6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Madde 450

Hukuk Muhakemeleri Kanunu 450. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 450- (1) 18/6/1927 tarihli ve 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ek ve değişiklikleri ile birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Parasal sınırların artırılması EK MADDE 1- (Ek: 24/11/2016-6763/44 md.) (1) 200 üncü, 201 inci, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırlar her takvim yılı başından geçerli olmak üzere, önceki yılda uygulanan parasal sınırların; o yıl için 4/1/1961 tarihli ve 213 sayılı Vergi Usul Kanununun mükerrer 298 inci maddesi hükümleri uyarınca Maliye Bakanlığınca her yıl tespit ve ilan edilen yeniden değerleme oranında artırılması suretiyle uygulanır. Bu şekilde belirlenen sınırların bin Türk lirasını aşmayan kısımları dikkate alınmaz.[72] (2) (Değişik:4/6/2025-7550/20 md.) 200 üncü ve 201 inci maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında hukuki işlemin yapıldığı, 341 inci, 362 nci ve 369 uncu maddelerdeki parasal sınırların uygulanmasında davanın açıldığı tarihteki miktar esas alınır. (3) (Ek:7/11/2024-7531/22 md.) (Mülga:4/6/2025-7550/20 md.) GEÇİCİ MADDE 1- (1) Bu Kanunun yargı yolu ve göreve ilişkin hükümleri, Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan davalarda uygulanmaz. (2) Bu Kanunun, senetle ispat, istinaf ve temyiz ile temyizde duruşma yapılmasına ilişkin parasal sınırlarla ilgili hükümleri Kanunun yürürlüğe girmesinden önceki tarihte açılmış olan dava ve işlerde uygulanmaz. GEÇİCİ MADDE 2- (1) 1086 sayılı Kanunun yürürlükte olduğu dönemde usulüne uygun olarak düzenlenmiş bulunan senetler, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra da geçerliliklerini korur. GEÇİCİ MADDE 3 – (Ek: 31/3/2011-6217/30 md.)[73] (1) Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. (2) Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 444 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. (Ek cümle: 1/7/2016-6723/34 md.) Bu kararlara ilişkin dosyalar bölge adliye mahkemelerine gönderilemez. [74][75] (3) Bu Kanunda bölge adliye mahkemelerine görev verilen hallerde bu mahkemelerin göreve başlama tarihine kadar 1086 sayılı Kanunun bu Kanuna aykırı olmayan hükümleri uygulanır. GEÇİCİ MADDE 4- (Ek: 24/11/2016-6763/45 md.) (1) Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlarla ilgili Yargıtay hukuk daireleri tarafından verilen bozma kararları üzerine mahkemelerce verilen direnme kararları, kararına direnilen daireye gönderilir. (2) Bu maddeyi ihdas eden Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda bulunan dosyalar, kararına direnilen daireye gönderilir. (3) Bu maddeyi ihdas eden Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda bulunan ve 30/1/1950 tarihli ve 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun geçici 2 nci maddesi uyarınca ilgili daire tarafından incelenen dosyalar, kararına direnilen daireye yeniden gönderilmez. (4) Daire, mümkün olan en kısa sürede direnme kararını inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderir. Yürürlük

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

6 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2022/729 E., 2023/1214 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
Hemen belirtilmelidir ki, 1 Ekim 2011 tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) yürürlüğe girmiş; anılan Kanun'un 450 nci maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır.
Hukuk Genel Kurulu         2022/729 E.  ,  2023/1214 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi SAYISI : 2019/576 E., 2019/1187 K. ASIL VE BİRLEŞEN KARAR : Asıl davanın reddine, birleşen davanın kabulüne davalarda davacılar vekili ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.06.2019 tarihli ve 2017/1664 Esas, 2019/4417 Karar sayılı BOZMA kararı 1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen anonim şirket bakiye hisse devir bedelinin tahsili davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen asıl davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, birleşen davanın kabulüne ilişkin karar birleşen davada davalı vekili ile katılma yoluyla asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda birleşen davada davalı yararına bozulmuş; birleşen davada davalı vekili ile asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulması üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bu kez asıl ve birleşen davada davacılar yararına bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı birleşen davada davalı vekili ile katılma yoluyla asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3 üncü maddesine göre uygulanmakta olan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun’la değişikliği öncesi hâliyle 438 inci maddesinin ikinci fıkrası gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından birleşen davada davalı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verildikten sonra gereği görüşüldü:3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği düşünüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ ASIL DAVADA 4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; merkezi Çorum'da bulunan dava dışı Çopikas Kağıt ve Oluklu Mukavva Kutu San. A.Ş.'nin çoğunluk hisselerinin ortaklar ile davalı arasında imzalanan 29.06.1999 tarihli hisse devir sözleşmesiyle, müvekkillerinin dava dışı şirketteki hisselerinin davalıya devredildiğini ve sözleşmenin 3.4 üncü maddesinde hisse bedelinin kapanış tarihi itibariyle ayarlanmasının, diğer bir anlatımla şirketin bir yıl önceki kapanış bilançosu esas alınmak suretiyle belirlenmiş bulunan hisse devrinin şirketin kapanış tarihindeki mali durumu dikkate alınarak yeniden saptanması ve böylece belirlenecek hisse alım bedeli bakiyesinin tesis edilmiş bulunan yediemin hesaptan satıcılara faiziyle birlikte ödenmesinin düzenleme altına alındığını, bu kapsamda kapanış tarihi olan 02.07.1999 tarihi itibariyle bedel ayarlanmasına esas alınacak bilançonun Price Waterhouse Coopers (PWC) tarafından düzenlendiğini ve ayarlanmış devir bedelinin 14.311.000 ABD Doları, satıcılara ödenmesi gereken yediemin hesabındaki bakiye bedelin ise 1.191.000 ABD Doları olarak hatalı şekilde belirlenmesine müvekkilleri tarafından itiraz edildiğini, bu bedelin 2.348.000 ABD Doları ve bu tutara eklenen işlemiş faiz olması gerektiğini, bilahare yapılan görüşmeler sonucunda davalı şirketin mensubu bulunduğu başka bir şirket aracılığıyla 24.02.2000 tarihinden başlamak üzere müvekkili dışındaki tüm şirket ortaklarına alım bedeli bakiyesinin 2.455.000 ABD Doları olarak belirlenmek suretiyle ödemede bulunulduğunu, kendilerine ise sözleşmenin 10.10 uncu maddesi gerekçe gösterilerek sözleşmeye aykırı olarak herhangi bir ödeme yapılmadığını, İstanbul 4.Asliye Ticaret Mahkemesinin 2000/920 Esas sayılı dosyasında müvekkillerinden ... ile ... aleyhine dava dışı Hayat Tıbbi Aletler Maden ve Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş. üzerinden devir konusu Çopikas Kağıt ve Oluklu Mukavva Kutu San. A.Ş.'ye rekabet ettiklerinden bahisle dava ikame edildiğini, taraflar arasında ihtilafsız olan 1.191.000 ABD Doları devir bedeli bakiyesinden müvekkillerinin payına düşen payın ödenmediğini belirterek 44.540 ABD Doları'nın müvekkili ...'na 61.375 ABD Doları'nın müvekkili ...'a, 61.375 ABD Dolar'ının müvekkili Işıl Salur'a, 157.860 ABD Doları'nın müvekkillerinden ...'a ait olmak üzere toplam 325.150 ABD Doları'nın faiziyle birlikte müvekkiline ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin İngiltere'de mukim olduğunu, dava dışı Çopikas Kağıt ve Oluklu Mukavva Kutu San. A.Ş.nin tüm hisselerinin müvekkili şirket tarafından devralındığını, müvekkilinin adı geçen şirketin hisselerinin tamamını sözleşmenin 10.6 (b) maddesine dayanarak şirket grup içi politikaları gereği tamamı kendisine ait ve alt kuruluş olan Hollanda'da mukim Davit S. Smith (Holdings) B.V.ye 18.08.1999 tarihinde devrettiğini, sözleşmenin 2.3 üncü maddesi gereğince şirket hisselerinin farazî değerinin 16.400.000 ABD Doları olarak tespit edilerek bu miktarın %80'ine tekabül eden 13.120.000 ABD Doları'nın şirket ortaklarına ödendiğini, sözleşmenin 3.4 üncü maddesi uyarınca ortaklara devrettikleri hisseler için kabul edilen farazi değerde herhangi bir uyarlama yapılıp yapılmayacağı ve yapılacak ise miktara ilişkin konuların Çopikas Kağıt ve Oluklu Mukavva Kutu San. A.Ş.nin 31.12.1998 tarihli bilançosu ile kapanış bilançosunda ortaya çıkarılan net işletme varlıkları ve net borçlarının miktarlarına göre belirlendiğini, söz konusu bilançonun PWC tarafından hazırlandığını, buna göre toplam ödenecek hisse net bedelinin 14.311.000 ABD Doları, dolayısıyla ödenmesi gereken bakiye bedelin 1.191.000 ABD Doları olarak belirlendiğini, adı geçen şirket hisselerinin grup şirketi David S. BV.ye devredilmiş olması nedeniyle müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini, davacıların sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmediğini ve sözleşmeye aykırı tutum ve davranışları nedeniyle ödemezlik def'inde bulunduğunu, sözleşmede yer alan rekabet etmeme yasağına aykırı davranıldığı için 400.000 ABD Doları cezaî şartın tahsili talepli dava açıldığını, bu nedenle de takas beyanında bulunduklarını belirterek davanın reddini savunmuştur. BİRLEŞEN DAVADA 6. Davacılar vekili dava dilekçesinde; asıl dava dilekçesindeki hususlar belirtilmek suretiyle ve fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davacı ... için 1400 USD Doları, ... için 1.800 USD Doları, Işıl Salur için 1.800 USD Doları ve ... için 5.000 USD Doları olmak üzere toplam 10.000 USD Doları’nın fiili ödeme tarihindeki karşılığı üzerinden kanunî faiz ve temerrüt faizlerine ilişkin 3095 sayılı Kanun’un 4/a bendi uyarınca bankaların USD Doları’na uyguladıkları en yüksek faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş; ıslah ile taleplerini 325.150 ABD Doları karşılığı 508.046,87 TL’ye yükseltmiştir. 7. Davalı vekili cevap dilekçesinde; asıl davaya yönelik cevap dilekçesindeki hususlar kapsamında davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı 8. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin 12.03.2015 tarihli ve 2014/717 Esas, 2015/172 Karar sayılı kararı ile; asıl davada davalı şirketin dava dışı Çopikas Kağıt ve Oluklu Mukavva Kutu San. A.Ş.nin hissedarlarına ait hisselerini birleşen davada davalı şirkete devrettiği, birleşen davada davalı taraf sözleşmedeki usule göre PWC tarafından yapılan hisse değerlemesi bakiyesinin iddia edildiği gibi 2.455.000 USD Doları değil, 1.191.000 USD Doları olduğunu savunmuş ise de; bu maksatla oluşturulan yediemin hesabı üzerinden diğer hissedarlara yapılan ödemenin 2.455.000 USD Doları olduğu gerekçesiyle asıl davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, birleşen davanın kabulüne, 44.540 USD Doları'nın davacı ...'na, 61.375 USD Doları'nin davacı ...'a, 61.375 USD Doları'nın davacı Işıl Salur'a ve 157.860 USD Doları'nın davacı ...'a ait olmak üzere toplam 325.150 USD Doları'nın dava tarihinden itibaren 3095 sayılı Kanun’un 4/a maddesi gereğince işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Birinci Bozma Kararı 9. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde birleşen davada davalı vekili ile katılma yoluyla asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.10.2016 tarihli ve 2016/960 Esas, 2016/8110 Karar sayılı kararı ile; “…1- Dava dosyası içerisindeki bilgi ve belgelere, mahkeme kararının gerekçesinde dayanılan delillerin tartışılıp değerlendirilmesinde usul ve yasaya aykırı bir yön bulunmamasına, hükümde yer alan 2. bentteki “davalılardan tahsili ile davacıya ödenmesine” ibarelerinin “davalıdan tahsili ile davacılara ödenmesine” şeklinde anlaşılacak olmasına göre asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının birleşen davada davalı vekilinin ise aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekmiştir. 