1982 Anayasası Madde 12

1982 Anayasası 12. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 12 – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder. II. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

202 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2021/688 E., 2024/4875 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi
Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12 nci maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur (AYM;
4. Hukuk Dairesi         2021/688 E.  ,  2024/4875 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesi SAYISI : 2019/2006 E., 2021/27 K. HÜKÜM/KARAR : Kısmen kabul- Davacı vekilinin istinaf talebinin reddine, davalı vekilinin istinaf talebinin kısmen kabulü ile davanın kısmen kabulüne İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 22. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/371 E., 2019/206 K. Taraflar arasındaki kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı vekili ve davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine, davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi hükmü kaldırılarak yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı Yalova Milletvekili ... tarafından 28.05.2018 tarihinde Balıkesir Mitingi esnasında sarf edilmiş olan "Herkese FETÖCÜ dedin, hain dedin, işbirlikçi dedin. Sen 2001'de partiyi kurarken icazet almak için Prensilvanya'ya gittin mi gitmedin mi? Kiminle gittiğini de biliyorum. Cumhurbaşkanı seçildiğimde kiminle gittiğini açıklayacağım." şeklindeki söz ve ifadeler nedeniyle müvekkilinin kişilik haklarının saldırıya uğradığını, müvekkilinin FETÖ ile mücadelenin öncüsü olmasına rağmen bir terör örgütü ile adının yan yana anılmasının iftira niteliğinde olduğunu, bu sözlerin siyasi eleştiri ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini, eleştiri sınırlarının aşıldığını belirterek 100.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden işletilecek yasal faizi ile beraber davalıdan tahsili isteminde bulunmuştur. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava konusu ifadelerin tamamının seçim çalışmaları esnasında halkı bilgilendirmeye yönelik olduğunu, açıklanmasında kamu yararı bulunduğunu, ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, olay tarihinde müvekkilinin cumhurbaşkanı adayı olması nedeniyle halka karşı sorumluluğunun bulunduğunu, konuşmada davacı hakkında sarf edilen sözlerin görünür gerçeğe uygun olduğunu, ayrıca bu sözlerin dosyaya sunulan ...'ün Yenilikçi Hareket isimli kitabına atıf yapılarak beyan edildiğini belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalının söz ve ifadeleri ile davacının terör örgütü ile irtibatlandırılmaya çalışıldığı, bu nedenle kamuoyunu bilgilendirme amaçlı ifade özgürlüğü kapsamında kabul edilemeyeceği, farklı yayın organlarındaki kayıtların dayanak olarak kabul edilemeyeceği, davacının kişilik haklarının ihlal edildiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 20.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili istinaf dilekçesinde; mahkemenin kişilik haklarına saldırı olduğu yönündeki tespiti yerinde olmakla beraber hükmedilen manevi tazminat miktarının çok az olup hakkaniyete uygun olmadığını, caydırıcı nitelikte olmadığını, saldırının ağırlığının değerlendirilmediğini, kullanılan söz ve ifadelerle müvekkilinin FETÖ ile irtibatlandırılmaya çalışıldığını, davalının ağır kusurlu olduğunu, tam kabul kararı verilmesi gerektiğini belirtmiştir. Davalı vekili istinaf dilekçesinde; müvekkilinin dava konusu konuşmasında atıf yaptığı dosyaya sunulan ...'ün Yenilikçi Hareket isimli kitabın mahkeme gerekçesinde tartışılmadığını, seçim sürecinde bu kitaba atıf yapılarak davacı tarafa soru yönetildiğini, bu kitabın halen basımının devam ettiğini, yasaklanmış bir kitap olmadığını, verilen kararın ifade özgürlüğü ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını, usul ve yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile dava konusu konuşmanın ulusal, yazılı ve görsel medya organlarında yayınlanmış olması nedeniyle ulaştığı kitlenin genişliği, davacının Cumhurbaşkanlığı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil etmesi, davacının artık terör örgütü olduğu anlaşılan bir örgütten icazet aldığı yönündeki algı oluşturan soru şeklindeki isnatların kişisel değer yargısı olarak nitelendirilemeyecek oluşu, bunun yanında davalının da siyasi bir kişi olması, konuşmanın seçim ortamında ve seçim mitingi sırasında yapılması, tarafların ekonomik ve sosyal durumu, paranın satın alma gücü, manevi tazminatın bir ceza olmadığı gibi mal varlığına ilişkin bir zararı karşılama amacı bulunmaması ile bireyin şöhret ve itibarına üstünlük tanırken ileride ifade özgürlüğü hakkının kullanılmasından caydırıcı etki doğurmaması kriterleri esas alınarak demokratik bir toplumda sosyal bir ihtiyacı karşılayacak ve orantılı olacak tutar olarak kabul edilen 10.000,00 TL manevi tazminatın ödetilmesinin davacıda manevi huzuru gerçekleştirecek mahiyette ve manevi tazminatın amacına uygun olacağı, mahkemece fazla miktara karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına davanın kısmen kabulü ile 10.000,00 TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline; davacı vekilinin istinaf başvurusunun reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ve davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili temyiz dilekçesinde; hükmedilen manevi tazminat miktarının çok az olup hakkaniyete uygun olmadığını, caydırıcı nitelikte olmadığını, saldırının ağırlığının değerlendirilmediğini, kullanılan gerçek dışı söz ve ifadelerle müvekkilinin FETÖ ile irtibatlandırılmaya çalışıldığını, davalının ağır kusurlu olduğunu, tarafların konumu, zararın ağırlığı, tarafların sosyal ve ekonomik durumu, paranın satın alma gücü birlikte değerlendirildiğinde tam kabul kararı verilmesi gerektiğini, verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir. Davalı vekili temyiz dilekçesinde; müvekkilinin dava konusu konuşmasında atıf yaptığı dosyaya sunulan ...'ün Yenilikçi Hareket isimli kitabın mahkeme gerekçesinde tartışılmadığını, miting esnasında kitabın elinde olduğunun görüntülerde görüleceğini, seçim sürecinde bu kitaba atıf yapılarak davacı tarafa soru yönetildiğini, bu kitabın halen basımının devam ettiğini, yasaklanmış bir kitap olmadığını, verilen kararın ifade özgürlüğü ve hakkaniyet ile bağdaşmadığını, seçimde rakibi olan davacıya yönelik eleştirilerin yöneltildiğini, verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; davalı Yalova Milletvekili ... tarafından 28.05.2018 tarihinde Balıkesir Mitingi esnasında sarf edilmiş olan "Herkese FETÖCÜ dedin, hain dedin, işbirlikçi dedin. Sen 2001'de partiyi kurarken icazet almak için Prensilvanya'ya gittin mi gitmedin mi? Kiminle gittiğini de biliyorum. Cumhurbaşkanı seçildiğimde kiminle gittiğini açıklayacağım." şeklindeki söz ve ifadeler nedeniyle davacının kişilik haklarının saldırıya uğradığı iddiası ile manevi tazminat istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 13, 25 ve 26 ncı maddeleri, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 49 ve 58 inci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 uncu maddesi. 3. Değerlendirme Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Anayasa'nın 26 ncı maddesi şöyledir: "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. ... Bu hürriyetlerin kullanılması, ... başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının ... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir...." AİHS'nin 10 uncu maddesi şöyledir: "1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. ... 2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ... başkalarının şöhret ve haklarının korunması ... için gerekli olan bazı ...sınırlamalara ... tabi tutulabilir." TMK'nın "Kişiliğin korunması" kısım başlıklı 24 üncü maddesi şöyledir: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” TBK’nın “Kişilik hakkının zedelenmesi” başlıklı 58 inci maddesi şöyledir: “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” Anılan anayasal ve yasal düzenlemeler ile Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrasının son cümlesine göre ulusal hukukun bir parçası hâline gelmiş bulunan AİHS'nin 10 uncu maddesi uyarınca kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin karşılığı manevi zarar olarak kabul edilerek keder ve acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için kanunlarımız manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. TMK'nın 24 ve TBK'nın 58 inci maddelerinde yer verilen kişilik haklarının korunması da bunlardan biridir. İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir (Anayasa Mahkemesi (AYM); Bekir Coşkun, B. No: 2014/12151, 4.6.2015; ..., B. No: 2013/9343, 4/6/2015). İfade özgürlüğü; aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Von Hannover/Almanya, B. No: 40660/08). İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahiptir (AİHM; Lombarda ve diğerleri Malta, B. No: 7333/06, 24.4.2007). Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12 nci maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur (AYM; Fatih Taş, B. No: 2013/1461, 12.11.2014). Bu itibarla, Anayasa'nın 26 ıncı maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şöhret ve itibarının korunmasıdır. Davalının söylediği sözlerin, ifade özgürlüğünün sınırlarını aştığını tespit ederken mahkemece ortaya konulan gerekçenin, bu özgürlüğü sınırlamak için yeterli ve ilgili olmasının yanında, ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın, demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik, ölçülü, orantılı ve istisnai nitelikte olması gerekir. Buna göre, ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahale, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamakla birlikte orantılı değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale olarak değerlendirilemez. Bu tür davalarda mahkemece yapılması gereken; kamuya mal olmuş kişilerin şöhret ve itibarı ile ifade özgürlüğünün çatışması hâlinde bu iki hak arasında makul bir dengenin kurulmasıdır. Dengeleme yapılırken her bir somut olay bakımından şu hususları göz önüne almak gerekmektedir: Dava konusu açıklamanın kamu yararına ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı, ilgili kişinin tanınırlığı, toplumdaki rolü ve işlevi ile yazıya konu olan faaliyetin niteliği, açıklama veya yayının konusu, kapsamı, şekli ve etkileri, ilgili kişinin daha önceki davranışları, bilgilerin elde edilme koşulları ve gerçekliği ile uygulanan yaptırımın niteliği. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, davalı tarafından Balıkesir Mitingi'nde davacı hakkında sarf edilen söz ve ifadeler bir bütün halinde incelendiğinde ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği, siyasetçiye yönelik eleştirilerin sınırları daha geniş kabul edilse de sert ve ağır eleştiri sınırlarının da aşıldığı, davacının kişilik haklarına saldırı olduğu kabul edilerek manevi tazminata hükmedilmesinin ve olay tarihi, tarafların konumu, zararın ağırlığı, seçim çalışmaları esnasında sarf edilmiş olması dikkate alındığında hükmedilen manevi tazminat miktarının yerinde olduğunun anlaşılmasına göre, temyizen incelenen karar usul ve kanuna uygun olup davacı vekili ve davalı vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekilinin ve davalı vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca taraflar yönünden ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davacı ve davalıya yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 16.05.2024 tarihinde Üye ...'