4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 718

Türk Medeni Kanunu 718. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 718- Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer. II. Sınırlar 1. Sınırların belirlenmesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

157 karar eşleşti
7. Hukuk Dairesi, 2024/3795 E., 2024/5601 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTrabzon Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
Türk Medeni Kanunu'nun 718 inci maddesi gereğince;
7. Hukuk Dairesi         2024/3795 E.  ,  2024/5601 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Trabzon Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/670 E., 2022/828 K. ASIL DAVADA DAVACI-BİRLEŞTİRİLEN DAVADA DAVALI : ... vekili Avukat ... ASIL DAVADA DAVALI-BİRLEŞTİRİLEN DAVADA DAVACI : ... vekili Avukat ... ASIL DAVADA DAVALI : ... BİRLEŞTİRİLEN DAVADA DAVACILAR : ... vd. vekili Avukat ... ASLİ MÜDAHİLLER : ... vd. DAVA TARİHİ : 05.10.2004 KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : Alucra Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2004/80 E., 2021/206 K. Taraflar arasındaki asıl ve birleştirilen davada suya el atmanın önlenmesi istenmesinden dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince asıl ve birleştirilen davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın asıl davada davacı-birleştirilen davada davalı vekili, asıl davada davalı-birleştirilen davada davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı asıl davada davacı-birleştirilen davada davalı vekili, asıl davada davalı-birleştirilen davada davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. ASIL VE BİRLEŞTİRİLEN DAVA 1. Davacı vekili; Çamoluk ... Köyü, Kılıçdere mevkiindeki doğusu dere, batısı Kiraz Kılıçdere taşınmazı, kuzeyi Kamil Kesik taşınmazı ve güneyi yol ile çevrili taşınmazın müvekkilinin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, dava edilen suyun, müvekkil tarafından 1997 yılında yukarıda sınırları belirtilen taşınmazında yaptığı kazı suretiyle yeryüzüne çıkarıldığını, 7 yıldır da kendisi tarafından kullanıldığını, bu su ile taşınmazını bahçe haline getirdiğini, bir çok ağaç ve sebze yetiştirdiğini, başlangıçta az olan su zamanla arttığından, bahçesinin ihtiyacından fazlasını müvekkilin yandaki dereye bırakmak zorunda kaldığını, davalı ve bir kısım taşınmaz sahiplerinin de bu suyu kendi taşınmazlarında kullanmaya başladıklarını, ancak bu kişilerin taşınmazlarını sularken gerçekte köy sulama suyundan sıra ile yararlandıklarını, müvekkilin taşınmazından çıkan suya ihtiyaçları olmadığını, suyun genel su olmadığını, su üzerinde, şahıs davacıların öncelikli ve kadim kullanım hakları bulunmadığı gibi, kazı ile çıkarıldığı ve genel su niteliğini taşımadığı için de köy tüzel kişiliğinin hakkının olmadığını, suyun özel su olduğunu ve müvekkilin taşınmazlarını sulaması için bu suya ihtiyacının olduğunu belirterek; davalıların, müvekkilin hüküm ve tasarrufu altında bulunan suya ve su kaynağına, su üzerindeki hakkına yönelik müdahalesinin ve muarazasının men’ine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. 2. Birleştirilen 2005/1 Esas sayılı davada davacılar vekili; dava dilekçesinde mevkii ve sınırlarını belirttiği taşınmazın doğu kısmında bulunan dere yatağından çıkmakta olan kaynak suyundan müvekkilleri ve ... Köyü sakinlerinden bazılarının yararlanmakta olduğunu, davalının bu su kaynağının üst kısmında bulunan ve miras bırakanından kendisine intikal ettiğini iddia ettiği gayrimenkulünde kazı yapmak suretiyle su kaynağını kendi arazisine kaydırmak suretiyle müvekkillerini mağdur ettiğini belirterek, su kaynağına davalı tarafından yapılan müdahalenin men'ine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı ... cevap dilekçesinde özetle; davacı tarafından Hazine ve ... Köyü Tüzel Kişiliğinin davalı gösterilerek Çamoluk ilçesi, ... Köyü, Kılıçdere mevkiinde kain, doğusunun dere, batısının Kiraz Kılıçdere taşınmazı, kuzeyinin Kamil Destek, güneyinin yol ile çevrili gayrimenkul dere yatağından başka bir gayrimenkul olmadığını ve ayrıca zilyetlik söz konusu olmadığını, davacının köye gelişinin 3-4 yılı yukarı geçmekte olduğunu, davacının İstanbul ilinde ikamet ettiğini, bu gayrimenkulün keşifte de anlaşılacağı gibi dere yatağından oluştuğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 2. Davalı ... cevap dilekçesinde özetle; dava konusu suyun 1997 yılında çıkarılmadığını, söz konusu suyun ecdatlarından beri sürekli akmakta olan umumun yararlandığı ve dere yatağından akmakta olan bir su olduğunu, davacının 1997 yılında hayır amaçlı bir beton kürün inşa ettiğini, kendilerinin de hayvanların yararlanması, ürünlerin yıkanması için yapıldığını düşündüklerini, bu sudan 25-30 hanenin yararlandığını, suyun dere yatağından çıkmakta olduğunu, Hazineye ait bir yer olduğunu, davacının yeri olmasının söz konusu olmadığını, davacının yersiz ve asılsız olarak açmış bulunduğu dava ile yüksek Mahkemeyi oyaladığını, Hazine yerini tescil etmek istediğini, ezelden beri 25-30 hanenin kullandığı suyu sahiplenmek istediğini belirterek, davacının ikame ettiği davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 3. Birleştirilen 2005/1 Esas sayılı davada davalı vekili; dava dilekçesinde ileri sürülen hususların varit olmadığını, davalı ve bir kısım taşınmaz sahiplerinin bu suyu kendi taşınmazlarında kullanmaya başladıklarını, bu tarihe kadar müvekkili suyu iki ayrı taşınmazına isale ettiği halde davacıların herhangi bir biçimde hak iddia etmediklerini, dava konusu yere yapılan köprü inşaatında dahi bu sudan yararlanılmadığını, inşaat için su bulunamadığı halde kendisinden sudan yararlanma talebinde bulunulmadığını, davacıların hak iddia ettiklerini ve müvekkili ile uğraştıklarını, dava dilekçesinde yapıldığı iddia edilen çeşmenin davacılar tarafından değil, davalı müvekkili tarafından hayvanların yararlanması için yaptırılan, "kürün" tabir edilen su haznesinden başka birşey olmadığını, suyun genel su olmadığını, suyu yeryüzüne çıkaranın da müvekkili olduğundan sudan yararlanma hakkının öncelikle müvekkiline ait olduğunu belirterek, davanın reddine, dava masrafı ve ücreti vekaletin davacılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararında; "davanın ve birleştirilen davanın kısmen kabulü ile su rejimi kurulmasına" karar vermiştir. IV. İSTİNAF İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararına karşı taraf vekillerince istinaf kanun yolu başvurusunda bulunulması üzerine Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile istinaf talebinin esastan reddine karar verilmiştir. V.TEMYİZ A. Temyiz Sebepleri 1. Davalı-birleştirilen davada davacılar vekili; müvekkilleri tarafından Çamoluk Kaymakamlığına müracaat edilerek men kararı alındığını, men kararına uyulmadığını, ...'nün davasının reddi ile suyun eski haline getirilmesi gerektiğini, İlk Derece Mahkemesince verilen davacı-karşı davalı ...'nün tek taşınmazı için dört gün, davalı-karşı davacı taşınmazları için üç gün su rejimi oluşturulmasına dair verilen kararın hakkaniyetle bağdaşmadığını, davacı-karşı davalı ...'nün 150-200 m²'lik bir bahçesinin sulanması için dört gün 10-15 adet taşınmazın sulanması için ise 3 gün sulama yapılmasına izin verilmesi ile hakkaniyete uygun karar verilmediğinden karara itirazlarının bulunduğunu belirterek, İlk Derece Mahkemesi kararının dava konusu suyun bilirkişi raporlarına göre sulama suyu olmayıp, kaynak suyu olması nedeniyle İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, sulama suyu olarak kabul edildiği takdirde hakkaniyete uygun su rejimi kurulmadığından bu yönü ile kaldırılmasına karar verilmesi istemiyle kararın bozulmasını talep etmiştir. 2. Davacı-birleştirilen davada davalı vekili; kabul etmemekle beraber yer altından çıkarılan suyun genel su olarak kabul edilmesi halinde kadim kullanımdan bahsedilemeyeceğine göre, suyu çıkaran kişinin öncelikle kullanım hakkının bulunduğunu ve suyu çıkaran kişinin ihtiyacının öncelikle karşılanacağının kabulünün gerektiğini, arazi sahibinin çıkarılan sudan yararlanma hakkının bulunduğunu, köyün Devlet tarafından yapılan kanal ile getirilen ve taşınmazlara isale edilen sulama suyunun bulunduğunu, su üzerinde, şahıs davacıların öncelikli ve kadim kullanım hakkının bulunmadığı gibi, kazı ile çıkarıldığı ve genel su niteliğini taşımadığı için de Köy Tüzel Kişiliğinin hakkının olmadığını, suyun özel su olduğunu ve müvekkilinin taşınmazlarını sulaması için bu suya ihtiyacının olduğunu, köyde her evde içme suyunun bulunduğunu, içme suyu olarak da bu suya ihtiyaçlarının olmadığını, suyu çıkaranın müvekkili olduğu için kabule göre su rejiminin haftada 5 gün aralıksız müvekkilinin kullanımında olması gerektiğini belirterek, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına, yargılamanın yeniden yapılması ile davanın kabulüne ve asli müdahillerin davaları ile birleştirilen davanın reddine karar verilmesi istemiyle kararın bozulmasını talep etmiştir. A. Değerlendirme ve Gerekçe Uyuşmazlık, suya el atmanın önlenmesi istemine ilişkindir. 1. Türk Medeni Kanunu'nun 718 inci maddesi gereğince; arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer. 2. Bu madde hükmüne paralel olarak düzenlenen Türk Medeni Kanunu'nun 756 ncı maddesi gereğince de; "Kaynaklar, arazinin bütünleyici parçası olup bunların mülkiyeti ancak kaynadıkları arazinin mülkiyeti ile birlikte kazanılabilir. Başkasının arazisinde bulunan kaynaklar üzerindeki hak, bir irtifak ... olarak tapu kütüğüne tescil ile kurulur. Yeraltı suları, kamu yararına ait sulardandır. Arza malik olmak onun altındaki yeraltı sularına da malik olmak sonucunu doğurmaz. Arazi maliklerinin yer altı sularından yararlanma biçimi ve ölçüsüne ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır." 3. Gerek Türk Medeni Kanunu'nun 718 inci maddesi gerekse 756/2 nci maddesinde sözü edilen kaynaklar, yeraltı sularından farklıdır. 4. Kaynak, kökeni yeraltı suyu olan tabî ve sürekli olarak yeryüzüne çıkan özel mülkiyete girecek nitelikte özel bir su olup, suni bir şekilde veya ara sıra yeryüzüne çıkan su kaynak niteliğini kazanmaz (Gürsoy/Eren/Cansel, Türk Eşya Hukuku, Ankara 1978, s.618). Ayrıca, kaynaktan çıkan suyun yararı kamuya ait bir akarsu oluşturacak kadar bol çıkması hâlinde kaynak artık özel mülkiyete konu olamaz. Yine, yeraltı suyundan sondaj gibi suni yollarla çıkartılan sulardan yararlanma usulü de 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu'na tâbidir. 