4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 58

Türk Medeni Kanunu 58. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 58- Her derneğin bir tüzüğü bulunur. Dernek tüzüğünde derneğin adı, amacı, (...)[5] gelir kaynakları, üyelik koşulları, organları ve örgütü ile geçici yönetim kurulunun gösterilmesi zorunludur. Dernek tüzüğü, kanunun emredici hükümlerine aykırı olamaz. Dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümleri uygulanır. IV. Tüzel kişiliğin kazanılması 1. Kazanma anı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

32 karar eşleşti
3. Ceza Dairesi, 2021/4375 E., 2022/1552 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.02.2018 tarih ve 2015/202 - 2018/196 sayılı kararı
iğer sanıkların üzerine atılı TCK'nın 244/1-2-3 maddelerinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine; TCK'nın 132/2, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 6 yıl (4 kez), TCK'nın 328/1, 43/1, 5 maddeleri uyarınca 27 yıl, TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay, TCK'nın 244/2, 244/3, TMK'nın 5/1, 53, 58/9.
3. Ceza Dairesi         2021/4375 E.  ,  2022/1552 K. "İçtihat Metni" İlk Derece Mahkemesi : Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22.02.2018 tarih ve 2015/202 - 2018/196 sayılı kararı Suç: Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya Askeri casusluk amacıyla temin etme, Silahlı terör örgütüne üye olma, Bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma, Bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma, Kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme olma suçundan mahkumiyet hükmü kurulan sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... yönünden; 20.01.2015 Hüküm : Sanıklar ..., ... ve ...'un 5237 sayılı TCK'nın 132/2 (4 kez), 328/1, 314/2, 312, 3713 sayılı TMK'nın 5/1 maddelerinden; ...'ın TCK'nın 132/2 (4 kez), 328/1, 314/2, 312, 244/1-2-3, TMK'nın 5/1 maddelerinden 5271 sayılı CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine, Sanıklar ..., ..., ..., ...'ın TCK'nın 312, TCK'nın 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 220/5. maddesi gereği diğer sanıkların üzerine atılı TCK'nın 244/1-2-3 maddelerinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine; TCK'nın 132/2, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 6 yıl (4 kez), TCK'nın 328/1, 43/1, 5 maddeleri uyarınca 27 yıl, TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay, TCK'nın 244/2, 244/3, TMK'nın 5/1, 53, 58/9. maddeleri uyarınca 1 yıl 15 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, Sanıklar ..., ...'ün TCK'nın 312, TCK'nın 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 220/5 maddesi gereği diğer sanıkların üzerine atılı TCK'nın 244/1-2-3 maddelerinden 5271 sayılı CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine; TCK'nın 132/2, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 6 yıl (4 kez), TCK'nın 328/1, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 27 yıl, TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ...'ın TCK'nın 312. maddesinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine; TCK'nın 132/2, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 6 yıl (4 kez), TCK'nın 328/1, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 27 yıl TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, Sanıklar ..., ...'in TCK'nın 312. maddesinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine; TCK'nın 132/2, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 6 yıl (4 kez), TCK'nın 328/1, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 27 yıl, TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay, TCK'nın 244/2, 244/3, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 1 yıl 15 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, Sanık ...'in TCK'nın 312. maddesinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği beraatine; TCK'nın 132/2, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 6 yıl (4 kez), TCK'nın 328/1, 43/1, 53 maddeleri uyarınca 27 yıl, TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay, TCK'nın 244/1, 244/3, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 6 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ...'in TCK'nın 132/2 (4 kez), 328/1, 312, TMK'nın 5/1 maddelerinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği ayrı ayrı beraatlerine; TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, Sanık ...'in TCK'nın 132/2 (4 kez), 328/1, 312, 244/2,3, TMK'nın 5/1 maddelerinden CMK'nın 223/2-e maddesi gereği beraatine, TCK'nın 314/2, TMK'nın 5/1, 53, 58/9 maddeleri uyarınca 10 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına dair hükümlere yönelik istinaf başvurularının düzeltilerek esastan reddi Temyiz edenlerin sıfatı, başvurularının süresi, kararın niteliği ve temyiz sebeplerine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü; Bir kısım sanıklar ve müdafiilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin, İlk Derece ve Bölge Adliye Mahkemesinde silahların eşitliği ile çelişmeli yargılama ilkeleri doğrultusunda savunmaya yeterli imkan sağlanıp, bu hakkın etkin şekilde kullandırılmış olması, temyiz denetiminde sınırsız şekilde yazılı savunma imkanının kullanılabilme olanağının bulunması karşısında, savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından, 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanunun 94. maddesi ile değişik CMK'nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren REDDİNE, I-Katılanlar ..., Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, ... vekilleri ile müştekiler ..., TÜBİTAK, ..., ... vekillerinin temyiz istemlerinin incelenmesinde: 1-Katılan T.C. Cumhurbaşkanlığının, silahlı terör örgütüne üye olma, bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma, bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçlarından; 2-Katılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumunun, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme, silahlı terör örgütüne üye olma, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçlarından; 3-Katılan ...'in, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme, silahlı terör örgütüne üye olma, bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından; 4-Müştekiler ..., TÜBİTAK, ..., ...'ın, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme, silahlı terör örgütüne üye olma, bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma, bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçlarından; Bu suçların niteliği itibariyle doğrudan doğruya zarar görmedikleri, bu nedenle de davaya katılma hakları ve bu suçlar yönünden kurulan hükümleri temyiz yetkileri bulunmadığından, katılanlar vekilleri ile müşteki vekillerinin bu suçlara yönelik temyiz istemlerinin, CMK'nın 298/1. maddesi gereğince REDDİNE, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesinin 08.06.2020 ve 16.06.2020 tarihli temyiz istemlerinin reddine dair ek kararlarının ONANMASINA, II-Katılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu vekilinin bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma, bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçlarından verilen beraat kararlarına; katılan ... vekilinin, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçundan verilen beraat kararlarına; sanıklar müdafilerinin, sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ... yönünden bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerine ilişkin temyiz istemlerinin incelenmesinde: Sanıklar hakkında bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçundan İlk Derece Mahkemesince verilen beş yıldan az hapis cezalarına yönelik istinaf başvurularının esastan reddine dair Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının CMK'nın 286/2-a maddesi ve on yıl veya daha az hapis cezasını gerektiren bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma, bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma, kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçlarından İlk Derece Mahkemesince verilen beraat kararlarına yönelik istinaf başvurularının esastan reddine dair Bölge Adliye Mahkemesi kararlarının CMK'nın 286/2-g maddesi gereğince temyiz edilemez nitelikte olduğu anlaşılmakla, katılanlar vekillerinin ve sanıklar müdafilerinin temyiz istemlerinin CMK'nın 298/1. maddesi gereğince REDDİNE, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesinin 08.06.2020 ve 03.07.2020 tarihli temyiz istemlerinin reddine dair ek kararlarının ONANMASINA, Temyiz istemlerinin reddi nedenleri belirlenmekle, işin esasına geçildi; Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; III-HUKUKİ AÇIKLAMALAR: Devlet sırları, devletin güvenliğini ve bekasını ilgilendirdiğinden, hukuk sistemi bu sırların muhafazası hususunda büyük bir hassasiyet göstermekte, ihlaline veya buna teşebbüs edenlere ağır yaptırımlar öngörmektedir. 5237 sayılı Ceza Kanununda, devlet güvenliği ve bekası için devletin gizli bilgilerinin korunmasına ilişkin düzenlemeler mevcuttur. Bunlar, “Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk” başlığı altında, ikinci kitap, dördüncü kısım, yedinci bölümde 326. ile 339. maddeler arasında düzenlenmiştir. Sır, sözlükteki kelime anlamı bakımından; “varlığı veya bazı yönleri açığa vurulmak istenmeyen”, “gizli kalan, gizli tutulan şey”, “aklın erişmediği, açıklanamayan veya çözülemeyen şey”, “giz, gizem”, “bir amaca ulaşmak için kullanılan, başvurulan özel ve gizli yöntem” olarak tanımlanmaktadır. Ceza kanunu dışındaki yasalar ile uluslararası hukukta da devlet sırrına ilişkin tanımlara ve düzenlemelere yer verilmiştir. AİHS'nin 10/2. maddesinde “ulusal güvenliğin” korunması ve demokratik toplumda gerekli olması halinde “devlet sırrı” ifade özgürlüğünü sınırlayıcı istisnalar arasında yer almıştır. Anayasanın 26/2. maddesinde; “Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik; kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir” denilerek düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasına yönelik hangi fikir ve düşüncelerin sınırlandırılabileceği belirtilirken, devlet sırrı kavramına da yer verilmiştir: Yine, Anayasanın 28. maddesinde, “devlet sırrı” ceza hukuku bakımından bir kriter olarak değerlendirilerek; "...Devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar." hükmüne yer verilmiştir. Ayrıca, mevzuatta devlet sırrına ilişkin çeşitli tanımlar da mevcuttur; ''Sır''dan maksat, yetkili bulunmayan kişilerin hakkında bilgi sahibi olmaları hâlinde “Devletin güvenliğinin, milli varlığının, bütünlüğünün, Anayasal düzeninin veya iç veya dış siyasal yararlarının tehlikeye düşebileceği bilgiler"dir (TCK.m. 326 madde-gerekçesi). Devlet Sırrı; açıklanması veya öğrenilmesi devletin milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek Anayasal düzenine dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek ve bu nedenlerle gizli kalması gereken bilgi ve belgelerdir (Devlet Sırrı Kanunu Tasarısı m. 3). Devlet sırrı kavramı ve gizlenmesi gerekli bilgi kavramları ile karşılaştırdığımız bir başka yasal düzenleme, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanununun 16. ve 18. maddeleridir. Bu düzenlemelere göre devlet sırrı; "açıklanması hâlinde devletin emniyetine, dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine açıkça zarar verecek ve niteliği itibarıyla devlet sırrı olan gizlilik dereceli bilgi veya belgelerdir. Sivil ve askeri istihbarat birimlerinin görev ve faaliyetlerine ilişkin bilgi veya belgeler, istihbarata ilişkin bilgi veya belgelerdir." Ceza Muhakemesi Kanununun 47. maddesinde “Açıklanması, Devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; Anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler, Devlet sırrı sayılır” ifadelerinde kısa bir tanım görmekteyiz. Uluslararası ilişkiler bakımından üçüncü kişilerce bilinmesi sakıncalı olan ve devletin dış ilişkilerine zarar verici nitelikte olan, savunmaya, güvenliğe ilişkin bilgiler devlet sırrı kapsamındadır. Yine, aynı Kanunun 125. maddesine göre, “Bir suç olgusuna ilişkin bilgileri içeren belgeler, Devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz.” Burada yargılamanın selameti ve iddiaların aydınlatılması adına, suç olgusuna dair bilgi içeren belgelerin yargılamanın aleniliği çerçevesinde devlet sırrı olarak kabul edilemeyeceği belirtilmektedir. Aynı maddenin ikinci fıkrasında "Devlet sırrı niteliğindeki bilgileri içeren belgeler, ancak mahkeme hâkimi veya heyeti tarafından incelenebilir. Bu belgelerde yer alan ve sadece yüklenen suçu açıklığa kavuşturabilecek nitelikte olan bilgiler, hâkim veya mahkeme başkanı tarafından tutanağa kaydettirilir” hükmü yer almaktadır. Yani mahkeme hakiminin, sır statüsündeki bilgiyi edinmesi ya da sır olarak koruma altına alınmış belgeleri görmesi, bunların içeriğine vakıf olması; o bilginin sır niteliğini ortadan kaldırmayacaktır. Bu düzenlemelerden yola çıkarak, genel anlamda devletin sırlarının üçe ayrıldığı söylenebilir; 1-"Özünde devlet sırrı olan bilgi ve belgeler." 2-"Yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı bilgi ve belgeler." 3-"Devletin idari kurumlarının gizli tuttuğu bilgi ve belgeler." Özünde devlet sırrı olan bilgi ve belgeler, devlet güvenliği ve bekası, milli menfaatler ve milli güvenliğe ilişkin menfaatler ile ilgilidir. Yetkili makamların açıklanmasını yasakladığı bilgi veya belgeler ise, özünde devlet sırları kadar olmasa da devlet menfaatleri için önemli görülen bilgi veya belgelerdir. TCK'nın 326, 327, 328, 329 ve 330. maddelerindeki, "devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgi, belge veya vesikalar” ifadesiyle "özünde devlet sırrı olan bilgi ve belgeler" kastedilmektedir. Özünde devlet sırlarının, sırrın objektif ve sübjektif şartını birlikte taşıması gerekir. Bir şeyin sır olabilmesi için devletin bu şeyin sır olarak saklanması hususunda sübjektif iradesi olmalıdır. Bu bilginin sır niteliği taşıması için önceden resmi makamlarca açıklanması gerekmez. Devletin o bilginin gizliliği konusundaki zımni iradesi yeterlidir. Objektiflik unsuru, başkaları tarafından bilinmesi ile ilgilidir. Sır olarak gizlenmek istenen şey başkaları tarafından biliniyor ya da bilinmesi gerekiyorsa sır niteliği taşımaz (Mehmet Yayla, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, Seçkin Yayınları, Ankara, 2018, 2. Baskı, s. 70). Kamuya açıklanmış, gizli kalması gereken şey, herkesin bildiği şey haline gelmişse sır olmaktan çıkacaktır. Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken husus, “Rivayet, tahmin gibi hususlar bilginin sır olma vasfını ortadan kaldırmaz" (Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Cilt 2, Seçkin Yayınları, 1993, s. 1038). Günümüzde teknolojinin gelişmesi ve haberleşme imkanlarının artması devlet sırlarını korumayı zorlaştırmaktadır. Her ne kadar devletlerin sırları konusunda çeşitli yayınlar yapılıyorsa da, doğruluğu herkesçe malum olmadıkça, gizli kalması gereken bilgilerin sır olma vasfını ortadan kaldırmaz (Askeri Yargıtay 3. Dairenin 25972 ve 1972/5-21 sayılı kararı). TCK'nın 334, 335, 336 ve 337. maddeleri, ''yetkili makamların, kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgi ve belgeler''den bahsetmektedir. Burada adı geçen sırlar, özünde devlet sırrı olmayan ancak, devlet menfaatleri için gizli tutulması gereken, bu nedenle yetkili makamların kanun veya düzenleyici işlemlerle açıklanmasını yasakladığı bilgi veya belgelerdir. Bunun haricinde, özünde devlet sırrı olmayan veya yetkili makamların açıklanmasını yasaklamadığı devlet güvenliğini ilgilendirmeyen, ancak devletin idaresine ilişkin olan, kamu idaresinin menfaatlerini korumak, güvenilirliğini ve düzenli işleyişini sağlamak için 5237 sayılı TCK'da İkinci kitap. Dördüncü kısımda, "Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı birinci bölümü altında, 258. madde ile "Göreve ilişkin sırrın açıklanması” suçu düzenlenmiştir. Türk Ceza Hukuku yönünden, yetkililerce veya düzenleyici işlemlerle açıklanması yasaklanan sır, özünde devlet sırrı niteliği taşımayan ancak, açıklanması ilgili mevzuat hükümlerine göre yasaklanmış ve gizlilik derecesi verilmiş bilgi, belgeler veya şeylerdir. Yasaklama, yürütmenin herhangi bir işlemiyle yapılabileceği gibi, belgeler üzerine gizlilik derecesini gösteren damga veya özel bir yazının konulması, uyarı veya tabela yerleştirilmesi şeklinde de yapılabilir. Yetkili makam tarafından duruma göre, sirküler, tebliğ, resmi açıklama, yazılı veya sözlü uyarı aracılığıyla, kişiler veya bireylerin bu konudaki yasaklamalardan haberdar edilmesi sağlanabilir. Bu yasaklama hukuka uygun yapılmalıdır. Hukuka uygun ve usulüne göre yapılmayan yasaklama, o bilgi, belge veya şeye, açıklanması yasaklanmış sır vasfını kazandırmaz. Devletin idari makamları veya organları, bilgi, belge veya şeylere, açıklanmasını yasaklanmış sır vasfını çoğunlukla, gizlilik sınıflandırması yaparak vermektedirler. Güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yönetmeliğine göre; gizlilik dereceleri aşağıda belirtildiği şekilde dört sınıfa ayrılır. a)Çok gizli: Bilmesi gerekenlerin dışında diğer kişilerin bilmelerinin istenmediği ve izinsiz açıklandığı takdirde devletin güvenliğine, ulusal varlık ve bütünlüğe, iç ve dış menfaatlerimize hayati bakımdan son derece büyük zararlar verecek, yabancı bir devlete faydalar sağlayacak ve güvenlik bakımından olağanüstü önemi haiz mesaj, rapor, doküman araç, gereç, tesis ve yerler için kullanılır. b)Gizli: Bilmesi gerekenlerin dışında diğer kişilerin bilmelerinin istenmediği ve izinsiz açıklandığı takdirde devletin güvenliğine, ulusal varlık ve bütünlüğe, iç ve dış menfaatlerimize ciddi şekilde zarar verecek, yabancı bir devlete faydalar sağlayacak nitelikte olan mesaj, rapor, doküman, araç, gereç, tesis ve yerler için kullanılır. c)Özel: İzinsiz açıklandığı takdirde, devletin menfaat ve prestijini haleldar edecek veya yabancı bir devlete faydalar sağlayacak nitelikte olan mesaj, rapor, döküman, araç, gereç, tesis ve yerler için kullanılır. d)Hizmete özel: Kapsadığı bilgi itibarıyla çok gizli, gizli veya özel gizlilik dereceleri ile korunması gerekmeyen fakat bilmesi gerekenlerden başkası tarafından bilinmesi istenmeyen mesaj, rapor, döküman, araç, gereç, tesis ve yerler için kullanılmaktadır. Özünde devlet sırrı olan bilgi ve belgelerin, siyasal veya askeri casusluk amacı ile temin edilmesi halinde, TCK'nın madde 328'de düzenlenen casusluk suçu; böyle bir amaç olmaksızın temin edilmesi halinde ise, TCK'nın 327. maddesinde tanımlanan suç oluşacaktır. 765 sayılı Ceza Kanunu ve 5237 sayılı Ceza Kanununda "casusluk" açık bir şekilde tarif edilmiş değildir. Öğretide, "casusluk; bir bilgi ya da hedefe ulaşmak için yapılan gizli haber alma faaliyetine yönelik organizasyon ve metotların tümüne verilen addır. Casus ise bu faaliyeti yürüten kişidir” (Mehmet Yayla, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, s. 49). Siyasi casusluk ise, yabancı devlet yararına Türkiye Devletinin veya vatandaşlarının veya Türkiye’de oturmakta, ikamet ekmekte olanların zararına olacak bilgilerin toplanması şeklinde tanımlanabilir. Casusluk suçları ile ilgili düzenlemelere bakıldığında, tanımlama; “devletin güvenliği, iç veya dış siyasi yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken bilgilerin veya yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemleri ile açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgileri siyasal ve askeri casusluk maksadıyla temin etmek veya açıklamak” şeklinde de yapılabilir. Bu suç, soyut tehlike suçudur. Suçla korunan hukuksal menfaat; “devlet güvenliği, devletin iç veya dış siyasal yararları ve milli savunmaya” ilişkin menfaatlerdir. Suçun faili herkes olabilir. Suçun maddi konusu; devletin güvenliğine, iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibariyle, gizli kalması gereken bilgiler yani özünde devlet sırrı olan bilgiler olarak tayin edilmiştir. Mezkur maddelerde geçen belge ve vesikadan kasıt; “bir gerçeğe tanıklık eden yazı, resim, film vb. vesika, dökümandır. Evrak; “kağıt yaprakları, kitap sayfaları, resmi kurumlarda işlem gören belgeler, yazılmış kitaplar, mektuplar ve yazılar” anlamında kullanılan Arapça'dan gelen bir isimdir. Suçun maddi unsuru; suça konu bilgileri, siyasal veya askeri casusluk maksadıyla “temin etmek” tir. Bilgiyi içeren belgenin elde edilmiş olması, keza temin edilen bu bilginin başkasına verilmesi şart değildir. “Suç, sır olan bilginin temin edilmesiyle tamamlanmış olur” (Mehmet Yayla, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, s. 220). Suçun tamamlanması için bilginin başkasına aktarılması şart değildir. Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 24.02.1940 tarih ve 1940/828-477 sayılı kararıyla, “Malumatın tesadüfi olmaksızın casusluk kast ve niyetiyle gayret ve mesai sarf edilerek istihsalinin lüzumlu olduğuna” işaret edilmiştir. Suçun manevi unsuru; genel kasttır. Ancak bazı hallerde, suçun kanuni tanımındaki unsurlarının fail tarafından bilinerek ve istenerek gerçekleştirilmesi, suçun oluşumu için yeterli görülmeyebilir. Bu gibi hallerde, suç tipinde kişinin kastı dışında ayrıca belli bir saikle hareket etmesi aranmıştır. Saik; amaç ya da gaye, kasttan önce gelen, kastı hazırlayan bir duygu ve düşüncedir. Suçun işlenmesine neden olan gerekçedir. Saik, her ne kadar suçun unsuru değil ise de, manevi unsurun gerçekleşmesi bakımından aranan husus haline gelebilir. Bu bağlamda, siyasi ve askeri casusluk suçlarında özel saik aranmaktadır. Esasen Ceza Kanununun 327. maddesinde tanımlanan suç ile 328. maddede tanımlanan suçu ayıran en temel kriter “casusluk maksadı”dır. Askeri Yargıtay'ın bir kısım kararlarında (Askeri Yargıtay Dava Daireleri Kurulunun 02.10.1997 tarih ve 1997/98-114 sayılı kararı gibi) “casus ile casusluğu talep eden arasında bir anlaşmanın varlığı” suçun oluşumu için aranmakta ise de bu düşünce doktrinde yerinde görülmemiştir. “Fail, herhangi bir ülke ya da organizasyon ile anlaşma olmadan bilgi ve belgeleri temin edip, sonradan belirleyebileceği bir devlete servis edebilir” (Mehmet Yayla, Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk, s. 224). Bu itibarla, maddede olmayan bir şartın, suç tipinin oluşumu için aranması yerinde değildir. Madde metninde ve gerekçesinde açıkça belirtildiği gibi siyasal ve askeri casusluk maksadı manevi unsur içinde değerlendirilmesi gereken bir konudur. Bilindiği üzere kast, kişinin iç dünyasıyla ilgili kavram olup, kastın açıkça ifade edilmediği hallerde iç dünyaya ait bu olgunun dış dünyaya yansıyan davranışlara, bir başka deyişle eylemle birlikte ortaya çıkan duruma bakılarak belirlenmesi gerekir. Bu kapsamda kastın belirlenmesinde; failin kişilik özellikleri, bilgilerin temin edilme zaman ve yeri, bilgilerin temin edilme yöntemi, bir örgüt mensubu ise örgütün amacı ve süreç içerisinde gerçekleştirdiği, gerçekleştireceği faaliyetleri gibi kriterlere bakılmalıdır. Özel olarak istihbaratta görevlendirilmiş kişilerin (MİT, Emniyet ve Jandarma istihbaratı) izinsiz bilgi paylaşımı halinde casusluk maksadının bulunduğu kabul edilmelidir. Zaman ve yer açısından ise, ülkeler arası ikili ilişkilerin gergin olduğu zamanlarda ya da terör olaylarının yoğun yaşandığı dönemde sır niteliğindeki bilgilerin temin edilmesi halinde casusluk kastının varlığı kabul edilebilir. Bu minvalde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, Milli Güvenlik Kurulu’nda görevli bulunan Bakanlar ve Kuvvet Komutanlarının milli güvenlikle ilgili gerçekleştirdikleri faaliyetler dolayısıyla dinlenilmeleri devlet sırrı kabul edilebilecek bilgiler bakımından siyasi casusluk kapsamında değerlendirilmelidir. Öğretide de kabul edildiği gibi, casusluk amacı ile bilginin temin edilmesi suçun oluşumu için yeterlidır. Başka bir ülkeye veya yapıya vermek zorunlu değildir. Aksine kabul, kanun koyucunun madde metni ve gerekçesinde yer vermediği bir unsurun içtihat yoluyla kanuna eklenerek kanun koyucunun iradesinden farklı bir kanun yapmak anlamına gelecektir. IV-DOSYA KAPSAMI İTİBARİYLE GERÇEKLEŞTİRİLEN EYLEM VE FAALİYETLER: Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçundan mahkumiyetlerine karar verilen sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ...'nin TÜBİTAK'da görev yaptıkları, olay tarihlerinde ...'