ın karşı oyu ve oy çokluğuyla karar verildi. (Karşı Oy) KARŞI OY Dava konusu uyuşmazlık; davalının, davacı hakkında 28.05.2018 tarihli Balıkesir mitingi sırasında sarfettiği sözlerin ifade özgürlüğü ya da kişilerin şöhret ve itibarına saygı gösterilmesini isteme haklarından hangisinin kapsamında kaldığına ilişkindir. İfade özgürlüğü; haber ve bilgilere, başkalarının fikirlerine serbestçe ulaşabilme, düşünce, tavır ve kanaatlerinden dolayı kınanmama ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilme, anlatabilme, savunabilme, başkalarına aktarabilme ve yayabilme imkânlarına sahip olma anlamlarına gelir. Muhalif olanlar da dâhil olmak üzere düşüncelerin her türlü araçla açıklanması, açıklanan düşünceye paydaş sağlanması, düşünceyi gerçekleştirme ve bu konuda başkalarını ikna çabaları ve bu çabaların hoşgörüyle karşılanması çoğulcu demokratik düzenin gereklerindendir. Dolayısıyla toplumsal ve siyasal çoğulculuğu sağlamak, her türlü düşüncenin barışçıl bir şekilde ve serbestçe ifadesine bağlıdır. Bu itibarla düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü demokrasinin işleyişi için hayati önemdedir (Anayasa Mahkemesi (AYM); Bekir Coşkun, B. No: 2014/12151, 4/6/2015; ..., B. No: 2013/9343, 4/6/2015). İfade özgürlüğü; aynı zamanda demokratik toplumun temelini oluşturan, toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel unsurlardan olup bu özgürlük, sadece toplum tarafından kabul gören, zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil; incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. İfade özgürlüğü; yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Von Hannover/Almanya, B. No: 40660/08). İfade özgürlüğü, temsil ettikleri seçmenlerinin kaygılarına dikkat çektikleri ve onların menfaatlerini savunmak zorunda oldukları için halkın seçilmiş temsilcileri bakımından özel bir öneme sahiptir (AİHM; Lombarda ve diğerleri Malta, B. No: 7333/06, 24/4/2007). Öte yandan; maddi olgular ile değer yargısı arasında da ayrıma gidilmeli, değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı gözetilmelidir (AİHM; Lingens/Avusturya, B. No: 9815/82, 8/7/1986). Zira, taraflara değer yargılarının doğruluğunu ispat külfeti getirilmesi, hakkın kullanımını imkânsız kılacaktır. Bununla birlikte, değer yargısının da makul bir olgusal temele sahip olması gerektiği, orantılı ve ölçülü bir biçimde ifade edilip edilmediği denetlenmelidir (AİHM; Jerusalem/Avusturya, B. No: 26958/95, 27/2/2001). Ancak belirtmek gerekir ki ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Başta siyasi kişiler olmak üzere, en geniş hâlde dahi ifade özgürlüğünün, kişilerin itibarına zarar verecek boyuta ulaşmaması gerekir. Bu gereklilik, temel hak ve hürriyetlerin; kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva ettiğini belirten Anayasa'nın 12. maddesinin ikinci fıkrasından doğan bir zorunluluktur (AYM; Fatih Taş, B. No: 2013/1461, 12/11/2014). Bu itibarla, Anayasa'nın 26. maddesinin ikinci fıkrasına göre ifade özgürlüğünün sınırlandırılma nedenlerinden biri de başkalarının şöhret ve itibarının korunmasıdır. Davalının söylediği sözlerin, ifade özgürlüğünün sınırlarını aştığını tespit ederken mahkemece ortaya konulan gerekçenin, bu özgürlüğü sınırlamak için yeterli ve ilgili olmasının yanında, ifade özgürlüğüne getirilecek sınırlamanın, demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik, ölçülü, orantılı ve istisnai nitelikte olması gerekir. Buna göre, ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahale, zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamıyorsa ya da zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamakla birlikte orantılı değilse, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun bir müdahale olarak değerlendirilemez. Bunu ancak davanın bütününe bakarak anlayabiliriz. Bu tür davalarda mahkemece yapılması gereken; kamuya mal olmuş kişilerin şöhret ve itibarı ile ifade özgürlüğünün çatışması hâlinde bu iki hak arasında makul bir dengenin kurulmasıdır. Dengeleme yapılırken her bir somut olay bakımından; dava konusu açıklamanın kamu yararına ilişkin bir tartışmaya sağladığı katkı, ilgili kişinin tanınırlığı, toplumdaki rolü ve işlevi ile yazıya konu olan faaliyetin niteliği, açıklama veya yayının konusu, kapsamı, şekli ve etkileri, ilgili kişinin daha önceki davranışları, bilgilerin elde edilme koşulları ve gerçekliği ile uygulanan yaptırımın niteliği nazara alınmalıdır(AYM; Kemal Kılıçdaroğlu (3), B.No: 2015/1220, 18/7/2018). Somut davada göz önünde bulundurulması gereken ilk husus, davanın taraflarının toplumsal konumlarıdır. Bir yanda konuşmanın yapıldığı dönemde ana muhalefet partisinin cumhurbaşkanı adayı olan davalı ..., diğer yanda ise hem hükümetin başı hem de iktidar partisinin cumhurbaşkanı adayı ... bulunmaktadır. Eleştirilerin hedefinde olan davacının hem toplumsal konumu hem de siyasetçi olması nedeniyle makul eleştiri sınırları daha geniş kabul edilmelidir. Temsil ettiği seçmenlerinin talep, endişe ve düşüncelerini politik alana aktaran ve onların çıkarlarını savunan seçilmiş kimseler için ifade özgürlüğünün özellikle değerli olduğu açıktır. Bu sebeple ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlama, eğer bir siyasetçinin ve özellikle dönemin ana muhalefet partisi cumhurbaşkanı adayının ifade özgürlüğüne yönelik ise dava konusu istemlerin çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerekmektedir. İkinci husus ise, davalının konuşmalarında dile getirdiği iddiaların kamusal çıkarlarla ilgili olması ve olgusal temelinin bulunmasıdır. Dava konusu edilen konuşma bir bütün olarak değerlendirildiğinde içeriğinin yürütmenin ve iktidar partisinin başı olarak davacının FETÖ terör örgütü ile mücadelesine, darbe girişimi sonrası aldığı tedbirlere ve uyguladığı politikalara yönelik olduğu, davacının siyaset yapma ve yönetim biçiminin eleştirildiği, konuşmanın çerçevesinin baskın şekilde politik alanda kaldığı, güncel konularla dolayısıyla kamusal çıkarlarla ilgili olduğu ve olgusal dayanağının bulunduğu anlaşılmaktadır. Kaldı ki, davalı, hususi olarak davacının özel hayatını hedef almamış, konuşmasını esasen siyasi rakibinin söz ve davranışlarına yöneltmiştir. Öte yandan, Davalının konuşmasında geçen bir kısım sözler kaba, tahrik edici, suçlayıcı ve rahatsız edici olarak kabul edilse bile değer yargılarından oluşan bu ifadelerin polemik çıkartmaya, şiddetli tepkiler yaratmaya ve taraftarlarını konsolide etmeye yönelik siyaset üslubunun bir parçası olduğu kabul edilmelidir. Tüm bu açıklamalar ışığında; dönemin ana muhalefet partisi cumhurbaşkanı adayı olan davalı tarafından yaşanan güncel olaylara ilişkin olarak açıklamalarda ve hükümet başkanı olan davacı’nın söz ve davranışları ile hükümet politikalarına yönelik eleştirilerde bulunulduğu, davaya konu ifadelerin, Yargıtay, AYM ve AİHM’nin istikrar bulmuş içtihatlarına göre; ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kaldığı, somut olay bağlamında davalının ifade özgürlüğüne üstünlük tanınması gerektiği düşüncesinde olduğumdan istemin tümden reddi yerine hükmedilen manevi tazminatın onanması kararına iştirak edemiyorum.

Diğer kararlar (4)

4. Hukuk Dairesi, 2023/12184 E., 2024/7678 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
2.Dairenin 06.07.2017 tarihli ve 2015/11123 Esas, 2017/4624 Karar sayılı kararı ile “… Anayasa’nın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasanın “Temel Haklar ve Hürriyetlerin Niteliği” başlığını taşıyan 12. maddesinde herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17.
4. Hukuk Dairesi         2023/12184 E.  ,  2024/7678 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2023/2 E., 2023/273 K. DAVA TARİHİ : 07.02.2014 HÜKÜM/KARAR : Davanın Reddi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, mahkemece Yargıtay Hukuk Genel Kurulu bozmasına uyularak yapılan yargılama sonunda davanın reddine karar verilmiştir. Mahkeme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikler yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin İnegöl Vergi Dairesinde müdür ve müdür yardımcısı olarak görev yaptıklarını, davalının önceki müdür olduğunu ve emekliye ayrıldıktan sonra mali müşavir olarak çalışmaya başladığını, davalının mükelleflerinin şikâyeti üzerine Bursa Serbest Muhasebeci ve Mali Müşavirler Odası tarafından 18.08.2011 tarihli ve 2011/2549 sayılı kararı ile 6 ay süre ile meslekten men edildiğini, bu karara istinaden Gelirler İdaresi Başkanlığı Uygulama ve Veri Yöntemi Daire Başkanlığı tarafından davalının elektronik beyanname gönderme yetkisi ile şifresinin iptaline karar verildiğini, davalının kendi hatasından müvekkillerini sorumlu tutarak suç duyurusunda bulunduğunu, Bursa Valiliği tarafından yapılan ön inceleme sonucunda düzenlenen rapor uyarınca soruşturma izni verilmediğini, davalının sürekli ve sayısız şikâyetlerde bulunarak müvekkilleri hakkında iftiralarda bulunduğunu ileri sürerek müvekkillerinin her biri için ayrı ayrı 5.000,00 TL olmak üzere toplam 10.000,00 TL manevi tazminatın 19.02.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II.CEVAP Davalı cevap dilekçesinde; davacıların görevlerini kötüye kullandıklarını, 2005 yılında müşterisi olan dava dışı... Ltd. Şti. için yapılan inceleme sonucunda 55.000,00 TL usulsüzlük cezası kesildiğini, İnegöl Vergi Dairesi Müdürlüğüne bu cezadan sorumlu tutulamayacağına dair yazı yazdığını, ancak yazının reddedilerek kesinleştiğini, İnegöl Vergi Dairesince mallarına haciz konulduğunu, Maliye Bakanlığına ve Bursa Vergi Dairesi Başkanlığına şikâyetlerini bildirdiğini, yapılan incelemeler sonucunda verilen özel usulsüzlük cezasının iptaline karar verildiğini, bunun üzerine İnegöl Vergi Dairesince haksız çıkma harcı adı altında 9.467,00 TL ödeme emrinin tarafına gönderildiğini, bu işleme yönelik Bursa İdare Mahkemesine açtığı dava sonucunda işlemin iptal edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. III. MAHKEME KARARI Mahkemenin 12.05.2015 tarihli ve 2014/130 Esas, 2015/233 Karar sayılı kararı ile davalının şikâyet konusu ile ilgili davacılar tarafından yapılan işlemlerin yasal mevzuata uygun olduğu gibi davalı aleyhine gecikme tespit edilemediği, davacıların davalıya karşı kasti bir davranışlarının bulunmadığı, davalının sıradan bir vatandaş olmayıp mesleği gereği vergi dairesinin ve vergi işlemlerinin işleyişiyle ilgili konuları bilebilecek konumda olduğu, davalının yasal şikâyet hakkını hukuka aykırı şekilde kullandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacılardan her biri için ayrı ayrı 3.000,00 TL olmak üzere toplam 6.000,00 TL'nin 19.02.2013 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. IV. BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. Bozma Kararı 1. Mahkeme kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2.Dairenin 06.07.2017 tarihli ve 2015/11123 Esas, 2017/4624 Karar sayılı kararı ile “… Anayasa’nın güvence altına aldığı hak arama özgürlüğünün yanında, yine Anayasanın “Temel Haklar ve Hürriyetlerin Niteliği” başlığını taşıyan 12. maddesinde herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu belirtildikten başka, 17. maddesinde de, herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip bulunduğu da düzenleme altına alınmış bulunmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde, kişilik haklarına yapılan saldırının unsurları belirtilmiş ve hukuka aykırılığı açıklanmıştır, 25. maddesinde, kişilik haklarına karşı yapılan saldırının dava yolu ile korunacağı belirtilmiş, BK’nın 49. maddesinde ise saldırının yaptırımı düzenlenmiştir. Hak arama özgürlüğü ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Hak arama özgürlüğü, diğer özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmayıp kişi salt başkasını zararlandırmak için bu hakkı kullanamaz. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için şikayet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların mevcut olması da zorunlu değildir. Şikayeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bunlara dayanarak başkalarının da aynı olay karşısında davalı gibi davranabileceği hallerde şikayet hakkının kullanılmasının uygun olduğu kabul edilmelidir. Aksi halde şikayetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı, kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır. Dosyasının incelenmesinde; davalı tarafından davacılar hakkında yapılan şikayetlerle ilgili olarak Kaymakamlık tarafından suç unsuruna rastlanmadığından bahisle soruşturma izni verilmemesi üzerine C.Başsavcılığınca da davacılar hakkında işlem yapılmasına yer olmadığına dair kararın verildiği anlaşılmaktadır. Şu durumda, davalının, davacılar hakkında, aleyhine yaptıkları usulsüz işlemler nedeniyle mağdur olduğu düşüncesiyle şikayetçi olduğu, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturma sonunda, izin verilmemesi nedeniyle işlem yapılmasına gerek olmadığına karar verildiği; soruşturmanın esastan incelenmediği nazara alındığında, davalının, şikayetinin hak arama özgürlüğü kapsamında kaldığı kabul edilerek, istemin tümden reddi gerekirken, şikayet hakkını hukuka aykırı şekilde kullandığından bahisle istemin kısmen kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. B. Mahkemece Verilen Direnme Kararı Mahkemenin 15.05.2018 tarihli ve 2018/65 E., 2018/124 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. C.Daire Kararı 1.Mahkeme direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 2.Dairenin 19.11.2018 tarihli ve 2018/4411 Esas, 2018/7096 Karar sayılı ilamıyla, bozma ilamında düzeltilecek bir husus bulunmadığı ve İlk Derece Mahkemesi direnme kararının yerinde olmadığı gerekçesiyle dosyanın temyiz incelemesi yapılmak üzere Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir. D. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı Hukuk Genel Kurulunun 29.09.2022 tarihli ve 2019/4-20 Esas, 2022/1197 Karar sayılı ilamıyla; "... davacıların İnegöl Vergi Dairesinde müdür ve müdür yardımcısı olarak görev yaptıkları, davalının ise önceki müdür olup emekliye ayrıldığı, davalının emekli olduktan sonra malî müşavir olarak çalışmaya başladığı, davalının davacıların usulsüz işlemler yaptıkları iddiasıyla İnegöl Cumhuriyet Başsavcılığına, Bursa Valiliğine ve İnegöl Kaymakamlığına şikâyet dilekçeleri verdiği, davacılar hakkında davalı tarafından yapılan şikâyetlerle ilgili olarak Kaymakamlık tarafından suç unsuruna rastlanmadığından bahisle soruşturma izni verilmemesi üzerine Cumhuriyet Başsavcılığınca da davacılar hakkında işlem yapılmasına yer olmadığına dair kararın verildiği anlaşılmaktadır. Davalının, sırf davacılara zarar vermek kastıyla şikâyet ettiğine ilişkin delil bulunmadığı, aleyhine yapılan usulsüz işlemler nedeniyle mağdur olduğu düşüncesiyle şikâyet dilekçeleri verdiği, şikâyetin hukuken korunması gereken bazı emarelere dayandığı ve yasal sınırlar içinde kalarak yapıldığı, bu nedenlerle davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil etmediği sonucuna varılmıştır. Sonuç itibariyle, şikâyet hakkını yasal sınırları içinde kullanan davalı aleyhine manevi tazminat istemli açılan davanın reddi gerekirken hatalı değerlendirme ile davalının sorumlu olduğunun benimsenmesi yerinde değildir. Hâl böyle olunca; tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.... " gerekçesiyle direnme kararı bozulmuştur. E. Mahkemece Direnme Kararına Uyularak Verilen Karar Mahkemenin tarih ve sayısı yukarıda yazılı kararıyla, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca 29.09.2022 tarihinde davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulmasına karar verildiği gerekçesiyle bozmaya uyularak davanın reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuran Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz sebepleri Davacılar vekili temyiz dilekçesinde; davalının uzun yıllar vergi dairesinde müdürlük yaptığı dikkate alındığında davaya konu hususlarda gerekli bilgi ve donanıma sahip olduğunu, karşı bir husumet beslenmediğini, dolayısıyla kendisine karşı kasıtlı bir tavır içine girilmesinin söz konusu olmadığını, kendisinin incelemeye tabi tutulmasında da bir kasıt söz konusu olmayıp idare, mükellefleri ile ilgili çeşitli bilgi ve belgeler ışığında değerlendirmeler yaparak bu bilgileri Bursa Vergi Dairesi Başkanlığı’nın ilgili birimleri ile paylaştığını ve bu mükellefler hakkında yapılacak işlemlere Bursa Vergi Dairesi Başkanlığı’nın ilgili birimlerinin karar verdiğini, bu kapsamda ödevli ... hakkında yapılan araştırmada da 2011, 2012 ve 2013 takvim yıllarındaki gelir gider oranları değerlendirilmiş ve giderlerinin gelirlerine oranının yüksek olduğu görülerek ihbar ve inceleme taleplerini değerlendirme komisyonuna sevk edildiğini, davalı hakkında inceleme yapılıp yapılmayacağına karar veren birim Bursa Vergi Dairesi Başkanlığı bünyesinde oluşturulan komisyon olup incelemenin de Bursa Küçük ve Orta Ölçekli Mükellefler Grup Başkanlığı tarafından yapıldığınıdavacıların sadece ilgili mevzuat hükümlerini uygulamasına rağmen davalının tamamen iftira niteliğindeki suçlamalarına maruz kaldıklarını, yapılan haksız suç isnadı ve haksız şikayetlerin de savunma sınırlarını aştığını ve davacıların mesleki açıdan zarara uğradığını ileri sürerek, kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; kişilik haklarına saldırı ve haksız şikayet nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 427, 438 ve 439 uncu maddesi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 12,17 ve 36 ncı maddeleri, 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun (mülga) 41 ve 49 uncu maddesi (6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 49 ve 58 inci maddesi), 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddeleri. 3. Değerlendirme Mahkemelerin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un geçici 3 üncü maddesinin ikinci fıkrası atfıyla uygulanmasına devam olunan mülga 1086 sayılı Kanun'un 428 inci maddesi ile 439 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, özellikle verilen kararın bozmaya uygun olmasına, bozma kapsamı dışında kalarak kesinleşen hususların yeniden incelemeye konu yapılamamasına göre, temyizen incelenen karar usul ve kanuna uygun olup davalı vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Davacılar vekilinin yerinde görülmeyen tüm temyiz itirazlarının reddi ile usul ve kanuna uygun olan mahkeme kararının ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davacılara yükletilmesine,Dosyanın kararı veren mahkemeye gönderilmesine,16.09.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2023/3464 E., 2023/7650 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 440 ıncı maddesi, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 12 ve 17 nci maddeleri.
11. Hukuk Dairesi         2023/3464 E.  ,  2023/7650 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi EK KARAR TARİHİ : 15.03.2021 SAYISI : 2016/713 Esas, 2020/736 Karar DAVACILAR : 1.... 2.... 3.... vekilleri Avukat ... FER'Î MÜDAHİL : ... vekili Avukat ... İHBAR OLUNANLAR : 1.Yelken ... Eğitim Tıbbı Malzeme ... Sağlık Hizmetleri İnşaat Turizm San. Tic. A.Ş. vekili ... 2.... vekili ... DAVA TARİHİ : HÜKÜM : Davanın kabulü KARAR DÜZELTME İSTEYEN : Davalı vekili Taraflar arasındaki sigorta poliçesine dayalı tazminat istemli davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Mahkemece davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Dairece Mahkeme kararının onanmasına karar verilmiştir. Davalı vekili tarafından Dairece verilen kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla; kesinlik, süre ve diğer usul eksiklikler yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, karar düzeltme dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili; müvekkili ...'nın hamileliği boyunca Dr. ... tarafından takip edildiğini, davalının doktorun zorunlu mali sorumluluk sigortacısı olduğunu, doktorun genel olarak tıbbi kötü uygulaması sonucu down sendromunun hamilelikte teşhis edilemediğini ve müvekkillerinin çocuğu ... ...'in down sendromlu olarak doğduğunu ileri sürerek, ... ... için 10.000,00 TL maddi, 60.000,00 TL manevi, anne ... için 30.000,00 TL manevi, ... ... için 30.000,00 TL manevi tazminat olmak üzere, toplam 130.000,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren avans faiziyle tahsilini talep etmiş, ıslah dilekçesi ile çocuk yönünden maddi tazminat talebini 280.000,00 TL'ye yükseltmiştir. II. CEVAP Davalı vekili; davanın reddini istemiştir. III. MAHKEME KARARI Mahkemenin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davalı ... şirketinin lehine poliçe düzenlediği dava dışı sigortalı hekim tarafından sağlık hizmetinin verilmesinde tıbbi açıdan gerekli ve uygun teşhis, tedavi noktasında hekimin özenle görevini yapma yükümlüğünü yerine getirdiğinin anlaşılamadığı, daha da önemlisi hekimin çocuğun down sendromlu olarak doğması ihtimalini tespit etmeye yarayacak şekilde gerekli bilgilendirme ve uyarıları tam ve eksiksiz yapmadığı, özellikle anne adayının yaşı, hekim tarafından muayene edildiği tarih karşısında davacı annenin karşılaşabileceği fayda ve riskleri konusunda gerekli bilgilendirmeyi davacı anne açısından yapmadığı, bu suretle hekimin aydınlatma yükümlülüğünü açıklanan hükümlere uygun şekilde yerine getirdiğinin davalı ... tarafından ispatlanamadığı, nitekim hekimin görev yaptığı hastanenin teşhis ve tedaviye ilişkin tuttuğu kayıt ve belgelerin, davalının lehine sigorta yaptığı hekimin aydınlatma yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve gerekli testlerin yapılması yönünde hareket ettiğini göstermekten uzak olduğu, esasen dava dışı hekim ile hastane arasındaki iç ilişkiye dair her türlü eksiklik ve yanlışlığın ise dış ilişki çerçevesinde davacıları hukuken bağlayamayacağı, davacıların maddi ve manevi zarara uğradığı gerekçesiyle, davacı ... ... tarafından, davalı aleyhine açılan maddi ve manevi tazminat davasının kabulüne, ... ... için 279.000,00 TL iş göremezlik tazminatı ile 1.000,00 TL bakıcı ücretinin, ... ... için 60.000,00 TL manevi tazminatın, dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsiline, davacı Anne ... ve davacı ... ... tarafından davalı aleyhine açılan manevi tazminat davasının kabulüne, davacı ... için 30.000,00 TL davacı ... ... için 30.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile adı geçen davacılara ayrı ayrı verilmesine karar verilmiştir. IV. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuran Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Yargıtay Kararı Dairenin 24.11.2022 tarihli ve 2021/2927 E. 2022/8330 K. sayılı kararıyla, sigortalı hekimin hastayı aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirdiğinin ispatlanamamış olmasına göre, davalı vekilinin bütün temyiz itirazlarının reddi ile yerel kararın onanmasına karar verilmiştir. V. KARAR DÜZELTME A. Karar Düzeltme Yoluna Başvuran Dairenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili karar düzeltme isteminde bulunmuştur. B. Karar Düzeltme Sebepleri Davalı vekili; onama kararının gerekçesiz olduğunu, kararda savunmalarını destekler nitelikte karşı oylar bulunduğunu, davacı küçüğün maddi ve manevi tazminat talebinde bulunamayacağını, zira küçüğün down sendromlu doğmasına hekimin sebebiyet vermediğini, hekim tarafından hastanın bilgilendirilmediğine dair dosyada somut bilgi belge bulunmadığını, küçüğün down sendromlu doğması ile nedensellik bağının kurulmadığını, kararın usul ve kanuna aykırı bulunduğunu ileri sürerek; kararın düzeltilmesini ve Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesine dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (1086 sayılı Kanun) 440 ıncı maddesi, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 12 ve 17 nci maddeleri. 3. Değerlendirme 1.Yargıtay kararının düzeltilmesi 1086 sayılı Kanun'un 440 ıncı maddesinde yer ... sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Yargıtay, temyiz incelemesi sonucunda onamış olduğu bir hükmü, karar düzeltme talebi üzerine bozabilir. 2.Dosyadaki yazılara, mahkeme kararında belirtilip Yargıtay ilâmında benimsenen gerektirici sebeplere göre, davalı vekilinin 1086 sayılı Kanun’un 440 ıncı maddesinde sayılan hâllerden hiçbirisini ihtiva etmeye aşağıdaki paragrafın kapsamı dışındaki karar düzeltme itirazları yerinde görülmemiştir. 3.Davacı çocuk ... yönünden; Anayasa'nın ... hak ve hürriyetlerin niteliği başlıklı 12 nci maddesi, "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez ... hak ve hürriyetlere sahiptir...", Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlıklı 17 nci maddesi, "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir..." düzenlemelerini içermektedir. Öte yandan 31.12.2008 tarihli, 5825 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme'nin Giriş bölümünde (h) bendinde, İşbu Sözleşmeye Taraf Olan Devletlerin, "...Bir kişinin engelli olduğu için ayrımcılığa maruz kalmasının her bireyin doğuştan sahip olduğu insanlık onuru ve değerinin de ihlal edilmesi anlamına geldiğini de kabul ederek,..." aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmaya vardıkları belirtilmiş olup Yaşama Hakkı başlıklı 10 uncu maddesinde, Taraf Devletlerin her insanın yaşama hakkına sahip olduğunu yeniden onaylayarak engellilerin bu haktan etkin ve diğer bireylerle eşit koşullar altında yararlanmalarını sağlayacak gerekli tüm tedbirleri alacağı, Kişisel Bütünlüğün Korunması başlıklı 17 nci maddesinde, engelli her kişinin, beden ve ruh bütünlüğüne diğer bireylerle eşit bir şekilde saygı duyulması hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Anılan hükümler hep birlikte değerlendirildiğinde, somut uyuşmazlıkta down sendromlu ... davacı çocuk bakımından açılan davada, “doktor, aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirseydi, belki benim yaşam hakkım elimden alınacaktı, oysa şimdi alınmadı" şeklinde yorumlanabilecek bir sebebe dayalı maddi ve manevi tazminat isteminde hukuki yarar bulunmamakta, istem özünde davacı çocuğun kişilik haklarını ihlal etmektedir. Maddi ya da manevi, neticede parasal bir değere tekabül eden bir menfaat, kişilik haklarını ihlal eder şekilde talep ve dava konusu edilemez. Sosyal devlet ilkesi çerçevesinde engelli bireylere tanınan tüm haklardan davacı çocuk ...'ın da yararlanacağı şüphesizdir. Açıklanan bu hususlar doğrultusunda davacı çocuk hakkında kurulan hükmün bozulması gerektiğinden, mahkemece verilen kararın Dairemizce onanması doğru olmayıp, davalı vekilinin karar düzeltme itirazının kabulü ile Dairemizin yukarıda tarih ve sayısı ile belirtilen onama kararının kaldırılarak, mahkeme kararının açıklanan gerekçe ile davalı yararına bozulmasına karar vermek gerekir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davalı vekilinin diğer karar düzeltme itirazlarının REDDİNE, 2. Karar düzeltme istenilen Dairemiz ilamının ORTADAN KALDIRILMASINA, 3. Mahkeme kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar ve karar düzeltme harçlarının istek halinde ilgiliye iadesine, 25.12.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
11. Hukuk Dairesi, 2022/3489 E., 2023/5811 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi
tam metni aç
1.2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 12 ve 17 nci maddeleri.
11. Hukuk Dairesi         2022/3489 E.  ,  2023/5811 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 12. Hukuk Dairesi Taraflar arasındaki tazminat davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı, duruşma istemli olarak davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, davalı vekilinin temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildi. Duruşma için belirlenen 10.10.2023 günü hazır bulunan davacılar vekili Avukat ... ile davalı vekili Avukat Senanaz Delil dinlenildikten sonra duruşmalı işlerin yoğunluğu ve süre darlığından ötürü işin incelenerek karara bağlanması ileriye bırakıldı. Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü. I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkili ...'ün diğer müvekkili ...'ün çocuğu olduğunu, müvekkili ...'ü hamileliği süresince kadın doğum uzmanı Dr. ...'ın takip ettiğini, davalı ... şirketinin kadın doğum uzmanı Dr. ...'ı tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesini tanzim ederek tarifede belirlenen 800.000,00 TL'lik teminat limiti dahilinde maddi, manevi zarardan doğan sorumluluğu üstlendiğini, müvekkilinin hamileliği boyunca davalının sigortalısı doktor tarafından takip edildiğini, anılan doktorun genel olarak tıbbi kötü uygulaması sonucu down sendromunun hamilelikte teşhis edilemediğini ve küçük ...'ün down sendromlu olarak doğduğunu, vekâlet ilişkisi kapsamında davalının özen borcunun bulunduğunu, çocuğun iş göremezlik oranının %85 olarak tespit edildiğini iddia ederek müvekkili küçük ... için 15.000,00 TL maddi (bakıcı ücreti dahil) ve 20.000,00 TL manevi tazminat, müvekkili anne ... için 10.000,00 TL manevi tazminat olmak üzere toplam 45.000,00 TL tazminatın dava tarihinden itibaren avans faiziyle birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiş, 19.02.2020 tarihli değer artırım dilekçesi ile maddi tazminat talebi yönünden fazlaya dair talep ve dava hakları mahfuz kalmak kaydıyla müvekkili küçük ... için maddi tazminat talebini 770.000,00 TL'ye yükseltmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde;davacının gebelik takibinde sigortalı hekim tarafından takip edildiği döneme ilişkin tüm test ve tetkiklerin eksiksiz yaptırıldığını, davacı ...'nın 12. haftada ense kalınlığının (NT) 2 mm olarak sınırda ölçüldüğünü, ikili kombine tarama testi istendiğini, test sonucu 1/400 (risksiz bölge) olmasına rağmen ense kalınlığı sınıra yakın olduğundan sigortalı hekimin özen göstererek dörtlü tarama testini de istediğini ve bu test sonucunun 1/200 çıktığını, bahsi geçen test sonuçları ve ense kalınlığı ile bulgular birlikte değerlendirilerek down sendromu riskinin yüksek olduğu sonucuna varıldığını ve hastaya bu konuda bilgi verilerek amniyosentez önerildiğini, 16. haftada 4 tarama testi sonuçlarının yorumlanarak önceki test sonuçlarıyla birlikte değerlendirildiğini, hastaya bu testlerin kesinlik değeri olmadığını, fakat tüm testlerle birlikte değerlendirildiğinde down riskinin bulunduğunu, bu nedenle amniyosentez yaptırması gerektiğinin, down teşhisinin en yüksek oranda amniyosentez ile tespit edilebileceğinin, işlemin de riskler içerdiğinin fakat down riskinin yüksek olması nedeniyle bebeğin down sendromlu olması hâlinde gebeliği sonlandırmak istiyorlar ise bu testi yaptırmaları gerektiğinin anlatıldığını, sigortalının o tarihte çalıştığı hastanede amniyosentez yapılamadığını, bu nedenle davalının sigortalısı hekimin, amiyosentez yapılması gereken hastaları üniversite hastanesi veya Zeynep Kamil Hastanesine yönlendirdiğini, hastanın 16. haftada kendisinden amniyosentez istendikten sonra 24. haftaya kadar bir daha sigortalı hekime muayeneye gelmediğini, hekimin hastayı azami şekilde yakın takip ettiğini, gebeliğin erken dönemi olmasına rağmen hastayı down riski gördüğü için sık sık muayeneye çağırdığını, hastanın sigortalı hekimin down riskinin yüksek olduğunu söylemesi üzerine başka bir hastanede başka bir hekim tarafından da muayene edilmiş olabileceğini, "çocuğu aldırma" düşüncesi kesinlikle olmadığı için bu haftalar arasında amniyosentez yaptırmamayı ve muayeneye de gelmemeyi tercih etmiş olabileceğini, hekimin yalnızca hastaya mevcut durumu ifade ederek kesin tanı için gerekli testleri isteyebileceğini, bu testleri yaptırmak yahut yaptırmamak hususunun hastanın tercihi olduğunu, müvekkilinin sigortalısı olan hekimin, görevini gereği gibi ifa ettiğini, down sendromunun teşhisine yönelik tüm test ve muayeneleri yaptığını, ancak davacı annenin amniyosentez yaptırmaması nedeniyle kesin tanı ve gebeliğin tahliyesi gibi işlemlerin söz konusu olmadığını, davacı yanın tazminat taleplerinin dayanaksız ve fahiş olduğunu, mevzuat ve tıbbi standarda uygun olarak gerçekleştirilmiş bulunan teşhis ve tedavi işlemlerinin hukuka aykırı nitelik taşımadığını, olayda illiyet bağı bulunmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davacılar vekilinin, sadece sigortalının "aydınlatma formu" almaması nedeniyle hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmemesi nedenine dayandığı, davacı annenin muayenelerine ilişkin olarak düzenlenen hasta kayıtlarının sağlık hukuku uzmanı bilirkişiler tarafından incelenmesinde, tıbbi kayıtlar arasında hasta tarafından imzalanmış herhangi bir onam formu yer almadığının saptandığı, bu durumda davacı annenin, uygulanan ve diğer tanı, tedavi seçenekleri ve bu seçeneklerin getireceği fayda ve riskler ile hasta sağlığı üzerindeki muhtemel etkileri, komplikasyonları ve reddetme durumda ortaya çıkabilecek muhtemel fayda ve riskleri konusundaki bilgilendirmenin, davalının sigortalısı olan dava dışı uzman doktor veya başka doktorlar tarafından, davacı hastanın sosyal ve kültürel düzeyine uygun olarak anlayabileceği şekilde yapıldığı hususunu hastayı bu şekilde aydınlatma yükümlülüğü bulunan ihbar olunan hekim tarafından bu yükümlülüğün mevzuata ve usule uygun şekilde yerine getirildiğinin geçerli delillerle ispatlanamadığı, bu durumda davalının sigortalısı olan ihbar olunan hekimin aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmediği ve davacı ...'ün down sendromlu olarak doğumunda ağır kusurlu olduğu, davacı ...'ün down sendromlu olarak doğduğu ve maluliyet oranının %78 olduğu, davacının yaşı ve maluliyet oranı göz önüne alındığında bakıcıya ihtiyacı bulunduğunun çok muhtemel olduğu, bu duruma bağlı olarak diğer davacı olan annenin, down sendromlu davacı çocukları ile birlikte bir ömür boyu birlikte zorluklara katlanmak zorunda kalacakları gibi tüm davacıların, manevi yönden sürekliliği bulunan ağır bir travmaya maruz bulundukları, devam eden sürecin manevi yönden ağır ve meşakkatli olduğu, bu durumun davacılar üzerinde ağır manevi üzüntü yarattığının izahtan vareste bulunduğu, bu durumdan davalının sigortalısı ihbar olunan dava dışı kadın doğum uzmanı Dr. ...'ın kusurlu bulunduğu, davalının dava dışı sigortalısının kusuru ile oluşan maddi ve manevi zararların sorumluluğunu sigorta poliçesindeki şartlar dâhilinde teminatla sınırlı olarak yüklendiği ve davalı ... şirketinin sorumluluğunun toplam teminat tutarı olarak belirlenmiş 800.000,00 TL ile sınırlı bulunduğu, davacı ...'ün maddi tazminat tutarının takdiri indirim uygulanmaksızın 1.103.316,16 TL olduğu, buna göre takdiri indirim uygulandığı taktirde de en az 882.652,92 TL olabileceği, işbu dava açısından sonuca etkili olmadığından takdiri indirim yapılıp yapılmamasının önemli olmadığı, davacı ... vekilinin maddi tazminat miktarını 770.000,00 TL'ye yükselttiği gerekçesiyle davacı ...'ün maddi tazminat davasının kabulü ile 770.000,00 TL maddi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek avans faizi ile birlikte davacıya ödenmesine, olay tarihindeki paranın alım gücüne uygun olarak davacılar için hak ve nesafet kuralları çerçevesinde manevi tazminat davasının tam kabulü ile davacı küçük ... için 20.000,00TL, davacı anne ... için 10.000,00 TL manevi tazminatın dava tarihinden işleyecek avans faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya ödenmesine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili istinaf dilekçesinde özetle; sigortalı hekimin çeşitli haftalarda gebelik takibini yaptığını, 12. haftada ense kalınlığı ve akabinde kombine ikili test istendiğini, ikili test risksiz gelmekle birlikte ense kalınlığı sınıra yakın olduğundan hekim tarafından istenen dörtlü testin ise yüksek risk olarak geldiğini, 05.02.2014 tarihli kayıtta 16 hafta gebelik ve trizomi riski 1/414 olarak amniyosentez önerildiğini, 08.02.2014 tarihli istek yazısı uyarınca hastanın down sendromu riski ve burun kemiği kısalığı nedeniyle değerlendirilmek üzere üst merkeze sevk edildiğini, ancak hastanın üst merkeze başvurmadığını ve 2 ay boyunca sigortalı hekime takiplere gelmediğini, sonuç olarak çocuğun down sendromlu olarak doğduğunu, yerel Mahkemece kusur raporuna itirazlarının değerlendirilmediğini, amniyosentez üst merkez hastanelerde yapılabildiğinden sigortalı hekimin davacı hastadan amniyosentez onam formu almasının mümkün olmadığını, down sendromu riskini tespit eden hekimin hastayı üst hastaneye sevk ettiğini, ancak hastanın bu muayeneye gitmediğini, hastanın bu eyleminin kesin teşhisi engellediğini, dolayısıyla kusur yönünden kararın hatalı olduğunu, esas alınan maluliyet ile hekimin hangi eyleminin illiyet bağı içinde olduğunun izah edilmediğini, hekimin hiç bir eyleminin davacıyı down sendromlu hâle getirmediğini, hastalığın hekim eliyle ortaya çıkabilecek bir durum olmadığını, Mahkemece esas alınan maluliyet raporu kendilerine tebliğ edilmediği gibi Mahkemece maluliyet yönünden bir inceleme de yapılmadığını, bu nedenle maluliyet incelemesi yapılmasını talep ettiklerini, ayrıca avans faizine hükmedilmesinin de hatalı olduğunu belirterek kararın kaldırılarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile teşhis ve tedavi hizmetini üstlenen sigortalı doktorun, bebeğin down sendromlu olarak doğmasından dolayı değil, bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirmeyerek vekâlet sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırı davranmasından sorumlu olduğu, bu nedenle hekimin sigortacısı davalı ... şirketinin, poliçe kapsamında meydana geldiği anlaşılan zarardan sorumlu tutulmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, davalı vekilinin istinaf nedenlerinin yerinde görülmediği gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü sebepleri tekrar ederek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesine dayalı maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1.2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 12 ve 17 nci maddeleri. 2.Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun (YHGK) 22.03.2022 tarihli, 2020/11-592 E. ve 2022/356 K. sayılı kararı. 3. Değerlendirme 1.Tarafların iddia, savunma ve dayandıkları belgelere, uyuşmazlığın hukuki nitelendirilmesi ile uygulanması gereken hukuk kurallarına, dava şartlarına, yargılamaya hâkim olan ilkelere, ispat kurallarına ve temyiz olunan kararda belirtilen gerekçelere göre davalı vekilinin aşağıdaki paragrafların kapsamı dışındaki temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 2.Davacı çocuk ... yönünden; Anayasa'nın Temel hak ve hürriyetlerin niteliği başlıklı 12 nci maddesi, "Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir...", Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlıklı 17 nci maddesi, "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir..." düzenlemelerini içermektedir. Öte yandan 31.12.2008 tarihli, 5825 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan Engellilerin Haklarına İlişkin Sözleşme'nin Giriş bölümünde (h) bendinde, İşbu Sözleşmeye Taraf Olan Devletlerin, "...Bir kişinin engelli olduğu için ayrımcılığa maruz kalmasının her bireyin doğuştan sahip olduğu insanlık onuru ve değerinin de ihlal edilmesi anlamına geldiğini de kabul ederek,..." aşağıdaki hükümler üzerinde anlaşmaya vardıkları belirtilmiş olup Yaşama Hakkı başlıklı 10 uncu maddesinde, Taraf Devletlerin her insanın yaşama hakkına sahip olduğunu yeniden onaylayarak engellilerin bu haktan etkin ve diğer bireylerle eşit koşullar altında yararlanmalarını sağlayacak gerekli tüm tedbirleri alacağı, Kişisel Bütünlüğün Korunması başlıklı 17 nci maddesinde, engelli her kişinin, beden ve ruh bütünlüğüne diğer bireylerle eşit bir şekilde saygı duyulması hakkına sahip olduğu düzenlenmiştir. Anılan hükümler hep birlikte değerlendirildiğinde, somut uyuşmazlıkta down sendromlu doğan davacı çocuk bakımından açılan davada, “doktor, aydınlatma yükümlülüğünü yerine getirseydi, belki benim yaşam hakkım elimden alınacaktı, oysa şimdi alınmadı" şeklinde yorumlanabilecek bir sebebe dayalı maddi ve manevi tazminat isteminde hukuki yarar bulunmamakta, istem özünde davacı çocuğun kişilik haklarını ihlal etmektedir. Maddi ya da manevi, neticede parasal bir değere tekabül eden bir menfaat, kişilik haklarını ihlal eder şekilde talep ve dava konusu edilemez. Sosyal devlet ilkesi çerçevesinde engelli bireylere tanınan tüm haklardan davacı çocuk ...'ün de yararlanacağı şüphesizdir. Açıklanan bu hususlar doğrultusunda davacı çocuk hakkında kurulan hükmün bozulması gerekmiştir. 3.Davacı anne ... yönünden; İlk Derece Mahkemesince alınan 21.01.2019 tarihli raporda, davacı ...'ün gebelik takiplerinin Özel Gebze Merkez Hastanesi'nde Op. Dr. ... tarafından yapıldığı, hekimin ikili ve dörtlü testleri zamanında istediği, dörtlü testte yüksek risk saptanması ve ultrasonda down sendromu şüphesi uyandıracak bulgular tespit etmiş olması nedeni ile hastaya amniyosentez önerdiği, bu önerisi üzerine hastanın yaklaşık iki ay süreyle sağlık kuruluşuna gelmediği ve bu nedenle kontrolleri aksattığı, amniyosentez ve detaylı ultrason yaptırdığına dair herhangi bir tıbbi kayıt bulunmadığı, doğumun sorunsuz şekilde gerçekleştiği ve yapılan tetkikler sonucu ...'ün down sendromu tanısı aldığı bildirilmiştir. 21.10.2019 tarihli ek raporda ise, dosyada, davalının sigortalısı hekimin görev yaptığı Özel Gebze Merkez Hastanesi tıbbi kayıtları içinde hastanın 17.01.2014 tarihli 1. trimester prenatal tarama (ikili test, kombine test), 07.02.2014 tarihli 2. trimester prenatal tarama (dörtlü test) raporlarının bulunduğu, hasta protokol kayıt defterinde 05.02.2014 tarihinde hasta ...'e ait kayıtta tanı kısmında "USG 16 haftalık gebelik,... Trizomi riski 1/414 Amniyosentez önerildi dörtlü tarama istendi, hasta bilgilendirildi ifadelerinin yer aldığı, dörtlü test raporu üzerinde hastaya amniyosentez önerildiğine dair hekim imzalı ifadenin mevcut olduğu, 05.02.2014 tarihli Özel Gebze Merkez Hastanesi poliklinik muayene kaydına göre 16 haftalık gebelik ve demir eksikliği anemisi tanısı konulduğu, bu tarihte yapılmış dörtlü testte down sendromu riskinin (yüksek risk) olduğu, Op. Dr. ... tarafından hastaya amniyosentez önerildiği, aynı hekimin 08.02.2014 tarihli istek yazısından anlaşıldığı üzere hastayı artmış down sendromu riski ve burun kısalığı nedeni ile değerlendirmek üzere üst merkeze yönlendirdiğinin anlaşıldığı bildirilmiştir. YHGK'nun 22.03.2022 tarihli, 2020/11-592 E. ve 2022/356 K. sayılı kararında açıklandığı üzere Türk hukukunda aydınlatma yükümlülüğünün yazılı olarak yapılması gerektiğine ilişkin bir düzenleme yer almadığı gözetildiğinde hastanın aydınlatılması sözlü ya da yazılı şekilde gerçekleştirilebilir. Aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirildiği hususu hekim ve zorunlu sorumluluk sigortacısı tarafından her türlü delille ispatlanabilir. Bu kapsamda aydınlatma yükümlülüğünün yerine getirilip getirilmediği hususu somut olay özelinde hastanın eğitimi, yaşı (gebelik esnasında 25 yaşında), kültürel seviyesi ve hekim veya hastane tarafından tutulan kayıtlar serbestçe değerlendirilerek tespit edilmelidir. Bilirkişi raporlarında yapılan ve yukarıya metni alınan değerlendirmeler bir bütün olarak incelendiğinde, davacı ...'e down sendromu konusunda sözlü olarak bilgilendirme yapıldığına ilişkin kayıtların aksinin davacı tarafından ispatlanamadığı gözetilerek bir hüküm kurulması gerekirken yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde hüküm kurulması ve bu hükme yönelen istinaf isteminin Bölge Adliye Mahkemesince esastan reddi doğru görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Davalı vekilinin bozma kapsamı dışındaki temyiz itirazlarının REDDİNE, 2. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 3. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Takdir olunan 17.100,00 TL duruşma vekalet ücretinin davacılardan alınarak davalıya verilmesine, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde davalıya iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 12.10.2023 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi. (M) (M) MUHALEFET ŞERHİ Dava, tıbbi kötü uygulamaya dair zorunlu mali sorumluluk sigortasından kaynaklanan tazminat talebine ilişkindir. İlk Derece Mahkemesi, sigortalı hekimin hastayı aydınlatma görevini yerine getirdiğini ispatlayamadığı gerekçesiyle davayı kabul etmiş, Bölge Adliye Mahkemesince davalı vekilinin istinaf istemi esastan red edilmiştir. Sayın çoğunlukla aramızdaki ihtilaf, sigortalı hekimin tıbbi uygulamasıyla Down sendromlu doğan çocuk vakıası arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığı hususunda kaynaklanmaktadır. Gerek benzer uyuşmazlıklarla ilgili Dairemize gelen işler, gerekse dosyadaki bilirkişi raporları ve özel mütalaalar üzerinden edinilen bilgiler nazara alındığında; bu tür doğumların genetik (kromozom fazlalığından) kaynaklanan bir tür anomali olup tedavisinin mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Kahir ekseriyeti ileri yaş gebeliklerden kaynaklanan bu vakıaların en erken gebeliğin 11. haftasında; ileri aşamalı üçlü-dörtlü testlerle tespit edilebildiği ve rahim tahliyesi (kürtaj) dışında bir seçenek bırakmadığı tıbbi bir gerçeklik olarak karşımızda durmaktadır. Tıbbi prosedürler, böylesine bir rahatsızlığın teşhisi halinde rahim tahliyesine cevaz vermekle birlikte hamileliğin geldiği aşamaya nazaran bunun etik olup olmadığı hususundaki tartışmaların halen güncelliğini koruduğu gözlemlenmektedir. Bu durumda gebelik sürecine nezaret eden hekimin erken teşhis halinde durumdan haberdar edeceği annenin önünde çocuğu aldırmak dışında bir seçeneğinin bulunmadığı tartışmasızdır. Somut vakıada çocuk sağ olarak dünyaya gelmiştir. Davacı anne, kendisine asaleten, çocuğa ise velayeten iş bu tazminat davasını açmıştır. Down sendromlu hamileliğin anne sağlığını tehdit ettiğine dair tıbbi bir veri bulunmamaktadır. Ancak doğum sonrası gerek anne, gerekse çocuk ve aile efradı yönünden sıkıntılı bir sürecin başlayacağı muhakkaktır. Ne var ki, sigorta poliçesi yalnızca hekimin kötü tıbbi uygulamaları sonucunda oluşan zararları teminat altına almaktadır, doğum sonrası kamplikasyonları değil. Somut vakıada açıkça dile getirilmemekle birlikte zımnen, “zamanında haberdar edilseydik anne karnındayken hayatına son verecektik” tezinden başka dayanak bulunmadığı anlaşılmaktadır. Ebeveynin “ömür boyu engelli bir çocukla hayatını idame ettirme zorunda kalma” açısından dava açmasında psikolojik haklı nedenler olabilir, lakin çocuğun “erken teşhis edilseydim rahimde doğranıp, dünyaya gelmeyecektim” şeklinde yorumlanacak ve Türk hukukuna göre tam ehliyetli kişilere bile tanınmamış olan “ötenazi” hakkından söz etmek mümkün görülmemektedir. Özetle, Down sendromun tıbbi uygulama hatasından değil, genetik anomaliden kaynaklandığı, erken teşhis halinde bile tedavisinin mümkün bulunmadığı, hekimin aydınlatma görevini zamanında yapması halinde bile çocuğun anne karnında iken öldürülmesi dışında bir seçenek bırakmaması nedeniyle hekimin eylemi (ihmali) ile poliçenin teminat altına aldığı zarar arasında illiyet bağı bulunmadığından, mevcut delillere nazaran davanın her iki davacı açısından bu nedenle reddi gerektiği düşüncesiyle, aksi yönde tezahür eden sayın çoğunluk kararına davacı anne ... açısından iştirak etmiyorum. KARŞI OY Dava tıbbi kötü uygulamaya ilişkin zorunlu mali sorumluluk sigorta poliçesinden kaynaklanan alacak istemine ilişkindir. Davacılar vekili, müvekkilinin hamileliğini takip eden doktorun kötü uygulaması sonucu down sendromu riskinin hamilelikte teşhis edilemediğini ve bu nedenle diğer müvekkili Almina'nın down sendromlu olarak doğduğunu bundan dolayı müvekkillerinin maddi ve manevi zarara uğradığını iddia ederek maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Davanın kabulüne dair ilk derece mahkemesi kararına karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. Davalı vekili bu kez istinaf mahkemesi kararı hakkında temyiz kanun yoluna müracaat etmiştir. Uyuşmazlığın doğru bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi için davacıların netice-i talebine mesned vakıaların (dava sebebinin) neler olduğunu ortaya koymak gerekmektedir. Davacılar hamileliğin anne için hayati tehlike arz etmesine rağmen doktorun bu durumu teşhis etmediği yönünde bir iddiada bulunmamaktadır. Yine davacılar anne rahmine sağlıklı düşen ve sağlıklı gelişen ceninin doktorun yanlış teşhis ve tedavisi ile down sendromlu hale geldiğini de iddia etmemektedir. Aynı şekilde anne karnında tedavisi mümkün iken doktorun gerekli tedaviyi uygulamaması sonucu down sendromlu olarak doğumun gerçekleştiği savında da değillerdir. Zaten bilim, down sendromu hastalığının anne karnında tedavisi imkanını henüz bulamamıştır. Bütün bu hallerin varlığında pek tabiidir ki davacıların dava açmakta hukuki mefaati olacaktır. Lâkin davacılar bu durumların hiçbirine dava sebebi olarak dayanmamaktadır. Davacılar küçük Almina'nın anne rahmine down sendromlu olarak düştüğünü, bu şekilde gelişme evrelerini tamamladığını ancak bu durumdan doktorun kendilerini haberdar etmediğini haberdar etseydi hamileliği sonlandıracaklarını (cenini öldüreceklerini) doktorun ihmali ile bu imkandan yoksun kaldıklarını, çocuğun down sendromlu olarak doğduğunu, bundan dolayı bakıcı ücreti dahil maddi ve manevi zarara uğradıklarını iddia etmektedirler. Acaba davacıların bu iddiasında korunmaya değer hukuki bir mefaatleri var mıdır? Bu soruyu cevaplayabilmek için öncelikle yaşam hakkının niteliğini, uyuşmazlıkta zarar olarak değerlendirilen hususu ve doktorun fiili ile zarar olarak tasvir edilen durum arasında illiyet bağının bulunup bulunmadığı mevzularının açıklığa kavuşturulmasına ihtiyaç vardır. Yaşam hakkı ilk insandan bu yana var olan, insanın sırf insan olduğu için sahip olduğu vazgeçilmez, devredilmez mutlak bir haktır. Diğer bütün insan hakları yaşam hakkının varlığına bağlıdır. Yaşam hakkı başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi olmak üzere insan haklarıyla ilgili bütün uluslarüstü belgelerde koruma altına alınmıştır. Aynı şekilde 1982 tarih ve 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da yaşam hakkını teminat altına almıştır. Nitekim Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrasında herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğu vurgulanmış, temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması başlıklı 15. maddesinin ikinci fıkrasında ise savaş hukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler haricinde kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamayacağı açıkça hüküm altına alınmıştır. Yine Temel Hak ve Hürriyetlerin sınırlanması başlıklı 13. maddesine temel hak ve hürriyetlerin, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceğini, bu sınırlamanın Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hususu düzenlenmiştir. Bunun gibi Türk Medeni Kanunu'nun 8. maddesi her insanın hak ehliyetinin var olduğunu, bütün insanların, hukuk düzeninin sınırları içinde, haklara ve borçlara ehil olmada eşit olduklarını, 28. maddesinin ikinci fıkrası, çocuğun hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde edeceğini, 23. maddesi ise, kimsenin hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemeyeceğini, kimsenin özgürlüklerinden vazgeçemeyeceğini vaya onları hukuka ya da ahlaka aykırı olarak sınırlayamayacağını hüküm altına almıştır. Benzer şekilde Türk Borçlar Kanunu'nun 26. maddesi tarafların bir sözleşmenin içeriğini kanunda öngörülen sınırlar içinde özgürce belirleyebileceğini 27. maddesi ise kanunun emredici hükümlerine, ahlaka, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı olan sözleşmelerin kesin olarak hükümsüz olacağını vazetmiştir. Keza Türk Ceza Kanunu'nun 99. maddesi rızası olmaksızın bir kadının çocuğunu düşürten kişinin cezalandırılacağını, tıbbî zorunluluk bulunmadığı halde, rızaya dayalı olsa bile, gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu düşürten kişinin ve kadının cezalandırılacağını, 100. maddesi ise, gebelik süresi on haftadan fazla olan kadının çocuğunu isteyerek düşürmesi halinde cezalandırılacağını kaydetmiştir. Dosyada mevcut Sigortalı Doktor ... ile yapılan 10.08.2014 başlangıç tarihli Tıbbî Kötü Uygulamaya İlişkin Zorunlu Mali Sorumluluk Sigorta Sözleşmesinin özel şartlar başlıklı maddesinde maddi-manevi tazminat taleplerine ve bu taleple bağlantılı yargılama giderleri ile hükmolunacak faize karşı, poliçede belirlenen limitler dahilinde teminat sağlar hükmü havidir. Bu hükmün doğal sonucu olarak tazminata hükmedebilmek için ortada tazminat hukuku bağlamında bir ZARAR bulunması gerekir. Yukarıda ayrıntılı bir şekilde değinilen mevzuat hükümlerinden de anlaşılacağı üzere yaşam hakkı vazgeçilmez, devredilmez mutlak bir haktır. Çocuk bu hakkı sağ doğmak koşuluyla ana rahmine düştüğü anda elde eder. Hak sahibinin bu haktan vazgeçmesi mümkün olmadığı gibi onun adına hareket eden kanuni temsilcisi (anne) de bu haktan vazgeçemez. Ana rahmine down sendromlu olarak düşmüş ve bu şekilde gelişmiş olmak da haktan vazgeçmenin haklı sebebini oluşturmaz. Nitekim Türk Ceza Kanun'u başkasının yaşam hakkına son verme sonucunu doğuracak şekilde çocuk düşürtme ve düşürme fiillerini suç saymıştır. Suç tanımı yapılırken çocuğun engelli olması çocuk düşürtmek için fiilin hukuka aykırılığını gideren haklı bir neden olarak gösterilmemiştir. Down sendromlu olma durumu TCK 99/2 maddesinde bahsedilen tıbbî zorunluluk kapsamına da girmez. Kaldı ki doğrudan çocuk düşürmeyi düzenleyen TCK'nın 100. maddesi tıbbî zorunluluktan dahi bahsetmemiştir. Yine TMK 28. maddesi engelli, engelsiz ayrımı yapmadan yaşam hakkının sağ doğmak koşuluyla çocuğun ana rahmine düşmesiyle başlayacağını, 23. maddesi de aynı şekilde engelli engelsiz ayrımı yapmadan kimsenin hak ve fiil ehliyeti ile özgürlüklerinden vazgeçemeyeceğinden bahsetmiştir. Down sendromlu (engelli) olmak yaşam hakkından vazgeçmeyi haklı kılmaz. 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun'un 5. maddesine istinaden çıkarılan Rahim Tahliyesi ve Sterilizasyon Hizmetlerinin Yürütülmesi ve Denetlenmesine İlişkin Tüzük down sendromunu rahim tahliye sebepleri arasında saymış olması söz konusu rahim tahliyesini hukuka uygun hale getimez. Öncelikle bu düzenleme tüzük yapmaya yetki veren yukarıda numarası yazılı Kanun'un amacına, konusuna ve sebebine uygun değildir. Öte yandan yaşam hakkının sonlandırılması sonucunu doğuracak böyle bir eylemin ikincil bir mevzuatla düzenlenmesi, Anayasa'nın, temel hakların özüne dokunulmadan ancak Kanun ile sınırlanabileceğine ilişkin ilkelerine de açık aykırılık oluşturur. Dolayısıyla uyuşmazlığa anılan tüzük hükmünün uygulanması da mümkün değildir. Önümüzdeki uyuşmazlıkta çocuk zaten down sendromlu olarak ana rahmine düşmüştür. Doktorun yanlış tedavisi sonucu down sendromlu hale geldiğine ilişkin dosyada herhangi bir delil olmadığı gibi davacıların da bu yönde bir iddiası yoktur. Keza down sendromlu olmasına rağmen çocuk daha doğmadan anne karnında tedavisi mümkün iken bunun ihmal edildiğine dair de davacıların bir iddiası bulunmamaktadır ki günümüz tıbbî de henüz böyle bir tedavi yöntemini keşfetmemiştir. Bunun gibi çocuğun down sendromlu olarak anne karnında bulunmasının annenin hayatı için tehlike arz ettiğine dair de dosyada herhangi bir veri yoktur, davacıların da böyle bir iddiası bulunmamaktadır. Davacılar, çocuğun down sendromlu olduğunu, doktorun zamanında kendilerine bildirmesi durumunda hamileliği sonlandıracaklarını, ancak doktorun bu durumu bildirmemesi nedeniyle bu imkandan mahrum kaldıklarını ve böylece maddi manevi zarara uğradıklarını iddia etmişlerdir. Çocuğun down sendromlu olup olmadığı yaptırılacak ikili test ile tespit edilebilecektir. Günümüzün teknik imkânlarına göre ise ikili testi yaptırmak ancak cenin anne karnında en erken on bir haftalık iken mümkündür. Başka bir anlatımla on bir haftadan önce ceninin down sendromlu olup olmadığını bugünün teknik imkanlarıyla tespiti mümkün değildir. Mevzuata göre 10 haftadan sonra tıbbi zorunluluk olmadıkça çocuk aldırmak suçtur. Bu durumda davacıların doktor bildirseydi hamileliğe son verecektik savı da hukuken dinlenilebilir değildir. Yukarıda da değinildiği gibi hastanın hayatını tehlikeye düşürmediği müddetçe engelli olmak (down sendromu) hamileliği sonlandırmak için bir tıbbi zorunluluk değildir. Doktor durumu bildirseydi hastanın çocuğu aldırmaktan başka (örneğin anne karnında tedavi) bir seçeneği de olmadığına göre çocuğun öldürülmesi sonucunu doğuracak böyle bir bildirimde bulunulmamasına da hukuk düzeni kıymet atfetmez. Aksi durumun kabulü bugün dünyada yaşayan bütün engelli insanlara öldürülmeye müstahak ancak hasbel kader annesinin, tercihini yaşamasından yana kullandığı için şans eseri yaşayan canlılar olarak bakmayı gerektirir ki böyle bir durumu insan onuruyla bağdaştırmak mümkün olmadığı gibi anılan duruma evrensel hukukun cevaz vermesinden bahsetmek de abesle iştigal olur. Hele hele küçük Almina adına dava açmak ortaya ilginç bir o kadar da trajikomik bir durum çıkarmaktadır. Zira küçük Deniz'in "Ey doktor, benim down sendromlu olduğumu anneme bildirseydin annem beni daha doğmadan öldürecekti. Bildirmediğin için annem beni öldürme imkanından yoksun kaldı ve ben engelli doğdum. Bu durumdan hem annem hem de ben maddi-manevi zarara uğradık, buna sen sebep oldun, o halde bunu tazmin et" şeklinde bir beyanda bulunması da mümkün değildir. Kaldı ki hamilelikte yapılan testlerin her zaman yüzde yüz doğru sonucu vermediği, testlerde down sendromlu olduğu yorumlanan çocukların sağlıklı bir şekilde dünyaya geldikleri tıp litaratüründe sıklıkla karşılaşılan bir durumdur. Hukuki olarak hamileliğe son verebilme süresi olan 10 hafta dolduktan sonra (11 hafta) testler down sendromu sonucunu ortaya koysa da, test verilerine rağmen çocuğun sağlıklı doğma ihtimali de bilimsel olarak halen devam ettiğinden annenin çocuğu doğurmaktan başka bir seçeneğinin kalmadığı açıktır. Dolayısıyla davacıların "hukuka aykırı şekilde yaşam hakkının ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak ve yaşamın devamı zarara yol açtı, maluliyet durumu bildirilseydi, yaşama son verilecekti, böylece zarar da görmeyecektik" iddiasıyla dava açmalarında hukuken korunmaya değer menfaatleri bulunmadığından davanın davacı anne yönünden de dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilmesi hatalı olmuştur. Yukarıda açıklanan nedenlerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının davacı anne yönünden de "davanın hukuki yarar yokluğundan usulden reddine karar verilmesi gerekirken" gerekçesiyle bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan işin esasını tetkik eden çoğunluk kanaatine iştirak etmiyorum.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/40 E., 2022/380 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varTicaret Mahkemesi
tam metni aç
Bu konuda en temel sınırlama Anayasanın 12. maddesinde yer almaktadır.
Hukuk Genel Kurulu         2020/40 E.  ,  2022/380 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ticaret Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili İstanbul 3. Tüketici Mahkemesine sunmuş olduğu dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı ile bireysel emeklilik sigortası yaptırdığı sırada kendisine önerilen ve sağlık hâlinde güvence diye sunulan ve “BES+ KRİTİK Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası”nı da yaptırdığını, her yıl otomatik olarak yenilenen poliçe karşılığı aidat ödemelerini düzenli olarak yerine getirdiğini, poliçe ve ödeme ilişkisinin hâlen devam ettiğini, müvekkilinin 05.10.2011 tarihinde kalp krizi geçirdiğini, tedavisini kendi imkânlarıyla sağladığını, poliçe bedelinin ödenmesi amacıyla davalı şirkete 02.11.2011 tarihinde yapılan başvurudan cevap alınamadığını, haricen yapılan görüşmelerde müvekkilinin geçirmiş olduğu kalp krizi sonucu kalp yetmezliği oranının yeterli olmadığından bahisle ödeme yapılmayacağının öğrenildiğini ileri sürerek poliçe bedeli 30.907TL'nin başvuru tarihinden itibaren işleyecek ticari faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; sigortalının kalp krizi geçirmiş olmasının tek başına tazminatın ödenmesi için yeterli olmadığını, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun da kardiyolojik tetkiklerle tespit edilmiş olması gerektiği hâlde bugüne kadar böyle bir tetkikin müvekkiline ulaştırılmadığını, Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartları’nın 1/b bendi uyarınca mevcut hastalığın poliçe teminatı dışında kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. İstanbul 3. Tüketici Mahkemesinin 21.05.2013 tarihli ve 2012/1064 E., 2013/545 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesinin görev yönünden reddine, karar kesinleştiğine ve talep hâlinde dosyanın görevli İstanbul Nöbetçi Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesine karar verilmiş, davacı vekilinin süresinde talebi ile dosya görevli mahkemeye gönderilmiştir. 7. Dosya kendisine gönderilen İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesinin 25.09.2014 tarihli ve 2013/319 E., 2014/218 K. sayılı kararı ile; dava dilekçesi ile hükme esas alınan bilirkişi raporu dikkate alınarak davalı sigorta şirketine Sigorta Sözleşmesinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik hükümleri kapsamında davacıya sigorta özel şartlarını tebliğ ettiğini ve özel şartlar konusunda davacıyı açıkça bilgilendirdiğini kanıtlaması için süre verildiği, davalının 04.07.2014 tarihli beyan dilekçesinde "sözleşme ve özel şartların yer aldığı eklerin sigortalılara adi posta yolu ile gönderilmiş olması sebebiyle ve 2008 yılında tanzim edilmiş özel ve genel şartların bulunduğu ilk poliçe için teslimat bilgisine ulaşılmasının mümkün olamadığını" belirtildiği, Sigortacılık Kanunu ile buna dayalı olarak çıkarılan 28.10.2007 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Sigorta Sözleşmesinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmeliğin ilgili maddeleri uyarınca sözleşmede bildirilen özel şartların poliçe ekinde sigortalıya teslim edildiğinin kanıtlanamadığı, davacının 05.10.2011 tarihinden sonra çekilmiş ve hastanın enjeksiyon fraksiyonu (EF) değerini gösteren veri aranmasının sonuca etkili olmadığı, poliçe teminatı olan 30.907TL poliçe limitinin ödenmesinden davalı sigorta şirketinin sorumlu olduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 30.907TL’nin 02.11.2011 tarihinden itibaren işleyecek ticari reeskont faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 9. Yargıtay (Kapatılan) 17. Hukuk Dairesinin 20.11.2017 tarihli ve 2015/2503 E., 2017/10732 K. sayılı kararı ile; “…1-Dava, hayat sigorta poliçesi nedeniyle tazminat istemine ilişkindir. Davacı taraf, davalı ile aralarında imzalı bulunan ve her yıl otomatik olarak yenilenen poliçelerle uzun yıllardır süren sigortalılık ilişkisi bulunduğunu, tehlikeli hastalıklara ilişkin teminatı da içeren hayat sigorta poliçesiyle davalı sigortacı nezdinde sigortalı olduğunu, poliçe teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalık rizikosu gerçekleşmesine rağmen davalının sigorta özel şartlarını gerekçe göstererek ödeme yapmaktan imtina ettiğini, sigorta teminatına ilişkin özel şartlar konusunda davalı sigortacı tarafından yapılmış bilgilendirme olmadığını ileri sürerek tazminat isteminde bulunmuştur. Mahkeme de, poliçeyle teminat altına alınan tehlikeli hastalıklara ilişkin düzenlemeleri içeren özel şartlar ile sigorta teminatının kapsamı konusunda, davalı sigortacının davacıyı bilgilendirmediği gerekçesiyle ve poliçeyle verilen teminatın meblağ sigortası mahiyetinde olduğu kabulüyle, davacı talebini hüküm altına almıştır. Poliçenin tanzim edildiği ve davaya konu rizikonun gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunan 6762 sayılı TTK'nun 1263. vd. maddelerinde düzenlenen sigorta akitleri yönünden, tarafların hak ve borçlarına ilişkin tüm düzenlemelerde iyiniyet ilkesinin temel alındığı; sigorta akdinin kuruluşundan sona ermesine kadar tarafların sahip olduğu hak ve sorumluluklar için iyiniyet ilkesi çerçevesinde hareket edilmesini zorunlu kılan belirlemeler yapıldığı görülmektedir. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu ile bu kanuna bağlı olarak çıkartılan, 28.10.2007 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan "Sigorta Sözleşmesinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik" hükümleri ile de bilgilendirme sırasında dikkate alınacak hususlar düzenlenmiştir. Taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin, 4-5 yıldır devam ettiği ve her yıl yenilenen poliçeler ile sürdüğü dosya kapsamından anlaşılmakta olup sigorta ilişkisi uzun sürelidir. Davalı tarafından dosyaya sunulan, davacı sigortalının imzasının da bulunduğu 07.05.2008 tarihli "Hayat Sigortaları Bilgilendirme Formu (Bes+ Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası)" başlıklı belgede; belgenin 2007 tarihli Bilgilendirme Yönetmeliği'ne istinaden hazırlandığı belirtildikten sonra, B.1. maddesinde sigorta teminatının kapsamı genel olarak belirtilmiş; B.2. maddesinde, teminat kapsamına dahil olan tehlikeli hastalıklar 9 bent halinde tek tek sayılmış; İstisnalar başlıklı C. maddesinde ise, "teminat dışında kalan durumlar için Hayat Sigortaları Genel Şartlarına ve Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartlarına bakınız" düzenlemesine yer verilmiştir. Davacı sigortalının, davaya konu ettiği rizikonun gerçekleştiği 05.10.2011 ile anılan belgeyi imzaladığı tarih arasında 3,5 yıl gibi azımsanmayacak uzunlukta bir süre bulunmaktadır. İfade olunan tüm bu nedenlerle; taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği; davacının 2008 yılında imzaladığı bilgilendirme formu ile, sigorta teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalıklara ilişkin özel şartlar konusunda bilgi sahibi olmasının sağlandığı; somut olayın özellikleri ile sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği gözetildiğinde, özel şartlara ilişkin basılı belgenin davacıya verilmemiş olmasının, bilgilendirmenin yapılmadığının kabulüne tek başına yeterli olmadığı, sigorta ilişkilerinde iyiniyet prensibinin cari olduğu ve tarafların hakları ile sorumluluklarının sınırını tayinde bu ilkeye göre değerlendirme yapılması gerektiği; uzun süredir devam eden ve davacı sigortalının imzalı bilgilendirme formuna rağmen, özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği yönündeki iddiasının Medeni Kanun hükümlerine göre hakkın kötüye kullanımı vasfında olduğu dikkate alınarak, taraflar arasındaki poliçe ile poliçeye ilişkin özel şartlar dahilinde, davaya konu edilen zararın sigorta teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda gerekli araştırmalar yapıldıktan sonra değerlendirme yapılıp, oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken; yanılgılı değerlendirme ve hatalı gerekçeyle, yazılı olduğu biçimde hüküm tesisi doğru görülmemiştir. 2-Bozma ilamının kapsam ve şekline göre, davalı vekilinin sair temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik gerek görülmemiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. İstanbul 13. Asliye Ticaret Mahkemesinin 11.12.2018 tarihli ve 2018/359 E., 2018/1139 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçe genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından sigortalının özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği yönündeki iddiasının hakkın kötüye kullanılması olarak kabul edilip edilemeyeceği ve buradan varılacak sonuca göre davaya konu edilen zararın poliçe teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda mahkemece yapılan inceleme ile araştırmanın yeterli olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konu ile ilgili kavramların ve yasal mevzuatın irdelenmesi gerekmektedir. 14. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu’nda (SK) “Sigorta Sözleşmeleri” başlığı altında sigorta sözleşmelerinin kapsamı ve kurulması hakkındaki hükümlere yer verilmiş, ancak sigorta sözleşmesi tanımlanmamıştır. Poliçenin tanzim edildiği ve davaya konu rizikonun gerçekleştiği tarih itibariyle yürürlükte bulunup somut olaya uygulanması gereken 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nda (TTK) 1263. (6102 sayılı TTK’nın 1401.) maddesinde sigorta sözleşmesi; “Sigorta bir akittir ki bununla sigortacı bir prim karşılığında diğer bir kimsenin para ile ölçülebilir bir menfaatini halele uğratan bir tehlikenin (bir rizikonun) meydana gelmesi halinde tazminat vermeyi yahut bir veya birkaç kimsenin hayat müddetleri sebebiyle veya hayatlarında meydana gelen belli bir takım hadiseler dolayısiyle bir para ödemeyi veya sair edalarda bulunmayı üzerine alır.” şeklinde tanımlanmıştır. 15. Sigorta sözleşmeleri her iki tarafa hak ve yükümlülükler yükleyen, karşılıklılık güven ve iyi niyet esasına dayalı olarak kurulan sözleşmelerdir. 16. Kanunda sigorta sözleşmesinin yapılması hiçbir şekle tabi tutulmamıştır. Sigorta sözleşmesi, sözleşme yapmaya ehil kişilerin karşılıklı ve birbirine uygun irade açıklamalarıyla kurulur. Sözleşmenin yazılı bir belgeye bağlanması ise ancak ispat hukuku açısından önem taşır. Sözleşmenin varlığı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 200. [mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemesi Kanunu’nun (HUMK) 288.) maddesinde düzenlenen şekilde ispatlanmalıdır. 6762 sayılı TTK’nın 1265, 1267 ve 1291. maddeleri gereğince sigortacı kendileri tarafından imzalanmış bulunan poliçenin bir örneğini belirli bir süre içinde sigortalının ikâmetgahına götürülerek ona vermek, dilerse bir suretini sigortalıya imzalattırarak almakla yükümlü tutulmuştur. 17. Eldeki davada, davacı tarafça, davalı ile aralarında imzalanan ve her yıl otomatik olarak yenilenen poliçelerle uzun yıllardır süren sigortalılık ilişkisi bulunduğu ve hâlen devam ettiği, tehlikeli hastalıklara ilişkin teminatı da içeren hayat sigorta poliçesiyle davalı sigortacı nezdinde sigortalı olduğu, poliçe teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalık rizikosu gerçekleşmesine rağmen davalının sigorta özel şartlarını gerekçe göstererek ödeme yapmaktan imtina ettiği, sigorta teminatına ilişkin özel şartlar konusunda davalı sigortacı tarafından yapılmış bilgilendirme olmadığı ileri sürülmüş; davalı tarafça taraflar arasında düzenlenen poliçede yer alan özel şart gereği davacının talebinin teminat kapsamı dışında kaldığı savunulmuştur. 18. Sigortacılık Kanunu’nun 11. maddesine göre; sigorta sözleşmelerinin ana muhtevası, Bakanlıkça onaylanan ve sigorta şirketlerince aynı şekilde uygulanacak olan genel şartlara uygun olarak düzenlenir. Ancak, sigorta sözleşmelerinde işin özelliğine uygun olarak özel şartlar kararlaştırılabilir. Ancak kararlaştırılan bu hususlar, sigorta sözleşmesi üzerinde ve özel şartlar başlığı altında herhangi bir yanılgıya neden olmayacak şekilde açık olarak belirtilir. 19. Yine SK’nın 11/3 maddesinde "sigorta şirketleri ve sigorta acenteleri tarafından gerek sözleşmenin kurulması, gerekse sözleşmenin devamı sırasında sigorta ettiren, lehtar ve sigortalıya yapılacak bilgilendirmeye ilişkin hususların yönetmelikte düzenleneceği" belirtilmiş ve bu maddeye dayanılarak ilgili Bakanlıkça 28.10.2007 günlü Resmî Gazete’de yayımlanan mülga “Sigorta Sözleşmelerinde Bilgilendirmeye İlişkin Yönetmelik” çıkarılmıştır. 20. Bu Yönetmelik’te yer alan bilgilendirme yükümlülüğüne ilişkin genel ilkeler ve bilgilenmenin içeriği ile ilgili hükümlerden; 5. maddede "Sigortacının bilgilendirme yükümlülüğünün sigortacı tarafından sigorta ettirene ve sigorta sözleşmesine taraf olmak isteyen kişilere karşı sözlü ve yazılı şekilde yerine getirileceği, bilgilendirmenin yazılı yapılmasının esas olduğu, sigortacının asgari bilgilendirmenin yapıldığını ispatla yükümlü bulunduğu, bilgilendirme yükümlülüğünün sigorta sözleşmesinin kurulmasından önce başlacağı ve sözleşmenin geçerli olduğu süre içinde de devam edeceği, sigortacının dürüstlük ilkeleri çerçevesinde davranmak, sigorta ettireni yanıltıcı her türlü hal ve davranıştan kaçınmak zorunda bulunduğu", 7. maddede; "bilgilendirme yükümlülüğünün gereği gibi yerine getirilmemiş, bilgilendirme formu gereği gibi teslim edilmemiş veya bilgiler gerçeğe aykırı düzenlenmiş ise bu hallerden her hangi birinin sigorta ettirenin kararına etkili olmuş ise sigorta ettirenin sigorta sözleşmesini feshedebileceği ve uğradığı zararının tazminini de talep edebileceği", 8. maddede; "bilgilendirme formu içeriğinden akdedilecek sözleşmeye ilişkin genel uyarılar, sözleşme ile verilen teminatlar, sözleşmeye eklenebilecek özel hükümler...vs. bulunacağı", 9. madde de ise; "bilgilendirme formunun en az iki nüsha düzenlenerek sigortacı tarafından kaşelenip imzalandıktan sonra bir nüshasının sözleşmeye taraf olmak isteyen kişiye imza karşılığı verileceği, imzanın sigorta ettirenin sigorta sözleşmesi ve işleyişi hakkında bilgi sahibi olduğu hususunda aksi ispat edilebilir karine teşkil edeceği" düzenlenmiştir. 21. Yukarıdaki bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalı tarafından dosyaya sunulan ve davacı sigortalının imzasını da içeren 07.05.2008 tarihli "Hayat Sigortaları Bilgilendirme Formu (Bes+ Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası)" başlıklı belgede; belgenin 2007 tarihli Bilgilendirme Yönetmeliği'ne istinaden hazırlandığı belirtildikten sonra, B.1. maddesinde sigorta teminatının kapsamı genel olarak belirtilmiş; B.2. maddesinde, teminat kapsamına dahil olan tehlikeli hastalıklar 9 bent hâlinde tek tek sayılmış; İstisnalar başlıklı C. maddesinde ise, "Teminat dışında kalan durumlar için Hayat Sigortaları Genel Şartlarına ve Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartlarına bakınız" düzenlemesine yer verilmiştir. Taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin uzun süreli olduğu ve dava tarihinde de hâlen devam ettiği yani sigortalılık ilişkisinin her yıl yenilenen poliçeler ile sürdüğü noktasında taraflar arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davacı tarafın, davaya konu ettiği rizikonun gerçekleştiği 05.10.2011 tarihi ile bilgilendirme formunun imzalandığı tarih arasında da üç buçuk yıl gibi azımsanmayacak kadar uzun bir süre bulunmaktadır. Bu durumda uzun süredir devam eden sigortalılık ilişkisi ve davacı sigortalının imzalı bilgilendirme formuna rağmen, özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği ileri sürülerek tazminat talep etmenin 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 2. maddesi anlamında korunacak bir istek olmadığı kuşkusuz olduğundan mahkemece gerekçeye "sözleşme ve özel şartların yer aldığı eklerin sigortalılara adi posta yolu ile gönderilmiş olması sebebiyle ve 2008 yılında tanzim edilmiş özel ve genel şartların bulunduğu ilk poliçe için teslimat bilgisine ulaşılmasının mümkün olamadığı”na ilişkin beyan dilekçesinin esas alınması da bu yönden hatalıdır. 22. Hâl böyle olunca, mahkemece taraflar arasındaki sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği, davacının 2008 yılında imzaladığı bilgilendirme formu ile sigorta teminatı kapsamındaki tehlikeli hastalıklara ilişkin özel şartlar konusunda bilgi sahibi olmasının sağlandığı; somut olayın özellikleri ile sigortalılık ilişkisinin uzun süredir devam ettiği gözetildiğinde, özel şartlara ilişkin basılı belgenin davacıya verilmemiş olmasının, bilgilendirmenin yapılmadığının kabulüne tek başına yeterli olmadığı, davacı tarafın özel şartlar konusunda bilgilendirilmediği yönündeki iddiasının TMK hükümlerine göre hakkın kötüye kullanımı vasfında olduğu dikkate alınarak, taraflar arasındaki poliçe ile poliçeye ilişkin özel şartlar dahilinde, davaya konu edilen zararın sigorta teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda gerekli inceleme ve değerlendirme yapılarak sonucuna göre bir karar verilmelidir. 23. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; uzun süreli olan sözleşme ilişkisi çerçevesinde bilgilendirme yükümlülüğüne uyulmadığı iddiasının hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğu, ancak somut olayın özelliğine ve dava dilekçesindeki talebe göre poliçede yer alan bu şartların delil sözleşmesi niteliğinde kabul edilip HMK’nın 193. maddesi ile birlikte değerlendirilerek poliçede teminat altına alınan kalp krizi riskinin meydana geldiği vakıasının ispatlanıp ispatlanmadığı hususu üzerinde durularak sonucuna göre karar verilmesi gerektiğinden hükmün bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 24. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 25. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440/III-1 maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 24.03.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi. KARŞI OY Taraflar arasında kalp krizi riskini de kapsayan Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Sözleşmesi bulunmaktadır. Davacı tarafından kalp krizi geçirmiş olmasına dayalı olarak tazminat talep edilmiş, davalı ise sigortalının kalp krizi geçirmiş olmasının tek başına tazminatın ödenmesi için yeterli olmadığını, sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun da kardiyolojik tetkiklerle tespit edilmiş olması gerektiği hâlde bugüne kadar böyle bir tetkikin müvekkiline ulaştırılmadığını, Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası Özel Şartları’nın 1/b bendi uyarınca mevcut hastalığın poliçe teminatı dışında kaldığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Kritik Tehlikeli Hastalık Teminatlı Hayat Sigortası poliçe özel şartlarında tehlikeli hastalık teminatı kapsamına dahil olan hastalıklar ve tanımlarına 1. maddede yer verilmiştir. Maddede sayılanlar arasında b bendinde Kalp Krizi (Myokard Enfarktüsü) de bulunmaktadır. Kalp krizi maddede kalp kasının yetersiz kanlanan bölümündeki hücrelerin hayati yetisini kaybetmesi olarak tanımlanmıştır. Poliçede yer verilen bu tanım yanında kalp krizine ilişkin teşhisin hangi kriterlerlele desteklenmesi gerektiği sayılmıştır. Belirtilen beş kriter, klinik bulgular, kalp krizi olduğunu teyit eden yeni elektrokardiografik (EKK) değişiklikler, kardiyak enzim CK-MB yüksekliği, troponin yüksekliği ve hastalık meydana geldikten 3 ay ya da daha sonra sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun tetkiklerle tespit edilmesi olduğu açıkça yazılmıştır. Ayrıca stabil ve anstabil angina pectorisin kapsam dışı olduğu belirtilmiştir. 5684 sayılı Sigortacılık Kanunu 11/4. maddede; sigorta sözleşmelerinde kapsam dahiline alınmış olan riskler haricinde, kapsam dışı bırakılmış risklerin açıkça belirtilmesi gerektiği, belirtilmemiş olan risklerin teminat kapsamında sayılacağı düzenlenmiştir. Poliçede kalp kriziyle ilgili olarak stabil ve anstabil angina pectorisin kapsam dışı olduğu belirtilmiş olmakla kapsam dışı bırakılan bu hâller dışında tüm kalp krizi hâllerinin sigorta teminatı kapsamında olduğunun kabulü gerekir. Kalp krizi geçirme hâlinde ileride olası yeni kalp krizleri geçirilmesin, kalp krizine bağlı ölüm riskiyle karşılaşılmasın diye bunun nedenleri üzerinde durulması ve tespit edilen nedenlere bağlı olarak tedavinin gerçekleştirilmesi ve hastanın iyileştirilmesi kalp krizi sonrası tedavinin olağan süreci olup sigortacının da bu sürecin gerçekleşmesine saygı göstermesi gerekir. Zira yaşama hakkı temel bir insan hakkıdır. Kalp krizi geçirildiği hâlde somut olayda, yapılan tedavi ve stent takılması sonucu iyileşme sağlanmış ve poliçede aranan hastalık meydana geldikten 3 ay ya da daha sonra sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun tetkiklerle tespit edilmesi şartının gerçekleşme ihtimali ortadan kalkmış ise bu şartın aranması hastanın yaşama hakkına bağlı olarak tedavi edilme ve iyileşmeyi istemesini engelleyen bir şart olarak sözleşmede yer almış olacağından bu şartın yaşama hakkıyla bağdaşıp bağdaşmadığı üzerinde durulmalıdır. Hukukumuzda sözleşme özgürlüğü geçerli ise de bunun da bazı sınırlamaları vardır. Bu konuda en temel sınırlama Anayasanın 12. maddesinde yer almaktadır. Bu hükme göre; herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder. Bu hükmün 4721 sayılı TMK’daki yansıması kural, 23. madde hükmüdür. Bu düzenlemede; kimsenin, hak ve fiil ehliyetlerinden kısmen de olsa vazgeçemeyeceği (23/1) ayrıca özgürlüklerinden vazgeçemeyeceği veya onları hukuka ya da ahlâka aykırı olarak sınırlayamayacağı (23/2) hükmü yer almaktadır. Kişiliğin korunması başlıklı bu düzenleme ile hak ve özgürlüklerden tümüyle vazgeçme ya da aşırı sınırlama konusunda kişi başkalarına karşı korunduğu gibi bizzat kendisine karşı da korunmuştur. Kalp krizi hastalığı teminat altına alınmış iken hastalığı doğuracak risklerin üç ay sonra dahi mevcut olması anlamına gelecek bir şartının aranması kişiye tedavi olmayı reddetme ve iyileşmemiş olma yükümlülüğü getiriyorsa bu yaşama hakkına aykırı olacağından bunun bir teminat şartı olarak getirilmesi Anayasanın 12. maddesi TMK 23. maddesi karşısında geçerli bir sözleşme hükmü olarak kabul edilmesi ve geçerli sayılması mümkün değildir. Belirtilen bu şart teminatı sınırlayan bir şart olarak getirilmiş ise zaten anılan bu hükümler karşısında geçerli bir sözleşme hükmü sayılamayacağından bu şarta dayanılarak tazminat ödemekten kaçınılması mümkün değildir. Ancak poliçedeki bu şart teminat şartı olmayıp ispat şartı olduğundan ispat hukuku anlamında da bu şartın geçerli olup olmadığı üzerinde de durulmalıdır. Davalı taraf maddede sayılan beş şarttan sadece sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonunun %45'den az olduğunun tetkiklerle tespit edilmesi şartının yerine getirilmediğini bu nedenle mevcut hastalığın poliçe teminatı dışında olduğunu ileri sürerek davaya karşı çıkmakta ise de bu düzenlemede sayılan kriterler ile bazı kalp krizi hâlleri kapsam dışı bırakılmış değildir. Bu kriterler teşhisin desteklenmesi için getirilmiş olup bu hâliyle belirtilen şartların teminat kapsamını belirleyen hüküm niteliği taşımadığı, kalp krizinin varlığının ispatı için getirilmiş şartlar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. İspat için getirilen şartların teminat kapsamını belirleyen şart olarak değerlendirilmesi mümkün olmadığından somut uyuşmazlıkta kalp krizi geçirilip geçirilmediğinin ispatı gerekmektedir. Dosyada alınan bilirkişi kurulu raporunda somut olayda acil olarak hızlıca koroner angiografi yapıldığı ve ilgili hastanenin raporunda belirtilen damar tıkanıklarının ortaya konulduğu bunun %100 doğruluk derecesine ulaşılmış bir sonuç olduğu ve altın standart niteliğini taşıdığı bu aşamadan sonra hastanın kalp krizi geçirdiğine dair en ufak bir şüphe olmadığı ve ekstra bir tetkike veya görüntüleme yöntemine ihtiyaç bulunmadığı, %45’in altında ejeksiyon fraksiyonu (EF) kalp kasılma gücünü gösteren değere ihtiyaç olmadığı zira hastanın kalp kasları zarar görmesin diye erken dönemde stent yerleştirme işlemi uygulandığı, bu işlemi yapmanın esas ve en önemli amacının kalp kasları kansız kalarak ölmesin ve hastanın kalp kasılma gücü düşmesin istendiği için acil olarak koroner damarlara stent yerleştirildiği hasta bu tedaviden en iyi şekilde fayda gördüğü için EF değerinin düşmediği açıklanmıştır. Tarafların aralarındaki hukukî ilişkide bazı hususların ispatını bazı koşullara bağlamaları hâlinde bu hükümler delil sözleşmesi niteliğindedir. Delil sözleşmesi 6100 sayılı HMK 193. maddede düzenlenmiştir. Bu düzenlemede, tarafların yazılı olarak veya mahkeme önünde tutanağa geçirilecek imzalı beyanlarıyla kanunda belirli delillerle ispatı öngörülen vakıaların başka delil veya delillerle ispatını kararlaştırabilecekleri gibi; belirli delillerle ispatı öngörülmeyen vakıaların da sadece belirli delil veya delillerle ispatını kabul edebilecekleri (HMK 193/1), taraflardan birinin ispat hakkının kullanımını imkânsız kılan veya fevkalâde güçleştiren delil sözleşmelerinin geçersiz olduğu (HMK 193/2) hükümleri bulunmaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere stent takılması ile hasta iyileşmiş ve poliçedeki kalp kasılmasıyla ilgili beşinci şartın gerçekleşmesi ihtimali tedavi sonrası ortadan kalkmış ise ispatın bu şarta bağlanması kalp krizi geçirildiğine ilişkin ispat hakkını imkânsız kılacak veya fevkalade güçleştireceğinden bu delil sözleşmesi hükmünün 6100 sayılı HMK 193/2. maddedeki düzenleme karşısında dahi geçersiz olduğunun kabulü gerekir. Ancak mahkeme kararı ve Özel Daire bozma kararında bu yönden somut olayı irdeleyerek bir değerlendirme yapılmamış alınan bilirkişi kurulu raporu bu kapsamda değerlendirilmemiştir. Bozma kararında da belirtildiği üzere süregelen sözleşme ilişkisi çerçevesinde bilgilendirme yükümlülüğüne uyulmadığı iddiası hakkın kötüye kullanılması niteliğinde olduğundan bu yönden bir eksiklik bulunmadığı kabul edilmelidir. Ne var ki poliçede yer alan bu şartların delil sözleşmesi niteliğinde kabul edilip HMK 193. madde hükmü ile birlikte değerlendirilerek poliçede teminat altına alınan kalp krizi riskinin meydana geldiği vakıasının ispatlanıp ispatlanmadığı üzerinde durularak karar verilmesi gerekirken mahkemece bilgilendirme yükümlülüğüne uyulmadığı için belirtilen şartlar geçersiz sayılarak sonuca gidilmesi doğru olmamıştır. Özel Daire bozma kararında poliçedeki şartların delil sözleşmesi niteliğinde olup olmadığı üzerinde durulmaksızın özel şartlar dahilinde davaya konu zararın sigorta teminatı kapsamında olup olmadığı konusunda araştırmalar yapıldıktan sonra bir değerlendirme yapılması gerektiği belirtilmiş ise de bu özel şartların teminat kapsamını belirleyen şartlar olmayıp ispat şartları olduğu ve delil sözleşmesi (HMK 193. madde) hükümlerine göre değerlendirme yapılması gerektiği üzerinde durulmak suretiyle bu yönden özel daire kararından farklı bir biçimde bozma kararı verilmesi gerekmektedir. Açıkladığım nedenlerle değişik bozma yapılması gerektiği görüşünde olduğumdan tümüyle Özel Daire kararı gibi bozma yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Bir üniversite kampüsünde düzenlenen protesto sırasında güvenlik güçleri tarafından müdahale edilen Murat, temel haklarının mutlak olduğunu ve devletin bu hakları kısıtlama yetkisinin bulunmadığını iddia etmektedir. 1982 Anayasası’nda düzenlenen temel hak ve hürriyetlerin niteliği ve kapsamı çerçevesinde aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Murat’ın iddiasının aksine temel hak ve hürriyetler mutlak olup hiçbir durumda durdurulamaz.
B) Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da içerir.
C) Murat’ın sahip olduğu temel haklar sadece Türk vatandaşlarına özgü olup yabancılar için anayasal güvence bulunmaz.
D) Temel haklar devredilebilir nitelikte olup Murat bu haklarından feragat ettiğini beyan ederse devletin koruma yükümlülüğü sona erer.
E) Anayasa’da yer alan haklar sadece devlet organlarını bağlar; özel kişiler arasındaki ilişkilerde Murat’ın bu hakları ileri sürmesi mümkün değildir.

Bu maddeyle ilgili 6 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol