1982 Anayasası 90. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 90 – Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.
Ekonomik, ticari veya teknik ilişkileri düzenleyen ve süresi bir yılı aşmayan andlaşmalar, Devlet Maliyesi bakımından bir yüklenme getirmemek, kişi hallerine ve Türklerin yabancı memleketlerdeki mülkiyet haklarına dokunmamak şartıyla, yayımlanma ile yürürlüğe konabilir. Bu takdirde bu andlaşmalar, yayımlarından başlayarak iki ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgisine sunulur.
Milletlerarası bir andlaşmaya dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılarak yapılan ekonomik, ticari, teknik veya idari andlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisince uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan ekonomik, ticari veya özel kişilerin haklarını ilgilendiren andlaşmalar, yayımlanmadan yürürlüğe konulamaz.
Türk kanunlarına değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci fıkra hükmü uygulanır.
Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.
E. Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
1.583 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2018/81 E., 2023/159 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
Bilindiği üzere, Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrasında 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu' ilkesi kabul edilerek;
Ceza Genel Kurulu 2018/81 E. , 2023/159 K.
"İçtihat Metni"
İTİRAZ
İtirazname No : 2015/54998
YARGITAY DAİRESİ : 12. Ceza
MAHKEMESİ :Ağır Ceza
SAYISI : 372-456
I. HUKUKİ SÜREÇ
Davacı ... vekilinin, müvekilinin silahlı terör örgütüne üye olma suçundan beraatine karar verilmesinden sonra, bu suç nedeniyle haksız olarak gözaltında ve ev hapsinde kaldığı süreler nedeniyle 30.000 TL maddi ve 20.000 TL manevi tazminat istemiyle ... aleyhine açtığı davanın, davacının konutu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbiri nedeniyle tazminat isteme hakkının bulunmadığından yalnızca haksız gözaltında kaldığı süreler için belirlenen 86,05 TL maddi ve 200 TL manevi tazminatın haksız işlem tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı ... Hazinesinden tahsiline ve fazlaya ilişkin taleplerin reddine ilişkin Van 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 05.12.2014 tarihli ve 372-456 sayılı hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 29.05.2017 tarih ve 2333-4473 sayı ile onanmasına oy çokluğuyla karar verilmiş,
Daire Üyeleri K. Hamurcu ve S. Yıldırım; “Ceza yargılamasında temel amaç maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bununla birlikte amaç ne pahasına olursa olsun maddi gerçeğin ortaya çıkarılması değil, hukuka uygun yöntemlerle maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Ceza yargılaması, devletlerin egemenlik hakkı ve kamu düzeni ile yakından ilgili olmakla beraber insan hakları açısından da önemlidir. Bu nedenle ceza yargılamasında kanıt toplama araçlarının hukuka uygunluğu ile elde edilen kanıtların yargılamada kullanılması birbiriyle bağlantılı ve uygun olmak zorundadır.
Bir suç nedeniyle yapılan soruşturmada, soruşturmanın yapılabilmesini ve yargılama sonunda verilen kararın yerine getirilebilmesini sağlamaya dönük olarak yasalarda öngörülmüş olan ve hükümden önce birtakım temel hak ve özgürlüklere kısıtlama getiren geçici tedbirlere 'koruma tedbirleri' denmektedir.
Koruma tedbirleri hem geçici hem de henüz ortada bir mahkûmiyet hükmü bulunmadan uygulanan tedbirler olduğu için insan hakları ihlâlleri açısından en sık karşılaşılan alan olmaktadır. Suçsuzluk karinesi ile kamu düzeninin sağlanması için belli şüphe altındaki kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanmasının çatıştığı alan koruma tedbirleri alanıdır. Bu nedenle koruma tedbiri uygulanan kişilerin, uygulanan tedbir nedeniyle uğradıkları her türlü zararın Devletçe giderilmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve yasalarla güvence altına alınmıştır.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yedinci Bölüm başlığı 'Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat'tır. Buna göre, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında tutuklama, yakalama, arama, el koyma şeklindeki koruma tedbirinin hukuka aykırı ve haksız olarak uygulanması sonucu kişilerin uğradığı maddî ve manevî zararların tazmini mümkün olmaktadır.
Kişi özgürlüğünün haksız ve hukuka aykırı olarak kısıtlanması başlı başına önemli bir insan hakkı ihlâlidir. Haksız tutulmanın sonucu ve hukuk devletinin gereği olarak bu halde devletin tazmin sorumluluğu doğacaktır. CMK'nın 141 ilâ 144. maddelerinde de kişinin haksız tutulması hâlinde tazminat ödeneceğini düzenlemiştir. Burada önemli olan kriter, kişi hakkında uygulanan koruma tedbirinin sonucu, kişi özgürlüğünün kısıtlanmış olmasıdır.
5271 sayılı CMK'nın 141. maddesi 01.6.2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 02.07.2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun'un 98. maddesiyle CMK'nın adlî kontrolü düzenleyen 109. maddesinin üçüncü fıkrasına (j) bendi eklenmiş ve 'konutu terk etmemek' şeklinde yeni bir adlî kontrol kurumu getirilmiştir. Hâkim kararı ile suç soruşturması veya kovuşturmasında şüphelinin özgürlüğü bu şekilde kısıtlanmakta, kişi konutunu belirlenen süre ile terk edememekte, bir anlamda konutta hapsedilmektedir. Tutuklama koruma tedbiri ile aynı sonuçları doğurmaktadır. Maddî ceza hukukunda kıyas mümkün değilse de ceza yargılama hukukunda, kişi hak ve özgürlük alanını genişletici ve koruyucu şekilde kıyas yapılması mümkündür. CMK'nın 141. maddesinden sonra yürürlüğe giren CMK'nın 109/3-(j) maddesinde düzenlenen 'konutu terk etmemek' koruma tedbirinin de tutuklama gibi kişi hürriyetini kısıtlamaya yönelik bir koruma tedbiri olduğu açıktır. Tutuklama durumunda tazminat ödenmesi mümkün kabul edilirken, aynı şekilde kişinin özgürlüğünü ve serbestçe hareket edebilme hakkını ortadan kaldıran 'konutu terk etmemek' koruma tedbirinde tazminat ödenmemesini kabul etmek evrensel hukuk değerleri ve yasanın amacı ile uygun düşmemektedir.
Yukarıda açıklanan nedenlerle; hakkında Van 1. Sulh Ceza Mahkemesinin 2013/119 sorgu sayılı kararı ile 'konutu terk etmemek' koruma tedbiri uygulanan davacı lehine tazminata hükmedilmesi gerekirken, tazminat talebinin reddine dair Yerel Mahkeme kararının bozulması yerine, onanmasına ilişkin sayın çoğunluğun görüşüne iştirak etmiyoruz.” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
II. İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 20.07.2017 tarih ve 54998 sayı ile;
“...Davacı ...'ın konutunu terk etmeme şeklindeki adli kontrol altına alınması nedeniyle üniversite öğrencisi olması sebebiyle eğitim hayatını kesintiye uğramış ve eğitim sürecinde aksamalar meydana gelmiştir. Söz konusu süre içinde herhangi bir çalışma içinde olamadığı ve evde sürekli kalarak ev hapsinde tutulduğu ve davacının, maddi ve manevi anlamda zarara uğradığı tartışmasızdır.
5271 sayılı CMK'nın 141. maddesi 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girdiği ancak, 02.07.2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanun'un 98. maddesiyle CMK'nın adlî kontrolü düzenleyen 109. maddesinin üçüncü fıkrasına (j) bendi eklenmiş ve 'konutu terk etmemek' şeklinde yeni bir adlî kontrol kurumu daha sonra yürürlüğe girerek uygulanmaya başlamıştır.
5271 sayılı CMK'nın tazminat istemini içeren 141 maddesinde, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında yakalanarak gözaltına alınan veya tutuklananlara yönelik haksız eylemlerin tazminata konu edilmiş isede, 18.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Yasa'nın 70. maddesiyle düzenlenen ve CMK'nın 141. maddesine 3. fıkra olarak eklenen değişiklikte;
'Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.' hükmünü içermektedir.
Bu düzenlemeyle; haksız yere uygulanan diğer koruma tedbirlerine yönelik tazminat taleplerinin kabul edilebileceği ve davacı, sanık lehine olan yasal düzenleme kapsamında uygulama yapılabileceği açıkça görülmektedir.
Hâkim kararı ile suç soruşturması veya kovuşturmasında şüphelinin özgürlüğü bu şekilde kısıtlanmakta, kişi konutunu belirlenen süre ile terk edememekte, bir anlamda konutta hapsedilmektedir. Tutuklama koruma tedbiri ile aynı sonuçları doğurmaktadır.
Maddî ceza hukukunda, kıyas mümkün değilse de ceza yargılama hukukunda, kişi hak ve özgürlük alanını genişletici ve koruyucu şekilde kıyas yapılması mümkündür. Tutuklama durumunda tazminat ödenmesi mümkün kabul edilirken, aynı şekilde kişinin özgürlüğünü ve serbestçe hareket edebilme hakkını ortadan kaldıran 'konutu terk etmemek' koruma tedbirinde tazminat ödenmesinin kabul edilmesi gerekmektedir. Bu durum evrensel hukuk değerleri ve yasanın amacı ile uygun düşmemektedir.
Bu itibarla davacı ...'ın ev hapsinde bulunduğu günler için de net asgari ücret üzerinden hesaplanacak maddi tazminatın verilmesi ile söz konusu tedbir nedeniyle evinden çıkamayan davacı lehine makul ve hakkaniyet ölçülerine uygun bir miktarda manevi tazminat hükmedilmesi gerekirken maddi ve manevi tazminatın gözaltında kaldığı süreleri kapsayacak şekilde eksik verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu,” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 12. Ceza Dairesince 26.12.2017 tarih, 3616-10931 sayı ve oy çokluğu ile; itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
III. UYUŞMAZLIK KONUSU
Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; adli kontrol tedbiri kapsamında hakkında konutunu terk etmemek yükümlülüğüne karar verilen davacının, CMK uyarınca koruma tedbirleri nedeniyle tazminat isteme hakkının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
IV. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
Davacı ...’ın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 04.11.2013 tarihinde yakalanıp gözaltına alındığı, Van Cumhuriyet Başsavcılığınca 07.11.2013 tarihinde ifadesi alındıktan sonra tutuklanması talebiyle Van 1. Sulh Ceza Mahkemesine sevk edildiği, anılan Mahkemenin 07.11.2013 tarihli ve 2013/117 sorgu sayılı kararıyla tutuklanma talebinin reddi ile davacı hakkında CMK’nın 109/3-j maddesi uyarınca 3 ay süre ile adli kontrol tedbiri kapsamında konutunu terk etmemek yükümlülüğüne karar verildiği, Van Denetimli Serbestlik Müdürlüğünce tedbirin uygulanmaya başlandığı, tedbire riayet eden davacı hakkında aynı suçtan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda Van 3. Ağır Ceza Mahkemesince 27.05.2014 tarih ve 34-17 sayı ile, CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat kararı verildiği, beraat hükmünün 03.06.2014 tarihinde kesinleştiği,
Davacı vekilinin, 22.08.2014 havale tarihli dilekçe ile, davacı için haksız olarak gözaltında ve ev hapsinde kaldığı süreler nedeniyle 30.000 TL maddi ve 20.000 TL manevi olmak üzere toplam 50.000 TL tazminat talebinde bulunduğu,
Yerel Mahkemece, davacının konutu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbiri nedeniyle tazminat isteme hakkının bulunmadığına ve bu nedenle yalnızca haksız gözaltında kaldığı süreler için belirlenen 86,05 TL maddi ve 200 TL manevi tazminatın haksız işlem tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı ... Hazinesinden tahsiline ve fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verildiği,
Anılan hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece; “Koruma tedbirleri kavramı içinde yakalama, gözaltına alma, tutuklama, arama ve elkoyma, adli kontrol, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme ve telekomünikasyon yoluyla iletişimin denetlenmesi konuları yer almaktadır. 466 sayılı Kanunda bu koruma tedbirlerinden yakalama, gözaltı ve tutuklama, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 141. ve devamı maddelerinde ise yakalama, gözaltı, tutuklama, arama ve elkoyma işleminden kaynaklanan maddi ve manevi zararların tazmininin düzenlendiği dikkate alındığında, davacı hakkında uygulanan ve 5271 sayılı CMK'nın 109/3-j. maddesinde düzenlenen konutunu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbiri nedeniyle tazminat isteminin reddine karar verilmesinde isabetsizlik görülmediğinden, tebliğnamedeki bozma düşüncesine iştirak olunmamıştır.” açıklamasıyla onanmasına oy çokluğuyla karar verildiği,
Anlaşılmaktadır.
V. GEREKÇE
1. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Hukuki Açıklamalar
Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasası'nda düzenlenmiş, 30. maddede, yakalama ve tutuklamanın hangi hâllerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra, anılan maddenin son fıkrada; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir.” hükmü yer almıştır.
Anayasa'da yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinde yedi bent hâlinde, tazminatı gerektiren durumlar ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanun'un 1. maddesinin 8. bendinde yer alan aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 tarihli ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır.
Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasası'nda da sürdürülmüş, 19. maddede yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra anılan maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir.
Söz konusu hüküm 17.10.2001 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir.” şeklinde değiştirilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş, maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması durumunda mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, kişilerin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır.
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun'un 18. maddesi ile 466 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmış, CMK'nın Yedinci Bölümü'nde, "Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat" ana başlığı altındaki 141 ilâ 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiştir.
Bu kapsamda CMK'nın "Tazminat istemi" başlıklı 141. maddesi;
“(1) Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında;
a)Kanunlarda belirtilen koşullar dışında yakalanan, tutuklanan veya tutukluluğunun devamına karar verilen,
b)Kanunî gözaltı süresi içinde hâkim önüne çıkarılmayan,
c)Kanunî hakları hatırlatılmadan veya hatırlatılan haklarından yararlandırılma isteği yerine getirilmeden tutuklanan,
d)Kanuna uygun olarak tutuklandığı hâlde makul sürede yargılama mercii huzuruna çıkarılmayan ve bu süre içinde hakkında hüküm verilmeyen,
e)Kanuna uygun olarak yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturmaya yer olmadığına veya beraatlerine karar verilen,
f)Mahkûm olup da gözaltı ve tutuklulukta geçirdiği süreleri, hükümlülük sürelerinden fazla olan veya işlediği suç için kanunda öngörülen cezanın sadece para cezası olması nedeniyle zorunlu olarak bu cezayla cezalandırılan,
g)Yakalama veya tutuklama nedenleri ve haklarındaki suçlamalar kendilerine, yazıyla veya bunun hemen olanaklı bulunmadığı hâllerde sözle açıklanmayan,
h)Yakalanmaları veya tutuklanmaları yakınlarına bildirilmeyen,
i) Hakkındaki arama kararı ölçüsüz bir şekilde gerçekleştirilen,
j)Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,
k)(Ek: 11/4/2013-6459/17 md.) Yakalama veya tutuklama işlemine karşı Kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayan,
Kişiler, maddî ve manevî her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.
(2)Birinci fıkranın (e) ve (f) bentlerinde belirtilen kararları veren merciler, ilgiliye tazminat hakları bulunduğunu bildirirler ve bu husus verilen karara geçirilir.
(3)(Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.
(4)(Ek:18/6/2014-6545/70 md.) Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder.” hükmünü içermektedir.
Görüldüğü üzere suç soruşturması ve kovuşturması sırasında koruma tedbirleri için öngörülen usullere aykırı hareket edilmesi nedeniyle meydana gelen zararların telafi edilmesi CMK’nın 141 ve devamı maddelerinde güvence altına alınmıştır. Söz konusu maddelerde tazminat istenebilecek hâller, tazminat istemenin koşulları, tazminat istenmesine engel olan durumlar ve devlet tarafından ödenmiş olan tazminatın, koruma tedbirlerinin haksız bir şekilde uygulanmasına yol açarak zarara neden olan kişiden geri alınması konuları düzenlenmiş bulunmaktadır. Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istenebilecek hâller ise aynı Kanun’un 141. maddesinin 1. fıkrasında; yakalama, tutuklama, arama ve elkoyma olarak tahdidi bir şekilde sayılmıştır.
Tazminat konusunun Kanun’da “Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat” başlığı altında düzenlenmesine rağmen tüm koruma tedbirlerine hukuka aykırı bir biçimde başvurulmasından kaynaklanabilecek maddi ve manevi zararların giderilmesi kapsama dâhil edilmemiş; iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı, teknik araçlarla izleme, beden muayenesi, vücuttan örnek alınması gibi ağır hak ihlaline sebebiyet veren tedbirler de bu kapsamın dışında tutulmuştur.
Yine adli kontrol tedbirine hukuka aykırı olarak başvurulması veya makul süreyi aşacak kadar uzun bir süre bu tedbirin uygulanmasına devam edilmesi hâllerinde de tazminat istenebileceğine yönelik açık bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
18.06.2014 tarihli ve 6545 sayılı Kanun’un 70. maddesi ile CMK'nın 141. maddesine; “Birinci fıkrada yazan hâller dışında, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davaları ancak Devlet aleyhine açılabilir.” şeklindeki üçüncü fıkra eklenmiştir.
Her ne kadar doktrinde bazı yazarlarca bu fıkranın 141. maddenin 1. fıkrasında sayılan hâlleri genişletmek için getirildiğine ilişkin görüşler ileri sürülmüş ise de hükmün kendisi ile birlikte gerekçesinde de tazminat nedenleri sınırlı bir şekilde sayılmıştır. Ayrıca üçüncü fıkraya ilişkin hiçbir açıklama da yapılmamıştır. Hükmün gerekçesinde ise “Yukarıda (1) ilâ (6) numaralı bentlerde belirtilen hâllerde, usulsüz işlemlere muhatap olmuş veya bu gibi hâllerle karşılaşmış bulunan kişi, uğradığı her türlü maddî ve manevî zararlarını Devletten dava etmek, isteyebilmek hakkına sahip olacaktır. (7) ve (8) numaralı bentlerde ise manevî zararlarını istemek ve dava etmek hakkını kullanabilecektir.” hususuna yer verilmek suretiyle 141. madde kapsamında tazminat davalarının Devlet aleyhine açılması gerektiği belirtilerek yalnızca usule ilişkin bir açıklama yapılmıştır. Bu fıkra ile getirilen düzenleme sınırlı olarak sayılan tazminat hâllerini genişletmeye yönelik olmayıp sayılan koruma tedbirlerine ilişkin açılacak tazminat davalarında sorumluluğun açıkça devlete ait olduğunun belirtilmesinden ibarettir. Nitekim 4. fıkradaki; “Devlet, ödediği tazminattan dolayı görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle görevini kötüye kullanan hâkimler ve Cumhuriyet savcılarına bir yıl içinde rücu eder.” şeklindeki düzenleme de bu tespiti destekler mahiyettedir.
Nitekim Adalet Komisyonu Raporu'nda da, suç soruşturması veya kovuşturması sırasında kişisel kusur, haksız fiil veya diğer sorumluluk hâlleri de dâhil olmak üzere hâkimler ve Cumhuriyet savcılarının verdikleri kararlar veya yaptıkları işlemler nedeniyle tazminat davalarının ancak Devlet aleyhine açılabileceği hususuna açıklık getirmek amacıyla üçüncü fıkra hükmünün eklendiği belirtilmiştir. Bu nedenle kanun koyucunun CMK’nın 141. maddesinde sayılan tazminat nedenlerinin genişletilmesi yönünde bir iradesi bulunmadığı kabul edilmelidir.
Ayrıca kanun koyucu hükmün sınırını genişletmek istediğinde somut düzenlemeler getirmekte ve bu niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Kanun koyucunun bu konudaki niyetini açıkça gösteren adımlarına bakıldığında, CMK'nın 141. maddesine 3. fıkranın eklenme tarihi olan 18.06.2014’ten önce 11.04.2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun'un 17. maddesi ile 1. fıkraya yakalama veya tutuklama işlemine karşı kanunda öngörülen başvuru imkânlarından yararlandırılmayanlara ilişkin tazminat hâli eklendiği görülmektedir. Bu bakımdan kanun koyucu 141. maddedeki koruma tedbirlerinin kapsamını genişletmek istediğinde bu iradesini somut ve açık bir şekilde düzenlemek suretiyle ortaya koyduğu anlaşılmaktadır.
2. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme
Davacının silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 04.11.2013 tarihinde yakalanıp gözaltına alındığı, ifadesi alındıktan sonra tutuklanması talebiyle sevk edildiği Mahkemece hakkında tutuklanma talebinin reddi ile CMK’nın 109/3-j maddesi uyarınca 3 ay süre ile adli kontrol tedbiri kapsamında konutunu terk etmemek yükümlülüğüne karar verildiği, söz konusu adli kontrol tedbirine riayet eden davacı hakkında aynı suçtan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda verilen beraat hükmünün 03.06.2014 tarihinde kesinleştiği, davacı vekilinin süresi içerisinde verdiği dilekçe ile davacı için haksız olarak gözaltında ve ev hapsinde kaldığı süreler nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunduğu, Yerel Mahkemece, davacının konutu terk etmemek şeklindeki adli kontrol tedbiri nedeniyle tazminat isteme hakkının bulunmadığına ve bu nedenle yalnızca haksız gözaltında kaldığı süreler için belirlenen maddi ve manevi tazminatın haksız işlem tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı ... Hazinesinden tahsiline ve fazlaya ilişkin taleplerin reddine karar verildiği, anılan hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Özel Dairece hüküm onanmasına karar verildiği anlaşılmaktadır.
Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat istenebilecek hâllerin CMK'nın 141. maddesinin 1. fıkrasında tahdidi bir şekilde sayılmış olmasına rağmen adli kontrol tedbiri kapsamında bulunan konutunu terk etmemek yükümlülüğü nedeniyle oluşacak zararların tazminat yoluyla giderilmesi hususuna yer verilmemesi, aynı maddenin üçüncü fıkrası ile getirilen düzenlemenin sınırlı olarak sayılan tazminat hâllerini genişletmeye yönelik olmayıp sayılan koruma tedbirlerine ilişkin açılacak olan tazminat davalarında sorumluluğun açıkça devlete ait olduğunun belirtilmesinden ibaret olması ve 11.04.2013 tarihli ve 6459 sayılı Kanun'la CMK'nın 141. maddesinin 1. fıkrasında yapılan değişiklikte olduğu gibi Kanun koyucunun tazminat kapsamındaki koruma tedbirlerinin kapsamını genişletme yönündeki ifadesini somut ve açık bir biçimde ortaya koyması hususları dikkate alındığında adli kontrol tedbiri kapsamında hakkında konutunu terk etmemek yükümlülüğüne karar verilen davacının, CMK uyarınca koruma tedbirleri nedeniyle tazminat isteme hakkının bulunmadığının kabul edilmesi gerekmektedir.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı; "Her ne kadar adli kontrol tedbiri kapsamında bulunan 'konutunu terk etmemek' yükümlülüğü nedeniyle oluşacak zararların tazminat yoluyla giderilmesi hususunda CMK’nın 141. maddesinin birinci fıkrasında açık bir hüküm bulunmasa da Anayasanın 138/1. maddesindeki 'Hakimler, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.' şeklindeki düzenleme emredici nitelikte olup, normlar hiyerarşisinde Anayasanın en üstte yer aldığı kuşkusuzdur. Dolayısıyla Hakim karar verirken Anayasa hükümlerini dikkate alması anayasal bir zorunluluktur. Anayasamızın 90/5. maddesindeki düzenlemeye göre; usulüne uygun yürürlüğe konulan milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu, temel hak ve özgürlükler yönünden kanunlar ile farklı hükümler içermesi halinde uluslararası sözleşmelerin esas alınacağı tartışmadan varestedir. Diğer taraftan Anayasanın 19/son maddesinde kişi hürriyeti ve güvenliğinin ihlali sonucunda oluşan zararın tazminat hukuku çerçevesinde devletten talep edileceğine amirdir.
Usul hukukunda kıyas yapılabilir. Nitekim 05.07.2021 tarih ve 7331 sk. 15. md. ile değişik CMK 109/6 md. gereğince adli kontrol tedbiri kapsamındaki konutunu terk etmeme yükümlülüğünde tıpkı tutuklama tedbirinde olduğu gibi kişinin hürriyetinden yoksun kalması nedeniyle bir tutulma hâli varlığının söz konusu olması, bu sebeple tutuklama tedbiriyle benzer şekilde kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılması sonucunu doğuran ve tutuklama tedbiriyle aynı amacı takip eden ev hapsi yükümlülüğünün özgürlüğü kısıtlayan bir hâl olarak bu maddeler kapsamında değerlendirilmesi gerekmesi nedenleriyle davacının koruma tedbirleri nedeniyle tazminat hakkı bulunduğundan Özel Dairenin onama kararının isabetsiz olduğu kabul edilmelidir.",
Ceza Genel Kurulu Üyesi Doç. Dr. ...;
"Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık, adli kontrol tedbiri kapsamında hakkında' konutunu terk etmemek' yükümlülüğüne karar verilen davacının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) uyarınca koruma tedbirleri nedeniyle tazminat isteme hakkının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
I- TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN TAZMİNAT HUKUKU ARAÇLARIYLA KORUNMASINA DAİR ANAYASAL VE ULUSLARARASI ANDLAŞMALARA DAYALI PERSPEKTİF
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS)’nde özgürlük ve güvenlik hakkı güvenceye alınmış; 'Sözleşme hükümlerine aykırı olarak yapılan yakalama veya tutma işlemlerinin mağduru olan herkesin ise tazminat isteme hakkına sahip olduğu' kuralı getirilmiştir (md.5/5).
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 19. maddesiyle de kişi hürriyeti ve güvenliği teminat altına alınmış; maddenin son fıkrasıyla da, bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulan kişilerin uğradıkları zararların, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödeneceği kuralı benimsemiştir.
Bilindiği üzere, Anayasamızın 90. maddesinin son fıkrasında 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu' ilkesi kabul edilerek; fıkranın son cümlesinde ise usulüne goöre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalar ya kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuş̧mazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı' hükme bağlanmıştır.
Belirtilen son cümlenin dikkat çekici bir yönü, 7.5.2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanun’la getirilen bir değişiklik sonucu olmasıdır (5170/ md. 7). Söz edilen değişikliğin gerekçesi ise 'Uygulamada usulüne göre yürürlüğe konulmuş insan haklarına ilişkin milletlerarası andlaşmalar ile kanun hükümlerinin çelişmesi hâlinde ortaya çıkacak bir uyuşmazlıkta hangisine öncelik verileceği konusundaki tereddütlerin giderilmesi amacıyla 90'ıncı maddenin son fıkrasına hüküm eklenmesi' olarak belirtilmiştir. Kısacası, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmaların normları ile kanun hükümlerinin çatışması durumunda uluslararası andlaşmalara tartışmasız şekilde üstünlük tanınmıştır.
Temel hak ve özgürlüklerin normatif olarak güvenceye alınması gerekliliği perspektifinden hareket edilerek, adli kontrol tedbiri kapsamındaki söz edilen yükümlülüğün tazminatı gerektirip gerektirmeyeceği konusu, İHAS’nin 5. maddesi ile Anayasamızın 19. ve 90. maddesinin son fıkrası çerçevesinde temel haklar ile bunların ihlalinin tazminat hukuku araçlarıyla giderilmesi ilkesi çerçevesinde değerlendirmelere girişilmelidir.
II- UYUŞMAZLIK KONUSU KORUMA TEDBİRİNİN NİTELİĞİ
Dava konusu 'konutu terk etmemek' şeklindeki yükümlülük, Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK)’nin 109/3-j maddesi kapsamında bir 'adli kontrol tedbiri' olup; ceza muhakemesi hukuku bağlamında 'koruma tedbiri' niteliğindedir. Nitekim CMK’nın birinci kitabının 'Koruma Tedbirleri' başlıklı dördüncü kısmında düzenlenmiştir.
Söz edilen koruma tedbiri, bireyin yaşadığı yer olan konutunu terk etmemeyi zorunlu kılmaktadır. Uygulamada, bu tedbirin genellikle ayağına takılan elektronik kelepçe ile kişinin izlenmesi suretiyle gerçekleştirildiği bilinmektedir. Kontrol altındaki bu kişi konutunu terk eder ise, sistem devreye girerek denetimli serbestlik müdürlüğüne bildirilmektedir. Bu durumda tedbire uymayan yükümlü hakkında hemen tutuklama kararı verilebileceği göz önüne alındığında, tedbir yükümlüsü olan kişi hiç bir surette konutundan ayrılamamakta; kaçmasını önlemeye ilişkin caydırıcılık sağlanmaktadır. Dolayısıyla, tutuklama tedbirinde olduğu gibi belirli bir infaz kurumunda yaşamaya zorunlu bırakmamakla birlikte konutu terk etmeme yükümlülüğü bireyin özgürlüğünü esaslı ölçüde sınırlayan bir koruma tedbiridir.
Normatif çerçeveden bakıldığında, CMK’nin 109/6. maddesinin son fıkrasında yer verilen 'konutunu terk etmemek yükümlülüğü altında geçen her iki günün, cezanın mahsubunda bir gün olarak dikkate alınacağı' yönündeki kural, bu tedbirin kişilerin özgürlüğünü doğrudan kısıtlayıcı etkisinin kanun koyucu tarafından da ikrar edilmesinden öte bir şey değildir. O hâlde, kişi özgürlüğünü böylesine esaslı biçimde sınırlayan bir tedbirin hukuka aykırı uygulanmasına karşı yasal giderim yollarının da hukuk sistemlerinde mevcut olması demokratik hukuk devletinin gereğidir.
III- SÖZLEŞMENİN 5. MADDESİ KAPSAMINDA KONUTU TERK ETMEMEK TEDBİRİNE KARŞI YASAL GİDERİM MEKANİZMALARI
CMK, koruma tedbirlerinin sebebiyet verebileceği haksızlıklara karşı yasal giderim mekanizması olarak tazminat hukuku araçlarına başvurulması metodunu benimsemiştir. Bunu yerine getirirken 141. maddede hangi koruma tedbirlerinin hangi şekilde uygulanmasına dair zararların tazminat yoluyla giderilebileceğini 'sınırlı sayma metodunu tercih ederek' 11 bent hâlinde belirtmiştir.
Konutu terk etmemek tedbiri, Anayasanın 19. maddesi anlamında 'Bu esaslar dışında bir işleme tâbi tutulma' ve Sözleşme’nin 5. maddesi anlamında 'Sözleşme hükümlerine aykırı olarak yapılan yakalama veya tutma işlemleri' niteliğinde olduğu kuşkusuzdur. Bu itibarla, hakkında konutu terk etmemek tedbiri uygulanmak suretiyle Anayasa ve Sözleşme hükümlerine aykırı olarak 'tutulan' kişinin 'hukuka aykırı şekilde tutma (kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlali) sebebiyle' ortaya çıkan mağduriyetinin giderilmesi gereklidir. Hemen belirtmeliyiz ki, CMK’nin 141. maddesindeki anılan sınırlayıcı kural, 'Normun lafzi yorumu kabul edildiğinde' adli kontrol tedbirine karşı doğrudan tazminat davası açılabilmesine cevaz vermiyor gözükmektedir. Bu itibarla, adli kontrol tedbirini tazminat davasına sebebiyet verecek durumlar arasında saymayan CMK’nin 141/1. maddesindeki kural, İHAS’nin 5. maddesi ile Anayasamızın 19. ve 90. maddesinin son fıkrası çerçevesinde benimsenen 'Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlalinin tazminat hukuku araçlarıyla giderilmesi' ilkesine aykırıdır. Ezcümle, CMK’nın anılan normu ile İHAS’nin 5. maddesi temel hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin olarak farklı hükümler içermekte olup, bu durumda Anayasamızın 90/son maddesi gereğince 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşma' vasfında olan İHAS hükümleri uygulanacaktır. Belirtilen kapsamda, Sözleşmenin 5. maddesi gereğince 'haksız tutma sebebiyle kişilerin tazminat davası açabilmeleri' mümkün kabul edilmelidir.
IV- ADLİ KONTROL TEDBİRİNİN TUTUKLAMA YERİNE GEÇEN 'İKAME NİTELİKTE' BİR TEDBİR OLUŞU SEBEBİYLE TAZMİNATI GEREKTİRMESİ
Adli kontrol tedbiri ve bir türü olan konutu terk etmemek yükümlülüğü ikame nitelik taşıyan, yani 'tutuklama yerine geçen' bir tedbirdir. Nitekim, bunu vurgulamak isteyen kanun koyucu 'Şüphelinin tutuklanması yerine adlî kontrol altına alınmasına karar verilebileceği' ve benzer şekilde 'Kanunda tutuklama yasağı öngörülen hâllerde de adlî kontrole ilişkin hükümlerin uygulanabileceği' (CMK md. 109/1-2) yönünde normlar benimsemiştir. Belirtilen normlar, adli kontrol tedbirlerinin kişi özgürlüğünü sınırlayıcı yönüyle tutuklama tedbirinden hiç de farklı olmayıp, tutuklama yerine hükmolunabilen, ikame nitelikte bir tedbir olduğunu ortaya çıkarmaktadır.
Adli kontrol tedbirinin ikame, tutuklama yerine geçen niteliğinden yola çıkılarak CMK’nın 141/1. maddesindeki haksız tutuklama kararı verilen kişiler gibi tazminata karar verileceği düşüncesindeyiz. Gerçekten, hak arama özgürlüğünün geniş yorumlanması gerektiği gözetildiğinde, ikame nitelikteki adli kontrol tedbirinin de haksız koruma tedbiri uygulanması sebebiyle tazminata konu edilebilmesinin önünde bir engel bulunmamaktadır. Böyle bir yorum, hem hak ve özgürlükler lehine yorum oluşturacak hem de 141. maddenin kabul ediliş amacına, anılan normun ratio legis’i ile uyumlu olacaktır.
V- YURT DIŞINA ÇIKAMAMAK KORUMA TEDBİRİNE KARAR VERİLMESİNİN İÇTİHAT TUTARLILIĞINA UYGUNLUĞUNUN DEĞERLENDİRİLMESİ
Yargıtay 12. Ceza Dairesince yurt dışına çıkamamak koruma tedbirine hukuka aykırı şekilde karar verilmesi durumu, CMK’nın 141/3. maddesine dayanılarak tazminata konu edilebilecek bir hâl olarak istikrarlı içtihatlarla kabul edilmiştir. Anılan gerekçenin 6545 sayılı Kanun değişikliğiyle kabul edilen bir norm olup, söz edilen içtihada dayanak gösterilmesinin isabetli olmadığı düşüncesinde olduğumuzu ifade etmeliyiz.
Bununla birlikte, içtihatla gelinen mevcut durum değerlendirildiğinde, yurt dışına çıkamamak Kanun’un 109/3-a maddesinde adli kontrol tedbiri olarak düzenlenmiştir. Bu itibarla, somut uyuşmazlıktaki şekilde konutu terk etmeme tedbiri durumunda tazminat verilebileceğini kabul etmeyip; yurt dışına çıkamamak tedbiri durumunda tazminat verilmesini kabul etmek Yargıtay Özel Dairesinin içtihatları arasında tutarlılık meselesinin oluşmasına sebebiyet verebilecektir. Bu durum ise, hukuki güvenlik ilkesine aykırılık oluşturacaktır.
SONUÇ: Açıklanan sebeplerle, adli kontrol tedbiri kapsamındaki söz edilen konutu terk etmeme yükümlülüğünün tazminatı gerektirip gerektirmeyeceği konusu, İHAS’nin 5. maddesi ile Anayasamızın 19. ve 90. maddesinin son fıkrası çerçevesinde temel haklar ile bunların ihlâlinin tazminat hukuku araçlarıyla giderilmesi ilkesi çerçevesinde yorumlanması gereklidir. Bu itibarla, Anayasamızın 90/son maddesi çerçevesinde İHAS’nin 5. maddesine üstünlük tanınarak anılan konutu terk etmeme koruma tedbiri sebebiyle CMK’nın 141. maddesi çerçevesinde tazminata hükmolunabilmesi mümkün olmalıdır.
Belirttiğimiz düşüncelerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan çoğunluğun görüşüne katılamıyorum."
On Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği",
Düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır.
VI. KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 01.03.2023 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 15.03.2023 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Diğer kararlar (4)
9. Hukuk Dairesi, 2022/17625 E., 2023/15551 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 50. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Anayasa'nın "Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma" kenar başlıklı 90 ıncı maddesinin son fıkrası şöyledir:
9. Hukuk Dairesi 2022/17625 E. , 2023/15551 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 50. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1952 E., 2022/1666 K.
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 12. ... Mahkemesi
SAYISI : 2019/470 E., 2022/202 K.
Taraflar arasındaki tespit ve alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 01 No.lu hizmet kolunda tescili yapılan müvekkili Bağımsız Kamu Çalışanları Sendikasının (Bak-Sen) yasal kuruluş işlemlerinin ardından üye kayıt işlemlerine başlandığını, 450 üyesi bulunduğunu, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile birlikte idari teşkilat yapısında değişiklikler yapıldığını, bu kapsamda uyum yasaları çıkarıldığını, 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 13 üncü maddesi ile ... Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesindeki Milli Saraylara ait tüm duran mal varlığı, hak ve alacaklar ile borçların Cumhurbaşlığına devrolduğunu, söz konusu tarihten itibaren de TBMM ... yerleşkesindeki müvekkili Sendika üyelerinin yine aynı yerleşkede Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı bünyesinde geçici görevlendirme ile TBMM personeli olarak çalışmaya devam ettiğini, üyelik ve aidatlarında da bir sorun olmadığını, 17.07.2019 tarihli ve 7186 sayılı Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 25 inci maddesi ile müvekkili Sendika üyesi 54 memur üyenin kadrolarının 13.09.2019 tarihinde daimi olarak Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresine bağlandığını, kamu kuruluşunun değişmesi ile ... bünyesinde kadrolara geçişi yapılan 54 üyenin sendika aidatlarının yatırılması maksadı ile Milli Saraylar İdaresi Başkanlığına yazı yazıldığını, davalı ... Başkanlığının cevabi yazısı ile Cumhurbaşkanlığına bağlı kuruluş olan Milli Saraylar İdaresi Başkanlığının kadrolarında görev yapan personelin 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun (4688 sayılı Kanun) 15 inci maddesi gereğince sendika üyesi olamayacaklarını belirterek bu konuda herhangi bir kesinti yapılmayacağını bildirdiğini, anılan maddede yer alan "Cumhurbaşkanlığı ... teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, (Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri)" ibaresinin açıkça uluslararası sözleşmelere, 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 5, 10, 13, 51 inci maddelerine aykırı olduğunu, davanın esasına girilip karar verilmeden önce Anayasa'ya aykırılık iddialarının yerinde görülerek dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesini talep ettiklerini, gerek Anayasa’da gerekse 87 ve 151 sayılı ILO Sözleşmelerinde tüm çalışanların sendika kurma hakkının güvenceye bağlandığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan devlet memurlarının sendikaya üye olmasının ve sendika aidatlarının ödenmesinin engellenemez olduğunun tespitine, ekli listedeki 54 üyenin kesinti yapılmayan 15.09.2019 tarihinden itibaren birikmişleri ile birlikte üyelik aidatlarının yasal faizi ile birlikte davalı İdareden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı ... Cumhuriyeti ... (Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı) vekili cevap dilekçesinde; davanın idari bir karar sonucu açılmış olduğundan görevli mahkemenin İdare Mahkemeleri olduğunu, müvekkili İdarece davacının 54 üyesinin sendikal kesinti yapılması talebinin reddinin yürürlükteki mevzuata uygun olduğunu, davacının Anayasa'ya aykırılık iddiası ciddi olmadığından dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi talebinin reddi gerektiğini, davacının dayanmakta olduğu ILO Sözleşmelerinin eldeki davada uygulanabilirliğinin bulunmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; sendika aidat alacağına ilişkin davada Mahkemenin görevli olduğunun anlaşıldığı, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı idari teşkilatında görev yapanların sendika kurma ve sendikalara üye olmalarının yasaklanması suretiyle sendika hakkına yapılan müdahalenin, demokratik toplum düzeni açısından gerekli bir müdahale niteliği taşımadığı, Cumhurbaşkanlığına bağlı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı teşkilatında görev yapanların sendika kurmasını ve sendikalara üye olmasını yasaklayan kuralın, sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkına müdahalede bulunduğu kanaatine varıldığından Anayasa Mahkemesine başvurulduğunu ve Anayasa Mahkemesinin vereceği kararın bekletici mesele yapıldığı, Anayasa Mahkemesi tarafından başvurunun kaydedildiğinin bildirildiği 12.05.2020 tarihinden itibaren beş aydan fazla süre geçmesine rağmen karar verilmediğinden davanın yürürlükteki mevzuat hükümlerine göre sonuçlandırılması gerektiği, 4688 sayılı Kanun'un 15 inci maddesinde “Cumhurbaşkanlığı ... teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri...üye olamazlar ve sendika kuramazlar.” hükmüne istinaden sendika üyeliklerinin sona erdiği, davacı Sendikaya üye 54 üyenin sendika üyeliğinin sona ermesi nedeniyle sendika aidatı kesilmediği, yapılan işlemlerin yürürlükteki yasal düzenlemeye uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili dava dilekçesinde belirttiği sebeplerle kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Anayasa Mahkemesine başvuru üzerinden 5 ay geçmekle birlikte Anayasa Mahkemesinin esas hakkında karar vermediği, bu hâli ile Anayasa'nın 153 üncü maddesi gereğince yürürlükteki yasa uyarınca karar verilmesinde usul ve kanuna aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; dava ve istinaf dilekçelerinde belirttiği sebeplerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerin sendika üyelik hakkına sahip olup olmadığına ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. Anayasa’nın "Sendika kurma hakkı" kenar başlıklı 51 inci maddesi şöyledir:
"Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/5 md.)
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz."
2. Anayasa'nın "Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma" kenar başlıklı 90 ıncı maddesinin son fıkrası şöyledir:
“Usulüne göre yürürlüğü konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.”
3.Anayasa'nın "Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi" kenar başlıklı 152 nci maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
"Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır."
4. 4688 sayılı Kanun'un "Sendika üyesi olamayacaklar" kenar başlıklı 15 inci maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Bu Kanuna göre kurulan sendikalara;
...
a) (Değişik: 2/7/2018-KHK-703/197 md.) Cumhurbaşkanlığı ... teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri,
....
Üye olamazlar ve sendika kuramazlar."
5. 4688 sayılı Kanun'un "Üyelik ödentisi" kenar başlıklı 25 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir:
"Kamu görevlileri sendikasına, kamu görevlisinin ödeyeceği üyelik ödentileri, 14 üncü madde çerçevesinde doldurulan üyelik başvuru formuna ve sendika tüzüğünde belirtilen aylık ödenti tutarına göre kamu işverenince aylığından kesilerek beş gün içinde sendikaların banka hesaplarına yatırılır ve ödenti listesinin bir örneği ilgili sendikaya gönderilir."
6. 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 37 nci maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
"Aşağıda yer alan kurum ve kuruluşlar Cumhurbaşkanlığına bağlı olup, kanunları ve/veya Cumhurbaşkanlığı kararnamelerindeki hükümlere tabidir.
...
g) Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı
..."
7. 12 sayılı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin "Kuruluş" kenar başlıklı 2 nci maddesi şöyledir:
"Milli Sarayların (saray, müze, ..., kasır ve fabrikalar ile bunlara bağlı taşınır ve taşınmaz kültür varlıkları) yönetimi ve tanıtımı için Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak genel bütçeye tabi Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı kurulmuştur."
8. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 23 ncü maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir:
"Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır."
9. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir:
"1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ... güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir."
10. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın "Örgütlenme Hakkı" kenar başlıklı 5 inci maddesi şöyledir:
"Âkit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ... ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ... yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi; taahhüt ederler.
Bu maddede öngörülen güvencelerin, güvenlik güçleri bakımından hangi ölçüde uygulanacağı ... yasalarla ya da yönetmeliklerle belirlenir. Bu güvencelerin silahlı kuvvetler mensuplarına uygulanmasına ilişkin ilke ile bu kesime hangi düzeyde uygulanacağı, yine ... yasalar ya da yönetmeliklerle saptanır."
11. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile ikinci fıkrası şöyledir:
"1. Bu Sözleşmeye Taraf Devletler şu hakları sağlamayı taahhüt eder:
a) Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ... güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz.
...
2. Bu madde, silahlı kuvvetler veya polis mensuplarının veya Devlet idaresinde görevli olanların bu hakları kullanmalarına hukuken öngörülen sınırlamalar koymalarını engellemez."
12. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin "Örgütlenme özgürlüğü" kenar başlıklı 22 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkrası şöyledir:
"1. Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.
2. Bu hakkın kullanılmasına ... güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez."
13. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 2 nci maddesi şöyledir:
"Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler."
14. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM), 12.10.2008 tarihli ve Demir ve Baykara/ ... Davası kararının ilgili kısmı şöyledir:
"AİHM, sendikal hakların kullanılmasına, silahlı kuvvetler, polis ya da devletin idare mekanizmasında görevli olan memurlar açısından yasal kısıtlamalar getirilebileceğini yineler. Ancak, 11. maddede yer alan istisnaların dar bir biçimde yorumlanması gerektiği de göz önünde bulundurulmalıdır; yalnızca ikna edici ve zorlayıcı gerekçeler dernek kurma özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları haklı çıkarabilir."
3. Değerlendirme
1. Somut uyuşmazlıkta davacı Sendika tarafından davalı ... Başkanlığına hitaben gönderilen 16.09.2019 tarihli yazı ile müvekkili Sendikaya üye 54 kamu görevlisi bulunması sebebiyle bu üyelerine ilişkin maaşlarından aidat kesintisi yapılarak Sendika hesabına yatırılmasının talep edildiği; davalı ... Başkanlığının cevabî yazısı ile de 4688 sayılı Kanun’un 15 inci maddesi gereğince kurumlarında çalışan kamu görevlilerinin sendika üyesi olamayacağı gerekçesiyle talebin reddedildiği anlaşılmaktadır.
2. Yargılama sırasında İlk Derece Mahkemesince 10.....2020 tarihli ara karar ile Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerinin sendika üyesi olamayacaklarına ilişkin 4688 sayılı Kanun'un 15 inci maddesinde yer alan düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa'nın 152 nci maddesi gereğince itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ise de başvuru beş ay içinde sonuçlanmamıştır.
3. İlk Derece Mahkemesince Anayasa'ya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunun beş ay içinde sonuçlanmadığı gerekçesiyle 4688 sayılı Kanun'un yürürlükteki hükümlerine göre davanın reddine karar verilmiş ve Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş ise de Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında yer alan düzenleme gereğince ülkemiz tarafından onaylanan ve iç hukukun parçası olan uluslararası sözleşme hükümleri dikkate alınmaksızın sonuca gidildiğinden karar isabetli olmamıştır.
4. Öncelikle belirtmek gerekir ki her ne kadar Anayasa'nın 152 nci maddesinin üçüncü fıkrasında Anayasa'ya aykırılık konusunda itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun beş ay içinde sonuçlanmaması durumunda "mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır" düzenlemesinde "kanun hükmü" ibaresine yer verilmiş ise de; Anayasasının 90 ıncı maddesinin son fıkrasına göre usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Diğer yandan, Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrasının son cümlesinin 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanun ile yürürlüğe girdiği ve Anayasa'nın 152 nci maddesinin üçüncü fıkrasından daha sonra ihdas edildiği gözetildiğinde, beş aylık süre geçtikten sonra sadece kanun hükümlerinin dikkate alınması doğru olmayıp, ülkemizin taraf olduğu temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınması gerektiği kabul edilmiştir.
5. 4688 sayılı Kanun’un 3 üncü maddesinde tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar olarak tanımlanan sendikaların amacı yine aynı maddede, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek olarak ifade edilmiştir. Sendika hakkı, çalışanların ve çalıştıranların sadece istedikleri sendikaları kurmaları ve bunlara üye olmaları yolunda bir hakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda oluşturdukları tüzel kişiliklerin varlığının ve bu tüzel kişiliklerin kendine özgü faaliyetlerinin ... altına alınmasını da içermektedir.
6. Sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, ... ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir. Bu anlamda AİHM’in Demir ve Baykara/... Davası kararında da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü ya da özel bir boyutudur.
7. İlgili hukuk kısmında belirtilen ülkemiz tarafından onaylanan ve iç hukukumuzun parçası olan uluslararası sözleşme hükümleri gereğince kural olarak ... çalışma yaşamında yer alan çalışanların sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkı vardır. Bu anlamda çalışanların sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkına getirilen kısıtlamaların, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir.
8. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerinin sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkının yasaklanması, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmayıp, bu konuda ikna edici ve zorlayıcı gerekçeler de bulunmamaktadır. Nitekim söz konusu kamu görevlilerinin ... başlarına politika belirleme işlevi olmadığı gibi kamu gücü kullandıkları da söylenemez.
9. Bütün bu açıklamalar ışığında, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerin sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkı bakımından ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile 4688 sayılı Kanun'un 15 inci maddesi farklı hükümler içermekle, Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin son fıkrası gereğince somut uyuşmazlıkta uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerektiğinden, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerin sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir.
10. Diğer taraftan her ne kadar davacı Sendika tarafından ödenmeyen aidat alacaklarının tahsili talep edilmiş ise de bu konuda talep miktarı açık bir şekilde dava dilekçesinde belirtilip gerekli harç miktarı yatırılmadığından, Mahkemece söz konusu eksikliğin giderilmesi için davacıya kesin süre verilmeli, kesin süre içinde eksiklik giderilmediği takdirde 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 32 nci maddesi doğrultusunda karar verilmelidir.
Anılan hususlar gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirme ile İlk Derece Mahkemesince yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi ve Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
19.10.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
9. Hukuk Dairesi, 2023/3242 E., 2023/3447 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 33. Hukuk Dairesi
tam metni aç
rülen işkolu barajının 98 sayılı ve 87 sayılı ILO sözleşmelerinin hükümlerine aykırı olduğunu, tebliğ ve tebliğe esas 6356 sayılı Kanun'un ilgili maddeleri ile çeşitli uluslararası antlaşmalar da aynı konuda farklı hükümler söz konusu olup 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 90 ıncı maddesi uyarınca bu antlaşmaların esas alınması gerektiğini, tebliğ ve tebliğe esas 6356 sayılı Kanu
9. Hukuk Dairesi 2023/3242 E. , 2023/3447 K.
"İçtihat Metni"
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 33. Hukuk Dairesi
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 45. ... Mahkemesi
SAYISI : 2016/235 E., 2020/284 K.
Taraflar arasındaki istatistiklere itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Kanunu (6356 sayılı Kanun) gereğince 30.07.2013 tarihli ve 28723 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan işkollarındaki işçi sayıları ile sendika üye sayılarına ilişkin 2013 Temmuz ayı istatistikleri hakkında tebliğ ile davacı sendikanın toplu ... sözleşmesi ehliyetini yitirdiğini, işkolu barajı bakımından öngörülen kademeli geçişten işkolu birleştirilmesi sebebiyle davacı Sendikanın yararlanamadığını, kademeli olarak öngörülen işkolu barajının 98 sayılı ve 87 sayılı ILO sözleşmelerinin hükümlerine aykırı olduğunu, tebliğ ve tebliğe esas 6356 sayılı Kanun'un ilgili maddeleri ile çeşitli uluslararası antlaşmalar da aynı konuda farklı hükümler söz konusu olup 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 90 ıncı maddesi uyarınca bu antlaşmaların esas alınması gerektiğini, tebliğ ve tebliğe esas 6356 sayılı Kanun'un ilgili maddeleri, Birleşmiş Milletler Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 7 nci ve 8 inci maddeleri, Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesi, Avrupa Sosyal Şartı'nın 1 inci bölüm 5 inci ve 6 ncı maddeleri ile 2 nci Bölüm 5 inci ve 6 ncı maddeleri aynı konuda farklı hükümler içerdiğinden Anayasa'nın 90 ıncı maddesi gereği davacı Sendikanın toplu ... sözleşmesi ehliyetini ortadan kaldıran 2013 yılı Temmuz istatistiklerinin 5 No.lu işkolunda çalışan işçi sayısı ve davacı Deri-... Sendikasının üye sayısının iptal edilmesi gerektiğini, ayrıca tebliğde davacı Sendika üye sayısının da hatalı olarak tespit edildiğini, ... Cumhuriyeti kimlik numarası olmayan üye kayıt fişlerinin dikkate alınmadığını, oysa bu zorunluluğun 2008 yılından itibaren getirildiğini, yine işyerinden yaşlılık aylığı ya da toptan ödeme alarak ayrılıp da çalışmaya devam edenlerin sendika üyeliklerinin devam edip etmediğinin araştırılmaksızın tespit yapıldığını, bir kısım işyerlerindeki üyelerinin sayıya dâhil edilmediğini, Bakanlığın istatistikleri hazırlarken Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kayıtlarına dayanırken gerekli inceleme ile düzeltmeleri yapmadığını, bunun da hatalı olduğunu, örneğin tekstil işkolunda 2009 Temmuz istatistiği ile 2013 Ocak istatistiği arasında yaklaşık 310.000 işçi farkı bulunduğunu belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davacı Sendikanın kurulu bulunduğu 5 No.lu Dokuma, Hazır Giyim ve Deri işkolunda çalışan toplam işçi sayısı ve Deri-... Sendikasının üye sayısına ilişkin 30.07.2013 tarihli ve 28723 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan işkollarındaki işçi sayıları ile sendika üye sayılarına ilişkin 2013 Temmuz ayı istatistikleri hakkında tebliğin iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; 6356 sayılı Kanun'un 41 inci maddesinin yedinci fıkrası gereğince yetkili sendikanın belirlenmesinde ve istatistiklerin düzenlenmesinde kendisine gönderilen üyelik ve üyelikten çekilme bildirimleri ile SGK'ya yapılan işçi bidirimlerinin esas alındığını, üyelik bildirimlerinin sendikalar tarafından Bakanlığa sunulduğunu, Bakanlığa verilen üyelik bildirimlerinin kayıtlarda görünmemesinin olası olmadığını, her bir işyeri için ... kodu tayin edildiğini ... kodunun Bakanlıkta karşılığını bulduğunu, eski kayıtlarda ... Cumhuriyeti kimlik numaraları bulunmadığı için kayıtlarda görünmediği iddiasının gerçeği yansıtmadığını, 2009 yılı Temmuz ayı istatistiğinde işverenlerin Bakanlığa 5.398.296 çalışan bildirdiklerini, aynı dönem için SGK'ya 10 milyonun üzerinde çalışan bildirildiğini, gerekli denetimlerin sağlıklı yapılamadığını ancak geride kalan 30 yıllık dönem boyunca ölüm, emeklilik, uzun süreli işsizlik, işkolu değiştirme, istifa gibi üyeliği sona erdiren durumların sendika tarafından bildirilmediğini, sisteme işlenemediğini, bu durumun gerçek koşulları yansıtmadığını ve sendikaların da bildiğini savunarak ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir.
2. Davalı ... Sendikası vekili cevap dilekçesinde; davacının itirazına konu 2013 yılı Temmuz ayı istatistiklerinin 2014 yılı Ocak ayı istatistikleri ile uyumlu olduğunu, daha önce Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının istatistikler için kendilerinden işyerlerinin ve üyelerin dökümlerini istediğini, yapılan yeni düzenleme ile söz konusu bilgi ve belgelerin Bakanlık kayıtlarında elektronik ortamda tutulmaya başlandığını, Sendika ile Bakanlığın kayıtlarının uyumlu olduğunu, üye kayıtlarının gerçeği yansıttığını savunarak ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir.
3. Diğer davalılar cevap vermemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; tüm dosya kapsamı ve toplanan delillerden davacı tarafından işkolu barajının Anayasa'nın 90 ıncı maddesi kapsamında uluslararası sözleşmelere aykırılık oluşturduğu ve davacı Sendika açısından göz önüne alınmasını talep ederek yetkili sendika olduğu iddia edilmiş ise de bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere işkolu barajının Anayasaya ve uluslararası sözleşmelere uygun olduğu, davacının işkolu barajını aşamadığından toplu ... sözleşmesi yapma yetkisini haiz olmadığı, 2013 yılı Ocak ayı istatistikleri hakkındaki tebliğin 5 No.lu işkolunda çalışan işçi sayısının gerçeği yansıtmadığına dair herhangi bir delil ve tespit yapılamadığı, işçi sayısının ve davacı Sendikanın üye sayısına ilişkin tebliğin iptaline yönelik talebin somut ve hukuki verilere dayanmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili; İlk Derece Mahkemesince verilen kararın aksine yüzde birlik işkolu barajının Anayasa'nın ölçülülük ilkesi ile uluslararası sözleşmelere aykırı olduğunu, davacı Sendika açısından makul ve objektif dayanakları denetime elverişli olarak tespit edilmeyen istatistiğin iptal edilmemesi hâlinde, davacı Sendika ve temsil ettiği üyesi işçiler bakımından telafisi imkânsız zararların doğabileceği, 6356 sayılı Kanun'un toplu ... sözleşmesi ehliyet ve yetkisine dair geçiş hükümlerinin öngörüldüğü geçici 6 ncı maddesinin, Anayasa'nın 10 uncu ve 13 üncü maddeleri, 4721 sayılı ... Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 2 nci maddesi ile ...’nin taraf olduğu ILO’nun 87 ve 98 sayılı Sözleşmelerine aykırı olduğundan iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz konusu yapılması gerektiğini, davacının kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçi sayısı ve sendika üye sayısı konusunda herhangi bir inceleme yapılmaksızın, davanın tarafı ve davalı konumunda bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca CD ortamında dosyaya gönderilen ve bilirkişi tarafından aynen kabul edilerek düzenlenen raporun, hukuka ve somut olaya açıkça aykırı olup denetime açık ve hüküm kurmaya elverişli bir rapor olmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle İlk Derece Mahkemesi kararının ortadan kaldırılması istemi ile istinaf yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacı her ne kadar işkolu barajının uluslararası sözleşmelere aykırılık oluşturduğu ve davacı Sendika açısından bu hususun göz önüne alınması gerektiğini iddia etmiş ise de Anayasa Mahkemesinin 24.05.2015 tarihli 2014/177 Esas, 2015/49 Karar sayılı ilâmı ile işkolu barajının Anayasa'ya ve uluslararası sözleşmelere uygun olduğunun belirtildiği, bu karara göre %3 olan ve daha sonra %1'e indirilen işkolu barajının geçerliliğini koruduğu, Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesi kararlarında işkolu barajının uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu ile Anayasa'nın 90 ıncı maddesi uyarınca bu barajın dikkate alınamayacağı iddiasının istatistiğe itiraz davasında ileri sürülemeyeceği, işkolu istatistiğine itirazın istatistiklerin gerçeğe uygun olup olmadığı iddiası ile yapıldığı, bu nedenle işkolu barajının işçi sendikasının ehliyeti ile ilgili bir konu olması nedeniyle bu iddianın yetki tespitine ilişkin itirazlarda ileri sürülebileceğinin belirtildiği, yargı denetiminden geçerek kesinleşen 2013 yılı Ocak ayı istatistiklerinde işkolunda 995.640 kişinin çalıştığı, bu çalışanların 1.804 kişisinin Deri ... Sendikası üyesi, 17.006 kişisinin ... üyesi, 54.845 kişisinin ... üyesi, 97 kişisinin Doku Ör ... Sendikası üyesi, 10.203 kişisinin Teksil İşçileri Sendikası üyesi ve 1.678 kişisinin Bağımsız Tekstil İşçileri Sendikası üyesi olduğunun tespit edildiği, yine % 1'lik barajın altında kaldığı, 2013 yılı Temmuz ayı itibarıyla işkolunda çalışan işçi sayısı 16.916 kişi, davacı Sendikanın üyesinin ise 120 kişi arttığı, davacı Sendika bu durumda dahi %1'lik barajı aşamadığından İlk Derece Mahkemesince verilen davanın reddi yönündeki kararın yerinde olduğu gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; dava ve istinaf dilekçelerinde belirttiği sebeplerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, 6356 sayılı Kanun’un 41 inci maddesinin beşinci ve altıncı fıkraları kapsamında ... tarafından yayımlanan bir işkolundaki işçi sayıları ile sendika üye sayılarına ilişkin istatistiklere itiraz istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6356 sayılı Kanun’un “Yetki” kenar başlıklı 41 inci maddesinin ilgili kısımları şöyledir:
“...
(1) Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde birinin üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu ... sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu ... sözleşmesi yapmaya yetkilidir.
...
(5) Bir işkolunda çalışan işçilerin yüzde birinin tespitinde Bakanlıkça her yıl ocak ve temmuz aylarında yayımlanan istatistikler esas alınır. Bu istatistiklerde her bir işkolundaki toplam işçi sayısı ile işkollarındaki sendikaların üye sayıları yer alır. Yayımlanan istatistik, toplu ... sözleşmesi ve diğer işlemler için yeni istatistik yayımlanıncaya kadar geçerlidir. Yetki belgesi almak üzere başvuran veya yetki belgesi alan işçi sendikasının yetkisini daha sonra yayımlanacak istatistikler etkilemez.
(6) Yayımından itibaren on beş gün içinde itiraz edilmeyen istatistik kesinleşir. İstatistiğin gerçeğe uymadığı gerekçesiyle bu süre içinde ... ... Mahkemesine başvurulabilir. Mahkeme bu itirazı on beş gün içinde sonuçlandırır. (Değişik iki cümle: 12/10/2017-7036/33 md.) Mahkemece verilen karar hakkında, ilgililerce veya Bakanlıkça istinaf yoluna başvurulması hâlinde bölge adliye mahkemesi bir ay içinde kararını verir. Bu karara karşı temyiz yoluna başvurulması hâlinde Yargıtay, temyiz talebini bir ay içinde kesin olarak karara bağlar...”
2. 6356 sayılı Kanun’un 41 inci maddesinin gerekçesi şu şekildedir:
“Maddenin ilk fıkrasında işçi sendikasının toplu ... sözleşmesi yapabilmesi için ülke barajı ve işyeri barajı olarak adlandırılacak oran düzenlenmiştir. Buna göre işçi sendikasının yetkili olabilmesi için öncelikle kurulu bulunduğu veya toplu ... sözleşmesi yapılacak işyerinin girdiği işkolunda başvuru tarihinde çalışan toplam işçilerin en az yüzde üçünü üye kaydetmiş olması gerekir. Dolayısıyla toplu ... sözleşmesi yetkisi için ülke barajında “yüzde üç” gibi sembolik bir oran belirlenmiştir...Ülke barajını geçemeyen sendikaların o işyeri veya işyerlerindeki üye sayılarına bakılmaksızın toplu ... sözleşmesi yapma yetkisi yoktur.”
3. 4721 sayılı Kanun'un “İspat yükü” kenar başlıklı 6 ncı maddesi ise şöyledir:
“Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür.”
4. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) “İspat yükü” kenar başlıklı 190 ıncı maddesinin birinci fıkrası da şu şekildedir:
“İspat yükü, kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi lehine hak çıkaran tarafa aittir.”
5. 6100 sayılı Kanun'un 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
3. Değerlendirme
1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davacı vekilince temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeple;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
09.03.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi
9. Hukuk Dairesi, 2022/14071 E., 2022/14367 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... 25. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 2 nci maddesi ve ...'nin taraf olduğu ILO'nun 87 ve 98 sayılı Sözleşmelerine aykırı olduğunu, Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrasına göre milletlerarası andlaşma hükümlerinin uygulanması gerektiğini, Uluslararası Çalışma Örgütünün 87 ve 98 sayılı Sözleşmelerine göre herhangi bir şekilde işkolu barajının uygulanmasının, sendikal özgürlüğe ve örgütlenm
9. Hukuk Dairesi 2022/14071 E. , 2022/14367 K.
"İçtihat Metni"
BÖLGE ADLİYE
MAHKEMESİ : ... 25. Hukuk Dairesi
İLK DERECE
MAHKEMESİ : ... 24. ... Mahkemesi
Taraflar arasındaki yetki tespitine itiraz davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; davalılardan K.T. Deri Tekstil Konfeksiyonu Sanayi ve Ticaret A.Ş. işyerinde 07.09.2020 tarihinde çoğunluk tespiti talebinde bulunduğunu, başvuru üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının 10.09.2020 tarihli yazısı ile Sendikanın 2020 Temmuz ayı istatistiğinde yasanın aradığı %1 işkolu barajını aşamadığı belirtilerek yapılacak bir işlem bulunmadığının bildirildiğini, bu adaletsizliğin yasal düzenlemeyi yapan yetkililer ve sendikal camiada herkes tarafından gayet iyi bilinmesine ve ILO normlarına açıkça aykırı bu yasal düzenlemenin kalıcı bir şekilde ortadan kaldırılması ısrarlı bir şekilde dile getirilmesine karşın, kalıcı bir ... yolu bulunmadığını, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Kanunu'nun (6356 sayılı Kanun) toplu ... sözleşmesi ehliyet ve yetkisine dair geçici hükümlerinin öngörüldüğü geçici 6 ncı maddesinin ... Cumhuriyeti Anayasası’nın 10 ve 13 üncü maddeleri, 4721 sayılı ... Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 2 nci maddesi ve ...'nin taraf olduğu ILO'nun 87 ve 98 sayılı Sözleşmelerine aykırı olduğunu, Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrasına göre milletlerarası andlaşma hükümlerinin uygulanması gerektiğini, Uluslararası Çalışma Örgütünün 87 ve 98 sayılı Sözleşmelerine göre herhangi bir şekilde işkolu barajının uygulanmasının, sendikal özgürlüğe ve örgütlenme hakkına aykırı olduğunu belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle müvekkili Deriteks Sendikasının, K.T Deri Tekstil Konfeksiyon Sanayii ve Ticaret A.Ş. işyerinde, toplu ... sözleşmesi yapmak üzere yapılan 07.09.2020 tarihli başvurunun reddine dair Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı kararının iptali ile adı geçen işyerinde Sendikanın başvuru tarihi ile yetki şartlarına ve çoğunluğa sahip olduğunun tespitine karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı vekili cevap dilekçesinde; davacı Sendikanın dava dilekçesinde 6356 sayılı Kanun’un 41 inci maddesinde düzenlenen işkolu barajının gerek ülkemizin tarafı olduğu uluslararası sözleşmelere gerekse iç hukuk mevzuatımıza uygun olmadığını ve bu nedenle tespite konu işyerlerinde yetkili olduğunu iddia ettiklerini, Anayasa'nın sosyal ve ekonomik haklar ve ödevleri düzenleyen 3 üncü bölümünün çalışma ilişkilerini ihtiva eden beşinci kısmında sendika üyeliği ve örgütlenme ile ilgili hükümlere yer verildiğini, bu hakların çıkarılacak bir kanunla düzenleneceğinin ifade edildiğini, Anayasa'nın ilgili maddelerine dayanılarak çıkarılan 6356 sayılı Kanun’un toplu ... hukukuna ilişkin düzenlemeleri içerdiğini, 6356 sayılı Kanun'un 41 inci maddesinin birinci fıkrası gereğince işçi sendikasının bir işyerinde yetkili olabilmesinin, ülke genelinde kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az %1'ini üye yapması ile gerçekleşebileceğini, işkolu barajı için öngörülen oranı sağlayamayan bazı sendikaların 2015, 2016 ve son olarak 2019 yıllarında işkolu barajından muaf tutulduğunu ancak hâlihazırda ... Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan muafiyete ilişkin bir düzenleme bulunmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;
“... 07.09.2020 tarihli davacı Sendikanın üyelik kayıtları, davalı işverenin hizmet listesi ve SGK hizmet listeleri incelendiğinde, işyerinde 07.09.2020 tarihinde 197 işçinin çalışmakta olduğu, bu işçilerden 136 sının davacı sendikaya üye olduğu ve %69,03 çoğunlukla davacı sendikanın davalı işyerinde yetkili olduğu anlaşılmaktadır. Ancak davacı sendikanın T C. AÇSHB'nın E\_58736034 - 553.02-2055871 sayı ve 10.09.2020 yayılı yazısı ile 2020 Temmuz ayı istatistiğinde yasanın aradığı %1 barajını aşamadığı belirtildiğinden davanın reddine karar verilmiştir.
...” gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili istinaf dilekçesinde; müvekkili Sendikanın 07.09.2020 tarihli üyelik kayıtları ile davalı işverenin hizmet listesi ve Sosyal Güvenlik Kurumu hizmet listesi incelendiğinde, işyerinde 07.09.2020 tarihinde 197 işçinin çalışmakta olduğunu, bu işçilerden 136’sının davacı Sendikaya üye olduğu ve %69,03 çoğunlukla davacı Sendikaya üye olduğunu, ancak davalı Bakanlığın 10.09.2020 tarihli yazısı ile 2020 Temmuz istatistiğinde ykanunun aradığı %1 barajını aşmadığının belirtildiğini, bunun sebebinin deri işkolu ile tekstil işkolunun birleştirilmesi olduğunu, birleştirme sonrasında yapılan geçici düzenlemeler öncesinde yetkili olup da işkolu barajı altında kalan sendikalar için geçici muafiyet süreleri tanındığını, bunun 3 yılla sınırlı kaldığını, 6356 sayılı Kanun’un toplu ... sözleşmesi ehliyet ve yetkisine dair geçici hükümlerinin öngörüldüğü geçici 6 ncı maddesinin ... Cumhuriyeti Anayasası’nın 10 ve 13 üncü maddeleri, 4721 sayılı Kanun'un 2 nci maddesi ve ...'nin taraf olduğu ILO'nun 87 ve 98 sayılı Sözleşmelerine aykırı olduğunu ve iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz konusu yapılmasını, yetki tespit talebinin reddine dair kararın iptali gerektiğini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle kararın kaldırılmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile;
“...
Davacı sendikanın 07.09.2020 tarihli davacı sendikanın üyelik kayıtlarının, davalı işverenin hizmet listesi ve SGK hizmet listesi incelendiğinde, işyerinde 07.09.2020 tarihinde 197 işçinin çalışmakta olduğu bu işçilerden 136 sının davacı sendikaya üye olduğu ve %69,03 çoğunlukla davacı sendikaya üye olduğu
Davacı sendikanın T.C. AÇSHB’nin E- 58736034 – 533.02-2055871 sayı ve 10.09.2020 tarih sayılı yazısı ile 2020 Temmuz istatistiğinde yasanın aradığı %1 barajını aşmadığının belirtildiği,
Bunun sebebinin deri ... kolu ile tekstil ... kolunun birleştirilmesi olduğu, birleştirme sonrasında yapılan geçici düzenlemeler öncesinde yetkili olup da ... kolu barajı altında kalan sendikalar için geçici muafiyet süreleri tanındığını bunun 3 yılla sınırlı kaldığı,
6356 Sayılı Yasanın Toplu ... Sözleşmesi ehliyet ve yetkisine dair geçici hükümlerinin öngörüldüğü geçici 6.Maddesinin, Anayasanın 10,13 Maddesi ve Medeni Kanunun 2 Maddesi ve ...’nin taraf olduğu İLO’nun 87 ve 98 sayılı sözleşmelerine aykırı olduğu, iptali için Anayasa Mahkemesine itiraz konusu yapılması gerektiği
Davacı ... Sendikasının, K.T Deri Tekstil Konfeksiyon Sanayii ve Ticaret A.Ş. işyerinde, ... sözleşmesi yapmak üzere yapılan 07.09.2020 tarihli başvuruya, T.C. AÇSHB’nın E\_58736034 – 553.02-2055871 sayı ve 10.09.2021 tarihli çoğunluk yetki tespit talebinin reddine dair kararın iptali ne dair talebin 6356 Sayılı Yasanın Toplu ... Sözleşmesi ehliyet ve yetkisine dair geçici hükümlerinin öngörüldüğü geçici 6.Maddesi gereğince % 1 lik işkolu barajını aşamadığı
Ancak 6356 Sayılı Yasanın Toplu ... Sözleşmesi geçici 6.Maddesinin
6356 Sayılı Kanunun Toplu ... Sözleşmesi ehliyet ve yetkisine dair geçiş hükümlerinin öngörüldüğü geçici 6.Maddesinin AY m 10,13, MK m 2 ve ...’nin taraf olduğu İLO’nun 86 ve 98 Sayılı Sözleşmelerine aykırı olduğu
Uluslar arası Çalışma Örgütünün 87. Ve 98 Maddesi usulüne uygun olarak halen yürürlükte olduğu
Anayasanın 90/5 Maddesi uyarınca, “..usulüne göre yürürlüğe konmuş Milletlerarası anlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında, Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konudaki farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınması..” gerektiği,
Usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan ve kanunların aynı konudaki farklı hükümler içermesi halinde çıkabilecek uyuşmazlıklarda, Anayasa’nın 90/5 Maddesine göre uygulanması zorunlu Milletler arası anlaşma niteliğindeki Uluslar arası Çalışma örgütünün 87. Ve 98.Maddelerinin düzenlemelerine göre, herhangi bir şekilde ... kolu barajının uygulanmasının, sendikal özgürlüğüne ve örgütlenme hakkına aykırı olduğu,
26.01.2013 Tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Ocak 2013 istatistiğinin incelenmesinde beş numaralı dokuma hazır giyim ve deri ... kolunda, toplam 995640 işçinin çalıştığı, 1804 üyesi bulunan davacı sendikanın ... kolu bazındaki üye sayısının 0,18 olarak belirlendiği, aynı ... kolunda %1 barajını aşan diğer sendikaların daha önceden eski tekstil ... kolunda örgütlü sendikalar olduğu,
6356 Sayılı Kanunun 07.11.2013 tarihinde yürürlüğe girdiği ve Ocak 2013 istatistiğinin de 2,5 ay sonra yayınlandığı, birleştirme sonrasında yapılan geçici düzenlemeler öncesinde yetkili olup da ... kolu barajı altında kalan sendikalar için geçici muafiyet süreleri tanındığını bunun 3 yılla sınırlı kaldığı,
6356 sayılı yasanın geçici 6.maddesi hükmünün anayasanın eşitlik (m10), ölçülülük (m13) ilkelerine ve mk m‘2 deki dürüstlük kuralına aykırı olduğu, anlaşıldığından
Olaya uygulanacak olan 6356 sayılı yasanın geçici 6.maddesi hükmünün anayasanın eşitlik (m10), ölçülülük (m13) ilkelerine ve mk m‘2 deki dürüstlük kuralına aykırı olduğu,
Anayasa’nın 90/5 Maddesine göre uygulanması zorunlu Milletler arası anlaşma niteliğindeki Uluslar arası Çalışma örgütünün 87. Ve 98.Maddelerinin düzenlemelerine göre, herhangi bir şekilde ... kolu barajının uygulanmasının, sendikal özgürlüğüne ve örgütlenme hakkına aykırı olduğu, için ilgili yasanın iptali için Anayasa mahkemesine başvurularak bu başvuru sonucunun beklenilmiş olup
Anayasa mahkemesi tarafından uygulanacak kanun maddesinin anayasaya aykırı olmadığına karar verildiği anlaşılmakla mevcut yasalara göre ilk derece mahkemesince verilen kararın yerinde olduğu
Davacı sendikanın T C. AÇSHB'nın E\_58736034 - 553.02-2055871 sayı ve 10.09.2020 yayılı yazısı ile 2020 Temmuz ayı istatistiğinde yasanın aradığı %1 barajını aşamadığı anlaşıldığından davanın reddine kararın yerinde olduğu ...” gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili, dava ve istinaf dilekçelerinde belirttiği sebeplerle kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, 6356 sayılı Kanun’un 41 inci ve devamı maddeleri kapsamında yetki tespitine itiraz istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Toplu ... sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” kenar başlıklı 53 üncü maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu ... sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.”
2. 6356 sayılı Kanun'un “Yetki” kenar başlıklı 41 inci maddesinin birinci fıkrası da şöyledir:
“Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde birinin üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu ... sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu ... sözleşmesi yapmaya yetkilidir.”
3. 6356 sayılı Kanun'un “Yetki tespiti için başvuru” kenar başlıklı 42 nci maddesi ise şöyledir:
“(1) Toplu ... sözleşmesi yapmak isteyen işçi sendikası Bakanlığa başvurarak yetkili olduğunun tespitini ister. İşveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren de Bakanlığa başvurarak yetkili işçi sendikasının tespitini isteyebilir.
(2) Bakanlık, kayıtlarına göre başvuru tarihi itibarıyla bir işçi sendikasının yetkili olduğunu tespit ettiğinde, başvuruyu, işyeri veya işletmedeki işçi ve üye sayısını, o işkolunda kurulu işçi sendikaları ile taraf olacak işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverene altı ... günü içinde bildirir.
(3) İşçi sendikasının yetki şartlarına sahip olmadığının ya da işyerinde yetki şartlarına sahip bir işçi sendikasının bulunmadığının tespiti hâlinde, bu bilgiler sadece başvuruyu yapan tarafa bildirilir.
(4) Sigortalılığın başlangıcı ile sona ermesine ilişkin bildirimlerden yasal süresi içinde Sosyal Güvenlik Kurumuna yapılmayanlar, yetkili işçi sendikasının tespitinde dikkate alınmaz.
(5) Yetki tespiti ile ilgili usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak bir yönetmelikle düzenlenir.”
Şeklindedir.
4. 6356 sayılı Kanun'un “Yetki itirazı” kenar başlıklı 43 üncü maddesi de şöyledir:
“(1) Kendilerine 42 nci madde uyarınca gönderilen tespit yazısını alan işçi veya işveren sendikaları veya sendika üyesi olmayan işveren; taraflardan birinin veya her ikisinin yetki şartlarına sahip olmadığı veya kendisinin bu şartları taşıdığı yolundaki itirazını, nedenlerini de göstererek yazının kendilerine tebliğ edildiği tarihten itibaren altı ... günü içinde mahkemeye yapabilir.
(2) İtiraz dilekçesi görevli makama kayıt ettirildikten sonra mahkemeye verilir. Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin yüzde birinden daha az üyesi bulunan işçi sendikası, yetki itirazında bulunamaz.
(3) İtiraz dilekçesinde veya ekinde somut delillerin yer almaması hâlinde itiraz incelenmeksizin reddedilir. İşçi ve üye sayılarının tespitinde maddi hata ve süreye ilişkin itirazları mahkeme altı ... günü içinde duruşma yapmaksızın kesin olarak karara bağlar. (Değişik cümle: 12/10/2017-7036/34 md.) Bunların dışındaki itirazlar için mahkeme, duruşma yaparak karar verir ve bu karar hakkında istinaf yoluna başvurulması hâlinde bölge adliye mahkemesi bir ay içinde kararını verir. (Ek cümle: 12/10/2017-7036/34 md.) Bu karara karşı temyiz yoluna başvurulması hâlinde Yargıtay bir ay içinde kesin olarak karar verir.
(4) 42 nci maddenin üçüncü fıkrası uyarınca kendisine yetki şartlarına sahip olmadığı bildirilen işçi sendikası, altı ... günü içinde yetkili olup olmadığının tespiti için dava açabilir. Mahkeme açılan davayı o işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde birini üye kaydeden işçi sendikaları ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverene de bildirir. Mahkeme davayı iki ay içinde sonuçlandırır.
(5) İtiraz, karar kesinleşinceye kadar yetki işlemlerini durdurur.”
6. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri.
3. Değerlendirme
1. Bölge adliye mahkemelerinin nihâi kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür.
2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.
3. Son olarak belirtmek gerekir ki somut uyuşmazlık hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözümlenmesi gereken nitelikte olduğundan 6100 sayılı Kanun'un 266 ncı maddesine aykırı olarak İlk Derece Mahkemesince ve Bölge Adliye Mahkemesince bilirkişi raporu alınması hatalı ise de bu durum sonuca etkili görülmediğinden eleştiri ile yetinilmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,03.11.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/189 E., 2020/888 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmel
Hukuk Genel Kurulu 2020/189 E. , 2020/888 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
1. Taraflar arasındaki “sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti ile kapatılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı ... (İdare) vekili 11.04.2018 harç tarihli dava dilekçesinde; davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikasının, sendika sayılma talebi ile yaptığı 26.09.2013 tarihli başvurusunun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının (Bakanlık) kuruluş müracaatının 5253 sayılı Dernekler Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşü doğrultusunda 27.06.2014 tarihinde reddedilerek kuruluş işleminin yapılmadığını, bunun üzerine davalı tarafça 27.06.2014 tarihinde bu işlemin iptali istemi ile açılan davada Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli ve 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı kararı ile sendikaların kuruluşunun izne tabi olmadığı, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun 6. maddesindeki prosedür gerçekleştirilmeden doğrudan başvurunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verildiğini, bu kararın Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onandığını, sonrasında 14.02.2018 tarihli ve 23246/9388 sayılı yazı ile sendikanın kuruluş işlemi gerçekleştirildiğini, aynı tarihli yazıyla 26.09.2013 tarihli başvurunun yeniden incelemesi sonucunda kurucu sekiz kişinin emekli oldukları ve Sendika tüzüğünde, Sosyal Güvenlik Kurumu ile kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar ile bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanların sendikaya üye olabileceğinin düzenlendiğinin anlaşılması üzerine kuruluş müracaatındaki aykırılıkların ve eksikliklerin Kanunlarda öngörülen düzenlemelere uygun olacak şekilde giderilerek bir ay içinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına gönderilmek üzere müvekkiline bildirilmesi gerektiği aksi takdirde 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunun ilgili maddelerine göre işlem tesis edileceği hususunun davalı Sendikaya bildirildiğini, belirtilen sürenin sonunda davalı Sendika tarafından, belgelerdeki eksikliklerin giderildiğine ve Tüzüğün ilgili maddelerinde kanuna uygun düzenleme yapıldığına dair bir müracaat olmadığını, Anayasa, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda emeklilerin sendika kurabileceğine ilişkin hüküm bulunmadığını ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) 87 ve 151 sayılı Sözleşmelerinde de emeklilerin sendika kurabilecekleri yolunda bir düzenlemeye yer verilmediğini ileri sürerek, davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikasının yok hükmünde sayılarak kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikası (Sendika) vekili 10.05.2018 havale tarihli cevap dilekçesinde; Tüzüğün ve kuruculara ait belgelerin 26.09.2013 tarihli yazı ekinde davacı İdareye sunulduğunu, bu şekilde müvekkili Sendikanın tüzel kişilik kazandığını ancak davacı tarafça müvekkilinin dernek olarak kabul edilerek sendikal faaliyetinin engellendiğini, müvekkili Sendikanın uluslararası sözleşmeler çerçevesinde kurulduğunu ve faaliyetine devam ettiğini, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda emeklilerin sendika olarak örgütlenmesini engelleyen bir düzenleme bulunmadığını, çalışanlar kavramının sadece faal olanları değil; aynı zamanda çalışmaktan kaynaklı hakları olan kişileri de kapsadığını, emeklilerin sosyal hak ve çıkarlarının savunulmasını engelleyen kuralların uluslararası sözleşme normlarına aykırı olduğunu, müvekkilinin emeklileri örgütlemek isteyen bir sendika olduğu için kurucularının da emeklilerden oluştuğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkeme Kararı:
6. Ankara 9. İş Mahkemesinin 20.11.2018 tarihli ve 2018/225 E., 2018/876 K. sayılı kararı ile; Anayasa, kanunlar ve uluslararası sözleşmelerde sadece çalışanların haklarından söz edildiği, sendikal örgütlenmenin, vakıf gibi etkinlik alanları sınırlı örgütlenmelerin çalışanların ihtiyaçlarını karşılamaktaki yetersizliği nedeniyle, çalışanların işverene karşı ekonomik ve sosyal çıkarlarını koruma ve geliştirme ihtiyacından doğduğu, bu ihtiyacın bir gereği olarak da çalışanların sendikal örgütlenme hakkını güvenceye bağlayan yasal düzenlemeler yapıldığı, sadece çalışanlar için getirilmiş olan sendikal haklardan bu durumda olmayanların yararlandırılmasının hakkın özüne uygun olmadığı, aktif çalışma hayatından ayrılmış olanların, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun 3. maddesinde kabul edildiği üzere, önceden bir izin almadan dernek veya vakıf gibi dayanışma örgütleri kurarak, amaçları doğrultusunda faaliyette bulunma hakları olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 47. maddesi ile özel hukuk tüzel kişiliğinin kendileri ile ilgili özel hükümleri uyarınca kazanılacağının düzenlendiği, davalı Sendikanın kuruluş tüzüğü incelendiğinde, üyeler adına toplu sözleşme yapma gibi ancak çalışanlar ile işverenler arasında yapılması mümkün olan amaçlara da yer verildiği, sendika organlarına ilişkin düzenlemelerin de 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunundaki düzenlemeye paralel şekilde yapıldığı, bu nedenle davalı Sendikanın dernek, vakıf gibi başka bir dayanışma örgütü statüsünde olduğunun da söylenemeyeceği, bu durum itibariyle davalı Sendikanın tüzel kişiliğinin 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun kapsamında devamının mümkün olmadığı, emekli sendikası kurulabileceğine ilişkin ayrı bir yasal düzenleme de olmadığı, o hâlde davalı oluşumun sendika tüzel kişiliği ile faaliyetlerini sürdürmesine yasal olanak bulunmadığı, herhangi bir sınırlama ve izne tabi olmadan, dernek veya vakıf türü örgütlenme imkanının varlığı nedeniyle bu durumun örgütlenme hakkının sınırlanması olarak değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulü ile Yeni Emekliler Birliği Sendikasının yok hükmünde sayılarak kapatılmasına karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararı :
7. Ankara 9. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 05.03.2019 tarihli ve 2019/481 E., 2019/421 K. sayılı kararı ile; iç mevzuatta çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenlemeye yer verilmekte ise de, gerek uluslararası sözleşmeler, gerek emsal yargı kararları, gerekse Sosyal Haklar Avrupa Komitesinin (SHAK), sosyal şart anlamında çalışanlar kavramını yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla sınırlı tutmaması ve bu kavramın emeklileri, evde çalışanları ve işsizleri yani çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsayacağı şeklindeki kararlarının bulunmasına göre emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğunun kabulü gerektiği gerekçesiyle davalının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin karanın bu yönlerden kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı :
9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı İdare vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 27.06.2019 tarihli ve 2019/4095 E., 2019/14387 K. sayılı kararı ile; “…Öncelikle belirtmek gerekir ki, hukukumuzda tüm bireyler örgütlenme özgürlüğüne sahiptir. Bu anlamda olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.”
Türkiye Cumhuriyetinde her birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Bununla birlikte, örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin, hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan tabiidir ki her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
Sendika hakkı da, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkanı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda AİHM’in Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü yada özel bir boyutudur.
Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmeleri’nde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Her ne kadar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 22 nci maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesi’nde; sendika kurma hakkı tarif olunurken “Herkes” ibaresi kullanılmış ise de, söz konusu düzenlemeler sadece “çalışanlar ve işverenler”in sendika kurabileceğine dair Anayasa’mızın 51 inci maddesi ile çelişmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
Nitekim Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (Gözübüyük, A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara, 2010, s.10 ; Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku, İstanbul, 2018, s.11). Anayasa ile milletlerarası andlaşmanın çatışması durumunda ise Anayasa üstün tutulmalıdır (Atar, Yavuz: Türk Anayasa Hukuku, Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası andlaşmalar ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin andlaşmalar, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, Hüseyin: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir.
Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (Narmanlıoğlu, Ünal: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, sh.40). Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyecektir.
Bu noktada, davacının, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti talebinin ve bu çerçevede dava süresinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bir hukuki işlem konusu (içeriği) itibariyle olduğu gibi meydana gelişi bakımından da emredici hukuk kurallarına aykırı bulunabilir. Meydana gelişe ilişkin emredici hukuk kuralları hukuki işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir ve bu özellikleriyle konuya (içeriğe) ilişkin olan maddi nitelikteki hükümlerden ayrılırlar. Öze ilişkin emredici hükümlere aykırılık halinde hukuki işlem şeklen mevcut ve meydana gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı hüküm ve sonuç doğurmaz. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallarına aykırılık halinde ise kurucu unsurların, örneğin irade beyanının veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukuki işlem şeklen dahi meydana gelememektedir. İşte bu değişik özellikler göz önüne alınmak suretiyle öze ilişkin emredici hükümlere aykırılık halinde mutlak butlandan ve hukuki işlemin şekli unsurlarını tespit eden emredici hukuk kurallarına aykırılık sebebiyle hukuki işlemin mevcudiyet kazanamaması halinde ise hukuki işlemin yokluğundan söz edilmektedir. Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davalar da hak düşürücü süre içinde açılmış olmaları zorunlu değildir. Yokluk halinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dahi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir.
Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı STİSK gerekse 4688 sayılı KGSTSK’da öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan kurucuların tamamı aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekli olduğundan, bu eksiklik giderilemez niteliktedir ve bu anlamda 4688 sayılı KGSTSK’nın 6’ncı maddesi ve 6356 sayılı STİSK’nın 7’nci maddesi gereğince süre verilmesi de gerekmez. Ayrıca, yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere somut olayda yok hükmünde olan bir hukuki işlem söz konusu olduğundan, bu nitelikteki davaların süreye bağlı olmadığının da kabulü gerekmektedir.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular karşısında, İlk Derece Mahkemesince, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti ile kapatılmasına karar verilmesi isabetli olduğundan, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı :
11. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 09.10.2019 tarihli ve 2019/2831 E., 2019/2213 K. sayılı kararı ile; “…Yargıtay tarafından "Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davalar da hak düşürücü süre içinde açılmış olmaları zorunlu değildir. Yokluk halinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dahi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı STİSK gerekse 4688 sayılı KGSTSK’da öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir." gerekçesi İdare Mahkemesi ve Danıştay'ın yukarıda bahsedilen kararları ile çelişmektedir. Davalı sendika idari yargının vermiş olduğu kararlarla sabit olduğu üzere, yasaya uygun olarak kurulmuştur, bu nedenle yok hükmünde sayılması hukuken mümkün değildir.
Somut olayda, davalı sendika tüzüğü "üyelik, sendikaya üye olabilecekler" başlıklı 7. maddesinde "Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, dul ve yetimler ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilir." düzenlemesi yer almakta olup, iç mevzuatımızda çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenleme yer almakta ise de, gerek yukarıda yer verilen uluslararası sözleşmeler içeriği, gerek emsal yargı kararları, gerekse “Sosyal haklar Avrupa komitesi (SHAK) ; Sosyal Şart anlamında "çalışanlar" kavramını, yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla da sınırlı tutmamıştır. Komiteye göre çalışanlar, örneğin emekliler, evde çalışanlar ve işsizler gibi çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsar" (Mesut Gülmez, Avrupa Konseyi Hukukunda Sendikal Hak Ve Özgürlükler s.97) şeklindeki kararına göre, emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğu kabulü gerekmektedir…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Gönderme Kararı :
13. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.02.2020 tarihli ve 2020/200 E., 2020/1547 K. sayılı kararı ile; “…Direnme kararında her ne kadar İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla sendikanın yasaya uygun olarak kurulduğu belirtilmiş ise de, söz konusu kararlar sendikanın kuruluş evrakının ... tarafından teslim alınmaması ve başvurunun reddi işleminin iptaline ilişkin olduğundan, anılan kararlar sendikanın T.C. Anayasası, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu hükümlerine uygun olarak kurulduğu hukuki sonucunu doğurmamaktadır. Nitekim bu husus adli yargının görev alanına dahildir.
Diğer taraftan bozma ilâmında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere, T.C. Anayasası’nın 51 inci maddesinde açık bir şekilde sadece “çalışanlar ve işverenler” tarafından sendika kurma hakkının kullanılabileceğinin belirtildiği, Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmelerin çatışması durumunda normlar hiyerarşisi ilkeleri gereği en üst norm olan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği, buna mukabil direnme kararında somut uyuşmazlıkta T.C. Anayasası’nın 51 inci maddesinin hangi hukuki sebep ile uygulanmadığına dair hiçbir gerekçenin yer almadığı görülmektedir.
Açıklanan bu hususlar doğrultusunda Dairemizin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının usul ve kanuna uygun olduğu anlaşıldığından, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi gerekmiştir.” gerekçesiyle dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda;
1- İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 11. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinde sendika kurma hakkı tarifi sırasında “herkes” ibaresi kullanılırken, 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Şartında yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabileceğinin ifade edilmesi ve yine Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenlerin” sendika kurabileceğine dair düzenleme bulunduğu, bununla birlikte Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 07.05.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü karşısında uluslararası sözleşme ile Anayasanın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasada yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanmasının gerekip gerekmediği,
2- Anayasada yer alan düzenlemenin öncelikle uygulanmasının gerektiğinin kabulü hâlinde; sendika kurma hakkına sadece aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanların mı sahip olduğu ve burada varılacak sonuca göre çalışmaya dayalı hakları kullanan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının bulunup bulunmadığı, buna göre emekliler tarafından kurulduğu anlaşılan davalı sendikanın 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile davalı sendikanın yok hükmünde olup olmadığı ve bu nitelikteki davaların süreye bağlı olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden;
15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (2709 sayılı Anayasa/Anayasa) 11. maddesi; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” şeklinde düzenlenmiş olup bu madde ile Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü vurgulanmıştır.
16. 2709 sayılı Anayasanın 13. maddesinde yer alan; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” şeklindeki hüküm ile de temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına dair hususlar düzenlenmiştir.
17. Ayrıca Anayasanın 33. maddesi aynen; “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.
Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir. Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.” şeklindedir.
18. Diğer taraftan 2709 sayılı Anayasanın 51. maddesinde yer alan; “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.
Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/5 md.)
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz.” şeklindeki hüküm ile sendika kurma hakkı ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
19. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkının düzenlendiği Anayasanın 53. maddesi ise;
“İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.
(Ek fıkra: 23/7/1995-4121/4 md.; Mülga üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.)
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.)
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.” şeklindedir.
20. Anayasanın 54. maddesi de; “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.
Grev hakkı ve lokavt iyiniyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
(Mülga üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/7 md.)
Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.
Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.
Yüksek hakem kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
(Mülga yedinci fıkra: 7/5/2010-5982/7 md.)
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiç bir şekilde engellenemez.” şeklinde olup grev hakkı ve lokavt düzenlenmiştir.
21. Yine Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası; “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” şeklinde hüküm içermektedir.
22. Bu aşamada ülkemiz tarafından onaylanan ve dava konusu ile ilgili olan uluslararası sözleşme hükümlerine değinmekte yarar bulunmaktadır.
23. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 2. maddesine göre; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”
24. 87 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 10. maddesine göre ise; “Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.”
25. Diğer taraftan Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesi ile de çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler öngörülmüştür.
26. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi ise; “Âkit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi; taahhüt ederler.” şeklinde düzenlenmiştir.
27. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrasına göre;
“Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.”
28. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre de; “Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz.”
29. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesinin birinci fıkrasına göre ise; “Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.”, aynı maddenin ikinci fıkrasına göre de; “Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez.”
30. Uluslararası sözleşme hükümleri bu şekilde ortaya konulduktan sonra kanuni düzenlemelerin açıklanması gerekmektedir.
31. 4857 sayılı İş Kanununun (4857 sayılı Kanun) 2. maddesi; “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.
İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve meslekî eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.
İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür.
(Ek fıkra: 23/7/2010-6009/48 md.; Mülga dördüncü fıkra: 20/6/2012-6331/37 md.)
İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir. İşveren vekilinin bu sıfatla işçilere karşı işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumludur.
Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz.” şeklinde düzenlenmiş olup işçi ve işveren kavramı açıklanmıştır.
32. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 sayılı Kanun) 1. maddesinde Kanunun amacı “Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” şeklinde belirtilmiştir.
33. 6356 sayılı Kanunun 2. maddesinde de sendika kavramı “İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar”, toplu iş sözleşmesi kavramı ise “İş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşme” olarak tanımlanmıştır.
34. Aynı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasında da fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
35. Yine 6356 sayılı Kanunun 19. maddesinin 6. fıkrası ile; Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alarak işten ayrılan işçilerin sendika üyeliğinin sona ereceği, ancak çalışmaya devam edenler ile kuruluş ve şubelerinin yönetim, denetleme ve disiplin kurullarındaki görevleri sırasında yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alanların üyeliğinin, görevleri süresince ve yeniden seçildikleri sürece devam edeceği hüküm altına alınmıştır.
36. Ayrıca kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanacağı öngörülen 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun (4688 sayılı Kanun) 1. maddesinde düzenlenen Kanunun amaçları arasında, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetlerine dair usul ve esasları düzenlemek olduğu ifade edilmiştir.
37. Aynı Kanun’un 4. maddesinde ise, sendikaların hizmet kolu esasına göre, Türkiye çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
38. Öte taraftan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 47. maddesi;
“Başlıbaşına bir varlığı olmak üzere örgütlenmiş kişi toplulukları ve belli bir amaca özgülenmiş olan bağımsız mal toplulukları, kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.
Amacı hukuka veya ahlâka aykırı olan kişi ve mal toplulukları tüzel kişilik kazanamaz.” şeklindedir.
39. Yine aynı Kanun’un 59. maddesi; “Dernekler, kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülkî amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar.
Kuruluş bildiriminin içeriği ve gerekli belgelerin nelerden ibaret olduğu, yönetmelikte gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir
40. Bununla birlikte 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun (5253 sayılı Kanun) 1. maddesi ile Kanunun kapsam ve amacının “Dernekler, dernek şube veya temsilcilikleri, federasyonlar, konfederasyonlar, merkezleri yurt dışında bulunan dernekler ve vakıflar ile diğer kâr amacı gütmeyen kuruluşların Türkiye'deki şube veya temsilciliklerinin yasak ve izne tâbi faaliyetlerini, yükümlülüklerini, denetimlerini ve uygulanacak cezalar ile bunlara ilişkin diğer hususları düzenlemek” olduğu vurgulanmıştır.
41. Aynı Kanunun 3. maddesinde yer alan; “Fiil ehliyetine sahip gerçek veya tüzel kişiler, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir.
Ancak, Türk Silâhlı Kuvvetleri ve kolluk kuvvetleri mensupları ile kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri hakkında özel kanunlarında getirilen kısıtlamalar saklıdır.
(Ek fıkra:27/12/2020-7262/12 md.) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş veya affa uğramış olsa bile; 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanununda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından mahkûm olanlar derneklerin genel kurul dışındaki organlarında görev alamazlar. Dernek organlarına seçildikten sonra yukarıdaki suçlardan mahkûm olanların görevi sona erer. Yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı verildiği takdirde bu fıkra hükümleri uygulanmaz.
Onbeş yaşını bitiren ayırt etme gücüne sahip küçükler; toplumsal, ruhsal, ahlakî, bedensel ve zihinsel yetenekleri ile spor, eğitim ve öğretim haklarını, sosyal ve kültürel varlıklarını, aile yapısını ve özel yaşantılarını korumak ve geliştirmek amacıyla yasal temsilcilerinin yazılı izni ile çocuk dernekleri kurabilir veya kurulmuş çocuk derneklerine üye olabilirler.
Oniki yaşını bitiren küçükler yasal temsilcilerinin izni ile çocuk derneklerine üye olabilirler ancak yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar.
Çocuk derneklerine onsekiz yaşından büyükler kurucu veya üye olamazlar.” şeklindeki hüküm ile dernek kurma hakkı düzenlenmiştir.
42. Somut olayda; davalı sendikanın ilk kuruluş belgesi, davacı İdareye 26.09.2013 tarihli dilekçe ile teslim edilmiş ancak davacı İdare tarafından davalı Sendikanın kuruluş işlemleri gerçekleştirilmemiştir. Kuruluş talebinin reddi işleminin iptali için davalı Sendika tarafından idari yargıda açılan dava sonucunda Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı kararı ile sendikaların kuruluşunun izin sistemine tabi olmadığı gerekçesiyle idari işlemin iptaline karar verilmiş ve bu karar Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onanmıştır. Bu aşamadan sonra davacı İdare tarafından 14.02.2018 tarihinde davalı Sendikanın kuruluş işlemleri gerçekleştirilmiş ancak aynı yazıyla Sendikanın çalışanlar tarafından kurulmadığı gerekçesiyle bu eksikliğin giderilmesi için bir aylık süre verilmiş ve anılan eksiklik giderilmediği için eldeki dava açılmıştır.
43. Davalı Sendika, Tüzüğünün 1. maddesinde sendikanın adının “Yeni Emekliler Birliği Sendikası” olduğu belirtilmiştir.
44. Tüzüğün “üyelik” başlıklı 3. maddesi; “Sendikaya üyelik; herhangi bir Sosyal Güvenlik Kurumu ile kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanları kapsar.”, “sendikaya üye olabilecekler” başlıklı 7. maddesi ise; “Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilirler.” şeklinde düzenlenerek davalı Sendikanın üyelerinin aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerden oluşacağı ifade edilmiştir.
45. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle temel hak ve hürriyetlerin kullananlar yönünden sınıflandırılması hususuna değinmekte yarar bulunmaktadır.
46. Temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak veya onları kullanmak bakımından herkes aynı konumda değildir. Bazı temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için sadece insan olmak yeterli iken, diğer bazı temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için vatandaş olmak gerekir. Keza, bazı temel hak ve hürriyetlerden ise sadece belirli kategorilerde bulunan kişiler yararlanabilir. Nihayet, temel hak ve hürriyetlerden yararlanma bakımından yabancılar apayrı bir durumda bulunurlar (Gözler, K: Türk Anayasa Hukuk Dersleri 2011, s. 119).
47. Anayasa’da bulunan pek çok temel hak ve hürriyet, özellikle “Kişinin Hak ve Ödevleri” kişinin hakları ve ödevleri başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde bulunan temel hak ve hürriyetlerin çoğu, vatandaş-yabancı ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlara tanınmıştır. Bu temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için insan olmak yeterlidir. Ayrıca başka bir şart aranmaz. Anayasada bu temel hak ve hürriyetler düzenlenirken “her insan” denmemiş onun yerine aynı anlamda olan “herkes” ifadesi kullanılmıştır.
48. Nitekim, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olup yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı herkese tanınmıştır. Yine Anayasa da yer alan kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, haberleşme hürriyeti, dernek kurma hürriyeti, hak arama hürriyeti, çalışma ve sözleşme hürriyeti ve sosyal güvenlik hakkı gibi temel hak ve hürriyetlerden herkesin yani bütün insanların yararlanabileceği kabul edilmiştir.
49. Öte yandan Anayasanın ikinci kısmının “Siyasi Hak ve Ödevler” başlıklı dördüncü bölümünde düzenlenen seçme ve seçilme hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı sadece vatandaşlara tanınmıştır.
50. Dolayısıyla sadece vatandaşlara tanınan temel hak ve hürriyetleri hâliyle vatandaş olmayan yabancılar kullanamaz. O hâlde siyasi haklardan yabancıların yararlanmaması kural, yararlanabilmesi ise istisnayı teşkil eder. O nedenle yabancıların kullanabileceği siyasi hakların Anayasa tarafından açıkça öngörülmesi gerekir. Örneğin, Anayasanın 74. maddesinde düzenlenen ve bir siyasi hak olan dilekçe hakkı, karşılılık esasına uygun olmak şartıyla yabancılar tarafından kullanılmasına izin verilmiştir.
51. Ayrıca bazı temel hak ve hürriyetler sadece belirli kategoride bulunan kişilere tanınmıştır.
52. Bundan başka 17.10.2011 tarihli ve 24556 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkındaki Kanunu’nun (4709 sayılı Kanun) 2. maddesiyle değişik 2709 sayılı Anayasanın 13. maddesiyle temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hüküm altına alınmış olup bu düzenleme genel sınırlandırma sebeplerine yer vermeyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin sistemine de uygundur.
53. 2709 sayılı Anayasa temel hak ve hürriyetlerin ancak Anayasa’da belirtilen şartlarla sınırlanabileceğini öngörmüş, böylece sınırlamanın da bazı sınırlarını kabul etmiştir.
54. Sınırlama, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olmak zorundadır. Bu şart özellikle Anayasa’nın temel hak ve hürriyetler için ek güvenceler belirtmiş olması durumunda önem kazanmaktadır. Gerçekten Anayasa, bir çok hâllerde sadece bir hak veya hürriyeti tanımakla yetinmemiş; aynı zamanda kanun koyucunun, o hak veya hürriyeti düzenlerken yapamayacağı hususları da belirtmiştir. Anayasa’nın 51. maddesinde yer alan sendika kurma hakkıyla ilgili düzenlemelerde bu şekildedir.
55. Dolayısıyla Anayasa’daki ek güvencelere aykırı bir kanuni düzenleme mümkün değildir. Ayrıca sınırlamanın Anayasanın sadece sözüne değil ruhuna yani Anayasanın bütününe ve ondan çıkan temel anlama da aykırı olmaması gerekir.
56. Anayasa Mahkemesinin 25.12.2008 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2006/142 E., 2008/148 K. sayılı kararı ile de kanuni sınırlamanın ancak Anayasanın ilgili maddesinde o hürriyet için öngörülmüş olan sınırlama sebeplerine dayanılabileceği kabul edilmiştir.
57. Bununla birlikte bir temel hak ve hürriyetin doğrudan doğruya Anayasa tarafından öngörülen sınırları bulunabilir. Bunlar hakkın tanımında yer alır ve onun Anayasal sınırlarını oluştururlar. Diğer bir anlatımla Anayasa, hakkı ancak o sınırlar içerisinde tanıyabilir.
58. Anayasanın 51. Maddesinin birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usullerin kanunda gösterileceği ifade edildikten sonra, dördüncü fıkrada işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırlarının gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenleneceği vurgulanmıştır.
59. Görüldüğü üzere, Anayasa tarafından sendika kurma hakkı, belirli kategoride bulunan kişilere, yani sadece çalışanlara ve işverenlere tanınmıştır. Dolayısıyla Anayasa sendika kurma hakkını, çalışanlar ve işverenler tarafından kullanılabilmesi sınırı ile tanıyıp düzenleme yoluna gitmiştir.
60. Diğer taraftan sendikal haklarla ilgili en önemli ILO Sözleşmelerinden olan 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 2. maddesi; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.” şeklinde düzenlenmiş olup sözleşmenin istihdam biçimlerine, statülerine ve yaptıkları işin niteliğine bakılmaksızın tüm çalışanları kapsadığı açıktır.
61. Yine 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 10. maddesiyle sözleşmede geçen örgüt teriminin, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade ettiği vurgulanmıştır.
62. Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesinde ise; çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler bulunmaktadır.
63. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi ile, sözleşmenin taraflarının çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi taahhüt ettiği belirtilmiştir.
64. Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği gibi, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmelerinde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartında yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açıkça ifade edilmiştir.
65. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesi ve Ekonomik, Siyasal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinde; sendika kurma hakkı tarif olunurken “herkes” ifadesi kullanılmışken Anayasanın 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenler”in sendika kurabileceği vurgulanmıştır.
66. Anayasa’nın “Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralı olduğu ve kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
67. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasında ise, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
68. Zira Anayasanın şekli ve maddi üstünlüğü bulunmaktadır. Devletin tüm organlarının varlığı ve yetkilerinin kaynağı Anayasadır. Anayasa kuralları eşdeğerdedir ve hiçbirinin diğerine mutlak üstünlüğü yoktur. Böyle olunca, bir Anayasa hükmü ile uluslararası sözleşme hükmü çatıştığında, Anayasanın uluslararası hukuka yollama yapan hükmü üstün sayılıp, uluslararası sözleşme ile çatışan hükmü ihmâl etmek demek, Anayasa kuralları eşdeğer değil sonucunu doğurur (Atay, E. Ethem: Uluslararası Antlaşmaların İç Hukuktaki Yeri ve İdareyi Bağlayıcılığı, Hukuk Kurultayı 2000, s.412).
69. Diğer taraftan hukuk normları arasında ve buna paralel olarak bu normları koyan organlar arasında bir hiyerarşi vardır. Anayasa kanundan üstündür; çünkü kanunu Meclisin adi çoğunluğu, Anayasayı ise kurucu iktidar koymuştur ve ancak tali kurucu iktidar, yani Meclisin üçte ikilik nitelikli çoğunluğu değiştirebilir. Öte yandan, uluslararası sözleşme ile kanun arasında hiyerarşi kurulamaz; çünkü her ikisi de Meclisin adi çoğunluğuyla kabul edilirler. O hâlde uluslararası sözleşmelere kanun üstü bir değer atfedilemez (Gözler, K.: Milletlerarası Andlaşmalara Kanun Üstü Bir Değer Tanınabilir mi?, 2004).
70. Bu itibarla; Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (Gözübüyük, A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara 2010, s. 10; Teziç, E.: Anayasa Hukuku, İstanbul 2018, s.11). Anayasa ile uluslararası sözleşmenin çatışması durumunda Anayasa üstün tutulmalıdır (Atar, Y.: Türk Anayasa Hukuku Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası sözleşmeler ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin sözleşmeler, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, H.: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
71. Öte yandan, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası gereğince temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyeceği için bu sözleşmelerin Anayasa ile birlikte yorumlanması gerekir. Bu husus Hukuk Genel Kurulunun 25.05.2005 tarihli ve 2005/9-320 E., 2005/355 K. sayılı kararı ile de benimsenmiştir.
72. Gelinen noktada Anayasa’nın 51. maddesi ile uyumlu kanuni düzenlemeler ele alınarak değerlendirilmelidir.
73. 4857 sayılı İş Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrası ile işçi; bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi, işveren ise; işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar olarak tanımlanmıştır.
74. 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinde sendika kavramının, işçilerin ve işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar olarak tanımlandığı, aynı Kanun’un 6. maddesinin birinci fıkrasında ise; fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu açıkça ifade edilmiştir.
75. Bununla birlikte 4688 sayılı Kanun’un 4. maddesinde; sendikaların hizmet kolu esasına göre, ülke çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
76. 6356 sayılı Kanun bakımından işçi sayılanlar İş Kanununda belirtilenden daha geniştir. Buna göre; öncelikle iş sözleşmesine dayanarak çalışanlar işçidir. Bu konuda iş sözleşmesinin türünün de bir önemi yoktur. Bunun yanında, ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre mesleki faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de 6356 sayılı Kanun uygulaması bakımından işçi sayılır ve sendika kurucusu olabilir. Böylelikle 6356 sayılı Kanun uygulamasındaki işçi sayılanlar sadece iş sözleşmesine dayanarak çalışanlarla sınırlı tutulmamış ve konusu iş görme olan bazı sözleşmelerle çalışanlar da işçi sayılarak bunların da sendika kurmalarına olanak sağlanmıştır (Ekmekçi Ö.: Toplum İş Hukuku Dersleri 2018, s.51).
77. Bu itibarla; 6356 sayılı Kanun, işçi ve işveren sendika kurucularında sadece fiilen çalışma koşulunu yeterli görmektedir. Hem işçi hem de işveren gerçek ve tüzel kişilerde aranan bu koşul, işçiler gibi gerçek kişi işveren sendikası kurucularında da fiilen devam etmekte olan bir çalışmayı anlatmaktadır. Eklemek gerekir ki, kamu görevlileri sendikası kurucu olmak için en az iki yıldan beri kamu görevlisi olarak çalışmayı gerekli görmüştür (Demir F.: Sendikaların Kuruluş ve İşleyişi, Çalışma ve Toplum Dergisi 2013, 39. sayı, s.4,29).
78. O hâlde sendika kurucusu olacak kişinin fiilen çalışıyor olması gerekir. Fiilen çalışması olmayan kişilerin sendika kurucusu olabilmesi mümkün değildir (Ekmekçi Ö.: Toplum İş Hukuku Dersleri 2018, s.52).
79. Ayrıca, 6356 sayılı Kanunun 19. maddesinin 6. fıkrası ile; Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alarak işten ayrılan işçilerin sendika üyeliğinin sona ereceği, ancak çalışmaya devam edenler ile kuruluş ve şubelerinin yönetim, denetleme ve disiplin kurullarındaki görevleri sırasında yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alanların üyeliği, görevleri süresince ve yeniden seçildikleri sürece devam edeceği hüküm altına alınarak sendika üyesi olabilmek için çalışma şartının arandığı
hususu vurgulanmıştır.
80. Bilindiği üzere çalışanların sendika kurabileceği yönündeki Anayasa hükmünün daraltılarak fiilen çalışma düzeyine indirgendiği, bu durumun geçici işsiz kalanlar, kayıt dışı çalışanlar ya da bağımlı çalışmayan kişiler yönünden örgütlenme hakkına aykırı olduğu, bu durumun Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle çeliştiği, mevcut kuralın Anayasa’nın 51. ve 90. maddelerine aykırı olduğu belirtilerek 6356 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrası ile diğer bazı maddelerin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonucunda, Anayasa Mahkemesi 11.11.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2013/1 E., 2014/161 K. sayılı kararı ile; “…Kanun'un 6. maddesinde, fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip oldukları belirtilmiş olup "fiilen çalışan" ibaresi, dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Sendikalar, çalışanlar ve işverenlerin hak ve menfaatlerini korumak amacıyla, yine bunların üretimden gelen güçlerine dayanarak faaliyet gösteren örgütlü yapılardır. Bireysel olarak zayıf durumda bulunan çalışanlar, örgütlenmek ve sendikalaşmak suretiyle işveren karşısındaki pazarlık güçlerini artırmakta, gerek hak ve menfaatlerinin korunmasında gerekse sorunlarının çözümünde etkin bir konum elde etmektedirler. Sendika kurma hakkının düzenlendiği Anayasa'nın 51. maddesinin birinci fıkrasında "Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz." denilmektedir. 6356 sayılı Kanun'un 2. maddesinde sendikalar "işçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar" olarak tanımlanmışlardır. Söz konusu tanımda "işçi" kavramına yer verilmiş olup bir kişinin işçi olarak kabulü için çalışıyor olması gerekmektedir. Nitekim Anayasa'nın 51. maddesinin birinci fıkrasında da bu hak açıkça çalışanlara tanınmış bir hak olarak kabul edilmiştir. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 51. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir…” gerekçesiyle 6356 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığı yönünde karar vermiştir.
81. Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir. Zira, Anayasa Mahkemesinin 11.11.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2013/1 E., 2014/161 K. sayılı kararı da bu yöndedir.
82. Uyuşmazlığın çözümüne yönelik olmak üzere son olarak, dernek kurma hakkı ile toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı üzerinde durmak gerekir.
83. Anayasanın 33. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olup bu madde ile tüm bireylere kendi menfaatlerini korumak için kendilerini temsil eden bir toplu teşekkül oluşturarak bir araya gelebilme özgürlüğü diğer bir anlatımla örgütlenme özgürlüğü tanınmıştır.
84. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyetinde her bir birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Ancak örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
85. Sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk hâlinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
86. Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 12.11.2008 tarihi ve 34503/97 Başvuru Numaralı Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü ya da özel bir boyutudur.
87. Bununla birlikte, sendika hakkı çalışanların hak ettikleri sosyal haklara ulaşmaları için bir araç olarak nitelendirilebilir. Sendika hakkının, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarıyla perçinlenmesi gerekir.
88. Toplu iş sözleşmesi, işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesi ile ilgili hükümleri düzenlemek için yapılan, tarafların karşılıklı hak ve borçlarını, toplu iş sözleşmesinin uygulanmasını ve denetimi ile uyuşmazlıkların çözüm yollarına ilişkin hükümleri de içerebilen yazılı bir sözleşmedir.
89. İşçiler ile işverenlere karşılıklı olarak ekonomik, sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla tanınan toplu iş sözleşmesi yapma hakkı, işçiler tarafından sendikalar aracılığı ile kullanılmaktadır.
90. Grev ise, işçilerin topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarıdır.
91. Anayasa’nın 53. maddesinin birinci fıkrasında; işçiler ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin beşinci fıkrasında ise; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin toplu sözleşme yapma hakkına sahip olduğu vurgulanmıştır.
92. Yine Anayasa’nın 54. maddesinin birinci fıkrası ile; toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde işçilerin grev hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
93. Toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, s.40).
94. Toplu iş sözleşmesi ve grev haklarından birinin dâhi yokluğunda sendika faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde işlemesinden söz edilemez.
95. Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip olması durumunda dâhi toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramaz. Zira, emeklilerin grev hakkını gerçekleştirebilecek niteliği bulunmamasının yanı sıra Anayasa tarafından grev hakkı sadece işçilere tanınmıştır.
96. Ayrıca, toplu iş sözleşmesinin taraflarının işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverenler olması, toplu iş sözleşmesinin işçiler ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla yapılması ve emekli maaşının esasını oluşturan prim oranı, asgari işçilik oranı gibi hususların işveren tarafından belirlenememesi karşısında toplu iş sözleşmesi hakkının da emekliler tarafından verimli şekilde kullanılamayacağının kabulü gerekir.
97. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17.05.2018 tarihi ve 31846/08 Başvuru Numaralı Tüm Emekliler Sendikası/Türkiye kararı ile; başvuranın ulusal mahkemeler tarafından hakkında verilen faaliyetten men ve kapatma kararıyla dernek kurma özgürlüğü ile sendika kurma hakkının ihlâl edildiğini, bununla birlikte ulusal mahkemelerce daha önce verilen ve kesinleşen iki ayrı karar bulunması nedeniyle de kesin hüküm gücü ilkesinin ihlâl edildiğini ileri sürmesi üzerine hukuki güvenlik ile ilgili şikâyet bakımından; başvuranın ulusal mahkemeler önündeki yargılama sırasında bahsi geçen kesinleşmiş iki karara atıfta bulunmadığı, ayrıca karar düzeltme talebinin de olmadığı gerekçesiyle söz konusu şikâyetin iç hukuk yollarının tükenmemesi nedeniyle reddedildiği, sendika özgürlüğü ile ilgili şikâyet bakımından ise; 6356 sayılı Kanun’da, sendikanın işçiler veya işverenler tarafından meydana getirilen tüzel kişiliğe sahip kuruluş olarak tanımlandığının tespit edildiği, bu nedenle ulusal mahkemelerin yalnızca 6356 sayılı Kanun’un gereklerine riayet edilerek kurulmuş olan toplulukların böyle bir unvanı kullanabilecekleri ve ne çalışan ne serbest meslek sahibi ne de işveren olmaları nedeniyle başvuran kuruluşun kurucularının bu unvanı kullanmalarına izin verilmediği değerlendirmesinde bulundukları, mevcut davada olduğu gibi bir dernek ya da sendika kurulması konusunda, yetkili makamlarca bazı formalite ve koşulların gerekli tutulabileceğinin kabul edilmesi gerektiği, başka bir ifadeyle iç hukukun herhangi bir grubun kendi kuruluşu ve faaliyetlerinin devamı için riayet etmesi gereken biçim ve esasa ilişkin bir dizi gereklilikler öngörmesinin bir sorun teşkil etmediği, yetkili makamlarca başvurana dayatılan sınırlamanın, esasen üyelerinin ortak menfaat doğrultusunda birlikte hareket etme ehliyetiyle değil sendika unvanıyla ilgili olduğu, bu bağlamda ulusal mahkemelerin 5253 sayılı Dernekler Kanunu uyarınca sendika kurmak isteyen emeklilerin önünde dernek kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığını belirtmeye özen gösterdiklerinin gözlemlendiği, sendika unvanının, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması yönünden şart olmadığı, netice itibariyle başvuran kuruluşun kurucularının başka bir isim alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebileceği gerekçesiyle söz konusu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedildiği görülmektedir.
98. Yukarıda aktarılan karardan açıkça anlaşılacağı üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; sendika kurma hakkının yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanınmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinde yer alan dernek kurma ve toplantı özgürlüğü hakkını ihlâl etmediği, sendika kurmak isteyen emeklilerin başka bir isim alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebileceği, sendika unvanının, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması bakımından şart olmadığı sonucuna varmış ve başvurunun kabul edilemez olduğu yönünde karar almıştır.
99. Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde; şekli ve maddi anlamda üstünlüğü bulunan Anayasanın normlar hiyerarşisinde en üst sırada olduğu, kanunların temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerle farklı hükümler içermesi durumunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağı yönündeki Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmeler arasında farklı hükümler bulunması hâlinde uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı şeklinde yorumlanamayacağı; bu itibarla, Anayasa'nın, sendika kurma hakkını yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanıdığı dikkate alındığında, bu kapsamda bulunmayan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının Anayasal bir dayanağının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
B. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden;
100. 6356 sayılı Kanunu’nun “Kuruluş Usulü” başlıklı 7. maddesinde yer alan düzenlemelere göre;
“(1) Kuruluşlar, kurucularının kuruluşun merkezinin bulunacağı ilin valiliğine dilekçelerine ekli olarak kuruluş tüzüğünü vermeleriyle tüzel kişilik kazanır. Sendikalar için kurucuların kurucu olabilme şartlarına sahip olduklarını ifade eden yazılı beyanları; üst kuruluşlar için ilgili kuruluşların genel kurul kararları dilekçeye eklenir.
(2) Vali, tüzük ve kurucuların listesini on beş gün içerisinde Bakanlığa gönderir. Bakanlık; kuruluşun adını, merkezini ve tüzüğünü on beş gün içinde resmî internet sitesinde ilan eder.
(3) Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş şartlarının sağlanmadığının anlaşılması hâlinde ilgili valilik kanuna aykırılık veya eksikliklerin bir ay içinde giderilmesini ister. Bu süre içinde kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmemesi hâlinde, Bakanlığın veya ilgili valiliğin başvurusu üzerine mahkeme, gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç iş günü içinde kuruluşun faaliyetinin durdurulmasına karar verebilir. Mahkeme kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir.
(4) Tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmesi üzerine mahkeme durdurma kararını kaldırır. Verilen süre sonunda tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmemesi hâlinde ise mahkeme kuruluşun kapatılmasına karar verir.”
101. Kamu görevlileri sendikalarının kuruluş işlemleri de, 4688 sayılı Kanunu’nun 6. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrası; “Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.”, üçüncü fıkrası; “Sendikanın kurucuları; sendika tüzüğü ve kamu görevlisi olduklarını gösterir belge ile sendikayı ilk genel kurula kadar sevk ve idare edeceklerin isimlerini kuruluş dilekçelerinin ekinde sendika merkezinin bulunacağı ilin valiliğine vermek zorundadırlar.” beşinci fıkrası ise; “Yukarıda anılan belge ve tüzüklerin ilgili valiliğe verilmesi ile sendika veya konfederasyon tüzel kişilik kazanır.” şeklindedir.
102. 4688 sayılı Kanunun 6. maddesinin yedinci ve sekizinci fıkralarına göre de; “Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşmediğinin anlaşılması halinde, ilgili valilik eksikliklerin bir ay içinde tamamlanmasını ister. Tamamlanmadığı takdirde sendika veya konfederasyonun faaliyetinin durdurulması için ilgili valilik bir ay içinde iş mahkemesine başvurur. Mahkeme, kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir. Verilen süre sonunda tüzük ve belgeler kanuna uygun hale getirilmemişse, mahkeme sendika veya konfederasyonun kapatılmasına karar verir.”.
103. Görüldüğü üzere, Anayasamızda ve 4688 sayılı Kanun’da açıkça ifade edildiği gibi, sendikaların önceden izin almaksızın serbestçe kurulabileceği hususu tartışmasızdır.
104. Ayrıca 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 2. maddesinde de, çalışanlar ve işverenlerin önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurabileceği belirtilmiştir.
105. O hâlde davacının, davalı Sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti talebinin ve bu çerçevede dava süresinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
106. Bir hukuki işlem konusu (içeriği) itibariyle olduğu gibi, meydana gelişi bakımından da emredici hukuk kurallarına aykırı bulunabilir. Meydana gelişe ilişkin emredici hukuk kuralları hukuki işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir ve bu özellikleriyle konuya (içeriğe) ilişkin olan maddi nitelikteki hükümlerden ayrılırlar. İçeriğe ilişkin emredici hükümlere aykırılık hâlinde hukuki işlem şeklen mevcut ve meydana gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı hüküm ve sonuç doğurmaz. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallarına aykırılık hâlinde ise kurucu unsurların, örneğin irade beyanının veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukuki işlem şeklen dahi meydana gelememektedir.
107. Hükümsüzlük hâlleri, yokluk ve butlan olarak iki alt kategoride ele alınabilir.
108. Kavram olarak yokluk; bir hukuki işlemin doğabilmesi için öngörülen ve kurucu nitelikte olan emredici hükümlere aykırılık hâlidir. Bu aykırılık, işlemin unsurlarında eksikliğe yol açar ve işlemi "yokluk" ile sakat hâle getirir. Yok sayılan işlem, şeklen dahi meydana gelmemiştir. Yokluk, bunu ileri sürme konusunda hukuki menfaati bulunan herkes tarafından her zaman ileri sürülebilir ve tespit ettirilebilir, hâkim tarafından da resen dikkate alınır.
109. Butlan ise; bir işlemin, konusuna ilişkin emredici hükümlere aykırı olması hâlidir. Eş söyleyişle, bir işlemin konusu; kanuna, ahlâka, adaba, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı ya da, imkânsız ise, bu işlem batıldır. Yokluktaki gibi, butlanda da kesin geçersizlik söz konusudur; hâkim bunu resen göz önünde bulundurur ve herkes bu geçersizliği, iptal davasında öngörülen üç aylık süreyle bağlı olmaksızın ileri sürebilir ve tespit ettirebilir. Yokluk ve butlan arasında sonuçları değil, sebepleri bakımından farklılık bulunmaktadır (Bilgili F., Demirkapı E.: Şirketler Hukuku, 2012, s.190).
110. Dolayısıyla içeriğe ilişkin emredici hükümlere aykırılık hâlinde mutlak butlandan; hukuki işlemin şekli unsurlarını tespit eden emredici hukuk kurallarına aykırılık sebebiyle hukuki işlemin mevcudiyet kazanamaması hâlinde ise hukuki işlemin yokluğundan söz edilmektedir. Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davaların da hak düşürücü süre içinde açılması zorunlu değildir. Yokluk hâlinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dâhi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir.
111. Yokluk hâlinin resen göz önünde bulundurulacağı, herkesin bu geçersizliği ileri sürebileceği ve hukuken yok olan işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanamayacağı hususu Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2008 tarihli ve 2008/11-246 E., 2008/239 K. ile 02.03.2014 tarihli ve 2013/11-1048 E., 2014/430 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
112. Öte yandan kurucuların tamamı aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler olduğundan, bu eksiklik giderilemez nitelikte olup bu anlamda 4688 sayılı Kanun’un 6. maddesi ve 6356 sayılı Kanun’un 7. maddesi gereğince süre verilerek tamamlanması da mümkün değildir.
113. Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı Sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden davalı Sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir
114. Davacı İdare tarafından davalı Sendikanın kuruluş işlemlerinin gerçekleştirilmemesi üzerine kuruluş talebinin reddi işleminin iptali için davalı Sendikanın idari yargıda açılan dava sonucunda Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli ve 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı olup sendikaların kuruluşunun izin sistemine tabi olmadığı gerekçesiyle idari işlemin iptaline dair verilen ve Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onanan kararının ise, Sendikanın kuruluş evrakının davacı İdare tarafından teslim alınmaması ve başvurunun reddi işleminin iptaline ilişkin olduğundan, anılan kararın Sendikanın Anayasa, 6356 sayılı Kanun ve 4688 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak kurulduğu hukuki sonucunu doğurmadığı, nitekim bu hususun adli yargının görev alanına dâhil olduğu açıktır.
115. Yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere somut olayda yok hükmünde olan bir hukuki işlem söz konusu olduğundan, bu nitelikteki davaların süreye bağlı olmadığının da kabulü gerekmektedir.
116. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, sendika kurma hakkının temel bir hak olduğu, temel hakkın da yok hükmünde sayılamayacağı sadece Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde sayılan durumlarda sınırlamaya tabi tutulabileceği, sendika kurma hakkının öznesinin iç hukuk normu hâline gelen ve Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi hükümlerine göre kendi çıkarlarını korumak için “herkes” olduğu, her ne kadar Anayasa’nın 51. maddesindeki düzenleme gibi 87 sayılı ILO Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartında “çalışanlar ve işverenler” kavramına yer verilmiş ise de, bu sözleşmeleri denetlemekle görevli komitelerin, “çalışanlar” kavramına çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de girdiğini belirttiği, Anayasa’nın 51. maddesinde sendika kurma hakkının çalışanlara ve işverenlere tanınmasına rağmen aynı maddenin ikinci fıkrasında yasak kapsamında olan kişi ve mesleklerin sayılmadığı, nitekim yargı kararları ile bu kapsama girmeyen çiftçi ve üreticilerin sendika kurabileceğinin kabul edildiği, Anayasa’nın yasak öngörmemesi nedeniyle sözleşmeye uygun yorumlanması gerektiği, temel hakkın genişletilmesinin bir çatışma olarak değerlendirilemeyeceği, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası ile temel haklara ilişkin sözleşmelere üstünlük tanınması ve Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulamayacağı nedeniyle uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerektiği, Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı gerekçesiyle uluslararası sözleşmenin uygulanmamasının, uluslararası sözleşmenin Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi anlamına geldiği, sendika kurma hakkının temel bir hak olduğu, toplu pazarlık yapma ve grev hakkının ise bu hakkın sonuçları olduğu ve sonuçlarının sınırlandırılabileceği, burada “menfaat” ölçütünün esas alınması gerektiği, emeklilerin de çalışanlar gibi korunması gereken hak ve çıkarları bulunan kişiler olduğu, emekli kişilerin özlük haklarını korumak ve yaşam koşullarını geliştirmek için sendika kurma hakkına sahip olması gerektiği, sendika kurma hakkı temel hak olup toplu is sözleşmesi ve grev haklarının ise bu hakkın sonuçları olduğu, bu itibarla toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının sınırlanabileceği, temel ölçünün menfaatin bulunup bulunmadığı noktası olması gerektiği, Anayasa'nın 51.maddesi ile uluslararası sözleşmeler çatışmadığından temel hak olan sendika kurma hakkının iç mevzuata göre yok hükmünde sayılmasının doğru olmadığı, emeklilerin önünde dernek kurma konusunda engel bulunmamasının, sendika kurma haklarının olmadığı anlamına gelmeyeceği sonuç itibari ile çıkarları doğrultusunda herkes gibi temel hak olan sendika kurma hakkını, iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşme hükümlerine göre emeklilerin de kullanabileceği, bu nedenle Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin direnme kararının yerinde olduğu ve kararın onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
117. Hâl böyle olunca, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.11.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
1. Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında direnmeye konu temel uyuşmazlık; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 51. maddesi ve buna dayanılarak çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikası ve Toplu Sözleşme Kanunu uyarınca sadece çalışanların kurma hakkına sahip olduğu sendika kurma hakkına emeklilerin sahip olup olmadıkları, Türkiye tarafından onaylanan ve sendika kurma hakkı da içeren temel haklara ilişkin sözleşmelerin bu hakkı verip vermeyeceği, bu kapsamda;
1.1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenlerin” sendika kurabileceğine dair düzenleme bulunmakta iken, Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarasıandlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecekuyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” düzenleme karşısında uluslararası sözleşme ile Anayasanın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasada yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanmasının gerekip gerekmediği,
1.2. Anayasada yer alan düzenlemenin öncelikle uygulanmasının gerektiğinin kabulü hâlinde; sendika kurma hakkına sadece aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanların mı sahip olduğu ve burada varılacak sonuca göre çalışmaya dayalı hakları kullanan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının bulunup bulunmadığı, buna göre emekliler tarafından kurulduğu anlaşılan davalı sendikanın 6356 sayılı Kanun ve 4688 sayılı Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile davalı sendikanın yok hükmünde olup olmadığı ve bu nitelikteki davaların süreye bağlı olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
2. Bölge Adliye Mahkemesinin Türkiye tarafından onaylanan ve iç hukuk normu hâline gelen Uluslararası Sözleşmeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi, 87 sayılı ILO sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi hükümleri ile emsal Anayasa, Danıştay ve Yargıtay kararlarına atıf yaparak;
“Anayasanın 90/son maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere göre emeklilerin de sendika kurma haklarının olduğu, Yargıtay bozma kararının İdare Mahkemesi ve Danıştay kararı ile çeliştiği, davalı sendikanın idari yargının verdiği kararlarla sabit olduğu üzere yasaya uygun olarak kurulduğu, bu nedenle yok hükmünde sayılmasının hukuken mümkün olmadığı, davalı sendika tüzüğünün "üyelik, sendikaya üye olabilecekler" başlıklı 7. maddesinde "Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, dul ve yetimler ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilir." düzenlemesinin yer aldığı, iç mevzuatımızda çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenleme yer almakta ise de, gerek uluslararası sözleşmeler içeriği, gerek emsal yargı kararları, gerekse Sosyal Haklar Avrupa Komitesinin (SHAK), sosyal şart anlamında "çalışanlar” kavramını yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla sınırlı tutmaması ve bu kavramın emeklileri, evde çalışanları ve işsizleri yani çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsayacağı şeklindeki kararlarının bulunmasına göre emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğunun kabulü gerektiği” gerekçesiyle verdiği direnme kararı;
Çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçelerinden biri olan “şekli ve maddi anlamda üstünlüğü bulunan Anayasanın normlar hiyerarşisinde en üst sırada olduğu, kanunların uluslararası sözleşmelerle farklı hükümler içermesi durumunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı yönündeki Anayasa’nın 90. maddesinin, Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmeler arasında farklı hükümler bulunması hâlinde uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı şeklinde yorumlanamayacağı; bu itibarla, Anayasa'nın, sendika kurma hakkını yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanıdığı dikkate alındığında, bu kapsamda bulunmayan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının Anayasal bir dayanağının bulunmadığı, emeklilerin sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden yok hükmünde olacağı” gerekçesi kabul edilerek bozulmuştur.
3. Çoğunluk görüşü aşağıda açıklanan gerekçeler ve özellikle sendika kurmanın temel haklardan olmasına, temel hakların yok hükmünde sayılmamasına, temel haklara ilişkin Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen ve temel hakları içeren uluslararası sözleşmelerin en üst norm olmasına, Anayasa’da bu konuda açık düzenleme bulunmamasına ve kişi ve meslek olarak bir sınırlama getirmemesine, Avrupa İnsan Hakları, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay’ın emsal kararlarına göre isabetli olmamıştır. Zira;
4.1. Normatif düzenlemeler:
4.1.1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası;
Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü:Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz(Madde 11).
Temel hak ve hürriyetlerin niteliği: Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir(Madde 12).
Sınırlanması: Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz(Madde 13).
Maddi ve Manevi varlığını koruma: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir(Madde 17).
Sendika Kurma Hakkı: Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz(Madde 51).
Uluslararası Sözleşmelerin Anayasaya göre niteliği: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır(Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.).
4.1.2. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu:
Amaç: Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir(Madde 1).
Sendika: İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları ifade eder(Madde 2/1.g).
İşçi ve işveren kavramı: Bu Kanunun uygulanması bakımından işçi (Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi), işveren (işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren) ve işyeri kavramları 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununda tanımlandığı gibidir(Madde 2/3).
İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılır(Madde 2/4).
Kuruculuk şartları: Fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişiler sendika kurma hakkına sahiptir(Madde 6).
4.1.3. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu:
Kamu görevlisi: Bu Kanun kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların kadro veya pozisyonlarında istihdam edilenlerden işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlilerini ifade eder(Madde 3/1.a).
Kuruluş işlemleri: Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar. Sendika kurucusu olabilmek için kamu görevlisi olarak çalışmak yeterlidir(Madde 6).
4.2. Normatif iç hukuk düzenlemelerine göre sendika kurma hakkı:
Gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı (Ekim 2003 değişikliği ile) ve gerekse buna göre yasama tarafından çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikalar ve Toplu Sözleşme Kanunu, çalışanlar ve işverenler ile işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin sendika kurabileceklerini belirtmektedir. Anayasa’da sadece “çalışanlar” ibaresi kullanılırken, kanunlar “fiilen çalışan” (istihdam edilen) kavramına yer vermiştir.
6356 sayılı kanunda özne işçi ve işveren olup, kanunun ayrıca “İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişilerin de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılacağını” belirtmiş, işçi (çalışan) kavramını genişletmiş, ancak bunlar yönünden Toplu İş Sözleşme ve Greve ilişkin hükümlerin uygulanamayacağını belirterek, toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı tanınmamıştır.
4.3. Anayasa Mahkemesi 6356 sayılı Sendikalar Kanunu’nda “Kurucu şartları içinde yer alan “fiilen çalışan” ibaresini oy çokluğu ile Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. (2013/1 Esas, 2014/161 Karar). Anayasa Mahkemesi kararının 6356 sayılı kanunun işçi ve işveren ilişkilerini düzenlemesi nedeni ile kabul edilebilir yönü vardır. Ancak Anayasa Mahkemesi kanunun Anayasa’ya aykırılığını incelemektedir. Kanunun Uluslararası Sözleşmelere aykırılığının tespiti yönünde bir denetim görevi bulunmamaktadır.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Kanununun 15. maddesinde bazı kamu görevlilerine sendika kurma ve üye olma yasağı getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu madde de yer alan yasaklamalardan ilk olarak, “MSB ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde çalışan sivil memurlar ve kamu görevlileri (2013/21 E, 2013/57), ikinci olarak Emniyeti hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahil personeli (2013/130 E, 2014/18 K) ve son olarak da TBMM Başkanlığı idari teşkilatında çalışanları (2015/62 E, 2015/84 K.) yasak kapsamına alınmasını Anayasaya aykırı bulmuştur.
5.1. Uluslararası Sözleşmeler:
5.1.1Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(Türkiye tarafından 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı kanunla onaylandı): Madde 11. "Herkes, barışçıl nitelikli toplanma özgürlüğü ve çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya girme hakkı dahil, başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir" .
5.1.2. Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi(Türkiye Sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır. Bakanlar Kurulu 07.07.2003 tarihinde sözleşmenin onaylanmasını kararlaştırmış ve 21.07.2003 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmıştır.): Madde 22. "Herkes başkalarıyla birlikte dernek kurma hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, herkesin çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını da içerir (22/1). Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiçbir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez (22/2)".
5.1.3. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi(Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştır.: Madde 23/4. "Herkesin çıkarlarının korunması amacıyla sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır".
5.1.4. BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (Türkiye Cumhuriyeti sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamış, sözleşme 04.06.2003 tarihli ve 4867 sayılı kanunla uygun bulunmuş ve Bakanlar Kurulu 10.07.2003 tarihinde sözleşmeyi onaylamıştır): Madde 8. "Bu sözleşmeye taraf devletler herkese ekonomik ve toplumsal çıkarlarının korunup geliştirilmesi için sendika kurma ve ancak ilgili örgütün kurallarına bağlı olmak koşuluyla istediği sendikaya üye olma hakkını ve bu hakkın kullanılmasında demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu düzeni ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından zorunlu bulunan ve ancak yasayla konulmuş olanlar dışında bir kısıtlama uygulamamayı üstlenir(1/a bendi). Sendikaların serbestçe faaliyette bulunma hakkı, ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamaların dışında her hangi bir sınırlamaya tabi tutulamaz(1/c bendi). Bu madde, silahlı kuvvetler veya polis mensuplarının veya Devlet idaresinde görevli olanların bu hakları kullanmalarına hukuken öngörülen sınırlamalar koymalarını engellemez(8/2 bendi)".
5.1.5. Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi: Madde 12. "Herkes, barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğü ile her düzeyde, özellikle siyaset, sendika ve yurttaşlıkla ilgili konularda örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu, herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara girme hakkını da içerir".
5.1.6. Gözden Geçirilmiş Sosyal Şartı(ve Avrupa Sosyal Şartı) 1. Bölüm 5. Maddesi. “Tüm çalışanlar ve işverenler, ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir”.
5.1.7. 87 nolu Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme(Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847, R.G. 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer, Bakanlar Kurulu Kararı 8 Ocak 1993 / 93-3967 , R.G. 25 Şubat 1993 / 21507): Madde 2. Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.
5.1.8. 151 sayılı Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi(Kabul tarihi/kanun no: 25 Kasım 1992 / 3848. RG. 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer. Yürürlük tarihi: 12 Temmuz 1993): Madde 4. Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.
5.2. Uluslararası Sözleşmelere Göre Sendika Kurma Hakkı:
87 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ilişkin sözleşme ile Avrupa sosyal Şartı sendika kurma hakkı öznesine çalışanları(151 sayılı sözleşmede kamuda istihdam edilenleri kapsamaktadır) koyarken, Türkiye’nin onayladığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesive Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi sendika kurmada özne olarak herkesi kapsamış ve herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurabileceklerini belirtmişlerdir.
87 sayılı ILO sözleşmesinde çalışanlar kavramına yer verilmesine rağmen, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO), denetimler sonucu oluşturduğu “Komite Kararları”nda, komitenin, emekli çalışanlara yalnızca sendikaya katılma ve söz konusu örgütün kurallarına tabi biçimde işleyişinde yer alma hakkı verilmesinin örgütlenme özgürlüğü ilkelerine aykırı bulmadığını (412. Sıra- Vaka No. 2888, paragraf 1085.), bir sendikanın özel çıkarlarını savunmaları için emekli çalışanları temsil edip edemeyeceğine karar verme hakkının, tüm sendikaların iç özerklikleriyle ilgili bir sorunu olduğunu (413. Sıra) belirtmiştir.
Keza Avrupa Sosyal Şartı’nın yerine getirilip getirilmediğini denetleyen Sosyal Haklar Avrupa Komitesi, Polonya raporunda açıkça “sosyal şart anlamında çalışanlar kavramının yalnızca aktif çalışanları değil aynı zamanda çalışmaya dayalı hakları kullanan kişileri (emekli, işsiz ve evde çalışanları) de kapsayacağını” belirterek, emeklilerin de Avrupa Sosyal Şartına göre sendika kurmaları gerektiğini vurgulamıştır.
Görüldüğü gibi her ne kadar 87 sayılı sözleşme ile Avrupa Sosyal Şartında çalışanların sendika kurabileceği kuralına yer verilmiş ise de sözleşme ve şartın uygulanmasını denetleyen komiteler, açıkça çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de bu sözleşme hükümlerine göre sendika kurabileceklerini belirtmişlerdir.
Nitekim anılan sözleşmelere dayanılarak, Avrupa Sendikalar Konfederasyonuna (ETUC) bağlı Emekli ve Yaşlı Sendikaları Konfederasyonu (FERPA) örgütü kurulmuş olup, Avrupa da yaklaşık 10 milyon emekliyi temsil eden 23 ülkede sendika örgütlenmesi bağlıdır(www. ferpa.online).
Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesine dayanılarak da 2010 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde İşsiz Sendikası (UCUBED) kurulmuştur(Kuşlu, Özlem. İşsiz Sendikası ve UCubed Örneği. ÇSGB Çalışma Dünyası Dergisi. Cilt 1. Sayı:2. Ekim-Aralık 213. s: 85-104).
5.3. Türk Yargı Makamlarının Sendikal Haklarda Uluslararası Sözleşmelere Bakış Açısı:
5.3.1. Anayasa Mahkemesi: Anayasa Mahkemesi, iç hukuk düzenlemeleri olan kanunların Anayasaya somut veya somut denetimini yaparken, kanunların Anayasa’ya uygunluğuna bakmakta, denetimi yapılan normun Uluslararası Sözleşmelere uygun olup olmadığını denetlememektedir. Zaten böyle bir görevi de yoktur. Ancak bireysel başvuru da hak ihlallerinin denetimini yaparken, Anayasa yanında Uluslararası Sözleşmelerin hükümlerine de atıf yapmıştır. Daha çok destek normu olarak kullandığı anlaşılmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 16.04.2014 tarih ve 2013/5447 Başvuru no ile Bireysel Başvuruda, sendikal hakların ihlal edildiğine dair verdiği karara göre:
“Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır. Sendikaya üye olma özgürlüğü, bir kimsenin sendikaya üye olmasının iradî olmasını gerektirir. Bu özgürlük aynı zamanda, birden çok sendikadan istenilen sendikanın seçilmesi ve o sendikaya üye olma hakkını da içerir(B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68). Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı, örgütlenme özgürlüğünün şekli ve özel bir yönüdür(bkz. Belçika Ulusal Polis Sendikası kararı / Belçika, 27 Ekim 1975, B. No: 4464/70, § 17). Sendikaya üye olmama hakkına AİHS’de açıkça yer verilmemiş olması, örgütlenme özgürlüğünün negatif yönünün AİHS’in 11. maddesinin dışında bırakıldığı ve sendikaya üye olmaya zorlamanın bu hükmün amacına uygun olduğu anlamına gelmez. AİHS’in 11. maddesinin, sendika üyeliği anlamında her türlü zorlamaya izin verecek şekilde yorumlanması, bu hükmün amaçladığı özgürlüğün özünü zedeler(bkz. Young, James ve Webster / Birleşik Krallık, B.No: 7601/76; 7806/77, 13/8/1981, § 52). Belli bir sendikaya üye olmaya zorlama, AİHS anlamında her zaman sorun oluşturmasa da, somut olayın koşulları altında belirli bir zorlama şekli, AİHS’in 11. maddesi ile korunan örgütlenme özgürlüğünün özüne zarar verebilir(bkz.Gustafsson / İsveç, B.No: 15573/89, 25/4/1996, § 45). Örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından biri, AİHS’in 9. ve 10. maddelerinde güvence altına alınan kişisel düşüncelerin korunmasıdır. Bu koruma, negatif ve pozitif örgütlenme özgürlüğünün birlikte güvence altına alınmasıyla sağlanabilir(bkz.Chassagnou ve Diğerleri/ Fransa, B.No: 25088/94, 28331/95, 28443/95, 29/4/1999, § 103). Kişisel düşüncelerin korunması ise, AİHS’in 11. maddesinde zımni olarak kabul edilen kişinin seçim yapma hakkının önemli bir sonucu ve bu maddenin negatif yönünü ortaya koyan önemli bir unsurdur(bkz.Sorensen ve Rasmussen / Danimarka, B.No: 52562/99, 52620/99, 11/1/2006, § 54). Sendikal hakların kullanılması konusunda devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Anayasa'nın 51. maddesi uyarınca çalışanlar, önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptirler. Bu hakların gerçek ve etkili şekilde serbestçe kullanılmasını sağlamak, devletin pozitif yükümlülüğü içindedir. 51. maddede ayrıca, hiç kimsenin bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamayacağı düzenlenmiş olup, bu hakların serbestçe kullanılmasını sağlamak ve buna ilişkin engelleyici durumları ortadan kaldırmak da devletin negatif yükümlülüğü kapsamında değerlendirilmektedir. AİHS’in 11. maddesi temel olarak, maddede yer verilen haklardan etkili bir şekilde faydalanılmasını sağlama konusunda devletin pozitif yükümlülüğünü gerekli kılar. Bunun yanında, sendikaya üye olmama hakkına AİHS’de yer verilmemiş olması, örgütlenme özgürlüğünün negatif yönünün AİHS’in 11. maddesinin dışında bırakıldığı anlamına gelmeyeceği için sendikaya üye olmaya zorlama da 11. maddeye aykırılık oluşturur. AİHS’deki bu düzenleme ve anlayışa paralel olarak, Anayasa’nın 51. maddesi de, sendikaya serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme hakları ile hiç kimsenin bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaması ilkesi devletin bu hak kapsamındaki pozitif ve negatif yükümlülüklerini içermektedir.
5.3.2. Danıştay uygulaması:
Danıştay bazı kararlarının gerekçesinde Uluslararası Sözleşmelerdeki (AGİT’e, AIHS’ne, ILO Sözleşmesine ve diğer antlaşmalardaki) kurallara başvurmuş, açıklayıcı ve destekleyici gerekçe yapmıştır.
Danıştay 1. Dairesi 22.04.1992 tarih ve 1992/136 E, 1992/147 K. Sayılı kararı ile Anayasa’da o zaman için sadece işçiler sendika kurabilir düzenlemesine karşın “sendika kurma hakkının yalnızca isçi ve işverenlere özgü olduğu anlamına gelecek bir anlatımın yer almadığı, Anayasa bütünüyle incelendiğinde, kamu görevlilerinin sendika kurma hakkının anayasal bir hak olarak yer almadığı, ancak bunu yasaklayan bir hükmün de bulunmadığı, bir hakkın anayasada yer almamış olmasının, yasayla tanınmasına engel olamayacağı, nitekim, 1961 Anayasasının 47. maddesinde yalnızca toplu sözleşme ve grev hakkından söz edilmesine ve lokavta ilişkin bir hüküm bulunmamasına rağmen, 275 sayılı Kanunun lokavtı, yasal bir hak olarak işverenlere tanıdığı, Anayasanın 51. maddesinde kamu görevlilerinin sendika ve üst kuruluş kurma hakkı konusunda bir düzenleme yer almamış olmakla birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) nün Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı Sözleşme ile Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin 151 sayılı Sözleşmenin onaylanarak kamu görevlileri de dahil olmak üzere herkese sendika kurma hakkı tanınmasına ve konunun yasal olarak düzenlenmesine Anayasal bir engel bulunmadığı” şeklinde görüş belirtmiştir.
Danıştay 10. Dairesi ise memurların sendika kurmaları ve sendikal faaliyette bulunmalarını engelleyen İçişleri Bakanlığı genelgesinin iptali istemiyle açılan davada, “Anayasamızda kamu personelinin sendikalaşma hakkı düzenlenmemiş olmakla birlikte söz konusu hakkın kullanılmasını engelleyen bir hükme de yer verilmemiştir. Temel hak ve özgürlükler kapsamı içindeki bir hakkın sadece Anayasada yer almadığı gerekçesiyle kullanılması engellenmez…” İfadelerine yer vermiş, kamu görevlilerinin sendikalaşma hakkının AİHS’nin 11. maddesiyle güvence altına alındığını açıkça belirtmiş ve söz konusu genelgenin iptaline karar vermiştir(Danıştay 10. Dairesi, 10.11.1992 gün ve 1991/1262 E, 1992/3911 K.).
Keza Danıştay 10. Dairesi, “Emeklilik statüsü içinde bulunan kişilerin aktif olarak çalışmamakla beraber çalışanlar gibi korunması ve geliştirilmesi gereken hak ve çıkarları bulunan kişilerdir. Emekli ve yaşlılık aylıkları ile öteki sosyal güvenlik hakları, emeklilerin birey olarak tek başına sosyal güvenlik kuruluşlarına, yani kamu işverenine karşı savunabilecekleri, koruyup geliştirebilecekleri haklar değildir. Bu haklar da, aktif çalışma yaşamındaki ücretlilerin hakları gibi, sendikal örgütler aracılığıyla korunması ve geliştirilmesi gereken haklardır” içtihadı ile emeklilerin sendika kurabileceklerini belirtmiştir (20.07.2007 gün ve 2004/11046 E, 2007/4117 K.).
5.3.3. Yargıtay Uygulaması:
Yargıtay, bazı kararlarında iç hukuk normlarından hareket ederken, birçok kararında uluslararası anlaşmaları kanun hükmünde değerlendirmekte ve kararlarında gerekçe olarak yer vermektedir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi yerel mahkemelerin işçi ve memur emeklileri tarafından kurulan 2821 sayılı önceki Sendikalar Kanunu’nu ile 4688 sayılı Kanun kapsamında değerlendirme yaparak kapatma kararı veren yerel mahkeme kararlarını gerekçesiz olarak onarken (18.12.2006 gün ve 11979-14232 ve 28.01.2008 gün ve 14594-689 sayılı ilamları) daha sonra verdiği kararlarda ise uluslararası sözleşmelerin iç hukuk normu hâline geldiğini ve Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca uygulanması gerektiğini belirterek emeklilerin ve Çiftçilerin sendika kurabileceklerine karar vermiştir(14.11.2011 gün ve 2010/9354 E, 2011/11833 K. -emekliler için, 27.11.2012 gün ve 2011/12583 E, 2012/18032 K. –Çiftçiler için).
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin kararlardaki gerekçesi: “T.C. Anayasasının 03/10/2001 tarihli 4709 sayılı Kanunun 20. maddesiyle değişik 51. maddesinin 1. fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin önceden izin almaksızın sendika kurabilecekleri düzenlenmiştir. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile sendikal haklar açısından işçiler ve işverenler hak öznesi; 4688 sayılı Yasada da kamu görevlileri hak öznesi kabul edilmiştir. Dolayısıyla iç hukukumuzda yapılan düzenlemeler çerçevesinde aktif olarak çalışma hayatına dahil olanlar için sendikal haklarla ilgili düzenleme yapılmıştır. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler ve ülkedeki yürürlükte bulunan tüm mevzuat gözönünde bulundurulduğunda, işçiler-işverenler ve kamu görevlilerinin sendikal haklarının düzenlendiği anlaşılmaktadır. Buna mukabil dava konusu sendikanın üyelerinin ve dolayısıyla emeklilerin sendikal hakları ile ilgili bir düzenleme olmadığı gibi emeklilerin sendika kurmalarının yasak olduğunu belirten bir düzenleme de yoktur. Ayrıca Anayasanın 17. maddesinde "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir." bu düzenlemede, herkesin dolayısıyla emeklilerinde maddi varlıklarını korumak ve geliştirmek amacıyla örgütlenmesi ve sendika kurmaları güvence altına alınmıştır.
Yine Anayasanın 90/son maddesine göre "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.(Ek cümle: 07/05/2004-5170 S.K./7.mad.). Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır." hükmü çerçevesinde, Türkiye tarafından kabul edilip usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalardan, B.M. Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 8. maddesi, B.M. Medeni ve Siyasi Sözleşmesinin 11. maddesi uyarınca sendikal haklardan herkesin yararlanacağı hususu düzenlenmiştir. Bu sözleşmelerde belirtilen "Herkes" kapsamına aktif çalışma yaşamı içinde bulunanların yanısıra, aktif çalışma hayatından ayrılmış emekliler de dahildir. Dosya bilgileri ve sendikanın tüzüğüne göre adı geçen sendika emeklilerin maaş vb. gibi haklarını koruyacak ve geliştirecektir. Bu da tipik bir ekonomik çıkar savunması ve dolayısıyla sendika konusu olabilecek bir faaliyettir.
Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler doğrultusunda, T.C. Anayasa'sı ve 2821, 2822 ve 4688 sayılı yasalarda işçiler, işverenler ve kamu görevlileri sendikal hakların öznesi olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde, emeklilere (çiftçilere) sendikal haklarını yasaklayan bir kural da yoktur. Yukarıda belirtilen ve usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan uluslararası andlaşmalarla da sendika hakkı "herkes"e tanındığına göre, emeklilerin (çiftçilerin) sendika kurma haklarının olduğunun kabulü ile açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği hâlde, kabulüne yönelik karar doğru görülmemiş bozulması gerekmiştir”.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de üretici köylülerin sendika kurabileceklerine ilişkin uluslararası sözleşmeleri esas alan yerel mahkeme kararını onarken (30.12.2010 gün ve 2010/33345-41972), yargı organını temsil eden yargıçların sendika kuramayacaklarına oy çokluğu ile karar vermiştir(2011/49782 E, 2012/4945 K).
Direnmeye konu uyuşmazlıkta emeklilerin sendika kuramayacaklarını belirten Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ise, 4688 sayılı yasa kapsamında “Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 87 sayılı Sözleşmesi'nin 2. maddesine göre “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.” Aynı sözleşmenin 9. maddesine göre ise “Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.” 4688 sayılı Kanun'un “Sendika üyesi olamayacaklar” başlıklı 15. maddesinin (j) bendinin dava tarihinde yürürlükte bulunan metnine göre “Emniyet hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahilpersonel”in sendika üyesi olamayacakları ve sendika kuramayacakları hususu belirtilmiştir. İnceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan emniyet hizmetleri sınıfına dahil polis memurları tarafından kurulduğu anlaşılmakla” polislerin kuramayacağını” (2016/12861 E, 2016/16434 K) içtihat ederken, 9. Hukuk Dairesinin oy çokluğu ile kuramaz dediği yargıçların, sendika kurabileceklerine karar vermiştir(2015/8020 E, 2015/15117 K). Aynı Özel Daire Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca temel hak olan sendika kurma hakkını düzenleyen AIHS, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 87 sayılı ILO sözleşmesi hükümleri ile AIHM’nin Demir-Baykara Türkiye kararına atıf yaparak köy ve mahalle muhtarlarının sendika kurabileceklerine karar vermiştir(2015/1519 E, 2015/29700 K).
6. İç Hukuk Normu Hâline Gelen Uluslararası Sözleşmelerin Esas Alınması:
Anayasa’nın 11. maddesinde anayasanın bağlayıcı ve üstün olduğu ve kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağı belirtilmiş ise de aynı Anayasa uluslararası onaylanan ve iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere ayrı bir statü tanımış ve Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini belirtmiştir. Özellikle de temel haklar konusunda çatışma halinde ise uluslararası sözleşmelerin esas alınacağını belirterek, temel haklarda uluslararası sözleşmelerin üst norm olarak uygulanacağını kabul etmiştir. O hâlde Anayasa’nın 11. maddesi uyarınca 90/son maddesinin gözönünde bulundurarak uluslararası sözleşmeleri yargı makamlarının öncelikle uygulaması gerekir. Sonuç itibariyle temel haklara ilişkin iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşme hükümlerini yerel mahkeme, bölge adliye mahkemesi ve temyiz mahkemesi uygulamak zorundadır. Uygulamak zorunda olan mahkeme, Anayasa veya yasa ile çatıştığını belirterek uygulamaz ise o zaman Anayasa Mahkemesinin yapmadığı bir denetimi yapar ve Anayasanın bağlayıcılığını ihlal etmiş olur.
6.1. Yargı Uygulaması:
6.1.1. Anayasa Mahkemesi yukarda belirtilen 2013/5447 başvuru no ile verdiği kararda “Anayasanın 90. maddesindeki düzenleme uyarınca usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalarda yer alan düzenlemelerin kanun hükmünde olduğu belirtilerek, 7/5/2004 tarihinde yapılan değişiklikle fıkraya eklenen son cümle ile hukukumuzda kanunlar ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalar arasında bir çeşit hiyerarşi ihdas edilmiş ve aralarında uyuşmazlık bulunması halinde andlaşmalara öncelik tanınacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası bir andlaşma ile bir kanun hükmünün çatışması halinde, uluslararası andlaşma hükmünün öncelikle uygulanması gerekir. Bu durumda başta yargı mercileri olmak üzere, birbiriyle çatışan temel hak ve özürlüklere ilişkin bir uluslararası andlaşma hükmü ile bir kanun hükmünü önlerindeki olaya uygulamak durumunda olan uygulayıcıların, kanunu göz ardı ederek uluslararası andlaşmayı uygulama yükümlülükleri vardır(B. No. 2013/4439, 6/3/2014, § 35). Anayasa’nın 90. maddenin beşinci fıkrası uyarınca, sözleşmeler hukuk sistemimizin bir parçası olup, kanunlar gibi uygulanma özelliğine sahiptir. Yine aynı fıkraya göre, uygulamada bir kanun hükmü ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin olan sözleşme hükümleri arasında bir uyuşmazlığın bulunması hâlinde, sözleşme hükümlerinin esas alınması zorunludur. Bu kural bir zımni ilga kuralı olup, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleriyle çatışan kanun hükümlerinin uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırmaktadır (B. No. 2013/2187, 19/12/2013, § 45).
6.1.2. Danıştay, 7.12.1989 tarih ve 6/4 sayılı içtihadı birleştirme kararında AİHS'nin iç hukukun bir parçası olduğunu, anayasaya aykırı olsa bile yasaların önce ya da sonra olmalarına bakılmadan uygulanacağını, yasanın sözleşmeyi değiştiremeyeceğini, çünkü yasalar üstü olduğunu belirtmiştir(22.5.1991, 1723/933).
Danıştay 5. Dairesi’nin, 21.5.1991 günlü, E.1986/1723, K.1991/933 sayılı kararında “Anayasanın 90. maddesindeki hüküm karşısında, uluslararası antlaşmaların Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğine ve bu antlaşmalarla bir devletin diğer devletlere karşı antlaşmada yer alan hak ve hürriyetlerden kendi vatandaşlarını da yararlandırmak konusunda uluslararası yükümlülük altına girmiş olduğuna göre, usulüne uygun şekilde onaylayarak yürürlüğe konulmuş bu nitelikte bir antlaşmanın, Anayasaya aykırı hüküm taşısa bile uygulanmaktan alıkonulamayacağı, kendisinden önce veya sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı ya da sonradan çıkan yasanın antlaşma kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek uygulanmasının savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir. Anayasa, antlaşmaların Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini açıklamak suretiyle, ulusal hukuk yönünden antlaşmaların üstünlüğü ilkesini benimsediğini belirtmiş olmaktadır.” denilmiş ve antlaşmalara üstünlük tanınmıştır.
6.1.3.Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu, tabii babalığına hükmolunan çocuğun, gayri sahih nesebi olarak, babasına mirasçı olacağına ilişkin, 22.02.1997 tarihli, 1/1 sayılı kararında, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine, 1950 tarihli AİHS’ne, 1959 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesine dayanmış ve kararını bunun üzerine kurmuştur.
6.2. Doktrin görüşü:
6.2.1. Gözübüyük ve Gölcüklü’ye göre, Anayasa’ya aykırılığı öne sürülemeyen bir anlaşmanın, Anayasa’ya aykırı diye uygulanmaması, Anayasa’nın getirdiği sisteme ters düşer. Keza, bir anlaşmadan sonra yürürlüğe giren kanunun, "sonraki kanun" veya "özel hüküm" denilerek anlaşma karşısında öncelikle uygulanması da, aynı şekilde mümkün olmamalıdır. Anlaşmalar, kendi kurallarına göre değiştirilir; ulusal normlarla bunları tek taraflı değiştirmenin veya ilga etmenin imkanı yoktur(Feyyaz Gölcüklü, Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Turhan Kitabevi, Genişletilmiş 3. Bası, Ankara, 2002. s.21).
6.2.2. Selçuk’a göre: "Anayasa yapıcı, Anayasa’yı yaparken, uluslararası anlaşmaları yasa düzeyinde öngörmüş olabilir. Ancak bu, onun öznel iradesidir(occasiolegis). Aynı Anayasa yapıcısı, anayasaya aykırılık iddiasını engelleyerek, bu öznel iradeyi aşmış; o anda bile geleceğe yönelik nesnel iradeyi (ratiolegis) açıklamıştır. Artık bugün, Anayasa’ya karşın dokunulmazlığını koruyarak yürürlükte kalan bir anlaşma hükmü varsa, bu hüküm, Anayasa’ya karşın uygulanacak demektir. Yargıçlar, yasaları, yasa koyucunun öznel değil; nesnel iradesine göre yorumlayarak uygulamak zorundadırlar.(Sami Selçuk, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Türk Uygulaması, Yargıtay Dergisi, Cilt:25, Temmuz 1999, s.410).
6.2.3. Benzer görüş olarak; "... Anayasa’nın eksenini oluşturan ‘insan haklarına saygı’ ilkesi, sadece AİHS’in değil, fakat bütün uluslararası insan hakları normlarının anayasal değerde sayılmasını zorunlu kılmaktadır... Bütün bir hukuk sisteminin uyum içinde olmak zorunda olduğu bir Sözleşmenin anayasal değerde olduğunu, hatta kimi yönlerden anayasa üstü konumda bulunduğunu ayrıca söylemek fazladır." (Tekin Akıllıoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt:1, Sayı:2-3, Mayıs-Eylül 1991, s.41, 42).
6.2.4. Yüzbaşıoğlu’na göre ise, özellikle Başlangıç’ın 4. paragrafı ile 2. ve 5. maddeler bağlamında, 1982 Anayasası’nın, uluslararası hukuka açıklık ilkesini esas alan bir anayasa olduğu ve bu doğrultuda da, uluslararası hukukun ulusal hukuka üstünlüğü ilkesini öngördüğü kabul edilebilir. Böyle olunca, uluslararası hukuk düzeninin en önemli kaynağı olan anlaşmaların da, ulusal hukuk kurallarına üstün olduğunda şüphe yoktur(Necmi Yüzbaşıoğlu, Avrupa İnsan Hakları Hukukunun Niteliği ve Türk Hukuk Düzenindeki Yeri Üzerine, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt:11, Sayı:1, Mayıs 1994. s.30).
6.2.5. Gülmez’e göre, “İnsan hakları yazılı hukukunun ILO’nun kuruluşundan 2004’e uzanan 85 ve BM’nin kuruluşundan 2004’e uzanan 59 yıllık evrimi, “olması gereken” kurallar niteliği taşıyan insan haklarını “olan” kurallara dönüştürmüş; soyut düşünce ve ilkelere, gözle görülüp elle tutulan, yani belgelerde okunabilen, ihlal edildiği zaman da –büyük bir çoğunluğu yargısal nitelik taşımayan- koruma ve denetim yollarına başvurabilen “somut” kurallar özelliği kazandırmıştır. Artık birey, uluslararası insan hakları hukukunun “konusu” değil “öznesi”dir. Bireyin devleti önceleyerek doğuştan öznesi olduğu düşünülen ve söylenen hakları, uluslararası hukukça güvenceye bağlanmıştır, ihlal eden devlete karşı hak arama yolları vardır. Üstelik bireyin hakkını araması, kimi koruma ve denetim sistemlerinde, yalnızca yurttaşı olduğu devletin sözleşmeye taraf olmasına ya da onaya ek olarak yetki bildiriminde bulunmasına bağlı değildir”. Gülmez, Anayasa’nın 90/son cümlesindeki “esas alınır” denilerek “emir kipi ile noktalandığına” işaret ederek, uyuşmazlığı çözecek yargı yerinin bu açık anlatım karşısında yasayı bırakarak sözleşme hükümlerini uygulama yükümlülüğü getirdiğinin altını çizmektedir(Mesut Gülmez, “Sendikal Haklara İlişkin Sözleşmelerin İç Hukuka Üstünlüğü ve Yasalarımızdaki Aykırılıklar”,Çalışma ve Toplum, Sayı 4, 2005/1, s. 11-56).
7.Temel hakların niteliği ve sınırlandırılması:
İnsan haklarının anayasal deyimlenişi olarak adlandırabileceğimiz “temel hak”kın doktrinde bir diğer anlamca yakını “kamu hakları ve özgürlükleri”dir. Kamu özgürlükleri; “yasayla tanınan ve idareye karşı”; temel hak ve özgürlükler ise “Anayasa ile tanınan ve yasamaya karşı” ileri sürülen hukuki çıkar ve değerleri ifade eder. “İnsan hakları”nın ifade ettiği ise, sadece belli bir ülkede belli bir alanda anayasayla ve yasalarla tanınan hak ve özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir. Temel haklar anayasalarda düzenlenen, güvence altına alınan, yasama ve yürütme organlarının tasarrufu ile kolayca kaldırılamayan haklardır(Yrd.Doç.Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, Anlamı, Kapsamı Ve Sınırlarıyla Temel Haklar Ve Anayasalarımız. https://hukuk.deu.edu.tr/2020/01. S. 461 vd.).
7.1. Temel hak olarak sendikal haklar: Sendika kurma, sendikaya üye olma, çıkma veya sendikaya üye olmama da temel haklardandır. Anayasa Mahkemesinin yukarda belirtile 2013/5447 başvuru sayılı kararında da açıklandığı gibi “Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır. Sendikaya üye olma özgürlüğü, bir kimsenin sendikaya üye olmasının iradî olmasını gerektirir. Bu özgürlük aynı zamanda, birden çok sendikadan istenilen sendikanın seçilmesi ve o sendikaya üye olma hakkını da içerir(B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68)”.
7.2. Temel hak olan sendika kurma hakkının, genel nitelikte temel hak olan dernek kurma hakkından farkı:
Dernek, kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarıdır. Dernekler Kanunu Md.2a).
Sendika ise kazanç amacı gütmeden üyelerinin ekonomik, sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kurulurlar, dolayısı ile sendika üyelerinin ekonomik ve sosyal çıkarları için hareket ederler. Bu kapsamda müzekkere, toplu sözleşme ve barışçıl eylem hakları vardır. Ancak derneklerin üyeleri adına ekonomik, sosyal hak ve çıkarları için hareket etmesi olanağı bulunmamaktadır. Kısaca sendikalar ile derneklerin amacı farklıdır. Bu nedenle emeklilerin dernek kurarak örgütlenme hakkını kullanmalarına engel bulunmadığı, bu nedenle sendika kuramayacaklarını belirtmek doğru bir tespit değildir.
7.3. Temel haklar ve bu kapsamda sendika kurma hakkının sınırlandırılması;
Anayasanın 13. maddesinde temel hakların özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir.
Sendika kurma ile ilgili 51. maddenin ikinci fıkrasında ise “Sendika kurma hakkının ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabileceği” açıkça düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi kişiler veya meslek bazında Anayasa’da bir sınırlamaya yer verilmemiştir.
Belirtmek gerekir ki Anayasa’da açıkça çalışanlar dışında başka kişilerin, somut uyuşmazlıkta olduğu gibi emeklilerin veya işsizlerin sayılmaması, Anayasa’nın bunlar açısından yasak getirdiği, sendika kuramayacakları veya sendikaya üye olamayacakları anlamına gelmez. Nitekim Ekim 2003 değişikliğinden önce Anayasa’da sadece işçiler ve işverenlerin sendika kurma hakkı öngörülürken, kamu görevlileri olan memurların sendika kurmaları ve Türkiye içinde yargılama süreci sonrası kuramayacakları yönünde oluşan ve kesinleşen karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine hak ihlali yapıldığı gerekçesi ile başvurulması üzerine, AİHM “yasa koyucunun gecikmesinin neden olduğu kanun boşluğunun, sendika özgürlüğünün sınırlanabileceği koşullara uygun olan bir toplu iş sözleşmesinin iptal edilmesi için başlı başına yeterli olabileceğini kabul edemeyeceği, dava konusu müdahalenin, yani başvuranların sendikasının, yetkili makamla toplu görüşme yapmasının ardından imzaladığı toplu sözleşmenin geriye işleyecek biçimde iptal edilmesinin, Sözleşme’nin 11§2. maddesine göre “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı bulgusuna varıldığını, kamu görevlisi olarak başvuranların, sendika kurma haklarına müdahale edilmesinden ötürü Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir(Demir Baykara/Türkiye 12.11.2008 tarih ve 34503/97 Başvuru no).
Diğer taraftan kanun veya uluslararası sözleşme ile Anayasa’daki temel hakların genişletilmesi olanaklıdır ve bu Anayasa’da belirtilen sınırlamalara (millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleri) girmiyorsa, Anayasa’ya aykırılık teşkil etmeyecektir. Zira bu durumda Anayasa’da belirtilen temel hakların genişletilmesi, kanun hükmü hâline gelen uluslararası sözleşmelere uygun yorumlanmasının bir sonucudur. Bu durumda Anayasa’nın sözleşme ile çatıştığından söz edilemez.
Kaldı ki Anayasa’ya göre çalışan kavramı içinde nitelendirilmeyen çiftçilerin, üretici köylülerin iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere göre sendika kurabilecekleri yukarda belirtilen yargı kararları ile de kabul edilmiş, Anayasa ile çatıştığından söz edilmemiştir.
Yukarda da açıklandığı üzere, 87 sayılı SendikaÖzgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme ile Avrupa Sosyal Şartı, Anayasa’nın 51. Maddesi gibi sadece çalışanlar kavramına yer vermesine rağmen, her iki sözleşmenin uygulanmasını denetleyen komite açıkça, çalışan kavramında fiilen çalışanlar yanında çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin (emekli, işsiz ve evde çalışanları) de yer alması gerektiğini raporlarında belirtmişlerdir.
8. Değerlendirme ve Sonuç:
8.1. Sendika kurma, sendikaya üye olma, çıkma ve üye olmama hakkı temel bir haktır. Temel haklar yok hükmünde sayılamaz, ancak sınırlamaya tabi tutulabilir. Sınırlamalar ise Anayasa ve Uluslararası Sözleşmelerde sayılıdır ve bu sayılmalar dar tutulmalı ve genişletilmemelidir.
8.2. Bu temel hakkın öznesi, iç hukuk normu haline gelen ve Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi hükümlerine görekendi çıkarlarını korumak için herkestir. Her ne kadar Anayasa’nın 51. Maddesi düzenlemesi gibi sadece 87 sayılı ILO Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı çalışanlar ve işverenler kavramına yer vermiş ise de, bu sözleşmeleri denetimle görevli komiteler çalışanlar kavramına çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de (emeklilerin, işsizlerin ve evde çalışanların) girdiğini belirtmişlerdir.
8.3. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 51. maddesinde çalışanlar ve işverenler bakımından sendika kurma hakkı belirtilmiş ise de aynı maddenin ikinci fıkrasında yasak kapsamında kişiler ve meslekler sayılmamıştır. Nitekim yargı kararları ile bu kapsama girmeyen çiftçi ve üreticilerin sendika kurabilecekleri kabul edilmiştir.
8.4. Anayasa ile sözleşmeler arasında özne (çalışan-çıkarları olan herkes) bakımından bir çatışma yoktur. Anayasa’nın yasak öngörmemesi nedeni ile Anayasa’nın sözleşmeye uygun yorumlanması gerekir ve temel hakkın genişletilmesi bir çatışma olarak değerlendirilemez.
Nitekim 1961 Anayasa’sında lokavt hakkı yokken, kanunla işverene tanınmıştır.
Keza Anayasa’da “yakalanan veya tutuklanan kişinin, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç 48 saat içinde hâkim karşısına çıkarılması öngörülmesine” rağmen, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda gözaltı süresinin kişi için 24 saati geçemeyeceği kabul edilmiştir.
Diğer taraftan Anayasa’da yer almamasına rağmen, Anayasa Mahkemesi uluslararası sözleşme uyarınca sendikaya üye olmama (negatif temel hak) hakkının da olduğunu belirtmiştir.
8.5. Çoğunluğun kabul ettiği gibi sözleşmeler ile Anayasa’nın çatışması hâlinde ise konu oldukça tartışmalı olmakla birlikte, Anayasa’nın 90/son maddesi ile temel haklara ilişkin sözleşmelere üstünlük tanınması ve Anayasa’ya aykırılık yoluna başvurulamaması nedeni ile uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerekir. Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı kabul edilerek uygulanmaması, uluslararası sözleşme hükmünün Anayasal denetimi demektir ki, Anayasa Mahkemesinin yapmadığı bir denetim, denetim görevi olmayan, kanunları ve özellikle temel haklara ilişkin sözleşme hükümlerini uygulamakla görevli ilk derece, istinaf veya temyiz mahkemesine verilmiş olunacaktır.
8.6. Belirtmek gerekir ki “aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyeceği” yönündeki bir gerekçe ise 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesinin işçiler dışında, sendika kurma hakkı tanıdığı, ancak toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı tanımadığı, iş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler dikkate alındığında isabetli değildir. Zira sendika kurma hakkı temel hak, toplu pazarlık yapma ve grev hakkı ise bu hakkın sonuçları olup, sonuçlarından olan toplu pazarlık ve grev hakları sınırlanabilir. Burada temel ölçü, menfaatlerinin olup olmadığıdır. Derneklerin amacı ile sendikaların amaçlarının farklı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
8.7. 4688 sayılı kanunun kamuda aktif çalışanları, 6356 sayılı kanunun ise işçi ve işverenleri kapsaması nedeni ile emeklileri içerisine almadığından, emeklilerin bu kanunlar kapsamında sendika kurmak için başvurmalarının iç mevzuat uyarınca kabul edilmemesi çoğunluk görüşü ile “Emeklilerin sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden yok hükmünde olacağı” kabul edilmiştir. Oysa emekliler bu kanunlar kapsamında değil, uluslararası sözleşmelere göre sendika kurmak için başvurmuşlardır. Anılan kanunların uluslararası sözleşmeler ile çatıştığı açıktır. Anayasa’nın 51. maddesi ise sözleşmeler ile yukarda açıklandığı üzere çatışmamaktadır. Temel hak olan sendika kurma hakkının iç mevzuata göre yok hükmünde sayılması doğru olmamıştır.
8.8. Emekliler de, çalışanlar gibi korunması gereken hak ve çıkarları bulunan kişilerdir. Devletten maaş almaktadırlar. Kamu kurumunda çalışanlar nasıl örgütlenme hakkı kapsamında özlük ve çalışma koşulları için sendika kurma hakkına sahip ise emeklilerde özlük hakları ve yaşam koşulları için bu hakka sahip olmalıdır. Emeklilerin önünde dernek kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığı, bu nedenle sendika kurma haklarının olmadığı şeklindeki değerlendirme, sendikanın faaliyet alanı ve amacı dikkate alındığında isabetli değildir.
8.9. Sonuç itibari ile çıkarları doğrultusunda herkes gibi temel hak olan sendika kurma hakkı olan emekliler, iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşmelere göre sendika kurabilirler. Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararı bu nedenle isabetlidir. Kararın onanması gerektiğini düşündüğümüzden açıklanan nedenlerle sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Anayasa Hukuku
Türkiye, komşu bir devletle enerji alanında işbirliğini artırmak amacıyla on yıl süreli bir “Doğal Gaz Boru Hattı Projesi Andlaşması” imzalamıştır. Andlaşma, projenin finansmanı için Devlet Hazinesi’nden önemli bir kaynak aktarımını öngörmekte ve boru hattı güzergahındaki Türk vatandaşlarına ait taşınmazların mülkiyetine ilişkin düzenlemeler içermektedir. Bu andlaşmanın iç hukukta yürürlüğe girmesi için izlenecek yasama süreciyle ilgili olarak 1982 Anayasası ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
A) Andlaşmanın onaylanmasının uygun bulunmasına ilişkin kanun teklifi, Cumhurbaşkanı tarafından gerekçesiyle birlikte doğrudan Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulur ve diğer kanun tekliflerinden farklı olarak ivedilikle görüşülür.
B) Andlaşma, teknik ve ticari ilişkileri düzenlediğinden ve kanunun verdiği bir yetkiye dayanılarak yapıldığından, Türkiye Büyük Millet Meclisinin uygun bulması zorunluluğu olmaksızın, yayımlanmak suretiyle doğrudan Cumhurbaşkanınca onaylanabilir.
C) Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, andlaşma metninin bazı maddelerinin iç hukuka daha uyumlu hale getirilmesi amacıyla milletvekilleri tarafından değişiklik önergeleri verilebilir.
D) Andlaşmanın onaylanmasını uygun bulan kanun teklifi üzerindeki görüşmeler genel hükümlere tabi olmakla birlikte, Meclisin yetkisi andlaşma metnini bir bütün olarak kabul veya reddetmekle sınırlı olup metin üzerinde değişiklik yapılması mümkün değildir.
E) Andlaşmanın Cumhurbaşkanı tarafından Meclise sunulmasından itibaren iki ay içinde Meclis tarafından bir karar alınmazsa, andlaşmanın onaylanması zımnen uygun bulunmuş sayılır ve Cumhurbaşkanı onay işlemine devam edebilir.
Bu maddeyle ilgili 12 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.