2- Asıl dava; anonim şirket hisse devir sözleşmesine istinaden bakiye kalan alacak istemine ilişkin olup; birleşen dava asıl davadaki iddialara dayalı olarak asıl davada davalıdan hisseleri devralana yöneltilmiştir. Davacılar vekili, hisse satım sözleşmesi kapsamında satım bedelinin bakiye kısmının ödenmesini talep etmiş, diğer hissedarlara yapılan ödeme miktarından hareketle fiilen kabul edilmiş olan bedel üzerinden aynı esaslar dairesinde davacılara da ödeme yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Davalı yan ise diğer hissedarlara yapılan ödemenin bir kısmının sözleşme kapsamında değil, ayrı bir sözleşme niteliğinde olan rekabet etmeme taahhüdü karşılığında yapıldığını, davacıların ek rekabet etmeme taahhüdünde bulunmadıklarını, dahası sözleşmedeki rekabet etmeme yasağına aykırı davranıldığı için 400.000 ABD Doları cezai şartın tahsili talepli dava açıldığını savunmuştur. Hisse alım anlaşmasının “satın alma fiyatının ödenmesi başlıklı 2.3. maddesinde “(a) Satın alma fiyatının %80'inden peşin ödemenin çıkartılması sonucu elde edilen miktar, satıcılar tarafından ayrıntıları kapanış tarihinden en az üç iş günü öncesinden yazılı olarak bildirilecek olan satıcıların hesabına kapanış tarihinde derhal ulaşılabilir ABD$ fonları üzerinden havale edilecektir. Peşin ödeme, kapanışın gerçekleşmesi üzerine işbu (a) bendi uyarınca satın alma fiyatı'nın %80'inin ödenmesi karşılığında yapılacaktır veya kapanış 5 Temmuz 1999 tarihine kadar gerçekleşmezse hisse senedi rehin anlaşması uyarınca alıcıya geri ödenecektir. Satıcılar arasında satın alma fiyatının pay edilmesi satıcıların münhasır sorumluluğu olacaktır. (b) Satın alma fiyatının %20'si alıcı tarafından muhafaza edilecek ve satıcıların madde V'te belirtilen garanti ve taahhütleri ile ilgili yükümlülüklerine karşılık teminat olarak yeddiemin hesabına yatırılacaktır. Alıcı, satıcıların garanti ve taahhütlerini esaslı şekilde ihlal etmelerine rağmen kapanıştan sonra 90 gün içerisinde herhangi bir talepte bulunmazsa, madde 3.4'te tanımlanan satın alma fiyatındaki değişikliklere uygun olarak yapılacak hesaplamaların sonucuna göre değiştirilecek olan yeddiemin hesabında tutulan muhafaza edilen miktar, her iki tarafa muhafaza edilen miktar üzerinde kapanış tarihinden sonra kapanışın 90 ıncı gününde fiilen yapılan ödeme gününe kadar tahakkuk eden faiz ile birlikte her bir tarafa payları oranında dağıtılacaktır.” hükmü düzenlenmiş; “satın alma fiyatındaki değişiklikler” başlıklı 3.4. maddesinde ise “(a) Kapanış tarihinde alıcı, şirketin hesap tarihi ve kapanış tarihi itibariyle ABD Doları üzerinden ve IAS 29 ("Tamamlama Hesapları") dahil Uluslararası Muhasebe Standartlarına ("IAS") uygun olarak hazırlanacak IAS enflasyon standartlarına göre uyarlanmış şirket bilançolarının hazırlanmasına başlayacaktır. Tamamlama Hesapları alıcı tarafından tayin edilen uluslararası bir denetleme şirketi tarafından denetlenecek ve kapanış tarihinden itibaren 45 gün içerisinde satıcılara gönderilecektir. Satıcıların tamamlama hesaplarını incelemek ve itirazlarını bildirmek için 14 günlük bir süresi olacaktır. Tamamlama Hesaplarının satıcılar tarafından incelenmesi üzerine, taraflar arasında bu hesaplar hakkında bir anlaşmazlık çıkması durumunda ve bu anlaşmazlığın bir 14 günlük süre sonunda daha çözümlenememesi durumunda anlaşmazlığı 10 gün içerisinde çözmek üzere taraflarca 7 gün içerisinde atanacak bir uluslararası denetleme firmasına bağlı olarak çalışan bir serbest muhasebeciler firmasına başvurulacaktır. Tarafların 7 gün içerisinde böyle bir firmayı seçememesi durumunda Türkiye Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası böyle bir firmayı atayacaktır. Bu muhasebeciler hakem olarak değil, bilirkişi olarak atanmalarını takiben 10 gün içerisinde konuyu tespit edeceklerdir. Muhasebecilerin tespiti taraflar için kesin ve bağlayıcı olacaktır...” hükmüne yer verilmiştir. Dosyaya ibraz edilen davacılar dışındaki bir kısım ortaklara ait olduğu anlaşılan rekabet etmeme taahhütleri ile kabul, feragat ve ibraname belgeleri ve ekleri incelendiğinde, şirket ortaklarının 29 Haziran 1999 tarihli hisse alım anlaşması gereği David S. Smith (Holdings) PLC ("OSS'') tarafından ödenmesi gereken hisse satım bedellerine ilişkin bakiye 1.191.000 ABD Dolarının bugüne kadar işlemiş faizi ile beraber hisselerine tekabül eden kısmı tamamen ve eksiksiz olarak nakden ve peşinen tahsil ettiklerini, ayrıca DSS'in hisse satım bedellerinden ayrı biçimde iyi niyet belirtisi olarak önerdiği toplam 1.200.000 ABD Dolarının eski hisselerine tekabül eden kısmını da tamamen ve eksiksiz olarak nakden ve peşinen tahsil ettiklerini bildirdikleri anlaşılmaktadır. Böylece davalı tarafça yaptırılan tamamlama hesapları ve tespit edilen bilanço üzerinden belirlenen bakiye 1.191.000 ABD Dolarından hisselerini devreden ortakların hisselerine tekabül eden kısımların bakiye hisse devri bedeli olarak ödendiği, yapılan diğer ek ödemelerin ise rekabet etmeme taahhütlerine istinaden iyi niyet göstergesi olarak önerilerek ödendiği sonucuna ulaşılmıştır. Davacılar ek rekabet etmeme taahhüdünde bulunmadığına, dahası Dairemizce onan mahkeme ilâmıyla belirlendiği üzere haksız rekabette bulundukları ve cezai şart ödemeye mahkum edildiklerine göre, ayrıca da sözleşmenin 3.4. maddesindeki düzenlemede yer alan firmaların belirlenerek, onlara inceleme yaptırılmadığı anlaşıldığından davacılar bakiye 1.191.000 ABD Doları olarak belirlenen miktar üzerinden hisselerine isabet eden kısmın tahsilini isteyebilirler. Bu suretle yanılgılı değerlendirmeyle yeddi emin hesabı üzerinden diğer hissedarlara yapılan ödemenin 2.455.000 ABD Doları üzerinden yapıldığı belirtilerek davacılara da bu miktardan hisselerine düşen kısmın ödenmesine hükmedilmesi doğru olmayıp kararın birleşen davada davalı yararına bozulması gerekmiştir,…” gerekçesiyle (1) nolu bentte açıklanan nedenlerle asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilinin tüm temyiz itirazları, birleşen davada davalı vekilinin ise sair temyiz itirazları reddedilmiş, (2) nolu bentte yazılı nedenlerle birleşen davada davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle hüküm birleşen davada davalı yararına bozulmuştur. Karar Düzeltme İstemi Üzerine Özel Daire İkinci Bozma Kararı 11. Özel Daire bozma kararına karşı süresi içinde birleşen davada davalı vekili ile asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. 12. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 13.06.2019 tarihli ve 2017/1664 Esas, 2019/4417 Karar sayılı kararı ile; “…(1) Yargıtay ilamında benimsenen gerektirici sebeplere göre, birleşen davada edimler silsilesi, cezai şart alacağının tahsili için ayrıca dava açılmış olması, o dava sonucuna etki eder mahiyette bulunmamasına göre davalı vekilinin tüm karar düzeltme istemlerinin; asıl ve birleşen davada ise davacılar vekilinin husumete ve dava dışı diğer hissedarlara rekabet etmeme taahhütlerine istinaden yapılan ek ödemeye ilişkin sair karar düzeltme istemlerinin HUMK 440. maddesi gereğince reddi gerekmiştir. (2) Asıl dava; anonim şirket hisse devir sözleşmesine istinaden bakiye kalan alacak istemine ilişkin olup; birleşen dava asıl davadaki iddialara dayalı olarak asıl davada davalıdan hisseleri devralana yöneltilmiştir. Davacılar vekili, hisse satım sözleşmesi kapsamında satım bedelinin bakiye kısmının ödenmesini talep etmiş, diğer hissedarlara yapılan ödeme miktarından hareketle fiilen kabul edilmiş olan bedel üzerinden aynı esaslar dairesinde davacılara da ödeme yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Davalı yan ise diğer hissedarlara yapılan ödemenin bir kısmının sözleşme kapsamında değil, ayrı bir sözleşme niteliğinde olan rekabet etmeme taahhüdü karşılığında yapıldığını, davacıların ek rekabet etmeme taahhüdünde bulunmadıklarını, dahası sözleşmedeki rekabet etmeme yasağına aykırı davranıldığı için 400.000 ABD Doları cezai şartın tahsili talepli dava açıldığını savunmuştur. Hisse alım anlaşmasının “satın alma fiyatının ödenmesi başlıklı 2.3. maddesinde “(a) Satın alma fiyatının %80'inden peşin ödemenin çıkartılması sonucu elde edilen miktar, satıcılar tarafından ayrıntıları kapanış tarihinden en az üç iş günü öncesinden yazılı olarak bildirilecek olan satıcıların hesabına kapanış tarihinde derhal ulaşılabilir ABD$ fonları üzerinden havale edilecektir. Peşin ödeme, kapanışın gerçekleşmesi üzerine işbu (a) bendi uyarınca satın alma fiyatı'nın %80'inin ödenmesi karşılığında yapılacaktır veya kapanış 5 Temmuz 1999 tarihine kadar gerçekleşmezse hisse senedi rehin anlaşması uyarınca alıcıya geri ödenecektir. Satıcılar arasında satın alma fiyatının pay edilmesi satıcıların münhasır sorumluluğu olacaktır. (b) Satın alma fiyatının %20'si alıcı tarafından muhafaza edilecek ve satıcıların madde V'te belirtilen garanti ve taahhütleri ile ilgili yükümlülüklerine karşılık teminat olarak yeddiemin hesabına yatırılacaktır. Alıcı, satıcıların garanti ve taahhütlerini esaslı şekilde ihlal etmelerine rağmen kapanıştan sonra 90 gün içerisinde herhangi bir talepte bulunmazsa, madde 3.4'te tanımlanan satın alma fiyatındaki değişikliklere uygun olarak yapılacak hesaplamaların sonucuna göre değiştirilecek olan yeddiemin hesabında tutulan muhafaza edilen miktar, her iki tarafa muhafaza edilen miktar üzerinde kapanış tarihinden sonra kapanışın 90 ıncı gününde fiilen yapılan ödeme gününe kadar tahakkuk eden faiz ile birlikte her bir tarafa payları oranında dağıtılacaktır.” hükmü düzenlenmiş; “satın alma fiyatındaki değişiklikler” başlıklı 3.4. maddesinde ise “(a) Kapanış tarihinde alıcı, şirketin hesap tarihi ve kapanış tarihi itibariyle ABD Doları üzerinden ve IAS 29 ("Tamamlama Hesapları") dahil Uluslararası Muhasebe Standartlarına ("IAS") uygun olarak hazırlanacak IAS enflasyon standartlarına göre uyarlanmış şirket bilançolarının hazırlanmasına başlayacaktır. Tamamlama Hesapları alıcı tarafından tayin edilen uluslararası bir denetleme şirketi tarafından denetlenecek ve kapanış tarihinden itibaren 45 gün içerisinde satıcılara gönderilecektir. Satıcıların tamamlama hesaplarını incelemek ve itirazlarını bildirmek için 14 günlük bir süresi olacaktır. Tamamlama Hesaplarının satıcılar tarafından incelenmesi üzerine, taraflar arasında bu hesaplar hakkında bir anlaşmazlık çıkması durumunda ve bu anlaşmazlığın bir 14 günlük süre sonunda daha çözümlenememesi durumunda anlaşmazlığı 10 gün içerisinde çözmek üzere taraflarca 7 gün içerisinde atanacak bir uluslararası denetleme firmasına bağlı olarak çalışan bir serbest muhasebeciler firmasına başvurulacaktır. Tarafların 7 gün içerisinde böyle bir firmayı seçememesi durumunda Türkiye Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası böyle bir firmayı atayacaktır. Bu muhasebeciler hakem olarak değil, bilirkişi olarak atanmalarını takiben 10 gün içerisinde konuyu tespit edeceklerdir. Muhasebecilerin tespiti taraflar için kesin ve bağlayıcı olacaktır...” hükmüne yer verilmiştir. Dosyaya ibraz edilen davacılar dışındaki bir kısım ortaklara ait olduğu anlaşılan rekabet etmeme taahhütleri ile kabul, feragat ve ibraname belgeleri ve ekleri incelendiğinde, şirket ortaklarının 29 Haziran 1999 tarihli hisse alım anlaşması gereği David S. Smith (Holdings) PLC ("OSS'') tarafından ödenmesi gereken hisse satım bedellerine ilişkin bakiye 1.191.000 ABD Dolarının bugüne kadar işlemiş faizi ile beraber hisselerine tekabül eden kısmı tamamen ve eksiksiz olarak nakden ve peşinen tahsil ettiklerini, ayrıca DSS'in hisse satım bedellerinden ayrı biçimde iyi niyet belirtisi olarak önerdiği toplam 1.200.000 ABD Dolarının eski hisselerine tekabül eden kısmını da tamamen ve eksiksiz olarak nakden ve peşinen tahsil ettiklerini bildirdikleri anlaşılmaktadır. Böylece davalı tarafça yaptırılan tamamlama hesapları ve tespit edilen bilanço üzerinden belirlenen bakiye 1.191.000 ABD Dolarından hisselerini devreden ortakların hisselerine tekabül eden kısımların bakiye hisse bedeli olarak ödendiği, yapılan diğer ek ödemelerin ise rekabet etmeme taahhütlerine istinaden iyi niyet göstergesi olarak önerilerek ödendiği sabittir. Ancak, hisselere terettüp eden 1.191.000 ABD Doları konusunda da taraflar arasında uyuşmazlık bulunmakta olup, sözleşmenin 3.4. maddesinde öngörülen yöntem esas alınmak sureti ile hisselerin gerçek değerinin saptanıp, davacılara yapılan ödeme düşüldükten sonra bakiye ne miktarda talepte bulunabilecekleri belirlenip bu tutar esas alınmak sureti ile tahsil hükmü kurulması gerekirken, yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamış, davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Dairemizin 13.10.2016 günlü 2016/960 Esas 2016/8110 Karar sayılı bozma ilamının (1) numaralı bendinde yer alan ''davacılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının, birleşen davada davalı vekilinin ise aşağıdaki bent dışında kalan sair temyiz itirazlarının'' ibaresinin kaldırılarak, yerine ''birleşen davada davalı vekilinin tüm, davacılar vekilinin ise sair temyiz itirazlarının reddine'' ibaresinin eklenmesine, yine bozma ilamının (2) numaralı bendinin kaldırılarak, mahkeme kararının açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulmasına karar vermek gerekmiştir,…” gerekçesiyle (1) numaralı bentte açıklanan nedenlerle, birleşen davada davalı vekilinin tüm; asıl ve birleşen davada ise davacılar vekilinin sair karar düzeltme istemlerinin 1086 sayılı Kanun’un 440 ıncı maddesi gereğince reddine, (2) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin karar düzeltme isteminin kabulü ile Özel Dairenin 13.10.2016 tarihli ve 2016/960 Esas, 2016/8110 Karar sayılı bozma ilâmının (2) numaralı bendinin kaldırılarak mahkeme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile bozulmasına, bu ilâmın Özel Dairenin 13.10.2016 günlü 2016/960 Esas, 2016/8110 Karar sayılı ilâmının eki sayılmasına karar verilmiştir. Direnme Kararı 13. İstanbul 16. Asliye Ticaret Mahkemesinin 19.12.2019 tarihli ve 2019/576 Esas, 2019/1187 Karar sayılı kararı ile; önceki karar gerekçesi yanında, mahkemenin bozmaya konu kararında esas alınan 2.455.000 USD Doları'nın davalının davacı dışındaki diğer hissedarlara ödeme yaparken kıstas aldığı bilanço kapanış fiyatı olduğu, bu durumda her ne kadar karar düzeltme kararında belirtilen gerekçelerle mahkeme hükmü davacı yararına bozulmuş ise de; bozma ilâmında işaret olunan yöntem ile tespit edilecek rakam davacı talebinin altına düşemeyeceğinden, birleşen davanın, davacının iddiası doğrultusunda 2.455.000 USD Doları esas alınarak "kabul" ile sonuçlandığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi 14. Direnme kararı süresi içinde birleşen davada davalı vekili ile katılma yoluyla asıl ve birleşen davalarda davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 15. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; birleşen davada mahkemece sözleşmenin 3.4 üncü maddesinde öngörülen yöntem esas alınmak suretiyle hisselerin gerçek değerinin saptanıp, davacılara yapılan ödeme düşüldükten sonra bakiye ne miktarda talepte bulunabilecekleri belirlenip bu tutar esas alınmak suretiyle tahsil hükmünün kurulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE A. Katılma yoluyla asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede 16. Hemen belirtilmelidir ki, 1 Ekim 2011 tarihinde 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) yürürlüğe girmiş; anılan Kanun'un 450 nci maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla birlikte yasa koyucu uygulamada birtakım sorunların ortaya çıkmasını engellemek için, 6100 sayılı Kanun'a geçiş hükümlerini ayrıca düzenlemiştir. 17. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3 üncü maddesinin birinci fıkrasına göre “Bölge adliye mahkemelerinin, 26/9/2004 tarihli ve 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca Resmî Gazete’de ilan edilecek göreve başlama tarihine kadar, 1086 sayılı Kanunun temyize ilişkin yürürlükteki hükümlerinin uygulanmasına devam olunur.” Aynı Kanun’un 2. fıkrasına göre ise “Bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce (Değişik ibare: 6723 - 1.7.2016 / m.34) "verilen" kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanunun 26/9/2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ (Değişik ibare: 7251 - 22.7.2020 / m.47) “444” üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunur. (Ek cümle: 6723 - 1.7.2016 / m.34) "Bu kararlara ilişkin dosyalar bölge adliye mahkemelerine gönderilemez”. 18. Yukarıdaki madde metninden, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar HUMK'nın 26.9.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 444 üncü madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacağı anlaşılmaktadır. 19. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 432 nci maddesinde temyiz süresinin on beş gün olduğu ve bu sürenin tebliğ ile başlayacağı belirtilmiştir. HUMK’nın 431 inci maddesine göre de temyiz istemi dilekçe vermek suretiyle yapılır. Temyiz dilekçesinde bulunması gereken unsurlar da HUMK’nın 435 inci maddesinde belirtilmiştir. Temyiz dilekçesi verildiği anda mahkemece temyiz defterine kaydedilir. 20. Temyiz isteminin hangi tarihte yapılmış sayılacağı hususu HUMK’nın 434 üncü maddesinde düzenlenmiştir. Maddenin ikinci fıkrasına göre “Temyiz isteği, harca tabi değilse dilekçenin temyiz defterine kaydedildiği, harca tabi ise harcın yatırıldığı tarihte yapılmış sayılır”. Bununla birlikte temyiz eden, harcını ödemiş olduğu temyiz dilekçesini, daha sonraki bir tarihte mahkemeye verirse, temyiz talebi, temyiz dilekçesinin mahkemeye verildiği (temyiz defterine kaydedildiği) tarihte yapılmış sayılır (Kuru, B: Hukuk Muhakemeleri Usulü, Cilt:V, İstanbul 2001, s. 4601-4602). 21. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 433/2 inci fıkrasında da; "Karşı taraf, tebliğ gününden başlayarak on gün içinde cevap dilekçesini, hükmü veren mahkemeye veya bu mahkemeye gönderilmek üzere başka bir mahkemeye verebilir. Cevap veren, hükmü süresinde temyiz etmemiş olsa bile, cevap dilekçesinde hükme ilişkin itirazlarını bildirerek temyiz isteğinde de bulunabilir." hükmüne yer verilmiş olup, anılan hüküm uyarınca bir taraf süresinde temyiz isteğinde bulunmamış olsa bile, karşı tarafın temyiz dilekçesinin kendisine tebliğinden itibaren on günlük süre içerisinde karşı temyiz isteğinde bulunması mümkündür. Buna katılma yoluyla temyiz denir. Hemen belirtmek gerekir ki, HUMK'nın 433/2 nci maddesi gereğince, karşı taraf (cevap veren) hükmü süresinde temyiz etmemiş olsa bile cevap dilekçesinde hükme ilişkin itirazlarını içeren temyiz isteğinde bulunabilmesi için, öncelikle diğer tarafın usulüne uygun ve hukuken geçerli bir şekilde temyiz dilekçesinin varlığı şarttır (Kuru s. 4605-4612). Nitekim aynı hususlar Hukuk Genel Kurulunun 09.02.2021 tarihli ve 2017/14-2217 Esas, 2021/55 Karar sayılı kararında da vurgulanmıştır. 22. Somut olayda, direnme kararı asıl ve birleşen davalarda davacılar vekiline 03.02.2022 tarihinde tebliğ edilmiş, davacılar vekili tarafından kararın katılma yoluyla temyiz edildiği belirtilerek 15.03.2022 havale tarihli temyiz dilekçesi sunulmuş ve aynı tarihte temyiz karar ve ilâm harcı yatırılmıştır. 23. Temyiz istemi dilekçenin verildiği tarihte yapılmış sayılacağından, asıl ve birleşen davalarda davacılar vekiline gerekçeli kararın tebliğ tarihinin 03.02.2022 olduğu ve temyiz dilekçesinin 15.03.2022 tarihinde verildiğinin anlaşılmasına göre on beş günlük temyiz süresi geçmiştir. Asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilinin katılma yoluyla temyizine gelince; katılma yoluyla temyiz hakkının salt yasa metnine bağlı kalınarak ancak temyize cevapla birlikte kullanılabilineceği, direnme kararının birleşen davada davalı vekili tarafından süresinde temyiz edilerek temyiz dilekçesinin asıl ve birleşen davalarda davacılar vekiline 01.03.2022 tarihinde tebliğ edildiği, ancak davacılar vekilince 15.03.2022 tarihinde katılma yoluyla temyiz dilekçesinin sunulduğu anlaşılmakla, davacılar vekilinin eldeki davada uygulanması gereken HUMK'nın 433/2 nci maddesinde belirtilen on gün süre içerisinde temyiz dilekçesini sunmamış olduğu gözetildiğinde asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilinin katılma yoluyla temyiz isteminin reddi gerekir. 24. Bu itibarla kanuni süresinden sonra yapılan katılma yoluyla temyiz isteminin süre yönünden reddine karar vermek gerekmiştir. B. Birleşen davada davalı vekilinin temyiz itirazları bakımından yapılan incelemede 25. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili hukuki kavramların açıklanmasında yarar vardır. 26. Anonim ortaklıkta anonimlik kavramının ve ortaklığın sermayesinin paylara bölünmüş olmasının sonucu olarak payların devredilebilirliği ilkesi hakimdir. Senede bağlanmış olsun veya olmasın temel ilke olarak paylar devredilebilir (Tekinalp, Ü.: Sermaye Ortaklıklarının Yeni Hukuku - Tek Kişi Ortaklığı, Anonim ve Limited Ortaklıklar, Ortaklıklar Topluluğu, Birleşme, Bölünme ve Tür Değiştirme, İstanbul 2015, s. 149). 27. Pay sahipliğinin kazanılması aslen iktisap veya devren iktisap yollarından biri ile mümkün olabilmektedir. Buna göre devren iktisap; anonim ortaklık kurulup tüzel kişilik kazandıktan sonra, payın veya pay senedinin öncesinde zaten pay sahibi olan bir kişiden devir kurallarına göre iktisap edilmesi anlamına gelmektedir (Pulaşlı, H.: Şirketler Hukuku Şerhi, C. II, Ankara 2015, s. 1385). 28. Payın aslen iktisabı ise, payın doğrudan doğruya iktisap edilmesidir. Bu iktisap, kuruluşta veya esas sermaye artırımında payın taahhüdü veya kayıtlı sermaye sistemini benimsemiş anonim ortaklıkta yönetim kurulunca çıkarılan pay senetlerinin satın alınması hâllerinde gerçekleşir. 29. Önemle vurgulamak gerekir ki; anonim şirket hisse devir sözleşmeleri, menkul satımı niteliğindedir. Akdin nisbiliği ilkesi gereği ancak tarafları hakkında hüküm ve sonuç doğurur. 30. Payın serbestçe devredilebilirliği ilkesi anonim ortaklıkta, pay sahibinin ortaklıktan çıkma hakkının olmamasının bir sonucu olmakla, pay sahibinin menfaatinin korunması açısından büyük öneme sahiptir. Zira daha önce de ifade edildiği gibi şahıs şirketlerinde ortağın, ayrılma akçesini de alarak ortaklıktan çıkması mümkünken, anonim ortaklıklarda sermayenin korunması ilkesinin bir uzantısı olarak ortaklıktan çıkma müessesesi düzenlenmemiştir. 31. Bu ilke sayesinde aynı zamanda pay sahibi anonim ortaklıktan çıkma iradesini hayata geçirebilir. Ayrıca pay sahibi payı devredebilme hakkını haiz olduğu için payını değerlendiği zaman kar elde etmek için yahut değerler düşüşe geçtiğinde zarara ortak olmamak için elden çıkarmak suretiyle ekonomik olarak değerlendirebilmektedir (Tekinalp, s. 149). 32. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; asıl dava; anonim şirket hisse devir sözleşmesine istinaden bakiye kalan alacak istemine ilişkin olup; birleşen dava asıl davadaki iddialara dayalı olarak asıl davada davalıdan hisseleri devralan şirkete yöneltilmiştir. Davacılar vekili, hisse satım sözleşmesi kapsamında satım bedelinin bakiye kısmının ödenmesini talep etmiş, diğer hissedarlara yapılan ödeme miktarından hareketle fiilen kabul edilmiş olan bedel üzerinden aynı esaslar dairesinde davacılara da ödeme yapılması gerektiğini ileri sürmüştür. Davalı taraf ise diğer hissedarlara yapılan ödemenin bir kısmının sözleşme kapsamında değil, ayrı bir sözleşme niteliğinde olan rekabet etmeme taahhüdü karşılığında yapıldığını, davacıların ek rekabet etmeme taahhüdünde bulunmadıklarını, sözleşmedeki rekabet etmeme yasağına aykırı davranıldığı için 400.000 ABD Doları cezai şartın tahsili talepli dava açıldığını savunmuştur. Mahkemece yapılan yargılama sonucunda asıl davanın pasif husumet yokluğu nedeniyle reddine, birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir. 33. Toplam hisse değeri üzerinden, 1.191.000 ABD Doları seviyesindeki bir ödemenin satım bedeli adı altında ödenmesi gerektiği hususunda hiçbir ihtilaf bulunmamaktadır. Hem davacı ve hem de davalı taraf açısından en az bu bedel üzerinden bir ek ödeme yapılması gerektiği hususunda başta dava ve cevap dilekçelerinden anlaşıldığı üzere mutabakat bulunmaktadır. Davalı tarafın dosyaya ibraz ettiği ve diğer hissedarlar ile imzaladığını ileri sürdüğü ek beyanların tamamında da, sözleşmenin 3 üncü maddesi kapsamında ödenmesi gereken ek satım bedeli miktarının 1.191.000 ABD Doları olduğu hususu yer almaktadır. Taraflar arasında ihtilaflı olan kısım ise söz konusu bu bedelin üzerindeki miktardır. Ayrıca sözleşme kapsamında hisseleri satın alan davalı taraf, dava dışı Çopikas Kağıt ve Oluklu Mukavva Kutu San. A.Ş. hissedarlarından 91'ine ödemede bulunmuş ve bu ödemeyi de hisselerin tamamı nazara alındığında 2.455.000 ABD Doları üzerinden yaptığı dosya kapsamından anlaşılmıştır. 34. Hisse alım anlaşmasının "Satın alma fiyatının ödenmesi" başlıklı 2.3 üncü maddesinde “(a) Satın alma fiyatının %80'inden peşin ödemenin çıkartılması sonucu elde edilen miktar, satıcılar tarafından ayrıntıları kapanış tarihinden en az üç iş günü öncesinden yazılı olarak bildirilecek olan satıcıların hesabına kapanış tarihinde derhal ulaşılabilir ABD$ fonları üzerinden havale edilecektir. Peşin ödeme, kapanışın gerçekleşmesi üzerine işbu (a) bendi uyarınca satın alma fiyatı'nın %80'inin ödenmesi karşılığında yapılacaktır veya kapanış 5 Temmuz 1999 tarihine kadar gerçekleşmezse hisse senedi rehin anlaşması uyarınca alıcıya geri ödenecektir. Satıcılar arasında satın alma fiyatının pay edilmesi satıcıların münhasır sorumluluğu olacaktır. (b) Satın alma fiyatının %20'si alıcı tarafından muhafaza edilecek ve satıcıların madde V'te belirtilen garanti ve taahhütleri ile ilgili yükümlülüklerine karşılık teminat olarak yeddiemin hesabına yatırılacaktır. Alıcı, satıcıların garanti ve taahhütlerini esaslı şekilde ihlal etmelerine rağmen kapanıştan sonra 90 gün içerisinde herhangi bir talepte bulunmazsa, madde 3.4'te tanımlanan satın alma fiyatındaki değişikliklere uygun olarak yapılacak hesaplamaların sonucuna göre değiştirilecek olan yeddiemin hesabında tutulan muhafaza edilen miktar, her iki tarafa muhafaza edilen miktar üzerinde kapanış tarihinden sonra kapanışın 90 ıncı gününde fiilen yapılan ödeme gününe kadar tahakkuk eden faiz ile birlikte her bir tarafa payları oranında dağıtılacaktır” hükmü düzenlenmiştir. 35. “Satın alma fiyatındaki değişiklikler” başlıklı 3.4 üncü maddesinde ise “(a) Kapanış tarihinde alıcı, şirketin hesap tarihi ve kapanış tarihi itibariyle ABD Doları üzerinden ve IAS 29 ("Tamamlama Hesapları") dahil Uluslararası Muhasebe Standartlarına ("IAS") uygun olarak hazırlanacak IAS enflasyon standartlarına göre uyarlanmış şirket bilançolarının hazırlanmasına başlayacaktır. Tamamlama Hesapları alıcı tarafından tayin edilen uluslararası bir denetleme şirketi tarafından denetlenecek ve kapanış tarihinden itibaren 45 gün içerisinde satıcılara gönderilecektir. Satıcıların tamamlama hesaplarını incelemek ve itirazlarını bildirmek için 14 günlük bir süresi olacaktır. Tamamlama Hesaplarının satıcılar tarafından incelenmesi üzerine, taraflar arasında bu hesaplar hakkında bir anlaşmazlık çıkması durumunda ve bu anlaşmazlığın bir 14 günlük süre sonunda daha çözümlenememesi durumunda anlaşmazlığı 10 gün içerisinde çözmek üzere taraflarca 7 gün içerisinde atanacak bir uluslararası denetleme firmasına bağlı olarak çalışan bir serbest muhasebeciler firmasına başvurulacaktır. Tarafların 7 gün içerisinde böyle bir firmayı seçememesi durumunda Türkiye Serbest Muhasebeciler ve Mali Müşavirler Odası böyle bir firmayı atayacaktır. Bu muhasebeciler hakem olarak değil, bilirkişi olarak atanmalarını takiben 10 gün içerisinde konuyu tespit edeceklerdir. Muhasebecilerin tespiti taraflar için kesin ve bağlayıcı olacaktır,...” hükmü yer almaktadır. 36. Mahkemece, sözleşmenin 3.4 üncü maddesinde öngörülen yöntem esas alınmak sureti ile hisselerin gerçek değerinin belirlenip, davacılara yapılan ödeme düşüldükten sonra bakiye ne miktarda talepte bulunabilecekleri saptanarak bu tutar esas alınmak sureti ile tahsil hükmü kurulması gerekir. 37. Hâl böyle olunca, direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile bozulması gerekmiştir. V. KARAR Açıklanan sebeplerle; a) Yukarıda (A) bendinde belirtilen nedenlerle, asıl ve birleşen davalarda davacılar vekilinin katılma yoluyla temyiz isteminin süre yönünden REDDİNE, b)Yukarıda (B) bendinde belirtilen nedenlerle, birleşen davada davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulüyle direnme kararının değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanun’un 30 uncu maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440 ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 06.12.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2016/1347 E., 2018/634 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren ve suç tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 288.
