6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu Madde 125

Türk Ticaret Kanunu 125. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

MADDE 125- (1) Ticaret şirketleri tüzel kişiliği haizdir. (2) Ticaret şirketleri, Türk Medenî Kanununun 48 inci maddesi çerçevesinde bütün haklardan yararlanabilir ve borçları üstlenebilirler. Bu husustaki kanuni istisnalar saklıdır. C) Uygulanacak kanun hükümleri

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

8 karar eşleşti
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiği, anılan Yasa'nın 1253/3, 1259 ve 1261. maddelerinde gemi adamlarının hizmet ve iş sözleşmelerinden doğan alacaklarının bir yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunun öngörüldüğü, akdin fesih tarihi ve dava tarihi dikkate alındığında bu sürenin dolduğu gerekçesi ile davanın zamanaşımı sebebiy
9. Hukuk Dairesi 2007/93 E., 2007/633 K. 9. Hukuk Dairesi 2007/93 E., 2007/633 K. - GEMİ ADAMI - HİZMET AKDİNDEN DOĞAN ALACAKLAR - ZAMANAŞIMI- 4857 S. İŞ KANUNU [ Madde 32 ] - 6762 S. TÜRK TİCARET KANUNU [ Madde 1235 ] - 6762 S. TÜRK TİCARET KANUNU [ Madde 1236 ] - 6762 S. TÜRK TİCARET KANUNU [ Madde 1253 ] - 6762 S. TÜRK TİCARET KANUNU [ Madde 1259 ] - 6762 S. TÜRK TİCARET KANUNU [ Madde 1261 ] "İçtihat Metni" Davacı, kıdem tazminatı, ihbar tazminatı, izin ücreti, fazla mesai, hafta tatili, genel tatil alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkeme, isteği zamanaşımı nedeniyle red etmiştir. Hüküm, süresi içinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü. Davacı; davalı işverene ait gemide gemi adamı olarak çalıştığını, işine son verilmesine rağmen tazminat ve alacaklarının ödenmediğini belirtmiştir. Davalı; Deniz İş Hukukunda zamanaşımı ile ilgili özel bir hüküm bulunmadığını, bu nedenle gemi adamları hakkında Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiğini, yasada öngörülen bir yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunu, dava dilekçesinde belirtilen diğer iddiaların da gerçeği yansıtmadığını öne sürerek davanın zamanaşımı ve esas yönünden reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkemece savunmaya değer verilerek, gemi adamları hakkında, 854 sayılı Deniz İş Kanunu'nda zamanaşımına ilişkin özel bir hüküm bulunmadığı, Türk Ticaret Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiği, anılan Yasa'nın 1253/3, 1259 ve 1261. maddelerinde gemi adamlarının hizmet ve iş sözleşmelerinden doğan alacaklarının bir yıllık zamanaşımı süresine tabi olduğunun öngörüldüğü, akdin fesih tarihi ve dava tarihi dikkate alındığında bu sürenin dolduğu gerekçesi ile davanın zamanaşımı sebebiyle reddine karar verilmiştir. Gemi alacaklısı kenar başlığını taşıyan TTK'nın 1235/3. maddesinde "Gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacakları" gemi alacağı olarak kabul edilmiş, müruruzaman başlığını taşıyan 1259. maddesinde ise, gemi alacaklarının bir yılda zamanaşımına uğrayacağı düzenlenmiştir. Davacının somut uyuşmazlığa konu. hizmet akdinden kaynaklanan tazminat ve işçilik alacaklarının gemi alacağı olduğu yolunda bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. TTK'nın 1235. maddesinde belirlenen alacaklara tanınan hakka "gemi alacağı hakkı" bu hakkın sağladığı rehin hakkına da kanuni rehin hakkı denilmektedir. Gemi alacağı niteliğinde olan bu alacaklar, TTK'nın 1236. maddesi uyarınca deniz serveti üzerinde rehin ile temin edilmiş alacaklardır. Rehin hakkı alacaklıya, takipte bulunarak alacağını rehin olunandan cebren almak hakkını vermektedir. Rehin hakkının bahşettiği talep hakkı aynî bir talep hakkıdır. TTK'nın 1259. maddesinde gemi alacaklarının bir yılda zamanaşımına uğrayacağı hükmüne yer verilmiş ise de, sözü edilen zamanaşımı gemi ve yük alacakları sahibinin anılan aynî talep haklarıdır. Davacı, gemi alacağı hakkının bahşettiği rehin ve benzeri hakları bir tarafa bırakarak, iş mahkemesinde açtığı dava ile hizmet akdinden kaynaklanan tazminat ve alacaklarını tahsil yolunu seçtiğine göre, davacı ile davalı arasındaki temel ilişkinin (hizmet akdinin) tabi olduğu genel zamanaşımı sürelerinin gözönünde bulundurulması suretiyle zamanaşımı def'iinin değerlendirilmesi gerekirken, olayda uygulama yeri olmayan TTK'nın 1253/3, 1259 ve 1261. maddeleri uyarınca davanın zamanaşımı yönünden ret olunması usul ve yasaya aykırı olduğundan, hükmün bozulması gerekmiştir. Sonuç: Temyiz olunan kararın yukarıda yazılı sebepten (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, 23.01.2007 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2019/808 E., 2020/504 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 125. (6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 137.) maddesi gereğince ticaret şirketleri tüzel kişiliği haiz olup, kanuni istisnalar haricinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 48.
Hukuk Genel Kurulu         2019/808 E.  ,  2020/504 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki “alacak ve itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesince verilen asıl davanın kabulüne ve birleşen davanın reddine ilişkin karar, asıl davada davalı-birleşen davada davacı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı asıl davada davalı-birleşen davada davacı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Asıl Davada Davacı İstemi: 4. Asıl davada davacı vekili 01.12.2011 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ile davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi Dış Tic. A.Ş. arasında ticari kredi sözleşmesi imzalandığını ve sözleşmeye istinaden kredi kullandırıldığını, ayrıca anılan davalının müvekkili ile dava dışı Derby Lastik Fabrikası A.Ş. arasında imzalanan ticari kredi sözleşmesini müşterek borçlu ve müteselsil kefil olarak imzaladığını, ancak hem davalının kendisinin kullandığı hem de davalının müşterek borçlu ve müteselsil kefil olduğu kredinin ödenmemesi üzerine hesabın kat edilerek davalıya ihtarname gönderildiğini, ihtarnamenin gönderilmesinden hemen sonra 25.01.2000 tarihinde diğer davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.'nin kurulduğunu, müvekkili tarafından yasal takiplere başlanılmadan önce kurulan davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.'nin esasında alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla kurulmuş olduğunu, zira davalıların ortaklık yapısının, ticaret unvanlarının ve adreslerinin aynı olduğunu, yönetim kurullarının aynı kişilerden oluştuğunu, davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.'nin kullandığı fabrikanın diğer davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.'ye kiralandığını, ayrıca davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.'nin taşınmazlarının diğer davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.'ye devredildiğini, bu durumun müvekkili tarafından açılan tasarrufun iptali davası ile sabit olduğunu, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin kurulmadan önceki diğer davalıya ait yapılan iş ve eylemleri sahiplenmek suretiyle kendi portföyü ve geçmişi içinde gösterdiğini, davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş. ile Tasarruf Sigorta ve Mevduat Fonu (TMSF) arasında imzalanan protokollere davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin müteselsil kefil olduğunu ve bu davalı tarafından ödemeler yapıldığını, bununla birlikte asıl borçlu davalının borcuna istinaden davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin yetkilisinin asıl borçlu davalının borcunun ödenmesi için müvekkili ile görüşmeler yaptığını ve Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. tarafından asıl borçlu davalının borcuna istinaden toplam 625.000,00 USD yatırıldığını, yatırılan bu miktar üzerine müvekkili tarafından asıl borçlunun borcuna istinaden bloke konulduğunu, tüm bu hususların Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla kurulduğunun ve davalı şirketler arasında organik bağın bulunduğunun göstergesi olduğunu, tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması suretiyle davalıların müvekkilinin alacağından müştereken ve müteselsilen sorumlu olduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin talep hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 4.706.000,00TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek %120 temerrüt faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Asıl Davada Davalılar Cevabı: 5. Dava dilekçesi usulüne uygun olarak davalılara tebliğ edilmiştir. 5.1. Asıl davada davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Tic. A.Ş. vekili 24.01.2012 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkilinin davacı bankaya olan tüm borçları için davacı tarafından icra takipleri yapıldığını ve davalar açıldığını, davacının aynı alacak için bu davayı açmada hukuki yararı bulunmadığını, ayrıca müvekkilinin diğer davalı ile organik bağının bulunmadığını ve diğer davalının müvekkili şirketin ortağı olmadığını, bu nedenle tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisinin uygulanamayacağını, davacının ileri sürdüğü hususların gerçeği yansıtmadığını savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 5.2. Asıl davada davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. vekili 26.01.2012 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkili ile asıl borçlu diğer davalı şirket arasında organik bağ bulunmadığını, davalı şirketlerin her ikisinin de yönetim kurulunun çoğunluğunun aynı kişilerden oluşmasının sebebinin diğer davalının TMSF ile yaptığı protokoller gereğince TMSF tarafından yapılan atamalardan kaynaklandığını, davacının ileri sürdüğü hususların gerçeği yansıtmadığını, bu nedenle tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisinin uygulanması için şartların gerçekleşmediğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Birleşen Davada Davacı İstemi: 6. Birleşen davada davacı vekili 10.04.2012 tarihli dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı banka nezdindeki hesabına “Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.'nin protokol konusu borcuna istinaden” açıklaması ile 02.10.2006 ve 03.10.2006 tarihlerinde yatırdığı toplam 625.000,00 USD'nin 06.10.2011 tarihli talimata ve 01.11.2011 tarihli ihtara rağmen ödenmediğini, bunun üzerine müvekkili tarafından asıl alacak ve işlemiş faiz üzerinden icra takibi başlatıldığını, ancak başlatılan icra takibine davalı bankanın haksız yere itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptaline, takibin devamına ve %40'tan az olmamak üzere icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. Birleşen Davada Davalı Cevabı: 7. Birleşen davada davalı vekili 04.07.2012 tarihli cevap dilekçesinde; Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Tic. A.Ş.’nin müvekkiline borçlu olduğunu, davacının talebi doğrultusunda müvekkili tarafından Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Tic. A.