5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 120

Ceza Muhakemesi Kanunu 120. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 120 – (1) Aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir; kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur. (2) 117 nci maddenin birinci fıkrasında gösterilen hâllerde zilyet ve bulunmazsa yerine çağrılacak kişiye, aramaya başlamadan önce aramanın amacı hakkında bilgi verilir. (3) Kişinin avukatının aramada hazır bulunmasına engel olunamaz. Arama sonunda verilecek belge

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

133 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2016/1146 E., 2020/68 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
5271 sayılı CMK'nın "Aramada hazır bulunabilecekler" başlıklı 120. maddesinin birinci fıkrası uyarınca aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir;
Ceza Genel Kurulu         2016/1146 E.  ,  2020/68 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 104-146 Sanık ...’ın fuhşa aracılık etme suçundan TCK’nın 227/2, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl hapis ve 100 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Tekirdağ 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.04.2012 tarihli ve 104-146 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 02.03.2016 tarih ve 23753-3954 sayı ile; "...Kolluk tarafından yapılan çalışmalar neticesinde, dosyanın diğer sanığı olan ...'a ait evde fuhuş yapıldığının tespit edilmesi üzerine Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile o konutta yapılan aramanın, CMK'nın aramanın güvenirliliği ile ilgili 119/4. maddesinin 'Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur' amir hükmüne aykırı olarak o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle icrası bakımından hukuka aykırı olduğu, hukuka aykırı yapılan bu arama sonucu elde edilen diğer delillerinde hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş delil niteliğinde bulunduğunun anlaşılması karşısında, sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar vermiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 14.05.2016 tarih ve 165270 sayı ile; “...Uyuşmazlığa konu olayda, aramaya dört kolluk görevlisi ile sanığın katıldığı, bununla birlikte Yasanın arama sırasında bulunmasını istediği diğer kişilerin katılmadığı, bunun da şeklen hukuka aykırı olduğu ve 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinin 2. fıkrasında; 'Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir' şeklindeki hüküm uyarınca, arama sonucu elde edilen delilin hukuka uygun biçimde elde edilen delil niteliğinde bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; usulüne göre alınmış bir arama kararı bulunan somut olayda, bu karara ve kararın infazı sırasında yapılan işlemlere yönelik bir itiraz vaki olmadığı gibi, arama işlemine ve arama yapılırken bir takım haklarının ihlal edildiğine yönelik olarak sanıktan gelen herhangi bir yakınma da bulunmamaktadır. Bu nedenle, sırf arama sırasında şekle ilişkin bir koşulun ihlal edilmesine dayanılarak aramanın hukuka aykırı sayılamayacağı ve ele geçen delillerin 'hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delil' olarak nitelenemeyeceğinin kabulü gerekmektedir. Öğretide de; Prof. Bahri Öztürk, Doç. Dr. Mustafa Ruhan Erdem ve Doç. Dr. Veli Özer Özbek tarafından hazırlanan Uygulamalı Ceza Muhakemesi isimli eserde bu konudan bahsedilirken, ikili bir ayrım yapılarak, bu tasnifte; hak ihlalinin niteliği üzerinde durulup, bir hukuk devletinde bazı hakların mutlak, diğer bazı hakların ise nisbi koruma altında bulundurulduğu belirtildikten sonra; buna bağlı olarak 'mutlak delil yasakları' ve 'nisbi delil yasakları' kavramlarının ortaya çıktığı ifade edilmiştir. Buna göre mutlak delil yasakları; 1- Sanığın kendisini suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanması, 2- Bir kimsenin yakınlarını suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanması, 3-Sanığa kendisi ile ilk temasa geçen yetkili tarafından bazı haklarının hatırlatılmaması, (susma hakkı, müdafi tayini isteme hakkı gibi) 4- Hayatın gizli alanına (özel hayata değil) yapılan müdahaleler, Olarak sayılmış, bunların dışında kalan durumlarda ise hâkim tarafından oranlılık (ölçülülük) ilkesi göz önünde tutularak 'kamu yararı' bakımından bir değerlendirme yapılması gerekliliğinden bahsedilmiştir. Bu bağlamda; illiyet bağı, etkileme gücü ve hak ihlali kriterlerine yer vermeden yapılan bir değerlendirmenin; 'herhangi bir hakkın ihlal edilmediği her türlü basit şekli aykırılıkların da mutlak bozma sebebi sayılmasını' gerektireceği için, böyle bir yaklaşımın ceza yargılamasında hakkaniyete aykırı sonuçların doğmasına, adalet ve eşitlik ilkelerinin zedelenmesine yol açabilecek son derece ağır sonuçları da birlikte getireceği kuşkusuzdur. Her şekle aykırılığın aynı zamanda bir hak ihlaline de yol açacağı şeklindeki bir kabul isabetli olmayacağından, olayımızda olduğu gibi 'Cumhuriyet Savcısı, iki ihtiyar heyeti üyesi veya iki komşu' bulunmadan yapılan bir aramada, CMK'nın 119. maddesine şekli bir aykırılık söz konusu ise de, sanığının herhangi bir hak ihlali iddiasında bulunmadığı, kaldı ki olay yerinde bulunan ve haklarında bir işlem yapılmayan tanıklar ..., ...ve ... huzurunda yapılan aramada herhangi bir hakkın ihlal edildiği söylenemeyecektir. Usulüne göre alınmış arama kararına istinaden, herhangi bir hak ihlaline neden olunmadan yapılan arama sonunda ele geçen delillerin, sadece arama sırasında bulunması gereken kişilerin orada bulundurulmaması suretiyle şekle aykırı hareket edildiğinden bahisle 'hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil' sayılmaları ve mahkûmiyet hükmüne dayanak teşkil etmemeleri kabul edilemez bulunduğundan aksi yöndeki kabule dayalı Yüksek Daire kararına itiraz etmek gerektiği ,” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 28.06.2016 tarihli ve 11909-14274 sayılı kararıyla itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İnceleme dışı sanık ... hakkında fuhuş suçundan verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının itiraz yoluna tabi olması nedeniyle bu karara yönelik temyiz istemi hakkında Özel Dairece incelenmeksizin iade kararı verilmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında fuhşa teşvik suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; TCK’nın 227. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen suç nedeniyle gerçekleştirilen arama işlemi sırasında 5271 sayılı CMK'nın 119. maddesinin 4. fıkrası uyarınca o yer ihtiyar heyetinden veya komşularından iki kişi hazır bulundurulmamasının arama işlemini hukuka aykırı hâle getirip getirmediğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 14.12.2010 tarihinde kolluk görevlileri tarafından “Ortacami Mahallesi, Yunusbey Caddesi, ...” adresinde fuhuş yapıldığı, adreste ikamet eden şahsın fuhuş suçuna aracılık ettiği, kendisi ile birlikte bulunan kadınlara yer temin ettiği gerekçesiyle belirtilen yerde geceleyin bir defaya mahsus arama izni verilmesinin talep edildiği, aynı tarihte Cumhuriyet savcısı tarafından; "Gecikmesinde sakınca bulunduğu, suç delillerinin tespiti amacıyla geceleyin bir defaya mahsus arama yapılmasına, suç unsuru bulunması hâlinde onaya sunulmak üzere el konulmasına" şeklinde usulüne uygun olarak arama kararı verildiği, 14.12.2010 tarihinde saat 19.30’da kolluk görevlilerince düzenlenen tutanağa göre; yapılan aramada evde tanıklar ..., ... isimli şahısların bulunduğu, tanıkların para karşılığı cinsel ilişkiye girmek için eve geldiklerini, cinsel ilişkiye girmek için kendilerine sanık ...’ın aracılık ettiğini, sanık ...’ın para karşılığında cinsel ilişkiye girecekleri evi temin ettiğini beyan ettikleri, yapılan kimlik tespitinde evde sanıklar ..., ..., mağdure ... ve tanık ...’nin bulunduğu, Anlaşılmıştır. Mağdure ... Kollukta; olay günü sanık ...’in telefonla kendisini aradığını, müşterilerin geleceğini ve sanık ...’nin evine gitmesini söylediğini, tanıklar ... ve ...’ın kendileriyle cinsel ilişkiye girmek için geldiklerini, sanık ... ile ücrette anlaştıklarını, tanıklardan birisinin parayı vereceği esnada polislerin gelerek kimliklerini ve arama kararını gösterdiklerini, mahkemede; fuhuş amacıyla bir araya gelmediklerini, sivil kıyafetli polislerin gelerek tutanak tuttuklarını, tutanağı okumadan imzaladıklarını, Tanık ...Kollukta; mağdure...’in evine temizlik amacıyla gittiğini, temizliğe başladıktan sonra birkaç erkeğin eve geldiğini seslerinden anladığını, yaklaşık yarım saat sonra polislerin eve geldiğini, Tanık ... Kollukta; cinsel ilişkiye girmek için tanık ... ile birlikte arama yapılan eve gittiklerini, ödemeyi isimlerini Derya ve Hüsniye olarak bildikleri sanıklar... ve Hüsne’ye yapacakları sırada polislerin geldiğini, mahkemede; olay günü para karşılığında cinsel ilişkiye girmek için gittikleri evde sanıklar..., Hüsne ve mağdure...’in olduğunu, ilişkiye girmeden polislerin geldiğini, Tanık ... Kollukta; ismini Derya olarak bildiği kişiyi arayarak ilişkiye girmek için kadın ayarlamasını istediğini, tanık ... ile birlikte aramanın yapıldığı eve gittiklerini, ismini Hüsniye olarak bildiği kişiye evinde ilişkiye girmeleri ve Derya olarak bildikleri kişiye ilişkiye girmek için para verecekleri esnada polislerin geldiğini, mahkemede; olay günü tanık ... ile birlikte arama yapılan eve para karşılığında cinsel ilişkiye girmek için gittiklerini, şartları konuştuktan sonra polislerin geldiğini, Tanıklar Serkan Özdil ve Uğur Uzun Mahkemede; polis memuru olarak görev yaptıklarını, olay günü ihbar üzerine arama yapılan eve gittiklerini, evde 4 kadın ve 2 erkek olduğunu, Tanık... Mahkemede; polis memuru olduğunu, ihbar üzerine arama izni ile gittikleri adresin kapısını çaldıklarını, evde para karşılığı cinsel ilişkiye girmek için geldiklerini söyleyen tanıklar ... ve ...’in bulunduğunu, İnceleme dışı sanık ... müdafisi hazır bulunmadan Kollukta; yaklaşık bir yıldır para karşılığı cinsel ilişkiye girdiğini, ilişkiye girmek için evine gelen kadınlardan da para aldığını, olay günü sanık ...’in kendisini telefonla aradığını, müşterilerin geleceğini söylediğini, sanık ... geldikten sonra iki erkek şahsın geldiğini, para hususunda sanık ... ve mağdure...’le anlaştıklarını, paraları alacakları esnada polislerin kapıyı çaldıklarını, kimliklerini ve arama izinlerini gösterdiklerini, Mahkemede; kendisini tanıyan bazı kişilerin telefonla sanık ...’i aradığını ve görmeye geleceklerini...’e söylediklerini, Hamiyet’in bu hususu kendisine ilettiğini, sanık ... ve mağdur ...’le kendisine ait evde oturdukları esnada 4 kişinin eve gelerek polis olduklarını söylediklerini, evinde fuhuş yaptırmadığını, yapanlardan para almadığını, kollukta müdafisi hazır bulunmadan verdiği ifadesini kabul etmediğini, okumadan imzaladığını, Beyan etmişlerdir. Sanık ... müdafisi hazır bulunmadan Kollukta; para karşılığı cinsel ilişkiye girerek geçimini temin ettiğini, olay günü bir kişinin aradığını, ilişkiye girmek istediğini söylediğini, sanık ... ve mağdure...’in müşterileri kabul ettiklerini, müşterileri kendisinin kapıda karşılayıp eve davet ettiğini, mağdure... ile kendisinin gelen kişilerle para konusunda anlaştıklarını, o esnada polislerin geldiğini, arama kararını gösterdiklerini, mahkemede; olay tarihinde tanımadığı bir telefon numarasından arama yapıldığını, arayan kişilerin sanık ... ile görüşmek istediklerini söylediklerini, Hüsne’nin hâlâ aynı evde oturup oturmadıklarını sorduklarını, arayan kişilere Hüsne’nin aynı yerde oturduğunu, oraya gelmelerini söylediğini, evde mağdur ..., tanık... ve sanık ... ile oturdukları sırada kapının çaldığını, gelen 4 kişiyi Hüsne’nin de tanımadığını, pazarlık yapmadıklarını, gelen kişilerin polis kimliklerini gösterdiklerini, kollukta müdafisi hazır bulunmadan verdiği ifadesini kabul etmediğini, okumadan imzaladığını savunmuştur. Arama, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde, "arama işi, taharri", aramak ise “birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak, araştırmak, yoklamak” şeklinde tanımlanmıştır (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2009, s. 113). Arama, gizli, saklı olan bir şeyin ortaya çıkarılması için yürütülen bir faaliyet olup gözle görülen veya açıkta bırakılan şeyler arama kavramı içerisine girmemektedir. Bu nedenle örneğin; bir polis memurunun yolda yayalar ya da diğer araçlar bakımından tehlike oluşturacak şekilde kullanılması nedeniyle durdurduğu bir aracın arka koltuğunda uyuşturucu madde veya tabanca görmesi üzerine bunlara el koyması arama olarak kabul edilmemektedir (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999, 1. Bası, s. 18). Arama kişilerin konut ve eklentileri, iş yerleri, araçları, üstleri, eşyaları, özel kâğıtları, kullandığı bilgisayar veya bilgisayar programları ile bilgisayar kütükleri üzerinde yapılmaktadır. Kişinin üstünde yapılan aramanın beden muayenesi boyutuna varmaması gerekir. Zira beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması aramadan farklı hükümlere tâbi kılınmış olup, cinsel organlar veya anüs bölgesine bakılması iç beden muayenesi sayılmaktadır. Bu bölgeler haricindeki ağız, koltuk altı gibi beden boşlukları ile ayak, kol, saç arası gibi vücut bölgelerine tıbbi araç veya yöntemler kullanılmaksızın bakılması arama hükümlerine tabidir. Arama başta özel hayatın gizliliği olmak üzere temel hak ve özgürlüklere önemli bir müdahale niteliğindedir. Bunun dışında aranan yer ve icra ediliş şekline göre aramanın konut dokunulmazlığına, kişi özgürlüğüne, seyahat özgürlüğüne ve vücut bütünlüğüne müdahale oluşturması da mümkündür. Bu nedenle gerek arama kararı verilmesi gerekse, aramanın icrası sıkı usul kurallarına bağlanmıştır. Arama kolluk tarafından icra edilmekle birlikte hâkim veya Cumhuriyet savcısının her zaman aramaya katılıp nezaret etmesi de mümkündür. 5271 sayılı CMK'nın 119. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulması zorunludur. Bu kişilere arama (işlem) tanığı denilmektedir. Kanun koyucu "bulundurulur" demek suretiyle arama tanıklarının bulundurulmaları zorunluluğunu, "arama yapabilmek için" demek suretiyle de arama tanıkların aramanın başından sonuna kadar hazır bulundurulmaları gerektiğini vurgulamış, aramada tanıkların aramanın sonunda veya sadece bir kısmında hazır bulundurulmaları yeterli sayılmamıştır. Ancak aramaya engel olunduğu için zor kullanılmış veya aranılacak yere haber verilmeden baskın şeklinde girilmiş ise arama tanıkları güvenliğin sağlanmasından hemen sonra getirilebilirse de ancak aramaya tanıklar getirilmeden başlanamaz. Bu durumda düzenlenen tutanağa arama tanıklarının başlangıçta getirilmeme sebepleri ve hangi aşamada getirildikleri yazılmalıdır. Arama tanığı bulundurma zorunluluğu konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde yapılacak aramalar bakımından geçerlidir. Kanun koyucu bu yerlerin dokunulmazlığı ve özel hayatın gizliliği ilkesi bakımından taşıdığı önem nedeniyle arama koruma tedbirine maruz kalan kişilere teminat sağlamıştır. Hâkim veya Cumhuriyet savcısının katılımıyla yapılan aramalarda hâkim ve savcının aramaya katılması yeterli bir güvence sayılmış, ayrıca dışarıdan arama tanığı hazır bulundurulmasına gerek görülmemiştir. CMK'nın 169. maddesi uyarınca her soruşturma işlemi tutanağa bağlanır. Tutanak, adlî kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkimi ile hazır bulunan zabıt kâtibi tarafından imza edilir. Arama da bir soruşturma işlemi olduğuna göre, hâkim ve Cumhuriyet savcısı tarafından yapılan aramalarda hâkim ve savcıların yanlarında zabıt kâtibi de bulunacaktır. Aramanın icra edilmesi sırasında doğabilecek muhtemel sorunlar ile elde edilebilecek delillerin güvenilirliğine ilişkin doğabilecek şüphelerin giderilmesi yönünden CMK'nın 116. maddesinin dördüncü fıkrasındaki düzenleme özel bir önem arz etmektedir. Kanun koyucu tarafından kollukça yapılan aramalarda arama tanığı bulundurma zorunluğunun kabul edilme sebebi ileride doğabilecek iddiaların, aslında orada olmayan delillerin görevlilerce yerleştirildiği gibi uygulamada sıklıkla karşılaşılan suçlamaların önüne geçmek ve böylece aramanın her türlü şüpheden uzak bir şekilde yapılmasını ve arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliğini sağlamaktır. Gerçekten de arama sonunda aramaya maruz kalan kişilerle aramayı yapan kolluğun aramanın hukuka uygunluğu, ele geçen delillerin varlığı ve ele geçiriliş biçimleri bakımından uyuşmazlığa düşmesi her zaman mümkündür. Hâkim ve savcıların hazır bulunmadığı aramalarda arama tanığı hazır bulundurulmaz ise bu uyuşmazlıklar nedeniyle arama işlemi ve ele geçen deliller üzerinde oluşan şüphenin giderilebilmesi için tanıklığına başvurulabilecek aynı zamanda arama faaliyetinde görev almış sorumlu kolluk görevlileri dışında kimse kalmayacak ve bu durum yargılama sırasında arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliği üzerindeki tartışmaların sürüp gitmesine neden olabilecektir. Arama tanıkları ancak kanunda belirtilen o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan kişiler olabilir. Her hâlükârda başka bir birimde çalışsa bile kolluk görevlileri arasından arama tanığı seçilemez. 