Ceza Genel Kurulu         2016/1347 E.  ,  2018/634 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 23. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Sayısı : 252-270 Resmî belgede sahtecilik suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanık ...'ın değişen suç vasfına göre açığa imzanın kötüye kullanılması suçundan TCK'nın 209/1, 211/1, 53/1 ve 54. maddeleri uyarınca 6 ay hapis cezası cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve suça konu senedin müsaderesine ilişkin İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.11.2015 tarihli ve 252-270 sayılı hükmün sanık müdafisi ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 23. Ceza Dairesince 06.06.2016 tarih ve 8053-7255 sayı ile; "...TCK'nın 53/1. maddesinde düzenlenen hak yoksunluklarının, Anayasa Mahkemesi'nin 24.11.2015 tarihli ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarihli, 2014/140 E, 2015/85 sayılı iptal kararı doğrultusunda uygulanmasının infaz aşamasında gözetilmesinin mümkün görüldüğü," eleştirisi ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 14.07.2016 tarih ve 34842 sayı ile; "...Katılan ...'nın İstanbul Eminönü semtinde .....Eczanesi isimli bir işletmesinin olduğu, 2007 yılında bina mülkiyetini satın alması nedeniyle ekonomik sıkıntı içerisine girdiği ve kendisine ilaç temin eden depolardan ..... Ecza Deposu yetkilisi sanık ...'dan 2010 yılında binanın 1/2 hissesi karşılığında 1.650.000 TL para aldığı, ancak sanığın bu hukuki ilişki nedeniyle mülkün devredilmemesi ihtimaline binaen katılandan güvence olarak A4 kâğıdına katılanın imzası bulunan boş bir belge aldığı, katılanın eczane mülkünün 1/2 hissesi sanığa devir edilmesine rağmen, sanığın bu belgeyi katılana iade etmek yerine bilgisayar yardımıyla bono haline dönüştürerek 1.700.000 TL bedelli olarak katılan aleyhine 25.07.2013 tarihinde kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip talebinde bulunmak suretiyle sanığın açığa atılan imzanın kötüye kullanılması ve kamu kurum ve kuruluşlarını araç olarak kullanmak suretiyle nitelikli dolandırıcılık suçunu işlediği iddia edilen olayda; açığa imzanın kötüye kullanılması suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığı hususu itirazımızın özünü oluşturmaktadır. İncelenen dosya içeriğinden; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 05.09.2014 tarihli ve 2014/38600 Esas sayılı iddianamesi ile; ‘Müşteki ...'nın Eminönü’nde .....Eczanesi’nin 2004 yılında işleticisi ve sahibi olduğu, 2007 yılında eczanenin bulunduğu binayı komple satın alınca ekonomik sıkıntıya ve ödeme güçlüğüne girdiği, müştekinin sürekli ilaç alışverişi yaptığı ..... Ecza Deposu A.Ş. yetkilisi olan şüpheli ... ile maliki olduğu binanın 1/2'sinin satılması konusunda anlaştıkları, aralarında yapacakları protokolü yazıya dökmek üzere kendine şüpheli tarafından verilen boş bir A4 kâğıdının alt kısmına adını ve unvanını büyükçe yazarak müştekinin imzaladığı, ancak 05.08.2014 tarihinde şüpheli ...'ın iş bu imzalı olan iki sayfalık protokolü kendisine gönderdiğini, bu protokoldeki şartları kabul etmesinin mümkün olmadığını şüpheliye söyleyerek boş imzaladığı kâğıdın kendisine iade edilmesini istediği, ancak şüphelinin kendisini oyalayarak iade etmedikleri ve bu kâğıda bilgisayarda yazıcı ile boş kısmına metin kısmını doldurarak sahte bonoya dönüştürdüğü ve müştekiyi 1.700.000 TL borçlandırdığı, bu senedin icraya konduğu, bu konuda 2. Ticaret Mahkemesinde davanın sürmekte olduğu, bu dava sürerken 26.05.2014 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fizik İhtisas Dairesi Adli Belge İnceleme Şubesince 4565 nolu rapor düzenlendiği, bu rapor içeriğine göre; inceleme konusu 1.700.000 TL tutarlı senet metin yazılarının bilgisayar yazıcısı ile yazılmış olduğu, ancak mevcut bulgularla metin yazılarının sonradan doldurulup doldurulmadığı hususunda bir tespite gidilemediği tespit edilmiştir. Şüphelinin savunmasında atılı suçlamayı kabul etmediği, senedi müştekinin imzalayıp alacağına karşılık kendisine verdiğini beyan ettiği, Şüphelinin bu şekilde resmî belgede sahtecilik yaparak müştekiyi dolandırdığı, müşteki iddiası, şüpheli savunması, Adli Tıp Kurumunun 26.05.2014 tarihli raporu ve tüm dosya kapsamından anlaşıldığı, Şüphelinin açık yargılamasının yapılarak Türk Ceza Kanunu'nun 204/1 ve 158/1-d maddeleri gereğince cezalandırılmasına, inceleme yapılmak üzere 2. Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilen ve başka bir konu ile ilgili 2. Asliye Ticaret Mahkemesi tarafından özel soruşturma bürosuna gönderilen ve halen savcılığımıza teslim edilmeyen, 1.700.000 TL bedelli, 15.09.2010 tanzim, 15.09.2011 ödeme tarihli, alacaklısı ..., borçlusu ... olan İstanbul Emanet Memurluğunun 2013/22025 sırasına kayıtlı emanetin dosyada delil olarak bulundurulmasına karar verilmesi’ iddiasıyla kamu davası açıldığı, İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesinin 24.11.2015 tarihli ve 2014/252 Esas, 2015/270 Karar sayılı ilamı ile, ‘...Katılanın sanıkla aralarında yaklaşık 5-6 yıldır devam eden ticari ilişkilerinin olduğu, 2007 yılından 2010 yılına kadar katılanın maddi zorluklar yaşaması nedeniyle bankalardan kredi de alamadığından sanığa eczanenin mülkünün yarısını devredilmesi hususunda katılanla sanığın sözlü olarak anlaştığı, sanığın katılana kaparo olarak 150.000 TL para verdiği ve bu parayı banka hesabına yatırdığı, aralarında yazılı bir anlaşma olmaması nedeniyle sanığın verdiği kaparonun akabinde katılanın sözünden cayması endişesiyle aralarındaki anlaşmayı protokole bağlamak için sanığın katılandan beyaz bir kâğıda imza atmasını istediği ve katılanın da aralarında uzun zaman devam eden ticari ilişkinin doğurduğu güvenle hareket etmek suretiyle devam eden maddi sıkıntıların getirmiş olduğu müzayaka ve para kaynağı bulmanın verdiği heyecanla sanığın teklifini kabul ettiği ve boş bir A4 kâğıdına imza atarak sanığa teslim ettiği, sanığın bu kâğıdı bilahare dörde katladığı ve 2013 yılına kadar sakladığı, 2013 yılında sanığın bu kâğıdın üzerini katılanın borçlu, kendisinin alacaklı göründüğü bono olarak bilgisayar ortamında imzanın üzerine yazı gelecek şekilde düzenleyerek yazdırdığı, yazdırma işlemini yaparken kâğıdın altındaki imza ile yazıyı hizalamak maksadıyla kâğıdın ortasını kalem ile çizerek bono ebadında A4 kâğıdının üst kısmını kestiği ve katılan hakkında icra takibi başlatmasıyla katılanın bu bonodan haberdar olduğu; dosyada mevcut adli tıp raporu, katılanın samimi olduğu kanısına varılan beyanları, katılan tarafın dosyaya sunduğu katılanın 2010 ve 2011 yıllarına ait borçlarına dair dava konusu olmayan örnek bonolar ve dava konusu bonodan anlaşılmıştır. Her ne kadar sanık söz konusu bonoyu katılanın bilgisayar yazısı olarak çıktısı alındıktan sonra okumak suretiyle sanıktan elden aldığı borçlar nedeniyle imzalayarak verdiğini beyan etmişse de; katılanın 2010 ve 2011 yıllarına ait borçlu olarak imzalarken şahsi ismini kullanmayarak şirket kaşesinin kullanıldığının görülmesi karşısında dava konusu bonoda katılanın isim soy isminin el yazısı olması, sanığın eczanenin devrini düzenleyen protokolün ayrıca düzenlenmiş olduğunu beyan etmesi karşısında, sanığın sunduğu protokolde sanığın imzası olmasıyla katılanın imzasının olmaması, A4 kâğıdından kesilerek bono ebadına getirilen kâğıdın sanığa verildiği anda A4 kâğıdı iken de katlanmış olduğunu gösteren adli tıp raporu (üst kenarın yaklaşık 1 cm altında yatay uzanan kat izi mevcut olduğu-kâğıt ortasında dikey uzanan ikinci bir kat izi mevcut olduğu), boş olarak imzalı kâğıdın üzerini yazı ile doldurulmak üzere çıktısı alınırken hizalamak amacıyla çizildiği değerlendirilen adli tıp raporunda tespit edilen üst kenar üzerinde mürekkepli kalem izlerinin mevcudiyeti ile bononun üst kenarının forme kesim olmaması (senet üst kenarının forme kesim olmadığı üst kenarda kesik kenara paralel uzanan mavi mürekkepli kaleme ait bakiyeler mevcut olduğu, muhtemelen kâğıt kesilirken oluşturulmuş çizgiye ait) hususları yanında katılanın maddi zorluklar içinde bulunması ile sanıkla aralarında yapılacak eczanenin devri sözleşmesi nedeniyle para kaynağı bulmuş olmasının getirdiği heyecan ile boş kâğıdı imzalamasının aralarında uzun zamandır devam eden ticari ilişkinin neticesi oluşan güven ile imzalayarak sanığa teslim etmiş olduğu değerlendirilerek sanığın savunmalarına itibar edilmemiştir. Mahkememizce oluşan kanaat ve kabule göre her ne kadar sanık hakkında katılana yönelik dolandırıcılık eyleminde bulunmasından bahisle kamu davası açılmış ise de taraflar arasındaki uyuşmazlığın hukuki ihtilaf mahiyetinde kaldığı ve buna ilişkin olarak İstanbul 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2013/230 esas sayılı dosyasında yargılamanın devam ettiği, bu sebeplerle dolandırıcılık suçunun unsurları oluşmadığından sanığın müsnet suçtan CMK'nın 223/2-a maddesi gereğince beraatine karar verilmesi gerekmiştir. Dosya kapsamı, oluşan kanaat ve kabule göre sanığın katılandan aldığı boş imzalı A4 kâğıdını kambiyo senetlerinden bono haline getirme eylemi sabit olduğu, eylemin TCK'nın 209. maddesinde düzenlenen ‘açığa imzanın kötüye kullanılması’ suçunu oluşturduğu, bu sebeple sanığın eylemine uyan TCK'nın 209/1. maddesi gereğince cezalandırılmasının gerektiği, sanığın söz konusu eylemi gerçekleştirirken taraflar arasındaki hukuki ilişkiye dayanan alacağın ispatı amacıyla hareket ettiği kanaatine varılmış ve sanık hakkında TCK'nın 211. maddesinin uygulanmasının gerektiği kanaatine varılmıştır. Sanığın dosyaya yansıyan kişiliği, yargılama sürecindeki tavır ve davranışları ve verilen hapis cezasının geleceği üzerindeki olası etkileri nazar alınarak sanık hakkında TCK'nın 62. maddesinin uygulanmasına takdiren yer olmadığına karar verilmiştir. Sanığın 22.01.2015 tarihli duruşmada, işlediği iddia olunan suçu işlediğinin sabit görülmesi halinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğini beyan etmesi nedeniyle sanık hakkında CMK'nın 231/5. maddesi hükmü uygulanmamıştır. Sanığın atılı suç nedeniyle bir pişmanlığının olmayışı, sanığın sosyo-ekonomik durumu nazara alınarak sanık hakkında TCK'nın 50 ve 51. maddelerinin uygulanmasına takdiren yer olmadığına karar verilerek sanık hakkında aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur...’ denilerek açığa imzanın kötüye kullanılması suçundan mahkûmiyet hükmü kurulmuş ve kurulan bu hüküm Yüksek Yargıtay 23. Ceza Dairesinin 06.06.2016 tarihli ve 2016/8053 Esas, 2016/7255 Karar sayılı ilamı ile onanmıştır. Konunun açıklığa kavuşması bakımından açığa imzanın kötüye kullanılması suçuna kısaca değinmekte yarar vardır. 5237 sayılı TCK’nın 209. maddesinde hükme bağlanan açığa imzanın kötüye kullanılması suçu, 765 sayılı TCK’nın 509. maddesinde hükme bağlanan suç tipine uygun olarak düzenlenmiştir. Açığa imzanın kötüye kullanılması suçu 5237 sayılı TCK’nın 209. maddesinde; ‘(1) Belirli bir tarzda doldurulup kullanılmak üzere kendisine teslim olunan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı, verilme nedeninden farklı bir şekilde dolduran kişi, şikâyet üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) İmzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukukî sonuç doğuracak şekilde dolduran kişi, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılır.’ şeklinde hükme bağlanmıştır. Açığa imzanın kötüye kullanılması suçları, ispat araçlarının her türlü sahtecilikten uzak olduğuna ve sözleşmelere ilişkin kamu güvenini zedelemektedir. Suçun düzenlendiği bölüm başlığından da anlaşıldığı üzere bu suçlarla korunmak istenen hukuksal yarar kamu güvenidir. Maddede tanımlanan suçların maddi konusu, güvene dayalı olarak veya hukuka aykırı olarak elde edilen imzalı fakat kısmen veya tamamen boş olan ve bu haliyle ‘belge’ oluşturmayan bir kâğıttır. ‘Kısmen veya tamamen boş bir kâğıt’ ibaresini, belge oluşturmayan, tamamlanmış bir hukuki işlemi ifade etmeyen imzalı ve fakat kısmen veya tamamen boş bir kâğıt olarak anlamak gerekir. Maddenin birinci fıkrasındaki suçta fail, kendisine teslim edildiği anda ‘belge’ niteliğinde bulunmayan kâğıdı ‘belge’ haline getirmektedir. Burada imza sahibi suça konu olan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı kendi isteği ile ‘belirli bir tarzda doldurup kullanmak üzere’ faile teslim etmekte ancak fail bunu ‘verilme nedeninden farklı bir şeklide’ doldurmaktadır. Eğer suça konu olan kâğıt faile teslim edilmiş olmayıp da, fail bu kâğıdı hukuka aykırı herhangi bir yolla ele geçirmiş ve hukuki sonuç doğuracak şekilde doldurmuşsa bu durumda TCK'nın 209/2. maddesinde düzenlenen suçtan ve ayrıca belgenin ele geçiriliş biçimine göre dolandırıcılık veya yağma suçundan dolayı failin sorumluluğu söz konusu olmaktadır. Açığa imzanın kötüye kullanılması suçuna ilişkin bu genel açıklamalardan sonra somut olaya baktığımızda; katılanın, senedin ödendiğine dair yazılı delil ibraz edememesi ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 24.03.1989 tarihli ve 1998/1 Esas, 1989/2 Karar sayılı içtihadında, senedin bedelsiz kaldığı ya da anlaşmaya aykırı olarak kullanıldığının yazılı delille ispatlanmasının zorunlu olduğunun belirtilmiş olması karşısında, sanığın atılı suçu işlediğine dair her türlü şüpheden uzak kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediğinden beraat kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, dosya kapsamına uygun olmayan yetersiz gerekçeyle yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesinin yerinde olmadığı ve açığa imzanın kötüye kullanılması suçuna ilişkin mahkûmiyet hükmünün bu nedenle bozulması gerektiği,” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurulmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 23. Ceza Dairesince 10.10.2016 tarih ve 11643-8677 sayı ile itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanık hakkında kamu kurum ve kuruluşlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçundan verilen beraat hükmü Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanık hakkında açığa imzanın kötüye kullanılması suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı açığa imzanın kötüye kullanılması suçuna konu senedin sanıkla katılan arasındaki anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının yazılı delil ile ispatlanması mecburiyeti bulunup bulunmadığının ve buna bağlı olarak suçun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin olup suçun sabit olduğunun kabulü halinde senedin müsadere edilmesine karar verilmesinin isabetli olup olmadığının da değerlendirilmesi gerekmektedir. İncelenen dosya içeriğinden; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca; katılan ...'nın, Eminönü’nde bulunan ve işletmekte olduğu .....Eczanesi isimli iş yerine ait binanın mülkiyetini satın alması nedeniyle ekonomik sıkıntıya girdiği ve ticari ilişki içerisinde olduğu ..... Ecza Deposu A.Ş.nin yetkilisi olan sanık ... ile eczane binasının 1/2 hissesinin satılması konusunda anlaştığı, katılanın aralarında yapılacak protokolü yazıya dökmek üzere sanık tarafından kendisine verilen boş A4 kâğıdını alt kısmına adını ve unvanını yazarak imzaladığı, ancak daha sonra sanığın bu kâğıdı 1.700.000 TL bedelli sahte bonoya dönüştürerek katılan aleyhine icra takibi başlattığı iddiasıyla sanık hakkında kamu davası açılmıştır. Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Adli Belge İnceleme Şubesi tarafından düzenlenen 26.05.2014 ve 03.08.2015 tarihli bilirkişi raporlarında; senet metin yazılarının bilgisayar yazıcısı ile yazılmış olduğu, senet üst kenarının forme kesim olmadığı, üst kenarda kesik kenara paralel uzanan mavi mürekkepli kaleme ait bakiyeler mevcut olduğu, senet yüzeyinde dağılmış biçimde toner partiküllerinin bulunduğu, gerek imzanın atıldığı kalem mürekkebinin akışkanlığı nedeniyle kâğıt liflerinin arasını doldurması, gerekse toner partiküllerinin kâğıt lifleri arasına ve yüzeyine dağılmış olması nedeniyle toner partiküllerinin imzanın altında veya üstünde olduğu ya da metin yazılarının sonradan doldurulup doldurulmadığı hususunda bir tespite gidilemediği, Mahkemece alınan 12.05.2015 tarihli heyet bilirkişi raporunda; belgenin standart bir senet kağıdından oluşturulmadığı, A4 kâğıdı üzerine yazıcı yardımıyla oluşturulduktan sonra kesilmek suretiyle senet haline getirildiği, belgenin sağ üst kenar boyunca kısmen mürekkep bulaşığı bulunması nedeniyle kalemle çerçeve içine alınarak kesilmiş olduğu intibaını verdiği, belgenin tamamında yazıcı mürekkebinden kaynaklı toner damlacık sıçramaları ve kirliliği mevcut olduğu, bu sıçrama ve kirliliklerin imzanın üstünde mi yoksa altında mı olduğu yönünde sahip olunan imkanlarla bir karar verilemediği ve belgede ad, soyad ile imza dışında karşılaştırma yapılacak herhangi bir mürekkepli yazı olmadığından yazı yaşı analizi yapılamayacağı, Katılan vekilinin isteği üzerine ve senet aslının icra dairesinde görülmek suretiyle düzenlendiği belirtilen "Bilimsel Mütalaa Beyanıdır" başlıklı ve 15.11.2013 tarihli raporda; suça konu senedin boş halde iken sağ alt bölümüne isim yazılarak imzalanmış bir A4 boyutlarındaki kâğıt üzerine lazer bilgisayar yazıcısı ile sonradan senet metni yazılması ve fazla olan üst bölümün kesilmesi suretiyle oluşturulduğu, Bilgilerine yer verilmiştir. Katılan ...; işlettiği eczanenin bulunduğu binanın mülkiyetini devir aldıktan sonra binaya yaptığı masraflar nedeniyle maddi sıkıntı içerisine girdiğini, borçlarını zamanında ödeyemeyince ilaç depolarından eczanesine ilaç alamadığını, bankalardan kredi de temin edemeyince bir süredir ticari ilişki içerisinde olduğu ..... Ecza Deposunun yetkilisi olan sanığın maddi yardım teklifinde bulunması üzerine 03.08.2010 tarihinde ecza deposunun idare merkezine gittiğini, sanık ve sanığın ortağı olan tanık ... ile görüştüğünü ve eczanesinin bulunduğu binanın yarısının devri karşılığında 1.650.000 TL istediğini, teklifini kabul ederek aynı gün 150.000 TL kaparo ödediklerini, kalan 1.500.000 TL'nin ise tapu devri sırasında ödenmesini kararlaştırdıklarını, ayrılacağı sırada “Verdiğimiz bu paranın karşılığında tapu devrini yapmaz isen biz ne yapacağız” demeleri üzerine yıllardır ticaret yaptıklarını ve karşılıklı güven içerisinde konuştukları şartlardan vazgeçmeyeceğini söylediğini, “Bir beyaz kâğıdın altına imza at, biz aramızdaki konuşmalara göre üstünü satış protokolü olarak doldururuz, hissenin devrinden sonra borcunu ödersen hisseyi de geri veririz” dediklerini, sanığın verdiği beyaz kâğıdın sağ alt köşesine adını yazarak imza attığını, bu sırada yanlarında sanığın ortakları olan ..., ..... ve .....ile kendisinin çalışanları olan ... ve Fatoş Aydın'ın bulunduğunu, 27.08.2010 tarihinde sanık ile birlikte tapu müdürlüğüne giderek eczane binasının yarı hissesini ..... Ecza Deposu Ticaret ve Sanayi A.Ş'ne devrettiğini, devirden sonra kalan 1.500.000 TL'yi istediğinde sanığın parasının olmadığını ve kredi çekeceğini söylediğini, birlikte bankaya gittiklerini, kendisinin kefil olduğu bir kredi çektiklerini ve anlaşma doğrultusunda 1.500.000 TL'nin tamamının kendisine ödendiğini, 23.07.2013 tarihine kadar ticari ilişkilerinin devam ettiğini, ancak bu tarihte sanık tarafından kendisi aleyhine icra takibi başlatıldığını öğrenince yaptığı araştırmada, icra takibine konu senedin açığa attığı imzanın bulunduğu kâğıdın bilgisayarda doldurularak oluşturulduğunu anladığını, sorduğunda ise sanığın senede konu parayı elden kendisine verdiğini söylediğini, ancak kendisinin kesinlikle bu şekilde bir para almadığını, Savcılıkta ek olarak; maddi durumu düzeldiğinde iade edilmesi şartıyla eczane binasının yarı hissesini satmayı kendisinin önerdiğini, bu konu ile aralarındaki ilaç alım satım hususlarını yazılı hale getirecekleri sırada kendisinden yapılacak protokol için imzalı bir kâğıt istediklerini, güvendiği için verilen boş kâğıdın alt kısmına unvanını, adını ve soyadını yazarak imzalayıp verdiğini, iki gün sonra sanığın iki sayfalık bir protokol gönderdiğini, protokolde kabul edemeyeceği şartların yazıldığını ve kendisinin imzalamış olduğu kâğıdın da kullanılmadığını görünce sanığı aradığını, imzalı kâğıdının iadesini istediğini, sanığın “Veririz” dediğini, ancak oyalayarak kâğıdı vermediğini, 2013 yılı ortalarına doğru ..... ecza deposunun kendi eczanesi üzerinden aşırı derecede ilaç talebinde bulunması üzerine bu durumu engelleme kararı alması nedeniyle boş kâğıdın doldurularak icra takibi başlatıldığını, amaçlarının eczane binasının diğer hissesini de ele geçirmek olduğunu, Tanık ...; 10 yıldır katılanın eczanesinde kalfa olarak çalıştığını, katılanın ilaç depolarına yüksek miktarda borcu olduğunu, katılan ile birlikte ..... Ecza Deposuna gittiklerinde eczane binasının yarısının devrine karşılık 1.650.000 TL'ye anlaşıldığını, peşin olarak 150.000 TL ödendiğini, sanığın verdiği paraya karşılık teminat istemesi üzerine katılanın sözlü olarak anlaştıklarını, başka bir şeye gerek olmadığını söylediği ve o sırada bir A4 kâğıdının sağ alt köşesine adını yazıp imzalayarak sanığa verdiğini, kâğıdın üzerinde herhangi bir şey yazmadığını ve kesinlikle senet olmadığını, katılanın daha önceki ticari ilişkilerinde açığa imza atarak birine kâğıt verdiğini hatırlamadığını, Tanık Fatoş Aydın; katılanın yanında 2004 yılından beri kalfa olarak çalıştığını, aynı zamanda eczanenin gelir gideriyle de ilgilendiğini, olay tarihinde eczanenin maddi olarak sıkışıklığı bulunduğundan binanın yarısının satılmasına karar verildiğini, bu nedenle birlikte ..... Ecza Deposuna gittiklerinde yapılan pazarlık sonucu eczanenin yarısının devri için 1.650.000 TL'ye anlaşıldığını, 150.000 TL ödeme yapıldığını, sanığın katılana “Peki bu anlaşmamızdan vazgeçersen ne yapacağız” diye sorduğunu, katılanın da “Eğer güvenmiyorsan bir kâğıt imzalayarak size verebilirim” dediğini ve boş haldeki bir kâğıdın alt sağ kısmına adını yazıp imzaladığını, “Üstünü de protokol olarak doldurursunuz” dediğini, kâğıdı sanığın katlayarak aldığını, katılanın imzaladığı kâğıdın kesinlikle bir senet olmadığını, Mahkemede farklı olarak; katılanın imzaladığı kâğıdın 150.000 TL ödemenin karşılığı olarak verildiğini, tapu devri yapıldıktan sonra bu kâğıdın yok edilecek olduğunu, çelişki nedeniyle sorulduğunda; katılanın kâğıdı “Bir şey olursa protokol olur, üstünü doldurursunuz” diyerek imzaladığını, asıl amacının ise “Ben size güveniyorum, siz de bana güvenin” mesajı vermek olduğunu, Tanık ...; ..... Ecza Deposunun ortaklarından olduğunu ve sanık ile aynı odada oturduğunu, katılanın borç batağında olması nedeniyle yanlarına gelip gittiğini, ecza deposu ile katılanın eczanesi arasında 02.08.2010 tarihinde toplam 1.600.000 TL karşılığında eczane binasının mülkiyetinin ve işletmesinin yarısının devri konusunda bir ortaklık tesis edildiğini, sonrasında katılanın ortaklık sözleşmesi görüşmeleri sırasında beyan ettiği borcunun daha fazla olduğunun anlaşıldığını, katılanın belirttiği borç 2.500.000 TL civarında iken daha sonra yaklaşık 5.000.000 TL borcunun olduğunu tespit ettiklerini, sanığın da inisiyatif kullanarak katılanın ihtiyacı olan 1.700.000 TL'yi kırk gün içerisinde elden ödediğini, suça konu senedin de bu borç nedeniyle verilmiş olduğunu, suça konu senedi katılan ile sanığın birlikte bilgisayarda hazırladıklarını, sanığın yazıcıdan çıktı aldığını, katılanın da imzaladığını, boş kâğıda imza atılmadığını, senet düzenlendiği sırada kendilerinden başka kimsenin olmadığını, Tanıklar ..... ve .....aynı yöndeki beyanlarında; sanığın katılana verdiği borç karşılığında senet aldığını bildiklerini, ancak senet düzenlendiği sırada orada olmadıklarını, İfade etmişlerdir. Sanık ...; ..... Ecza Deposunun ortağı olduğunu, katılan ile 2008 yılından itibaren ticari ilişki içinde olduklarını, katılanın 2009 yılı sonlarında ekonomik olarak zor durumda olduğunu söyleyip yardım talep ederek ortaklık teklifinde bulunduğunu, bu amaçla birçok kez iş yerine geldiğini, en son 2010 yılı Temmuz ayında çalışanı tanık ... ile birlikte iş yerine gelerek eczanesinin işletmesinin ortaklaşa yapılmasını ve borçlarını kapatmak için de 1.550.000 TL karşılığında eczane binasının yarı hissesini devretmeyi teklif ettiğini, kendisinin de bu durumu kabul ettiğini, ortaklık şartlarının sözleşme haline getirilmesi için şirket avukatlarına talimat verdiğini, ancak katılanın protokolü imzalamadığını, ortaklık görüşmesi sırasında kendilerinden gizlediği borçları için şahsen borç para istemeye başladığını, şahsi birikimlerinden ve elden vermiş olduğu 1.700.000 TL alacağına karşılık suça konu senedi katılanın imzalayarak verdiğini, bu sırada yanlarında ortağı tanık ... ile katılanın çalışanı tanık ...'nün de hazır bulunduklarını, o anda şirkette matbu senet olmadığı için bilgisayarda kendisinin hazırladığı senet çıktısını katılanın okuduktan sonra imzaladığını, ortaklık ilişkisi devam ettiğinden senedi işleme koymadığını, ancak 2013 yılı Temmuz ayında katılan haksız bir şekilde ortaklığı tek taraflı olarak bitirdiğini bildirince A4 kâğıdına almış oldukları çıktının üstten ve alttan fazlalık kısımları keserek senedin hükümsüz duruma gelmemesi için vadesinden üç yıl sonra icra takibi başlattığını, daha önceden başka ticari ilişkilerinde bilgisayar çıktısı olarak böyle bir senet düzenlemediğini, Mahkemede farklı olarak; senedin düzenlendiği sırada odada sadece tanık ...'in olduğunu, tanık ...'nün daha önceki görüşmelerde hazır bulunduğunu, ancak senedi hazırladığı sırada yanlarında bulunmadığını, Savunmuştur. Açığa imzanın kötüye kullanılması suçu TCK’nın 209. maddesinde; “(1) Belirli bir tarzda doldurulup kullanılmak üzere kendisine teslim olunan imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı, verilme nedeninden farklı bir şekilde dolduran kişi, şikayet üzerine, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) İmzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukuki sonuç doğuracak şekilde dolduran kişi, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Açığa imzanın kötüye kullanılması suçunun konusu belirli bir tarzda doldurulmak üzere imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir şekilde verilen kâğıttır. Maddeyle, belirtilen biçimde verilen bir kâğıdı, teslim eden kişinin isteğine ve kâğıdı veriş nedenine aykırı olarak dolduran kimse cezalandırılmaktadır. Birinci fıkradaki suçun oluşumu için bir kimsenin imzasının yer aldığı boş bir kâğıdı, diğerine belirli bir tarzda doldurulmak üzere vermesi, kâğıdı alan kimsenin de tevdi ve teslim nedeninden farklı bir şekilde bu kâğıdı doldurarak hukuki sonuç doğuracak bir belge hâline getirmesi gereklidir. Kâğıt üzerine atılan imzanın gerçek olması şarttır. Aksi takdirde belgede sahtecilik suçu söz konusu olur. Suçun soruşturulması ve kovuşturulması şikâyet şartına bağlı tutulmuştur. İkinci fıkrada, imzalı ve kısmen veya tamamen boş bir kâğıdı hukuka aykırı olarak ele geçirip veya elde bulundurup da hukuki sonuç doğuracak şekilde dolduran kişinin, belgede sahtecilik hükümlerine göre cezalandırılması öngörülmüştür. Bu fıkradaki suçun oluşması için faile imzalı kâğıt teslim veya tevdi edilmemiş olmalı, fail imzalı kâğıdı hukuka aykırı bir şekilde ele geçirerek veya elde bulundurarak doldurmalıdır. Fail, imzalı olarak verilen boş kâğıdı doldurduğunda meydana gelen belgenin niteliğine göre resmî veya özel belgede sahtecilik suçu hükümlerine göre cezalandırılacaktır. Açığa imzanın kötüye kullanılması suçunun unsurları ile alâkalı bu genel açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusu ile ilgili olarak suça konu senedin anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğunun ispatı açısından yazılı delil mecburiyeti bulunup bulunmadığı ve tanık dinlenip dinlenemeyeceği konusunda hangi usul hükümlerinin uygulanması gerektiğinin irdelenmesinde yarar bulunmaktadır. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren ve suç tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 288. maddesinde; "Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri dörtyüz milyon lirayı geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma (ibra) gibi herhangi bir sebeple dörtyüz milyon liradan aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz", 1086 sayılı Kanun'un 290. maddesinde ise, "Senede bağlı olan her çeşit iddiaya karşı defi olarak ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler dörtyüz milyon liradan az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz" hükümleri yer almaktadır. 6100 sayılı HMK'nın "Senetle ispat zorunluluğu" başlıklı 200. maddesi ile; "(1) Bir hakkın doğumu, düşürülmesi, devri, değiştirilmesi, yenilenmesi, ertelenmesi, ikrarı ve itfası amacıyla yapılan hukuki işlemlerin, yapıldıkları zamanki miktar veya değerleri ikibinbeşyüz Türk Lirasını geçtiği takdirde senetle ispat olunması gerekir. Bu hukuki işlemlerin miktar veya değeri ödeme veya borçtan kurtarma gibi bir nedenle ikibinbeşyüz Türk Lirasından aşağı düşse bile senetsiz ispat olunamaz. (2) Bu madde uyarınca senetle ispatı gereken hususlarda birinci fıkradaki düzenleme hatırlatılarak karşı tarafın açık muvafakati hâlinde tanık dinlenebilir", Aynı Kanun'un "Senede karşı tanıkla ispat yasağı" başlıklı 201. maddesi ile de; "Senede bağlı her çeşit iddiaya karşı ileri sürülen ve senedin hüküm ve kuvvetini ortadan kaldıracak veya azaltacak nitelikte bulunan hukuki işlemler ikibinbeşyüz Türk Lirasından az bir miktara ait olsa bile tanıkla ispat olunamaz" şeklinde düzenlemeler getirilmiştir. Yerleşmiş yargısal kararlar ve öğretideki baskın görüşlerde de, senede müstenit olan her nevi iddiaya karşı ileri sürülecek savunmaların tanıkla ispatının mümkün olmadığı, ancak senetle ispat zorunluluğunun yalnız hukuki işlemler için olup hukuki fiillerin senetle ispat zorunluluğunun bulunmadığı, borcun ödenmesi, bir borcu sona erdirme amacına yönelik olduğu için bir hukuki fiil değil, hukuki işlem olduğundan, senede bağlı borçların ödendiğinin de tanıkla ispat olunamaması gerektiği belirtilmiştir. Somut olayda da, sanığın eylemi, anlaşmaya aykırı senet düzenlemek biçiminde gerçekleştirdiği iddia edilen bir hukuki işlemdir. Senede karşı ileri sürülen hukuki işlemlerin değeri ne olursa olsun tanıkla ispat olunamayacağı kuralı 1086 sayılı HUMK'nın 290. maddesinde hükme bağlanmakla birlikte, aynı Kanun'da senetle ispatın istisnalarına da yer verilmiştir. 1086 sayılı HUMK'nın 293. maddesinde, "1 - Usul ve füru, birader ve hemşire veya karı koca ve kayınpeder ve valide ile damat ve gelin arasındaki muameleler, 2- Cürümden mütevellit olsun olmasın tazminatı müstelzim fiiller, 3- Yangın veya kazayı bahri veyahut düşman istilası gibi senet alınması gayrimümkün veya fevkalade müşkül hallerde yapılan muameleler. 4- Halin icabına ve iki tarafın vaziyetlerine nazaran senede raptı müteamil olmıyan muameleler, 5- Akitlerde hata, hile, gabin, cebir ve ikrah vukuu" hallerinde tanıkla ispat yapılabileceği hüküm altına alınmış, Aynı Kanun'un 294. maddesinde de; "Nagehani bir hadise veya mücbir bir sebep ile senedin sahibi yedinde veyahut her ne suretle olursa olsun alelüsul tevdi olunan resmî memur nezdinde zayi olduğu hakkında kanaatbahş delil ve emareler mevcut olduğu takdirde" tanıkla ispat olunabileceği belirtilmiştir. 6100 sayılı HMK'nın "Senetle ispat zorunluluğunun istisnaları" başlıklı 203. maddesinde de bu husus, "(1) Aşağıdaki hâllerde tanık dinlenebilir: a) Altsoy ve üstsoy, kardeşler, eşler, kayınbaba, kaynana ile gelin ve damat arasındaki işlemler. b) İşin niteliğine ve tarafların durumlarına göre, senede bağlanmaması teamül olarak yerleşmiş bulunan hukuki işlemler. c) Yangın, deniz kazası, deprem gibi senet alınmasında imkânsızlık veya olağanüstü güçlük bulunan hâllerde yapılan işlemler. ç) Hukuki işlemlerde irade bozukluğu ile aşırı yararlanma iddiaları. d) Hukuki işlemlere ve senetlere karşı üçüncü kişilerin muvazaa iddiaları. e) Bir senedin sahibi elinde beklenmeyen bir olay veya zorlayıcı bir nedenle yahut usulüne göre teslim edilen bir memur elinde veya noterlikte herhangi bir şekilde kaybolduğu kanısını kuvvetlendirecek delil veya emarelerin bulunması hâli." biçiminde düzenlenmiştir. Bu istisnalar dışında, imzalı boş kâğıdın senet haline dönüştürülmesine karşı borçlu tarafından ileri sürülen hususların senetle ispatı gerekmekte olup, bu nitelikte bir kâğıdı imzalayan bir kimse muhtemel tehlikelere ve onun hukuki sonuçlarına katlanmalı ve senede karşı savunmasını yazılı delillerle ispat etmelidir. Bu aşamada Hukuk Muhakemeleri Kanunu yönünden açıklanmış bulunan "istisnalar dışında tanıkla ispatın mümkün olmadığı"na ilişkin kuralın 5237 sayılı TCK'nın 209. maddesinin birinci fıkrası yönünden ceza mahkemesinde de geçerli olup olmadığı konusu üzerinde durulması gerekmektedir. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 18. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 254. maddesi, "Mahkeme irat ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder. Soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz", Aynı Kanun'un 255. maddesi ise; "Bir fiilin suç olup olmaması, adi hukuka müteallik bir meselenin halline bağlı ise ceza mahkemesi bu meseleye dahi ceza işlerindeki usul ve deliller için mer'i kaidelere göre karar verir. Bununla beraber mahkeme, muhakemeyi talik ve hukuk davası açılması için alakadarlara bir mehil verebilir. Hukuk mahkemesinden bu babda bir hüküm çıkmasını da bekliyebilir. Ceza mahkemelerinde son tahkikat esnasında suçtan zarar görenlerle maznunların yaşlarında ceza hükümleri bakımından lüzum görülecek tashihlerin Nüfus Kanunundaki usule göre icrası ceza mahkemesine aiddir. Bu babda verilecek karar esas hükümle birlikte temyiz olunabilir" şeklinde düzenlenmişken, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren ve suç tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinde; "(1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir", Aynı Kanun'un 218. maddesinde ise, "(1) Yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak da bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Ancak, bu sorunla ilgili olarak görevli mahkemede dava açılması veya açılmış davanın sonuçlanması ile ilgili olarak bekletici sorun kararı verebilir. (2) Kovuşturma evresinde mağdur veya sanığın yaşının ceza hükümleri bakımından tespitiyle ilgili bir sorunla karşılaşılması halinde; mahkeme, ilgili kanunda belirlenen usule göre bu sorunu çözerek hükmünü verir." hükümlerine yer verilmiştir. Buna göre, bir eylemin suç olup olmaması başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise, ceza mahkemesi bu sorunu kendi çözümleyebileceği gibi, yargılamaya ara vererek hukuk davası açılması için ilgililere uygun bir süre verebilecek ve hukuk mahkemesinden bu konuda bir karar verilmesini de bekleyebilecektir. İlgililere süre verilerek hukuk mahkemesinden bir kararın çıkması beklendiği takdirde, örneğin anlaşmaya aykırı düzenlendiği iddia edilen senet ile ilgili değerlendirme yapan hukuk mahkemesi, ceza usulünde benimsenen serbest delil ilkesi hükümlerine göre değil, hukuk usulünde uygulanan "istisnalar dışında senede karşı iddiaların ancak senetle ispat edilebileceği" ilkesi uyarınca bir karar tesis edecek ve senet hakkında hukuk mahkemesince verilen karar ceza mahkemesini de bağlayacaktır. Görüldüğü üzere, ceza mahkemesi yüklenen suçun ispatı açısından ceza usulü kuralları içinde karara bağlamadığı bir sorunun hukuk mahkemesinde çözümüne imkan tanımışsa, artık hukuk mahkemesinden verilen kararla bağlı olacaktır. Başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunu kendisi karara bağlamak istediği takdirde ise, yine aynı kuralları, yani hukuk usulünde benimsenen kuralları uygulaması gerekecektir. Aksi hâlin kabulünde çelişkili kararların tesisi ihtimali nedeniyle adalete olan güven sarsılacaktır. Bu durumda ceza mahkemesi, bir fiilin suç olup olmamasını değil, bir hukuki işlemin, yani senedin anlaşmaya aykırı düzenlenip düzenlenmediğini belirleyerek sonuca gideceğinden, açığa imzanın kötüye kullanılması suçunun sübutunu hukuk usulünde öngörülen kuralları uygulamak suretiyle çözümlemek zorundadır. Bu zorunluluk yalnızca senedin anlaşmaya aykırı düzenlendiği iddiasına ilişkin olup, sanığın kastı, senedi kullanıp kullanmadığı gibi diğer unsurları değerlendirirken ceza muhakemesindeki serbest delil ilkesine uygun şekilde takdirini kullanabilecektir. Ceza ve hukuk mahkemelerinde, sübuta ilişkin bir sorunun çözümünde farklı usul kurallarının uygulanması farklı hukuki sonuçları ortaya çıkarabilecektir. İmzalı boş bir kâğıdın anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının ceza mahkemesinde serbest delil usulü, hukuk mahkemesinde ise, istisnalar dışında sınırlı delil usulüne göre çözümünün ve bundan dolayı farklı sonuçların ortaya çıkmasının kabulü, adalet ve hakkaniyete aykırı düşecektir. Bu nedenle, senedin anlaşmaya aykırı düzenlenip düzenlenmediğine ilişkin sorunun çözümünde, ceza ve hukuk mahkemelerinden verilen farklı kararların uygulamada doğuracağı sakıncalarının önlenmesi bakımından, tanıkla ispat konusunda ceza mahkemesinin hukuk mahkemesinin bağlı olduğu usul kurallarını uygulaması gerekmektedir. Diğer bir anlatımla, farklı usul hükümlerinin uygulanması nedeniyle imzalı boş bir kâğıdın anlaşmaya aykırı olarak doldurulduğu iddiasının ceza mahkemesinde sabit görülerek mahkûmiyet kararı verilmesi, buna karşılık hukuk mahkemesinde böyle bir iddianın yerinde olmadığının kabulü ile alacağın geçerli görülmesi durumunda, ceza mahkemesi kararı sonucu açığa imzanın kötüye kullanılması suçundan hakkında mahkûmiyet hükmü kurulan alacaklı, hukuk mahkemesi kararına göre alacağını icrada tahsil edebilecektir. Üstelik bu kabul, elinde gerçeğe ve hukuka uygun olarak düzenlenmiş senet bulunan alacaklının senede konu alacağını tahsil edememe tehlikesinin yanında, TCK'nın 209/1. maddesinde düzenlenen ceza tehdidi altında bulundurulmasına neden olacak, hatta Hukuk Muhakemeleri Kanunu, İcra İflas Kanunu ve Ticaret Kanunu hükümlerine güvenerek alacağını hukuki yönden güvende gördüğü için, işlemlerin yapılması sırasında tanık temini yoluna gitmeyen alacaklının kolayca mahkûm edilmesi sonucunu ortaya çıkaracak ve ekonomik hayatta güvensizliğe neden olacaktır. Bu tür sakıncalara ve böylesine çelişkili bir durumun ortaya çıkmasına hukuk mantığının izin vermeyeceği açıktır. Nitekim, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun yürürlükte olduğu dönemde, benzer uyuşmazlık konularının değerlendirildiği 12.04.1933 tarihli ve 31-7 sayılı, 02.04.1941 tarihli ve 19-12 sayılı, 24.03.1989 tarihli ve 1-2 sayılı İçtihat Birleştirme Kararlarında ve Ceza Genel Kurulunun 05.02.2013 tarihli ve 1086-40 sayılı kararında da aynı sonuca ulaşılmış olup, 1412 sayılı CMUK'nun 254 ve 255. maddeleri ile suç tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı CMK'nun 217 ve 218. maddelerinin uyuşmazlık konusunu ilgilendiren bölümleri itibariyle paralel hükümler içermeleri nedeniyle değişen ceza mevzuatı karşısında dahi söz konusu İçtihadı Birleştirme Kararları halen geçerliliklerini korumaktadır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanığın, boş ve imzalı olarak katılandan aldığı kâğıdı, aralarındaki anlaşmaya aykırı olarak 1.700.000 TL bedelli senet hâline getirerek katılan aleyhine icra takibi başlattığının iddia edildiği olayda; ceza yargılamasında hakimin delilleri serbestçe takdir edeceği açıklanmış ve ispat vasıtaları yönünden bir sınırlama getirilmemiş ise de, hukuki bir ilişkinin sonucu olup, aynı zamanda cezai sorumluluğu da gerektiren işlemlerde hukuk mahkemelerinde aranılan ispat şeklinin ceza mahkemelerinde de aranması gerektiği, ceza mahkemelerinden verilen mahkûmiyet hükümlerinin hukuk mahkemelerini de bağlayacağı, açığa imzanın kötüye kullanılması suçunun işlendiğinin tanıkla ispatı kabul olunduğu takdirde katılanın ceza ilamına dayanarak 1.700.000 TL bedelindeki senedin anlaşmaya aykırı olarak düzenlendiğini herhangi bir yazılı delile ihtiyaç olmadan ispat edebileceği, bunun da miktar itibarıyla tanıkla ispat edilemeyecek bir iddianın suç tarihinde yürürlükte bulunan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na aykırı olarak tanıkla ispatı sonucunu doğuracağı, dosyada mevcut bilirkişi raporlarındaki tespitlerin suça konu senedin katılan ile sanık arasındaki anlaşmaya aykırı olarak doldurulup doldurulmadığına yönelik olmadığı ve dolayısıyla katılanın hukuka uygun olarak sadece tanık deliline dayandığı anlaşıldığından, katılanın senedin anlaşmaya aykırı olarak düzenlendiği yönündeki yazılı bir delile dayanmayan iddiasının kabul edilmesinin ve sanığın mahkûmiyetine karar verilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, senedin açığa imzanın kötüye kullanılması suretiyle düzenlendiği hususunun 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümleri uyarınca ispatlanamadığı ve elde edilen delillerin sanığın hükümlülüğüne yeter nitelik ve derecede bulunmadığı anlaşıldığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmelidir. Ulaşılan bu sonuç karşısında, suça konu senedin müsadere edilmesine karar verilmesinin isabetli olup olmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirilmemiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; itirazın reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle, 1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2-Yargıtay (Kapatılan) 23. Ceza Dairesinin 06.06.2016 tarihli ve 8053-7255 sayılı açığa imzanın kötüye kullanılması suçuna ilişkin onama kararının KALDIRILMASINA, 3-İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24.11.2015 tarihli ve 252-270 sayılı açığa imzanın kötüye kullanılması suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün, sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4-Dosyanın, mahalline iade edilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 11.12.2018 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/1036 E., 2019/493 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
I- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş; bu Kanunun 450. maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır.
Hukuk Genel Kurulu         2018/1036 E.  ,  2019/493 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı, bozma üzerine direnme yoluyla; İstanbul Anadolu 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen 04.04.2013 tarihli ve 2012/701 E., 2013/226 K. sayılı kararın temyizi üzerine, davalı ... San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine, davalı ... vekilinin temyiz isteminin kabulü ile hükmün bozulmasını kapsayan ve Yargıtay Hukuk Genel Kurulundan çıkan 27.06.2018 tarihli ve 2017/4-1382 E., 2018/1252 K. sayılı kararın, karar düzeltme yoluyla incelenmesi davacılar vekili tarafından verilen dilekçe ile istenilmiş olmakla; Hukuk Genel Kurulunca dilekçe, düzeltilmesi istenen karar ve dosyadaki ilgili bütün belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: HUKUK GENEL KURULU KARARI Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne dair verilen direnme kararının davalı ... vekili ve davalı ... San. ve Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Hukuk Genel Kurulunca; davalı ... San. ve Tic. A.Ş. vekilinin temyiz isteminin hukuki yarar yokluğundan reddine; davalı ... bakımından davanın hizmet kusuruna dayandığı, tam yargı davası olarak idari yargı yerinde çözümlenmesi gerektiği gerekçesiyle davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının bozulmasına karar verilmiş, bu karara karşı davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteminde bulunulmuştur. I- 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girmiş; bu Kanunun 450. maddesiyle de 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) ek ve değişiklikleriyle birlikte tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Bununla birlikte kanun koyucu uygulamada bir takım sorunların ortaya çıkmasını engellemek için 6100 sayılı Kanun’a geçiş hükümlerini ayrıca düzenlemiştir. 31.03.2011 tarihli ve 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı HMK’ya eklenen geçici 3. maddenin, 01.07.2016 tarihli ve 6723 sayılı Kanun’un 34. maddesi ile değişik 2. fıkrasına göre bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihinden önce verilen kararlar hakkında, kesinleşinceye kadar 1086 sayılı Kanun’un 26.09.2004 tarihli ve 5236 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikten önceki 427 ilâ 454 madde hükümlerinin uygulanmasına devam olunacaktır. Bilindiği üzere, 21.07.2004 tarihli ve 25529 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak, öngördüğü istisnalar dışındaki hükümleri yayımı tarihinde yürürlüğe giren, 14.07.2004 tarih ve 5219 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, yürürlük tarihinden sonra mahkemelerce verilen hükümler yönünden 1086 sayılı HUMK’nın 427. maddesindeki temyiz (kesinlik) sınırını bir milyar TL, yine yürürlük tarihinden sonra Yargıtay Daireleri ve Hukuk Genel Kurulunca temyiz incelemesi sonucunda verilen kararlara karşı karar düzeltme yoluna gidilebilmesi için 440/III-1. maddesinde aranan parasal sınırı da altı milyar TL olarak değiştirmiştir. 5219 ve 5236 sayılı Kanunlara göre katsayı artışı uygulanarak bu sınırlar yıllar itibariyle arttırılmıştır. 16.07.1981 tarihli ve 2494 sayılı Kanun'un geçici maddesi ile temyiz ve karar düzeltme sınırlarına ilişkin değişikliklerin, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra verilecek nihai kararlara yönelik temyiz ve karar düzeltme istemleri hakkında uygulanacağı belirtilmiş; dolayısıyla, dava hangi tarihte açılmış olursa olsun, temyiz ve karar sınırlarının saptanmasında, hakkında bu yollara başvurulan hükmün verildiği tarihteki yasal durumun esas alınacağı kabul edilmiştir. Bu durumda; bir mahkeme kararının temyiz edilip edilemeyeceği veya Yargıtay kararına karşı karar düzeltme yolunun açık olup olmadığı belirlenirken, temyiz ya da düzeltme hakkının doğduğu (kararın verildiği) tarihteki hukuksal durum esas alınmalı; temyiz ya da karar düzeltme istemine konu karar tarihinde yürürlükte bulunan kanun hükmü temyiz veya karar düzeltme sınırı yönünden hangi düzenlemeyi içeriyor ise, ona bağlı kalınmalıdır. Buradaki "karar" ifadesinin, mahkemenin, Özel Daire bozmasına karşı verdiği direnme kararını ve ayrıca Hukuk Genel Kurulunun verdiği kararı da kapsayacağında duraksama bulunmamaktadır. 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı HMK'ya eklenen geçici 3. madde atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı HUMK’nın 440. maddesindeki karar düzeltme parasal sınırı, 5236 sayılı Kanun’un 19. maddesi ile HUMK’ya eklenen Ek-madde 4’te öngörülen yeniden değerlendirme oranları dikkate alındığında, düzeltilmesi istenen Hukuk Genel Kurulu kararının tarihi itibariyle 2018 yılı için 15.910,00TL'dir. Somut olayda, davacılar vekili tarafından karar düzeltme isteğinde bulunulmuş ise de; davacılar ... ile Ümit Yaşar Şahin lehine 5.000,00’er TL manevi tazminata hükmedildiği, karar düzeltmeye konu edilen tazminat miktarı 15.910,00TL’lik değerin altında olduğundan, karar düzeltme yoluna gidilmesi miktar itibariyle mümkün değildir. Bu durumda; 1086 sayılı HUMK’nın değişik 440/III-1. maddesindeki karar düzeltme ile ilgili parasal sınırın altında olan davalara ait hükümlere ilişkin Yargıtay kararları hakkında karar düzeltme yoluna başvurulamayacağından, davacılar vekilinin davacılar ... ile Ümit Yaşar Şahin yönünden yapılan karar düzeltme isteminin reddi gerekmektedir. II- Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; mahkemece; anne ve baba olan davacılar için ayrı ayrı 7.500,00'er TL manevi tazminatın ve davacı ... için 22.552,43TL, davacı ... için 10.899,83TL, davacı ... için 25.210,10TL ve davacı ... için 16.276,63TL olmak üzere toplam 74.938,99TL maddi tazminatın davalılar İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ünüvar İnş. ve San. Tic. A.Ş.'den olay tarihi olan 03.12.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile müteselsilen tahsiline karar verildiği gözetildiğinde, davacılar vekilinin karar düzeltme talebinin davacı ..., ..., ... bakımından hükmedilen manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı HMK'nın geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı HUMK’nın 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı, davacı ... bakımından karar düzeltme kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınması gerektiği, burada varılacak sonuca göre bu davacı yönünden hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı HMK'nın geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir. Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. 6100 sayılı HMK’nın “İhtiyari Dava Arkadaşlığı” başlıklı 57. maddesinde; “(1) Birden çok kişi, aşağıdaki hâllerde birlikte dava açabilecekleri gibi aleyhlerine de birlikte dava açılabilir: a) Davacılar veya davalılar arasında dava konusu olan hak veya borcun, elbirliği ile mülkiyet dışındaki bir sebeple ortak olması. b) Ortak bir işlemle hepsinin yararına bir hak doğmuş olması veya kendilerinin bu şekilde yükümlülük altına girmeleri. c) Davaların temelini oluşturan vakıaların ve hukuki sebeplerin aynı veya birbirine benzer olması.” şeklinde düzenleme getirilmiş iken; “İhtiyari Dava Arkadaşlarının Davadaki Durumu” başlıklı 58. maddesinde; “İhtiyari dava arkadaşlığında, davalar birbirinden bağımsızdır. Dava arkadaşlarından her biri, diğerinden bağımsız olarak hareket eder.” hükmü getirilmiştir. Aynı Kanun’un “Davaların Yığılması” başlıklı 110. maddesinde ise; “Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.” amir hükmüne yer verilmiştir. Gerekçesi açısından bugün de geçerliliğini koruyan 07.02.1945 tarihli ve 4/19 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere, dava dilekçesinin talep sonucu bölümünde davacı, neye karar verilmesini (başka bir ifade ile davalının neye mahkum edilmesini) istediğini açıkça yazar (HUMK, m. 179/3, HMK. m. 119/d). Kuşkusuz talebin birden fazla kalemleri kapsaması hâlinde de davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı (fer'i) talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Davacının birden fazla davasını aynı dava dilekçesi ile açması hâlinde, bu durum "objektif dava birleşmesi" olarak tanımlanır ve davacının, her davaya ait talep sonucunu açıkça ve ayrı ayrı göstermesi gerekir (Kılıç, H.: Açıklamalı İçtihatlı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Ankara 2011, C.I, s: 1454 vd). Doktrinde objektif dava birleşmesi ya da kümülatif dava yığılması olarak adlandırılan kurum, yeni Kanunumuzda “davaların yığılması” terimi benimsenerek düzenlenmiştir. Davaların yığılmasının usul ekonomisine ve çelişkili kararlar verilmesini engellemeye hizmet ettiği kabul edilmektedir. Davacının aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik- ferilik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir. Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eş değer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yönelmiştir. Davaların yığılması söz konusu olduğunda, görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Her bir talep için dava dilekçesinde vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi ve ispat edilmesi gerekir. Mahkeme de her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapacaktır, taleplerden birinin kabulüne diğerinin ise reddine karar verebilir. Yani, görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm mevcuttur. Mahkeme, taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır. Mahkemenin, taleplerin tümü hakkında tek ve aynı şekilde karar verme zorunluluğu yoktur. Dava şartları, her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir ( Pekcanıtez, H. / Özekes, M. /Akkan, M./ Taşkorkmaz, H.:Medeni Usul Hukuku, C. II, s:1092,1093 vd). Önemle vurgulanmalıdır ki; kesinlik sınırının belirlenmesi kamu düzenindendir ve kesinlik sınırı belirlenirken davanın değeri esas alınır. Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır. 492 sayılı Harçlar Kanunu’na göre harç tüm taleplerin toplamı üzerinden alınır (16/2.mad). Birleştirilen davalarda, kesinlik sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir. İhtiyarî dava arkadaşlığında, kesinlik sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir. Karşılık davada, kesinlik sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir (Kuru, B: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, İstanbul 2001, s: 4514). Somut olayda davacılar aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalılara karşı olan birden fazla talebini (maddi ve manevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan karar düzeltme kesinlik sınırının tespiti için her bir davacı yönünden maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı ayrı toplanmaları esas alınmalıdır. Bu durumda karar düzeltme talebinin (I) numaralı bent dışındaki davacılar bakımından kesinlik sınırının üzerinde kaldığından, ön sorunun reddi ile işin esasına geçilmesine karar vermek gerekmiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davanın maddi ve manevi tazminat istemini içerdiği, her iki istemin davaların yığılmasına konu olsa bile her birinin ayrı dava olma özelliğini yitirmedikleri, taraflar arasında ihtiyari dava arkadaşlığı bulunduğu, maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı kalemler olduğu, çoğu zaman tahkikatlarının ve delillerinin toplanma aşamalarında da farklılık bulunduğu, maddi ve manevi tazminata hükmedilebilme koşullarında da farklılık bulunduğu, maddi ve manevi tazminat taleplerinin iki ayrı dava olduğu, nitekim Avukatlık Asgari Ücret Tarifesinin 10. maddesine göre de; manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından avukatlık ücretine ayrı bir kalem olarak hükmedileceğinin belirtildiği, kesinlik sınırının belirlenmesinde her bir davacı açısından hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği görüşü ileri sürmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle çoğunluk tarafından benimsenmemiş; oy çokluğu ile işin esasının görüşülmesine geçilmiştir. III- İşin esasına gelince; Hukuk Genel Kurulu bozma kararında yer alan açıklamalara göre 6217 sayılı Kanun'un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'na eklenen "Geçici madde 3" atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440. maddesinde sayılan sebeplerden hiçbirine uygun olmayan isteminin REDDİNE, 30.04.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. SONUÇ: (I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin davacılar ... ile Ümit Yaşar Şahin yönünden yapmış olduğu karar düzeltme dilekçesinin miktar itibari ile REDDİNE, 09.04.2019 tarihinde oy birliği ile, (II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle ön sorun olmadığının kabulü ile işin esasına geçilmesine 16.04.2019 tarihinde ön sorunun çözümü bakımından yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile (III) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacılar vekilinin (I) numaralı bent dışındaki davacılar yönünden yaptığı karar düzeltme isteminin REDDİNE, aynı Kanunun 442/3. ve 4421 sayılı Kanunun 4/b-1 maddeleri gereğince takdiren 370TL para cezasının karar düzeltme isteyenlerden alınarak Hazineye gelir kaydedilmesine, 30.04.2019 tarihinde esas bakımından yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Yerel Mahkemece; anne ve baba olan davacılar için ayrı ayrı 7.500,00'erTL, kardeş olan davacılar için 5.000,00'erTL'den toplam 40.000,00TL manevi tazminatın ve davacı ... için 22.552,43TL, davacı ... için 10.899,83TL, davacı ... için 25.210,10TL ve davacı ... için 16.276,63TL olmak üzere toplam 74.938,99TL maddi tazminatın davalılar İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ünüvar İnş. ve San. Tic. A.Ş.'den olay tarihi olan 03/15/2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile müteselsilen tahsiline karar verildiği gözetildiğinde, davacılar vekilinin karar düzeltme talebinin davacı ..., ..., ... bakımından hükmedilen manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı HMK'nın geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı, davacı ... bakımından karar düzeltme kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınması gerektiği, burada varılacak sonuca göre bu davacı yönünden hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarı yönünden 6100 sayılı HMK'nın geçici 3/2. maddesi delaletiyle 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 440/III-1 maddesinde öngörülen karar düzeltme parasal sınırı altında kalıp kalmadığı ön sorun olarak görüşülmüştür. 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunundan kararlarda kesinlik sınırı yönünden farklı ve yeni bir düzenleme getirmiştir. HUMK' nun 426/A maddesi "İlk derece mahkemelerinden verilen nihaî kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Miktar veya değeri birmilyar lirayı geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir." şeklindeki düzenlemesine karşılık, Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 341. maddesinde "İlk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlar kesindir. Ancak, manevi tazminat davalarında verilen kararlara karşı, miktar veya değere bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulabilir." şeklindeki düzenleme getirmiştir. Bu madde de düzenlenen kesinlik sınırları kamu düzenine ilişkin olup hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınması gerekecektir. Bir başka anlatımla mahkemece miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin verdiği kararların istinafa başvurulması yada temyiz edilmesi durumunda kesinlik sınırı altında olduğu gerekçesi ile dilekçenin reddine karar vermek zorundadır. İlk derece mahkemesinin kesinlik sınırını gözden kaçırması nedeniyle dosyanın temyiz incelmesine gelmesi durumunda ise Yargıtay temyiz incelmesinde kanunun açık düzenlemesinde belirtilen miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kesinlik sınırını kendiliğinden dikkate alarak temyiz dilekçesini reddetmek durumundadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 341. maddesindeki düzenleme ile açıkça kanun koyucu malvarlığı davaları ile manevi tazminat davalarını ayırmıştır. Bu nedenle "malvarlığı" kavramının kapsamı doğru bir şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Malvarlığı "Para ile ölçülebilen hakların tamamıdır." şeklinde tanımlanmaktadır. O zaman malvarlığı davalarının ayırt edeci özelliği "Para ile ölçülebilmesidir". Bir başka açıdan malvarlığına ilişkin haklar devir ve temliki kabil, mirasçılara intikal edebilen, likiditesi bulunan, dolayısıyla miktar ve değer itibariyle tayin ve tespiti mümkün olan haklardır. Manevi tazminat ise TMK'nun 24. Maddesinde "Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır." 25. Maddesinde ise "Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir. Davacının, maddî ve manevî tazminat istemleri ile hukuka aykırı saldırı dolayısıyla elde edilmiş olan kazancın vekâletsiz iş görme hükümlerine göre kendisine verilmesine ilişkin istemde bulunma hakkı saklıdır. Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez. Davacı, kişilik haklarının korunması için kendi yerleşim yeri veya davalının yerleşim yeri mahkemesinde dava açabilir." Şeklinde düzenlenmiştir. Manevi tazminat Türk Borçlar Kanunu'nun 58. Maddesinde Kişilik hakkının zedelenmesi başlığı altında "Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir." Şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere gerek TMK'nun 24 ve 25. maddeleri gerekse TBK'nın 58. maddesinde manevi tazminat malvarlığı kavramından farklı olarak "Kişilik hakkının zedelenmesi" kavramı çerçevesinde düzenlenmiştir. Kişilik hakkının zedelenmesi ise bir kimsenin şahıs varlığına vaki haksız bir tecavüz sonucu duyduğu fizikî acı, elem ve ızdırap sebebiyle yaşama zevkinden meydana gelen bir azalmadan ibarettir. Manevî zarara uğrayan bir kimsenin malvarlığında maddi bir kıymet eksilmesi olmamıştır. Ancak, manevi zarar gören sosyal ve ruhi bakımlardan şahsiyetinden manevi kıymetler kaybederek fizikî ve moral sarsıntılara maruz kalmıştır. Bu nedenle maddi zararın aynen tazmini mümkün iken manevi zararın aynen tazmini mümkün değildir. Çünkü manevi zarar para ile ölçülebilen bir zarar değildir. Para ile bozulan fiziki ve ruhi dengeyi tam karşıladığını düşünmek mümkün değildir. Manevi zararın, TMK 58/2 maddesinde " Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir." ifadesinden anlaşıldığı üzere para ödenmesi şeklinde değil de farklı şekilde karşılanması sağlanabilecektir. Bu şekilde manevi zararı giderme biçimi açıkça malvarlığı davalarından ayıran en önemli unsurdur. 22.06.1966 gün ve 7/7 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında "Manevi tazminat, zarara uğrayanda manevi huzuru gerçekleştirecek ve tazminata benzer bir fonksiyonu da olan özgün bir nitelik taşır. Manevi tazminat, bir ceza olmadığı gibi, mamelek (malvarlığı) hukukuna ilişkin zararın karşılanmasını da amaç edinmemiştir. " şeklindeki gerekçesinde manevi tazminatın malvarlığına ilişkin olmadığı ve manevi tazminatın kendine özgü bir tazminat olduğu açıkça vurgulanmıştır. Keza, TBK 25/4. maddesinde "Manevî tazminat istemi, karşı tarafça kabul edilmiş olmadıkça devredilemez; miras bırakan tarafından ileri sürülmüş olmadıkça mirasçılara geçmez." İfadesi ile manevi tazminatın devredilemez ve miras yoluyla geçmeyeceğini belirtilerek maddi malvarlığına ilişkin davalardan farklılığı vurgulanmıştır. Diğer bir yönden her iki tazminat birbirine bağlı tazminatlar değildir. Bir başka anlatımla her biri bağımsız bir talep hakkı doğurduğu için ayrı ayrı dava şeklinde açılabilir. Böyle bir durumda her iki davanın değerini toplayarak kesinlik sınırının belirlenmesi mümkün olmadığına göre objektif dava birleşmesi kapsamında maddi ve manevi tazminat davalarının da birlikte açılması durumunda her biri ayrı bağımsız dava olarak değerlendirilerek kesinlik sınırının buna göre belirlenmesi daha doğru olacaktır. Nitekim, Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi 10/(4) "Manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda; manevi tazminat açısından avukatlık ücreti ayrı bir kalem olarak hükmedilir." ifadesi ile de manevi tazminat davasının maddi tazminattan ayrı davalar olduğu vurgulanmıştır. Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde manevi tazminatın malvarlığı kavramı içinde değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, bu davaların her yönden farklı davalar olduğu, bu davaların ayrı ayrı esasla dava konusu olması hâlinde verilecek hüküm kesinlik sınırının altında olması durumunda kesinken, birlikte davaya konu olması hâlinde de her talebin kesinlik bakımından ayrı ayı düşünülmesi gerektiği ve toplamına bakılmayacağı, kanun koyucunun açıkça ilk derece mahkemesinin vermiş olduğu kararlarda malvarlığı davaları ile manevi tazminat davalarında kesinlik sınırını ayrı ayrı düzenleyen kanun koyucunun karar düzeltme aşamasında bu davaların kesinlik sınırını belirlerken toplamı üzerinden değerlendirilmesini düşünmek mümkün değildir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun getirdiği üçlü yargılama sistemi içinde ilk derece mahkemesi miktar veya değeri üç bin Türk Lirasını geçmeyen malvarlığı davalarına ilişkin kararlarların istinaf yoluna başvurulması durumunda malvarlığına ilişkin davalar yönünden HMK'nın 341. maddesi gereği kesinlik sınırı altında olması nedeniyle dilekçeyi reddedecek olan mahkeme aynı davada manevi tazminat yönünden miktar ve değerine bakılmaksızın istinaf yoluna başvurulacağına ilişkin düzenleme gereği manevi tazminat yönünden istinaf incelemesi yapan bölge adliye mahkemesinin kararı temyiz edildiğinde kırk bin Türk Lirası olan kesinlik sınırını ilk derecede kesinleşen malvarlığı davaları ile birlikte değerlendirilmesi mümkün olmadığına göre hem temyiz hem de karar düzeltme aşamasında malvarlığı davaları ile manevi tazminat davalarının kesinlik sınırının ayrı ayrı belirlenmesi gerektiği düşüncesi ile maddi tazminat ve manevi tazminata yönelik kararların toplam miktarı üzerinden kesinlik sınırının belirlenmesi yönündeki çoğunluğun düşüncesine katılmıyoruz. KARŞI OY Karar düzeltme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalı ... tarafından ihale yolu ve eser sözleşmesi ile diğer davalı ... San. Tic. A.Ş.’ye verilen, derelerin ve yolun ıslahı sırasında davacıların murislerinin kullandığı araçlarla gerekli tedbir alınmadığı için çukura düşmeleri sonucu öldüklerinden, destekten yoksun kalmaları nedeni ile açılan maddi ve manevi tazminat istemli davada Belediye Başkanlığı aleyhine adli yargı da dava açılıp açılmayacağı, kısaca yargı yolunun belirlenmesi konusudur. İlk derece mahkemesinin davalı ... ile diğer davalı şirketin müştereken ve müteselsilin sorumluluğuna dair kararının temyizi üzerine Özel Daire tarafından “davalı ... Belediyesi’nin kamu kurumu niteliğinde bulunduğu, İdare’nin hizmet kusuru niteliğindeki eylemi sonucu meydana gelen zararlardan dolayı; İdari Yargılama Usulü Yasası’nın 2/1-b maddesi gereğince İdare’ye karşı, idari yargı yerinde tam yargı davası açılması gerektiği, mahkemece, yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerektiği” gerekçesi ile verdiği karar, Özel Dairenin bozma kararı Hukuk Genel Kurul çoğunluk görüşü ile benimsenmiş ve karar düzeltme yolu ile tekrar Hukuk Genel Kurulu önüne gelmiş, ancak çoğunluk görüşü ile idari yargının görevli olduğu gerekçesi ile karar düzletme istemi reddedilmiştir. Aşağıdaki gerekçelerle çoğunluk görüşüne katılınmamıştır. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu (İYUK)'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. maddesinde idari dava türleri sayılmıştır. Bu hükme göre, idari davalar; İdari işlemler hakkında açılan iptal davaları, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları ve kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalardan ibarettir. Bu nedenle idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak "tam yargı" davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir. İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerden ibarettir. İdari işlem ise, idari kanunlara dayanılarak yapılan muamelelerdir. İdarenin eylem ve işlemleri, onun kamu hukuku alanındaki kamu gücüne (kamu otoritesini) kullanarak, idare hukuku kural ve gerekleri uyarınca yaptığı faaliyetlerin, hukuki ve maddi hayattaki görünümleridir. Belirtmek gerekir ki bir kamu hizmetinin yasa ile idareye görev olarak verilmiş olması, bir hakka yapılan müdahalenin önlenmesi, tazmini isteğiyle açılan davanın idari yargı yerinde görülmesi için yeterli sayılamaz. Kamu tüzel kişilerinin, kamu hizmetlerine ilişkin olmakla beraber özel hukuk kuralları altında, özel hukuk tüzel kişisi gibi yaptığı eylem ve işlemler özel hukuk alanına girmekle, bunlar idari eylem ve işlem olarak nitelendirilemezler. Kamu idare ve kurumlarının, kamu otoritesinin (egemenlik hakkının) bir temsilcisi olarak yaptığı faaliyetlerinde veya ondan doğan eylemlerinde hizmet unsuru söz konusu olup, idari yargının görev alanı söz konusu olduğu hâlde, özel hukuk tüzel kişisi olarak yürüttüğü faaliyetler sırasında meydana gelen zararlardan ötürü ilgili kamu tüzel kişisinin sorumluluğunun özel hukuk hükümleri ve ilkeleri uyarınca belirlenmesi gerekir. Yargı yolu ve görev kamu düzeninden olup, kanun koyucu bazı uyuşmazlıkların çözüm yerini, kamu veya özel hukuk ayrımı yapılmadan, adli yargının görev alanı olarak belirleyebilir. Bu düzenlemelerden biri de 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 110. maddesidir. Anılan maddeye göre “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır”. Geçici 21. maddesinde de “Bu Kanunun 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının göreve ilişkin hükmü, yürürlüğe girdiği tarihten önce idari yargıda ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinde açılmış bulunan davalara uygulanmaz” denilmiştir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununun 1.maddesinde, Kanunun amacının karayollarında can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlayacak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğu; “Kapsam” başlıklı 2. maddesinde, bu Kanunun trafikle ilgili kuralları, şartları, hak ve yükümlülükleri bunların uygulamasını ve denetlenmesini ilgili kuruluşları ve bunların görev, yetki ve sorumluluk, çalışma usulleri ile diğer hükümleri kapsadığı ve bu kanunun karayollarında uygulanacağı; 10. maddesinde, yapım ve bakımdan sorumlu olduğu yolları trafik düzeni ve güvenliğini sağlayacak durumda bulundurmanın gerekli görülen kavşaklara ve yerlere trafik ışıklı işaretleri, işaret levhaları koymak ve yer işaretlemeleri yapmanın Belediye Trafik birimlerinin görev ve yetkileri arasında olduğu belirtilmiştir. 2918 sayılı Kanunun 110'ncu maddesinin birinci fıkrasının iptali istemiyle Bursa 3. Asliye Hukuk Mahkemesi ve Batman 2.Asliye Hukuk Mahkemesince yapılan itiraz başvuruları üzerine konuyu inceleyen Anayasa Mahkemesi; “… Anayasa Mahkemesi’nin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa’da adli ve idari yargı ayrımına gidilmemiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığ
21. Hukuk Dairesi, 2013/15543 E., 2014/259 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara 6. İş Mahkemesi
tam metni aç
maddeleri 6100 sayılı HMK'nın 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
21. Hukuk Dairesi         2013/15543 E.  ,  2014/259 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara 6. İş Mahkemesi TARİHİ : 26/02/2013 NUMARASI : 2011/928-2013/106 Davacı, ayakta dik pozisyonlandırma cihazı bedelinin yasal faiziyle tahsiline karar verilmesini istemiştir. Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, HMK'nun 150/6 maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar vermiştir. Hükmün davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ..... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi. K A R A R Dava, davalı kurum sigortalısı olan davacı için gerekli ayakta dik pozisyonlandırma cihazı bedeli olan 31.288,22 İsviçre Frangının yasal faizi ile birlikte davalı taraftan tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, taraflarca takip edilmeyen davanın HMK'nın 150/6. maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Uyuşmazlık, davacı vekilinin mazeretinin reddine dair kararın yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanun'un 7. maddesine göre İş Mahkemelerinde uygulanan şifahi yargılama usulünü düzenleyen HUMK'un 473 vd. maddeleri 6100 sayılı HMK'nın 450. maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Yasa'nın 316/d bendine göre "hizmet ilişkisinden doğan davalara", 316/g maddesine göre de "Diğer kanunlarda yer alan ve yazılı yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işlere" basit yargılama usulünün uygulanması gerektiğinden eldeki uyuşmazlığa basit yargılama usulünün uygulanması gerektiği açıktır. Basit yargılama usulüne ilişkin kurallar HMK'nın 316 – 322. maddelerinde düzenlenmiş olup Yasa'nın 320/4. maddesine göre basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, davanın açılmamış sayılmasına karar verilir ve Yasa'nın 322/1 maddesine göre bu Kanun ve diğer kanunlarda basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hâllerde, yazılı yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır. HMK'nın 150. maddesine göre usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. 6100 HMK'nın 30. maddesine "Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür" ve HMK'nın 150/2. maddesinde ifade edildiği üzere "geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez". Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde; Anayasa'nın 141/son ve HMK'nın 30. maddelerine göre "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması" biçiminde açıklanan temel ilke çerçevesinde davacının duruşmaya katılmama gerekçesi "geçerli bir özür" olarak kabul edilebilir ise davacının "geçerli bir özrü nedeniyle duruşmaya katılmadığı" kabul edilerek dosya işlemden kaldırılmamalıdır. Somut olayda, dosyanın 05.11.2012 tarihli takipsizlik nedeniyle işlemden kaldırılmasına karar verildiği, davacı vekilinin 19.11.2012 tarihinde yenileme dilekçesi verdiği, 26.02.2013 olan duruşma gününün taraflara tebliğ edildiği, davalı vekilinin başka Mahkemede duruşması olduğu gerekçesiyle 25.2.2013 tarihinde faksla mazeret dilekçesi gönderdiği, dilekçesinde duruşma gününü kalemde öğreneceğini belirttiği, davalı vekilinin mazereti ile ilgili olumlu veya olumsuz herhangi bir karar verilmediği, davacı vekilinin de, duruşmadan önce sağlık sorunları olduğunu belirterek mazeret dilekçesi verdiği, mazeret dilekçesinde posta pulunun ekli olduğunun belirtildiği, duruşmadan önce Mahkemeye ibraz edildiği anlaşılan davacının mazeret dilekçesine Mahkemece, posta pulu ekli olmadığına dair herhangi bir şerh düşülmediği, buna rağmen 26.02.2013 tarihli oturumda; “posta pulu ekli olduğu belirtilmesine rağmen masraf vermediği” gerekçesiyle davacı vekilinin mazeretinin reddine ve taraflarca takip edilmeyen davanın HMK.nın 150/6 maddesi uyarınca açılmamış sayılmasına karar verildiği görülmüştür. Davacının mazeret dilekçesinde posta pulunun ekli olduğu belirtilmesi ve Mahkemece olmadığına dair bir şerh düşülmeden dosyaya intikal etmesi karşısında mazeret dilekçesinin reddi ile davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 14.01.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.
(Kapatılan)21. Hukuk Dairesi, 2012/23147 E., 2013/3435 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
maddeleri 6100 sayılı HMK'nın 450.maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır.
(Kapatılan)21. Hukuk Dairesi         2012/23147 E.  ,  2013/3435 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Davacı, Kurum tarafından gönderilen idari para cezasına ilişkin ödeme emrinin iptaline karar verilmesini istemiştir. Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, açılmamış sayılmasına karar vermiştir. Hükmün, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. K A R A R Dava, ödeme emrinin iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, davacı vekilinin 13.04.2012 tarihli mazeretinin kabul edilmeyerek davanın takipsiz bırakıldığı gerekçesiyle HMK'nın 320/4.maddesine göre davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Uyuşmazlık, davacı vekilinin mazeretinin reddine dair kararın yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanun'un 7.maddesine göre İş Mahkemelerinde uygulanan şifahi yargılama usulünü düzenleyen HUMK'un 473 vd. maddeleri 6100 sayılı HMK'nın 450.maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Yasa'nın 316/d bendine göre "hizmet ilişkisinden doğan davalara", 316/g maddesine göre de "Diğer kanunlarda yer alan ve ... yargılama usulü dışındaki yargılama usullerinin uygulanacağı belirtilen dava ve işlere" basit yargılama usulünün uygulanması gerektiğinden eldeki uyuşmazlığa basit yargılama usulünün uygulanması gerektiği açıktır. Basit yargılama usulüne ilişkin kurallar HMK'nın 316-322.maddelerinde düzenlenmiş olup Yasa'nın 320/4 maddesine göre basit yargılama usulüne tabi davalarda, işlemden kaldırılmasına karar verilmiş olan dosya, yenilenmesinden sonra takipsiz bırakılırsa, davanın açılmamış sayılmasına karar verilir ve Yasa'nın 322/1 maddesine göre bu Kanun ve diğer kanunlarda basit yargılama usulü hakkında hüküm bulunmayan hâllerde, ... yargılama usulüne ilişkin hükümler uygulanır. HMK'nın 150.maddesine göre usulüne uygun şekilde davet edilmiş olan taraflar, duruşmaya gelmedikleri veya gelip de davayı takip etmeyeceklerini bildirdikleri takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verilir. İşlemden kaldırıldığı tarihten başlayarak üç ay içinde yenilenmeyen davalar, sürenin dolduğu gün itibarıyla açılmamış sayılır ve mahkemece kendiliğinden karar verilerek kayıt kapatılır. 6100 HMK'nın 30.maddesine "Hâkim, yargılamanın makul süre içinde ve düzenli bir biçimde yürütülmesini ve gereksiz gider yapılmamasını sağlamakla yükümlüdür" ve HMK'nın 150/2 maddesinde ifade edildiği üzere "geçerli bir özrü olmaksızın duruşmaya gelmeyen taraf yokluğunda yapılan işlemlere itiraz edemez". Bu hükümler birlikte değerlendirildiğinde; Anayasa'nın 141/son ve HMK'nın 30.maddelerine göre "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması" biçiminde açıklanan temel ilke çerçevesinde davacının duruşamaya katılmama gerekçesi "geçerli bir özür" olarak kabul edilebilir ise davacının "geçerli bir özrü nedeniyle duruşmaya katılmadığı" kabul edilerek dosya işlemden kaldırılmamalıdır. Somut olayda, davacı vekiline idari para cezasının iptali için dava açmak üzere süre verildiği, davacı vekilinin idare mahkemesinde dava açarak esas numarasını mahkemeye bildirdiği, (5.) duruşmaya mazereti nedeniyle katılmadığı ve mahkemece mazeretin kabul edilerek duruşmanın 10.02.2012 tarihine ertelendiği, davacı tarafın duruşmaya katılmaması üzerine 10.2.2012 tarihinde ilk kez dosyanın işlemden kaldırıldığı, davacı vekilinin süresinde davayı yenilemesi üzerine yeni duruşma gününün kendisine yöntemince tebliğ edildiği, davacı vekilinin 13.04.2012 tarihli mazeret dilekçesinde süreli işlerinin takibi amacıyla şehir dışında bulunacağını belirterek mazeretli sayılmasını ve yeni duruşma günü belirlenerek kendisine tebliğini talep ettiği, mahkemece "davacı vekilinin mazeretinin gerekçelendirilmediği ve belgelendirilmediği, davacı vekilinin önceki oturumlarda üst üste mazeret bildirdiği" gerekçesiyle mazeret dilekçesinin reddine ve HMK'nın 320/4.maddesine göre davanın açılmamış sayılmasına karar verildiği anlaşılmaktadır. Öncelikle davacı vekilinin mazeret dilekçesinde duruşmaya katılmama gerekçesi yer aldığı gibi mazeret dilekçesinde yeni duruşma gününün tebliği için masrafın da gönderildiği ifade edilmiştir. Dava ödeme emrinin iptaline ilişkin olup davacı tarafın davanın sürüncemede kalmasında kural olarak menfaati bulunmamaktadır. Mahkemece davacı vekilinin üst üste mazeret dilekçesi verdiği belirtilmekte ise de davacı vekilinin önceki aşamalarda sunduğu (1) mazeret dilekçesi bulunmakta olup (5.) duruşmada bu mazeret mahkemece kabul de edilmiştir. Davacı vekilinin kötüniyetli bir biçimde davanın sürüncemede kalması için çaba gösterdiği kanıtlanmadıkça daha önce kabul edilen mazeret sonraki mazeretin reddi için başlıbaşına gerekçe olamaz. Bunların yanında mahkemece idare mahkemesinde görülmekte olan davanın sonucu da beklenmektedir. Yukarıda yer alan açıklamalar ışığında davacı vekilinin 13.04.2012 tarihli mazeret dilekçesinin "Davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılması" biçiminde açıklanan temel ilkeye aykırı ve kötüniyetli bir davranış olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı anlaşılmakla davacı vekilinin geçerli bir özrü bulunmasına karşın yetersiz gerekçe ile mazeret dilekçesinin reddi ile davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde davacı vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır. SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, temyiz harcının istek halinde davacıya iadesine, 27.02.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Usul Hukuku

Sulh Hukuk Mahkemelerinin görevi kapsamında aşağıdakilerden hangisi söylenemez?

A) Taşınır ve taşınmaz mal veya hakkın paylaştırılmasına ilişkin davalar Sulh Hukuk Mahkemesinde görülür.
B) Ortaklığın giderilmesi davalarında görevli mahkemedir.
C) Taşınır ve taşınmaz mallarda sadece zilyetliğin korunmasına yönelik davalar Sulh Hukuk Mahkemesinin görevindedir.
D) Kiralanan taşınmazların İcra ve İflas Kanunu'na göre ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler hariç, kira ilişkisinden doğan alacak davaları da dahil tüm uyuşmazlıklarda görevlidir.
E) Aksine bir düzenleme bulunmadıkça, malvarlığı haklarına ilişkin tüm davalarda asıl görevli mahkemedir.