1982 Anayasası Madde 45

1982 Anayasası 45. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 45 – Devlet, tarım arazileri ile çayır ve mer'aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet, bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır. D. Kamulaştırma

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

10 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2022/136 E., 2023/978 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Anayasanın 45. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi bu kuralla Devlete, tarım arazilerinin sanayi ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesini ve tarım arazileri ile çayırlar ve meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevi yüklenmiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2022/136 E.  ,  2023/978 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2020/672 E., 2020/819 K. KARAR : Davanın kabulüne ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 18.06.2020 tarihli ve 2019/2821 Esas, 2020/3824 K. sayılı kararı 1. Taraflar arasındaki tapu kaydındaki şerhin terkini davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda onanmış, davalı vekilinin karar düzeltme istemi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda karar düzeltme istemi kabul edilerek karar bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin ... Köyü 589 kadastro parselinden imar düzenlemesi sonucu ifrazen gelen 574 ada 18, 19, 20, 1, 2, 3, 4, 5 parsel ve 317 kadastro parselden imar düzenlemesi sonucu ifrazen gelen 604 ada 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9 parsel sayılı arsa vasıflı taşınmazların tapu maliki olduğunu, taşınmazların Hazine adına kayıtlı iken Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun hükümlerine göre deliceler aşılattırıldıktan sonra külfetsiz ve takyitsiz olarak tevzii, tahsis ve tescil edildiğini, 1939 tarihli Kanun’un 28.02.1995 tarihinde 4806 sayılı Kanun ile değiştirilmesi nedeniyle bahse konu taşınmazların tapu kütüğüne değişiklik kapsamında “3573 sayılı yasa kapsamında olup veriliş amacı dışında kullanılamaz, miras dahi bölünemez, veriliş tarihindeki yüzölçümü küçültülemez, aksi taktirde hazinece geri alınır” şerhinin işlendiğini, tahsis ve tescil tarihinde bu şerhi haklı kılacak yasal düzenleme bulunmadığını ve şerhin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını sınırlandırdığını, müvekkili tarafından taşınmazlar sonradan edinilmişse de önceki maliklerin halefi sıfatıyla onların sahip olduğu bütün haklara sahip olduğunu, yörede imar çalışması yapıldığını ve imar planının bahsi geçen mevzuat değişikliğinden önce kesinleştiğini, ayrıca şerhin kaldırılmasına yönelik açılan davaların kabulüne ilişkin kararların onandığını belirterek taşınmazlara konulan şerhin kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı 5. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazların özel bir kanun olan 3573 sayılı Kanun hükümlerine göre özel bir amaç için şahıslar adına tescil edildiğini, yapılan tescilin özel bir amaç taşıdığı ve bu amacın korunması bakımından tedbir alınmasının doğal olduğunu, bahse konu şerhle mülkiyet hakkının kısıtlandığı iddiasının yersiz olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin Kararı 6. Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 23.02.2016 tarihli ve 2014/530 Esas, 2016/104 Karar sayılı kararı ile; konulan şerhin dayanağının 3573 sayılı Kanun’da 4086 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik olduğu, değişikliğin 28.02.1995 tarihinde yürürlüğe girdiği, yürürlük tarihinden önce zeytinlerin ıslahı ve yabanilerin aşılanması hakkındaki iş ve işlemlere uygulanacak hükümlerin 07.02.1939 tarihli 3573 sayılı Kanun olduğu ve bu Kanun’da taşınmazların amacı dışında kullanılamayacağı hususunun taşınmaz siciline şerhine dair bir hükmün bulunmadığı, kural olarak herhangi bir yasa veya düzenleyici hükmün yürürlüğe girdiği tarihten itibaren hukuksal sonuç meydana getireceği, yapılan değişiklik ile yürürlüğe giren hükmün geçmişe de etkili olacağına dair bir kayıt varsa yasanın geriye yürümesinin mümkün olduğu, ancak 4086 sayılı Kanun’da davaya konu edilen şerhle ilgili olarak geriye yürüyeceği hususunda bir hükmün de bulunmadığı, değişikliğin 28.02.1995 tarihinde yürürlüğe girmesine rağmen şerhin 2003 yılında konulduğu, değişiklik yapan 4086 sayılı Kanun’da söz konusu şerhle ilgili geriye yürüyeceğine ilişkin bir hüküm olmadığı için davacının kazanılmış hakkının söz konusu olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne, Antalya İli, ... İlçesi, ... Köyü 574 ada 1, 2, 3, 4, 5, 18, 19, 20 parsel sayılı taşınmazlar ve 604 ada 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9 parsel sayılı taşınmazların tapu kayıtlarında bulunan “3573 sayılı yasa kapsamında olup veriliş amacı dışında kullanılamaz miras dahil bölünemez veriliş tarihindeki yüz ölçümü küçültülemez aksi taktirde hazinece geri alınır” ibaresini içeren şerhlerin iptaline ve kaldırılmasına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı 7. Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 18.03.2019 tarihli ve 2016/8705 Esas, 2019/2404 Karar sayılı kararı ile; hükmün onanmasına karar verilmiştir. 9. Yukarıda belirtilen onama kararına karşı süresi içinde davalı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesinin 18.06.2020 tarihli ve 2019/2821 Esas, 2020/3824 Karar sayılı kararı ile; “…Dava konusu taşınmazların 26.01.1939 tarihli ve 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun kapsamında oldukları konusunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. 3573 sayılı Kanunun, 1995 tarihindeki değişiklikten önceki 3. ve 4. maddeleriyle, Devlet ormanlarıyla boş arazide muayyen bir bölgede bulunan yabani zeytinliklerin aşılanması konusunda istekli bulunanların müracaatı, müracaat edilecek merci ve bu alanların ilgilisine tevzii ile en sonunda mahallin en büyük mülkü amirince aşılanan zeytinlik alanın tapusunun verileceğine ilişkin hükümler yer almaktaydı. 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanunla, 3573 sayılı Kanun hükümleri ıslah edilmiş, özellikle yabani zeytinlikleri aşılamak için müracaat edenlerin hak ve yükümlülükleri ile ilgili Devlet kurumlarının görev ve yetkileri daha belirgin hale getirilmiştir. Dava konusu taşınmazların 3573 sayılı Kanun kapsamında aşılama yapan şahıslara verildiği ve Kanunun 3. madde hükmü gereğine, "3573 sayılı Yasa kapsamında olup verilen amacı dışında kullanılamaz miras dahil bölünemez veriliş tarihindeki yüz ölçümü küçültülemez aksi takdirde Hazinece geri alınır" şerhinin 04.03.2003 tarihinde tapu kaydının beyanlar hanesine tescil edildiği görülmüştür. Tüm dosya kapsamına göre, dava konusu taşınmazların tapu kaydının 26.01.1939 tarihli ve 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun kapsamında oluşturulduğu sabittir. 3573 sayılı Kanunun, 1995 tarihindeki değişiklikten önceki 3. ve 4. maddeleriyle, Devlet ormanlarıyla boş arazide muayyen bir bölgede bulunan yabani zeytinliklerin aşılanması konusunda istekli bulunanların müracaatı, müracaat edilecek merci ve bu alanların ilgilisine tevzii ile en sonunda mahallin en büyük mülkü amirince aşılanan zeytinlik alanın tapusunun verileceğine ilişkin hükümler yer almaktaydı. 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanunla, 3573 sayılı Kanun hükümleri ıslah edilmiş, özellikle yabani zeytinlikleri aşılamak için müracaat edenlerin hak ve yükümlülükleri ile ilgili Devlet kurumlarının görev ve yetkileri daha belirgin hale getirilmiştir. Dava konusu taşınmazlar üzerine konulan şerh, 3573 sayılı Kanunun 3. maddesinde 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanunla yapılan değişiklik gereğince konulmuştur. Öncelikle, şerh konulmasına ilişkin hüküm kanun koyucunun yabani zeytinliklerle ilgili düzenlemesine uyumlu olup, kanundan beklenen amacın ileride bertaraf edilmesini engelleyici bir nitelik taşımaktadır. Kanun hükmü yürürlüktedir. Anayasa Mahkemesince iptal edilmediği veya kanunla ilga edilmediği sürece herkes tarafından nazara alınması gerekir. Şerh, bir kanun hükmüne dayanılarak konulduğu için dayanağını kanundan alması nedeniyle bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Anayasanın 44. maddesinin birinci fıkrasında, "Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, amacıyla gerekli tedbirleri alır." hükmüne; 45. maddesinin birinci fıkrasında ise, "Devlet, tarım arazileri ile ... ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır." hükmüne yer verilmiştir. Anayasanın 45. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği gibi bu kuralla Devlete, tarım arazilerinin sanayi ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesini ve tarım arazileri ile çayırlar ve meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevi yüklenmiştir. Anayasa Mahkemesinin 05.03.2015 tarihli ve 2014/147 Esas, 2015/25 Karar sayılı kararında da belirtildiği gibi, tarım önemli geçim kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Ülkemizde tarım arazilerinin korunması, tarımla uğraşan halkın ve dolayısıyla ülkenin refahı ve gelirinin artması bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle Devletin, tarım arazilerinin ıslahı, bakımı, korunması ve geliştirilmesi için gerekli tedbirlerin yanında, bu alanların tahribini, kalite ve verimliliğinin düşürülmesini ve amacı dışında kullanılmasını önleyecek adli, idari ve hukuki tedbirleri de alması gerekmektedir. 3573 sayılı Kanunda yapılan değişiklik ve hükme dayanılarak taşınmazın tapu kaydına düşülen şerhle, hak sahiplerine verilen zeytinlik vasfındaki taşınmazların bu niteliklerinin korunması amaçlanmakta; kazanılmış mülkiyet hakkının maliklerinin elinden alınması veya mevcut kullanım durumlarının herhangi bir şekilde sınırlandırılması söz konusu olmamakta, aksine bu niteliklerinin korunması ve aleniyet sağlanması hedeflenmektedir. Bu nedenlerle, yerel mahkemenin gerekçeleri yerinde ve isabetli değildir. Davaya konu şerh, ilgili kurumlarca tapu siciline keyfi olarak değil, kanun hükmünün bir gereği olarak yazıldığından, bu hüküm ilga edilmediği veya iptal edilmediği sürece şerhin tapu kaydından silinmesi için haklı ve hukuka uygun bir gerektirici sebep de mevcut değildir. Açıklanan nedenlerle, mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiştir. O halde, hükmün anılan nedenlerle bozulması gerekirken maddi hata sonucu onanmasına karar verildiği karar düzeltme isteği üzerine bu defa yapılan incelemeyle anlaşıldığından, açıklanan nedenlerle davalı vekilinin karar düzeltme itirazlarının kabulü ile Dairemizin 18.03.2019 gün, 2016/8705 Esas, 2019/2404 Karar sayılı onama ilamının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar vermek gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı 11. Antalya 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 01.12.2020 tarihli ve 2020/672 Esas, 2020/819 Karar sayılı kararı ile; önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 12. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkındaki Kanun’un (3573 sayılı Kanun) 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanunla değişik 3 üncü maddesi uyarınca 04.03.2003 tarihinde dava konusu taşınmazlara konulan şerhin terkini için haklı ve hukuka uygun gerektirici bir sebebin bulunup bulunmadığı; buradan varılacak sonuca göre davanın reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Zeytin, Anadolu coğrafyasında doğmuş ve binlerce yıldır Akdeniz havzasında yetiştirilmesi geleneğe dönüşmüş bir bitkidir. Zeytin bitkisinin özel iklim istekliliği ve Akdeniz ikliminde yaygın şekilde görülmesi nedeniyle Türkiye zeytin üretiminde önde gelen ülkelerden biri hâline gelmiştir. Deliceler (yabani zeytinlikler) Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ihya ile mülkiyet iktisabında ayrı bir öneme sahip olmuş ve bununla ilgili 1939 yılında 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun çıkarılarak zeytinliklerin mülk edinilmesi konusunda bazı kurallar getirtilmiştir. 09.07.1956 tarihli ve 6777 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkındaki 3573 sayılı Kanunun Sakız ve Nevileriyle Harnupluklarada Teşmiline Dair Kanun ile kapsamı genişletilmiş ve söz konusu Kanun hükümleri sakız nevileriyle harnupluklara da teşmil edilmiştir. Hâlen yürürlükte bulunan Kanun’un bazı hükümleri 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanunla değiştirilmiş, bazı hükümleri de yürürlükten kaldırılmıştır. 15. 07.02.1939 tarihli ve 4126 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 26.01.1939 tarihli Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 1 inci maddesinde alelumum aşılı zeytinlerin bakım, tımar ve toplanma ve sıklarının kökletme ve yeniden fidan dikme suretiyle meydana getirilecek zeytinliklerin tesis ve yetiştirme, yabani zeytinliklerin açma ve aşılama işlerinin Ziraat Vekaletinin direktifi altında yapılacağı; 3 üncü maddesinde devlet ormanları ile boş arazide muayyen bir bölgede bulunan yabani zeytinliklerin aşılanması konusunda istekli bulunanların arazinin ait olduğu kazanın en büyük mülkiye memuruna müracaat edeceği; 4 üncü maddesinde bu sahalarda yabani zeytin ağaçlarını aşılamaya talip olacakların aşılayacakları miktarın kendilerine tevzi olunacağı, tevzi edilen bu sahaların orman mefhumu haricinde kalacağı; taliplerin, yerine göre Vekaletin tayin edeceği müddetler zarfında ve vereceği direktifler dairesinde temizlemeyi yapanlara, zeytin bakım teşkilatının müzekkeresi üzerine mahallin en büyük mülkiye amiri tarafından tapu verileceği; aşılanıp yerinde kalacak zeytinliklerin temizlenmesinden çıkan odun ve kömür, kereste vesairenin temizleyene ait olacağı ve bunların zeytin bakım memurundan parasız alınacak bir vesika ile dışarı çıkarılacağı, bunlardan hiçbir resim alınmayacağı; 18 inci maddesinde ise dördüncü madde hükmüne göre verilen müddet zarfında aşılama ve temizleme işlemi yapılmamış olursa, verilen mezuniyetin sakat olacağı ve sahanın geri alınacağı; ayrıca, aşılama ve temizleme vasıtasıyla talep ettiği sahadan elde ettiği odun, kömür ve sairenin tazmin ettirileceği hükmü yer almıştır. 16. 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanun ile 3573 sayılı Kanun hükümleri ıslah edilmiş, özellikle yabani zeytinlikleri aşılamak için müracaat edenlerin hak ve yükümlülükleri ile ilgili Devlet kurumlarının görev ve yetkileri daha belirgin hâle getirilmiştir. Değişiklik sonrası Kanun’un 2 nci maddesinde; Orman sınırları dışında bulunan ve Devletin hüküm ve tasarrufunda olan yabani zeytinlik, Antep fıstığı ve harnupluklar ve her nevi sakız nevileri ile orman sınırları dışında olup da 17.10.1983 tarih ve 2924 sayılı Kanun kapsamında bulunmayan zeytin yetiştirmeye elverişli fundalık ve makilikler Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca tespit edilip haritalanacağı belirtilmiş, 3 üncü maddesinde de; “Yukarıdaki madde gereğince tespit edilen alanlar yerel koşullar dikkate alınmak suretiyle Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca belirlenecek esaslara göre en az 25 dönümlük parseller halinde parsellenir ve bilinen araçlarla ilan edilir. Bu alanlarda yabani zeytin, fıstıklık ve harnupluk ile sakız nevileri olan menengiç, buttum, yabani sakız, Filistin sakızı ağaçlarını aşılayıp yetiştirecekler ile zeytin yetiştirmeye elverişli fundalık ve makilik alanlarda gerekli temizlemeyi yapıp zeytin dikim alanları meydana getirecekler, dilekçe ile arazinin bulunduğu en büyük mülki amire başvururlar. Başvuranlar arasında Bakanlıkça belirlenecek esas ve öncelik sırasına göre seçilen kişilerden, bu işlemleri yerine getireceklerine dair bir yükümlülük belgesi alınır. Fidan dikecek olanlara devletçe maliyet bedeli üzerinden zeytin fidanı sağlanır. Beş yıl süre ile taşınmazın gayesine uygun olarak kullanıldığı Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca tespit edilenlere mahallin en büyük mülki amiri tarafından tapuları devredilir. Bu yolla verilen taşınmazlar hiç bir şekilde veriliş amacı dışında kullanılamaz. Bu taşınmazlar; miras dahil hiç bir şekilde bölünemez, veriliş tarihindeki yüzölçümü hiç bir şekilde küçültülemez. Aksi takdirde Hazinece geri alınır. Bu hususlarda taşınmaz siciline gerekli şerh verilir. Bu maddeye göre verilen süre içinde aşılama, temizleme, dikim ve bakım işlemleri yapılmamış olursa verilen izin Bakanlıkça resen iptal edilir”. düzenlemesine yer verilmiştir. 17. Görüldüğü üzere 3573 sayılı Kanun’un ilk halinde orman kapsamı içerisinde kalan zeytinliklerin belli koşullar altında ıslah edilmesi hâlinde tahsis edilmesi düzenlenmişken 28.02.1995 tarihli ve 4086 Kanunla yapılan değişiklik sonrası orman sınırları dışında bulunan, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki zeytin, Antep fıstığı, harnup ve her nevi sakız yetiştirmeye elverişli fundalık ve makilik alanların tahsis işlemlerine konu edilebileceği belirtilmiş ve mülkiyet hakkı elde edilmiş olan zeytinliklerin veriliş amacı dışında kullanılamayacağı ve yüzölçümünün küçülmesinin engellenmesi amacıyla bölünmesi yasaklanmış ancak satış yoluyla devredilmesinin önüne bir engel getirilmemiştir. 18. Bu noktada mülkiyet hakkı kavram ve içeriğine değinmekte yarar vardır. 19. Hukuk Genel Kurulunun 11.09.2013 tarihli ve 2012/5-1826 Esas, 2013/1298 Karar sayılı kararında da yer verildiği üzere modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri, hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Modern mülkiyet anlayışına göre hakkın kapsamında yer alan ödevler mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir. 20. Görülmektedir ki, mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz. 21. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa) mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir. Anayasa’nın mülkiyet hakkını düzenleyen 35 inci maddesi, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” şeklinde düzenlenmiş olup mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır. 22. Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın anayasal bir hak olduğu saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir, mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Mülkiyet hakkının bu görünümü sınırsız ve kısıtlamasızdır. Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin ikinci ve üçüncü fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır. 23. İkinci fıkrasına göre de: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. O hâlde kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı olduğu kabul edilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi tarafından mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama konulamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan mülkiyet hakkı sınırlandırılamaz. 24. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 35 inci maddesinin üçüncü fıkrasında mülkiyet hakkına bir sınırlama daha getirilmiştir. Bu fıkrada yer alan “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir. 25. Öte yandan Anayasa’da mal sahibinin kullanma hakkı, 35 inci maddenin ikinci fıkrasında “kamu yararı”, üçüncü fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de her iki durumda da taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir. 26. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 35 inci maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa'nın 13 üncü maddesinin de gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Anılan madde uyarınca temel hak ve özgürlükler, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaksızın Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik müdahalenin Anayasa'ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (... Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017,§ 62). 27. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Toprak mülkiyeti” başlıklı 44 üncü maddesinde; 'Devlet, toprağın verimli olarak işletilmesini korumak ve geliştirmek, erozyonla kaybedilmesini önlemek ve topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır. Kanun, bu amaçla, değişik tarım bölgeleri ve çeşitlerine göre toprağın genişliğini tespit edebilir. Topraksız olan veya yeter toprağı bulunmayan çiftçiye toprak sağlanması, üretimin düşürülmesi, ormanların küçülmesi ve diğer toprak ve yeraltı servetlerinin azalması sonucunu doğuramaz. Bu amaçla dağıtılan topraklar bölünemez, miras hükümleri dışında başkalarına devredilemez ve ancak dağıtılan çiftçilerle mirasçıları tarafından işletilebilir. Bu şartların kaybı halinde, dağıtılan toprağın Devletçe geri alınmasına ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.' hükmü yer almaktadır. Görüldüğü üzere Devletin, toprağın verimli olarak işletilmesini sağlamak, yeterli toprağı olmayan çiftçileri topraklandırmak, tarım işletmelerinin büyüklüklerini belirlemek ve toprağın bölünmesini önlemek üzere reform yapma ödevi bulunmaktadır. 28. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Tarım, hayvancılık ve bu üretim dallarında çalışanların korunması” başlıklı 45 inci maddesinde “Devlet, tarım arazileri ile ... ve meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. Devlet, bitkisel ve hayvansal ürünlerin değerlendirilmesi ve gerçek değerlerinin üreticinin eline geçmesi için gereken tedbirleri alır.” hükmüne yer verilmiş; maddenin gerekçesinde ise “Madde, Devlete tarım arazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevini yüklemektedir. Bu ifadeyle amaçlanan tarım arazilerinin endüstri ve şehirleşme sebebiyle yok edilmesinin önlenmesidir. Devlet, bu amaçla yasal düzenleme yapmalıdır…” denilmiştir. Bu durumda ... ve meraların amaç dışı kullanılmasının ve tahribinin önlenmesinin Devlete bir görev olarak yüklendiği açıktır.  29. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol imzalanmıştır. Ek 1 Nolu Protokol’ün 1 inci maddesinde; “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” hükmü öngörülmüştür. Görüldüğü üzere sözü edilen madde üç kuraldan oluşmakta olup ilki, mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilke, ikincisi mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesi ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılması düzenlemesinin meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir (Hukuk Genel Kurulu 23.02.2021 tarihli ve 2017/5-2674 E., 2021/155 K.). 30. Yukarıda vurgulanan Anayasa’nın 35 inci maddesine uygun olarak düzenlenen, 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun’un 4086 sayılı Kanun ile değişik 3 üncü maddesi ile taşınmaz mülkiyetinin kullanımına sınırlama getirilmiştir. 31. Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun kapsamında tahsis edilen zeytinlik vasfındaki taşınmazların bu niteliklerinin korunmasının sağlanmasına yönelik meşru bir amaç için kamu yararı doğrultusunda veriliş amacı dışında kullanılması, yüzölçümünün küçülmesinin engellenmesi için bölünmesi yasaklanmış aksi takdirde Hazinece geri alınacağı belirtilmiş, ancak satış yoluyla devredilmesinin engellenmesi yönünde bir düzenleme getirilmemiştir. Nitekim bu durumun mülkiyet hakkına müdahale ya da sınırlama olarak da nitelendirilemeyeceği açıktır. Bununla birlikte şerh konulmasına ilişkin hüküm kanun koyucunun yabani zeytinliklerle ilgili 1939 yılından beri süregelen düzenlemeleri ile uyumlu olup baştan beri var olan amaç açık hâle getirilerek kanundan beklenen amacın ileride bertaraf edilmesini engelleyici bir nitelik kazandırılmıştır. Şerh, bir kanun hükmüne dayanılarak konulduğu için dayanağını kanundan alması nedeniyle hukuka aykırılık bulunmamaktadır. 32. Somut olayda 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması Hakkında Kanun hükümlerine göre deliceler aşılattırıldıktan sonra tahsis ve tescil edilen dava konusu taşınmazlara 28.02.1995 tarihli ve 4806 sayılı Kanun ile değişikliği sonrası 04.03.2003 tarihinde konulan “3573 sayılı yasa kapsamında olup veriliş amaca dışında kullanılamaz, miras dahi bölünemez, veriliş tarihindeki yüzölçümü küçültülemez, aksi taktirde hazinece geri alınır” şerhinin kaldırılması istemiyle eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır. 33. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu olayda 3573 sayılı Kanunda 28.02.1995 tarihli ve 4806 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile taşınmazların tapu kaydına veriliş amacına uygun olarak düşülen şerhle, zeytinlik vasfındaki taşınmazların bu niteliklerinin korunmasının amaçlandığı, mülkiyet hakkına müdahale veya mevcut kullanım durumlarının herhangi bir şekilde sınırlandırılmasının söz konusu olmadığı, aksine taşınmazların tahsis edilmesi amacına uygun niteliklerinin korunması ve aleniyet sağlanmasının hedeflendiği kabul edilmelidir. 34. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır. 35. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için kanunların geriye yürümemesi esası kabul edildiği, kural olarak her kanunun ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanacağı, yürürlük tarihinden önce gerçekleşen olaylara ve ilişkilere uygulanmayacağı, kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının bazı istisnaları olup somut olayda istinai koşulların mevcut olmadığı, bu sebeple sonradan yürürlüğe giren kanun ile konulan şerhin hukuka uygun olmadığı, ayrıca davaya konu edilen şerhle ilgili olarak geriye yürüyeceği hususunda bir düzenlemenin de bulunmadığı, şerhin taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını sınırlandırdığı bu nedenle direnme kararının onanması gerektiği ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 36. O hâlde direnme kararı bozulmalıdır. IV. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3 üncü maddesi atfıyla uygulanması gereken 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanun'un 440 ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.10.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. "K A R Ş I O Y" Hukuk Genel Kurulu önüne gelen olayda uyuşmazlık, öncesi Hazineye ait iken 3573 sayılı Kanun uyarınca kişilere tapusu verilen ve sonrasında satış yoluyla davalıya devredilen taşınmazların tapu kaydına daha sonra (4086 sayılı Kanun ile) yapılan düzenlemeye dayanılarak şerh verilmesinin hukuken mümkün olup olmadığına ilişkindir. Sayın çoğunluk, eldeki davada, söz konusu şerhin hukuka uygun olduğu sonucuna vararak İlk Derece Mahkemesinin aksi yöndeki direnme kararının bozulmasına karar vermiştir. Aşağıda açıklamış olduğumuz nedenlerle İlk Derece Mahkemesinin direnme ve davanın kabulü yönündeki hükmünün dosya kapsamına ve somut olayın özelliklerine daha uygun olduğunu düşündüğümüzden çoğunluğun aksi yöndeki görüşüne katılmamız mümkün olmamıştır. Somut olayda dava konusu taşınmazların Hazineye ait iken 3573 sayılı Kanun uyarınca kişilere tahsis edildiği ve sonrasında Kanun ile öngörülen koşulların sağlandığının tespiti üzerine tapularının bu kişilere verildiği konusunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Anılan Kanun ile orman alanları içindeki veya boş yerdeki yabani zeytinliklerin aşılanmasının sağlanmasının ve böylelikle bu yerlerin tarım ürünü veren bir niteliğe dönüştürülmesinin amaçlandığı görülmektedir. Kanun koyucu bu yerlerde, ilgili kamu makamlarının vereceği direktifler çerçevesinde gerekli aşı, temizleme ve bakım gibi yükümlülüklerini yerine getirenlere mahalli mülki amir tarafından tapu verileceğini hükme bağlamıştır. Kanun'da bu şekilde taşınmazın tapusu kendilerine verilen kişiler bakımından ayrıca bir yükümlülük öngörülmüş değildir. Eldeki davanın konusunu oluşturan taşınmazların da bu kapsamda kişiler adına tapuya tescil edilen yerler olduğu, davalının ise bu taşınmazları sonradan adına tapu verilen kişilerden devraldığı anlaşılmaktadır. Taşınmazların kişiler adına tapusunun verilmesinden ve yine davalının taşınmazları devralmasından sonra 4086 sayılı Kanun ile 3573 sayılı Kanun'da bir takım değişikliler yapılmıştır. Buna göre başvuru üzerine Bakanlıkça belirlenecek esas ve öncelik sırasına göre seçilen kişilerden, öngörülen (aşılama, temizlik bakım gibi) işlemleri yerine getireceklerine dair bir yükümlülük belgesi alınacak; beş yıl süre ile taşınmazın gayesine uygun olarak kullanıldığı tespit edilenlere mahallin en büyük mülki amiri tarafından tapuları devredilecektir. Yeni getirilen bu düzenleme ile ayrıca bu yolla verilen taşınmazların hiç bir şekilde veriliş amacı dışında kullanılamayacağı, bu taşınmazların miras dahil hiç bir şekilde bölünemeyeceği, veriliş tarihindeki yüzölçümünün hiç bir şekilde küçültülemeyeceği, aksi takdirde taşınmazların Hazinece geri alınacağı hüküm altına alınmış; yine bu hususlarda taşınmaz siciline gerekli şerhin verileceği belirtilmiştir. Anılan Kanun 08.03.1995 tarihli ve 22221 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanun'da söz konusu şerhin daha önce (4086 sayılı Kanun öncesinde) 3573 sayılı Kanun'a göre tapusu kişilere verilen taşınmazların tapu kaydına da ekleneceği yönünde bir hüküm bulunmamaktadır. Somut olayda İdare tarafından -anılan Kanun değişikliğine dayanılarak- dava konusu taşınmazların tapu kaydına 04.03.2003 tarihli idari bir işlemle "3573 sayılı Yasa kapsamında olup veriliş amacı dışında kullanılamaz, miras dahil bölünemez, veriliş tarihindeki yüzölçümü küçültülemez. Aksi taktirde Hazinece geri alınır." şeklinde bir şerh verilmiştir. Davacı bu şerhin terkini istemiyle eldeki davayı açmış, İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, temyiz incelemesi sonucunda Yargıtay (kapatılan) 14. Hukuk Dairesince onanmış ve fakat karar düzeltme aşamasında "davanın reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle onama kararı kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi hükmünün bozulmasına karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesince verilen direnme kararı ise sayın çoğunluk tarafından hukuka uygun görülmeyerek -Daire kararı çerçevesinde- bozulmuştur. Burada Sayın Çoğunluk ile farklı görüşte olduğumuz temel uyuşmazlık, bir taşınmazın mülkiyetinin kişiye herhangi bir kısıtlama olmaksızın devredilmesinden sonra yapılan bir kanun değişikliğinden hareketle -üstelik Kanun'da bunu öngören bir hüküm de yok iken- taşınmazın tapu kaydına mülkiyeti kısıtlayıcı bir şerh konulup konulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Hukuk Genel Kurulu (HGK) kararlarında da ifade edildiği üzere; toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında kural olarak her kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; yürürlük tarihinden önce gerçekleşen olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Bu ilke ile güdülen amaç; hukuki güvenliği temin etmek, kişileri ancak işlemi yaptıkları sırada yürürlükte olan kurallara göre sorumlu tutmak, böylece kazanılmış haklara saygıyı ve kazanılmış hakların korunmasını sağlamaktır. Zira hukuki güvenlik; hukuk devletinin temel taşlarındandır. Hukuki güvenlik ilkesi, herkesin bağlı olacağı hukuk kurallarını önceden bilmesi, tutumunu ve davranışlarını buna göre güvenle düzene sokabilmesi anlamına gelir. Kişilerin davranışlarını düzenleyen kurallar onlara güvenlik sağlamalıdır. Bu güvenliğin sağlanabilmesi her şeyden önce, devletin kendi koyduğu hukuk kurallarına kendisinin uymasına bağlıdır (HGK'nın 24.05.2022 tarihli ve 2019/14-798 E, 2022/730 K sayılı kararı; aynı yöndeki bir başka karar için bkz. HGK'nın 20.02.2008 tarihli ve 2008/13-160 E, 2008/147 Karar sayılı kararı). Esasen hukuk devletinde devlet, hukuk güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Hukuki güvenlik ilkesi kural olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. "Yasaların Geriye Yürümezliği İlkesi" uyarınca yasalar kural olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Yürürlüğe giren yasaların geçmişe ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olamaması hukukun genel ilkelerinden "Kazanılmış Hakların Korunması" ilkesinin gereğidir (HGK'nın 24.05.2022 tarihli ve 2019/14-798 Esas, 2022/730 Karar sayılı kararı). Bununla birlikte kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralının istisnaları da vardır. Bunlardan birini, beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar oluşturmaktadır. Diğerini ise; kamu düzeni ve genel ahlâka ilişkin kurallar oluşturmaktadır. Bu iki hâlde kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Ayrıca; Yargılama hukukunu düzenleyen (usul hukukuna ilişkin) kanunlar da ilke olarak geçmişe etkilidir (HGK'nın 20.02.2008 tarihli ve 2008/13-160 E, 2008/147 Karar sayılı kararı). Yine bu ilkenin istisnalarından biri de geçmişe etkililik konusunda ilgili kanunda açık bir hükmün bulunması; başka bir ifadeyle, kanunun geçmişe etkili olarak uygulanacağına dair açık bir hükmü bizzat içermesidir (HGK'nın 17.06.2021 tarihli ve 2017/2211 Esas, 2021/797 Karar sayılı kararı). Yapılan bu açıklamalar çerçevesinde somut olay incelendiğinde kişiler adına 3573 sayılı Kanun ile mülkiyeti verilen taşınmazların tapu kaydına, sonradan yürürlüğe giren bir kanun hükmüne dayalı olarak şerh konulmasının; bir başka anlatımla 4086 sayılı Kanun ile getirilen düzenlemenin, önceden devlet tarafından kişilere tapusu verilmiş taşınmazlara da şamil kılınmasının "kanunların geçmişe yürümezliği" ilkesiyle bağdaştığını söylemek mümkün değildir. Eldeki davada 4086 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemenin kamu düzeni veya genel ahlakla ilgili olduğu da söylenemez. Dahası, 4086 sayılı Kanun'da öngörülen şerhe dair hükümlerin geçmişte 3573 sayılı Kanun'a göre tapusu kişilere verilmiş taşınmazları da kapsayacağına dair bir hüküm bulunmadığı gibi bu yönde bir çıkarım yapılmasına olanak sağlayan herhangi bir ibare de yer almamaktadır. Buna göre davalıya ait taşınmazlara konulan söz konusu şerhin "kanunların geçmişe yürümezliği", "hukuk güvenliği" ve "kazanılmış haklara saygı" gibi hukukun evrensel ilke ve esaslarıyla bağdaşmadığının kabulü gerekmektedir. Bu yönüyle şerhin muhafazasının hukuka uygun olduğunu söylemek mümkün görünmemektedir. Diğer taraftan söz konusu şerhin davalının taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkını sınırlayan nitelikte olduğu gözardı edilememelidir. Özellikle bir kısım taşınmazların arsa vasfında olması karşısında bu kısıtlamanın daha da yoğun olduğu söylenebilir. Zira taşınmazların arsa niteliği, üzerilerinde -ilgili imar planlarında yer alan koşul ve ölçütler çerçevesinde- yapı yapılmasının mümkün olduğu anlamına gelmektedir. Arsa niteliğindeki bir taşınmazın sadece zeytinlik olarak kullanımı ise ekonomik değerini önemli ölçüde düşürme riskine haizdir. Mülkiyet hakkı üzerindeki böyle bir sınırlamanın sonradan kabul edilen ve yürürlüğe giren bir kanuna dayalı olarak yapılması ise kanuni temelden yoksun bir müdahale niteliği taşımaktadır. Ayrıca uyuşmazlığa konu şerh, kişilerin taşınmaz üzerindeki mülkiyetini sona erdirme riski de taşımaktadır. Zira şerhte amaca uygun kullanımın olmadığı durumlarda taşınmazın Hazine tarafından geri alınacağı da ifade edilmektedir. Bu durumda şerhin hukuka uygun olduğu yönündeki yaklaşım, arsa niteliğinde olan taşınmazlar bakımından mülkiyetin kaybedilmesi ihtimalini de ortaya çıkarmaktadır. Bu yaklaşım esas alındığında Hazinenin böyle durumlarda söz konu şerhe dayalı olarak kişiler aleyhine tapu iptali ve tescil davası açma hakkının da mevcut olduğu kabul edilmek durumunda kalınacaktır (Hazine tarafından açılan bu yöndeki bir davaya ilişkin karar için bkz. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 10.11.2022 tarihli ve 2022/6734 Esas, 2022/9022 Karar sayılı kararı). Bu durumda mülkiyet hakkınına yönelik kanuni dayanaktan yoksun olan müdahale, mülkiyetin tümüyle kaybedilmesi gibi ağır boyuta ulaşmaktadır. Tüm bu açıklamalar karşısında somut olayın koşullarında İlk Derece Mahkemesinin şerhin terkinine dair hükmünün isabetli olduğu kanaatinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun kararına katılmıyoruz.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2013/222 E., 2014/6 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varGÖLE Asliye Ceza
tam metni aç
Anayasanın 45. maddesinde;
Ceza Genel Kurulu         2013/222 E.  ,  2014/6 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : GÖLE Asliye Ceza Günü : 03.03.2010 Sayısı : 205-65 Köy merasına tecavüz suçundan sanık G.. M..’un beraatine ilişkin, Göle Asliye Ceza Mahkemesince verilen hükmün, katılan Maliye Hazinesi temsilcisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 03.05.2012 gün ve 3365-15179 sayı ile; “Köy merasına tecavüz suçunun mağduru köy tüzel kişiliği olup niteliğine göre suçtan doğrudan zarar görmeyen Maliye Hazinesinin davaya müdahale hakkı bulunmadığı ve mahkeme tarafından da müdahale kararı verilmiş olmasının hükmü temyiz hakkı vermeyeceği cihetle; Maliye Hazinesi temsilcisinin temyiz isteğinin CMUK’nun 317. maddesi gereğince reddine” karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 05.07.2012 gün ve 135224 sayı ile; “ ...Sanığın köy tüzel kişiliğine ait meraya yaptığı tecavüz kaymakamlık idare kurulunca tespit edilmiş olup, kaymakamlık makamı tarafından suç duyurusunda bulunulmuştur. Ayrıca sanığın köy merasına verdiği zarara dair giderim miktarı yine Maliye Hazinesine ödenecektir. Gerek görüldüğünde belirlenecek rakama idare itiraz hakkını kullanacaktır. Açıklanan nedenle Maliye Hazinesinin yürümekte olan davanın suçtan zarar göreni olduğu gibi davaya katılmakta hukuki yararı da vardır” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Dairesince 27.12.2012 gün ve 24124-39964 sayı ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; köy merasına tecavüz suçundan açılan kamu davasına Maliye Hazinesinin katılıp, hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Dengeli köyü muhtarı olan sanık hakkında komşu Çayırbaşı köyü muhtarının yaptığı başvuru sonucunda Göle Kaymakamlığınca yapılan idari tahkikat neticesinde 29.08.2005 gün ve 14 sayılı İdare Kurulu kararı ile tecavüzünün men'ine ve 3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyetliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanunun Uygulama Şekli ve Esaslarına Dair Yönetmeliğin 46. maddesi uyarınca C. Başsavcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verildiği, C. Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda da hakkında köy merasına tecavüz ettiği iddiasıyla 5237 sayılı TCK’nun 154/1-2 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, tecavüze konu taşınmazlarının kadastro çalışmaları sırasında orta malı olarak sınırlandırılıp parsel numarası verilerek özel siciline "Çayırbaşı Köyü yararına olduğu" kaydı düşülen mera olduğu, meranın kullanım hakkı ile ilgili sanığın muhtarlığını yaptığı köy ile şikâyetçinin muhtarlığını yaptığı köy arasında ihtilaf bulunduğu, bununla ilgili özel hukuk davalarının halen devam ettiği, yapılan yargılama sırasında 27.01.2010 tarihli celsede Maliye Hazinesini temsilen G.. M..nün, 03.2010 tarihli celsede ise Çayırbaşı Köyü Tüzel Kişiliğinin kamu davasına katılmasına karar verildiği, hükmün katılan Maliye Hazinesi temsilcisi tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle meraların hukuki durumu ve Hazine ile köy tüzel kişiliğinin meralar üzerinde sahip olduğu hakkın hukuki niteliğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Mera, 4342 sayılı Mera Kanununun, “Tanımlar” başlıklı 3. maddesinde; “Hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması için tahsis edilen veya kadimden beri bu amaçla kullanılan yeri ifade eder” şeklinde tanımlanmıştır. Aynı kanunun “Mera, Yaylak ve Kışlakların Hukuki Durumu” kenar başlıklı 4. maddesinde ise; meraların kullanma hakkının bir veya birden çok köy veya belediyeye ait olduğu, bu yerlerin Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu, özel mülkiyete geçirilemeyeceği, amacı dışında kullanılamayacağı, meralarda zamanaşımının uygulanmayacağı, sınırlarının daraltılamayacağı, ancak kullanım hakkının kiralanabilineceği hüküm altına alınmıştır. 3402 sayılı Kadastro Kanunun 16-B maddesinde meraların, kamunun yararlanmasına tahsis edilmiş veya kamunun kadimden beri yararlandığı orta malı taşınmazlardan olup, tescile tâbi olmadıkları ve özel mülkiyete konu teşkil etmeyecekleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunun 715. maddesinde de yararı kamuya ait malların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, bu malların kazanılması, bakımı, korunması, işletilmesi ve kullanılmasının özel kanun hükümlerine tâbi olduğu belirtilmiştir. Anılan kanuni düzenlemeler uyarınca meralar kamu malı olup en genel tanımıyla kamu malları, Devletin özel mülkiyetindeki malları, kamunun yararlanmasına tahsis edilen hizmet malları ile kamunun ortak kullanımına ve yararlanmasına açık olan orta malları ve sahipsiz malları ifade eder (Sadık Kırbaş, Devlet Malları, Birlik Yayınevi, Ankara,s.4). Yararlanma, tahsis şekli, mahiyet gibi ölçütler çerçevesinde kamu malları sahipsiz malları, hizmet malları, orta malı, vakıf malları, eski eserler gibi çeşitli sınıflandırmalara tâbi tutulmaktadır. Bu ayrım içerisinde meralar kamu orta malları kapsamında yer almaktadır. Orta mallarının bir kısmından yapılan tahsise göre toplumun belirli bir kesimi yararlanırken -meralar buna örnektir- bir kısmından ise yol ve meydanlar gibi mahiyetleri itibariyle herkes yararlanmaktadır. Öğretide, Devletin kamu malları üzerinde sahip olduğu hakkın hukuki mahiyeti konusunda iki farklı görüş ileri sürülmüştür: 1-) Birinci görüşü göre; Devlet kamu malları üzerinde mülkiyet değil, bir zabıta ve koruma hakkına sahiptir. Buna göre, kamu malları özel mülkiyete ve ferdi tasarrufa elverişli değildir. Çünkü mülkiyet hakkı bir şeyden mutlak şekilde faydalanmak ve tasarruf etmek yetkisini vermektedir. Devletin ise kamu malları üzerinde serbestçe tasarruf ve mutlak kullanma yetkisi olmadığından kamu malları üzerindeki yetkisi bir mülkiyet hakkı olarak tavsif edilemeyecektir. Devlet kamu malları üzerinde sadece kamu hukukundan kaynaklanan bir zabıta ve koruma hakkına sahiptir. 2-) İkinci görüşe göre de; Devlet kamu malları üzerinde bir nevi idare hukuku mülkiyetine sahiptir. Ancak bu mallar umumun istifadesine bırakıldığından veya belli bir kamu hizmetine tahsis edildiğinden bu mülkiyet hakkı çok sınırlı ve idare hukuku kaidelerine bağlı bir haktır. (Halil Cin, Mehmet Handan Surlu, Türk Hukukunda Mera Yaylak ve Kışlaklar ve Mera Kanunu Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2000, s.13 vd) Belirtilen görüşler doğrultusunda Devletin meralar üzerinde sahip olduğu hakkın hukuki niteliğinin takdir ve tayininden önce mevzuatta Devlete ve onu temsilen Hazineye meralarla ilgili tanınan hak ve yükümlülüklerin neler olduğunun da gözden geçirilmesinde yarar bulunmaktadır. Anayasanın 45. maddesinde; "Devlet, tarım arazileri ile çayır ve mer'aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır" denilmektedir. Bu madde ile Devletin meraları koruma görevinin olduğu vurgulanmıştır. Nitekim, madde gerekçesinde bu husus daha açık biçimde; "Madde, Devlete, tarım arazilerinin ve çayırlarla meraların amaç dışı kullanılmasını önleme görevini yüklemektedir" şeklinde ifade edilmiştir. 4342 sayılı Mera Kanununun 4. maddesinde; amaç dışı kullanılmak suretiyle vasıfları bozulan mera, yaylak ve kışlakları tekrar eski konumuna getirmek amacıyla yapılan veya yapılacak olan masrafların, sebebiyet verenlerden tahsil edileceği, yapılan masraflar karşılığı tahsil edilen tutarların genel bütçeye, yapılacak olan masraflar karşılığı tahsil edilen tutarların ise il müdürlüklerince hazırlanan ıslah projelerine uygun olarak o yerin ıslah çalışmalarında kullanılmak üzere köy sandığında veya belediye bütçesinde açılacak hesaba gelir kaydedileceği, 5 ve 6. maddelerinde; meraların tespit, tahdit ve tahsislerinin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığınca yapılacağı, Devletin hüküm ve tasarrufunda veya Hazinenin mülkiyetinde bulunan arazilerin mera olarak tahsis edilebileceği, 12. maddesinde; vali yardımcısı başkanlığında çeşitli kamu görevlileri ve ziraat odası temsilcisinden oluşan mera komisyonlarınca meraların ihtiyaçtan fazla çıkan kısmının çevre köy veya belediyelerde hayvancılık yapan özel gerçek ve tüzel kişilere kiralanabileceği, 30. maddesinde; otlatma amacıyla kiraya verilen meralardan alınacak ücretlerin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Merkez Saymanlık Müdürlüğü hesabına yatırılacağı, yatırılan bu tutarların bütçeye gelir kaydedileceği, 14. maddesinde; tahsis amacı değiştirilmedikçe mera, yaylak ve kışlaklardan bu kanunda gösterilenden başka şekilde yararlanılamayacağı, ancak, bu kanuna veya daha önceki kanunlara göre mera olarak tahsis edilmiş olan veya kadimden beri bu amaçla kullanılan arazilerin belirli şartlarda ilgili müdürlüğün talebi, komisyonun ve defterdarlığın uygun görüşü üzerine, valilikçe tahsis amacı değiştirilebileceği bu takdirde söz konusu yerlerin tescillerinin Hazine adına yapılacağı, 16. maddesinde; mera komisyonlarının tespit ve tahdit çalışmaları sırasında köy ve belediyelere tahsisli veya kadimden beri bu amaçla kullanılan mera, yaylak ve kışlaklar üzerinde zilyedlik yoluyla hasım gösterilmeksizin yapılmış bulunan tescillerin iptalini sağlamak üzere, durumu Hazineye ihbar etmekle yükümlü oldukları, 19. maddesinde; muhtarlar ve belediye başkanlarının mera, yaylak ve kışlakların ve sınır işaretlerinin korunmasından ve ayrıca tahsis amacına göre en iyi şekilde kullanılmasının sağlanmasından sorumlu oldukları, bu amaçla ilgili köy ve belediyelerde "Mera Yönetim Birlikleri" kurulacağı, muhtarlar ve belediye başkanları, mera, yaylak ve kışlaklara tecavüz olduğu takdirde durumu derhal Bakanlık, il veya ilçe müdürlüğüne, il ve ilçe müdürlükleri de valilik veya kaymakamlığa bildirmekle yükümlü oldukları, bu makamlarca 3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanun veya 2886 sayılı Devlet İhale Kanununun 75. maddesi uyarınca gerekli işlemlerin yapılacağı, 442 sayılı Köy Kanununun 2. maddesinde; meraların köyü oluşturan unsurlardan biri olduğu, 8. maddesinde meraların da dahil bulunduğu köy orta mallarının Devlet malı gibi korunacağı, bu türlü mallara el uzatanların Devlet malına el uzatanlar gibi cezalandırılacağı, 12. maddesinde; meralardan ihtiyaçtan fazlasının kiralabileceği bu takdirde kira bedelinin köy parası olarak köy tüzel kişiliğine ait olacağı, 3091 sayılı Taşınmaz Mal Zilyedliğine Yapılan Tecavüzlerin Önlenmesi Hakkında Kanunun 3. maddesinde; köye ait taşınmaz mallara yapılan tecavüz veya müdahalelerde köy halkından herhangi birinin de yetkili makama başvuruda bulunabilineceği, anılan kanunun uygulama şekli ve esaslarına dair yönetmeliğin 46. maddesinde ise köy tüzel kişiliğine ait mer'a, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz mallara yapılan ilk tecavüz ve müdahaleler 3091 sayılı Kanuna göre önlenmekle birlikte, tecavüz veya müdahalede bulunanlar hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 154. maddesi uyarınca cezai işlem yapılmak üzere durumun valilik ve kaymakamlıkça Cumhuriyet Savcılığına bildirileceği, Düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere meralar üzerinde Devletin ve köy tüzel kişiliğinin müşterek hak ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Köyler meraların kullanma hakkının sahibi, Devlet ise bu mülkün sahibidir. Ancak Devletin sahip olduğu mülkiyet hakkı, özel mülkiyetten farklı, çıplak veya kuru mülkiyet diyebileceğimiz sınırlı bir idari mülkiyettir. Bu hususa işaret eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 21.03.2001 gün ve 231-271 sayılı kararında; "Meraların kuru mülkiyeti Hazineye ait olması itibariyle bu yerin amaç dışı kullanımından dolayı mülkiyet sahibinin zarar görmeyeceği düşünülemez" denilmiş, 05.05.2010 gün ve 234-248 sayılı kararında da, meraların sahibinin Devlet olduğu, Devlet tüzel kişiliğini ilgilendiren davalarda temsil yetkisinin ise Maliye Hazinesine ait bulunduğu kabul edilmiştir. Kanun koyucu meraları hem bireylere ve topluluklarına, hem Devlete ve hem de diğer kamu tüzel kişilerine karşı korumak ve özel mülkiyetin sakıncalarını gidermek amacıyla önlem olarak Devletin hakkını mülkiyet olarak tavsif etmemiş, hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu belirtmekle iktifa etmiştir. (Lütfi Duran, Kamusal Malların Ölçütü, Amme İdaresi Dergisi, 1986, Sayı 3. s.49) Meranın sahibi olduğundan özel hukukta meranın aynına ilişkin bir dava Hazine taraf olmadan görülemeyecektir. Hazinenin meralarla ilgili aidiyet, tapu iptal, el atmanın önlenmesi, kâl, sökme, ecrimisil ve tazminat davası açma hakkı olduğu gibi, meraya tevacüz eden veya amaç dışı kullanan köyün kendisi ise Hazine mülkiyet sahibi olarak köy tüzelkişiliğe karşı da dava açabilecektir. Bu şekilde meraların hukuki durumu, Hazine ve köy tüzel kişiliğinin meralar üzerinde sahip olduğu hakkın hukuki niteliği ortaya konulduktan sonra, köy merasına tecavüz suçu üzerinde de durulması gerekmektedir. Köy merasına tecavüz suçu, hakkı olmayan yere tecavüz suçunun bir türü olarak 765 sayılı Kanunun 513. maddesi ile buna benzer biçimde 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 154. maddesinde düzenlenmiş olup maddenin 2. fıkrası; “Köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunduğunu bilerek mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malları kısmen veya tamamen zapt eden, bunlar üzerinde tasarrufta bulunan veya sürüp eken kimse hakkında birinci fıkrada yazılı cezalar uygulanır” hükmünü taşımaktadır. Suçun maddi unsurunu oluşturan seçimlik hareketler; merayı kısmen veya tamamen zapt etme veya üzerinde tasarrufta bulunma ya da sürüp ekmektir. Zapt etme; taşınmazdan başkalarının kısmen veya tamamen yararlanmasını engellemek, taşınmazı fiilen el altında tutmaktır. Tasarruf etmek ise, taşınmazın devamlı bir biçimde kullanılması olup kısa süreli tasarruflar, kanunun aradığı anlamda tasarruf değildir. Öte yandan sürüp ekmek de, taşınmaz üzerinde tasarruf etme şekillerinden biridir. Suçla korunan hukuki yarar meraların mülkiyet ve ortak kullanım hakkının korunmasıdır. Bu suçla meraya vâki tecavüz eylemlerinin herhangi bir şikayet ve başvuru şartına bağlı olmaksızın etkin bir biçimde yaptırım altına alınması ve bu suretle meraların korunması amaçlanmıştır. Böylelikle Devlet, Anayasının 45. maddesinde belirtilen meraların amaç dışı kullanılması ve tahribinin önlenmesi yükümlüğünü de yerine getirmiş bulunmaktadır. Suçun mağduru meradan yararlanma hakkı olan herkestir. Meranın kullanma hakkı sahibi köy tüzel kişiliği ve meranın sahibi Hazine de suçtan zarar görendir. Suçun maddi konusu tahsisli veya kadim köy meraları olduğundan belediye sınırları içerisindeki meralar bu suçun konusunu oluşturmamaktadır. Tahsis idari bir işlem olup Devlete ait olan bir arazinin kulanım hakkının hayvanların otlatılması ve otundan yararlanılması için müştereken bir veya birkaç köy ya da belediyeye bırakılmasını ifade eder. Kadim mera ise, başlangıcı bilinmeyen bir zamandan beri mera olarak kullanılan yerlerdir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için "mağdur, suçtan zarar gören ve malen sorumlu" kavramları ile "kamu davasına katılma" kurumu üzerinde de durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK’nun 237 maddesinin 1. fıkrasında; "Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar.......şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup halinde belirtilmiştir. Anılan düzenleme, 1412 sayılı CMUK’nun 365. maddesindeki, “suçtan zarar görenler, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilirler” hükmü ile benzerlik arzetmekte olup, yeni hükme, önceki kanunda yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdur eklenmiş, bu şekilde madde, öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Gerek 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda, gerekse 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanununda kamu davasına katılma konusunda suç bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma kabul edilmiştir. Öğreti ve uygulamada kamu davasına katılma yetkisi bulunan kişinin “suçtan zarar görmesi” şartı aranmış, ancak kanunda “suçtan zarar gören” ve “mağdur” kavramlarının tanımı yapılmadığı gibi, zararın maddi ya da manevi olduğu hususu bir ayrıma tâbi tutulmamış ve sınırlandırılmamıştır. Malen sorumlu; işlenmiş olan suçun hükme bağlanması ve bunun kesinleşmesinden sonra, maddî ve malî sorumluluk taşıyarak hükmün sonuçlarından etkilenecek veya bunlara katlanacak kişidir. Mağdur; Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğünde, “haksızlığa uğramış kişi” olarak tanımlanmaktadır. Ceza hukukunda ise mağdur kavramı, suçun konusunun ait olduğu kişi ya da kişilerdir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun hazırlanmasında esas alınan suç teorisinde suçun maddi unsurları arasında yer alan mağdur, ancak gerçek bir kişi olabilecek, tüzel kişilerin suçtan zarar görmeleri mümkün ise de bunlar mağdur olamayacaklardır. Suçtan zarar gören ile mağdur kavramları da aynı şeyi ifade etmemektedir. Mağdur suçun işlenmesiyle her zaman zarar görmekte ise de, suçtan zarar gören kişi her zaman suçun mağduru olmayabilecektir. Bazı suçlarda mağdur belirli bir kişi olmayıp, toplumu oluşturan herkes (geniş anlamda mağdur) olabilecektir. (Mehmet Emin Artuk - Ahmet Gökcen - A.Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Ankara, 2007, s.444; İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 5. Bası, Ankara, 2010, s. 197 - 199; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 5. Bası, Ankara, 2012, s.105 - 107; Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan–Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, Ankara, 2010, 6. cilt, s.7702-7703) Kamu davasına katılmak için aranan “suçtan zarar görme” kavramı kanunda açıkça tanımlanmamış, gerek Ceza Genel Kurulu, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında bu kavram “suçtan doğrudan zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Köy merasına tecavüz suçunda korunan hukuki yarar meraların mülkiyet ve ortak kullanım hakkı olup, suçun mağduru meradan yararlanma hakkı olan herkestir. Meranın kullanma hakkı sahibi köy tüzel kişiliği ile meranın sahibi Hazinenin ise suçtan zarar gören konumunda olduğu gözönüne alındığında, meraların sahibi olup üzerinde sınırlı da olsa tasarruf, denetleme ve koruma yetkisi bulunan Hazinenin meraya tecavüz suçlarında doğrudan zarar gördüğü ve buna bağlı olarak davaya katılma ve hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle yerel mahkemece Hazinenin davaya katılmasına karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire temyiz isteminin reddi kararının kaldrılmasına, dosyanın temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay 8. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi S. Bakıcı; "I- YASAL HÜKÜMLER 1- T.C. Anayasasının 45. maddesine göre Devlet; meraların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, üretimi artırmak için tarım ve hayvancılıkla uğraşanların araç, gereç ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaştıracaktır. Bu hükme göre, Devlet köylüyü destekleyecektir. Maddede, meraların Devlet tarafından korunacağına ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. 2- TCK.nun 154/2. maddesinde; köy tüzel kişiliğine ait olduğunu veya öteden beri köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunduğunu bilerek meraların kısmen veya tamamen zaptı, tasarrufu, sürülüp ekilmesi cezalandırılmıştır. 3- Sahipsiz yerler ile yararı kamuya ait malların, Devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğu Medeni Kanunun 715. maddesiyle kabul edilmiştir. Yararı kamuya ait sular ile kayalar, tepeler, dağlar, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerler ve buralardan çıkan kaynakların kimsenin mülkiyetinde olmadığı ikinci fıkrada açıklanmıştır. Köy meraları sahipsiz yerlerden olmadığı gibi, yararı kamuya ait mallardan da değildir. Meranın tahsis edildiği köy halkı dışında başkaları tarafından yararlanılması mümkün olmadığından maddenin meralarla ilgisi bulunmamaktadır. 4- Devlet İhale Kanunun 75. maddesi Devletin özel mülkiyetinde veya hüküm tasarrufu altında bulunan taşınmazların işgalinde ecrimisil alınmasına ilişkin olup meralarla ilgisi bulunmamaktadır. 5- Mera Kanununun 4. maddesi hukuki durumu, 5-15 maddeleri tespit, tahdit ve tahsisi, 16. madde tescilin iptalini, 19-21 maddeleri meraların korunmasını, 22-29 maddeleri yararlanma ve yükümlülükleri düzenlenmiştir. 6- Ceza Muhakemesi Kanununun 237 ve devamı maddelerinde ceza davasına katılma usulü düzenlenmiştir. II- KONUNUN HUKUKİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Taşınmazlar; a- Özel mülkiyete konu olurlar. Gerçek veya tüzel kişiler, kamu kurum ve kuruluşları, Hazine adına tescil edilebilirler. Bu taşınmazlar üzerinde satma, kiralama, hibe etme dahil, her türlü tasarruf etme yetkisi, kütükte malik olarak gözüken kimse veya mirasçılarına aittir. b- Kadastro çalışmaları sırasında sınırlandırılıp özel deftere kaydedilirler. Mera, yaylak, kışlak v.s. gibi. c- Kadastro dışı olup tescil harici yerler kural olarak Hazinenin olup tapu kütüğüne tescil edilmezler. Dağlar, kayalıklar, tepeler, dere yatakları, buzullar gibi tarıma elverişli olmayan yerlerdir. Köy meraları, başlangıcı bilinmeyen bir tarihten beri köylüler tarafından kullanılan taşınmazlardır. Devlet bu yerleri köylüye terk etmiştir. Meralar sınırlandırılmakta, özel siciline kaydı yapılmakta ve aidiyet yaratacak şekilde tapuya tescil edilmemektedir. Ancak bazı meraların tapu kütüğünde Hazine adına tescil edildiğine rastlanmakta olup, mevcut bu kayıtlar iptal edilinceye kadar geçerlidir. Zira taşınmazın özel mülkiyete konu yerlerden veya mera olup olmadığı keşifle saptanarak ve sonucuna göre karar verilecektir. Bu kayıtların yargısal veya idari bir karar olmaksızın yok sayılması mümkün değildir. Taşınmaz üzerinde hüküm ve tasarruf yetkisi bulunanlar, o taşınmazı istediği gibi kullanabilir, satabilir, hibe edebilir, terkedebilir, kiraya verebilir. Meraların maliki yoktur ve özel bir statüye tabidir. 4342 sayılı Mera Kanununa göre tahsis edilmektedir. 9. madde uyarınca; Devletin hüküm ve tasarrufu altında veya Hazinenin özel mülkiyetindeki araziler mera, yaylak ve kışlak olarak belirlenmekte, mera vasfını kazanarak Devletin kullanımından, tasarrufundan çıkmaktadır. 19. madde gereğince muhtarlar ve belediye başkanları meraların sınır işaretlerinin korunmasından ve tahsis amacına göre en iyi şekilde kullanılmasından sorumludurlar. Meralardan yararlanan Hazine olmayıp yasanın 22 ve devamı maddelerine göre meranın tahsis edildiği köyde ikamet eden çiftçi aileleridir. Ayrıca meralardan elde edilen ihtiyaç fazlası ürünler 25. madde uyarınca satılıp geliri köy sandığı veya belediye bütçesinde ayrı bir hesaba gelir kaydedilecektir. Öte yandan meraların bakım ve ıslah çalışmaları, yararlanan çiftçi aileleri tarafından yerine getirilecektir. Yılık otlatma ücreti ile cezalar yine köy sandığına veya belediye bütçesinde ayrı bir hesaba yatırılacak ve amaç dışında kullanılmayacaktır.(md. 26.) Meraları koruma görevi muhtar ve belediye başkanlarına ait olup Hazineye öyle bir görev yüklenmemiştir. Muhtarlar, meralara tecavüz halinde durumu, Mera Kanununun 19. maddesi uyarınca il/ilçe müdürlüklerine, onlar da valilik veya kaymakamlığa bildireceklerdir. Valilik/kaymakamlık ise 3091 sayılı Yasaya göre işlem yapacaktır. Görüldüğü üzere Hazinenin bir yükümlülüğü bulunmamaktadır. Hazine, meraların maliki veya koruyanı olmayıp kaymakamlık veya valilik tarafından sadece 3091 sayılı Yasa uygulanacaktır. 5237 sayılı Yasanın 154. maddesi karşısında bu hüküm zaten uygulanamaz hale gelmiştir. Çünkü TCK.nun 154. maddesi 3091 sayılı Yasanın aksine tek bir tecavüzü cezalandırmakta ve cezanın asgari haddinin 3091 sayılı Yasanın 15. maddesindeki asgari cezanın iki katı olarak öngörmektedir. Bu durumda 3091 sayılı Yasa uygulanmayıp TCK.nun 154. maddesi uygulanacaktır. Hukuk Genel Kurulunun 05.05.2010 gün 2010/234-248 sayılı kararında, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının yetkisinin mera, yaylak ve kışlakların tespit, tahdit ve tahsisi ile sınırlı olduğu, anılan Bakanlığa yerel mahkemelerde mera, yaylak ve kışlakları koruma ya da sahiplenmeye yönelik dava açma hakkının yasalarla tanınmadığı belirtilmiştir. Mera Kanununun 4. maddesinde yer alan ''Bu yerler Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır' hükmü, Hazineye malik sıfatı tanımamaktadır. Çünkü HGK.nun 19.03.2003 gün 2003/171-184 sayılı kararında açıklandığı üzere, bir yerin mera olarak kabulü için hayvan otlatmaya müsait olması yeterli olmayıp, tahsis veya kadimden beri kullanma hukuki unsurunun da bulunması gerekir. Tahsis, bir Devlet malının genelin yararlanmasına veya herhangi bir kamu hizmetine bağlanmasıdır.. Devletin özel emlakine dahil olan mal, kamu malı kategorisine sokulmaktadır. mera olarak tahsis edilen arazi üzerinde artık Devlet, mülkiyet ve tasarruf hakkını kullanamaz. Devlet mera olarak tahsis edilen arazi üzerinde sadece kontrol ve muhafaza hakkı sahibidir. Orada sadece nezaret ve muhafaza yetkisine sahip olduğundan mera, yaylak ve kışlakların tahsis şeklini keyfi bir şekilde değiştiremez. Meralar, alınıp satılamaz, bağışlanamaz. Zamanaşımı ile özel mülkiyete geçirilemezler, tescile tabi tutulamaz, taksim edilemez, cebri icraya, sulha konu olamazlar. Hukuk Genel Kurulu kararında belirtildiği üzere Devletin meralar üzerinde mülkiyet ve tasarruf yetkisi yoktur. Muhafaza yetkisi de, Mera Kanununun 16. maddesinde düzenlenmiş olup, sadece meraların zilyetlik yoluyla hasım gösterilmeksizin yapılmış olan tescillerinin iptalini sağlamaktır. Tescilin iptali dışında, başka bir hukuk veya ceza davası açmak, takip etmek yetkisi ve görevi bulunmamaktadır. O halde yukarıda yer alan mevzuat ve Hukuk Genel Kurulu kararlarının ışığında şu sorular cevaplandırılarak, meraya tecavüz suçunda Hazinenin konumu açıklığa kavuşturulmalıdır. Hazine, köy meralarının maliki midir? Hayır. Hazine, köy meralarını satabilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarını kiraya verebilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarını hibe edebilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarından ecrimisil alabilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarını işletebilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarının tahribinde ceza verebilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarını kullanan köylüden bedel isteyebilir mi? Hayır. Hazine, köy meralarının ıslahı için masraf yapar mı? Hayır Meraların bakımından, ıslahından, korunmasından, yasayla sorumlu tutulan, ihtiyaç fazlasını satan, kiraya veren, katkı payını alan, para cezası veren muhtarlık veya belediye başkanlığı olup ceza davasını da onlar takip edebilecektir. Saydığımız işlemleri yapamayan Hazinenin malik olduğu, Medeni Kanun anlamında tasarruf yetkisinin bulunduğu kabul edilemeyeceğinden ve 16. maddede belirtilen tescilin iptali dışında başka dava açma hakkı bulunmadığından, ceza davasına müdahil olamayacaktır. III- KANUNUN CEZA USUL HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Bir tüzel kişinin davaya katılabilmesi için yasada özel bir hüküm bulunmalı veya CMK.nun 237 ve devamı maddelerindeki koşullar gerçekleşmelidir. Köy merasına tecavüz suçundan açılan davaya Hazinenin katılacağına ilişkin özel bir hüküm bulunmadığı gibi Hazine, meranın maliki ve bu nedenle suçun mağduru da değildir. Bu itibarla CMK.nun 237. maddesindeki koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği tartışılmalıdır. Öğreti ve yargı kararlarında belirtildiği üzere, suçtan zarar gören herkesin ceza davasına katılması olanaksız olup doğrudan zarar görenler müdahil olabileceklerdir. Mağdur, dar anlamda suçtan zarar gören, suçun maddi unsuruna muhatap olan ve bu nedenle suçla korunan hukuki çıkarı zedelenen kişidir. Meraya tecavüz fiili cezalandırılarak meralar ve buna bağlı olarak köylü korunmaktadır. Hazine malik olmadığı, tasarruf hakkı bulunmadığı için suçun mağduru veya zarar göreni olmadığından, suçla hukuki çıkarı zedelenen köylüdür ve köy tüzel kişiliği tarafından temsil edilmektedir. Bu nedenle davaya katılacak olan köy tüzel kişiliğidir. Suçtan dolaylı zarar görenlerin davaya katılamayacakları CGK.nun 10.05.1993 gün 122/148, 21.02.2012 gün 279/55, 27.03.2012 gün 26/118 sayılı kararlarında kabul edilmiştir. Hazine, meraya tecavüz suçundan doğrudan veya dolaylı zarar görmediğinden davaya katılamaz. Manevi zarar, itibar kaybı da davaya katılma hakkı vermemektedir.(CGK- 25.03.2003- 41/54) Toplumsal olaylarda, 2911 sayılı Yasaya aykırı davranma suçlarında Hazine, maddi ve manevi zarar görmektedir. Yakılan, yıkılan yerler veya ölen, yaralanan güvenlik görevlileri ve vatandaşlar için tazminat ödemektedir. Buna rağmen bu davalara Hazinenin katılamayacağı Ceza Genel Kurulu ve Özel Dairelerce kabul edilmektedir. Örneğin CGK.nun 30.06.2009 gün 169/186, 07.07.1998 gün 187/272, 22.10.2002 gün 234/366 sayılı kararları bunlardan birkaçıdır. Çoğunluk görüşüne göre bu kararlardan da dönülmesi gerekmektedir. Bir kuruma para veya mal veren Hazine, o para veya malın kötü kullanımından dolayı açılan davaya müdahil olabilir mi? Taşınmazı veren Hazinenin, o taşınmaz üzerinde tasarruf hakkı kalmadığından davaya katılamayacaktır. CGK.nun 03.05.2011 gün, 155/80 sayılı kararında, üniversite bütçelerini inceleyip onaylama, üniversiteleri denetleme görevi bulunan YÖK'ün bir üniversitenin laboratuvarına alınacak malzeme için hukuka aykırı davranarak görevi kötüye kullanma suçundan açılan davaya, doğrudan zarar görmediği, kaynakların etkin kullanılması konusunda görevinin bulunması nedeniyle dolaylı zarar gördüğü, ancak; suçtan doğrudan zarar görmemesi nedeniyle davaya katılamayacağı kabul edilmiştir. Hazine de köye tahsis ettiği, malik sıfatının kalmadığı meraya yönelik tecavüzden dolayı açılan davaya katılamaz. Mera Kanununun 19, 22, 24, 25, 26. maddeleri gözetildiğinde, meraların geliri veya harcamalarıyla Hazinenin bir ilgisi bulunmamaktadır. Meralardan sorumlu olan köy muhtarlığı/belediyeler olup Hazinenin davaya katılması mümkün değildir. IV- KONUNUN TOPLUMSAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ Genel Kurulda yapılan görüşmeler sırasında, mera ve yaylaklara evler yapıldığı, muhtarların meraları korumadığı/koruyamadığı, bu nedenle hukuken katılmasa bile, Hazineye davaya katılma olanağı tanınması gerektiği ileri sürülmüştür. Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Şöyleki: Yasa koyucu, meraya tecavüz suçlarında Hazinenin katılmasını zorunlu görmemiştir. Gerekli görseydi 3628, 5607 sayılı Yasalarda olduğu gibi yasal bir düzenleme yapardı. Yasa koyucu Mera Kanununun 16. maddesinde sadece zilyetlik yoluyla hasım gösterilmeksizin yapılmış bulunan tescillerin iptali için özel hüküm getirmiştir. Dikkat edilmelidir ki yasa koyucu, her tescilin iptali için değil sadece hasım gösterilmeksizin zilyetlik yoluyla yapılan tescillerin iptali için bu hükmü kabul etmiş, kapsamını çok dar tutmuştur. Hatta tescil davaları Hazine ile köy/belediye hasım gösterilerek açıldığı için hükmün uygulanma alanı kalmamış veya çok azdır. Yasa koyucu özel bir düzenleme yapmadığı halde, meraların iyi korunmadığından bahisle yasa koyucunun yerine geçecek şekilde karar verilmesi hukuka aykırıdır. Öte yandan, Hazineye görev vermeyen Yasa koyucu bu görevi muhtarlara vermiş ve yerine getirilmemesi halini de düzenlemiştir. O halde, köy çocuğu olup meraların amaç dışı kullanıldığından şikayet ederek, yasal dayanağı olmadan Hazineye tasarruf yetkisi olmadığı halde meraları takip etme görevini vermek yerine görevini yapacak muhtarların seçilmesi, görevini yapmayanlar hakkında ve meraya tecavüz suçunun şikayete tabi olmaması nedeniyle tecavüzde bulunanlarında yetkili mercilere bildirilmesi hukuken uygun olacaktır. Ayrıca, görüşmeler sırasında köy muhtarlarının tecavüzde bulunduğu, hatta anlaşarak meraların dağıtıldığı, bu nedenle Hazineye koruma, kollama görevinin verilmesi gerektiği de ileri sürülmüştür. Bu görüşe de iştirak edemiyoruz. Çünkü, muhtarların da köye karşı suç işleyebileceğini, takipsiz kalacağını düşünen yasa koyucu, Köy Kanununun 33. maddesinde özel bir düzenleme yapmış ve bu durumda köy derneğine yetki vermiştir. Dolayısıyla muhtarların suçları takipsiz bırakılmamıştır. Kaldı ki, şikayete tabi olmayan bu suçun işlendiğini gören köy halkından olsun olmasın herhangi bir kimsenin suç ihbarı da muhtar hakkında soruşturma yapılması için yeterlidir. TCK.nun 154/1. maddesi karşısında, bu görüşe göre belediye sınırları içinde kalan meraların korunması nasıl olacaktır, belli değildir. Köy merası üzerinde tasarruf yetkisi bulunmayan, malik olmayan ve özel yasayla düzenleme yapılmayan Hazinenin, meraya tecavüz suçuna katılacağının kabulü ile, suçtan zarar görme ve müdahale kurumu, süreklilik gösteren yargısal kararların aksine oldukça genişlemiştir. Köy muhtarının, belediye başkanının zimmet suçuna, o köy veya ilçede, ilde oturan herkes katılabilecektir. Bu durumda CMK.nun 234 ve 260. maddeleri gözetildiğinde mera gelirlerini zimmetine geçiren görevlinin eyleminden zarar gören ve bölgede yaşayan herkesin duruşmaya çağrılması zorunlu olup aksi takdirde hüküm kesinleşmeyecektir. Açıklanan nedenlerle, köy merası üzerinde tasarruf yetkisi bulunmayan, mülkiyet hakkı olmayan, merayı kiraya veremeyen, kullanamayan, para cezası veya eski hale getirme tazminatına hükmedemeyen, ıslah giderlerine katılmayan, gelirlerinden yararlanamayan, suçtan zarar görmeyen, özel bir yasayla davaya katılma yetkisi verilmeyen Hazinenin, meraya tecavüz davasına katılması hukuken mümkün bulunmadığından çoğunluk görüşüne katılamıyorum" görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan on üç Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 03.05.2012 gün ve 3365-15179 sayılı temyiz isteminin reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA 3- Dosyanın, temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay 8. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.12.2013 günü yapılan müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 14.01.2014 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
7. Hukuk Dairesi, 2022/2884 E., 2023/4187 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAdana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Türkiye Cumhuriyet Anayasası'nın 45/1. Maddesi;
7. Hukuk Dairesi         2022/2884 E.  ,  2023/4187 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Adana Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/859 E., 2022/224 K. KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Ceyhan 3. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2016/126 E., 2020/104 K. Taraflar arasındaki mera komisyon kararının iptali, birleştirilen davada tescil davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince asıl davanın reddine, birleştirilen davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı vekili ve davalı ... vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: Dava konusu 21 parsel sayılı taşınmaza ait ilk tesisinden itibaren tüm tedavülleri ve dayanak belgeleri (kadastro tutanakları, 22/A kadastro tutanağı, diğer bilgi ve belgelerin), dava dosyası içerisinde ve UYAP ile oluşturulan elektronik ortamda bulunmadığı belirlenmiştir. Bu itibarla sözü geçen eksiklikler giderildikten sonra temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın Dairemize gönderilmesi gerekir. KARAR Açıklanan sebeple; Belirtilen işlemin yerine getirilmesi için dosyanın hükmü veren İlk Derece Mahkemesine GERİ ÇEVRİLMESİNE, 27.09.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. K A R Ş I O Y Türkiye Cumhuriyet Anayasası'nın 45/1. Maddesi; "Devlet, tarım arazileri ile çayır ve mer'aların amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemek, tarımsal üretim planlaması ilkelerine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi artırmak maksadıyla, tarım ve hayvancılıkla uğraşanların işletme araç ve gereçlerinin ve diğer girdilerinin sağlanmasını kolaylaştırır. " hükmünü, 4342 sayılı Mera Kanunu'nun 4/1-3-4. Maddesi ise aynen; "Mera, yaylak ve kışlakların kullanma hakkı bir veya birden çok köy veya belediyeye aittir. Bu yerler Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Mera, yaylak ve kışlaklar; özel mülkiyete geçirilemez, amacı dışında kullanılamaz, zaman aşımı uygulanamaz, sınırları daraltılamaz. Ancak, kullanım hakkı kiralanabilir. Kiralama ilkeleri yönetmelikle belirlenir. (Değişik dördüncü fıkra: 27/2/2013-6443/1 md.) Amaç dışı kullanılmak suretiyle vasıfları bozulan mera, yaylak ve kışlakları tekrar eski konumuna getirmek amacı ile yapılan veya yapılacak olan masraflar sebebiyet verenlerden tahsil edilir. Yapılan masraflar karşılığı tahsil edilen tutarlar genel bütçeye, yapılacak olan masraflar karşılığı tahsil edilen tutarlar ise il müdürlüklerince hazırlanan ıslah projelerine uygun olarak o yerin ıslah çalışmalarında kullanılmak üzere köy sandığında veya belediye bütçesinde açılacak hesaba gelir kaydedilir." hükmünü içermektedir. Yasa'nın bu açık hükmü somut uyuşmazlığa uygulandığında; dava konusu 106 Ada 21 ve 109 Ada 24 no'lu parseller Mera Komisyonu tarafından mera olarak sınırlandırılmış, bilahare taşınmazların mera vasfını kaybettiği kabul edilerek komisyon kararının iptaline karar verilmiş, davalının istinaf başvurusu reddedilmiştir. Her ne kadar dairemizce dosyanın mahalline iade kararı verilmiş ise de, mahalline iade kararında yer alan eksiklikler, davadaki talep ve savunmalar dikkate alındığında, davanın esasını ve sonucunu etkileyecek nitelikte değildir. Mahalline iade kararı verilmesi ile, Bölge Adliye Mahkemesinin kararının onanabileceği de zımnen kabul edilmiş olmaktadır. Oysa; Mera vasfını taşıyan bir taşınmaza el atılması, üzerine bina yapılması, sürülmesi, bu suretle mera vasfını kaybettiği iddia edilerek mera vasfından çıkartılması, hem Anayasa'ya, hem de Mera Kanunu'nun 1. Maddesindeki amacı ile 4. Maddesindeki düzenlemesine açıkça aykırıdır. Bu nedenle esastan temyiz incelemesi yapılması ve temyiz talebinin kabulüne karar verilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu gerekçe ile, sayın çoğunluğun mahalline iade kararına katılmıyorum.
Büyük Genel Kurulu, 2016/5 E., 2016/5 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varYargıtay Hukuk Genel Kurulu İlk Derece Mahkemesi
tam metni aç
maddesinin mahkeme kararlarının gerekçeli olmasını emrettiğini, gerekçesiz kararların Anayasa mahkemesi içtihadına göre geçersiz olduğunu, Anayasa’nın 2,138,141 ve Yargıtay Kanunu 45. madde hükmünün kesin surette çiğnendiğini, bu durumun 6100 s.
Büyük Genel Kurulu         2016/5 E.  ,  2016/5 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu İlk Derece Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasında yapılan yargılama sonunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca; “Davacılar vekili yargısal faaliyet nedeniyle 6100 sayılı HMK’nın 46. maddesine dayanarak tazminat isteminde bulunmuştur. Davacılar ... ve ... 06/09/2013 harç tarihli dava dilekçesinde özetle; Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakiminin, 4721 s. Türk Medeni Kanunu hükümlerine ve içtihadı birleştirme kararına aykırı karar verdiği belli ve aşikar olduğu halde, Yargıtay 6. Hukuk Dairesi Yüksek Hakimleri’nin haksız mahkeme kararını soyut, mücerret sözlerden müteşekkil gerekçe ile mahkeme kararını onadığını, karar düzeltme isteğinin de reddedildiğini, Anayasa’nın 141. maddesinin mahkeme kararlarının gerekçeli olmasını emrettiğini, gerekçesiz kararların Anayasa mahkemesi içtihadına göre geçersiz olduğunu, Anayasa’nın 2,138,141 ve Yargıtay Kanunu 45. madde hükmünün kesin surette çiğnendiğini, bu durumun 6100 s. HMK’nın 46/(c) ve (e) fıkralarına aykırı olduğunu iddia ederek, 73877 TL maddî, 26123 TL manevi zararın davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı ... vekili ise, 2802 sayılı Kanun’un 93/A maddesi gereğince süresinde açılmış bir dava bulunmadığını, HMK’nın 46. maddesinin şartların oluşmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Dava dilekçesinin esasa kayıt edilmesini takiben dosya 02.10.2013 tarihinde gündeme alınmış, yapılan görüşmeler sonunda naip üye tayin edilmiş ve dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra 6100 sayılı HMK’nın 138. maddesi gereğince dosya üzerinden dava şartları incelenmiş ve dava şartları bakımından eksiklik bulunmadığı tespit edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nın 116. maddesindeki ilk itiraz ileri sürülmediği için herhangi bir inceleme yapılmamıştır. 6100 sayılı HMK’nın 48. maddesi gereğince dava, dava konusu yargısal faaliyette imzası bulunan Daire Başkanı, üyeleri ve mahkeme hakimine ihbar edilmiştir. Davacı ...’a vekaleten tazminat davası açan Avukat ...’e ... adına HMK 74.maddesine uygun düzenlenmiş vekaletname ibraz etmesi için kesin süre verilmiş, verilen süre içinde vekaletname ibraz edilememiş, ancak davayı devir ve temlik alan ... adına HMK 74 maddesine uygun vekaletname ibraz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nca tayin edilen naip üye, 6100 sayılı HMK’nin 139. ve 147. maddeleri uyarınca meşruhatlı davetiye ile tarafları ön inceleme duruşmasına davet etmiş, aynı Kanun’un 137. ve 140. maddeleri uyarınca tarafların katılımı ile yapılan ön inceleme duruşmasında deliller toplanmış ve tahkikat duruşması için dosya heyete tevdi edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan işin esası hakkındaki görüşmelere geçilmeden önce, dava konusu dosyanın aşamaları hakkında kısaca bilgi verilmesi gereklidir: Davacıların da müşterek malik oldukları Bursa Osmangazi ilçesi, Bodrucaköy mahallesi, 797 parsel sayılı, 30.027.72 m2 miktarlı tarla ve zeytinlik vasfındaki taşınmaz hakkında, Bursa Sulh Hukuk Mahkemesi'ne ait 06.07.2004 gün ve 2004/314,913 sayılı karar ile ortaklığının satış yolu giderilmesine karar verilmiştir. Taşınmazın tamamı Bursa Sulh Hukuk Mahkemesi 2010/13 Esas sayılı satış dosyası ile 26.10.2010 tarihinde 40/2880 pay intifa hakkı Feriha Salgır'a ait olmak üzere, 1/2 payı hissedar müşteri Mustafa Kaçan’a ve 1/2 payı müşteri Davut Baykan'a satılmıştır. Bu satış üzerine, davacılar ... ve ..., davalılar Mustafa Kaçan ve Davut Baykan aleyhine önalım davası açmışlardır. Yapılan yargılama sonunda; Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce, (13.03.2012 gün ve 2011/84-2012/133 sayılı karar) “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 2.5.1990 tarihli, 1990/6-110 E. 1990/268 K. ve 07.10.1192 tarihli 1992/6-31 E. 1992/550 K numaralı kararları dikkate alındığında, iş bu davaya konu taşınmazın tamamının, Mahkememiz dosyasının davacılarından İbrahim Selahatin Ergüden tarafından Bursa 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 2004/314 E. sayılı dosyası ile açmış olduğu ortaklığın giderilmesi davası neticesinde, aynı Mahkemenin 2010/13 Satış sayılı dosyasından yapılan açık arttırmada davalılara satılmış olması, ayrıca davalılardan Mustafa Kaçan’ın üçüncü kişi olmayıp, şuf''a davasına konu taşınmazın hak sahiplerinden olması hususları nazara alındığında, açılan davada TMK nun 732. madde koşullarının mevcut olmadığı anlaşıldığı" gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz istemini inceleyen Yargıtay 6. Hukuk Dairesi 09.10.2012 gün ve 2012/9608,13035 sayılı karar ile mahkeme kararını onamış ve karar düzeltme istemi ise yine Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 11.03.2013 gün ve 2013/531,4123 sayılı kararı ile reddedilmiştir. Önalım hakkı; paylı mülkiyet hükümlerine tabi taşınmazlarda, bir paydaşın taşınmaz üzerindeki payını kısmen veya tamamen üçüncü bir kişiye satması halinde, diğer paydaşlara bu satılan payı öncelikle satın alma yetkisi veren bir haktır. Bu hak paylı mülkiyet ilişkisi kurulduğu anda doğar ve satışın yapılmasıyla kullanılabilir hale gelir. Önalım hakkı alıcıya karşı ancak dava açmak suretiyle kullanılabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 733/3. maddesi hükmüyle yapılan satışın alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirme yükümlülüğü getirilmiştir. Önalım hakkı, satışın hak sahibine bildirildiği tarihin üzerinden üç ay ve her halde satışın üzerinden iki yıl geçmekle düşer. Bu süre hak düşürücü süre olup, mahkemece kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir. Önalım davasının davalısı, önalım hakkına ilişkin taşınmazdaki payı satın almadan önce o taşınmazda paydaş ise bu paydaş hakkında önalım hakkı kullanılamaz. Zira, yasada bir paydaşın payının üçüncü şahsa satması halinde önalım hakkının varlığı kabul edilmiştir. Paydaş üçüncü kişi sayılamayacağından, paydaşın paydaş aleyhine önalım hakkı kullanması söz konusu olamaz. Dava hakkına ilişkin bu hususun davanın her aşamasında kendiliğinden göz önünde bulundurulması gerekir. Davacı, her nekadar ihbar edilen hakimlerin 09.03.1955 gün ve 1954/27, 1955/3 sayılı kararına aykırı davrandıklarını iddia etmiş ise de; söz konusu karar “isteğe bağlı arttırma ile satılığa çıkarılan taşınmazın şayi hissesine pey sürmenin ve sonrada arttırmadan çekilmenin, hissedarın şufa hakkını ıskat edip etmeyeceği konusunda olduğu” anlaşılmakta olup, eldeki dava ile ilgisi bulunmamaktadır. 6100 sayılı HMK 46 maddesinde sorumluluk nedenleri sınırlı olarak sayılmıştır. HMK’nın 46. maddesine göre Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı ancak aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir: a) Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. b) Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. c) Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması. ç) Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması. d) Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması. e) Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması. Bu sebepler dışında hakimlerin hukuki sorumluluğuna gidilebilmesi mümkün değildir. Davacı, ihbar edilen hakimlerin HMK 46/(c) ve (e) maddelerine aykırı davrandıklarını iddia etmiş ise de, ihbar edilen hakimlerin farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verdikleri, hakkın yerine getirilmesinden kaçındıkları ve bunu kasten veya ağır ihmal ile gerçekleştirdikleri, yukarıda açıklanan yargılama süreci dikkate alındığında, davacı tarafından ispat edilememiştir. Bu nedenle tüm dosya kapsamı dikkate alındığında 6100 sayılı HMK’nin 46/(c) ve (e) maddelerinin şartları oluşmadığından davanın esastan reddine, 6100 sayılı HMK’nin 49 maddesi gereğince esastan reddedilen dava nedeniyle davacıları takdiren 650 TL disiplin para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle, 1. Davanın esastan reddine, 2. 6100 sayılı HMK 49 maddesi uyarınca takdiren 650,00 TL disiplin para cezasının davacıdan alınarak Hazineye verilmesine, 3. Davacının yaptığı ve aşağıda dökümü yapılan yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, 6100 sayılı HMK 333 maddesi uyarınca hükmün kesinleşmesinden sonra yatırılan avanstan kullanılmayan kısmın davacıya iadesine, 4. Davanın reddedildiği dikkate alındığında alınması gereken 25,20 TL maktu karar ve ilam harcı peşin alınan 1.707,75 TL harçtan mahsup edilerek bakiye kalan 1.682,55 TL harcın davacıya iadesine, 5. Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi 10/3 maddesi gereğince 3.000,00 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,” Dair taraf vekillerinin yüzünde oybirliği ile verilen, 02.10.2014 gün ve 2013/17-7 sayılı karar davacılar vekilince temyiz edilmiştir. BÜYÜK GENEL KURUL KARARI Davacılar vekilinin temyiz istemi üzerine dosyadaki kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü: Hukuk Genel Kurulunca yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. İşin esasına girilmeden önce önsorun olarak 6100 sayılı HMK 47. maddesinde 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile yapılan değişikliğin eldeki davaya görev bakımında etkisi tartışılmıştır. Öncelikle önsoruna etkili mevzuat değişikliğinden bahsedilmesi gereklidir; 6100 sayılı HMK 46. maddesinde sayılan nedenlerle açılacak tazminat davalarında görevli mahkeme aynı Kanun’un 47. maddesinde düzenlenmiştir. Dava tarihinde yürürlükte olan 6100 sayılı HMK’nın “davaların açılacağı mahkeme” başlıklı 47. maddesi; “MADDE 47- (1) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.” şeklinde düzenlenmişti. İlgili madde, 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile başlığı aynı kalmak üzere; “MADDE 47- (1) (Değişik: 1/4/2015-6644/3 md.) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Dava, bu dairenin Başkan ve üyelerinin fiil ve kararlarından dolayı ise yargılama Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesinde yapılır. Verilen kararların temyiz incelemesi Hukuk Genel Kurulunca yapılır. Temyiz incelemesine, kararı veren başkan ile üyeler katılamaz.” şeklinde değiştirilmiştir. Yayım tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilen değişiklik, 10.04.2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve derdest davalar bakımından herhangi bir hüküm getirilmemiştir. Mevcut bu hale göre, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Devlet aleyhine açılan tazminat davasında görevli mahkeme ilk derece mahkemesi sıfatı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu iken, değişiklik ile ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi olmuştur. 6100 sayılı HMK 114 maddenin (c) bendinde “mahkemenin görevli olması” dava şartı olarak düzenlenmiştir. Mahkemenin dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırması gerektiği ve tarafların da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebileceği kanunun amir hükmüdür. Dava şartının eksik olması halinde nasıl bir usul işlemi yapılacağı ise 6100 sayılı HMK 115 maddesinde belirlenmiştir. Kural olarak dava şartı noksanlığını tespit edilmesi halinde davanın usulden reddine karar verilmesi asıl ise de, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verilmesi, verilen bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmesi gereklidir. Kanun koyucu, başlangıçtaki dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, artık başlangıçtaki bu dava şartı noksanlığından ötürü dava usulden reddedilemeyeceğini de 6100 sayılı HMK 115. maddenin 3. fıkrasında düzenlemiştir. Ancak dava açılırken gerçekleşmiş olan veya dava açılırken bulunmayan ancak hüküm anında gerçekleşmiş olan bir dava şartının hükümden sonra değiştirilmesi halinde derdest davalara uygulanacağına dair bir hüküm de bulunmamaktadır. Somut olaya gelindiğinde; temyize konu dava, 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi dikkate alınarak ilk derece mahkemesi sıfatı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda 06.09.2013 tarihinde açılmıştır. Yapılan yargılama sonunda 02.10.2014 tarihinde davanın esastan reddine karar verilmiş, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 6100 sayılı HMK 47. maddesi değiştirilmiştir. Bir diğer deyişle dava tarihinde ve hüküm anında gerçekleşmiş bulunan dava şartı temyiz aşmasında değiştirilmiş bulunmaktadır. Görüşmeler sırasında azınlıkta kalan üyeler, dava tarihinde görevli mahkemede açılan davanın hüküm verilmeden veya verildikten sonra görevli mahkemenin değişmesi halinde görevsizlik kararı verilemeyeceğini, hukuk devleti kavramının bir unsuru olan ve 1982 Anayasasının 37. maddesinde, "hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz." şeklinde ifade edilen doğal hakimlik ilkesi gereğince davanın açıldığı tarihteki görevli mahkemenin eldeki davaya bakması gerektiğini, davadan hatta hükümden sonra kurulmuş bir mahkemede yargılamaya devam edilmesinin doğal hakimlik ilkesini zedeleyeceğini ve bunun keyfiliğe neden olacağını ve hukukun temel prensiplerine aykırı olduğunu, 6644 sayılı Kanunda derdest davalar hakkında açık bir düzenleme bulunmadığına göre görev konusundaki bu düzenlemenin temyize konu eldeki dava hakkında uygulanamayacağını savunarak işin esasının görüşülmesi gerektiği savunulmuş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca kabul edilmemiştir. Kurul çoğunluğu ise; göreve dair hükümlerin 6100 sayılı HMK’nın 1. maddesi gereğince kamu düzenini ilgilendiren hükümler olduğu, bu nedenle yargılamanın her aşamasında resen dikkate alınması gerektiği, usul hükümlerinin derhal uygulanması ilkesince değişiklik yapan Kanunda düzenlemenin derdest davalar uygulanmayacağına dair açık bir düzenleme bulunmaması halinde derhal uygulanması gerektiği, bu nedenle 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 6100 sayılı HMK 47. maddesi gereğince kararın bozulması gerektiği kabul edilmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilen kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacılar vekillinin temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, 13.05.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY HMK'nın 47/1. maddesi uyarınca, Yargıtay başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Devlet aleyhine açılmış olan tazminat davalarının, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülmesine ilişkin hüküm, 11.04.2015 tarihinde yürürlüğe giren 6644 Sayılı Yargıtay Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunla değiştirilmiş olup, bu görev Yargıtay 4. Hukuk Dairesine verilmiştir. Sözü geçen değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihte, HGK'da ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülen ve derdest olan davalarda, ne yönde hareket edileceğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, aksine bir hüküm bulunmadığı için görevli mahkemeyi değiştiren düzenlemenin, 6644 sayılı Kanun hükmünün yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalar için geçerli olduğu kabul edilmelidir. Usulle ilgili değişikliklerin derhal yürürlüğe gireceğine ilişkin ilke, görevli mahkemeye ve görevli mahkemenin değiştirilmesine ilişkinse geçerli değildir. Nitekim HMK'nın Geçici 1/1. maddesinde, "Bu Kanunun göreve ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış davalarda uygulanmayacağı" hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 37. maddesinde yer alan, "Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz" kuralının gereğidir. Davadan önce kurulmuş bir mahkemede görülmekte olan davanın, çıkarılan kanunla başka bir mahkemeye verilmesi, davaya göre yeni bir mahkeme oluşturma ile aynı anlama gelir. Ayrıca HGK, 4. Hukuk Dairesine göre daha teminatlıdır. Yine, HGK'nın, esastan karara bağladığı dosyayı, görevsizlik kararı ile gönderileceği Yargıtay 4. Hukuk Dairesince karar verilmesinden sonra temyiz mercii sıfatıyla karara bağlayacak olması da, ihsası rey gibi değerlendirilecek ve çelişki oluşturacaktır. Bu hususlar, Anayasanın 90. maddesi hükmü gereği iç mevzuat sayılan AİHS'nin "Adil yargılanma hakkı" ile ilgili 6. maddesine de aykırılık teşkil eder. Açıklanan nedenlerle, 6644 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin burada uygulanamayacağı görüşündeyim. 13.05.2016 6. Ceza Dairesi Üyesi KARŞI OY Dava; Yargısal faaliyet nedeniyle hakimin sorumluluğuna dayandırılan tazminat istemine ilişkindir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca dava reddedilmiş; davacı anılan kararı temyiz etmiş, Yargıtay Büyük Genel Kurulu önüne temyiz incelemesi için gelmiştir. Temyiz incelemesi için gelen dosyadaki uyuşmazlık, 6644 sayılı Kanun ile 6100 sayılı HMK'nın 47. maddesinde yapılan değişikliğin eldeki uyuşmazlığa uygulanıp uygulanmayacağı, dolayısıyla Yargıtay Büyük Genel Kurulunun bu uyuşmazlık temyiz incelemesi görevlinin bulunup bulunmadığı, buna dayalı olarak da Yüksek Hukuk Genel Kurulunun çözümleyip karara bağlandığı uyuşmazlıkta görevli olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. 6100 sayılı HMK'nın 47. maddesinde "Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hakimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili Hukuk Dairesinde, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili Hukuk Dairesi'nde tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır." denilmektedir. 6644 sayılı Yargıtay Kanunu ile Hukuk Mahkemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun 3. maddesinde "12/01/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 47. maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir." "(1) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hakimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Dava, bu dairenin Başkan ve üyelerinin fiil ve kararlarından dolayı ise yargılama Yargıtay 3. Hukuk Dairesinde yapılır. Verilen kararların temyiz incelemesi Hukuk Genel Kurulunca yapılır. Temyiz incelemesinde kararı veren Başkan ve üyeler katılamaz" denilmektedir. Uyuşmazlık konusu dava 6644 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce Hukuk Genel Kurulunca açılmış, Hukuk Genel Kurulunca da anılan kanun yürürlüğe girmeden önce esastan karara bağlanmış ve davacı tarafından temyiz edilmiştir. Eldeki uyuşmazlıktaki çözümlenmesi gereken sorun; yeni yürürlüğe giren hükümlerin mevcut uyuşmazlıklara uygulanıp uygulanmayacağı ve asıl önemlisi davaya ilk derece mahkemesi sıfatı ile bakan ve esastan karar veren Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, göreve ilişkin bozmadan sonra bu kez ilk derece mahkemesi sıfatıyla karar verece olan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararını temyiz mahkemesi sıfatıyla inceleyip incelemeyeceği noktasında düğümlenmektedir. Genel Kural; her davanın açıldığı tarihteki koşullara göre görülmesi ve çözümlenmesidir. Hukuk Genel Kurulunun 2006/11-58 E, 2006/225 K. ve 2007/11-189 E., 2007/193 sayılı kararlarında belirtildiği gibi, davanın açıldığı sırada görevli mahkemenin dava açıldıktan sonra görevlinde yapılan değişikliğin artık o davayı etkilememesi gerekir. Bir dava görevli mahkemede doğru olarak açıldıktan sonra, görevle ilgili değişiklikler artık bu davayı etkilememelidir. Zira görevli mahkemede dava açıldıktan sonra yapılan değişiklik, görevsizlik kararı verilmesine neden olursa, o davanın yeni görevli kılınan mahkemeye (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi) gönderilmesi gerekecek ve gereksiz yere zaman ve gerekiyorsa masraf da yapılmış olacaktır. Esasen kişiler dava açtıkları tarihteki mahkemeyi bilerek dava açmak durumundadırlar; bu kişilerden (davacı) müstakbel veya muhtemel Kanun değişikliklerini de tahmin ederek dava açmaları beklenemez. Aksi halde böyle bir uygulama hukuki ve güven ilkesi ile de bağdaşmayacaktır. Herkes dava açıldığı sırada bağlı olduğu mahkeme ve hakim önünde yargılanma, hak arama hakkına sahiptir. Daha sonra yapılan değişikliklerle mahkemenin ve hakimin değiştirilmesi hukuk devleti kavramı ile bağdaşmayan sonuçlar doğurabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut olayda hem ilk derece mahkemesi sıfatıyla esastan karar vermiş olacak, hemde Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin bozmadan sonra esastan veya usulden vereceği kararın temyiz mercii olarak anılan uyuşmazlık hakkında karar vermek zorunda kalacaktır ki, bu da hem ihsası rey itirazlarını, hemde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bu uyuşmazlıkta hem ilk derece mahkemesi olarak hemde temyiz mahkemesi olarak karar verilmesi gibi bir sorunu da ortaya çıkaracaktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 142. maddesine görev; "mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri Kanunla düzenlenir." Anayasa'nın "Kanuni hakim güvencesi" başlığını taşıyan 37. maddesi, "Hiç kimse Kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz" hükmünü öngörmektedir. Uygulamada ve bilimsel çevrelerde Kanuni hakim güvencesi; uyuşmazlığı yargılayacak ve çözecek olan mahkemenin, o uyuşmazlığın doğmasından önce Kanunen belli olması şeklinde tanımlanmıştır. 1982 Anayasası'nı kabul eden Danışma Meclisinin Anayasa Komisyonunun gerekçesinde, "bu suretle davanın olaydan sonra çıkarılacak bir Kanunla yaratılan bir mahkeme önüne getirilmesi yasaklanmakta yani kişiye yahut olaya görev kişiyi yahut olayı göz önünde tutarak mahkeme kurma imkanı ortadan kaldırılmaktadır. Bu ise tarafsız yargı merciinin ilk gereğidir" denilmektedir. Dikkat edilecek olursa Anayasa'daki bu düzenleme hukuk ya da ceza davaları veya Yüksek Yargı yerleri yönünden herhangi bir ayrım gözetmemiş olup, uyuşmazlığın doğduğu tarihte, bu uyuşmazlığı çözecek olan mahkemenin belli olması durumunda, yargılama yapacak veya yargılamaya devam edecek mahkemeyi gösteren yasal bir düzenleme yapılmadığı takdirde, davanın mutlaka bu mahkeme tarafından çözüme kavuşturulması gerektiği Anayasa buyruğudur. Şu durumda 13/04/2015 tarihinde yürürlüğe giren 6644 sayılı Kanun'un 3. maddesindeki göreve ilişkin düzenlemede görev hususunda eldeki davalara ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığından, her uyuşmazlık meydana geldiği tarihte bu işe bakacak olan mahkemece, olayımızda Hukuk Genel Kurulunca çözümleneceğinden, başka bir anlatımla her dava açıldığı koşullara görev görülüp, çözüleceğinden, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilk derece mahkemesi sıfatıyla görevli, Yargıtay Büyük Genel Kurulu da temyiz mahkemesi sıfatıyla görevle olduğundan işin esasının incelenip karara bağlanması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun görev yönünden oluşan bozma kararına katılmıyorum. 4. Hukuk Dairesi Üyesi KARŞI OY Hukuk Genel Kurulu'nun HMK'nun 47. maddesi gereğince ilk derece mahkemesi olarak bakıp karara bağladığı işbu dava süresince, yani davanın kendisine intikalinden hüküm verilinceye kadar geçen sürede görevli bir heyet olduğu konusunda çekişme bulunmamaktadır. Ancak hüküm verildikten sonra HMK'nun 47. maddesi 01.04.2015 tarihli ve 6644 sayılı kanunla değiştirilerek Hukuk Genel Kurulu'nun ilk derece mahkemesi olarak yürüttüğü bu görev 4. Hukuk Dairesi ile 3. Hukuk Dairesi'ne verilmiştir. Hukuk Genel Kurulu da bu değişiklikten sonra elinde bulunan derdest dosyalar bakımından doğal olarak görevsizlik kararı vermiştir. Anılan değişiklik HMK'nun 47. maddesinde meydana gelmiştir. HMK'nun zaman bakımından uygulanmasına ilişkin 448. maddesinin amir hükmüne göre "Bu kanun hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır." Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nca temyiz incelemesi yapılan Hukuk Genel Kurulu kararı hüküm verilmekle tamamlanmış bir muhakeme işlemidir. Bu itibarla HMK'nun 47. maddesindeki değişiklikten etkilenmesi söz konusu değildir. O halde temyiz incelemesi yapılan Hukuk Genel Kurulu kararının esasının incelenerek bu yönde bir karar verilmesi gerekirken; eldeki davaya zaman bakımından uygulanması mümkün olmayan kanun değişikliğine dayanılarak anılan kararın Hukuk Genel Kurulu'nca görevsizlik kararı verilmesini teminen bozulmasının yerinde olmadığı görüşünde olduğumdan saygıdeğer çoğunluğun görüşüne muhalifim. 13.05.2016 19. Hukuk Dairesi Üyesi
5. Ceza Dairesi, 2012/14879 E., 2014/4225 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varMersin 1.Ağır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa'nın 45. maddesine göre devletin tarım arazileri ile mera ve çayırların tahribini engellemeyle yükümlü olduğu, bu kapsamda 4342 sayılı Mera Kanununun 19.
5. Ceza Dairesi         2012/14879 E.  ,  2014/4225 K. "İçtihat Metni" Tebliğname No : 5 - 2012/219602 MAHKEMESİ : Mersin 1.Ağır Ceza Mahkemesi TARİHİ : 03/03/2011 NUMARASI : 2009/528 Esas, 2011/65 Karar SUÇ : İrtikap, güveni kötüye kullanma, görevi kötüye kullanma Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü: Sanıklar T.. T.. ve M.. Ö.. hakkında irtikap suçlarından kurulan hükümlere yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; M.. Ö..'nın Mersin İ.. M..'nde Proje ve İstatistik Şube Müdürü, T.. T..'ın ise aynı Şubede ziraat mühendisi olarak görev yaptığı, İ.. M..'nce 2004 yılında su hasadı projesi kapsamında ücretsiz naylon dağıtımı hususunda hazırlanan projenin uygulanmasında görevlendirildikleri, ücretsiz dağıtılması gereken naylonların mağdurlar Deynek Köyü muhtarı Z.. D.., Ş.. Köyü Muhtarı E.. T.., K.. Köyü Muhtarı M.. K.., D.. Köyü Muhtarı G.. K.., Muhtarı M.. K.., A.. Köyü Muhtarı M.. Ö..ve S.. Köyü Sulama Kooperatifi Başkanı H.. S..'nın beyanlarından anlaşılacağı üzere, sanıkların bu kişileri arayarak dağıtılacak olan naylonun metresi için, talep eden çiftçilerden destekleme adı altında 3 TL toplamalarını istedikleri, bu kapsamda toplanan paraların sanıklara ya da onların bilgisi dahilinde üçüncü bir kişiye teslim edildiği bu suretle zincirleme şekilde ikna suretiyle irtikap suçunu işleyen sanıkların mahkumiyetleri gerektiği gözetilmeden oluşa uygun düşmeyen gerekçelerle yazılı şekilde beraetlerine karar verilmesi, Sanık A.. D.. hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma, M.. Ö.. hakkında görevi kötüye kullanma suçlarından kurulan hükümlere yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; Anayasa'nın 45. maddesine göre devletin tarım arazileri ile mera ve çayırların tahribini engellemeyle yükümlü olduğu, bu kapsamda 4342 sayılı Mera Kanununun 19. maddesinde meraları ıslah ve koruma amacıyla kurulan Mera Yönetim Birliklerinin düzenlendiği ve aynı Kanunun 31. maddesine dayanılarak çıkarılan Mera Yönetmeliği'nin 11. maddesinde birlikte kimlerin görev alacaklarının belirlendiği, hayvancılıkla uğraşan sanık A.. D..'nun Tepeköy Mera Yönetim Birliği üyesi olarak atandıktan sonra birlik içinde seçimle başkanlığa getirildiği ve TCK'nın 6/1-c maddesinde düzenlenen kamu görevlisi sıfatını kazandığı; Tepeköy Beldesine tahsisi yapılan 9.363,86 dekar mera alanının ıslahı ve amenajmanı için Çukurova Tarımsal Araştırma Enstitüsü ile Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümünce proje hazırlandığı, Üniversite tarafından mera ekiminde kullanılacak tohum ve gübre miktarlarının belirlendiği, bu çerçevede Mersin İ.. M..'nce 1.000 dekarlık alanda kullanılmak üzere 750 kg. otlak ayrığı, 5.000 kg. korunga tohumunun ihaleyle alınarak görevi sebebiyle sanığa 30/03/2007 tarihinde tutanakla teslim edildiği, deposunda 23/04/2008 tarihinde yapılan aramada 3.120 kg korunga ve 575 kg. ayrık otu tohumu tespit edildiği, teslimi yapılan tohumdan 22,3 dekar alanda yapılan ekimde sarf edilen miktarda gözetildiğinde, 125 kg. ayrık otu ve 1.640 kg. korunga tohumunun eksik olduğu belirlenmekle sanık A.. D..'nun basit zimmet suçundan, projenin takibiyle yükümlü M.. Ö..'nın ise denetim görevini ihmal suretiyle zimmete sebebiyet verme suçundan mahkumiyetleri yerine yanılgılı değerlendirmeyle ve yetersiz gerekçelerle beraet hükümleri kurulması, Kabule göre de; Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 13/5. maddesinde yer alan "Beraat eden ve kendisini vekil ile temsil ettiren sanık yararına H.. H.. aleyhine maktu avukatlık ücretine hükmedilir." şeklindeki düzenleme nazara alınarak, kendisini vekille temsil ettiren ve beraetine karar verilen sanık M.. Ö.. yararına, H.. H.. aleyhine vekalet ücretine hükmedilmesi gerektiği gözetilmemesi, Kanuna aykırı, sanık müdafiinin ve katılan vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükümlerin 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 15/04/2014 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Tarım ve hayvancılığın korunması kapsamında Devletin "amaç dışı kullanılmasını ve tahribini önlemekle" yükümlü olduğu yerler nerelerdir?

A) Sadece orman alanları.
B) Sadece kıyı şeritleri.
C) Tarım arazileri ile çayır ve meralar.
D) Şehir imar alanları.
E) Milli parklar.