Türk Borçlar Kanunu 510. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
MADDE 510- Vekâlet veren, vekâletin gereği gibi ifası için vekilin yaptığı giderleri ve verdiği avansları faiziyle birlikte ödemek ve yüklendiği borçlardan onu kurtarmakla yükümlüdür.
Vekil, vekâletin ifası sebebiyle uğradığı zararın giderilmesini vekâlet verenden isteyebilir. Ancak vekâlet veren, kusuru bulunmadığını ispat ederek bu sorumluluktan kurtulabilir.
IV. Birlikte vekâlet verenlerin ve birlikte vekillerin sorumluluğu
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
88 karar eşleşti
3. Hukuk Dairesi, 2023/4559 E., 2024/3019 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK'nın 510 uncu maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.
3. Hukuk Dairesi 2023/4559 E. , 2024/3019 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2021/353 E., 2023/271 K.
Taraflar arasındaki hekim hatasından kaynaklı maddi ve manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Mahkemece bozmaya uyularak davanın reddine karar verilmiştir.
Mahkeme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili; müvekkilinin 25.04.2010 tarihinde davalı şirketin işlettiği ... Hastanesinde davalı Dr. ... tarafından "çok parçalı kırık ve ayak bileğinde çıkık" nedenleri ile ameliyat edildiğini ve 28.04.2010 tarihinde taburcu edildiğini, 26.06.2010 tarihinde yapılan muayenede müvekkilinin ağrılarının olduğunu bildirmesine rağmen her şeyin normal olduğunun ve ayağında ağrıların olmasının doğal olduğunun belirtildiğini, 07.02.2011 tarihinde ağrıların tahammül edilemez hale geldiğinden yeniden röntgenlerinin çekildiğini ve kendisine ayağının dondurulma ihtimalinin olduğunun söylendiğini, davalı hastaneye karşı güvenini yitiren müvekkilinin başka bir hastanede ameliyat olduğunu ve ayağının sabitlendiğini, yapılan yanlış ve eksik tedavi nedeni ile müvekkilinin ayağındaki vidalardan bir kısmının müvekkilinin bacağında eğilerek kullanılma amacını yitirdiğini, zamanında yapılamayan, yanlış ve eksik tedavi nedeni ile davalı tarafın kusurlu olduğunu belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00 TL maddi tazminat ile müvekkilinin çektiği acıların tazmini için talep edilen 70.000,00 TL manevi tazminatın 25.04.2010 tarihinden itibaren işleyecek faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalılar vekili; hastanın 6 aylık bir süreçte tedavi ve kontrole gelmediğini, davacı tarafından ayak bileğine baskı uygulandığını, müvekkilinin yapmış olduğu tıbbi tedavi ile hastanın ayağının sabitlenmesi işleminin arasında illiyet bağının bulunmadığını, müvekkilinin mesleki sorumluluklarına uygun olarak tanı ve tedavi işlemlerini yaptığını, ancak hastanın tedaviyi yarım bıraktığını, tazminat taleplerinin çok fahiş olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.
III. MAHKEME KARARI
Mahkemece, Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 21.01.2013 tarihli raporu denetime elverişli bulunmakla, davacının tedavi sürecinde ve sonrasında davalıların bir kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ
A. Birinci Bozma Kararı
1. Mahkeme kararına karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 27.10.2014 tarihli ve 2014/10592 E., 2014/32977 K. sayılı ilamıyla; davalı doktorun savunmasında, hastanın ayağındaki vidanın çıkarılmasından sonra belirli sürelerle kontrole gelmesi ve uyacağı kurallara ilişkin bilgilendirdiği iddia edilerek, bu kurallara uyulmaması nedeniyle davacının ayağındaki arazın ortaya çıktığı ifade edildiği, bu süreçteki hastanın kontrole gelmesinin önemine dikkat çekildiği, bu itibarla davacıya ameliyat sonrası bakım sürecinde gerekli uyarıların yapılarak, hangi sıklıkla kontrole gelmesi konusunda uyarıldığı hususunu davalı tarafların tedavi sürecinde düzenledikleri tedavi evraklarına dayalı olarak ispat etmeleri gerektiği, Mahkemece öncelikle davacının tedavisi sürecinde davalı hastanede çalışan hekim ve yardımcı sağlık personelleri tarafından el yazısı ile düzenlenen hasta takip formu ve diğer tedavi evraklarının celbi sağlanarak, bu bilgi ve belgeler ile tüm dosya kapsamına göre hastanın ameliyat ve ameliyat sonrası bakım sürecinde yapılan işlemlere ilişkin olarak kusur durumunun tespiti amacıyla üniversite hastanelerinin ilgili ortopedi ve travmatoloji bilim dalında uzman hekimlerden oluşan bilirkişi heyeti oluşturularak alınacak rapor sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken,yazılı şekilde eksik incelemeye dayalı olarak hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle, kararın bozulmasına karar verilmiştir.
B. İkinci Bozma Kararı
1. Bozmaya uyan Mahkemece; Adli Tıp Kurumu 3. İhtisas Kurulunun 21.01.2013 tarihli raporu, yine bozma ilamından sonra alınan üçlü bilirkişi kurulu raporundan davacının tedavi sürecinde ve sonrasında davalıların bir kusurunun bulunmadığı, davacıya yapılan tedavinin bilimsel olarak tam ve yeterli olduğu gerekçesiyle davanın reddine dair verilen karara karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
2. Dairemizin 05.10.2020 tarihli ve 2020/4707 E., 2020/5299 K. sayılı ilamıyla; hastane tarafından gönderilen tedavi evraklarında davacıya vidanın çıkarılmasından sonra hangi sürelerle kontrole gelmesi ve bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmenin yapılıp yapılmadığına dair bir inceleme yapılmadığı, yine vidanın çıkarılması sırasında kırığın kaynamadığının tespiti imkanı olup olmadığı konularında herhangi bir değerlendirme yapılmadığı ve raporun bu haliyle taraf ve Yargıtay denetime elverişli olmadığı, bozma ilamına uyulması halinde, bozma doğrultusunda taraflar lehine usuli kazanılmış hak doğacağı, bu aşamadan sonra bozmanın gereklerinin yerine getirilmesi zorunlu olduğu, bu durumda Mahkemece hastane tarafından gönderilen tedavi evraklarında davacıya vidanın çıkarılmasından sonra hangi sürelerle kontrole gelmesi ve bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmenin yapılıp yapılmadığı, yine vidanın çıkarılması sırasında kırığın kaynamadığının tespiti imkanı olup olmadığı ve kusur durumunun tespiti amacıyla tüm dosya kapsamına göre üniversite hastanelerinin ilgili ortopedi ve travmatoloji bilim dalında uzman hekimlerden oluşan bilirkişi heyetinden nedenlerini açıklayıcı, taraf, Mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli ve bozmada belirtilen hususları açıklayıcı rapor alınarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, bu yön göz ardı edilerek eksik incelemeye dayalı yazılı şekilde hüküm kurulmuş olmasının usul ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle kararın bozulmasına karar verilmiştir.
C. Mahkemece Bozmaya Uyularak Verilen Karar
Mahkemenin ilam başlığında tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; davacının tedavi sürecinde ve sonrasında davalıların bir kusurunun bulunmadığı, davacıya yapılan tedavinin bilimsel olarak tam ve yeterli olduğu, kırık tedavisi sonrasında konulan tibia ve fibula kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayan vidanın çıkarılması sırasında (16 Temmuz 2010) kırığın kaynamaması radyoloji yardımlı (skopi altında) muayene ile patolojik hareketin görülmesi halinde şüphelenebilinir olduğu, ancak tespit ve zayıflama meydana getirdiği dikkate alındığında vidanın çıkarılması sırasında kırığın kaynamadığının tam ve kesin olarak yapılamayabileceği, bu yüzden hastanın kontrol ve takibi gerektiği, vidanın 3 ay süre ile tutulmuş olmasının cerrahi tedavisinin bilimsel olarak tam ve uygun şekilde yapılmış olduğu ve vidanın çıkartıldığı sırada herhangi bir kusur görülmediği, 16.07.2010 tarihinde yapılan ameliyat nedeniyle davacının Anestezi Uygulamaları İçin Bilgilendirme Onam Formunu, Bilgilendirme ve Onay Formunu, Hasta Yatış Formunu ve taahhütnameyi imzaladığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuran
Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; Yargıtay kararları doğrultusunda müvekkiline 16 Temmuzdan sonra yapması gerekenler ve hangi sürelerde kontrole geleceğine dair bilgilendirme yapılmadığı dosya kapsamında bilirkişi raporu ile ispatlandığını, müvekkilinin ayağındaki vidanın çıkarılmasından sonra takibinin yapılması gerektiğinin, ancak bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere bu takibin yapılmadığının açıkça anlaşıldığını, doktorun takip yapmadığı için kırığın kaynayıp kaynamadığını tespit edemediğini, kusur olmadığı belirlemesinin hatalı olduğunu, tedavi sürecinin bir bütün olduğunu ve bilirkişi raporunun yetersiz olduğunu ileri sürerek; kararın bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, hekim hatasından kaynaklı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanun'un 502 ve devamı maddeleri,
2. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) "Bilirkişiye başvurulmasını gerektiren hâller" başlıklı 266 ncı maddesinin birinci fıkrası.
3. Değerlendirme
1. Davanın temeli vekalet sözleşmesidir. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanun'un 502 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.)
2. Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (TBK'nın 400 üncü maddesi). O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir.
3. Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK'nın 510 uncu maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Aynı hususlar adam çalıştıran sıfatı ile doktorun görev yaptığı sağlık kuruluşları için de geçerlidir.
4. Dava dosyasının incelenmesinde; davalı doktorun savunmasında, hastanın ayağındaki vidanın çıkarılmasından sonra belirli sürelerle kontrole gelmesi ve uyacağı kurallara ilişkin bilgilendirdiği iddia edilerek, bu kurallara uyulmaması nedeniyle davacının ayağındaki arazın ortaya çıktığını ifade ettiği ve bu durumun bozma sonrası aldırılan 12.09.2022 tarihli bilirkişi raporunda; ise "......'in ayak bileği kırık tedavisi sonrasında kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayan vidanın çıkarılması sonrasında (16 Temmuz 2010 tarihinden sonra); bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmenin yapılıp yapılmadığına yönelik dosyada yazılı bir belge görülemediği, ...'in ayak bileği kırık tedavisi sonrasında konan tibia ile fibula kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayan vidanın çıkarılması sırasında (16 Temmuz 2010 tarihinde) kırığın kaynamaması radyoloji yardımlı (skopi altında) muayene ile patolojik hareketin görülmesi ile şüphelenilebileceği, ...'in ayak bileği kırık tedavisi sonrasında konan tibia ile fibula kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayan vidanın 16 Temmuz 2010 tarihinde çıkarılması değerlendirildiğinde, 25 Nisan 2010 tarihinde konan bu vidanın 3 ay süre ile tutulduğu ve bu sürenin cerrahi tedavisinin bilimsel olarak tam ve uygun şekilde yapılmış olduğu, cerrahi tedavinin dosya üzerinden değerlendirilmesinde kusur saptanamadığı..." ve yine 29.03.2023 tarihli ek bilirkişi raporunda da "......'in ayak bileği kırık tedavisi sonrasında konan tibia ile fibula kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayan vidanın çıkarılması sonrasında (16 Temmuz 2010 tarihinden sonra) hangi sürelerle kontrole gelmesine yönelik ve bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmeye ait dosyada yeni yazılı bir belge görülemediği, ...'in ayak bileği kırık tedavisi sonrasında konan tibia ile fibula kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayan vidanın çıkarılması sırasında (16 Temmuz 2010 tarihinde) kırığın kaynamaması radyoloji yardımlı (skopi altında) muayene ile patolojik hareketin görülmesi halinde şüphelenebilineceği, ancak tespit materyalinin de kemikte oluşturduğu bir etki ve zayıflama meydana getirdiği unutulmaması gerektiği, vidanın çıkarılması sırasında; kırığın kaynamadığının tespiti tam ve kesin olarak yapılamayabileceği, bu yüzden bir süre daha hastanın kontrol ile takibi gerektiği, ...'in ayak bileği kırık tedavisi sonrasında konan tibia ile fibula kemiklerinin tespit materyali üzerinden birbirine bağlayıcı vidanın 16 Temmuz 2010 tarihinde çıkarılması değerlendirildiğinde, 25 Nisan 2010 tarihinde konan bu vidanın 3 ay süre ile tutulduğu ve bu sürenin cerrahi tedavisinin bilimsel olarak tam ve uygun şekilde yapılmış olduğu ve vidanın çıkarıldığı sırada herhangi bir kusur görülmediği..." şeklinde belirtilmiştir.
5. Bilirkişi raporlarının ve dosya kapsamında yer alan bilgilerin değerlendirilmesinde; 16 Temmuz 2010 tarihinde Fibula tespit plağının alt (distal) tarafta (ayak bileğinden diz eklemine doğru) 3. delikten Fiblila ile Tibia arasına uygulanan sindesmoz vidası lokal anestezi altında çıkarıltılmasından sonraki hangi sürelerle kontrole gelmesi ve bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmenin yapıldığının davalı tarafça iddia edilmesine rağmen ispat edilemediği, vidanın çıkarılması sonrasında hangi sürelerle kontrole gelmesine yönelik ve bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmeye ait dosyada yazılı bir belge görülemediğinin, vidanın çıkarılması sırasında kırığın kaynamadığının tespiti tam ve kesin olarak yapılamayabileceğinin ve bu yüzden bir süre daha hastanın kontrol ile takibi gerektiğinin bilirkişi raporunda açıkça belirtildiği, davalıların davacı tarafı yeterince aydınlatmamış olmasının da kusur olduğu ve hekimin hafif kusurlarından da sorumlu olduğu gözetilmemiştir.
6. O halde Mahkemece; 16 Temmuz 2010 tarihinde Fibula tespit plağının alt (distal) tarafta (ayak bileğinden diz eklemine doğru) 3. delikten Fiblila ile Tibia arasına uygulanan sindesmoz vidası lokal anestezi altında çıkarıltılmasından sonraki hangi sürelerle kontrole gelmesi ve bu süreçte neler yapması gerektiğine ilişkin gerekli bilgilendirmenin yapıldığının davalı tarafça ispat edilemediği gözetilerek davalıların hafif kusurlarından da sorumlu olacağı değerlendirilip davacının maddi ve manevi tazminat talepleri hakkında karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile davalılara kusur atfedilmemesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Mahkeme kararının 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 428 inci maddesi gereğince davacı yararına BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine,
6100 sayılı Kanun’un Geçici 3 üncü maddesi atfıyla 1086 sayılı Kanun’un 440 ıncı maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,
14.10.2024 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
Diğer kararlar (4)
3. Hukuk Dairesi, 2023/333 E., 2023/1639 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSamsun Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK'nın 510 uncu maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.
3. Hukuk Dairesi 2023/333 E. , 2023/1639 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Samsun Bölge Adliye Mahkemesi 5. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/1376 E., 2022/1588 K.
DAVA TARİHİ : 30.05.2018
KARAR : Davanın reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : Çorum Tüketici Mahkemesi
SAYISI : 2018/225 E., 2022/218 K.
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunu esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı; 15.12.2017 tarihinde şiddetli bel ve sağ bacak ağrısı şikayetleriyle Çorum Özel Hastanesinde çalışan davalı Dr. ...'ya başvurması neticesinde yapılan muyane sonucu "lumbar ve diğer intervertebral disk bozuklukları, radikülopati ile" tanısı konulduğunu, 15.12.2017 tarihinde beyin cerrahi kliniğine yatışının yapıldığını, doktor ... tarafından ameliyat edildiğini, 16.12.2017 tarihinde de taburcu edildiğini, ameliyat sonrası yaşadığı şiddetli ağrıları nedeniyle doktor tarafından yeşil reçeteli ilaçlar reçete edildiğini, görüşmeleri esnasında defaten ağrılarını dindireceği ifade edilerek içeriği ve etkisi bilinmeyen birtakım ilaçların elden verildiğini, ameliyat sonrası artan şikayetlerini davalı doktora bildirdiğini ancak doktorun bu tip ameliyatlardan sonra iyileşme sürecinin biraz zaman alabileceğini, bu nedenle herhangi bir tıbbi müdahaleye gerek olmadığını belirttiğini, başka hekimlere muayene olması sonucu ameliyatının hatalı yapıldığını, bu nedenle fıtığa yeniden müdahale yapılmazsa bu durumun geçmeyeceğini, felce bile sebebiyet verebileceğinin bildirildiğini, bunun üzerine doktor ...'ya tekrardan başvurması üzerine, davalı doktorun ameliyatta hiçbir hata olmadığı ve halen iyileşmesinin uzun sürdüğü yönünde kendisini oyalamaya yönelik beyanlarda bulunduğunu, bunun üzerine son çare olarak İstanbulda bulunan Özel ...Hastanesinde 09.01.2018 tarihinde yeniden ameliyat olduğunu, yapılan bu ikinci ameliyat sırasında daha önce geçirdiği ameliyatta yapılması gerekenlerin yapıldığını, ancak bu ameliyat sonrasında enfeksiyon kaptığını, bel ve ayak ağrıları tam anlamıyla düzelmediği gibi yara ve vücudunda oluşan enfeksiyondan ötürü tedavi gördüğünü ve yatağa bağımlı hale geldiğini, yurt dışında temizlik işinde bedeni gücünü kullanarak geçimini sağladığını, bu nedenlerle Çorum Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğunu belirterek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 300.000 TL manevi ve 300.000 TL maddi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsilini istemiştir.
II. CEVAP
Davalılardan Çorum Sağlık Hiz. Yatırım A.Ş vekili; davacının şikâyetlerine ilişkin tüm muayene, tedavi ve operasyonda davalı müvekkil hastaneye ve doktora yüklenebilecek bir kusur veya ihmalin söz konusu olmadığını, tedavi sürecine ilişkin tüm işlemlerin tıp biliminin gereklerine, ilme, fenne uygun olarak azami dikkat ve ihtimamla yapıldığını, tedavi sonrası süreçte davacıda ortaya çıkan bir rahatsızlık, bedensel çalışma gücü kaybı veya azalması durumu varsa bile bu durumun doktor hatası, ihmali veya yanlış tedavisi ile doğrudan veya dolaylı ilişkilendirilebilecek bir durum olmadığını, kaldı ki tüm operasyon ve tedavilerin bünyesinde belli riskleri taşıdığını veya komplikasyon içerebildiğini, son dönemde ülke genelinde kötü niyetli bir kısım hasta ve yakınlarının ise maddi menfaat sağlamak amaçlı benzer maddi-manevi tazminat davaları açtıklarının ve sayılarının her geçen gün arttığının gözlemlendiğini, esasa ilişkin olarak yapılacak yargılama neticesi ve mahkemece resen göz önünde bulundurulacak sebeplerle haksız ve yersiz bu davanın esastan reddini istemiştir.
Davalılardan ... vekili; davacıya 15.12.2017 tarihinde cerrahi tedavi önerildiğini, kendisinin kabul etmesi üzerine gerekli hazırlıklar ve tetkikler yapılarak cerrahi müdahale yapıldığını, davacının şikayetlerine ilişkin tüm muayene, tedavi ve operasyonda davalı doktora yüklenebilecek bir kusur veya ihmalin olmadığını, tedavi sonrası süreçte davacıda ortaya çıkan bir rahatsızlık, bedensel çalışma gücü kaybı veya azalması durumu varsa bile bu durumun doktor hatası, ihmali veya yanlış tedavi ile doğrudan veya dolaylı ilişkilendirilebilecek bir durum olmadığını, mahkemece davacının Adli Tıp Kurumunda muayenesinin yaptırılarak rahatsızlığın olup olmadığı, varsa da buna sebep olan veya olabilecek hususların detaylı olarak araştırılması gerektiğini belirterek haksız ve yersiz bu davanın esastan reddine karar verilmesini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; dosya kapsamına göre tedavi evraklarının getirtilerek ATK'den alınan raporda, lomber mikrocerrahi ile diskektomi ameliyatının endikasyon ve tekniğinin uygun olduğu, bu tip ameliyatlarda her türlü dikkat ve özene rağmen rezidül disk parçalarının olabileceği, bunun komplikasyon olarak değerlendirildiği, hekimin yaptığı kontrollerden önce medikal tedavi ile mevcut şikayetlerin giderilebileceği, ancak bunun yeterli iyilik sağlanmaması sonucu 3 hafta sonra çekilen kontrol MR tetkikinde rezidüel disk tespit etmesi ve hastaya yatış önermesinin biliminin genel kabul görmüş ilke ve kurallarına uygun olduğu, tüm bu bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, Dr. ...’nun uygulamalarına tıbbi hata atfedilemeyeceğinin belirtildiği, rapora itiraz üzerine ATK 7. İhtisas Kurulundan alınan raporda, ilk rapordaki hususlar tekrarlanmakla Dr. ... ve Dr. ...ın uygulamalarına tıbbi hata atfedilemeyeceği, hizmeti sağlık çalışanları aracılığı ile yürüten Çorum Özel Hastanesi ve Özel ...Hastanesi idaresinin dosya içerisindeki mevcut belgelere göre görünür bir hatasının saptanmadığının bildirildiği, davacı vekilinin talebi üzerine üniversitelerin dava konusu ile ilgili anabilim dalında uzman bilirkişi heyetinden aldırılan raporda, her iki hekimin de gelişen komplikasyonları yönetirken izledikleri yol, yöntem ve uygulamaların, nöroşirürji pratiklerinde yeri olan doğru ve uygun uygulamalar olduğu, Op. Dr. ... ve Op. Dr. ...'in muayene, tedavi ve operasyonlarında taraflarına yüklenebilecek bir kusur veya ihmal söz konusu olmayıp belirtilen tedavi sürecine ilişkin tüm işlemlerin tıp biliminin gereklerine, ilme, fenne uygun olarak yapıldığı kanaatinde olduklarını bildirdikleri, alınan raporlarda davalı doktorun yapmış olduğu ameliyatta tıbben hata olmadığının belirtildiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacı vekili; davacının ameliyat sonra bel ve ayak ağrıları geçmek bir yana giderek arttığını, bu şiddetli ağrıları kesmek amacıyla davalı Dr. ...'nun ilaç reçete ettiğini, bunlara ilaveten de içeriği ve etkisi bilinmeyen birtakım ilaçları elden verdiğini, reçete suretlerinin ilgili eczaneden istenmesine rağmen verilmediğini, akabinde taraflarınca reçete ile ilgili bilgiye ulaşmalarının kısıtlandığını, müvekkilinin ameliyat sonrası artan şikayetlerini davalı Dr. ...'ya bildirdiğinde, davalının bu tip ameliyatlardan sonra iyileşme sürecinin biraz zaman alabileceğini, bu nedenle herhangi bir tıbbi müdahaleye gerek olmadığını belirttiğini, davalı Dr. ...'nun hastasını yanlış yönlendirerek verdiği uyuşturucu nitelikteki ilaçlarla hastanın ağrılarını dindirmeye çalışarak yaptığı yanlışlığın üzerini kapatmak istediğini, müvekkilinin bir süre iyileşmeyi beklediğini, ancak ameliyattan yaklaşık 3 hafta geçmesine rağmen iyileşmek bir yana ağrılarının artarak devam etmesi nedeniyle davalı doktor haricindeki başka doktorlara da muayene olmak zorunda kaldığını, müvekkilinin son çare olarak İstanbul'da bulunan davalı Özel ...Hastanesine başvurduğunu, davalı ...'a muayene olduktan ve gerekli tetkikler yapıldıktan sonra yeniden ameliyat edilmesi gerektiğinin kendisine anlatıldığını ve müvekkilinin ilk ameliyatından 25 gün gibi kısa bir süre sonra 09.01.2018 tarihinde Özel ...Hastanesinde tekrar operasyon geçirdiğini, ilk ameliyatta bir tedavi yapılmadığını, halk arasında "açma-kapama" denilen ameliyat yapıldığını söyleyen ...'ın müvekkilini ameliyat etmek istediğini, yeniden ameliyat olmak zorunda kalmasının kendisini gerek maddi yönden gerekse manevi yönden yıpratıcı bir sürece sürüklediğini, ikinci ameliyat sonrasında müvekkilinin daha da elzem bir durumla karşı karşıya kaldığını, henüz iyileşmemiş ameliyat yarasına gerekli hijyenik önlemler alınmayarak ve olası riskler göz ardı edilerek yapılan ikinci müdahale nedeniyle, müvekkilinin bünyesinde ve yara bölgesinde sürekli artan bir enfeksiyona sebebiyet verildiğini, müvekkilinin kan zehirlenmesi olarak tabir edilen septik şokla karşılaştığını, şikayetlerinin arttığını, yüksek olan CRP değerlerinin düşürülemediğini, müvekkilinin bel ve ayak ağrıları tam anlamıyla düzelmediği gibi hayatının alt üst olduğunu, bu sorun nedeniyle Avustralya'ya dönmesinden sonra günlerce hastanede yatan müvekkilinin işinden ayrılmak zorunda kaldığını, anne ve eşine karşı ailevi sorumluluklarını yerine getiremeyecek duruma düştüğünü, taraflarınca sunulan uzman mütaalası ve...hastanesi raporlarının mahiyetinin bilirkişi incelemesi olduğunu ve ilk derece mahkemesinin kararının dayanağı olan 10.03.2022 tarihli bilirkişi raporu ve diğer raporlarla çelişkili olduğunu, bilirkişi raporunda 43 yaşındaki müvekkilinin yanlış tıbbi uygulamalar mevcut değil ise hangi sebeple iş göremez duruma düştüğüne dair açıklamalar bulunmadığını, bu konudaki çelişkinin giderilmesi adına farklı bilirkişi ve üniversite hastaneleri dahil hastanelerden rapor alınması gerektiğini, 10.03.2022 tarihli 65 sayfalık bilirkişi heyeti raporunun tamamının davadaki tüm belgelerin kopyalanıp yapıştırılmasından ibaret olduğunu, raporda gerekçelendirme inceleme olmadığını, Yargıtay'ın genelde bu konuda Üniversite Hastanelerinden oluşturulan bir heyetin rapor vermesini gerekli gördüğünü belirterek yerel mahkeme kararının usul ve yasaya uygun olmadığını belirterek istinaf kanun yoluna başvurmuştur.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; yerel mahkemenin 04.10.2018 tarihli duruşmasının 1 nolu ara kararı gereğince ... ile Özel ...Hastanesi aleyhine açılmış davaların HMK'nun 167'nci maddesi gereğince tefrikine ve ayrı bir esasa kaydedilmesine karar verildiğinin görüldüğü, dosyadaki belgelere, duruşma sürecini yansıtan tutanaklara, birbirini teyit eder nitelikteki ATK Raporları ile Bilirkişi Heyet Raporuna ve dairemizce de benimsenen gerekçe içeriğine göre, ilk derece mahkemesi kararında davanın esasıyla ilgili hükme etki edecek tüm delillerin toplandığı, kanunun olaya uygulanmasında ve gerekçede hata edilmediği, ihtilafın doğru olarak tanımlandığı, birbirini teyit eder nitelikteki hükme esas alınan bilirkişi raporlarının yeterli açıklıkta bulunduğu, bu nedenle inceleme konusu kararın usul ve esas yönünden hukuka uygun olduğu anlaşıldığından davacı vekilinin istinaf başvurusunun HMK'nun 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacı vekili; istinaf taleplerini tekrarlayarak, ameliyattan sonra yara enfeksiyonu ve interspace enfeksiyon gerçekleştiğini, bu nedenle hastanın hala yaşadığı ülkede paranteral antibiyotik tedavisi gördüğünü ve yatağa bağımlı olup işine dönemediğini, hatalı bir ameliyattan 10-15 gün gibi kısa bir süre sonra düzeltmeye yönelik ikinci bir ameliyat sonrası enfeksiyon gelişme riski önceki ameliyata göre çok daha fazla olduğu için hastanın şikayetleri tamamen geçse bile hastanın hemen taburcu edilmemesi gerektiğini, ağızdan verilecek bir ilaç ile kesinlikle yetinilmemesinin gerektiğini, hastaya 15.12.2017 tarihinde düzeltme ameliyatı yapan, ancak ameliyat sonrası enfeksiyon riskine karşı ciddi bir önlem almadan hastayı ameliyatın ertesi günü taburcu eden İstanbul Özel ...Hastanesi beyin ve sinir cerrahisi uzmanı Op.Dr.M. ...'ın kusurlu olduğunu, raporlarda müvekkilin sakatlığının sebebinin açıklanmadığını, ikinci ameliyatın gerekliliğinin dayanak ve gerekçesinin gösterilmediğini, taraf, hakim ve Yargıtay denetimine elverişli düşünce içermeyen davaya konu olayla ilgili alanında uzman ve akademik kariyere sahip olmayan kişilerce hazırlanmış bir rapor olan 10.03.2022 tarihli bilirkişi raporunun mütaalasına dayanılarak hüküm kurulamayacağını, Üniversite hastanelerinin doktorlarından oluşan heyete rapor tanzim ettirilmek üzere bilirkişi raporu alınmadığını ileri sürerek, kararın bozulmasını istemiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Dava, davalı özel hastane ve doktorun vekalet sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırı davranması nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1- Davanın temeli vekalet sözleşmesidir. (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunun 502 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir.)
2- Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı iş ve işlemlerin, davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Mesleki iş gören vekil özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (TBK'nın 400 üncü maddesi). O nedenle doktor ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları hafif de olsa sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir.
3- Vekil, hastanın zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumunun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddütü ortadan kaldıracak araştırmaları yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmak ve en emin yol seçilmek gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören vekilden, tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat beklemek hakkına sahiptir. Gereken özen görevini göstermeyen vekil, TBK'nın 510 uncu maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Aynı hususlar adam çalıştıran sıfatı ile doktorun görev yaptığı sağlık kuruluşları için de geçerlidir.
3.Değerlendirme
Temyizen incelenen karar; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine ve özellikle diğer davalı doktor ve hastane yönünden açılmış davanın tefrik edilmiş olmasına, dosya kapsamında alınan birbiriyle uyumlu bilirkişi raporlarında dava konusu olayda davalı hastane ve doktora atfı kabil bir kusurun olmadığının tespit edilmiş olmasına göre usul ve kanuna uygun olup, davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun bulunan kararın onanmasına karar vermek gerekmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
29.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2023/1966 E., 2023/1651 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Gereken özeni göstermeyen vekil, 6098 Sayılı Kanun'un 510/1 inci maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.'' (Dairemizin 13.12.2022 tarihli, 2022/6760 E., 2022/9419 K.
3. Hukuk Dairesi 2023/1966 E. , 2023/1651 K.
"İçtihat Metni"
İNCELENEN KARARIN
MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2020/102 E., 2022/1343 K.
DAVA TARİHİ : 22.04.2015
KARAR : Davanın reddi
İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul Anadolu 6. Tüketici Mahkemesi
SAYISI : 2015/925 E., 2019/387 K.
Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir.
Kararın davacılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacılar vekili dava dilekçesinde özetle; müvekkili ...’in gebelik nedeniyle davalı şirketin işlettiği Özel Erdem Hastanesine başvurduğunu, doğumun yaklaşması üzerine hastanede son tetkiklerin yapıldığını ve doğumun davalı doktor tarafından 27.03.2013 tarihinde gerçekleştirildiğini, müvekkillerinin müşterek çocuğu olan ....'in dünyaya geldiğini, doğumdan sonra hastane hekimlerinin çocukta herhangi bir sorun olmadığını, sağlık durumunun iyi olduğunu belirttiklerini, ancak bebeğin sağ kolunu hareket ettiremediğini ve omzunda morluklar olduğunu fark ettiğini, bunu hastane hekimlerine bildirdiğini, hastane hekimlerinin bu durumun olağan bir durum olduğunu, sorunun birkaç gün sonra kalmayacağını müvekkillerine söylediğini, ertesi gün 28.03.2013 tarihinde bebeğin taburcu edildiğini, müvekkillerinin endişesi üzerine bebeğin yeniden muayenesi için 29.03.2013 tarihinde aynı hastaneye başvurduğunu, alınan raporda "asimetrik moro" sağda negatif ibarelerinin yer aldığını, 09.04.2013 tarihinde yeniden bebeğin muayeneye getirilerek rapor aldırıldığını, müvekkillerinin bundan sonra fizyoterapist ...'a başvurduğunu, fizyoterapist raporunda bebeğe "doğumsal brakiyal plexus paralizisi (kol felci)'' tanısının konulduğunu, aynı raporda bebeğin sadece sol kolunun parmaklarını oynatabildiği, kolun sinirlerinin doğumda zarar gördüğünün belirtildiğini, müvekkillerinin bebeği, tedavisi için pek çok kurum ve kişiye götürdüklerini, ancak tedavi konusunda olumlu sonuç alamadıklarını, davalı doktor ve hastanenin gerekli tıbbi özeni göstermediğini, hastane ve hekim tarafından bilgilendirme, aydınlatılma yapılmadığını, operasyon sonrası oluşan zarar konusunda müvekkilerine bilgi verilmesi, bu durumun düzeltilmesi konusunda ne gibi girişimler olduğu, olabileceği, bundan sonra ne gibi önlemler alınabileceği konusunda herhangi bir adım atılmadığını, hastanenin doğum yaralanması olmasına rağmen hiçbir risk yokmuşçasına bebeği ve ailesini taburcu ettiğini ve bu konuda herhangi bir bilgilendirme yapmadığını, müvekkillerinde çalışma gücünün geçici ve sürekli kaybının bulunduğunu belirterek, çalışma gücünün geçici ve sürekli kaybı için fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000 TL, tedavi giderleri ve diğer masraflar için fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydı ile şimdilik 1.000 TL maddi tazminat ile bebek Mehmet Bera için 300.000,00 TL, anne ... için 100,000,00 TL, baba ... için 100.000,00 TL olmak üzere toplam 500.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihi olan 27.03.2013 tarihinden itibaren ticari avans faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
II. CEVAP
1. Davalı ... cevap dilekçesinde özetle; tecrübeli bir doktor olduğunu, yaşanan olayda herhangi bir kusurunun bulunmadığını, davacının da belirtmiş olduğu gibi, 27.03.2013 tarihinde sancı ve su gelişi şikayetiyle hastaneye başvurduğunu, hastanın gebelik öncesi takiplerinin de kendisince yapılmış olup herhangi bir anormallik tespit edilmediğini, omuz takılması riskini artıran risk faktörleri özellikle de gestasyonel diabet saptanmadığını, yatışında tarafından servikal açıklık 3-4 cm kemik pelvis normal doğum için müsait baş gelişi olarak muayene edildiğini, yapılan ultrasonografide fetal ağırlığın yaklaşık 3600 +/- 500 gram ölçüldüğünü ve hastanın normal doğuma onayının yazılı ve sözlü olarak alındığını ve tıbbi olarak da sezaryen gerektiren bir durum saptamaması nedeniyle normal doğum yatışı yapıldığını, hastaya olası risklerin anlatıldığını ve komplikasyonlar konusunda bilgilendirilerek normal doğum onamı alındığını, açıklık tam olunca hastanın doğumhaneye alındığını, fetal başın inişi ve çıkışında hiçbir zorluk yaşanmadığını ancak omuz çıkışında zorlanma olduğunu, omuz takıldığı sırada suprapubik baskı ve omuz çıkarma manevraları yapıldığını ve hastanedeki diğer kadın doğum uzman doktorlarından o an müsait olan Op Dr. Sevil Ateş Eren’in doğumhaneye çağrıldığını, çok kısa bir sürede önce arka omuz (sol) sonra ön omuzun (sağ) çıkarıldığını, bu sırada yapılan manevraların usulüne uygun kitabi bir şekilde uygulandığını, dava dilekçesinde belirtildiği gibi özensiz davranılmadığını, bu müdahalenin fetüsün oksijensiz kalmasını önlemek adına hızlı ve başarılı şekilde yapıldığını ve bebeğin oksijensiz kalmasının önüne geçildiğini, bebeğin doğduktan sonra hemen hazır bulunan çocuk doktoruna teslim edildiğini ve ilk muayenesinin takibi ve tedavisinin yenidoğan çocuk uzmanları tarafından yapıldığını, kusurunun olmadığını savunarak, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
2. Davalı Çakmak Özel Sağlık Hiz. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde özetle; davalı doktorun uzun yıllardır kadın doğum uzmanı olarak çalıştığını, son derece başarılı bir hekim olduğunu, doğumda herhangi bir kusurunun olmadığını, omuz takılması durumunda bunun en öngörülebilir durum olduğunu, hatalı doğumun söz konusu olmadığını, olayın komplikasyon olarak nitelendirilebileceğini belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ''hasta ile doktor arasındaki ilişkinin vekalet akdinden ibaret olduğu, tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; dosyadaki Adli Tıp raporu, kadın doğum ve çocuk anabilim eğitim dallarıyla tıp hukuku alanında uzman bilirkişi heyetinden alınan bilirkişi raporlarında davalı doktorun kusurunun bulunmadığı yönünde tespit ve görüşe yer verilmesi karşısında davacıların iddialarına itibar etmenin mümkün olmadığı, ayrıca doktorun kusuru olmadığından dolayı adam çalıştıran diğer davalı hastanenin de sorumluluğundan söz edilemeyeceği'' gerekçesiyle, davanın reddine karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
A. İstinaf Yoluna Başvuranlar
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur.
B. İstinaf Sebepleri
Davacılar vekili istinaf başvuru dilekçesinde özetle; hastane ve hekim tarafından gerekli aydınlatmanın yapılmadığını, davanın başından beri dosyanın içinde tıp hukuku uzmanı bir heyete gönderilmesini talep ettiklerini, nitekim bu talebin 16.05.2016 tarihli dilekçelerinde de görüleceğini, 28.06.2016 tarihli 4.celse 1 no.lu ara kararda bu talebin kabul edildiğini ancak, kalem tarafından dosya bilirkişiye gönderilirken bu önemli hususun dikkatlerden kaçtığını ve içinde tıp hukuku uzmanı olmayan başka bir heyete dosyanın gönderildiğini, gelen raporun ise bilimsellikten uzak, özensiz, hangi kurumda ve hangi uzmanlıklara sahip oldukları belli bile olmayan heyet tarafından yazılmış bir rapor olduğunu, mahkemeye sunulan bilirkişi raporlarının hüküm kurmaya elverişli olmadığını beyan ederek davanın reddi kararının kaldırılmasını ve davanın tümden kabulüne karar verilmesini talep etmiştir.
C. Gerekçe ve Sonuç
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararıyla; ''iddia, savunma, dosya kapsamı, alınan bilirkişi raporları, olayın meydana geliş şekli hep birlikte değerlendirildiğinde; davacı ...'in doğumunda davalı doktor ve hastanenin herhangi bir kusurunun bulunmadığı, olayın komplikasyon olarak değerlendirildiği, alınan ATK ve bilirkişi raporlarının da bu şekilde olduğu anlaşılmakla mahkemece yazılı şekilde davanın reddine ilişkin karar verilmesinde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığı'' gerekçesiyle, davacıların istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Yoluna Başvuranlar
Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı, süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
B. Temyiz Sebepleri
Davacılar vekili temyiz başvuru dilekçesinde özetle; istinaf başvuru dilekçesinde yer alan itirazlarını tekrar ederek kararın bozulmasını talep etmiştir.
C. Gerekçe
1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme
Uyuşmazlık, vekilin özen yükümlülüğüne aykırı davranmasından kaynaklı maddi manevi tazminat istemine ilişkindir.
2. İlgili Hukuk
1. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun "Şahsen ifa, sadakat ve özen gösterme
" kenar başlıklı 506 ncı maddesi şöyledir: “ Vekil, vekâlet borcunu bizzat ifa etmekle yükümlüdür. Ancak vekile yetki verildiği veya durumun zorunlu ya da teamülün mümkün kıldığı hâllerde vekil, işi başkasına yaptırabilir. Vekil üstlendiği iş ve hizmetleri, vekâlet verenin haklı menfaatlerini gözeterek, sadakat ve özenle yürütmekle yükümlüdür. Vekilin özen borcundan doğan sorumluluğunun belirlenmesinde, benzer alanda iş ve hizmetleri üstlenen basiretli bir vekilin göstermesi gereken davranış esas alınır.”
2. 6098 Kanun'un "Hesap verme" kenar başlıklı 508 nci maddesi ise; “Vekil, vekâlet verenin istemi üzerine yürüttüğü işin hesabını vermek ve vekâletle ilişkili olarak aldıklarını vekâlet verene vermekle yükümlüdür. Vekil, vekâlet verene tesliminde geciktiği paranın faizini de ödemekle yükümlüdür. ” şeklindedir.
3.''Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. O nedenle sağlık memuru ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özelliklerinin gözönünde tutulması, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılması ve en emin yolun seçilmesi gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta), mesleki bir iş gören vekilden, (doktordan) tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, 6098 Sayılı Kanun'un 510/1 inci maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.'' (Dairemizin 13.12.2022 tarihli, 2022/6760 E., 2022/9419 K. sayılı kararı.)
4. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 266 ncı maddesinin birinci fıkrası gereği; ''Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir.''
3. Değerlendirme
Davacılardan ...'in 27.03.2013 tarihinde vajinal doğum yoluyla davalı hastanede, diğer davalı Doktor Kadriye Şener'in yönetiminde Mehmet Bera Şimşek'i dünyaya getirdiği, anne ve bebeğin doğumdan bir gün sonra 28.03.2013 tarihinde taburcu edildiği, ailenin 29.03.2013 tarihinde tekrar davalı hastaneye başvurduğu ve burada çocuk sağlığı ve hastalıkları uzmanının düzenlediği raporda ''asimetrik moro, sağda negatif'' ibarelerinin yer aldığı, ailenin 09.04.2013 tarihinde fizyoterapiste başvurduğu ve burada bebeğe ''doğumsal brakiyel plexus paralizisi (kol felci)'' tanısının konulduğu anlaşılmıştır.
Somut olayda bebekte komplikasyon (doğumsal brakiyel plexus paralizisi) geliştikten sonra, koldaki sinir zedelenmesi tespit edilerek davalı hastanede tedavi sürecinin başlatılıp başlatılmadığı, bu süreçle ilgili yapılanlarda davalı hastanenin bir kusurunun olup olmadığı, davalı hastanenin kusurlu olduğunun tespit edilmesi durumunda, kusurun sonuca etkili olup olmadığının belirlenmesi amacıyla konusunda uzman bilirkişi heyetinden yeniden rapor alınarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik incelemeyle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmiş olması usul ve kanuna aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı İstinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, davacılar vekilinin temyiz itirazının kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere iadesine,
Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
30.05.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/592 E., 2022/356 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi
tam metni aç
(TBK 510/1.) maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.
Hukuk Genel Kurulu 2020/592 E. , 2022/356 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi
1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesi tarafından ilk derece mahkemesi kararının kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın reddine ilişkin verilen karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacılar vekili; müvekkili ...’in diğer müvekkili ...'ın çocuğu olduğunu, davalı ... şirketinin Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Sözleşmesi gereğince 400.000TL teminat limiti dahilinde Kadın Doğum Uzmanı Dr. ...'ın maddi ve manevi zarardan doğan sorumluluğunu üstlendiğini, müvekkili ...'ın hamileliği boyunca Kadın Doğum Uzmanı Dr. ... tarafından takip edildiğini, ne var ki anılan doktorun tıbbî kötü uygulaması sonucu hamilelikte teşhis edilememiş olması nedeniyle müvekkili ...’in down sendromlu olarak doğduğunu, sigortalı doktorun yanlış bilgilendirmesi nedeniyle sağlıklı bir çocuk sahibi olmayı bekleyen müvekkili ...’ın şok yaşadığını ve sakatlığın giderilmesi veya gebeliğin sonlandırılması ihtimallerinden yoksun bırakıldığını, anılan doktorun yüksek özen borcu altında olduğunu ve üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmediğini, bu nedenle müvekkillerinin maddi ve manevi zarara uğradığının izahtan vareste olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere müvekkili ... için 10.000TL maddi tazminat (bakıcı ücreti dahil) ve 60.000TL manevi tazminat ile müvekkili ... için 30.000TL manevi tazminatın faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; yargılama aşamasında müvekkili ... için maddi tazminat talebini 310.000TL'ye yükseltmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili; sigortalı hekim tarafından gereken her türlü tetkik ve testlerin yapıldığını, sigorta sözleşmesi kapsamında hekimin sorumluluğunun doğabilmesi için gerçekleştirilen teşhis ve tedavi yöntemlerinde tıbbî standardın uygulanmamış olması gerektiğini, tıbbî standardın ise, hekimin tedavi amacına ulaşması için gerekli olan ve denenerek ispatlanmış bulunan hekimin tecrübesi ve doğa bilimlerinin o anki ulaştığı düzeyi ifade ettiğini, sigortalı hekimin mesleğinin gereğini başarılı bir şekilde yerine getirdiğini, hekim tarafından gebe takibinde rutin olarak gerçekleştirilen tüm test ve tetkiklerin gerçekleştirildiğini, dava konusu olayda hekimlerin herhangi bir kusuru bulunmadığı gibi iddia edilen zarar ve gerçekleştirilen tedavi arasında illiyet bağının da bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Ankara 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 09.03.2017 tarihli ve 2015/15 E., 2017/157 K. sayılı kararı ile; hasta epikriz kayıtlarında down sendromuna ilişkin test, istem ve sonuç kaydı bulunmadığı, ancak protokol kayıt defterinde 12.09.2012 tarihli muayene kaydında riskli gebelik ve amniosentez (A/S) kaydının olduğu, yine 24.09.2012 tarihli muayene kaydında da tarama testi, A/S ve ayrıntılı USG kaydı bulunduğu, aynı tarihli kayıtta üçlü tarama testinin sonucu olan 1/51 oranı notunun olduğu, tarama testinde down sendromlu çocuk olma riskinin 1/51 oranında yüksek çıktığı bilgisinin doktor tarafından bilinmesine rağmen doktorun bu hususta hastayı aydınlattığına ve hastanın A/S testinin yapılmasını reddettiğine ilişkin hiçbir kaydın bulunmadığı, bu nedenle doktorun %100 kusurlu olduğunun kabulü gerektiği, davacı ...’in maddi zararının toplam 1.934.557,50TL olduğu, davalı ... şirketinin poliçe limitiyle sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile davacı ... yönünden 310.000TL maddi ve 60.000TL manevi tazminatın; davacı ... yönünden ise 30.000TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararı:
7. İlk derece mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.
8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 18.09.2018 tarihli ve 2017/712 E., 2018/1211 K. sayılı kararı ile; davacılardan ...'ın 38 yaşında suni dölleme yöntemiyle gebe kaldığı, gebeliğinin 15 ilâ 35. haftalarında sigortalı doktor ... tarafından çalıştığı özel hastanede takibinin yapıldığı, anılan doktor tarafından düzenlenen davacıya ait 12.09.2012 tarihli ilk epikrizde hasta ile ilgili tanının belirtildiği ve protokol defterinde ise hastanın riskli gebelik kapsamında takibinin yapılacağı tespit edilerek A/S (Amniosentez) ve USG tetkikleri istendiği, 24.09.2012 tarihli epikrizde hastanın gebeliği ile ilgili tanının yapıldığı ve protokol defterinde üçlü tarama testi, A/S ve ayrıntılı USG istendiği, 01.10.2012 tarihli raporda üçlü tarama testinin sonucunun 1/51 çıktığı, daha sonra aynı doktor tarafından en sonuncusu 30.01.2013 tarihinde olmak üzere altı defa daha epikriz düzenlendiği, davacının 22.02.2013 tarihinde başka bir hastanede doğum yaptığı, oğlu ...'e down sendromu tanısının konduğu, A/S testinin sigortalı doktorun çalıştığı hastanede yapılamadığı, davacının 24.09.2012 tarihinde doktor tarafından kendisinden istenen üçlü tarama testini yaptırmış olmasına rağmen, aynı gün istenen A/S testi konusunda aydınlatılmamış olduğunu ileri sürmesinin çelişkili olduğu, A/S testi aynı hastane bünyesinde sigortalı doktor tarafından yapılmasının mümkün olmadığı, A/S testi hususunda aydınlatıldığına dair davacı ...'tan imzasını taşıyan yazılı onam alınmasına gerek bulunmadığı, zira sigortalı doktorun kendisinin yapamayacağı bir işlemle ilgili davacıdan imzalı, yazılı onam almasının beklenemeyeceği, sigortalı doktorun gebeliğin haftasına uygun olarak gerekli tarama testlerini, A/S ve USG tetkiklerini istediği, sonuç olarak sigortalı doktorun tıbbî kötü uygulamasının bulunmadığı ve A/S testi hususunda davacının aydınlatıldığını ispatlandığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davacıların davasının reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
9. Bölge adliye mahkemesinin yukarıda belirtilen kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
10. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 28.11.2019 tarihli ve 2018/5309 E., 2019/7607 K. sayılı kararı ile; “…Dava, Tıbbi Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Poliçesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Bir davada dayanılan olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini arayıp bulmak hakimin doğrudan görevidir (1086 sayılı HUMK. 76. md, 6100 sayılı HMK 33.md).
Hekim ile hasta arasındaki ilişki vekalet akdi mahiyetinde olup, Borçlar Kanunu'nun vekalet akdini düzenleyen 386 vd (Yeni TBK 502 vd ) maddeleri uyarınca, vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur (TBK.nun 396/1 md.). O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören doktor olan vekilden tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1. (TBK 510/1.) maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.
04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarih ve 25311 sayılı Resmi Gazete de yayımlanıp yürürlüğe giren Avrupa Biyotıp Sözleşmesi de iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiş olup, Sözleşme'nin ''amaç'' başlıklı 1. maddesinde ''Bu sözleşmenin tarafları tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler", yine 4. maddesinde “...araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir” düzenlemesi mevcuttur. Avrupa Biyotıp Sözleşmesi yazılı olan veya yazılı olmayan meslek kurallarına uygun müdahaleyi güvence altına almaktadır. Ayrıca, uygulamanın tedavi ya da yaşam kalitesinin yükseltilmesi amacına yönelmesinin zorunlu olduğu belirtilmektedir. Burada kastedilenin tıbbi standartlar olduğu konusunda bir duraksama bulunmamalıdır. Yine sözleşmenin 5. maddesinde “(1) Sağlık alanında herhangi bir müdahale, ilgili kişinin bu müdahaleye özgürce ve bilgilendirilmiş bir şekilde muvafakat etmesinden sonra yapılabilir. (2) Bu kişiye, önceden, müdahalenin amacı ve niteliği ile sonuçları ve tehlikeleri hakkında uygun bilgiler verilecektir. (3) İlgili kişi, muvafakatini her zaman serbestçe geri alabilir.” düzenlemesine yer verilmiştir.
6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Kanunu’nun 59/g maddesi uyarınca çıkartılan Hekim Etiği Yönetmeliği’nin ''Aydınlatılmış Onam'' başlıklı 26. maddesinde “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konularında aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendisi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit, eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.“ denilmiştir.
Hasta Hakları Yönetmeliği'nin 11. maddesinde hastanın, modern tıbbi bilgi ve teknolojinin gereklerine uygun olarak teşhisinin konulmasını, tedavisinin yapılmasını ve bakımını istemek hakkına sahip olduğu, tababetin ilkelerine ve tababet ile ilgili mevzuat hükümlerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yapılamayacağı; bilgilendirmenin kapsamı başlıklı 15. maddesinde, hastaya; a) Hastalığın muhtemel sebepleri ve nasıl seyredeceği, b) Tıbbi müdahalenin kim tarafından nerede, ne şekilde ve nasıl yapılacağı ile tahmini süresi, c) Diğer tanı ve tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hastanın sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, ç) Muhtemel komplikasyonları, d) Reddetme durumunda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri, e) Kullanılacak ilaçların önemli özellikleri, f) Sağlığı için kritik olan yaşam tarzı önerileri, g) Gerektiğinde aynı konuda tıbbî yardıma nasıl ulaşabileceği hususlarında bilgi verileceği; 18. maddesinde ise, ''Bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde verilir.
Hasta, tıbbi müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbi müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Bilgilendirme ve tıbbi müdahaleyi yapacak sağlık meslek mensubunun farklı olmasını zorunlu kılan durumlarda, bu duruma ilişkin hastaya açıklama yapılmak suretiyle bilgilendirme yeterliliğine sahip başka bir sağlık meslek mensubu tarafından bilgilendirme yapılabilir.'' düzenlemesi yer almaktadır.
Özetle hekim, görevini yüksek özenle yerine getirmeli ve hastanın bilgi alma hakkı kapsamında onu aydınlatmalıdır. Somut olayda, alan uzmanı hekimin anne karnındaki bebekteki down sendromunu teşhise yönelik bir hatası veya bu anomaliyi teşhise yönelik imkanlar konusunda hastayı yeteri kadar aydınlatmamasının sorumluluğunu doğuracağı izahtan varestedir.
Davacı anne, dava dışı hekimin kusurlu davranışı sebebiyle, anne karnındaki bebekte var olan down sendromunun tespit edilemediğini, riskli gebeliği sonlandırma hakkının elinden alındığını ileri sürmektedir.
Somut olayda, anne karnındaki bebeğin down sendromlu olma riskinin yüksek (1/51) çıktığı anlaşılmaktadır. Alınan raporlarda da belirtildiği gibi, tarama testi sonucunda elde edilen düşük risk oranına rağmen bebeğin down sendromlu olma ihtimali bulunduğu gibi, yüksek risk çıkması da bebeğin kesin olarak down sendromlu olduğu anlamına gelmemekte, bebeğin down sendromlu olup olmadığının tespiti için kesin tanı yöntemlerine başvurulması gerekmekte, ancak bu yöntemler de düşük gibi riskleri beraberinde getirmektedir. Bu durumda hekim, üçlü tarama testi sonucunda elde edilen sonucu, kesin tanı için başvurulabilecek yöntemleri, bu yöntemlerin risklerini, yukarıda açıklanan mevzuat hükümleri gereğince ve usulünce anneye açıklamalı, onu aydınlatmalıdır. Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğini ispat yükü ise hekimdedir.
Bu durumda mahkemece, sağlık hizmetinin verilmesinde tıbbı gereklere uygun teşhis, tedavi ve bakımı özenle yapma görevinin hekime ait olduğu, hastanın uygulanan ve diğer tanı, tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hasta sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, komplikasyonları ve reddetme durumda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri konusunda bilgi edinme hakkının bulunduğu, bu bilgilendirmenin hekim tarafından hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde yapılması gerektiği, hastayı bu şekilde aydınlatma yükümlülüğü bulunan hekimin, bu yükümlülüğünü mevzuata ve usule uygun şekilde yerine getirdiğini ispatlamak zorunda olduğu kabul edilerek, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken; hatalı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru olmamış, hükmün bu nedenle temyiz eden davacılar yararına bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle kararın bozulmasına ve dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
Direnme Kararı:
11. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 23. Hukuk Dairesinin 08.07.2020 tarihli ve 2020/332 E., 2020/901 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
12. Direnme kararı süresi içinde davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
13. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; gebelik takibi sırasında davacı ... (Özden) Albayrak’a yapılan üçlü tarama testi sonucunun down sendromlu çocuk doğurma yönünden yüksek riskli çıkması karşısında sigortalı doktor tarafından anılan davacının kesin tanı için başvurulabilecek yöntemler ve bu yöntemlerin riskleri hususunda gerekli aydınlatmanın yapıldığının ispat edilip edilmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
14. Sağlık hizmetleri bireylerin ve toplumların sağlıklarının korunması, sağlık sorunlarının cereyan etmesi hâlinde tedavilerinin yapılması, tam olarak iyileşemeyen bireylerin başkalarına bağımlı olmadan yaşayabilmelerinin sağlanması ve toplumların sağlık düzeylerini yükseltmek için yapılan çalışmaların bütününü ifade etmektedir. Dolayısıyla sağlık hizmetleri nitelikleri gereği diğer kamu hizmetlerinden farklılık arz eder. Zira sağlık hizmetinin temel hedefi olan insan sağlığı sorunu ertelenemez ve ikame edilemez. Bilime dayalı olması gereken tanı ve tedavi metotlarının insan yararına sürekli yenilik ve gelişme göstermesi, hizmet kalite ve beklentilerini çağın koşullarına yaklaştırmayı gerektirmektedir. Bu yönüyle sağlık hizmetleri, kendi iç dinamikleri ve nitelikleri gereği üretilmesi ve halk yararına sunulmasında özel sektörün kazanç, rekabet ve büyüme dinamiklerinden yararlanacak türdeki hizmetlerdendir (Anayasa Mahkemesinin 22.11.2007 tarihli ve 2004/114 E., 2007/85 K. sayılı kararı).
15. Sağlık hizmetleri, idare ve özel kişiler tarafından sunulan, tekel niteliğinde olmayan bir kamu hizmetidir. Bu kapsamda sağlık hizmetleri kamu kurum ve kuruluşları ile gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişilerince sunulmakta olup, söz konusu kamu hizmeti kamu kurum ve kuruluşlarınca emanet usulü, özel kişilerce de izin usulü ile görülmektedir. Sağlık hizmetleri belirli esaslar çerçevesinde, kamu kurum ve kuruluşları (Sağlık Bakanlığı, Türk Silahlı Kuvvetleri, üniversiteler, belediyeler ve diğer kamu kurum ve kuruluşları) ile gerçek kişiler ve özel hukuk tüzel kişileri (şirketler, dernekler, vakıflar vb.) tarafından emanet veya izin usulü dairesinde sunulmaktadır. Öte yandan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Yönetmeliği gereğince, tıp merkezleri ve en az iki hekim tarafından açılan ve işletilen poliklinikler şeklinde tanı ve tedavi merkezleri; fizik tedavi ve rehabilitasyon müesseseleri ve radyoterapi müesseseleri şeklinde tedavi merkezleri; tıbbî laboratuarlar, radyoloji müesseseleri ve nükleer tıp müesseseleri şeklinde tanı merkezleri ve mesleğini serbest olarak icra etmek üzere bir hekim tarafından muayenehane açılması mümkündür.
16. Hekimin mesleki faaliyetlerini serbest olarak icra etmesi durumunda hekimle hasta arasında bir sözleşme söz konusudur. Hekim bu sözleşme ile bir sonuç borcunu değil özenli iş görme borcu altına girdiğinden bu sözleşme Türk hukukunda genel olarak vekâlet sözleşmesi olarak kabul edilmektedir. Bu sözleşmenin asli edimini tıbbî tedavi edimi oluşturduğundan bu sözleşmenin de vekâlet sözleşmesi hükümlerine tabi tutulması, ancak diğer yükümlülüklere ilişkin tipik sözleşme hükümlerinin de niteliklerine uygun düştüğü oranda kıyasen uygulanması gerekmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2021 tarihli ve 2018/(13)3-849 E., 2021/1385 K. sayılı kararı). Öte yandan Devlet, üniversite, belediye ve diğer kamu kurum ve kuruluşlarına ait hastaneler ile doktorlar arasındaki ilişki kamusal bir ilişki olduğundan hasta ile doktor arasında sözleşme ilişkisi söz konusu değildir.
17. Sağlık hizmetinin sunulmasında önemli bir role sahip olan hekimler, ister kamu hastanelerinde ister özel sağlık kuruluşlarında isterse kendi muayenehanelerinde mesleklerini icra etsinler, tıp kurallarına ve meslek etiği kurallarına uygun davranmak zorundadırlar. Bu itibarla hekimlerin mesleklerini güven içinde icra edebilmeleri için hekimlere yönelik olarak mesleki sorumluluk sigortası, 30.01.2010 tarihli ve 27478 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 5947 sayılı Üniversite ve Sağlık Personelini Tam Gün Çalışmasına ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 8. maddesi ile 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San’atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’a eklenen “Ek 12. madde” ile zorunlu hale getirilmiş, zorunlu sigortaları yaptırmayanlara, mülki idare amirince idari para cezası verileceği öngörülmüştür. Öte yandan hekimin mesleki sorumluluk sigortası, 26.05.2013 tarihli ve 28658 Resmî Gazete’de yayımlanan Mesleki Sorumluluk Sigortası Genel Şartları ve ekindeki Hekim Mesleki Sorumluluk Sigortası Klozu ile 28.08.2012 tarihli ve 28395 Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları ile düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler ile sigorta ettiren ve sigortacı arasındaki temel ilişki, sözleşmedeki şartlara tabi olmak kaydı ile sigortalının poliçede konusu belirlenen ve mesleki faaliyeti ifa ederken neden olduğu zarar dolayısıyla ödemek zorunda kaldığı veya kalacağı tazminata ilişkin hususlar belirlenmiştir.
18. Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigortası Genel Şartları’nın “Sigortanın Konusu” başlıklı A.1. maddesinde sigorta sözleşmesinin konusu, kapsamı ve süresi ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Buna göre; sigorta sözleşmesi ile 1219 sayılı Kanunun “Ek 12. madde”si çerçevesinde serbest ya da kamu veya özel sağlık kurum ve kuruluşlarında çalışan hekimler, diş hekimleri ve tıpta uzmanlık mevzuatına göre uzman olanların poliçe kapsamındaki mesleki faaliyeti ifa ederken, sözleşme tarihinden önceki on yıllık dönemde veya sözleşme süresi içinde mesleki faaliyeti nedeniyle verdiği zararlara ilişkin sözleşme süresi içinde kendisine yapılan tazminat taleplerinin yanında bu taleple bağlantılı yargılama giderleri, faiz ve makul giderleri de poliçede belirlenen limitler dâhilinde teminat altına alınmış; ancak on yıllık dönemin başlangıcı 30.07.2009 tarihini geçemeyeceği ve bir aydan fazla sigortasız kalınan dönemlerde meydana gelen olaylara bağlı olarak sigortalı dönemlerde yapılan ihbarlar için sigorta korumasının olmayacağı belirtilmiştir.
19. Esasen mesleki sorumluluk sigortası; sorumluluk esasına dayanmakta ve bu sorumluluğun temelini ise kişinin icra ettiği meslek ile yüklenmiş olan “özel özen gösterme” yükümlülüğünün yerine getirilmemiş olması veya kişinin mesleki yeterliliği dâhilinde kusurlu, eksik ve yanlış hareket etmesi durumunda üçüncü şahısların maruz kalacağı zarar oluşturmaktadır. Hekimlerin mesleklerini icrası esnasında bir hekimden beklenen özen yükümlülüğünün doğuracağı sonuçlar diğer mesleklere nazaran daha fazladır. Zira hekimler tarafından gerçekleştirilen tıbbî müdahaleler nitelikleri itibariyle yaşam, sağlık ve vücut bütünlüğünü koruma gibi haklarla yakından ilgilidir.
20. Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 4/g maddesinde tıbbî müdahalenin, “Tıp mesleğini icraya yetkili kişiler tarafından uygulanan, sağlığı koruma, hastalıkların teşhis ve tedavisi için ilgili meslekî yükümlülükler ve standartlara uygun olarak tıbbın sınırları içinde gerçekleştirilen fizikî ve ruhî girişimi” ifade ettiği belirtilmiştir. Dolayısıyla tıbbî müdahale, fiziksel ya da psikolojik nitelikteki hastalıklar, ağrı ve acılar, hastalık niteliği taşımayan fiziksel veya psikolojik bozukluklar ile hastalık niteliği taşımayan şikâyetleri önlemek, teşhis ve/veya tedavi etmek ya da bunlarını etkisini azaltmak amacıyla insan vücudu üzerinde yapılan girişimsel ve/veya girişimsel olmayan (fiziksel tedavi, ilaçla yapılan tedavi, diyet vs.) her türlü müdahaleyi ifade etmektedir. Görüldüğü üzere tıbbî müdahale insan vücudu üzerinde yapılan girişimsel ve/veya girişimsel olmayan her türlü müdahaleyi kapsayan üst bir kavramdır. Her tıbbî müdahale hukuksal açıdan ele alındığında kişinin vücut bütünlüğünün ihlali anlamını taşır. Zira hukuken hüküm ifade eden bir rızaya dayalı olmayan ya da yasal olarak yetki verilmiş zorunlu tıbbî müdahaleler gibi diğer hukuksal haklılık sebeplerine dayanmayan tıbbî müdahaleler, kişinin hayatı, sağlığı ve vücut bütünlüğüne müdahale olarak değerlendirildikleri için, hukuka aykırı bir nitelik taşırlar. Gerçekten de Anayasa’nın 17. maddesinde; “Herkes, yaşama, maddî ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Tıbbî zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbî deneylere tâbi tutulamaz.” ifadesi yer almaktadır. Aynı şekilde, Türk Medeni Kanun'un (TMK) 23. maddesinde kişisel özgürlüklerden vazgeçilemeyeceği belirtildikten sonra, TMK’nin 24. maddesinde ve TBK’nin 56 ve 58. maddelerinde kişilik hakkına ve bu kapsamda kişiliği oluşturan varlıklara vaki olan hukuka aykırı müdahaleler karşısında müdahalede bulunanın hangi yaptırımlara tabi olacağı ifade edilmiştir. Bütün bu düzenlemeler çerçevesinde kişinin vücut bütünlüğüne yapılacak her türlü müdahale onun yararına da olsa kural olarak hukuka aykırıdır. Ne var ki hastanın hayatı ve sağlığını kurtarma amacına yönelik her türlü tıbbî müdahale, hastanın kendi rızasına dayanıyorsa, rıza, müdahalenin hukuka aykırılığını ortadan kaldırır.
21. Tıbbî müdahalede rızanın hukuk düzeninde geçerli olarak yerini alabilmesi için hekim tarafından aydınlatma yükümlülüğünün usulüne uygun bir şekilde yerine getirilmesi gerekir. Gerçekten de kişinin kendisine yapılacak tıbbî müdahale konusunda karar verebilmesi için neye rıza gösterdiğini bilmesi ve aydınlatılmış olarak rıza (onam) göstermesi gerekir. Başka bir deyişle tıbbî müdahale, hastanın tam olarak aydınlatılmasından sonra “aydınlatılmış rızanın (onamın)” verilmesi üzerine yapılmalıdır. Aydınlatılmış rıza (onam), Türk Tabipler Birliği Meslek Etiği Kuralları’nın 26. maddesinde; “Hekim hastasını, hastanın sağlık durumu ve konulan tanı, önerilen tedavi yönteminin türü, başarı şansı ve süresi, tedavi yönteminin hastanın sağlığı için taşıdığı riskler, verilen ilaçların kullanılışı ve olası yan etkileri, hastanın önerilen tedaviyi kabul etmemesi durumunda hastalığın yaratacağı sonuçlar, olası tedavi seçenekleri ve riskleri konusunda aydınlatır. Yapılacak aydınlatma hastanın kültürel, toplumsal ve ruhsal durumuna özen gösteren bir uygunlukta olmalıdır. Bilgiler hasta tarafından anlaşılabilecek biçimde verilmelidir. Hastanın dışında bilgilendirilecek kişileri, hasta kendi belirler. Sağlıkla ilgili her türlü girişim, kişinin özgür ve aydınlatılmış onamı ile yapılabilir. Alınan onam, baskı, tehdit eksik aydınlatma ya da kandırma yoluyla alındıysa geçersizdir.” şeklinde ifade edilmiştir. Dolayısıyla aydınlatılmış rıza, riskleri, yararları ile alternatifleri ve onların da risk ve yararlarını kapsayan tedavi uygulamasının, hekim tarafından yeterli düzeyde ve uygun şekilde açıklanmasından ve hasta tarafından hiçbir tereddüde yer kalmayacak şekilde anlaşılmasından sonra, tıbbî tedavinin ve uygulamanın hasta tarafından “gönüllülükle kabulü” anlamına gelmektedir. Öte yandan hekimin aydınlatma yükümlülüğü, aydınlatılmış rızayı kapsamına alan ancak ondan daha kapsamlı bir yükümlülüğü ifade eder. Başka bir deyişle aydınlatma yükümlülüğünün kapsamına aydınlatılmış rıza yanında hekimin hastasını uygulanan tedavi sonrasında yapılması gerekenler konusunda bilgilendirmesi de girer (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 11.11.2021 tarihli ve 2018/(13)3-849 E., 2021/1385 K. sayılı kararı).
22. Görüldüğü üzere hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün fonksiyonu, hastanın bedensel ve ruhsal bütünlüğü ile ilgili olarak serbestçe karar alma özgürlüğünü temin etmeye yöneliktir. Bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğü açısından önem taşıyan husus, kişinin kendisini ilgilendiren konularda yalnız olarak ve üçüncü şahısların etkisi altında kalmaksızın kendiliğinden karar alabilmesi anlamına gelen kişinin kendi geleceğini belirleme hakkıdır. Kişinin kendi geleceğini belirleme hakkı, kişiye tanınan en yüksek değerdeki haklardan olup esasında hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukuksal temelini oluşturmaktadır. Zira hasta, kendi geleceğini belirleme hakkına sahip olarak vücudu üzerinde gerçekleştirilecek her türlü müdahaleye ilişkin olarak olumlu ya da olumsuz bir kararı, aydınlatma yükümlülüğü gereği gibi yerine getirildiği durumlarda verecektir.
23. Hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğünün hukukî dayanaklarını genel olarak hekimin özen yükümlülüğü ve aydınlatma yükümlülüğünün rızanın bir koşulu olması nedeniyle hastanın rızasına ilişkin kanuni düzenlemeler oluşturmaktadır. Örneğin 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 70. maddesi; “Tabipler, diş tabipleri ve dişçiler yapacakları her nevi ameliye için hastanın, hasta küçük veya tahtı hacirde ise veli veya vasisinin evvelemirde muvafakatını alırlar. Büyük ameliyei cerrahiyeler için bu muvafakatin tahriri olması lazımdır. (Veli veya vasisi olmadığı veya bulunmadığı veya üzerinde ameliye yapılacak şahıs ifadeye muktedir olmadığı takdirde muvafakat şart değildir.)” hükmünü haizdir. Bununla birlikte bu genel nitelikli düzenlemeler yanında bazı özel nitelikli düzenlemelerde de hekimin aydınlatma yükümlülüğünün hukukî dayanaklarını bulmak mümkündür. Nitekim 04.04.1997 tarihinde imzalanan ve 09.12.2003 tarihli ve 25311 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Avrupa Biyotıp Sözleşmesi’nin 5. maddesinde; 2238 sayılı Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli Hakkında Kanunun 7. maddesinde; Tıbbî Deontoloji Nizamnamesi’nin 14. maddesinde; Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 15. maddesinde hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü altında olduğu dolaylı da olsa belirtilmiş bulunmaktadır.
24. Hekimin aydınlatma yükümlülüğünün ispatı hususunda mevzuatta bir hüküm bulunmamaktadır. Ancak her tıbbî müdahalenin hukuksal açıdan kişinin vücut bütünlüğünün ihlali anlamını taşıdığı gözetildiğinde ve TMK’nin 24. maddesi gereğince kişinin müdahaleye rızasının bulunmadığına ilişkin yasal karine dolayısıyla hekimin aydınlatma yükümlülüğünde ispat yükü hekim üzerinde olmalıdır. Zira rıza, hukuka aykırılığı ortadan kaldırdığına göre rızanın bulunduğunu ve hastanın aydınlatıldığını savunan hekimin yasal karinenin aksi olan bu hususları ispatlaması gerekir. Öte yandan hekim tarafından ispat edilmesi gereken hukuksal haklılık sebebinin kapsamına hem aydınlatma yükümlülüğünün ispat edilmesi hem de mevcut riskler hakkında hastanın aydınlatılmış rızasının alınması dâhildir. Gerçekten de aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiğinin ispat külfetinin hekime yüklenmesi hastanın gereği gibi aydınlatılmış olmaması halinde geçerli bir rızanın da söz konusu olmayacağı düşüncesine dayanmaktadır. Bu itibarla hasta ile hekim arasında sözleşme ilişkisi bulunsun veya bulunmasın hekimin mesleğini icra ederken göstermesi gereken özen yükümlülüğü gereğince, kendisi karşısında zayıf ve güçsüz konumda olan hastasını aydınlattığını ve hastanın aydınlatılmış rızasının alındığını ispatlaması gerekmektedir.
25. Aydınlatma yükümlülüğünü ispat külfetinin hekim üzerinde olmasının bir diğer sebebi de hekimlerin ve sağlık kuruluşlarının tıbbî açıdan gerekli olan hususlarda arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün bulunmasıdır. Bu yükümlülük her şeyden önce hekimin, teşhis ve tedavi süreci içerisinde sağlıklı karar verebilmesini ve aldığı kararları kontrol edebilmesini kolaylaştırmakta ve ayrıca yapılan işlemlerin belgelenmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğü hekim ve hastaların menfaatlerinin bir gereğidir. Arşivleme ve kayıt tutma yükümlülüğünün ihlali bizatihi tazminat sebebi olmasa da hasta lehine tıbbî müdahalenin yapılmadığı yönünde fiili bir karine yaratmaktadır. Bu açıdan bakıldığında da tıbben gerekli olan müdahalenin yapıldığını ispat yükü hekime düşmektedir.
26. Türk hukukunda girişimsel bazı müdahalelerde hastanın yazılı rızasının alınması gerektiği öngörülmüş ise de aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almamaktadır. Öte yandan Hasta Hakları Yönetmeliği’nin 18. maddesi gereğince bilgi, mümkün olduğunca sade şekilde, tereddüt ve şüpheye yer verilmeden, hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde verilir; hasta, tıbbî müdahaleyi gerçekleştirecek sağlık meslek mensubu tarafından tıbbî müdahale konusunda sözlü olarak bilgilendirilir. Dolayısıyla hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Başka bir deyişle hekimin hastasını aydınlatma yükümlülüğü kapsamında yazılı aydınlatma belirli ölçüde ispat kolaylığı sağlasa da şekil serbestisi söz konusudur. O hâlde aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim tarafından her türlü delille ispatlanabilir.
27. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı ... (Özden) Albayrak’ın gebeliğinin 15. haftasından itibaren Özel Veni Vidi Mamak Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak görev yapan ... tarafından gebelik takibinin yapıldığı, davacı ... (Özden) Albayrak’ın en son gebeliğinin 35. haftasında ... tarafından muayene edildiği, davalı ... ile hekim ... arasında anılan dönemi de kapsayacak şekilde Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Sözleşmesi yapıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca davacı ... (Özden) Albayrak’ın 22.02.2013 tarihinde Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doğum yaptığı, bebek ...’e çocuk hastalıkları uzmanı tarafından down sendromu tanısının konulduğu, bu hususun 22.03.2013 tarihli Sitogenetik Analiz Raporu ile kesinleştiği dosya kapsamı ile sabittir.
28. Dosya kapsamında bulunan bilirkişi raporlarında; down sendromunun genellikle 21. kromozomdaki trisomiden kaynaklanan genetik bir bozukluk olduğu, bu genetik bozukluk sebebiyle down sendromlu kişilerde zihinsel ve gelişimsel yetersizlikler meydana geldiği, down sendromunun iki tane olması gereken 21. kromozomun üç tane olması ile karakterize edildiği, down sendromunun gebelik sırasında tanısı için başlıca kullanılan yöntemlerin ikili, üçlü, dörtlü test, ense kalınlığı gibi prenatal tarama testleri ve ultrason olduğu, down sendromu riskini etkileyen birçok faktörün bulunduğu, kromozomdan kaynaklanan bir bozukluk olan down sendromunda bilinen en önemli risk faktörünü annenin yaşının 35 ve üzeri bir yaşta olmasının oluşturduğu, her kadının kromozom defektli bebek dünyaya getirme riskinin bulunduğu, ancak down sendromu açısından kişiye özgü olarak risk tespitinde annenin ileri yaşı, gebelik yaşı ve kromozom defekti öyküsünün temel faktörler olarak ele alındığı, bu itibarla hekimin, gebenin kişisel durumunu değerlendirmesi ve gerekli tetkikleri yaptırması gerektiği belirtilmektedir.
29. Yine dosya kapsamında bulunan bilirkişi raporlarında; gebelik döneminin 11 ilâ 14. haftalarında yapılan ikili test, 15 ilâ 20. haftalarında yapılan üçlü test ve dörtlü testler neticesinde down sendromu ihtimalinin ortaya konulmasının mümkün olduğu, down sendromlu bebeklerde gebelik ultrasonografisinde majör anomalilerin izlenebildiği, bu anomalilerin özellikle ventriküler septat defekt olmak üzere kalp odacıkları arasında delikler, hafif ventrikülomegati, duedonal atrezi, artmış ense kalınlığı, kistik higroma, hidrops fetalis olduğu, 15 ilâ 20. gebelik haftaları arasında down sendromlu bebeklerin yaklaşık %40-50’sinde artmış ense kalınlığının saptanabileceği, 11 ilâ 14. haftalar arasında da ense kalınlığının down sendromu açısından bir risk faktörü olduğu, ayrıca tarama testlerine ek olarak detaylı fetal ultrasonografinin tüm gebelere uygulanması gerektiği, zira detaylı fetal ultrasonografi, fetal anomalilerin tanımlanmasında büyük önem taşıdığı, eğer önceki gebelikte sakatlık mevcut ise, gebenin yaşı 35 yaş üzerinde ise, akraba evliliği mevcutsa, gebelikte ilaç kullanımı veya gebenin hastalık öyküsü varsa, gebelik IVF veya tüp bebek uygulama teknikleri ile elde edilmiş ise ve ikili, üçlü, dörtlü tarama testleri risk veriyor ise hekimin mutlaka 17 ilâ 23. haftalarda fetal detaylı ultrasonografi önermesi gerektiği, öte yandan hekimin, yapmış olduğu gebelik takibinde, tarama testleri ile ortaya çıkan yeni risk faktörlerini temel risk faktörleriyle çarpmak suretiyle risk belirlemesi sonrasında bir üst seviye olan ve girişimsel müdahale olarak nitelendirilen kesin tanı tetkiklerinin önerilmesi gerektiği, bunların bebeğin plasentasından ya da içerisinde bulunduğu amniyon sıvısından örnek alınarak yapılacak olan CVS veya amniosentez (su alınması) olduğu, prenatal tarama testleri normal çıkan fakat ultrasonda down sendromu açısından risk saptanan gebelikler için de amniosentezin önerilmesi gerektiği, bu yöntemlerle kromozom analizi neticesinde down sendromu teşhisinin kesin olarak konulabileceği tespitleri yer almaktadır.
30. Görüldüğü üzere gebelik takibi yapan hekim tarafından yukarıda belirtilen hususlara dikkat edilerek gerekli tarama testlerinin önerilmesi, tarama testleri hakkında hastanın aydınlatılması, riskli bir durum karşısında fetal detaylı ultrasonografi, CVS veya amniosentez yaptırılmasını önerilmesi ve bunlar hakkında bilgi verilmesi gerekmektedir. Ancak hekimin, riskli bir durumun tespit edilmesi karşısında dahi anneyi anılan testleri yaptırmaya veya kesin tanı yöntemlerine başvurmaya zorlaması mümkün değildir. Hekim sadece gerekli aydınlatmayı yaparak gerekli olan işlemlerin yapılması için öneride bulunmalı; ikili, üçlü, dörtlü test gibi prenatal tarama testlerinde risk saptandığında dahi kesin tanı için gerekli olan CVS veya amniosentez işlemlerini yaptırması kararını, bu işlemler bazı riskleri içerdiği için hastaya bırakmalıdır.
31. Davacı taraf, elde edilen test sonuçları noktasında sigortalı hekim tarafından yeterince bilgilendirilmediklerini, amniosentez testi yapılması hususunda aydınlatılmadıklarını, aydınlatma yapılmış olsa idi risklerini de göz önüne alarak amniosentez testi yapılmasını isteyeceklerini ve test sonucuna göre gebeliği sonlandırma haklarını kullanacaklarını ifade etmiş, dolayısıyla sigortalı hekimin mesleki kurallara aykırı davrandığını, eyleminin tıp kurallarıyla bağdaşmadığını ve hekimin kusurlu olduğunu ileri sürerek zorunlu sorumluluk sigortası limiti dâhilinde maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuşlardır. Gerçekten de 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un “Gebeliğin sona erdirilmesi” başlıklı 5. maddesi; “Gebeliğin onuncu haftası doluncaya kadar annenin sağlığı açısından tıbbi sakınca olmadığı takdirde istek üzerine rahim tahliye edilir. Gebelik süresi, on haftadan fazla ise rahim ancak gebelik, annenin hayatını tehdit ettiği veya edeceği veya doğacak çocuk ile onu takip edecek nesiller için ağır maluliyete neden olacağı hallerde doğum ve kadın hastalıkları uzmanı ve ilgili daldan bir uzmanın objektif bulgulara dayanan gerekçeli raporları ile tahliye edilir” hükmünü haizdir. Yine Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük’ün “On Haftayı Geçen Gebelikte Rahim Tahliyesi” başlıklı 5. maddesi; “Gebelik süresi on haftayı geçen kadınlarda, rahim tahliyesi yapılamaz. Bu durumdaki kadınlarda, ancak, Tüzük'e ekli (2) sayılı listede sayılan hastalıklardan birinin bulunması halinde ve kadın hastalıkları ve doğum uzmanı tarafından rahim tahliyesi yapılabilir. Hastalığın, kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyla bu hastalığın ilişkin olduğu uzmanlık dalından bir hekimin birlikte hazırlayacakları, kesin klinik ve laboratuvar bulgulara dayanan, gerekçeli raporlarla saptanması zorunludur” şeklindedir. Anılan Tüzük’e ekli (2) sayılı listeye bakıldığında ise “Down Sendromu”nun da bu kapsamda sayıldığı görülmektedir. Dolayısıyla down sendromu tespit edildikten sonra, bir kurul tarafından düzenlenecek rapor neticesinde, anne ve babanın da ortak kararıyla on haftadan sonra da gebelik sonlandırılabilmektedir. Eğer hekim aydınlatma yükümlülüğüne aykırı davranmaz ve gerekli hususları aileye önerir ise ailenin Kanun tarafından tanınan bu hakkı kullanması mümkün olabilecektir. Başka bir deyişle down sendromu riski durumunda hekimin aydınlatma yükümlülüğü ayrı bir önem kazanmakta; hekimin bu yükümlülüğe aykırı davranışı neticesinde ise aileye yasal olarak tanınan bir hak ailenin elinden alınmaktadır.
32. Davacı ... (Özden) Albayrak ilk olarak gebeliğinin 15. haftasında 12.09.2012 tarihinde Özel Veni Vidi Mamak Hastanesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak görev yapan sigortalı ... tarafından gebelik takibine başlanmış; hekim tarafından hasta epikriz kaydında “hastanın 14 yıldır çocuğunun olmadığı, suni dölleme (IUI) yöntemiyle gebe kaldığı ve kan uyuşmazlığı bulunduğu” belirtilmiştir. Bu hususlar daha sonraki hasta epikriz kayıtlarında da yer almakta; ancak bu kayıtlarda down sendromu ile ilgili bir ibare bulunmamaktadır. 12.09.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 8815 sıra numarasına “Riskli gebelik, A/S istendi, USG” şeklinde kayıt düşülmüştür. 24.09.2012 tarihli muayenede ise protokol defterinin 9152 sıra numarasında “3’lü test, Ayrıntılı USG, A/S istendi, USG” şeklinde kayıt yer almaktadır. Bu muayene sonrası davacı ... (Özden) Albayrak tarafından üçlü test için numune verilmiş, 01.10.2012 tarihli down sendromu sonuç raporunda “Tr-21 riski” 1:51 olarak gösterilmiştir. Raporda 1:51 oranının “51 kadından sadece 1 tanesinde trisomy 21’li gebeliğe rastlandığı” anlamına geldiği belirtilmiştir. Rapor sonrasında protokol defterinin 9152 sıra numarasındaki “3’lü test” yazısının karşısına ok işareti çizilerek 1/51 ibaresinin yazıldığı görülmektedir. Ayrıca 17.10.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 9792 sıra numarasında “USG” şeklinde kayıt, 07.11.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 10348 sıra numarasında “OGTT, TKS, indirect comb” şeklinde kayıt, 28.11.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 10971 sıra numarasında “Riskli gebelik, TR 21-1/51, A/S yaptırmamış, muhtemel down bilgisi verildi” şeklinde kayıt, 19.12.2012 tarihli muayenede protokol defterinin 11663 sıra numarasında “3’lü tarama 1/51, A/S yaptırmamış, down sendromu bilgisi verildi, fetal eko istendi” şeklinde kayıt yer almaktadır. 09.01.2013 ve 30.01.2013 tarihli muayenelerin ise protokol defteri kayıtları dosya kapsamında bulunmamaktadır.
33. Hemen belirtilmelidir ki, 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı San'atlarının Tarzı İcrasına Dair Kanun’un 72. maddesi; “İcrayı sanat eden tabipler, diş tabipleri, dişçiler ve ebeler numunesi veçhile Sıhhiye ve Muaveneti İçtimaiye Vekaleti tarafından tertip ve mahalli sıhhiye memurlarınca musaddak, hastaların isim ve hüviyetlerini kayda mahsus bir protokol defteri tutmağa mecburdurlar. Bu defterlerin kuyudu ücretten mütevellit davalarda sahibi lehine delil ittihaz olunabilir. Şu kadar ki müstenidi iddia olan kaydın hilafı vesaik veya delaili muteberei saire ile ispat edilebilir” hükmünü haizdir. Aynı Kanun’un 73. maddesi ise “Protokol defterlerinde tahrifat yapan ve mugayiri hakikat malumat derceylediği sabit olan tabipler, diş tabipleri, dişçiler ve ebeler Türk Ceza Kanununun belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerine göre cezalandırılır” şeklindedir. Buna göre Kanun’da belirtilen kişilerin protokol defteri tutması zorunludur. Protokol defterindeki kayıtlar, aksi ispat edilebilecek karine niteliğindedir. Öte yandan Özel Hastaneler Yönetmeliği’nin 48/1 maddesinde de özel hastanelerin acil servis, poliklinik, klinik, röntgen, laboratuvar ve ameliyathane gibi tıbbî hizmet ünitelerinde, sayfa ve sıra numarası verilmiş ve her sayfası müdürlükçe mühürlenmiş protokol defterlerinin tutulmasının zorunlu olduğu belirtilmiştir.
34. Yukarıda belirtildiği üzere Türk hukukunda aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almadığı gözetildiğinde hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Dolayısıyla aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim ve zorunlu sorumluluk sigortacısı tarafından her türlü delille ispatlanabilir. Bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği hususu somut olay özelinde hastanın eğitimi, yaşı, kültürel seviyesi ve hekim veya hastane tarafından tutulan kayıtlar serbestçe değerlendirilerek tespit edilmelidir. Bu itibarla somut olayda da davacının 14 yıldır çocuğunun olmadığı, 38 yaşında olduğu, suni dölleme (IUI) yöntemiyle gebe kaldığı ve lise mezunu olduğu gözetildiğinde davacının 24.09.2012 tarihinde hekim tarafından kendisinden istenen üçlü tarama testini yaptırmış olmasına rağmen, aynı gün istenen A/S (Amniosentez) testi konusunda aydınlatılmamış olduğunu ileri sürülmesinin çelişkili olduğu, öte yandan protokol defterinde yer alan amniosentez ve down sendromu konusunda bilgi verildiğine ilişkin kayıtların aksinin davacı tarafça ispatlanmadığı anlaşılmaktadır.
35. Dosya kapsamından sigortalı doktorun çalıştığı özel hastanede amniosentez testinin yapılamadığı, sigortalı doktorun sadece gebelik takibi yaptığı ve amniosentez testini yapma imkânının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte CVC ve amniosentez gibi testlerin kesin tanıya ilişkin testler olduğu, bu testlerin tedavi olarak nitelemeyeceği, dolayısıyla anılan testleri yaptırmayan hastanın tedaviyi reddettiği anlamının çıkarılamayacağı çok açıktır. Bu itibarla amniosentez testi yaptırmayan hastadan amniosentez hususunda aydınlatıldığına dair imzasını taşıyan yazılı onam alınmasına da gerek bulunmamaktadır; ayrıca sigortalı hekimin kendisinin yapamayacağı bir işlemle ilgili davacıdan imzalı, yazılı onam alması da hayatın olağan akışına aykırı olacaktır. Dolayısıyla sigortalı hekimin gebeliğin haftasına uygun olarak gerekli tarama testlerini, amniyosentez ve ayrıntılı USG gibi tetkikleri önerdiği, davacıyı amniosentez ve down sendromu hususunda aydınlattığı, davacının kendi iradesi gereğince amniosentez testini ve ayrıntılı USG’yi yaptırmadığı ve sonuç olarak sigortalı doktorun tıbbî kötü uygulamasının bulunmadığı ve kusursuz olduğu kabul edilmelidir.
36. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; hekimin üçlü tarama testi sonucunda elde edilen sonucu, kesin tanı için başvurulabilecek yöntemleri, bu yöntemlerin risklerini hastaya açıklaması ve bu açıklamanın hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde yapılması gerektiği, hastayı bu şekilde aydınlatma yükümlülüğü bulunan hekimin bu yükümlülüğünü mevzuata ve usule uygun şekilde yerine getirdiğini ispatlamak zorunda olduğu, hekim tarafından düzenlenen protokol defterindeki kayıtların delil olarak kabul edilemeyeceği, bu itibarla direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
37. O hâlde, Bölge Adliye Mahkemesince yazılı şekilde karar verilmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
Dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 22.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2020/7370 E., 2021/804 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 19. HUKUK DAİRESİ
tam metni aç
Gereken özeni göstermeyen vekil, TBK.nın 510/1. maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.
3. Hukuk Dairesi 2020/7370 E. , 2021/804 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İSTANBUL BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 19. HUKUK DAİRESİ
İLK DERECE
MAHKEMESİ : İSTANBUL 10. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
Taraflar arasında ilk derece mahkemesinde görülen maddi-manevi tazminat davasının yapılan yargılaması neticesinde davanın reddine dair verilen karar hakkında bölge adliye mahkemesince yapılan istinaf incelemesi sonucunda; davacı tarafın istinaf başvurusunun reddine yönelik olarak verilen kararın süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı, Şişli'de bulunan davalı şirkete ait ... Hastanesi’ne 2011 yılı Ekim ayında bademcik ameliyatı olmak için başvurduğunu, ameliyatın başarısızlığı nedeniyle nefes alamadığını, yoğun bakıma alındığını ve hiç uyuşturulmadan boğazının yanlarının delindiğini, direnler takılarak ... Tıp Fakültesi Hastanesine sevk edildiğini, daha sonra yakınlarının talebi üzerine ... Paşa Göğüs Hastalıkları Hastanesine sevk edildiğini, bu hastanede de boğazının yanları delinerek tedaviye edilmeye çalışıldığını, bu sırada çok acı çektiğini ve nefes alamadığını, tedavinin 4 gün sürdüğünü, daha sonra taburcu edildiğini, ancak taburcu olduktan 8 gün sonra komaya girdiğini, tekrardan ... Hastanesi Acil Servisine yatırıldığını, doktorların hastalığın teşhisini koyamadıklarını, daha sonra endoskopi çekilerek hastalığa teşhis konulabildiğini, yemek borusunun ilk ameliyat sırasında narkozcu tarafından delindiğini, ikinci ameliyatın 6 saat sürdüğünü, bu ameliyat sonrasında da nefes alamadığı ve 11 gün yoğun bakımda kaldığını, bu sürecin 20 gün devam ettiğini, sürekli bakıma muhtaç bir şekilde yaşadığını, şuur ve görme kaybı olması nedeniyle ... Eğitim ve Araştırma Hastanesine götürüldüğünü, burada tedavi edildiğini, direnin 20 gün sonra çıkarıldığını, tedavi süreci bittikten sonra ilk ameliyatı olduğu hastaneye giderek ameliyatı yapan doktor ile görüştüğünü, doktorun narkozcunun küçük hortum yerine büyük hortum taktığını ve bu nedenle hasar meydana geldiğini beyan ettiğini, davalı hastanenin kusurlu bir ameliyat yaptığını, ameliyat nedeniyle çok ciddi sağlık sorunlar yaşadığını, halen eski sağlığına kavuşamadığını, tek başına yaşayamaz hale geldiğini, bu zararların ruhen de yıprattığını, emekli olmasına rağmen moda tasarımcısı olarak piyasada değişik firmalara tasarım ve danışmanlık hizmeti verdiğini belirtilerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 5.000,00-TL maddi tazminat ile 95.000,00-TL manevi tazminatın ameliyat tarihinden itibaren işleyecek reeskont faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı ...; anestezi uzmanı olduğunu, davacının ameliyatının basit bir bademcik ameliyatı olmadığını, hastaya rutin testlerin yapıldığını, operasyon ile bilgiler verildiğini, ... Hastanesi’nin anestezi uzmanının hasta olması nedeniyle kendisine o gün görev verildiğini, ameliyatın başlamasından sonra anestezi amacıyla gerekli ilaçların verildiğini, hastanın rahat nefes alması için lokal anesteziyle drenaj tüpü takıldığını, hastanın oksijenizasyonu normale döndükten sonra toraks ... ve akciğer filmi çekildiğini, daha sonra epikriz ve ... 'leri ile ambulans ve doktor eşliğinde sevk edildiğini, hastanın bu süreçte karşılaştığı komplikasyonlar nedeniyle herhangi bir kusurunun olmadığını savunmuştur.
Davalı ...; kulak burun boğaz doktoru olduğunu, davacının yapılan muayenesi sonunda bademcik üzerinde papillom adı verilen siğil olduğunun tespit edildiğini, bu hastalığın vücudun başka bölgelerinde de görülebileceğini, bu nedenle davacıya bu hususta soruyu yönelttiğini ve davacının da cinsel organında benzer bir siğilin tespit edildiğini bildirdiğini, bunun üzerine her iki bölgedeki hastalığın da aynı anda tedavi edilebileceğini söylediğini, davacının da uygun bulduğunu, hem kadın hastalıkları uzmanı hem de kendisi tarafından ameliyatın aynı anda gerçekleştirilmesinin kararlaştırıldığını, boğazından yapılacak ameliyat girişiminin usulüne uygun yapıldığını, davacının daha sonraki tedavi gördüğü hastanelerde sıkıntılı süreçler yaşadığının doğru olduğunu, anestezi işlemi ile ilgili kusuru olmadığını belirterek davanın reddini dilemiştir.
Davalı hastane; davanın öncelikle husumet yönünden reddini, hastaya çekilen BTler sonucunda durumun göğüs hastalıkları konusunda uzman bir doktor tarafından değerlendirilmesi görüşüne varıldığından ve bu kadroda da hastanelerinde bir doktor bulunmadığından davacının ...'ya sevk edildiğini, tedavi sonrasında bir takım işlemler yaşamasının hastanenin sorumluluğunda olmadığını, hastanenin yapılan işlemlerde kusurunun olmadığını, somut olayda manevi tazminat miktarının fahiş olduğunu, zenginleşme saikiyle talep edilen bir miktar olduğunu beyan ederek davanın reddini talep etmiştir.
Mahkemece; davanın reddine karar verilmiş; hüküm süresi içinde davacı tarafından istinaf edilmiştir.
Bölge adliye mahkemesince; davacı vekilinin istinaf başvurusunun 6100 sayılı HMK'nun 353/1-b-1 maddesi uyarınca esastan reddine, karar verilmiş, hüküm süresi içinde davacı tarafça temyiz edilmiştir.
Dava, doktor hatasına dayalı maddi ve manevi tazminat talebine ilişkin olup, davacı davalı hastanede davalı doktor ...’in boğazından siğil alma ameliyat işlemi sırasında diğer doktor davalı ...’nın anestezi uzman olarak anestezi işlemi hatası sebebiyle yemek borusunun yırtıldığını, bu sebeple akciğerinden ameliyat olmak zorunda kaldığını, çeşitli sıkıntılar yaşadığını belirterek, maddi ve manevi zararların tazminini istemiş, davalılar kusur ya da ihmalleri olmadığını savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, Adli Tıp 2. İhtisas Kurulu 16.01.2015 tarihli ve İstanbul Üniversitesi’nden alınan 23.12.2015 tarihli rapor hükme esas alınarak davanın reddine karar verilmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki, vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. O nedenle sağlık memuru ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Vekil, hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özelliklerinin gözönünde tutulması, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılması ve en emin yolun seçilmesi gerekir. Gerçekten de müvekkil (hasta), mesleki bir iş gören vekilden, (doktordan) tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, TBK.nın 510/1. maddesi hükmü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Dosya içerisinde olayla ilgili mahkeme kanalıyla alınan Adli Tıp Kurumu raporunda ve İstanbul Üniveritesi’nden alınan raporda, yapılan teşhis ve tetkiklerin usulüne uygun olması nedeniyle doktora atfedilebilecek bir kusur bulunmadığı yönünde kanaat bildirilmiştir. Davacı, alınan rapora ‘anestezi uzmanının ameliyat öncesi değerlendirme raporu, bilgilendirme onamı, yine amaliyat sırasındaki takip notunun dosyada mevcut olmadığını, yemek borusunun delindiğinin gizlenmesi nedeniyle ... Hastanesi’nde bu konuda müdahelede bulunulamadığını ve bu hususlarında kusurda etkili olduğunu’ belirterek itiraz etmiş ve mahkemeden konu ile ilgili yeniden bir rapor alınmasını istemiştir. Özellikle “anestezi uzmanının ameliyat öncesi değerlendirme raporu, bilgilendirme onamı, ameliyat sırasındaki takip notunun” da hastane tarafından tutulması ve dosya sunulmaması, bu hususun 23.12.2015 tarihli İstanbul Üniversitesi’nde alınan bilirkişi raporunun sonuç kısmının 1. bendinde “Davalı hastanenin mahkemenize sunduğu belgelerde hastanın ameliyat öncesi anestezi değerlendirmesi ve muayenesine ait belge bulunmamaktadır. Aynı şekilde hastanın gerek yapılacak cerrahi girişimler gerekse uygulanacak anestezi uygulaması konusunda bilgilendirilmiş ve onamının alınmış olduğuna dair belge yoktur. Anestezi sırasında tutulan anestezi kayıtlarının da dosya içeriğinde yer almadığı görülmektedir. Anestezi uygulamasına ait tüm bu belgelerin düzenlenmemiş olması veya düzenlenmesine rağmen dosyada yer almamış olması nedeniyle olayla ilgili değerlendirmemizin ifadelerden yansıyan bilgilerle yapıldığı göz önüne alınmalıdır.”şeklinde ifade ile yer aldığı anlaşılmaktadır. Sağlık memuru, hekim ve hastanenin meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmesi gerektiği değerlendirildiğinde yukarıdaki açıklamalar ışığında davalıların sadece ağır kusurlarında değil hafif kusurlarından da sorumlu olabileceği dikkate alınarak, davacının iddiaları, davacının bilirkişi raporlarına yaptığı itirazları ve özellikle yukarıda bahsedilen anestezi uzmanının ameliyat öncesi değerlendirme raporu, bilgilendirme onamı, ameliyat sırasındaki takip notunun bulunmaması da değerlendirilip tartışılmak üzere üniversite öğretim üyelerinden oluşturulacak, konusunda uzman akademik kariyere sahip yeni bir bilirkişi kurulundan nedenlerini açıklayıcı, taraf, mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli bir rapor alınmak suretiyle hasıl olacak sonuca uygun bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.
İlk derece mahkemesince, hekim hatası konusunda yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda inceleme yapılıp karar verilmesi gerekirken, bu yönden eksik inceleme ve araştırma ile hüküm kurulması doğru görülmemiş, davacı tarafın temyiz itirazlarının kabulü gerekmiştir.
İlk derece mahkemesi kararının, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmasına karar verilmiş olduğundan, HMK'nın 373. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, iş bu karara karşı davacı tarafından yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin bölge adliye mahkemesi kararının da kaldırılmasına karar verilmiştir.
SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacının temyiz itirazlarının kabulü ile 6100 sayılı HMK'nın 373/1. maddesi uyarınca temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının KALDIRILMASINA, aynı Kanun'un 371. maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesi kararının davacı yararına BOZULMASINA, dosyanın ilk derece mahkemesine, kararın bir örneğinin de bölge adliye mahkemesine gönderilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 03.02.2021 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Borçlar Hukuku Özel Hükümler
Vekil (V), (M)'nin vekaleti kapsamında bir fuara katılmış ve bu sırada kusuru olmaksızın fuar alanındaki bir kaza nedeniyle yaralanmış ve tedavi masrafı yapmıştır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'na göre, (V)'nin bu zararının giderilmesini (M)'den isteyebilme hakkı ve (M)'nin bu sorumluluktan kurtulma yolu nedir?
A) (V) zararı isteyebilir; (M) bu sorumluluktan kurtulamaz.
B) (V) zararı isteyebilir; (M) kusuru bulunmadığını ispat ederek bu sorumluluktan kurtulabilir.
C) (V) zararı isteyemez, çünkü bu bir iş kazası değildir.
D) (V) zararı isteyemez, çünkü zarar vekaletin doğrudan bir sonucu değildir.
E) (V) zararı isteyebilir; (M) ancak vekilin kusurlu olduğunu ispat ederek kurtulabilir.
Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.