Ş.’nin borcunun davacı tarafından nakden ve defaten ödenmesinin kabul edildiğini, bu nedenle davacı tarafından “Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.'nin protokol konusu borcuna istinaden” açıklaması ile 02.10.2006 ve 03.10.2006 tarihlerinde toplam 625.000,00 USD yatırıldığını, ancak davacı şirketin organsız kalması nedeniyle protokol imzalanamadığını, davacı ile Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş. arasında organik bağ bulunduğunu ve davacı şirketin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla kurulduğunu, bu nedenle müvekkili tarafından davacının hesabındaki miktar üzerine bloke konulduğunu, geçen süre zarfında blokenin kaldırılmasının talep edilmediğini, davacının kötü niyetli olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini ve davacının kötü niyet tazminatına mahkum edilmesini istemiştir. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 8. İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 06.10.2016 tarihli ve 2014/756 E., 2016/651 K. sayılı kararı ile; davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş.'nin takip dışı kalmış herhangi bir borcunun bulunmadığı, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. tarafından diğer davalının davacıya olan borçlarının ödenmesi girişiminde bulunulduğu ve 625.000 USD ödeme yapıldığı, ancak bu ödemenin yürürlüğe konulmamış protokol nedeniyle davalıya başlı başına borçlu sıfatı vermediği gibi aksine davalının tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınarak mal kaçırma yahut alacağın tahsilini imkânsız hâle getirme yönünde eylemlerde bulunmadığı, ayrıca mevcut ipoteklerin varlığının da alacağın tahsili bakımından alacaklıyı güvence altına aldığı, önemli olan hususun davalıların tüzel kişilik yapısının korunması olduğu ve tüzel kişilik perdesinin aralanmasının istisnai hâllerde mümkün olduğu, tüzel kişilik perdesinin aralanması şartlarının oluşmadığı, bununla birlikte yatırılan paranın iyi niyetli olarak yapılmış bir işlem olduğu, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. tarafından ödenen miktarın kendisine iade edilmesi gerektiği gerekçesiyle asıl davanın reddine, birleşen davanın ise kısmen kabulüne karar verilmiştir. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 9. İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davacı-birleşen davada davalı vekili istinaf isteminde bulunmuştur. 10. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin 01.03.2017 tarihli ve 2017/46 E., 2017/67 K. sayılı kararı ile; davalı şirketlerin geri planda aynı kişiler tarafından temsil ve idare edildiği ancak resmiyette farklı tüzel kişilik altında aynı adreste ve aynı sektörde faaliyet gösterdikleri, davalıların ayırt edilemeyecek kadar benzer olan ticaret unvanı kullandıkları, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin asıl borçlu davalı şirkete hesap kat ihbarnamesinin gönderilmesinden hemen sonra kurulduğu ve asıl borçlu davalı şirketin kullandığı fabrikanın davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’ye kiralandığı, ayrıca asıl borçlu davalı şirketin taşınmazlarının davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’ye devredildiği, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin diğer davalı şirketin geçmişine ait ticari ve teknik bilgileri sahiplendiği, bu sebeple asıl borçlu şirketin atıl ve borçlarını ödeyemez hâle getirildiği, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin davacı ile anlaşarak diğer davalının borcuna istinaden açıklaması ile 625.000,00 USD yatırdığı, ayrıca anılan davalı şirketin TMSF ile diğer davalı şirketin yaptığı protokollere müteselsil kefil olduğu ve ödemelerin davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. tarafından yapıldığı, İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2004/633 E. sayılı tasarrufun iptali davasında davalı şirketlerin ilişkili şirketler olduğunun tespit edildiği, yine İstanbul 11. İcra Hukuk Mahkemesinin 2012/374-375-376-377 E. sayılı istihkak davalarında davalılar arasında organik bağın bulunduğunun tespit edildiği, bu mahkeme kararlarının kuvvetli delil niteliğinde olduğu, tüm bu hususlar gözetildiğinde tüzel kişilik perdesinin aralanması şartlarının oluştuğu ve her iki davalı şirket arasında organik bağ bulunduğunun sabit olduğu, bu nedenle davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Ticaret A.Ş.'nin diğer davalının davacı bankadan gerek asaleten gerekse kefaleten almış olduğu kredilerden kaynaklanan borçtan sorumlu olduğu, davacının davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.'den olan tüm alacakların farklı takiplere konu edildiği ve bu davalıdan alacak talep etmesinde hukuki yararı bulunmadığı gerekçesiyle davacı vekilinin asıl ve birleşen dosya yönünden istinaf isteminin kabulü ile ilk derece mahkemesinin kararının kaldırılmasına, asıl davada davalı kredi borçlusu Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Ticaret A.Ş. hakkındaki davanın hukuki yarar yokluğu sebebiyle usulden reddine, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Ticaret A.Ş. hakkındaki davanın kabulü ile tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla 4.706.000,00TL'nin dava tarihinden itibaren işleyecek %80 oranında akdi faizi ve faizin %5'i oranında gider vergisi ile birlikte bu davalıdan tahsiline, birleşen davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 11. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde asıl davada davalı-birleşen davada davacı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat Tic. A.Ş. vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 12. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 04.04.2019 tarihli ve 2017/2384 E., 2019/2653 K. sayılı kararı ile; “…Somut uyuşmazlık bakımından asıl davada davacı ...Ş. vekili, dava konusu genel Kredi Sözleşmelerinden birinin tarafı ve dava dışı Derby Lastik Fabrikası A.Ş. ile imzalanan kredi sözleşmesinin kefili olan Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş. ile diğer davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş arasında organik bağ bulunduğunu, şirket ortakları ve yöneticilerin aynı şahıslar olduğunu, bankanın alacağının tahsil edilmesini engellemek üzere Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim Tic. A.Ş'nin kurulduğunu, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş’nin müvekkili bankanın kredi borçlusu olan firmanın devamı olduğunu, onun portföy, iş ve çevresinden açıkça yararlanmak ve borçlulardan kurtulmak amacı ile salt başka bir isim ve tüzel kişilik altında hareket ederek, borçların tasfiyesini imkansız kılma gayretinde olduğunu, müvekkili banka tarafından açılan tasarrufun iptali davasında da taşınmaz satışına ait tasarrufun müvekkili lehine iptaline karar verildiğini, şirket adreslerinin aynı olduğu, Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş’nin borçlu Madencilik firmasının borçlarının yapılandırılması ve tasfiyesi için kefil olmayı taahhüt ettiğini ileri sürerek, perdeyi kaldırma teorisi uyarınca Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin müşterek borçluluğunun kabulüne karar verilmesini talep etmiş ise de yukarıda ifade edildiği üzere tüzel kişilik perdesinin aralanması ilkesinin sınırlı sorumluluk ilkesinden kötüniyetle yararlanmak isteyen şirket ortaklarına yönelmeyi sağlayan bir teori olduğu davacı bankanın işbu davada davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin ortaklarına karşı böyle bir talepte bulunmadığı, adres ayniyetlerinin organik bağın varlığı için yeterli olmayacağı, şirketlerin unvan benzerliği ve ortaklık yapısının doğrudan doğruya perdenin aralanması teorisinin uygulanmasını sağlamayacağı, kaldı ki davalı şirketlerin ortaklık yapısı ve yönetim kurulu yapısının kuruluş aşamasında farklı olduğu, yönetim kurulundaki benzerliklerin şirketin yönetim kurulu üyelerinden Ali Avni Balkaner’in hakim ortak olduğu dava dışı banka ve dava dışı şirketlerin TMSF’ye devrinden sonra ve 2006 yılında TMSF ile davalılar arasında yapılan protokol çerçevesinde oluştuğu, davalının tüzel kişilik perdesinin arkasına sığınarak mal kaçırma ya da alacağın tahsilini imkansız hâle getirme yönünde eylemde bulunduğu iddia edilmiş ise de ortada asıl borçluyu gizleyen bir perde (örtü) bulunmadığı, asıl borçlu Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş. yanında yeni kurulan Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş’nin de borcun tasfiyesine yönelik iradesini ortaya koyup kefil olmayı kabul ettiği, kötü niyetle ve mal kaçırma gayesi ile mevcudu eksiltmeye yönelik tasarruflarla ilgili olarak yasal şartların varlığı hâlinde tasarrufun iptali, muvazaa nedeniyle işlemin iptali gibi hukuki sürecin işletilmesinin mümkün olduğu ve davacı bankanın da zaten bazı taşınmazlar için tasarrufun iptali davası açtığı, yukarıda ifade edildiği üzere “Tüzel Kişilik Perdesinin Aralanması Teorisi”nin belirli ve sınırlı durumlarda sakınılarak kullanılması gereken bir yol olduğu ve somut uyuşmalık bakımından perdenin aralanması koşullarının oluşmadığı nazara alınmadan yazılı şekilde karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı: 13. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 13. Hukuk Dairesinin 19.09.2019 tarihli ve 2019/1533 E., 2019/1217 K. sayılı kararı ile; davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Ticaret A.Ş.’nin asıl borçlu diğer davalı şirketin ticari faaliyeti için zorunlu olan tüm aktif değerlerini çeşitli sözleşmeler ile kısmen veya tamamen devraldığı ve faaliyetine asıl borçlu şirket ile aynı sektörde devam ettiği, bu sebeple borçlu şirketin borçlarını ödeyemez hâle getirildiği, yeni kurulan davalı şirket ile borçlu davalı şirket arasında organik bağın ötesinde gerek yönetimsel, gerekse mal varlığı açısından iktisadi bütünlük olup birbirinin devamı mahiyetinde oldukları, yeni kurulan davalı şirketin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla ve kötü niyetle hareket ettiği, tasarrufları nedeni ile davacı alacağının tahsilinin kısmen veya tamamen imkânsız hâle geldiği, bu nedenle tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması gerektiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 14. Direnme kararı süresi içinde asıl davada davalı-birleşen davada davacı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat Tic. A.Ş. vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 15. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı şirketler arasında organik bağ bulunup bulunmadığı ve tüzel kişilik perdesinin aralanması koşullarının oluşup oluşmadığı, buradan varılacak sonuca göre yeni kurulan Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat Tic. A.Ş.’nin asıl borçlu diğer davalı şirketin borcundan sorumlu olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 16. Asıl dava, davalılar arasında tüzel kişilik perdesinin çapraz olarak aralanması suretiyle alacağın tahsili; birleşen dava ise itirazın iptali istemlerine ilişkindir. 17. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle “tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi” hakkında açıklama yapılması faydalı olacaktır. 18. 