ın TÜBİTAK Başkan Yardımcısı ve BİLGEM Başkanı olduğu, ..., ..., ..., ... ve ...'nin MİLCEP-K2 model kriptolu cep telefonlarıyla ilgili projede görev alan TÜBİTAK çalışanları oldukları; sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ...’ın Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görev yaptıkları, olay tarihlerinde ...'in Telekomünikasyon İletişim Başkan Vekili, ...'nun Bilgi Sistemleri Daire Başkanı, ...'in Hukuk İşleri Daire Başkan Vekili, ...'ın Teknik İşler Daire Başkanı, ...'ün Veri İşlemleri Koordinatörü, ...'in Veri Tabanları Koordinatörü, ...'in Veri Eşleştirme Koordinatörlüğünde İletişim Uzmanı, ...'in Veri Eşleştirme Koordinatörlüğü İletişim Uzman Yardımcısı, ...'ın Veri İşlemleri Koordinatörlüğü İletişim Uzmanı, ...'ın Veri İşlemleri Koordinatörlüğü İletişim Uzman Yardımcısı olarak görev yaptıkları belirlenmiştir. Sanıklar ..., ..., ..., ..., ... ve ...'nin TÜBİTAK BİLGEM'de görev yaptıkları, herhangi bir kurumdan bu konuda bir talep olmadığı halde kriptolu oldukları ve dinlenilmelerinin mümkün olmadığı gerekçesiyle MİLCEP K-2 model kriptolu cep telefonlarının üretimini, tüm yazılım ve donanım tasarımını gerçekleştirdikleri, sanık ...'ın TÜBİTAK Başkan Yardımcısı ve BİLGEM Başkanı olarak proje baş sorumlusu olduğu, sanık ...'ın proje yönetimi, donanım tasarımı, u-boot ilk yükleyici kodlarının geliştirilmesi, gömülü linux çekirdek kodlarının geliştirilmesi, işletim sistemi entegrasyonu sorumlusu olduğu, sanık ...'in telefon uygulama katmanı (Otopia) geliştirilmesi sorumlusu olduğu, sanık ...'in NATO SCIP kripto protokolünün gerçekleşmesi sorumlusu olduğu, sanık ...'nin telefon uygulamalarının geliştirilmesi ve sertifikalarının yüklenmesi sorumlusu olduğu, sanık ...'nin ise uygulama geliştirme laboratuvarının ağ ve sistem sorumlusu olduğu, sanıkların MİLCEP-K2 model kriptolu cep telefonlarını kullanıma hazır hale getirdikten sonra Başbakan, Başbakan Yardımcıları, TBMM Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Bakanlar, Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı ve Başbakanlık Başmüşaviri gibi üst düzey devlet görevlilerinin hukuka aykırı olarak dinlenmelerini sağlamak amacıyla bu cep telefonlarının IMEI numaralarını ve şifreleme anahtarlarını Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görev yapan diğer örgüt üyelerine verdikleri belirlenmiştir. Yine, davaya konu olan MİLCEP-K2 kriptolu cep telefonları üzerinde yaptırılan bilirkişi incelemesinde kriptografik açıdan çok büyük açıklar tespit edilmiştir. Bilirkişi raporundaki tespitlere göre; kriptografik kurallara uyularak gerçekleştirilmiş yüksek güvenlik düzeyli bir kriptolu cihazın en güncel bilgisayar teknolojisi ve en ileri teknik olanaklar ile kırılması pratik olarak mümkün değildir. Örneğin, gerçek anlamda bir kriptolu cihazın trilyonlarca yüksek kapasiteli bilgisayar kullanılsa dahi kırılması trilyonlarca yıldan fazla zaman gerektirmesine rağmen; MİLCEP-K2 kriptolu cep telefonlarının kriptografik açıdan çok zayıf olduğu uygulamalı testlerle tespit edilmiştir. Bu testlerde; standart bir dizüstü bilgisayar işlemci gücüyle standart bir dizüstü bilgisayardaki hafıza kapasitesiyle yaklaşık 45 saniye içinde kriptolu gönderilen kapalı metnin tamamen kırılabildiği belirlenmiştir. Bu itibarla, güvenlik açığı bulunan MİLCEP-K2 model kriptolu cep telefonlarının 2011 yılı içinde üretimine başlanmış olup; üst düzey siyasetçilere, yargı mensuplarına ve güvenlik bürokrasisi mensuplarına 25.12.2012 tarihi itibarıyla teslim edilmiş ve bu telefonlar hukuka aykırı dinlemelerin ortaya çıktığı 26.06.2014 tarihine kadar kullanılmıştır. Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görev yapan sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ...’ın TÜBİTAK BİLGEM'de görev yapan sanıklardan temin ettikleri IMEI numaralarını ve şifreleme anahtarlarını kullanarak devlete ait kriptolu telefonlarla yapılan iletişimleri 2013 yılı boyunca herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın hukuka aykırı şekilde dinledikleri, böylece elde ettikleri ses dosyalarını kurum dışına çıkartarak FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün arşivine aktardıkları, dosya kapsamında aldırılan bilirkişi raporları ile doğrulandığı üzere Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı bilgisayarlarında dinlemelere ilişkin bulunan verileri silmek suretiyle yok ettikleri, bu itibarla Devletin üst düzey siyasetçi ve bürokratlarının iletişimlerini dinledikleri, ilgili Devlet kurumlarından gelen cevap yazıları ile de doğrulandığı üzere suç tarihlerinde Devletin güvenliği, iç veya dış siyasi yararları bakımından niteliği itibariyle gizli kalması gereken devlet sırrı niteliğindeki bilgileri temin ettikleri, devlet sırrı niteliğindeki bu bilgileri örgütsel faaliyet ve müşterek birliktelik kapsamında siyasal veya askerî casusluk maksadıyla elde ettikleri konusunda kuşku bulunmadığı, büyük çoğunluğu FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne münhasır ByLock programı kullanıcısı olan sanıkların dosyada mevcut bilirkişi raporlarından da anlaşılacağı üzere örgütsel amaçla, planlı bir şekilde iş bölümü ve organizasyon dahilinde dinleme eylemlerini gerçekleştirdikleri, bu hukuka aykırı dinlemelerin ardından FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün kamuoyunca da bilinen Türkiye Cumhuriyetinin Anayasal düzenine yönelik operasyonel eylemlerine başladığı anlaşılmıştır. Bu kapsamda, 17-25 Aralık 2013 kumpası ve 1-19 Ocak 2014 tarihlerinde Hatay Kırıkhan'da ve Adana-Ceyhan istikametinde seyreden MİT tırlarının hukuka aykırı şekilde durdurularak aranması eylemlerinin örgütsel organizasyon kapsamında gerçekleştirildiği ortaya çıkmış; bahsi geçen operasyonel eylemlerle amacına ulaşamayan örgüt nihayet 15 Temmuz 2016 tarihinde Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etmiştir. Kanunun amaç, kapsam ve gerekçesi ile yukarıda değinilen, Dairemizce de benimsenen doktrindeki görüşler, yargısal kararlar, olay ve olgular birlikte değerlendirildiğinde; TÜBİTAK'ta görev yapan ve örgüt mensubu olan sanıkların MİLCEP-K2 model kriptolu cep telefonlarını herhangi bir kurumdan üretilmelerine dair bir talep bulunmamasına rağmen ürettikleri ve kullanıma hazır hale getirdikleri, sonrasında Başbakan, Başbakan Yardımcıları, TBMM Başkanı, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Bakanlar, Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı, Başbakanlık Başmüşaviri gibi üst düzey devlet görevlilerinin hukuka aykırı olarak dinlenmelerini sağlamak amacıyla bu kriptolu cep telefonlarının IMEI numaralarını ve şifreleme anahtarlarını Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında görev yapan diğer örgüt üyelerine verdikleri, bu sayede üst düzey devlet görevlilerinin 2. nesil kriptolu MİLCEP-K2 cep telefonları ile yapmış oldukları görüşmelerin uzun bir süre zarfında Telekomünikasyon İletişim Başkanlığında o tarihlerde görev yapan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensupları tarafından hukuka aykırı şekilde dinlendiği, bu sayede FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün yukarıda bahsedilen operasyonel eylemlerine başladığı, bu dinlemelere ilişkin delillere yönelik verilerin daha sonra bozulduğu ve yok edildiği anlaşılmakla, siyasi casusluk kastı ile hareket edildiğinin kabulünde bir isabetsizlik görülmemiştir. V-SANIKLARIN HUKUKİ DURUMLARININ DEĞERLENDİRİLMESİ: Sanık ... hakkında açılan davada MEB eski Bakanı ...'in kullandığı 2. nesil kriptolu MİLCEP-K2 cep telefonunun hukuka aykırı şekilde dinlenmesinin ardından 29.01.2013 tarihinde bu dinlemeye ilişkin hedef silme işleminin ... tarafından yapıldığının tespit edilmesi karşısında, TCK'nın 244/2. maddesinde düzenlenen bilişim sistemindeki verileri bozma, yok etme, değiştirme veya erişilmez kılma suçundan mahkemece zamanaşımı süresi boyunca suç duyurusunda bulunulmak suretiyle mahallinde işlem yapılması mümkün görülmüştür. 1-Sanık ... haricinde diğer tüm sanıklar yönünden Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçu ile sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... yönünden devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçundan verilen beraat kararlarına; sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... yönünden devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme ve silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından, ... yönünden devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme, silahlı terör örgütüne üye olma ve bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma suçlarından, sanıklar ..., ..., ..., ... yönünden silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkumiyet hükümlerine ilişkin temyiz istemlerinin incelenmesinde: Dosyadaki mevcut diğer delillerin atılı suçun sübutu için yeterli olduğu görülmekle, sanıklar ..., ..., ... yönünden ByLock tespit ve değerlendirme tutanakları beklenilmeden karar verilmesi sonuca etkili görülmemiştir. a-Hakkında beraat kararı verilen sanıklar yönünden yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre; katılan ... vekilinin temyiz dilekçesinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden; b-Hakkında mahkumiyet hükmü kurulan sanıklar yönünden yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla, sanıklar ve müdafileri ile sanık ... hakkında bilişim sisteminin işleyişini engelleme veya bozma suçundan kurulan mahkumiyet hükmü yönünden katılan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu vekilinin temyiz dilekçelerinde ileri sürdükleri nedenler yerinde görülmediğinden, CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle mahkumiyet hükümlerinin ve beraat kararlarının ONANMASINA, 2-Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... yönünden kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme (4 kez); sanıklar ..., ..., ..., ... yönünden silahlı terör örgütüne üye olma suçlarından kurulan mahkumiyet hükümlerine; ayrıca, sanık ... yönünden Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçlarından verilen beraat kararlarına ilişkin temyiz istemlerinin incelenmesinde: a-Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ile ilgili olarak; aa-Her ne kadar katılanlar ..., ..., ... ve ...'a yönelik olarak 2. nesil kriptolu MİLCEP-K2 cep telefonlarının hukuka aykırı şekilde dinlenmesi nedeniyle TCK'nın 132/2 maddesinde düzenlenen kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçundan zincirleme şekilde 4 kez cezalandırılmalarına karar verilmişse de; sanıkların bu eylemlerinin TCK'nın 328. maddesinde düzenlenen Devletin gizli kalması gereken bilgilerini siyasal veya askeri casusluk amacıyla temin etme suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmakla, ayrıca kişiler arasındaki haberleşmenin gizliliğini alenen ifşa etme suçundan zincirleme şekilde (4 kez) mahkumiyet hükmü kurulması, bb-Kabul ve uygulamaya göre de; Katılan ...'in kullandığı 2. nesil kriptolu MİLCEP-K2 cep telefonunun 01.11.2013 tarihinde sadece 1 kez hukuka aykırı olarak dinlendiğinin anlaşılması karşısında, katılan ...'e yönelik eylem yönünden hüküm kurulurken cezanın zincirleme şekilde birden fazla kez işlendiğinden bahisle TCK'nın 43/1. maddesi uyarınca arttırılması cihetine gidilmesi, b-Sanıklar ..., ..., ... ile ilgili olarak; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 2017/16-956 E. 2017/370 K. sayılı kararı ile onanarak kesinleşen, Dairemizin İlk derece Mahkemesi sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarihli ve 2015/3 E. 2017/3 K. sayılı kararında; "ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bir suç örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının her türlü şüpheden uzak kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti halinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren delil olacağının kabul edildiği gözetilmekle, ByLock kullanıcısı olduklarını kabul etmeyen sanıkların, ByLock uygulamasını kullandıklarının kuşkuya yer vermeyecek şekilde teknik verilerle tespiti halinde, ByLock kullanıcısı olduklarına dair delilin atılı suçun sübutu açısından belirleyici nitelikte olması karşısında, ilgili birimlerden ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanakları getirtilip; ayrıca, UYAP’ta oluşturulan Örgütlü Suçlar Bilgi Bankasında haklarında herhangi bir beyan yahut ifade olup olmadığı araştırılarak, bulunması halinde beyan veya ifadelerin onaylı örneklerinin dosya arasına getirtilip, 5271 sayılı CMK’nın 217/1. maddesi uyarınca duruşmada sanıklar ve müdafilerine okunarak, gerekirse beyan yahut ifade sahipleri tanık olarak dinlenildikten sonra deliller bir bütün halinde değerlendirilip, sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, c-Sanık ... ile ilgili olarak; UYAP kayıtları üzerinden yapılan kontrolde sanık hakkında Ankara 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 2017/43 Esas sayılı dava dosyası üzerinden FETÖ/PDY silahlı terör örgütü kurma veya yönetme, Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, bir suçu gizlemek veya başka bir suçun delillerini gizlemek ya da yakalanmamak amacıyla öldürme, Cumhurbaşkanına suikast, yangın, su baskını, tahrip, batırma, bombalama ya da nükleer, biyolojik, kimyasal silah kullanarak öldürme, terörizmin finansmanının önlenmesi hakkındaki kanuna muhalefet suçlarından devam eden kovuşturma bulunduğu anlaşılmakla, mükerrer yargılamanın ve cezalandırmanın önlenilmesi bakımından sanık hakkında açılan dava dosyasının aslı veya onaylı örneklerinin Yargıtay denetimine olanak verecek şekilde getirtilip incelenerek öncelikle her iki dosyanın birleştirilmesi; mezkur dosya kesinleşmişse, incelenerek tüm deliller bir bütün halinde değerlendirilip, sonucuna göre hukuki durumunun takdir veya tayini gerektiğinin gözetilmesi lüzumu, Kanuna aykırı, sanıklar ve müdafiilerinin, sanık ... yönünden T.C. Cumhurbaşkanlığının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin CMK'nın 302/2. maddesi uyarınca BOZULMASINA, sanıklar ... ve ...'in tutuklulukta geçirdikleri süre, atılı suçlar için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarları, mevcut delil durumu ve bozma nedenleri gözetilerek tutukluluk hallerinin DEVAMINA, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun 304. maddesi gereğince dosyanın Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 28.03.2022 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

8. Hukuk Dairesi, 2019/6774 E., 2021/4658 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSamsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
ya katılan üyelerin salt çoğunluğu olduğu, karar yeter sayısında salt çoğunluğun hangi sayı esas alınarak belirleneceği hususunda Kanun ve yönetmelikte açık hüküm bulunmadığı, sadece toplantıya katılan üyeler ibaresinin kullanıldığı, ancak TMK'nin 58.maddesi gereği dernek tüzüğünün kanunun emredici hükümlerine aykırı olmayacağı, dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümlerinin uygulanac
8. Hukuk Dairesi         2019/6774 E.  ,  2021/4658 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : Trabzon 1. Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonunda Trabzon 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.03.2019 tarihli ve 2018/182 Esas, 2019/119 Karar sayılı kararıyla davanın kabulüne karar verilmiş, Mahkeme hükmüne karşı davalı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine şeklinde hüküm kurulmuş olup, bu kez davalı vekili Bölge Adliye Mahkemesi kararını temyizi üzerine duruşma istemi masraf yokluğundan reddedilmekle Dairece dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Dava dilekçesinde, davalı ... Kulübünün 07.04.2018 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurul toplantısında salt çoğunlukla alınmayan gündemin 6. maddesi ile yönetim kurulu raporlarının ibrasına dair alınan kararların iptali istenmiştir. Cevap dilekçesinde, gündemin 6.maddesinin görüşülmesi ve oylaması esnasında divan başkanının üyelere çağrıda bulunup daha sonra kapıları kapattığını, oylamaya katılan 265 üyenin 184 kabul, 81 red oyu ile yönetim kurulunun ibra edildiği beyan edilerek davanın reddi savunulmuştur. Mahkemece, davalı derneğin olağanüstü genel kurulunun, divan başkanı ve üyelerin seçimi yapıldıktan sonra, genel kurula katılma hakkı olan 7578 üyeden 622 kişinin katılım kartı alarak hazırun cetveline imza attığı ve bu şekilde toplantı yeter sayısının sağlandığının tutanak ile sabitlendiği, bunun üzerine gündem maddelerinin tek tek görüşülmesine geçildiği, gündemin 6. maddesine ilişkin oylamaya gelindiğinde ise yine tutanak ile kayıt altına alındığı üzere 184 kabul, 81 ret oyu ile Yönetim Kurulunun idari ve mali yönden ibrasına karar verildiği, toplantı tutanağı içeriklerinden anlaşıldığı üzere 622 kişinin katılım kartı alarak hazırun cetveline imza attığı, buna bağlı olarak karar yeter sayısının minimum 312 olması gerektiği gerekçesi ile davanın kabulü ile Trabzonspor Kulübünün 07.04.2018 tarihli Olağanüstü Genel Kurul Toplantısında yönetim kurulu raporlarının ibrasına dair 6.maddede alınan genel kurul kararının iptaline karar verilmiştir. Davanın kabulüne dair İlk Derece Mahkemesince verilen karar, davalı vekili tarafından istinaf edilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi üzerine davalı vekili tarafından istinaf isteminin esastan ret kararı temyiz edilmiştir. 04.06.1958 tarihli ve 15/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı gereğince, maddi olayları açıklamak taraflara ve ileri sürülen olayları hukuken nitelemek ve uygulanacak Kanun hükümlerini tesbit etmek ve uygulamak görevi hakime aittir. Nitekim 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesinde hâkimin, Türk Hukuku'nu resen uygulayacağı belirtilmiştir. Bu ilke gereği açılan davayı nitelemek ve açılmış bir dava hakkında doğru hukuk kurallarını bulup uygulamak hâkime düşen bir görevdir. Dava, dernek genel kurul toplantısında yönetim kurulunun idari ve mali yönden ibrasına dair oylamanın gerekli çoğunlukla kabul edilmediği iddiasına dayalı genel kurul toplantısında ibraya dair kararın iptali istemine ilişkindir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Toplantı yeri ve toplantı yeter sayısı" başlıklı 78/2.maddesi gereği dernek genel kurulunun, genel kurul toplantısına katılma hakkı bulunan üyelerin salt çoğunluğunun, tüzük değişikliği ve derneğin feshi hâllerinde üçte ikisinin katılımıyla toplanacağı; çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle toplantının ertelenmesi durumunda ikinci toplantıda çoğunluk aranmayacağı ancak, bu toplantıya katılan üye sayısı, yönetim ve denetim kurulları üye tam sayısının iki katından az olamayacağı, "Karar yeter sayısı" başlıklı 81.madde de ise; genel kurul kararlarının, toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğuyla alınacağı, şu kadar ki, tüzük değişikliği ve derneğin feshi kararlarının ancak toplantıya katılan üyelerin üçte iki çoğunluğuyla alınabileceği, "Kararın iptali" başlıklı 83.madde gereği ise kanuna ve tüzüğe aykırı alınan genel kurul kararlarının iptalinin üyeler tarafından mahkemeden istenebileceği, "Tüzük" başlıklı 58.madde gereğince, her derneğin bir tüzüğünün bulunacağı, dernek tüzüğünün kanunun emredici hükümlerine aykırı olmayacağı, dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümlerinin uygulanacağı şeklinde düzenleme içermektedir. Dernekler Yönetmeliğinin "Toplantı usulü" başlıklı 15/4.maddesinde, dernek organlarının seçimi için yapılacak oylamalarda, oy kullanan üyelerin divan heyetine kimliklerini göstermeleri ve hazırun listesindeki isimlerinin karşılarını imzalamalarının zorunlu olduğu düzenlemesi dışında diğer oylamaların ne şekilde yapılacağına dair Türk Medeni Kanunu, Dernekler Kanunu ve yönetmelikte hüküm bulunmadığı anlaşılmaktadır. Davaya konu genel kurul toplantısının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan (dernek tüzüğü genel kuruldan sonra 01.07.2018 tarihinde değiştirilmiş) dernek tüzüğünün 39.maddesi gereği yönetim kurulunun bir başkan, on dört asıl ve yedi yedek üyeden oluşacağı, 44.madde gereği ise denetim kurulunun bir başkan, dört asıl ve üç yedek üyeden oluşacağı, "Toplantı yeter sayısı" başlıklı 35.maddesi gereği,ilk toplantının, katılma hakkı bulunan üyelerin yarıdan bir fazlasının katılımı ile, ikinci toplantıda çoğunluk aranmayacağı, ancak bu toplantıya katılan üye sayısının, yönetim ve denetleme kurullarının asil üye sayılarının toplamının iki katından bir fazla olması gerektiği, genel kurul oturumunun başlamasına dair 38.maddesinde, gündem gereği oylamaların, katılım kartlarının gösterilmesi suretiyle, açık olarak yapılacağı, kararların oy çokluğu ile alınacağı, Yasa ve tüzükçe belli bir oranı gerektiren oylama ve kararlarda, oylamaya geçilmeden önce katılım kartı dağıtımı ve salona girişin, oylama bitinceye değin durdurulacağı, toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan ve tutanağa geçirildikten sonra oylamanın yapılacağı düzenlemesine yer verilmiştir. Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden, Trabzonspor Kulübünün Seçimli 73. Olağanüstü Genel Kurul Toplantısının ilan edildiği üzere 29-30 Mart 2018 tarihlerinde yeterli çoğunluk sağlanamadığı için 7-8 Nisan 2018 günü çoğunluk aranmayan ikinci toplantısında genel kurulun yapıldığı, genel kurula katılma hakkı olan 7578 üyeden 622 kişinin katılım kartı aldığı ve hazırun cetvelini imzaladığı, ilk gün seçim dışındaki gündemdeki maddelerin görüşüldüğü, ikinci gün ise seçim yapıldığı, iptali istenilen gündemin 6.maddesi gereği Yönetim Kurulunun idari ve mali açıdan ibrasının görüşüldüğü, görüşmelere başlamadan önce divan başkanın salon dışında bulunan üyelere çağrıda bulunduğu ve oylama öncesi kapıların kapatılmasını istediği, divan başkanın çağrısı üzerine yapılan açık oylama sonucunda salonda bulunan 265 üyeden 184 üyenin kabul yönünde, 81 üyenin ise red oyu yönünde oy kullandıkları ve oy çokluğu ile Yönetim Kurulunun ibra edildiği anlaşılmıştır. Yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda yapılan değerlendirmede; iptali istenen yönetim kurulunun ibrasına dair gündem maddesinin görüşüldüğü ve oylamanın yapıldığı toplantının çoğunluk aranmayan ikinci toplantı olduğu, asgari toplantı yeter sayısının TMK'nın 78/2.maddesi ile dernek tüzüğünün 35.maddesi gereği yönetim ve denetim kurulu asıl üye sayısının bir fazlası [(15+5) x2 +1= 41] olduğu, karar yeter sayısının ise toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğu olduğu, karar yeter sayısında salt çoğunluğun hangi sayı esas alınarak belirleneceği hususunda Kanun ve yönetmelikte açık hüküm bulunmadığı, sadece toplantıya katılan üyeler ibaresinin kullanıldığı, ancak TMK'nin 58.maddesi gereği dernek tüzüğünün kanunun emredici hükümlerine aykırı olmayacağı, dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümlerinin uygulanacağı hükmü gereği bu konunun dernek tüzüğünde düzenlenmiş olup olmadığına bakıldığında, dernek tüzüğünün genel kurul oturumunun başlamasına dair 38.maddesinde, gündem gereği oylamaların, katılım kartlarının gösterilmesi suretiyle, açık olarak yapılacağı, kararların oy çokluğu ile alınacağı, Yasa ve tüzükçe belli bir oranı gerektiren oylama ve kararlarda, oylamaya geçilmeden önce katılım kartı dağıtımı ve salona girişin, oylama bitinceye değin durdurulacağı, toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan ve tutanağa geçirildikten sonra oylamanın yapılacağı düzenlemesine yer verildiği, dolayısı ile uyuşmazlığın tüzükteki bu madde dikkate alınarak çözüme kavuşturulmasının gerektiği açıktır. Tüzükteki bu madde incelendiğinde her oylama için oylama bitinceye kadar salona girişin durdurulması sonucu toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan sonra oylama yapılacağı düzenlemesi karşısında artık toplantıya katılan üye sayısından hazırun cetvelinde imzası bulunan üyelerin tamamının değil, oylama öncesi salon kapılarının kapatılması sonrası içeride bulunan ve oy kullanan (kabul, red, çekimser) üye sayısının anlaşılması gerekmektedir. Nitekim daha anlaşılır olması yönü ile tüzüğün 38.maddesinde davaya konu genel kurul tarihinden sonra yapılan değişiklik ile; gündem gereği oylamaların, katılım kartlarının gösterilmesi suretiyle, açık olarak yapılacağı, kararların nitelikli çoğunluk aranmayan hallerde "salonda bulunan üyelerin" oy çokluğu ile alınacağı" düzenlemesi getirlmiştir. Bunun aksinin kabulü, özellikle dernek statüsünde olan ve on binlerce üyesi bulunan spor kulüplerinin genel kurul yapma ve karar almalarını engeller nitelikte olduğu, hazırun cetvelinde isim bulunması ve kart alınması; öncelikle genel kurulun toplanması için yeter sayının tespiti, üye yönünden ise toplantı salonuna girme, görüşmelere katılma ve oy kullanma hakkı verdiği, hazırun cetvelinde ismi olduğu halde iki gün gibi uzun süren genel kurul toplantısının her bir gündem maddesi görüşmesine katılmayan ve irade beyan edip oy kullanmayan üyeyi, bu oylamalarda karar yeter sayısında dikkate alarak zımnen red oyu vermiş kabul etmek anlamına geleceği, ancak asgari toplantı yeter sayısı altına düşmedikçe genel kurulun devam etmesi, gündemdeki konuların görüşülmesi ve kararların alınmasının işin mahiyetine daha uygun olduğu da dikkate alındığında iptali istenen gündemin 6.maddesinin dernek tüzüğünün 38. maddesi gereği toplantıda hazır bulunanların salt çoğunluğu ile alındığının kabulü ile davanın reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiştir. SONUÇ: Yukarıda gösterilen nedenlerle davalı vekilinin yazılı temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile Samsun Bölge Adliye Mahkemesi (1.) Hukuk Dairesinin 16.10.2019 tarihli ve 2019/2143 Esas, 2019/2176 Karar sayılı istinaf isteminin esastan reddine dair kararının KALDIRILMASINA, İlk Derece Mahkemesi hükmünün 6100 sayılı HMK'nin 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, HMK'nin 373/1.maddesi gereği kararın bir örneğinin Samsun Bölge Adliye Mahkemesi (1.) Hukuk Dairesine, dosyanın ise İlk Derece Mahkemesi Trabzon (1.) Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine, 02.06.2020 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (Muhalif) (Muhalif) KA R Ş I O Y Dava, dernek genel kurul toplantısında ibraya dair kararın iptali isteğine ilişkindir. Davacılar vekili, davalı ... Kulübünün 07.04.2018 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurul toplantısında salt çoğunlukla alınmayan gündemin 6. maddesi ile yönetim kurulu raporlarının ibrasına ilişkin alınan kararın iptalini talep ve dava etmiş, davalı Dernek vekili tarafından, gündemin 6. maddesinin görüşülmesi ve oylaması esnasında divan başkanının üyelere çağrıda bulunup daha sonra kapıları kapattığını, oylamaya katılan 265 üyeden 184 üyenin kabul, 81 üyenin ret oyu sonunda yönetim kurulunun ibra edildiğini açıklayarak davanın reddini savunmuş, Mahkemece, davalı derneğin olağanüstü genel kurulunun, divan başkanı ve üyelerin seçimi sonrasında genel kurula katılma hakkı olan 7578 üyeden 622 kişinin katılım kartı alarak hazırun cetveline imza attığı, bu suretle toplantı yeter sayısının sağlandığı, bu hususun tutanağa bağlandığı, daha sonra gündem maddelerinin tek tek görüşülmesine geçildiği, gündemin 6. maddesine ilişkin oylamaya gelindiği esnada 184 üyenin kabul, 81 üyenin ret oyu sonunda yönetim kurulunun idari ve mali yönden ibra edildiği ve bu hususun da tutanağa bağlandığı, toplantı tutanağı içeriğine göre 622 kişinin katılım kartı alarak hazırun cetvelini imzaladığı, buna göre karar yeter sayısının en az 312 olması gerektiği gerekçesiyle, davanın kabulüne, Trabzonspor Kulübünün 07.04.2018 tarihli olağanüstü genel kurul toplantısında yönetim kurulu raporlarının ibrasına ilişkin gündemin 6. maddesi ile alınan genel kurul kararının iptaline karar verilmiş, karar, davalı Dernek vekili tarafından istinaf edilmiş, Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesinin 16.10.2019 tarihli ve 2019/2143 Esas, 2019/2176 Karar sayılı ilamı ile, İlk Derece Mahkemesi kararında da belirtildiği üzere, toplantı salonunda oylamaya katılmak üzere hazır bekleyen üye sayısının tutanakta da yer aldığı gibi 622 olarak tespit edildiği, karar almak için salt çoğunluğun 312 olması gerektiği, 184 kabul oyu ile genel kurul kararı alınmasının yasaya aykırı olup HMK’nin 355. maddesi uyarınca istinaf sebepleriyle sınırlı olarak ve re'sen kamu düzeni yönünden yapılan inceleme sonucu, İlk Derece Mahkemesinin vakıa ve hukuki değerlendirmesinde usul ve esas yönünden yasaya aykırılık bulunmadığı kanaatine varıldığı gerekçesiyle, davalı vekilinin istinaf başvurusu 6100 Sayılı HMK'nin 353/(1)-b.1 maddesi uyarınca esastan reddedilmiş, davalı vekilinin temyizi sonunda karar, Dairenin sayın çoğunluğu tarafından yukarıda yazılı gerekçelerle bozulmuştur. Dairenin sayın çoğunluğu ile aramızdaki uyuşmazlık, nitelikli çoğunluk aranmayan hallerde karar yeter sayısı belirlenirken toplantıya katılan üyeler ibaresinden ne anlaşılması gerektiği, bu ibaresinin hazırun cetvelinde imzası bulunan üyeleri mi yoksa hazırun cetvelini de imzalamak koşuluyla en son oylama sırasında salonda bulunarak oylamaya katılan üyeleri mi ifade ettiğinden kaynaklanmaktadır. Sayın çoğunluğun gerekçesinde de belirtildiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Toplantı yeri ve toplantı yeter sayısı" başlıklı 78/2. maddesinde; “Genel kurul, katılma hakkı bulunan üyelerin salt çoğunluğunun, tüzük değişikliği ve derneğin feshi hallerinde üçte ikisinin katılımıyla toplanır; çoğunluğun sağlanamaması sebebiyle toplantının ertelenmesi durumunda ikinci toplantıda çoğunluk aranmaz. Ancak, bu toplantıya katılan üye sayısı, yönetim ve denetim kurulları üye tam sayısının iki katından az olamaz.”, "Karar yeter sayısı" başlıklı 81. maddesinde; “Genel kurul kararları, toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğuyla alınır. Şu kadar ki, tüzük değişikliği ve derneğin feshi kararları, ancak toplantıya katılan üyelerin üçte iki çoğunluğuyla alınabilir.”, "Kararın iptali" başlıklı 83. maddesinde; “Toplantıda hazır bulunan ve kanuna veya tüzüğe aykırı olarak alınan genel kurul kararlarına katılmayan her üye, karar tarihinden başlayarak bir ay içinde; toplantıda hazır bulunmayan her üye kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her halde karar tarihinden başlayarak üç ay içinde mahkemeye başvurmak suretiyle kararın iptalini isteyebilir.", "Tüzük" başlıklı 58. maddesinde ise; “Dernek tüzüğünde derneğin adı, amacı, gelir kaynakları, üyelik koşulları, organları ve örgütü ile geçeci yönetim kurulunun gösterilmesi zorunludur. Dernek tüzüğü, kanunun emredici hükümlerine aykırı olamaz. Dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümleri uygulanır.”, Dernekler Yönetmeliğinin "Toplantı usulü" başlıklı 15. maddesinde; “Genel kurula katılma hakkı bulunan üyelerin listesi toplantı yerinde hazır bulundurulur. Toplantı yerine girecek üyelerin resmi makamlarca verilmiş kimlik belgeleri, yönetim kurulu üyeleri veya yönetim kurulunca görevlendirilecek görevliler tarafından kontrol edilir. Üyeler, yönetim kurulunca düzenlenen listedeki adları karşısına imza koyarak toplantı yerine girerler. Kimlik belgesini göstermeyenler, belirtilen listeyi imzalamayanlar ile genel kurula katılma hakkı bulunmayan üyeler toplantı yerine alınmaz. Bu kişiler ve dernek üyesi olmayanlar, ayrı bir bölümde genel kurul toplantısını izleyebilirler. Toplantı yeter sayısı sağlanmışsa durum bir tutanakla tespit edilir  ve  toplantı  yönetim kurulu başkanı veya görevlendireceği yönetim kurulu üyelerinden biri tarafından  açılır. Toplantı yeter sayısı sağlanamaması halinde de yönetim kurulunca bir tutanak düzenlenir. Açılıştan sonra, toplantıyı yönetmek üzere bir başkan ve yeteri kadar başkan vekili ile yazman seçilerek divan heyeti oluşturulur. Dernek organlarının seçimi için yapılacak oylamalarda, oy kullanan üyelerin divan heyetine kimliklerini göstermeleri ve hazırun listesindeki isimlerinin karşılarını imzalamaları zorunludur.” düzenlemeleri bulunmaktadır. Bunun dışında diğer oylamaların ne şekilde yapılacağına dair Türk Medeni Kanunu, Dernekler Kanunu ve Yönetmelikte hüküm bulunmamaktadır. Dava konusu genel kurul toplantısının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Dernek Tüzüğünün 39. maddesine göre, yönetim kurulu bir başkan, on dört asıl ve yedi yedek üyeden, 44. maddesine göre, denetim kurulu bir başkan, dört asıl ve üç yedek üyeden oluşacak, "Toplantı yeter sayısı" başlıklı 35. maddesi gereği, ilk toplantı, katılma hakkı bulunan üyelerin yarıdan bir fazlasının katılımı ile yapılabilirken, ikinci toplantıda çoğunluk aranmayacak, ancak bu toplantıya katılan üye sayısı, yönetim ve denetleme kurullarının asil üye sayılarının toplamının iki katından bir fazla olması gerekecektir. Yine, Genel Kurul oturumunun başlamasına ilişkin 38. maddesinde; “Gündem gereği oylamalar, katılım kartlarının gösterilmesi suretiyle, açık olarak yapılır. Kararlar oy çokluğu ile alınır. Yasa ve tüzükçe belli bir oranı gerektiren oylama ve kararlarda, oylamaya geçilmeden önce katılım kartı dağıtımı ve salona giriş, oylama bitinceye değin durdurulur. Toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan ve tutanağa geçirildikten sonra oylama yapılır” düzenlemesine yer verilmişken, bu maddenin 01.07.2018 tarihinde değiştirilen yeni halinde ise; “Gündem gereği oylamalar, katılım kartlarının gösterilmesi suretiyle, açık olarak yapılır. Kararlar nitelikli çoğunluk aranmayan hallerde salonda bulunan üyelerin oy çokluğu ile alınır. İlgili kanun ve tüzükçe belli bir oranı gerektiren oylama ve kararlarda, oylamaya geçilmeden önce katılım kartı dağıtımı ve salona giriş, oylama bitinceye değin durdurulur. Toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan ve tutanağa geçirildikten sonra oylama yapılır” düzenlemesi yer almaktadır. Dosya kapsamı, tüm belge ve bilgiler incelendiğinde; Trabzonspor Kulübünün Seçimli 73. Olağanüstü Genel Kurul Toplantısı, ilan edildiği üzere 29-30 Mart 2018 tarihlerinde yeterli çoğunluk sağlanamadığı için çoğunluk aranmayan ikinci toplantısı 7-8 Nisan 2018 tarihinde yapılmış, genel kurula katılma hakkı olan 7578 üyeden 622 kişi katılım kartı almış ve hazırun cetvelini imzalamış, ilk gün seçim dışındaki gündemdeki maddeler görüşülmüş, ikinci gün ise seçim yapılmış ve iptali istenilen gündemin 6.maddesi gereği Yönetim Kurulunun idari ve mali açıdan ibrası görüşülmüş olup, görüşmelere başlanmadan önce divan başkanının salon dışında bulunan üyelere çağrıda bulunduğu ve oylama öncesi kapıların kapatılmasını istediği, divan başkanının çağrısı üzerine yapılan açık oylama sonucunda salonda bulunan 265 üyeden 184 üyenin kabul yönünde, 81 üyenin ise ret oyu yönünde oy kullandıkları ve oy çokluğu ile Yönetim Kurulunun ibra edildiği anlaşılmıştır. Bu hususta öncelikle hazırun cetveli ile ilgili kısa bilgi vermek doğru olacaktır. Türk Dil Kurumuna göre kelime anlamı ile Hazırun, “bir toplantıya katılanlar veya bir yerde o anda bulunanlar”, Hazırun Cetveli ise “Bir toplantıya katılanları gösteren liste” olarak tanımlanmaktadır. Osmanlıca-Türkçe sözlükte de Hazırun, “Meydanda olanlar, gözönünde olanlar, Mevcut ve hazır olanlar, huzurda olanlar, yakında bulunan topluluk, meydanda, gözönünde olanlar, hazır olanlar, orada olanlar, bulunanlar, hazır olanlar” şeklinde yazılıdır. Ticaret Kanunu terimi olarak da hazırun cetveli başka adıyla hazır bulunanlar listesi kısaca, genel kurul toplantısında bizzat hazır bulunan ya da kendisini başkası ile temsil ettiren pay sahipleri ve onların temsilcilerinin adlarının, ikametgâhlarının ve onların temsil ettikleri payların tutarının payın türü ile birlikte gösterildiği liste olarak tanımlanabilir. Nitekim genel kurul toplantısında hazır bulunan pay sahibi veya temsilcilerini ifade eden bu kavramı içeren 6762 sayılı Kanun’un 376. maddesi “Cetvel” başlığını taşırken, 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 417. maddesinin başlığı “Hazır bulunanlar listesi” şeklindedir. Ayrıca TTK’nin 417/(4). fıkrasında “Genel kurula katılanların imzaladığı liste “hazır bulunanlar listesi” adını alır.” şeklinde tanım da yapılmıştır. Açıklamalar karşısında, iptali istenen yönetim kurulunun ibrasına dair gündem maddesinin görüşüldüğü ve oylamanın yapıldığı toplantının, nitelikli çoğunluk aranmayan ikinci toplantı olup, asgari toplantı yeter sayısının TMK'nin 78/2. maddesi ve Dernek Tüzüğünün 35. maddesine göre, yönetim ve denetim kurulu asıl üye sayısının bir fazlası iken karar yeter sayısının ise toplantıya katılan üyelerin salt çoğunluğu olduğu açıktır. Karar yeter sayısı bakımından salt çoğunluğun hangi sayı esas alınarak belirleneceği hususunda Kanun ve Yönetmelikte açık hüküm yok ise de “toplantıya katılan üyeler” ibaresi kullanıldığına, TMK'nin 58. maddesi gereği dernek tüzüğünün kanunun emredici hükümlerine aykırı olamayacağı, dernek tüzüğünde düzenlenmemiş konularda kanun hükümlerinin uygulanacağı hükmü karşısında bu konunun dernek tüzüğünde düzenlenmiş olup olmadığına bakılacağına, dernek tüzüğünün genel kurul oturumunun başlamasına dair 38. maddesinde, “… Kararlar oy çokluğu ile alınır…” düzenlemesi yer aldığına göre, uyuşmazlığın çözümünde tüzükteki bu maddenin dikkate alınması gerektiği sonucuna varılmaktadır. Sayın çoğunluğun görüşü de bu şekilde olup aramızda ihtilaf bulunmamaktadır. Ancak, sayın çoğunluk tarafından, tüzükteki bu madde incelendiğinde her oylama için oylama bitinceye kadar salona girişin durdurulması sonucu toplantıya katılan üye sayısı saptandıktan sonra oylama yapılacağı düzenlemesi karşısında artık toplantıya katılan üye sayısından hazırun cetvelinde imzası bulunan üyelerin tamamının değil, oylama öncesi salon kapılarının kapatılması sonrası içeride bulunan ve oy kullanan (kabul, red, çekimser) üye sayısının anlaşılması gerektiğini, bu hususun daha sonra yapılan değişiklik ile açıklığa kavuşturulduğunu değerlendirmekte ise de, az yukarıda yazılı hazırun cetveli ile ilgili tanımlar ve açıklamalar, hazırun cetvelinde imzası bulunanlara toplantıyı sonuna kadar izleme ve kararlara katılma yükümlülüğü getiren yasal veya sözleşmeye dayalı bir düzenlemenin mevcut olmaması, Yasa ve tüzükteki belirlenen toplantı nisabını etkilememek şartıyla, toplantıya katılan üyelerin bir bölümünün genel kuruldan ayrılmasının veya oy kullanmamasının mümkün bulunduğu, bu ayrılmanın veya oy kullanmamanın toplantıya katılan üye sayısını değiştirmeyeceği, ancak oy kullananların sayısını etkileyeceği, salonda bulunan üyeler gibi oy kullanmadan genel kuruldan ayrılan üyelerin de değişik sebeplerle oy kullanmak istememiş olabileceği (çekimser kalmak gibi), bu durumda oy kullananlar üzerinden değerlendirme yapılmasının hazırun cetvelinde yer alan ancak oy kullanmayan üyelerin iradesinin göz ardı edilmesine neden olacağı, dernek tüzüğündeki amacın da bu olamayacağı, tüzük maddesinde salona girişin durdurulacağı düzenlenmekle beraber salondan çıkışa ilişkin düzenleme yapılmadığı, toplantıya katılanları gösteren listeyi (hazırun cetvelini) imzalayarak karar yeter sayısında yer alan üyenin daha sonra oy kullanmamak için her zaman salondan ayrılma hakkı bulunduğu, nitekim bu durumun görülerek dernek tüzüğünün 38. maddesinde 01.07.2018 tarihinde açık düzenlemeye yer verilerek “salonda bulunan üyeler” şeklinde değişiklik yapılması karşısında, gerek İlk Derece Mhkemesi gerekse Bölge Adliye Mahkemesi kararlarında da kabul edildiği gibi nitelikli çoğunluk aranmayan hallerde karar yeter sayısı belirlenirken toplantıya katılan üyeler ibaresinden, hazırun cetvelinde imzası bulunan üyelerin anlaşılması gerektiği ve buna göre katılım kartı alarak hazırun cetvelini imzalayan 622 üye üzerinden salt çoğunluğun hesaplanması sonucuna ulaşılacağı, salonda bulunan 265 üyenin dikkate alınamayacağı, bu durumda kabul yönünde oy kullanan 184 üyenin salt çoğunluğu (312 oyu) sağlayamadığı, aksi düşünceyle oy kullananların karar yeter sayısında dikkate alınmasının hazırun cetvelini anlamsız hale getireceği ve tüzükteki düzenlemenin derneğin aleyhine yorumlanması sonucunu doğuracağı, oysa bunun yolunun yeni düzenlemeden geçtiği ve 01.07.2018 tarihindeki tüzük değişikliğinin de bu amaca yöneldiği, neticede mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olduğu, onanması gerektiği kanaatinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyoruz.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/383 E., 2022/1288 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
Hukuk Genel Kurulu         2021/383 E.  ,  2022/1288 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 22.04.2011 tarihinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) gönderdiği şikâyet dilekçesi ile ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan müvekkili hakkında ağır iddia ve ithamlarda bulunarak şikâyetçi olduğunu, şikâyet ile ilgili yapılan inceleme sonrası müvekkili hakkında "Soruşturmaya yer olmadığına" karar verildiğini, uzun bir meslek geçmişi olan ve çevresinde sayılan bir kişi olan müvekkilinin zarar verme kastıyla ortaya atılan asılsız ve ağır iftiralar sebebiyle toplum içinde küçük düştüğünü ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def'înde bulunduğunu, davacının müvekkiline ait taşınmazda işgalci konumunda bulunan kişilerin işlettiği cafe ve bara sürekli gitmesi ve bu kişilerle olan samimiyetinden dolayı müvekkilinde bazı haklı şüpheler oluştuğunu, çevredeki esnafın da davacının müvekkili ile cafe sahibi kişiler arasındaki hukukî sorunları konuştuğunu söylemesi üzerine müvekkilinin şikâyet dilekçesi vermek zorunda kaldığını, işyeri güvenliği için kamera taktırdığını ancak kayıtlarda davacının çok sık gittiği mekânda işletmeci olan kişilerle aynı masada oturup sohbet ettiğinin tespit edildiğini, haklı şüphe nedenlerinin oluşmasından dolayı yasal şikâyet hakkı kapsamında müvekkilinin şikâyette bulunduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.11.2015 tarihli ve 2014/109 E., 2015/454 K. sayılı kararı ile; şikâyet dilekçesinin içeriği, HSYK'nın kararı, tanık anlatımları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde davalının davacı hakkında yaptığı şikâyeti haklı gösterecek emarelerin bulunmadığı, şikâyetin haksız olup hak arama özgürlüğü kapsamında kalmadığı, şikâyet dilekçesinde davacının kişiliği hedef alınarak onur ve haysiyetine saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 07.03.2018 tarihli ve 2016/4348 E., 2018/1595 K. sayılı kararı ile; “… Dava dosyasının incelenmesinde; davalı tarafından yapılan şikâyet sonucunda davacı hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 3. Dairesinin 13/09/2012 tarih 2012/5621 sayılı kararında, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen mekana sık sayılabilecek aralıklarla gittiği, çoğu zaman arkadaşları ve ailesi olduğu halde giderek yemek yedikleri, alkol aldıkları, ancak davalının iddia ettiği olayların gerçekleştiğine dair delil elde edilemediği, davalının şikâyet dilekçesinde daha abartılı ifadeler kullandığı halde muhakkik tarafından alınan beyanında bir kısım hususlardan bahsetmediği, dilekçeye ekli fotoğraflardaki kişilerin ise davacının eşi ve çocukları olduğu, davacının nüfuz kullandığına dair somut delil elde edilemediği, iddiaların doğrulanmadığı gerekçeleriyle davacı hakkında soruşturma izni verilmesine yer olmadığına karar verildiği anlaşılmaktadır. Davacı hakkında davalı tarafından verilen şikâyet dilekçesi bir bütün halinde değerlendirildiğinde; dilekçe içeriğindeki bazı ifadeler abartılı olmakla birlikte kişilik haklarını rencide edici ve özel hayatı ihlal edici mahiyette olmayıp, mülkiyeti davalıya ait taşınmazda mekan işleten dava dışı kişiler ile arasında ceza ve hukuk davaları olmakla husumetin bulunması, davacının ise bu kişilerin işlettiği mekana sıklıkla gittiği nazara alındığında, davalının olağan kuşku üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında şikâyet hakkını kullandığının kabulü gerekir. Şu halde davanın tümden reddi gerekirken, şikâyetin haksız olduğundan ve kişiliği hedef aldığından bahisle istemin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur Direnme Kararı: 9. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.12.2019 tarihli ve 2019/259 E., 2019/661 K. sayılı kararı ile; davacının aleni bir şekilde yargısal süreçlere nüfuz ettiğine ve kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunan davalının bu isnatlarının ispat edilemediği, soyut iddiadan öteye geçmediği, hâkim ve cumhuriyet savcılarının da mesai dışında ailesi, arkadaşları veya yalnız bir şekilde kamuoyunda rahatsızlık uyandırmayacak mekânlara gidip eğlenmesinin mümkün olduğu, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen kafeye ailesi ve görev yaptığı iş arkadaşlarıyla birlikte gittiğinin tanık anlatımlarıyla sabit olduğu, bu durumda davalının yasal şikâyet hakkının sınırlarını aştığı ve davacının kişilik haklarına saldırıda bulunduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu şikâyet dilekçesinde kullanılan ifadelerin hak arama özgürlüğü sınırlarını aşıp aşmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 17. Dava konusu şikâyet dilekçesinin verildiği tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 18. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü bulunmaktadır. 19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (TBK’nın 58) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır. 22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 23. Hiç kuşkusuz bütün hak ve özgürlükler sınırsız değildir. Anayasal hakların gösterdikleri özellikler itibariyle; başkalarının haklarıyla olan ilişkilerine göre daraltılması veya genişletilmesi gerekir. Bu kapsamda konu değerlendirildiğinde çatışma durumunda her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir. 24. Kişilik haklarına yapılan saldırının hukuka uygun sayılması için her şeyden önce kişinin hukukça korunan bir üstün hak ve çıkarının bulunması gerekir. Kişilik haklarının ihlâli görünümünü taşıyan eylem ve açıklamalar başkalarının veya kamunun üstün çıkarını korumak için yapılmışsa, doğru amaca yönelik olduklarından hukuka aykırı sayılamaz. Bu nedenle zabıtaya ya da suçları kovuşturmakla yetkili makamlara yapılan ceza şikâyetleri, ihbarlar, yetkili mercilerde yapılan icra takipleri, açılan hukuk davaları hukuka aykırı değildir. 25. Ancak tecavüzün hukuka uygun olduğunu kabul edebilmek için, hukukça korunan üstün hak ve çıkarın olması yeterli değildir; aynı zamanda bu hak ve çıkarın kötüye kullanılmamış olması da gerekir. 26. Hak arama özgürlüğünün kullanım şekillerinden biri olan şikâyet, yanlışları tartışmanın ve bunlara olası çözümler bulabilmenin bir yolu olduğuna göre serbestçe dile getirilebilmelidir. Hak arama özgürlüğü bağlamında ele alınacak olan şikâyet hakkı, meşru bir amaç için kullanılırken, içeriğine konu bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) açısından bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Olgular kanıtlanabilir, oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konamaz. Kanaatler bir olay ya da durum konusunda bir bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi dile getirir; bunların doğru ya da yanlış olduklarının kanıtlanması olanaksızdır. Fakat kanaatin temelini oluşturan olguların doğru ya da yanlış olduğunu kanıtlamak mümkündür. 27. Şikâyet, kullanılması bir hak olmasının yanında, kişiye sorumluluk da yüklemektedir. Şikâyet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının tespitinde bakılacak unsur şikâyet hakkının amaca uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Amaca uygunluk öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan şikâyet ve ihbar bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmışsa amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak bu hak öz çıkarın korunması yerine başkasını zarara uğratmak için kullanılmışsa artık hukuka uygunluktan söz edilemeyecektir. Başkasını zarara uğratmak için bir hakkın kullanımı iyi niyet kurallarına aykırıdır. 28. Şikâyet hakkı amaca uygun olmak yanında uygun araçlarla da kullanılmalı, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar gerçek olmayan şikâyet veya ihbar hukuka aykırı davranış niteliğindedir. 29. Şikâyet hakkının kötüye kullanıldığından söz edebilmek için ihbar veya şikâyetin karşı tarafın suçsuzluğunu bilerek zarara uğratmak veya küçük düşürmek amacıyla yapılması yahut şikâyet konusu hakkında delil ve emare olmadığı hâlde şikâyetin yapılmış olması gerekir. 30. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. 31. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği, diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır. 32. Hak arama hürriyeti ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. 33. Öte yandan, demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlal eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 34. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının Cumhuriyet Savcısı olup, ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı sırada hiç tanımadığı davalı tarafından Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne başlığı ile yazılan 22.04.2011 tarihli dilekçe ile şikâyet edilerek, yazarlar evi adındaki mekana sürekli gidip yüksek derecede alkol alıp etrafa korku saldığı, alkollü olan işletmede uygunsuz davranışlarda bulunduğu, bu mekanda kadınlarla alem yaptığı, bu mekanın sahibi olan kişilerin yargıya intikal etmiş şikâyet ve soruşturmalarında etkisi olduğu, bu kişiler için nüfuzunu kullandığı kanaatinde olduğu ileri sürülmüştür. Davalının bu şikâyet dilekçesi Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) intikal etmiş ve HSYK tarafından davacı aleyhine başlatılan inceleme sonucu 30.05.2012 tarihli inceleme fezlekesi düzenlenmiştir. İnceleme fezlekesi ile davalının ileri sürdüğü iddiaların kesin olmayan afaki iddialar olduğu, kesin, inandırıcı iddia ve deliller bulunmadığı gibi şikâyetin Cumhuriyet Savcısı davacı tarafından yapılacağından endişe duyulan afaki şüpheleri bertaraf etme amacına yönelik olduğu sonucuna varılarak soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. 35. Davalı şikâyet dilekçesinde, hukukî ve cezai ihtilaf içerisinde bulunduğu dava dışı üçüncü kişiler ile yaşadığı sorunlar sebebiyle bu sorunlarla hiçbir ilgi ve alakası olduğu ispatlanamayan davacıya yönelik nüfuzundan dolayı bir takım iddialar ortaya koymuştur. Davalı bu iddiaları ileri sürerken, hiçbir insanın normal karşılamayacağı şekilde davacının kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunmuş ve bu olguları da ispat edememiştir. 36. Öte yandan; şikâyet dilekçesinde yer alan davacının kadınlarla alem yapmış olduğuna yönelik ifadelerin şikâyet konusu olay ile ilgisi de bulunmamaktadır. Kullanılan bu ifadeler davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu gibi şikâyet hakkı sınırları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmayıp, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır. 37. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; söylenen sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olmadığı, davalı ile husumeti bulunan üçüncü kişilerin işletmesine Cumhuriyet Savcısı olan davacının sık gitmesi sebebiyle oluşan olağan şüphe üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında davalının şikâyet hakkını kullandığı, bu nedenle direnme kararının Özel Daire bozma kararındaki gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 38. Hâl böyle olunca; mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 39. Ancak, Özel Dairece diğer temyiz itirazları yönünden bir inceleme yapılmadığından buna ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2020/3511 E., 2022/10613 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
4. Hukuk Dairesi         2020/3511 E.  ,  2022/10613 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 14. Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ... vekili Av. ... tarafından, davalı ... aleyhine 29.06.2017 gününde verilen dilekçe ile kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 13.11.2018 günlü karara karşı davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine yapılan incelemede; istinaf başvurusunun esastan reddine dair verilen 15.09.2020 günlü ... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi kararının Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü: K A R A R Davacı vekili; uluslararası ilişkiler alanında emekli akademisyen olan davacının 23 Haziran 2017 tarihinde bir basın kuruluşunda yayınlanan "Kürtler üzerine bazı trajikomik deneyler" başlıklı yazısı nedeniyle halen görevde olan İçişleri Bakanının Twitter isimli sosyal medya hesabı üzerinden davacı hakkında "Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak ... hakkında suç duyurusunda bulunuyorum" şeklinde sözler sarf ettiğini, anılan iletinin sosyal medyada defalarca paylaşıldığını, söz konusu sözlerin şeref ve itibara ilişkin kişilik haklarını ihlal ettiğini belirterek 10.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline ve kararın ulusal düzeyde yayın yapan yayın organlarında yayınlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili; davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince; davalı Türkiye Cumhuriyeti İçişleri bakanı olup sıfatı gereği halkın kaygılarına dikkat çekmesinin, suç unsuru taşıdığını değerlendirdiği eylemler nedeniyle suç duyurusunda bulunmasının öncelikle ve evleviyetle kendisinden bekleneceği, bildiriye eleştirilerini ifade ederken genel çıkarı ilgilendiren konularda halkı bilgilendirdiği, böylelikle halkın bilgi edinme hakkına da hizmet ettiği, Devlet tüzel kişiliğine, güvenlik güçlerine yönelik ağır eleştirilere cevap hakkının bulunduğu, doğrudan davacının kişilik hakları ve ifade özgürlüğü hedef alınmaksızın kamusal çıkar amacıyla getirilen eleştirilere davacının katlanması gerektiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuş; Bölge Adliye Mahkemesince; davacının yazısında paylaştığı açıklamalara tepki mahiyetinde davalı tarafından dava konusu edilen ifadelerin kullanıldığı, davalının paylaşımın kişisel değer yargısı niteliğindeki görüşleri ve davacının değerlendirmelerine karşılık cevapları olup, ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamı sınırları içinde kaldığı, davacının yazısı üzerine bu paylaşım yapıldığından eleştiriye açık olması gerektiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Somut olay değerlendirildiğinde; dava konusu "Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak ... hakkında suç duyurusunda bulunuyorum.” şeklindeki paylaşımda sarfedilen söz ve ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacının kişiliğine yönelik saldırı niteliğinde olduğu anlaşılmış olup; mahkemece uygun miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekir. Şu durumda; kişilik hakları saldırıya uğrayan davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata karar verilmesi gerekirken yanılgılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararının bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle; davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 373/1. maddesi gereğince KALDIRILMASINA ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 19.09.2022 gününde üye ... ve üye ...’in karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere ve HMK 355. maddesindeki kamu düzenine aykırılık halleri resen gözetilmek üzere istinaf incelemesinin, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılacağı kuralına uygun biçimde inceleme yapılıp karar verilmiş ve verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olmasına göre yerinde olmayan bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun olan hükmün HMK 370/1. maddesi gereğince onanması gerektiği kanaatiyle, Dairemizin bozma yönündeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum. KARŞI OY Taraflar arasındaki uyuşmazlık, davalı İç İşleri Bakanı ...'nun uluslararası ilişkiler alanında emekli akademisyen olan davacı ... hakkında sosyal paylaşım ağı Twitter hesabı üzerinden yazdığı ifadelerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı ESAS NO : 2020/3511 (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar… Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” hükmünü içermektedir. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini tespit etmek üzere uygulamaları ile bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterler: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır. (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, ... 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir. Aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Bu itibarla, Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şeref ve itibarının korunmasıdır. Müdahale edilen ifade özgürlüğü ile davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin karar yerinde değerlendirilmesi de gerekecektir. İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahip olup bu değerlendirmenin de özel olarak yapılması gerekirse de çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesi ESAS NO : 2020/3511 için kullanılan ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların ağırlığının gözetilmesi de gerekmektedir. Somut olayda davalı İç İşleri Bakanının sosyal paylaşım ağı Twitter hesabı üzerinden yazdığı "Kendisini ilim adamı diye pazarlamış, yazısının her kelimesini alçakça kurgulamış bir uşak ... hakkında suç duyurusunda bulunuyorum." şeklindeki ifadelerin değer yargısı niteliğindeki ifadeler olduğu anlaşılmaktadır. Değer yargıları kişilerin görüş ve yorumlarından ibaret olması ve kanıtlanmaya elverişli olmaması nedeniyle kişilik haklarına saldırı oluşturmaz. Davalının sosyal medya paylaşımındaki sözlerin toplumun bilgi edinme hakkı kapsamında kaldığı, özle biçim arasındaki dengenin bozulmadığı, olgusal dayanağı bulunan değer yargısı niteliğindeki ifadeler olduğu, davacının kişilik haklarına saldığı teşkil eden bir husus bulunmadığı, dolayısıyla bölge adliye mahkemesi kararının onanması kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.
4. Hukuk Dairesi, 2021/25642 E., 2022/16260 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
4. Hukuk Dairesi         2021/25642 E.  ,  2022/16260 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 4. Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda verilen hükmün duruşmalı olarak temyizen tetkiki davacı vekilince istenmiş olmakla duruşma için tayin edilen 06.12.2022 Salı günü davacı vekili Av. .. . ile davalı vekili Av. ... geldiler. Temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşıldıktan ve hazır bulunan tarafların vekilleri dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği düşünüldü: K A R A R Davacı vekili dava dilekçesinde; Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı olan davalının, partisinin 02.12.2014 tarihli grup toplantısında, müvekkili vakıf hakkında gerçeklikle ilgisi bulunmayan, hakaret ve iftira içeren, hiçbir şekilde eleştiri ve yorum sınırları çerçevesinde değerlendirilemeyecek sözler sarf ederek müvekkili vakfın manevi olarak yıpranmasına sebebiyet verdiğini, davalının konuşmasında müvekkili vakıf hakkında “Davutoğlu Türgev’in farkında mı acaba? Neden Türgev diyorum biliyor musunuz? Siyasi nüfuz sonucu elde edilen rüşvet havuzu Türgev, paralar devletten, ihale mi alacaksın, git Türgev’e parayı yatır sonra gel ihaleyi al, yoksa ben sana para vermem, rüşvetin merkezi” şeklinde açıklama yaptığını, davalının açıklamasında müvekkili vakfa yönelik olarak açıkça “rüşvet havuzu, rüşvetin merkezi, Devletten ihale alanların bağış yaptığı yer” şeklinde isnatta bulunduğunu, ancak bu isnadın gerçekliği ortaya çıkmış olaylara dayalı olmayıp, kasıtlı olarak tamamen faraziyeler, eksik ve yanlış bilgilerle kamuoyuna aktarıldığını, davalının açıkça hakaret içeren bu açıklamalarıyla kamuoyunda bilinçli olarak müvekkili vakıf hakkında olumsuz bir algı yaratmayı amaçladığını, kullanılan ifadelerin düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini, açıklamaların vakfın itibar, şöhret ve üstlendiği toplumsal yardım misyonunu zedeleyerek vakfı hedef haline getirdiğini belirterek, davacının kişilik haklarına saldırı nedeniyle 100.000,00 TL manevi tazminatın haksız fiil tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsili ile hükmün tirajı yüksek üç gazeteden birinde yayımlanması isteminde bulunmuştur. Davalı vekili; açıklamaların odağında doğrudan davacının bulunmadığını, konuşmanın tamamının kamu yararı amacıyla ve kamuyu bilgilendirmek üzere yapıldığını, özde yolsuzluk ve usulsüzlüklere değinildiğini, açıklamanın hiçbir bölümünde gerçeklikten uzak ve hakaret niteliğinde söz ve değerlendirme bulunmadığını, açıklamanın odağında rüşvet, yolsuzluk, ahlaksızlık olguları ile siyaset kurumunun temsilcilerinin yer aldığını, davacı vakıf ve vakıfla bağlantılı kişilere ait ses kayıtlarına dayanıldığını, davacıya hakaret ve iftira kastı taşımadığını, yapılan eleştirilerin görünür gerçeklik kapsamında kalmakta olup kişilik haklarına saldırı oluşturmayacak nitelikte olduğunu belirterek, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesince; davacı vakfın özel hukuk kuralları ve Medeni Kanun kapsamında kurulan bir vakıf olduğu, daha sonra vakfın üyelerinde değişiklik olsa dahi kurucularının bir kısmının dönemin başbakanının çocukları olması nedeniyle siyasi ortamda konuşmalara ve değerlendirmelere muhatap olmasının hayatın akışına uygun kabul edildiği, gerçekliği kanıtlanmasa ya da daha sonra sabit olduğu netleşse dahi, ülkeyi yöneten pozisyonunda olan bürokratlar ve yakınlarıyla ilgili emniyet birimlerince isnat edilen fiiller dolayısıyla siyasi ortamda yapılan konuşmaların siyasi eleştiri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, siyasi arenada aktif olan kişilerin de ağır ve incitici dahi olsa siyasi eleştirilere katlanması gerektiği, konuşmanın parti grup toplantısında yapıldığı ve kamuya sunum niteliğinde yapılmadığı, dosya kapsamında bulunan fezlekeye dayalı konuşmada hakaret kastı bulunmadığı, her ne kadar konuşmada rüşvet ibaresinin geçtiği bölümler fiil olarak hukuka aykırı olsa da, ifadelerin doğrudan davacının kişilik haklarını ihlal eder şekilde kullanılmadığı ve hiçbir itham yokken sarf edilmediği, davalı tarafından dosyaya sunulan fezleke kapsamında olan ve henüz sözlerin sarf edildiği tarihte de tamamen kapatıldığı belirtilmeyen soruşturmanın net olarak sonlanmadığı tarihte yapılan değerlendirmeler nedeniyle davacı lehine manevi tazminata hükmedilmesini gerektirecek hukuka aykırılığın net olarak oluşmadığı gerekçesiyle, sübut bulmayan davanın reddine karar verilmiştir. Karara karşı davacı vekili istinaf isteminde bulunmuştur. Bölge Adliye Mahkemesince; davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK’nın 353/1-b.1 maddesi uyarınca esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir. Gerekçeli karar başlığına davacı olarak Türkiye Gençlik ve Eğitim Hizmet Vakfı adına yetkili ... yazılması gerekirken, sadece ... yazılmış olmasının maddi hatadan kaynaklandığı ve mahallinde düzeltilebileceği anlaşılmakla, bu husus bozma nedeni yapılmamıştır. Dava, kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat ve yayın istemlerine ilişkindir. Taraflar arasındaki uyuşmazlık, CHP Genel Başkanı olan davalının 02.12.2014 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu grup toplantısındaki konuşmada davacı vakıf hakkında sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığının değerlendirilmesi ve ulaşılacak sonuca göre manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktasında toplanmaktadır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere TBK'nın 58. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade özgürlüğü” başlıklı 10. maddesi; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar… Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” hükmünü içermektedir. İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini tespit etmek üzere uygulamaları ile bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterler: 1-Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, başvuru no: 39288/98; Ürper ve diğerleri/Türkiye kararı, başvuru no: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2-Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği konusu: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. 3-Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı konusu: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, başvuru no: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, başvuru no: 13585/88, 26.11.1991). İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir. Aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur. Bu itibarla, Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şeref ve itibarının korunmasıdır. Müdahale edilen ifade özgürlüğü ile davacının müdahale edilen şeref ve itibar hakkının korunması arasında adil bir dengenin gözetilip gözetilmediğinin karar yerinde değerlendirilmesi de gerekecektir. İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahip olup bu değerlendirmenin de özel olarak yapılması gerekirse de çatışan haklar arasında dengeleme yapılabilmesi için kullanılan ifadelerin türünün, kamusal tartışmalara katkı sunma kapasitesinin, ifadelere yönelik kısıtlamaların niteliğinin ve kapsamının, ifadelerin kimin tarafından dile getirildiğinin, kime yöneldiğinin, tarafların ünlülük derecelerinin ve ilgili kişilerin önceki davranışlarının, kamuoyu ile diğer kişilerin kullanılan ifadeler karşısında sahip oldukları hakların ağırlığının gözetilmesi de gerekmektedir. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davaya konu açıklama ve konuşmaların yapıldığı tarihlerde, davacı özel hukuk hükümlerine tabi bir vakıf, davalı ise ana muhalefet partisinin genel başkanı olup siyasetçi sıfatını taşımaktadır. Davalının taşıdığı sıfat itibariyle, ülkede meydana gelen yahut gelme ihtimali bulunan siyasi, ekonomik, sosyal ve toplumsal olaylarla ilgili görüş ve düşüncelerini açıklaması, gerektiğinde yönetim makamında bulunanlar aleyhine sert, incitici ve ağır eleştirilerde bulunması gerek Dairemizin gerekse AİHM’nin istikrar kazanmış uygulamalarında kabul edilebilir bir durumdur. Ancak davacı, konuşma tarihinde özel hukuk hükümlerine tabi bir vakıf olup, siyasi bir kişilik değildir. Davalının eleştiri ve değerlendirmelerini başka türlü ifade etme imkanı varken, konuşmasında davacı vakıf için “siyasi nüfuz sonucu elde edilen rüşvet havuzu”, “rüşvetin merkezi” şeklinde doğrudan olgu isnadında bulunur tarzda, kesin yargı içeren şekilde beyanda bulunması nedeniyle özle biçim arasındaki denge bozulmuştur. Gerçekleşen eylem ile kamuoyunu bilgilendirme ve eleştirinin ötesinde, davacının kişilik haklarına saldırıda bulunulduğu anlaşılmaktadır. İfade özgürlüğünün sınırsız olmaması, ifade özgürlüğü kullanılırken ödev ve sorumluluklara özen gösterilmesi gerekliliği karşısında, davacıya yönelik kullanılan ifadeler, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturacak nitelikte olup, eleştiri sınırlarını aşacak boyuta varmıştır. Açıklanan nedenlerle; mahkemece davacı yararına uygun bir miktarda manevi tazminata hükmedilmesi gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle istemin tümden reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmemiştir. Bu nedenle, Bölge Adliye Mahkemesi kararı kaldırılarak, ilk derece mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile temyiz edilen Bölge Adliye Mahkemesi kararının HMK 373/1. maddesi gereğince kaldırılmasına ve İlk Derece Mahkemesi kararının HMK’nın 371. maddesi uyarınca BOZULMASINA, dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin de Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 8.400,00 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacıya verilmesine, peşin alınan harcın istek halinde temyiz eden davacıya geri verilmesine 06.12.2022 tarihinde üye ... ve ...'ün karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. KARŞI OY Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere göre yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Kâr amacı gütmeyen kuruluşlar olan dernek ve vakıfların teşkilatlanmasına ilişkin aşağıdaki önermelerden hangileri Türk Medeni Kanunu hükümlerine göre doğrudur? I. Vakıf senedinde, kanunen zorunlu olan yönetim organının yanı sıra bir danışma kurulu veya mütevelli heyeti gibi ihtiyari organların kurulması öngörülemez. II. Bir derneğin tüzel kişilik kazanabilmesi için tüzüğünde genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kurulu olmak üzere üç temel organın varlığı zorunlu kılınmıştır. III. Bir dernekte tüzükle oluşturulmuş olan disiplin kurulu gibi ihtiyari bir organa, kanunen zorunlu organlara ait görev ve yetkilerin devredilmesi hukuken mümkün değildir.

A) Yalnız I
B) Yalnız II
C) I ve II
D) II ve III
E) I, II ve III

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol