1982 Anayasası 129. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 129 – Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.
Memurlar ve diğer kamu görevlileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları mensuplarına savunma hakkı tanınmadıkça disiplin cezası verilemez.
(Değişik üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/13 md.) Disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz.
Silahlı Kuvvetler mensupları ile hakimler ve savcılar hakkındaki hükümler saklıdır.
Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.
Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır.
E. Yükseköğretim kurumları ve üst kuruluşları
1. Yükseköğretim kurumları
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
161 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1322 E., 2020/11 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
zarar görmesi hâlinde kamu hizmeti yerine getirildiği sırada zarar meydana geldiğinden kamu hizmetinin kusurunun oluşacağı, olayda aynı yerde kamu görevi yapan tarafların kusurunun kişisel kusur olduğundan bahsedilmesinin mümkün olmadığı, Anayasa'nın 129/5, 657 sayılı Kanun'un 13. maddesine göre memurlar ve diğer kamu görevlileri yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, kusurlu eylemleri
Hukuk Genel Kurulu 2017/1322 E. , 2020/11 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 18.01.2013 tarihli dava dilekçesinde; müdür yardımcısı olarak görev yapan müvekkiliyle birlikte aynı okulda yine müdür yardımcısı olan davalının, 30.07.2012 tarihinde, başkalarının da olduğu bir ortamda, müvekkiline yönelik “yalancı, iftiracı, terbiyesiz, senin ağzını burnunu ayaklarını kırdıracağım” diyerek tehdit ve hakarette bulunduğunu; müvekkilinin şikâyetçi olması üzerine davalının 2012 yılı Nisan ayında gerçekleştiğini iddia ettiği cinsel taciz ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla müvekkili hakkında şikâyette bulunduğunu; davalının müvekkiline yönelik hakaret ve tehditleri yönünden yapılan yargılama sonunda davalının suçu sabit görülerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiğini; iftirası yönünden ise savcılık tarafından verilen takipsizlik kararının kesinleştiğini; müvekkilinin yaşanan bu olaylar nedeniyle çektiği manevi üzüntü ve sıkıntılar sonucu sağlık sorunları yaşadığını ileri sürerek 10.000,00TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı cevabı:
5. Davalı vekili 13.02.2013 tarihli cevap dilekçesinde; müvekkili ile davacının aynı okulda müdür yardımcısı sıfatıyla çalıştıklarını, davacının ilgisine karşılık vermeyince göreve başladığı tarihten itibaren sürekli müvekkilini taciz ettiğini, nitekim bunun için şikâyette de bulunulduğunu, savcılık tarafından verilen takipsizlik kararının itiraz hakkının kullanılmaması nedeniyle kesinleştiğini, yine öğrencilerin yanında kendisine hakaret ettiği için davacı hakkında ceza davası açıldığını, davacının haksız tutum ve davranışları sonucu yaşanan olumsuzluklar nedeniyle Milli Eğitim İl Müdürlüğünce başka bir okulda görevlendirilmesine karar verildiğini, davacının bu durumlardan bahsetmediğini, müvekkili hakkında görülen ceza davasının, davacının müvekkilini kötülemeye başlaması ve okul müdürü ile arasını açmaya çalışması üzerine verdiği tepki sonucu açıldığını, davanın haksız, kötüniyetli ve hukuki dayanaktan yoksun olduğunu belirterek, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.12.2013 tarihli ve 2013/31 E, 2013/525 K. sayılı kararı ile; tarafların okul müdür yardımcısı sıfatıyla çalıştıkları, davacının iddia ettiği olayın okul müdürünün huzurunda görevli oldukları sürede ve okul içinde, okul müdürünün odasında meydana geldiği, davalının davacıya yönelik hakaret ve tehdidi nedeniyle davacının manevi tazminat isteminde bulunduğu anlaşılmış olmakla, davacı ve davalı kamu görevlisi olduklarından bu görevlerinin ifası sırasında meydana gelen olay nedeni ile davanın kurum aleyhine açılması gerektiği gerekçesiyle davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Yerel Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 09.06.2014 tarihli ve 2014/6211 E., 2014/9500 K. sayılı kararı ile;
“Dava, haksız eylem nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın husumet yokluğu nedeniyle reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz olunmuştur.
Davacı, birlikte görev yaptıkları okulda davalının kendisine yönelik tehdit ve hakarette bulunduğunu, kendisini savcılığa şikâyet ettiğinde ise, garezle eski tarihli bir olayı bahane edip hakkında cinsel taciz isnadı ile asılsız şikâyette bulunduğunu ileri sürerek manevi tazminat isteminde bulunmuştur.
Mahkemece, tarafların kamu görevlisi oldukları, dava konusu edilen eylemlerin kamu görevinin ifası sırasında gerçekleştiği, bu nedenle davalıya husumet yöneltilemeyeceği gerekçesiyle yazılı şekilde karar verilmiştir.
Kural olarak kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken verdikleri zararlar hizmet kusuruna ilişkindir. Hizmet kusuruna dayanan tazminat istemlerinin de, idari yargı yerinde ve idareye karşı yöneltilmesi gerekir (2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa) m. 129/5, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu m. 13). Ancak, kamu hizmeti kavramı ile hiçbir şekilde bağdaştırılamayacak, görev gereklerinden ve sınırlarından ilk bakışta ayrılabilen ve nesnel kurallarla belirlenmiş kamusal çerçevenin dışına çıkan eylem ve işlemler; hizmet sırasında yapılmış olsalar bile, artık kamu hizmeti olarak nitelendirilemezler. Buna bağlı olarak da, yukarıda vurgulanan anayasal ve yasal hükümler kapsamında değerlendirilemezler.
Somut olayda, hakaret, tehdit ve haksız şikâyete dayalı olarak tazminat istendiği ve bu eylemlerin davalının yerine getirdiği memuriyet görevinin içeriği kapsamında değerlendirilemeyeceği göz önüne alındığında; davalının görevden açıkça ayrılabilen kişisel kusuru ileri sürülmüş ve dava konusu edilmiştir. Mahkemece, davalıya husumet yöneltilebileceğinin kabul edilmesi ve uyuşmazlığın esasının çözümlenmesi gerekir. Karar, açıklanan nedenlerle yerinde bulunmamış ve bozmayı gerektirmiştir.” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. İzmir 13. Asliye Hukuk Mahkemesinin 17/11/2014 tarihli ve 2014/390 E., 2014/432 K. sayılı kararı ile; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, diğer kişilerin zarar görmesi hâlinde kamu hizmeti yerine getirildiği sırada zarar meydana geldiğinden kamu hizmetinin kusurunun oluşacağı, olayda aynı yerde kamu görevi yapan tarafların kusurunun kişisel kusur olduğundan bahsedilmesinin mümkün olmadığı, Anayasa'nın 129/5, 657 sayılı Kanun'un 13. maddesine göre memurlar ve diğer kamu görevlileri yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, kusurlu eylemleriyle oluşan zararlar nedeniyle, bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açılacağı, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 21.10.2012 tarihli ve 2012/2948 E., 2012/7392 K.; 03.03.2012 tarihli ve 2011/5850 E., 2012/7810 K.; 24.06.2013 tarihli ve 2013/9324 E., 2013/12126 K. sayılı kararlarında açıkça belirtildiği üzere, somut olay memuriyet görevini yapanların görevini yaparken diğerine karşı tehdit ve hakaret fiilleri işlendiği iddiasına ilişkin olup, işlendiği iddia edilen fillerin görev mahallinde ve görev mesaisi içerisinde yapılmış olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davanın davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak sonuca göre; davalıya husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. Uyuşmazlığın çözümü için, konuya ilişkin yasal düzenleme ve ilkelerin ortaya konulmasında yarar vardır.
13. Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarda yer almaktadır.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının:
“Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40/3. maddesi “…Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.” hükmünü içermektedir.
İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen “Yargı yolu” başlıklı 125. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”, son fıkrası da “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” şeklindedir.
Kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarını düzenleyen 129. maddesinin birinci fıkrasına göre “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Aynı maddenin beşinci fıkrasındaki düzenleme uyarınca; “Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.”
14. Görülmektedir ki, Anayasa'nın 40/3, 125/son ve 129/5. maddeleri ile uygulamanın çerçevesi net olarak çizilmiş; “memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, rücu edilmek şartı ile idare aleyhine açılabileceği” açıkça ifade edilmiştir.
15. Anayasa’nın bu hükümleri ile amaçlanan, memur ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu davrandıklarından bahisle haklı ya da haksız olarak yargı mercileri önüne çıkarılmasını önlemek, kamu hizmetinin sekteye uğratılmadan yürütülmesini sağlamak ve aynı zamanda zarara uğrayan kişi yönünden de memur veya diğer kamu görevlisine oranla ödeme gücü daha yüksek olan Devlet gibi bir sorumluyu muhatap kılarak kamu düzenini korumaktır.
16. Bu Anayasal hükümlerle aynı doğrultuda düzenleme 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 13. maddesinde de yer almaktadır. 657 sayılı Kanun’un “Kişilerin Uğradıkları Zararlar” başlıklı 13. maddesinin 06.06.1990 tarih 3657 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile değişik birinci fıkrasında; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kâğıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi hâlinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.” hükmü öngörülmüştür.
17. Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümünde Anayasa’nın 129/5. maddesinde yer alan “yetkilerini kullanırken işledikleri kusur” ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin belirlenmesi önem taşımaktadır ki, bu noktada “kusur” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.
18. Kusurun kanunlarımızda tanımı yapılmamıştır. Uygulama ve öğretide kabul görmüş tanıma göre kusur, hukuk düzenince kınanabilen davranıştır. Kınamanın nedeni, başka türlü davranma olanağı varken ve zorunlu iken, bu şekilde davranılmayarak, bu tarzdan sapılmış olmasıdır. Kısacası; kusur, genel tanımıyla hukuk düzeni tarafından bir davranış tarzının kınanması olup; bu kınama, o davranışın belirli koşullar altında bireylerden beklenen ortalama hareket tarzından sapmış olmasından kaynaklanır.
19. Yine öğreti ve uygulamadaki hâkim görüşe göre, sorumluluk hukuku açısından kusurun, kast ve ihmal (taksir) olmak üzere ikiye ayrılacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda kast, hukuka aykırı sonucun bilerek ve isteyerek meydana getirilmesi; ihmal ise, hukuka aykırı sonucu istememekle birlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması ve gereken özenin gösterilmemesidir.
20. İdare hukuku ilkeleri çerçevesinde olaya bakıldığında ise, bir kamu görevlisinin görev sırasında, hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun, kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı ve bu nedenle açılacak davaların ancak idare aleyhine açılabileceği bilinen ilkelerindendir (Danıştay 10. Dairesinin 20.04.1989 tarihli ve 1988/1042 E., 1989/857 K. sayılı kararı).
21. Yeri gelmişken “yetkilerini kullanırken” ve “bu görevleri yerine getiren personel” kavramlarıyla amaçlananın ne olduğu üzerinde de durulmalıdır.
22. Devletin sorumluluğunun diğer bir şartı da zararın, memur ve diğer bir kamu görevlisi tarafından “görevini yerine getirirken” ve “görevle ilgili yetkilerini kullanırken” gerçekleştirilmiş olmasıdır.
23. Şu hâlde “görevin ifası” “yetkinin kullanılması” ile gerçekleşen zarar arasında işlevsel (görevsel) bir bağ bulunmalı; zarar, kamu görevi (kamu yetkisi) yerine getirilirken, bu görev ve yetki nedeni ile doğmalıdır.
24. Memur ve diğer resmî görevliler kamu görevlisi sıfat ve kapasiteleri dışında özel bir kişi olarak, özel hukuk hükümlerine göre özel işlerini yaparken üçüncü kişilere verdikleri zarardan doğrudan doğruya kendileri sorumludur (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümleri, 10. Bası, İstanbul 2010, s. 590 vd.).
25. Ne var ki, personelin kişisel eylem ve davranışlarının idari eylem ve işlem sayılmadığını da burada hemen belirtmek gerekir. Gerçekten de Anayasa’nın 125/son fıkrası uyarınca idare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür ve konusu suç olan emri yerine getiren kimsenin sorumluluktan kurtulamayacağı (m. 137) düzenlenmiştir.
26. Görüldüğü üzere Anayasa’da kamu personelinin kanuna aykırı eylem ve işlemlerinden şahsen sorumlu tutulacağı ilkesinin de ayrıca kabul edildiği çok açıktır.
27. Memur veya kamu görevlisinin tamamen kendi iradesi ile kasten ya da kanunlardaki açık hükümler dışına çıkarak ve bunlara aykırı olarak suç sayılan eylemiyle verdiği zararlarda eylem ile kamu görevinin yürütülmesi arasında objektif bir illiyet bağının varlığından söz edilemez. Bu gibi hâllerin 657 sayılı Kanun'un 13. maddesinin hukuksal alanı dışında tutulduğunda şüphe olmamalıdır.
28. Zira, görevden kolayca ayrılabilen ve görev dışında kalan kusurlu eylem ile kamu görevi arasındaki bağ kesilerek salt memurun ya da kamu görevlisinin kişisel kusuru ile karşı karşıya kalınmaktadır. İşte bu noktada görev kusuru ile kişisel kusurun ayrımında kişisel kusurun alanı ve unsurlarının açık bir biçimde saptanması önem taşımaktadır.
29. Bilindiği gibi, görev kusuru daha çok kamu görevlisinin görevinden ayrılamayan kişisel kusuru olarak kendini gösterir. Bu kişisel kusur, görev içinde ve dolayısıyla idarenin ajanına yüklediği ödev yetki ve araçlarla işlenmektedir. Kişisel kusurda ise; kamu görevlisinin eyleminde açıkça ve kolayca görevinden ayrılabilen tasarruf ve hatalar görülür. Bir başka deyişle, kişisel kusurda idare nam ve hesabına hareket eden bir kamu görevlisinin idareye atıf ve izafe olunacak yerde, doğrudan doğruya kendi şahsına isnat olunan ve kişisel sorumluluğunu intaç eden hukuka aykırı eylem ve işlemleri belirgindir ve burada kamu görevlisi zarar doğurucu eylemini kamusal görevin yerine getirilmesi saiki ile ancak salt kişisel kusuru ile işlemiştir. Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda personelin kişisel eylem ve davranışları idari eylem ve işlem sayılmamış, kişisel kusura dayanan davaların inceleme yerinin adli yargı olduğu, hasmının da kişinin kendisi olduğu kabul edilmiştir (Tekinay, S.S./Akman, S./Burcuoğlu, H./Altop, A.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, s. 505; Ozansoy, C.: Tarihsel ve Kuramsal Açıdan İdarenin Kusurdan Doğan Sorumluluğu, Doktora Tezi, 1989, s. 330) .
30. Diğer yandan, Uyuşmazlık Mahkemesinin 05.03.1966 tarihli ve 1965/64 E., 1966/1 K. sayılı kararı ve aynı görüşün devamı niteliğinde 1982 Anayasası döneminde verdiği 17.03.1986 tarihli ve 1985/20E., 1986/27 K. sayılı kararında “dikkatsizlik tedbirsizlik ve meslekte acemilik nedenleriyle verilen zararlarda ancak şahsi kusurun söz konusu olacağı”, “idarenin ajanı durumundaki kişilerin şahsi kusurları yönünden kendilerine açılan tazminat davalarının adli yargı yerinde görülmesi gerektiği” ilkesi benimsenmiştir (Ozansoy; s. 247 vd.; Hukuk Genel Kurulunun 26/09/2001 tarihli ve 2001/4-595 E., 2001/643 K. sayılı kararı) .
31. Sonuç olarak, Anayasa’nın 129/5 ve 657 sayılı Kanun’un 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir. İdare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesi, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Kamu görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu güvenceden yararlanma olanağı bulunmamaktadır.
32. Nitekim, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 26.09.2001 tarihli ve 2001/4-595 E. 2001/643 K.; 29.03.2006 tarihli ve 2006/4-86 E. 2006/111 K.; 17.10.2007 tarihli ve 2007/4-640 E. 2007/725 K.; 30.10.2013 tarihli ve 2013/4-44 E., 2013/1512 K.; 30.04.2014 tarihli ve 2013/4-1537 E., 2014/573 K.; 21.05.2014 tarihli ve 2013/4-1601 E., 2014/681 K.; 23.10.2018 tarihli ve 2017/4-1355 E., 2018/1553 K. sayılı ilamlarında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
33. Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
34. Müdür yardımcısı olan davalının yine müdür yardımcısı olan davacıyı, “yalancı, iftiracı, senin ağzını burnunu kırdıracağım” diyerek tehdit ve hakaret ettiği, ayrıca cinsel taciz ve görevi kötüye kullanma suçlamalarıyla davacı hakkında şikâyette bulunduğu somut olayda, davacının hakaret, tehdit ve haksız şikâyete dayalı olarak tazminat istediği, her ne kadar hakaret ve tehdit eylemlerinin tarafların aynı okulda müdür yardımcısı olarak görev yaptıkları sırada, okul içinde ve okul müdürünün odasında gerçekleştiği anlaşılmakta ise de, davalının göreviyle ilgili bir eylemine değil, salt kişisel kusuruna dayanıldığı kabul edilmelidir.
35. Hâl böyle olunca, davalının görevi dışında kalan kişisel kusuruna dayanıldığına ve hizmet kusuru niteliğinde bir eylemi bulunmadığı anlaşıldığına göre, husumetin kamu görevlisi olan davalıya yöneltildiği eldeki davanın adli yargı yerinde görülerek işin esasının incelenmesine işaret eden ve Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
36. Ayrıca, yerel mahkemenin direnme kararının hüküm kısmının 1. bendinde direnildiği belirtilen kararın numarası "2013/31 E., 2013/525 K." olması gerekirken sehven "2013/31-523" yazılmış olmasının maddi hata teşkil ettiği değerlendirilmiş ve bu husus işin esasına etkili görülmemiştir.
37. Bu nedenle, yerel mahkemece verilen direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
HUMK’nin 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 14.01.2020 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1394 E., 2019/494 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13/1.
Hukuk Genel Kurulu 2017/1394 E. , 2019/494 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kısmen kabulüne dair verilen 17.04.2012 tarihli ve 2010/119 E., 2012/149 K. sayılı kararın davacı vekili, davalı ... vekili ve davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 27.06.2013 tarihli ve 2012/13781 E., 2013/12452 K. sayılı kararı ile,
"...1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacı ve davalılardan İçişleri Bakanlığı’nın temyiz itirazları reddedilmelidir.
2-Davalılardan ...’in temyiz itirazına gelince:
Dava, trafik kazası sonucu yaralanma nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacı ile davalılar İçişleri Bakanlığı ve ... tarafından temyiz edilmiştir.
Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi, ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır.( TC Anayasası 40/III, 129/V, 657 Sy. K.13, HGK 2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler, emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da; bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır.
Dosya kapsamından, davalı ...’in diğer davalı ...’nda polis memuru olarak görev yaptığı ve bu görevi sebebiyle kendisine teslim edilen araç ile davaya konu trafik kazasına sebebiyet verdiği, davalının kamu görevi nedeniyle meydana gelen zararın kendisinden tazmininin istendiği anlaşılmaktadır. Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13/1. maddesi gereğince; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen koşullara uygun olarak, idare aleyhine açılabileceğine göre; bu davalıya husumet tevcih edilmesi doğru değildir.
Mahkemece açıklanan yasal düzenlemeler gözetilerek, bu davalı hakkında davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile bu davalı yönünden de işin esasına girilerek davanın kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…"
gerekçesiyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki bilgi ve belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, trafik kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.
Davacı vekili; 18.08.2009 tarihinde davalılardan ... tarafından kullanılan 06 C 2036 plakalı resmi aracın müvekkiline çarptığını, kaza sırasında davalı ...’in hız sınırına uymadığını ve alkollü araç kullandığını, kaza sonucu müvekkilinin yaralandığını ve malul kaldığını, tedavi sürecinde iş kaybına ve manevi zarara uğradığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla şimdilik 100,00TL maddi ve 20.000,00TL manevi tazminatın kaza tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davacı vekili; maddi zarar kalemlerini müvekkilinin SSK’lı olarak çalıştığı iş yerinden başka bir iş yerinde apartman görevlisi işini yapması ve kaza nedeniyle bu görevini yerine getirememesi nedeniyle uğradığı zarar için 20,00TL, müvekkilin çalışma gücünü kaybetmesi ve azalması nedeniyle uğradığı zarar için 80,00TL olarak açıklamış, 20.02.2012 harç tarihli ıslah dilekçesi ile maddi tazminat taleplerini 1270,78TL olarak ıslah etmiştir.
Davalı ... vekili; Anayasa'nın 129/5. maddesi gereğince memurların ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken meydana gelen zararlara ilişkin davaların idare aleyhine açılabilmesinin eylemin hizmet kusurundan kaynaklanması koşuluna bağlı olduğunu, ayrıca tam yargı davalarının İYUK’nın 2. maddesi gereğince idari yargı yerinde açılması gerektiğini, bu nedenle dava dilekçesinin yargı yolu yönünden reddi gerektiğini, kaza tarihinde yapılan testler ile araç sürücüsü ...'in alkollü olduğunun tespit edildiğini, Karayolları Trafik Kanunu hükümleri uyarınca sürücünün salt kişisel kusurunun bulunması nedeniyle Borçlar Kanunu hükümleri gereğince idarenin sorumlu olmadığını, kaldı ki dava dilekçesindeki açıklamalara göre davacının davalı ...'in kişisel kusuruna dayandığını, bu durumda hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru nedeniyle açılan davanın da husumet yönünden reddi gerektiğini, dava konusu olayın meydana geliş şekli incelendiğinde müvekkili idareye atfedilecek bir kusurun veya kusursuz sorumluluğun bulunmadığını, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
Davalı ...Ş. vekili; müvekkilinin davanın açılmasına sebebiyet vermediğini, müvekkili şirketin poliçedeki teminat limiti ve sigortalısının kusuru oranında sorumlu olduğunu, ayrıca sigorta teminatı kapsamında olmayan hiçbir talebin ve manevi tazminatın müvekkilince karşılanmasının mümkün olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı ... vekili; davaya konu trafik kazası nedeniyle müvekkilinin hiçbir kusuru olmadığını, kazanın tamamen davacının kusuru nedeniyle meydana geldiğini, davacı tarafın maddi tazminat talebinin hangi gerekçeye dayalı olduğunun dava dilekçesinden anlaşılamadığını, davacının kaza nedeniyle kalıcı bir maluliyeti bulunmadığını, manevi tazminat isteminin de yersiz, fahiş ve zenginleşmeye yönelik olduğunu belirterek davanın reddinin gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece; davalı ... hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan açılan kamu davasında atılı suçtan mahkûmiyetine karar verildiği, davacının şikâyetinden vazgeçmesi nedeniyle taksirle yaralama suçundan ek takipsizlik kararı verildiği, olay yerinde yapılan keşif sonucu bilirkişilerden alınan kusur raporunda karşıdan karşıya geçmekte olan davacıya alkolün etkisiyle yönetimindeki araçla çarpan davalı ...'in 8/8 oranında kusurlu olduğunun belirtildiği, hesap raporuna göre davacının toplam iş göremezlik zararının 1.270,78TL olduğu, davacı lehine 8.000,00TL manevi tazminatın yeterli olduğu gerekçesiyle davalı ...Ş. hakkındaki manevi tazminat davasının reddine, ıslah da dikkate alınarak 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan müteselsilen tahsiline, 8.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar ... ve İçişleri Bakanlığından tahsiline karar verilmiştir.
Davacı vekili; davalı ... vekili ve davalı ... vekilinin temyizleri üzerine karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle oy çokluğu ile bozulmuştur.
Yerel Mahkemece; önceki karardaki gerekçeler tekrar edilerek direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararını davacı vekili, davalı ... vekili ve davalı ... vekili ayrı ayrı temyiz etmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; eldeki davada davalı polis memuru ...’in sevk ve idaresindeki resmi araçla alkolün etkisiyle gerçekleştirdiği trafik kazasının, davalı kamu görevlisinin hizmet kusurundan mı yoksa kişisel kusurundan mı kaynaklandığı, burada varılacak sonuca göre; davalı ...’e husumet yöneltilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında: yerel mahkemece 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan müteselsilen tahsiline, 8.000TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar ... ve İçişleri Bakanlığından tahsiline karar verildiği ve direnme kararının verildiği 30.09.2014 tarihinde temyiz (kesinlik) sınırının 1.820,00TL olduğu gözetildiğinde, temyizde kesinlik sınırının belirlenmesinde hükmedilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının ayrı ayrı mı yoksa toplamlarının mı dikkate alınması gerektiği, burada varılacak sonuca göre hükmedilen maddi tazminat miktarı yönünden davalı ... vekili tarafından temyize konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmış ve değerlendirilmiştir.
Ön sorunun çözümü için konu ile ilgili kavramların ve yasal düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır.
6100 sayılı HMK’nın “Davaların Yığılması” başlıklı 110. maddesinde;
“Davacı, aynı davalıya karşı olan, birbirinden bağımsız birden fazla asli talebini, aynı dava dilekçesinde ileri sürebilir. Bunun için, birlikte dava edilen taleplerin tamamının aynı yargı çeşidi içinde yer alması ve taleplerin tümü bakımından ortak yetkili bir mahkemenin bulunması şarttır.” amir hükmüne yer verilmiştir.
Gerekçesi açısından bugün de geçerliliğini koruyan 07.02.1945 tarihli ve 4/19 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere; dava dilekçesinin talep sonucu bölümünde davacı, neye karar verilmesini (başka bir ifade ile davalının neye mahkum edilmesini) istediğini açıkça yazar (HUMK. 179/3, HMK. m. 119/d). Kuşkusuz talebin birden fazla kalemleri kapsaması hâlinde de davacının talep sonucu, asıl talep ve yardımcı (fer'i) talepler olmak üzere iki bölümden oluşur. Davacının birden fazla davasını aynı dava dilekçesi ile açması hâlinde, bu durum "objektif dava birleşmesi" olarak tanımlanır ve davacının, her davaya ait talep sonucunu açıkça ve ayrı ayrı göstermesi gerekir (Kılıç, H.: Açıklamalı İçtihatlı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Ankara 2011, C.I, s: 1454 vd).
Doktrinde objektif dava birleşmesi ya da kümülatif dava yığılması olarak adlandırılan kurum, yeni Kanunumuzda “davaların yığılması” terimi benimsenerek düzenlenmiştir. Davaların yığılmasının usul ekonomisine ve çelişkili kararlar verilmesini engellemeye hizmet ettiği kabul edilmektedir.
Davacının aynı davalıya karşı olan birbirinden bağımsız birden fazla talebini, aralarında bir derecelendirme ilişkisi yani aslilik- ferilik ilişkisi kurmadan aynı dava dilekçesinde ileri sürmesine davaların yığılması denir. Bu dava çeşidinde taleplerin tümü birbirinden bağımsız, eş değer ve aynı derecede öneme sahiptir. Her bir talep farklı edimlerin gerçekleştirilmesine yönelmiştir.
Davaların yığılması söz konusu olduğunda, görünüşte tek dava, gerçekte ise talep sayısınca dava mevcuttur. Her bir talep için dava dilekçesinde vakıaların ayrı ayrı belirtilmesi ve ispat edilmesi gerekir. Mahkeme de her bir talep hakkında ayrı ayrı inceleme yapacaktır, taleplerden birinin kabulüne diğerinin ise reddine karar verebilir. Yani, görünüşte tek hüküm, gerçekte ise talep sayısınca hüküm mevcuttur. Mahkeme, taleplerin tümü hakkında ayrı ayrı karar vermek ve bunları hüküm fıkrasında göstermek zorundadır. Mahkemenin, taleplerin tümü hakkında tek ve aynı şekilde karar verme zorunluluğu yoktur. Dava şartları, her bir talep bakımından ayrı ayrı belirlenir (Pekcanıtez, H./Özekes, M./Akkan, M./
Taşkorkmaz, H.:Medeni Usul Hukuku, C. II, s:1092,1093 vd).
Önemle vurgulanmalıdır ki; kesinlik sınırının belirlenmesi kamu düzenindendir ve kesinlik sınırı belirlenirken davanın değeri esas alınır. Davanın değeri ise genel anlamıyla, bir davadaki taleplerin toplamıdır. 492 sayılı Harçlar Kanunu’na göre harç tüm taleplerin toplamı üzerinden alınır (16/2.mad).
Birleştirilen davalarda, kesinlik sınırı her dava için ayrı ayrı belirlenir.
İhtiyarî dava arkadaşlığında, kesinlik sınırı her dava arkadaşının davası için ayrı ayrı belirlenir.
Karşılık davada, kesinlik sınırı asıl dava ve karşılık dava için ayrı ayrı belirlenir (Bakınız: Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.V, İstanbul 2001, s: 4514).
Somut olayda davacı aynı olaydan kaynaklanan zarar nedeniyle davalılara karşı olan birden fazla talebini (maddi ve manevi tazminat) aynı davada birleştirmiştir. Objektif dava birleşmesi olarak adlandırılan bu durumda taleplerin her biri ayrı dava olmakla birlikte, görünüşte tek bir hüküm bulunduğundan temyizde kesinlik sınırının tespiti için hükmedilen maddi ve manevi tazminat tutarlarının toplamları esas alınmalıdır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, davanın maddi ve manevi tazminat istemini içerdiği, her iki istemin davaların yığılmasına konu olsa bile, her birinin ayrı dava olma özelliğini yitirmediği, maddi ve manevi tazminat istemlerinin ayrı kalemler olduğu, çoğu zaman tahkikatlarının ve delillerinin toplanma aşamalarında da farklılık bulunduğu, maddi ve manevi tazminata hükmedilebilme koşullarında da farklılık olduğu, maddi ve manevi tazminat taleplerinin iki ayrı dava olduğu, nitekim Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi'nin 10. maddesinde, manevi tazminat davasının, maddi tazminat veya parayla değerlendirilmesi mümkün diğer taleplerle birlikte açılması durumunda, manevi tazminat açısından avukatlık ücretinin ayrı bir kalem olarak hükmedileceğinin belirtildiği, kesinlik sınırının belirlenmesinde her bir davacı açısından hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının ayrı ayrı değerlendirilmesi gerektiği belirtilmişse de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından yukarıda açıklanan nedenlerle benimsenmemiştir.
Hâl böyle olunca yukarıda belirtilen sebeplerle; aynı olaydan kaynaklanan davalarda temyizde kesinlik sınırının belirlenmesinde maddi ve manevi tazminat istemlerinin toplamlarının dikkate alınması gerektiği, bu nedenle aleyhine hükmedilen maddi ve manevi tazminat miktarlarının toplamı yönünden davalı ... vekili tarafından temyize konu edilen kararın miktar itibari ile temyizi kabil nitelikte olduğuna karar verilmiş, ön sorun 16.04.2018 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla aşılarak işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
İşin esasının incelenmesine gelince:
I- Davacı vekilinin ve davalılardan İçişleri Bakanlığı vekilinin temyiz istemleri yönünden yapılan incelemede;
Bilindiği üzere hukuki yarar, dava şartı olduğu kadar temyiz istemi için de aranan bir şarttır.
Mahkemenin ilk hükmünü temyiz edip, bu istemi Özel Dairece reddedilen taraf yönünden karar kesinleşmiş olmakla, artık bu tarafın direnme kararını temyizde de hukuki yararı bulunmamaktadır.
Yerel mahkemece verilen ilk kararın davacı vekili, davalı ... vekili ve davalı ... vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece, davacı ve davalılardan İçişleri Bakanlığının tüm temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının incelemesine geçildiği ve kararın davalı ... lehine bozulduğu, davalı ... vekilinin karar düzeltme isteminin reddine karar verildiği anlaşılmakla, davacı ve davalı ... yönünden karar kesinleştiğinden direnme kararını temyizde hukuki yararları bulunmamaktadır.
O hâlde davacı vekilinin ve davalı ... Bakanlığının direnme hükmüne yönelik temyiz istemlerinin hukuki yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.
II- Davalı ... vekilinin temyiz istemi yönünden yapılan incelemede;
Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin ve ilkelerin ortaya konulmasında yarar vardır.
Kamu görevlisi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde; "...kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi" olarak tanımlanmıştır. Bu tanıma göre, kişinin kamu
görevlisi sayılması için aranacak yegâne ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır.
Kamusal faaliyet de anılan madde gerekçesinde; "Anayasa ve kanunlarda belirlenen usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir" şeklinde tanımlanmıştır.
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4. maddesinin 1. fıkrasında, “Kamu hizmetleri; memurlar, sözleşmeli personel, geçici personel ve işçiler eliyle gördürülür” hükmü bulunmaktadır.
Kamu personelinin mali sorumluluğuna ilişkin düzenlemeler öncelikle Anayasa olmak üzere ilgili kanunlarında yer almaktadır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesinin Ek fıkrası (03/10/2001-4709 S.K./16. M.); "Kişinin, resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.” hükmünü içermektedir.
İdareye karşı yargı yolunu düzenleyen “Yargı Yolu” başlıklı 125. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesi: “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.”; son fıkrası da “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” şeklindedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın kamu görevlilerinin görev ve sorumluluklarını düzenleyen 129. maddesinin birinci fıkrasına göre “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” Bu maddenin beşinci fıkrasında ise; “Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak, ancak idare aleyhine açılabilir.” hükmü yer almaktadır.
Görülmektedir ki, Anayasa'nın 40/3, 125/son ve 129/5. maddeleri ile uygulamanın çerçevesi net olarak çizilmiş; “memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davalarının, ancak rücu edilmek şartı ile idare aleyhine açılabileceği” açıkça ifade edilmiştir.
Anayasa’nın bu hükümleri ile amaçlanan, memur ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu davrandıklarından bahisle haklı ya da haksız olarak yargı mercileri önüne çıkarılmasını önlemek, kamu hizmetinin sekteye uğratılmadan yürütülmesini sağlamak ve aynı zamanda zarara uğrayan kişi yönünden de memur veya diğer kamu görevlisine oranla ödeme gücü daha yüksek olan Devlet gibi bir sorumluyu muhatap kılarak kamu düzenini korumaktır.
Bu Anayasal hükümlerle aynı doğrultuda düzenleme 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 13. maddesinde de yer almaktadır. 657 sayılı Kanun’un “Kişilerin Uğradıkları Zararlar” başlıklı 13. maddesinin 06.06.1990 tarih 3657 sayılı Kanun'un 1. maddesi ile değişik birinci fıkrasında; “Kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava açarlar. Ancak, Devlet dairelerine tevdi veya bu dairelerce tahsil veya muhafaza edilen para ve para hükmündeki değerli kâğıtların ilgili personel tarafından zimmete geçirilmesi hâlinde, zimmete geçirilen miktar, cezai takibat sonucu beklenmeden Hazine tarafından hak sahibine ödenir. Kurumun, genel hükümlere göre sorumlu personele rücu hakkı saklıdır.” hükmü düzenlenmiştir.
Diğer taraftan uyuşmazlığın çözümünde Anayasa’nın 129/5. maddesinde yer alan “yetkilerini kullanırken işledikleri kusur” ifadesinden ne anlaşılması gerektiğinin belirlenmesi önem taşımaktadır ki, bu noktada “kusur” ile ilgili açıklama yapılmasında yarar vardır.
Kusurun kanunlarımızda tanımı yapılmamıştır. Uygulama ve öğretide kabul görmüş tanıma göre kusur, hukuk düzenince kınanabilen davranıştır. Kınamanın nedeni, başka türlü davranma olanağı varken ve zorunlu iken, bu şekilde davranılmayarak, bu tarzdan sapılmış olmasıdır. Kısacası; kusur, genel tanımıyla hukuk düzeni tarafından bir davranış tarzının kınanması olup; bu kınama, o davranışın belirli koşullar altında bireylerden beklenen ortalama hareket tarzından sapmış olmasından kaynaklanır.
Yine öğreti ve uygulamadaki hakim görüşe göre, sorumluluk hukuku açısından kusurun, kast ve ihmal (taksir) olmak üzere ikiye ayrılacağı kabul edilmektedir. Bu bağlamda, kast hukuka aykırı sonucun bilerek ve isteyerek meydana getirilmesi; ihmal ise, hukuka aykırı sonucu istememekle birlikte, böyle bir sonucun önlenmesi için gerekli önlemlerin alınmaması ve gereken özenin gösterilmemesidir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 10.12.2003 tarihli ve 2003/11-756 E., 2003/743 K. sayılı kararı).
İdare hukuku ilkeleri çerçevesinde olaya bakıldığında ise, bir kamu görevlisinin görev sırasında, hizmet araçlarını kullanarak yaptığı eylem ve işlemlerine ilişkin kişisel kusurunun, kasti suç niteliği taşısa bile hizmet kusuru oluşturacağı ve bu nedenle açılacak davaların ancak idare aleyhine açılabileceği bilinen ilkelerindendir (Danıştay 10. Dairesinin 20.04.1989 tarihli ve 1988/1042 E.; 1989/857 K. sayılı kararı).
Yeri gelmişken “yetkilerini kullanırken” ve “bu görevleri yerine getiren personel” kavramlarıyla amaçlananın ne olduğu üzerinde de durulmalıdır:
Devletin sorumluluğunun diğer bir şartı da zararın, memur ve diğer bir kamu görevlisi tarafından “görevini yerine getirirken” ve “görevle ilgili yetkilerini kullanırken” gerçekleştirilmiş olmasıdır.
Şu hâlde “görevin ifası” “yetkinin kullanılması” ile gerçekleşen zarar arasında işlevsel (görevsel) bir bağ bulunmalı; zarar, kamu görevi (kamu yetkisi) yerine getirilirken, bu görev ve yetki nedeni ile doğmuş olmalıdır.
Memur ve diğer resmi görevlileri kamu görevlisi sıfat ve kapasiteleri dışında özel bir kişi olarak, özel hukuk hükümlerine göre özel işlerini yaparken üçüncü kişilere verdikleri zarardan doğrudan doğruya kendileri sorumludur (Eren, F., Borçlar Hukuku Genel Hükümleri, 10. Bası, İstanbul 2010, s. 590 vd.).
Ne var ki, personelin kişisel eylem ve davranışlarının idari eylem ve işlem sayılmadığını da burada hemen belirtmek gerekir. Gerçekten de Anayasa’nın 125/son fıkrası uyarınca “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” Anayasa’nın 137. maddesinde ise “...konusu suç olan emri yerine getiren kimsenin sorumluluktan kurtulamayacağı” belirtilmektedir.
Görüldüğü üzere Anayasa’da kamu personelinin kanuna aykırı eylem ve işlemlerinden şahsen sorumlu tutulacağı ilkesinin de ayrıca kabul edildiği çok açıktır.
Memur veya kamu görevlisinin tamamen kendi iradesi ile kasten ya da Kanunlardaki açık hükümler dışına çıkarak ve bunlara aykırı olarak suç sayılan eylemiyle verdiği zararlarda eylem ile kamu görevinin yürütülmesi arasında objektif bir illiyet bağının varlığından söz edilemez. Bu gibi hâllerin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 13. maddesinin hukuksal alanı dışında tutulduğunda şüphe olmamalıdır.
Zira, görevden kolayca ayrılabilen ve görev dışında kalan kusurlu eylem ile kamu görevi arasındaki bağ kesilerek salt memurun ya da kamu görevlisinin kişisel kusuru ile karşı karşıya kalınmaktadır. İşte bu noktada görev kusuru ile kişisel kusurun ayrımında kişisel kusurun alanı ve unsurlarının açık bir biçimde saptanması önem taşımaktadır.
Bilindiği gibi, görev kusuru daha çok kamu görevlisinin görevinden ayrılamayan kişisel kusuru olarak kendini gösterir. Bu kişisel kusur, görev içinde ve dolayısıyla idarenin ajanına yüklediği ödev, yetki ve araçlarla işlenmektedir. Kişisel kusurda ise; kamu görevlisinin eyleminde açıkça ve kolayca görevinden ayrılabilen tasarruf ve hatalar görülür. Bir başka deyişle, kişisel kusurda idare nam ve hesabına hareket eden bir kamu görevlisinin idareye atıf ve izafe olunacak yerde, doğrudan doğruya kendi şahsına isnat olunan ve kişisel sorumluluğunu intaç eden hukuka aykırı eylem ve işlemleri belirgindir ve burada kamu görevlisi zarar doğurucu eylemini kamusal görevin yerine getirilmesi saiki ile ancak salt kişisel kusuru ile işlemiştir. Gerek öğretide gerekse yargısal kararlarda personelin kişisel eylem ve davranışları idari eylem ve işlem sayılmamış, kişisel kusura dayanan davaların inceleme yerinin adli yargı olduğu, hasmının da kişinin kendisi olduğu kabul edilmiştir (Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, s. 505; tanım yönünden Cüneyt Ozansoy, Tarihsel ve Kuramsal Açıdan İdarenin Kusurdan Doğan Sorumluluğu, Doktora Tezi, 1989, s. 330).
Diğer yandan, Uyuşmazlık Mahkemesinin 05.03.1966 tarihli ve 65/64 E., 1966/1 K. sayılı kararı ve aynı görüşün devamı niteliğinde verdiği 17.03.1986 tarihli ve 1985/20-1986/27 sayılı kararında “dikkatsizlik tedbirsizlik ve meslekte acemilik nedenleriyle verilen zararlarda ancak şahsi kusurun söz konusu olacağı”, “idarenin ajanı durumundaki kişilerin şahsi kusurları yönünden kendilerine açılan tazminat davalarının adli yargı yerinde görülmesi gerektiği” ilkesi benimsenmiştir (C. Ozansoy, s. 247 vd.; Hukuk Genel Kurulunun 26/09/2001 tarihli ve 2001/4-595 E., 2001/643 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir).
Sonuç olarak, Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Kanun’un 13/1. maddesi gereğince memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan
zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen biçim ve koşullara uygun olarak idare aleyhine açılabilir. İdare aleyhine böyle bir davanın açılabilmesi, hizmet kusurundan kaynaklanmış, idari işlem ve eylem niteliğini yitirmemiş davranışlar ile sınırlıdır. Kamu görevlisinin, özellikle haksız eylemlerde, Anayasa ve özel yasalardaki bu güvenceden yararlanma olanağı bulunmamaktadır.
Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
18.08.2009 tarihinde saat 07.10 sıralarında davalı polis memuru ...’in sevk ve idaresindeki 06 AC 2036 plakalı resmi araç ile seyir hâlindeyken, yaya olarak karşıdan karşıya geçmek isteyen davacıya çarptığı, kaza sonucu davacının yaralandığı, yaralanması nedeniyle uğradığı zararların tazmini için davacının polis memuru olan araç şoförü ile İçişleri Bakanlığını ve sigorta şirketini hasım göstererek eldeki maddi ve manevi tazminat davasını açtığı anlaşılmaktadır.
Adli Tıp Kurumu Ankara Adli Tıp Şube Müdürlüğünce kaza tarihinde düzenlenen rapor ile davalı ...'in saat 11.39 itibariyle 1,28 promil alkollü olduğu tespit edilmiştir.
Davalı ..., hakkında yapılan ceza soruşturması sırasında alınan ifadesinde, akşam yemeğinde alkol aldığını beyan etmiştir. Davalı hakkında trafik güvenliğini tehlikeye sokmak suçundan kamu davası açılmış, Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesince TCK’nın 179/2 maddesi gereceğince cezalandırılmasına, verilen cezanın paraya çevrilmesine, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş ve kesinleşmiştir. Yine davalı ... hakkında davacının şikâyetçi olmaması nedeniyle taksirle bir kişinin yaralanmasına neden olmak suçundan ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiştir.
Yerel mahkemece olay yerinde yapılan keşif sonucu bilirkişilerden alınan kusur raporunda; davalı ...'in saat 11.39 itibariyle 1,28 promil alkollü olduğunun tespit edildiği, kaza saatinden itibaren ölçüm saatine kadar geçen 4 saat 29 dakikalık süre için WIDMARK formülüne göre hesaplama yapıldığında, insan bünyesine alınan alkol miktarının her saat başı ortalama kanda 0,15 promil düşüş yaptığı göz önüne alınarak kaza saatinde 1,95 (195,5) promil alkollü olduğunun anlaşıldığı, davacı yaya ...’ın trafik kazasının oluşumunda kusursuz olduğu, Ankara Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği hizmetlerinde kullanılan resmi aracın sürücüsü davalı ...’in söz konusu trafik kazasını münhasıran almış olduğu (195,5 promil) alkolün etkisi altında meydana getirdiği, bu nedenle tamamen, asli, 8/8- % 100 kusurlu olduğu bildirilmiştir.
Tüm bu hususlar ve davacının istemini dayandırdığı maddi olgular gözetildiğinde; davalı polis memuru ...’in sevk ve idaresindeki resmi araçla alkolün etkisiyle gerçekleştirdiği trafik kazasının, davalı kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan kaynaklandığı, kazanın oluşumuna kamu görevlisi davalının suç niteliğindeki eyleminin sebebiyet verdiği, idarenin hizmet kusuru niteliğinde bir durumun söz konusu olmadığı, kamu görevlisinin suç oluşturan eylemi nedeniyle idarenin sorumluluğu bulunmadığı, bu nedenlerle eldeki davanın adli yargıda görülmesi gerektiği, davalı ...’e husumet yöneltilmesinin mümkün olduğu anlaşılmaktadır.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; dava konusu kaza nedeniyle açılan eldeki davanın hizmet kusurundan kaynaklandığı, idare aleyhine açılabileceği, davalı kamu görevlisine husumet yöneltilmesinin mümkün olmadığı, bu nedenle direnme kararının bozulması gerektiği belirtilmişse de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından kabul edilmemiştir.
Hâl böyle olunca, husumetin kamu görevlisi olan davalıya yöneltildiği eldeki davanın adli yargı yerinde görülerek işin esasının incelenmesi gerektiğini kabul eden direnme kararı davalı ... yönünden yerindedir.
Ne var ki davalı ... vekilinin hükmedilen tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazları Özel Dairece incelenmemiş olduğundan, bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.
SONUÇ: Yukarıda (I) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davacı vekilinin ve davalı ... vekilinin temyiz istemlerinin hukuki yarar yokluğundan ayrı ayrı REDDİNE 09.04.2019 tarihinde yapılan ilk görüşmede oy birliği ile,
Yukarıda (II) numaralı bentte açıklanan nedenlerle davalı ... yönünden direnme kararı uygun olup davalı ... vekilinin hükmedilen tazminat miktarına ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 30.04.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
Yerel Mahkemece, davalı ...'in 8/8 oranında kusurlu olduğunun belirtildiği, hesap raporuna göre davacının toplam iş göremezlik zararının 1.270,78TL olduğu, davacı lehine 8.000,00TL manevi tazminatın yeterli olduğu gerekçesiyle davalı ...Ş. hakkındaki manevi tazminat davasının reddine, ıslah da dikkate alınarak 1.270,78TL iş göremezlik tazminatının olay tarihi olan 18.08.2009’dan itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte tüm davalılardan müteselsilen tahsiline, 8.000,00TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılar ... ve İçiş
Ceza Genel Kurulu, 2014/855 E., 2015/356 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var.... Ağır Ceza
tam metni aç
“1982 Anayasasının 129. maddesinin son fıkrasındaki, 'memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği İdarî merciin iznine bağlıdır' şeklindeki düzenle
Ceza Genel Kurulu 2014/855 E. , 2015/356 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi : .... Ağır Ceza
Rüşvet ve irtikap suçlarından açılan kamu davasının yapılan yargılaması sırasında, .... Ağır Ceza Mahkemesince ... gün ve ... sayı ile, sanıkların eylemlerinin TCK’nun 257/1 ve 43. maddelerinde düzenlenen zincirleme şekilde görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceğinden bahisle 4483 sayılı Kanunun 3, 5 ve 6. maddeleri uyarınca İçişleri Bakanlığından soruşturma izin alınmak üzere 5271 sayılı CMK’nun 223/8. maddesi uyarınca yargılamanın durmasına karar verilmiş, bu karara karşı Cumhuriyet savcısının itirazı üzerine .... Ağır Ceza Mahkemesince ... tarih ve ... sayı ile;
"Yargıtay içtihatlarına göre soruşturma iznine bağlı olmayan suç oluşturduğu iddiası ile yapılan soruşturma sonucunda açılan kamu davasında suç niteliğinin değişip eylemin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kanısına ulaşılsa dahi 4483 sayılı Yasa uyarınca soruşturma izni alınmasına gerek bulunmadığı, iddianameyle dava açılması nedeniyle yargılamaya devam edilmesi gerektiği” gerekçesiyle itirazın kabulüne ve durma kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Bu karara karşı Adalet Bakanlığı ... Genel Müdürlüğünün ... gün ve ... sayılı talep yazısı üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.10.2015 gün ve 61060 sayılı ihbarnamesi ile;
“1982 Anayasasının 129. maddesinin son fıkrasındaki, 'memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği İdarî merciin iznine bağlıdır' şeklindeki düzenlemeye esas olarak çıkanlar 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun genel gerekçesinde, 'Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre bir suç işlendiğinde önce Cumhuriyet savcısı tarafından hazırlık, soruşturması yapılır. Bu aşamadan sonra mahkeme önünde yapılan son soruşturmaya geçilir. Suçun ortaya çıkmasından hükmün kesinleşmesine kadar, sanık hakkında yapılacak bütün işlemlerin adlî makamların görev ve yetkisi içinde bulunması genel kuraldır. Ancak etkili, verimli, süratli ve saygın bir kamu yönetimi de toplumun vazgeçemeyeceği bir olgudur. Kamu yönetiminin hizmet görürken bunu memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle yapacağı tabiidir. Bu noktada, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevleri kamusal yetki ve usuller kullanmak suretiyle ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu görevleri sebebiyle işledikleri suçlar nedeniyle doğrudan doğruya ceza kovuşturmasına tâbi tutulmaları, kamu hizmetinin işleyişinde aksamalara ve kamu otoritesinin saygınlığının zedelenmesine yol açabilir. Bu sakıncaları gidermek, memurlar ve diğer kamu görevlilerini asılsız isnat ve iftiralar karşısında korumak için bunların görevleri sebebiyle işledikleri suçlar hakkında adlî makamların kovuşturma yapmasından önce idarenin bir inceleme yapmasını ve bu incelemenin sonucuna göre olayın yetkili ve görevli adlî mercie intikal ettirilmesini öngören sistemler geliştirilmiştir. Nitekim Anayasamızın 129 uncu maddesinin son fıkrasında da 'Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği İdarî merciin iznine bağlıdır' hükmüne yer verilmek suretiyle sözü edilen sistem, Anayasal güvence altına alınmıştır.' şeklinde söz konusu Kanunun getiriliş amacının açıklandığı, anılan Kanunun, 2. maddesinde 'Bu Kanun, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlar hakkında uygulanır.' denildikten sonra: anılan Kanun’un 3. maddesinin h fıkrasında, Büyükşehir belediye başkanları hakkında, soruşturma izni verme yetkisinin İçişleri Bakanına ait olduğunun belirtildiği, yine anılan maddenin son cümlesinde ise, 'Ast memur ile üst memurun aynı fiile iştiraki halinde izin, üst memurun bağlı olduğu merciden istenir.' şeklinde düzenleme bulunduğu, somut olayda Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı olan ... ile anılan Belediyede Genel Sekreter olan ...'nın üzerlerine atılı eylemlerin mahkemede suç niteliğinin değişmesi ile zincirleme görevi kötüye kullanma suçu kapsamında olduğunun değerlendirilmesi nedeniyle durma kararı verildiği, yukarıda anılan Kanunun 2, 3-h ve 3-son maddeleri gereğince sanıklar hakkında yargılamaya devam olunabilmesi için İçişleri Bakanından soruşturma izni alınması gerektiği cihetle itirazın reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesinde isabet görülmediği" görüşüyle kanun yararına bozma kanun yoluna başvurulmuştur.
Yargıtay ... Ceza Dairesince ... gün ve ... sayı ile;
“Dairemizce de benimsenen YCGK’nın 21/09/1999, 208/205 sayılı, 11/06/1996 tarih, 129/137 sayılı, 02/05/1994 tarih 102/130 sayılı içtihatlarına göre kamu görevlilerinin özel soruşturma yöntemine tabi tutulmalarının amacının haklarında gereksiz yere dava açılmasını önlemek, kamu görevinin aksamadan yürütülmesini sağlamak olduğu, izin alınmadan soruşturulacak bir suçtan iddianame ile dava açılması ve kovuşturma aşamasına geçilmiş olması halinde, yeniden soruşturma aşamasına dönülmesi düşünülemeyeceği gibi, suçun niteliğini belirleme yetkisinin soruşturma ve iddianame tanzimi sırasında C.savcısına tanınan haklardan olduğu, somut olayda da sanıkların eylemlerinin rüşvet almak ve irtikap suçlarını oluşturduğu iddiasıyla 3628 sayılı Yasa uyarınca yapılan soruşturma sonunda açılan kamu davasında suç niteliğinin değişip, eylemlerinin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kanısına ulaşılsa dahi, 4483 sayılı Yasaya göre soruşturma izni alınmasına gerek bulunmayıp, iddianameyle dava açılması nedeniyle yargılamaya devam edilmesi gerektiği, esasen ceza davasının konusunun iddianamede belirtilen maddi vakıalarla sınırlı olduğu, mahkemenin iddianamede yazılı hukuki nitelendirme ile bağlı bulunmadığı, değişen suç vasfına göre ek savunma hakkı vermek suretiyle hüküm kurabileceği ve bu gerekçelere dayalı olarak itirazın kabulüne dair verilen .... Ağır Ceza Mahkemesinin ... tarih ve ... değişik iş sayılı kararında bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmakla kanun yararına bozma talebinin CMK'nın 309. maddesi uyarınca reddine” karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise ... gün ve ... sayı ile;
“Kovuşturma aşaması başladıktan sonra eylemin, 4483 sayılı Kanun gereğince soruşturma izni alınmasını gerektirdiği anlaşılsa bile artık soruşturma evresine dönülmeyeceğine dair bir kabul, kamu görevlileri için, görevleri sebebiyle işledikleri suçlar açısından özel soruşturma usulünü benimsemiş olan yasa koyucunun iradesine ve Anayasa ile güvence altına alınmış bulunan izin sistemine aykırı olacaktır. Uygulamada da, benzer olaylarda, başlangıçta yapılan farklı suç nitelendirmelerinden dolayı kimi kamu görevlisinin yasanın sağladığı korumadan yararlandığı kiminin ise yararlanamadığı olaylarla karşılaşmak mümkündür. Kovuşturma evresi başladıktan sonra suç vasfının değiştiğinden bahisle soruşturma aşamasına dönülüp, soruşturma izni alınmasına gerek bulunmadığına, ek savunma hakkı verilmesi suretiyle yargılamaya devam edilmesi gerektiğine ilişkin bir kabul halinde uygulama farklılıklarının eşitsizliğe ve adalet duygusunun zedelenmesine neden olacağı da aşikârdır. Bu nedenle, itiraz merciinin, yerinde bulunan durma kararına yönelik itiraz isteminin reddine karar vermesi yerine yazılı şekilde itirazın kabulüne ve sanıklar hakkındaki durma kararının kaldırılmasına karar vermesinin hukuka aykırı olduğu” görüşüyle itiraz kanun yoluna müracaat etmiştir.
CMK'nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay ... Ceza Dairesince, ... gün ve ... sayı ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçe ile karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daireyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; 3628 sayılı Kanun kapsamında rüşvet ve irtikap suçlarından açılan kamu davasında, eylemin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kanısına ulaşılması halinde, kamu görevlisi olan sanıklar hakkında 4483 sayılı Kanun gereğince soruşturma izni alınmasının gerekip gerekmediğinin belirlenmesine ilişkinse de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, soruşturma izni alınması amacıyla verilen durma ara kararına yapılan itirazın kabulü kararının kanun yararına bozma yoluna konu edilip edilemeyeceğinin belirlenmesi gerekmektedir.
1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda “yazılı emir ile bozma” olarak adlandırılan, öğreti ve uygulamada ise “olağanüstü temyiz” denilen “kanun yararına bozma” 5271 sayılı CMK'nun 309 ve 310. maddelerinde olağanüstü kanun yolu olarak hüküm altına alınmıştır.
5271 sayılı CMK'nun 309. maddesi uyarınca hâkim veya mahkeme tarafından verilip, istinaf ya da temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddî hukuka veya muhakeme hukukuna ilişkin hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtay'ca bozulması istemini, kanuni nedenlerini açıklayarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da hükmün veya kararın bozulması istemini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak Yargıtay ilgili ceza dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtay’ca yerinde görülmesi halinde karar veya hüküm kanun yararına bozulacak, yerinde görülmezse istem reddedilecektir. Böylece ülke genelinde uygulama birliğine ulaşılacak, hakim ve mahkemeler tarafından verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi sağlanacaktır.
Kanun yararına bozma kanun yolu ile ilgili bu genel açıklamalardan sonra, ön soruna ilişkin uyuşmazlığın çözümü bakımından "durma kararı" üzerinde durulması gerekmektedir.
5271 sayılı CMK’nun 223. maddesine göre; "mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararları” birer hükümdür. Yine “adlî yargı dışındaki bir yargı merciine yönelik görevsizlik kararları” da kanun yolu bakımından hüküm sayılır.
Öte yandan hüküm çeşitlerini gösteren 5271 sayılı CMK'nun 223. maddesinde bahsi geçen ve 8. fıkrada "... soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir" düzenlemesi ile hangi hallerde verilebileceği belirtilen durma kararı, muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde değildir. (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, 11. Bası, s.733; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, cilt: 2, s.261; Nevzat Toroslu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara, 2013, s.308; Kubilay Taşdemir- Ramazan Özkepir, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2007, cilt:1, s.943; Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku, 1. Bası, Savaş Yayınevi, Ankara, 2015, s.555)
Durma kararları 5271 sayılı CMK’nun 267. maddesinde yer alan; "Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde, mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir" şeklindeki düzenleme de göz önüne alındığında itiraz yoluna başvurulabileceği açıkça sayılan mahkeme kararlarındandır. İtiraza tabi kararlar ise kural olarak itiraz üzerine ya da itiraz için öngörülen sürenin geçmesiyle kesinleşir.
Bu açıklamalar ışığında ön sorun ele alındığında;
CMK'nun 223/8. maddesi uyarınca verilen durma kararlarının itiraza tabi kararlardan olması ve somut olayda; mahkemece soruşturma izni alınması amacıyla verilen durma kararına karşı itirazı değerlendiren merci tarafından, itirazın kabulüne ilişkin kararın, temyiz ya da istinaf incelemesinden geçmeksizin kesinleşmesi karşısında; durma kararına karşı yapılan itirazın kabulüne ilişkin mercii kararında hukuka aykırılık olduğu düşüncesiyle kanun yararına bozma talebinde bulunulmasında herhangi bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Ön soruna ilişkin olarak çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanı; "Olağanüstü kanun yollarından biri olan kanun yararına bozma yoluna başvurulabilmesi için olağan kanun yolları tamamen tüketilmeli, olağan kanun yollarından birine başvurma imkanı bulunmamalıdır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 30.01.2007 tarih, 348-16 sayılı kararında da bu durum 'yasa yararına bozma isteminde bulunulabilmesi için, ilgili hüküm veya kararın kesin olarak verilmiş ya da Yargıtay yasa yoluna başvurulmadan kesinleşmiş nitelikte bulunması, bu nedenle bu hüküm veya kararlardaki yasaya aykırılığın olağan yasa yollarından birine başvurularak giderilmesi olanağının bulunmaması gerekir' şeklinde vurgulanmıştır. Somut olayda yerel mahkemece durma kararı verildikten sonra itiraz mercii tarafından durma kararının kaldırılması ile dava dosyası derdest bir hal almış, bu aşamadan sonra uyuşmazlığın olağan kanun yolu denetimi içerisinde çözümlenmesi mümkün iken mecii kararına karşı kanun yararına bozma yoluna başvurulmuştur. Her ne kadar merci kararı kesin nitelikte ise de halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nun 306. maddesinde yer alan 'Hükümden evvel verilip hükme esas teşkil eden kararlar dahi hükümle bertaraf temyiz olunabilir' hükmü de nazara alınarak uyuşmazlık konusu kararın son kararla temyiz kanun yolunda incelenmesi olanağı bulunmaktadır. Bu sebeple mahkeme yargılamaya devam etmeli, durma kararının kaldırılmasına dair karar temyiz aşamasında incelemeye tabi tutulmalıdır",
Genel Kurul Üyesi ...; "Durma kararının itiraz üzerine kaldırılması kararı aleyhine kanun yararına bozma olağanüstü kanun yolunun işletilip işletilemeyeceği tartışmalıdır.
Birinci görüşe göre; CMK'nın 309. maddesinin 1. fıkrasının açık hükmü uyarınca 'Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin karar veya hüküm...' ile ilgili olarak kanun yararına bozma ihbarında bulunulabilir.
Aynı Kanunun 223/8. madde ve fıkra hükmü uyarınca, durma kararları itiraza tâbidir; 271/4. madde ve fıkra hükmü uyarınca da merciin itiraz üzerine verdiği kararlar kesindir.
Somut olayda verilen durma kararının kaldırılması kararı kesindir ve bu karar aleyhine kanun yararına bozma yoluna gelinebilir.
İkinci görüşe göre; CMK'nın 308. maddesinden sonra gelen ikinci bölüm başlığından da açıkça anlaşılacağı üzere kanun yararına bozma olağanüstü bir kanun yoludur.
Olağanüstü kanun yollarına ilişkin kurallar istisnai düzenlemelerdir. İlke olarak istisnalara ilişkin kurallar dar yorumlanmalıdır.
Olağan bir kanun yolu denetimi içerisinde çözülebilecek bir sorunun olağanüstü kanun yollarına başvurularak çözülmesi doğru bir yöntem değildir. Kural olarak kanun yararına bozma yoluna da, zorunlu hâllerde ve istisnai olarak başvurulmalıdır.
Örneğin; asıl ceza davası devam ederken tutuklama talebinin reddi kararına vâki itirazın reddi kararına karşı olağanüstü bir kanun yolu olan kanun yararına bozma kanun yolu işletilememelidir.
Nitekim bu düşüncelerden hareketle Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 30.01.2007 günlü, 2006/4-348 esas ve 2007/16 karar sayılı kararı ile .... Ceza Dairesi'nin .... günlü, 2013/9566-24794 ve ... Ceza Dairesi'nin 08.01.2014 günlü, 2013/7007-2014/158 esas ve karar sayılı kararlarında, '...mahkemelerin asıl ceza davasına devam ettiği durumlarda kanun yararına bozma yoluna başvurulamayacağı ... yargılama sırasında verilen kararların nihaî kararla birlikte temyize tâbi olacağı' belirtilmiştir.
Merciin itiraz üzerine durma kararını kaldıran kararı, kesin olmakla birlikte bir hüküm değil; kovuşturma evresinin kaldığı yerden devam etmesini sağlayan bir karardır.
İlk derece mahkemesinin yapacağı yargılamanın sonunda vereceği hüküm(nihaî karar) temyize tâbidir. Bu karar aleyhine temyize başvurulduğunda izin konusu da olağan kanun yolu denetimine tâbi olarak incelenecektir. Yargıtay'ın temyiz incelemesini yapacak olan ilgili dairesinin vereceği karara bağlı olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itiraz olağanüstü kanun yoluna başvurması söz konusu olabilir.
Verilen hüküm temyiz edilmeksizin kesinleştiği takdirde ise; kanun yararına bozma olağanüstü kanun yoluna başvurulabilir.
Biz; ikinci görüşün daha doğru olduğunu, Yüksek Adalet Bakanlığı'nın kanun yararına bozma talebinin bu sebeple reddedilmesi gerektiğini düşünmekteyiz." düşüncesiyle,
Ondört Kurul Üyesi de, benzer düşüncelerle karşıoy kullanmışlardır.
Ön sorunun bu şekilde çözümlenmesinden sonra uyuşmazlığın esasını teşkil eden 3628 sayılı Kanun kapsamındaki sanıklar hakkında rüşvet ve irtikap suçlarından açılan kamu davasının yargılaması aşamasında, yerel mahkemece eylemlerinin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturacağı kanaatine ulaşılması halinde, kamu görevlisi olan sanıklar hakkında 4483 sayılı Kanun gereğince soruşturma izni alınmasının gerekip gerekmediği meselesine gelince;
Ceza muhakemesi hukukunda, görev suçu isnat edilen belli vasıflara sahip kişiler hakkındaki soruşturmaların genel kurallardan ayrılarak özel hükümlere tabi tutulmasına "kişi bakımından yetki kuralları" denilmektedir.
Kişi bakımından yetki kurallarına bağlı olarak, kamu görevlileri hakkında yürütülecek soruşturmalarda "izin," "tahkik" ve "muhakeme" olmak üzere üç sistemden bahsetmek mümkündür. İzin sisteminde soruşturmanın başlaması için belirli mercilerden izin alınması gerekirken; tahkik sisteminde, idari merciler duruşmaya takaddüm eden bütün işlemleri yapıp son soruşturmanın açılıp açılmayacağına karar vermekte, muhakeme sisteminde ise bütün muhakeme işlemleri idari merci tarafından gerçekleştirilmektedir. (Selahattin Keyman, Memurin Muhakematı Kanunu, AÜHFM, C: 19, S: 1-4, 1962, s. 173-174; Çetin Özek, Türk Hukukunda Memurların Muhakemesi, İÜHFM, C: 26, S: 1-4, 1960, s. 36)
1982 Anayasasının 129/6. maddesinde yer alan; "memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idarî merciin iznine bağlıdır" hükmü ile memurlar ve diğer kamu görevlileri bakımından benimsenen "izin sistemi" çerçevesinde yargılamaya ilişkin usuller, 04.12.1999 günlü Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve 18. maddesi ile tahkik sistemini benimseyen 24.02.1913 tarihli Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkatı yürürlükten kaldıran 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun ile düzenlenmiştir.
4483 sayılı Kanunun 1. maddesinde, bu kanunun amacının; "memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için izin vermeye yetkili mercileri belirtmek ve izlenecek usulü düzenlemek" olduğu açıklanmış, genel gerekçesinde ise, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle hizmet gören kamu yönetiminin etkili, verimli, süratli ve saygın olmasının zaruri olduğu, kamu hizmetini ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu görevleri sebebiyle işledikleri suçlar nedeniyle doğrudan doğruya ceza kovuşturmasına tâbi tutulmalarının kamu hizmetinin işleyişinde aksamalara ve kamu otoritesinin saygınlığının zedelenmesine yol açabileceği vurgulanarak kamu yönetimini zaafa uğratmadan memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri iddia olunan suçlarda yargılama aşamasına geçilmeden yapılacak soruşturmanın basit, etkili ve süratli bir biçimde işlemesini sağlamak ve suçların cezasız kalmasını engellemek olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan 04.05.1990 tarihinde yürürlüğe giren ve 23. maddesi ile suç tipleri esas alınarak izin sistemini benimseyen 1609 sayılı Bazı Cürümlerden Dolayı Memurlar ve Şerikler Hakkında Takip ve Muhakeme Usulüne Dair Kanunu yürürlükten kaldırarak idari mercie bildirim esasına göre düzenleme getiren 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununun 17. maddesinde yer alan "Bu Kanunda ve 18/06/1999 tarihli ve 4389 sayılı Bankalar Kanununda yazılı suçlarla, irtikap, rüşvet, basit ve nitelikli zimmet, görev sırasında veya görevinden dolayı kaçakçılık, resmi ihale ve alım ve satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarının açıklanması veya açıklanmasına sebebiyet verme suçlarından veya bu suçlara iştirak etmekten sanık olanlar hakkında 02/12/1999 tarihli ve 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun hükümleri uygulanmaz" hükmü 4483 sayılı Kanunun istisnalarından birini oluşturmaktadır.
3628 sayılı Kanunun amacı 1. maddesinde; “rüşvet ve yolsuzluklarla mücadele cümlesinden olarak; bu kanunda sayılanların mal bildiriminde bulunmalarını, bildirimlerin yenilenmesini, mal edilmelerin denetimiyle, haksız mal edinme veya gerçeğe aykırı bildirimde bulunma halinde uygulanacak hükümleri, bu kanunda belirlenen suçlarla bazı suçlardan dolayı kamu görevlileri ve suç ortakları hakkında takip ve muhakeme usulünü düzenlemek” şeklinde açıklanmış, genel gerekçesinde de kanunun amacının Cumhuriyet savcısına izin almadan soruşturma yetkisi vererek rüşvet ve yolsuzluklarla daha etkin mücadele edebilmek olduğu vurgulanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu ele alındığında;
3628 sayılı Kanunun 17. maddesi ile maddede sayılan suçlardan sanık olanlar hakkında 4483 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanamayacağı kabul edilerek belirtilen suç tipleri bakımından Cumhuriyet savcılarının doğrudan soruşturma yapma yetkileri bulunduğu kabul edilmiştir. 3628 sayılı Kanunun 17. maddesinde sayılan suçlar nedeniyle kamu davasının açılması durumunda bu suçlardan sanık olanlar hakkında 4483 sayılı Kanunun uygulama alanı kalmayacak, bu nedenle kovuşturma evresinde suçun niteliğinin değişerek 3628 sayılı Kanun dışına çıkması durumunda dahi idari merciden izin alınmasına gerek bulunmayacaktır. Zira ceza davasının konusu, iddianamede belirtilen maddi vakıalarla sınırlı olup, iddianamede yazılı hukuki nitelendirme ile bağlı bulunmayan mahkemeler, değişen suç niteliğine göre ek savunma hakkı tanımak suretiyle hüküm kurabilecektir. Aksi kabul, gerek 3628 gerekse 4483 sayılı Kanunun amaçlarına ve ceza muhakemesinin temel ilkelerinden olan süreklilik ve kesintisizlik ilkelerine de aykırılık teşkil edecektir.
Bu itibarla, haklı nedene dayanmayan itirazın reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi ...; "Mahkemede, başlangıçta sanıkların fiillerinin 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasası kapsamında kaldığı gerekçesiyle haklarında iddianameyle dava açılmış ve yargılama devam ederken bir kısım sanıkların fiillerinin görevi kötüye kullanma suçu kapsamında değerlendirilmesi neden iyle/gerekçesiyle, haklarında 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Yasa’nın 3, 5 ve 6 ncı maddeleri gereğince izin istenmesine karar verilmiştir.
Esas mahkemesi, itiraz mercii, Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Ceza Genel Kurulu’nun yüksek çoğunluğu, genel kurul gündemine alınan dava dosyası sanıklarının fiillerinin görevi kötüye kullanma suçu olduğu konusunda farklı düşünceye sahip değiller. Eğer sanıkların fiilleri 3628 sayılı Yasa’nın 17 nci maddesi kapsamında kalmış olsaydı, zaten izin alınması yoluna gerek kalmaksızın, yargılamaya devam edilmesi gerekirdi. Gelinen aşamada sanıkların fiillerinin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kanısına varıldığı için, mahkeme yargılamayı durdurmuş ve yargılamanın devam ettirebilmesi için gerekli idari iznin alınmasına karar vermiştir. İdari izin alınmadan yargılamaya devam edilemeyeceği için, yargılamanın sürdürülebilmesi için bu izin koşulu eksikliğinin giderilmesi zorunludur. Hukuk devletinde yapılan yanlışların veya giderilmeyen eksikliklerin, yanlış veya eksikliğin anlaşıldığı aşamada giderilmesi gerekir. Aksi takdirde yanlış üzerine yanlış yapılmış olunur ve hukuk devleti ilkesi yerleştirilemez.
Dosya içeriğinden, soruşturma ve kovuşturma evresinde sanıklar haklarında ilgili idareden izin istemi olmadığı anlaşılmıştır.
Yüksek çoğunluk, kovuşturma evresinde ortaya çıkan bu durum nedeniyle artık izin istemine gerek görülmediğine karar vermiştir. Oysa, hukuk devleti ilkesinin anayasada değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olarak kabul edilen bir anayasal sistemde (Anayasa, m. 2 ve 4) memur ve kamu görevlisine hak olarak tanınmış izin isteminden vazgeçilmemesi gerektiğine ilişkin görüşüm aşağıdadır:
A-Anayasa ve Yasadaki Düzenlemeler a-Anayasadaki Düzenleme
Anayasadaki düzenlemeye göre, 'Memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında işledikleri iddia edilen suçlardan ötürü ceza kovuşturması açılması, kanunla belirlenen istisnalar dışında, kanunun gösterdiği idari merciin iznine bağlıdır'.
Görüldüğü gibi Anayasada, her memur veya kamu görevlisi hakkında izin sisteminin kabul edilmediği, istisnalarına yasayla yer verilebileceği kabul edilmiştir.
Ancak somut olayımızda varılan sonuç, sanıkların fiilleri görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğundan, yasa gereği soruşturma/kovuşturmanın sürdürülmesi için izin alınması zorunludur.
Bu nedenle çok sayıda özel yasa ile suç türüne ve kamu görevlisinin statüsüne göre farklı soruşturma ve kovuşturma yöntemleri benimsenmiştir.
Hukukumuzda kamu görevlilerinden bir kısmı hakkında yüce divanda yargılama, özel dava açma sistemi, izin sistemi, özel soruşturma sistemi, heyet halinde alınan karar üzerine yargılama vs. benimsenmiştir.
Örneğin, kimi kamu görevlilerinin Yüce Divanda yargılanmaları benimsendiğinden, bunlarla ilgili özel bir soruşturma ve dava açma yöntemi kabul edilmiştir.
Ancak, dosyamız sanıkları için, başlangıçta 3628 sayılı Yasa hükümleri gereğince genel hükümlere göre dava açılması benimsenmiş; ancak, başlangıçta fiillerinin nitelendirilmesi görevi kötüye kullanma suçu olarak değerlendirilmiş olsaydı, belki haklarında izin verilmeyecekti ve dava açılmamış olacaktı. Oysa görevi kötüye kullanma suçu mutlak surette soruşturması izne tabi bir suçtur. b-Yasadaki Düzenlemeler
-Anayasadaki bu düzenleme dikkate alınarak, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 24. maddesinde, 'Devlet memurlarının görevleri ile ilgili veya görevleri sırasında işledikleri suçlardan dolayı soruşturma ve kovuşturma yapılması ve haklarında dava açılması özel hükümlere tabidir' düzenlemesi kabul edilmiştir.
-Konuyla ilgili özel hüküm içeren 4483 sayılı Yasa’daki düzenlemelere göz atmak gerekir. Bu yasadaki düzenlemelere göre, 'Bu Kanunun amacı, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlardan dolayı yargılanabilmeleri için izin vermeye yetkili mercileri belirtmek ve izlenecek usulü düzenlemektir' (m.l); 'Bu Kanun, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürüttükleri kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevleri ifa eden memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri suçlar hakkında uygulanır' (m.2/1); 'Görevleri ve sıfatları sebebiyle özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olanlara ilişkin kanun hükümleri ile suçun niteliği yönünden kanunlarda gösterilen soruşturma ve kovuşturma usullerine ilişkin hükümler saklıdır' (m.2/2).
Konuya verilen önemden dolayı, yasada, soruşturma izni vermeye yetkili merciiler ayrı ayrı gösterilerek, keyfiliğin önüne geçilmek istenmiştir (m.3)
Yasada, yetkili merciiler şüpheli hakkında ön inceleme başlatma biçimi (m.5); ön inceleme yapacak olanların yetkisinin ne olduğu belirtilmiş (m.6); izinle ilgili süreç belirlenmiştir (m.7)
Görüldüğü gibi, kamu görevlisi hakkında yapılacak işlemlerde güvence sistemi benimsenmiştir.
Konumuzla doğrudan bağlantılı olan düzenleme 4483 sayılı Yasa’nın 8 nci maddesinde yapılmıştır. Bu maddedeki düzenlemede, memur veya kamu görevlilerinin işledikleri görevle ilgili suç/suçlar bakımından mutlaka izin alınması kabul edilmiştir.
Maddenin üç fıkrasının birlikte dikkate alınması gerekmektedir. Birinci fıkrada, 'soruşturma izni, şikayet, ihbar veya iddia konusu olaylar ile bunlara bağlı olarak ileride soruşturma sırasında ortaya çıkabilecek konuları kapsar'; ikinci fırkada, 'soruşturma sırasında izin verilen olay ve konudan tamamen ayrı veya farklı bir suç olarak nitelendirilebilecek bir fiil ortaya çıktığında, yeniden izin alınması zorunludur' ve üçüncü fıkrada, 'suçun hukuki niteliğinin değişmesi, yeniden izin alınmasını gerektirmez' düzenlemelerine yer verilmiştir.
Dokuzuncu fıkrada, müşteki/yakınıcı ve şüphelinin hakları birlikte düşünülerek, her iki tarafa da, soruşturma izni verilmesi veya verilmemesi halinde idari yargıda itiraz hakkı tanınmıştır. Ayrıca kamu adına Cumhuriyet savcısına da itiraz yetki verilmiştir.
İtirazda süreler öngörülerek, soruşturmanın uzamasının önüne geçilmesi benimsenerek, itirazın yapılacağı yargı organları da belirlenmiştir. Buna göre itirazın bir kısmını, Danıştay İkinci Dairesi, diğerlerini yetkili merciin yargı çevresinde bulunduğu bölge idare mahkemesi inceler; itirazlar, öncelikle incelenir ve en geç üç ay içinde karara bağlanır; verilen kararlar kesindir (m.9).
İştirak halinde işlenen suçlar bakımından da özel düzenleme getirilmiştir. Buna göre, 'memur olmayan, memur olanla; ast memur, üst memurla aynı mahkemede yargılanır' (m.10).
B-Düzenlemelerin Değerlendirilmesi
-Görüldüğü gibi, 4483 sayılı Yasanın konumuzla ilgili düzenlemelerinde, memur veya kamu görevlisinin görevi kötüye kullanma suçlarıyla ilgili olarak mutlaka ilgili idari merciden soruşturma için izin alınması gerekmektedir.
-Anayasayla güvence olarak kabul edilen izin sistemi, yasayla da benimsenmiştir.
-Anayasa ve yasada açıkça, iddianameyle hakkında genel hükümlere göre dava açılanların fiillerinin görevi kötüye kullanma suçu olarak nitelendirilmesi halinde artık izin alınmasına gerek olmadığına ilişkin bir düzenleme olmadıkça, soruşturma ve dolayısıyla kovuşturmanın sürdürülmesi için izin alınmasına gerek olmadığının kabulü mümkün değildir. Çünkü yasa koyucu izin sisteminin istisnalarını belirlemiş olduğundan, bu hallerin dışında kalan durumlarda izin alınması asıldır.
Zira Anayasada, soruşturma izin sisteminin istisnalarının neler olacağının yasamanın yetkisinde olduğu açıklanmış ve yasama organı da çeşitli özel yasalarda bunları belirlemiştir. Görevi kötüye kullanma suçunun sanığı açısından, suç türü ve memurun statüsüne göre izin sistemi mutlak olarak kabul edilmiştir. İzin alınmaksızın genel hükümlere göre dava açılması halinde artık izin sisteminin uygulanmasına gerek olmadığı/olmayacağı yönünde açık bir düzenleme olmadıkça, ki yasada böyle bir hüküm bulunmamaktadır, izin sisteminden vazgeçilmesi mümkün değildir. Aksinin kabulü, hak sahibinin aleyhine yorum olur.
4483 sayılı Yasanın 8 nci maddesinde üç fıkra halinde yer verilen düzenlemelerde, memur hakkında mutlaka izin sisteminin uygulanması gerektiği benimsenmiştir. Maddenin 2 nci fıkrasındaki, 'soruşturma sırasında izin verilen olay ve konudan tamamen ayrı veya farklı bir suç olarak nitelendirilebilecek bir fiil ortaya çıktığında, yeniden izin alınması zorunludur' düzenlemesi, soruşturmaya izin verilen fiilden farklı bir fiilin ortaya çıkması halinde, bu yeni fiil bakımından da ayrıca izin alınmasını zorunlu görmektedir.
Maddenin 3 ncü fıkrasında ise, 'suçun hukuki niteliğinin değişmesi, yeniden izin alınmasını gerektirmez' düzenlemesi kabul edilmiştir. Bu düzenlemede, soruşturma için 'yeniden izin alınmasını gerektirmez' kavramları ile, memurun fiili ile ilgili olarak mutlaka izin alınması zorunluluğu kabul edilmiştir. Yani bu düzenlemede, şüphelinin fiili ile ilgili olarak önceden izin alınmış olmasına karşın, nitelendirilmesinde farklılık ortaya çıkması halinde, yeniden izin alınmasına gerek olmadığına işaret edilmektedir.
Yani soruşturma izni verilen fiilin nitelendirilmesinde farklılık yeniden izin gerektirmemekte; ancak bu fiille ilgili hiç izin alınmamış/verilmemiş ise, 4483 sayılı Yasa’nın 8 nci maddesinin 3 ncü fıkrası uygulanamaz. Çünkü, söz konusu üçüncü fıkradaki düzenleme, şüphelinin fiili ile ilgili önceden verilmiş bir iznin varlığının kabulü halinde yeniden izin alınmasına gerek görmemektedir. Bu düzenleme, soruşturma izni verilmeyen/verilmemiş görevle ilgili suç teşkil eden fiil nedeniyle izin alınmaksızın soruşturma ve dolayısıyla kovuşturma yapılamayacağını açıkça göstermektedir.
Yeniden izin alınması kavramı, önceden fiille ilgili bir izin verilmiş olmasına işaret etmektedir. Yeniden izin alınması kavramı, hiç izne gerek olmayacağı anlamına gelmez. Bir başka deyişle 'yeniden' kavramının karşıtı 'eskiden' kavramıdır (Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Ankara 2005, s.2165). Fıkrada aynı fiille ilgili olarak, soruşturmanın/yargılamanın geldiği aşamada, fiilin nitelendirilmesindeki farklılık nedeniyle yeni bir izne gerek olmadığı kabul edilmiştir.
Yeniden kavramı/zarfı, 'gene, yine, bir daha, tekrar' anlamlarına gelmektedir (Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Ankara 2005, s.2165). Yeniden kavramı dilbilgisinde zarftır. Bilindiği gibi zarf, 'bir fiilin, bir sıfatın veya zarfın anlamını zaman, yer, ölçü, nitelik, soru kavramları bakımından etkileyen kelime, belirteç'tir (Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlük, Ankara 2005, s.2224). 4483 sayılı Yasanın 8 nci maddesinin 3 ncü fıkrasında yer alan 'izin' kavramı isim olmakla beraber, 'izin almak' bir fiile işaret etmiş olduğundan, 'yeniden' kavramı alınması gereken iznin tekrarını gösterme istediğinden, iznin önceden alınmış olmasıyla yetinilip yetinilmeyeceğine açıklık getirmektedir. Yeniden izin alınmasına gerek görülmemesi, Önceden alınmış izinle yetinilmesi gerektiğine işaret ettiğinden, önceden hiç izin alınmamış hallerde, yeniden izin alınmaması düşünülemeyeceğini göstermektedir.
Yeniden izin alınmasına gerek olmadığı kavramı, genel hükümlere göre ve izin alınmaksızın açılmış soruşturma veya kovuşturmaya işaret etmemektedir. Yeniden izin kavramı, fiille ilgili olarak daha önce izin alınmış olma koşulunu kabul etmektedir. Eğer yasa koyucu izin alınmaksızın açılan davada, suç vasfındaki değişiklik üzerine izin alınmasına gerek görmeseydi, 4483 sayılı Yasa’nın 8 nci maddesinin 3 ncü fıkrasındaki düzenlemeyi, mevcut (yeniden izin alınmasına gerek yoktur) şekilde değil, 'açılmış dava üzerine, artık izin alınmasına gerek yoktur' veya 'suçun hukuki niteliğinin değişmesi, izin alınmasını gerektirmez' şeklinde kabul ederdi. Yasama organı 3 ncü fıkraya, 'yeniden' kavramını ekleyerek, Önceden alınan izinle yetinileceğine işaret etmiştir. Hatta buradaki 'yeniden' kavramını, maddenin 1 ve 2 nci fıkralarındaki düzenlemelerle birlikte okumak da gerekir. Yasa hükmünün tümü, kamu görevlilerini olur olmaz suçlamalardan uzak tutulmasını amaçlamıştır. Bu konuda özel yasa çıkarılmasının başka türlü izahı olamaz.
Ancak yasa koyucu, kamu görevlilerinin suç teşkil eden fiillerinden dolayı sorumlu tutulmalarına keyfi biçimde engel olunmasının önüne geçmek ve mağdurun haklarını korumak amacıyla, soruşturma izni verilmemesi halinde müşteki ve Cumhuriyet savcısına idari yargıda itirazda bulunabilme olanağı vermiştir.
Somut olayımızda ilgili idareden, şüphelilerle/sanıklarla ilgili olarak hiçbir izin alınmadığının anlaşılması karşısında, durumun yeniden izin alınmasına gerek olmadığı şeklinde değerlendirilmemesi gerekir.
Bu düzenleme karşısında, önceden izin alınmaksızın doğrudan genel hükümlere göre dava açılması halinde, 'suçun hukuki niteliğinin değişmesi' durumunda izin alınmasına gerek görülmediği anlamı çıkmaz.
Eğer, şüpheli hakkında, başlangıçta fiilinin nitelendirilmesine göre genel hükümlere tabi olduğu gerekçesiyle dava açılır ve yargılama sırasında görevi kötüye kullanma suçu şeklinde nitelendirme yapılır, sonra izin alınmasına gerek yoktur denilirse, hiçbir memur ve kamu görevlisi için anayasa ve ilgili özel yasalara göre soruşturma izini/karar alınmasına gerek görülmeyen bir uygulama ortaya çıkar.
Örneğin, milletvekili hakkında anayasanın 14 ncü maddesindeki koşullar olmaksızın dava açılabilir; yüce divanda yargılanması gereken kamu görevlileri hakkında özel soruşturma ve karar alma prosedürüne gerek görülmez; yargıçlar ve üniversite öğretim üyeleri hakkında özel güvence prosedürüne uyulmaksızın dava açılabilir.
Bu yorum biçiminden hareket edildiğinde, Anayasa ve özel yasaları gereği haklarında izin veya karar alınması gereken kamu görevlileri için hiçbir hukuki güvenceden söz edilemez.
İddianameyle dava açılması ve iddianamenin zımnen veya açıkça kabul edilmesi yüzünden, izin veya karar almayı gerektiren hallerde, gerçekte fiiliyle ilgili soruşturma yapılabilmesi izne/karar almaya tabi memurlar/kamu görevlileri yönünden, tüm güvenceler iptal edilmiş olacaktır. Anayasa ve anayasaya uygun yasa hükümlerinin böyle bir yoruma tabi tutulması, anayasa ve yasa koyucunun öngörmediği bir sistemin benimsenmesi anlamına gelir. Böyle bir yorum biçiminin kabul edilmesi, güvence oluşturan yasa hükmünün/hükümlerinin bertaraf edilmesi/uygulanmaması/yasa hükmünün zımni iptal sonucunu verir.
Diğer yandan, 5237 sayılı TCY’nın 67/1 nci maddesinde, 'soruşturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hallerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hususunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur'; 5271 sayılı CYY’nın 223/8 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde, davanın düşmesine karar verilir. Aneak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir'; CYY’nın 223/9 ncu maddesinde ise, 'derhâl beraat kararı verilebilecek hâllerde durma, düşme veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilemez' düzenlemelerinin anlamı kalmaz. Çünkü, yüksek çoğunluğun yorum biçiminin kabul edilmesi, 5237 sayılı yasanın 67/1 nci ve 5271 sayılı CYY’nın 223/8-9 ncu madde hükümlerinin uygulanmaması sonucunu doğurur. Bu durumda, TCY’nın 67/1 ve CYY’nın 223 ncü maddesinin 8 ve 9 ncu fıkralarının nasıl uygulanacağına ilişkin tartışmaları gündeme getirir.
İzin alınmaksızın verilecek hükmün olağan itiraz yasa yoluna (örneğin, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi halinde itiraz yasa yolu) veya temyiz incelemesine tabi olması, sonuçta güvence gibi gözükmekle beraber, yargılamanın uzunluğu, kişi özgürlük ve güvenliğinin kısıtlanması gibi hususlar dikkate alındığında, şüphelilerin/sanıkların güvence içerisinde oldukları söylenemez.
Çünkü, gerçekte şüphelinin fiilinin doğru nitelendirilmesi halinde, hakkında izin veya karar alınması sisteminin uygulanmasında kamu görevlisi hakkında, fiille ilgili olarak aleyhe nitelemeyle genel hükümlere göre dava açılması ve sonra suç vasfının değiştiğinden bahisle izne veya karara gerek görülmemesi, güvenceyi sonlandırır.
C.savcısının başlangıçta fiili yanlış nitelendirmesinin faturasının kamu görevlisine çıkarılmaması gerekir. C.savcısının fiili başlangıçtaki yanlış nitelendirmesi veya soruşturma sonucunda ancak iddianamedeki gibi nitelendirmesi, mahkemenin iddianameyi bu nitelendirmeye göre kabul etmesinden sonra, yargılama sırasında fiilin görev suçu olarak nitelendirmesi üzerine bu defa izne gerek yok denmesi, sanık/şüpheli hakkında çifte güvencesizlik oluşturur.
4483 sayılı Yasa öncesi dönemin içtihatları somut olayımız ve yasadaki açık düzenlemeden farklıdır. Bu itibarla eski içtihatlardan farklı değerlendirmede bulunmak gerekir. Çünkü, eski yasa dönemindeki içtihatlar o yasa dönemindeki sistemle ilgilidir. O nedenle yeni yasadaki bu açık düzenlemeler karşısında eski içtihatla bağlı olunacak şekildeki yorum, yasama organının iradesiyle uyumlu sayılamaz.
C-Sonuç
Anayasa ve yasayla açıkça tanınmış ve kamu görevlileri için güvence teşkil eden bir hükmün yorum yoluyla daraltılması, hakkın yararlanılamaz hale getirilmesi Anayasanın hukuk devleti (m.2), insan haklarına saygılı (m.2), insan haklarına dayalı (m.14/1) devlet anlayışı ile çelişmektedir. Açık hüküm olan hallerde özgürlüğün aleyhine yorum mümkün olmadığı/olmaması gerektiği gibi; açık olmayan düzenlemelerde dahi, özgürlük lehine yorum yönteminin benimsenmesi gerekir. Sistemimiz bir bütün halinde usul kurallarına dayalıdır. Usul kurallarının her biri, temel ilkedir. Bu temel ilkelerden ancak, uluslar arası ilkeleri gözeterek, anayasa ve yasa koyucu değişiklik gerçekleştirerek vazgeçebilir. Mevcut düzenlemeler var olduğu sürece, kamu görevlisi ve dolayısıyla kamu hizmeti için gerekli ve zorunlu görülen bu güvencelerden gerekir. Soruşturma evresinde izin sistemi uygulanmadığına göre, kovuşturmada güvencesizliği ortaya çıkmış kamu görevlisi hakkında artık izin alınmasına gerek kalmadığının kabulü, başlangıçta yapılan yanlış uygulamanın halen sürdürülmesi sonucunu doğurur.
Bu nedenle, fiilin görevle ilgili olduğunun anlaşılması karşısında, CYY’nın 223/8 nci maddesi gereğince gerekli izin alındıktan sonra, artık soruşturma evresine yeniden dönülmesine gerek kalmaksızın, bu izin üzerine yargılamanın/kovuşturmanın kaldığı yerden devamı sağlanmış olacaktır. Somut olayımızda eğer, sanıkların görevi kötüye kullanma suçlamasıyla ilgili olarak derhal beraat kararı verilecek olsaydı, bu halde izin alınmasına gerek kalmazdı. Çünkü, 'Derhâl beraat kararı verilebilecekhâllerde durma, düşme veya ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilemez'(5271,m.223/9) düzenlemesi nedeniyle, izin almaya gerek kalmayacağı/sanıklık sıfatı derhal son bulacağı için, başa dönüp izin alma amaçlı 'durma' kararı vermeye gerek kalmayacaktı. Yasadaki bu düzenleme, derhal beraat halinde durma kararı verilmesi sanık için ek yük getireceği, sanıklık sıfatı devam edince kişilik hakları zedeleneceği için, durma kararı verilmesini uygun görmemektedir. Ancak, derhal beraat dışında verilebilecek bir karar, örneğin mahkumiyet söz konusu olacaksa, görev suçu nedeniyle izin alınması zorunludur. Eğer derhal beraatlik durum söz konusu olsaydı, zaten CYY’nın 223/9 ncu maddesi gereğince mahkeme durma kararı vermez ve beraat kararı verirdi. Kaldı ki, mahkeme, itiraz mercii, yasa yararına bozma talebi, Yargıtay Özel dairesi ve başsavcılık itirazı ile Ceza Genel Kurulu yüksek çoğunluğu derhal beraatlik bir durum tespitinde de bulunmamıştır. Bu durumda, sanıklara ceza verilmesinin mümkün olduğu gözetilerek, memuriyetiyle ilgili olup, hakkında izin verecek makamın görev suçuyla ilgili takdir yetkisini gerekçelerini göstererek kullanmasının sanıklar lehine olduğu düşünülerek izin sistemi getirildiğinden, sanıklar aleyhine olabilecek yeniden izin alınmasına gerek olmadığına ilişkin yaklaşım işin esprisiyle de çelişmektedir. Çünkü, idarenin izin verip vermeme konusundaki gerekçesi, yargılamadaki kolektif işleyişin bir parçası olacağından, izin vermeye yetkili makamın iradesinin yargılamaya katılması gerekir.
Soruşturmaya başlanabilmesi için izin gerektiği, soruşturma evresinden kovuşturma evresine geçildiğine göre, artık izne gerek yoktur dediğimizde, CYY’nın 223/8 nci maddesindeki düzenleme anlamsız hale gelmiş olur.
Diğer yandan, somut olayımızda izin sisteminin işletilmesi, iddianameyle dava açılmasında ilgilileri daha dikkatli olmaya sevk edecektir.
Ayrıca, durma kararının kabul edilmemesi nedeniyle, zamanaşımı devam edeceğinden/durmayacağından, sanıklar hakkındaki davanın zamanaşımıyla düşürülmesi sonucu ortaya çıkacağından, mağdur haklarının ihlali gündeme gelecektir. Çünkü, iddianameyle açılan davadaki farklı nitelendirme, delillerin yeterince toplanamadığına dayalı olduğu için, zamanaşımının dolması kuvvetle olasılıktır.
Yüksek çoğunluğun bu kararından sonra yargılama sonunda verilecek mahkumiyet kararının temyiz incelemesinde özel dairenin de artık izne gerek görmemesi gündeme gelecektir. Dolayısıyla, ceza genel kurulunun bu kararı dairelerce de benimsendiğinde, verilecek nihai kararlar, bireysel başvuru sonucunda, anayasa ve yasaların yukarıda belirttiğimiz maddelerine aykırılıktan ihlalle karşılaşacaktır.
Ve nihayet, anayasa ve yasalarda belirtilen tüm özel soruşturma ve kovuşturma yöntemleri yürürlükten kaldırılmadığı/ yürürlükte olduğu sürece uygulayıcının bunlara göre işlem yapması kaçınılmazdır.
Tüm bu nedenlerle, yüksek çoğunluğun, haklarında izin alınmaksızın soruşturma açılan, dava açılan ve yargılamaları yapılan sanıkların görevi kötüye kullanma suçları nedeniyle, kovuşturma evresine gelindiğinden dolayı ilgili idareden izin alınmasına gerek olmadığına ilişkin görüşüne iştirak edilmemiştir." düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Sayın ...; "3628 sayılı Kanunun 17. maddesi uyarınca Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından doğrudan soruşturulan rüşvet, irtikâp gibi suçlardan açılan davada yapılan yargılama sırasında eylemin 4483 sayılı Kanun uyarınca izne tâbi bir suç olduğunun anlaşılması hâlinde, Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve 5. Ceza Dairesinin yorum ve uygulamalarına göre izin alınmaksızın mahkûmiyet kararı verilebilmesi mümkündür.
Ancak;
Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun kararlarının tamamı, MMK(Memurin Muhakemâtı Hakkında Kanunu Muvakkat) dönemine aittir.
MMK döneminde Cumhuriyet savcısının soruşturma yapma gibi bir görevi ya da yetkisi mevcut değildi. Memurin Muhakematı Kanununun kapsamına giren suçlarda dava lüzûm-u muhakeme kararı ile idari kurullar tarafından açılırdı.
Bir fiilin MMK kapsamında ya da re'sen soruşturulması gereken bir suç olup olmadığı konusunda yargı yeri(görev) uyuşmazlığı çıktığında ise; sorun Yargıtay Ceza Genel Kurulunda çözülmekteydi.
Çoğunluk tarafından dayanak yapılan YCGK kararlarının hemen hemen tamamı bu vesileyle oluşturulan kararlardır.
Sözü edilen kararlar MMK dönemi için geçerlidir. Bu dönemde Cumhuriyet savcısı tarafından 3628 sayılı Kanun kapsamında bir suçtan dava açıldıktan sonra, yargılama sırasında fiilin MMK kapsamında bir suç olabileceği düşünüldüğünde görevsizlik anlamında durma verilip, idari mercilere soruşturma için dosya geri gönderilmekteydi. Böyle bir durumda safhadan, yâni evreden dönülmezlik, kesintisizlik ve süreklilik ilkelerinin ihlâl edildiğini savunmak tabi ki mümkündür.
Oysa 4483 sayılı Kanun 04.12.2000 günlü RG'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olup, bu tarihten itibaren memurlar ve diğer kamu görevlilerinin görevleri sebebiyle işledikleri iddia edilen suçların soruşturulma yöntemi konusunda tâbiri caizse bir orta yol bulmuştur.
Bir yandan lüzumsuz bir takım ihbar ve şikayetlerle kamu görevlisinin şevkinin kırılmaması ve kamu hizmetinin aksamaması için izin kurumu getirilmiş, diğer yandan hukuk devleti ilkesinin gereği olarak kamu görevlisinin işlediği iddia edilen suçların soruşturulması görevi idari makamlar yerine, Cumhuriyet savcılarına verilmiştir.
İzin vermeye yetkili makam, soruşturma değil, inceleme yapabilir veya yaptırabilir. (4483 SK m. 5 ve 6)
İzin vermeye yetkili makam, bu konudaki kararını verirken suçla ilgili değerlendirmelerin yanında, kuşkusuz kamu yararı açısından da bir değerlendirme yapacaktır.
İzin kurumunun sağlıklı bir biçimde işletilmesini sağlamak üzere, inceleme ve karar için süreler öngörülmüş (4483 m.7 ve 9), izin verilmemesine dair kararlar aleyhine şikayetçi ve Cumhuriyet savcısına, izin verilmesine dair kararlara karşı ise; şikayetçiye itiraz hakkı tanınmış (4483 m.9) ve bu kararlar yargı denetimine tâbi tutulmuştur. Bölge idare mahkemeleri ile Danıştay 2. Dairesi'nin izin konusunda uzman mahkeme olduğu da kuşkusuzdur.
Öte yandan 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren CMK'da şüpheli ve sanık hakları bağlamında son derece ileri yeni hükümler getirilmiştir.
Şahsi dava ve ceza kararnamesi kaldırılmıştır.
Cumhuriyet savcısına ilk defa, şüpheli ve sanığın lehine olan delilleri de toplama ve haklarını koruma görevi verilmiştir. (CMK m. 160/2)
İddianamenin iadesi müessesesi getirilmiştir. (CMK m.170 - 174)
Nihayet CMK'nun 223/8 maddesi uyarınca, 'Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hâllerinde, davanın düşmesine karar verili. Ancak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlanmış olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir.' düzenlemesine yer verilmiştir.
Rüşvet ve irtikâp suçlarından açılan davada eylemin zincirleme biçimde görevi kötüye kullanma suçunu oluşturacağı hâl, tam da sözü edilen hüküm kapsamındadır.
Kamu görevlisinin doğrudan soruşturulan bir suç nedeniyle hakkında dava açıldıktan sonra fiilin izne tâbi suç teşkil ettiğinin anlaşıldığı durumlarda izin alınmasına gerek olmadığı görüşünü kabul ettiğimiz takdirde, Anayasa'nın 129. maddesi ile 4483 sayılı Kanun hükümleri uyarınca kamu görevlisine getirilen güvenceler yok sayılmış olacağı gibi, yine Anayasa'nın 10. maddesinde düzenlenen kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı bir yorum ve uygulama yapılmış olacaktır.
Sonuç olarak; memurlar ve diğer kamu görevlileri, görevleri sebebiyle işledikleri suçlar bakımından ister başlangıçtan itibaren, isterse doğrudan soruşturulan bir suç nedeniyle hakkında dava açıldıktan sonra fiilin izne tâbi bir suç teşkil ettiğinin anlaşılması hâlinde izin vermeye yetkili makamdan izin alınması gerekir. Bu bir soruşturma ve kovuşturma şartıdır.
Somut olayda sanıklar hakkında izin vermeye yetkili makamdan izin alınmak üzere durma kararı verilmesinin değişen mevzuat hükümlerine daha uygun bir yorum olduğunu, yeni dönemde artık içtihadın da değişmesi gerektiğini düşünmekteyiz." düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer bir Genel Kurul Üyesi Sayın ...; "Yüksek Ceza Genel Kurulunun İtirazın reddine ilişkin sayın çoğunluğun düşüncesine aşağıda açıkladığım gerekçelerle katılmıyorum.
Memur sanıklar hakkında rüşvet almak ve irtikap suçlarından yapılan yargılama sonucunda sanıkların eylemlerinin zincirleme şeklinde görevi kötüye kullanma suçlarından durma kararı verilmiş, itiraz üzerine durma kararı kesin olmak üzere kaldırılmıştır. Bu kesin karar karşı kanun yararına bozma talep edilmiş, yargıtay 5. Ceza Dairesinin talebi reddetmesi üzeine uyuşmazlık Ceza Genel Kurulu gündemine gelmiştir.
Çözülmesi gereken uyuşmazlık; Memur olan sanıklar hakkında doğrudan soruşturmaya tabi bir suçtan açılan kamu davasında toplanan delillere göre bu suçun soruşturma iznini gerektiren bir suça dönüştüğü hallerde yargılamaya devam edilip sonuçlandırılıp sonuçlandırılamayacağıdır.
Anayasamızın 129/son maddesi memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında yasayla belirlenen istisnalar dışında, yasanın gösterdiği idari merciin izni gerektiğini hükme bağlamıştır.
Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin izin yöntemi ve istisnaları 4483 sayılı yasa ile açıkça belirtilmiş, yine 3628 sayılı yasa ile izne gerek olmayan haller düzenlenmiştir.
Mevcut anayasal ve yasal düzenlemeler birlikte incelendiğinde, memur yada kamu görevlilerinin görevi kötüye kullanma suçu yönünden izin alınmasının gerekliliğine ilişkin istisnasının bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yüksek Ceza Genel Kurulu bu açık düzenlemelere rağmen yorum yoluyla izin alınmasına gerek olmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Anayasamızın 2. maddesi uyarınca Cumhuriyetin temel niteliklerinden birisi de demokratikliktir. Bir ülkede demokrasinin ölçütlerinden biri de hak ve özgürlüklerin genişliği ve teminat altına alınmış olmasıdır. Yapılan anayasal ve yasal düzenlemelerle kişilere haklar ve özgürlükler tanınmakta ancak bunların güvence altına alınması hakim kararlarına bırakılmaktadır. Anayasaya aykırılıklar Anayasa Yargısı yoluyla, tüzük ve yönetmeliklerdeki aykırılıklar ise temel hak ve özgürlükler yasa ile düzenlebilmesine karşın her nasılsa düzenlenmiş ise idari yargı yoluyla denetime tabi tutularak hakim güvencesine alınmaktadır. Gelişmiş demokrasiler ile demokratik olmama arasındaki fark yasal düzenlemelere göre değil pratikteki uygulamalara bakılarak belirlenmektedir. Yasa ile apaçık düzenlenmiş bir konuda hukuka aykırı yorumlar yapılarak hak ve özgürlüğün özüne dokunulmamalıdır.
Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; kamu görevlisi olan sanıkların eylemleri zincirleme olarak görevin kötüye kullanılması olarak belirlenmesine, bu suçun soruşturulmasının ve dolayısıyla kovuşturulmasının idari merciilerin izine tabi olmasına rağmen yorum yoluyla izne gerek olmadığına ilişkin varılan sonuç hukuka uygun değildir.
Anayasa ve yasanın sanıklara verdiği ve istisna uygulamasına yer bulunmayan haklar, yorum yoluyla ortadan kaldırılamaz. Kaldı ki soruşturma izni verilmemesi halinde idari yargı yoluyla işlemin iptali mümkündür. Bu açılmalar ve gerekçelerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulü düşüncesinde olduğumdan aksi yöndeki çoğunluk görüşüne katılmıyorum." düşüncesiyle,
Oniki Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, ön soruna ilişkin olarak 27.10.2015 günü yapılan müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 03.11.2015 tarihinde yapılan ikinci müzakerede, ön sorun ve esas uyuşmazlık yönünden oyçokluğuyla karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2012/523 E., 2012/1191 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Anayasa’nın 129/5 maddesinde;
Hukuk Genel Kurulu 2012/523 E. , 2012/1191 K.
* KAMU GÖREVLİLERİNİN YETKİLERİNİ KULLANIRKEN, KUSURLARI SONUCU KİŞİLERE ZARAR VERMELERİNDEN KAYNAKLANAN VE ZARAR GÖRENLERİN KAMU GÖREVLİLERİ ALEYHİNE AÇTIKLARI TAZMİNAT DAVASI
* GÖREV
* İDARİ YARGILAMA USULÜ KANUNU (İYUK) (2577) Madde 2
* 1982 ANAYASASI (2709) Madde 140
* 1982 ANAYASASI (2709) Madde 125
* 1982 ANAYASASI (2709) Madde 155
* 1982 ANAYASASI (2709) Madde 2
* BORÇLAR KANUNU (818) Madde 41
* DEVLET MEMURLARI KANUNU (657) Madde 13
"İçtihat Metni"
Taraflar arasındaki “tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Yozgat 2.Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 20.05.2010 gün ve 2006/73 E., 2010/162 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4.Hukuk Dairesi’nin 03.11.2011 gün ve 2010/9044 E., 2011/11561 K. sayılı ilamı ile,
(…1-Davalı N.’nin temyiz itirazları bakımından; dava, haksız eylem nedeniyle uğranılan zararın tazmini istemine ilişkindir. Mahkemece dava kısmen kabul edilmiş, kararı davalılar temyiz etmişlerdir.
Dava, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, kusurları sonucu kişilere zarar vermelerinden kaynaklanan ve zarar görenlerin kamu görevlisi ile idare aleyhine açtıkları tazminat davasıdır.
Sorun, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, kişilerin zarar görmesi halinde, zarar görenin kamu görevlisinin şahsına karşı açtığı davada, kamu görevlisinin hizmet kusurundan ayrılabilen kişisel kast ve kusurunun araştırılmasına gerek olup olmadığı ve netice itibariyle davanın esastan mı yoksa husumetten mi reddine veya kabulüne karar verileceği ve bu konuda yorum yolu ile sonuca ulaşmanın ve uygulama yapmanın mümkün olup olmadığına ilişkindir.
Bu durumda, kamu görevlisinin görevini yaparken kusurlu davranışta bulunmasının hizmet kusuru mu yoksa hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru mu olacağının tespiti gerekmektedir. Kamu kurumları kamu hizmeti yaparlar. Ancak kamu kurumları tüzel kişilik olduklarından ve bu kişilik maddi değil soyut bir kişilik olduğundan, kamu hizmetini bizzat yerine getiremezler. Kamu hizmeti, gerçek kişi konumunda olan kamu görevlileri ve bunların kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilir. Bunun sonucu olarak, kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelecek kusur kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Burada, kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Kamu görevlisinin buradaki kusuru hizmet kusurunu oluşturur.
Hizmetten ayrılabilen kişisel kusur ise kamu hizmeti ile ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatı ile tamamen özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur.
Konunun iyi anlaşılabilmesi için örnek vermek gerekirse:
Sabahleyin aracı ile kamu hizmetini yapmak için çalıştığı hastaneye gelen doktorun, aracını park ederken kendisinden önce tedavi olmak için hastaneye gelmiş olan bir hastanın aracına çarpıp zarar vermesi halinde bu, doktorun kamu hizmetiyle alakalı olmayan kişisel kusurudur. Aynı doktorun aracını park ettikten, hastanedeki poliklinik odasına girdikten sonra görevi olan sağlık hizmeti ile ilgili yaptığı (teşhis, tedavi ve ameliyat gibi) eylemlerde bir kusur olursa bu kusur hizmet kusurudur.
Yukarıda açıklanan sorun konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmak için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelememiz gerekir.
Anayasa’nın 129/5 maddesinde; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken (görevlerini yaparken) işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları rücu edilmek kaydıyla kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ANCAK idare aleyhine dava açılabilir.
657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın (kişilerin uğradıkları zararlar başlıklı) 13. maddesinde; kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine DEĞİL ilgili kurum aleyhine dava açarlar.
Borçlar Yasası’nın (Haksız muamelelerden doğan borçlar başlıklı) 41/1 maddesinde; gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs o zararın tazminine mecburdur.
Anayasa’nın 129/5 maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesinin Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi ışığında yorumlayarak kamu görevlileri aleyhine kişisel kast ve kusurlarının varlığı halinde Adli Yargı’da dava açılabileceğinin kabulü mümkün değildir. Zira: Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi genel bir hüküm olup, yine genel olarak “zarar ika eden şahsı” esas almış olup, kamu görevlisi veya memurdan bahsetmemektedir.
Bir konuda hem genel hüküm, hem de özel hüküm varsa, o takdirde özel hükümlere üstünlük verilerek uygulama yapılması hukukun temel prensiplerindendir.
Yukarıda açıklanan Anayasa’nın 129/5 ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesi karşısında Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi esas alınarak kamu görevlilerinin kast ve kusurlarından dolayı kamu görevlileri aleyhine dava açılabileceğinin yorum yoluyla kabul edilmesi de mümkün değildir.
Anayasa’nın 129/5 maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesi, yorum gerektirmeyecek kadar açık, net ve amirdir. Diğer yandan yasalar iptal edilmedikçe veya değiştirilmedikçe yürürlüktedir. Ve mevcut hükümleri ile uygulanmaları gerekir. Yargı, uygulamaları ve bir kısım sosyal ihtiyaçlar nedeni ile yasaların yetersizliği veya değiştirilmesi gerektiği düşünce ve kanaatinde olsa dahi, yorum yolu ile yürürlükteki Anayasa ve yasa maddelerini uygulamayarak atıl bırakamaz. Yorum yolu ile Anayasa ve Yasalara aykırı uygulama yapamaz ve karar veremez. İhtiyaç varsa yeni yasal düzenlemeler yapılabilir. Ve yasal düzenleme yapma yetki ve görevi T.B.M.M.’ne aittir.
Sonuç olarak kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından ve kusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhine değil ANCAK kamu idaresi aleyhine dava açılabileceğinin kabulü gerekir.
Nitekim yukarıda söz edilen mevzuat hükümleri doğrultusunda 14/09/1983 tarih 1980/4-1714, 1983/803 Karar sayılı Hukuk Genel Kurulu kararında da bu görüş benimsenmektedir.
Somut olayda davacı, davalı hekimin kendisine uyguladığı safra taşı ameliyatında özensiz davranışına dayanmış olduğundan davanın idare aleyhine Anayasa'nın 129/5. maddesi gereğince açılması gerektiğinden adı geçen davalı hekime husumet yöneltilemez. Şu durumda yerel mahkemece, davalı hekim hakkındaki davanın husumetten reddi gerekirken kısmen kabulü usul ve yasaya aykırı görüldüğünden kararın bozulması gerekmiştir.
2-Davalı Yozgat Valiliği'nin temyiz itirazlarına gelince; Dava, idarenin hizmet kusuruna dayalı olarak açıldığından ve zarar idarenin görevlerinden bir işin yapımı sırasında doğmuş olduğundan 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesi gereğince tam yargı davasının konusunu oluşturur. Bu davalara bakmaya idari yargı yeri görevlidir.
Şu durumda, davalı kurum yönünden davanın yargı yolu bakımından reddi gerekirken yanlış değerlendirme ile işin esasına girilmesi de doğru görülmediğinden kararın bozulması gerekmiştir…)
gerekçesiyle kararın yukarıda (1) nolu bentte gösterilen nedenlerle davalı Nuri Timursoy, (2) nolu bentte gösterilen nedenlerle davalı Yozgat Valiliği yararına BOZULMASINA, (1) nolu bende oyçokluğu, (2) nolu bende oybirliği ile karar verilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı Yozgat Valiliği vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, kusurları sonucu kişilere zarar vermelerinden kaynaklanan ve zarar görenlerin kamu görevlileri aleyhine açtıkları tazminat davasıdır.
Mahkemece, davanın kabulüne dair verilen hüküm; Özel Dairece, yukarıda metni aynen yazılı gerekçe ile bozulmuş; mahkemece, önceki gerekçeler genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararını davalı Yozgat Valiliği vekili temyiz etmiştir. Davalı doktor direnme kararını temyiz etmemiştir.
Bozma ilamı ve direnme kararının kapsamına göre, Hukuk Genel Kurulu’nun önüne gelen uyuşmazlık; eldeki maddi ve manevi zarar davasına davalı idareye karşı idari yargıda mı, yoksa adli yargıda mı bakılacağı noktasında toplanmaktadır.
İşin esasına geçilmeden önce, Hukuk Genel Kurulu’nda usulüne uygun bir direnme kararı bulunup bulunmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.
Ön sorun olgusu şöyledir;
Mahkemece ilk kararda dayanılmayan, 08.11.2010 tarihli bozma ilamı itibari ile yürürlüğe girmemiş olan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 3.maddesine dayanılarak direnme kararı verilmiş olmasının yeni hüküm niteliğinde olup olmadığı hususu ön sorun olarak tartışılmıştır (direnme kararı 11.10.2011 tarihinde verilmiştir).
Bu hususun yeni hüküm niteliğinde olmadığı, mahkemenin önceki kararını kuvvetlendirme yönünde gerekçesini genişlettiğinden, ön sorun bulunmadığına oybirliği ile karar verilmiştir.
Ön sorun bu şekilde aşıldıktan sonra işin esasına yönelik temyiz incelemesine gelince;
Davacı vekili, müvekkilinin 20.09.2005 tarihinde hastaneye giriş yaptığını, davalı Dr. Nuri TİMURAY’ın müvekkiline safra kesesinde taş olduğunu ve kapalı ameliyatla bu taşın alınacağını söylediğini, kapalı yapılması gereken ameliyatın açık ameliyata dönüştüğünü, karaciğerdeki safrayı safra kesesine nakleden kanalın davalı doktorun dikkatsizliği ve tecrübesizliği sonucunda kesilerek alındığını, müvekkilinin Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde uzun süre yattığını, taburcu olduktan sonra da Ankara'ya kontrole gidip geldiğini belirterek, davalılardan fazlaya ilişkin hakları saklı kalmasıyla şimdilik; 1.000. YTL maddi tazminatın, 10.000. YTL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken alınarak müvekkilime verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı doktor vekili, devlet memurları aleyhine görevi nedeniyle verdiği zararlardan dolayı doğrudan personel aleyhine değil ilgili kurum aleyhine dava açılabileceğini, davanın görevli idari yargıda devam etmesi gerektiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini dilemiştir.
Davalı Yozgat Valiliği ise, davanın idari yargının görev alanına girdiğini belirterek görevsizlik kararı verilmesini istemiştir.
Burada adli yargı ve idari yargı ayrımını irdelemek faydalı olacaktır.
Görev, genel olarak bir yargı yerinin dava konusu yönünden yetkili olması durumunu göstermektedir. Uyuşmazlık konusu itibarıyla davanın, hangi yargı düzeninde ve o düzen içinde yer alan mahkemelerden hangisinde görüleceği görev kurallarıyla belirlenir. Dünyada adli yargı-idari yargı ayırımı açısından genel olarak iki sistem bulunmaktadır. Bunlardan ilki İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada gibi ülkelerde uygulanan “tek hukuk-tek yargı sistemi” olarak da adlandırılan “yargı birliği” sistemi; ikincisi ise başta Fransa olmak üzere Kara Avrupa’sı ülkelerinde ve ülkemizde de uygulanmakta olan “iki ayrı hukuk ve iki ayrı yargı sistemi” olarak da adlandırılan “idari yargı” veya “idari rejim”dir. Yargı birliği sisteminde, adli-idari uyuşmazlık ayırımı yapılmaksızın tüm uyuşmazlıklar genel görevli mahkemelerde çözümlenmekte; yargı ayrılığını benimsemiş ülkelerde ise idari nitelikteki uyuşmazlıklardan doğan davalar bu iş için özel olarak kurulmuş idari yargı yerlerince çözümlenmektedir (Birsen İsmail, Yavaş Emre, “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 3. Maddesi ile Getirilen Düzenlemenin Hukuk Âleminde Doğuracağı sorunlar ve Bu Maddenin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu”, Terazi Hukuk Dergisi, Yıl:6, Sayı:63, Kasım 2011, s.17.).
İdari rejimi benimseyen ülkelerde, idare hukukunun idare üzerindeki düzenleme alanının, idarenin yapmış olduğu işlem ve eylemlerden ya da yürüttüğü faaliyetlerden doğan hangi tür uyuşmazlık ve davaların idari yargıda çözümleneceğinin belirlenmesi önemli bir konudur. İdari yargının varlık nedeni, idarenin denetlenmesinde uzmanlaşmış bir yargı kolu olarak bu denetimi adli yargıya oranla daha etkili bir şekilde yapabilmesi; temel işlevi, ise bireyleri ve toplulukları idarenin hukuka aykırı işlem ve eylemlerinden korumaktır. Yargı birliği sistemini benimsemiş olan ülkelerde idari işlem ve eylemlerin yargısal denetiminin genel mahkemelerce yapılması hukuk devleti ilkesi açısından bir sakınca doğurmamaktadır.Bu ülkelerde genel mahkemeler tarafından yapılan denetim etkili bir yargı denetimi olup, bu mahkemelere hukuka aykırı buldukları idari işlemleri hükümsüz kılma yetkisi de tanınmaktadır. Ayrı bir idari yargı rejimini benimsemiş olan ülkelerde ise daha etkili bir yargı denetimi idari işlem ve eylemlerin yargısal denetiminin idari yargı tarafından yapılmasıyla sağlanır.İdari yargının görev alanının adli yargı karşısında belirlenmesi sorunu idari rejimi benimsemiş olan ülkelerde, sadece hangi tür uyuşmazlık ve davaların idari yargıda, hangilerinin ise adli yargıda çözümleneceği sorunu olmaktan çok hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesi ile yakından ilgili bir sorundur.Sorunun hukuk devleti ilkesiyle bağlantılı olması nedeniyle idari rejimin ve bunun uzantısı olan idari yargı sisteminin benimsenmesiyle birlikte, idari yargının görev alanının adli yargıya karşı korunması için çeşitli önlemler düşünülmüş ve bu bağlamda bazı ölçütler geliştirilmiş ve bu korumayı yapmak üzere ülkemizde de olduğu gibi Uyuşmazlık Mahkemesi biçiminde mahkemeler kurulmuştur.İdari yargının görev alanının belirlenmesi için kullanılan örneğin kamu gücü ölçütü, kamu hizmeti ölçütü, kamu kanunu gibi ölçütler yetersiz, elverişsiz ve çoğu kez belirsiz olduğundan ve pozitif hukukta da bir dayanağa sahip bulunmağından başka, bu yargı kolunun korunması için oluşturulan mahkemeler de, idari yargının görev alanını belirleme yetkisi yasama organının takdirine bırakıldığı sürece işlevlerini tam olarak yerine getirememişlerdir.Bu nedenle idari yargının görev alanı belirlenirken, bir yandan pozitif hukukta bir dayanak aranırken, diğer yandan bu yargı kolunun görev alanının anayasal bir dayanağı olup olmadığı sorusuna da bir yanıt aramak gereksinimi duyulmuştur (Günday Metin, “İdari Yargının Görev Alanının Anayasal Dayanakları”, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, Cilt:14, s.347-348. ).
İdari yargı, Devlet, belediye, köy gibi idari makamların idari faaliyetleri sebebiyle ortaya çıkan uyuşmazlıkları çözümleyen hukuk dalıdır. İdare aleyhine açılan davalar idari yargının görev alanına girmektedir. Ancak idarenin aleyhine açılan tüm davalar idari yargıya tabi değildir. İdari yargı, idarenin işlem ve eylemlerinden ve genel olarak kamu hukukuna ait faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıkların çözümlendiği yargı koludur (Kılıç Halil, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, Cilt:1, Adalet Yayınevi, Ankara, 2011, s.5-6.).
İdari eylem, kamu idare ve kurumlarının kamu görevine ilişkin, idare hukuku kural ve gereklerine göre yaptığı olumlu veya olumsuz davranış ve fiillerdir. İdari eylem ve işlemlerden dolayı zarar gören kişiler tarafından açılacak “tam yargı” davaları idari yargı yerinde görülür ve çözümlenir.
İdari işlem, idari kanunlara dayanarak yapılan muamelelere denilmektedir. Bir tasarruf ya da kararın idari işlem sayılabilmesi için, o tasarruf veya kararın, bir kamu kurumunca ya da idare örgütü içinde yer alan bir idari makam tarafından tesis edilmiş veya verilmiş olması ve idarenin kamu hukuku alanında gördüğü faaliyetlerle ilgili bulunması gerekir. İdari işlemin, “idarenin kamu hukuku alanında gördüğü faaliyetlerle ilgili bulunması” gereği, idare mahkemelerinin görevini belirlemede kesin bir öneme sahiptir. Bu unsur, idari işlemleri idarenin özel hukuk hükümlerine dayanarak tesis ettiği tasarruflardan ayıran temel ölçü olmaktadır. Bir idari işlemin bir kişiyi yaralaması ya da öldürmesi mümkün değildir. Kişilerin yaralanmasına veya ölmesine idari işlemler değil, idari eylemler yol açabilir. Ancak bir idari eylemin, bir idari işlemin uygulanması safhasında ortaya çıkması mümkündür (Kılıç Halil, a.g.e., s.7-8.).
Bir fiilin “idari eylem” veya “idari işlem” oluşturup oluşturmadığı sorunu ise bir idare hukuku sorunudur ve bu konuda karar verebilmek için idari eylemin ve işlemin nasıl tanımlandığını bilmek gerekmektedir. Kamu gücü ayrıcalıkları ve yükümlülükleri ile tanımlanan idari eylem ve işlemler ise zaman içinde oluşan idari yargı içtihatlarıyla belli bir çözüm tarzına kavuşmuştur. Öte yandan, idarenin eylemlerinden kaynaklanan zararların tazminine ilişkin davalarda idarenin sorumluluğuna hükmedilebilmesinin diğer koşulu bir idari eylemin veya işlemin hukuka aykırı olmasıdır.Hukuka aykırılık ise idare hukuku kuralları içinde kusursuz sorumluluk halleri de değerlendirilerek bir sonuca ulaşmayı gerektirmektedir.Özel hukuktaki kusursuz sorumluluktan çok farklı özellikler gösteren idarenin kusursuz sorumluluk halleri ise, idari yargı yerlerinin uzun yıllar neticesinde yargı içtihatları ile oluşturduğu özel bir idare hukuku alanıdır.
2709 sayılı 1982 Anayasa’sının 2.maddesinde “hukuk devleti” olmak, Cumhuriyet’in nitelikleri arasında sayılmış; 11.maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve öbür kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu vurgulanmıştır. Bu kuralların doğal gereği olarak da 125.maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu; 140.maddenin birinci fıkrasında da hakimler ve savcıların adli ve idari yargı hakim ve savcıları olarak görev yapacakları belirtilmiştir. Anayasa’nın 155.maddesinin birinci fıkrasında, “Danıştay, idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.” kurallarına yer verilmiştir.
Anayasa’nın 125., 140. ve 155.maddelerinin birlikte incelenmesinden idari eylem ve işlemlerin yargısal denetiminin idari yargının görev alanına girdiği anlaşılmaktadır.
Anayasa, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir hukuk devleti olduğunu vurgularken, Devlet içinde tüm kamusal yaşam ve yönetimin yargı denetimine bağlı olmasını amaçlamıştır. Çünkü yargı denetimi demokrasinin ‘olmazsa olmaz’ koşuludur. Anayasa’nın ‘idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır’ kuralıyla benimsediği husus da etkili bir yargısal denetimdir. Anayasa’nın 125.maddesinin birinci fıkrasında yer alan bu kural, yönetimin kamu hukuku ya da özel hukuk alanına giren tüm eylem ve işlemlerini kapsamaktadır. Kural olarak bunlardan kamu hukuku alanındaki eylem ve işlemeler için idari yargının, özel hukuk alanındakiler için de adli yargının görevli olduğunda duraksanamaz.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesinde, idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları ihlal edilenler tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Bu hüküm gereğince ve zararın kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında doğması nedeniyle idarenin hizmet kusuruna dayanılmış olması karşısında, kamu hizmeti yürüten Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanenin bu hizmeti yürüttüğü sırada kişilere verdiği zararın tazmini istemiyle açılan dava, olayda kamu hizmetinin yöntemine ve hukuka uygun olarak yürütülüp yürütülmediğinin, hizmet kusuru veya başka nedenle idarenin sorumluluğu bulunup bulunmadığının saptanmasını gerektirmektedir. Bu hususların saptanması ise idare hukuku ilkelerine göre yapılabileceğinden, 2577 sayılı Yasa’nın 2/1-b maddesi kapsamında bulunan tam yargı davasının görüm ve çözümünde idari yargı yeleri görevlidir.
Davalı Yozgat Valiliği’nin kamu tüzel kişiliği olup kural olarak, işlem ve eylemlerinin kamusal nitelik taşıdığı, sağlık hizmeti vermek amacıyla kurduğu Yozgat Devlet hastanesinde yürütülen hizmetin işleyişindeki yetersizlik nedeniyle hizmet kusurunun ortaya çıktığı ve bu nedenle uğranılan zararın kusurlu hizmeti işleten davalı idarece tazmini gerektiği öne sürülerek eldeki dava açıldığına göre, davada hizmet kusuruna dayanıldığı tartışmasızdır.
Hizmet kusuruna dayanılan eldeki davada zararın, idarenin bir eyleminden meydana geldiği, yukarıda yapılan açıklamalar ışığında idarenin eylemlerine karşı ise idari yargıda tam yargı davası açılması gerektiği kuşkusuzdur.
Öte yandan, mahkemenin direnme kararına gerekçe yaptığı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun “Ölüm veya vücut bütünlüğünün yitirilmesinden doğan zararların tazmini davalarında görev” başlıklı 3.maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin 16.02.2012 gün ve 2011/35 E., 2012/23 K.sayılı kararı ile iptal edilmiş, iptal kararı 19.05.2012 gün ve 28297 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır.
Öncelikle belirtelim ki, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları Resmi Gazetede yayınlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hüküm ve sonuç doğurur. Ancak bu kuralın istisnası Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının etkisi henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalar yönünden geçerli olduğudur (Anayasa m. 153). Eldeki davada henüz kesinleşmediğinden Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının eldeki dava yönünden etki doğuracağı ve HMK.nun 3.maddesinin eldeki davada uygulanmayacağı kuşkusuzdur.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 23.02.2005 gün ve 2005/21-66-93 sayılı kararında da bu ilke benimsenmiştir.
Görev sorunu, açıkça veya hiç ileri sürülmese bile yargılamanın her aşamasında mahkemelerce kendiliğinden gözetilir.
Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, davalılardan Yozgat Valiliği yönünden yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddedilmesi gerektiği gözetilmeyerek için esasının incelenmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
SONUÇ: Davalı Yozgat Valiliği vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında 2 nolu bentte gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30.maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine aynı Kanunun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 12.12.2012 gününde oybirliği ile karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2010/7756 E., 2011/7705 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa’nın 129/5 maddesinde;
4. Hukuk Dairesi 2010/7756 E. , 2011/7705 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalı ... aleyhine 19/12/2008 gününde verilen dilekçe ile tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 09/03/2010 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü.
Dava manevi tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm davacı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Dava, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken, kusurları sonucu kişilere zarar vermelerinden kaynaklanan ve zarar görenlerin kamu görevlileri aleyhine açtıkları tazminat davasıdır.
Sorun, kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken, kişilerin zarar görmesi halinde, zarar görenin kamu görevlisinin şahsına karşı açtığı davada, kamu görevlisinin hizmet kusurundan ayrılabilen kişisel kast ve kusurunun araştırılmasına gerek olup olmadığı ve netice itibariyle davanın esastan mı yoksa husumetten mi reddine veya kabulüne karar verileceği ve bu konuda yorum yolu ile sonuca ulaşmanın ve uygulama yapmanın mümkün olup olmadığına ilişkindir.
Bu durumda, kamu görevlisinin görevini yaparken kusurlu davranışta bulunmasının hizmet kusuru mu yoksa hizmetten ayrılabilen kişisel kusuru mu olacağının tespiti gerekmektedir. Kamu kurumları kamu hizmeti yaparlar. Ancak kamu kurumları tüzel kişilik olduklarından ve bu kişilik maddi değil soyut bir kişilik olduğundan, kamu hizmetini bizzat yerine getiremezler. Kamu hizmeti, gerçek kişi konumunda olan kamu görevlileri ve bunların kullandıkları araç ve gereçlerle yerine getirilir. Bunun sonucu olarak, kamu görevlilerinin veya bunların kullandıkları araç ve gereçlerin kusur, ihmal ve hatalarından dolayı kamu hizmetinin yerine getirildiği sırada kişilerin zarar görmesi halinde meydana gelecek kusur kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Burada, kamu görevlisinin hizmetten ayrılabilen kişisel kusurundan bahsetmek kesinlikle mümkün değildir. Kamu görevlisinin buradaki kusuru hizmet kusurunu oluşturur.
Hizmetten ayrılabilen kişisel kusur ise kamu hizmeti ile ilgisi olmayan kamu görevlisinin özel hayatı ile tamamen özel tutum ve davranışlarından kaynaklanan bir kusurdur.
Konunun iyi anlaşılabilmesi için örnek vermek gerekirse:
Sabahleyin aracı ile kamu hizmetini yapmak için çalıştığı hastaneye gelen doktorun, aracını park ederken kendisinden önce tedavi olmak için hastaneye gelmiş olan bir hastanın aracına çarpıp zarar vermesi halinde bu, doktorun kamu hizmetiyle alakalı olmayan kişisel kusurudur. Aynı doktorun aracını park ettikten, hastanedeki poliklinik odasına girdikten sonra görevi olan sağlık hizmeti ile ilgili yaptığı (teşhis, tedavi ve ameliyat gibi) eylemlerde bir kusur olursa bu kusur hizmet kusurudur.
Yukarıda açıklanan sorun konusunda sağlıklı bir sonuca ulaşmak için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeleri incelememiz gerekir.
Anayasa’nın 129/5 maddesinde; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken (görevlerini yaparken) işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları rücu edilmek kaydıyla kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ANCAK idare aleyhine dava açılabilir.
657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın (kişilerin uğradıkları zararlar başlıklı) 13. maddesinde; kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı bu görevleri yerine getiren personel aleyhine DEĞİL ilgili kurum aleyhine dava açarlar.
Borçlar Yasası’nın (Haksız muamelelerden doğan borçlar başlıklı) 41/1 maddesinde; gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs o zararın tazminine mecburdur.
Anayasa’nın 129/5 maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesinin Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi ışığında yorumlayarak kamu görevlileri aleyhine kişisel kast ve kusurlarının varlığı halinde Adli Yargı’da dava açılabileceğinin kabulü mümkün değildir. Zira: Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi genel bir hüküm olup, yine genel olarak “zarar ika eden şahsı” esas almış olup, kamu görevlisi veya memurdan bahsetmemektedir.
Bir konuda hem genel hüküm, hem de özel hüküm varsa, o takdirde özel hükümlere üstünlük verilerek uygulama yapılması hukukun temel prensiplerindendir.
Yukarıda açıklanan Anayasa’nın 129/5 ile 657 sayılı Devlet Memurlara Yasası’nın 13. maddesi karşısında Borçlar Yasası’nın 41/1 maddesi esas alınarak kamu görevlilerinin kast ve kusurlarından dolayı kamu görevlileri aleyhine dava açılabileceğinin yorum yoluyla kabul edilmesi de mümkün değildir.
Anayasa’nın 129/5 maddesiyle 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13. maddesi, yorum gerektirmeyecek kadar açık, net ve amirdir. Diğer yandan yasalar iptal edilmedikçe veya değiştirilmedikçe yürürlüktedir. Ve mevcut hükümleri ile uygulanmaları gerekir. Yargı, uygulamaları ve bir kısım sosyal ihtiyaçlar nedeni ile yasaların yetersizliği veya değiştirilmesi gerektiği düşünce ve kanaatinde olsa dahi, yorum yolu ile yürürlükteki Anayasa ve yasa maddelerini uygulamayarak atıl bırakamaz. Yorum yolu ile Anayasa ve Yasalara aykırı uygulama yapamaz ve karar veremez. İhtiyaç varsa yeni yasal düzenlemeler yapılabilir. Ve Yasal düzenleme yapma yetki ve görevi T.B.M.M.’ne aittir.
Sonuç olarak kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken işledikleri kasıtlarından ve kusurlarından dolayı doğan tazminat davalarında kamu görevlilerinin aleyhine değil ANCAK kamu idaresi aleyhine dava açılabileceğinin kabulü gerekir.
Davaya konu edilen olayda İlçe tarım Müdürü ve kamu görevlisi olan davalının, kamusal yetkilerini kötüye kullanarak davacıya fiğ tohumu vermediği, devletin yaptığı kuraklık yardımını almasına engel olduğu, davacıyı makamından kovduğu ,hakaret ettiği belirtilerek davacının kişilik haklarımn haksız olarak saldırıya uğradığı ileri sürülmüş bu nedenle maddi ve manevi tazminat isteminde bulunulmuştur. Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında, davanın idari yargı yerinde ve idareye karşı açılması gerekir. Davalıya husumet yöneltilemez. Husumet yokluğu nedeniyle davanın reddi yerine, işin esasının çözümlenmesi doğru görülmemiş ve kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın, yukarıda gösterilen nedenle BOZULMASINA; bozma nedenine göre, öteki temyiz itirazlarının ise incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 30/06/2011 gününde oyçokluğuyla karar verildi.
(M) (M)
KARŞI OY YAZISI
Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre yerinde bulunmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün onanması görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyoruz. 30/06/2011
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
Mehmet Bey, bir kamu kurumunda görev yaparken yetkilerini kötüye kullanmış ve haksız bir işlem tesis ederek vatandaş Selim Bey'in ağır maddi zarara uğramasına neden olmuştur. Selim Bey, uğradığı bu zararın tazmini için hukuki yollara başvurmak istemektedir.
Anayasa'nın 129/5 maddesi ve idarenin mali sorumluluğu ilkeleri uyarınca bu davanın seyri nasıl olmalıdır?
A) Selim Bey, doğrudan ilgili memur Mehmet Bey aleyhine adli yargıda tazminat davası açmalıdır.
B) Dava, ancak memur Mehmet Bey ve idareye karşı müştereken (birlikte) açılabilir.
C) Selim Bey, davayı ancak ilgili idare aleyhine açabilir; memur kişisel olarak doğrudan dava edilemez.
D) İdare, mahkemece hükmedilen tazminatı ödedikten sonra suçlu olan memura rücu edemez.
E) Memurun kişisel kusuru olsa dahi devletin sorumluluğu hiçbir durumda doğmaz.
Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.