5. Başka bir ifadeyle kaynak suyu kendiliğinden kaynadığı arazinin hudutlarını aşacak debide ise ya da malikinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazlası varsa genel su kabul edilir ve komşular da yararlanabilir. Bunun yanında kaynak suyu tapulu olmayan araziden (örneğin mera, orman vb.) çıkıyorsa suyun debisine bakılmaksızın genel sudur. Bu sudan ise kadim ve öncelik ... ihlâl edilmemek suretiyle herkes ihtiyacı oranında yararlanabilir. 6. Özel su ise tapulu taşınmazdan çıkan ve sadece o taşınmazın ve malikinin kişisel ihtiyacını karşılamaya yeterli olan sudur. Arazinin mülkiyetine tâbi olan kaynak suyu yani özel su üzerinde, hak sahibi dilediği gibi tasarruf etme yetkisine sahiptir. Bu suyu kendisi kullanabileceği gibi kaynağındaki suyu kullanması hususunda bir başkasına irtifak ... da tanıyabilir. Ayrıca mülkiyet hakkına dayanarak kaynağa el atma varsa el atmanın giderilmesi için davalar açmak yetkisi de bulunmaktadır. 7. Türk Medeni Kanunu'nun 756/2 nci maddesi gereğince "Başkasının arazisinde bulunan kaynaklar üzerindeki hak bir irtifak ... olarak tapu kütüğüne tescil ile kurulur" hükmü doğrultusunda kaynak ...; ancak tapuda düzenlenecek resmî senetle tapu malikinin rızası ile kurulabilir. 8. Yine benzer şekilde Türk Medeni Kanunu'nun 837 nci maddesi de "Başkasının arazisinde bulunan kaynak üzerinde irtifak ..., bu arazinin malikini suyun alınmasına ve akıtılmasına katlanmakla yükümlü kılar. Bu hak, aksi kararlaştırılmadıkça başkasına devredilebilir ve mirasçıya geçer. Kaynak ..., bağımsız nitelikte ve en az 30 yıl için kurulmuş ise tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilebilir” şeklinde düzenlenmiştir. 9. Madde hükmünde belirtildiği üzere, kaynak irtifakı doğrudan kişiye bağlı olarak kurulabileceği gibi başkalarına devri de kararlaştırılabilir. Bağımsız ve daimi hak olarak tesis edildiğinde tapu kütüğüne ayrı bir sayfaya kaydı da mümkündür. Kaynak hakkının kazanılmasına ilişkin kanunda açık bir hüküm olmamakla birlikte eşyaya bağlı diğer irtifakların kazanılması hükümleri uyarınca Türk Medeni Kanunu'nun 780 inci maddesinden kıyasen yararlanarak taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasına ilişkin hükümlerin uygulanacağı kabul edilmektedir (m.704/2). Bu durumda kaynak hakkının, resmî şekilde düzenlenecek sözleşme ile tapu siciline tescil ile kazanılması mümkündür. 10. Gerçekten Türk Medeni Kanunu'nun 756/2 ve 837 nci maddelerinde belirtilen kaynak irtifakına konu olabilecek su özel su olup genel su niteliğindeki yeraltı suyu bu düzenlemelerin dışındadır. Nitekim genel sular taşınmaz mülkiyetinin kapsamı içinde kabul edilemez. 11. Yeraltı Suları Tüzüğünün 15 inci maddesi gereğince yeraltı suyunu kullanacak arazi veya kuyu sahibinin veya işletmecilerinin faydalı su ihtiyacı; sırasıyle içme, temizlik, belediye hizmetleri, hayvan sulaması, zirai sulama ve maden ve sanayi suyu, sportif ve benzeri tesislerin faydalı kullanış miktarı gözönünde bulundurularak tahsis edilecek maksada göre ilgili bakanlıkların mütalaası alınmak suretiyle DSİ tarafından tespit edilir. Faydalı ihtiyaç için ayrılacak su miktarı hiç bir zaman yeraltı suyu deposunun emniyetli veriminden daha yüksek olamaz. 12. Öte yandan, kural olarak genel sulardan kadim ve öncelik haklarının ihlal edilmemesi koşulu ile ihtiyaç oranında yararlanma ana esastır. Kadim hak, tarafsız mahalli bilirkişiler vasıtasıyla belirlenir. Dava iki köy arasında ise mahalli bilirkişiler komşu köylerden seçilirler. Taraflar aynı köylü ise aynı köyden ya da aynı köyden mahalli bilirkişi bulunmaz ise, yöreyi ve niza konusu suyun kullanım şeklini iyi bilen komşu köylerden de seçilebilir. 13. Bu genel açıklamalardan sonra somut olaya gelince; Mahkemece ihtiyaç belirlemesi yapmadan neye göre belirlendiği anlaşılmayacak şekilde ve bu hususta rapor dahi alınmadan su rejimi kurulmasına dair hüküm tesisinin doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. 14. Mahkemece yapılması gereken; bilirkişilerden ek rapor alarak veya gerekli görülmesi halinde tekrar keşif yapıp rapor alarak, 15.08.2013 tarihli jeoloji bilirkişisi raporunda 1 inci ve 2 nci kaynak olarak adlandırılan kaynakların davacının taşınmazı sınırlarında mı, yoksa dere yatağında mı olduğunun belirlenmesi gerekmektedir. 15. Kaynakların davacının taşınmazında olduğunun belirlenmesi halinde; yukarıdaki açıklamalarda gözetilerek suyun özel su yahut genel su olup olmadığının tespitinden sonra genel su olduğunun tespiti halinde tarafların suya ihtiyaçlarının bulunup bulunmadığı (DSİ Genel Müdürlüğünün dosya arasında bulunan 01.07.2021 tarihli yazısından ... Göletinden sulama ihalesi yapıldığı da gözetilerek) tespit edilmeli, suya ihtiyaçlarının bulunduğunun tespiti halinde, ihtiyaç miktarı da dikkate alınarak su rejimi kurulmalıdır. 16. 15.08.2013 tarihli jeoloji bilirkişisi raporunda 1 inci ve 2 nci kaynak olarak adlandırılan kaynakların dere yatağından çıktığının anlaşılması halinde genel su olacağından ve dosya kapsamından anlaşılacağı üzere davacının kadim ... bulunmadığından yukarıda anlatıldığı şekilde su rejimi kurulması gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru görülmemiş, hükmün bozulması gerekmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgililere iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 10.12.2024 tarihinde kesin olmak üzere oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

7. Hukuk Dairesi, 2023/4277 E., 2024/4143 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSamsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu'nun 718 inci maddesi gereğince;
7. Hukuk Dairesi         2023/4277 E.  ,  2024/4143 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/1509 E., 2023/1738 K. KARAR : İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulü İLK DERECE MAHKEMESİ : Gümüşhacıköy Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/49 E., 2023/22 K. Taraflar arasındaki suya el atmanın önlenmesi ve eski hale getirme davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili adına kayıtlı 162 ada 63 parsel sayılı taşınmaz içerisinden çıkan suyun kadimden beri müvekkilinin ve komşu taşınmaz maliklerinin kullanımında olduğunu, davalının ise bahsi geçen suyu kazı ve kaptaj yapmak suretiyle borularla kendi taşınmazına taşıyarak dava konusu suya haksız müdahalede bulunduğunu ileri sürerek suya el atmanın önlenmesi ve eski hale getirmeye karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı cevap dilekçesinde; davacının taşınmazında kendine ait kaynak suyunun bulunmadığını, kendisinin su aldığı yerin doğal dere olduğunu ileri sürerek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dava konusu suyun genel su olduğu, davalı tarafından genel suya yapılan müdahalenin su miktarında azalma meydana getirmediği, davacı tarafından müdahale sonucunda zarara uğrandığının ispatlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde; Mahkemece yapılan keşfin su kaynağının tamamen kuruduğu tarihte yapılması nedeniyle kaynağın yerinin tespit edilemediğini, suyun müvekkilinin taşınmazının sınırında olduğunu, bilirkişinin tespitine göre davalının devletin hüküm ve tasarrufu olan yerden boru döşeyerek haksız müdahalede bulunduğunu, suyun kamu yararına ait olduğunu, davalının eylemi ile müvekkilinin ve çevre taşınmaz sahiplerinin suyu kullanmalarının engellendiğini ileri sürerek İlk Derece Mahkemesi kararının müvekkili lehine kaldırılmasını istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dava konusu su kaynağının davacının taşınmazının kuzey sınırındaki dere yatağından kaynadığını, yılın bahar ve yaz aylarında batı istikametine doğru Bulmuş Deresi ismi ile bilinen dere yatağından akarak, suyun kadimden beri davacı ve bir kısım dere yatağına sınır taşınmaz sahiplerinin kullanımda olduğu, davalının bu dere yatağına baharda ve yaz aylarında biriken suların önünü keserek ve dere yatağında kazı yapıp yer altından plastik boru içerisine alıp, daha alt kotlarda devam eden dere yatağı içerisinden akışını engellemek suretiyle 157 ada 380 parsel sayılı taşınmazına taşıyarak suyun kaynağından itibaren dere yatağına haksız olarak el attığı, suyun davacının taşınmazının sınırları içerisinden çıkmaması ve özel su olmamasının da davalının el atmasını haklı kılmayacağı gibi İlk Derece Mahkemesinin davanın reddine yönelik kararına gerekçe teşkil edemeyeceği, davanın kabulüne karar vermek gerektiği gerekçesiyle davacı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temiz dilekçesinde; dava konusu suyun genel su kapsamında olduğu, suyun davacının tasarrufunda olan taşınmazda olmadığını ileri sürerek Bölge Adliye Mahkemesi kararının müvekkili lehine bozulması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, suya el atmanın önlenmesi ve eski hale getirme istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. Türk Medeni Kanunu'nun 718 inci maddesi gereğince; arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer. 2. Bu madde hükmüne paralel olarak düzenlenen Türk Medeni Kanunu'nun 756. maddesi gereğince de; "Kaynaklar, arazinin bütünleyici parçası olup bunların mülkiyeti ancak kaynadıkları arazinin mülkiyeti ile birlikte kazanılabilir. Başkasının arazisinde bulunan kaynaklar üzerindeki hak, bir irtifak hakkı olarak tapu kütüğüne tescil ile kurulur. Yeraltı suları, kamu yararına ait sulardandır. Arza malik olmak onun altındaki yeraltı sularına da malik olmak sonucunu doğurmaz. Arazi maliklerinin yer altı sularından yararlanma biçimi ve ölçüsüne ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır." 3. Gerek Türk Medeni Kanunu'nun 718 inci maddesi gerekse 756/2 nci maddesinde sözü edilen kaynaklar, yeraltı sularından farklıdır. 4. Kaynak, kökeni yeraltı suyu olan tabi ve sürekli olarak yeryüzüne çıkan özel mülkiyete girecek nitelikte özel bir su olup suni bir şekilde veya ara sıra yeryüzüne çıkan su, kaynak niteliğini kazanmaz (Gürsoy/ Eren/ Cansel, Türk Eşya Hukuku, Ankara 1978, s. 618). Ayrıca, kaynaktan çıkan suyun yararı kamuya ait bir akarsu oluşturacak kadar bol çıkması halinde kaynak artık özel mülkiyete konu olamaz. Yine, yeraltı suyundan sondaj gibi suni yollarla çıkartılan sulardan yararlanma usulü de 167 sayılı Yeraltı Suları Kanunu'na tabidir. 5. Başka bir ifadeyle kaynak suyu kendiliğinden kaynadığı arazinin hudutlarını aşacak debide ise ya da malikinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazlası varsa genel su kabul edilir ve komşular da yararlanabilir. Bunun yanında kaynak suyu tapulu olmayan araziden (örneğin mera, orman vb.) çıkıyorsa suyun debisine bakılmaksızın genel sudur. Bu sudan ise kadim ve öncelik hakkı ihlal edilmemek suretiyle herkes ihtiyacı oranında yararlanabilir. 3. Değerlendirme 1. Dosya kapsamında yapılan incelemede; davacının suya elatıldığını iddia ettiği su kaynağının maliki olduğu 162 ada 63 parsel ve çevre taşınmazların sınırından akan Bulmuş deresi olduğu ve devletin hüküm ve tasarrunda olan genel su niteliğinde kaynak olduğu anlaşılmıştır. Mahkemece alınan 07.12.2022 tarihli bilirkişi raporu ve ekli krokisine göre su kaynağının davacıya ait taşınmazın sınırından başlayarak alt kotlardaki taşınmazlara doğru aktığının tespit edildiği, keşif tarihinde dere yatağının kuru olduğu ve su tespit edilemediğinin belirtildiği, yine Mahkemece alınan 03.01.2023 tarihli bilirkişi raporunda ise davaya konu suyun, davacıya ait 162 ada 63 parsel sayılı taşınmazın sınırından geçen kuru dere yatağı içerisinde drenaj kazısı ve bent yapılarak alüvyonlar içerisinden süzülüp gelen ve yağmur sularının etkisiyle derede biriken suları 75 mm'lik pvc plastik boru vasıtası ile kuru dere yatağı ortasından, yerin 25-30 cm altından toprak altına gömülerek davalıya ait 157 ada 380 parsel nolu taşınmaza boru döşenmek suretiyle götürüldüğünün tespit edildiği anlaşılmaktadır. Mahkemece keşif mahallinde dinlenen mahalli bilirkişi ve davacı tanıklarının ise davalının bu eylemi hakkında davacının suyu kullanımının engellediğine dair bilgi ve görgülerinin olduğuna ilişkin beyanlarının da olmadığı görülmüştür. 2. Her ne kadar Bölge Adliye Mahkemesince davalının bu dere yatağına baharda ve yaz aylarında biriken suların önünü keserek ve dere yatağında kazı yapıp yer altından plastik boru içerisine alıp, daha alt kotlarda devam eden dere yatağı içerisinden akışını engellemek suretiyle 157 ada 380 parsel sayılı taşınmazına taşıyarak suyun kaynağından itibaren dere yatağına haksız olarak el attığı, suyun davacının taşınmazının sınırları içerisinden çıkmaması ve özel su olmamasının da davalının el atmasını haklı kılmayacağı gerekçesiyle İlk Derece Mahkemesinde davanın reddine dair verilen kararın kaldırılarak yeniden hüküm tesisi ile davanın kabulüne karar verilmiş ise de İlk Derece Mahkemesince yapılan araştırmanın yetersiz olması nedeniyle, Bölge Adliye Mahkemesinin vardığı sonuca dayalı hükmün doğru olduğunu söyleyebilme olanağı bulunmamaktadır. Davacı, davalının yaptığı boru ve kaptaj nedeniyle kaynak suyunun kullanımına engel olduğunu söylemekte ise de, Mahkemece yapılan keşif ve alınan bilirkişi raporlarında davalının eyleminin, davacının kaynak suyunu kullanımını ne şekilde etkilediği açıklanmamıştır. Nitekim, İlk Derece Mahkemesince alınan 07.12.2022 tarihli fen bilirkişi raporuna ekli krokide kırmızı renkle boyalı kısmın su borusu olduğu anlaşılsa da, su borusunun dere yatağı boyuncaki uzunluğu, suyun kaynadığı yerden başlayıp başlamadığı gibi hususların belirtilmediği görülmüştür. Yine 03.01.2022 tarihli bilirkişi raporunda ise keşif tarihinde dava konusu dere yatağında su tespit edilememiş olmaması nedeniyle davalı tarafından toprak altına alınan su borusunun su kaynağına müdahale edip etmediği, müdahale varsa su kaynağının borular aracılığıyla taşınmasının davacının suyu kullanımını etkileyip etkilemediğine yönelik açık, bilimsel ve denetime elverişli açıklama bulunmadığı anlaşılmıştır. 3. Kural olarak suyun akış yönünde daha sonra gelen taşınmaz malikinin suya yaptığı müdahalenin üst kotta bulunan taşınmazı etkilemesi söz konusu olmayacaktır. 07.12.2022 tarihli bilirkişi raporundaki krokide, davacının taşınmazının davalının eylemde bulunduğu yerden üst kotta bulunduğu anlaşıldığı gibi 03.01.2023 tarihli bilirkişi raporunda ise davalının dere yatağına baharda ve yaz aylarında biriken suların önünü keserek plastik boru içerisine alıp daha alt kotlarda devam eden dere yatağı içerisinden akışını engellediğinin belirtildiği görülmüştür. Mahkemece suyun en az olduğu dönemde keşif yapılarak alt kotta bulunan davalının dava konusu su yatağına boru döşemek suretiyle suyu kendi taşınmazına taşıması suretiyle yaptığı işlemin, üst kotta bulunan taşınmaz maliki olan davacının suyu kullanmasına ne suretle engel olduğunun tespiti gerekmektedir. 4. O halde Mahkemece, davacının tanık deliline de dayandığı gözetilerek tanık listesinde yer alan tanıkların mahallinde dinlenilmesi suretiyle dava konusu suyun en az olduğu dönemde jeoloji bilirkişisi ve harita mühendisi aracılığıyla keşif yapılarak davalının yaptığı iddia edilen işlemin, davacının suyu kullanmasına ne suretle engel olduğu açık bilimsel ve denetime elverişli krokili raporuyla tespit edilerek hüküm kurulması gerekirken, eksik araştırmaya dayalı hükmün bozulmasına karar verilmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 30.09.2024 tarihinde kesin olmak üzer oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1245 E., 2021/1241 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Diğer yandan, TMK’nın “Taşınmaz mülkiyetinin içeriği” başlıklı 718. maddesine göre, arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1245 E.  ,  2021/1241 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacılar vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacılar İstemi: 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin Seferihisar İlçesi, Camikebir mahallesi, 126 ada 2 parsel sayılı taşınmazın maliki, davalıların ise komşu 3 parsel sayılı taşınmaz maliki...’ın mirasçıları olduklarını, müvekkillerinin taşınmaz üzerindeki eski binanın yıkılarak yenisinin yapılması için bir yüklenici ile kat karşılığı inşaat sözleşmesi yaptıklarını, yüklenicinin işe başlayıp eski binayı yıktığını ancak yeni binanın ruhsat işlemleri sırasında komşu 3 parseldeki davalılara ait binanın kendi taşınmazlarına 12,11 m2 tecavüzlü olduğunun ortaya çıktığını, bunun üzerine davacıların inşaatın yapımını durdurmak zorunda kaldıklarını ve büyük bir zarara uğradıklarını, davalıların kendi binalarının yapımı sırasında kadastro yetkililerince konulan sınır kazıklarını kaldırarak binayı onaylı projesine aykırı olarak inşa ettiklerini ileri sürerek, el atmanın önlenmesi ile davalılara ait binanın tecavüzlü kısmının yıkılmasına ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla dava tarihinden geriye yönelik olarak beş yıllık ecrimisil bedelinden şimdilik 20.000TL’nin en yüksek mevduat faiziyle birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalılar Cevabı: 5.1. Davalı ... vekili; bilerek tecavüzlü bina yapıldığı iddiasının doğru olmadığını, binayı yaptırmadan önce ölçüm yaptırdıklarını ve kadastro müdürlüğü tarafından şu anki yerlerin gösterildiğini, ön cepheden yol payı bırakıldığını, binanın usulüne uygun şekilde inşa edildiğini ancak ileri teknik ve hassas ölçümler sonucunda zamanında yapılan ölçümde metrik yanlışlıklar olduğu ve mevcut binanın davacıların arsasına tecavüz ettiğinin tespit edildiğini, kadastro müdürlüğünün hatasından dolayı müvekkili ve diğer davalıların herhangi bir hatasının olmadığını belirterek, davanın reddini savunmuştur. 5.2. Diğer davalılar davaya cevap vermemişlerdir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 15.11.2011 tarihli ve 2010/249 E., 2011/295 K. sayılı kararı ile; dosya kapsamı ve tüm delillere göre davanın yerinde olmadığı, tarafların murislerinin kardeş olup taksim nedeniyle birbirine komşu iki parselin maliki oldukları, zeminde her iki kardeşe ait ikişer katlı eski iki bina bulunduğu, binaların mevcut hâli ile kadastroda adlarına tespit edildiği ve 3 numaralı parsel aleyhine 2 numaralı parsel lehine olacak şekilde 12,11 m2’lik bir kayma ile ölçüm yapıldığı, bunun sebebinin keşifteki gözlem, çekilen fotoğraf ve krokiye göre 3 numaralı parselin arka bölümünde yer alan küçük oyuntu bölümden ölçüm alınmasından kaynaklı olabileceği, zira iki parsel üzerindeki evlerin zeminde birbirine tek duvar üzerinden bitişik olup arka kısmında 1 numaralı parsel ile üzerindeki binanın yer aldığı, bu sapmanın başka bir izahının bulunmadığı, bu durumda davalıların eski binayı yıkarak aynı yere yeni bina yapma şeklindeki eylemlerinin kötü niyet olarak kabul edilemeyeceği, zira ilk önce eski binayı davalı tarafın yıkarak yerine yeni bir bina yaptıkları, tarafların murislerinin kadastro sırasında yapılan ölçümdeki yanlışlığı fark etmedikleri, bunun yargılama konusu yapılmadığı, bu durumun daha sonra davacı tarafça fark edilerek kendi lehlerine olacak şekilde ileri sürülmesinin doğruluk ve dürüstlük kuralına aykırı bir hareket olarak kabul edilmesi gerektiği, kadastrodan önceki sebebe dayalı bu ölçüm hatasının hak düşürücü süre dikkate alındığında ancak temliken tescil talebi ile giderilmesi gerektiği, eldeki davada ise böyle bir talebin bulunmadığı, davacı tarafın murislerinden kalan eski ev yerinin kapladığı alanı bilmeleri gerektiği, bir şekilde yapılan ölçüm ile eski evlerinin kapladığı alan dışında 12,11 m2 yerlerinin daha olduğunu öğrenerek bunu karşı tarafın kötü niyeti olarak ileri sürüp yıkım talebinde bulunmalarının kardeş çocukları oldukları da gözetildiğinde iyi niyet kurallarıyla bağdaşmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.05.2012 tarihli ve 2012/2357 E., 2012/5022 K. sayılı kararı ile; öncelikle el atıldığı iddia edilen yerin ve yıkımı istenen bölümün değerlerinin belirlenmesi ve bu değerler üzerinden harç ikmali yaptırılması, bu koşul yerine getirildiği takdirde davaya devam edilerek işin esasının incelenmesi gerektiği belirtilerek, esasa yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin karar bozulmuş; yerel mahkemece bozma kararına uyulmuş ve kararda gösterilen şekilde eksik harç davacı tarafça tamamlandıktan sonra ilk karardaki gerekçelerle davanın reddine karar verilmiştir. 9. Mahkemece verilen ikinci karar da davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 13.01.2014 tarihli ve 2013/16105 E., 2014/24 K. sayılı kararı ile; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden dava konusu 126 ada 2 parselin davacılara, komşu 3 nolu parselin ise davalılardan Dinç ve Behiç'e ait olduğu, davacıların 126 ada 2 parseline davalıların taşkın bina yapmak suretiyle müdahale ettiklerini ileri sürerek eldeki davayı açtıkları, gerek 2 nolu parselin gerekse 3 nolu parselin tapu kaydında 3 nolu parsel üzerindeki binanın 2 nolu parsele 9.06 m2 tecavüzlü olduğuna dair şerh bulunduğu, üzerlerinde birbirine bitişik birer ev bulunan dava konusu taşınmazların kadastro işlemleri sonucu tarafların mirasbırakanları adına tescil edildiği, bilahare davalıların eski binayı yıkarak yerine yeni bina yaptıkları, bina yapmadan önce 26.04.2001 tarihinde aplikasyon işlemi yaptırdıkları ve bu işlem sırasında taşınmazın sınırlarının açıkça gösterildiği, bina yapıldıktan sonra davalılarca yapılan cins değişikliği işlemleri sırasında ve daha sonra davacılar tarafından yaptırılan aplikasyonda 3 nolu parselin 2 nolu parsele tecavüzlü olduğunun tespit edildiği yine davalı tarafca yapılan sınır düzeltme talebi üzerine Kadastro Müdürlüğünce düzenlenen teknik raporda, yeni bina yapılmadan önce binaların sınıra uymadığının 3 nolu parsel malikleri tarafından farkedildiği halde itiraza konu edilmediği ve resmi belgelere yansıdığının belirtildiği anlaşılmaktadır. Somut olayda, her ne kadar kadastro çalışmaları sırasında birbirine bitişik binalar esas alınarak 3 nolu parsel aleyhine 2 nolu parsel lehine olacak şekilde 12,11 m2'lik bir kayma ile ölçüm yapıldığı ve davalıların mevcut eski binayı yıkarak aynı yere yeni bina yapmalarının kötü niyet olarak değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş ise de, gerek dosya kapsamında alınan teknik bilirkişi raporları ve gerekse Kadastro Kanununun 41. maddesi uygulamasına ilişkin kadastro müdürlüğünce hazırlanan rapor ve aplikasyon belgeleri dikkate alındığında, davalıların eski bina yıkıldıktan sonra parsel sınırlarının bina sınırlarına uymadığını öğrendikleri, buna karşın sınırların düzeltilmesine ilişkin herhangi bir girişimde veya itirazda bulunmadıkları, aksine bilerek ve tecavüzü gözardı ederek inşaat yaptıkları anlaşıldığından, eldeki davada iyiniyetli olduğunu söyleyebilme imkanı bulunmamaktadır. Ne var ki, davalı tarafın Kadastro Kanununun 41. maddesi uygulamasının reddi kararına karşı itiraz nitelikli Seferihisar Sulh Hukuk Mahkemesinde açtıkları 2011/196 E. sayılı davanın henüz derdest olduğu, eldeki davada talep edilen istemler dikkate alındığında ileride telafisi güç veya imkansız zararların doğmaması bakımından anılan dosyanın incelenmesi, sonuçlanmamışsa bekletici mesele yapılması ve o davada verilecek karara göre eldeki davanın neticeye bağlanması gerekmektedir. Öte yandan, dosya kapsamında yapılan ecrimisil hesaplamasının da doğru olduğunu söyleyebilme imkanı yoktur. Taşınmazda davalıların müdahale ettiği kısmın arsa olarak getireceği ecrimisilin hesaplanması gerekirken bilirkişi raporunda dava konusu 126 ada 2 parsele 3 daire 1 dükkan yapılmasının mümkün olduğu belirtilerek henüz var olmayan, yapılacağı varsayılan binanın bağımsız bölümleri esas alınarak ecrimisil hesabı yapılması da isabetsizdir. Bilindiği, gerek öğretide ve gerekse yargısal uygulamalarda ifade edildiği üzere ecrimisil, diğer bir deyişle haksız işgal tazminatı, zilyet olmayan malikin, malik olmayan kötüniyetli zilyetten isteyebileceği bir tazminat olup, 08.03.1950 tarih 22/4 sayılı İnançları Birleştirme Kararında; fuzuli işgalin tarafların karşılıklı birbirine uygun iradeleri ile kurduğu kira sözleşmesine benzetilemeyeceği, niteliği itibarı ile haksız bir eylem sayılması gerektiği, haksız işgal nedeniyle oluşan zararın tazmin edilmesi gerekeceği vurgulanmıştır. Ecrimisil, haksız işgal nedeniyle tazminat olarak nitelendirilen özel bir zarar giderim biçimi olması nedeniyle, en azı kira geliri karşılığı zarardır. Bu nedenle, haksız işgalden doğan normal kullanma sonucu eskime şeklinde oluşan olumlu zarar ile kullanmadan kaynaklanan olumlu zarar ile malik ya da zilyedin yoksun kaldığı fayda (olumsuz zarar) ecrimisilin kapsamını belirler. Haksız işgal, haksız eylem niteliğindedir. (YHGK'nun 25.02.2004 gün ve 2004/1-120-96 sayılı kararı) Hemen belirtilmeli ki, ecrimisil hesabı uzmanlık gerektiren bir husus olup, taşınmazın niteliğine uygun bilirkişi marifetiyle keşif ve inceleme yapılarak ve taleple bağlı kalınarak haksız işgal tazminatı miktarı belirlenmelidir. Alınan bilirkişi raporu, somut bilgi ve belgeye dayanmalı, tarafların ve hakimin denetimine açık olmalı ve değerlendirmenin gerekçelerinin bilimsel verilere uygun şekilde HMK'nın 266 vd. maddelerine uygun olarak açıklanması gereklidir. Bu nedenle, eğer arsa ve binalarda kira esasına göre talep varsa, taraflardan emsal kira sözleşmeleri istenmeli, gerekirse benzer nitelikli yerlerin işgal tarihindeki kira bedelleri araştırılıp, varsa emsal kira sözleşmeleri de getirtilerek resen emsal araştırılmalı, dava konusu taşınmaz ile emsalin somut karşılaştırması yapılmalı, üstün veya eksik tarafları belirlenmelidir. İlke olarak, kira geliri üzerinden ecrimisil belirlenmesinde, taşınmazın dava konusu ilk dönemde mevcut haliyle serbest şartlarda getirebileceği kira parası, emsal kira sözleşmeleri ile karşılaştırılarak, taşınmazın büyüklüğü, niteliği ve çevre özellikleri de nazara alınarak yöredeki rayiçe göre belirlenir. Sonraki dönemler için ecrimisil değeri ise ilk dönem için belirlenen miktara ÜFE artış oranının tamamının yansıtılması suretiyle bulunacak miktardan az olmamak üzere takdir edilir. Hal böyle olunca, yukarıda değinilen hususlar ve belirtilen ilkeler dikkate alınarak bir karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi isabetsizdir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. Seferihisar Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.07.2014 tarihli ve 2014/123 E., 2014/318 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dosya kapsamına göre davalıların eski bina yıkıldıktan sonra parsel sınırlarının bina sınırlarına uymadığını öğrenip kayıtsız kaldıkları ve böylece iyi niyetli bulunmadıkları kabul edilerek, davalı tarafça 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 41. maddesi uygulamasının reddi kararına karşı Seferihisar Sulh Hukuk Mahkemesinde açılan davanın bekletici sorun yapılarak, oluşacak duruma göre eldeki davada bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Dava, taşkın yapı nedeniyle taşınmaza el atmanın önlenmesi, yıkım ve ecrimisil isteklerine ilişkindir. 14. Bilindiği gibi malik, mülkiyet hakkının kendisine sağladığı yetkileri, hukuk düzeninin çizdiği sınırlar içinde dilediği gibi kullanabilir. Eşya üzerindeki egemenliğin üçüncü kişilere karşı korunması için malike tanınan bu yetkilerin yaptırımı olan davalar ise 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 683. maddesinde düzenlenmiştir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun “Mülkiyet Hakkının İçeriği” başlıklı 683. maddesi; “Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebilir” hükmünü taşımaktadır. 16. Mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin kullanılmasını haksız olarak engelleyen, kısıtlayan ya da zorlaştıran durumlarda malike, bu etkilere karşı bir korunma aracı olarak haksız el atmanın önlenmesi davası hakkı tanınmıştır. 17. Haksız el atma, doğrudan mülkiyet hakkına el atma şeklinde olabileceği gibi bir vasıta veya başka bir kişi kullanmak suretiyle de gerçekleşebilir. Burada önemle vurgulanmalıdır ki, kanun hükmünde haksız el atmadan söz edilmiş olması karşısında, bütün bu müdahalelerin haksız olması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla müdahale yasadan veya sözleşmeden kaynaklanan ayni ya da şahsi bir hakka dayanmamalıdır. 18. El atmanın önlenmesine ilişkin davaların büyük çoğunluğu dayanağını TMK'nın 683. maddesinden almakta ise de bu madde kapsamı dışında kalan ve özel maddeler ile düzenlenen el atmanın önlenmesi davaları da mevcuttur. Kanun’un genel nitelikli bu maddesi ve özel kanunlardaki öteki hükümleri ile mülkiyet hakkının her türlü zarar verici davranışlara karşı korunması amaçlanmıştır. 19. Bu dava haksız el atmaya son veren dava olmakla birlikte el atmadan kaynaklanan bir zarar var ise malik oluşan zararın giderilmesini de isteyebilir. Bunun yanında zedelenmiş bozulmuş malının eski hâle iadesini ya da taşınmaz üzerine haksız şekilde yapılan muhtesatın yıkımı ya da kaldırılmasını isteyebilir. Ancak el atmanın önlenmesi davası bu tür istekleri kapsamayacağından malikin tüm bunları ayrıca talep etmesi gerektiği açıktır. 20. Diğer yandan, TMK’nın “Taşınmaz mülkiyetinin içeriği” başlıklı 718. maddesine göre, arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde, üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına, yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer. Buna göre bir arazinin mülkiyeti, o arazide bulunan yapıları da kapsar. Bu hükmün ele aldığı prensip, “üst toprağa tabidir” şeklinde ifade edilmektedir. 21. Türk Medeni Kanunu’nun 718/2. fıkrasında yapılarla ilgili temel prensip açıklanmış ise de arazi mülkiyeti kapsamına giren yapıdan ne anlaşılması gerektiği belirtilmemiştir. Buna karşın TMK’nın 728. maddesinde taşınır mal hükümlerine tabi olan yapılar düzenlenmiş ve başkasının arazisi üzerinde kalıcı olması amaçlanmaksızın yapılan kulübe, büfe, çardak, baraka ve benzeri hafif yapıların, bunların malikine ait olacağı ifade edilmiştir. Dolayısıyla TMK’nın 718/2. fıkrasında arazi mülkiyetinin kapsamına dâhil olduğu belirtilen yapı, taşınır yapı dışında kalan ve kalıcı olması amacıyla yapılan taşınmaz yapılar olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim, Kanun’un 684/1. maddesinde bir şeye malik olan kimsenin o şeyin bütünleyici parçalarına da malik olacağı hüküm altına alınmıştır. 22. Taşkın yapı ise bir arazi üzerinde yapılan yapının, bu arazinin sınırlarını aşarak komşu araziye taşması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu taşma komşu taşınmazın yüzeyinde gerçekleşmiş olabileceği gibi altındaki toprak ya da üstündeki hava katmanında da gerçekleşmiş olabilir. 23. Türk Medeni Kanunu’nun“Taşkın yapılar” başlıklı 725. hükmü; “Bir yapının başkasına ait araziye taşırılan kısmı, eğer yapıyı yapan malik taşırılan arazi üzerinde bir irtifak hakkına sahip bulunuyorsa, ona ait taşınmazın bütünleyici parçası olur. Böyle bir irtifak hakkı yoksa zarar gören malik taşmayı öğrendiği tarihten başlayarak onbeş gün içinde itiraz etmediği, aynı zamanda durum ve koşullar da haklı gösterdiği takdirde, taşkın yapıyı iyiniyetle yapan kimse, uygun bir bedel karşılığında taşan kısım için bir irtifak hakkı kurulmasını veya bu kısmın bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin kendisine devredilmesini isteyebilir” şeklindedir. 24. Kural olarak hiçbir arazi maliki, komşu taşınmazda yapılan bir yapının kendi arazisine taşırılmasına katlanmakla yükümlü değildir. Bu nedenle TMK’nın 683/2. maddesine göre haksız el atmanın önlenmesini dava edebilir. Ancak yapıyı yapan malik, yapıyı taşırmasına imkân veren bir irtifak hakkına sahip ise komşu arazi maliki yapının kendi arazisine taşırılmasına katlanmakla yükümlü olur ve böyle bir durumda yapının taşırılan kısmının mülkiyeti, arazi malikine değil yapıyı yapan malike ait olur. 25. Ne var ki, taşkın yapının söz konusu olduğu hâllerin büyük bir kısmında yapıyı yapan malik böyle bir hakka sahip değildir. Kanun koyucu yine de TMK’nın 725/2. maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmesi hâlinde taşkın yapı malikine bazı haklar tanımıştır. Diğer bir anlatımla; TMK’nın 684/1 ve 718/2. maddelerine göre arazinin mülkiyeti kalıcı nitelikteki yapıların mülkiyetini de kapsadığı hâlde TMK’nın 725/2. maddesinde bu kuralın istisnalarından birisi düzenlenmiş ve böylece muhdesatla arasındaki bağlantı kesilerek, yapı sahibine bazı koşulların oluşması hâlinde ayrılmaz parça niteliğindeki taşkın yapı için üzerinde bulunduğu araziye malik olabilme olanağı tanınmıştır. Buna göre arazi maliki taşmayı öğrendiği tarihten başlayarak onbeş gün içinde itiraz etmediği, aynı zamanda durum ve koşullar da haklı gösterdiği takdirde, taşkın yapıyı iyi niyetle yapan kimse, uygun bir bedel karşılığında taşan kısım için bir irtifak hakkı kurulmasını veya bu kısmın bulunduğu arazi parçasının mülkiyetinin kendisine devredilmesini isteyebilir. 26. Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya gelindiğinde; dava konusu 126 ada 2 parselin davacılara, komşu 3 parselin ise davalılardan ... ile ...’a ait olduğu, öncesinde birbirine bitişik iki ev bulunan taşınmazların kadastro işlemleri sonucunda tarafların miras bırakanları adına tescil edildiği, bilahare davalıların eski binayı yıkarak yerine yeni bir bina inşa ettikleri, 11.05.2001 tarihinde yapı ruhsatı aldıkları, öncesinde 26.04.2001 tarihinde aplikasyon işlemi yaptırdıkları ve bu işlem sırasında taşınmazın sınırlarının açıkça gösterildiği, bina yapıldıktan sonra davalılarca yapılan cins değişikliği işlemleri sırasında ve daha sonra davacılar tarafından yaptırılan aplikasyonda 3 numaralı parseldeki binanın 2 numaralı parsele tecavüzlü olduğunun tespit edildiği gibi mahkemece yapılan keşif sonucu düzenlenen bilirkişi raporu ve ekindeki krokide de 3 numaralı parsel üzerinde inşa edilen binanın 2 numaralı parsele 12,11m2 tecavüzlü olduğu tespit edilmiştir. 27. Eldeki davada, taşkın yapıyı inşa eden davalıların komşu 2 numaralı parsel üzerinde bir irtifak hakları bulunmamaktadır. Bu nedenle 2 parsel maliki olan davacıların yapının kendi arazilerine taşan bölümüne katlanmakla yükümlü olduklarından söz edilemez. Mahkemece davalıların iyi niyetli olduğundan bahisle davanın reddine karar verilmiş ise de iyi niyet koşulu, TMK’nın 725/2. maddesinde yapı sahibine tanınan hakların kullanılabilmesi için öngörülen bir koşuldur. Yapı sahibinin anılan maddede düzenlenen hakları kullanılabilmesi için iyi niyet öncelikli bir koşul olmakla birlikte somut olayda davalılar tarafından diğer koşulların da varlığı ileri sürülerek, uygun bir bedel karşılığında taşan kısım nedeniyle irtifak hakkı kurulması veya bu kısma ait arazi parçasının mülkiyetinin yapı sahiplerine devri istenmemiştir. Bu durumda, taşkın yapı inşa etmek suretiyle davacıların tapulu taşınmazına yapılan el atmanın haksız olduğu açıktır. 28. Bu husus açıklığa kavuşturulduktan sonra 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 41. maddesine göre Seferihisar Sulh Hukuk Mahkemesinde açılan davanın sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediği hususu da açıklanmalıdır. 29. Taşınmazlardaki ölçü, tersimat (çizim) ve sınırlandırma hataları pafta ile zemin uyumunu bozan teknik hatalardır. Bu hatalara büyük çoğunlukla zamanın teknolojik ölçüm ve yüzölçüm hesaplama yöntemlerinin duyarlılığı ve matematiksel işlemlerde yapılan yanlışlıklar neden olmaktadır. Bu hatalar, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 41/1. maddesi ve bu maddeye dayanılarak çıkarılan yönetmeliğe göre düzeltilmektedir. 30. Mevcut olayda da davalı ... vekili tarafından kadastro müdürlüğüne müracaat edilerek, dava konusu taşınmazların sınırlarında teknik bir hata yapıldığından bahisle Kadastro Kanunu’nun 41. maddesine göre düzeltilmesi talep edilmiştir. Bu istem kadastro müdürlüğünce yapılan inceleme ve düzenlenen teknik rapor doğrultusunda reddedilmiştir. İstemin reddi üzerine 25.06.2011 tarihinde Seferihisar Sulh Hukuk Mahkemesinin 2011/96 E. sayılı dosyasında dava açılmış ise de dava takip edilmemiş ve 29.11.2011 tarihinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Ancak dosya incelendiğinde anılan kararın tebliğe çıkarılmadığı ve dolayısıyla henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır. 31. Bu durum karşısında, yerel mahkemece öncelikle kararın tebliğe çıkarılıp kesinleştirilmesi için davalı tarafa gereken sürenin tanınması, karar kesinleştikten sonra da yukarıdaki yasal düzenleme ve açıklamalar doğrultusunda karar verilmesi gerekmektedir. 32. Ayrıca bozma kararında ecrimisil hesap yöntemi bakımından bilirkişi raporunun isabetli olmadığına değinilmiş ise de mahkemece anılan rapora göre verilen bir karar bulunmadığından, bozma kararındaki değerlendirmelerin yol gösterici nitelikte olduğu gözetilerek bu husus uyuşmazlık konusu yapılmamıştır. 33. O hâlde; Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken, mahkemece önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararının bozulması gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.10.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1832 E., 2019/120 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanununun 684 ve 718. maddeleri hükümleri gereğince yapı, üzerinde bulunduğu taşınmazın mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) haline gelir ve o taşınmazın mülkiyetine tabi olur.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1832 E.  ,  2019/120 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen “temliken tescil, olmadığı takdirde tazminat ” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sarıgöl Asliye Hukuk Mahkemesince tapu iptali ve tescil isteminin kabulüne dair verilen 04.01.2013 tarihli ve 2009/179 E., 2013/4 K. sayılı karar davalı vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 14. Hukuk Dairesinin 07.11.2013 tarihli ve 2013/10105 E., 2013/13944 K. sayılı kararı ile: “…Dava, Türk Medeni Kanununun 724. maddesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davalı, vekili davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş olup; hükmü davalı vekili temyiz etmiştir. Türk Medeni Kanununun 684 ve 718. maddeleri hükümleri gereğince yapı, üzerinde bulunduğu taşınmazın mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) haline gelir ve o taşınmazın mülkiyetine tabi olur. Ancak, yasa koyucu somut olaydaki taşınmazların durumunu genel hükümlere bırakmamış, bu konumdaki taşınmazların maliki ile yapıyı yapan kişi arasındaki ilişkiyi Türk Medeni Kanununun 722, 723. ve 724. maddelerinde özel olarak düzenlemiştir. Uyuşmazlığın bu kapsamda değerlendirilmesi gerekecektir. Bir kimsenin kendi malzemesi ile başkasının tapulu taşınmazına sürekli, esaslı ve mütemmim cüzü (tamamlayıcı parçası) niteliğinde yapı yapması halinde diğer koşullar da mevcutsa malzeme sahibi yapının bulunduğu alan ile yapının kullanılması için zorunlu arazi parçasının tescilini mülkiyet hakkı sahibinden isteyebilir. Türk Medeni Kanununun 724. maddesinde yapı sahibine tanınan bu hak, kişisel hak niteliğinde olup, bina sahibi ve onun külli halefleri tarafından, inşaat yapılırken taşınmazın maliki kim ise ona ya da onun külli haleflerine karşı ileri sürülebilir. Hemen belirtmek gerekir ki, taşınmaza sonradan malik olan kişiye karşı da bu kişisel hak ancak yapı sahibini bu haktan mahrum bırakmak amacıyla arsa sahibi ile el ve işbirliği içinde olduğu iddiası ileri sürülebilir. Malzeme sahibinin Türk Medeni Kanununun 724. maddesine dayanarak tescil talebinde bulunabilmesi bazı koşulların varlığına bağlıdır; a) Birinci koşul, malzeme sahibinin iyiniyetli olmasıdır; Türk Medeni Kanununun 724. maddesi hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere, taşınmaz mülkiyetinin yapı sahibine verilebilmesi için öncelikli koşul iyiniyettir. Öngörülen iyiniyetin Türk Medeni Kanununun 3.maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyiniyet olduğunda da kuşku yoktur. Bu kural, malzeme sahibinin, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmamasını ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebinin bulunmasını ifade eder. Malzeme sahibinin tescil istemi ile açtığı davada iyiniyetin varlığı iddia ve savunmaya bakılmaksızın mahkemece re’sen araştırılmalıdır. Ne var ki, 14.02.1951 tarihli ve 17/1 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında belirtildiği gibi olay ve karinelerden, durumun özelliklerine göre kendisinden beklenen dikkat ve özeni göstermemiş olduğu açık bulunan malzeme sahibinin temliken tescil talebinde bulunması mümkün değildir. Çünkü bu gibi durumlarda kötüniyet karşı tarafın ispatı gerekmeden belirlenmiş olur. Ayrıca iyiniyet inşaatın başladığı andan tamamlandığı ana kadar devam etmelidir. b) İkinci koşul ise yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır; Bu koşul dava tarihine ve objektif esaslara göre saptanmalı, fazlalık ilk bakışta da kolayca anlaşılmalıdır. İnşaatın kapsadığı alanın ifrazı kabil ise arsa değeri yalnız bu kısma göre, aksi halde tamamının değerine göre bulunmalıdır. Bazı Yargıtay kararlarında vurgulandığı üzere, inşaatın kaldırılmasının arazi ve malzemeye vereceği zarar, kaldırılmasıyla malzeme sahibinin elde edeceği yarardan daha fazla ise inşaatın kaldırılması fahiş bir zarara yol açar. c) Üçüncü koşul, yapıyı yapanın (malzeme sahibinin), taşınmaz malikine uygun bir bedel ödemesidir. Uygun bedel genellikle yapı için gerekli olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de, büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde noksanlıklar meydana gelecekse, bunlar taşınmaza bağlı öteki zararlar da göz önünde bulundurularak hak ve yarar dengesi kurulması suretiyle hesaplattırılmalı, iptale konu zemin bedeli arsa sahibine ödenmek üzere depo ettirilmeli, önceden ödenmiş bedel var ise bu miktar ödenecek bedelden mahsup edilmelidir. Değinilen üç koşulun yanı sıra, yapının bulunduğu arazi parçası davalıya ait taşınmazın bir kısmını kapsıyor ise tescile konu olacak yer, inşaat alanı ile zorunlu kullanım alanını kapsayacağından mahkemece iptal ve tescile karar verebilmek için bu kısmın ana taşınmazdan ifrazının da mümkün olması gereklidir. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; Davacı vekili, davacının davalıya ait 760 parsel sayılı arsasına yıllar önce davalının rızasıyla binalar yaptığını ve kullanmaya devam ettiğini belirterek tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuş ise de dosya içerisinde tanıkların çelişkili beyanları dışında davalının rızasının bulunduğuna dair herhangi bir delil bulunmadığı gibi mevcut delil durumuna göre davacının iyiniyetli olduğu da kanıtlanamamıştır. Bu durumda mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçelerle davanın kabulü doğru görülmemiş, bu sebeple hükmün bozulması gerekmiştir …” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, TMK’nın 724’üncü maddesine dayalı tapu iptali ve tescil, olmadığı takdirde tazminat istemine ilişkindir. Davacı vekili, müvekkilinin Sarıgöl ilçesi Çimentepe Köyünde ikamet etmekte olduğunu ve yıllar önce aynı yerde davalı adına kayıtlı 760 parsel sayılı taşınmaza davalının rızası ile bina yaptığını ve yapım tarihinden itibaren binayı kullanmaya devam ettiğini, davalının, davacının ölen eşinin kardeşi olduğunu ve davacının eşi Ahmet adına kayıtlı olan Çimentepe Köyü 712 parsel sayılı taşınmaz ile davalı adına kayıtlı olan 760 parsel sayılı taşınmazın trampa suretiyle karşılıklı devir edilmesi konusunda anlaştıklarını, davacının eşi Ahmet tarafından 712 parselin bu anlaşma uyarınca devrederek edimini ifa ettiği hâlde davalının sürekli kendilerini oyalayarak taşınmazın devrini gerçekleştirmediğini, bu sırada davacının davalının izni ve bilgisi dâhilinde taşınmazın kendilerine devredileceği inancıyla iyi niyetli olarak bina inşa ettiğini ileri sürerek, davalı adına kayıtlı Sarıgöl İlçesi Çimentepe Köyü 760 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptaliyle davacı adına tesciline, tescil talebinin reddi hâlinde dava tarihi itibari ile bina sahibi olan davacı lehine bina değerinin davalı tarafça ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı vekili, müvekkilinin 712 numaralı parseli 25.09.1996 tarihinde davacının eşi ve davalının kardeşi olan Ahmet Akça'dan satın aldığını, ancak satış esnasında bu satış karşılığında 760 nolu parselin davacı ya da eşine devredileceği hususunda herhangi bir anlaşmanın yapılmadığını, iddialarının, davalının oğlunun bir başkası ile evli olduğu hâlde davacının kızını kaçırması nedeniyle oluşan husumet nedeniyle ileri sürüldüğünü, davacının huzursuzluk yaratmak amacıyla açtığı davanın haksız ve mesnetsiz olduğunu belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davacı ile davalının yakın akraba oldukları, davalının bina inşa edilmesine izin verdiği ve bina değerinin açıkça arsa değerinden fazla olduğu gerekçesiyle davacının tescil isteminin kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyiz etmesi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda gösterilen gerekçe ile bozulmuştur. Yerel Mahkemece, davacının iyi iyiniyetli olmadığına dair bozma gerekçesine katılmadıklarını, TMK’nın 2' nci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesine göre iyi niyete sonuç bağlanan hâllerde kişinin iyi niyetli olduğunun karine teşkil ettiği, aksini iddia edenin kanıtlaması gerektiğini, ancak TMK’nın 2’ nci maddesine göre kişinin iyi niyetli kabul edilebilmesi için gereken tüm özeni gösterdiğini kanıtlaması gerektiği, hâl böyle olunca tarafların sosyal çevresi ve akrabalık ilişkilerinin incelenmesi gerektiği bu cümleden olmak üzere davacı ile davalının yakın akraba ve komşu oldukları, Sarıgöl’de başkasının arazisine izin almadan bina yapılmasının mümkün olmadığı, ayrıca bina yapım tarihinde taraflar arasında husumet de bulunmadığı, tarafların köyde yaşamaları sebebiyle her an birbirinden haberdar olmaları nedeniyle bina yapımına itiraz etmeyen davalının rızasının bulunduğunun kabulü gerektiği; bina yapımından davacının oğlunun davalının kızını kaçırdığı tarihe kadar davalının hiçbir itiraz ileri sürmediği, ayrıca bu olay nedeniyle açılan ceza davaları da dikkate alındığında davacının iyi niyetli olduğunun kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olduğu ve delille doğrudan temas eden yerel mahkeme kararına üstünlük tanımak gerektiği vurgulanmak suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekilince temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalının binanın yapımına ve kullanılmasına dava tarihine kadar karşı çıkmadığı eldeki davada iyi niyetli kabul edilip edilemeyeceği; burada varılacak sonuca göre taşınmazın davalı adına tesciline karar verilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin kısaca açıklanmasında yarar vardır. Hemen belirtmek gerekir ki Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 684’üncü maddesinin birinci fıkrası “Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.” şeklindedir. Bu yasal düzenleme ile asıl şey (eşya) üzerinde bir kişinin, bütünleyici parça üzerinde başka kişinin mülkiyet hakkına sahip olması engellenmiştir. Bütünleyici parçanın ne olduğu ise TMK’nın 684’üncü maddesinin ikinci fıkrasında açıklanmış ve “Bütünleyici parça, yerel örf ve adetlere göre asıl şeyin temel unsuru olan ve o şey yok edilmedikçe, zarara uğratılmadıkça veya yapısı değiştirilmedikçe ondan ayrılmasına olanak bulunmayan parçadır” denilmiştir. Bu itibarla arazi, daima asıl şeyi teşkil ederken onunla birleştirilmiş veya bağlantısı kurulmuş inşa eserleri bütünleyici parça niteliğinde olup, o taşınmazın mülkiyetine tabidir. Taşınmaz mülkiyetinin kapsamının düzenlendiği TMK’nın 718’inci maddesinin ikinci fıkrasında da bu husus dile getirilmiş ve yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapıların, arazi üzerindeki mülkiyetin kapsamına girdiği belirtilmiştir. Bu kapsamda bir kimsenin kendi malzemesi ile başkasının tapulu taşınmazına sürekli, esaslı ve mütemmim cüz’ü (bütünleyici parçası) niteliğinde yapı yapması hâli TMK’nın 724’üncü maddesinde düzenlenmiş ve “Yapının değeri açıkça arazinin değerinden fazlaysa, iyi niyetli taraf uygun bir bedel karşılığında yapının ve arazinin tamamının veya yeterli bir kısmının mülkiyetinin malzeme sahibine verilmesini isteyebilir” denilmiştir. Söz konusu madde hükmünden açıkça anlaşıldığı üzere taşınmazın mülkiyetinin yapı malikine verilebilmesi için öncelikli koşul iyi niyettin varlığıdır. Öngörülen iyi niyetin TMK'nın 3’üncü maddesinde hükme bağlanan sübjektif iyi niyet olduğunda kuşku yoktur. Bu kural, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşın bilecek durumda olmamasını ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebin bulunmasını ifade eder. Böyle bir davada iyi niyetli olduğunu iddia eden kişinin 14.2.1951 tarih 17/1 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında belirtildiği gibi bu iddiasını ispat etmesi gerekir. İkinci koşul ise, yapı kıymetinin taşınmazın değerinden açıkça fazla olmasıdır. Bu koşul, dava gününe ve objektif esaslara göre saptanmalı fazlalık ilk bakışta kolayca anlaşılmalıdır. Üçüncü koşul da yapıyı yapan, taşınmaz malikine uygun bir bedel ödenmesidir. Uygun bedel genellikle yapı için lazım olan arsa miktarının dava tarihindeki gerçek değeri olarak kabul edilmekte ise de büyük bir taşınmazın bir kısmının devri gerektiğinde geri kalan kısmın bedelinde meydana gelecek noksanlıklar varsa taşınmaza bağlı öteki zararlar göz önünde bulundurularak bu bedelin aşılması hak ve nesafet kuralı gereğidir. Hemen belirtmek gerekir ki, temliken tescil isteme hakkı ancak, yapı yapıldığı sıradaki taşınmazın maliki olan kişiye karşı açılacak davada ileri sürülebilecek bir kişisel hak olup, yenilik doğurucu bu dava sonunda, verilen kararın kesinleşmesinden sonra ayni hakka dönüşebilir. Öte yandan, TMK'nın 722' nci maddesi taşınmaz malikine rızası olmaksızın yapılmış ve yıkımı aşırı zarar doğurmayan yapının yıkımını isteme hakkı tanımış, yıkım masrafının yapı malikine ait olacağını hükme bağlamıştır. Ne var ki, yasada aşırı zarar kavramı tanımlanmadığından yasa koyucunun bu yöndeki asıl amacının göz önünde tutulmasında yarar vardır. Değinilen maddenin düzenlemesine yol açan asıl neden, meydana getirilen yapının korunmasındaki mevcut olan genel iktisadi yarardır. Diğer bir söyleyişle yapının yıkımı hâlinde dava tarihine göre objektif ölçüler içerisinde tespit edilecek zararın çok fazla olması aşırı zararın varlığını gösterir. Bununla birlikte gerektiğinde özel ve teknik hususlarda uzman bilirkişilerin bilgisine başvurulmak suretiyle taşınmaz sahibinin o yapıdan yararlanma derecesi arsanın bütünlüğünün bozulup bozulmaması, taşınmazın değerinde doğacak noksanlık gibi sübjektif olgular da dikkate alınmalıdır. Aşırı zarar doğması sebebiyle yapı yıkılamadığı takdirde taşınmaz malikinin malvarlığında sebepsiz bir zenginleşme meydana geleceğinden, taşınmaz malikinin malzeme malikine (muhik) bir tazminat vermesi gerektiği, malzeme maliki iyi niyetli değilse tazminat miktarının, levazımın en az kıymetini geçemeyeceği aynı Yasanın 723’üncü maddesinde belirtilmiştir. Bu durumda, 4.3.1953 tarih 10/3 sayılı İçtihatları Birleştirme Kararının gerekçesinde benimsenen ve uygulamada kararlılık kazanmış ilke uyarınca aşırı zarar nedeniyle yapı yıkılamıyorsa, iyi veya kötü niyete göre, haklı (muhik) tazminat veya en az levazım bedelini ödeyip ödemeyeceği, arsa malikinden sorulmalı, kabul ettiği takdirde bu bedel karşılığı yapının taşınmaz malikine aidiyetine karar verilmeli, aksi hâlde yıkım isteği reddedilmelidir. Maddedeki (muhik tazminat) sözcüğünden salt inşaat bedeli değil olayın özelliğine göre, TMK'nın 4’üncü maddesinden aldığı yetkiye dayanarak hâkimin takdir edeceği en uygun bedel (asgari levazım bedeli) ise taşınmaz maliki yönünden yapının sübjektif (öznel) olarak taşıdığı değer anlaşılmalıdır. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; davacı ile davalının yakın akraba olup, davalı ile davacının vefat eden eşi Ahmet Akça’nın kardeş oldukları, 712 parsel sayılı taşınmazın Ahmet Akça tarafından 25.09.1996 tarihinde davalı ...’ya temlik edildiği ve bu temlikten hemen sonra vefat ettiği, dosyadaki davacı, davalı ve tanık beyanlarından 760 parsel sayılı taşınmaza davalı tarafından bina inşa edilmesine ve inşa edilen evin davacı tarafından kullanılmasına dava konusu taşınmazı satın aldığı 2001 yılından 2009 yılına kadar davacının itirazı olmadığı anlaşılmaktadır. Genel yaşam deneyimlerine göre de normal olan bir taşınmazın malikinin tasarrufunda bulunmasıdır. Bu nedenle bir an için davalı ...’nın bina inşa edilmesine icazet vermediğinin kabulü hâlinde, dava konusu taşınmazın çok uzun yıllar boyunca davacı tarafından tasarruf edilmesine hatta üzerine bina inşa edilmesine ses çıkarılmamış olmasının hayatın olağan akışıyla bağdaştırılması mümkün değildir. Davalının tüm bu tutum ve davranışları ile yargılama aşamasında trampanın varlığına ilişkin beyanları birlikte değerlendirildiğinde davacının gerçekten taraflar arasında resmî şekilde yapılmamış olsa bile bir trampa sözleşmesi bulunduğu fakat 760 parsel sayılı taşınmazın 712 parsel sayılı taşınmaz devredildiği dönemde davalı adına kayıtlı olmaması ve 712 parselin davalıya devrinden hemen sonra davacının eşinin vefatı nedeniyle devir alınamadığı iddiasını doğrulamaktadır. Her ne kadar tapuda kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetini devir borcu doğuran ve ancak yasanın öngördüğü biçim koşullarına uygun olarak yapılmadığından geçersiz bulunan sözleşmeye dayanılarak açılan tescil davası kural olarak kabul edilemez ise de, davalının taşınmazı devredeceğine bir başka ifade ile trampa sözleşmesinin ifa olunacağı hususunda süre gelen davranışları ile davacıya tam bir güvence vermesi ve davacının da sözleşmenin yerine getirileceği haklı beklentisiyle taşınmaz üzerine bina inşa etmesi nedeniyle somut olayda TMK’nın 724’üncü maddesi anlamında iyi niyet unsurunun gerçekleştiği kabul edilmelidir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davacının trampa yapıldığı iddiasını buna bağlı olarak bina inşa etmekte iyi niyetli olduğunu kanıtlayamadığından somut olayda TMK’nın 724’üncü maddesindeki şartların bulunmadığı dolayısıyla tescil talep edemeyeceğinden ikinci kademedeki tazminat istemi yönünden mahkemece bir değerlendirme yapılması gerektiği gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir. Diğer taraftan her ne kadar gerekçeli karar başlığında dava tarihi 07.01.2014 gösterilmiş ise de bu yanlışlık mahallinde düzeltilebilir bir maddi hata olduğu kabul edildiğinden bozma nedeni yapılmamıştır. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekmektedir SONUÇ: Davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, aşağıda dökümü yazılı (480,16TL) harcın temyiz edenden alınmasına, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 12.02.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Dava, temliken tescil, mümkün olmadığı takdirde bina bedeline yönelik tazminat istemine ilişkindir. Hemen belirtilmelidir ki; Özel Dairenin bozma ilamında, Türk Medeni Kanununun 724. maddesi koşullarına ayrıntılı olarak yer verilmiş olup, bunlardan "iyiniyet" unsuru Yerel Mahkeme ile Özel Daire arasındaki uyuşmazlık konusunu teşkil etmektedir. Dosya içeriği ve toplanan delillerden; dava konusu 760 parsel sayılı taşınmazın dava dışı Hazine adına kayıtlı iken, 08.05.2001 tarihinde satış suretiyle davalıya temlik edildiği anlaşılmaktadır. Öte yandan; çekişmeli binaların ise anılan taşınmaz üzerine taşınmazın Hazineye ait olduğu dönemde, farklı bir ifadeyle davalı adına tescilden önce inşa edildikleri dosya kapsamıyla sabit olup, anılan bu husus tarafların da kabulündedir. Öyleyse, dava konusu taşınmaz Hazine adına kaytılı iken bu taşınmaza haklı ve geçerli bir neden olmaksızın yapı inşa edenin haksız elatan, yani "işgalci" olacağı açıktır. Bilindiği üzere; Hazine adına sicil kaydı oluşana kadar zilyetlikle edinilebilecek taşınmazlar bakımından, koşulları varsa -zilyetliğin devri suretiyle eklemeli zilyetliğe de dayanılarak- TMK 713/1 maddesi gereğince kazandırıcı zamanaşımı zilyetliğinden kaynaklanan tapu iptal ve tescil davası açılabilir ise de, taşınmazın Hazine adına tescil edilerek özel mülkiyet konusu haline gelmesinden sonraki dönem itibariyle gerçekleşecek tasararrufun, "zilyetlik" olarak nitelendirilemeyeceği ve anılan yasal düzenlemeden yararlanılamayacağı kuşkusuzdur. Ayrıca, Devletin hüküm ve tasarrufu altındaki taşınmazlar yönünden TMK'nın 724. maddesinin uygulama olanağının da bulunmadığı tartışmasızdır. Zira, anılan yasal düzenleme açıkça başkasına ait özel mülk konusu yani tapuya tescil edilmiş bir taşınmaza yapı yapma durumunda mülk edinme koşularını içermektedir. O hâlde, eldeki davayla temliken tescil istendiğine göre, davacının trampa ve diğer iddialarına değer verilemeyeceği gibi, "davalının rızası ile yapılanma" iddiası yönünden de, davalının Hazine adına kayıtlı taşınmazdaki tasarrufunu (işgalciliğini) davacıya devretmesi ile sadece işgal eden kişi değişmiş olup, bu el değişikliğine hiçbir hukuki sonuç bağlanamayacağı da açıktır. Diğer taraftan, Yargıtay'ın emsal içtihatlarında da vurgulandığı gibi, Hazine mallarında iyiniyet iddiasının dinlenme olanağı bulunmamaktadır. (Emsal Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 27.05.2015 tarih ve 2013/1-2401 Esas, 2015/1434 Karar sayılı ilamı) Somut olayda da; davacının dava konusu taşınmaza yapılandığı dönemde malik olan Hazineye karşı ileri süremeyeceği TMK'nın 724. maddesinden kaynaklanan kişisel hakkını, binaların arzın mütemmim cüzü olup, binalar inşa edilmiş haldeyken taşınmazı Hazineden satış suretiyle temlik alan davalıya karşı da ileri sürmesine hukuki olanak yoktur. Ayrıca, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulu'nun 05.07.1944 tarih ve 12/26 sayılı "tapu görevlisi önünde yapılmayan satışlar sonucu malsahibinin (satıcının), taşınmaz maldan elini çekip alıcıya teslim etmesinde, bina yapımı ve ağaç dikimi için onamı (muvafakatı) vardır" şeklindeki tevhid-i içtihadın, çekişmeli taşınmaza yapılanıldığı dönemdeki malik ile davacı arasında bir hukuki ilişki bulunmadığına göre, somut olaya uygulanması da mümkün değildir. Burada değinilmesi gereken diğer bir husus ise; Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 14.02.1951 tarih ve 1949/17 Esas, 1951/1 Karar sayılı içtihadı olup, bu içtihat ile "...uyuşmazlığın konusu, kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak olan kimsenin de kötüniyeti diğer tarafa ispat ettirilmek gerekip gerekmiyeceği ve iyi ve kötüniyetin mahkemece resen nazara alınabilip alınamayacağı hususlarını teşkil etmektedir. / Yargıtay Birinci Hukuk Dairesince aslın hilafı olan kötü niyet diğer tarafa ispat ettirilmesi ve iyi ve kötüniyetin mahkemece resen nazara alınamayacağı rey ve içtihadında bulunduğu halde Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak kimsenin kötüniyetinin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık lüzum kalmayacağı ve bu durum mahkemece resen nazara alınabileceği reyinde bulunmak suretiyle aynı olayın Medeni Kanunun üç, altı, 650 nci maddeleri hükümlerinin anlam ve uygulama tarzlarında uyuşmazlık belirmiş bulunmaktadır. / Medeni Kanunumuzun üçüncü maddesi hükümlerince bir hakkın doğumu için kanunen iyiniyet şart kılınan hallerde onun vücudunun asıl olduğu esas kaidedir. Hilafını iddia eden taraf tabiatiyle ispat ile ödevlidir. Ancak işbu maddenin ikinci fıkrası gereğince halin icaplarına göre kendisinden beklenen ihtimamı sarf etmemiş olmasından kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak kimsenin aslın hilafı olan kötüniyeti belirmiş olduğundan bu durumda esas kaide uygulanarak kötüniyetin diğer tarafa ispat ettirilmesine sebep ve vecih kalmaz. Sabit ve mütehakkak bir hususun diğer tarafa ispat ettirilmesi cihetine gidilmesi de beyyine külfetinin tevcih suret ve tarzını düzenleyen Medeni Kanunun altıncı maddesiyle usul hükümlerine de bir veçhile aykırı düşmez. / Başkasının arsası üzerinde kendi levazımı ile arsanın değerinden fazla değerde bina yapmış olan levazım sahibinin muhik tazminat karşılığında arsa ve binanın mecmuunun temlikini isteyebilmesi Medeni Kanunun 650 nci maddesi hükümlerince iyiniyet ile hareket etmiş olması şartının tahakkukuna bağlı bulunmuştur. Vakıa ve karinelerden olayda halin icapları veçhile kendisinden beklenen ihtimamı sarfetmemiş olması itibariyle kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacağı belirmiş olan levazım sahibinin bu maddeye dayanan temlik istemi kabul olunamaz. İşbu madde hükmünden faydalanabilmek şartı olan iyiniyetin hilafı gerçekleşmiş durumu, kanuni ehliyet ve sairede olduğu gibi mahkemece resen nazara alınması gerekir ve buna hukuki ve kanuni bir engel bulunmamaktadır. / Bazı Türk ve İsviçreli müelliflerce Medeni Kanununun üçüncü maddesinin şerhinde bahis konusu 650 inci maddenin misal olarak gösterilmiş olması da yukarıda açıklanan sebeplerden ötürü kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu beliren kimseye de, esas kaidenin şamil olacağı hükmü çıkarılamaz. / Netice; Vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olan kimsenin kötüniyetin diğer tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağına ve dava hakkının doğumunu sağlayan veya bertaraf eden iyi ve kötüniyetin bu durumda mahkemece resen nazara alınabileceğine..." karar verilmiştir. Öte yandan; TMK'nın 724. maddesinde öngörülen iyiniyet; Özel Daire kararında ve yerleşik Yargıtay içtihatlarında belirtildiği gibi, Türk Medeni Kanununun 3.maddesinde hükme bağlanan subjektif iyiniyet olup; bu kural, malzeme sahibinin, elattığı taşınmazın başkasının mülkü olduğunu bilmemesini veya beklenen tüm dikkat ve özeni göstermesine karşılık bilebilecek durumda olmamasını ya da yapıyı yapmakta haklı bir sebebinin bulunmasını ifade eder. O halde, tapu kayıtları aleni olup, çekişmeli taşınmaz Hazine adına kayıtlı olduğu dönemde, davacının taşınmazın Hazineye ait olduğunu bilmediğinden söz edilemeyeceği gibi, kendisinden beklenen tüm dikkat ve özeni gösterdiği de söylenemez. Bu durumda, yukarıda değinilen 14.02.1951 tarih ve 1949/17 Esas, 1951/1 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; davacının vakıa ve karinelerden olayda kanunen iyiniyet iddiasında bulunamayacak durumu belirmiş olup, kötüniyetinin davalı tarafa ispat ettirilmesine artık sebep ve vecih kalmayacağı" gözetildiğinde ve davacı, Hazineye karşı yapı yapmakta haklı olduğuna ilişkin bir iddiada da bulunmadığı ve dahi Hazine mallarına karşı iyiniyet savı dinlenemeyeceğine göre, somut olayda TMK'nın 724. maddesi uyarınca davacının binaları inşa ederken iyiniyetli olduğundan söz edilemez. Farklı bir ifadeyle, TMK'nın 724. maddesinde öngörülen "iyiniyet" koşulu gerçekleşmediğinden diğer şartların araştırılmasına da gerek olmaksızın davacının temliken tescil isteğinin reddi gereğine değinen Özel Daire bozma kararı açıklanan gerekçelerle yerinde ise de; davada davacı terditli olarak tazminat isteğinde bulunmuş olup, Özel Dairece bu istek bozma ilamında belirtilmemiştir. Hâl böyle olunca, davacının temliken tescil isteğinin reddine hükmedilmesi, ancak davada terditli talep olan "bina bedelinin ödenmesine yönelik tazminat" isteği bakımından mahkemece araştırma, inceleme ve değerlendirme yapılmak suretiyle olumlu veya olumsuz bir karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle Özel Dairenin Bozma ilamına anılan bu hususlar eklenmek suretiyle ilâveli bozma görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun onama kararına iştirak edemiyoruz.
14. Hukuk Dairesi, 2015/4387 E., 2017/5947 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanununun 718. maddesi gereğince;
14. Hukuk Dairesi         2015/4387 E.  ,  2017/5947 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalılar aleyhine 28.01.2013 gününde verilen dilekçe ile suya elatmanın önlemesi ve eski hale getirme talebi üzerine bozma ilamına uyularak yapılan duruşma sonunda; davanın kısmen kabulüne dair verilen 11.09.2013 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı ... vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: \_ K A R A R \_ Dava suya el atmanın önlenmesi ve eski hale getirme talebine ilişkindir. Davalı ... vekili cevabında, davacının sudan kadimden beri faydalanmadığını, sulamak istediği evinin bahçesinde şehir suyu bulunduğunu, buradan akan suyla bahçesini suladığını, davacının müvekkile ait evin hemen bitişiğinden su geçirmek istediğini bu durumun ise davalının evinin temeline zarar vereceğini davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, davacının davasının kısmen kabulü ile, davalının suyun kendi taşınmazının sona erdiği yerden itibaren, davacı tarafça davalı taşınmazlarına zarar vermeyecek ve suyun kendi taşınmazına akışını sağlayacak şekilde boru yerleştirilmesine ve suyun haftada 2 saat süreyle davacı taşınmazına akışına katlanmak suretiyle dava konusu suya elatmanın önlenmesine, su yoluna yapılmış bir müdahale olmadığından bu engellerin kaldırılması yönündeki talebin reddine karar verilmiştir. Hükmü, davalı ... vekili temyiz etmiştir. Türk Medeni Kanununun 718. maddesi gereğince; Arazi üzerindeki mülkiyet, kullanılmasında yarar olduğu ölçüde üstündeki hava ve altındaki arz katmanlarını kapsar. Bu mülkiyetin kapsamına yasal sınırlamalar saklı kalmak üzere yapılar, bitkiler ve kaynaklar da girer. Bu madde hükmüne paralel olarak düzenlenen Türk Medeni Kanununun 756. maddesi gereğince de; "Kaynaklar, arazinin bütünleyici parçası olup bunların mülkiyeti ancak kaynadıkları arazinin mülkiyeti ile birlikte kazanılabilir. Başkasının arazisinde bulunan kaynaklar üzerindeki hak, bir irtifak hakkı olarak tapu kütüğüne tescil ile kurulur. Yeraltı suları, kamu yararına ait sulardandır. Arza malik olmak onun altındaki yeraltı sularına da malik olmak sonucunu doğurmaz. Arazi maliklerinin yer altı sularından yararlanma biçimi ve ölçüsüne ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır." Gerek Türk Medeni Kanununun 718. maddesi gerekse 756/2. maddesinde sözü edilen kaynaklar, yeraltı sularından farklıdır. Kaynak, kökeni yeraltı suyu olan tabi ve sürekli olarak yeryüzüne çıkan özel mülkiyete girecek nitelikte özel bir su olup, suni bir şekilde veya ara sıra yeryüzüne çıkan su kaynak niteliğini kazanmaz (Gürsoy/Eren/Cansel, Türk Eşya Hukuku, Ankara 1978, s.618). Ayrıca, kaynaktan çıkan suyun yararı kamuya ait bir akarsu oluşturacak kadar bol çıkması halinde kaynak artık özel mülkiyete konu olamaz. Yine, yeraltı suyundan sondaj gibi suni yollarla çıkartılan sulardan yararlanma usulü de 167 sayılı Yeraltı Suları Kanununa tabidir. Başka bir ifadeyle kaynak suyu kendiliğinden kaynadığı arazinin hudutlarını aşacak debide ise ya da malikinin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra fazlası varsa genel su kabul edilir ve komşular da yararlanabilir. Bunun yanında kaynak suyu tapulu olmayan araziden (örneğin mera,orman vb) çıkıyorsa suyun debisine bakılmaksızın genel sudur. Bu sudan ise kadim ve öncelik hakkı ihlal edilmemek suretiyle herkes ihtiyacı oranında yararlanabilir. Özel su ise tapulu taşınmazdan çıkan ve sadece o taşınmazın ve malikinin kişisel ihtiyacını karşılamaya yeterli olan sudur. Arazinin mülkiyetine tabi olan kaynak suyu yani özel su üzerinde, hak sahibi dilediği gibi tasarruf etme yetkisine sahiptir. Bu suyu kendisi kullanabileceği gibi kaynağındaki suyu kullanması hususunda bir başkasına irtifak hakkı da tanıyabilir. Ayrıca mülkiyet hakkına dayanarak kaynağa elatma varsa elatmanın giderilmesi için davalar açmak yetkisi de bulunmaktadır. Türk Medeni Kanununun 756/2. maddesi gereğince "Başkasının arazisinde bulunan kaynaklar üzerindeki hak bir irtifak hakkı olarak tapu kütüğüne tescil ile kurulur" hükmü doğrultusunda kaynak hakkı ancak tapuda düzenlenecek resmi senetle tapu malikinin rızası ile kurulabilir. Yine benzer şekilde Türk Medeni Kanununun 837. maddesi de "Başkasının arazisinde bulunan kaynak üzerinde irtifak hakkı, bu arazinin malikini suyun alınmasına ve akıtılmasına katlanmakla yükümlü kılar. Bu hak, aksi kararlaştırılmadıkça başkasına devredilebilir ve mirasçıya geçer. Kaynak hakkı, bağımsız nitelikte ve en az 30 yıl için kurulmuş ise tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilebilir” şeklinde düzenlenmiştir. Madde hükmünde belirtildiği üzere, kaynak irtifakı doğrudan kişiye bağlı olarak kurulabileceği gibi başkalarına devri de kararlaştırılabilir. Bağımsız ve daimi hak olarak tesis edildiğinde tapu kütüğüne ayrı bir sayfaya kaydı da mümkündür. Kaynak hakkının kazanılmasına ilişkin kanunda açık bir hüküm olmamakla birlikte eşyaya bağlı diğer irtifakların kazanılması hükümleri uyarınca Türk Medeni Kanununun 780. maddesinden kıyasen yararlanarak taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasına ilişkin hükümlerin uygulanacağı kabul edilmektedir (m.704/2). Bu durumda kaynak hakkının, resmi şekilde düzenlenecek sözleşme ile tapu siciline tescil ile kazanılması mümkündür. Gerçekten Türk Medeni Kanununun 756/2 ve 837. maddesinde belirtilen kaynak irtifakına konu olabilecek su özel su olup genel su niteliğindeki yeraltı suyu bu düzenlemelerin dışındadır. Nitekim genel sular taşınmaz mülkiyetinin kapsamı içinde kabul edilemez. 6100 sayılı HMK’nun ''Hükmün kapsamı'' başlıklı 297/2. maddesi gereğince; hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir. H.U.M.K'nun 417. maddesi gereğince yargılama giderleri kural olarak davada haksız çıkan tarafa yükletilir. Aynı yasanın 423. maddesinde de vekalet ücreti yargılama giderleri arasında sayılmıştır. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında somut olaya gelince; 1-Davacı lehine olacak şekilde dava konusu suyun haftada 2 saat süreyle davacı taşınmazına akışına katlanılmasına dair hüküm kurulmuş ise de suyun hangi gün ve saatler arasında davacı taşınmazına akacağına dair infaza elverişli su rejimi kurulmaması doğru görülmemiştir. 2- Mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilmişse de kendisini vekille temsil ettiren davalı ... lehine vekalet ücretine hükmedilmemesi, ayrıca yargılama giderlerinin oranlanarak bir kısmının davacı üzerinde de bırakılması gerekirken tümünün davalıdan tahsiline karar verilmesi, doğru değildir. Açıklanan gerekçelerle hükmün bozulmasına karar verilmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hükmün BOZULMASINA, bozma sebebine göre sair hususların incelenmesine yer olmadığına, peşin yatrılan harcın istek halinde yatırana iadesine, 11.09.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Taşınmaz mülkiyetinin içeriği ve kapsamı düşünüldüğünde; bir arazinin mülkiyeti, o arazinin neresini kapsar?

A) Sadece yüzeyini (toprağı)
B) Yüzeyini ve üzerindeki yapıları
C) Yüzeyini, dikey olarak kullanmada yarar olduğu ölçüde üstünü (hava) ve altını (arz)
D) Yüzeyi ile birlikte sonsuz derinlik ve sonsuz yüksekliği
E) Sadece kadastro planında belirtilen sınırları

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol