nedeniyle şikayetçi olduğu, olayın oluş biçimi, yazı içeriği değerlendirildiğinde, sanığın maruz kaldığını düşündüğü ve iddia ettiği haksızlığa karşı bankanın internet sayfasının “sorun çözelim” bölümünde şikayetini dile getirdiği, yazı içeriğinde kıyafet yönetmeliğinden bahsederek katılanın kıyafetine yönelik ağır eleştiride bulunduğu, sanığın eyleminin şikayet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığı, şikayet içerikli yazı bir bütün olarak ele alındığında, sanığın katılana hakaret etme kastının bulunmadığı, sanığın şikayet ve eleştiri hakkını kullandığı, hakaret suçunun manevi öğesinin oluşmadığı, yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında verilen beraat kararının onanmasına karar verilmesi gerekirken, Yüksek Daire tarafından "sanığın iddianamede katılana yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu" kabul edilerek yerel mahkeme beraat hükmünün bozulmasına karar verilmesi, Kanuna aykırı görülerek olağanüstü itiraz kanun yoluna başvurulmuştur. SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenlerle; 1. İtirazımızın KABULÜ ile, 2. Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05/07/2022 tarihli ve 2020/17029 esas, 2022/16839 karar sayılı BOZMA kararının KALDIRILMASI, 3. ... (Kapatılan) ... Asliye Ceza Mahkemesinin 08/10/2015 gün ve 2014/1012 esas, 2015/601 karar sayılı kararıyla sanık ... hakkında hakaret suçundan verilen beraat hükmünün ONANMASINA karar verilmesi, 4. İtirazımız yerinde görülmediği takdirde, 5271 sayılı Kanun’un 308/3. maddesi uyarınca bir karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi, Arz ve talep olunur.” talep edilmiştir. ll- GEREĞİ DÜŞÜNÜLDÜ: Sanığın, iddianamede katılan yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi kanuna aykırıdır. III- KARAR: Yukarıda açıklanan gerekçelerle, Bu itibarla; Dairemizin 05/07/2022 tarih ve 2020/17029 E., 2022/16899 K. sayılı bozma kararındaki gerekçeye göre, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı yerinde görülmediğinden 6352 sayılı Yasanın 99/3 maddesiyle CMK'nın 308. maddesine eklenen 3. fıkra hükmüne göre, dosyanın Ceza Genel Kuruluna GÖNDERİLMESİNE, 11/10/2022 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (Muhalif) (Muhalif) KARŞI OY Sanık ... hakkında yerel mahkemece hakaret suçundan verilen beraat kararı, sanığın internet sitesine yazmış olduğu sözlerin hakaret suçunu oluşturduğu gerekçesiyle Dairemizce oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemenin beraat gerekçesi yerinde olduğundan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum. Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Hakaret suçu Anayasanın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin ve Anayasanın 74. maddesinde düzenlenen şikayet hakkının sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, dilekçe hakkı, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması yada şikayet hakkı vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır. Ceza Genel Kurulu’nun 14/10/2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusalüstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steur-Hollanda kararı, 2003, prg. 39) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı, şikayet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avusturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolovyski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Paturel-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Hajris/Boylş/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520). Hukuksuz bir muameleye maruz kalan kişinin bu haksızlığı icra eden sivil veya kamu görevlisi olan kişiye, hukuk önünde hesaplaşması anlamına gelen sözler hakaret olarak düşünülmemelidir. Zira bu halde Anayasayla güvence altına alınan (m.74) şikayet hakkının kullanımı söz konusudur. Bu kişinin ilgili makamlara müracaat etmesi de şikayet hakkının kullanılması amacıyla hareket ettiğinin göstergesi olmaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanığın olay tarihinde katılanın çalıştığı banka şubesine işlem yaptırmak için gittiği, katılan tarafından kendisinin oyalandığını, aşağılandığını ve işleminin uzun sürdüğünü belirterek bankanın internet sayfasında bulunan “sorun çözelim” bölümüne “09.07.2014 tarihinde ... Adliyesi şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanım efendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklağından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saaat 22 dakikada yaptılar dışardan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bunla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanım efendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılık kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanım efendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikayetçiyim ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... Adalet Sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telafisini ve ... hanımın özrünü bekliyorum” şeklinde yazarak katılan hakkındaki şikayetini dile getirdiği, olayın oluş biçimi, yazı içeriği değerlendirildiğinde, sanığın maruz kaldığını düşündüğü ve iddia ettiği haksızlığa karşı bankanın internet sayfasının “sorun çözelim” bölümüne şikayette bulunduğu yazı içeriğinde kıyafet yönetmeliğinden bahsederek katılanın kıyafetine yönelik ağır eleştiride bulunduğu, sanığın eyleminin şikayet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığının anlaşılması karşısında, olayda TCK'nın 26/1. maddesinde düzenlenen "hakkın kullanılması" kapsamında hukuka uygunluk nedeninin bulunduğu gözetilerek sanık hakkında verilen beraat kararının onanması gerekir. Sonuç olarak sanık tarafından katılana yönelik oluşturulan şikayet içerikli yazı bütünlüğü dikkate alındığında, sanığın katılana hakaret etme kastının bulunmadığı, sanığın şikayet ve eleştiri hakkını kullandığı, hakaret suçunun manevi ögesinin oluşmadığı, yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu kanaati ile, beraat kararının bozulması yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum. 11/10/2022 KARŞI OY Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Somut olayda sanığın bankadaki işlemin geciktirilmesine bir tepki olarak, katılanın çalıştığı ...’a ait internet şubesindeki “sorun çözelim” adlı platformda yazdığı suça konu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; sanığın ilgili bankanın genel müdürlüğüne kurumda kılık kıyafet yönetmeliği olup olmadığını, şayet var ise katılanın neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde gezdiğini sorarak gerekli uyarının yapılmasını ve katılanın hal ve davranışlarından rahatsız olduğunu belirterek şikayetçi olduğu anlaşılmıştır. Sanığın yazdığı yazının geneli dikkate alındığında, katılana hakaret kastının olmadığı, katılanın giyiminin bankanın kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olup olmadığını sorarak banka şubesinde yaşadığı gecikme ve aksaklıklar nedeniyle şikayetçi olduğu, sanığın eyleminin şikayet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığı, hakaret suçunun manevi unsurunun oluşmadığı, mahkemenin sanığın beratine yönelik kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu kanaati ile; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının aynı gerekçelerle yapmış olduğu itirazın kabul edilerek, 05/07/2022 tarihli ve 2020/17029 esas ve 2022/16839 sayılı BOZMA kararının kaldırılması düşüncesi ile sayın çoğunluk görüşüne iştirak etmiyorum. 11/10/2022 ÜYE

Diğer kararlar (4)

4. Ceza Dairesi, 2014/48071 E., 2015/534 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Hakaret suçu, Anayasanın 24 ila 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10.
4. Ceza Dairesi         2014/48071 E.  ,  2015/534 K. "İçtihat Metni" Tebliğname No : KD - 2014/376917 Hakaret suçundan sanık S.. S.. hakkında yapılan yargılama sonunda, sanığın mahkumiyetine dair Patnos Sulh Ceza Mahkemesi'nce verilen 17.02.2011 tarih ve 2010/238 Esas 2011/40 Karar sayılı hükmün sanık tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 28.04.2014 gün ve 2013/1332 Esas 2014/13960 Karar sayılı kararıyla; "Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; Sanığa yükletilen hakaret eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, Cezanın kanuni bağlamda uygulandığı, Anlaşıldığından sanık S.. S..'nun ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA" karar verilmiştir. I- İTİRAZ NEDENLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04/12/2014 tarih ve 2014/28237691719 sayılı yazısı ile; “Yüksek Dairenizin bir çok kararında belirtildiği gibi; Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı üzerindeki hakları olup, bu suçun oluşabilmesi için fiilin, gerçek bir kişinin belirtilen kişilik haklarını rencide edecek şekilde işlenmesi gerekmektedir. Hakaret suçu, Anayasanın 24 ila 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır." Yüksek Yargıtay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları gerektiğine işaret etmiş ancak bunların kamu görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermelerini de kaçınılmaz görmüştür. İtiraza konu olayımızda Patnos İlçe Seçim Kurulu seçim katibi olan sanığın, ilçe seçim kurulu başkanı müşteki aleyhine Patnos Asliye Hukuk Mahkemesine iş mahkemesi sıfatıyla tazminat davası açtığı, açılan bu dava dilekçesinde müştekinin kendisine mobbing uyguladığını belirterek internetten aldığı mobbinge ait açıklamaları dilekçesine yazdığı burada alıntı yaparak " düşmanlıktan hoşlanmak, can sıkıcı içinde zevk arayışında bulunmak" şeklinde cümlelere yer verdiği, ayrıca davasını açıklarken "talihsizlikler serisinin başlangıcı olur bu durum... saçmalıklar serisinin..." dediği aralarında dava konusu bir olaydan bahsederken müştekiye " art niyetini gösteren ilçe seçim kurulu başkanı" şeklinde ithamda bulunduğu iddia ve kabul edilmiştir. Dava konusu olaya ilişkin sözlerin ağır, incitici ve yaralayıcı olduğu kuşkusuzdur. Ancak dava dilekçesi bir bütün olarak incelendiğinde ve açılan davanın niteliği de göz önünü alındığında sanığın kullanmış olduğu sözlerin yargı otoritesini sarsmayı hedef almadığı, müştekinin onur, şeref ve saygınlığını rencide eder boyuta ulaşmadığı, iddiasını ispata yönelik olarak eleştiri niteliğinde bulunduğu, bu ifadelerin TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği atılı hakaret suçunun öğelerinin oluşmadığı gözetilerek mahkumiyet hükmü kurulamayacağı düşünülmüştür. SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan gerekçelerle Yüksek Dairenizin 28/04/2014 gün 2013/1332 ve Esas, 2014/13960 Karar sayılı ilamı yeniden incelenerek mahkumiyet hükmüne yönelik onama kararının kaldırılması, "Sanığın müştekiye söylediği iddia ve kabul edilen sözlerin dava dilekçesi bir bütün olarak incelendiğinde ve açılan davanın niteliği de göz önünü alındığında yargı otoritesini sarsmayı hedef almadığı, müştekinin onur, şeref ve saygınlığını rencide eder boyuta ulaşmadığı, iddiasını ispata yönelik olarak eleştiri niteliğinde bulunduğu, bu ifadelerin TCK.nun 128. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerektiği atılı hakaret suçunun öğelerinin oluşmadığı gözetilerek mahkumiyet hükmü kurulamayacağı" yasaya aykırı bulunduğundan hükmün bozulması, eğer itiraz yerinde görülmez ise dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi itirazen arz ve talep olunur." isteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği düşünüldü: II- İTİRAZIN KAPSAMI İtiraz, hakaret suçundan, sanık S.. S.. hakkında verilen mahkumiyet kararının onanmasına dair, Dairemizin 28/04/2014 tarihli kararına ilişkindir. III- KARAR Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın itiraz gerekçeleri yerinde görülmekle, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle eklenen 5271 sayılı CMK'nın 308. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İTİRAZIN KABULÜNE, Dairemizce verilen 28.04.2014 tarih ve 2013/1332 esas, 2014/13960 karar sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, Patnos Sulh Ceza Mahkemesince verilen 17.02.2011 tarih ve 2010/238 esas, 2011/40 karar sayılı hükmün yeniden incelenmesi sonucu: Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- 5237 sayılı TCK’nın “hakaret” başlıklı 125. maddesinde; “ Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.” hükmüne yer verilmiştir. Ceza Genel Kurulu’nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Hakaret suçu, Anayasanın 24 ila 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır. İnceleme konusu somut olayda; Patnos İlçe Seçim Kurulu katibi olan sanığın, aynı zamanda Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi olan ilçe seçim kurulu başkanı müşteki tarafından mahkeme kaleminde görevlendirilmesi ve müştekinin kendisine karşı sergilediğini ileri sürdüğü olumsuz davranışları nedeniyle müşteki aleyhine açtığı işyerinde psikolojik taciz nedeniyle tazminat davası dilekçesinde sarf ettiği ve mahkemece hakaret kabul edilen “...talihsizlikler serisinin de başlangıcı olur bu durum...saçmalıklar serisinin... ; ...diyerek art niyetini gösteren ilçe seçim kurulu başkanı...” şeklindeki sözlerinin rahatsız edici ve ağır eleştiri olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak söylenen bu sözlerin somut bir fiil ya da olgu isnat etmek şeklinde olmadığı gibi, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek ağırlıkta sövme fiili olarak kabulü de suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum olacaktır. Kaldı ki sözlerin TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında kaldığı da anlaşılmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ifade özgürlüğüne ilişkin Sözleşmenin 10. maddesini yorumlarken, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin demokratik toplumunun karakteristik özelliklerinden olduğunu, bu değerlere sahip olmayan sistemin demokratik toplum olarak adlandırılmasının mümkün olmadığını, bu nedenle ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamaların bu değerlere aykırı düşmemesi ve meşru amaçla orantılı olması gerektiğini, sadece zararsız ve lehte olan düşünceler değil, devlet veya toplumun bir bölümü için rahatsız edici, saldırgan veya şok edici düşüncelerin de maddenin korumasına gireceğini belirtmektedir. (Handyside v Birleşik Krallık A 24 (1976); 1 EHRR 737 para: 49 PC.) Yukarıda yer verilen mevzuat hükümleri, yargı kararı ve açıklamalar ışığında, hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilmeden, mahkumiyet kararı verilmesi, 2- Kabule göre de; TCK’da hapis cezası ile adli para cezasının seçenekli yaptırım olarak öngörüldüğü hallerde öncelikle hapis ya da adli para cezasının neden seçildiği kanuni ve yeterli gerekçe gösterilerek açıklanmalı, daha sonra da alt ve üst sınırlar arasında kanuni ve yeterli gerekçe gösterilerek temel ceza belirlenmeli, TCK’nın 3. maddesinde yer alan “suç işleyen kişi hakkında işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunur” ilkesi de gözetilmelidir. Her ne kadar TCK'nın 125/3. maddesinde hapis cezasının alt sınırının 1 yıldan az olamayacağı düzenlenmiş ise de, bu düzenlemenin temel cezanın adli para cezası olarak seçilmesine engel olmayacağı gözönünde bulundurulmadan ve geçmiş mahkumiyeti bulunmayan sanık hakkında yeterli gerekçe gösterilmeden temel ceza olarak hapis cezası tercihi, Kanuna aykırı ve sanık S.. S..'nun temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden itiraz yazısına uygun olarak HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 08.01.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
4. Ceza Dairesi, 2014/10019 E., 2014/32255 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Hakaret suçu, Anayasanın 24 ila 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10.
4. Ceza Dairesi         2014/10019 E.  ,  2014/32255 K. "İçtihat Metni" Hakaret suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama sonunda, sanığın mahkumiyetine dair Bakırköy 5. Sulh Ceza Mahkemesi'nce verilen 14.07.2009 tarih ve 2009/259 Esas 2009/1146 Karar sayılı hükmün sanık tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 24.12.2013 gün ve 2012/34727 Esas 2013/33480 Karar sayılı kararıyla; "Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı üzerindeki hakları olup, bu suçun oluşabilmesi için fiilin, gerçek bir kişinin belirtilen kişilik haklarını rencide edecek şekilde işlenmesi gerekmektedir. Hakaret suçu, Anayasanın 24 ila 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade hürriyetini düzenleyen 10/2. maddesinde, bu hakkın sınırlanmasında gözetilebilecek meşru nedenler arasında yargı erkinin üstünlüğünün (otoritesinin) ya da tarafsızlığının sağlanması da sayılmış, hükmün uygulanması ve kapsamı mahkeme içtihatlarıyla belirlenmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusalüstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steuı-Hollanda kararı, 2003, prg. 39) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avıısturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolowski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Patuı el-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Harris/Boyle/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520), İncelenen dosyada, sanığın oğlunun memurluk için başvurusu üzerine mülakat sonrası elenmesi sonucunda Adalet Bakanlığı'na hitaben yazdığı ağır eleştiri içerir dilekçesindeki sözler nezaket dışı sözler olmakla beraber, görevlilerin onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, hakaret kastını içermediğinin ve eleştiri niteliğinde bulunduğunun anlaşılması karşısında, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı gözetilmeden, beraat yerine hükümlülük kararı verilmesi, Kanuna aykırı ve sanık ...'un temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden tebliğnamedeki onama düşüncesinin reddiyle, HÜKMÜN BOZULMASINA" oy birliği ile karar verilmiştir. I- İTİRAZ NEDENLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24/02/2014 tarih ve 2012/231209 sayılı yazısı ile; “Hakaret suçunda korunan hukuki değer kişilerin, şeref haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı ve diğer kişiler nezdinde varolan saygınlığıdır. Hakaret suçunun düzenlendiği bölümün başlığı "şerefe karşı işlenen suçlar" dır. Bu bölümde yer alan suçlar bireylerin toplum nezdindeki değerlerini ve kendi iç dünyasında varolan değerleri korumayı amaçlamaktadır. Hukuk düzeni her insanın ve diğer varlıkların, saygın ve onur sahibi olduğunu kabul etmektedir. Şeref kavramı sözü edilen kişinin hem iç dünyasında hemde toplumda varolan değerlerine herkesin saygı göstermesi şeklinde tanımlanmaktadır. Hakaret suçunun suçun oluşabilmesi için fiilin, gerçek bir kişinin belirtilen kişilik haklarını rencide edecek şekilde işlenmesi gerekmektedir. Hakaret suçu, Anayasanın 24 ila 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin sınırlarını oluşturmaktadır. Hakaret suçunu oluşturan eylem, sanık açısından ifade hürriyetinin sınırlarının sona erdiği, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları ihlal edici nitelikte olduğu durumlarda suç teşkil ettiği gözönüne alınarak, eleştiriye katlanabilirlik ve hoşgörü sınırının, belirlenmesi sanık ile mağdurun karşılıklı haklarının dengelenmesini gerektirmektedir. Maddi olayda, sanığın, Bakırköy Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığına göndermiş olduğu dilekçesinde, "mülakat imtihanında yapılan haksızlığı yapanın Allah belasını versin, çoluk çocuğu hayır görmesin, ömür boyu sürünsün,..." adalet bu ise adalet olmaz olsun, adaleti böyle kullananın Allah belasını versin, haksızlık yapanı kahretsin, ömür boyu sürüm sürüm sürünsün, mazlumların haklarını ondan alsın,...Çocuğumun hakkını yiyenlerin en büyük musibetler başlarına gelsin,..." şeklinde yer alan açıklamaların amaç ve talep konusu aşarak Komisyon başkan ve üyelerinin saygınlığını rencide edici nitelikte şeref ve haysiyetlerini incitici nitelikte olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu ve her işi olmayan kişinin görevlilere karşı ağır bedduada bulunma haklarının söz konusu olmadığı kabul edilmelidir. Adalet Komisyonu'na yönelik sarf edilen sözlerin onur, şeref ve saygınlığı rencide edici boyutta olduğu ve hakaret suçunun yasal öğelerinin oluştuğu nedenle, sanık hakkında hakaret suçundan mahkumiyet kararı verilmelidir. Bu itibarla, Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 24/12/2014 gün ve 2012/34727 Esas, 2013/33480 Karar sayılı kararının onanması gerekmektedir ve bu nedenle anılan karara itiraz edilmiştir. SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenler ve tüm dosya kapsamına göre, 1- İtirazımızın KABULÜNE, 2-Yüksek Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 24/12/2014 gün ve 2012/34727 Esas, 2013/33480 Karar sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3-Bakırköy 5.Sulh Ceza Mahkemesinin 15/12/2009 tarih ve 2009/259 E -2009/1146 K sayılı ilamıyla sanık ...'un Adalet Bakanlığı kanalıyla göndermiş olduğu dilekçesinde, Bakırköy Adalet Komisyonu başkan ve üyelerinin saygınlığını rencide edici, şeref ve haysiyetlerini incitici nitelikte sözler sarf ederek hakarette bulunduğu kabul edilerek TCK'nın 125/1, 43/2, 62. maddelerinden 380 gün adli para cezası ve TCK'nın 52/2 maddesi uyarınca 7600 TL adli para cezasına mahkumiyetine ilişkin kararın ONANMASINA karar verilmesi, ./.. .3. 4-İtirazımız yerinde görülmediği takdirde, dosyanın incelenmek üzere, Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi, itirazen arz ve talep olunur." isteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği düşünüldü: II- İTİRAZIN KAPSAMI İtiraz, hakaret suçundan, sanık ... hakkında verilen mahkumiyet kararının bozulmasına dair, Dairemizin 24/12/2013 tarihli kararına ilişkindir. III- KARAR 5237 sayılı TCK’nın “hakaret” başlıklı 125. maddesinde; “ Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.” hükmüne yer verilmiştir. Ceza Genel Kurulu’nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. İnceleme konusu somut olayda; infaz koruma memurluğu için yapılan mülakatta oğlunun elenmesi nedeniyle, sanığın Bakırköy Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığı üyelerini kastederek Adalet Bakanlığı'na hitaben yazmış olduğu dilekçesinde, "mülakat imtihanında yapılan haksızlığı yapanın Allah belasını versin, çoluk çocuğu hayır görmesin, ömür boyu sürünsün, adalet bu ise böyle adalet olmaz olsun, Allah adaleti böyle kullananın belasını versin, haksızlık yapanları kahretsin, ömür boyu süründürsün, mazlumların haklarını onlardan alsın, çocuğumun hakkını yiyenlerin en büyük musibetler başına ve çocuklarına gelsin, Allah'ın bu işe sebep olanları cezalandırması için beddua ediyoruz, adam olan eğer adamsa bu kadar yazmak yeter, adı geçenlere büyük belalar dilerim" şeklindeki sözlerinin rahatsız edici, nezaket dışı ve ağır eleştiri niteliğinde beddua olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Ancak söylenen bu sözlerin somut bir fiil ya da olgu isnat etmek şeklinde olmadığı gibi, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek ağırlıkta sövme fiili olarak kabulü de suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de ifade özgürlüğüne ilişkin Sözleşmenin 10. maddesini yorumlarken, çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirliliğin demokratik toplumunun karakteristik özelliklerinden olduğunu, bu değerlere sahip olmayan sistemin demokratik toplum olarak adlandırılmasının mümkün olmadığını, bu nedenle ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamaların bu değerlere aykırı düşmemesi ve meşru amaçla orantılı olması gerektiğini, sadece zararsız ve lehte olan düşünceler değil, devlet veya toplumun bir bölümü için rahatsız edici, saldırgan veya şok edici düşüncelerin de maddenin korumasına gireceğini belirtmektedir. (Handyside v Birleşik Krallık A 24 (1976); 1 EHRR 737 para: 49 PC.) Yukarıda yer verilen mevzuat hükümleri, yargı kararı ve açıklamalar ışığında, hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı gözetilerek; Dairemizin 24.12.2013 tarih ve 2012/34727 Esas 2013/33480 Karar sayılı kararı usul ve yasaya uygun bulunmakla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazları yerinde görülmediğinden REDDİNE, 6352 sayılı Kanun ile değişik 5271 sayılı Kanunun 308. maddesinin 3. fıkrası gereğince itirazı incelemek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna GÖNDERİLMESİNE, 06.11.2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında;
Ceza Genel Kurulu         2010/1-189 E.  ,  2010/237 K. "İçtihat Metni" İtirazname : 2010/36165 Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi Davacının haksız tutuklanma sonucu uğramış olduğu zararlar nedeniyle yasal faizi ile birlikte 5.000 Lira maddi ve 10.000 Lira manevi tazminatın davalı hazineden tahsiline yönelik isteminin kısmen kabulü ile 1156,36 Lira maddi ve 5.250 Lira manevi tazminatın haksız tutuk¬lama tarihi olan 16.01.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine ve 1250 Lira vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 29.05.2009 gün ve 105-161 sayılı hüküm, davalı hazine vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 29.06.2010 gün ve 2107-4979 sayı ile; “Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 21.04.1975 gün ve 1975/3-5 sayılı kararında belirtildiği gibi; '466 sayılı Yasanın uygulanması yönünden, yerel mahkemelerce a) Sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile, b) Yargıtay’ca onanan, c) Ya da CMUK’nun 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gereke¬ceği, sözü edilen 466 sayılı Yasanın ikinci maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkemelerce yapılacak tebliğ tarihinden başlaması gerekir’. Görüldüğü gibi sanığın yüzüne karşı verildikten sonra, taraflarca temyiz edilmeden kesinleşen beraat kararlarının sanığa tebliğinin gerektiği, İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun kararında yazılı değildir. Yine beraat kararı sanığın yüzüne karşı verilmiş oldu¬ğun¬dan, onun karardan haberdar olmadığından söz edilemez. Somut olayda; 1- Davacının yargılandığı ve beraat ettiği davada, 29.03.2002 tarihinde davacının yüzüne karşı verilen ve 01.08.2002 tarihinde kesinleşen beraat kararından 7 yıl sonra açılan davanın, süresinde açılmadığından reddi yerine kabulüne karar verilmesi, 2- Kabule göre de; talep tarihine göre duruşmalı inceleme yapılması gerekirken naip hakim atanarak dosya üzerinde yapılan inceleme sonucu hüküm kurulmak suretiyle 5353 sayılı Yasa ile değişik CMK’nun 142/7. maddesine aykırı davranılması” isabetsizliğinden, (1) nolu bozma yönünden Daire Üyeleri S.Z.İ...ve S.E.Y...'nın karşıoyuyla oyçokluğuyla bozulmuştur. Yargıtay C.Başsavcılığınca 30.07.2010 gün ve 36165 sayı ile; “466 sayılı Yasanın Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesin¬leşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır. Nitekim, bu husus Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih ve 2009/1256-2010/57 sayılı kararında da açıkça belirtilmiştir. Söz konusu kararlarda, dava açma süresinin başlaması için beraat kararının kesinleştiğinin tebliğinden itibaren başlayacağına ilişkin ilke açısından, beraat kararının sanığın yüzüne karşı veya yoklu¬ğunda verilmiş olması nedeniyle bir ayrım yapılmamıştır. Dava açma süresi, ister yüze karşı verilsin isterse yoklukta verilsin, beraat kararlarının kesinleştiğinin sanığa tebliğ edilmesinden veya kesinleşmesinin öğrenilmesinden itibaren başlayacaktır. Kişilerin yasal haklarının kullanabilmelerini sağlayabilmek için ilgililerin haklarındaki karar veya hükümlerden haberdar edilmeleri usul hukukunun ana kurallarındandır. Bildiril¬meyen bir karar sonucunda, kişilerin yasal haklarını arayamaz, kullanamaz durumda bırakılma¬ları, adalet ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmaz. Nitekim, Anılan içtihadı Birleştirme Kararında da, '...her ne kadar Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında, birinci maddedeki haksız tutuklama ve benzeri nedenlerle zarara uğrayanların haklarındaki kararların kesinleştiği tarihten başlayarak üç ay içinde tazminat isteyebilecekleri belirtilmiş ise de, yasa koyucu burada, ilgilinin bilgisi kapsamı içinde bulunan bir kesinleşmeyi kabul etmiştir. Aksi halde, bilinmeyen bir karara dayanılarak bir hakkın aranması veya isten¬mesi durumu ortaya çıkar ki, bu, düşünce olarak dahi kabul edilemez. Bu durumda, yasadaki kesinleşmiş sözünü, ilgilinin haberdar olduğu kesin karar anlamında yorumlamak gerekir ‘... Böyle olunca, 466 sayılı Yasadaki üç aylık başvurma süresinin tebliğ tarihinden, yani beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten başlatılması gerekir, çünkü başvurma, ilgilinin hakkındaki kararın kesinleştiğini öğrenmesi ile mümkün olacaktır ...’ denilmektedir. Açıklamalar karşısında, Özel Dairenin İçtihadı Birleştirme Kararının ‘Sonuç’ bölümünde yer alan ifadelerden hareketle, sanığın yüzüne karşı verilen temyiz edilmeksizin kesinleşen beraat kararlarının kesinleştiğinin, sanığa tebliğ edilmesinin gerekmediği sonucuna ulaşmasının isabetli olmadığı değerlendirilmiştir. Somut olayda, sanığın yüzüne karşı verilen beraat kararı 01.08.2002 tarihinde kesinleş¬miştir. Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin 12.03.2009 tarihli yazısından, beraat kararının kesin¬leş¬¬tiğinin sanığa tebliğ edilmediği anlaşılmıştır. Dosya içerisinde, davacının dava dilekçesinde belirttiği, beraat kararının 06.02.2009 tarihinde kesinleştiğinin öğrenildiğine ilişkin beyanının aksine başkaca herhangi bir bilgi veya belge bulunmamaktadır. Bu itibarla, Özel Dairece davanın yasal süre içinde açıldığının kabulü gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet bulunmadığı kanaatine varılmıştır. Öte yandan, koruma tedbirleri nedeniyle zarara uğrayanların tazminat isteme haklarına ilişkin olarak gerek 466 sayılı Kanunda gerekse 5271 sayılı Yasanın ilgili bölümünde maddelerde; tazminat istemi, tazminat isteminin koşulları, tazminat istemeyecek kişiler ile ilgili maddi hukuka ilişkin hükümlerin yanı sıra, görevli ve yetkili mahkemenin tayini, davanın görülme usulü (duruşmalı-dosya üzerinde), yasa yolları ile ilgili olması nedeniyle yargılama (usul) hukukuna ilişkin hükümlere de yer verilmiştir. Bilindiği üzere, yargılama usulüne ilişkin hükümler derhal yürürlüğe girer ve uygulanırlar. Ancak, yasalarda bu kuralın istisnasının öngörülmesi mümkündür. Nitekim, 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen 1412 sayılı CMUK.nun temyize ilişkin (usul) hükümlerinin uygulanması sürmektedir. 5320 sayılı Yasanın 6. maddesinde de, 01.06.2005 tarihinden önceki işlemler hakkında (maddi hukuk¬-usul hukuku hükümleri ayrımı yapılmadan) 466 sayılı Yasa hükümlerinin uygulanacağı hükmü getirilmiştir. Dolayısıyla, somut olayda da haksız tutuklama işleminin tarihinin 01.06.2005 tarihinden önceye ait olması nedeniyle 466 sayılı Yasanın (usul hükümleri de dahil olmak üzere bir bütün olarak) uygulanması gerekmektedir. Talep tarihinin 01.06.2005 ve sonrası olduğu gerekçesinden hareketle kanun koyucunun getirdiği istisnai hükmün uygulanma alanının daraltılması yasaya uygun düşmez. Bu nedenle, yerel mahkemenin 466 sayılı Yasanın 3. maddesi uyarınca naip hakim atamak suretiyle dosya üzerinde inceleme sonucu karar vermesi yasaya uygundur. Cumhuriyet savcısının yazılı görüşü yerine, mahkemece açılan duruşmada sözlü mütalaasının alınması, sonuca etkili bir yasaya aykırılık niteliğinde bulunmamaktadır. Somut olayda, 5271 sayılı Yasanın 141 ila 144. maddelerinin uygulanması ve bu bağlamda Yasanın 142/7. maddesi gereğince duruşma açılarak karar verilmesi zorunlu olmadığından; kabule göre yapılan bozma nedeninin de yerinde olmadığı” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurularak Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, dosyanın hükmün esası yönünden temyiz incelemesinin yapılması için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur. Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Davacı Ç...Y...vekili tarafından sunulan 11.02.2009 tarihli dilekçe ile; davacının kas¬ten öldürme suçundan dolayı Hakkari Ağır Ceza Mahkemesinin 1989/239 esas sayılı dosya¬sında 16.01.2001 ila 30.11.2001 tarihleri arasında tutuklu kaldığı ve yargılama sonunda 29.03.2002 gün ve 239-102 sayı ile beraatine karar verildiğini belirterek 5.000 Lira maddi, 10.000 Lira manevi tazminatın yasal faizi ve vekalet ücretiyle birlikte hazineden tahsilini talep etmiş, Van 2. Ağır Ceza Mahkemesince bu istemin kısmen kabulüyle 1156,36 Lira maddi ve 5.250 Lira manevi tazminatın haksız tutuklama tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin talebin reddine ve 1250 Lira vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş, davalı vekilinin temyizi üzerine bu hüküm Özel Dairece “davanın, süresinde açılmadığı” gerekçesiyle bozulmuştur. Yargıtay C.Başsavcılığı ise, “davanın yasal süre içinde açıldığı” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurmuştur. Görüldüğü gibi Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, 466 sayılı Yasa hükümleri uyarınca açılmış bulunan tazminat davasının, Yasanın 2. maddesinin 1. fıkrasında ön görülen üç aylık süre içinde açılıp açılmadığının belirlenmesi noktasında toplan¬mak¬tadır. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı CYY’nın Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasa’nın 18. maddesi ile 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Yasa Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Yasa yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Yasanın Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ilâ 144. maddelerinde, tazminat isteme koşulları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Yasanın 6. maddesindeki; “(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır. (2) Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 sayılı Yasa hükümlerinin 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden varlığını sürdürmelerine olanak sağlandığından uyuşmazlık konusunun 466 sayılı Yasa hükümleri kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir. Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır. Anayasada yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır. Anayasada yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazetede Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Yasanın 1. maddesinde 7 bend halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Yasanın 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Yasa ile kaldırılmıştır. Öte yandan, Devletimizin tarafı olduğu İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 5. madde¬sinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu koşullara aykırı davranılması halinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilmiştir. Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasasında da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama koşullarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında, “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmişken, anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Yasanın 4. maddesi ile “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir. Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak yasa ile düzenleme yapılması halinde tazminat verilebileceği belirtilmek¬tedir. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı öğretide, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. 466 sayılı Yasanın gerek¬çesinde ise; “...yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunma¬makla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanma¬larının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir. Yasanın 2. maddesinin birinci fıkrasında, “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğra¬yanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle hak¬larında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahke¬mesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmüne yer verilmiştir. 2. maddenin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresi ise, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuç¬lanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başlamaktadır. Anılan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararını, “sanıkların yüzlerine karşı verilen beraat kararlarının kesinleştikleri husu¬sunun ilgililere tebliğine gerek bulunmadığı” şeklinde yorumlama olanağı bulunmamak¬tadır. Çünkü beraat kararı yüzüne karşı verilen sanık, bu tefhimle sadece beraat kararının verildiğini öğrenmektedir. Oysa tazminat isteme hakkı beraat kararının kesinleşmesiyle doğmaktadır. İncelenen dosyada; 27.09.1988 tarihinde meydana gelen ve iki kişinin öldürülmesi ile sonuçlanan olayda, Hakkari C.Başsavcılığınca 04.08.1989 ve 59 sayılı iddianame ile davacı hakkında 765 sayılı TCY’nın 450/4-10, 463, 31, 33, 40. maddeleri uyarınca kamu davası açıldığı, bu davanın sonu¬cunda Hakkari Ağır Ceza Mahkemesince 29.03.2002 gün ve 239-102 sayı ile delil yeter¬siz¬liğinden beraat kararı verildiği, davacının 16.01.2001 ila 30.11.2001 tarihleri arasında tutuklu kaldığı, davacının yüzüne karşı verilen beraat kararının temyiz edilmeksizin 01.08.2002 tarihinde kesinleştiği, kesinleşen beraat kararının sanığa tebliğ edilmediği, bu davada davacı aleyhine kamu davasına katılan iki kişinin de bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, sanıkların gerek yokluğunda gerekse yüzlerine karşı hükmolunan beraat kararlarının kesinleşme şerhi ile birlikte ilgiliye tebliği zorunlu olduğundan, 466 sayılı Yasanın 2. maddesinde öngörülen üç aylık dava açma süresi beraat eden kişinin kesinleşmeyi öğrendiği tarihten itibaren başlamak¬tadır. Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 gün ve 177-203 sayılı kararında da; “466 sayılı Yasaya dayalı tazminatlarda, her türlü sorun, öncelikle yasa normlarıyla çözümlenecek, açıklık bulunmayan ahvalde 'tazminat hukuku' kıyaslamasına başvurulacaktır” şeklinde ifade edildiği üzere, Yasanın 2. maddesinde dava açma süresinin açıkça yazılması ve yasa gücünde olan İçtihadı Birleştirme Kararında varılan sonuçlar nedeniyle, dava açma süresi yönünden, Borçlar Yasası veya bir başka yasada tazminat davası açılması için öngörülen sürelerin 466 sayılı Yasaya dayalı tazminat davalarında kıyasen de olsa uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunca ve Özel Dairelerce, üzerinden çok uzun yıllar geçen tazminat davalarında, davacıların resmi kurumlara adli sicil kayıtlarının ibrazı veya kesinleşmiş kararları sunma zorunlulukları bulunan işlemleri yapmaları ve bu hususun dosya içeriğiyle saptanması halinde, davanın yasal süresinde açılmadığının kabulü ile reddine karar verilmesi gerektiği yönünde kararları bulunmakta ise de, somut olaya ilişkin dosyada böyle bir belirlemeye yönelik bilgi ve belge bulunmamaktadır. Diğer taraftan Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.03.1998 gün ve 18-91 sayılı kararında da vurgulanan ve istikrarlı olarak sürdürülen uygulamaya göre, "kabule göre" yapılan bozmalar uyarıcı, öğre¬tici ve yol gösterici nitelikte olduğundan bu tür bozmalar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazına konu olamayacaktır. Bu nedenle 466 sayılı Yasaya göre yapılan tazminat istemlerinin duruşmalı yapılmasına gerek bulunmadığına ilişkin itirazın bu aşamada incelenmesine gerek görülmemiştir. Bu itibarla, dava süresinde açılmış bulunduğundan Yargıtay C. Başsavcılığı itirazın kabulü ile Özel Daire kararının kaldırılmasına ve dosyanın esasının incelemesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi Ş.... İste; “Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.11.2010 günlü oturumunun 11. sırasındaki Van İkinci Ağır Ceza Mahkemesinin 29.05.2009 gün ve 105-161 sayılı kararının, Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 29.06.2010 gün ve 2107-4979 sayılı ilamı ile bozulmasına ilişkin karara Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 30.07.2010 gün ve 36165 sayılı itirazı üzerine; 23.11.2010 tarihinde Genel Kurul sayın çoğunluğunun verdiği '1.Ceza Dairesinin Bozma Kararının Kaldırılmasına…' ilişkin karara karşı görüşüm şöyledir: Somut olayda, Davacı (sanık) Ç...Y..., Beytüşşebap İlçesi Bölücek Köyü nüfusuna kayıtlı olup aynı yerde oturmaktadır. 27.09.1988 tarihinde biribirine sınır olan iki köy halkı arasında silahlı çatışma olmuş, her iki köyden birer kişi ölmüştür. Soruşturma başlamış, Ç...Y..hakkında 9 ay 8 gün sonra, 05.07.1989 tarihinde gıyabi tutuklama kararı çıkartılmıştır. Olay tarihinden 12 sene 3 ay 19 gün, gıyabi tutuklama tarihinden ise 11 sene 6 ay 11 gün sonra Ç...Y...yakalanmış, gıyabi tutuk¬laması vicahiye çevrilmiş, yargılama devam ederken 30.11.2001 tarihinde tahliye edilmiştir. Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi 29/03/2002 tarihinde sanık Ç... Y...’in yüzüne karşı BERAAT kararı vermiştir. Temyiz olunmadığı için bu karar Ç.. Y...yönünden 05.04.2002 tarihinde kesinleşmiştir. Her ne kadar dosyada bulunan kesinleşme şerhli karar örneğinde 'bu karar aleyhinde temyiz talebinde bulunulmadığından 01.08.2002 tarihinde kesinleştiği onaylanır 12.03.2009' yazılı ise de, 01.08.2002 tarihi, yokluğunda beraat kararları verilen diğer sanıklara kararın tebliği ile ilgilidir. Ağır Ceza Mahkemesinde beraat eden sanık Ç...Y..vekili kesinleşme tarihinden 6 sene 10 ay 6 gün sonra 11.02.2009 tarihinde Van Ağır Ceza Mahkemesine başvurarak 320 gün tutuklu kaldıktan sonra beraat eden davacı (sanık) Ç... için 10.000 TL manevi, 5.000 TL de maddi tazminat isteminde bulunmuştur. Dava dilekçesi üzerine, Ağır Ceza Mahkemesi 02.03.2009 tarihinde tensip yaparak “466 sayılı Yasaya göre tazminat istemi konusunda inceleme yapıp, gerekli raporunu düzenlemek üzere” üye Hakimi naip Hakim olarak görevlendirmiştir. Naip Hakim dosyayı tek başına yürütmüş, davacıyı dinlemiş, Hakkari Ağır Ceza Mahke¬mesinden kesinleşme şerhli karar istemiş, bilirkişi incelemesi yaptırmış, sonuçta 28.05.2009 tarihinde raporunu heyete sunmuştur. Daha önce Naip Hakimce belirtilen günde heyet toplanmış, bu defa davacı vekili C.Savcısı huzuru ile celse açılmış, C.Savcısından mütalaa alındıktan sonra, kısmen kabul ile maddi ve manevi tazminatlara hükmedilmiştir. İşbu karar, davalı Hazine vekili tarafından temyiz edilince Yargıtay 1. Ceza Dairesi iki yönden kararı bozmuştur. 1) Oy çokluğu ile alınan 1.bozma nedeni: Yargıtay İçtihatı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 21.04.1975 gün ve 1975/3-5 sayılı kararında belirtildiği gibi, 466 sayılı Yasanın uygulanması yönünden Yerel Mahkemelerce a-) sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile, b-) Yargıtayca onanan, c-) yada CMUK.nun 322. maddesi uyarınca verilen beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekeceği, sözü edilen 466 sayılı Yasanın ikinci maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkemelerce yapılacak tebliğ tarihinden başlaması gerekir. Görüldüğü gibi, sanığın yüzüne karşı verildikten sonra, taraflarca temyiz edilmeden kesinleşen beraat kararlarının sanığa tebliğinin gerektiği, İ.B.B.G.K.nun kararında yazılı değildir. Yine beraat kararı sanığın yüzüne karşı verilmiş olduğundan, onun karardan haberdar olmadığından da söz edilemez, somut olayda davacının yargılandığı ve beraat ettiği davada 29.03.2002 tarihinde davacının yüzüne karşı verilen ve 01.08.2002 tarihinde kesinleşen beraat kararından yedi yıl sonra açılan davanın süresinde açılmadığından reddi yerine kabulüne karar verilmesi, 2) Oybirliği ile verilen 2.bozma nedeni: Kabule göre de; talep tarihine göre, duruşmalı inceleme yapılması gerekirken, naip Hakim atanarak dosya üzerine yapılan inceleme sonucu hüküm kurulmak suretiyle 5353 sayılı Yasayla değişik CMK.nun 142/7. maddesine aykırı davranılması… Nedenleri ile kararı bozmuştur. Yargıtay C.Başsavcılığı sözü edilen bu iki bozma nedeni ile ilgili olarak itirazda bulun¬duğundan, dava Yüksek Ceza Genel Kurulunun huzuruna gelmiş bulunmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ikinci bozma isteminin nedeni 1.Ceza Dairesinin bozma ilamının 2 nolu bendindeki “kabule göre” başlıklı eleştiri ile ilgilidir, 2) Oybirliği ile verilen 2.bozma nedeni: Kabule göre de; talep tarihine göre, duruşmalı inceleme yapılması gerekirken, naip Hakim atanarak dosya üzerine yapılan inceleme sonucu hüküm kurulmak suretiyle 5353 sayılı Yasayla değişik CMK.nun 142/7. maddesine aykırı davranılması… Nedenleri ile kararı bozmuştur. Yargıtay C.Başsavcılığı sözü edilen bu iki bozma nedeni ile ilgili olarak itirazda bkabule göre yapılan eleştiriler Hakimi uyarıcı nitelikte olduğundan direnme yada itiraza konu olamayaca¬ğından bu konuda görüş belirtmiyorum. Kaldı ki, aynı nedenle Ceza Genel Kurulunda da itirazın 2 nolu bendi görüşmeye açılmamıştır. Yargıtay C.Başsavcılığının 1.Bozma nedeni ile ilgili itirazında: a-) Y.İ.B.B.G.K.nun 21.04.1975 gün ve 1975/3-5 sayılı kararı ile, b-) Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 gün ve E.2010/1-256, K.2010/57 sayılı kararı dayanak yapılmıştır. Oysa her iki kararda aşağıda açıklayacağım gibi, kanaatimce yanlış yorumlanmıştır. Örnek gösterilen Ceza Genel Kurulu kararına konu olan kararda Ağır Ceza Mahkemesi; sanığın (davacının) yokluğunda beraat kararı vermiştir. Tabiî ki bu karar tebliğ edilmeden 466 sayılı Yasadaki 3 aylık süre başlamayacaktır. Dairemizin uygulamaları da bu yöndedir. Oysa somut olayda, Hakkari Ağır Ceza Mahkemesi sanığın yüzüne karşı CMUK.nun 33. maddesi gereğince beraat kararını tefhim etmiştir. CMUK.nun 310. maddesine göre temyiz süresi tefhimden itibaren bir haftadır. Ancak; sanık tefhimde hazır değil ise CMUK.nun 310/2. maddesi gereği tebliğden itibaren bir haftalık temyiz süresi başlayacaktır. 466 sayılı Yasanın 2. maddesine göre “…kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mer¬ci¬lerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay” lık başvuru süresi kesinleşmeden itibaren başlayacaktır. Sanığın yokluğunda verilen beraat kararı, mahkemesince tebliğ edilmemiş ise, aradan yedi yılda, sekiz yılda geçse üç aylık süre başlamamış olacaktır. Bu nedenle, emsal gösterilen Ceza Genel Kurul kararı doğrudur, somut olaya uygun değildir. Dairemizin uygulamaları da bu yöndedir. Somut olayda ise, tefhim sanığın (davacının) yüzüne karşıdır. Ayrıca karar tebliğine gerek yoktur, karara karşı temyiz yoluna gidilmediğine göre, tefhimden itibaren bir hafta geçmesi ile hüküm kesinleşecektir. Tefhimden itibaren bir haftalık süre geçtikten sonra Ceza Genel Kurul Kararında da belirtildiği gibi 466 sayılı Kanunun 2. maddesinde sözü edilen üç aylık süre başlayacaktır. Gelelim, 1975 tarihli İ.B.B.G.K.na: Kararda da görüldüğü gibi, içtihadı birleştirmeye konu olan karar, sanıkların yoklu¬ğunda hükmolunan beraat kararları ile Yargıtayca onanan beraat kararlarının ilgili sanıklara tebliği gerekip gerekmediği ile ilgilidir. Sonuçta İ.B.B.G.K. “her ne kadar Yasanın 2. maddesinin ilk fıkrasında, 1. maddedeki haksız tutuklama ve benzeri nedenlerle zarara uğrayanların, haklarındaki kararların kesinleştiği tarihten başlayarak üç ay içinde tazminat isteyebilecekleri belirtilmiş ise de, Yasa koyucu burada, ilgilinin bilgi kapsamı içinde bulunan bir kesinleşmeyi kastetmiştir. Aksi halde, bilinmeyen bir karara dayanılarak bir hakkın aranması veya istenmesi durumu ortaya çıkar ki, bu, düşünce olarak dahi kabul edilemez. Bu durumda, Yasadaki kesinleşmiş karar sözünü ilgilinin haberdar olduğu kesin karar anlamında yorumlamak gerekir. Yokluğunda verilmiş bir kararın kendisine tebliğ edilmemesi halinde ilgilinin yasadan doğan tazminat isteme hakkını kullanması eylemli olarak olanaksız bir hale gelecek ve ilgililer bu konuda, Yasanın amacı dışında bir takım güçlüklerle karşılaşarak haklarından yoksun kala¬caklardır” şeklindeki gerekçe ile 466 sayılı Yasanın uygulanması yönünden Yerel Mahkeme¬lerce: 1) Sanıkların yokluğunda hükmolunan beraat kararları ile, 2) Yargıtayca onanan ya da CMUK.nun 322. maddesi uyarınca verilen Beraat karar¬larının ilgili sanıklara tebliği gerekeceğine, 3) Sözü edilen 466 sayılı Yasanın 2. maddesinde gösterilen üç aylık sürenin mahkeme¬lerce yapılacak tebliğ tarihinden başlayacağına, 21.04.1975 günlü ikinci toplantıda çoğunlukla karar vermiştir. (işbu karar 10.06.1975 günlü resmi gazetede yayınlanmıştır.) Görüldüğü gibi İ.B.B.G.K. kararındaki gerekçeler Dairemiz çoğunluğunun 1 nolu bozma gerekçesine uygundur, yoklukta verilen kararlarla ilgilidir. İ.B.B.G.K. da belirtildiği gibi, aksi takdirde beraat kararından haberdar olmayan kişi nasıl 466 sayılı Yasanın 2. maddesine göre tazminat davası açacaktır. Somut olayda, beraat kararı sanığın (davacının) yüzüne karşı verilmiştir. 29.03.2002 tarihinden itibaren bir hafta geçtikten sonra karar aleyhe temyiz olmadığı için bu sanık yönünden kesinleşeceğine göre, bir haftadan sonra 466 sayılı Yasanın 2. maddesindeki üç aylık süre başlayacaktır. Yani 05.04.2002 den itibaren 05.07.2002 de üç aylık süre dolmaktadır. Şayet mahkemenin yokluğunda beraat kararı verilen diğer sanıklara yaptığı tebligata göre kesinleşme tarihi esas alınırsa bu defa 01.08.2002 den itibaren üç aylık süre başlayacaktır. Bu süre de 30.11.2002 günü mesai saati sonunda dolmaktadır. Oysa 466 sayılı Yasaya göre tazminat almak için dava dilekçesi yedi sene sonra 11.02.2009 da verilmiştir. Açıklanan nedenlerle, Dairemizin 1 nolu bozması doğrudur, itirazın reddi gerektiği görüşü ile sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum” görüşüyle karşı oy kullan¬mıştır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 29.06.2010 gün ve 2107-4979 sayılı kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın Yargıtay 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 09.11.2010 tarihinde yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 23.11.2010 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
1. Hukuk Dairesi, 2024/1037 E., 2025/2049 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKonya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Anayasa Mahkemesinin 2018/36896 Başvuru nolu kararı da bu yöndedir. 3. Bunun yanında; Harçlar Kanunu’nun 30. maddesi “Muhakeme sırasında tespit olunan değerin, dava dilekçesinde bildirilen değerden fazla olduğu anlaşılıyorsa, yalnız o celse için muhakemeye devam olunur, takip eden celseye kadar noksan değer üzerinden peşin karar ve ilam harcı tamamlanmad
1. Hukuk Dairesi         2024/1037 E.  ,  2025/2049 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Konya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/1821 E., 2023/2179 K. İLK DERECE MAHKEMESİ : Konya 2. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2021/586 E., 2023/350 K. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı ... vekili dava dilekçesinde; davacının yurt dışında yaşayıp birikimleri ile edindiği 29971 ada 187 parsel sayılı taşınmaz hakkında davacı ile aynı köylü olup emlak işleriyle iştigal eden davalı ...'un davacının eşini arayarak tarlanın imara açıldığını ve parselasyon işlemleri için kendisine vekalet verilmesi gerektiğini beyan ettiğini, davacı ve eşinin noter katibi ...’a parselasyon işlemleri için vekaletname düzenleyeceklerini beyan etmelerine rağmen kendisine ... tarafından haber ulaştırıldığını beyan eden noter katibinin talep olmaksızın satış yetkisi de içeren vekaletname düzenlediğini, daha sonra Almanya'ya dönen davacının taşınmazdaki 885/2400 payının davalı vekil ... tarafından vekaletname kötüye kullanılarak fikir birliği içerisinde bulunan davalı ...’e devredildiğini öğrendiğini, bilahare davalı ...'in hemşehrisi bulunduğu birçok kişiyi bu şekilde dolandırdığını duyduklarını, vekil ..., talep dışı vekaletnameler düzenleyen noter katibi ve taşınmazdaki diğer hisse maliklerinden de hisse alan davalı ...’in organize olarak birlikte hareket ettiklerini ileri sürerek çekişmeli taşınmazın 885/2400 payının iptali ile davacı adına tescilini, bunun mümkün olmaması halinde 100.000,00 TL bedelin davalı vekil ...’dan dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tahsilini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; Türk Borçlar Kanunu'nun 147. maddesi uyarınca vekil eden ile vekil arasındaki iç temsil ilişkisinde zamanaşımı 5 yıl olup bu sürenin geçtiğini, davacının, vekili taşınmazı satma hususunda 2014 yılında yetkilendirdiğini, davalının ise taşınmazı çok daha sonra 2020 tarihinde edindiğini, davalının taşınmazı halen uhdesinde bulundurmasının dahi iyi niyetli olduğunu gösterdiğini, davacı tarafından verilen vekaletnameye ve tapu kaydına güvenerek taşınmazı alan iyi niyetli üçüncü kişi olduğunu, vekalet ilişkisi kötüye kullanılsa dahi bu hususta davalının dahlinin bulunmadığını, resmi senette 416.000,00 TL bedel gösterilmiş ise de davalının 665.000,00 TL'ye yakın bir miktarda ödeme yaptığını, ispat yükünün davacıda olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı ... davaya cevap vermemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; davalı ...'in taşınmazı bilirkişi raporunda belirtilen bedele göre çok daha düşük bedelle satın aldığı anlaşılmış ise de ceza dosyası kapsamı ve tanık beyanlarına göre davalı ...’in iyi niyetli olduğu, vekaletin kötüye kullanıldığını bilmediği ve bunun aksinin ispat edilmediği, ceza dosyasında davalının ikrarı ile davacının iddiasının sabit olduğu, Mahkemece verilen süreye rağmen davacının talep artırımında bulunmadığı gerekçesiyle davalı ...’e yönelik açılan tapu iptali ve tescil davasının reddine, davalı ...'a yönelik ikinci kademedeki alacak davasının kabulü ile taleple bağlı kalınarak 100.000,00 TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte bu davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; kamu düzenine ilişkin olması nedeniyle harcın tamamlanmasının Harçlar Kanunu’nda tarafların isteklerine bırakılmamış olup Mahkemece re'sen gözetilmesi gerektiği, eksik harcın davalı vekili tarafından tamamlandığı, taşınmazın aynına ilişkin davalarda hükmedilecek vekalet ücretinin dava konusu taşınmazın dava tarihindeki ve harcı tamamlanan değeri üzerinden nispi oranda belirlenmesi gerektiği, bu nedenle davalı vekili lehine nispi vekalet ücretine hükmedilmesinin yerinde olduğu, davalı ... hakkında davanın takip edilmediğinden bahisle istinaf başvurusunda bulunulmuş ise de aleyhine hüküm verilen davalı ...'in herhangi bir istinaf başvurusunun bulunmadığı ve davacının davalı ... hakkındaki talebinin terditli talep olduğu, davacı taraf delillerin toplanmadığını ileri sürmüşse de 28.10.2022 tarihli dilekçesinde ceza dosyasında dinlenen ... ve ...’un beyanlarının tanık beyanları olarak kabulünü ve bu iki tanık dışındaki tanıkların dinlenilmesinden vazgeçilmesini talep ettiği, ayrıca Mahkemece yemin deliline dayanıp dayanmayacağı hususunda beyanda bulunması için verilen süre içerisinde yemin delilinin kullanılmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde; davalı vekilince davayı takip etmeyecekleri bildirilmiş ise de duruşma öncesinde böyle bir görüşmenin yapılmadığını, davacı tarafa yalnızca ihtiyati tedbire ilişkin teminatın tamamlanması yönünde ihtar yapıldığını, eksik harca yönelik ihtar verilmeksizin davalı tarafça harcın tamamlanması üzerine hüküm tesis edildiğini, HMK'nın 150/2. maddesine göre davalı tarafın yalnızca dava dilekçesindeki taleple sınırlı olarak davaya devam edebileceğini, taleple bağlılık ilkesine aykırı olarak hüküm tesis edilemeyeceğini, dava değeri aşılarak davacı aleyhine yargılama giderlerine hükmedilmesinin isabetsiz ve hak arama hürriyetine aykırı olduğunu, davalı ...'un davayı takip edip etmeyeceği hususunda beyanı alınmaksızın aleyhine hüküm tesis edildiğini, bu hususta taraflara ihtar yapılmadığını, delil listesinde yer alan tüm deliller toplanmadan hüküm tesis edildiğini, davalı ...'in taşınmazı edinecek maddi güce sahip olmadığı, davalı ile işbirliği içerisinde olduğu, satışın davacının bilgisi dahilinde olmadığı hususlarında resmi kurumlardan talep edilecek kayıtlara ve tanık beyanlarına dayanıldığını, yemin teklif etme haklarının da hatırlatılmadığını belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. B. Değerlendirme ve Gerekçe Dava, vekalet görevinin kötüye kullanılması hukuki nedenine dayalı tapu iptali-tescil, olmazsa tazminat istemine ilişkindir. 1. Dosyanın incelenmesinden; davacı ...'un 19.09.2014 tarihli vekaletname ile davaya konu taşınmazın satışı hususunda davalı ...'u yetkilendirdiği, davaya konu 29971 ada 187 parsel sayılı 54.081,39 m2 yüz ölçümündeki tarla vasıflı taşınmazda davacı adına kayıtlı 59/160 payın 10.08.2020 tarihinde 416.000,00 TL bedelle davacının vekili ... aracılığıyla diğer davalı ...'e devredildiği anlaşılmıştır. Davacı dava dilekçesinde davanın belirsiz alacak davası olarak tespitini talep ederek 100.000,00 TL değer üzerinden peşin harç yatırmış, Mahkemece yapılan keşif üzerine davaya konu taşınmazda davacıya ait olan payın dava tarihi itibarıyla 1.994.251,26 TL olduğunun belirlenmesi üzerine davacı vekilinin hazır bulunduğu 20.12.2022 tarihli duruşmada Mahkemece eksik 32.349,00 TL tamamlama harcını yatırmak üzere davacı vekiline gelecek celseye kadar kesin süre verilmesine, aksi halde dosyanın işlemden kaldırılacağının ihtarına karar verilmiş, 07.03.2023 tarihli sonraki duruşma gününde eksik harcın ikmal edilmemesine rağmen e-duruşma talebi bulunan ancak yapılan aramaya cevap vermeyen davacının mazeretli sayılmasına karar verilerek yargılamaya devam olunmuş, 06.06.2023 tarihli duruşmada talep üzerine davalı tarafa verilen süre içerisinde eksik harcın 10.06.2023 tarihinde davalı vekili tarafından tamamlanması üzerine hüküm kurulmuştur. 2. Hemen belirtilmelidir ki; 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 16. maddesi uyarınca, gayrimenkulün aynına taalluk eden davalarda dava değerinin gayrimenkulün değerine göre belirleneceği öngörülmüştür. Dava değerinin belirlenmesinde taşınmazın dava tarihindeki keşfen saptanacak gerçek değerinin esas alınacağı kuşkusuzdur. Anayasa Mahkemesinin 2018/36896 Başvuru nolu kararı da bu yöndedir. 3. Bunun yanında; Harçlar Kanunu’nun 30. maddesi “Muhakeme sırasında tespit olunan değerin, dava dilekçesinde bildirilen değerden fazla olduğu anlaşılıyorsa, yalnız o celse için muhakemeye devam olunur, takip eden celseye kadar noksan değer üzerinden peşin karar ve ilam harcı tamamlanmadıkça davaya devam olunmaz. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 409. maddesinde (HMK 150) gösterilen süre içinde dosyanın muameleye konulması noksan olan harcın ödenmesine bağlıdır.” şeklinde, 32. maddesi ise “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz. Ancak ilgilisi tarafından ödenmeyen harçları diğer taraf öderse işleme devam olunmakla beraber bu para muhakeme neticesinde ayrıca bir isteğe hacet kalmaksızın hükümde nazara alınır.” şeklinde düzenlenmiştir. 4. Harçlar Kanunu'nun uygulanması kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle hakim tarafından re'sen gözetilmesi gereken bir husustur. 5. Diğer taraftan; dosyanın işlemden kaldırılmasını gerektiren hallerden birinin gerçekleştiğini tespit eden mahkeme dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Mahkeme bu konuda bir karar vermemiş olsa bile dosyanın işlemden kaldırılmasını gerektiren hallerden birinin gerçekleştiği anda dosya işlemden kaldırılmış sayılır. (Kuru B., Aydın B., (2021), Medeni Usul Hukuku El Kitabı Cilt 2, Yetkin Yayınları, Ankara, s. 1231). Böyle bir durumda Mahkemenin yargılamaya devam ederek davayı hükme bağlaması usule aykırı olup bu usul yanlışlığı yalnız başına bozma sebebi teşkil eder. Mahkemece dosyanın işlemden kaldırılmasına daha sonra karar verilmiş veya işlemden kaldırma kararının daha sonra yazılmış olması dosyanın kararın verildiği tarihte işlemden kaldırıldığı anlamına gelmez ve bu yönde taraflara bir hak vermez. ( Kuru B., (2001), Hukuk Muhakemeleri Usulü Altıncı Baskı, Cilt IV, Demir Demir, İstanbul, s. 4062). (Pekcanıtez H., Atalay O., Özekes M., (2013), Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Oniki Levha Yayınları, Ankara, s. 339). Bu sebeplerin gerçekleşmesi üzerine Mahkemenin daha sonra vereceği işlemden kaldırma kararı yalnızca açıklayıcı niteliktedir. (Atalı M., Ermenek İ., Erdoğan E., (2018), Medeni Usul Hukuku Ders Kitabı, Yetkin Yayınları, Ankara, s. 445). Mahkeme bu konuda bir karar vermemiş olsa dahi davanın açılmamış sayılması nedeniyle ortaya çıkan sonuçlar dosyanın işlemden kaldırılmasını gerektiren hallerden birinin gerçekleştiği anın 3 ay sonrasından itibaren başlar. (Arslan R., Yılmaz E., Taşpınar Ayvaz S., (2017), Medeni Usul Hukuku 3. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, s. 547). Aynı husus davanın açılmamış sayılması bakımından da geçerlidir. Mahkemenin bu kararı daha sonra vermiş olması sonucu değiştirmez. (Yılmaz E., (2021), Hukuk Muhakemeleri Kanunu Şerhi 3. Cilt 4. Baskı, Yetkin Yayınları, Ankara, s. 3077). 6. Somut olayda; Mahkemece 20.12.2022 tarihli duruşmada davacı tarafa eksik harcın yatırılması için verilen kesin sürenin son günü olan 07.03.2023 tarihinde eksik harcın yatırılmaması nedeniyle dosyanın işlemden kaldırılmasına ilişkin koşulların oluştuğu, Mahkemece bu hususta karar verilmesi ihmal edilmiş ise de açıklanan kanuni düzenlemelere göre Kanun'un işlemden kaldırma kararına bağladığı sonuçların 07.03.2023 tarihi itibarıyla ortaya çıktığı, her ne kadar Mahkemece 06.06.2023 tarihinde davayı takip edeceğini bildiren davalı tarafa eksik harcı ikmal etmek üzere süre verilmiş ise de harcın davalı tarafça işlemden kaldırma koşulunun gerçekleştiği 07.03.2023 tarihinin üç ay sonrası olan 07.06.2023 sonra 10.06.2023 tarihinde yatırıldığı ve 07.03.2023-07.06.2023 tarihleri arasında davalı tarafça herhangi bir yenileme talebinde de bulunulmadığı gözetilerek davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gerekirken yargılamaya devam edilerek yazılı şekilde hüküm kurulması isabetsizdir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan harcın istek hâlinde temyiz eden davacıya iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 17.04.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları hakkında hangisi yapılamaz?

A) Vergi denetimi yapılamaz.
B) Çalışanların kimlik kontrolü yapılamaz.
C) Suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez.
D) Ticari faaliyetleri durdurulamaz.
E) Elektrik ve su hizmetleri kesilemez.