5271 sayılı CMK'nın "Aramada hazır bulunabilecekler" başlıklı 120. maddesinin birinci fıkrası uyarınca aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir; kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur. Arama tanıkları ile aramada hazır bulunacak kişiler birbirini tamamlayan ancak birbirinden farklı konulardır. CMK'nın 119. maddesinin dördüncü fıkrası kolluk tarafından yapılan aramaya ilişkin olup, hazır bulunacak kişiler tanık niteliğini taşımaktadır. Hâlbuki CMK'nın 120. maddesinin birinci fıkrasında aramayı yapacak kişi bakımından bir ayrım yapılmamış olup, arama kimin tarafından yapılmış olursa olsun maddede belirtilen kişilerin aramada hazır bulundurulmaları gerekir. Ayrıca aramada bulunacak kişilerden mümessil, mümeyyiz akraba, birlikte sakin olunan kimse veya komşu, arama tanıklarından farklı bir işleve sahiptir. Bunlar sahip veya zilyedin bulunmaması hâlinde onun yerinde aramada hazır bulunarak sahip ve zilyedin menfaatini korumaktadır. Bu bakımdan CMK'nın 120. maddesinin birinci fıkrası aramanın güvenirliğinin sağlanmasından ziyade savunma hakkı ile ilgili bir konudur (Veli Özer Özbek, M.Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012, 4. Bası, s. 360; Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999, 1. Bası, s. 18). CMK'nın 119. maddesinin dördüncü fıkrasına aykırı davranılarak kolluk tarafından konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama tanığı bulundurmadan yapılan aramalarda ele geçen delillerin hukuki niteliği ve hükme esas alınıp alınamayacağı Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.06.2007 tarih ve 147-159 ile 13.03.2012 tarih ve 278-96 sayılı kararlarında tartışılmış, her iki kararda da; sırf arama sırasındaki şekle ilişkin bu koşulun ihlal edilmesine dayanılarak aramanın hukuka aykırı sayılamayacağı ve ele geçen delillerin de “hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delil” olarak nitelenemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Hukuka aykırı olarak yapılan aramanın hem ceza muhakemesi hukuku, hem maddi ceza hukuku, hem de tazminat hukuku bakımından birtakım müeyyedeleri ortaya çıkabilecektir. Aramanın hukuka aykırı olmasının ceza muhakemesi açısından sonucu arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınamamasıdır. Ceza Muhakemesinde, şeklî gerçekle yetinilmeyip işin esası araştırılır. Ceza muhakemesinin amacı hiçbir duraksamaya yer vermeden maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Ancak, bir hukuk devletinde, maddî gerçeğin “her ne pahasına olursa olsun” araştırılması kabul edilmemekte; delil yasakları ile bunların sonucu olarak ortaya çıkan yasak delillerle bu ilkeye bazı sınırlar getirilmektedir. Hukuk devleti esaslarına uygun bir şekilde yapılandırılmış bulunan bir ceza muhakemesinde delil elde edilmesi ve değerlendirilmesi işlemlerine getirilen sınırlamalara delil yasakları denilmektedir. 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinde; "1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” şeklindeki düzenlemeyle hâkimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceği hüküm altına alınmıştır. Anılan Kanun'un 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde de ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması hâlinde reddolunacağı ifade edilerek hukuka uygun elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınmayacağı açıklanmıştır. Kaldı ki, aynı Kanun'un 230. maddenin birinci fıkrası uyarınca, mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi de zorunludur. Öğretide; “Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur. Bu kişilere arama tanığı adı verilmektedir. İki değil, bir kişi bulundurulması aramayı hukuka aykırı kılar ve bu nedenle de bu yolla elde edilen deliller kullanılamaz (AY m. 38/6, CMK m. 217/2)” (Bahri Öztürk, Durmuş Tezcan, Mustafa Ruhan Erdem, Özge Sırma, Yasemin F. Saygılar Kırıt, Özdem Özaydın, Esra Alan Akçan, Efser Erdem, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, 5. Bası, Ankara, 2013, s. 511.); "Burada belirtilen kişilerin aramada hazır bulundurulması zorunludur. Nitekim yasa koyucu 'bulundurulur' diyerek bu kesinliği ifade etmiştir. Böylece arama koruma tedbirine maruz kalan kişiye güvence sağlanmıştır. Bu bakımdan, adı geçen kişilerin arama kararının yerine getirilmesi sırasında bulundurulmamaları aramayı hukuka aykırı kılar ve bu suretle elde edilen delilleri de kullanılamaz hale sokar" (Bahri Öztürk, Behiye Eker Kazancı, Sesim Soyer Güleç, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Seçkin Yayınevi, 1. Bası, Ankara, Eylül 2013, s. 121.); "Hâkim veya Cumhuriyet savcısı tarafından gerçekleştirilmeyen ve ihtiyar heyetinden veya komşularından iki kişi bulundurulmaksızın CMK'ya aykırı olarak sanığın evinde yapılan aramada ele geçirilen deliller CMK'nın 217/2 (CMUK'nun 254/2) madde ve fıkrası hükmü uyarınca soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller niteliğindedir ve hükme esas alınamaz" (Yener Ünver, Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku Cilt 1, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, Mayıs 2013, s. 556-557.); "Dolayısıyla kolluk, arama işlemi gerçekleştirilirken aramada bulunmaya yetkili kişilerin işlem sırasında hazır bulunmasına imkân tanımak zorundadır. Bununla birlikte kanunun öngördüğü hallerde aramada hazır bulunması gerekli kişilerin var olup olmadığına dikkat etmek ve bu hususu arama tutanağına geçirmekle de görevlidir. Kanaatimizce söz konusu komşu veya ihtiyar heyetinden iki kişi bulunmaksızın arama yapılması hâlinde elde edilecek deliller hukuka aykırı olacak ve hükme esas teşkil etmeyecektir." (Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku I, Savaş Yayınevi, 1. Bası, Ankara, Ekim 2014, s. 252.); "Eğer, konutta, işyerinde veya diğer kapalı yerlerde aramada Cumhuriyet Savcısı hazır bulunamıyorsa, arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulması yasal zorunluluktur. (CMK.md.119/4) Aksi durumda hem arama işlemi hem de dolayısıyla bu işlemden ele geçirilen deliller hukuka aykırı duruma gelip, hükme esas alınamazlar. (CMK.md.217/2)." (Serap Keskin Kiziroğlu, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda Basit Arama (Adli Arama), Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2009, Cilt 58, Sayı 1, s. 165); “Delilin elde edilmesinde yapılacak hukuka veya kanuna aykırılığın önemli veya önemsiz, mutlak veya nisbi bir hakkı ihlal etmesi gibi ayrımlar yapılmamıştır. Delil kanunda kabul edilen usul hükümlerinin tümü uygulanarak elde edilmelidir. Aksi takdirde, delil elde eden soruşturma ve kovuşturma organlarının bir kısım kanun hükümlerini 'önemsiz', 'ihmal edilebilir', 'ihlali mutlak hakları zedelemeyen' gibi ayrımlara tabi tutarak uygulamaması hali söz konusu olur ki, bu durum bir takım kanun hükümlerinin uygulamada yürürlükte kaldırılması sonucunu doğurur. Yargıtay CGK’nın (26.07.2007 gün ve 147-159 sayılı kararında) kabul ettiği şekilde düşünüldüğünde, arama sırasında arama tanıklarının hazır bulundurulmasına ilişkin hükümlerin hiçbir uygulama alanı kalmayacaktır. Arama tanıkları 'olmasalar da olur' kabul edilecek bir ayrıntı haline getirilmiştir. Uygulamanın bu şekilde yerleşmesi halinde CMK’nın arama tanıklarını düzenleyen hükmü fiilen yürürlükten kalkmış olacaktır" (... Aydın, Arama ve El Koyma, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, Ocak 2012, s. 67) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünce başvurucunun konutunda arama tanıkları hazır bulundurulmadan yapılan bir aramada ele geçen delillerin hükme esas alınması ile ilgili bir olayda oy birliğiyle verilen 19.11.2014 tarihli ve 2013/6183 numaralı bireysel başvuru kararında; "...Olay tarihinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı Kanun’un 97. maddesine göre, hâkim veya Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın süknada (konutta) veya iş görmeğe mahsus mahaller ile kapalı yerlerde aramada bulunabilmek için o mahal ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulacaktır. İhtiyar heyetinden veya komşulardan kimse hazır bulundurulmadan yapılan aramanın, o tarihte yürürlükte bulunan 1412 sayılı Kanun’un 97. maddesinin ikinci fıkrasına aykırı olduğu görülmektedir. Diğer taraftan, Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, hak arama özgürlüğünün ancak meşru vasıtalardan yararlanmak suretiyle kullanılabileceğine açıkça işaret edilmiştir. Hal böyle olunca, adil yargılanma hakkı bakımından, aramanın icrasındaki 'kanuna aykırılığın' bir bütün olarak yargılamanın adil olup olmamasına etkisi incelenmelidir. Yargılama, 'arama' ve 'arama esnasında elde edilen eşyalar' üzerine bina edilmiştir. İlk derece Mahkemesinin davayı kabul gerekçesi incelendiğinde, 23.1.2003 tarihinde jandarma tarafından tutulan tutanakta post, trofe ve boynuzların davalıya ait köy merası üzerindeki evlerde bulunduğunun tespit edildiği, buna göre tutanak tutulduğu, bu belgenin resmi evrak niteliğinde olduğu, aksinin geçerli delillerle kanıtlanamadığı yönündeki tespitler olduğu anlaşılmaktadır. Mahkeme kararından anlaşıldığına göre, yargılamanın esaslı ve belirleyici delili, aramada ele geçen post, trofe ve boynuzlardır. Dayanılan diğer deliller ise, aramada elde edilen eşyaların değer ve niteliğini tespite ilişkin 'bilirkişi raporları' ile kollukça tanzim edilmiş 'tespit tutanağı'dır. Diğer bir anlatımla, hükmün esas ve belirleyici unsuru, gerçekleştirilen hukuka aykırı arama işlemi sonucunda elde edilen delillerdir. Bilirkişi raporları, aramada ele geçen delillerin değerlendirilmesine yönelik bir araçtır. Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme yetkisi kural olarak yargılamayı yürüten mahkemeye ait olmakla birlikte, somut olayda, koruma tedbiri niteliğindeki arama kararının icrasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesi ile elde edilen delillerin tek ve belirleyici delil olarak kullanılmasının bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelediği ve aramanın icrasındaki 'kanuna aykırılığın' yargılamanın bütünü yönünden adil yargılanma hakkını ihlal eder nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır. Bu sebeplerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir" şeklinde açıklamalarda bulunulmuştur. Görüldüğü üzere Anayasa Mahkemesince aramanın icrasına ilişkin CMK 119/4 (CMUK 97/2) maddesine aykırılık sadece basit şekli bir kurala aykırılık olarak telakki edilmemiş, bu kurala aykırı bir arama sonucunda elde edilen deliller tek ve belirleyici delil olarak kullanılarak hüküm kurulmasının adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde olduğuna karar verilmiştir. Bilindiği üzere Anayasa'nın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlamaktadır. Bu itibarla Anayasa Mahkemesinin emsal nitelikteki bu kararı karşısında mevcut içtihatlar yeniden gözden geçirilmiş ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.04.2015 tarihli ve 464-132 sayılı kararında aramanın 5271 sayılı CMK'nun aramanın güvenirliliği ile ilgili 119/4. maddesinin "Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur" amir hükmüne aykırı olarak o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle hukuka aykırı olduğu sonucuna varılmış, arama işleminin icrası bakımından hukuka aykırı olduğu kabul edildikten sonra, hukuka aykırı aramada elde edilen maddi delil dışındaki diğer deliller incelenmiş, sanığın tüm aşamalarda suçlamayı, aramada ele geçen şeylerin varlığını ve zilyetliğini kabul etmediği gözetilerek hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller değerlendirme dışı tutulduğunda sanığın cezalandırılmasına yeterli delil bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünce başvurucunun konutunda mahalle muhtarı haricinde arama tanıkları hazır bulundurulmadan yapılan bir aramada ele geçen delillerin hükme esas alınması ile ilgili bir olayda oy çokluğuyla verilen 15.04.2015 tarihli ve 2013/2392 numaralı bireysel başvuru kararında ise; “Somut olayda Cumhuriyet Başsavcılığının 26.10.2008 tarihli kararına istinaden kolluk görevlilerince aynı gün saat 23:30 sıralarında yapılan, başvurucunun da hazır bulunduğu arama sonucunda, başvurucunun mahkumiyetine konu olan suç

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2016/1067 E., 2017/131 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
5271 sayılı CMK'nun 'Aramada hazır bulunabilecekler' başlıklı 120/1. maddesi uyarınca aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir;
Ceza Genel Kurulu         2016/1067 E.  ,  2017/131 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 21. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Günü : 21.10.2008 Sayısı : 205-403 6136 sayılı Kanuna muhalefet ve resmi belgede sahtecilik suçlarından sanık ...'in 6136 sayılı Kanunun 13/1, 5237 sayılı TCK'nun 62, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 375 Lira adli para, resmi belgede sahtecilik suçundan 5237 sayılı TCK'nun 204/1, 62, 53 ve 54. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezaları ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve müsadereye, 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan sanık ...'in 6136 sayılı Kanunun 13/3, 62, 50/1-a, 52/2-3, 52/4 ve 54. maddeleri uyarınca hapisten çevrili 6.000 Lira ve doğrudan verilen 375 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve müsadereye ilişkin, Bingöl 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 21.10.2008 gün ve 205-403 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 21. Ceza Dairesince 09.03.2016 gün ve 5742-2217 sayı ile; "Sanık ... hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet ve resmi belgede sahtecilik, sanık ... hakkında, 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan kurulmuş olan üç ayrı mahkûmiyet hükmüne hasren yapılan incelemede: Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığınca, 6136 sayılı Yasaya muhalefet suçu ile ilgili olarak ...'e ait .... Mahallesi, .... Caddesi, ... Sokak,.... altı, ....isimli işyerinde, ... Mahallesi, Toki Konutları, ..., no: 8 sayılı ikametinde ve .... Mahallesi, Hastane Caddesi, ....Sokakta bulunan .... isimli işyerinde arama yapılması talebi üzerine, Bingöl Sulh Ceza Mahkemesinin 12.05.2006 gün ve 2006/416 değişik iş sayı ile 'Talebin kabulüne, 6136 sayılı Yasaya muhalefet suçu ile ilgili olarak .... isimli şahsa ait olan .... Mahallesi, .... Caddesi, ... Sokak,.... altı, ....isimli işyerinde, ... Mahallesi, Toki Konutları, ..., no: 8 sayılı ikametinde ve .... Mahallesi, Hastane Caddesi, ....Sokakta bulunan .... adlı adresinde ve müştemilatında suç ve suç unsurlarının tespiti amacı ile CMK'nın 119. maddesi uyarınca arama yapılmasına, suç unsurlarının ele geçirilmesi halinde CMK'nın 127. maddesi uyarınca el konulmasına' karar verilmiş bunun üzerine, 12.05.2006 tarihinde saat 17.45 sıralarında, arama kararında belirten .... Caddesi, ... Sokak,.... altında bulunan ....isimli işyerinde yapılan aramada, 1 adet MKE'ye ait Sarsılmaz marka 9 mm çapında .... seri numaralı tabanca ve tabancaya ait bir adet ... adına kesilmiş fatura, aynı silaha ait iki adet şarjör, MKE yapımı iki kutu halinde elli adet dolu fişeğe el konulmuştur. Tutanaktan anlaşıldığına göre, saat 17.45'de tamamlanan aramaya 3 adet polis memuru katılmış ve arama sırasında sanık ... ve ....isimli iş yerinin işletmeciliğini yapan kardeşi Aydın Yaraşir hazır bulunmuştur. 12.05.2006 tarihinde saat 17.10 sıralarında, arama kararında belirtilen .... Mahallesi, Hastane Caddesi, ....Sokakta bulunan .... isimli işyerinde yapılan aramada da, Walther P99, FB33797 seri numaralı 2004 model bir adet tabanca, bu tabancanın üzerinde bulunan bir adet şarjör ve içerisinde 14 adet MKE yapımı dolu fişek, bir adet aynı silaha ait, içerisinde MKE yapımı 12 adet dolu fişek bulunan şarjör, 65 adet kutu içerisinde MKE yapımı 9 mm fişek, üzerinde Cal 7/65mm yazan, 252347 seri numaralı yüksüklü, Browning tabir edilen tabanca, tabancanın üzerinde bir adet şarjör ve içerisinde MKE yapımı 8 adet 7.65 mm çapında dolu fişek, açık kahverengi kılıf içerisinde 7.65 silaha ait bir adet şarjör, 35 adet MKE yapımı 7,65 mm çapında dolu fişek bulunmuş ve sanık ...'in, Walther P99 yazılı, FB33797 seri numaralı tabancanın ruhsatlı olduğunu söylemesi üzerine, cüzdanından çıkartarak kolluk kuvvetlerine ibraz ettiği sahte silah taşıma ruhsatına el konulmuştur. Tutanaktan anlaşıldığına göre, saat 17.10'da tamamlanan aramaya 3 adet polis memuru katılmış ve arama sırasında sanık ... hazır bulunmuştur. CMK'nın 217. maddesine göre; yüklenen suç hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir. Bu nedenle, sanığın suçunun hukuka uygun delillerle ispat edilip edilmediğinin, dolayısıyla da verilen 'arama kararı'nın ve bu kararın 'icra ediliş biçiminin' hukuka uygun olup olmadığının incelenmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Ceza yargılamasının sağlıklı biçimde yürütülebilmesi için öngörülen koruma tedbirlerine kanunda belirlenen ölçüler içinde başvurulması ve tedbirlerin bu çerçevede ortaya konulan koşullara uygun olarak yerine getirilmesi gerekir. Koruma tedbirlerine başvurmakla ortaya çıkan özgürlük kısıtlamaları ile suçların önlenmesi ya da suç delillerinin ortaya çıkarılması arasında bir denge olmalıdır. Buna göre; suçun sübutuna ve vasfına ilişkin uyuşmazlıkların sağlıklı bir biçimde çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle arama ve hukuka aykırı biçimde elde edilen kanıtların yargılamada kullanılıp kullanılamayacağı konularını düzenleyen, ulusal ve uluslararası mevzuat hükümlerinin ortaya konulması ve somut olayın bu kurallar ışığında değerlendirilmesi gerekir: Konuya ilişkin olarak İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesinin 8. maddesinde; '1- Herkes, özel hayatına, aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. 2- Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir' şeklinde bir düzenleme bulunmaktadır. İç Hukukumuzda ise, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 03.10.2001 gün ve 4709 sayılı Yasa ile değişik 20. maddesi; 'Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar' hükmünü içermektedir. Ceza Muhakesi Kanununun 119. maddesine göre; '1-Hakim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda arama, hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile yapılabilir. Kolluk amirinin yazılı emri ile yapılan arama sonuçları Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilir. 2- Arama karar veya emrinde; a) Aramanın nedenini oluşturan fiil, b) Aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, c) Karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, Açıkça gösterilir. 3- Arama tutanağına, işlemi yapanların açık kimlikleri yazılır. 4- Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur....' Aynı Yasanın 120. maddesine göre ise; 'l) Aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir; kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur.' Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5, 7. ve 30. maddelerinde de benzer düzenlemeler yer almaktadır. Görüldüğü gibi, arama ancak hâkim kararıyla mümkündür. Cumhuriyet savcıları ile onun yardımcısı sıfatıyla emirlerini yerine getirmekle görevli kolluğun arama emri yetkisi istisnai olup bu yetkinin doğması için bir ön koşul olarak, gecikmesinde sakınca umulan halin gerçekleşmesi gerekir. Gecikmede sakınca bulunduğundan söz edebilmek için de, ilgilinin hâkime başvurup karar aldıktan sonra tedbiri uygulamak istemesi halinde o tedbirin uygulanamaz duruma düşmesi ya da uygulanması halinde dahi beklenen faydayı vermemesi söz konusu olmalıdır. Bununla birlikte; CMK'nın 138/1 ve Yönetmeliğin 10. maddesinde 'arama sırasında tesadüfen elde edilen delillere' ilişkin düzenlemeye yer verilmiştir. CMK’nın 138/1. maddesine göre; 'Arama veya elkoyma koruma tedbirlerinin uygulanması sırasında, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ancak, diğer bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse; bu delil muhafaza altına alınır ve durum Cumhuriyet savcılığına derhal bildirilir.' Yönetmelikte bu husus biraz daha açık şekilde ifade edilmiştir. Yönetmeliğin 10. maddesindeki hüküm aynen şu şekildedir: 'Usulüne uygun olarak yapılan aramada; a) Yapılmakta olan soruşturma ve kovuşturmayla ilgili olmakla birlikte, karar veya yazılı emirde konu edilmeyen, b) Yapılmakta olan soruşturma ve kovuşturmayla ilgisi olmayan ancak, diğer bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek, bir delil elde edilirse; bu delil koruma altına alınır ve durum Cumhuriyet Başsavcılığına derhal bildirilerek el koyma işlemini gerçekleştirmek için Cumhuriyet savcısından yeni bir yazılı emir istenir....' Tüm bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde varılan sonuç şudur: Arama kararı, istisnalar dışında yalnızca hakim tarafından verilebilir. Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, iş yeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulması şarttır. Ayrıca, arama kararı (kararda belirtilmiş olmak kaydıyla) kime, neye, nereye ve ne zamana ilişkin ise o kapsamda yerine getirilebilir. Bunun dışında, arama kararında yer alan kişiden başka bir kişinin, başka bir eşyanın, başka bir yerin aranması veya başka bir zamanda arama yapılması mümkün değildir. Cumhuriyet savcısı hazır bulunmaksızın konutta yapılan arama sırasında, CMK'nın 119/4. maddesindeki, 'o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur' hükmünün ihlal edilmesinin, aramayı hukuka aykırı hale getirip getirmeceği hususu; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.04.2015/469-132 gün ve sayılı kararında ayrıntılı olarak tartışıldıktan sonra, Anayasa Mahkemesince bireysel başvuru sonunda verilen ve 'belirtilen şekle uyulmadan gerçekleştirilen arama sonucu elde edilmiş delillere dayalı olarak mahkûmiyet kararı verilmesinin Anayasanın 36. maddesinde düzenlenmiş bulunan adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine' ilişkin olan 19.11.2014 gün ve 2013/6183 başvuru nolu kararı da gerekçe gösterilmek suretiyle, Ceza Genel Kurulunun 26.06.2007/147-159 ile 13.03.2012/278-96 gün ve sayılı kararlarının aksine, CMK'nın 119/4. maddesine aykırı olarak yapılan aramanın hukuka aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Arama sırasında 'tesadüfen elde edilen deliller'den bahsedilebilmesi için ise; Yönetmelikte de açık biçimde ifade edildiği üzere, öncelikle, 'usulüne uygun olarak yapılmış olan bir arama'ya ihtiyaç vardır. Usulüne aykırı şekilde icra edilen bir arama sırasında elde edilmiş olan bulgu, tesadüfen elde edilen delil sayılamaz. Bu bağlamda; sanık ...'in işyerlerinde kolluk güçleri tarafından Cumhuriyet savcısı bulunmaksızın yapılan aramada o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin hazır bulundurulmamış olması, CMK'nın 119. maddesine açık aykırılık oluşturduğundan, belirtilen aramanın 'usule aykırı' olduğunun kabulü gerekir. Somut olaydaki hukuka aykırılığı bu şekilde saptadıktan sonra, hukuka aykırı biçimde elde edilen delilin ceza yargılamasında kullanılıp kullanılamayacağı sorununu inceleyecek olursak; Ayrıntıları Ceza Genel Kurulunun 17.11.2009/160-264 gün ve sayılı kararında açıklandığı üzere; Ceza yargılaması hukukumuzda delillerle ilgili geçerli ilke, 'delil serbestisi' prensibidir. Bu nedenle, ceza yargılaması hukukunda, medeni yargılama hukukundan farklı olarak, her şey kanıt olarak kabul edilebilmektedir. Öte yandan, CMK'nın 217. maddesinin birinci fıkrasında; 'Hakim kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hakimin vicdani kanaatiyle serbestçe takdir edilir.' denilmekle, yargılama sürecinde sunulan ve toplanan kanıtlardan çıkarım yapılması yargıçların takdirine bırakılmıştır. Ancak hem 'delil serbestisi' hem de 'delillerin yargıçların kanaatine göre takdir edilmesi' ilkelerinin belli sınırları bulunmaktadır. Bunlardan biri de, mahkemenin, ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabilecek olmasıdır. Başka bir deyişle, hukuk düzeninin yasakladığı yöntemlerle toplanan kanıtlar mahkemece dikkate alınamazlar. Temel hak ve hürriyetlere yasadışı müdahale suretiyle elde edilen delillerin davalarda hükme esas alınmasının hukuka aykırı sayılması ise, çağdaş hukuk sistemlerinin bazılarında yargısal ilkeler, kimilerinde de pozitif hukuk normları sayesinde mümkün olabilmektedir. Ceza Muhakemesi Kanununun 217. maddesinin ikinci fıkrasında, 'yüklenen suçun, hukuka uygun olarak elde edilmiş her türlü delille ispat edilebileceği' belirtilmiştir. Madde metninden de açıkça anlaşılacağı üzere, hukuka uygun olarak elde edilmeyen deliller ispat aracı olarak kabul edilmemiştir. Kaldı ki, 230. maddenin birinci fıkrası uyarınca, mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi de zorunludur. 'Yasadışılıktan' daha geniş bir içeriğe sahip olan 'hukuka aykırılık kavramı'nın çerçevesi ve kapsamı saptanırken, gerek pozitif hukuk metinlerine gerekse kişilerin temel hak ve hürriyetlerine ilişkin evrensel hukuk ilkelerine aykırılık bulunup bulunmadığı gözetilmeli ve aykırılığın varlığı halinde hukuka aykırılığın mevcudiyeti kabul edilmelidir. Bu kavram, Anayasa Mahkemesinin 22.06.2001 gün ve 2-2 sayılı kararında da benzer biçimde tanımlanmıştır. Sözü edilen kararda: 'Hukuka aykırılık en başta milli hukuk sistemimiz içinde yürürlükteki tüm hukuk kurallarına aykırılık anlamına gelir. Bu çerçeve içinde, anayasaya, usulüne uygun olarak kabul edilmiş uluslararası sözleşmelere, kanunlara, kanun hükmünde kararnamelere, tüzüklere, yönetmeliklere, içtihadı birleştirme kararlarına ve teamül hukukuna aykırı uygulamaların tümü hukuka aykırılık kavramı içinde yer alır. Bunun dışında, hukuk sistemimiz, hukukun genel ilkeleri adı verilen ve uygar dünyanın tüm medeni ülkelerinde uygulanan kuralları da hukuk kuralı olarak kabul etmektedir. Hukukun genel ilkelerinin neler olduğu konusunda bir belirsizlik olsa da, hukukun genel ilkelerinin hukuki bağlayıcılığı bulunduğu gerek uygulamada gerekse doktrinde tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Anayasa Mahkememiz de birçok kararında, hukukun genel ilkelerinin varlığını kabul etmenin hukuk devletinin gereklerinden biri olduğunu ve bu ilkelerin yasa koyucu tarafından dahi yok edilemeyeceğini hükme bağlamıştır. (örneğin bkz. E. 1985/31. K. 1986/1, KT. 17.3.1986, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S. 22. s. 115). Anayasa Mahkemesinin bu görüşleri çerçevesinde hukukun genel ilkeleri, yasalardan, hatta Anayasanın değiştirilebilir hükümlerinden de üstün bir konuma getirilmiştir' denilmektedir. Açıklanan pozitif hukuk normları ve uygulamayı yansıtan yargısal kararlar karşısında belirtmek gerekir ki; 'hukuka aykırı biçimde' elde edilen deliller, Türk Ceza Yargılaması Hukuku sisteminde dikkate alınamaz. Buna göre somut olayda; Sanık ...'in iş yerinde Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın yapılan aramada, ihtiyar heyetinden veya komşulardan en az iki kişinin bulundurulmamış olması nedeniyle, sanık hakkında hukuka uygun olarak verilmiş bulunan arama kararı, 'yerine getirilme şekli itibarıyla' hukuka aykırı olup bu arama sonucu elde edilmiş bulunan ve hukuka aykırı delil niteliğinde olan 'belgeler' de CMK'nın 217. maddesi bağlamında hükme esas alınamaz. Bu durumda; hukuka aykırı olarak elde edildiği anlaşılan, tabanca, şarjör ve fişeklerle, sanık ...'in, hukuka aykırı olarak yapılan aramada ele geçirilen Walther P99 yazılı, FB33797 seri numaralı tabancanın ruhsatlı olduğunu düşünerek cüzdanından çıkartarak kolluk kuvvetlerine ibraz ettiği sahte silah taşıma ruhsatı mahkûmiyet hükmüne esas alınamayacağından, sanık ...'in üzerine atılı 6136 sayılı Kanuna muhalefet ve resmi belgede sahtecilik, sanık ...'in, üzerine atılı 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçlarını işlediklerine dair her türlü kuşkudan uzak kesin ve yeterli delil bulunmadığından beraatleri yerine, mahkûmiyetlerine hükmedilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 01.05.2016 gün ve 198540 sayı ile; "Adana Emniyet Müdürlüğünün 12/05/2006 günlü yazısı ile .... isimli eski bir polisin sahte ruhsat ve yasak nitelikli silah sattığı kişilerden olduğu ihbar edilen sanık ... hakkında, 6136 sayılı Yasaya muhalefet suçu nedeniyle alınan arama kararına istinaden ....ve .... isimli iş yerlerinde yapılan arama sırasında Walther P99 marka, FB33797 seri numaralı tabanca, bu tabancaya ait iki adet şarjör ve 232651 seri numaralı 14.04.2011 tarihine kadar geçerli sahte silah taşıma ruhsatı ile 191 adet 9 mm çapında, 49 adet 7,65 mm çapında MKE yapımı mermi, sanık ...'e ait olduğu anlaşılan 7,65 mm çapında Browning tipi, 252347 seri numaralı ruhsatsız tabanca ele geçirildiği iddiasıyla kamu davası açılmıştır. Bingöl Cumhuriyet Başsavcılığınca, 6136 sayılı Yasaya muhalefet suçu ile ilgili olarak ...'e ait .... Mahallesi, .... Caddesi, ... Sokak,.... altı, ....isimli işyerinde, ... Mahallesi, Toki Konutları, ..., no: 8 sayılı ikametinde ve .... Mahallesi, Hastane Caddesi, ....Sokakta bulunan .... isimli iş yerinde arama yapılması talebi üzerine, Bingöl Sulh Ceza Mahkemesinin 12.05.2006 gün ve 2006/416 değişik iş sayı ile 'Talebin kabulüne, 6136 sayılı Yasaya muhalefet suçu ile ilgili olarak .... isimli şahsa ait olan .... Mahallesi, .... Caddesi, ... Sokak,.... altı, ....isimli işyerinde, ... Mahallesi, Toki Konutları, ..., no: 8 sayılı ikametinde ve .... Mahallesi, Hastane Caddesi, ....Sokakta bulunan .... adlı adresinde ve müştemilatında suç ve suç unsurlarının tespiti amacı ile CMK'nın 119. maddesi uyarınca arama yapılmasına, suç unsurlarının ele geçirilmesi halinde CMK'nın 127. maddesi uyarınca el konulmasına' karar verilmiş bunun üzerine, 12.05.2006 tarihinde saat 17.45 sıralarında, arama kararında belirten .... Caddesi, ... Sokak,.... altında bulunan ....isimli iş yerinde yapılan aramada, 1 adet MKE'ye ait Sarsılmaz marka 9 mm çapında .... seri numaralı tabanca ve tabancaya ait bir adet ... adına kesilmiş fatura, aynı silaha ait iki adet şarjör, MKE yapımı iki kutu halinde elli adet dolu fişeğe el konulmuştur. Tutanaktan anlaşıldığına göre, saat 17.45'de tamamlanan aramaya 3 adet polis memuru katılmış ve arama sırasında sanık ... ve ....isimli iş yerinin işletmeciliğini yapan kardeşi Aydın Yaraşir hazır bulunmuştur. 12.05.2006 tarihinde saat 17.10 sıralarında, arama kararında belirten .... Mahallesi, Hastane Caddesi, ....Sokakta bulunan .... isimli iş yerinde yapılan aramada da, Walther P99, FB33797 seri numaralı 2004 model bir adet tabanca, bu tabancanın üzerinde bulunan bir adet şarjör ve içerisinde 14 adet MKE yapımı dolu fişek, bir adet aynı silaha ait, içerisinde MKE yapımı 12 adet dolu fişek bulunan şarjör, 65 adet kutu içerisinde MKE yapımı 9 mm fişek, üzerinde Cal 7/65mm yazan, 252347 seri numaralı yüksüklü, Browning tabir edilen tabanca, tabancanın üzerinde bir adet şarjör ve içerisinde MKE yapımı 8 adet 7.65 mm çapında dolu fişek, açık kahverengi kılıf içerisinde 7.65 silaha ait bir adet şarjör 35 adet MKE yapımı 7,65 mm çapında dolu fişek bulunmuş ve sanık ...'in, Walther P99 yazılı, FB33797 seri numaralı tabancanın ruhsatlı olduğunu söylemesi üzerine, cüzdanından çıkartarak kolluk kuvvetlerine ibraz ettiği sahte silah taşıma ruhsatına el konulmuştur. Tutanaktan anlaşıldığına göre, saat 17.10'da tamamlanan aramaya 3 adet polis memuru katılmış ve arama sırasında sanık ... hazır bulunmuştur. Arama, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde, 'arama işi, taharri', aramak ise 'birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak, araştırmak, yoklamak' şeklinde tanımlanmıştır. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2009, s. 113) Arama, gizli, saklı olan bir şeyin ortaya çıkarılması için yürütülen bir faaliyet olup gözle görülen veya açıkta bırakılan şeyler arama kavramı içerisine girmemektedir. Bu nedenle örneğin; bir polis memurunun yolda yayalar ya da diğer araçlar bakımından tehlike oluşturacak şekilde kullanılması nedeniyle durdurduğu bir aracın arka koltuğunda uyuşturucu madde veya tabanca görmesi üzerine bunlara el koyması arama olarak kabul edilmemektedir. (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999, 1. Bası, s. 18) Arama kişilerin konut ve eklentileri, iş yerleri, araçları, üstleri, eşyaları, özel kağıtları, kullandığı bilgisayar veya bilgisayar programları ile bilgisayar kütükleri üzerinde yapılmaktadır. Kişinin üstünde yapılan aramanın beden muayenesi boyutuna varmaması gerekir. Zira beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması aramadan farklı hükümlere tâbi kılınmış olup, cinsel organlar veya anüs bölgesine bakılması iç beden muayenesi sayılmaktadır. Bu bölgeler haricindeki ağız, koltuk altı gibi beden boşlukları ile ayak, kol, saç arası gibi vücut bölgelerine tıbbi araç veya yöntemler kullanılmaksızın bakılması arama hükümlerine tabidir. Arama başta özel hayatın gizliliği olmak üzere temel hak ve özgürlüklere önemli bir müdahale niteliğindedir. Bunun dışında aranan yer ve icra ediliş şekline göre aramanın konut dokunulmazlığına, kişi özgürlüğüne, seyahat özgürlüğüne ve vücut bütünlüğüne müdahale oluşturması da mümkündür. Bu nedenle gerek arama kararı verilmesi gerekse, aramanın icrası sıkı usul kurallarına bağlanmıştır. Arama kolluk tarafından icra edilmekle birlikte hâkim veya Cumhuriyet savcısının her zaman aramaya katılıp nezaret etmesi de mümkündür. Arama kararının ne şekilde infaz edileceği, aramanın yapıldığı 15.10.2010 tarihinde yürürlükte olan 5271 sayılı CYY'nın 119. maddesinin 4. fıkrasında; 'Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur' şeklinde belirtilmiştir. Buna göre, konutta yapılan arama sırasında; - Cumhuriyet savcısının, -(veya) ihtiyar heyetinden iki kişinin, -(veya) iki komşunun, hazır bulundurulması gerekmektedir. Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, iş yeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulması zorunludur. Bu kişilere arama (işlem) tanığı denilmektedir. Kanun koyucu 'bulundurulur' demek suretiyle arama tanıklarının bulundurulmaları zorunluluğunu, 'arama yapabilmek için' demek suretiyle de aramada tanıkların aramanın başından sonuna kadar hazır bulundurulmaları gerektiğini vurgulamış, aramada tanıkların aramanın sonunda veya sadece bir kısmında hazır bulundurulmaları yeterli sayılmamıştır. Ancak aramaya engel olunduğu için zor kullanılmış veya aranılacak yere haber verilmeden baskın şeklinde girilmiş ise arama tanıkları güvenliğin sağlanmasından hemen sonra getirilebilirse de ancak aramaya tanıklar getirilmeden başlanamaz. Bu durumda düzenlenen tutanağa arama tanıklarının başlangıçta getirilmeme sebepleri ve hangi aşamada getirildikleri yazılmalıdır. Arama tanığı bulundurma zorunluluğu konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde yapılacak aramalar bakımından geçerlidir. Kanun koyucu bu yerlerin dokunulmazlığı ve özel hayatın gizliliği ilkesi bakımından taşıdığı önem nedeniyle arama koruma tedbirine maruz kalan kişilere teminat sağlamıştır. Hâkim veya Cumhuriyet savcısının katılımıyla yapılan aramalarda hâkim ve savcının aramaya katılması yeterli bir güvence sayılmış, ayrıca dışarıdan arama tanığı hazır bulundurulmasına gerek görülmemiştir. CMK'nun 169. maddesi uyarınca her soruşturma işlemi tutanağa bağlanır. Tutanak, adlî kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkimi ile hazır bulunan zabıt kâtibi tarafından imza edilir. Arama da bir soruşturma işlemi olduğuna göre, hâkim ve Cumhuriyet savcısı tarafından yapılan aramalarda hâkim ve savcıların yanlarında zabıt kâtibi de bulunacaktır. Aramanın icra edilmesi sırasında doğabilecek muhtemel sorunlar ile elde edilebilecek delillerin güvenilirliğine ilişkin doğabilecek şüphelerin giderilmesi yönünden CMK'nun 119/4. maddesindeki düzenleme özel bir önem arzetmektedir. Kanun koyucu tarafından kollukça yapılan aramalarda arama tanığı bulundurma zorunluğunun kabul edilme sebebi ileride doğabilecek iddiaların, aslında orada olmayan delillerin görevlilerce yerleştirildiği gibi uygulamada sıklıkla karşılaşılan suçlamaların önüne geçmek ve böylece aramanın her türlü şüpheden uzak bir şekilde yapılmasını ve arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliğini sağlamaktır. Gerçekten de arama sonunda aramaya maruz kalan kişilerle aramayı yapan kolluğun aramanın hukuka uygunluğu, ele geçen delillerin varlığı ve ele geçiriliş biçimleri bakımından uyuşmazlığa düşmesi her zaman mümkündür. Hâkim ve savcıların hazır bulunmadığı aramalarda arama tanığı hazır bulundurulmaz ise bu uyuşmazlıklar nedeniyle arama işlemi ve ele geçen deliller üzerinde oluşan şüphenin giderilebilmesi için tanıklığına başvurulabilecek aynı zamanda arama faaliyetinde görev almış sorumlu kolluk görevlileri dışında kimse kalmayacak ve bu durum yargılama sırasında arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliği üzerindeki tartışmaların sürüp gitmesine neden olabilecektir. Arama tanığı arama yerine gelmek istemez ise zorla getirilebilir. Nitekim Jandarma Teşkilatı Görev Yetkileri Yönetmeliğinin 115/c maddesinde 'Hâkim ya da Cumhuriyet Savcısı hazır bulunmaksızın yapılan arama sırasında; o yerin muhtarı ve ihtiyar heyetinden, bunların yokluğu durumunda aranacak kimsenin komşularından iki kişi işlem tanığı olarak bulundurulur. Bu kimseleri emirle arama yerine getirmeye ve emrine uymayanlar hakkında gerekli kanuni işlemi yapmaya Jandarma yetkilidir' denilmiştir. Arama tanıkları ancak kanunda belirtilen o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan kişiler olabilir. Her halükarda başka bir birimde çalışsa bile kolluk görevlileri arasından arama tanığı seçilemez. 5271 sayılı CMK'nun 'Aramada hazır bulunabilecekler' başlıklı 120/1. maddesi uyarınca aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir; kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur. Arama tanıkları ile aramada hazır bulunacak kişiler birbirini tamamlayan ancak birbirinden farklı konulardır. CMK'nun 119/4. maddesi kolluk tarafından yapılan aramaya ilişkin olup, hazır bulunacak kişiler tanık niteliğini taşımaktadır. Hâlbuki CMK'nun 120/1. maddesinde aramayı yapacak kişi bakımından bir ayrım yapılmamış olup, arama kimin tarafından yapılmış olursa olsun maddede belirtilen kişilerin aramada hazır bulundurulmaları gerekir. Ayrıca aramada bulunacak kişilerden mümessil, mümeyyiz akraba, birlikte sakin olunan kimse veya komşu, arama tanıklarından farklı bir işleve sahiptir. Bunlar sahip veya zilyedin bulunmaması halinde onun yerinde aramada hazır bulunarak sahip ve zilyedin menfaatini korumaktadır. Bu bakımdan CMK'nun 120/1. maddesi aramanın güvenirliğinin sağlanmasından ziyade savunma hakkı ile ilgili bir konudur. (Veli Özer Özbek, M.Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012, 4. Bası, s. 360; Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999, 1. Bası, s. 18) Uyuşmazlığa konu olayda, aramaya dört kolluk görevlisi ile sanığın katıldığı, bununla birlikte Yasanın arama sırasında bulunmasını istediği diğer kişilerin katılmadığı, bunun da şeklen hukuka aykırı olduğu ve 5271 sayılı CYY'nın 217. maddesinin 2. fıkrasında; 'Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” şeklindeki hüküm uyarınca, arama sonucu elde edilen delilin hukuka uygun biçimde elde edilen delil niteliğinde bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; usulüne göre alınmış bir arama kararı bulunan somut olayda, bu karara ve kararın infazı sırasında yapılan işlemlere yönelik bir itiraz vaki olmadığı gibi, arama işlemine ve arama yapılırken bir takım haklarının ihlal edildiğine yönelik olarak sanıktan gelen herhangi bir yakınma da bulunmamaktadır. Bu nedenle, sırf arama sırasında şekle ilişkin bir koşulun ihlal edilmesine dayanılarak aramanın hukuka aykırı sayılamayacağı ve ele geçen delillerin 'hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delil' olarak nitelenemeyeceğinin kabulü gerekmektedir. Öğretide de; Prof. Bahri Öztürk, Doç. Dr. Mustafa Ruhan Erdem ve Doç. Dr. Veli Özer Özbek tarafından hazırlanan Uygulamalı Ceza Muhakemesi isimli eserde bu konudan bahsedilirken, ikili bir ayrım yapılarak, bu tasnifte; hak ihlalinin niteliği üzerinde durulup, bir hukuk devletinde bazı hakların mutlak, diğer bazı hakların ise nisbi koruma altında bulundurulduğu belirtildikten sonra; buna bağlı olarak 'mutlak delil yasakları' ve 'nisbi delil yasakları' kavramlarının ortaya çıktığı ifade edilmiştir. Buna göre mutlak delil yasakları; 1- Sanığın kendisini suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanması, 2- Bir kimsenin yakınlarını suçlandırıcı beyanda bulunmaya zorlanması, 3- Sanığa kendisi ile ilk temasa geçen yetkili tarafından bazı haklarının hatırlatılmaması, (susma hakkı, müdafi tayini isteme hakkı gibi) 4- Hayatın gizli alanına (özel hayata değil) yapılan müdahaleler, olarak sayılmış, bunların dışında kalan durumlarda ise hakim tarafından oranlılık (ölçülülük) ilkesi göz önünde tutularak 'kamu yararı' bakımından bir değerlendirme yapılması gerekliliğinden bahsedilmiştir. Bu bağlamda; illiyet bağı, etkileme gücü ve hak ihlali kriterlerine yer vermeden yapılan bir değerlendirmenin; 'herhangi bir hakkın ihlal edilmediği her türlü basit şekli aykırılıkların da mutlak bozma sebebi sayılmasını' gerektireceği için, böyle bir yaklaşımın ceza yargılamasında hakkaniyete aykırı sonuçların doğmasına, adalet ve eşitlik ilkelerinin zedelenmesine yol açabilecek son derece ağır sonuçları da birlikte getireceği kuşkusuzdur. Her şekle aykırılığın aynı zamanda bir hak ihlaline de yol açacağı şeklindeki bir kabul isabetli olmayacağından, olayımızda olduğu gibi 'Cumhuriyet Savcısı, iki ihtiyar heyeti üyesi veya iki komşu' bulunmadan yapılan bir aramada, CYY'nın 119. maddesine şekli bir aykırılık söz konusu ise de, herhangi bir hakkın ihlal edildiği söylenemeyecektir. Usulüne göre alınmış arama kararına istinaden, herhangi bir hak ihlaline neden olunmadan yapılan arama sonunda ele geçen delillerin, sadece arama sırasında bulunması gereken kişilerin orada bulundurulmaması suretiyle şekle aykırı hareket edildiğinden bahisle 'hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil' sayılmaları ve mahkûmiyet hükmüne dayanak teşkil etmemelerinin kabul edilemez bulunduğu" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 21. Ceza Dairesince 07.06.2016 gün ve 8076-4991 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı 6136 sayılı Kanuna muhalefet ve sanık ...’ya atılı resmi belgede sahtecilik suçlarına ilişkin yapılan arama işleminin hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya kapsamından; Suç tarihinin aramanın gerçekleştirildiği 12.05.2006 tarihi olduğu, 13.04.2007 tarihli iddianame ile; sanıkların 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçunu, sanık ...'nın ayrıca resmi belgede sahtecilik suçunu işledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı, Yargılama yapan Bingöl 2. Asliye Ceza Mahkemesince, 21.10.2008 tarihinde sanıkların atılı suçlardan mahkûmiyetlerine karar verildiği, Özel Dairenin 09.03.2016 tarihli kararı ile yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verildiği, Anlaşılmaktadır. TCK'nun 66. maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, maddenin birinci fıkrasının (e) bendinde beş yıldan fazla olmamak üzere hapis ya da adli para cezasını gerektiren suçlarda bu sürenin sekiz yıl olacağı hüküm altına alınmıştır. Zamanaşımını kesen sebepler ise TCK'nun 67/2. maddesinde sayılmıştır. Buna göre, bir suçla ilgili olarak; a) Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi, b) Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi, c) Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi, d) Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi, Halinde, dava zamanaşımı kesilecektir. TCK'nun 67. maddesinin üçüncü ve dördüncü fıkraları gereğince kesen bir nedenin bulunması halinde zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak, dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde ise son kesme nedeninin gerçekleştiği tarih esas alınacak, ancak kesilme halinde zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır. Ceza Genel Kurulunun 26.06.2012 gün ve 978–250 sayılı kararı başta olmak üzere birçok kararında açıkça vurgulandığı üzere, yargılama yapılmasına engel olup davayı düşüren hallerden biri olan zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi halinde, mahkeme ya da Yargıtay, resen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanık ...'in üzerine atılı resmi belgede sahtecilik suçunun yaptırımı TCK'nun 204/1. maddesi uyarınca iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası, 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçunun yaptırımı, 6136 sayılı Kanunun 13/1. maddesi uyarınca bir yıldan üç yıla kadar hapis ve otuz günden yüz güne kadar adli para cezası, sanık ...'in üzerine atılı 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçunun yaptırımı ise, 6136 sayılı Kanunun 13/3. maddesi uyarınca bir yıldan iki yıla kadar hapis ve yirmibeş günden yüz güne kadar adli para cezası olup, TCK'nun 66/1-e maddesi gereğince bu suçlar, sekiz yıllık asli dava zamanaşımı süresine tabidir. Daha ağır cezayı gerektiren başka suçları oluşturma ihtimali bulunmayan ve 12.05.2006 tarihinde gerçekleştirildiği iddia olunan eylemlerle ilgili olarak sanıklar hakkında dava zamanaşımını kesen en son işlem 21.10.2008 tarihli mahkûmiyet hükümleri olup, bu tarihten sonra dava zamanaşımını kesen veya durduran başkaca bir sebebin gerçekleşmediği gözetildiğinde, TCK'nun 66/1-e maddesinde öngörülen sekiz yıllık asli dava zamanaşımı süresi, Ceza Genel Kurulunun inceleme tarihinden önce 21.10.2016 tarihinde dolmuş bulunmaktadır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulü ile Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükümlerinin gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle bozulmasına, ancak yeniden yargılama gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesi uyarınca karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanık ... hakkındaki 6136 sayılı Kanuna muhalefet ve resmi belgede sahtecilik suçlarından, sanık ... hakkındaki 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan açılan kamu davalarının zamanaşımı nedeniyle düşmesine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE, 2-Yargıtay 21. Ceza Dairesinin 09.03.2016 gün ve 5742-2217 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3-Bingöl 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 21.10.2008 gün ve 205-403 sayılı hükmünün, gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle BOZULMASINA, Ancak, bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 322. maddesine göre karar verilmesi mümkün bulunduğundan, sanıklar hakkındaki kamu davalarının, TCK’nun 66/1-e, 67/2-d, 67/3 ve 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE, 4-Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.03.2017 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi. .
8. Ceza Dairesi, 2015/14105 E., 2016/6849 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
5271 sayılı CMK’nda “arama ve elkoyma” işlemine dair usul ve esaslar (m. 116-134) düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un 119. maddesinin 4.
8. Ceza Dairesi         2015/14105 E.  ,  2016/6849 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : 6136 sayılı Yasaya aykırılık HÜKÜM : Hükümlülük ve müsadere Gereği görüşülüp düşünüldü: Sanıkların evlerinde yapılan aramada birer adet tabanca ele geçirilen dayanak arama ve el koyma kararlarının dosyaya getirilmediği, denetime olanak sağlamak bakımından varsa arama ve el koyma kararlarının getirilip sanıklara okunduktan sonra diyecekleri sorulup sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi suretiyle CMK.nun 209/1, 215/1 ve 217. maddelerine aykırı davranılması, Yasaya aykırı, sanıkların temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan sair yönleri incelenmeyen hükümlerin bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi gereğince (BOZULMASINA), 25.05.2016 gününde ...'un değişik gerekçesi ve oybirliğiyle karar verildi. DEĞİŞİK GEREKÇE Daire çoğunluğu ile aramızda yerel mahkemece sanıklar hakkında verilen mahkumiyet kararlarının bozulması konusunda görüş farklılığı bulunmamaktadır. Ancak kararın bozulmasına ilişkin olarak çoğunluktan farklı gerekçelerim mevcuttur. Daire çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı; 1- Konut ve işyeri gibi kapalı yerlerde arama yapılırken, ihtiyar heye- tinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulmaması nedeniyle arama işleminin hukuka aykırı olup olmadığına, 2- Suç eşyasının hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş delil olmasından dolayı hükme esas alınamaması karşısında; sanıkların ikrar niteliğinde kabul edilebilecek beyanları olsa bile maddi delillerle desteklenmeyen ikrarına itibar edilip edilemeyeceğine ve mahkumiyete yeterli başkaca delil olup olmadığına, 3- Bu hususların CMK'nun 230/1-b maddesi hükmü gereğince yerel mahkemece gerekçeli kararda tartışılması gerekip gerekmediğine ilişkindir. 1- İnsan Haklarını Sözleşmesi'nin (İHAS), “Özel hayatın ve aile hayatının korunması” başlıklı 8. maddesine göre; herkes özel hayatına, aile hayatına, meskenine ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Bu hakların kullanılmasına resmi bir makamın müdahalesi demokratik bir toplumda ancak milli güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suçların önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın ve başkasının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri bulunduğu derecede ve kanunla öngörülmesi şartıyla başvurulabilir. Anayasa’nın “Özel Hayatın Gizliliği”ne dair 20. maddesinde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; gösterilen sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstünün, özel kağıtlarının ve eşyasının aranamayacağı, keza, “konut dokunulmazlığı”na dair 21. maddesinde de, aynı şartlar bulunmadıkça, kimsenin konutuna girilemeyeceği, arama yapılamayacağı ve buradaki eşyaya el konula- mayacağı hükme bağlanmıştır. Ceza muhakemesinde maddi gerçeğe ulaşabilmek, verilen kararların uygulanabilmesini sağlamak amacıyla başvurulması gereken tedbirlere koruma tedbirleri denilmektedir. Bu tedbirler bireyin hak ve özgürlükleri açısından, o ülkenin hukuk sistemi hakkında olumlu veya olumsuz bir izlenim edinilmesi için önemli ölçütlerdir (..., ..., ..., ..., Ceza Muhakemesi Hukuku (6. Baskı), 1. Cilt, 2012, s. 411). Öğretide belirtildiği gibi, “ceza muhakemesi hukuku, devlete egemen olan özgürlük anlayışından en çok etkilenen hukuk dallarından birisidir. Otoriter bir devlet görüşü, devletle bireyin çatışan çıkarları arasında bir mücadele olan ceza muhakemesinde devletin çıkarına öncelik tanır, bireyin çıkarını geri plana iter.” (..., ..., “70. Yılında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu”, CMUK Sempozyumu, 1999, s. 3-7, aktaran, ..., ..., Ceza Muhakemesinde İspatın Ölçüsü Olarak Vicdani Kanaat, 2015, s. 44). Ceza usul hukukunda, re’sen araştırma ilkesi ve vicdani delil sistemi geçerli olup, amaç maddi gerçeğe ulaşmaktır. Maddi gerçek, hukuka uygun elde edilen her türlü delille ispatlanabilir. Anayasa'ya göre, kanuna aykırı olarak elde edilen bulgular delil olarak kullanılamaz (CMK m.38/6). CMK uyarınca, yüklenen suç, ancak hukuka uygun şekilde elde edilmiş olan delillerle ispat edilebilir (m. 217/2). Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse, reddolunur (m.206/2-a). Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması, hukuka kesin aykırılık sebebidir (m. 289). 5271 sayılı CMK’nda “arama ve elkoyma” işlemine dair usul ve esaslar (m. 116-134) düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un 119. maddesinin 4. fıkrasında Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulacağı şarta bağlanmıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, 25.11.2014 tarih ve 2014/166-514 sayılı Kararında hukuka aykırı olarak yapıldığı kabul edilen aramada elde edilen maddi delil dışındaki diğer delillerin (somut olayda ikrarın) mahkûmiyet için yeterli olup olmadığı konusu tartışılırken şu sonuca varmıştır: "Hukuka uygun olmayan arama işlemi sonucunda ele geçen delillerin hükme esas alınamayacağının belirlendiği olayda; ... arama işleminin hukuka aykırı yapılması nedeniyle ele geçirilen ruhsatsız tabancanın hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş olmasından dolayı hükme esas alınmayacağı... başkaca maddi delillerle desteklenmeyen ikrara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulması usul ve kanuna aykırıdır." CGK'nun 17.11.2009 tarih, 2009/160-264 sayılı Kararı da aynı yöndedir. Anayasa Mahkemesi, 19.11.2014 tarih ve 2013/6183 Başvuru Numaralı Kararında (07.03.2015 tarih ve 29288 sayılı R. Gz.), ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulmadan yapılan arama sonucunda elde edilen hukuka aykırı delillerin hükme esas alınmasının adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir. Anılan Kararda (özetle); hâkim veya Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın ev ve işyeri gibi kapalı yerlerde arama yapılırken ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulması gerektiğini, aramanın icrasındaki “kanuna aykırılığın” bir bütün olarak yargılamanın adil olup olmamasına etkisini incelerken; “Yargılamanın esaslı ve belirleyici delilinin, aramada ele geçen eşya olduğu, dayanılan diğer delillerin ise, aramada elde edilen eşyaların değer ve niteliğini tespite ilişkin “bilirkişi raporları” ile kollukça tanzim edilmiş “tespit tutanağı” olduğu, hükmün esas ve belirleyici unsurunun, gerçekleştirilen hukuka aykırı arama işlemi sonucunda elde edilen deliller olduğu, Bilirkişi raporlarının, aramada ele geçen delillerin değerlendirilmesine yönelik bir araç olduğu, belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme yetkisinin kural olarak yargılamayı yürüten mahkemeye ait olmakla birlikte somut olayda, koruma tedbiri niteliğindeki arama kararının icrasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesi ile elde edilen delillerin tek ve belirleyici delil olarak kullanılmasının bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelediği ve aramanın icrasındaki “kanuna aykırılığın” yargılamanın bütünü yönünden adil yargılanma hakkını ihlal eder nitelikte olduğu, bu sebeplerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına adil yargılanma hakkını ihlal edildiğine” karar vermiştir. Yargıtay CGK, 26.06.2007 tarih, 2007/147-159 sayılı ve 13.03.2012 gün, 2011/8-278 E., 2012/96 sayılı Kararlarında, arama işleminin CMK'nda öngörüldüğü gibi Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut ve işyeri gibi kapalı yerlerde arama yapılırken, o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulmaması hukuka aykırı kabul edilmiş ancak delil yasaklarına ilişkin olarak öğretideki “mutlak delil yasakları” ve “nisbi delil yasakları” ayırımdan hareketle, somut olaylarda, sanıkların arama kararı ve işlemine, arama yapılırken haklarının ihlal edildiğine yönelik bir itiraz ve yakınmalarının bulunmaması karşısında, sırf arama sırasında bulunması gereken kişilerin orada bulundurulmaması, sonuca etkili olmayan "şeklî-nisbî hukuka aykırılık" olarak değerlendirip, şekli bir aykırılıkta, herhangi bir hakkın ihlal edildiğinin söylenemeyeceği” görüşü benimsenmişken, CGK, 28.04.2015 gün ve 2013/464 Esas, 2015/132 sayılı Kararında, Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuru kararlarının da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağladığını, bu itibarla Anayasa Mahkemesinin emsal nitelikteki bu kararı karşısında mevcut içtihatların yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini belirterek, önceki uygulama ve Kararlarından vazgeçtiğini açıkça belirtmiştir: “Her ne kadar daha önceki kararlarda, sırf arama sırasındaki şekle ilişkin bu koşulun ihlal edilmesine dayanılarak aramanın hukuka aykırı sayılamayacağı ve ele geçen delillerin de 'hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delil' olarak nitelenemeyeceği sonucuna ulaşılmış ise de, Anayasa Mahkemesi, konutta arama tanıkları hazır bulundurulmadan yapılan arama ile Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verdiğinden, CMK'nun 119/4. maddesinin amir hükmüne aykırı olarak kapalı alanlarda yapılan aramalarda o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmadan icra edilmişse aramanın hukuka aykırı olduğunun ve arama sonucu elde edilen suça konu eşyanın hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş delil niteliğinde bulunduğunun kabulü gerekir.” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Aydemir/Türkiye davasında (17811/04, 24.05.2011), arama esnasında hazır bulunması gereken görevli veya bulunması gerekenler yer almadan konutta yapılan aramanın, AİHS'nin 8. maddesinde düzenlenen özel hayatın ve aile hayatına saygı hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir (www.inhak.adalet.gov.tr/ara/karar/aydemir.pdf). Somut olayda, 14.4.2011 tarihli ev arama tutanaklarına göre, sanıkların evinde yapılan arama sonucunda suça konu silahlar bulunup el konulmuş ise de, dosyada yetkili kimseler (hâkim veya gecikmesinde sakınca varsa Cumhuriyet Savcısı tarafından) usulünce verilmiş bir arama kararı bulunmamaktadır. (Sanık ...'e ilişkin arama tutanağında, aramanın 13.04.2011 tarihli hâkim kararına dayanılarak, sanık ...'a ilişkin arama tutanağında da, aramanın ... Sulh Ceza Mahkemesinin 14.04.2011 tarih ve 2011/997 sayılı Kararı ile yapıldığı yazılmış ise de anılan kararlar dosyada mevcut değildir). Arama işleminin kanuna uygunluğunun denetimi açısından anılan arama kararlarının dosyada bulundurulması gerekmekte ise de, somut olayda aramanın icrası da kanuna aykırı gerçekleştirilmiştir. Her iki sanığın evinde de arama işlemi CMK'nun 119/4. maddesi hükmüne aykırı olarak, ihtiyar heyetinden veya komşulardan kimse bulundurulmadan gerçekleştirilmiştir. Sanık ...'in evindeki aramaya ilişkin tutanakta, hazirun (arama tanığı) olarak ...'in isim ve imzası bulunmakta ise de, ..., sanık ...'in babası olup, bu gibi kimseler CMK'nun 120. maddesine göre aramada hazır bulunabilecek kimselerdir. Yargıtay CGK'nun, 28.04.2015 tarih ve 2013/464 Esas, 2015/132 sayılı Kararında, belirtildiği gibi, aramanın icra edilmesi sırasında doğabilecek muhtemel sorunlar ile elde edilebilecek delillerin güvenilirliğine ilişkin doğabilecek şüphelerin giderilmesi yönünden CMK'nun 119/4. maddesindeki düzenleme özel bir önem arzetmektedir. Kanun koyucu tarafından kollukça yapılan aramalarda arama tanığı bulundurma zorunluğunun kabul edilme sebebi ileride doğabilecek iddiaların, aslında orada olmayan delillerin görevlilerce yerleştirildiği gibi uygulamada sıklıkla karşılaşılan suçlamaların önüne geçmek, aramanın her türlü şüpheden uzak bir şekilde yapılmasını ve elde edilen delillerin güvenilirliğini sağlamaktır. Aramaya maruz kalanlarla aramayı yapan kolluğun aramanın hukuka uygunluğu, ele geçen delillerin varlığı ve ele geçiriliş biçimleri bakımından uyuşmazlığa düşmesi mümkündür. Arama tanığı hazır bulundurulmaz ise bu uyuşmazlıklar nedeniyle arama işlemi ve ele geçen deliller üzerinde oluşan şüphenin giderilebilmesi için tanıklığına başvurulabilecek aynı zamanda arama faaliyetinde görev almış sorumlu kolluk görevlileri dışında kimse kalmayacak ve bu durum yargılama sırasında arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliği üzerinde tartışmalara neden olabilecektir. Arama tanıkları ancak kanunda belirtilen o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan kişiler olabilir. Arama tanıkları ile CMK'nun 120/1. maddesi uyarınca aramada hazır bulunacak kişiler birbirini tamamlayan ancak birbirinden farklı konulardır. Pozitif hukukumuzda, ilgilinin rızası ile arama yapılabileceğine veya hukuka aykırı aramanın ilgilinin muvafakatı ile geçerlilik kazanacağına ilişkin bir düzenleme bulunmadığından, arama ve el koymaya ilişkin kararların getirilip, bunlara karşı sanıklara diyeceklerinin sorulması, arama işleminin icrasındaki hukuka aykırılığı gidermeyecektir. Nitekim, Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin “Karar alınmadan yapılacak arama” başlıklı 8. maddesinde, bir arama emri ya da kararı aranmadan arama yapılabilecek hallerden “ilgilinin rızası” ibaresi Danıştay 10. Dairesinin 13.03.2007 tarih, 2005/6392 E., 2007/948 K. sayılı Kararı ile İPTAL edilmiştir. 2- CMK'nun "İfade alma ve sorguda yasak usuller" başlıklı 148. maddesine göre "şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz. ...Yasak usullerle elde edilen ifadeler rıza ile verilmiş olsa da delil olarak değerlendirilemez." Maddede yasak sorgu yöntemleri sayılırken, bir kaç yöntem sayıldıktan sonra "gibi" ifadesiyle, sayılan ruhsal ve bedensel müdahalelerin tahdidi (sınırlı) değil, tadadi olarak (örnek olarak) sayıldığı açıktır. Arama işlemi Kanun'un öngördüğü usullere uygun olarak gerçekleştirilmemişse, bu yolla elde edilen delil hukuka aykırı olduğu gibi suçun maddi unsuru olan ancak hukuka aykırı olarak elde edilen bu deliller sanığın önüne konulup, buna karşı diyecekleri sorularak alınan savunmanın dış müdahaleler olmaksızın, özgür iradeye dayanılarak yapıldığı söylenemez. Nasıl ki sanığın talep etmesine veya yasal zorunluluk bulunmasına rağmen müdafii atanmadan ya da yasal hakları hatırlatılmadan alınan savunması hukuka aykırı olup, bu şekilde alınan savunmada suçun ikrar edilip edilmediğine bakılmaz ya da yasak yöntemlerle (CMK m. 148) alınan savunmada belirtilen adreste hukuka uygun bir arama yapılsa bile elde edilen deliller hukuka aykırı olacağından, ikrar olarak kabul edilen bu itiraflar mahkûmiyete esas alınamaz. Aynı şekilde hukuka aykırı biçimde elde edilip, "delil" olma özelliği bulunmamasına rağmen, suçun sübutuna en büyük delil olarak sanığa gösterilerek alınan savunmadaki "ikrar" özgür iradeye dayalı olmayacağından, değer atfedilmemelidir. Usulsüz olarak gerçekleştirilen arama işlemi sonucunda elde edilen suçun konusu ve maddi unsuru olan eşya ele geçmeden yapılacak savunma ile suçun konusu eşyanın ele geçirilmesinden sonra yapılacak savunma aynı olacak mıydı? Cumhuriyet Savcısı veya Hâkim, hukuka aykırı olarak elde edildiğini belirterek, suça konu eşya ele geçmemiş gibi sanıktan savunma yapmasını isteselerdi sanık aynı şekilde suçunu ikrar edecek miydi? Suçun maddi unsuru ortada yokken ikrarda bulunulsa bile bu ikrar soyut kalacağından, mahkumiyete yeterli delil olarak kabul edilemez. CMK'nun amir hükümleri karşısında, hukuka "mutlak aykırılık”, “nisbi aykırılık” ayırımının yapılması mümkün değildir. Hukuk kurallarına aykırılık kavramı bir bütündür. Hukukun uygulanmasında hukuka uygun olmayan bir şeyin üzerine meşru bir şey bina edilemez. Sistemimiz, delile değil hukuka üstünlük tanımaktadır. Bu durumda sanıklar suçu ikrar etse de da maddi delillerle desteklenmiş sayılmayacağından ikrar soyut kalacak ve mahkumiyete esas alınamayacaktır. Yargıtay CGK'nun 17.11.2009 tarih, 2009/160-264 sayılı ve 25.11.2014 tarih, 2014/166-514 sayılı Kararında da usule aykırı arama yapılması sonucu hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin değerlendirme dışı tutulması halinde, sanıkların cezalandırılmasına imkân olmadığı belirtilmiştir. 3- Anayasa'nın 141. maddesine göre "mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." CMK'nun 34/1 ve 230. maddelerinin amir hükümlerine göre; "Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230 uncu Madde göz önünde bulundurulur." “Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerekir.” Bu amir hükümlere göre; mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, ... dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi gerekir” iken, gerekçeli kararda bu hususlara hiç değinilmemiştir. Kararın bu yönüyle gerekçesiz olması başlı başına hukuka kesin aykırılıktır (CMUK m. 308/7, CMK m. 289/1-g). Bu durum adil yargılanma hakkını ihlal edici nitelikte olduğundan, hükmün bozulmasını gerektirir. Açıklanan pozitif hukuk normları, AİHM, Anayasa Mahkemesi ve CGK Kararları karşısında; “hukuka aykırı biçimde” elde edilen deliller hükme esas alınamaz. Bu husus, Avrupa İnsan Haklari Sözleşmesi’nin 6. maddesinde yer alan ve Anayasamıza da eklenen (m. 36) adil yargılanma hakkının ve özel hayatın gizliliğinin gereğidir. Açıklanan gerekçelerle, Kanuna aykırı gerçekleştirilen arama işlemi dışında hukuka uygun biçimde elde edilmiş, sanıkların mahkumiyetine yeterli başkaca delil bulunmaması ve bu hususların yerel mahkemece tartışılıp değerlendirilmemesi nedeniyle kararın bu gerekçelerle bozulması gerektiğini düşündüğümden, çoğunluğun arama ve el koyma tutanaklarının getirtilip sanıklara okunarak, diyeceklerinin sorulma- sından sonra karar verilmesine ilişkin kararına katılmıyorum. ...
7. Ceza Dairesi, 2022/12247 E., 2023/1638 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Dördüncü Kısım “Koruma Tedbirleri” Dördüncü Bölüm “Arama ve Elkoyma” başlıkları altında CMK’nun 116-134, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5-17. maddelerinde düzenlenmiş olan adli arama;
7. Ceza Dairesi         2022/12247 E.  ,  2023/1638 K. "İçtihat Metni" B O Z M A Ü Z E R İ N E İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SAYISI : 2020/3330 E., 2022/86 K. SUÇ : 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na muhalefet HÜKÜM : Mahkûmiyet, müsadere TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Sanık hakkında bozma üzerine kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33 üncü maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8 inci maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305 inci maddesi gereği temyiz edilebilir olduğu, karar tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 1412 sayılı Kanun’un 310 uncu maddesi gereği temyiz isteğinin süresinde olduğu, aynı Kanun’un 317 nci maddesi gereği temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ 1.İzmir 1. Asliye Ceza Mahkemesinin, 02.12.2014 tarihli ve 2014/612 Esas, 2014/1597 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında 6455 sayılı Kanun ile değişik 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun (5607 sayılı Kanun) 3 üncü maddesinin onsekizinci fıkrası, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun (5237 sayılı Kanun) 62 nci maddesi, 5237 sayılı Kanun'un 52 nci maddesi, 53 üncü maddesinin birinci fıkrası ve 5607 sayılı Kanun'un 13 üncü maddesinin birinci fıkrası yollamasıyla 5237 sayılı Kanun'un 54 üncü maddesi uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 4 gün karşılığı 80,00 TL adlî para cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluklarına ve kaçak eşyanın müsaderesine karar verilmiştir. 2.İzmir 1. Asliye Ceza Mahkemesinin, 02.12.2014 tarihli ve 2014/612 Esas, 2014/1597 Karar sayılı kararının, sanık tarafından temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesinin 10.11.2020 tarihli ve 2019/15842 Esas, 2020/14507 Karar sayılı ilâmıyla; hükümden sonra 15.04.2020 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7242 sayılı Kanun'un 61 inci ve 62 nci maddeleri ile değiştirilen 5607 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerinin yasal koşullarının oluşup oluşmadığının saptanması ve sonucuna göre uygulama yapma görevinin de yerel mahkemeye ait bulunması zorunluluğu nedeniyle sair yönleri incelenmeden bozulmasına karar verilmiştir. 3.İzmir 1. Asliye Ceza Mahkemesinin, 12.01.2022 tarihli ve 2020/3330 Esas, 2022/86 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında 5607 sayılı Kanun'un 3 üncü maddesinin onsekizinci fıkrası yollamasıyla aynı Kanun'un 3 üncü maddesinin birinci, onuncu ve yirmiikinci fıkraları, 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesinin birinci fıkrası, 52 nci maddesinin ikinci fıkrası, 51 inci maddesi ve 5607 sayılı Kanun'un 13 üncü maddesi yollamasıyla 5237 sayılı Kanun'un 54 üncü maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca erteli 10 ay hapis ve 1 gün karşılığı 20,00 TL adlî para cezası ile cezalandırılmasına ve kaçak sigaraların müsaderesine karar verilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Katılan ... İdaresi vekilinin temyiz sebepleri; hapis cezasının ertelenmesi kararının yerinde olmadığı ve re'sen nazara alınacak diğer sebeplere ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR 1.Olay tarihinde, kolluk görevlilerince sanığın çantasında yapılan kontrolde 249 paket muhtelif markalarda kaçak sigaranın ele geçilerek muhafaza altına alındığı anlaşılmıştır. 2.Sanığın aşamalardaki savunmalarında suçlamayı ikrar ettiği, keza kendisine bildirilen gümrüklenmiş değerin iki katı kadar parayı ödeyecek gücü olmadığını beyan ettiği belirlenmiştir. 3.Mahkemece, Hukukî Süreç başlığı altında (2) numaralı paragrafta bilgilerine yer verilen Yargıtay bozma ilâmına uyulmasına karar verildiği belirlenmiştir. IV. GEREKÇE 1.Katılan vekilinin sanık hakkında hükmedilen hapis cezasının ertelenmemesi gerektiğine ilişkin temyiz sebebinin incelenmesinde, üç aydan fazla kasıtlı suçtan hapis cezasına mahkumiyeti bulunmayan sanık hakkında Mahkemece yeniden suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluşması nedeniyle erteleme hükümlerinin uygulanmasında bir isabetsizlik görülmediğinden hükümde bu yönüyle hukuka aykırılık bulunamıştır. 2.Yargılama sürecindeki işlemlerin usul ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşıldığından, katılan vekilinin yerinde görülmeyen diğer temyiz sebepleri reddedilmiştir. 3.Suç tarihinde yürürlükte olan 5607 sayılı Kanun'un 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının "Yedinci fıkrası hariç, 3 üncü maddede tanımlanan suçlardan birini işlemiş olan kişi, etkin pişmanlık göstererek, soruşturma evresi sona erinceye kadar suç konusu eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı kadar parayı Devlet Hâzinesine ödediği takdirde, hakkında, bu kanunda tanımlanan kaçakçılık suçlarından dolayı verilecek ceza yarı oranında indirilir. Bu fıkra hükmü, mükerrirler hakkında veya suçun bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde uygulanmaz" hükmünü içerdiği, 7242 sayılı Kanun'un 62 nci maddesi ile değiştirilen 5607 sayılı Kanun'un 5 inci maddesine eklenen fıkra uyarınca kovuşturma aşamasında da etkin pişmanlık uygulamasının olanaklı hale geldiği, 5607 sayılı Kanun'un 5 inci maddesinin ikinci fıkrasının son cümlesinin "Soruşturma evresinde ihtar yapılmaması hâlinde kovuşturma evresinde hâkim tarafından sanığa ihtar yapılır" hükmünü içerdiği, sanığa soruşturma aşamasında etkin pişmanlık konusunda ihtarat yapılmadığı, kovuşturma aşamasında sanığa dosyada bulunan ... varakasında bildirilen gümrüklenmiş değerin 2 katının bildirildiği, bu nedenle soruşturma aşamasında kendisine etkin pişmanlık hususunda ihtarat yapılmayan sanık hakkında, mahkemece suça konu kaçak eşyanın gümrüklenmiş değerinin iki katı kadar parayı Devlet Hazinesine ödediği takdirde cezada yapılacak indirimin "1/2 oranında" olacağının bildirilmesi gerekirken, 1/3 oranında indirim yapılacağı belirtilmesi suretiyle sanığın yanıltılması, hukuka aykırı bulunmuştur. V. KARAR Gerekçe bölümünde (3) numaralı paragrafta açıklanan nedenle İzmir 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 12.01.2022 tarihli 2020/3330 Esas, 2022/86 Karar sayılı kararına yönelik katılan vekilinin temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy çokluğuyla BOZULMASINA, Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 14.02.2023 tarihinde karar verildi. (Muhalif) (Muhalif) MUHALEFET ŞERHİ Dosyamızdaki somut olayda, Balçova İlçe Emniyet Müdürlüğü görevlilerinin, olay tarihinde saat 11:50 sıralarında Kızılcık sokak üzerinde durumundan şüphelendikleri sanığı durdukları, taşıdığı spor çanta içinde ne olduğunu sordukları, sanığın sigara olduğunu söylemesi üzerine çanta içinde 249 paket değişik markalarda kaçak sigaranın ele geçirildiği anlaşılmıştır. Sanık kollukta alınan ifadesinde sigaraları iş yerine götürdüğünü, mahkemede vermiş olduğu ifadesinde ise satacağını ve içeceğini beyan ederek suçunu kabul etmiştir. Yapılan yargılama sonucunda sanığın 5607 sayılı Kanuna muhalefetten cezalandırılmasına karar verilmiş, Dairemizde yapılan denetimde de sanığın kaçakçılık suçunu işlediği sabit görülmekle, işlendiği iddia olunan fiilin suç oluşturduğu tespiti yapılmasına rağmen, aramanın hukuka aykırı olup olmadığı ve arama sonrasında elde edilen delillerin hükme esas alınıp alınamayacağı yönünde bir değerlendirme yapılmamıştır. Sair hususlardan dolayı çoğunluk görüşüyle kararın bozulmasına karar verilerek dosya mahalline gönderilmiştir. Delil, hâkimin maddi gerçeği ortaya koymak amacıyla kullandığı ispat araçlarının bütünüdür. Sanığın, tanığın ve 3. kişilerin açıklamaları, yazılı açıklamalar, ses veya görüntü kaydeden cihazların kayıtları delilleri oluşturmaktadır. Türk ceza muhakemesi hukukunda delil serbestisi ilkesi geçerli sayılmıştır. Ceza yargılamalarında her şey delil olarak kullanılabilmektedir. Bu temel düşünce gereği, hâkim ve savcı delilleri değerlendirme konusunda geniş bir hareket alanına sahiptir. Delillerin araştırılmasında ise hukuk devleti ilkeleri gereği serbestlikten söz edilememektedir. Delillerin tespiti bir takım sınırlar içinde yer almalıdır. Öncelikle bu sınırlar içinde delillerin hukuka uygun olarak elde edilmesi gerekmektedir. Deliller hukuka aykırı olarak elde edilmiş ise hâkim ve savcı bu delilleri değerlendirme dışında tutacaktır. Konuyla ilgili İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde ve hukuk sistemimizde; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 12. maddesinde “Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesinde “herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin “Mahremiyet hakkı” başlıklı 17. maddesinde; “1. Hiç kimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemez; onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamaz. 2. Herkes bu tür saldırılara veya müdahalelere karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahiptir” Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 12. Maddesinde ise; “Hiç kimse özel hayatı, ailesi meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır” Anayasa'nın “Özel Hayatın Gizliliği” başlıklı 20. Maddesinde;  “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar." “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” başlıklı 38. maddesinin 6.c fıkrası, “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez” Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. maddesinin 2. fıkrasında “Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.” 206. maddesinin 2-a bendinde “Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.” Reddolunur. Görüldüğü üzere, Anayasa’dan farklı olarak CMK’ da “kanuna aykırılık” tan değil “hukuka aykırılık” tan bahsedilerek Anayasa’ya nispetle geniş bir düzenleme getirilmiştir. “Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı 230/1-b maddesindeki düzenlemesine göre mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde “delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi” gerekir. “Hukuka kesin aykırılık hâlleri” başlıklı 289. maddesinin 1. fıkrası i bendi uyarınca “hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması” halinde, “temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da hukuka kesin aykırılık var sayılır.” Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Dördüncü Kısım “Koruma Tedbirleri” Dördüncü Bölüm “Arama ve Elkoyma” başlıkları altında CMK’nun 116-134, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5-17. maddelerinde düzenlenmiş olan adli arama; Yönetmeliğin 5. maddesinde "bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemidir" Şeklinde düzenlemeler bulunmaktadır. Bu düzenlemelere göre Türk hukuk sisteminde suç, ancak hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş delillerle ispat edilebilecektir. Arama yapılması, ses kaydı alınması, görsellerin kullanılması, sorgulama  yapılması sırasında ve benzer durumlarda delillerin hukuka uygun olarak elde edilmesi gerekmektedir. Usulüne uygun arama kararı alınmadan yapılan arama kararları sonucunda elde edilen deliller hukuka uygun olarak elde edilmiş sayılamayacaktır. Hukukçular tarafından hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş delillerin kullanılıp kullanılamayacağına dair teoriler ileri sürülmüştür. Bu konuyla ilgili “Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir.” düşüncesi ilk kez Amerikan Yüksek Mahkemesi hâkimi Frankfurter tarafından kullanılmıştır. Bu düşünce, hukuka aykırı delillerin uzak etkisi veya Anglosakson hukuk sistemindeki  “zehirli ağacın meyvesi” olarak adlandırılmıştır. Bu görüş hem Türk hukuk sistemini hem de Kıta Avrupası ülkelerinde ceza muhakemesi hukuku doktrin ve uygulayıcıları önemli şekilde etkilemiştir. Delilerin elde edilmesinden evvel, delillere ulaşma yolunda hukuka aykırı olarak yapılan muameleler neticesinde, ortaya bir delil çıkması halinde bunun hukuka uygunluğu tartışma konusu yapılması gerekmektedir. Hukuka aykırı olarak elde edilmiş bir delil neticesinde, hukuka uygun olarak elde edilen diğer delillerin muhakeme sırasında kullanılıp kullanılmayacağı, vuzuha kavuşturulması gerekli hukuki bir mesele olarak ortaya çıkacaktır. Olayın başlangıcında suçun ortaya çıkarılmasına sebep olan delil hukuka aykırı olarak elde edilerek, hukuka aykırı olarak ortaya çıkartılan bu delil kullanılarak ikinci bir delil elde edilmiş ise bu delil hükümde kullanılabilecek midir. Uygulayıcılar ve doktrin tarafından tartışılan ve tartışılması gereken husus hukuka aykırı elde delilin ne olacağı meselesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İncelediği kararlarında, bariz bir şekilde keyfi olmadıkça, belirli bir delil türünün, iç hukuk açısından hukuka aykırı olarak elde edilmiş deliller de dâhil olmak üzere, kabul edilebilir olup olmadığına veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin kendi görevi olmadığını ifade etmekte ve delillerin elde edilme yöntemi de dâhil olmak üzere, yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığını, Sözleşme’deki bir hakkın ihlali söz konusu ise tespit edilen ihlalin niteliğini inceleme konusu yaptığını, konunun milli hukuk çerçevesinde çözülmesi gerektiğini beyan etmektedir. Mahkeme delillerin değerlendirilmesi noktasında, hukuka aykırılıktan ziyade sözleşmeye aykırılık ve yargılamanın adilliği ve sözleşmeye her aykırılığın yargılamanın adil olmadığı sonucunu kendiliğinden doğurmayacağını, delillerin elde edilme şekli de dâhil olmak üzere yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı üzerinde durmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, yargısal vazife ifa eden siyasal bir kurum olduğunu, birçok davada, davalı devletin tayin etmiş olduğu hâkimin, kendi devleti lehine muhalefet şerhi yazdığı kararları da mevcuttur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle teminat altına alınan hakların korunması ve hayata geçirilmesi evvelemirde üye devletlerin sorumluluğu altındadır. Sözleşme metni ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları erişilmeye çalışılan nihai hedefler şeklinde düşünülmemelidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu inanç hürriyeti ve eğitim hakkını konulu davalarda isabetli olmayan kararlar verdiği de akıldan çıkarılmamalıdır. Mihenk noktası olarak sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararların dikkate alınması durumunda kişilerin hak ve hukuklarının korunması yetersiz kalınacağı bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Hülasa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları takip edilmekle birlikte hukuk sistemimizde var olan ve kişilerin hak ve hukukunu korumada yeterli olan düzenlemeleri cihanşümul hukuk kaideleri ile bir bütün olarak yoğurarak mahkemelerimiz tarafından hukuka uygun kararlar oluşturulabileceği muhakkaktır. Anayasa Mahkemesinin 2013/6183 başvuru numaralı, 19/11/2014 tarihli delil yasakları ile ilgili bireysel başvuru kararında; “Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme yetkisi kural olarak yargılamayı yürüten mahkemeye ait olmakla birlikte, somut olayda, koruma tedbiri niteliğindeki arama kararının icrasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesi ile elde edilen delillerin tek ve belirleyici delil olarak kullanılmasının bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelediği ve aramanın icrasındaki “kanuna aykırılığın” yargılamanın bütünü yönünden adil yargılanma hakkını ihlal eder nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır. Bu sebeplerle başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına adil yargılanma hakkını ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.” şeklinde karar vermiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 25.11.2014 tarih ve 2014/166-514 sayılı kararında, hukuka aykırı olarak yapıldığı kabul edilen aramada elde edilen maddi delil dışındaki diğer delillerin, somut olayda ikrarın mahkûmiyet için yeterli olup olmadığı hususu tartışılarak: “Hukuka uygun olmayan arama işlemi sonucunda ele geçen delillerin hükme esas alınamayacağının belirlendiği olayda; arama işleminin hukuka aykırı yapılması nedeniyle ele geçirilen ruhsatsız tabancanın hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş olmasından dolayı hükme esas alınmayacağı, başkaca maddi delillerle desteklenmeyen ikrara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulması usul ve kanuna aykırıdır.” Şeklinde karar vererek hukuka aykırı delillerin uzak etkisini kabul etmiş, hukuka aykırı olarak elde edilmiş ilk delil yoluyla elde edilen ikinci delilin hükme esas alınamayacağını kabul etmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu 06.02.2020 tarih ve 2016/18-1146 esas ve 2020/68 sayılı kararında ise; “5271 sayılı CMK'nın 119/4. maddesinin "Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur" açık, amir hükmüne aykırı olarak aramanın, o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle icrası bakımından hukuka aykırı olduğu ve bu arama işlemi sırasında ele geçirilen delillerin de hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş olduğu, 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinde hâkimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceğinin hüküm altına alındığı, anılan Kanun’un 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde de ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması hâlinde reddolunacağının ifade edilerek hukuka uygun elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınmayacağının açıklandığı hususları karşısında arama işleminin ve bu işlem sonucunda elde edilen ve Yerel Mahkemece mahkûmiyet hükmüne esas alınan delillerin de “hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil” olduklarının kabulü gerekir.” Şeklinde karar vererek hukuka aykırı elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağını kabul etmiştir. Anayasa’nın ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun delil yasaklarına dair hükümleri, hukuk devleti temel düşüncesiyle, mağdur haklarıyla, devletin etkili soruşturma ve kovuşturma yapma ve uyuşmazlıkları adil, etkin ve süratli bir şekilde çözüme ulaştırmak yönündeki yükümlülükleriyle birlikte, hukuka aykırı delillerin değerlendirilme yasağı düşüncesi iki temel husus üzerinde şekillenmektedir. Vatandaşların hukuki güvenliğini sağlamak ve zabıtanın hukuka uygun çalışmasını temin etmek. Hukuka aykırı delillerin kullanılması ve hükme esas alınması halinde, vatandaşların hukuki güvenliği söz konusu olamayacaktır, dolayısıyla insan hakları ve hukuk devleti kavramlarından bahsedilemeyecektir. Bu sebeple, insan hakları ve hukuk devleti düşüncesinin özümsenmesi için hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesi yasağı vazgeçilmez bir temel düşünce olarak karşımıza çıkmaktadır. Zabıtanın delil toplaması sırasında hukuk kurallarına riayet etmemesi ve hukuka aykırı elde edilen bu delillerin karara esas alınması halinde zabıtanın keyfiliğinin önüne geçilmesi imkânı da kalmayacaktır. Arama işlemi Kanun’un imkân verdiği usullere uygun olarak gerçekleştirilmemişse, suçun maddi unsuru olan ancak hukuka aykırı olarak elde edilen bu deliller sanığa gösterilip, buna karşı diyecekleri sorularak alınan ifadesinin dış müdahaleler olmaksızın, serbest iradeye dayanılarak yapıldığının kabul edilmesi mümkün olmayacaktır. Sanığın talep etmesine veya zorunlu müdafi bulunmasının yasal gereklilik olmasına rağmen, müdafi atanmaksızın ya da yasal hakları hatırlatılmadan alınan savunması hukuka uygun olmayacağından, suçunu ikrar etmesi halinde bile delil olarak değerlendirilemeyecektir. Aynı şekilde hukuka aykırı olarak elde edilip, “delil” olma özelliği bulunmayan suç eşyası, suçun sübutuna en büyük delil olarak sanığa gösterilerek alınan “ikrarı” serbest iradeye dayalı sayılamayacağından, hukuk nezdinde bir kıymet atfedilemeyecektir. Usulsüz olarak gerçekleştirilen arama ve el koyma işlemleri sonucunda elde edilen suçun konusu ve maddi unsuru olan eşya ele geçmeden yapılacak savunma ile ele geçirildikten sonra yapılacak savunmanın muhtemelen aynı olmayacağı düşünülmelidir. Zabıta, Cumhuriyet Savcısı veya Hâkim, hukuka aykırı olarak elde edildiğini belirterek, suça konu eşya ele geçmemiş gibi sanıktan ifade vermesini istemeleri halinde, sanığın aynı şekilde suçunu ikrar etmeyeceği kuvvetle muhtemeldir. Velev ki sanık suçun maddi unsuru ortada yokken ikrarda bulunsa, sanığın bu ikrarı soyut kalacağından, mahkûmiyetine yeterli delil olarak kabul edilemeyecektir. Sanığın aleyhine, hukuka aykırı olarak elde edilen delilden sonra alınan ikrarından yola çıkılarak, sanığın bu itiraflarının mahkûmiyetine yeterli ve geçerli kabul edilmesi hukuka uygun değildir. Sanığın ifadesinin, sorgusunun ve savunmasının alındığı aşamalarda, hukuk kurallarına uyulmaksızın yapılan haksız arama sonucu, suç eşyasının ele geçirildiğine ilişkin düzenlenen tutanakların önüne konulması ve böylece bu suçlamadan kurtulma imkânının kalmadığını düşüncesine kapılan sanığın, psikolojik baskı altında yapmış olduğu açıklamaların itiraf kabul edilmesi mümkün olmayacaktır. Sanığın hissettiği bu psikolojik baskı ve sıkışmışlık, CMK 148. Maddesinde “Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz” şeklinde düzenlenen ve yasak yöntemler sayıldıktan sonra “gibi” kelimesi kullanılarak bu sayılanlara benzer yöntemler kullanılmak suretiyle elde edilen itiraf ve ikrarın hukuk sistemimizdeki düzenlemelere göre kabul görmesi mümkün görünmemektedir. Polis kimliğinin gösterilmesiyle devlet gücünün kullanılması ve bu durum karşısında haklarının ne olduğunu muhtemelen bilmeyen veya haksız muameleye direnemeyen, ruhsal müdahaleye maruz kalan sanıktan, hukuka aykırı arama ile delil elde edilmesi ve bu olaya dair tutulan tutanakların yapılan her işlem sırasında kendisine gösterilerek, psikolojik baskı altına alınmak suretiyle alınan ikrarının, ifade alma ve sorguda yasak usuller arasında sayılacağı, gerçek manada bir ikrar olduğundan söz edilemeyeceği aşikârdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin delillerin kabul edilebilirliğinin taraf devletlerin milli hukuk sistemlerine göre incelenmesi gerektiğini kabulüne binaen, iç hukuk düzenimizde yer almakta olan CMK 206/2-a, CMK 217/2, Anayasa 38/6, CMK 230/1-b maddelerindeki düzenlemeler karşısında, hukuk sistemimizde katı bir şekilde hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin mutlak değerlendirme yasağına tabii tutulmak sureti ile hükme esas alınmamalarının kabul edilmesinin artık bir zorunluluk olduğu açıktır. Aksinin düşünülmesi halinde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Dördüncü Kısım “Koruma Tedbirleri” Dördüncü Bölüm “Arama ve Elkoyma” başlıkları altında 116 ila 134. maddeleri, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5 ila 17. maddelerinde düzenlenmiş olan adli aramada uyulacak kaidelere dair düzenlemeler anlamını kaybedecek, kişilerin hak ve hukuklarının korunmasında zafiyet oluşacak, hukuk devleti kurallarından ziyade polis devleti kuralları uygulamaya esas olacak, kolluğun keyfi uygulamalarının denetlenmesi imkânı ortadan kalkacaktır. Hukuk sistemimiz, kolluğun gayrı kanuni uygulamalarını yargılama faaliyeti içerisinde meşru zemine oturtmaya çalışmakla meşgul olacaktır. Evrensel hukuk kaideleri ve iç hukukumuzda bulunan kişilerin hak ve hukuklarını korumak üzere oluşturulmuş bütün düzenlemelerin muradının bu olmayacağı bir hakikattir. Sanık hakkında hukuka aykırı elde edilen delillere dayanılarak mahkûmiyetine karar verilmesi nedeniyle, yukarıda açıkladığımız sebeplerle sanığın beraatına karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edilmemiştir.
7. Ceza Dairesi, 2022/10413 E., 2023/853 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Dördüncü Kısım “Koruma Tedbirleri” Dördüncü Bölüm “Arama ve Elkoyma” başlıkları altında CMK’nun 116-134, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5-17. maddelerinde düzenlenmiş olan adli arama;
7. Ceza Dairesi         2022/10413 E.  ,  2023/853 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2021/109 E., 2021/1847 K. SUÇLAR : 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'na muhalefet HÜKÜM : İlk derece Mahkemesi hükmünün düzeltilerek istinaf başvurusunun esastan reddine TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Bozma İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 286 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz edilebilir olduğu, 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, 291 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz isteminin süresinde olduğu, 294 üncü maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz dilekçesinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz isteminin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ 1.Milas 1. Asliye Ceza Mahkemesinin 05.11.2020 tarihli ve 2020/56 Esas, 2020/481 Karar sayılı kararı ile 5607 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan aynı Kanun'un 3 üncü maddesinin beşinci ve yirmiikinci fıkraları ile 5237 sayılı Kanun'un 62 nci maddesinin birinci fıkrası ve aynı Kanun'un 52 nci maddesi uyarınca 6 ay 20 gün hapis cezasından çevrili 4.000,00 TL ve doğrudan hükmedilen 40,00 TL adlî para cezası ile cezalandırılmasına, suça konu kaçak eşyanın 54 üncü maddesi gereğince müsaderesine karar verilmiştir. 2.İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesinin, 07.07.2021 tarihli ve 2021/109 Esas, 2021/1847 Karar sayılı kararı ile sanık hakkında, İlk Derece Mahkemesince kurulan hükme yönelik katılan ... İdaresi vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile duruşma açılmaksızın yapılan inceleme neticesinde, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilerek sanığın 5607 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan beraatine, İlk Derece Mahkemesi kararının 5271 sayılı Kanun’un 280 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca düzeltilerek esastan reddine karar verilmiştir. 3. İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesinin, 07.07.2021 tarihli ve 2021/109 Esas, 2021/1847 Karar sayılı kararının katılan ... İdaresi vekili tarafından temyizi üzerine dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca tanzim olunan, 24.10.2022 tarihli ve 7-2021/118787 sayılı, bozma görüşlü Tebliğname ile Daireye tevdi edilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Katılan ... İdaresi vekilinin temyiz sebepleri; 1. Sanığın mahkûmiyetine karar verilmesi gerekirken beraatine karar verildiğine, 2. Suça konu kaçak eşyanın müsaderesi hakkında hüküm tesis edilmediğine, 3. Re'sen tespit edilecek sebeplerle hükmün bozulması talebine, İlişkindir. III. OLAY VE OLGULAR A. İlk Derece Mahkemesi Aşaması 1.Kaçakçılık suçu ile mücadele kapsamında kolluk birimlerince yürütülen çalışmalarda, cep telefonu satışı yapılan iş yerlerinin vitrinlerinde, kaçak cep telefonlarının satış amaçlı sergilendiği, iş yeri içerisindeki tezgahlarda satışa sunulduğu bilgisine ulaşılması üzerine, sanığın iş yerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda iş yeri için Milas Sulh Ceza Hakimliğinin 22.01.2019 tarihli, 2019/101 Değişik İş sayılı arama kararının alındığı, bu karara dayanılarak sanığın işlettiği Mobil İletişim 48 isimli iş yerinde, olay tarihinde yapılan aramada, iş yeri içerisinde 19 adet kaçak cep telefonu ele geçirildiği, bahse konu arama tutanağının sanık, iş yeri komşularından bir kişi ve aramaya iştirak eden iki kolluk görevlisi tarafından imzalandığı anlaşılmıştır. 2.Sanık aşamalarda değişmeyen savunmasında, Mobil İletişim 48 isimli iş yerinin işletmecisi olduğunu, telefonları tanımadığı şahıslardan satın aldığını, telefonların ikinci el telefonlar olduğunu ve iş yerinde satışını yaptığını belirtmiştir. 3.Dosyada mevcut 24.01.2019 tarihli IMEI sorgulamasına ilişkin tespit tutanağından ve 16.06.2020 tarihli bilirkişi inceleme tutanağından telefonların bir kısmının imei numaralarının klonlanmış bir kısmının ise IMEI numaralarının kayıt dışı olduğu, telefonların tamamının yabancı menşeili ve kaçak olduğu tespit edilmiştir. B. Bölge Adliye Mahkemesi Aşaması Bölge Adliye Mahkemesi tarafından yapılan duruşmasız yargılamada, "Aramanın ne şekilde yapılacağını düzenleyen 5271 sayılı CMK'nın 119/4. Maddesine göre "Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur." Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 06/02/2020 tarih, 2016/18-1146 esas ve 2020/68 karar nolu içtihadında CMK 119/4. maddesinin "Cumhuriyet Savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri ve ya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur." açık ve emredici hükmüne aykırı olarak yapılan aramanın, o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle icrası bakımından hukuka aykırı olduğu ve bu arama işlemi sırasında ele geçirilen delillerin de hukuka aykırı yöntem ile elde edilmiş olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünce başvurucunun konutunda arama tanıkları hazır bulundurulmadan yapılan bir aramada ele geçen delillerin hükme esas alınması ile ilgili bir olayda oy birliğiyle verilen 19.11.2014 tarihli ve 2013/6183 numaralı bireysel başvuru kararında da, aramanın icrasına ilişkin CMK 119/4 (CMUK 97/2) maddesine aykırılık sadece basit şekli bir kurala aykırılık olarak değerlendirilmemiş, bu kurala aykırı bir arama sonucunda elde edilen deliller tek ve belirleyici delil olarak kullanılarak hüküm kurulmasının adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde olduğuna karar verilmiştir. Yine Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 02.07.2020 tarih 2020/1205 Esas, 2020/9566 Karar sayılı kararında da; Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulması gerektiği, yasanın açık, amir hükmüne aykırı olarak aramanın, o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması halinde icrası bakımından hukuka aykırı olduğu ve bu arama işlemi sırasında ele geçirilen delillerin de hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş olduğu, 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinde hâkimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceğinin hüküm altına alındığı, anılan Kanun’un 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde de ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması hâlinde reddolunacağı ifade edilerek hukuka uygun elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınmayacağı açıklanmıştır. Dosya arasında bulunan 23/01/2019 tarihli iş yeri arama ve el koyma tutanağında, aramaya sadece güvenlik görevlileri olan 2 polis memuru, sanık ve iş yeri komşusu olarak ... Ulusan'ın katıldığı anlaşılmaktadır. Yukarıda değinilen Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği gibi, 23/01/2019 tarihinde iş yerinde yapılan aramada Cumhuriyet Savcısı olmaksızın yapılan arama işleminde ihtiyar heyetinden ya da komşulardan 2 kişinin bulunmaması nedeniyle yapılan işlemin hukuka aykırı olduğu, hukuka aykırı bir yöntemle yapılan arama sonucu elde edilen deliller ile bu delillerin varlığı üzerine yapılan savunma ve bilirkişi incelemesinin hükme esas alınamayacağı, sanığın da suçu kabul etmemesi karşısında hukuka aykırı yöntemle elde edilen deliller değerlendirme dışı bırakıldığında ise sanığın üzerine atılı suçu işlediğine dair hakkında hukuka uygun olarak elde edilmiş her türlü şüpheden uzak kesin ve inadırıcı delil bulunmadığından sanığın beraatine karar verilmesi gerekirken usulsüz arama sonucu elde edilen deliller hükme esas alınarak sanık hakkında mahkumiyet kararı verilmesi hukuka aykırı ise de; Bu hukuka aykırılık CMK 280/1a ve CMK 303/1a maddeleri uyarınca duruşma açılmaksızın Dairemizce düzeltilebilir nitelikte olduğundan; 1-İlk Derece Mahkemesince 5607 Sayılı Yasaya Muhalefet suçundan verilen mahkumiyt hükmünün KALDIRILMASINA, 2-Kaldırılmasına karar verilen İlk Derece Mahkemesi hükmünün yerine: "Sanığın üzerine atılı 5607 Sayılı Yasaya Muhalefet suçunu işlediği sabit olmadığı anlaşıldığından CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca BERAATİNE, Yargılama giderlerinin hazine üzerinde bırakılmasına, İfadeleri yazılmak suretiyle, CMK'nın 280/1-a ve 303/1-a maddeleri uyarınca hükmün DÜZELTİLEREK İSTİNAF BAŞVURUSUNUN ESASTAN REDDİNE," karar verildiği anlaşılmıştır. IV. GEREKÇE 1.Arama yapıldığı sırada ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin hazır bulunması gerekirken 5271 sayılı Kanun'un 119 uncu maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen bu düzenlemeye aykırı olarak yapılan arama nedeniyle hukuka uygun yollarla elde edilmiş mahkûmiyete yeterli delil bulunmadığı şeklindeki gerekçeyle sanık hakkında beraat kararı verilmiş ise de, usulüne göre alınmış bir arama kararı bulunan somut olayda bu karara ve kararın infazı sırasında yapılan işlemlere yönelik bir itirazın olmadığı, sanığın arama sonucunda ele geçen eşyaların kendi iş yerinden ele geçirildiğine ve ele geçen kaçak eşyayı iş yerinde satışa arz ettiğine ilişkin açık ikrarının mevcut olduğu, arama işlemine ve arama yapılırken bir takım hakların ihlal edildiğine yönelik olarak sanıktan gelen herhangi bir yakınmanın bulunmadığı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.06.2007 tarihli ve 2007/7-147 Esas, 2007/159 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere; usulüne göre alınmış arama kararına istinaden, herhangi bir hak ihlaline neden olunmadan yapılan arama sonunda ele geçen delillerin, sırf arama sırasında bulunması gereken kişilerin orada bulundurulmaması suretiyle şekle aykırı hareket edildiğinden bahisle “hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil” sayılmalarının ve mahkûmiyet hükmüne dayanak teşkil edememelerinin kabul edilemeyeceği gözetilerek; sanığın üzerine atılı suçtan mahkûmiyeti yerine, yerinde görülmeyen gerekçelerle beraatine karar verilmesi, 2.Ele geçen ve kaçak olduğu anlaşılan cep telefonlarının 5607 sayılı Kanun'un 13 üncü maddesinin birinci fıkrası yollamasıyla 5237 sayılı Kanun'un 54 üncü maddesinin dördüncü fıkrası gereğince müsaderesine karar verilmesi gerekirken bu yönde hüküm tesis edilmemesi, hukuka aykırı bulunmuştur. V. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenlerle katılan ... İdaresi vekilinin temyiz istemleri yerinde görüldüğünden İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesinin, 07.07.2021 tarihli ve 2021/109 Esas, 2021/1847 Karar sayılı kararının 5271 sayılı Kanun’un 302 nci maddesinin ikinci fıkrası gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla BOZULMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304 üncü maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendi uyarınca İzmir Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.01.2023 tarihinde karar verildi. (K.D.) MUHALEFET ŞERHİ Dosyamızdaki somut olayda, Milas Kom Grup Amirliğince, Milas Sulh Ceza Mahkemesinden alınan arama kararıyla, sanığa ait işyerinde 5271 sayılı Kanun'un aramanın güvenirliliği ile ilgili 119/4. maddesinin “Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur” amir hükmüne aykırı olarak o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın arama yapıldığı ve 19 adet cep telefonu ele geçirildiği anlaşılmıştır. Sanık kollukta ve mahkemede vermiş olduğu ifadesinde telefonların kendisine ait olduğunu ikinci el olarak dükkânında sattığını, klonlamadığını kaçak olduklarını bilmediğini beyan ederek, telefonların kendisine ait olduğunu kabul etmiş ancak suçlamayı kabul etmemiştir. Yapılan yargılama sonucunda 5607 sayılı Kanuna muhalefet suçundan sanığın cezalandırılmasına karar verilmiş, istinaf incelemesinde ise aramanın hukuka uygun olmadığı gerekçesiyle sanığın beraatına karar verilmiştir. Dairemizde yapılan denetimde ise “usulüne göre alınmış bir arama kararı bulunan somut olayda, bu kararın infazı sırasında yapılan işlemlere yönelik bir itirazın olmadığı, sanığın arama sunucunda ele geçen eşyaların kendi iş yerinden ele geçirildiğine ve ele geçen kaçak eşyayı iş yerinde satışa arz ettiğine ilişkin açık ikrarının mevcut olduğu, arama işlemine ve arama yapılırken bir takım hakların ihlal edildiğine yönelik olarak sanıktan gelen herhangi bir yakınmanın bulunmadığı, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.06.2007 tarihli ve 2007/147 Esas, 2007/159 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere, “sırf arama sırasındaki şekle ilişkin bu koşulun ihlal edilmesine dayanılarak aramanın hukuka aykırı sayılamayacağı ve ele geçen delillerin de “hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delil” olarak nitelenemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır” şeklindeki kararı gereğince sanığın üzerine atılı suçtan mahkûmiyeti yerine, yerinde görülmeyen gerekçelerle beraatine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur” şeklindeki kararı da gözetilerek sanığın üzerine atılı suçtan mahkûmiyeti yerine yerinde görülmeyen gerekçelerle beraatine karar verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur.” gerekçesiyle çoğunluk görüşüyle kararın bozulmasına karar verilerek dosya mahalline gönderilmiştir. Delil, hâkimin maddi gerçeği ortaya koymak amacıyla kullandığı ispat araçlarının bütünüdür. Sanığın, tanığın ve 3. kişilerin açıklamaları, yazılı açıklamalar, ses veya görüntü kaydeden cihazların kayıtları delilleri oluşturmaktadır. Türk ceza muhakemesi hukukunda delil serbestisi ilkesi geçerli sayılmıştır. Ceza yargılamalarında her şey delil olarak kullanılabilmektedir. Bu temel düşünce gereği, hâkim ve savcı delilleri değerlendirme konusunda geniş bir hareket alanına sahiptir. Delillerin araştırılmasında ise hukuk devleti ilkeleri gereği serbestlikten söz edilememektedir. Delillerin tespiti bir takım sınırlar içinde yer almalıdır. Öncelikle bu sınırlar içinde delillerin hukuka uygun olarak elde edilmesi gerekmektedir. Deliller hukuka aykırı olarak elde edilmiş ise hâkim ve savcı bu delilleri değerlendirme dışında tutacaktır. Konuyla ilgili İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinde ve hukuk sistemimizde; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 12.maddesinde “Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.” Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 8. maddesinde “herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.” Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesinin “Mahremiyet hakkı” başlıklı 17. maddesinde; “1. Hiç kimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemez; onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamaz. 2. Herkes bu tür saldırılara veya müdahalelere karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahiptir.” Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 12. maddesinde ise; “Hiç kimse özel hayatı, ailesi meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.” Anayasanın “Özel Hayatın Gizliliği” başlıklı 20. maddesinde; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar." “Suç ve cezalara ilişkin esaslar” başlıklı 38. maddesinin 6.c fıkrası, “Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.” Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 217. maddesinin 2. fıkrasında “Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.” 206. maddesinin 2-a bendinde “Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse” reddolunur. Görüldüğü üzere, Anayasa’dan farklı olarak CMK’ da “kanuna aykırılık” tan değil “hukuka aykırılık” tan bahsedilerek Anayasa’ya nispetle geniş bir düzenleme getirilmiştir. “Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar” başlıklı 230/1-b maddesindeki düzenlemesine göre mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde “delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi” gerekir. “Hukuka kesin aykırılık hâlleri” başlıklı 289. maddesinin 1. fıkrasının (i) bendi uyarınca “hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması” halinde, “temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da hukuka kesin aykırılık var sayılır.” Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Dördüncü Kısım “Koruma Tedbirleri” Dördüncü Bölüm “Arama ve Elkoyma” başlıkları altında CMK’nun 116-134, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5-17. maddelerinde düzenlenmiş olan adli arama; Yönetmeliğin 5. maddesinde "bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemidir." şeklinde düzenlemeler bulunmaktadır. Arama başta özel hayatın gizliliği olmak üzere temel hak ve özgürlüklere önemli bir müdahale niteliğindedir. Bunun dışında aranan yer ve icra ediliş şekline göre aramanın konut dokunulmazlığına, kişi özgürlüğüne, seyahat özgürlüğüne ve vücut bütünlüğüne müdahale oluşturması da mümkündür. Bu nedenle gerek arama kararı verilmesi gerekse, aramanın icrası sıkı usul kurallarına bağlanmıştır.  Arama kolluk tarafından icra edilmekle birlikte hâkim veya Cumhuriyet savcısının her zaman aramaya katılıp nezaret etmesi de mümkündür. 5271 sayılı CMK’nun 119/4. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin bulundurulması zorunludur. Bu kişilere arama (işlem) tanığı denilmektedir.  Kanun koyucu "bulundurulur" demek suretiyle arama tanıklarının bulundurulmaları zorunluluğunu, “arama yapabilmek için” demek suretiyle de arama tanıkların aramanın başından sonuna kadar hazır bulundurulmaları gerektiğini vurgulamış, aramada tanıkların aramanın sonunda veya sadece bir kısmında hazır bulundurulmaları yeterli sayılmamıştır. Ancak aramaya engel olunduğu için zor kullanılmış veya aranılacak yere haber verilmeden baskın şeklinde girilmiş ise arama tanıkları güvenliğin sağlanmasından hemen sonra getirilebilirse de ancak aramaya tanıklar getirilmeden başlanamaz. Bu durumda düzenlenen tutanağa arama tanıklarının başlangıçta getirilmeme sebepleri ve hangi aşamada getirildikleri yazılmalıdır. Arama tanığı bulundurma zorunluluğu konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde yapılacak aramalar bakımından geçerlidir. Kanun koyucu bu yerlerin dokunulmazlığı ve özel hayatın gizliliği ilkesi bakımından taşıdığı önem nedeniyle arama koruma tedbirine maruz kalan kişilere teminat sağlamıştır.  Hâkim veya Cumhuriyet savcısının katılımıyla yapılan aramalarda hâkim ve savcının aramaya katılması yeterli bir güvence sayılmış, ayrıca dışarıdan arama tanığı hazır bulundurulmasına gerek görülmemiştir. CMK’nun 169. maddesi uyarınca her soruşturma işlemi tutanağa bağlanır. Tutanak, adlî kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkimi ile hazır bulunan zabıt kâtibi tarafından imza edilir. Arama da bir soruşturma işlemi olduğuna göre, hâkim ve Cumhuriyet savcısı tarafından yapılan aramalarda hâkim ve savcıların yanlarında zabıt kâtibi de bulunacaktır. Aramanın icra edilmesi sırasında doğabilecek muhtemel sorunlar ile elde edilebilecek delillerin güvenilirliğine ilişkin doğabilecek şüphelerin giderilmesi yönünden CMK’nun 119/4. maddesindeki düzenleme özel bir önem arz etmektedir. Kanun koyucu tarafından kollukça yapılan aramalarda arama tanığı bulundurma zorunluğunun kabul edilme sebebi ileride doğabilecek iddiaların, aslında orada olmayan delillerin görevlilerce yerleştirildiği gibi uygulamada sıklıkla karşılaşılan suçlamaların önüne geçmek ve böylece aramanın her türlü şüpheden uzak bir şekilde yapılmasını ve arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliğini sağlamaktır. Gerçekten de arama sonunda aramaya maruz kalan kişilerle aramayı yapan kolluğun aramanın hukuka uygunluğu, ele geçen delillerin varlığı ve ele geçiriliş biçimleri bakımından uyuşmazlığa düşmesi her zaman mümkündür. Hâkim ve savcıların hazır bulunmadığı aramalarda arama tanığı hazır bulundurulmaz ise bu uyuşmazlıklar nedeniyle arama işlemi ve ele geçen deliller üzerinde oluşan şüphenin giderilebilmesi için tanıklığına başvurulabilecek aynı zamanda arama faaliyetinde görev almış sorumlu kolluk görevlileri dışında kimse kalmayacak ve bu durum yargılama sırasında arama sonucunda elde edilen delillerin güvenilirliği üzerindeki tartışmaların sürüp gitmesine neden olabilecektir. Arama tanıkları ancak kanunda belirtilen o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan kişiler olabilir. Her halükarda başka bir birimde çalışsa bile kolluk görevlileri arasından arama tanığı seçilemez. (Veli Özer Özbek, Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012; Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999)  CMK’nun 119/4. maddesine aykırı davranılarak kolluk tarafından konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama tanığı bulundurmadan yapılan aramalarda ele geçen delillerin hukuki niteliği ve hükme esas alınıp alınamayacağı Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.06.2007 tarihli ve 147-159 ve 13.03.2012 tarihli 278-96 sayılı kararlarında tartışılmış, her iki kararda da; sırf arama sırasındaki şekle ilişkin bu koşulun ihlal edilmesine dayanılarak aramanın hukuka aykırı sayılamayacağı ve ele geçen delillerin de “hukuka aykırı biçimde elde edilmiş delil” olarak nitelenemeyeceği sonucuna ulaşılmıştır. Ancak bu kararlardan sonra, Anayasa Mahkemesi Birinci Bölümünce başvurucunun konutunda arama tanıkları hazır bulundurulmadan yapılan bir aramada ele geçen delillerin hükme esas alınması ile ilgili bir olayda verilen 19.11.2014 tarihli 2013/6183 numaralı Bireysel Başvuru kararında; “Belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme yetkisi kural olarak yargılamayı yürüten mahkemeye ait olmakla birlikte, somut olayda, koruma tedbiri niteliğindeki arama kararının icrasının hukuka aykırı şekilde gerçekleştirilmesi ile elde edilen delillerin tek ve belirleyici delil olarak kullanılmasının bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyetini zedelediği ve aramanın icrasındaki "kanuna aykırılığın" yargılamanın bütünü yönünden adil yargılanma hakkını ihlal eder nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır. Bu sebeplerle başvurucunun Anayasanın 36. maddesinde güvence altına adil yargılanma hakkını ihlal edildiğine karar verilmesi…” gerektiğini belirtmiştir. Hukukçular tarafından hukuka aykırı yöntemlerle elde edilmiş delillerin kullanılıp kullanılamayacağına dair teoriler ileri sürülmüştür. Bu konuyla ilgili “Zehirli ağacın meyvesi de zehirlidir.” düşüncesi ilk kez Amerikan Yüksek Mahkemesi hâkimi Frankfurter tarafından kullanılmıştır. Bu düşünce, hukuka aykırı delillerin uzak etkisi veya Anglosakson hukuk sistemindeki  “zehirli ağacın meyvesi” olarak adlandırılmıştır. Bu görüş hem Türk hukuk sistemini hem de Kıta Avrupası ülkelerinde ceza muhakemesi hukuku doktrin ve uygulayıcıları önemli şekilde etkilemiştir. Delilerin elde edilmesinden evvel, delillere ulaşma yolunda hukuka aykırı olarak yapılan muameleler neticesinde, ortaya bir delil çıkması halinde bunun hukuka uygunluğu tartışma konusu yapılması gerekmektedir. Hukuka aykırı olarak elde edilmiş bir delil neticesinde, hukuka uygun olarak elde edilen diğer delillerin muhakeme sırasında kullanılıp kullanılmayacağı, vuzuha kavuşturulması gerekli hukuki bir mesele olarak ortaya çıkacaktır. Olayın başlangıcında suçun ortaya çıkarılmasına sebep olan delil hukuka aykırı olarak elde edilerek, hukuka aykırı olarak ortaya çıkartılan bu delil kullanılarak ikinci bir delil elde edilmiş ise bu delil hükümde kullanılabilecekmidir. Uygulayıcılar ve doktrin tarafından tartışılan ve tartışılması gereken husus hukuka aykırı olarak elde edilen delilin ne olacağı meselesidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi incelediği kararlarında, bariz bir şekilde keyfi olmadıkça, belirli bir delil türünün, iç hukuk açısından hukuka aykırı olarak elde edilmiş deliller de dâhil olmak üzere, kabul edilebilir olup olmadığına veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin kendi görevi olmadığını ifade etmekte ve delillerin elde edilme yöntemi de dâhil olmak üzere, yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığını, Sözleşmedeki bir hakkın ihlali söz konusu ise tespit edilen ihlalin niteliğini inceleme konusu yaptığını, konunun milli hukuk çerçevesinde çözülmesi gerektiğini beyan etmektedir. Mahkeme delillerin değerlendirilmesi noktasında, hukuka aykırılıktan ziyade sözleşmeye aykırılık ve yargılamanın adilliği ve sözleşmeye her aykırılığın yargılamanın adil olmadığı sonucunu kendiliğinden doğurmayacağını, delillerin elde edilme şekli de dâhil olmak üzere yargılamanın bir bütün olarak adil olup olmadığı üzerinde durmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesiyle teminat altına alınan hakların korunması ve hayata geçirilmesi evvelemirde üye devletlerin sorumluluğu altındadır. Sözleşme metni ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları erişilmeye çalışılan nihai hedefler şeklinde düşünülmemelidir. Mihenk noktası olarak sadece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin vermiş olduğu kararların dikkate alınması durumunda kişilerin hak ve hukuklarının korunması yetersiz kalınacağı bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. Hülasa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları takip edilmekle birlikte hukuk sistemimizde var olan ve kişilerin hak ve hukukunu korumada yeterli olan düzenlemeleri cihanşümul hukuk kaideleri ile bir bütün olarak yoğurarak mahkemelerimiz tarafından hukuka uygun kararlar oluşturulabileceği muhakkaktır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25.11.2014 tarihli ve 2014/166-514 sayılı kararında, hukuka aykırı olarak yapıldığı kabul edilen aramada elde edilen maddi delil dışındaki diğer delillerin, somut olayda ikrarın mahkûmiyet için yeterli olup olmadığı hususu tartışılarak: “Hukuka uygun olmayan arama işlemi sonucunda ele geçen delillerin hükme esas alınamayacağının belirlendiği olayda; arama işleminin hukuka aykırı yapılması nedeniyle ele geçirilen ruhsatsız tabancanın hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş olmasından dolayı hükme esas alınmayacağı, başkaca maddi delillerle desteklenmeyen ikrara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulması usul ve kanuna aykırıdır.” şeklinde karar vererek hukuka aykırı delillerin uzak etkisini kabul etmiş, hukuka aykırı olarak elde edilmiş ilk delil yoluyla elde edilen ikinci delilin hükme esas alınamayacağını kabul etmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 28.04.2015 tarihli ve 2013/464 Esas, 2015/132 Karar sayılı kararında “kolluk tarafından aramanın 5271 sayılı CMK’nun aramanın güvenirliliği ile ilgili 119/4. maddesinin “Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur” amir hükmüne aykırı olarak o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle icrası bakımından hukuka aykırı olduğu ve arama sonucu elde edilen suça konu mermilerin hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş delil niteliğinde bulunduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Bu itibarla, hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen arama işleminde elde edilen delilin ve buna ilişkin düzenlenen tutanağın, yerel mahkemece hükme esas alınmasında ve Özel Dairece de bu hükmün onanmasında isabet bulunmamaktadır. Yapılan arama işleminin icrası bakımından hukuka aykırı olduğu kabul edildikten sonra, hukuka aykırı aramada elde edilen maddi delil dışındaki diğer delillerin somut olayda mahkûmiyet için yeterli olup olmadığına gelince; Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada; “suçsuzluk” ya da “masumiyet karinesi” olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; “in dubio pro reo” olarak ifade edilen “şüpheden sanık yararlanır” ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi bakımından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte hukuka uygun olarak elde edilmiş delillerle ispat edilebilmesidir. Bu itibarla, hukuka uygun olmayan arama işlemi sonucunda ele geçen delillerin hükme esas alınamayacağının belirlendiği olayda; sanığın tüm aşamalarda suçlamayı, aramada ele geçen şeylerin varlığını ve zilyetliğini kabul etmediği de gözetildiğinde dosyadaki hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller değerlendirme dışı tutulduğunda sanığın cezalandırılmasına yeterli delil bulunmamaktadır.  Sonuç olarak; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün sanık hakkında yapılan arama işlemi hukuka aykırı olup bu arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı, dosyadaki hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen deliller değerlendirme dışı tutulduğunda ise sanığın cezalandırılması yeterli başkaca delil bulunmadığı gözetilmeden beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.” şeklinde karar vererek hukuka aykırı elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağını kabul etmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 06.02.2020 tarihli ve 2016/18-1146 Esas, 2020/68 Karar sayılı kararında ise; “5271 sayılı CMK'nın 119/4. maddesinin "Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde arama yapabilmek için o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi bulundurulur" açık, amir hükmüne aykırı olarak aramanın, o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişi hazır bulundurulmaksızın yapılması nedeniyle icrası bakımından hukuka aykırı olduğu ve bu arama  işlemi  sırasında ele geçirilen delillerin de hukuka aykırı yöntemle elde edilmiş olduğu, 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinde hâkimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceğinin hüküm altına alındığı, anılan Kanun’un 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde de ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması hâlinde reddolunacağının ifade edilerek hukuka uygun elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınmayacağının açıklandığı hususları karşısında arama işleminin ve bu işlem sonucunda elde edilen ve Yerel Mahkemece mahkûmiyet hükmüne esas alınan delillerin de “hukuka aykırı olarak elde edilmiş delil” olduklarının kabulü gerekir.” şeklinde karar vererek hukuka aykırı elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağını kabul etmiştir. Anayasanın ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun delil yasaklarına dair hükümleri, hukuk devleti temel düşüncesiyle, mağdur haklarıyla, devletin etkili soruşturma ve kovuşturma yapma ve uyuşmazlıkları adil, etkin ve süratli bir şekilde çözüme ulaştırmak yönündeki yükümlülükleriyle birlikte, hukuka aykırı delillerin değerlendirilme yasağı düşüncesi iki temel husus üzerinde şekillenmektedir. Vatandaşların hukuki güvenliğini sağlamak ve zabıtanın hukuka uygun çalışmasını temin etmek. Hukuka aykırı delillerin kullanılması ve hükme esas alınması halinde, vatandaşların hukuki güvenliği söz konusu olamayacaktır, dolayısıyla insan hakları ve hukuk devleti kavramlarından bahsedilemeyecektir. Bu sebeple, insan hakları ve hukuk devleti düşüncesinin özümsenmesi için hukuka aykırı delillerin değerlendirilmesi yasağı vazgeçilmez bir temel düşünce olarak karşımıza çıkmaktadır. Zabıtanın delil toplaması sırasında hukuk kurallarına riayet etmemesi ve hukuka aykırı elde edilen bu delillerin karara esas alınması halinde zabıtanın keyfiliğinin önüne geçilmesi imkânı da kalmayacaktır.  Arama işlemi Kanun’un imkân verdiği usullere uygun olarak gerçekleştirilmemişse, suçun maddi unsuru olan ancak hukuka aykırı olarak elde edilen bu deliller sanığa gösterilip, buna karşı diyecekleri sorularak alınan ifadesinin dış müdahaleler olmaksızın, serbest iradeye dayanılarak yapıldığının kabul edilmesi mümkün olmayacaktır. Sanığın talep etmesine veya zorunlu müdafi bulunmasının yasal gereklilik olmasına rağmen, müdafi atanmaksızın ya da yasal hakları hatırlatılmadan alınan savunması hukuka uygun olmayacağından, suçunu ikrar etmesi halinde bile delil olarak değerlendirilemeyecektir. Aynı şekilde hukuka aykırı olarak elde edilip, “delil” olma özelliği bulunmayan suç eşyası, suçun sübutuna en büyük delil olarak sanığa gösterilerek alınan “ikrarı” serbest iradeye dayalı sayılamayacağından, hukuk nezdinde bir kıymet atfedilemeyecektir. Usulsüz olarak gerçekleştirilen arama ve el koyma işlemleri sonucunda elde edilen suçun konusu ve maddi unsuru olan eşya ele geçmeden yapılacak savunma ile ele geçirildikten sonra yapılacak savunmanın muhtemelen aynı olmayacağı düşünülmelidir. Zabıta, Cumhuriyet Savcısı veya Hâkim, hukuka aykırı olarak elde edildiğini belirterek, suça konu eşya ele geçmemiş gibi sanıktan ifade vermesini istemeleri halinde, sanığın aynı şekilde suçunu ikrar etmeyeceği kuvvetle muhtemeldir. Velev ki sanık suçun maddi unsuru ortada yokken ikrarda bulunsa, sanığın bu ikrarı soyut kalacağından, mahkûmiyetine yeterli delil olarak kabul edilemeyecektir. Sanığın aleyhine, hukuka aykırı olarak elde edilen delilden sonra alınan ikrarından yola çıkılarak, sanığın bu itiraflarının mahkûmiyetine yeterli ve geçerli kabul edilmesi hukuka uygun değildir. Sanığın ifadesinin, sorgusunun ve savunmasının alındığı aşamalarda, hukuk kurallarına uyulmaksızın yapılan haksız arama sonucu, suç eşyasının ele geçirildiğine ilişkin düzenlenen tutanakların önüne konulması ve böylece bu suçlamadan kurtulma imkânının kalmadığını düşüncesine kapılan sanığın, psikolojik baskı altında yapmış olduğu açıklamaların itiraf kabul edilmesi mümkün olmayacaktır. Sanığın hissettiği bu psikolojik baskı ve sıkışmışlık, CMK 148. maddesinde “Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz” şeklinde düzenlenen ve yasak yöntemler sayıldıktan sonra “gibi” kelimesi kullanılarak bu sayılanlara benzer yöntemler kullanılmak suretiyle elde edilen itiraf ve ikrarın hukuk sistemimizdeki düzenlemelere göre kabul görmesi mümkün görünmemektedir. Polis kimliğinin gösterilmesiyle devlet gücünün kullanılması ve bu durum karşısında haklarının ne olduğunu muhtemelen bilmeyen veya haksız muameleye direnemeyen, ruhsal müdahaleye maruz kalan sanıktan, hukuka aykırı arama ile delil elde edilmesi ve bu olaya dair tutulan tutanakların yapılan her işlem sırasında kendisine gösterilerek, psikolojik baskı altına alınmak suretiyle alınan ikrarının, ifade alma ve sorguda yasak usuller arasında sayılacağı, gerçek manada bir ikrar olduğundan söz edilemeyeceği aşikârdır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin delillerin kabul edilebilirliğinin taraf devletlerin milli hukuk sistemlerine göre incelenmesi gerektiğini kabulüne binaen, iç hukuk düzenimizde yer almakta olan CMK 206/2-a, CMK 217/2, Anayasa 38/6, CMK 230/1-b maddelerindeki düzenlemeler karşısında, hukuk sistemimizde katı bir şekilde hukuka aykırı yollarla elde edilen delillerin mutlak değerlendirme yasağına tabii tutulmak sureti ile hükme esas alınmamalarının kabul edilmesinin artık bir zorunluluk olduğu açıktır. Aksinin düşünülmesi halinde, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun Dördüncü Kısım “Koruma Tedbirleri” Dördüncü Bölüm “Arama ve Elkoyma” başlıkları altında 116 ila 134. maddeleri, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5 ila 17. maddelerinde düzenlenmiş olan adli aramada uyulacak kaidelere dair düzenlemeler anlamını kaybedecek, delilin elde edilmesinde yapılacak hukuka veya kanuna aykırılığın önemli veya önemsiz, mutlak veya nispi bir hakkı ihlal etmesi gibi ayrımlar yapılması gerekecektir. Delil kanunda kabul edilen usul hükümlerinin tümü uygulanarak elde edilmelidir. Aksi takdirde, delil elde eden soruşturma ve kovuşturma organlarının bir kısım kanun hükümlerini önemsiz, ihmal edilebilir, ihlali mutlak hakları zedelemeyen gibi ayrımlara tabi tutarak uygulamaması hali söz konusu olur ki, bu durum bir takım kanun hükümlerinin uygulamada yürürlükte kaldırılması sonucunu doğuracak, arama sırasında arama tanıklarının hazır bulundurulmasına ilişkin hükümlerin hiçbir uygulama alanı kalmayacaktır. Arama tanıkları olmasalar da olur şeklinde kabul edilecek bir ayrıntı haline getirilecektir. Uygulamanın bu şekilde yerleşmesi halinde CMK’nın arama tanıklarını düzenleyen hükmü fiilen yürürlükten kalkmış olacak, kişilerin hak ve hukuklarının korunmasında zafiyet oluşacak, hukuk devleti kurallarından ziyade polis devleti kuralları uygulamaya esas olacak, zabıtanın keyfi uygulamalarının denetlenmesi imkânı ortadan kalkacaktır. Hukuk sistemimiz, kolluğun gayrı kanuni uygulamalarını yargılama faaliyeti içerisinde meşru zemine oturtmaya çalışmakla meşgul olacaktır. Evrensel hukuk kaideleri ve iç hukukumuzda bulunan kişilerin hak ve hukuklarını korumak üzere oluşturulmuş bütün düzenlemelerin muradının bu olmayacağı bir hakikattir. Yukarıda tafsilatlı olarak açıkladığım sebeplerle temyiz isteminin esastan reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun görüşüne iştirak edemiyorum. 26.01.2023

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Muhakemesi Hukuku

Hakkında arama işlemi uygulanan kimsenin avukatının aramada hazır bulunması engellenebilir mi?

A) Evet, soruşturmanın gizliliği varsa.
B) Evet, savcı yasaklarsa.
C) Hayır, engellenemez.
D) Evet, hakim kararıyla.
E) Evet, kolluk amiri kararıyla.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol