1982 Anayasası 36. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 36 – Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.[16]
Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.
B. Kanuni hakim güvencesi
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
1.178 karar eşleşti
9. Hukuk Dairesi, 2023/16087 E., 2024/698 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
Mahkemeye erişim hakkının açıklandığı, Anayasa Mahkemesinin 14.12.2023 tarihli ve B. No: 2019/15865 ... kararının ilgili kısmı şöyledir: "... 16. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
9. Hukuk Dairesi 2023/16087 E. , 2024/698 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 7. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2023/508 E., 2023/418 K.
KARAR : İstinaf başvurusunun kabulü ile davanın reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 4. ... Mahkemesi
SAYISI : 2022/216 E., 2022/390 K.
Taraflar arasındaki işyeri sendika temsilciliği seçiminin iptali ve tespit davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi.
Davacı vekilince temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının istenilmesi üzerine, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 21.11.2023 Salı günü tayin edilerek taraflara tebligat gönderilmiştir.
Duruşma günü davacı vekili Avukat ... ile davalı vekili Avukat ... geldiler.
Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verildi.
Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten ve bir kısım eksik belgeler getirtildikten sonra dosyadaki belgeler incelendi gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı ...-... Sendikasının belirlediği ve gerçekleştirdiği şekilde ... İmar ve İnş. San. .... Hiz. AŞ (... İmar AŞ) işletmesinde 19.04.2022 tarihinde yapılan işyeri sendika temsilciliği seçiminin Sendika Tüzüğü'ne ve hukuka açıkça aykırı olduğunu, yetki tespit yazısında belirtilen işyerlerinde ayrı ayrı olmak üzere, yetki tespit tarihi esas alınarak, işyerinde çalışan işçi sayılarına göre kanunda belirtilen en çok sayıda işyeri sendika temsilcisi seçiminin yapılması gerekirken davalı Sendikanın hukuka aykırı olarak sadece dört işyerinde seçim yaptığını, seçim yapılan işyerlerindeki işçi sayıları dikkate alındığında temsilci sayılarının da kanuna ve usule aykırı tespit edildiğini, Bakanlığın yetki tespitinde altı işyeri numarası belirtilmiş olduğundan hukuken artık bu işyerlerinde tespit tarihi itibarıyla çalışan işçi sayıları esas alınarak seçimin yapılması gerekeceğini, davalı Sendikanın kendisinin uygun bulduğu 4 (dört) işyerinde ve yine kendisinin uygun bulduğu sayılarla (1+1+2+2) seçim yaptırdığını, oysa Sendika Tüzüğü gereği 16 işyeri sendika temsilcisi için seçim yapılması gerektiğini, bir an için ... işyeri ve 1288 işçi sayısı esas alınarak 6 temsilci seçileceği kabul edilecek ise bu durumda bir (...) işyeri olması nedeniyle 1288 işçinin tümünün bu 6 temsilcinin seçimine katılması ve oy kullanması gerekeceğini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davalı ...-... Sendikası tarafından ... İmar AŞ işletmesi/işyerinde 19.04.2022 tarihinde gerçekleştirilen işyeri sendika temsilciliği seçiminin iptaline, seçimin ... İmar AŞ işletmesi/işyeri ile ilgili sendika yetki tespitinin kesinleştiği tarihteki işyerlerinde çalışan işçi sayıları esas alınarak kanunda belirtilen en çok sayıda işyeri sendika temsilcisi için seçim yapılması gerektiğinin tespitine, eğer işyerlerinin birleştirilmesi kabul edilecek ise bu durumda bir (...) işyeri için belirlenecek temsilcilerin seçiminde işyerindeki tüm işçilerin oy kullanarak seçimin yapılması gerektiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava dışı işverenliğin 2021 yılı sonlarından başlayarak bu 5 işyerinden sadece birinde yoğun olarak işçi bildirimi yaptığını, fiilî olarak birleştirme işlemini yetki tespitinden önce gerçekleştirdiğini, yetki tespitinden sonra da müvekkili Sendikanın bulunduğu işkolundaki işyerlerinin 1653642.035 Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) sicil numaralı ... işyerinde birleştirildiğini, fiilen ve hukuken ... bir işyeri numarası üzerinden temsilci belirleme zorunluluğunun söz konusu olduğunu, Delege Seçim Yönetmeliği'nin 5 inci maddesinde üyelerin çoğunluğunun seçime katılabilmesini bir hedef olarak işaret ettiğini, özellikle metropollerde işyerlerinin dağınık olarak yapılanması nedeniyle coğrafi koşullar, çalışma saatleri nedeniyle zamana ilişkin kısıtlar, seçimlerin hafta tatilinde yapılması hâlinde üyelerin dinlenme saatlerinde seçime iştirakte yaşayacakları zorluklar dikkate alındığında işçilerin yoğun olduğu birimlerde sandıklar kurulmasının Tüzük'ün amaç ve ilkeleri ve sendikanın diğer iç mevzuatında belirlenen hedeflere daha uygun olduğunu, ... bir sandık kurulmasının üyelerin oy kullanma hakkını zorlaştıracağını, sandığa erişim olanağını kısıtlayacağını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; mevzuatta sendika temsilcisi atama esaslarının seçim sonrasına ilişkin olup, kanunda sadece seçilecek veya seçim olmaksızın atanacak temsilci sayısının üst sınırının belirlendiği, bunun altındaki temsilci sayısını belirleme yetkisinin de sendikaya bırakıldığı, ... sicil numarasında toplanmış ... İmar AŞ işyerinde yetkili sendika olduğu tespit edilen ve yetki belgesine sahip davalı Sendikanın ... işyeri itibarıyla toplam işçi sayısına göre seçilen işyeri temsilci sayısının yasal mevzuata uygun olduğu, seçimin 4 ayrı sandıkta yapılmasının seçime katılımı artırıcı ve demokratik katılımı sağlamak için olumlu ise de mevzuata göre olması gerekenin 4 sandıktaki oyların sonuçları toplanarak en çok oy alan 6 kişinin sendika işyeri temsilcisi olarak seçilmiş kabul edilmesi gerektiği ancak aksine uygulama yapıldığı, daha fazla oy alanların seçilmediği, 130 oy alanın değil 56 oy ve 43 oy alanın seçilmiş kabul edilmesinin mevzuat ve uygulama yönetmeliklerine aykırı olduğu gerekçesiyle davalı sendikanın ... İmar AŞ'nin 5 No.lu şubenin faaliyet gösterdiği SGK'nın 1.7010.01.01.1653642.035.21 No.lu işyerinde 19.04.2022 tarihinde gerçekleştirilen işyeri sendika temsilci sayısının usule uygun olduğu ancak seçimin Sendika Tüzüğüyle usul ve kanuna aykırı olduğunun tespitine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davalı vekili, cevap dilekçesinde belirttiği sebeplerle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Genel ... Sendikasının Sendika Temsilcileri Yönetmeliği'nin 5 inci maddesine göre üyelerin seçim sonuçlarına seçim günü dâhil olmak üzere 3 gün içerisinde yazılı olarak itiraz edebilecekleri, davacının seçim sonuçlarına itiraz etmesi gerektiği ancak davacının herhangi bir itirazda bulunmadığı, sendika temsilcisinin Genel Yönetim Kurulu tarafından doğrudan atama yetkisinin de saklı olduğu gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; dava dilekçesinde belirttiği sebeplerle ve dava açılmadan önce sendikaya başvuru zorunluluğu olduğunun kabulünün ... yargılanma ... ile mahkemeye erişim hakkının ihlali niteliğinde olduğunu ileri sürerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, işyeri sendika temsilciliği seçiminin iptali ve tespit istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6356 ... Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 ... Kanun) "İşyeri sendika temsilcisinin atanması ve görevleri" kenar başlıklı 27 nci maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"(1) Toplu ... sözleşmesi yapmak üzere yetkisi kesinleşen sendika; işyerinde işçi sayısı elliye kadar ise bir, elli bir ile yüz arasında ise en çok iki, yüz bir ile beş yüz arasında ise en çok üç, beş yüz bir ile bin arasında ise en çok dört, bin bir ile iki bin arasında ise en çok altı, iki binden fazla ise en çok sekiz işyeri sendika temsilcisini işyerinde çalışan üyeleri arasından atayarak on beş gün içinde kimliklerini işverene bildirir. Bunlardan biri baş temsilci olarak görevlendirilebilir. Temsilcilerin görevi, sendikanın yetkisi süresince devam eder.
(2) Sendika tüzüğünde işyeri sendika temsilcisinin seçimle belirlenmesine ilişkin hüküm bulunması hâlinde, seçilen üye temsilci olarak atanır."
2. Sendika Tüzüğü'nün "İşyeri Temsilciler Kurulu" kenar başlıklı 44 üncü maddesi şöyledir:
"İşyeri temsilciler kurulu, Yasada belirtilen en çok sayıda olmak üzere, işyerinde çalışan ve Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Yasasının öngördüğü niteliklere sahip olan üyeler arasından; ilgili işyerinde çalışan üyelerce seçilen işyeri Sendika temsilcilerinden oluşur. İşyeri Sendika temsilcilerinin kimlikleri on beş gün içinde işverene bildirilir.
Bunlar kendi aralarında bir baştemsilci seçerler. Baştemsilci ve temsilcilerin görev süresi en çok üç yıldır. İlgili işyerinde çalışan üyelerin salt çoğunluğunun istemi ya da ilgili şube yönetim kurulunun gerekli gördüğü durumlarda Genel Yönetim Kurulunca temsilciler görevden alınır. Ancak iki ay içinde seçimlerin yenilenmesi gereklidir.
İşyeri Sendika temsilciler kurulu üyelerinin seçimine, adaylarda aranacak niteliklere, gerektiğinde görevden alınmalarına, kurulun çalışma yöntemine, görev ve yetkilerine ilişkin esaslar bir Yönetmelik ile saptanır."
3. Sendika Tüzüğü, Sendika Yönetim Kurulu kararı ile ihdas edilen İşyeri Sendika Temsilcileri ve İşyeri Temsilciler Kurulu İle Şube Temsilciler Kurulu Yönetmeliği (Sendika Seçim Yönetmeliği).
4. Mahkemeye erişim hakkının açıklandığı, Anayasa Mahkemesinin 14.12.2023 tarihli ve B. No: 2019/15865 ... kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
16. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim ..., Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine "... yargılanma" ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, ...'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan ... yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).
17. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin ... yargılanma ... kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa ... yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah, B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).
18. Anayasa Mahkemesi ... başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (... Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52)...."
3. Değerlendirme
1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davacının aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Bölge Adliye Mahkemesince Sendika Seçim Yönetmeliği'nin 5 inci maddesinde yer alan sendika içi itiraz yolu tüketilmeden dava açılamayacağı belirtilmiş ise de, bu gerekçe yukarıda ayrıntıları açıklandığı üzere mahkemeye erişim hakkına aykırıdır. Bu itibarla uyuşmazlığın esasının incelenmesi gerekmektedir.
3. Sendikaların en önemli faaliyetleri işyerine ilişkin olup, bu faaliyetlerin en iyi şekilde yapılabilmesi ancak işyeri sendika temsilcisi aracılığıyla mümkündür. Temsilci, işyeriyle sınırlı kalmak koşuluyla sendikaya üye olsun ya da olmasın bütün işçilerin dileklerini dinlemek ve şikâyetlerini çözümlemek, işçi ve işveren arasındaki işbirliği ve çalışma ahengi ile çalışma barışını devam ettirmek, işçilerin hak ve menfaatlerini gözetmek, ... kanunları ve toplu ... sözleşmelerinde öngörülen çalışma koşullarının uygulanmasına yardımcı olmakla görevli ve yetkilidir.
4. İşyeri sendika temsilcileri sendika tüzüğünde öngörülen yöntem ve yetki ile atanabilir. Bununla birlikte sendika tüzüğünde temsilcinin seçimle belirlenmesine ilişkin hüküm bulunması durumunda, 6356 ... Kanun'un 27 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince seçilen kişinin temsilci olarak atanması bir zorunluluk hâline gelir (... Şahlanan, Toplu ... Hukuku, ..., 2020, s.256).
5. 6356 ... Kanun'un 27 nci maddesi gereğince sendika temsilcisi işyeri esas alınarak atanacaktır. Nitekim temsilci sayısı da işyerindeki işçi sayısına göre belirlenmelidir. Sendika Tüzüğü ile İşyeri Sendika Temsilcileri ve İşyeri Temsilciler Kurulu İle Şube Temsilciler Kurulu Yönetmeliği'nde yer alan düzenlemelerde de sendika temsilcisinin belirlenmesine ilişkin sürecin işyeri kavramı esas alınarak yürütüleceği görülmektedir.
6. 6356 ... Kanun'un 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasında işyeri kavramı yönünden 4857 ... ... Kanunu'na (4857 ... Kanun) atıf yapılmıştır. 4857 ... Kanun'un 2 nci maddesinin gerekçesinde, işyeri, teknik bir amaca diğer bir deyişle mal ve hizmet üretimine yönelik ve değişik unsurlardan meydana gelen bir birim olarak belirtilmiştir. Diğer taraftan, teknolojik ve ekonomik gelişmeler doğrultusunda bir işyeri çerçevesinde mal ve hizmet üretimi, pazarlama ve müşterilere sunum hususlarının çok yönlü bir yapısal değişikliği gerektirmesi sebebiyle, bir işyerinin amacının gerçekleşmesinde işlerin görülmesi işyerinin kurulu bulunduğu yerin dışına taşmıştır. Bu bağlamda 4857 ... Kanun'un 2 nci maddesinde “İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan ... organizasyonu kapsamında bir bütündür.” hükmü düzenlenmiştir.
7. Bu hususlara göre, işyeri sendika temsilcisi sadece işyerinin bütünü gözetilerek atama yahut seçim yolu ile belirlenmelidir. İşyeri bir bütün olduğundan, varsayımsal birimler esas alınarak temsilci atama yoluna gidilemez. Bir başka ifadeyle işyerinin tanımı içinde kabul edilen "bölüm", "ünite" veya "atölye" için ayrıca temsilci atama yoluna gidilemez. Bununla birlikte atanan temsilcilere farklı birimlerde görev verilmesine bir engel yoktur (Şahlanan, s.255).
8.Temyiz itirazları bu genel açıklamalar ışığında değerlendirilmelidir. Bölge Adliye Mahkemesince, genel yönetim kurulunca sendika temsilcisinin doğrudan atama yetkisinin saklı olduğu gerekçesine de dayanılmış ise de, ayrıntılı olarak açıklandığı üzere sendika tüzüğünde temsilcinin seçimle belirlenmesi gerektiği düzenlenmiş ise seçim yönteminin uygulanması zorunludur.
9. Somut uyuşmazlıkta dava dışı ... İmar AŞ'ye ait 4 farklı birimde kurulan ayrı sandıklarda, sandık sonuçlarının bağımsız değerlendirilmesi sonucunda işyeri sendika temsilcilik seçimleri sonuçlandırılmıştır. ... İmar AŞ'nin genel işler işkolunda faaliyet yürüten birimindeki işçilerinin tamamının (1653642) sicil numaralı işyerinde istihdam edildiği görülmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, ... işyeri esas alınarak seçim yapılacağı ve 6 temsilci belirlenmesi gerektiği uyuşmazlık dışı kalmıştır.
10. Dava konusu seçimin ... işyeri esas alınarak yapılacağının kesinleşmesine göre, işyerinin bir bütün olduğu gözetildiğinde varsayımsal farklı birimler esas alınarak seçimin icrası ve sonuçlandırılması hukuka aykırıdır.
Sendikaların işleyişi demokrasi esaslarına uygun olması gerektiğinden, farklı birimlerde sandık kurulması hatalı bir uygulama değil ise de adaylar işyerinin bütünü bakımından seçime katılmalı, her işçi her adaya oy verebilmeli ve seçim sonuçları da ... birleştirme tutanağı ile işyerinin bütünü dikkate alınarak sonuçlandırılmalıdır. İlk Derece Mahkemesi kararına karşı davacının istinaf yoluna başvurmadığı da gözetildiğinde, bu açıklamalar çerçevesinde dava konusu işyeri sendika temsilciliği seçiminin hukuka aykırı olduğunun tespitine karar verilmelidir. Yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Davacı yararına takdir edilen 17.100,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davalı tarafa yükletilmesine,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
18.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (4)
9. Hukuk Dairesi, 2023/20138 E., 2024/785 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Mahkemeye erişim hakkının açıklandığı, Anayasa Mahkemesinin 14.12.2023 tarihli ve B. No: 2019/15865 ... kararının ilgili kısmı şöyledir: "... 16. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
9. Hukuk Dairesi 2023/20138 E. , 2024/785 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 19. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2023/419 E., 2023/1609 K.
KARAR : İstinaf başvurusunun kabulü ile davanın reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 4. ... Mahkemesi
SAYISI : 2022/215 E., 2022/391 K.
Taraflar arasındaki işyeri sendika temsilciliği seçiminin hukuka aykırı olduğunun tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi.
Davacı vekilince temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasının istenilmesi üzerine, işin duruşmaya tâbi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 23.01.2024 Salı günü tayin edilerek taraflara tebligat gönderilmiştir.
Duruşma günü davacı vekili Avukat ... ile davalı vekili Avukat ... geldiler.
Duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra duruşmaya son verildi.
Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelendi gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı ...-... Sendikasının belirlediği ve gerçekleştirdiği şekilde ... İmar ve İnş. San. .... Hiz. AŞ (... İmar AŞ) işletmesinde 19.04.2022 tarihinde yapılan işyeri sendika temsilciliği seçiminin Sendika Tüzüğü'ne ve hukuka açıkça aykırı olduğunu, yetki tespit yazısında belirtilen işyerlerinde ayrı ayrı olmak üzere, yetki tespit tarihi esas alınarak, işyerinde çalışan işçi sayılarına göre kanunda belirtilen en çok sayıda işyeri sendika temsilcisi seçiminin yapılması gerekirken davalı Sendikanın hukuka aykırı olarak sadece dört işyerinde seçim yaptığını, seçim yapılan işyerlerindeki işçi sayıları dikkate alındığında temsilci sayılarının da kanuna ve usule aykırı tespit edildiğini, Bakanlığın yetki tespitinde altı işyeri numarası belirtilmiş olduğundan hukuken artık bu işyerlerinde tespit tarihi itibarıyla çalışan işçi sayıları esas alınarak seçimin yapılması gerekeceğini, davalı Sendikanın kendisinin uygun bulduğu 4 (dört) işyerinde ve yine kendisinin uygun bulduğu sayılarla (1+1+2+2) seçim yaptırdığını, oysa Sendika Tüzüğü gereği 16 işyeri sendika temsilcisi için seçim yapılması gerektiğini, bir an için ... işyeri ve 1288 işçi sayısı esas alınarak 6 temsilci seçileceği kabul edilecek ise bu durumda bir (...) işyeri olması nedeniyle 1288 işçinin tümünün bu 6 temsilcinin seçimine katılması ve oy kullanması gerekeceğini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davalı ...-... Sendikası tarafından ... İmar AŞ işletmesi/işyerinde 19.04.2022 tarihinde gerçekleştirilen işyeri sendika temsilciliği seçiminin usulsüzlüğünün tespitine, seçimin ... İmar AŞ işletmesi/işyeri ile ilgili sendika yetki tespitinin kesinleştiği tarihteki işyerlerinde çalışan işçi sayıları esas alınarak kanunda belirtilen en çok sayıda işyeri sendika temsilcisi için seçim yapılması gerektiğinin tespitine, eğer işyerlerinin birleştirilmesi kabul edilecek ise bu durumda bir (...) işyeri için belirlenecek temsilcilerin seçiminde işyerindeki tüm işçilerin oy kullanarak seçimin yapılması gerektiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava dışı işverenliğin 2021 yılı sonlarından başlayarak bu 5 işyerinden sadece birinde yoğun olarak işçi bildirimi yaptığını, fiilî olarak birleştirme işlemini yetki tespitinden önce gerçekleştirdiğini, yetki tespitinden sonra da müvekkili Sendikanın bulunduğu işkolundaki işyerlerinin 1653642.035 Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) sicil numaralı ... işyerinde birleştirildiğini, fiilen ve hukuken ... bir işyeri numarası üzerinden temsilci belirleme zorunluluğunun söz konusu olduğunu, Delege Seçim Yönetmeliği'nin 5 inci maddesinde üyelerin çoğunluğunun seçime katılabilmesini bir hedef olarak işaret ettiğini, özellikle metropollerde işyerlerinin dağınık olarak yapılanması nedeniyle coğrafi koşullar, çalışma saatleri nedeniyle zamana ilişkin kısıtlar, seçimlerin hafta tatilinde yapılması hâlinde üyelerin dinlenme saatlerinde seçime iştirakte yaşayacakları zorluklar dikkate alındığında işçilerin yoğun olduğu birimlerde sandıklar kurulmasının Tüzük'ün amaç ve ilkeleri ve sendikanın diğer iç mevzuatında belirlenen hedeflere daha uygun olduğunu, ... bir sandık kurulmasının üyelerin oy kullanma hakkını zorlaştıracağını, sandığa erişim olanağını kısıtlayacağını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; mevzuatta sendika temsilcisi atama esaslarının seçim sonrasına ilişkin olup, kanunda sadece seçilecek veya seçim olmaksızın atanacak temsilci sayısının üst sınırının belirlendiği, bunun altındaki temsilci sayısını belirleme yetkisinin de sendikaya bırakıldığı, ... sicil numarasında toplanmış ... İmar AŞ işyerinde yetkili sendika olduğu tespit edilen ve yetki belgesine sahip davalı Sendikanın ... işyeri itibarıyla toplam işçi sayısına göre seçilen işyeri temsilci sayısının yasal mevzuata uygun olduğu, seçimin 4 ayrı sandıkta yapılmasının seçime katılımı artırıcı ve demokratik katılımı sağlamak için olumlu ise de mevzuata göre olması gerekenin 4 sandıktaki oyların sonuçları toplanarak en çok oy alan 6 kişinin sendika işyeri temsilcisi olarak seçilmiş kabul edilmesi gerektiği ancak aksine uygulama yapıldığı, daha fazla oy alanların seçilmediği, 130 oy alanın değil 56 oy ve 43 oy alanın seçilmiş kabul edilmesinin mevzuat ve uygulama yönetmeliklerine aykırı olduğu gerekçesiyle davalı Sendikanın ... İmar AŞ'nin 5 No.lu şubenin faaliyet gösterdiği SGK'nın 1.7010.01.01.1653642.035.21 No.lu işyerinde 19.04.2022 tarihinde gerçekleştirilen işyeri sendika temsilci sayısının usule uygun olduğu ancak seçimin Sendika Tüzüğüyle usul ve kanuna aykırı olduğunun tespitine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davalı vekili, cevap dilekçesinde belirttiği sebeplerle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılması ve davanın reddine karar verilmesi istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; somut durumda seçimin işyerindeki departmanlar esas alınarak gerçekleştirildiği, bu şekilde her bir birimden temsilci belirlenmeye çalışıldığının belirtildiği, İlk Derece Mahkemesince seçimin Sendika Tüzüğüyle usul ve kanuna aykırı olduğunun tespitine karar verilmişse de hangi kanun maddesine aykırılık bulunduğunun belirlenmediği, Sendika Anatüzüğü ve ilgili Yönetmelik'te seçimin sendika tarafından gerçekleştirilen ve işçilerin bağlı bulundukları departmanlar dikkate alınarak temsilci belirlenmesine olanak sağlayan yöntemle yapılmasına engel bir düzenlemeye de rastlanmadığı, davacının Yönetmelik'in 5 inci maddesine göre üyelerin seçim sonuçlarına seçim günü dâhil olmak üzere 3 gün içerisinde yazılı olarak yapılmış bir itirazının da bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; dava dilekçesinde belirttiği sebeplerle ve dava açılmadan önce sendikaya başvuru zorunluluğu olduğunun kabulünün ... yargılanma ... ile mahkemeye erişim hakkının ihlali niteliğinde olduğunu ileri sürerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, işyeri sendika temsilciliği seçiminin hukuka aykırı olduğunun tespiti istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6356 ... Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 ... Kanun) "İşyeri sendika temsilcisinin atanması ve görevleri" kenar başlıklı 27 nci maddesinin ilgili kısmı şöyledir:
"(1) Toplu ... sözleşmesi yapmak üzere yetkisi kesinleşen sendika; işyerinde işçi sayısı elliye kadar ise bir, elli bir ile yüz arasında ise en çok iki, yüz bir ile beş yüz arasında ise en çok üç, beş yüz bir ile bin arasında ise en çok dört, bin bir ile iki bin arasında ise en çok altı, iki binden fazla ise en çok sekiz işyeri sendika temsilcisini işyerinde çalışan üyeleri arasından atayarak on beş gün içinde kimliklerini işverene bildirir. Bunlardan biri baş temsilci olarak görevlendirilebilir. Temsilcilerin görevi, sendikanın yetkisi süresince devam eder.
(2) Sendika tüzüğünde işyeri sendika temsilcisinin seçimle belirlenmesine ilişkin hüküm bulunması hâlinde, seçilen üye temsilci olarak atanır."
2. Sendika Tüzüğü'nün "İşyeri Temsilciler Kurulu" kenar başlıklı 44 üncü maddesi şöyledir:
"İşyeri temsilciler kurulu, Yasada belirtilen en çok sayıda olmak üzere, işyerinde çalışan ve Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Yasasının öngördüğü niteliklere sahip olan üyeler arasından; ilgili işyerinde çalışan üyelerce seçilen işyeri Sendika temsilcilerinden oluşur. İşyeri Sendika temsilcilerinin kimlikleri on beş gün içinde işverene bildirilir.
Bunlar kendi aralarında bir baştemsilci seçerler. Baştemsilci ve temsilcilerin görev süresi en çok üç yıldır. İlgili işyerinde çalışan üyelerin salt çoğunluğunun istemi ya da ilgili şube yönetim kurulunun gerekli gördüğü durumlarda Genel Yönetim Kurulunca temsilciler görevden alınır. Ancak iki ay içinde seçimlerin yenilenmesi gereklidir.
İşyeri Sendika temsilciler kurulu üyelerinin seçimine, adaylarda aranacak niteliklere, gerektiğinde görevden alınmalarına, kurulun çalışma yöntemine, görev ve yetkilerine ilişkin esaslar bir Yönetmelik ile saptanır."
3. Sendika Tüzüğü, Sendika Yönetim Kurulu kararı ile ihdas edilen İşyeri Sendika Temsilcileri ve İşyeri Temsilciler Kurulu İle Şube Temsilciler Kurulu Yönetmeliği (Sendika Seçim Yönetmeliği).
4. Mahkemeye erişim hakkının açıklandığı, Anayasa Mahkemesinin 14.12.2023 tarihli ve B. No: 2019/15865 ... kararının ilgili kısmı şöyledir:
"...
16. Anayasa'nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim ..., Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur. Diğer yandan Anayasa'nın 36. maddesine "... yargılanma" ibaresinin eklenmesine ilişkin gerekçede, ...'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerce de güvence altına alınan ... yargılanma hakkının madde metnine dâhil edildiği vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (Sözleşme) yorumlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sözleşme'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının mahkemeye erişim hakkını içerdiğini belirtmektedir (Özbakım Özel Sağlık Hiz. İnş. Tur. San. ve Tic. Ltd. Şti., B. No: 2014/13156, 20/4/2017, § 34).
17. Anayasa'nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, bir temel hak olmanın yanında diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanmayı ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir. Bu bakımdan davanın bir mahkeme tarafından görülebilmesi ve kişinin ... yargılanma ... kapsamına giren güvencelerden faydalanabilmesi için ilk olarak kişiye iddialarını ortaya koyma imkânının tanınması gerekir. Diğer bir ifadeyle dava yoksa ... yargılanma hakkının sağladığı güvencelerden yararlanmak mümkün olmaz (Mohammed Aynosah, B. No: 2013/8896, 23/2/2016, § 33).
18. Anayasa Mahkemesi ... başvuru kapsamında yaptığı değerlendirmelerde mahkemeye erişim hakkının bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına geldiğini ifade etmiştir (... Şen, B. No: 2012/791, 7/11/2013, § 52)...."
3. Değerlendirme
1. Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre aşağıdaki davacı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Bölge Adliye Mahkemesince Sendika Seçim Yönetmeliği'nin 5 inci maddesinde yer alan sendika içi itiraz yolu tüketilmeden dava açılamayacağı belirtilmiş ise de, bu gerekçe yukarıda ayrıntıları açıklandığı üzere mahkemeye erişim hakkına aykırıdır. Bu itibarla uyuşmazlığın esasının incelenmesi gerekmektedir.
3. Sendikaların en önemli faaliyetleri işyerine ilişkin olup, bu faaliyetlerin en iyi şekilde yapılabilmesi ancak işyeri sendika temsilcisi aracılığıyla mümkündür. Temsilci, işyeriyle sınırlı kalmak koşuluyla sendikaya üye olsun ya da olmasın bütün işçilerin dileklerini dinlemek ve şikâyetlerini çözümlemek, işçi ve işveren arasındaki işbirliği ve çalışma ahengi ile çalışma barışını devam ettirmek, işçilerin hak ve menfaatlerini gözetmek, ... kanunları ve toplu ... sözleşmelerinde öngörülen çalışma koşullarının uygulanmasına yardımcı olmakla görevli ve yetkilidir.
4. İşyeri sendika temsilcileri sendika tüzüğünde öngörülen yöntem ve yetki ile atanabilir. Bununla birlikte Sendika Tüzüğü'nde temsilcinin seçimle belirlenmesine ilişkin hüküm bulunması durumunda, 6356 ... Kanun'un 27 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince seçilen kişinin temsilci olarak atanması bir zorunluluk hâline gelir (... Şahlanan, Toplu ... Hukuku, ..., 2020, s.256).
5. 6356 ... Kanun'un 27 nci maddesi gereğince sendika temsilcisi işyeri esas alınarak atanacaktır. Nitekim temsilci sayısı da işyerindeki işçi sayısına göre belirlenmelidir. Sendika Tüzüğü ile İşyeri Sendika Temsilcileri ve İşyeri Temsilciler Kurulu İle Şube Temsilciler Kurulu Yönetmeliği'nde yer alan düzenlemelerde de sendika temsilcisinin belirlenmesine ilişkin sürecin işyeri kavramı esas alınarak yürütüleceği görülmektedir.
6. 6356 ... Kanun'un 2 nci maddesinin üçüncü fıkrasında işyeri kavramı yönünden 4857 ... ... Kanunu'na (4857 ... Kanun) atıf yapılmıştır. 4857 ... Kanun'un 2 nci maddesinin gerekçesinde, işyeri, teknik bir amaca diğer bir deyişle mal ve hizmet üretimine yönelik ve değişik unsurlardan meydana gelen bir birim olarak belirtilmiştir. Diğer taraftan, teknolojik ve ekonomik gelişmeler doğrultusunda bir işyeri çerçevesinde mal ve hizmet üretimi, pazarlama ve müşterilere sunum hususlarının çok yönlü bir yapısal değişikliği gerektirmesi sebebiyle, bir işyerinin amacının gerçekleşmesinde işlerin görülmesi işyerinin kurulu bulunduğu yerin dışına taşmıştır. Bu bağlamda 4857 ... Kanun'un 2 nci maddesinde “İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan ... organizasyonu kapsamında bir bütündür.” hükmü düzenlenmiştir.
7. Bu hususlara göre, işyeri sendika temsilcisi sadece işyerinin bütünü gözetilerek atama yahut seçim yolu ile belirlenmelidir. İşyeri bir bütün olduğundan, varsayımsal birimler esas alınarak temsilci atama yoluna gidilemez. Bir başka ifadeyle işyerinin tanımı içinde kabul edilen "bölüm", "ünite" veya "atölye" için ayrıca temsilci atama yoluna gidilemez. Bununla birlikte atanan temsilcilere farklı birimlerde görev verilmesine bir engel yoktur (Şahlanan, s.255).
8. Temyiz itirazları bu genel açıklamalar ışığında değerlendirilmelidir. Somut uyuşmazlıkta dava dışı ... İmar AŞ'ye ait 4 farklı birimde kurulan ayrı sandıklarda, sandık sonuçlarının bağımsız değerlendirilmesi sonucunda işyeri sendika temsilcilik seçimleri sonuçlandırılmıştır. ... İmar AŞ'nin genel işler işkolunda faaliyet yürüten birimindeki işçilerinin tamamının (1653642) sicil numaralı işyerinde istihdam edildiği görülmektedir. Bu noktada belirtmek gerekir ki, ... işyeri esas alınarak seçim yapılacağı ve 6 temsilci belirlenmesi gerektiği uyuşmazlık dışı kalmıştır.
9. Dava konusu seçimin ... işyeri esas alınarak yapılacağının kesinleşmesine göre, işyerinin bir bütün olduğu gözetildiğinde farklı birimler esas alınarak seçimin icrası ve sonuçlandırılması hukuka aykırıdır.
Sendikaların işleyişi demokrasi esaslarına uygun olması gerektiğinden, farklı birimlerde sandık kurulması hatalı bir uygulama değil ise de adaylar işyerinin bütünü bakımından seçime katılmalı, her işçi her adaya oy verebilmeli ve seçim sonuçları da ... birleştirme tutanağı ile işyerinin bütünü dikkate alınarak sonuçlandırılmalıdır. İlk Derece Mahkemesi kararına karşı davacının istinaf yoluna başvurmadığı da gözetildiğinde, bu açıklamalar çerçevesinde dava konusu işyeri sendika temsilciliği seçiminin hukuka aykırı olduğunun tespitine karar verilmelidir. Yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Davacı yararına takdir edilen 17.100,00 TL duruşma vekâlet ücretinin davalı tarafa yükletilmesine,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
23.01.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
9. Hukuk Dairesi, 2024/558 E., 2024/3615 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk (İş) Mahkemesi
tam metni aç
Davacıların bireysel başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince 2019/22615 Başvuru numaralı ve 21.06.2023 tarihli karar ile davacıların 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 36 ncı maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere d
9. Hukuk Dairesi 2024/558 E. , 2024/3615 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi
SAYISI : 2023/495 E., 2023/899 K.
KARAR : Davanın kısmen kabulü
Taraflar arasındaki alacak davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 27.03.2018 tarihli ilâmı ile Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir.
Mahkemece bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda; davanın reddine karar verilmiş, hükmün davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 23.05.2019 tarihli ve 2019/3294 Esas, 2019/11633 Karar sayılı ilâmı ile onanmasına karar verilmiştir.
Davacıların bireysel başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince 2019/22615 Başvuru numaralı ve 21.06.2023 tarihli karar ile davacıların 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 36 ncı maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
Mahkemece, Anayasa Mahkemesi kararı üzerine yapılan yargılama sonunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Mahkeme kararı davacılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin murisi müteveffa işçinin sürekli olarak davalı Belediyede çalışmış olmasına karşın ihale alan şirketlerde sigortalı gösterildiğini, davalı Belediyenin asıl işveren, diğer davalıların alt işveren olduklarını, müteveffa işçinin 30.03.2014 tarihinde yapılan mahalli idareler seçimlerinin ardından değişen yeni yönetimle birlikte 31.08.2014 tarihine kadar kesintisiz olarak çalıştığını, 31.08.2014 tarihinde işbaşı yapmak için işyerine giden müteveffa işçinin iş sözleşmesinin haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğini ileri sürerek kıdem ve ihbar tazminatı, yıllık ücretli izin, asgari geçim indirimi, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı Belediye vekili cevap dilekçesinde; müteveffa işçinin müvekkili Belediye ile bir ilişkisi olmadığını, davalı Belediyenin diğer davalı Şirketin bir kısım çalışanlarının benzer işi görenlerden daha az verimle çalıştığını tespit ederek tutanak altına aldığını, müvekkilinin işçilerin iş sözleşmelerinin feshi hususunda bir talebi olmadığını, 4857 sayılı İş Kanunu'nun (4857 sayılı Kanun) 36 ıncı maddesi uyarınca müvekkilinin müteveffa işçinin ihbar ve kıdem tazminatı ile diğer haklarından sorumlu olmayacağını savunarak davanın reddini istemiştir.
2. Davalı Şirket vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin diğer davalı Belediyenin çöp toplama işini 16.03.2013 tarihinden itibaren ihale ile üstlendiğini, bu tarihten 25.08.2014 tarihine kadar işyerinde faaliyet yürüttüğünü, müteveffa işçi ile müvekkili Şirket arasında iş sözleşmesi yahut hukuki ilişki bulunmadığını, işçinin iş sözleşmesinin davalı Belediye tarafından feshedildiğini beyanla davanın reddini istemiştir.
3. Diğer davalı, davaya cevap vermemiştir.
III. İHLAL KARARINDAN ÖNCEKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Mahkeme Kararı
Mahkemenin 25.03.2016 tarihli kararıyla; müteveffa işçinin 25.10.2005-31.08.2014 tarihleri arasında davalılara ait işyerlerinde 7 yıl 6 ay 27 günlük çalışmasının olduğu, iş sözleşmesinin ihale süresinin sona ermesi üzerine iş bitimi sebebiyle feshedildiği, müteveffa işçinin iş sözleşmesi işveren tarafından haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğinden kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, davacı taraf tanıklarının davalılar aleyhine ikame ettikleri davalar bulunduğu ancak işyerinde yaklaşık 40 civarı çalışan işçinin işten ayrıldığı, aynı birimde çalışıp açılan davalarda tanıklık yapabilecek işçi bulmanın zor olduğu, bu nedenle fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacaklarının menfaat birliği içindeki tanıkların beyanlarına itibarla kabul edildiğinden bahisle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
B. Bozma Kararı
1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili ile davalı Belediye vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
2. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 27.03.2018 tarihli ilâmı ile; dava konusu kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ve asgari geçim indirimi ücret alacaklarının miktarını belirleyebilme imkânı bulunduğu, bu nedenle anılan alacak kalemleri yönünden belirsiz alacak davası açılmasında hukuki yarar bulunmadığı, fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacaklarının başka delillerle desteklenmeden tek başına menfaat birliği içindeki tanıkların beyanlarına itibarla ispatlandığı kabulünün isabetli olmadığı gerekçeleriyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.
C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemenin 13.12.2018 tarihli kararı ile; bozmaya uyularak bozma ilâmı doğrultusunda dava konusu kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ve asgari geçim indirimi alacakları yönünden hukuki yarar bulunmadığı; fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil alacaklarının ise ispatlanamadığı gerekçesiyle anılan alacakların reddine karar verilmiştir.
D. Onama Kararı
1. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
2. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 23.05.2019 tarihli ve 2019/3294 Esas, 2019/11633 Karar sayılı ilâmı ile davanın reddine dair hükmün onanmasına karar verilmiştir.
IV. ANAYASA MAHKEMESİ KARARI VE İHLAL KARARINDAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bireysel Başvuru
Kesinleşen karara karşı davacı taraf Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.
B. Anayasa Mahkemesi Kararı
1. Anayasa Mahkemesinin 21.06.2023 tarihli ve 2019/22615 Başvuru numaralı kararı ile; şartlar oluşmadan açılan belirsiz alacak davasının dava şartı yokluğundan reddedilmesinin usul hukukundaki imkânlar gözetildiğinde başvurulabilecek son çare olmadığı, davaların hukuki yarar yokluğundan reddi suretiyle mahkemeye erişim hakkına yapılan müdahalede, medeni hakla ilgili uyuşmazlığın karara bağlanması yönünden en etkili olan davanın açılmasını sağlama amacına ulaşılması için daha hafif müdahale teşkil eden aracın seçilmesi yerine davacıların mahkemeye erişimini imkânsız kılan ağır bir aracın tercih edilmesinin gereklilik şartına uygun olmadığı belirtilerek başvurucuların Anayasa’nın 36 nc maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki mahkemeye erişim haklarının ihlal edildiği sonucuna ulaşılmıştır.
2. Anayasa Mahkemesince ihlalin sonuçlarının ortadan kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak amacıyla dosyanın Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
C. Mahkeme Kararı
Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; Anayasa Mahkemesi kararı üzerine yeniden yargılama yapıldığı, müteveffa işçinin 25.10.2005-31.08.2014 tarihleri arasında davalılara ait işyerlerinde 7 yıl 6 ay 27 günlük çalışmasının olduğu, iş sözleşmesinin ihale süresinin sona ermesi üzerine iş bitimi sebebiyle feshedildiği, müteveffa işçinin iş sözleşmesi işveren tarafından haksız ve bildirimsiz olarak feshedildiğinden kıdem ve ihbar tazminatına hak kazandığı, dava konusu fazla çalışma, hafta tatili, ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacağı talepleri yönünden verilen kararın Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 23.05.2019 tarihli ve 2019/3294 Esas 2019/11633 Karar sayılı ilâmı onandığı, Anayasa Mahkemesince hak ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için verilen yeniden yargılama kararının yalnızca dava şartı yokluğundan reddedilen kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ve asgari geçim indirimi alacakları bakımından verildiğinin gözetildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili temyiz dilekçesinde; maddi hata başvurularının Mahkemece değerlendirilmemesinin hatalı olduğunu, davalı Belediye dışındaki davalılarca kararın temyiz edilmediği gözetilmeksizin davacı yönünden meydana gelen usuli kazanılmış hakkı ihlal eder şekilde karar verilerek fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacakları hakkında karar verilmesine yer olmadığı kararı verilmesinin hatalı olduğunu, davaya konu fazla çalışma, hafta tatili ile ulusal bayram ve genel tatil ücreti alacaklarının tanık beyanları ile ispatlandığını belirterek Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmesini istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, yıllık izin ve asgari geçim indirimi alacak taleplerinin ispatı ve hesaplanmasına ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. Anayasa'nın 13 ve 36 ncı maddeleri ile 148 inci maddesinin dördüncü fıkrası ve 153 üncü maddesinin altıncı fıkrası.
2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 24, 25, 26, 31, 33, 36, 106, 114, 115 ve 119 uncu maddeleri ile 369 uncu maddesinin birinci fıkrası, 370 ve 371 inci maddeleri.
3. 6100 sayılı Kanun'un "Belirsiz alacak davası" kenar başlıklı 107 nci maddesi şöyledir:
“(1) Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.
(2) (Değişik:22/7/2020-7251/7 md.) Karşı tarafın verdiği bilgi veya tahkikat sonucu alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenebilmesi mümkün olduğunda, hâkim tarafından tahkikat sona ermeden verilecek iki haftalık kesin süre içinde davacı, iddianın genişletilmesi yasağına tabi olmaksızın talebini tam ve kesin olarak belirleyebilir. Aksi takdirde dava, talep sonucunda belirtilen miktar veya değer üzerinden görülüp karara bağlanır.
(3) (Mülga:22/7/2020-7251/7 md.)”
4. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 158 inci maddesi.
5. Anayasa Mahkemesinin 09.06.2016 tarihli ve 2014/819 Başvuru numaralı ... kararı; 10.02.2021 tarihli ve 2018/2784 Başvuru numaralı ... kararı; 22.02.2022 tarihli ve 2019/12190 Başvuru Numaralı ... kararı.
6. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 03.05.2022 tarihli ve 59914/16 Başvuru numaralı Nalbant ve Diğerleri/Türkiye kararı.
7. İsviçre Federal Mahkemesinin 15.06.2020 tarihli ve 4A_502/2019 sayılı kararı; Zürih Kantonu Yüksek Mahkemesinin 20.10.2015 tarihli ve LB150038 sayılı kararı.
8. 4857 sayılı Kanun'un 17, 53 ve 59 uncu maddeleri ile aynı Kanun'un 120 nci maddesi yollamasıyla hâlen yürürlükte bulunan mülga 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14 üncü maddesi.
3. Değerlendirme
1. Mahkemelerin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Kanun'un 428 inci maddesi ile 439 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Dairemiz uygulamasına göre belirsiz alacak davasında, davanın açıldığı tarih itibarıyla uyuşmazlığa konu alacağın miktar veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenememesinden anlaşılması gereken; davacının gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen miktar veya değerin belirlenmesinin kendisinden gerçekten beklenilmemesi ya da objektif olarak imkânsız olmasıdır. Sırf taraflar arasında alacak miktarı bakımından uyuşmazlık bulunması, iddianın ispata muhtaç olması ve bilirkişi raporu alınması, talep sonucunun belirlenmesinin davacıdan beklenemeyecek olması anlamına gelmez. İş yargılamasında sıklıkla davaların yığılması söz konusu olmakla alacağın belirsiz olma kriterleri her bir talep için ayrı ayrı değerlendirilmeli ve şartları taşımayan davanın usulden reddine karar verilmelidir (Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, 14.09.2020 tarihli ve 2016/26476 Esas, 2020/7547 Karar sayılı; 31.05.2022 tarihli ve 2022/5909 Esas, 2022/6892 Karar sayılı; 09.02.2022 tarihli ve 2022/829 Esas, 2022/1542 karar sayılı kararları). İşçilik alacaklarının hangi hâllerde belirsiz, hangi hâllerde belirli veya belirlenebilir olduğu hususunda kesin bir sınıflandırma yapılması mümkün olmayıp her bir davaya konu alacak bakımından somut olayın özelliklerinin nazara alınarak sonuca gidilmesi gereklidir (Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu, 15.12.2017 tarihli ve 2016/6 Esas, 2017/5 Karar sayılı kararı).
3. Anayasa Mahkemesinin ..., Başvuru No:2019/12190, 22.02.2022 tarihli kararında ise başvurucunun şartları oluşmadan açtığı belirsiz alacak davasının dava şartı yokluğundan reddedilmesinin -usul hukukundaki imkânlar gözetildiğinde- başvurulabilecek son çare olmadığı, davanın hukuki yarar yokluğundan reddi suretiyle mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır.
4. Anayasa Mahkemesinin sözü edilen kararında, belirsiz alacak davasında davacının hukuki yararının bulunmadığını belirtmenin güç olduğuna değinildikten sonra usulden ret kararı verilmeden önce başvurulacak usuli imkânların mevcut olduğu, şartları bulunmadığı hâlde belirsiz alacak davası olarak açılan davada 6100 sayılı Kanun’un hâkimin belirsiz veya çelişki gördüğü hususları açıklatma yetkisini haiz olduğunu düzenleyen 31 inci maddesi ile dava dilekçesinde talep sonucunun eksik olması hâlinde hâkimin davacıya eksikliği tamamlaması için bir haftalık kesin süre vereceğini öngören 119 uncu maddesi ve dava şartı noksanlığının giderilmesinin mümkün olması durumunda bunun tamamlanması için kesin süre verileceği yönündeki 115 inci maddesinin ikinci fıkrası hükmünün uygulanması gerektiği belirtilmektedir.
5. Belirsiz alacak davasının usulden reddinden önce başvurulması gerektiği belirtilen 6100 sayılı Kanun’un anılan hükümlerinin söz konusu usuli sorunun çözümünde uygulanma olanağı olup olmadığı önem arz etmektedir. Bu bağlamda belirtilen usul kurallarının Kanun’un amacı ve benimsediği sistematiğe uygun şekilde yorumlanması gerektiği açıktır. Bununla birlikte öncelikle ifade etmek gerekir ki belirtilen usul kurallarının yorumlanması derece mahkemelerinin ve içtihat mahkemesi olan Yargıtayın görev alanına girmektedir. Çünkü bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesinin bir temel hak ihlali iddiasını sadece Anayasa ve temel haklar açısından incelemesine olanak sağlayan bir hukuki çaredir. Anayasa’nın 148 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 49 uncu maddesinin altıncı fıkrasında belirtildiği üzere, kanun yolu denetiminde gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapılamaz. Bu nedenle bir yargılamada usul meseleleri hakkında karar verilmesi, maddi vakıaların ortaya konması ve değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve somut uyuşmazlığa uygulanması Anayasa Mahkemesinin yetkisi dışında kalmaktadır.
6. Anayasa Mahkemesinin ... başvurusuna ilişkin kararında yaptığı değerlendirmeler, esasen münhasıran kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar olup bireysel başvuru yolunda riayet edilmesi gereken inceleme kapsamında değildir (Mehmet Emin Alpaslan, Anayasa Mahkemesi’ne Bireysel Başvuru ve Kararların Medenî Usûl Hukukuna Etkileri, İstanbul, 2022, s.389 vd. ve özellikle s.393, dn.1573).
7. Anayasa Mahkemesi kararları hüküm fıkrası ve gerekçesi dâhil olmak üzere bağlayıcı olmakla birlikte, bu özel bağlayıcı etki sınırsız değildir. Anayasa Mahkemesi kararlarının özel bağlayıcı etkisi Anayasa’nın yorumlanması ve uygulanmasına ilişkin meselelerle sınırlı olup bu etki, münhasıran kanun yolunda gözetilmesi gereken alelade kanun hükümlerinin yorumlanması bakımından geçerli değildir. Zira Anayasa Mahkemesi, genel yetkili en üst derece mahkemesi olmayıp özel bir mahkemedir ve vazifesi de anayasa hukuku meseleleri ile sınırlıdır. Bu nedenle yukarıda ifade edildiği üzere, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru incelemesinin kapsamını aşan, alelade kanun hükümlerinin uygulanmasına ilişkin olan ve münhasıran kanun yolunda gözetilmesi gereken söz konusu değerlendirmelerin bağlayıcı etkisinden söz edilemez. Usul hukuku kuralları çerçevesinde kabulü mümkün görünmeyen söz konusu değerlendirmeler, Yargıtay ve derece mahkemeleri bakımından Anayasa’nın 153 üncü maddesinin altıncı fıkrasında öngörülen bağlayıcılıktan istifade edemez. Hatta belirsiz alacak davasının niteliğiyle bağdaşmayan bu değerlendirmelerin Yargıtay ve derece mahkemelerince kabulü, mevzuatın açıklığı karşısında kanuna aykırı ve hatta keyfî bir uygulama dahi oluşturabilecektir (Alpaslan, s.561-562, dn.2324).
8. Anayasa Mahkemesi kararlarına bahşedilen bu özel bağlayıcı etkinin gücü ve önemi, bireysel başvuru yolu incelemesinin kapsamının aşılmamasına azami hassasiyet gösterilmesini de gerektirmektedir. Zira Anayasa Mahkemesinin; yetkili olmadığı, sadece derece mahkemelerinin yetkisine giren ve münhasıran kanun yolunda incelenebilecek olan bir konuda karar vermesi, derece mahkemelerinin yetki alanlarına müdahale teşkil edeceği gibi kanunların kanun koyucunun öngörmediği bir şekilde uygulanmaya başlanması tehlikesini de beraberinde getirecektir (Alpaslan, s.393).
9. Kaldı ki belirsiz alacak davasında aranan hukuki yararın mevcut olup olmadığı ile şartları bulunmadığı hâlde belirsiz alacak davası olarak açılan bir davada 6100 sayılı Kanun’un 31, 115 ve 119 uncu maddelerinin uygulanması gerektiğine ilişkin Anayasa Mahkemesince yapılan yorumlar, aşağıda açıklanacağı üzere sözü edilen düzenlemelere uygun düşmemektedir.
10. 6100 sayılı Kanun'un İlgili Hukuk kısmında yer verilen 107 nci maddesinde düzenlenen belirsiz alacak davası, davacının dava açtığı anda miktar veya değerini tam ve kesin olarak belirleyemediği alacağının tümünün hüküm altına alınması amacıyla açtığı bir dava türüdür (Hakan Pekcanıtez, Belirsiz Alacak Davası (HMK m.107), Ankara 2011, s.59; Cemil Simil, Belirsiz Alacak Davası, İstanbul, 2013, s.23, 111). Söz konusu dava, başlangıçta miktarı bilinmese de niteliği itibarıyla tam eda davasıdır (Pekcanıtez, s.31; Simil, s.23, 111).
11. Belirsiz alacak davası açılmak suretiyle davacıya hem maddi hukuka hem de usul hukukuna ilişkin pek çok imkân tanınmaktadır. Söz konusu imkânlar dikkate alındığında davacı ile davalı arasındaki dengenin, davacı lehine bozulduğu görülmektedir. Özellikle usul hukukuna ilişkin sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, belirsiz alacak davasının silahların eşitliği ilkesi ile çeliştiği de söylenebilir (Murat Atalı, İbrahim Ermenek, Ersin Erdoğan, Medenî Usûl Hukuku, Ankara, 2022, s.331). Bu nedenle belirsiz alacak davasının talep sonucunu tam ve kesin olarak belirleyemeyenlere (rakamlandıramayanlara) tanınmış, istisnai bir dava türü olduğu kabul edilir. Belirsiz alacak davası, sadece davanın açıldığı anda alacağının miktarının kesin olarak belirlenmesinin imkânsız veya bunun davacıdan beklenemeyecek olması durumunda açılabilir. Bunun dışındaki hiçbir neden belirsiz alacak davasının açılmasına imkân tanımamaktadır (Simil, s.86-87).
12. Dava şartı, mahkemenin davanın esası hakkında inceleme yapabilmesi ve esasa ilişkin bir hüküm verebilmesi için gerekli şart olarak tanımlanmaktadır Hukuki yarar da açıkça 6100 sayılı Kanun'un 114 üncü maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde genel dava şartları arasında sayılmıştır. Hukuki yarar, dava ikamesiyle mahkemeye yöneltilen talebin esası hakkında incelemede bulunulabilmesi ve esasa ilişkin karar verilebilmesi için varlığı aranan olumlu bir dava şartı olarak kabul edilmektedir (Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Sema Taşpınar Ayvaz, Emel Hanağası, Medenî Usul Hukuku, Ankara 2022, s.332, 338; Hakan Pekcanıtez, Muhammet Özekes, Mine Akkan, Hülya Taş Korkmaz, Medeni Usûl Hukuku, Cilt II, İstanbul, On Beşinci Baskı, 2017, s.927, 947). Dava hakkı, Anayasa'nın 36 ncı maddesi gereğince herkese tanınmış anayasal temel bir haktır. Bununla birlikte dava hakkına sahip olmak, davada hukuki yararın varlığını göstermez. Zira bir dava şartı olarak hukuki yararın varlığını kabul etmek için davacının, mevcut hukuki durumunu değiştirecek ve iyileştirecek bir hükme ihtiyaç duyması gerekir (Emel Hanağası, Davada Menfaat, Ankara, 2009, s.155, 344). Davacının bu ihtiyacı kişisel, güncel ve hukuki nitelikte olmalıdır. Hukuki yararı dava şartı olarak düzenleyen 6100 sayılı Kanun'un 114 üncü maddesinin gerekçesinde de bu husus açıkça vurgulanmıştır.
13. Dava açmakta hukuki yararı olmayan bir kişi dava hakkına dayanarak dava açabilirse de dava, esastan incelenmeden reddedilir. Böylelikle hukuki yarar, haksız dava açmak suretiyle dava hakkının kötüye kullanılmasına karşı bir güvence oluşturmaktadır. Dava hakkının hiçbir ölçü ve sınırlama olmaksızın kullanılması kabul edilemez. Yargıtay da eskiden beri hukuki yararın dava şartı olduğunu kabul etmekte ve bir kişinin dava hakkına sahip olmasının dava açabilmesi için yeterli olmadığını, ayrıca o kişinin o davayı açmakta hukuki yararının bulunması gerektiğini ifade etmektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 30.05.2001 tarihli ve 2001/443 Esas, 2001/458 Karar sayılı kararında bu husus şu şekilde vurgulanmıştır: “ … Bir kişinin dava hakkına sahip olması, dava açabilmesi için yeterli değildir. Davanın dinlenebilmesi (esasına girebilmesi) için gerekli, şartlardan birisi ve en önemlisi, davacının o davayı açmakta hukuki yararının bulunmasıdır. O kişinin dava açmakta korunmaya değer bir hukuki yararı yoksa, davanın bu yönden esasa girilmeden reddi gerekir. Çünkü hukuki yarar dava şartıdır ve mahkeme dava şartlarını kendiliğinden (re'sen) incelenmekle görevlidir. …” (Aynı yöndeki diğer bir karar için bkz. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 15.11.2006 tarihli ve 2006/729 Esas, 2006/723 Karar sayılı kararı).
14. 6100 sayılı Kanun’un 107 nci maddesinde talep sonucunu belirleyemeyen alacaklı bakımından bu dava türünde hukuki korunma ihtiyacı, özel bir dava şartı (genel dava şartı olan hukuki yarardan farklı şekilde özel bir hukuki yarar) olarak kabul edilmiştir. Maddenin gerekçesinde bu durum “… Alacaklarının bu tür bir dava açması için, dava açacağı miktar ya da değeri tam ve kesin olarak gerçekten belirlemesi mümkün olmamalı ya da bu objektif olarak imkânsız olmalıdır. Açılacak davanın miktarı biliniyor yahut tespit edilebiliyorsa, böyle bir dava açılamaz. Çünkü, her davada arandığı gibi, burada da hukukî yarar aranacaktır, böyle bir durumda hukukî yararın bulunduğundan söz edilemez. ...” şeklinde ifade edilmiştir. Kanun koyucunun alacaklının bu dava türünde hukuki korunma ihtiyacını hukuki yarar olarak değerlendirdiği, hiçbir duraksamaya yer vermeyecek kadar açık ve nettir. Buna göre sadece talep sonucunu belirleyemeyen kişinin bu dava türünde korunma ihtiyacından ve dolayısıyla hukuki yararından söz edilebilir. Başka bir anlatımla talep sonucunu belirleyebilen kişinin, bu dava türünde korunma ihtiyacı bulunmadığından, böyle bir dava açmakta hukuki yararı yoktur.
15. Nitekim 6100 sayılı Kanun’un 107 nci maddesinin birinci fıkrasına göre davanın koşullarından biri olarak davacı “hukuki ilişkiyi … belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir.” Doktrinde de Türk hukukunda mehaz İsviçre hukukundan farklı olarak, belirsiz alacak davası açan davacının hukuki ilişkiyi göstermesinin zorunlu kılınmasının, belirli alacaklar için de belirsiz alacak davası açılmasının engellenmesi amacını taşıdığı ifade edilmektedir (Simil, s.238-239). Davacının hukuki ilişkiyi ortaya koyması, belirsiz alacak davası açmasında hukuki yararının bulunup bulunmadığını belirler. Çünkü alacağın miktarı belirli ise veya belirlenebilir nitelikte ise davacının belirsiz alacak davası açmasında hukuki yararı bulunmamaktadır.
16. Eda davalarında hukuki yararın varlığı asıldır. Ancak şüphe hâlinde eda davalarında da hukuki yararın mevcut olup olmadığı inceleme konusu yapılır (Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medenî Usul Hukuku, Ankara, 2013, s.250). Belirtelim ki 107 nci maddede belirsiz alacak davası açan alacaklının hukuki ilişkiyi belirtmek zorunda olmasının açıkça düzenlenmesi, bu davada davacının dava açtığı anda hukuki yararının bulunup bulunmadığının mahkemece özel olarak incelenmesi gerektiğini göstermektedir. Belirsiz alacak davasında davacının hukuki ilişkiyi belirtmesi, gerçekten dava açtığı anda alacağın miktarının belirli veya belirlenebilir olup olmadığının tespitini sağlamaktadır. Hâkim, talebin miktarının belirlenmesinin imkânsız veya davacıdan beklenemez olduğunu ancak davacının dava dilekçesinde ortaya koyacağı hukuki ilişkiye göre tespit edebilecektir. Bu nedenle belirsiz alacak davası bir eda davası olmasına rağmen bu davada hukuki yararın varlığı asıl olarak kabul edilemez. Mahkeme, özel olarak davacının belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığını incelemek zorundadır. Sonuç olarak belirsiz alacak davası için aranan hukuki yarar, eda davalarında aranan hukuki yarardan farklıdır.
17. Kuşkusuz alacaklının belirsiz alacak davası açmak için eda davalarında aranan genel hukuki yararının varlığı kabul edilebilir. Ancak belirsiz alacak davası için davacının eda davaları için gerekli hukuki yararından farklı olarak bu dava türüne özgü yukarıda açıklanan özel hukuki yararı bulunmalıdır. Nitekim benzer durum tespit davaları için de söz konusu olup kanun koyucu eda davaları için aranan hukuki yarardan farklı olarak tespit davalarının özelliği gereği güncel hukuki yararı özel olarak belirtmiştir (Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK), Resmî Gazete 27836, (04.02.2011), Kanun No. 6100, md.106, f.2). Bu da göstermektedir ki kanun koyucu özel durumlar için hak aramak bakımından, bazı özel dava şartlarının gerçekleşmesini aramaktadır. Kanun koyucunun öngördüğü özel dava şartlarını göz ardı edip mahkemeye erişim hakkını belirlemek doğru değildir; aksinin kabulü kanun koyucunun iradesine aykırı olacaktır.
18. Mahkemeye yöneltilmiş bir talepte, hukuki yararın varlığından söz edilebilmesi için, iddia düzeyinde de olsa bir sübjektif hakkın varlığı yanında, buna ilişkin mahkemeye müracaatın hukuki himaye için yeterli ve başvurulan yolun gerekli olması gerekir. Belirsiz alacak davasının açıldığı durumda, bir hak mevcut olduğu gibi nihai tahlilde bir eda davası olması dolayısıyla cebri icraya elverişli bir hüküm ortaya çıkacağı için başvurulan yolun yeterli olduğu söylenebilir. Ancak belirsiz alacak davası açılmasının gerekli olarak değerlendirilebilmesi için davacının talep sonucunu rakamsal olarak ifade edemiyor (veya etmesinin imkânsız) olması gerekir. Dava açtığı tarihte talep sonucunu belirleyebilen davacının, belirsiz alacak davası açması gerekli değildir ve bu nedenle belirsiz alacak davası açmakta hukuki yararı yoktur.
19. Belirtilmelidir ki salt eda davası niteliğinden hareketle belirsiz alacak davası açan kişinin hukuki yararının mevcut olduğunun kabulü de davanın türüne uygun düşmemektedir. Çünkü genel bir kabul ile eda davalarında hukuki yararın daima mevcut olduğu şeklinde bir sonuca varılamaz. Örneğin, ilâm niteliğinde bir belgeye sahip bulunan kimsenin, belgeye konu alacağı için bir eda davası açması hâlinde, bu davanın da yine hukuki yarar yokluğundan reddi gerekir. Zira kişinin bu yola başvurması gerekli değildir. Görüldüğü üzere salt bir eda talebi de hukuki yararın mevcudiyeti için yeterli olmaz.
20. 6100 sayılı Kanun’un 114 üncü maddesinde dava şartları belirtilmiş olup bunların arasında hukuki yarar da sayılmıştır. Aynı Kanun’un 115 inci maddesine göre sonradan tamamlanması mümkün olmayan dava şartlarının eksikliği hâlinde, davacıya herhangi bir süre verilmeden, davanın usulden reddine karar verilir. Hukuki yarar; eksikliği belirli bir süre verilerek tamamlanabilecek, giderilebilecek bir dava şartı değildir. Davacının yararı kural olarak davanın açıldığı tarihte var olmalıdır. Aksi takdirde, davacının açmış olduğu dava kabule şayan değildir ve hukuki yarar yokluğu nedeniyle esası incelenmeksizin davanın reddedilmesi gerekir. Çünkü dava şartları davanın açıldığı ana göre belirlenir. Hukuki yarar da kanunda dava şartı olarak düzenlendiğine göre hukuki yararın varlığı davanın başında öncelikle incelenecektir. Hukuki yarar eksikliğinin sonradan tamamlanamayacak bir dava şartı olduğu Yargıtayın çok eski yıllara dayanan yerleşik bir uygulamasıdır (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 11.10.2001 tarihli ve 2001/5014 Esas, 2001/9347 Karar sayılı; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 31.03.2004 tarihli ve 2004/411 Esas, 477 Karar sayılı; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 04.02.2002 tarihli ve 2002/385 Esas, 2002/1835 Karar sayılı; Yargıtay 1. Hukuk Dairesi, 31.12.1979 tarihli ve 1979/14213 Esas, 1979/15362 Karar sayılı; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi, 01.12.1997 tarihli ve 1997/6509 Esas, 1997/11434 Karar sayılı; Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 06.04.1981 tarihli ve 1981/917 Esas, 1981/2464 Karar sayılı; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 11.03.1998 tarihli ve 1998/176 Esas, 1998/217 Karar sayılı; Yargıtay 13. Hukuk Dairesi, 06.04.1981 tarihli ve 1981/17 Esas, 1981/2464 Karar sayılı; Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 02.04.2003 tarihli ve 2003/7-256 Esas, 2003/269 Karar sayılı kararları). Ayrıca belirtelim ki dava türü değiştirilerek de hukuki yarar şartı tamamlanamaz. Zaten Kanun’da da dava şartı eksikliğinin tamamlanması genel bir ilke olmayıp “… dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise …” süre verilmesi öngörülmüştür ki Yargıtayın yerleşik uygulaması hukuki yararın bu kapsamda olmadığı yönündedir. Keza yine doktrinde de görüşler bu yöndedir (Hakan Pekcanıtez, Cemil Simil, "Yargıtay 9. Hukuk Dairesi'nin Belirsiz Alacak Davasına İlişkin Kararlarının Değerlendirilmesi", İstanbul Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 15, 2016, Sayı 1, Prof. Dr. Turhan Esener'e Armağan, s.301; Arslan vd. s.339; Aslan, Akyol Aslan, Kiraz, s.975-1024, 1000; Pekcanıtez vd., s.948).
21. Belirli bir alacak ancak tam eda davası şeklinde mahkemeye getirilirse dava açılmasında hukuki yarar olduğu kabul edilebilir. Mahkeme, kanunun öngördüğü koşulları taşımayan ve kendisinin de bu koşulların davacı tarafından tamamlanmasını temin ederek yargılamaya devam etme yetkisinin olmadığı bir davada, yargılama yaparak talebi esastan karara bağlayamaz. Bir başka deyişle mahkeme, kendisine kanunun öngördüğü şekilde yöneltilmeyen bir hukuki koruma talebinin gereğini, her hâlükârda uyuşmazlığın esası hakkında hüküm verecek şekilde yerine getirmek yükümlüğü altında olamaz. Önemli olan davacının tam eda davası açmasında hukuki yararının bulunması değil, belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açmasında hukuki yararının bulunmamasıdır. Tam eda davası açılmasında hukuki yarar olsa bile, dava bu şekilde açılmamışsa mahkeme davacıya talebini ve davasını tam eda davasına dönüştürmesi için süre veremez (Kudret Aslan, Leyla Akyol Aslan, Taylan Özgür Kiraz, "Koşulları Oluşmadan Açılan Belirsiz Alacak Davasında Mahkemece Verilecek Karar", Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 16, Özel Sayı 2014, Prof. Dr. Hakan Pekcanıtez’e Armağan, s.996)
22. Bu açıklamalar karşısında Anayasa Mahkemesinin ... başvurusuna ilişkin kararında yer alan “… Esasen eda davalarında hukuki yararın bulunduğu kural olarak kabul edilir. …belirsiz alacak davasının da bir eda davası olduğu hususu gözetildiğinde bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinde hukuki yararın bulunmadığının söylenmesi güçtür. … Sonuç olarak, belirsiz alacak kapsamına girmediği değerlendirilen bir alacağın belirsiz alacak davasına konu edilmesinde hukuki yararın bulunmadığı yorumu -belirsiz alacak davasının da bir eda davası olduğu hususu dikkate alındığında- makul olarak öngörülebilecek bir yorum olarak değerlendirilmemiştir. …” (..., B. No: 2019/12190, 22.02.2022, § 47,51,53) şeklindeki değerlendirmelerine katılmak mümkün değildir. Anayasa Mahkemesinin belirsiz alacak davasına özgü özel hukuki yararı dikkate almadan, salt eda davası niteliğinden hareketle, belirsiz alacak davası açan kişinin hukuki yararının bulunduğuna yönelik değerlendirmesi davanın türüne uygun düşmemektedir. Çünkü belirsiz alacak davası, eda davası olmakla birlikte ayrı bir dava türü olarak kabul edilmiştir.
23. 6100 sayılı Kanun’un 31 inci maddesine göre “Hâkim, uyuşmazlığın aydınlatılmasının zorunlu kıldığı durumlarda, maddi veya hukuki açıdan belirsiz yahut çelişkili gördüğü hususlar hakkında, taraflara açıklama yaptırabilir; soru sorabilir; delil gösterilmesini isteyebilir.” Somut olayda olduğu gibi belirsiz alacak davası olarak açıldığı açıkça belirtilen bir davada, dava türü bakımından aydınlatılması gereken belirsiz yahut çelişkili bir durumdan söz edilemez. Bu sebeple sözü edilen hükmün uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Belirsiz alacak davası açan alacaklı, talep sonucunu belirleyemediğini ve bu nedenle belirsiz alacak davası açmak zorunda kaldığını, başka bir ifade ile hukuki yararının varlığını ikna edici bir şekilde ortaya koymalıdır. Bu gereklilik karşısında, 6100 sayılı Kanun'un 33 üncü maddesine dayanılarak dava türünün hâkim tarafından değiştirilmesi mümkün değildir. Diğer yandan dava türünün hukuki nitelendirmeden hareketle hâkim tarafından değiştirilmesi, 6100 sayılı Kanun'un 24 üncü maddesinde öngörülen tasarruf ilkesi ile 25 inci maddesinde öngörülen taraflarca getirilme ilkesine de uygun düşmez.
24. Diğer yandan, 6100 sayılı Kanun’un “Dava dilekçesinin içeriği” kenar başlıklı 119 uncu maddesinde dava dilekçesinde yer alması gereken unsurlar belirtilmiş; bazı unsurların eksikliği hâlinde davacıya eksikliği tamamlaması için süre tanınacağı, verilen süre içinde eksiklik tamamlanmadığı takdirde davanın açılmamış sayılmasına karar verileceği düzenlenmiştir.
25. Belirli bir alacak için belirsiz alacak davası açılması hâlinde, dava dilekçesinde bir eksiklik söz konusu değildir. Davacı dava dilekçesinde bir talep sonucu belirlemiştir. Davacının belirsiz alacak davası açma hakkı bulunmadığı hâlde, bu davayı açma hakkı olduğunu düşünerek dilekçesinde sadece geçici bir talep sonucuna yer vermiş olması, dilekçede talep sonucunun eksik olarak gösterildiği anlamına gelemez. Böyle bir durumda, aslında belirsiz alacak davasının koşullarının mevcut olmadığını tespit eden mahkeme, talep sonucunu tamamlaması ya da tam olarak belirlemesi için davacıya süre veremez. Zira hâkim kural olarak tarafların talep sonucuyla bağlı olup ondan fazlasına veya başka bir şeye karar veremez (HMK md. 26). Taraflarca getirilme ilkesinin egemen olduğu bir yargılamada mahkemenin böyle bir görevi ve yetkisi söz konusu olamaz. Mahkeme, talep sonucunu eksik bildiren davacıdan, sırf onu korumak maksadıyla talebini artırmasını ve tam olarak belirlemesini isteyemez. Aksine davranış, taleple bağlılık ve taraflarca getirilme ilkesiyle bağdaşmaz. Kanun ancak koşulları mevcut olan belirsiz alacak davasında dilekçede geçici bir talep sonucunu belirtmenin yeterli olacağına cevaz vermiş; belirli alacaklar için açılan davada talep sonucunun bu şekilde belirtilmesini kabul etmemiştir. Kanunun dahi vermediği bir hakkı, mahkemenin 6100 sayılı Kanun'un 119 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmünü uygulayarak davacıya vermesi kabul edilemez. Belirsiz alacak davasının koşullarını taşımadığı için aslında reddedilmesi gereken bir davada, hâkimin davacıdan davasını tam eda davasına dönüştürmesini istemesi, davacıya yol göstermesi anlamına gelir. Hatta bu durum hâkimin davayla ilgili olarak kanunen gerekmediği hâlde görüşünü açıklaması (HMK md. 36, f. 1, b. (b)) yani ihsas-ı reyde bulunması anlamına geldiği için de hâkimin reddi için bir sebep teşkil edebilir. Tüm bu nedenlerle belirli alacak için belirsiz alacak davası açılan hâllerde, 6100 sayılı Kanun'un 119 uncu maddesinin ikinci fıkrası hükmü uygulanamaz ve mahkeme talebini belirlemesi için davacıya süre veremez (Aslan, Akyol Aslan, Kiraz, s.990-991).
26. Diğer yandan, yukarıda belirtildiği üzere 6100 sayılı Kanun’un 119 uncu maddesi, dava dilekçesindeki bazı eksikliklerin tamamlattırılması ile ilgili olup dava türünün değiştirilmesine imkân veren bir düzenleme değildir. Belirtmek gerekir ki eksikliğin tamamlattırılması ile yanlış açılan davanın doğru dava türüne dönüştürülmesi tamamen farklı hususlardır. Medeni yargılama sistemimizde yanlış açılan davanın hâkim tarafından doğru dava türüne dönüştürülmesine imkân veren bir düzenleme bulunmamaktadır. Öyle ki ıslah ile dahi dava türü değiştirilemez (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, 02.03.2021 tarihli ve 2017/432 Esas, 2021/184 Karar sayılı kararı). Hâkim yanlış olanı doğruya dönüştüremez, taraf yerine irade oluşturamaz. Davadaki eksikliği diğer tarafın aleyhine olacak şekilde düzeltemez veya bu yolu açamaz.
27. Özel dava şartı yokluğu nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmesi, dava hakkının ortadan kaldırılması ve dolayısıyla mahkemeye erişim hakkının ihlali anlamında yorumlanamaz. Çünkü özel dava şartı (hukuki yarar) yokluğu nedeniyle usulden reddedilen dava, yukarıda belirtilen kanuni düzenleme uyarınca açılmaması gereken bir davadır. Başka bir anlatımla yanlış açılmış bir davadır. Yanlış dava açanın mahkemeye erişim hakkının kısıtlandığından söz edilemez. Anayasa’nın 36 ncı maddesinde belirtildiği üzere “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” Buna göre ancak usulüne uygun açılan bir dava söz konusu olduğunda, mahkemeye erişim hakkından söz edilebilir.
28. Davanın hukuki yarar eksikliği nedeniyle usulden reddedilmesi hâlinde, mahkemeye erişim hakkı sınırlandırılmaktadır; ancak bu sınırlama, davalının adil yargılanma hakkının (silahların eşitliği ilkesi boyutuyla) korunmasına yönelik meşru bir amaç taşır ve ölçüsüz bir sınırlama da değildir. Zira usulden ret kararları maddi anlamda kesin hüküm teşkil etmediğinden, ilgili eksiklik giderilerek söz konusu davanın, doğru bir şekilde yeniden açılması mümkündür.
29. Kanun’daki özel hukuki yararı göz ardı ederek bir tarafın mahkemeye erişim hakkını korumak gerekçesiyle diğer taraf aleyhine sonuç doğuracak şekilde dengenin bozulması, silahların eşitliği, savunma hakkı ve hukuki dinlenilme hakkının ihlal edilmesine de yol açacaktır. Zira belirsiz alacak davasında davacıya henüz somutlaştırıp tam belirtmediği bir alacağı için dava açma imkânı sağlanarak hak arama ve mahkemeye erişimde avantaj sağlanmıştır. Karşı taraf aslında dava açılırken tam olarak bilmediği bir talep sonucu için savunma yapmak durumunda bırakılmaktadır. İşte bu sebeple kanun koyucu davacıya tanınan bu avantaj ve imkânı, özel bir dava şartına bağlamış ve sınırlandırmıştır.
30. Hukuk sistemimiz, davanın usulden reddedilmesi nedeniyle alacağın zamanaşımına uğraması durumunda, davacının mağduriyetini önleyecek bir hukuki çareye de yer vermiştir. 6098 sayılı Kanun'un “Davanın reddinde ek süre” kenar başlıklı 158 inci maddesine göre “Dava veya def’i; mahkemenin yetkili veya görevli olmaması ya da düzeltilebilecek bir yanlışlık yapılması yahut vaktinden önce açılmış olması nedeniyle reddedilmiş olup da o arada zamanaşımı veya hak düşürücü süre dolmuşsa, alacaklı altmış günlük ek süre içinde haklarını kullanabilir.” Yargıtayın (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesi ile 9. Hukuk Dairesi, belirsiz alacak davası olarak açılan davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesi hâlinde davacının 6098 sayılı Kanun’un 158 inci maddesinin öngördüğü imkândan yararlanabileceğine karar vermiştir (Yargıtay (Kapatılan)22. Hukuk Dairesi, 29.11.2018 tarihli ve 2018/15434 Esas, 2018/25756 Karar sayılı; 24.10.2019 tarihli ve 2019/7815 Esas, 2019/19996 Karar sayılı; 21.01.2020 tarihli ve 2016/27790 Esas, 2020/825 Karar sayılı; Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 28.06.2021 tarihli ve 2021/6019 Esas, 2021/10945 Karar sayılı kararları). Yargıtayın bu uygulaması doktrinde de kabul görmüş ve belirsiz alacak davasının hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi hâlinde alacaklının, 6098 sayılı Kanun’un 158 inci maddesindeki ek süre içinde usulüne uygun şekilde alacağın tamamı için tam eda davası açabileceği ifade edilmiştir (Cemil Simil, “Yargıtay Kararları Işığında Belirsiz Alacak Davası ve Kısmî Dava ile İlgili Sorunlar”, Medenî Usûl ve İcra İflâs Hukukunun Güncel Sorunları II, Lexpera Semineri, İstanbul, 2020, s.111,112). Bu nedenle belirsiz alacak davasının hukuki yarar yokluğu nedeniyle usulden reddine karar verilmesinin, davacının mahkemeye erişim hakkını engellediğini kabul etmek de mümkün değildir. Davacının, belirli veya belirlenebilir alacağının tamamı için usulüne uygun şekilde tam eda davası açmasına usuli açıdan bir engel bulunmamaktadır.
31. Anayasa Mahkemesine göre “… Dairenin somut olayda başvurucunun yaptığı usul hatasını düzeltilebilecek bir yanlışlık olarak kabul etmemiş olması, 6098 sayılı Kanun'un 158. maddesiyle getirilen imkândan yararlanmasının mümkün görüleceğini kuşkulu hâle getirmektedir. Bu sebeple başvurucunun açacağı yeni bir davanın başarı şansı sunabileceği kanaatine kesin olarak varılamamaktadır. … ” (..., § 73). Oysa davanın usulden reddedilmesi, düzeltilebilir bir yanlışlığa işaret eder. Dairenin bireysel başvuruya konu kararında bu yönde olumsuz bir değerlendirmesi de bulunmamaktadır. 6098 sayılı Kanun’un 158 inci maddesinde belirtilen “düzeltilebilecek bir yanlışlık” ifadesi, davacının daha sonra usulüne uygun olarak açacağı davada dikkate alınması gereken bir husustur. Davacı usulüne uygun şekilde dava açarak yanlışını düzeltmiş olacaktır.
32. 6100 sayılı Kanun’un 107 nci maddesine mehaz teşkil eden İsviçre Medeni Usul Kanunu’nun 85 inci maddesi ile ilgili olarak Zürih Kantonu Yüksek Mahkemesi, şartları bulunmadığı hâlde açılan belirsiz alacak davasının hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerektiğini belirtmiş; buradaki hatanın, dilekçedeki basit bir şeklî eksiklik olarak kabul edilmek suretiyle İsviçre Medeni Usul Kanunu’nun 132 nci maddesinin uygulanamayacağını ifade etmiş, aynı Kanun’un 56 ncı maddesinde düzenlenen hâkimin davayı aydınlatma ödevinin de uygulama alanı bulamayacağını belirtmiştir (Obergericht des Kantons Zürich, 20.10.2015, LB150038). Söz konusu kararda, dava şartı eksikliğinin bulunduğu davaların, bu nedenle reddedilmesinin usul ekonomisine aykırı olduğu gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6 ncı maddesi ve İsviçre Federal Anayasası’nın 29 uncu maddesine dayanılamayacağı ifade edilmiştir. Keza İsviçre Federal Mahkemesi de 2020 yılında verdiği bir kararında, şartları bulunmadığı hâlde açılan belirsiz alacak davasında, hâkimin davayı aydınlatma ödevine dayalı olarak tarafın talebinin düzeltilmesine imkân veremeyeceğini, bunun silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğunu belirtmiş; ayrıca taraf adına doğru bir hukuki himaye talebi formüle etmenin, mahkemenin görevi olmadığını ifade etmiştir (İsviçre Federal Mahkemesi, 15.06.2020, 4A_502/2019).
33. Uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelen mahkemeye erişim hakkına, Anayasa’nın 13 üncü maddesi uyarınca kanunla sınırlamalar getirilebilecek olmakla birlikte, bu sınırlamaların Anayasa’nın sözüne ve ruhuna aykırı olmaması, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyet’in gereklerine uygun olması, hakkın özünü zedelememesi, meşru bir amaç taşıması, açık ve ölçülü olması gerekir (Anayasa Mahkemesi, ..., B. No:2014/819, 09.06.2016, § 37 vd.; Anayasa Mahkemesi, ..., B. No:2018/2784, 10.02.2021, § 30 vd.). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığına vurgu yapmakta ve belli esaslara uygun hareket edilmesi kaydıyla sınırlanabileceğini belirtmektedir: “Mahkeme, mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığını ve birtakım sınırlamalara maruz kalabileceğini; mahkemeye erişim hakkı, doğası gereği Devlet tarafından toplumun ve bireylerin ihtiyaçları ve kaynaklarına göre yer ve zaman açısından değişebilen düzenlemelerin yapılmasını gerektirdiğinden bu kısıtlamalara izin verildiğini yineler. Uygulanan sınırlamalar, söz konusu hakkın özünü bozacak bir biçimde veya kapsamda bireyin mahkemeye erişimini kısıtlamamalıdır. İlaveten, bir sınırlama meşru bir amaca hizmet etmediği ve kullanılan araçlar ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi olmadığı sürece Sözleşme’nin 6 § 1 maddesi ile bağdaşmayacaktır (bk. Pasquini / San Marino, no. 50956/16, § 156, 2 Mayıs 2019).” (AİHM, Nalbant ve Diğerleri/Türkiye, B. No: 59914/16, 03.05.2022, § 32).
34. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacılar vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Mahkeme kararının ONANMASINA,
Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edenlere yükletilmesine,
Dosyanın Mahkemesine gönderilmesine,
26.02.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2024/10 E., 2024/478 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTrabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri
Hukuk Genel Kurulu 2024/10 E. , 2024/478 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2023/40 E., 2023/231 K.
KARAR : Davanın usulden reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 14.11.2022 tarihli ve 2021/5189 Esas, 2022/7487 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Kararın davacı tereke temsilcisi tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı tereke temsilcisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacı tereke temsilcisi tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı ... (... oğlu) dava dilekçesinde; Araklı ilçesi Çamlıktepe köyünde yapılan kadastro çalışmaları sırasında 31 ada (doğrusu 301 ada) 21 ve 302 ada 7 parsel sayılı taşınmazların davalı amcası ... adına tespit gördüğünü, tespit işleminin hatalı olduğunu, toplanacak deliller ile durumun ortaya çıkacağını ileri sürerek dava konusu taşınmazların tapu kayıtlarının iptali ile muris babası İsmail Bektaş (doğrusu ... Bektaş) adına tesciline karar verilmesini istemiş, yargılama aşamasında maddi hatayı düzelterek babası ... Bektaş adına tescil talebinde bulunmuştur.
II. CEVAP
Davalı ... (İsmail oğlu) cevap dilekçesinde; kadastro çalışması sırasında mahalli bilirkişi beyanları uyarınca dava konusu taşınmazların adına tespit gördüğünü, muris babası İsmail Bektaş'tan kalan taşınmazların haricen taksim edildiğini ve tüm mirasçıların payını aldığını, iptalin söz konusu olması durumunda sadece dava konusu taşınmaz kayıtlarının değil muris babasından kalan tüm tapu kayıtlarının iptali gerektiğini, davacının ... Bektaş’ın mirasçısı olduğunu, ancak ...’nın diğer mirasçılarının davada yer almadığını, usul eksikliği bulunduğunu belirterek davanın reddini savunmuş, 02.04.2018 tarihinde yapılan keşif sırasında dava konusu 301 ada 21 sayılı parsel yönünden gösterdiği sınırlar doğrultusunda davayı kabul ettiğini beyan etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
1. Yargılama sırasında Araklı Sulh Hukuk Mahkemesinin 05.01.2015 tarihli ve 2014/537 Esas, 2015/2 Karar sayılı kararı ile muris ... Bektaş’ın terekesini eldeki davada temsil etmek üzere davacı ...’ın atanmasına karar verilmiş olup, tereke temsilcisi huzurunda davaya devam olunmuştur.
2. İlk Derece Mahkemesinin 12.03.2020 tarihli ve 2014/200 Esas, 2020/255 Karar sayılı kararıyla; keşif sırasında davalı tarafın imzalı beyanı ile dava konusu 301 ada 21 sayılı parsel yönünden gösterdiği sınırlar doğrultusunda davayı kabul ettiği, kabul beyanının kesin hüküm gibi hukuki sonuç doğurduğu, diğer dava konusu 302 ada 7 sayılı parsel yönünden ise davacının iddiasını ispat etmesi gerektiği, mahalli bilirkişi beyanlarına göre bir tespit yapılamadığı, yapılan keşif, alınan teknik bilirkişi raporu ve dinlenen tanık beyanları uyarınca davacının dayandığı 10.03.1968 tarihli satış senedinin araziye uygulanamadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile dava konusu 301 ada 21 parsel sayılı taşınmazın 06.06.2018 tarihli fen bilirkişi rapor krokisinde (A) harfi ile gösterilen 242,47 m2’lik kısmının davalı adına olan tapu kaydının iptaline ve davacının murisi ... Bektaş adına tesciline, dava konusu 302 ada 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 24.09.2020 tarihli ve 2020/247 Esas, 2020/336 Karar sayılı kararıyla; 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinin iki numaralı bendi uyarınca karar tarihi olan 2020 yılı için kesinlik sınırının 5.390,00 TL olduğu, davacı tarafın dava konusu 302 ada 7 parsel sayılı taşınmaz yönünden dayandığı satış senedi kapsamında kalan kısmı için dava açtığı, bu kısımların fen bilirkişi raporuna ekli krokide (C) harfi ile gösterilen 107,93 m2’lik ve (D) harfi ile gösterilen 48,64 m2’lik yerler olduğu, ziraat bilirkişi raporunda ise bu kısımların toplam değerinin 1.753,57 TL olarak belirlendiği, bu değere taraflarca bir itirazda bulunulmadığı, davacının reddedilen bu kısımlar için istinaf yoluna başvurduğu, istinafa konu edilen 1.753,57 TL’nin hükmün verildiği tarih itibarıyla Kanun’da öngörülen kesinlik sınırının altında kaldığı, İlk Derece Mahkemesince verilen kararın hüküm tarihinde miktar itibarıyla kesin olduğu, her ne kadar 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na ek madde 6 hükmü eklenmiş ise de bu hükmün geçmişe dönük olarak uygulanamayacağı, miktar yönünden kesin olan ve verildiği tarih itibarıyla hüküm doğurmaya başlayan kararların sonradan yapılan Kanun değişikliğiyle istinaf ve temyiz incelemesine konu edilemeyecekleri gerekçesiyle davacının istinaf başvurusunun 6100 sayılı Kanun’un 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ''...3.3.1. 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirlendiği üzere, bu madde ile mevzu davaların mülkiyet hakkına doğrudan tesirinden ötürü ehemmiyeti gereği miktar ve değerine bakılmaksızın kanun yolu incelemesine tabi tutulması suretiyle etkin denetim mekanizması oluşturulması amaçlanmıştır.
3.3.2. Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüte yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasanın denetim yollarının kullanımını önemli ölçüde etkileneceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hüküm kesinleşinceye kadar geçirdiği derecatın bir bütünü oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı Yasa'nın Ek 6. maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak sirayet edeceği hususunun tereddütsüz olduğu anlaşılmaktadır.
3.3.3. Somut olayda, Bölge Adliye Mahkemesince kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılmış olan eldeki tapu iptali ve tescil davasında işin esası incelenerek bir karar verilmesi gerekirken dava değeri nedeniyle istinaf talebinin usulden reddine karar verilmesi hatalıdır'' gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, karar tarihi itibarıyla kesin olarak verilen kararın sonradan çıkarılan Kanun ile yasa yoluna tâbi hâle gelip gelmediği hususunun öncelikle usul hukukuna ait bir konu olduğu, kanunların geriye yürümezliği ilkesi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda ilk derece mahkemesi karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Kanun hükümlerinin incelendiği, 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilen kararlara tesir edip etmeyeceğinin tartışma konusu olduğu, kanun koyucu tarafından bu yasal değişikliğin yürürlük tarihinden önce verilen kararlara da tesir edeceği yönünde bir düzenleme yapılmadığı, yine 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesinde bu Kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacağının kararlaştırıldığı, usul hükümlerine ilişkin derhal uygulanırlık ilkesinin geçerli olduğu, bu kapsamda usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığının önem arz ettiği, usul işlemi tamamlandıktan sonra yürürlüğe giren usul hükmünün tamamlanmış işleme uygulanma olanağının bulunmadığı, bu hâliyle karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinin ikinci bendi uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kesin olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davacı tereke temsilcisi temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı tereke temsilcisi; direnme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, eksik inceleme ile karar verildiğini, dava konusu taşınmazların muris babası ... Bektaş'a ait olduğunu, bu durumun mahalli bilirkişi ve tanık beyanları ile kanıtlandığını ileri sürerek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kadastro öncesi hukuki nedene dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkin eldeki davada, İlk Derece Mahkemesinin davanın kısmen kabul kısmen reddine ilişkin 12.03.2020 tarihli kararının davacı tereke temsilcisi tarafından istinaf edilmesini müteakip 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe girmiş olması ve Bölge Adliye Mahkemesinin 24.09.2020 tarihli kararı ile davacı tereke temsilcisinin istinaf dilekçesinin kararın miktar itibarıyla kesin olarak verilmiş olduğu gerekçesiyle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi uyarınca reddine karar verildiği gözetildiğinde, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün somut olaya uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre ilk derece mahkemesince verilen kararın miktar itibarıyla kesin hüküm niteliğini haiz olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri
2. 6100 sayılı Kanun'un 341 ve 448 inci maddeleri ile Ek 1 inci maddesi
3. 3402 sayılı Kanun'un Ek 6 ncı maddesi (7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile eklenen)
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş olup anılan maddede düzenlenen hak arama özgürlüğü, yargılama usulüne ilişkin güvencelerle hakkaniyete uygun yargılama yapılmasını hedefleyen ve demokratik toplumda vazgeçilmez nitelikte olan adil yargılanma hakkını da kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir.
3. Hak arama, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve insan onuru kavramıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle demokratik hukuk düzenlerinde hakların korunmasını ve hak ihlâllerinin giderilmesini temin edebilecek hukuki yollar öngörülmüştür. Nitekim Anayasa Mahkemesi (AYM) de kararlarında hak arama özgürlüğünün hukuk devletinin başlıca ölçütü ve demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu ifade etmiştir (AYM 19.09.1991 tarihli ve 1991/2 Esas, 1991/30 Karar; 25.11.2015 tarih ve 2014/86 Esas, 2015/109 Karar, 01.10.2020 tarihli ve 2020/21 Esas, 2020/53 Karar). Bu doğrultuda Anayasanın 40 ıncı maddesinde hak ve özgürlükleri ihlâl edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
4. Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğü, hakların korunmasını amaç edinen vazgeçilmez meşru yöntemlerin başında gelmektedir. Anayasadaki temel hakların korunmasında önemli bir teminat olan yargısal hak arama yolu, hakların korunmasında en etkili ve güvenceli yoldur. Hak arama özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde adalet ve hukuk devleti gibi temel anayasal ilkelerin de gözönünde bulundurulması gerekir. Bu doğrultuda hak arama özgürlüğünün amacının hak ihlâlinin önlenerek kişiye hakkının teslim ve adaletin tesis edilmesi olduğu söylenebilir. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kanunun açıkça hatalı veya keyfi uygulanmasına ilişkin istisnalar dışında yargılama sonucunda verilen hükmün adil olup olmadığı veya hukuki açıdan isabetli olup olmadığı hususlarını içermemektedir. Bu itibarla adil yargılanma hakkının davanın taraflarına sağladığı tüm usul güvencelerine uyulmuş olsa bile yargılama sonucunda verilen hükmün hatalı olması mümkündür. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmiş olsa da hâkimin gerek maddi vakıaların değerlendirilmesinde gerekse hukuk kurallarının uygulanmasında yanılgıya düşmesi ve buna bağlı olarak hukuka aykırı hüküm vermesi söz konusu olabilmektedir. Böyle kararlara ilgililerin veya toplumun katlanmasını istemek adalete olan güveni sarsar ve hukuk devletini zedeler. Bu nedenle hak arama özgürlüğünden yararlanılabilmesi bakımından adil ve isabetli olmadığı düşünülen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından denetlenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa açısından bu gereklilik, özel olarak düzenlenen hak arama özgürlüğünün kapsamı ve mahiyetinden kaynaklanmaktadır (AYM 27.12.2018 tarih ve 2018/71 Esas, 2018/118 Karar).
5. Anayasanın 154 ve 155 inci maddelerinin de mahkeme kararlarının kural olarak denetlenmesi gerektiği düşüncesiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anayasanın 36, 154 ve 155 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın mahkemelerce verilen hükmün bir başka yargı mercii tarafından denetlenmesini talep etme hakkını yargılamanın konusuna göre herhangi bir kısıtlamaya tâbi olmaksızın Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamında güvenceye kavuşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, konusu bir suç isnadına dayanan ya da medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olan tüm yargılamalar için geçerlidir.
6. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamındaki hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, kişinin aleyhine verilen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından gözden geçirilmesini ve denetlenmesini isteyebilmesini teminat altına almaktadır. Bununla birlikte hükmün denetlenmesini talep etme hakkının tabiatı itibarıyla Devletin kanuni düzenleme yapmasını gerektirdiği açıktır. Kişilerin ne şekilde bu haktan yararlanacakları ve bu hakkın temini bakımından nasıl bir sistemin kurulacağı hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır.
7. Hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin kanuni düzenlemelerde bu denetimin sadece hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı hususuyla mı sınırlı olacağı yoksa bunun yanında maddi olguların değerlendirilmesini de mi kapsayacağı hususu kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu bağlamda mahkeme hükmünün denetiminin maddi olguların değerlendirilmesini de kapsaması gerektiğine dair bir anayasal zorunluluk bulunmamaktadır. Denetimi yapacak yargı mercinin hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığına yönelik bir denetim yapma yetkisi ile donatılması, hükmün denetlenmesini talep etme hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli görülebilir.
8. Bunun yanında hükmün denetlenmesini talep etme hakkının niteliği dikkate alındığında bu hakkın mutlak bir hak olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu hak kanun koyucu tarafından bazı sınırlamalara tâbi tutulabilir. Ancak bu sınırlandırmaların Anayasa'nın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçütlere uygun olarak yapılması gerekir. Nitekim aynı esaslar Anayasa Mahkemesinin 24.02.2022 tarihli ve 2021/34 Esas, 2022/21 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.
9. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde adli yargı sistemi içerisinde görülen hukuk davalarında hükmün denetlenmesini talep hakkının kullanımına dair düzenleme, 6100 sayılı Kanun'da mevcut olup anılan hükümlerde hukuk davalarında kanun yollarına başvuru hakkının hangi koşul ve şekillerde kullanılacağı, bu hakkın temininde nasıl bir yol izleneceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
10. Adli yargıda İlk Derece Mahkemelerinin nihai kararlarına karşı kural olarak istinaf yolu öngörülmüştür. 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinde istinaf yoluna başvurulabilen kararlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu öngörülmüştür. Kuralda belirtilen parasal sınır, anılan Kanun’un ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanmaktadır. Buna göre uyuşmazlık konusu hakkında İlk Derece Mahkemesince kararın verildiği 2020 yılı itibarıyla bu sınır 5.390,00 TL olup 2020 yılı için bu miktarın altındaki değerde olan mal varlığına ilişkin davalarda verilen kararlar kesin niteliktedir.
11. Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek 6 ncı maddesine göre; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
12. Anılan maddenin gerekçesinde; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararların miktar veya değerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna tabi olup olmadığıyla ilgili uygulamada tereddütlerin bulunduğu belirtilerek bu tereddütlerin giderilmesi amacıyla bu davalarda verilen kararların miktar veya değeri dikkate alınmaksızın istinaf veya temyiz incelemesine açık olduğunun hükme bağlandığı belirtilmiştir.
13. Gerçekten 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan (1086 sayılı Kanun) farklı olarak tüm mal varlığı davalarında istinaf sınırı olarak belirli bir miktarı öngörmüş olup bu hususta hukuk davaları arasında herhangi bir ayrım yapmamış, hükmün kadastro işlemlerinden doğan davalarda ne şekilde uygulanacağı konusunda açık bir hüküm ihdas etmemiştir. Hükümdeki bu belirsizlik, 6100 sayılı Kanun'un yürürlüğü sonrasında uygulamada kadastro işlemlerinden doğan davalarda bir takım tereddütlere sebebiyet vermiş, İlk Derece Mahkemeleri bakımından 6100 sayılı Kanun'da belirtilen kesinlik sınırının altındaki kararlara karşı kanun yolunun açık olup olmadığı hususunda 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe kadar yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Kadastro işlemleri sonucu ortaya çıkan uyuşmazlıklardan doğan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özellikler, bu yorum farklılıklarının oluşumunda önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. Gelinen aşamada; 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin uygulanması sırasında ortaya çıkan tereddütlere vaki etkisi sebebiyle, 3402 sayılı Kanun çerçevesinde kadastro faaliyetinin niteliği ile aynı Kanun'dan kaynaklanan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özelliklerin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
15. Kadastro faaliyeti ile amaçlanan, taşınmaz malların sınırlarının ve hukuki durumlarının belirlenerek tapu sicilinin oluşturulmasıdır. Nitekim 3402 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinde bu amaç “Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kapsamda kadastro faaliyetleri ile gerçek hak durumuna uygun şekilde yapılacak tespitlerle taşınmazların hukuki ve fiili durumlarının açık bir biçimde belirlenmesi öngörülmüştür.
16. Tapu sicili, taşınmazlar üzerindeki mevcut hakları göstermek, bunların tesis ve devirlerini sağlamak için tutulan resmî bir sicildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 997 ve devamı maddelerinde düzenlenen tapu sicili, ana ve yardımcı sicillerden oluşan ve çeşitli defter ile belgeleri kapsayan bir bütündür. Zira, tapu sicilinin en önemli unsuru tapu kütüğü olmakla birlikte tek başına kütük kaydının bir taşınmazın geometrik ve hukuki durumunu göstermeye yeterli olduğu söylenemez. Bu anlamda devletin yetkili kıldığı memurlar tarafından tutulan defter, belge ve planlar; taşınmazın malikini, taşınmazı takyit eden sınırlı ayni hakları, konumunu, yüzölçümünü, miktarını, türünü ve şeklini, yine varsa taşınmazla ilgili bazı şahsi haklar ile devir ve temlik hakkı üzerindeki kısıtlamaları da gösterir.
17. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (4721 sayılı Kanun md. 705/1). Tescil, tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü 4721 sayılı Kanun'un 1000/1 inci maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek, tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemi kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun sağlıklı bir şekilde yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması yüksek seviyede önem arz eden bir husustur.
18. Bu çerçevede kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanması ve bu işlerden doğan uyuşmazlıkların gerçek durumu gösterir tapu sicili oluşturma gayesine uygun şekilde çözülmesi de "ayni sistemin" doğru ve yararlı bir şekilde faaliyet göstermesi için zorunludur. Belirlenen bu amaç kapsamında kadastro işlemlerinden doğan ve 3402 sayılı Kanun'un uygulama alanı bulduğu uyuşmazlıklar ile ilgili yapılacak yargılamalarda 3402 sayılı Kanun'da belirtilen amaç göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu amaç çerçevesinde kadastro işlemleriyle ilgili davalarda hâkim, taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalara bakan hâkimlerden farklı olarak bir kısım yetkilere sahiptir. Kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda hukuk davalarına egemen genel ilkelerden ve usul kurallarında da bir kısım ayrılmalar ve belirli koşullarda yargılamalarda resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu durumlar gözlenmektedir. Kadastro mahkemesinde görülen davalarda belirli koşullarda resen araştırma yetkisinin geçerli olması, şüphesiz 3402 sayılı Kanun'un gerçeğe uygun tapu sicili oluşturulması şeklinde ifade edilebilen amacına uygundur.
19. Kadastro işlemleri ile bu işlemlerden doğan davaların yargılaması sırasında uygulanacak kuralların kendine özgü nitelikleri nazara alındığında, ülke toprakları üzerinde gerçekleştirilecek kadastro çalışmaları ile hem taşınmazların sınırlarının tayini hem de bu taşınmazlar üzerindeki hakların doğru bir şekilde tespiti sonrasında tapu sicilinin oluşturulmasında, hak sahibi şahıslar yanında bir ölçüde kamu yararının da mevcut olduğu söylenebilir. Zira 3402 sayılı Kanun'un genel sistematiği içerisinde kadastro çalışmalarının sağlıklı ilerlemesi ve tapu sicilinin gerçeğe uygun olarak tutulması için kadastro komisyonlarına ve mahkemeye tanınan yetkiler ile belirli durumlarla alakalı olarak yargılamalarda resen araştırma ilkesinin uygulanacağının düzenlenmesi, tapu sicilinin doğru tutulmasındaki kamu yararının göz önüne alındığını göstermek bakımından önemlidir.
20. Kadastro işlemlerinden doğan davaların belirtilen özellikleri ışığında; kadastro işlemleri sırasında, işleme konu taşınmaz üzerindeki hakkın ihlâl edildiği iddiasıyla açılan davalarda, verilen kararın doğru olmadığına dair iddia bakımından denetlenmesini talep etme hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında devreye girer. Aynı zamanda kadastro davalarının hizmet ettiği kamusal yarar göz önüne alındığında; kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalarda verilen kararların üst mahkemelerce denetlenmesi, kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanıp gerçeğe uygun tapu sicilinin oluşumu yönünden gerekli ve yararlıdır.
21. Ayrıca kadastro işlemlerinden doğan davalarda uyuşmazlık, taşınmazın değerinden ziyade taşınmaz üzerindeki hakların ve bu hakların sınırlarının tespiti ile tapu sicilinin gerçek duruma uygun olarak oluşturulmasıyla ilgilidir. Anılan yönüyle bu tür davalar; uyuşmazlık konusunu belirli bir değer yahut miktar olarak esas alan diğer dava türlerinden ayrılmakla dava konusu taşınmazın değerine dair tartışmalar, yargılama sırasında 3402 sayılı Kanun'un sistematiği gereği geri planda yer almaktadır.
22. Bunun yanında bu tür davalarda 3402 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinin ikinci fıkrası gereğince dava harcı, yargılama giderlerinin tespit ve hesaplanmasında ilgili taşınmaz mala ait son beyan dönemi emlak vergisi değerinin esas alınacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin altıncı fıkrası gereğince kadastrosu yapılan yerlerde, emlak vergisi değeri belli olmayan taşınmaz mallara, kadastro ve dava harcı ile yargılama giderlerine esas olmak üzere kadastro komisyonunca kıymet takdir edileceği düzenlenmiştir. Ancak bu hükümler, hâkimin dava konusu taşınmazın değerini serbestçe takdir etme kuralının varlığı karşısında yol gösterici bir mahiyet arz etmekle birlikte belirlenen bu değerlerin mevcut ekonomik koşullarda her zaman gerçeği yansıtmayacağı kabul edilmelidir.
23. Bu nedenle kadastro işlemlerinden doğan davalara konu taşınmazın değeri esas alınarak verilen kararların miktar itibarıyla kesinliğinin tayini, hakkaniyete uygun olmayan neticelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu itibarla; 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde kadastro işlemlerinden doğan davalar ile ilgili olarak 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan istinaf sınırı uygulamasında yorum farklılıklarına dayalı bir kısım tereddütler hasıl olmuş ve bu durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı madde ihdas edilmiştir.
24. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin geçmişe etkisi hakkında bir düzenleme bulunmasa da; hükmün gerekçesinden anlaşılacağı üzere madde hükmünde belirtilen davalar yönünden kanun yolu incelemesine dair uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi amacının, hükmün zaman bakımından uygulanması sırasında göz önüne alınmasını gerektirmektedir.
25. Bu anlamda adil yargılanma hakkı kapsamında kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde Anayasanın 13 üncü maddesi gereğince ölçülük ve sınırlama sebeplerine uygunluk mevcut olmalıdır. Zira hükmün denetlenmesini talep etme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir. Bu durum Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk devletinin bir gereği olup sınırlamayı içeren kanunda bulunması anayasal anlamda gerekli olan tüm nitelikler aynı zamanda hukuki güvenliğin tesisi bakımından elzemdir.
26. Buradan hareketle, 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin, düzenlemede belirtilen davaların niteliği göz önüne alındığında yürürlük tarihinden önce derdest olan davalara da uygulanması mümkündür. Zira anılan düzenleme, bir usul kurumu olan kanun yollarına dair hükümler içerse de verilen kararların denetlenmesini talep hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında maddede belirtilen davaların bünyelerinde barındırdığı özellikler sebebiyle verilen kararların denetlenmesi, kamu yararı bakımından da önem arz etmektedir. Bu kapsamda tereddüte yol açan usul kurallarının Anayasada güvence altına alınmış temel haklara, hukuki güvenlik ile hukuki belirlilik ilkelerine aykırı olacak surette aşırı şekilci olarak uygulanması hakkaniyete aykırı durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vereceğinden 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin zaman bakımından uygulanmasında hem maddede belirtilen davaların nitelikleri hem de adil yargılanma hakkına dair sağlanan güvenceler gözden uzak tutulmamalıdır.
27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bölge Adliye Mahkemesince, istinafa gelinen kısmın değeri olan 1.753,57 TL’nin hükmün verildiği tarih itibarıyla Kanun’da öngörülen 5.390,00 TL'lik kesinlik sınırının altında kaldığı, İlk Derece Mahkemesince verilen kararın hüküm tarihinde miktar itibarıyla kesin olduğu, her ne kadar 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na ek madde 6 hükmü eklenmiş ise de bu hükmün geçmişe dönük olarak uygulanamayacağı, miktar yönünden kesin olan ve verildiği tarih itibarıyla hüküm doğurmaya başlayan kararların sonradan yapılan Kanun değişikliğiyle istinaf ve temyiz incelemesine konu edilemeyecekleri gerekçesiyle davacı tereke temsilcisinin istinaf başvurusunun usulden reddine karar verildiği anlaşılmaktadır.
28. Oysa ki yukarıda yapılan açıklamalar ile dava konusu taşınmazın fiziki ve hukuki durumunun tespit edilerek tapu siciline doğru bir şekilde kaydedilmesindeki kamu yararı dikkate alındığında, taşınmazın parasal değerinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Aksinin kabulü, doğru tespit edilip edilmediği denetlenmeyen ve davanın niteliği gereği taraflar arasında esas çekişme konusu olmayan taşınmaz değeri esas alınarak kararın kanun yolu vasıtasıyla denetlenmesini talep hakkı engellenmek suretiyle adil yargılanma hakkının ihlâline neden olur.
29. Davanın bünyesinde barındırdığı tüm bu özellikler nedeniyle verilen kararın denetlenmesini talep etme hakkının Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında güvence altına alınması, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile alakalı kadastro işlemlerinden doğan davalarda kesinlik sınırının ne yönden belirleneceğinin açık bir biçimde belirlenmemiş olması sonucu ortaya çıkan birtakım tereddütler, 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek 6 ncı madde ile ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesi, geçmiş dönemdeki farklı yorumları nihayete erdirip miktar itibarıyla kesinlik sınırının kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda uygulanmayacağını açık bir biçimde düzenlemiştir.
30. Bu itibarla 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin, davanın bünyesindeki kendine has özellikleri ile verilecek kararın etki edeceği kamusal menfaat ve hükmün amacı göz önüne alındığında, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin tesisi için somut olayda uygulanması, maddenin ihdas amacı ile hakkaniyet gereğidir. Dolayısıyla İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, kanun yolu aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü karşısında miktar itibarıyla kesin olduğu söylenemeyeceğinden bu karara karşı istinaf kanun yolu açıktır.
31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkili olarak düzenlenmediği, bu sebeple somut olayda uygulanamayacağı, 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi kapsamında İlk Derece Mahkemesince kararın verilmesi ile usul işleminin tamamlandığı, kararın verildiği tarihte miktar itibarıyla kesin olduğu, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulamayacağı, temyiz sınırı bakımından taşınmazlarla ilgili bir ayrımın mevcut olmadığı, kesin olan bir kararın doğuracağı usuli kazanılmış hakkın nazara alınması gerektiği, kanun koyucu tarafından tanınmayan kanun yoluna başvuru hakkının yargı kararlarıyla tanınamayacağı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
32. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacı tereke temsilcisinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
25.09.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
"K AR Ş I O Y"
Dava, kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
Uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği tarih itibariyle yürürlükte olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 341 inci maddesinin 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesindeki hâline göre miktar veya değeri 1.500,00 TL’yi geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 34 üncü maddesi ile yapılan değişiklik sonrası 6100 sayılı Kanun’un 341 inci madde hükmü, bugünkü şeklini almış olup buna göre miktar veya değeri 3.000,00 TL’yi geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. İstinaf sınırına ilişkin bu miktar, 6100 sayılı Kanun’un ek madde 1 hükmü kapsamında uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği 2020 yılı itibariyle 5.390,00 TL olarak belirlenmiştir.
Yine 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na (3402 sayılı Kanun) eklenen ek madde 6 hükmü gereğince; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, içeriği ve niteliği itibariyle usul hukukuna ilişkin bir kuralı düzenleme altına almaktadır. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun’da yapılan bu değişikliğe ilişkin kanun gerekçesinde uygulamadaki tereddütlerin giderilmesinin amaçlandığı ve maddede sayılan davalarda verilen kararların miktar ve değerine bakılmaksızın istinaf ve temyiz kanun yolu incelemesine tâbi olduğu belirtilmiş ise de; hem madde hükmü hem de madde gerekçesinde düzenlemenin yürürlüğü ile alakalı herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir.
Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, yürürlüğe girmiş olduğu tarih itibariyle tamamlanmış işlemlere uygulanmamak kaydıyla düzenlemede belirtilen davalara derhâl uygulanacaktır. Zira usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin usul hükümlerinin derhâl yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhâl uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Hemen belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Bir usul işlemi yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar, aksine ilişkin bir düzenleme öngörülmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar.
Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak 6100 sayılı Kanun’un “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1 inci maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna veya hükümlere göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
Dolayısıyla 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü de, maddede belirtilen niteliği haiz davalarda tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacaktır. Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği tarihten önce, maddede belirlenen uyuşmazlık türleri hakkında verilen hükümler de karar tarihleri itibariyle tamamlanmış bir usul işlemi niteliğini haiz olduklarından ve anılan Kanun’un ek madde 6 hükmünün bir usul kuralı niteliği göz önüne alındığında; 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince bu kararlara 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün uygulanması mümkün değildir.
Bu sebeple 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilmiş olan ve madde hükmü kapsamındaki mal varlığına ilişkin davalar yönünden verilen kararlara yönelik olarak yapılacak olan istinaf ve temyiz kanun yolu incelemelerinde öncelikle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle temyiz ve istinaf kanun yollarına ilişkin sınırların gözetilmesi ve belirlenen miktarlar altında kalan mal varlığına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından verilen kararın miktar itibariyle kesin hüküm niteliğinde olduklarının kabulü zorunludur.
Aksinin kabulü hâlinde verildiği tarih itibariyle kesin olan ve davanın tarafları arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak nihayete erdiren kesin hükmün sahip olduğu değişmezlik ve dokunulmazlık nitelikleri zedelenir. Zira kesin hükmün taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü ile hukuki durumlarının kati bir şekilde belirlenmesinde sahip olduğu nihai etki, aynı zamanda bir hukuk sisteminin olmazsa olmazı olan hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirlik ilkelerinin gereğidir. Anılan ilkeler sebebiyle kesin hüküm, çözüme ulaştırdığı uyuşmazlığın kapsamı içerisindeki hususlarla alakalı olarak değişmezlik ve dokunulmazlık sıfatlarını bünyesinde barındırır. Bu nitelikleri sayesinde kesin hükmün kapsamındaki hususlar başka bir davanın inceleme konusu olamayacak şekilde muhafaza edilir.
Dolayısıyla düzenleme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan bir başka deyişle bir geçiş hükmü içermeyen, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, yürürlüğe girmesinden önce verilen ve 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi gereği miktar itibariyle kesin olan kararlara uygulanarak kesin hükmün değişmezlik ve dokunulmazlık vasıflarına verilecek zarar, aynı zamanda ve dolayısıyla hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini de zedeleyecektir.
Yapılan bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde; 7251 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihinden önce İlk Derece Mahkemesince 12.03.2020 tarihinde davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verildiği, bu karara karşı davacı tereke temsilcisi tarafından yapılan istinaf başvurusunun Bölge Adliye Mahkemesince 24.09.2020 tarihli karar ile 6100 sayılı Kanun’un 341, 346/1 ve 352/1-b maddeleri gereğince usulden reddedildiği sabittir. Ayrıca işbu dava mal varlığına ilişkin olup, istinaf başvurusunda bulunan davacı tereke temsilcisi yönünden talebe konu olan ve reddedilen mal varlığı değerinin [dava konusu 302 ada 7 parsel sayılı taşınmazın 06.06.2018 tarihli fen bilirkişileri raporunda (C) harfi ile gösterilen 107,93 m2’lik ve (D) harfi ile gösterilen 48,64 m2’lik kısımları] davacı tarafça itiraza uğramayan 08.06.2018 tarihli bilirkişi raporunda toplam 1.753,57 TL olduğu keşfen saptanmıştır.
Bu itibarla İlk Derece Mahkemesince 12.03.2020 tarihinde tesis edilen hüküm tamamlanmış bir usul işlemi olup verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle kesin hüküm niteliğini haizdir. Dolayısıyla ve 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince; 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren ve düzenlenme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, 12.03.2020 tarihli İlk Derece Mahkemesince tesis edilen kesin hükmüne uygulanamayacağı açıktır. Bu sebeple uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı miktar yönünden istinaf kanun yolu kapalıdır.
Tüm bu nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması gerektiği kanaatiyle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki nedenlerle bozulmasına dair değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2023/674 E., 2024/367 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTrabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri.
Hukuk Genel Kurulu 2023/674 E. , 2024/367 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
EK KARAR TARİHİ : 26.02.2020
SAYISI : 2022/1800 E., 2023/71 K.
KARAR : Davanın esastan reddine
ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 17.10.2022 tarihli ve
2021/5083 Esas, 2022/6762 Karar sayılı BOZMA kararı
Taraflar arasındaki kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil ile kadastro tespiti sırasında paftasında yol olarak bırakılan taşınmazın tescili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verilmiştir.
Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine İlk Derece Mahkemesince verilen istinaf talebinin reddine dair ek karara karşı davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuş, Bölge Adliye Mahkemesince ek karara yönelik istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili; Giresun ili Yağlıdere ilçesi Tuğlacık Mahallesinde bulunan 114 ada 3 ve 115 ada 1 parsel sayılı taşınmazların müvekkillerine ait olduğunu, anılan taşınmazlar bir bütün hâlinde iken kadastro çalışmaları sırasında arasından yol geçirilmek suretiyle iki ayrı parsel olarak tespit gördüğünü, aradan geçen yolun yaklaşık 10-15 m2’lik kısmının müvekkillerine ait olduğunu, ancak paftasında yol olarak gözüktüğünü, yine müvekkillerine ait 115 ada 1 parsel sayılı taşınmazdaki yaklaşık 30-35 m2’lik kısmın davalı ...’e ait 115 ada 2 parsel sayılı taşınmaz içerisinde bırakıldığını ileri sürerek taşınmazlar arasında yol olarak bırakılan çekişmeli kısmın müvekkilleri adına tescili ile davalı ...’e ait 115 ada 2 parsel sayılı taşınmazdaki çekişmeli kısmın tapu kaydının iptalini ve müvekkilleri adına tescilini talep etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı ...; maliki olduğu 115 ada 2 parsel sayılı taşınmazın muris babası Talip Er’den intikalen kaldığını, bu taşınmaz üzerine murisin 150 yıl önce ev ve diğer müştemilatları inşa ettiğini, kadastro tespitinin doğru olduğunu, dava konusu edilen kısmın 150 yıl önce inşa edilen evin damlalığı olduğunu, bu kısmın davacılara ait taşınmaz dışında yer aldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
2. Davalı ...; usulüne uygun tebliğe rağmen davaya cevap vermemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
1. İlk Derece Mahkemesinin 18.09.2019 tarihli ve 2018/291 Esas, 2019/517 Karar sayılı kararıyla; davacılara ait 115 ada 1 parsel sayılı taşınmazın yola sınır olan yaklaşık 10 m2’lik kısmının davacılar tarafından tarla olarak kullanıldığının ve yol vasfında olmadığının yapılan keşif ile ortaya çıktığı, öte yandan dinlenen mahalli bilirkişi ve tanıkların 115 ada 1 ve 2 parsel sayılı taşınmazlar arasındaki sınırı tam olarak bilmedikleri, bu konuda taraflarca başkaca bir delil de sunulmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, 115 ada 1 ve 114 ada 3 parsel sayılı taşınmazlar arasında bırakılan 17.05.2019 havale tarihli fen bilirkişi raporuna ekli krokide (A) harfi ile gösterilen kırmızı renkle boyalı tapuda yol olarak sınırlandırılan 6,93 m2’lik kısmın ifraz edilerek davacılara ait 115 ada 1 sayılı parsele eklenerek tapuya kayıt ve tesciline, davalı ... yönünden davanın reddine, miktar itibarıyla kesin olarak karar verilmiştir.
2. İlk Derece Mahkemesi kararının davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine İlk Derece Mahkemesince 26.02.2020 tarihli ek karar ile; kararın miktar itibarıyla kesin olarak verilmiş olduğu gerekçesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 341 inci maddesi gereğince istinaf talebinin reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen ek kararına karşı süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin 07.09.2020 tarihli ve 2020/308 Esas, 2020/276 Karar sayılı kararıyla; 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinin iki numaralı bendi uyarınca karar tarihi olan 2020 yılı için kesinlik sınırının 5.390,00 TL olduğu, alınan bilirkişi raporu uyarınca dava tarihi itibarıyla dava konusu taşınmazın fen bilirkişi raporunda (A) harfi ile gösterilen kısmın birim değerinin 26,27 TL, (B) harfi ile gösterilen kısmın birim değerinin 21,14 TL olduğu, birim değerine taraflarca bir itirazda bulunulmadığı, tespit edilen m2’lere itiraz edilmiş ise de dava dilekçesindeki talepler gözetilse dahi hesaplanan dava değerinin kesinlik sınırının altında kaldığı, ilk derece mahkemesince verilen kararın hüküm tarihinde miktar itibarıyla kesin olduğu, her ne kadar 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na ek madde 6 hükmü eklenmiş ise de somut olayda gerek karar tarihi olan 18.09.2019 itibarıyla gerekse iki haftalık istinaf süresinin dolumuna kadar yürürlükte bulunan yasal düzenlemeye göre kararın kesin olduğu gerekçesiyle 6100 sayılı Kanun’un 353/1-b.1 maddesi gereğince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Bozma Kararı
1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; ''...3.3.1. Bahsi geçen 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirlendiği üzere, bu madde ile mevzu davaların mülkiyet hakkına doğrudan tesirinden ötürü ehemmiyeti gereği miktar ve değerine bakılmaksızın kanun yolu incelemesine tabi tutulması suretiyle etkin denetim mekanizması oluşturulması amaçlanmıştır.
3.3.2. Anayasa ve AİHS ile güvence altına alınan adil yargılama hakkı kapsamında mahkeme kararlarına karşı kanun yolu başvurusunda bulunma hakkı, hukuki belirlilik ilkesi, etkin denetim mekanizmasının oluşturulması gayesi ve 7251 sayılı Kanun’un 53. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen Ek 6. maddesinin düzenleme amacı bir arada değerlendirildiğinde, tereddüde yol açan usul hükümlerinin aşırı şekilci olarak uygulanması neticesinde yasal denetim yollarının kullanımı önemli ölçüde etkileneceğinden, kanun yolu başvuru aşamalarının süren usul işlemlerinden olduğu, hükmün kesinleşinceye kadar geçirdiği derecâtın bir bütünü oluşturduğu hususları da göz önüne alındığında, 3402 sayılı Yasa'nın Ek 6. maddesinin henüz kanun yolu aşamasında olan dava dosyalarına, yürürlük tarihinden bağımsız olarak sirayet edeceği hususunun tereddütsüz olduğu anlaşılmaktadır.
3.3.3. Somut olayda, ilk derece mahkemesince kararın kesin olduğu gerekçesiyle ek karar ile istinaf dilekçesinin reddine karar verilmiş olması, Bölge Adliye Mahkemesince de kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılmış olan eldeki tapu iptali ve tescil davasında, ek kararın doğru olduğu gerekçesiyle istinaf talebinin esastan reddine karar verilmesi yukarıda değinilen yasal düzenlemeye aykırıdır.
Hal böyle olunca, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken dava değeri gerekçe gösterilerek istinaf dilekçesinin esastan reddine karar verilmesi hatalıdır...'' gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B. Bölge Adliye Mahkemesince Verilen Direnme Kararı
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, karar tarihi itibarıyla kesin olarak verilen kararın sonradan çıkarılan Kanun ile yasa yoluna tâbi hâle gelip gelmediği hususunun öncelikle usul hukukuna ait bir konu olduğu, Kanunların geriye yürümezliği ilkesi ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, somut olayda ilk derece mahkemesi karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan Kanun hükümlerinin incelendiği, 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilen kararlara tesir edip etmeyeceğinin tartışma konusu olduğu, kanun koyucu tarafından bu yasal değişikliğin yürürlük tarihinden önce verilen kararlara da tesir edeceği yönünde bir düzenleme yapılmadığı, yine 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesinde bu Kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanacağının kararlaştırıldığı, usul hükümlerine ilişkin derhal uygulanırlık ilkesinin geçerli olduğu, bu kapsamda usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığının önem arz ettiği, usul işlemi tamamlandıktan sonra yürürlüğe giren usul hükmünün tamamlanmış işleme uygulanma olanağının bulunmadığı, bu hâliyle karar tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinin ikinci bendi uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kesin olduğu belirtilerek direnme kararı verilmiştir.
VI. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Direnme kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili; direnme kararının usul ve yasaya aykırı olduğunu, 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek 6 ncı maddesi ile müvekkilleri gibi kesinlik sınırına takılıp mağdur olan vatandaşlara istinaf ve temyiz yolunun açıldığını, mağduriyetlerin bu şekilde giderildiğini, istinaf başvurusunun reddine ilişkin ek karara yönelik istinafa başvurulduğundan kesinleşmiş bir karar bulunmadığını, kesinleşmiş bir mahkeme kararı olmadığı için ek 6 ncı maddenin uygulanması gerektiğini, yargılaması hâlen devam eden dosyada yürürlüğe giren lehe Kanunun uygulanmasının Anayasa ile güvence altına alınmış olan mülkiyet hakkının bir gereği olduğunu, bozma kararında açıkça bu hususun belirtildiğini ileri sürerek direnme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Uyuşmazlık
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kadastro öncesi hukuki nedene dayalı tescil ile tapu iptali ve tescil istemlerine ilişkin eldeki davada, davacılar vekilinin istinaf dilekçesinin İlk Derece Mahkemesinin 26.02.2020 tarihli ek kararı ile miktar itibarıyla kararın kesin olarak verilmiş olduğu gerekçesiyle reddine karar verilmesini müteakip 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe girmiş olduğu ve ek karara yönelik davacılar vekilinin istinaf başvurusunun da Bölge Adliye Mahkemesinin 07.09.2020 tarihli kararı ile esastan reddine karar verildiği gözetildiğinde, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün somut olaya uygulanıp uygulanamayacağı, buradan varılacak sonuca göre İlk Derece Mahkemesince verilen kararın miktar itibarıyla kesin hüküm niteliğini haiz olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
D. Gerekçe
1. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının (Anayasa) 13 ve 36 ncı maddeleri.
2. 6100 sayılı Kanun'un 341 ve 448 inci maddeleri ile Ek 1 nci maddesi.
3. 3402 sayılı Kanun'un Ek 6 ncı maddesi (7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile eklenen)
2. Değerlendirme
1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır.
2. Anayasanın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrasında herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiş olup anılan maddede düzenlenen hak arama özgürlüğü, yargılama usulüne ilişkin güvencelerle hakkaniyete uygun yargılama yapılmasını hedefleyen ve demokratik toplumda vazgeçilmez nitelikte olan adil yargılanma hakkını da kapsayan geniş bir içeriğe sahiptir.
3. Hak arama, kişinin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkı ve insan onuru kavramıyla yakından ilgilidir. Bu nedenle demokratik hukuk düzenlerinde hakların korunmasını ve hak ihlâllerinin giderilmesini temin edebilecek hukuki yollar öngörülmüştür. Nitekim Anayasa Mahkemesi (AYM) de kararlarında hak arama özgürlüğünün hukuk devletinin başlıca ölçütü ve demokrasinin vazgeçilmez koşullarından biri olduğunu ifade etmiştir (AYM 19.09.1991 tarihli ve 1991/2 Esas, 1991/30 Karar; 25.11.2015 tarih ve 2014/86 Esas, 2015/109 Karar, 01.10.2020 tarihli ve 2020/21 Esas, 2020/53 Karar). Bu doğrultuda Anayasanın 40 ıncı maddesinde hak ve özgürlükleri ihlâl edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu belirtilmiştir.
4. Anayasanın 36 ncı maddesinde güvence altına alınan yargı mercileri önünde hak arama özgürlüğü, hakların korunmasını amaç edinen vazgeçilmez meşru yöntemlerin başında gelmektedir. Anayasadaki temel hakların korunmasında önemli bir teminat olan yargısal hak arama yolu, hakların korunmasında en etkili ve güvenceli yoldur. Hak arama özgürlüğünün kapsamının belirlenmesinde adalet ve hukuk devleti gibi temel anayasal ilkelerin de gözönünde bulundurulması gerekir. Bu doğrultuda hak arama özgürlüğünün amacının hak ihlâlinin önlenerek kişiye hakkının teslim ve adaletin tesis edilmesi olduğu söylenebilir. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı, kanunun açıkça hatalı veya keyfi uygulanmasına ilişkin istisnalar dışında yargılama sonucunda verilen hükmün adil olup olmadığı veya hukuki açıdan isabetli olup olmadığı hususlarını içermemektedir. Bu itibarla adil yargılanma hakkının davanın taraflarına sağladığı tüm usul güvencelerine uyulmuş olsa bile yargılama sonucunda verilen hükmün hatalı olması mümkündür. Diğer bir ifadeyle adil yargılanma hakkının güvencelerine riayet edilmiş olsa da hâkimin gerek maddi vakıaların değerlendirilmesinde gerekse hukuk kurallarının uygulanmasında yanılgıya düşmesi ve buna bağlı olarak hukuka aykırı hüküm vermesi söz konusu olabilmektedir. Böyle kararlara ilgililerin veya toplumun katlanmasını istemek adalete olan güveni sarsar ve hukuk devletini zedeler. Bu nedenle hak arama özgürlüğünden yararlanılabilmesi bakımından adil ve isabetli olmadığı düşünülen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından denetlenmesi bir gereklilik olarak ortaya çıkmaktadır. Anayasa açısından bu gereklilik, özel olarak düzenlenen hak arama özgürlüğünün kapsamı ve mahiyetinden kaynaklanmaktadır (AYM 27.12.2018 tarih ve 2018/71 Esas, 2018/118 Karar).
5. Anayasanın 154 ve 155 inci maddelerinin de mahkeme kararlarının kural olarak denetlenmesi gerektiği düşüncesiyle düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anayasanın 36, 154 ve 155 inci maddeleri birlikte değerlendirildiğinde Anayasanın mahkemelerce verilen hükmün bir başka yargı mercii tarafından denetlenmesini talep etme hakkını yargılamanın konusuna göre herhangi bir kısıtlamaya tâbi olmaksızın Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamında güvenceye kavuşturduğu görülmektedir. Dolayısıyla hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, konusu bir suç isnadına dayanan ya da medeni hak ve yükümlülüklere ilişkin olan tüm yargılamalar için geçerlidir.
6. Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen hak arama özgürlüğü kapsamındaki hükmün denetlenmesini talep etme hakkı, kişinin aleyhine verilen bir hükmün başka bir yargı mercii tarafından gözden geçirilmesini ve denetlenmesini isteyebilmesini teminat altına almaktadır. Bununla birlikte hükmün denetlenmesini talep etme hakkının tabiatı itibarıyla Devletin kanuni düzenleme yapmasını gerektirdiği açıktır. Kişilerin ne şekilde bu haktan yararlanacakları ve bu hakkın temini bakımından nasıl bir sistemin kurulacağı hususunda kanun koyucunun geniş takdir yetkisi bulunmaktadır.
7. Hükmün denetlenmesini talep etme hakkına ilişkin kanuni düzenlemelerde bu denetimin sadece hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığı hususuyla mı sınırlı olacağı yoksa bunun yanında maddi olguların değerlendirilmesini de mi kapsayacağı hususu kanun koyucunun takdir yetkisindedir. Bu bağlamda mahkeme hükmünün denetiminin maddi olguların değerlendirilmesini de kapsaması gerektiğine dair bir anayasal zorunluluk bulunmamaktadır. Denetimi yapacak yargı mercinin hukuk kurallarının doğru uygulanıp uygulanmadığına yönelik bir denetim yapma yetkisi ile donatılması, hükmün denetlenmesini talep etme hakkının sağlanmasına ilişkin anayasal yükümlülüğün yerine getirilmesi bakımından yeterli görülebilir.
8. Bunun yanında hükmün denetlenmesini talep etme hakkının niteliği dikkate alındığında bu hakkın mutlak bir hak olarak kabulü mümkün değildir. Dolayısıyla bu hak kanun koyucu tarafından bazı sınırlamalara tâbi tutulabilir. Ancak bu sınırlandırmaların Anayasa'nın 13 üncü maddesinde öngörülen ölçütlere uygun olarak yapılması gerekir. Nitekim aynı esaslar Anayasa Mahkemesinin 24.02.2022 tarihli ve 2021/34 Esas, 2022/21 Karar sayılı kararında da benimsenmiştir.
9. Adil yargılanma hakkı çerçevesinde adli yargı sistemi içerisinde görülen hukuk davalarında hükmün denetlenmesini talep hakkının kullanımına dair düzenleme, 6100 sayılı Kanun'da mevcut olup anılan hükümlerde hukuk davalarında kanun yollarına başvuru hakkının hangi koşul ve şekillerde kullanılacağı, bu hakkın temininde nasıl bir yol izleneceği ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
10. Adli yargıda İlk Derece Mahkemelerinin nihai kararlarına karşı kural olarak istinaf yolu öngörülmüştür. 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesinde istinaf yoluna başvurulabilen kararlar düzenlenmiştir. Anılan maddenin ikinci fıkrasının birinci cümlesinde miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu öngörülmüştür. Kuralda belirtilen parasal sınır, anılan Kanun’un ek 1 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince her yıl yeniden değerleme oranında artırılarak uygulanmaktadır. Buna göre uyuşmazlık konusu hakkında İlk Derece Mahkemesince kararın verildiği 2019 yılı itibarıyla bu sınır 4.400,00 TL olup 2019 yılı için bu miktarın altındaki değerde olan mal varlığına ilişkin davalarda verilen kararlar kesin niteliktedir.
11. Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek 6 ncı maddesine göre; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
12. Anılan maddenin gerekçesinde; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararların miktar veya değerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna tabi olup olmadığıyla ilgili uygulamada tereddütlerin bulunduğu belirtilerek bu tereddütlerin giderilmesi amacıyla bu davalarda verilen kararların miktar veya değeri dikkate alınmaksızın istinaf veya temyiz incelemesine açık olduğunun hükme bağlandığı belirtilmiştir.
13. Gerçekten 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesi, mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'ndan (1086 sayılı Kanun) farklı olarak tüm mal varlığı davalarında istinaf sınırı olarak belirli bir miktarı öngörmüş olup bu hususta hukuk davaları arasında herhangi bir ayrım yapmamış, hükmün kadastro işlemlerinden doğan davalarda ne şekilde uygulanacağı konusunda açık bir hüküm ihdas etmemiştir. Hükümdeki bu belirsizlik, 6100 sayılı Kanun'un yürürlüğü sonrasında uygulamada kadastro işlemlerinden doğan davalarda bir takım tereddütlere sebebiyet vermiş, İlk Derece Mahkemeleri bakımından 6100 sayılı Kanun'da belirtilen kesinlik sınırının altındaki kararlara karşı kanun yolunun açık olup olmadığı hususunda 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğe kadar yorum farklılıkları ortaya çıkmıştır. Kadastro işlemleri sonucu ortaya çıkan uyuşmazlıklardan doğan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özellikler, bu yorum farklılıklarının oluşumunda önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır.
14. Gelinen aşamada; 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin uygulanması sırasında ortaya çıkan tereddütlere vaki etkisi sebebiyle, 3402 sayılı Kanun çerçevesinde kadastro faaliyetinin niteliği ile aynı Kanun'dan kaynaklanan davaların bünyesinde barındırdığı bir kısım özelliklerin üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır.
15. Kadastro faaliyeti ile amaçlanan, taşınmaz malların sınırlarının ve hukuki durumlarının belirlenerek tapu sicilinin oluşturulmasıdır. Nitekim 3402 sayılı Kanun'un 1 inci maddesinde bu amaç “Bu Kanunun amacı, ülke koordinat sistemine göre memleketin kadastral veya topoğrafik kadastral haritasına dayalı olarak taşınmaz malların sınırlarını arazi ve harita üzerinde belirterek hukuki durumlarını tespit etmek suretiyle 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun öngördüğü tapu sicilini kurmak, mekânsal bilgi sisteminin alt yapısını oluşturmaktır" şeklinde ifade edilmiştir. Bu kapsamda kadastro faaliyetleri ile gerçek hak durumuna uygun şekilde yapılacak tespitlerle taşınmazların hukuki ve fiili durumlarının açık bir biçimde belirlenmesi öngörülmüştür.
16. Tapu sicili, taşınmazlar üzerindeki mevcut hakları göstermek, bunların tesis ve devirlerini sağlamak için tutulan resmî bir sicildir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 997 ve devamı maddelerinde düzenlenen tapu sicili, ana ve yardımcı sicillerden oluşan ve çeşitli defter ile belgeleri kapsayan bir bütündür. Zira, tapu sicilinin en önemli unsuru tapu kütüğü olmakla birlikte tek başına kütük kaydının bir taşınmazın geometrik ve hukuki durumunu göstermeye yeterli olduğu söylenemez. Bu anlamda devletin yetkili kıldığı memurlar tarafından tutulan defter, belge ve planlar; taşınmazın malikini, taşınmazı takyit eden sınırlı ayni hakları, konumunu, yüzölçümünü, miktarını, türünü ve şeklini, yine varsa taşınmazla ilgili bazı şahsi haklar ile devir ve temlik hakkı üzerindeki kısıtlamaları da gösterir.
17. Kural olarak taşınmazlar üzerindeki ayni haklar tescille kazanılır (4721 sayılı Kanun md. 705/1). Tescil, tapu kütüğünde ayni hakka ilişkin kaydı ifade eden teknik bir terimdir. Tapu sicilinin taşınmazlar üzerindeki ayni hakları gösterebilmesi için öncelikle taşınmazın tapu siciline kaydı gerekmektedir. Çünkü 4721 sayılı Kanun'un 1000/1 inci maddesinde, her taşınmaza kütükte bir sayfa açılacağı belirtilerek, tapu sicilinin oluşturulmasında "ayni sistem" adı verilen sistem kabul edilmiştir. Bu sistemi kadastrosu yapılmamış yerlerde uygulama imkânı bulunmadığından ülke topraklarının kadastrosunun sağlıklı bir şekilde yapılması, tapuya kayıtlı olmayan taşınmazların çap kaydının oluşturularak tapulanması yüksek seviyede önem arz eden bir husustur.
18. Bu çerçevede kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanması ve bu işlerden doğan uyuşmazlıkların gerçek durumu gösterir tapu sicili oluşturma gayesine uygun şekilde çözülmesi de "ayni sistemin" doğru ve yararlı bir şekilde faaliyet göstermesi için zorunludur. Belirlenen bu amaç kapsamında kadastro işlemlerinden doğan ve 3402 sayılı Kanun'un uygulama alanı bulduğu uyuşmazlıklar ile ilgili yapılacak yargılamalarda 3402 sayılı Kanun'da belirtilen amaç göz önüne alınmalıdır. Nitekim bu amaç çerçevesinde kadastro işlemleriyle ilgili davalarda hâkim, taraflarca getirilme ilkesinin uygulandığı davalara bakan hâkimlerden farklı olarak bir kısım yetkilere sahiptir. Kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda hukuk davalarına egemen genel ilkelerden ve usul kurallarında da bir kısım ayrılmalar ve belirli koşullarda yargılamalarda resen araştırma ilkesinin geçerli olduğu durumlar gözlenmektedir. Kadastro mahkemesinde görülen davalarda belirli koşullarda resen araştırma yetkisinin geçerli olması, şüphesiz 3402 sayılı Kanun'un gerçeğe uygun tapu sicili oluşturulması şeklinde ifade edilebilen amacına uygundur.
19. Kadastro işlemleri ile bu işlemlerden doğan davaların yargılaması sırasında uygulanacak kuralların kendine özgü nitelikleri nazara alındığında, ülke toprakları üzerinde gerçekleştirilecek kadastro çalışmaları ile hem taşınmazların sınırlarının tayini hem de bu taşınmazlar üzerindeki hakların doğru bir şekilde tespiti sonrasında tapu sicilinin oluşturulmasında, hak sahibi şahıslar yanında bir ölçüde kamu yararının da mevcut olduğu söylenebilir. Zira 3402 sayılı Kanun'un genel sistematiği içerisinde kadastro çalışmalarının sağlıklı ilerlemesi ve tapu sicilinin gerçeğe uygun olarak tutulması için kadastro komisyonlarına ve mahkemeye tanınan yetkiler ile belirli durumlarla alakalı olarak yargılamalarda resen araştırma ilkesinin uygulanacağının düzenlenmesi, tapu sicilinin doğru tutulmasındaki kamu yararının göz önüne alındığını göstermek bakımından önemlidir.
20. Kadastro işlemlerinden doğan davaların belirtilen özellikleri ışığında; kadastro işlemleri sırasında, işleme konu taşınmaz üzerindeki hakkın ihlâl edildiği iddiasıyla açılan davalarda, verilen kararın doğru olmadığına dair iddia bakımından denetlenmesini talep etme hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında devreye girer. Aynı zamanda kadastro davalarının hizmet ettiği kamusal yarar göz önüne alındığında; kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalarda verilen kararların üst mahkemelerce denetlenmesi, kadastro işlemlerinin sağlıklı olarak tamamlanıp gerçeğe uygun tapu sicilinin oluşumu yönünden gerekli ve yararlıdır.
21. Ayrıca kadastro işlemlerinden doğan davalarda uyuşmazlık, taşınmazın değerinden ziyade taşınmaz üzerindeki hakların ve bu hakların sınırlarının tespiti ile tapu sicilinin gerçek duruma uygun olarak oluşturulmasıyla ilgilidir. Anılan yönüyle bu tür davalar; uyuşmazlık konusunu belirli bir değer yahut miktar olarak esas alan diğer dava türlerinden ayrılmakla dava konusu taşınmazın değerine dair tartışmalar, yargılama sırasında 3402 sayılı Kanun'un sistematiği gereği geri planda yer almaktadır.
22. Bunun yanında bu tür davalarda 3402 sayılı Kanun'un 36 ncı maddesinin ikinci fıkrası gereğince dava harcı, yargılama giderlerinin tespit ve hesaplanmasında ilgili taşınmaz mala ait son beyan dönemi emlak vergisi değerinin esas alınacağı düzenlenmiştir. Aynı maddenin altıncı fıkrası gereğince kadastrosu yapılan yerlerde, emlak vergisi değeri belli olmayan taşınmaz mallara, kadastro ve dava harcı ile yargılama giderlerine esas olmak üzere kadostro komisyonunca kıymet takdir edileceği düzenlenmiştir. Ancak bu hükümler, hâkimin dava konusu taşınmazın değerini serbestçe takdir etme kuralının varlığı karşısında yol gösterici bir mahiyet arz etmekle birlikte belirlenen bu değerlerin mevcut ekonomik koşullarda her zaman gerçeği yansıtmayacağı kabul edilmelidir.
23. Bu nedenle kadastro işlemlerinden doğan davalara konu taşınmazın değeri esas alınarak verilen kararların miktar itibarıyla kesinliğinin tayini, hakkaniyete uygun olmayan neticelerin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Bu itibarla; 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile yapılan değişiklik öncesinde kadastro işlemlerinden doğan davalar ile ilgili olarak 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan istinaf sınırı uygulamasında yorum farklılıklarına dayalı bir kısım tereddütler hasıl olmuş ve bu durumun açıklığa kavuşturulması amacıyla 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı madde ihdas edilmiştir.
24. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin geçmişe etkisi hakkında bir düzenleme bulunmasa da; hükmün gerekçesinden anlaşılacağı üzere madde hükmünde belirtilen davalar yönünden kanun yolu incelemesine dair uygulamada ortaya çıkan tereddütlerin giderilmesi amacının, hükmün zaman bakımından uygulanması sırasında göz önüne alınmasını gerektirmektedir.
25. Bu anlamda adil yargılanma hakkı kapsamında kanun yoluna başvurma hakkının sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerde Anayasanın 13 üncü maddesi gereğince ölçülük ve sınırlama sebeplerine uygunluk mevcut olmalıdır. Zira hükmün denetlenmesini talep etme hakkını sınırlamaya yönelik bir kanuni düzenlemenin şeklen var olması yeterli olmayıp yasal kuralların keyfiliğe izin vermeyecek şekilde belirli, ulaşılabilir ve öngörülebilir düzenlemeler niteliğinde olması gerekir. Bu durum Anayasanın 2 nci maddesinde düzenlenen hukuk devletinin bir gereği olup sınırlamayı içeren kanunda bulunması anayasal anlamda gerekli olan tüm nitelikler aynı zamanda hukuki güvenliğin tesisi bakımından elzemdir.
26. Buradan hareketle, 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin, düzenlemede belirtilen davaların niteliği göz önüne alındığında yürürlük tarihinden önce derdest olan davalara da uygulanması mümkündür. Zira anılan düzenleme, bir usul kurumu olan kanun yollarına dair hükümler içerse de verilen kararların denetlenmesini talep hakkı, Anayasanın 36 ncı maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkından kaynaklanmaktadır. Bunun yanında maddede belirtilen davaların bünyelerinde barındırdığı özellikler sebebiyle verilen kararların denetlenmesi, kamu yararı bakımından da önem arz etmektedir. Bu kapsamda tereddüte yol açan usul kurallarının Anayasada güvence altına alınmış temel haklara, hukuki güvenlik ile hukuki belirlilik ilkelerine aykırı olacak surette aşırı şekilci olarak uygulanması hakkaniyete aykırı durumların ortaya çıkmasına sebebiyet vereceğinden 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin zaman bakımından uygulanmasında hem maddede belirtilen davaların nitelikleri hem de adil yargılanma hakkına dair sağlanan güvenceler gözden uzak tutulmamalıdır.
27. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Bölge Adliye Mahkemesinin, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen istinaf talebinin reddine ilişkin ek karar hakkındaki davacılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen kararında dayanak olarak dava konusu taşınmaz değerinin esas alındığı ve İlk Derece Mahkemesi kararının kesin olduğunun belirtildiği anlaşılmaktadır.
28. Oysa ki yukarıda yapılan açıklamalar ile dava konusu taşınmazın fiziki ve hukuki durumunun tespit edilerek tapu siciline doğru bir şekilde kaydedilmesindeki kamu yararı dikkate alındığında, taşınmazın parasal değerinin herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Aksinin kabulü, doğru tespit edilip edilmediği denetlenmeyen ve davanın niteliği gereği taraflar arasında esas çekişme konusu olmayan taşınmaz değeri esas alınarak kararın kanun yolu vasıtasıyla denetlenmesini talep hakkı engellenmek suretiyle adil yargılanma hakkının ihlâline neden olur.
29. Davanın bünyesinde barındırdığı tüm bu özellikler nedeniyle verilen kararın denetlenmesini talep etme hakkının Anayasanın 36 ncı maddesi kapsamında güvence altına alınması, hukuki güvenlik, hukuki belirlilik ve hakkaniyet gereğidir. Nitekim 6100 sayılı Kanun'un 341 inci maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenleme ile alakalı kadastro işlemlerinden doğan davalarda kesinlik sınırının ne yönden belirleneceğinin açık bir biçimde belirlenmemiş olması sonucu ortaya çıkan birtakım tereddütler, 7251 sayılı Kanun'un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen ek 6 ncı madde ile ortadan kaldırılmıştır. Bu anlamda 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesi, geçmiş dönemdeki farklı yorumları nihayete erdirip miktar itibarıyla kesinlik sınırının kadastro işlemlerinden kaynaklanan davalarda uygulanmayacağını açık bir biçimde düzenlemiştir.
30. Bu itibarla 3402 sayılı Kanun'un ek 6 ncı maddesinin, davanın bünyesindeki kendine has özellikleri ile verilecek kararın etki edeceği kamusal menfaat ve hükmün amacı göz önüne alındığında, adil yargılanma hakkının ve hukuki güvenliğin tesisi için somut olayda uygulanması, maddenin ihdas amacı ile hakkaniyet gereğidir. Dolayısıyla İlk Derece Mahkemesince verilen kararın, kanun yolu aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmü karşısında miktar itibarıyla kesin olduğu söylenemeyeceğinden bu karara karşı istinaf kanun yolu açıktır.
31. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; 3402 sayılı Kanun'un ek madde 6 hükmünün geçmişe etkili olarak düzenlenmediği, bu sebeple somut olayda uygulanamayacağı, 6100 sayılı Kanun'un 448 inci maddesi kapsamında İlk Derece Mahkemesince kararın verilmesi ile usul işleminin tamamlandığı, kararın verildiği tarihte miktar itibarıyla kesin olduğu, dolayısıyla İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf kanun yoluna başvurulamayacağı, temyiz sınırı bakımından taşınmazlarla ilgili bir ayrımın mevcut olmadığı, kesin olan bir kararın doğuracağı usuli kazanılmış hakkın nazara alınması gerektiği, kanun koyucu tarafından tanınmayan kanun yoluna başvuru hakkının yargı kararlarıyla tanınamayacağı, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş, Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
32. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir.
VII. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
10.07.2024 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.
"K A R Ş I O Y"
Dava, kadastro öncesi nedene dayalı tapu iptali ve tescil ile kadastro tespiti sırasında paftasında yol olarak bırakılan taşınmazın kısmen tescili istemlerine ilişkindir.
Uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği tarih itibariyle yürürlükte olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 341 inci maddesinin 7251 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik öncesindeki hâline göre miktar veya değeri 1.500,00 TL’yi geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararların kesin olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren 22.07.2020 tarihli ve 7251 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un (7251 sayılı Kanun) 34 üncü maddesi ile yapılan değişiklik sonrası 6100 sayılı Kanun’un 341 inci madde hükmü, bugünkü şeklini almış olup buna göre miktar veya değeri 3.000,00 TL’yi geçmeyen mal varlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. İstinaf sınırına ilişkin bu miktar, 6100 sayılı Kanun’un ek madde 1 hükmü kapsamında uyuşmazlığa konu İlk Derece Mahkemesi kararının verildiği 2019 yılı itibariyle 4.400,00 TL olarak belirlenmiştir.
Yine 7251 sayılı Kanun’un 53 üncü maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na (3402 sayılı Kanun) eklenen ek madde 6 hükmü gereğince; kadastro mahkemesinin veya otuz günlük askı ilan süresinden sonra, kadastro öncesi nedene dayalı olarak açılan davalarda genel mahkemelerin verdiği kararlar ile orman kadastrosuna ilişkin davalarda bu mahkemelerce verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın 12.01.2011 tarihli ve 6100 sayılı Kanun hükümlerine göre istinaf veya temyiz kanun yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir.
3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, içeriği ve niteliği itibariyle usul hukukuna ilişkin bir kuralı düzenleme altına almaktadır. Her ne kadar 3402 sayılı Kanun’da yapılan bu değişikliğe ilişkin kanun gerekçesinde uygulamadaki tereddütlerin giderilmesinin amaçlandığı ve maddede sayılan davalarda verilen kararların miktar ve değerine bakılmaksızın istinaf ve temyiz kanun yolu incelemesine tâbi olduğu belirtilmiş ise de; hem madde hükmü hem de madde gerekçesinde düzenlemenin yürürlüğü ile alakalı herhangi bir açıklamaya yer verilmemiştir.
Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü, yürürlüğe girmiş olduğu tarih itibariyle tamamlanmış işlemlere uygulanmamak kaydıyla düzenlemede belirtilen davalara derhâl uygulanacaktır. Zira usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin usul hükümlerinin derhâl yürürlüğe girmesidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhâl uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır. Hemen belirtilmelidir ki dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Yargılama sırasındaki her usul işlemi, ayrı ayrı ele alınıp değerlendirmeye tâbi tutulmalıdır.
Bir usul işlemi yargılama sırasında yapılmaya başlanıp tamamlandıktan sonra yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar, aksine ilişkin bir düzenleme öngörülmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar.
Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak 6100 sayılı Kanun’un “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1 inci maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna veya hükümlere göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
Dolayısıyla 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmü de, maddede belirtilen niteliği haiz davalarda tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanacaktır. Buradan hareketle 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği tarihten önce, maddede belirlenen uyuşmazlık türleri hakkında verilen hükümler de karar tarihleri itibariyle tamamlanmış bir usul işlemi niteliğini haiz olduklarından ve anılan Kanun’un ek madde 6 hükmünün bir usul kuralı niteliği göz önüne alındığında; 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince bu kararlara 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün uygulanması mümkün değildir.
Bu sebeple 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün yürürlük tarihinden önce verilmiş olan ve madde hükmü kapsamındaki mal varlığına ilişkin davalar yönünden verilen kararlara yönelik olarak yapılacak olan istinaf ve temyiz kanun yolu incelemelerinde öncelikle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle temyiz ve istinaf kanun yollarına ilişkin sınırların gözetilmesi ve belirlenen miktarlar altında kalan mal varlığına ilişkin uyuşmazlıklar bakımından verilen kararın miktar itibariyle kesin hüküm niteliğinde olduklarının kabulü zorunludur.
Aksinin kabulü hâlinde verildiği tarih itibariyle kesin olan ve davanın tarafları arasındaki uyuşmazlığı kesin olarak nihayete erdiren kesin hükmün sahip olduğu değişmezlik ve dokunulmazlık nitelikleri zedelenir. Zira kesin hükmün taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözümü ile hukuki durumlarının kati bir şekilde belirlenmesinde sahip olduğu nihai etki, aynı zamanda bir hukuk sisteminin olmazsa olmazı olan hukuki güvenlik ve hukuki öngörülebilirlik ilkelerinin gereğidir. Anılan ilkeler sebebiyle kesin hüküm, çözüme ulaştırdığı uyuşmazlığın kapsamı içerisindeki hususlarla alakalı olarak değişmezlik ve dokunulmazlık sıfatlarını bünyesinde barındırır. Bu nitelikleri sayesinde kesin hükmün kapsamındaki hususlar başka bir davanın inceleme konusu olamayacak şekilde muhafaza edilir.
Dolayısıyla düzenleme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan bir başka deyişle bir geçiş hükmü içermeyen, 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, yürürlüğe girmesinden önce verilen ve 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi gereği miktar itibariyle kesin olan kararlara uygulanarak kesin hükmün değişmezlik ve dokunulmazlık vasıflarına verilecek zarar, aynı zamanda ve dolayısıyla hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini de zedeleyecektir.
Yapılan bu açıklamalar ışığında somut uyuşmazlık incelendiğinde; 7251 sayılı Kanun ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen ek madde 6 hükmünün yürürlüğe girdiği 28.07.2020 tarihinden önce İlk Derece Mahkemesince 18.09.2019 tarihinde davanın kısmen kabul kısmen reddine karar verildiği, bu karara karşı davacılar vekilince yapılan istinaf başvurusunun İlk Derece Mahkemesinin 26.02.2020 tarihli ek kararı ile kararın miktar itibariyle kesin olduğundan bahisle reddedildiği, davacılar vekilinin ek karara yönelik istinaf başvurusunun da Bölge Adliye Mahkemesince 07.09.2020 tarihli karar ile 6100 sayılı Kanun’un 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddedildiği sabittir. Ayrıca işbu dava mal varlığına ilişkin olup, istinaf başvurusunda bulunan davacılar yönünden reddedilen mal varlığı değerinin (dava konusu 115 ada 2 parsel sayılı taşınmazın 15.05.2019 tarihli fen bilirkişi raporunda B harfi ile gösterilen 6,95 m2’lik kısmı) 146,92 TL olduğu, dava dilekçesinde anılan taşınmaz yönünden ileri sürülen 35 m2 gözetildiğinde ise bu değerin 739,90 TL yapacağı keşfen saptanmıştır.
Bu itibarla İlk Derece Mahkemesince 18.09.2019 tarihinde tesis edilen hüküm tamamlanmış bir usul işlemi olup verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Kanun’un 341 inci maddesi kapsamında miktar itibariyle kesin hüküm niteliğini haizdir. Dolayısıyla ve 6100 sayılı Kanun’un 448 inci maddesi gereğince; 28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren ve düzenlenme şekli itibariyle geçmişe etkili olmayan 3402 sayılı Kanun’un ek madde 6 hükmünün, 18.09.2019 tarihli İlk Derece Mahkemesince tesis edilen kesin hükmüne uygulanamayacağı açıktır. Bu sebeple uyuşmazlık konusu İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı miktar yönünden istinaf kanun yolu kapalıdır.
Tüm bu nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması gerektiği kanaatiyle direnme kararının Özel Dairenin bozma kararındaki nedenlerle bozulmasına dair değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Hakkında yürütülen bir ceza soruşturması kapsamında yargılanan "Barlas", davası süresince iddia makamının sahip olduğu imkanlarla eşit koşullarda savunma yapmak istediğini ve suçluluğu kanıtlanana kadar toplum ve mahkeme nezdinde suçlu muamelesi görmemesi gerektiğini ileri sürmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (Adil Yargılanma Hakkı) çerçevesinde aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
A) Herkes davasının, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından makul bir süre içinde görülmesini isteme hakkına sahiptir.
B) Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.
C) Mahkemede kullanılan dili anlamayan bir sanığa tercüman yardımı sağlanması, ancak sanığın avukat tutacak maddi gücünün bulunmadığını kanıtlaması halinde ücretsizdir.
D) Sanık, kendi aleyhine olan tanıkları sorgulama veya sorgulatma ve savunma tanıklarının da aynı koşullarda dinlenmesini isteme hakkına sahiptir.
E) Kararların aleni olarak verilmesi asıldır ancak küçüklerin çıkarları veya özel hayatın gizliliği gibi durumlarda duruşma salonu basına kapatılabilir.
Bu maddeyle ilgili 5 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.