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 125. (6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 137.) maddesi gereğince ticaret şirketleri tüzel kişiliği haiz olup, kanuni istisnalar haricinde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 48. maddesi kapsamında bütün haklardan yararlanabilir ve borçları üstlenebilirler. Ticaret şirketleri tüzel kişiliğe sahip olduklarına göre, istisnalar hariç olmak üzere, şirket malvarlığının, aktif ve pasifiyle birlikte, sahibi tüzel kişidir (Poroy, Reha/ Tekinalp, Ünal/Çamoğlu, Ersin: Ortaklıklar Hukuku I, İstanbul, 2019, s.105). 19. Tüzel kişiliğin bu malvarlığı, kendine özgü, bir amaç birliği içinde ve kendisini oluşturan kişilerin malvarlığından bağımsız bir malvarlığı olarak ortaya konulmalıdır. Tüzel kişiliğin bu malvarlığının onu oluşturan kişilerin malvarlığından da bağımsız olması gerektiğini belirten bu temel ilkeye “mal varlığının bağımsızlığı” veya “mal ayrılığı” ilkesi denilmektedir (Antalya, Gökhan: Tüzel Kişilik Perdesinin Aralanması Teorisi, Erol Ulusoy (Editör), I. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 2008, s. 146.). Ayrılık ilkesi gereğince, tüzel kişilik çatısı altında bir araya gelen, başka bir deyişle tüzel kişiliği oluşturan gerçek veya tüzel kişiler, oluşturdukları tüzel kişiliğin borçlarından sorumlu olmazlar. 20. Tüzel kişi ile üyeleri arasındaki bu ayrılık ilkesinin mutlak olarak her durum ve koşulda uygulanması bazı haksız durumların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Öğreti ve uygulamada, özellikle borç ve sorumluluktan kurtulabilmek amacıyla tüzel kişiliğin bir araç olarak kullanıldığı hâllerde, tüzel kişi ve üyeleri arasındaki bu ayrılığın kaldırılarak üyelerin sorumluluğuna gidilebileceği kabul edilmektedir (Pulaşlı, Hasan: Şirketler Hukuku Şerhi, C. I, Ankara, 2011, s. 468.). Bu durum öğreti ve uygulamada “tüzel kişilik perdesinin aralanması” olarak ifade edilmektedir. 21. Gerçekten de hukuk kuralları dolanılmak suretiyle kanuna karşı hile yapılması, ayrı tüzel kişilik kavramına sığınarak onun ardında yer alan kişilerin taraf oldukları sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal etmeleri ya da üçüncü kişilere zarar vermeleri, sonra da tüzel kişilik kavramının ardına gizlenmeleri dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı ilkelerine açıkça aykırı olup hukuk düzenince de korunamaz. Bu gibi durumlarda TMK’nin 2/2 maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması söz konusu olduğu için tüzel kişilik perdesi aralanmalı ve perdenin ardında yer alan kişiler gerektiğinde sorumlu tutulmalıdır (Sağlam, İpek: Tüzel Kişilik Perdesinin Aralanmasına Genel Bir Bakış, Erol Ulusoy (Editör), I. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 2008, s. 146.). Başka bir deyişle tüzel kişiye hukuk hayatında ayrı bir hukuki varlık tanınması ancak TMK’nin 2. maddesi kapsamında kurallara uygun hareket edilmesi ve tüzel kişiliğin ortakları veya yöneticileri tarafından kötüye kullanılmaması hâlinde söz konusu olabilir. İyi niyet kurallarına riayet edilmemesi ve tüzel kişiliğin kötüye kullanılması hâllerinde tüzel kişilik perdesi aralanarak, tüzel kişilik perdesinin arkasındaki gerçek duruma göre bir sonuca varılması gerekmektedir (Battal, Ahmet: Bir Alan Araştırması Işığında Sermaye Şirketlerinin Sorumluluğu Konusundaki Hukuki Bilgi Eksikliğinin Olumsuz Sonuçları ve Perdenin Kaldırılması Teorisi Yardımıyla Giderilmesi, Yargıtay Dergisi, C. 24, Ekim 1998, s. 659.). 22. Öğreti ve uygulamada kabul edilen tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi; bazı şartların varlığı hâlinde, tüzel kişilik ve mal ayrılığı ilkesi dikkate alınmadan, mevcut tüzel kişiliğin arkasına saklanan gerçek veya tüzel kişinin borçtan sorumlu tutulmasını ifade etmektedir. Bu teori, yalnızca ticaret hukukunda değil iş hukuku, vergi hukuku, icra ve iflas hukuku ve diğer hukuk dallarında da uygulama alanı bulmuş; hatta 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun ve 5941 sayılı Çek Kanunu gibi kanunlarda kamu yararı gibi özel menfaatlerin korunması amacı güdülerek gerektiğinde bu teorinin uygulanması ve sorumluluğa karar verilebilmesi için bir takım düzenlemeler yapılmıştır. Elbette, kanundan kaynaklanan bu gibi durumlarda tüzel kişilik perdesinin aralanmasına ilişkin tartışmaya gerek bulunmamaktadır. Yine muvazaa, kanuna karşı hile gibi durumlarda da bazen tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi uygulanmadan da sorumluluğa hükmedilebilmektedir (Akıncı, Şahin: Alacaklılardan Mal Kaçırmak İçin Kurulan Yeni Şirkete Müracaat İmkânı Bakımından; Muvazaa, Tüzel Kişilik Perdesinin Kaldırılması ile Organik Bağ Kavramlarının Elverişliliği ve Yargıtay Uygulamaları, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. 27, S. 3, 2019, s. 653.). 23. Hemen belirtilmesi gerekir ki, öğreti ve uygulamada özellikle vurgulandığı üzere; mal varlığının bağımsızlığı ve sınırlı sorumluluk ilkelerinin istisnası olan tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi ancak istisnai ve sınırlı durumlarda titizlikle uygulanması gereken bir teoridir. Bu teoriye ihtiyatlı bir biçimde yaklaşılmalı; istisnai bir teori olduğundan mümkün olduğunca dar yorumlanmalı ve bu teorinin uygulanmasına ancak tüzel kişilik kavramının arkasına saklanılarak dürüstlük kuralına aykırı davranıldığı, kendisine tanınan hakkın kötüye kullanılarak üçüncü kişilerin zarara uğratıldığı, zarara yol açan tüzel kişinin sorumluluğuna hükmedebilmek için ise başka bir yasal nedene dayanılmasının mümkün olmadığı durumlarda başvurulmalıdır. Zira tüzel kişilik perdesinin aralanması, tüzel kişilerin borçlarından dolayı başkalarının sorumlu tutulamayacağı ilkesinin, özellikle şirketlerin sadece sermayeleri ile sorumlu olacakları ve tüzel kişilerin borçlarından dolayı ortakların sorumlu tutulamayacağı kuralının önemli bir istisnasını teşkil etmektedir (Çamoğlu, Ersin: Ticaret Ortaklıkları Bağlamında Perdenin Kaldırılması Kuramı ve Yargıtay Uygulaması, BATİDER, C. 32, S. 2, 2016, s. 12.). 24. Görüldüğü üzere tüzel kişilik perdesinin aralanması teorisi her somut olayın özelliği gözetilerek değerlendirilmeli ve TMK’nin 2. maddesi gereğince dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılma yasağı gözetilerek tüzel kişiliğin alacaklılardan mal kaçırmak amacıyla kullanılıp kullanılmadığı, tüzel kişiliği düzenleyen normların dışına çıkılıp çıkılmadığı incelenmelidir. Bununla birlikte öğretide; tüzel kişi ile ortakların alanlarının organizasyon ve malvarlıklarının birbirine karışması, ortağın kendi fiil ve işlemleriyle üçüncü kişilere karşı sanki tüzel kişilik ile kendisi arasında bir ayrım yokmuşçasına işlemler yapması ya da ortağın kendi malvarlığı ile şirketin malvarlığı birmiş gibi davranması, yetersiz sermaye ile faaliyete devam edilmesi özellikle şirket tüzel kişiliğinin bilinçli (kötü niyetli) olarak üçüncü kişileri zarara uğratması hâllerinde perdenin aralanması gerektiğinden bahsedilmektedir (Öztek, Selçuk/Memiş, Tekin: Şirketler Hukuku ve İcra İflas Hukuku İlkeleri Karşısında Borçlu Şirketin Alacaklılarının Hakim Ortağa Karşı Korunması, Erol Ulusoy (Editör), I. Uluslararası Ticaret Hukuku Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul, 2008, s. 205 vd.;Akıncı, s. 662.). 25. Öğreti ve uygulamada tüzel kişilik perdesinin aralanmasının genel olarak üç değişik durumda mümkün olabileceği ifade edilmektedir. Birinci durum perdenin düz aralanması olarak ifade edilen şirketin borcu için şirkete ilave olarak ortakların da borçtan sorumlu tutulmasıdır. İkinci durum perdenin ters çevrilerek aralanması olarak ifade edilen ortağın borcu için ortağın yanında şirketin de borçtan sorumlu tutulmasıdır. Nihayet üçüncü durum ise somut uyuşmazlık bakımından tartışılması gereken ve perdenin çapraz aralanması olarak ifade edilen, borçlu şirketin yanında aynı ana şirkete bağlı bir kardeş şirketin sorumluluğu cihetine gidilmesidir (Öztek/Memiş, s. 199.). Perdenin çapraz aralanması sadece ana ve kardeş şirket için değil, aynı zamanda grup veya holding sistemi içinde yer alan kardeş şirketler arasında da söz konusu olmaktadır (Tekinalp, Gülören/Tekinalp, Ünal: Perdeyi Kaldırma Teorisi, Reha Poroy’a Armağan, 1995, s. 399.). 26. Tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması genellikle kardeş şirketler arasında söz konusu olduğundan, ana şirket ile kardeş şirket ve ortaklar arasındaki karmaşık ilişkiler zinciri net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Bu noktada bu şirketlerin ekonomik anlamda bağımsız şirket vasfında olup olmadığının araştırılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü kardeş şirketler arasında perdenin aralanması teorisine başvurabilmek için tek bir iktisadi işletmenin yürütüldüğü farklı faaliyetler için birbirinden bağımsız tüzel kişiliklerin kurulmuş olması gerekmektedir. Hukuken iki farklı tüzel kişilik gibi görünen bu şirketler aslında özdeştir, alacaklılardan mal kaçırmak ya da sorumluluktan kurtulmak amacıyla kötü niyetli olarak iki farklı tüzel kişilik gibi kurulmuştur. Ayrıca bunların üretim, pazarlama ve ihracat faaliyetleri birbirini tamamlayıcı nitelikte olup, şirketler aslında tek ve aynı iktisadi işletmeye vücut vermektedir (Öztek/Memiş, s. 209.). 27. Tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanmasına benzeyen bir başka kavram organik bağ kavramıdır. Tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanmasında olduğu gibi organik bağ kavramında da bir tüzel kişinin borçlarından bir başka tüzel kişinin sorumluluğuna gidilmektedir. Bu hâliyle organik bağ kavramının da kaynağını TMK’nin 2. maddesinde yer alan dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı oluşturmaktadır (Öztek/Memiş, s. 210.). Ancak organik bağ kavramı, tüzel kişilik perdesinin aralanmasına göre daha geniş bir anlama sahip olsa da organik bağın varlığı, tek başına tüzel kişilik perdesinin aralanmasını gerektirmemektedir. Başka bir deyişle şirketler arasında organik bağ tespit edilse dâhi tüzel kişilik perdesinin aralanması ve alacağın perdenin arkasındakinden de istenebilmesi için sırf alacaklıdan mal kaçırmak ve onu zarara uğratmak amacıyla kötü niyetli işlemler yapıldığının da somut verilerle ispatlanması gerekmektedir. 28. Şirketler arasında organik bağ olup olmadığı; şirketlerin adreslerinin aynı olması, ortaklık yapılarının ve yönetim kurullarının benzer olması veya temsilcilerinin aynı olması, faaliyet alanları, hisse devirleri, muvazaalı işlemler gibi hususlar ve somut olayın özellikleri de gözetilerek tespit edilebilir. Ancak tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanmasında her iki şirketin faaliyet alanı, ortaklık yapısı, ortakları gibi konularda öyle büyük ve derin bir kesişme vardır ki; bu şirketlerle iş yapan kişiler nezdinde iktisadi bir bütünlük içerisinde tek bir şirketle iş yapılıyor algısı oluşmaktadır. Ayrıca üçüncü kişiler nezdinde uyandırılan bu algı neticesinde, ticaret yaparken güçlü bir yapıya sahip görüntüsü oluşturularak, şirketlerden birinin borca batırılması ya da içinin boşaltılıp iş alanının diğerine kaydırılması işlemleri tipik bir hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilmelidir. 29. Organik bağ ile tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması arasında benzerlikler olduğu kadar farklılıklar da bulunmaktadır. Özellikle somut olayın niteliği gereği organik bağın tespitinde; şirketlerin aynı holdinge bağlı olması, yöneticilerinin veya kurucularının aynı olması, bir borç takibinden kurtulmak için hisselerin devredilmesi, muvazaalı işlemler yapılması, hatta belirli işlemlerin aynı şekilde ve aynı usulde yapılması bile rol oynayabilmekte iken; tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması için iki şirket arasında alacaklıdan mal kaçırmak ve onu zarara uğratmak amacıyla kötü niyetli olarak işlemlerin yapıldığının ve bu nedenle asıl borçlu şirketten alacağın tahsil edilemediğinin somut verilerle ispatlanması gerekmektedir. Bununla birlikte bu iki kavram arasındaki en önemli fark ise; organik bağın varlığı hâlinde bir şirketin borçlarından dolayı bir başka şirketin mal varlığına el atılabilmekte iken tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması hâlinde borçlu şirketin yanı sıra kardeş şirketin hatta talep hâlinde kardeş şirketin ortaklarının mal varlığına dahi el atılmasının mümkün olmasıdır (Öztek/Memiş, s. 210.). 30. Görüldüğü üzere aralarında bazı farklılıklar bulunmakla beraber organik bağ ile perdenin çapraz aralanması kavramları birbirinin alternatifi olan kavramlar değildir. Bu nedenle aynı olayda hem organik bağ hem de tüzel kişilik perdesinin çapraz aralanması yolları işletilerek sonuca ulaşılabilmesi mümkündür. 31. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davacı banka ile davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş. arasında 27.06.1997 tarihli kredi sözleşmesi düzenlendiği, bu sözleşmede Ali Avni Balkaner ile Derby Lastik Fabrikası A.Ş.’nin müşterek borçlu ve müteselsil kefil olarak yer aldığı, yine davacı banka ile dava dışı Derby Lastik Fabrikası A.Ş. arasında 11.08.1997 tarihinde kredi sözleşmesi düzenlendiği ve bu sözleşmede davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş. ile Ali Avni Balkaner’in müşterek ve müteselsil kefil olarak yer aldığı, sözleşmeler gereğince kullanılan kredilerin geri ödenmemesi üzerine hesapların kat edildiği ve davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş.’ye kefalet borcu nedeniyle 14.01.2000 tarihinde, asıl borç nedeniyle 02.06.2000 tarihinde ihtarname gönderildiği anlaşılmaktadır. 32. Davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş.’nin kefalet ile ilgili borçlarından dolayı İstanbul 14. İcra Müdürlüğünün 2000/6500 E. sayılı dosyasında icra takibi yapıldığı, itiraz üzerine İstanbul 7. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2002/1134 E. sayılı dosyasında itirazın iptali davası açıldığı ve davada bu kefalet ile ilgili hususun incelenerek davanın kabulüne karar verildiği ve kararın kesinleştiği, yine davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış. Tic. A.Ş.’nin kullandığı kredi nedeniyle oluşan alacağın tahsiline ilişkin ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla iki ayrı takip yapıldığı ve bu takiplerde istenilen miktarlar düşüldükten sonra geriye kalan kısım için İstanbul 2. İcra Müdürlüğünün 2007/5487 E. sayılı dosyasında icra takibi yapıldığı, itiraz üzerine İstanbul 4. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2007/391 E. sayılı dosyasında itirazın iptali davası açıldığı ve davalı şirketin itirazını geri alması nedeniyle davanın konusuz kaldığından bahisle karar verilmesine yer olmadığına karar verilerek kararın kesinleştiği, böylece dava tarihi itibarıyla davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic A.Ş.’nin takip dışı kalmış herhangi bir borcunun bulunmadığı görülmektedir. 33. Dosya kapsamında yer alan bilirkişi raporuna göre; davacı bankanın davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’den dava tarihi itibarıyla asıl alacak nedeniyle 38.415.248,04TL, kefalet nedeniyle 57.603.090,72TL olmak üzere toplam 96.018.338,76TL alacaklı bulunduğu ancak işbu davada 4.706.000,00TL talep ettiği belirlenmiştir. 34. Davalı Tekmar Mermer Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin asıl borçlu Tekmar Mermer Madencilik ve Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’ye 14.01.2000 tarihinde kat ihtarnamesi gönderilmesinden hemen sonra 25.01.2000 tarihinde Mıgırdıç Yeşilçimen, Silvan Yeşilçimen, Sıvrat Çiçekçi, Fuat Necdet Tüzmen ve Naime Zeynep Tüzman tarafından kurulduğu, merkez adresinin “Maslak Büyükdere Cad. Balkaner Plaza No: 31 Kat. 13 Şişli” olduğu ve bu tarihte asıl borçlu Tekmar Mermer Madencilik ve Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin adresinin de “Maslak Büyükdere Cad. Balkaner Plaza No: 31 Kat. 14 Şişli” olduğu anlaşılmaktadır. 35. Davalı Tekmar Mermer Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin kuruluşundan hemen sonra asıl borçlu davalı şirkete ait olan ve bu davalı tarafından işletilen Bilecik ilinde bulunan mermer-granit fabrikası içindeki tüm menkuller ile birlikte borcun doğumundan sonra ve fakat takip işlemlerine başlanılmadan çok kısa bir süre önce 13.03.2000 tarihli “Hasılat Kirası Sözleşmesi” ile davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Ticaret A.Ş.’ye kiralanmış ve bu mermer-granit fabrikası bu davalı tarafından işletilmeye başlanmıştır. 36. Davalı Tekmar Mermer Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş. ticaret unvanının asıl unsuru olarak asıl borçlu davalı şirket tarafından da kullanılan “Tekmar” ibaresini kullanmıştır. Ayrıca 20.07.2001 tarihinde “Tekmar” ve “Tekmar Cream” ibareli markaları Tekmar Grubu şirketlerinden devralarak “Tekmar” ibaresini hem ticaret unvanında hem de marka olarak aynı sektörde kullanmaya başlamıştır. Ayrıca davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Ticaret A.Ş.'nin, sonradan kurulmasına rağmen internet sitesinde diğer davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Ticaret A.Ş.'nin geçmişine ait ticari ve teknik bilgileri sahiplenerek köklü bir şirket olduğu izlenimini verdiği görülmektedir. 37. Davalı Tekmar Mermer Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’nin kurulmasından hemen sonra 13.04.2000 tarihinde asıl borçlu davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş. adına Muğla, Kavaklıdere, Çayboyu köyü 599 ve 1433 sayılı parsel ile Kavaklıdere, Derebağ Köyü 428 sayılı parselde kayıtlı toplam üç adet taşınmaz, davalı Tekmar Mermer Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic. A.Ş.’ye satış yoluyla devredilmiştir. Davacı banka tarafından İstanbul 14. İcra Müdürlüğünün 2000/6500 E. sayılı dosyası kapsamında devredilen taşınmazlar için davalı şirketler aleyhine İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 2004/633 E. sayılı dosyası ile tasarrufun iptali davası açılmış, İstanbul 1. Asliye Ticaret Mahkemesinin 25.09.2006 tarihli ve 2004/633 E., 2006/325 K. sayılı kararı ile davalı şirketlerin takip borçlularının kontrolünde ilişkili şirketler olduğu gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş, taraflarca temyiz edilmemesi üzerine karar kesinleşmiştir. 38. Davacı banka tarafından asıl borçlu davalı şirket aleyhine başlatılan İstanbul 14. İcra Müdürlüğünün 2000/6500 E. sayılı dosyası kapsamında yapılan hacizler sonucunda davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş.’nin istihkak iddiası üzerine İstanbul 11. İcra Hukuk Mahkemesinin 2012/374-375-376-377 E. sayılı dosyaları ile istihkak davası açıldığı, yargılama sonucunda mahkemece, davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş. ile yeni kurulan davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş. arasında organik bağın bulunduğu gerekçesiyle davaların reddine karar verilmiştir. Kararların temyiz üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesi tarafından anılan kararların onandığı anlaşılmaktadır. 39. 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 14. maddesi gereğince Yurtbank A.Ş.’nin yönetimi ve denetimi 21.12.1999 tarihinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (Fon) devredilmiştir. Yurtbank A.Ş.’nin Fon’a devrinden sonra Fon İdare Meclisinin 14.02.2000 tarihli kararı gereğince, Yurtbank A.Ş.’nin yönetim ve denetimini doğrudan ve dolaylı olarak elinde bulunduran ortaklarından Ali Avni Balkaner, Muzaffer Hakan Balkaner, Fatma Pelin Balkaner, Derby Lastik Fabrikası A.Ş. hesaplarına blokeler konulmuş ve takibe alınmıştır. Bu kapsamda davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin ve bazı Tekmar Grubu şirketlerinin %50 hissesinin Ali Avni Balkaner, Fatma Pelin Balkaner, Muzaffer Balkaner adına kayıtlı olması ve Tekmar Grubu şirketlerinin kullandığı krediler nedeniyle Fon tarafından Tekmar Grubu şirketlerinin Yurtbank A.Ş.’nin kaynaklarının Balkaner Grubu şirketlerine aktarılmasına aracılık ettiği kabul edilmiş ve 30.06.2005 tarihinde Tekmar Grubu şirketlerinin yönetim ve denetim kurullarına üyeler atanmıştır. Davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş.’nin ortakları arasında Balkaner Grubunun bulunmamasına rağmen Fon tarafından bu şirkete de yönetim ve denetim kurulu üyeleri atanmış, bu atamalar sonrasında davalı şirketlerin yönetim kurulları aynı kişilerden oluşmuş ve Yetkin Berberoğlu her iki şirketi de temsile yetkilendirilmiştir. 40. Fon Kurulunun 15.12.2005 tarihli kararına istinaden aralarında asıl borçlu davalı şirketin de bulunduğu Tekmar Grubu şirketleri ile 30.12.2005 tarihli protokol ve 29.12.2009, 30.06.2011 tarihli ek protokoller imzalanmış, bu protokoller davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş. tarafından müşterek borçlu müteselsil sıfatıyla imzalanmıştır. 41. Dosya kapsamında yer alan bilirkişi raporunda davalı şirketlerin ticari defterleri üzerinde yapılan incelemeler sonucunda; Fon ile yapılan protokoller sonucunda ödemelerin davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş. tarafından yapıldığı ve bu ödemelerin davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş. hesabına borç olarak kaydedildiği, ayrıca asıl borçlu şirketin gayri faal olduğu ve sadece kira gelirinin bulunduğu tespit edilmiştir. 42. Asıl borçlu davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin temsilcisi Yetkin Berberoğlu tarafından davacı bankaya gönderilen 17.04.2006 tarihli yazı ile; şirketin asıl borcu ile kefaletten kaynaklanan borcunun yapılandırılması talep edilmiş, yapılacak protokolün davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş. tarafından kefil sıfatıyla imzalanacağı ve ödemelerin de bu şirket tarafından yapılacağı belirtilmiştir. Bunun üzerine davacı banka tarafından asıl borçlu şirkete borcun yapılandırılmasına yönelik ödeme tablosu örneği gönderilmiş, Yetkin Berberoğlu tarafından davacı bankaya gönderilen 25.09.2006 tarihli yazı ile ödeme tablosunda revize yapılması hâlinde 625.000 USD peşin ödeme yapılacağı belirtilmiştir. 02.10.2006 ve 03.10.2006 tarihlerinde toplam 625.000 USD davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş. tarafından “Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin protokol konusu borca istinaden” açıklaması ile yatırılmıştır. Ancak geçen süre zarfında davacı banka ile asıl borçlu şirket arasında borcun yapılandırılmasına ilişkin bir protokol imzalanmadığı anlaşılmaktadır. 43. Sonuç itibariyle yukarıdaki açıklamalar dikkate alındığında; sonradan kurulan davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş.’nin asıl borçlu davalı şirketin aktif değerleri ile aynı sektörde faaliyetine devam ettiği, asıl borçlu şirketin ise gayri faal ve borçlarını ödeyemez durumda olduğu, bu itibarla yeni kurulan davalı şirket ile asıl borçlu şirket arasında organik bağın ötesinde gerek yönetimsel, gerekse mal varlığı açısından iktisadi bütünlük olup birbirinin devamı mahiyetinde oldukları gözetildiğinde, sonradan kurulan davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş.’nin asıl borçlu davalı şirketin alacaklılarından mal kaçırmak amacıyla ve kötü niyetle kurulduğunun kabulünü gerektirmektedir. 44. O hâlde somut olay bakımından kesinleşen kararlar ve yukarıda açıklanan tüm deliller birlikte değerlendirildiğinde, tüzel kişilik perdesinin çapraz olarak aralanması koşullarının oluştuğu, artık hukuki bakımdan mevcut olan duruma göre değil de fiili duruma göre karar verilmesi gerektiği, davalı şirketlerin farklı tüzel kişiliklere sahip olduğu yolundaki savunmaların hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, bu itibarla asıl borçlu davalı Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin davacı bankaya olan borcundan dolayı diğer davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş.’nin de sorumlu olduğunu tartışmasız hâle getirmiştir. Bununla birlikte birleşen dava yönünden de Tekmar Mermer Madencilik Sanayi ve Dış Tic. A.Ş.’nin bankaya olan borcundan dolayı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş.’nin sorumluluğuna hükmedilmesi sonucunda artık banka tarafından bloke konulan 625.000 USD’nin geri istenemeyeceği açıktır. 45. Bu itibarla mahkemenin asıl ve birleşen dava yönünden direnme kararı usul ve kanuna uygundur. Ne var ki, Özel Dairece asıl ve birleşen davaya yönelik miktar ve yargılama giderleri yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekmektedir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olup, davalı Tekmar Mermer ve Maden İşletmeleri Üretim İhracat ve Tic A.Ş. vekilinin asıl ve birleşen davaya yönelik miktar ve yargılama giderlerine ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 11. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 01.07.2020 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
23. Hukuk Dairesi, 2015/6585 E., 2017/3150 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİcra Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
İcra Mahkemesince, şikayetçi alacaklarının sıra cetvelinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan Türk Ticaret Kanunu'nun 1235, 1247 ve 1257. maddeleri uyarınca şikayetçi alacaklarının öncelikli olduğu ve icra müdürlüğünce sıra cetvelinin düzenlenmesi sırasında bunların dikkate alınmadığı gerekçesiyle, sıra cetvelinin iptaline dair verilen karar, şikayet olunanlar vekillerinin temyiz iste
23. Hukuk Dairesi         2015/6585 E.  ,  2017/3150 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi Taraflar arasında görülen sıra cetveline şikayetin sonucunda verilen hükmün bozulmasına ilişkin Dairemizin 12.01.2015 gün ve 2014/3323 Esas, 2015/8 Karar sayılı ilamının karar düzeltme yoluyla incelenmesi birleşen 2012/417 E. sayılı dosyada şikayetçi ... vekili tarafından istenilmekle, dosya incelendi, gereği görüşüldü. - KARAR - Şikayetçi ... vekili, borçluya ait geminin satışından sonra düzenlenen sıra cetvelinde muhafaza alacaklarının dikkate alınmadığını; şikayetçiler ..., .... ve 23 arkadaşı da alacaklarının gemi adamı alacağı olduğunu ileri sürerek, sıra cetvelinin iptaline karar verilmesini talep etmiştir. Şikayet olunan ....gemi üzerinde ipotek haklarının bulunduğunu, ....k T....vekili de gemiye sağladıkları mal ve hizmet nedeniyle oluşan kanuni rehin haklarının mahkeme kararı ile hükme bağlandığını savunarak, şikayetin reddini istemişlerdir. İcra Mahkemesince, şikayetçi alacaklarının sıra cetvelinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan Türk Ticaret Kanunu'nun 1235, 1247 ve 1257. maddeleri uyarınca şikayetçi alacaklarının öncelikli olduğu ve icra müdürlüğünce sıra cetvelinin düzenlenmesi sırasında bunların dikkate alınmadığı gerekçesiyle, sıra cetvelinin iptaline dair verilen karar, şikayet olunanlar vekillerinin temyiz istemi üzerine, Dairemizin 12.01.2015 tarih ve 2014/3323 E., 2015/8 K. sayılı ilamıyla, icra mahkemesince yapılan tespitlerin yerinde olduğu, ancak, alacaklıların alacak kaynakları da dikkate alınarak ihalesi yapılan geminin satış bedelinin hangi alacaklıya ne öncelikte ödeneceği, bir diğer ifade ile paylaşımın ne şekilde yapılacağının da açıkça gösterilmesi ve uygulamanın yeniden icra müdürüne bırakılması gerektiği belirtilerek bozulmuştur. Bu kez, birleşen 2012/417 E. sayılı dosyada şikayetçi ... vekil karar düzeltme isteminde bulunmuştur. Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına ve özellikle hükmün gerekçesinde düzenlenecek yeni sıra cetvelinin hangi ilkelere göre düzenleneceğinin belirtilmiş olmasına göre, Dairemizce, kararın onanması gerekirken, zuhulen bozulduğu anlaşıldığından, şikayetçi ... vekilinin karar düzeltme itirazlarının kabulü ile Dairemizin 12.01.2015 tarih ve 2014/3323 E., 2015/8 K. sayılı bozma ilamı kaldırılarak, mahkeme kararının onanmasına karar vermek gerekmiştir. SONUÇ:Yukarıda açıklanan nedenlerle, birleşen 2012/417 E. sayılı dosyada şikayetçi ... vekilinin karar düzeltme itirazlarının kabulü ile Dairemizin 12.01.2015 tarih ve 2014/3323 E., 2015/8 K. sayılı bozma ilamı kaldırılarak, usul ve kanuna uygun bulunan İcra Mahkemesi kararının İİK’nun 366. maddesi uyarınca ONANMASINA, peşin alınan karar düzeltme harcının istek halinde iadesine, aşağıda yazılı onama harçlarının temyiz edenlerden alınmasına, 09.11.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
12. Hukuk Dairesi, 2013/23522 E., 2013/30431 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSilivri 1. İcra Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddesine göre tebligat yapılması belirtilmişse de borçlu TTK'nun 124. ve 125. maddeleri anlamında ticaret şirketi
12. Hukuk Dairesi         2013/23522 E.  ,  2013/30431 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Silivri 1. İcra Hukuk Mahkemesi TARİHİ : 19/12/2012 Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkiki borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için  Tetkik Hakimi tarafından  düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü : Borçlu vekili icra mahkemesine başvurusunda; borçluya yapılan tüm tebligatların usulsüz olarak tebliğ edildiğini de ileri sürürek ihalenin feshini istemiş, mahkemece ihalenin usul ve yasaya uygun şekilde yapıldığı kabul edilerek istemin reddine karar verilmiştir. 7201 Sayılı Tebligat Kanunu’nun 10.maddesinde tebligatın, muhatabın bilinen en son adresine yapılacağı belirtilmiş, 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 Sayılı Yasa ile eklenen aynı maddenin ikinci fıkrasında ise aynen “Bilinen en son adresin tebligata elverişli olmadığının anlaşılması veya tebligat yapılamaması hâlinde, muhatabın adres kayıt sisteminde bulunan yerleşim yeri adresi, bilinen en son adresi olarak kabul edilir ve tebligat buraya yapılır” hükmü getirilmiştir. Tebligat Kanunu'nun 35. maddesinin 1. fıkrasına göre; "Kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olan kimse, adresini değiştirirse, yenisini hemen tebliği yaptırmış olan kaza merciine bildirmeye mecburdur. Bu takdirde bundan sonraki tebliğler bildirilen yeni adrese yapılır." 19/01/2011 tarihinde yürürlüğe giren 11.01.2011 tarih ve 6099 Sayılı Kanun'un 9.maddesi ile değişik Tebligat Kanunu'nun 35.maddesinin 2. fıkrasında "Adresini değiştiren kimse yenisini bildirmediği ve adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresi de tespit edilemediği takdirde, tebliğ olunacak evrakın birnüshası eski adrese ait binanın kapısına asılır ve asılma tarihi tebliğ tarihi sayılır" düzenlemesi yer almaktadır. Söz konusu maddeye göre, tebligat yapılabilmesi muhatabın adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresinin bulunmaması şartına bağlanmıştır. Adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresinin tespit edilmesi halinde 6099 Sayılı Kanun ile değişik 7201 Sayılı Tebligat Kanunu'nun 21/2.maddesi gereğince tebligat yapılacaktır. Tebligat Kanununda 6099 Sayılı Yasa ile yapılan değişiklik sonrası, gerçek kişiler yönünden 35. maddeye göre tebligat yapılabilmesi için borçlunun adres kayıt sisteminde bir adresinin bulunmaması ve ayrıca daha önce kendisine veya adresine kanunun gösterdiği usullere göre tebliğ yapılmış olması zorunludur. Her ne kadar Silivri 2. İcra Müdürlüğü'nün 06.07.2012 tarihli yazısına cevaben İstanbul 24. İcra Müdürlüğü'nün 2010/4406 Esas sayılı dosyasından takip dosyası borçlusu "B.Ş.-M.Ö."ın şirket olduğu ve TK'nun 35. maddesine göre tebligat yapılması belirtilmişse de borçlu TTK'nun 124. ve 125. maddeleri anlamında ticaret şirketi değildir ve tüzel kişiliği yoktur. Borçlu ticari işletme işleten gerçek kişidir. Somut olayda borçluya ödeme emri T.S.M. yazı cevabında belirtilen ev adresine tebliğe çıkartılmış, tebligatın iade edilmesi üzerine aynı adrese TK'nun 35. maddesine göre tebliğ edilmiş, tebligat parçasının üzerindeki No:35 yazısı elle "37 "olarak düzeltilmiştir. Borlunun aynı adresine kıymet takdiri raporu tebliğe çıkartılmış, iade edilmesi üzerine borçlunun adresine TK'nun 35. maddesine göre tebligat yapılmıştır. Satış ilanı da borçlunun daha önce ödeme emrinin TK'nun 35. maddesine göre tebliğ edildiği adresine TK'nun 35. maddesine göre tebliğ edilmiştir. Borçluya yapılan ödeme emri,kıymet taktir raporu ve satış ilanı tebligatı yukarıda anılan Tebligat Kanunu'ndaki 19.01.2011 tarihli değişiklikten sonra Tebligat Kanunu'nun 35.maddesine göre yapılmıştır. Takip dosyasında borçlu, gerçek şahıs olup icra takip dosyasında borçlunun adres kayıt sisteminde yerleşim yeri adresinin bulunup bulunmadığı araştırılmamıştır. Borçlunun nüfus kayıt sistemindeki adresi araştırılmadan ve daha evvel usulüne uygun bir tebligat yapılmadan, T.S.M. 'ce bildirilen adreslere ödeme emri, kıymet taktir raporu ve satış ilanının doğrudan TK.m. 35. maddesine göre yapılması usulsüzdür. İİK.nun 127. maddesi gereğince taşınmaz satışlarında, satış ilanının bir örneği borçluya tebliğ edilmelidir. Borçluya satış ilanının tebliğ edilmemiş olması veya usulsüz tebliğ edilmesi başlı başına ihalenin feshi sebebidir. O halde mahkemece şikayetin kabulü ile ihalenin feshine karar vermek gerekirken reddi isabetsizdir. SONUÇ  : Borçlunun temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK. 366 ve HUMK.’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istek halinde iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 30.09.2013 gününde oybirliğiyle karar verildi.
9. Hukuk Dairesi, 2009/41034 E., 2012/2945 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk (İş) Mahkemesi
tam metni aç
Türk Ticaret Kanununun 1259 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235 inci maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup, genel anlamd
9. Hukuk Dairesi         2009/41034 E.  ,  2012/2945 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk (İş) Mahkemesi Davacı, ek tediye ücreti, fazla mesai ücreti, hafta tatili ücreti ile ödenemeyen maaş zammı alacaklarının ödetilmesine karar verilmesini istemiştir.Yerel mahkeme, isteği kısmen hüküm altına almıştır. Hüküm süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I A) Davacı İsteminin Özeti: Davacı, davalı Birlikte su dağıtım işçisi olarak çalıştığını ve 1998-2006 yılları arasındaki 6772 sayılı kanun uyarınca ödenmesi gereken ilave tediyelerden, 2005 yılında ¼ 2006 da ½ olarak kısmen yapılan ödemelerin dışında hiç ödeme yapılmadığını, 15 Temmuz-30 Ekim tarihleri arasında Cumartesi-Pazar günleri de dahil olmak üzere çalışmak suretiyle her gün 4 saat fazla mesai yaptığını ileri sürerek zam farkından doğan ücret alacağı, ilave tediye, fazla çalışma, hafta tatili alacakları istemiştir. B) Davalı Cevabının Özeti: Davalı, cevap dilekçesi vermedi yargılama sırasında zamanaşımı definde bulundu. C) Yerel Mahkeme Kararının Özeti: Mahkemece, toplanan kanıtlar ve bilirkişi raporuna dayanılarak, davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. D) Temyiz: Kararı davalı temyiz etmiştir. E) Gerekçe: 1-Dosyadaki yazılara, toplanan delillerle kararın dayandığı kanuni gerektirici sebeplere göre davalının aşağıdaki bentlerin kapsamı dışında kalan temyiz itirazları yerinde değildir. 2- Taraflar arasındaki uyuşmazlık, ilave tediye alacağının ödenip ödenmediği noktasındadır. İlave tediye alacağının kapsamı, yararlanacaklar, yararlanma şartları, miktarı ve ödeme zamanı 6772 sayılı Devlet ve Ona Bağlı müesseselerde Çalışan İşçilere İlave Tediye Yapılması Hakkındaki Kanun ile düzenlenmiştir. Kanunun 1 inci maddesinde, Devlet ve ona bağlı kurumların hangileri olduğu, ayrıca yararlanacak kişiler açıkça belirtilmiştir. Buna göre; A. İşveren kapsamı yönünden Devlete ve ona bağlı olmak üzere, 1.Genel, katma ve özel bütçeli daireler, 2.Sermayesi değişen kurumlar, 3.Sermayesinin yarısından fazlası Devlete ait olan şirket ve kurumlar ve bunlara bağlı kuruluşlar, 4.Belediyeler ve belediyelere bağlı kuruluşlar, 5.3460 ve 3659 sayılı Kanun kapsamına giren, sermayesinin tamamı Devlete ait olan veya bu sermeye ile kurulan iktisadi Devlet kuruluşları, 3460 sayılı Yasa bugün itibari ile yürürlükte değildir. 3659 sayılı Yasa ise, banka ve Devlet kurumlarında çalışan memurların aylıkları ile ilgili düzenleme getirmiş ve halen yürürlüktedir. Bu Yasanın 1 inci maddesinde, kapsama dâhil kurumlar daha ayrıntılı açıklanmıştır. Yukarda belirtilen kurumlarca, sermayesinin yarısından fazlasına iştirak suretiyle kurulan kuruluşlar ve bunların aynı nispette iştirakleriyle vücut bulan kurumlar, ticaret ve sanayi odaları ve borsalar veya satın alınıp belediyelere bağlanan müesseseler de Kanun kapsamına alınmıştır. Keza 5018 sayılı Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanununda, merkezi yönetim kapsamındaki kamu idareleri, sosyal güvenlik kurumları ve mahalli idarelerden oluşan genel yönetim kapsamındaki kamu idareleri ekli cetvellerde sayılmıştır. Bu cetvellerde Genel Bütçe Kapsamındaki Kamu idareleri, Özel Bütçeli İdareler, Düzenleyici ve Denetleyici Kurumlar ve Sosyal Güvenlik Kurumlarında çalışanların kanun kapsamında olduğunun kabulü gerekir. Sonuç itibari ile ilave tediyenin kapsam bakımından, Devlet tarafından yasa ve yasanın verdiği yetki ile idari işlemle kurulan ve kamusal yetki ve ayrıcalıklardan yararlanan kamu tüzel kişilikleri ve bunlara bağlı kuruşlarda iş sözleşmesi ile çalışanlara uygulanacağı görülmektedir. B. İşçi yönünden kapsama gelince: İş Kanunu kapsamına girsin girmesin, yukarda belirtilen Devlet ve ona bağlı kurumlarda İş Kanununun 1 inci maddesindeki tanıma göre, işçi sayılan herkes bu alacaktan yararlanacaktır. Kanun, 4857 ve 1475 sayılı İş Kanunundan önceki İş Kanununa atıfta bulunmuştur. 4857 sayılı İş Kanunu işçi tanımına 2 nci maddesinde yer vermiştir. Buna göre “bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi” denir. O halde bir iş sözleşmesine dayanarak, yukarda belirtilen kurumlarda çalışan her işçiye ilave tediye ödemesinin yapılması gerekir. C. Ödenecek ücret yönünde kapsam: Maddenin son cümlesinde, yukarda belirtilen işyerlerinde çalışan işçilere ücret sistemleri ne olursa olsun her yıl için birer aylık ücret tutarında ilave tediye ücreti ödeneceği belirtilmiştir. Devlet ve ona bağlı maden işletmelerinin yeraltında çalışan işçilere, ayrıca bir aylık ödeme dışında birer aylık daha ödemenin yapılacağı Kanunun 2 nci maddesinde açıklanmıştır. Kanunun 3 üncü maddesinde, işçilere her yıl için birer aylık (yeraltında çalışan işçilere her yıl için ikişer aylık) ilave tediye dışında, birer aylık ücret istihkaklarını geçmemek üzere Bakanlar Kurulu kararı ile aynı oranda bir ilave tediye ödemesi yapılabileceği belirtilmiştir. Keza Yasanın Ek 1 inci maddesi ile ilave tediyelerin Toplu İş Sözleşmesi ile kararlaştırılması halinde buna sınır getirilmiş ve “Bu Kanun uyarınca işçilere yapılan ilave tediyelerden ayrı olarak, her yıl için her biri bir aylık istihkakları tutarını (hafta ve genel tatil ücretleri dahil) geçmemek şartıyla toplu iş sözleşmeleri ile en çok iki ikramiye daha verilebilir” düzenlemesine yer verilmiştir. Toplu İş Sözleşmesi ile yukarda belirtilen kurumlarda çalışan işçilere en çok iki ay daha ilave tediye ödeneceğinin kararlaştırılabileceği, bu miktar üzerinde ödeme yapılacağı şeklindeki düzenlemenin yasal sınırı aşan miktarda geçersiz olacağını kabul etmek gerekir. Kanun, kapsam içinde olmayan ancak Toplu İş Sözleşmesi uygulanacak işyerleri için de Ek 2 inci madde ile bir sınırlama getirmiş ve kapsamda kalmayan işyerlerinde Toplu İş Sözleşmeleri ile en çok dört aylık, yeraltındaki işyerlerin de ise en çok beş aylık ilave tediye oranında ücret ödeneceği kuralına yer vermiştir. Ancak bu tür işyerlerinde Toplu İş Sözleşmesi ile kararlaştırılan bu tür ödemeleri ilave tediye olarak değil, akdi ikramiye olarak kabul etmek yerinde olacaktır. Kanunun 4 üncü maddesine göre, ilave tediye alacağının ödeme zamanını Bakanlar Kurulu belirler. Bakanlar Kurulunun kararı ile ilave tediye alacağı muaccel hale gelir. Ödeme zamanı belli taraflarca kararlaştırılmadığından, Borçlar Kanunu 101 inci maddesi uyarınca, temerrüt için alacaklının ihtarına gerek vardır. İlave tediye alacağı yasadan kaynaklandığından, talep halinde temerrüt tarihinden itibaren yasal faiz yürütülmesi gerekir. Aynı maddede ilave tediye alacağının nasıl hesaplanacağı ve kesinti yapılıp yapılmayacağı belirtilmiştir. Buna göre aylık olarak bu alacağın hesaplanmasında, fazla mesai, evlilik, çocuk zamları veya primleri, ayni yardımlar, hafta ve genel tatil ücretleri gibi esas ücrete dahil olan ödemeler dikkate alınmaz. Bu düzenleme nedeni ile ilave tediye alacağının bir ay için yirmialtı gün üzerinden hesaplanması gerekir. İlave tediye alacağından sigorta primleri kesilmez. Ancak 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı yasanın 80/c ve 105 inci maddeleri uyarınca, ücretin eki niteliğindeki bu ödeme, 01.10.2008 tarihinden itibaren sigorta prim kesintisine tabidir. İlave tediye alacağı, ödeme tarihinde işçinin işinden ayrılıp, ayrılmadığına bakılmaksızın, hak edilen yıl içinde o yerde veya aynı idare, teşekkül ve müesseseye ait muhtelif yerlerde geçmiş olan hizmetlerinin toplamı oranında ve son çalıştığı yerde ödenir. İşçi tam yıl çalışmamış ise, ilave tediye o yıl için kıstelyevm esasına göre hesaplanıp ödenecektir. İşçinin ilave tediye alacağına, esas olacak çalışma süresinin hesaplanmasında iş sözleşmesinin devamı müddetine rastlayan yasal ve idari izinler, hastalık izinleri, hafta tatili ile ulusal, bayram ve genel tatil günleri, çalışılmış gibi hesaba katılır. Somut olayda davacı tarafından imzalı devlet ikramiyesi bordrosu ile davacıya 2006 yılı ilave tediye alacağı olarak 138.78 TL ödendiği ve Çalışma Bakanlığı’nın inceleme raporunun da bu yönde olduğu anlaşılmakla bilirkişi tarafından 2006 yılı için yapılan hesaplamadan işverence ödenen miktarın mahsup edilmemesi hatalıdır. Ayrıca yukarıda ki ilke kararımız da belirtildiği gibi ilave tediye alacağı yasadan kaynaklandığı için yasal faiz yürütülmesi gerekirken en yüksek mevduat faiziyle birlikte hüküm altına alınması da bozma sebebidir. 3- Davacı 10.6.2009 tarihli ıslah dilekçesinde ıslahla arttırdığı miktarlar yönünden faiz isteminde bulunmamıştır. Ancak mahkemece ıslahla arttırılan miktarlarla birlikte toplam alacak için dava tarihinden itibaren faize hükmedilmiştir.. Bu sebeple fazla çalışma ve hafta tatili ücretleri yönünden kısmi dava konusu yapılan miktarlar için dava tarihinden faiz yürütülmeli, ıslahla arttırılan miktarlar itibariyle ıslah dilekçesinde faiz istemi bulunmadığı için HMUK 74. ( HMK 26. madde) maddesinde düzenlenen taleple bağlılık kuralı gereğince faizsiz olarak hüküm altına alınmalıdır. 4- Mahkemece davacının 15 temmuz- 30 ekim tarihleri arasında haftalık 21 saat fazla çalışma yaptığı kabul edilmiş ancak fazla çalışma yapılan dönemin Mayıs-Ekim ayları arasındaki dönemi kapsaması, yıl içerisinde sürekli bir fazla çalışmanın olmaması, sadece Mayıs-Ekim ayları dönemi yaz sulama sezonda 21 saat fazla çalışmanın hayatın olağan akışına uygun olduğu gerekçesiyle herhangi bir indirim yapılmadan hüküm altına alınmıştır. Fazla çalışmanın kayden değil tanık beyanlarına dayalı olması, kaldı ki davacı tanıklarının işveren aleyhine aynı sebeple dava açmış bulunmaları, yaz döneminde bile izinli veya mazeretli günlerin bulunabileceği göz önüne alınarak indirim yapılması gerekir. Fazla çalışmaların uzun bir süre için hesaplanması ve miktarın yüksek çıkması halinde Yargıtay’ca son yıllarda hakkaniyet indirimi yapılması gerektiği istikrarlı uygulama halini almıştır (Yargıtay 9.HD. 11.2.2010 gün 2008/17722 E, 2010/3192 K; Yargıtay, 9.HD. 18.7.2008 gün 2007/25857 E, 2008/20636 K.). Mahkemece fazla çalışma ücretinden indirim yapılmaması hatalıdır. 5- Davacı 10.6.2009 tarihli dilekçesiyle davasını ıslah ederek dava konusu yaptığı fazla çalışma ve hafta tatili ücretlerinin miktarını arttırmıştır. Davalı ise 11.6.2009 günlü celsede ıslaha karşı zamanaşımı definde bulunmuştur. Zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalmasını ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu "eksik bir borç" haline dönüştürür ve "alacağın dava edilebilme özelliği"ni ortadan kaldırır. Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu incelemesi mümkün değildir. Uygulamada, fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, dava açma tekniği bakımından, tümü ihlal ya da inkâr olunan hakkın ancak bir bölümünün dava edilmesi, diğer bölümüne ait dava ve talep hakkının bazı nedenlerle geleceğe bırakılması anlamına gelir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca benimsenmiş ilkeye göre, kısmi davada fazlaya ilişkin hakların saklı tutulması, saklı tutulan kesim için zamanaşımını kesmez, zamanaşımı, alacağın yalnız kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilir. Zamanaşımı, bir maddi hukuk kurumu değildir. Diğer bir anlatımla zamanaşımı, bir borcu doğuran, değiştiren ortadan kaldıran bir olgu olmayıp, salt doğmuş ve var olan bir hakkın istenmesini ortadan kaldıran bir savunma aracıdır. Bu bakımdan zamanaşımı alacağın varlığını değil, istenebilirliğini ortadan kaldırır. Bunun sonucu olarak da, yargılamayı yapan yargıç tarafından yürüttüğü görevinin bir gereği olarak kendiliğinden göz önünde tutulamaz. Borçlunun böyle bir olgunun var olduğunu, yasada öngörülen süre ve usul içinde ileri sürmesi zorunludur. Demek oluyor ki zamanaşımı, borcun doğumu ile ilgili olmayıp, istenmesini önleyen bir savunma olgusudur. Bu nedenle zamanaşımı savunması ileri sürülmedikçe, istemin konusu olan hakkın var olduğu ve kabulüne karar verilmesinde hukuksal ve yasal bir engel bulunmamaktadır. Yasalarda öngörülen zamanaşımı sürelerinin işlemeye başlayabilmesi için öncelikle talep konusu hakkın istenebilir bir konuma, duruma gelmesi gerekmektedir. Yasalarda hakkın istenebilir konumuna, diğer bir anlatımla yerine getirilmesinin gerektiği güne, ödeme günü denmektedir. Bir hak, var olsa bile, o hakkın istenmesi için gerekli koşullar gerçekleşmedikçe istenemez. Genel olarak savunma nedenlerinin ve bu arada zamanaşımı savunmasının esasa cevap süresi içinde bildirilmesi gereklidir. Ancak, savunma nedenlerinin ve savunma nedenlerinden olan zamanaşımının yasanın öngördüğü cevap süresi geçtikten sonra ileri sürülmesi, diğer bir ifade ile (savunmanın genişletilmesi), bazı kayıt ve şartlarla mümkündür. Bu tek şart, savunmanın genişletilmesine karşı tarafın (hasmın) muvafakatidir. Eğer karşı taraf savunmanın genişletilmesine muvafakat etmez ve dolayısıyla (savunmanın genişletildiği) yollu bir itirazda bulunursa, o takdirde ancak mahkemenin ileri sürülen savunma nedenlerini (bu arada zamanaşımı savunmasını) incelemesi olanağı yoktur. Bu durumda ise mahkeme hemen savunma nedenlerini reddetmelidir. Özetle belirtmek gerekirse, savunmanın genişletildiği itirazı ile karşılaşılmadığı sürece zamanaşımı savunmasının geç ileri sürülmesi, incelenmesine engel değildir. Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanununda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem ve ihbar tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir. Uygulama ve öğretide kıdem tazminatı ve ihbar tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur. Keza tazminat niteliğinde olmaları nedeni ile sendikal tazminat, kötüniyet tazminatı, işe başlatmama tazminatı, 4857 sayılı İş Kanununun; 5 inci maddesindeki eşit işlem borcuna aykırılık nedeni ile tazminat, 26/2 maddesindeki maddi ve manevi tazminat, 28 inci maddedeki belgenin zamanında verilmemesinden kaynaklanan tazminat, 31/son maddesi uyarınca askerlik sonrası işe almama nedeni ile öngörülen tazminat istekleri on yıllık zamanaşımına tabidir. Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı ve ihbar tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir. Zamanaşımı, harekete geçememek, istemde bulunamamak durumunda bulunan kimsenin aleyhine işlemez. Bir hakkın, bu bağlamda ödence isteminin doğmadığı bir tarihte, zamanaşımının başlatılması hakkın istenmesini ve elde edilmesini güçleştirir, hatta olanaksız kılar. İşveren ve işçi arasındaki hukuki ilişki iş sözleşmesine dayanmaktadır. İşçinin sözleşmeye aykırı şekilde işverene zarar vermesi halinde, işverenin zararının tazmini amacı ile açacağı dava Borçlar Kanununun 125 inci maddesi uyarınca on yıllık zaman aşımına tabidir. 4857 sayılı Kanundan daha önce yürürlükte bulunan 1475 sayılı Yasada ücret alacaklarıyla ilgi olarak özel bir zamanaşımı süresi öngörülmediği halde, 4857 sayılı İş Kanunun 32/8 maddesinde, işçi ücretinin beş yıllık özel bir zamanaşımı süresine tabi olduğu açıkça belirtilmiştir. Ancak bu Kanundan önce tazminat niteliğinde olmayan, ücret niteliği ağır basan işçilik alacaklarının, Borçlar Kanununun 126/1 maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabi olacağı tartışmasız öğreti ve uygulama tarafından kabul edilmiştir. İşverence işçiye fazladan ödenen ücret ve ücret eklerinin geri alınmasında da uyuşmazlığın temelinde sözleşme ilişkisi olmakla zamanaşımı süresi beş yıl olarak uygulanmalıdır. Dairemizin kararları da bu yöndedir (Yargıtay 9.HD. 20.4.2010 gün 2008/23521 E, 2010/11354 K). Türk Ticaret Kanununun 1259 uncu maddesinin birinci fıkrasında yazılı bir yıllık zamanaşımı, aynı Kanunun 1235 inci maddesi uyarınca gemi adamlarının hizmet ve iş mukavelelerinden doğan alacaklarının bir rüçhan hakkı olarak gemi bedeli üzerindeki talebi ile ilgili olup, genel anlamda hizmet ve iş mukavelelerinden doğan ücret alacaklarının Borçlar Kanununun 126 ncı maddesi uyarınca beş yıllık zamanaşımına tabidir. Kanundaki zamanaşımı süreleri, Borçlar Kanununun 127 nci maddesi gereğince tarafların iradeleri ile değiştirilemez. İş sözleşmesi devam ederken kullanılması gereken ve iş sözleşmesinin feshi ile alacak niteliği doğan yıllık izin ücreti alacağının zamanaşımı süresinin fesih tarihinden başlatılması gerekir (HGK. 05.07.2000 gün ve 2000/9-1079 E, 2000/1103 K). Sözleşmeden doğan alacaklarda, zamanaşımı alacağın muaccel olduğu tarihten başlar. (BK. m. 128). Borçlar Kanununun 101 inci maddesi uyarınca, borcun muaccel olması, ifa zamanının gelmiş olmasını ifade eder. Borcun ifası henüz istenemiyorsa muaccel bir borçtan da söz edilemez. Müteselsilen borçlu olan kişilerin birbirlerine rücuu ve bunun zamanaşımını, aralarındaki hukuki ilişkinin niteliği belirler. Zira müteselsilen borçluluk muhtelif hukuki ilişkiler sonucu doğabilir. Ancak rücu hangi hukuki ilişki veya yasal nedenle doğmuş olursa olsun rücu zamanaşımı, rücua neden olan ödemenin yapıldığı andan itibaren işlemeye başlar ve bu zamanaşımı süresi de, yukarıda açıklandığı üzere, ödemeyi yapan ve rücu eden ile edilen kişi arasındaki hukuki ilişkiye göre saptanır. Borçlar Kanununun 128 inci maddesinde zamanaşımının nasıl hesaplanacağı belirtilmiştir. Bu maddenin birinci fıkrası, zamanaşımının alacağın muaccel olduğu anda başlayacağı kuralını getirmiştir. Belirtmek gerekir ki, borç belirli bir vadeye bağlanmış ise bu vadenin bittiği tarihte muacceliyet kesbedeceğinden, aynı Yasanın 130 uncu maddesi hükmü göz önünde tutularak, zamanaşımı süresinin dolup dolmadığının hesap edilmesi gerekir. Kanun koyucu burada borçlunun temerrüde düşürülmesi esasından ayrılarak alacağın muaccel olmasını kâfi görmüştür. Zamanaşımının başlaması için ayrıca borçlunun sözü geçen Yasanın 101 inci maddesinde yazılı şekilde temerrüde düşürülmesine lüzum yoktur. Alacağın muacceliyeti bir ihbar vukuuna tabi olan halleri 128 inci maddenin ikinci fıkrası düzenlemiştir. Bu hükme göre zamanaşımı haberin verilebileceği günden itibaren işlemeye başlayacaktır. Kanun koyucu burada haberin verileceği değil, verilebileceği günün zamanaşımına başlangıç olarak kabul edilmesi gerekeceğini öngörmüştür. O halde, bu durumda zamanaşımının başlayabilmesi için fiilen haberin verilmesi şart olmayıp verilmesi mümkün olan zamanın tespitini yeterlidir. Haber verebilme ihtiyari bir olaydır. Bu husus alacaklı tarafa bırakılmış ise alacaklı verdiği tarihten itibaren bu hakkını kullanma olanağına her zaman sahiptir. Yani verdiği tarihten itibaren her zaman borçluya verdiği şeyin ödenmesi için ihbar yapabilir. Bu itibarla borçlunun temerrüt haline düşürülüp düşürülmediği ve fiili ihbarın yapılıp yapılamadığı hususları araştırılmadan ödenmesi ihbar yapılması esasına bağlı borç ilişkilerinde zamanaşımının bu haberin verilebileceği yani para ve diğer alacakların verildiği tarihin zamanaşımına başlangıç olarak alınması gerekir. Borçlar Kanunun 131 inci maddesi gereğince, asıl alacak zaman aşımına uğradığında faiz ve diğer ek haklar da zamanaşımına uğrar. Diğer bir deyişle faiz alacağı asıl alacağın tabi olduğu zamanaşımına tabi olur. Borçlar Kanununun 133/2 maddesi uyarınca, alacaklının dava açmasıyla zamanaşımı kesilir. Ancak zaman aşımının kesilmesi sadece dava konusu alacak için söz konusudur. Borçlar Kanununun 132/4 maddesinde “Hizmet mukavelesinin devam ettiği müddetçe hizmetçilerin, istihdam edenlere karşı olan alacakları hakkında" zamanaşımının işlemeyeceği ve duracağı belirtilmiştir. Bu maddenin iş sözleşmesiyle bağlı her kişiye uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Hizmetçiden kastedilen, kendisine ev işleri için ücret ödenen, iş sahibiyle aynı evde yatıp kalkan, aileden biriymiş gibi ev halkı ile sıkı ilişkileri olan kimsedir. Borçlar Kanununun 133 üncü maddesinde, zamanaşımını kesen nedenler sınırlama getirmeksizin gösterilmiştir. Bunlardan borçlunun borcunu ikrar etmesi (alacağı tanıması), bu nedenlerden biridir. Borcun tanınması, tek yanlı bir irade bildirimi olup; borçlunun, kendi borcunun devam etmekte olduğunu kabul anlamındadır. Borç ikrarının sonuç doğurabilmesi için, eylem yeteneğine ve malları üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan borçlunun veya yetkili kıldığı vekilinin, bu iradeyi alacaklıya yöneltmiş bulunması ve ayrıca zamanaşımı süresinin dolmamış olması gerekir. Gerçekte de borç ikrarı, ancak, işlemekte olan zamanaşımını keser, farklı anlatımla zamanaşımı süresinin tamamlanmasından sonraki borç ikrarının kesme yönünden bir sonuç doğurmayacağından kuşku ve duraksamaya yer olmamalıdır. Borçlar Kanununun 139 uncu maddesi, zamanaşımından feragati düzenlenmiştir. Anılan maddeye göre, borçlunun zamanaşımı defini ileri sürme hakkından önceden feragati geçersizdir. Önceden feragatten amaç, sözleşme yapılmadan önce veya yapılırken vaki feragattir. Oysa daha sonra vazgeçmenin geçersiz sayılacağına ilişkin yasada herhangi bir hüküm bulunmamaktadır. O nedenle borç zamanaşımına uğradıktan sonra borçlu zamanaşımı defini ileri sürmekten feragat edebilir. Zira, burada doğmuş bir defi hakkından feragat söz konusudur ve hukuken geçerlidir. Bu feragat; borçlunun, ileride dava açılması halinde zamanaşımı definde bulunmayacağını karşılıklı olarak yapılan feragat anlaşmasıyla veya tek yanlı iradesini açıkça bildirmesiyle veyahut bu anlama gelecek iradeye delalet edecek bir işlem yapmasıyla mümkün olabileceği gibi, açılmış bir davada zamanaşımı definde bulunmamasıyla veya defi geri almasıyla da mümkündür. Zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya yöneltilen borç ikrarının, zamanaşımı definden zımni (örtülü) feragat anlamına geldiği, öğretideki baskın görüşlerle ve yargı inançlarıyla da doğrulanmaktadır (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 19/11/1963 T. 5924-6419 sayılı kararı). Dahası, zamanaşımı süresinin dolmasından sonra alacaklıya karşı bir borç ikrarında bulunan borçlunun, bu borç ikrarına dayanılarak açılan davada zamanaşımı defini ileri sürmesi, çelişkili davranış yasağını oluşturur. Bu durum Medeni Kanunun 2 nci maddesine aykırı olup, hukuken korunamaz ( HGK. 23.02.2000 gün ve 2000/15-71 E, 2000/116 K). Borçlar Kanununun 133/2 maddesi hükmü uyarınca, dava açılması veya icra takibi yapılması zamanaşımını kesen nedenlerdendir. Yasanın 135 inci maddesi ise, zamanaşımının kesilmesi halinde yeni bir sürenin işlemesi gerektiğini açıkça belirtmiştir. Madde açıkça düzenlemediğinden ihtiyati tedbir istemi ile mahkemeye başvurma veya işçilik alacaklarının tespiti ve ödenmesi için Bölge Çalışma İş Müfettişliğine şikâyette bulunma zamanaşımını kesen nedenler olarak kabul edilemez. Ancak işverenin, şikâyet üzerine Bölge Çalışma Müdürlüğünde alacağı ikrar etmesi, zamanaşımını kesen bir neden olacaktır. Zamanaşımı, dava devam ederken iki tarafın yargılamaya ilişkin her işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar ve kesilmeden itibaren yeni bir süre işler (BK. m. 135-136). Borçlar Kanununun 133/2 maddesi gereğince, takas def'i zamanaşımını keser ve 136 ncı madde gereğince de dava devam ettiği sürece hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlar. Borçlar Kanunun 134 üncü maddesi hükmü, "Müruruzaman müteselsilen borçlu olanlardan veya taksimi kabil olmayan bir borcun müşterek borçlularından birine karşı katedilmiş olunca diğerlerine karşı da katedilmiş olur" kuralını içermektedir. Bu maddeye göre, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi diğer müteselsil borçlulara karşı da zamanaşımını keser. Bu hükmün haksız fiillerden doğan müteselsil sorumlulukta, sadece tam teselsülde yani Borçlar Kanununun 50 nci maddesine dayanan müteselsil sorumlulukta uygulanacağı; buna karşın eksik teselsülde yani 51 inci maddeye dayanan müteselsil sorumlulukta uygulama alanı bulmayacağı kabul edilmelidir. Yine halefiyette borçlu alacaklının yerine geçtiğinden, alacaklının alacak hakkının tabi olduğu zamanaşımı süresinden yararlanır. Borçlar Kanununun 137 nci maddesinde, hangi hallerde zamanaşımına ilaveten altmış günlük munzam müddetten yararlanılacağı sınırlı bir biçimde sayılmış, ayrıca sayılan hususlardan dolayı daha önce davanın reddedilmiş olması koşulu öngörülmüştür. Bu düzenlemede davanın açılmamış sayılma ile sonuçlanması haline yer verilmemiştir. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanununun 7 nci maddesinde, iş mahkemelerinde sözlü yargılama usulü uygulanır. Bu nedenle zamanaşımı def'i ilk oturuma kadar ve en geç ilk oturumda yapılabilir. Dava konusunun ıslah yoluyla arttırılması durumunda, ıslah dilekçesinin tebliğini izleyen ilk oturuma kadar ya da ilk oturumda yapılan zamanaşımı defi de ıslaha konu alacaklar yönünden hüküm ifade eder. Somut olayda Mahkemece davalının, ıslah dilekçesine karşı süresinde yaptığı zamanaşımı defi bir değerlendirmeye tabi tutulmaması hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir. F) Sonuç: Temyiz olunan kararın, yukarıda yazılı sebeplerden dolayı BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 02.02.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nda düzenlenen ticaret şirketlerinin yapısal ve hukuki nitelikleri bakımından, şahıs ve sermaye şirketleri arasındaki temel ayrımlara ilişkin aşağıdaki ifadelerden hangisi hatalıdır?

A) Şahıs şirketlerinde ortakların şahsi emeği ve ticari itibarı gibi unsurlar sermaye olarak taahhüt edilebilirken, sermaye şirketlerinde kural olarak yalnızca üzerinde sınırlı ayni bir hak, haciz veya tedbir bulunmayan ve nakden değerlendirilebilen devrolunabilir malvarlığı unsurları sermaye olabilir.
B) Sermaye şirketlerinde payın devri, kanuni veya sözleşmesel istisnalar dışında serbesti ilkesine tabi iken; şahıs şirketlerinde ortaklık payının devri veya yeni bir ortağın alınması, diğer tüm ortakların rızasını gerektiren ve şirket sözleşmesinde değişiklik yapılmasını zorunlu kılan bir işlemdir.
C) Şahıs şirketlerinin varlığı büyük ölçüde ortakların şahsına bağlı olduğundan (intuitu personae), bir ortağın iflası veya kısıtlanması gibi durumlar, aksine bir düzenleme yoksa, şirketin sona erme sebebi teşkil ederken; sermaye şirketlerinde bu tür durumlar şirketin tüzel kişiliğinin devamlılığını etkilemez.
D) Anonim ve limited şirketlerde ortakların sorumluluğu, taahhüt ettikleri sermaye payı ile sınırlı ve yalnızca şirkete karşı iken; kollektif şirketin tüm ortakları ile komandit şirketin komandite ortakları, şirket alacaklılarına karşı ikinci dereceden, sınırsız ve müteselsil olarak sorumludur.
E) Kollektif ve komandit şirketler tüzel kişiliğe sahip olmalarına ve bu sıfatla tacir sayılmalarına rağmen, ortakları da sınırsız sorumlulukları nedeniyle kanunen tacir sıfatını haiz olur ve iflasa tabidirler.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol