1982 Anayasası Madde 130

1982 Anayasası 130. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 130 – Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur. Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir. Kanun, üniversitelerin ülke sathına dengeli bir biçimde yayılmasını gözetir. Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez. Üniversiteler ve bunlara bağlı birimler, Devletin gözetimi ve denetimi altında olup, güvenlik hizmetleri Devletçe sağlanır. Kanunun belirlediği usul ve esaslara göre; rektörler Cumhurbaşkanınca, dekanlar ise Yükseköğretim Kurulunca seçilir ve atanır. Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar. Üniversitelerin hazırladığı bütçeler; Yükseköğretim Kurulunca tetkik ve onaylandıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığına sunulur ve merkezi yönetim bütçesinin bağlı olduğu esaslara uygun olarak işleme tabi tutularak yürürlüğe konulur ve denetlenir. [71] Yükseköğretim kurumlarının kuruluş ve organları ile işleyişleri ve bunların seçimleri, görev, yetki ve sorumlulukları üniversiteler üzerinde Devletin gözetim ve denetim hakkını kullanma usulleri, öğretim elemanlarının görevleri, unvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri, öğretim elemanı yetiştirme, üniversitelerin ve öğretim elemanlarının kamu kuruluşları ve diğer kurumlar ile ilişkileri, öğretim düzeyleri ve süreleri, yükseköğretime giriş, devam ve alınacak harçlar, Devletin yapacağı yardımlar ile ilgili ilkeler, disiplin ve ceza işleri, mali işler, özlük hakları, öğretim elemanlarının uyacakları koşullar, üniversitelerarası ihtiyaçlara göre öğretim elemanlarının görevlendirilmesi, öğrenimin ve öğretimin hürriyet ve teminat içinde ve çağdaş bilim ve teknoloji gereklerine göre yürütülmesi, Yükseköğretim kuruluna ve üniversitelere Devletin sağladığı mali kaynakların kullanılması kanunla düzenlenir. Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir. 2. Yükseköğretim üst kuruluşları

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

7 karar eşleşti
9. Hukuk Dairesi, 2019/207 E., 2019/4783 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 28. HUKUK DAİRESİ
“Anayasanın “Yükseköğretim Kurumları” başlıklı 130. maddesinin birinci fıkrasında, “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile;
9. Hukuk Dairesi         2019/207 E.  ,  2019/4783 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 28. HUKUK DAİRESİ DAVA : Davacı, feshin geçersizliğine, işe iadesine ve yasal sonuçlarına hükmedilmesine karar verilmesini istemiştir. Yerel mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir. İlk Derece Mahkemesinin kabul kararına karşı davalı avukatı istinaf başvurusunda bulunmuştur. ... Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne; HMK’nın 353/1-b-2. maddesi gereğince ... İş Mahkemesinin 12/09/2017 tarih ve ... Esas, 2017/424 Karar sayılı kararının kaldırılmasına, harç yönünden düzeltme yapılarak davanın kabulüne karar vermiştir. ... Adliye Mahkemesi 28. Hukuk Dairesi'nin kararı süresi içinde davalı avukatı tarafından temyiz edilmiş olmakla, dava dosyası için Tetkik Hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü: YARGITAY KARARI A)Davacı İsteminin Özeti: Davacı vekili, davacının davalı kurumda 28.09.2015 tarihinden iş sözleşmesinin feshedildiği 01.02.2017 tarihine kadar, Turizm ve Otel İşletmeciliği Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştığını, taraflar arasındaki iş akdinin davalı ... Rektörlüğü'nün, davacıya göndermiş olduğu 18.01.2017 tarihli fesih bildirimi ile, davacının kadrosunun bulunduğu bölümün kapatılacak olması gerekçesi ile sonlandırıldığını, davalı kurum tarafından gerçekleştirilen iş akdi feshinin geçerli bir nedene dayanmadığını, 2016-2017 akademik yılının başında bünyesine öğrenci almış bir üniversitenin bu bölümün kapanacağını öne sürüp bir fesih nedeni yaratmasının kabul edilemez olduğunu, anılan bölümde eğitim öğretim faaliyetlerinin aktif bir şekilde sürdürüldüğünü, davacının kadrosunun bulunduğu Turizm ve Otel İşletmeciliği bölümünün davalı kurumun resmi internet sitesi olan www.halic.edu.tr sitesinde, hale tanıtımının yapıldığını, ayrıca mevcut YÖK ve ÖSYM sisteminde turizm meslek liselerinde öğrenim görmekte olan bir çok öğrencinin geçiş hakkını kullanarak kayıt yaptırdığını, Turizm ve Otel İşletmeciliği bölümünün kapanabilmesinin, hayatın olağan akışında pek mümkün olmadığını, davacının iş akdinin sonlandırılmadan önceki 6 ay boyunca maaşlarının düzenli şekilde ödenmediğini, davacının iş ahlakı ve eğitimci olmanın etik sorumlulukları gereği, öğrencilerine ders vermeyi sürdürdüğünü, iş akdinin devam etmesi için çaba gösterdiğini, bu sebeplerden ötürü davacının iş akdi feshinin geçersizliğine ve davacının işe iadesine, dört aylık ücret ve diğer haklar ile davacının işe alınmaması durumunda sekiz aylık ücret tutarında tazminatın ödenmesine karar verilmesini talep etmiştir. B)Davalı Cevabının Özeti: Davalı vekili, davacının açmış olduğu iş bu işe iade davasının 4857 sayılı iş kanununun 20.maddesi uyarınca yazılı feshin bildirim tarihinden itibaren bir aylık hak düşürücü süre içinde açılması gereken bir dava olup öncelikle davanın süresinde açılıp açılmadığı hakkında inceleme yapılmasını, süresinde açılmamışsa davanın reddine karar verilmesini talep ettiğini, davalı Üniversitenin Kamu Tüzel Kişisi olduğunu ve bu bağlamda İş Mahkemelerinin görevsiz olduğunu, davalı Üniversitenin 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları teşkilatı Kanununa 4324 sayılı yasa ile eklenen Ek. 48 madde ile Vakıf Yükseköğretim Kurumlarına ilişkin hükümlere tabi olmak üzere kamu tüzel kişiliğine sahip olarak kurulduğunu, kamu tüzel kişilerinin kuruluş amacının kamu yararı, faaliyet konuları ise kamu hizmeti olduğunu, bu bağlamda kamu tüzel kişilerinin, özel hukuk tüzel kişilerine nazaran ayrıcalıklı kamu gücü nedeniyle tek taraflı işlemlerle yeni hukuki durum yaratabileceğini, bu nitelikteki kurumların personelinin de kamu hukukuna tabi olduğunu, davalı kurumun sürekli ve düzenli olarak kamu hizmetinde çalıştırdığı davacının statüsü, göreve alınması hak ve yetkileri gözetildiğinde idare hukuku anlamında bir kamu personeli olduğunu, dolayısı ile görevli yargı yerinin iş mahkemesi değil idare mahkemesi olduğunu, Akademik personelin vakıf üniversitelerine karşı açtıkları davalarda idare mahkemesinin görevli olduğu hakkında 18.06.2012 tarih ve 23327 sayılı Resmi gazetede yayımlanmış Uyuşmazlık Mahkemesi kararı ile Yargıtay 4. HD.'sinin 2012/5625 E 2012/891SK sayılı emsal kararı bulunduğunu, bu sebeple iş bu davada görevli mahkemenin İstanbul İdare Mahkemeleri olduğunu, davanın görev yönünden reddini talep ettiğini, esasa dair olarak; davalı .... Haliç Üniversitesi'nin, Yükseköğretim Kurulunun 12.05.2016 tarih ve 2016/9246 sayılı kararı ile faaliyet izninin geçici olarak durdurulduğunu, üniversitede öğrenim görmekte olan öğrencilerin mağduriyetini önlemek ve öğrenim hayatının devamı için faaliyet yetkisinin garantör İstanbul Üniversitesine devredildiğini, davalı üniversitenin faaliyet izninin durdurulmasının asıl sebebinin; eski mütevelli heyeti üye ve başkanları ile eski yöneticilerin YÖK'ün okulda denetleme yapmasını engellemesi ve okul öğrenci ve öğretim üyelerinin artan şikayetleri ile kaynak aktarımına dair ihbarlar olduğunu, davalı üniversitenin faaliyetinin durdurularak faaliyet yetkisinin İstanbul Üniversitesi'ne devredilmesini müteakiben atanan yeni rektör ve yöneticilerin üniversiteyi YÖK denetimine açtığını ve aynı zamanda üniversitede incelemeler yaptığını, yapılan denetleme ve incelemeler sonucunda üniversite kaynaklarının eski mütevelli heyeti başkan ve üyeleri tarafından kendi şahsi şirketlerine aktarıldığını, üniversitenin borca batık konuma getirildiğini ve öğrenim faaliyetlerinin sürdürülemeyecek derecede mali sıkıntılar içerisinde olduğunun tespit edildiğini, bunun üzerine yetkililer tarafından bir dizi tedbirler alındığını, öğrenim faaliyetlerini sürdürebilmek ve bu faaliyet için zaruri ihtiyaçları karşılayabilmek için ihtiyaç fazlası işgücünden kurtulmaya, elzem olmayan kampüsleri ve yeterli talep görmeyen bölümleri kapatmaya karar verildiğini, aksi takdirde davalı üniversitenin öğrenim faaliyetini tamamen bırakma/ iflas etmesinin kaçınılmaz olduğunu, yönetimin mecburi kararlarından birinin de davacının, davalı üniversitenin Turizm ve Otel İşletmeciliği kadrosunun bulunduğu programlardaki faaliyetlerini sonlandırması olduğunu, söz konusu programlarda öğrenci bulunmaması ve eğitim-öğretim faaliyetlerinin aktif devam etmemesi nedeniyle davacının iş akdine; İş Kanunun 18.maddesinde yer alan "... işyerinin veya işin gereklerinden kaynaklanan geçerli bir sebebe dayanmak..." sureti ile son verildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. C)İlk Derece Mahkemesi Kararının Özeti: İlk derece mahkemesince, davacının iş akdinin davalı işveren tarafından davacının çalıştığı turizm ve otel işletmeciliği kadrosunun bulunduğu programlardaki faaliyetlerin sonlandırılması nedeniyle feshedildiği, ancak tüm dosya kapsamında davacının görev yaptığı turizm ve otel işletmeciliği bölümünün tamamen kapatıldığına, öğrenci bulunmaması nedeniyle eğitim faaliyetinin durdurulduğuna ilişkin delillerin davalı işveren tarafından dosyamıza ibraz edilmediği, ayrıca davalı Üniversitenin resmi internet sitesinde bu bölümün kapatılmadığı, halen faaliyet gösterdiği ve hatta 2 öğretim üyesinin bu bölüm altında çalışmaya devam ettiğinin anlaşıldığı, bu nedenle ispat yükü kendisinde olan davalı işverenin feshin geçerli nedenle yapıldığına ilişkin savunmasını ispatlayamadığı ve tüm bu deliller doğrultusunda davalı işveren tarafından yapılan feshin geçerli olmadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. D)İstinaf başvurusu : İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. E)İstinaf Sebepleri: Davalı vekili gerekçeli istinaf sebeplerini ; “1-Müvekkil üniversitenin Turizm ve Otel İşletmeciliği kadrosunun bulunduğu programlardaki faaliyetini sonlandırma kararı aldığını, bu nedenle davacının iş akdine işyerinin ve işin gereklerinden kaynaklanan geçerli sebebe dayanarak son verilmiştir. 2-Müvekkil Üniversite yargı harcından muaf olduğu halde, aleyhinde harca hükmedilmesi hatalıdır.” şeklinde belirtmiştir. F)Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti : Bölge Adliye Mahkemesi tarafından “Yerel mahkemece aldırılan bilirkişi heyet raporunda; davacının çalıştığı bölümün kapatılacağına dair dosyaya hiçbir evrak ibraz edilmediği bölümün kapatılmadığının internet sitesinden anlaşılması, bu bölümde 2 öğretim üyesinin çalışmaya devam etmesi gerekçesiyle feshin geçerli nedene dayanmadığı belirtilmiş olup,yerel mahkemece rapordaki tespitlere itibar edilerek işverence feshin geçerli nedene dayandığını ispatlayamadığı ve feshin geçersiz olduğunu tespit etmiştir. Dosya kapsamında toplanan deliller birlikte değerlendirildiğinde feshin geçerli nedene dayandığı işverence ispatlanamadığından, yerel mahkemece feshin geçersizliği ve davacının işe iadesinin gerektiği yönündeki tespitinde bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşılmıştır. 2-Davalı vekili müvekkil Üniversitenin harçtan muaf olmasına rağmen yerel mahkemece harç yönünden müvekkili aleyhine hüküm kurulduğunu ileri sürmektedir. 2547 sayılı yasanın 56/b maddesi gereğince harçtan muaf olan davalı Üniversiteye harç yüklenmesi hatalı olduğundan HMK 353/1-b-2 maddesi gereğince ilk derece mahkemesi kararı kaldırılarak yeniden hüküm kurulması gerektiği anlaşılmıştır. Davalı vekilinin yerinde görülen istinaf başvurusunun kabulü ile yerel mahkeme kararının kaldırılmasına ve yeniden hüküm kurulmasına” şeklinde hüküm kurulmuştur. G)Temyiz başvurusu : Bölge Adliye Mahkemesi’nin kararına karşı davalı vekili tarafından süresinde temyiz başvurusunda bulunulmuştur. H)Gerekçe: Anayasa’nın 131 nci maddesine göre de “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir”. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun Ek. 2. maddesi uyarınca “Vakıflar; kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, Yükseköğretim kurumları veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu meslek yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu kararı ile kurulur. Kurulacak meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim duyulması esastır”. Aynı kanununu Ek. 5. maddesine göre “Vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumlarının, vakıf yönetim organı dışında en az yedi kişiden oluşan bir mütevelli heyeti bulunur. Mütevelli heyet üyeleri, vakıf yönetim organı tarafından dört yıl için seçilir, süresi biten üyeler yeniden seçilebilir. Mütevelli heyet üyelerinin yaş sınırlaması hariç Devlet memuru olma niteliklerine sahip bulunmaları ve en az üçte ikisinin lisans düzeyinde yükseköğrenim görmüş olması gerekir. Mütevelli heyet üyeleri kendi aralarından bir başkan seçer. Mütevelli heyet vakıf yükseköğretim kurumunun tüzelkişiliğini temsil eder. Vakıf yükseköğretim kurumlarının yöneticileri Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü alınarak mütevelli heyet tarafından atanır. Mütevelli heyet; vakıf yükseköğretim kurumu yöneticilerine uygun gördüğü ölçüde yetkilerini devredebilir. Yükseköğretim kurumunda görevlendirilecek yöneticiler ve öğretim elemanları ile diğer personelin sözleşmelerini yapar, atamalarını ve görevden alınmalarını onaylar, yükseköğretim kurumunun bütçesini onaylar ve uygulamaları izler, ayrıca vakıfça hazırlanan yönetmelik hükümlerine göre diğer görevleri yürütür”. Aynı yasanın 31. maddesi üniversitelerde görev yapacak öğretim görevlilerinin görevlendirme şekli belirtilmiştir. Buna göre “Öğretim görevlileri; üniversitelerde ve bağlı birimlerinde bu Kanun uyarınca atanmış öğretim üyesi bulunmayan dersler veya herhangi bir dersin özel bilgi ve uzmanlık isteyen konularının eğitim - öğretim ve uygulamaları için, kendi uzmanlık alanlarındaki çalışma ve eserleri ile tanınmış kişiler, süreli veya ders saati ücreti ile görevlendirilebilirler. Öğretim görevlileri, ilgili yönetim kurullarının görüşleri alınarak fakültelerde dekanların, rektörlüğe bağlı bölümlerde bölüm başkanlarının önerileri üzerine ve rektörün onayı ile öğretim üyesi, öğretim üye yardımcısı ve öğretim görevlisi kadrolarına atanabilirler veya kadro şartı aranmaksızın ders saati ücreti veya sözleşmeli olarak istihdam edilebilirler. Öğretim üyesi kadrolarına öğretim görevlileri en çok iki yıl süre ile atanabilirler; bu süre sonunda işgal ettikleri kadroya başvuran öğretim üyesi bulunmadığı ve görevlerine devamda yarar görüldüğü takdirde aynı usulle yeniden atanabilirler. Atanma süresi sonunda görevleri kendiliğinden sona erer. Bunların yeniden atanmaları mümkündür”. 36. madde de Öğretim elemanlarının (ki içinde öğretim görevlileri de vardır), üniversitede devamlı statüde görev yapacakları belirtilmiştir. Diğer taraftan Vakıf Üniversitelerinde çalışan öğretim elemanları akademik yönden Devlet Üniversiteleri için öngörülen hükümlere tabi tutulmuştur. Her ne kadar iş sözleşmesi imzalansa da Doktor, Doçent ve Profesör kadrolarına 2547 sayılı kanunun 24 ve 26. maddeleri uyarınca atama tasarrufu ile getirilmektedirler. Özellikle 22.01.2018 tarihinde yürürlüğe giren 7100 sayılı kanun ile 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nda değişiklikler yapılmış, yardımcı doçentlik, okutmanlarla ilgili 32. madde kaldırılmıştır. 31. madde de kadrosu bulunan ancak öğretim üyesi (profesör, doçent) atanamayan öğretim elemanları yerine öğretim görevlisi atanabilecekleri ve bu öğretim görevlileri ile süreli sözleşme yapılacağı belirtilmiştir. Atama tasarrufu olması nedeni ile sözleşme kurulması veya sözleşmenin feshinin akademik yön kabul edilmesi daha isabetli olacaktır. Keza Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 23/2 maddesi uyarınca; Vakıf Yükseköğretim Kurumlarında görev alacak olan akademik ve idari personelin çalışma esasları 2547 sayılı Kanunda devlet üniversiteleri için öngörülen hükümlere tabidir. Bu personelin aylık ve diğer özlük hakları bakımından ise 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanır” hükmü var ise de görev ancak kanunla düzenlenir. Kaldı ki yönetmelik hükmü görevi değil, özlük haklarına 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanacağını düzenlemiştir. 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununda ise görev konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Anayasa’nın 31. Maddesi düzenlemesi ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu hükümleri dikkate alındığında, özellikle kadroların akademik yönden belirlenmesi, sözleşmelerin onaya tabi tutulması dikkate alındığında, vakıf üniversitelerinde çalışan öğretim elemanlarının idari sözleşmelerle çalıştığının kabulü gerekmektedir. Zira Uyuşmazlık Mahkemesi bir çok kararında Vakıf Üniversitelerinde çalışan öğretim elamanları ile Üniversite arasındaki uyuşmazlıkların idari yargı yerinde görülmesi gerektiğine karar vermiştir(Ekte sunulmuştur). Uyuşmazlık Mahkemesi idari yargı görevli olduğunu belirtirken şu gerekçelere dayanmıştır. “Anayasanın “Yükseköğretim Kurumları” başlıklı 130. maddesinin birinci fıkrasında, “Çağdaş eğitim-öğretim esaslarına dayanan bir düzen içinde milletin ve ülkenin ihtiyaçlarına uygun insan gücü yetiştirmek amacı ile; ortaöğretime dayalı çeşitli düzeylerde eğitim-öğretim, bilimsel araştırma, yayın ve danışmanlık yapmak, ülkeye ve insanlığa hizmet etmek üzere çeşitli birimlerden oluşan kamu tüzelkişiliğine ve bilimsel özerkliğe sahip üniversiteler Devlet tarafından kanunla kurulur.”; 2. fıkrasında, “Kanunda gösterilen usul ve esaslara göre, kazanç amacına yönelik olmamak şartı ile vakıflar tarafından, Devletin gözetim ve denetimine tabi yükseköğretim kurumları kurulabilir.”; 10. fıkrasında “Vakıflar tarafından kurulan yükseköğretim kurumları, mali ve idari konuları dışındaki akademik çalışmaları, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden, Devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumları için Anayasada belirtilen hükümlere tabidir.” hükmüne yer verilmiş; 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na 5772 sayılı Kanun ile eklenen ve vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumları ile ilgili düzenlemeler getiren Ek Madde 2'de, “Vakıflar; kazanç amacına yönelik olmamak şartıyla ve mali ve idari hususlar dışında, akademik çalışmalar, öğretim elemanlarının sağlanması ve güvenlik yönlerinden bu Kanunda gösterilen esas ve usullere uymak kaydıyla, Yükseköğretim kurumları veya bunlara bağlı birimlerden birini veya birden fazlasını ya da bir üniversite veya yüksek teknoloji enstitüsüne bağlı olmaksızın, ekonominin ihtiyaç duyduğu alanlarda yüksek nitelikli işgücü yetiştirmek amacıyla, bu Kanun hükümleri çerçevesinde kalmak şartıyla meslek yüksekokulu kurabilir. Bu meslek yüksekokulu, kamu tüzel kişiliğini haiz olup, Yükseköğretim Kurulunun görüşü alınarak Bakanlar Kurulu kararı ile kurulur. Kurulacak meslek yüksekokullarına, meslek ve teknik eğitim bölgesinde gereksinim duyulması esastır.” denilmiş;      Ek Madde 5'de, “(Ek madde: 17/08/1983 - 2880/32 md.) (Değişik fıkra: 28/12/1999 - 4498/1 md.) Vakıflarca kurulacak yükseköğretim kurumlarının, vakıf yönetim organı dışında en az yedi kişiden oluşan bir mütevelli heyeti bulunur. Mütevelli heyet üyeleri, vakıf yönetim organı tarafından dört yıl için seçilir, süresi biten üyeler yeniden seçilebilir. Mütevelli heyet üyelerinin yaş sınırlaması hariç Devlet memuru olma niteliklerine sahip bulunmaları ve en az üçte ikisinin lisans düzeyinde yükseköğrenim görmüş olması gerekir. Mütevelli heyet üyeleri kendi aralarından bir başkan seçer. Mütevelli heyet vakıf yükseköğretim kurumunun tüzelkişiliğini temsil eder. Vakıf yükseköğretim kurumlarının yöneticileri Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü alınarak mütevelli heyet tarafından atanır. Mütevelli heyet; vakıf yüksek öğretim kurumu yöneticilerine uygun gördüğü ölçüde yetkilerini devredebilir. Yükseköğretim kurumunda görevlendirilecek yöneticiler ve öğretim elemanları ile diğer personelin sözleşmelerini yapar, atamalarını ve görevden alınmalarını onaylar, yükseköğretim kurumunun bütçesini onaylar ve uygulamaları izler, ayrıca vakıfça hazırlanan yönetmelik hükümlerine göre diğer görevleri yürütür. Mütevelli heyetin toplantı nisabı ve karar alınması ile ilgili hususlarda bu Kanunun 61 inci maddesi hükmü uygulanır.”kuralına; aynı Yasadaki Ek Madde 8'de ise, “(Ek madde: 17/08/1983-2880/32 md.) Vakıfça kurulacak yükseköğretim kurumlarındaki akademik organlar, Devlet yükseköğretim kurumlarındaki akademik organlar gibi düzenlenir ve onların görevlerini yerine getirir. Öğretim elemanlarının nitelikleri Devlet yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanlarının niteliklerinin aynıdır. Devlet Yükseköğretim kurumlarında çalışmaları yasaklanmış veya disiplin yoluyla bu kurumlardan çıkarılmış kişiler, vakıf yükseköğretim kurumlarında görev alamazlar.” kuralına yer verilmiştir. Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin “Öğretim elemanları” başlıklı 23. maddesinde ise, “Öğretim elemanlarının seçimi, değerlendirilmesi, seçilenlerin uygun görülen akademik unvanlarla görevlendirilmeleri ve yükseltilmeleri yürürlükteki kanun ve yönetmelik hükümlerine uyularak vakıf yükseköğretim kurumunun yetkili akademik organlarınca yapılır. Öğretim elemanlarının atamalarında, devlet yükseköğretim kurumlarındaki atamalarda aranan şartlara ilaveten vakıf yükseköğretim kurumunun akademik yönden gerekli gördüğü şartlar da aranabilir. Vakıf meslek yüksekokullarında özellikle uygulamalı derslerde görevlendirilecek öğretim elemanlarının atanmasında çalışma deneyimine sahip olması gözetilir. Vakıf yükseköğretim kurumlarında görev alacak olan akademik ve idari personelin çalışma esasları 2547 sayılı Kanunda devlet üniversiteleri için öngörülen hükümlere tabidir. Bu personelin aylık ve diğer özlük hakları bakımından ise 4857 sayılı İş Kanunu hükümleri uygulanır.” kuralı yer almıştır. Vakıf Üniversiteleri, Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu”nun Ek 43.maddesi ile vakıf yükseköğretim kurumlarına ilişkin hükümlere tabi olmak üzere kamu tüzel kişiliğine sahip olarak kurulmuştur. İdari rejime dayalı olarak düzenlenmiş bulunan Türkiye'nin idari yapısında, kamu tüzel kişiliği idari yargının görev alanının belirlenmesinde kullanılan ölçütlerden birisidir. Kamu tüzel kişilerinin kuruluş amacı kamu yararı, faaliyet konuları ise kamu hizmetidir. Bu bağlamda, Kamu Tüzel Kişileri, özel hukuk tüzel kişilerine nazaran üstün ve ayrıcalıklı kamu gücüne sahiptirler ve tek taraflı işlemlerle yeni hukuki durum yaratabilirler. Bu nedenle de personeli kamu hukukuna tabidir. Kanunla kurulma ve kamu tüzel kişiliğine sahip olmanın yanı sıra, Devlet Üniversitelerinde olduğu gibi Vakıf Üniversitelerinin de Anayasal güvence altına alınmış olan "Bilimsel Özerkliğe sahip olmaları” bir diğer ayrıcalığıdır. Üniversitelerde bilimsel özerklik ilkesi benimsenirken güdülen amaç, yükseköğretimin çeşitli siyasal çevre ve baskı grupları ile düşünce kümelerinin etkisinin dışında tutarak, bilimsel amaç, hedefler ve gereksinimlerine bağlı olmalarını sağlamaktır. Bu nedenle de, bilimsel faaliyetin asli unsurları olan yükseköğretim elemanlarının, görevleri, unvanları, atama, yükselme ve emeklilikleri gibi özlük haklarının kanunla düzenleneceği konusu, anayasal teminat altına alınmıştır. Vakıf Üniversitesinin, sürekli ve düzenli nitelikteki kamu hizmetinde çalıştırdığı öğretim elemanın; statüsü, göreve alınması, hak ve yetkileri gözetildiğinde, İdare Hukuku kapsamında bir kamu personeli olduğu açıktır. Bununla birlikte, öğretim elemanın sözleşmesinin feshine ilişkin üniversite işleminin idare hukuku anlamında bir idari işlem olduğunda kuşku bulunmamakla birlikte, bu idari işlemden kaynaklanan tazmin isteminin (taraflar arasındaki ihbar ve kötüniyet tazminatı alacağına ilişkin olan davanın,) 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun "İdari Dava Türleri ve İdari Yargı Yetkisinin Sınırı" başlıklı 2. Maddesinin b fıkrasında belirtilen; ‘’İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları‘’ kapsamında idari yargı yerinde görülmesi gerekmektedir(29.12.2014 gün ve 2014 / 1053 E, 2014/1105 K, Aynı yönde 5.11.2012 gün ve 2012/189 E. ,  2012/234 K., 05.11.2012 gün ve 2012/190 E.  ,  2012/235 K., 24.12.2012 gün ve 2012/273 E.  ,  2012/289 K.). Aynı doğrultuda Danıştay’ın da idari yargının görevli olduğuna dair kararları da mevcuttur. Danıştay 8. Dairesi, vakıf üniversitesi çalışanı akademisyenin iş sözleşmesinin feshinin iptali talebiyle açılan davada verilen görevsizlik kararının temyiz incelemesinde, davalı vakıf üniversitesinin kamu gücüne sahip ve kamu hizmeti gören kamu tüzel kişisi olduğunu, çalışanların kamu personeli sayılacağını belirterek “davalı vakıf üniversitesinin, kamu hizmeti görmek amacıyla, davacı öğretim üyesi ile aralarında yaptığı sözleşme, kamu hukukuna tabi idari hizmet sözleşmesi niteliğindedir.” hükmüne varmıştır(Danıştay 8.Dairesi’nin ilgili 2002/5557E. 2003/561K. sayılı ve 04.2.2003 tarihli kararı). 8.Daire, bir başka davada, vakıf üniversitesindeki görevine son verilen bir akademisyenin bu işlemin ve Vakıf Yükseköğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 23. maddesinin son cümlesindeki “özlük hakları” ibaresinin iptali ve özlük ve diğer haklarının kendisine ödenmesi talebiyle ilgili vermiş olduğu yürütmenin durdurulması kararında, vakıf yükseköğretim kurumlarında sözleşme ile görev yapan öğretim üyelerinin “öğretim elemanlarının seçimi, değerlendirilmesi, akademik unvan verilmesi ve akademik yükselme” dışındaki “çalışma süresi, çalışma saatleri, tatil günleri, fazla mesai ücretleri, izin, ücret, prim, sosyal haklar, sosyal güvenlik gibi ve benzeri” tüm çalışma koşullarının İş Kanunu’na göre düzenlendiğini belirtmiş; bu gerekçeyle, iptali istenen yönetmelikte üst hukuk normlarına aykırılık bulunmadığına hükmetmiştir. Mahkeme, ayrıca, akademik personelin sözleşmesinin yenilenip yenilenmemesi konusunda idarenin takdir yetkisinin sınırsız olmadığını, kamu yararı ve hizmet gerekleriyle sınırlı olduğunu da belirtmiştir. Davada ileri sürülen görevsizlik itirazında da üniversite ile öğretim üyesi arasındaki sözleşmenin idari hizmet sözleşmesi olduğu belirtilerek 27.01.2009 tarihinde görevsizlik itirazı reddedilmiştir(Danıştay 8.Dairesi’nin ilgili 2002/5557E. 2003/561K. sayılı ve 04.2.2003 tarihli kararı). Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 8.Dairenin vermiş olduğu yürütmenin durdurulması kararına karşı yapılan itiraz başvurusunun incelemesinde, Anayasanın 130.maddesine ve 2547 sayılı Kanun’un vakıf üniversitelerine ilişkin hükümlerine atıf yaparak, “(…) vakıflar tarafından kurulan yüksek öğretim kurumlarında görev yapan öğretim elemanlarının statülerinin belirlenmesi için devlet eliyle kurulan yükseköğretim kurumlarının incelenmesi gerekmektedir. Çünkü, “mali ve idari konular” dışındaki akademik çalışmalar ve öğretim elemanlarının sağlanması yönlerinden, devlet eliyle kurulan yüksek öğretim kurumlarını bağlayan Anayasa hükümlerinin vakıflar tarafından kurulan yüksek öğretim kurumlarını da bağlayacağı açıktır.” Saptamasında bulunmuştur. İdari Dava Daireleri Kurulu’na göre, devlet ve vakıf üniversitelerindeki akademik personel mesleki güvenceleri yönünden İdare Hukukuna tabidir ve Anayasanın 130.maddesinde vakıf yükseköğretim kurumlarının mali ve idari konular yönünden farklı hükümlere tabi kılınması buralarda çalışan akademisyenlerin mesleki güvenceden yoksun kılınmasına neden olmaz; Anayasa koyucunun vakıf üniversitesi ve devlet üniversitesi arasında mesleki güvenceler bakımından bir ayrım amaçladığı düşünülemeyeceğinden vakıf üniversitelerindeki akademik personelin mesleki güvenceleri yönünden özel hukuk hükümlerine tabi olmaları Anayasa'ya aykırı olacaktır(Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu’nun ilgili 2010/5E. sayılı ve 12.3.2010 tarihli kararı). Görev konusu kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece kendiliğinden dikkate alınmalıdır. İş mahkemelerinin görev alanını hakim, tarafların iddia ve savunmalarına göre değil, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu'nun 1. maddesini esas alarak belirleyecektir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, işçinin İş Kanunu kapsamında kalmaması halinde iş mahkemesine açılan davada, davanın esastan reddi usule aykırıdır. Dava dilekçesinin görev nedeni ile reddi ve adli yargı görevli ise davanın görevli hukuk mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekir. İdari Yargının görevli olması “dava dilekçesinin yargı yolu yanlışlığı nedeni ile reddine” karar verilmesi gerekir. İdari Yargı görevli ise gönderme kararı verilemez. 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 1. maddesi uyarınca İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya iş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözüm yeri iş mahkemeleridir. Yukarıdaki ilke ve açıklamalar dikkate alındığında; taraflar arasındaki uyuşmazlığın çözüm yeri idari yargı olup, Mahkemece “dava dilekçesinin yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile usulden reddine” karar verilmesi gerekirken uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesi hatalı olup, bozmayı gerektirmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının bozularak ortadan kaldırılmasına ve Dairemizce 4857 sayılı İş Kanunu’nun 20/3. maddesi uyarınca aşağıdaki gibi karar vermek gerekmiştir. H)Hüküm: Gerekçesi yukarıda açıklandığı üzere; 1-İlk derece mahkemesi ile Bölge Adliye Mahkemesi’nin temyiz edilen kararının bozularak ortadan kaldırılmasına, 2. Davanın yargı yolunun caiz olmaması nedeni ile usulden REDDİNE, 3. Harç peşin alındığından yeniden alınmasına yer olmadığına, 4.Davacının yaptığı yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, davalının yaptığı 1,305,70 TL yargılama giderinin davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine, 5.Karar tarihinde yürürlükte bulunan tarifeye göre 2.725,00 TL ücreti vekaletin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, 6.Dava dosyasının İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin ilgili Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 26/02/2019 tarihinde oy birliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

9. Hukuk Dairesi, 2022/14210 E., 2022/14369 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... 30. Hukuk Dairesi
tam metni aç
sözleşmesi kapsamına Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan işçilerin dâhil olmadığının açık bir göstergesi olduğunu, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin, özel bütçeli bir kamu idaresi olan ve 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 130 uncu maddesi ile 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu (2809 sayılı Kanun), 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu (2547 sayılı Kanun), 50
9. Hukuk Dairesi         2022/14210 E.  ,  2022/14369 K. "İçtihat Metni" BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ : ... 30. Hukuk Dairesi DAVA TÜRÜ : TESPİT İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 4. ... Mahkemesi Taraflar arasındaki toplu ... sözleşmesinin uygulanma alanının tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekilleri tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvuruların esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili ile davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkiminin hazırladığı rapor dinlendikten sonra, dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkili Sendikanın, 10 numaralı Ticaret, Büro, Eğitim ve ... Sanatlar işkolunda faaliyet gösterdiğini, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 10.12.2019 tarihinde davalı ... Rektörlüğüne bağlı 1104303.006 (Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmeleri) ve 1041648.006 (Hacettepe Üniversitesi Döner Sermaye İşletmeleri Müdürlüğü) sicil numaralı iki işyeri için müvekkili Sendika adına yetki tespiti düzenlendiğini, yetki tespitine itiraz davasının reddedildiğini, 22.01.2021 tarihli yetki belgesi düzenlendiğini ve toplu ... sözleşmesi görüşmelerine geçildiğini, 14.09.2021 tarihinde 01.02.2021-31.01.2023 yürürlük süreli 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesinin bağıtlandığını, 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesinin tüm hükümlerinin, başta Bakanlığın yetki belgesinde belirtilen 1104303.006 SGK işyeri sicil numaralı “Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmeleri” olmak üzere davalı ... bünyesinde Ticaret Büro Eğitim ve ... Sanatlar işkoluna bağlı olarak çalışan tüm ... üyesi işçilere uygulanmasının yasal bir zorunluluk olduğunu, arz edilen somut gerçekliğe rağmen davalı ... Rektörlüğünün, yürürlükteki toplu ... sözleşmesinin ücret zammı ve diğer parasal haklarla ilgili hükümlerini, Hacettepe Üniversitesi Rektörlüğüne bağlı Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerinde çalışan sendika üyelerine uygulamadığını, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerinin malî ve idarî yapısı nedeniyle, Sosyal Tesis ve İşletmeler ile Üniversitenin ayrı işverenler ve ayrı işyerleri olarak değerlendirilmesi gerektiği iddiasının, toplu ... hukuku ilkeleri karşısında hukuki karşılığı bulunmadığını, zira 1104303.006 SGK işyeri sicil numaralı Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerinin tüzel kişiliği bulunmayan ve ... tüzel kişiliğine bağlı bir birim olduğunu, Yargıtay (kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.10.2017 tarihli ve 2017/38746 Esas, 20483 Karar sayılı ilâmında da, 1104303 sicil numaralı işyeri ile birlikte “...’nün ... bir işyeri olarak değerlendirilmesi gerektiği”nin ifade edildiğini, Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerinin farklı bir bütçeye sahip olmasının, idari yapı ve organizasyonunun, vergi yükümlülüklerinin, emekli işçi çalıştırılabilmesinin, emekli çalışanlardan sosyal güvenlik destek primi kesilmemesinin, çalışanların kadro ihdasına tabi olmamasının, toplu ... hukuku anlamında sözü edilen daireye Üniversite Rektörlüğünden farklı bir işyeri ve işveren vasfı kazandırmayacağını ve yürürlükteki toplu ... sözleşmesinin uygulanmasını engellemeyeceğini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle taraflar arasında bağıtlanan 01.02.2021-31.01.2023 yürürlük süreli 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesinin, Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan sendika üyesi işçilere uygulanması gerektiğinin tespitine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde özetle Üniversite Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis İşletmeler Müdürlüğü bünyesinde yer alan işçilere toplu ... sözleşmenin uygulanmasının yasal olarak mümkün olmadığını, toplu ... sözleşmesinin “İşe Almada Usul” başlıklı 11 inci maddesinde “İşe alınacak işçiler hakkında, işveren Kamu Kurum ve Kuruluşlarına işçi Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik' esaslarına göre hareket eder.” hükmüne yer verildiğini, oysa Sosyal Tesis ve İşletmelerinde istihdam edilen işçilerin işe alınmalarında anılan Yönetmelik hükümlerinin bugüne kadar uygulanmadığını, dolayısıyla bu hükmün sözleşmede yer almış olmasının, söz konusu toplu ... sözleşmesi kapsamına Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan işçilerin dâhil olmadığının açık bir göstergesi olduğunu, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin, özel bütçeli bir kamu idaresi olan ve 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 130 uncu maddesi ile 2809 sayılı Yükseköğretim Kurumları Teşkilatı Kanunu (2809 sayılı Kanun), 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu (2547 sayılı Kanun), 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu (5018 sayılı Kanun), 124 sayılı Yükseköğretim Üst Kuruluşları ile Yükseköğretim Kurumlarının İdari Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararname (124 sayılı KHK), 2 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve diğer muhtelif mevzuat hükümleri çerçevesinde kurulmuş olan Hacettepe Üniversitesi ile Üniversitenin birimleri ve Üniversite bünyesinde yer alan döner sermaye işletmesinden tamamen ayrı ve bunlardan bağımsız bir idari ve malî yapı ve organizasyon olarak sadece Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerinin İdaresi Hakkında Yönerge hükümleri çerçevesinde oluşturulduğunu ve işlev yürüttüğünü, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin, “Yürütme Kurulu”, “Denetim Kurulu” ve “İşletme Müdürü” şeklinde örgütlendiğini, ayrı organizasyona ve yönetim organlarına sahip bulunduğunu, bu çerçevede Sosyal Tesis ve İşletmeler ile Üniversitenin ayrı işverenler ve ayrı işyerleri olarak değerlendirilmelerinin zorunlu görüldüğünü, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin kaynaklarının merkezi yönetim bütçesi veya döner sermaye bütçeleri gibi kamusal imkânlarla donatılmadığını, tamamen kendi ürettiği kaynaklarla sınırlı bulunduğunu, merkezi yönetim kapsamında yer alan Üniversite birimlerinin bütçesinde oluşabilecek açık veya eksiklerin kamu kaynakları ile belli kural ve yöntemler dâhilinde kapatılabilirken, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin faaliyetleri sonucu oluşabilecek açık veya zararın bu suretle karşılanmasının mümkün bulunmadığını, Sosyal Tesis ve İşletmeler personelinin kamu personel hukuku/rejimi dışında olduğunu, kamu işçisi olmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir. 2. Davalı ... (...) vekili cevap dilekçesinde özetle Hacettepe Üniversitesi İle Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis İşletmeler Müdürlüğünün birbirinden iki ayrı işveren ve ayrı işyerleri sıfatını haiz olmaları nedeniyle söz konusu toplu ... sözleşmesinin Üniversitenin Sosyal Tesis ve İşletmelerinde çalışan işçilere uygulanmasının mümkün olmadığını, Sosyal Tesis ve İşletmelerin Üniversiteden ayrı bir yapıya sahip olduğunu, toplu ... sözleşmesinin Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan işçilere uygulanmasının mümkün olmadığını, Sosyal Tesis ve İşletmelerin, ...'e üye olmadığını, bu nedenle davanın husumet yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “...Tüm dosya kapsamından, davacı sendika ile davalı ... adına diğer davalı ... Ağır Sanayii ve Hizmet Sektörü Kamu İşverenleri Sendikası (...) ile yapılan görüşmeler sonunda, 14.09.2021 tarihinde 01.02.2021-31.01.2023 yürürlük süreli 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesi bağıtlandığı ve taraflar arasında bağıtlanan 01.02.2021-31.01.2023 yürürlük süresi 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesinin, Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan sendika üyesi işçilere uygulanmadığı anlaşılmıştır. 10.12.2019 tarihli Yetki tespit raporunun 1104303.006-1041648.006 sicil nolu işyerlerini kapsadığı, dosyada mübrez Yargıtay 22. Hukuk Dairesi 'nin 04.10.2017 tarih, 2017/38746 esas, 2017/20483 karar sayılı ilamı ile özetle ''...üniversitesin ... bir işyeri niteliğinde bulunduğu ve bu itibarla üniversitede çalışan bütün işçilerin yetki tespitinde dikkate alınması gerektiği, ... bir işyeri niteliği söz konusu olduğunda, bağlı birimlerin farklı bir işkolunun mevcut olmasının olanaklı olmadığı ifade edilmiş olup, yetki tespitinde 1104303.006 ve 1041648.006 sicil nolu işyerlerinin toplamının dikkate alınmış olması ve anılan Yargıtay ilamında işaret edildiği üzere üniversitenin ... bir işyeri niteliğinde bulunduğu dikkate alındığında taraflar arasında imzalanan 01.02.2021-31.01.2023 yürürlük süreli 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesinin, Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan sendika üyesi işçilere uygulanması gerektiği...” gerekçesiyle davanın kabulü ile “Taraflar arasında imzalanan 01.02.2021-31.01.2023 yürürlük süreli 2. Dönem Toplu ... Sözleşmesinin, Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan sendika üyesi işçilere uygulanması gerektiğinin TESPİTİNE” karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1. Davalı ... vekili istinaf dilekçesinde özetle; Üniversite Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis İşletmeler Müdürlüğü bünyesinde yer alan işçilere toplu ... sözleşmenin uygulanmasının yasal olarak mümkün olmadığını, toplu ... sözleşmesinin “İşe Almada Usul” başlıklı 11 inci maddesinde “İşe alınacak işçiler hakkında, işveren Kamu Kurum ve Kuruluşlarına işçi Alınmasında Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik' esaslarına göre hareket eder.” hükmüne yer verildiğini, oysa Sosyal Tesis ve İşletmelerinde istihdam edilen işçilerin işe alınmalarında anılan Yönetmelik hükümlerinin bugüne kadar uygulanmadığını, dolayısıyla bu hükmün sözleşmede yer almış olmasının, söz konusu toplu ... sözleşmesi kapsamına Sosyal Tesis ve İşletmelerde çalışan işçilerin dâhil olmadığının açık bir göstergesi olduğunu, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin, özel bütçeli bir kamu idaresi olan ve Anayasa'nın 130 uncu maddesi ile 2809 sayılı Kanunu, 2547 sayılı Kanun, 5018 sayılı Kanun, 124 sayılı KHK, 2 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ve diğer muhtelif mevzuat hükümleri çerçevesinde kurulmuş olan Hacettepe Üniversitesi ile üniversitenin birimleri ve üniversite bünyesinde yer alan döner sermaye işletmesinden tamamen ayrı ve bunlardan bağımsız bir idari ve mali yapı ve organizasyon olarak sadece Hacettepe Üniversitesi Sağlık, Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmelerinin İdaresi Hakkında Yönerge hükümleri çerçevesinde oluşturulduğunu ve işlev yürüttüğünü, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin, “Yürütme Kurulu”, “Denetim Kurulu” ve “İşletme Müdürü” şeklinde örgütlendiğini, ayrı organizasyona ve yönetim organlarına sahip bulunduğunu, bu çerçevede Sosyal Tesis ve İşletmeler ile Üniversitenin ayrı işverenler ve ayrı işyerleri olarak değerlendirilmelerinin zorunlu görüldüğünü, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin kaynaklarının merkezi yönetim bütçesi veya döner sermaye bütçeleri gibi kamusal imkânlarla donatılmadığını, tamamen kendi ürettiği kaynaklarla sınırlı bulunduğunu, merkezi yönetim kapsamında yer alan Üniversite birimlerinin bütçesinde oluşabilecek açık veya eksiklerin kamu kaynakları ile belli kural ve yöntemler dâhilinde kapatılabilirken, Üniversite Sosyal Tesis ve İşletmelerinin faaliyetleri sonucu oluşabilecek açık veya zararın bu suretle karşılanmasının mümkün bulunmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle kararın kaldırılmasını talep etmiştir. 2. Davalı ... vekili istinaf dilekçesinde özetle Hacettepe Üniversitesi İle Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis İşletmeler Müdürlüğünün birbirinden iki ayrı işveren ve ayrı işyerleri sıfatına haiz olmaları nedeniyle söz konusu toplu ... sözleşmesinin Üniversitenin Sosyal Tesis ve İşletmelerinde çalışan işçilere uygulanmasının mümkün olmadığını, Sosyal Tesis ve İşletmelerin Üniversiteden ayrı bir yapıya sahip olduğunu, Sosyal Tesis ve İşletmelerin ...'e üye olmadığını, bu nedenle davanın husumet yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; “...Yargıtay 22.(Kapatılan) Hukuk Dairesinin 2017/38746 Esas, 2017/20483 Karar sayılı ilamı ışığında; Üniversitenin "amaçta birlik" ve "yönetimde birlik" ilkeleri ile ... organizasyonu kavramı çerçevesinde farklı birimlerin ... bir işyeri niteliğinde bulunduğu, bu nedenle "Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı sosyal Tesis ve İşletmeleri'nde" çalışan bütün işçilerin yürürlükteki toplu ... sözleşmesinden yararlanması gerektiği sonucuna varılması yerinde olmuştur. Nitekim 10.12.2019 tarih ve 3118943 sayılı yetki tespiti yazısı kapsamında; Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Sosyal Tesis ve İşletmeleri işyerinin yetki tespiti belgesi kapsamında sayılan işyeri arasında yer aldığından yapılan itiraz sonucunda verilen ... 19. ... Mahkemesinin 24.11.2020 tarih ve 2019/679 Esas, 2020/408 Karar sayılı kararın, taraflarca istinaf edilmeksizin kesinleştiği görülmüştür. Davalı tarafça belirtili işletmenin ... kolunun değiştiği savunulmuş ise de, 6356 sayılı kanunun m.37/1. maddesinde, "Toplu ... sözleşmesine taraf olan sendikanın tüzel kişiliğinin sona ermesi, faaliyetinin durdurulması, işçi sendikasının yetkiyi kaybetmesi ve toplu ... sözleşmesinin uygulandığı işyerlerinde işverenin veya işyerinin girdiği işkolunun değişmesi toplu ... sözleşmesini sona erdirmez." düzenlemesi mevcut olup, yetki tespit yazısı tarihi ve ... imza tarihi gözetildiğinde, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı sosyal Tesis ve İşletmeleri Müdürlüğünün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın 2022/37 sayılı kararı ile 18 nolu ... koluna girdiği tespit edilmiş ise de, 14.09.2021 imza tarihli 01.02.2021-31.01.2023 tarihli ...'ten faydalanmaya devam edeceğinin kabulü yerinde olmuştur....” gerekçesiyle istinaf başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1. Davacı vekili temyiz dilekçesinde; Bölge Adliye Mahkemesi tarafından tesis edilen gerekçeli kararın sonuncu hüküm fıkrasında “kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süresi içinde Yargıtay’da temyiz yolu açık olmak üzere” ifadelerine yer verildiğini, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu ... Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 sayılı Kanun) 53 üncü maddesinin birinci fıkrası gereğince kararın kesin olduğunu belirterek bu yönden kararın düzeltilerek onanmasını talep etmiştir. 2. Davalı ... vekili dava ve istinaf dilekçelerinde belirttiği sebeplerle kararın bozulmasını talep etmiştir. 3. Davalı ... vekili dava ve istinaf dilekçelerinde belirttiği sebeplerle kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, toplu ... sözleşmesinin uygulanma alanının tespiti istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. Anayasa'nın “Toplu ... sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkı” kenar başlıklı 53 üncü maddesinin birinci fıkrası şöyledir: “İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu ... sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.” 2. 6356 sayılı Kanun’un “Tanımlar” kenar başlıklı 2 nci maddesinin ilgili kısmı da şöyledir: “Toplu ... sözleşmesi: ... sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşmeyi...ifade eder. 3. 6356 sayılı Kanun’un “Yetki” kenar başlıklı 41 inci maddesinin birinci fıkrası ise şöyledir: “Kurulu bulunduğu işkolunda çalışan işçilerin en az yüzde birinin üyesi bulunması şartıyla işçi sendikası, toplu ... sözleşmesinin kapsamına girecek işyerinde başvuru tarihinde çalışan işçilerin yarıdan fazlasının, işletmede ise yüzde kırkının kendi üyesi bulunması hâlinde bu işyeri veya işletme için toplu ... sözleşmesi yapmaya yetkilidir.” 4. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri. 3. Değerlendirme 1. Bölge adliye mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2. Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere ve özellikle uyuşmazlık konusu işyerinin toplu ... sözleşmesinin imzalanmasına esas teşkil eden 10.12.2019 tarih ve 3118943 sayılı yetki tespitinin kapsamında yer aldığının anlaşılmasına göre usul ve kanuna uygun olup temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Davalı ... harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,03.11.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Üniversiteler; Anayasamızın 130/1 ve 2547 sayılı Yasanın 3/d. maddesi uyarınca kamu tüzelkişiliğine sahip yükseköğretim kurumlarıdır.
Ceza Genel Kurulu         2010/4-155 E.  ,  2011/80 K. "İçtihat Metni" İtirazname : 2010/17672 Yargıtay Dairesi : 4. Ceza Dairesi Görevi kötüye kullanma suçundan sanıkların beraatlarına ilişkin, Konya 1. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 14.04.2009 gün ve 1035-276 sayılı hükmün katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 24.05.2010 gün ve 3255-10097 sayı ile: “2547 sayılı Yükseköğretim Kanunun 3. maddesinin (c) bendi uyarınca üniversitelerin tüzel kişiliğe sahip bulunması karşısında, Selçuk Üniversitesine bağlı Meram Tıp Fakültesi Biyokimya Laboratuarının malzeme ihtiyacı için yapılan ihalelere ilişkin hukuka aykırılık iddiası nedeniyle sanıklar hakkında görevde yetkiyi kötüye kullanma suçundan açılan davada; suçtan doğrudan zarar görmediği halde, mahkemece yasaya aykırı gerekçe ile Yükseköğretim Kurulunun kamu davasına katılan olarak kabul edilmiş olmasının bu niteliği ve dolayısıyla yasa yoluna başvurma hak ve yetkisini kazandırmayacağı anlaşıldığından, 5320 sayılı Yasanın 8/1 ve 1412 sayılı CYY'nın 317. maddesi uyarınca Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı vekilinin tebliğnameye aykırı olarak, temyiz isteğinin reddine” karar verilmiştir. Yargıtay C.Başsavcılığı ise 29.06.2010 gün ve 17672 sayı ile; “…Anayasanın 127/5, 130/5,7, 131/1; 2547 sayılı Yasa'nın 3/1-c, 7/3-k, 9/1-a, 57, Yükseköğretim Denetleme Kurulu Teşkilat, Görev ve Çalışma Usulleri Yönetmeliğinin 7/1-a,e, 24, 25. madde fıkra ve bentleri çerçevesinde üniversite tüzel kişiliğinin özerkliğinin yalnızca bilimsel özerklikle sınırlı olduğu, üniversite tüzel kişiliklerinin mali özerkliklerinin bulunmadığı, mali bütçe denetim yetkisinin Yüksek Öğretim Kurulunun yönetsel vesayet yetkisi kapsamında bulunduğu, bu denetimin yalnızca idari bir denetimle sınırlı olmadığı, cezai açıdan da Kurulun üniversite çalışanlar üzerinde denetim yetkisinin bulunduğu, bu yetkinin kullanımının yalnızca soruşturma aşamasıyla sınırlı olmadığı, bu görev ve yetkinin sözü edilen düzenlemelerle kovuşturma aşamasında da Yükseköğretim kuruluna yargılama sürecine yakınan ya da katılan olarak aktif bir biçimde katılma hak ve yetkisini kapsadığı, bu bağlamda sanıkların eylemleri sonucunda doğrudan zarar gören konumunda bulunan Yükseköğretim Kurulunun CMK'nun 234 ve müteakip maddeleri gereğince ceza davasına katılmak, verilen kararlara karşı yine CMK'nun 260. maddesi gereğince kanun yolarına başvurma hak ve yetkisinin bulunduğu” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Dairenin "temyiz isteğinin reddine" ilişkin kararının kaldırılmasına ve dosyasının incelenmek üzere Özel Daireye gönderilmesine karar verilmesi isteminde bulunmuştur. Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar S. O.İ. M. S.B. A.U.K.A.G.G.T. M.G., A.Ö. A.Y. A.Ü.ve M. M.nin görevi kötüye kullanma suçundan yerel mahkemece beraatlerine karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; Yükseköğretim Kurulu’nun suçtan zarar gören olarak kamu davasına katılma ve dolayısıyla hükmü temyiz etme hakkı bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır. 5271 sayılı CYY’nın 237. maddesinin 1. fıkrasında; "Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar...şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler” hükmü ile kamu davasına katılma hak ve yetkisi bulunanlar üç grup halinde belirtilmiştir. Anılan düzenleme 1412 sayılı CYUY’nın 365. maddesindeki, “suçtan zarar görenler, soruşturmanın her aşamasında kamu davasına müdahale yolu ile katılabilirler” hükmü ile paralellik göstermekte ise de, yeni hükme önceki yasada yer almayan malen sorumlu ve dar anlamda suçtan zarar göreni ifade eden mağdurda eklenmek suretiyle, madde, öğreti ve uygulamadaki görüşlere uygun olarak, katılma hak ve yetkisi bulunduğu kabul edilenleri kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Yasada “suçtan zarar görmek” kavramı açıklanmamış olmakla birlikte, gerek Ceza Genel Kurulunun, gerekse Özel Dairelerin yerleşmiş kararlarında bu kavram, “suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş olma hali” olarak anlaşılarak uygulanmış ve buna bağlı olarak dolaylı veya olası zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği kabul edilmiştir. Konumuza ilişkin olarak herhangi bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için, CYY'nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşulun gerçekleşmesi, başka bir deyişle suçtan doğrudan zarar görmüş bulunması veya herhangi bir yasada, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Yasasının davaya katılmayı düzenleyen 18. maddesi uyarınca gümrük idaresinin, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Yasasının 18. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığının, 5411 sayılı Bankacılık Yasasının 162. maddesi uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun başvuruda bulunmaları halinde kamu davasına katılacakları açıkça hükme bağlanmıştır. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurumların suçtan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözümlenmesi için üniversitelerin ve Yükseköğretim Kurulu’nun yapısının da incelenmesi gerekmektedir. Üniversiteler; Anayasamızın 130/1 ve 2547 sayılı Yasanın 3/d. maddesi uyarınca kamu tüzelkişiliğine sahip yükseköğretim kurumlarıdır. Yükseköğretim Kurulu ise, Anayasamızın 131. maddesi uyarınca yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim - öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak amacıyla kurulan bir üst kuruluştur. Anayasamızın 130/8, 131, 2547 sayılı Yasanın 7. maddesi uyarınca, Yükseköğretim Kurulu’nun görevleri arasında, üniversitelerce hazırlanan bütçeleri inceleyip ve onayladıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığına sunmak ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak da bulunmaktadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Yükseköğretim Kurulu'nun üniversitelerce hazırlanan bütçeleri inceleyip onayladıktan sonra, Milli Eğitim Bakanlığına sunmak ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak görevinin yanında, üniversiteleri denetleme yükümlülükleri de bulunmaktadır. Ancak sayılan bu görev ve yetkilere sahip olması Yükseköğretim Kurulunun, işlendiği iddia edilen “Biyokimya Laboratuarının malzeme ihtiyacı için yapılan ihalelerde hukuka aykırı davranmak suretiyle görevde yetkiyi kötüye kullanma” suçundan doğrudan zarar gördüğü anlamına gelmemektedir. Üniversitenin Tıp Fakültesinin malzeme alımında yapılan usulsüzlük ile tüzelkişiliği bulunan Selçuk Üniversitesi doğrudan zarar görmüş, üniversite bütçesinin hazırlanması ve kaynakların etkin kullanılması konusunda görevleri bulunan Yükseköğretim Kurulu ise dolaylı olarak zarar görmüştür. Aksinin kabulü halinde üniversite ile ilgili işlenen her suça Yükseköğretim Kurulunun katılabileceğinin kabulü gerekir. Diğer taraftan yasa koyucu, anılan bazı özel yasalarda olduğu gibi Yükseköğretim Kurulunun, üniversitelere ilişkin kamu davalarına katılmasına yönelik bir düzenleme de getirmemiştir. Bu itibarla, işlendiği iddia edilen görevi kötüye kullanma suçundan doğrudan zarar görmeyen ve bu suçları takip görevi bulunmayan Yükseköğretim Kurulunun, bu suçla ilgili davaya katılma hak ve yetkisinin bulunmadığından, yerel mahkemenin yanılgılı uygulamaya dayalı olarak verdiği katılma kararının da hükmü temyize hak vermeyeceğinden, temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş bulunması isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Genel Kurul Üyesi; “itirazın kabulü gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.05.2011 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2019/2011 E., 2019/4087 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Davalı üniversite 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası gereğince kurulmuş bir üniversite olup Anayasa'nın 130 ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 3/d maddesi gereğince kamu tüzel kişisidir.
4. Hukuk Dairesi         2019/2011 E.  ,  2019/4087 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı ... vekili Avukat ... tarafından, davalılar ... ve diğerleri aleyhine 11/04/2008 gününde verilen dilekçe ile tedavi hatası ve hatalı tıbbi ürün nedeniyle maddi ve manevi tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; davanın reddine dair verilen 23/10/2014 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü. 1-Davacının, davalı ... .... Üniversitesi Tıp Fakültesine izafeten ...Üniversitesi Rektörlüğü’ne yönelik temyiz itirazları yönünden; Dava, hizmet kusuru sonucu uğranıldığı bildirilen cismani zarar nedenine dayalı maddi ve manevi zararın ödetilmesi istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacı vekili, davacının, geçirmiş olduğu trafik kazası sonucu her iki bacağınında kırıldığını ve davalı...Üniversitesinde tedavisinin yapıldığını, her iki bacağının da ameliyat edilerek platin takıldığını, davalı doktorun, yanlış ve hatalı tedavisi nedeniyle takılan platinlerin kırıldığını ve ikinci kez ameliyat olmak zorunda kaldığını, platinlerin kırılmasında doktorun kişisel kusurunun yanında diğer davalı CBI firmasınında sorumluluğunun bulunduğunu, davalı CBI firması tarafından satılan platinin gereken tıbbi kalite ve evsafta olmaması nedeniyle diğer davalılarla birlikte kusurunun bulunduğunu belirterek uğradığı maddi ve manevi zararın tazminini talep etmiştir. Davalılar, davanın reddini istemiştir. Mahkemece, davanın esasına ilişkin olarak inceleme yapılmış olup, davacıya uygulanan tedavinin, tıbba ve fenne uygun olduğu, davalılara atfı kabil kusur bulunmadığı gerekçesi ile davanın esastan reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir. İstemin ileri sürülüş biçimine göre davacı; açıkça, davalılardan ... Üniversitesi Rektörlüğü yönünden hizmet kusuruna dayanmıştır. Davalı üniversite 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası gereğince kurulmuş bir üniversite olup Anayasa'nın 130 ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun 3/d maddesi gereğince kamu tüzel kişisidir. Dolayısıyla davalı üniversite kamusal kurallar çerçevesinde faaliyet göstermekte olup eylem ve işlemleri de kamusal nitelikte ve kamu hizmeti kavramı çerçevesindedir. Kamu hizmetinin görülmesi sırasında ve hizmet kusurundan doğan zararların gideriminde ise idari yargı görevlidir. (2577 sayılı İYUY. m.2) Görev sorunu, kamu düzenine ilişkin olup açıkça veya hiç ileri sürülmese bile yargılamanın her aşamasında kendiliğinden gözetilir. Açıklanan nedenle; mahkemece, davalı ... ... Üniversitesi Rektörlüğü yönünden yargı yolu bakımından görevsizlik kararı verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın esası incelenerek reddine karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir. 2- Davacının, diğer davalı Dr. ...'a yönelik temyizine gelince; Kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken veya görevlerini yaparken kişilere zarar vermesi, ilgili kamu kurumunun hizmet kusurunu oluşturur. Bu durumda sorumlu, kamu görevlisinin emrinde çalışmakta olduğu kamu kurumu olup dava o kurum aleyhine açılmalıdır. (TC Anayasası 40/III, 129/V, 657 Sy. K.13, HGK 2011/4-592 E., 2012/25 K.) Bu konuda yasal düzenlemeler, emredici hükümler içermektedir. Diğer yandan Sorumluluk Hukukunun temel ilkeleri açısından bakıldığında da; bu şekilde düzenlemenin mevzuatta yer almış olması zarar görenin zararının karşılanması yönünde önemli bir teminattır. Davaya konu edilen olayda; davalı üniversite hastanesinde doktor olarak çalışan ve kamu görevlisi olan davalının hatalı teşhis ve tedavi yaptığı, bu nedenle cismani zarar oluştuğu ileri sürülmektedir. Anayasa’nın 129/5. maddesi ile 657 sayılı Devlet Memurları Yasası’nın 13/1. maddesi gereğince; kamu görevlilerinin yetkilerini kullanırken kusurlu eylemleri nedeniyle oluşan zararlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu edilmek kaydıyla ve yasada gösterilen koşullara uygun olarak, idare aleyhine açılabileceğine göre; adı geçen davalıya husumet tevcih edilmesi doğru değildir. Mahkemece açıklanan yasal düzenlemeler gözetilerek, davalı Dr. ... yönünden davanın husumet nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, yanılgılı gerekçe ile işin esasına girilerek davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. 3-Davacının diğer davalı ... Maden Gıda İnşaat Turizm Sağlık Ürünleri San. Ve Tic. Ltd. Şti’ne yönelik temyizi açısından ise; Somut uyuşmazlıkta davacı, davalı şirket hakkında dava açarken olay ve dava tarihinde yürürlükte bulunan 4077 sayılı yasanın 4. maddesi kapsamında imalatçının sorumluluğuna ilişkin hükümlere dayanmıştır. 4077 sayılı Yasanın 23. maddesinde kanunun uygulanması ile ilgili her türlü ihtilafa tüketici mahkemelerinde bakılacağı öngörülmüştür. Taraflar arasındaki uyuşmazlık Tüketicinin Korunması Hakkındaki Kanun kapsamında kaldığına göre davaya bakmaya Tüketici Mahkemesi görevlidir. Görevle ilgili düzenlemeler kamu düzenine ilişkin olup taraflar ileri sürmese dahi yargılamanın her aşamasında resen gözetilir. Yerel mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, mahkemenin görevsizliği nedeniyle dava dilekçesinin reddedilmesi gerekirken, işin esasının incelenmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Temyiz edilen kararın, yukarıda (1), (2) ve (3) numaralı bentlerde gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 23/09/2019 gününde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2018/595 E., 2018/1885 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
maddesine göre “Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.” Dolayısıyla akademik ifade özgürlüğü Anayasa tarafından açıkça tanınmıştır. Anayasa’daki akademik ifadeler kapsamında bir başka düzenlemede 130. maddede yer almaktadır.
Hukuk Genel Kurulu         2018/595 E.  ,  2018/1885 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 7. Asliye Hukuk Mahkemesince asıl ve birleşen davaların kısmen kabulüne dair verilen 18.04.2013 tarihli ve 2007/456 E., 2013/242 K. sayılı kararın incelenmesi davacılar vekili ile davalılardan ... vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 19.11.2014 tarihli ve 2013/16483 E., 2014/15592 K. sayılı kararı ile; “...1-Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı kanıtlarla yasaya uygun gerektirici nedenlere, özellikle delillerin değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemesine göre davacıların temyiz itirazları reddedilmelidir. 2-Davalının temyiz itirazlarına gelince: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Yerel mahkemece, davanın kısmen kabulüne karar verilmiş; hüküm, davacılar vekili ve davalılardan ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. Davacılar vekili, asıl ve birleşen davalarda, 15/12/2004 tarihli Star Gazetesi'nde yer alan “Türkiye İçin En Uygun Sistem Başkanlık“ başlıklı röportajda; davalı tarafından, “... Sol cenah iktidar olduğu dönemlerde dikkat edin Anayasa Mahkemesi hiç çalışmaz. Maksat orta sağ iktidarlara bir fren mekanizması kurmaktır.… Anayasa Mahkemesi bugün, tıpkı TSK gibi ideolojik bekçilik yapıyor. Oluşum tarzına bakarsanız zaten gayet net anlaşılır. Üyelerinin vasıfları itibariyle bakarsanız çok yetersizdirler. Bu göreve getirilen kişiler, yeterli entellektüel birikime, görgü ve tecrübeye sahip değiller. Gelişen dünyada hukuki ve iktisadi gelişmeleri takip edip, buna göre pozisyon alacak kimseler olmadı hiç. Taşrada hakimlik yapmış, tüm zamanı adliye, hakimevi ve evinin arasında geçmiş, Yargıtay'da, Danıştay'da hakimlik yapmış kişiler yeterli donanıma sahip olmayınca Türkiye için çok önemli olan hadiseleri kavrayamayınca işin kolayına kaçıp, katı hukuki kuralları uygulayıp ideolojik tavır alma yolunu seçiyorlar. Örneğin, bugün Türkiye'de önemli bir sorun olan türban meselesini bugünkü Anayasa Mahkemesi bu hale getirdi. Kendisini yasa koyucu yerine koyacak karar aldı. Anayasa Mahkemesi işlevine uygun davranmadığı için sorun çıkıyor. … Parlamentarizmde başbakanı frenleyecek güç yok. Cumhurbaşkanı yetkisi olmadığı halde devreye giriyor. TSK giriyor. Anayasa Mahkemesi müdahale ediyor. … Bence Anayasa Mahkemesi üyelerinin vasıfları yükseltilmeli...” şeklinde sarfedilen sözlerin davacıların kişilik haklarına saldırı mahiyetinde olduğunu iddia ederek uğradıkları manevi zararın ödetilmesini istemiştir. Davalı, davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkemece, röportajın davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu gerekçesiyle asıl ve birleşen davalardaki istemlerin kısmen kabulüne karar verilmiştir. İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi 10. maddesi bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yerleşik içtihatlarıyla oluşturulan ilkelerden biri de ifade özgürlüğüne ilişkindir. Buna göre; ifade özgürlüğü, demokratik bir toplumun esaslı temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve herbir bireyin gelişimi için temel koşullardan birini oluşturur. İfade özgürlüğü sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız görülen veya ilgilenmeye değmez bulunan “haber“ ve “düşünceler“ için değil, aynı zamanda aleyhte olan, çarpıcı gelen ve rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Sözleşmenin 10. maddesinde belirtildiği üzere bu özgürlüğün istisnaları vardır; ancak bu istisnalar dar yorumlanmalı ve bir kısıtlama ihtiyacının bulunduğu inandırıcı bir şekilde ortaya konmalıdır. (Prof.Dr.Osman Doğru-Dr.Atilla Nalbant;İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, Cilt:2, s.365, Nilsen ve Johnsen [BD] 43) İfade özgürlüğü ayrıca herkesin, demokratik bir toplumun özünde yer alan görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olması anlamına gelmektedir. Gerek Dairemizin, gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin istikrar kazanmış uygulamalarında kamu görevlilerinin kendilerine yönelik sert ve ağır eleştirilere katlanması gerektiği kabul edilmiştir. Eldeki dava açısından röportajın içeriği bir bütün olarak ve davalının Anayasa Hukuku alanında profesör olduğu da göz önünde bulundurularak değerlendirilmelidir. Davalı, şahıs ismi vermeden, diğer kurumların yanısıra Anayasa Mahkemesi'ni ve üyelerini, Anayasa Mahkemesi'nin kurulduğu 1961 yılından beri ve röportajın yayınlandığı dönemdeki olaylar bağlamında, kendi birikimi, görgüsü ve bilgisi doğrultusunda yorumlamıştır. Davalının açıklamaları sert eleştiri mahiyetindedir. Mahkemece açıklanan yönler gözetilerek, açıklamaların genel itibari ile eleştiri sınırları içinde kaldığı, davacıların kişilik haklarına yönelik bir saldırı bulunmadığı gözetilerek istemin tümden reddi gerekirken, yazılı gerekçe ile kısmen kabulü doğru olmamış, kararın bozulması gerektirmiştir.…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDENLER: Davacılar vekili ile davalılardan ... vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, basın yoluyla kişilik haklarına saldırı nedeniyle manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar vekili asıl ve birleşen davaların dava dilekçelerinde; Star Gazetesi’nin 15.12.2004 tarihli nüshasının 15. sayfasında “Türkiye İçin En Uygun Sistem Başkanlık” başlığı altında bir haber/yazı yayımlandığını, haber/yazının konusu “Türkiye’de başkanlık” olarak açıklanmış ise de yazıda röportajı yapan diğer davalının da yönlendirmesi ile davalı ...’ın müvekkillerinin sıfat ve hizmetlerinden dolayı hakaret niteliğinde suç teşkil eden ifadeler kullandığını, sözü edilen haber/yazıda, “Anayasa Mahkemesinin demokratik sistem üzerinde vesayetçi bir yaklaşım içinde bulunduğu, milletin temsilcilerinin yaptığı kanunları Anayasa Mahkemesinin bozduğu, Anayasa Mahkemesinin amacının devleti değil hükümeti sınırlamak olduğu, sol cenah iktidar olduğu dönemlerde mahkemenin hiç çalışmadığı, maksadının orta sağ iktidarlara bir fren mekanizması kurmak olduğu, Anayasa Mahkemesinin tıpkı TSK gibi ideolojik bekçilik yaptığı, üyelerinin vasıfları itibariyle çok yetersiz oldukları, bu göreve getirilen kişilerin yeterli entelektüel birikime, görgü ve tecrübeye sahip olmadıkları, gelişen dünyada hukuki ve iktisadi gelişmeleri takip edip buna göre pozisyon alacak kişiler olmadıkları, taşrada hâkimlik yapmış, tüm zamanı adliye, hâkimevi ve evinin arasında geçmiş, Yargıtayda Danıştayda hâkimlik yapmış kişiler yeterli donanıma sahip olmayınca, Türkiye için çok önemli olan hadiseleri kavrayamayınca işin kolayına kaçıp katı hukuki kuralları uygulayıp ideolojik tavır alma yolunu seçtikleri, türban meselesini bugünkü Anayasa Mahkemesinin bu hâle getirdiği, kendisini yasa koyucunun yerine koyacak karar aldığı ve üyelerinin vasıflarının yükseltilmesi gerektiği” ifadelerine yer verildiğini, belirtilen bu sözlerin yayın yolu ile hakaret suçu oluşturduğundan suç duyurusunda bulunduklarını, davalıların yazılarında kullandıkları ifadelerin müvekkillerinin özellikle görevleri itibariyle kişilik haklarına ve manevi varlıklarına açık saldırı niteliğinde olduğunu, sözlerinde basın özgürlüğünün bir sonucu olarak haber verme ve eleştiri haklarının sınırları içerisinde kalmadıklarını, bu sınırların cüretkar bir biçimde aşıldığını ileri sürerek her bir davacı için ayrı ayrı olmak üzere 15.000 TL manevi tazminatın haberin yayım tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsilini talep etmiştir. Davalı ... vekili; husumetin müvekkiline yöneltilemeyeceğini, müvekkilinin Star Gazetesi muhabiri ... ile yaptığı bir görüşmeye dayalı olarak gazetede yayımlanan röportaj - haber yazısının içeriğinin müvekkiline atfedilemeyeceğini, yazının müvekkilinin bilgisi ve izni dışında kaleme alındığını, görüşmenin kayda alınmadığını, röportajcının kendince tuttuğu notlar ve izlenimlerden hareketle metnin oluşturulduğunu, ortaya çıkan metnin yayımlanmadan önce müvekkiline gösterilmediğini ve onayının alınmadığını, müvekkilinin ifadelerini taşımayan beyanlarla ilgili tekzip gönderildiği hâlde yayımlanmadığını, davalılardan ... ile yapılan görüşmede Anayasa Mahkemesi üyelerine yönelik haksız fiil ve hakaret içerikli herhangi bir beyanda bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Davalılar Ulusal Basın Gazetecilik Mat. Yay. San. A.Ş. ve ... vekili; dava konusu haberde davacıların ismi telaffuz edilmediği gibi doğrudan da hedeflenmiş olmadıklarını, manevi tazminatın ancak saldırıya maruz kalan kişilerce talep edilebileceğini, herhangi bir kişi hedeflenmeksizin Anayasa Mahkemesi ile ilgili bilimsel görüş içeren haberden dolayı Anayasa Mahkemesi üyesi olduğundan bahisle “yansıma yoluyla” dava ikame edilemeyeceğini, davanın öncelikle aktif husumet yokluğu nedeniyle reddi gerektiğini, bir bilim adamı olan ...’ın görev alanıyla ilgili konularda düşünce açıklamasının haber değeri olan önemli bir husus ve düşünceyi açıklama özgürlüğünün çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olduğunu, kamuoyunu yakından ilgilendiren meselelerin haber yapılmasında kamu yararının bulunduğunu, ifade özgürlüğünün toplumda çoğunlukça beğeni ve hoşgörü ile karşılanan bilgi ve düşüncelerin açığa vurulmasından ibaret olmadığını, demokrasilerde hiçbir kişi ve kuruluşun eleştirilemez olmadığını, yazıda hakaret sayılacak sözlerin yer almadığını, davacı iddialarında manevi değerlerinin çiğnendiğini ortaya koyan makul olgular sunulmadığını, meşru amacın aşılmadığını, talep edilen tazminatın fahiş olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkemece; dava konusu yazıda yalın orta düzeydeki okuyucu üzerinde Anayasa Mahkemesi başkan ve üyeleri yönünden eleştiri sınırlarını aşacak şekilde kişilikleri hakkında şüphe uyandıracak, onları toplum nezdinde küçük düşürücü beyanlar bulunduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne dair verilen karar, taraf vekillerinin temyizi üzerine Özel Dairece, “Dava konusu yazı nedeniyle Ceza Mahkemesinde basın yoluyla hakaret suçundan davalı ... hakkında açılan ceza davasının mahkûmiyet ile sonuçlandığı ancak henüz kesinleşmediği anlaşılmaktadır. Borçlar Kanunu’nun 53. maddesi uyarınca ceza mahkemesinin kararı hukuk hâkimini bağlamaz ise de somut olayın özelliği itibariyle maddi vakıanın tespiti açısından ceza davasının sonucu önem arz etmektedir. Bu nedenle sözü edilen ceza davasının sonucu beklenilmeli, bundan sonra tüm deliller birlikte değerlendirilerek varılacak uygun sonuca göre bir karar verilmelidir.” gerekçesi ile bozulmuştur. Mahkemece; bozma kararına uyularak ceza davasının sonucu beklendikten sonra önceki gerekçeye ilaveten ceza dosyasının yargılamaları sırasında davalı ... ve ...’nın iki olayla ilgili olarak maddi fiili tespit edecek şekilde karar verildiği, maddi fiilin tespitine ilişkin olarak Yargıtay 4. Ceza Dairesince yapılan temyiz incelemelerinde maddi fiilin gerçekleşmediği yönünde herhangi bir tespitin bulunmadığı, mahkemenin en son verdiği kararda da her iki sanığın cezalandırılmasına ilişkin hüküm kurulduğu hâlde Yargıtayın inceleme tarihi itibariyle zamanaşımı süresinin dolmasından dolayı hükmün bozularak davanın düşmesine karar verilmesinin maddi fiilin olmadığına dair karar niteliğinde bulunmadığı, ceza mahkemesi kararında belirtildiği üzere her iki davalının eyleminin suç oluşturduğu gerekçesiyle davalılar ... ve ... yönünden davanın kısmen kabulüne, davalı Ulusal Basın Gazetecilik ve Matbaacılık Yayıncılık Sanayi A.Ş. yönünden ise, davalı şirketin ticaret sicilinden terkin edilmiş olduğu ve tüzel kişiliğinin sona ermiş bulunduğu gerekçesiyle bu davalı yönünden dava konusuz kaldığından esas hakkında karar verilmesine yer olmadığına, HUMK’nın 186. maddesi kapsamında TMSF'nin dahili davalı hâline getirildiği anlaşılmış ise de, TMSF'nin sorumluluğu bulunmasına rağmen borçlar yönünden halefiyetin bulunmadığı da göz önüne alındığında tasfiye komisyonu aleyhine karar verilemeyeceği, TMSF'ye işbu davada husumetin yöneltilemeyeceği gerekçesiyle TMSF yönünden davanın husumet yönünden reddine karar verilmiştir. Davacılar vekili ile davalılardan ... vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan nedenle bozulmuştur. Mahkemece; dava konusu beyan ve yazılar sert eleştiri mahiyetinde düşünülmüş ise de Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/379 E. sayılı dosyasında 17.01.2012 tarihinde verilen kararda, ifade özgürlüğü, eleştiri ve haber verme sınırları aşılarak olay tarihinde görevli Anayasa Mahkemesi başkan ve üyesi olan katılanların kişilik haklarına saldırı niteliğinde söz ve cümlelerin kullanıldığı, atılı yayın yolu ile hakaret suçunun yasal unsurlarının oluştuğu hususlarında mahkemece tam kanaat hasıl olduğu belirtilerek basın yolu ile hakaret suçundan sanıkların eylemine uyan 5237 sayılı TCK’nın 125/3-a, 125/4, 43/1-2, 52/2 ve 62 maddeleri gereğince 8.840'ar TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, cezanın ertelenmediği, hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulamasına yer olmadığına karar verildiği, anılan kararın temyizi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.12.2012 günlü kararı ile zamanaşımı nedeni ile kamu davasının düşmesine karar verildiği, kamu davasının düşürülmesine ilişkin hükmün kesinleştiği anlaşılmış olduğundan ceza mahkemesince tespit edilen maddi olgulara ilişkin olarak hukuk mahkemesinin uyma zorunluluğu da bulunduğundan ceza mahkemesinin tespit ettiği şekli ile ...'ın beyanlarının kapsam itibariyle davacıların kişilik haklarına saldırı olduğunun kabulünde ve ceza mahkemesinin maddi olguları tespit eden kararına paralel şekilde karar verme zorunluluğu bulunduğu gerekçesi ile önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacılar vekili ile davalılardan ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davaya konu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, davacıların kişilik haklarına saldırının bulunup bulunmadığı; diğer bir deyişle, davacılar yararına manevi tazminat koşullarının oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır. Davacılar vekilinin ve davalılardan ... vekilinin direnme kararına yönelik temyiz itirazlarının ayrı ayrı incelenmesinde yarar bulunmaktadır. I-Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesinde; Yerel mahkemece davanın kısmen kabulüne dair kurulan 18.04.2013 tarihli hüküm davacılar vekili tarafından temyiz edilmiş ve adı geçenlerin temyiz itirazları Özel Dairece değerlendirilerek reddedilmiştir. Bu durumda, temyiz itirazları reddedilmiş bulunan davacılar vekilinin direnme kararını temyizde hukuki yararı bulunmamaktadır. Hukuki yarar, dava şartı olduğu kadar temyiz istemi için de aranan bir şarttır. O hâlde, davacılar vekilinin direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukuki yarar yokluğu nedeniyle reddi gerekir. II-Davalılardan ... vekilinin temyiz itirazlarına gelince; Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi (TMK m. 24), isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma (818 sayılı BK m. 47-6098 sayılı TBK m.56) durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49- 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 4721 sayılı TMK’nın 24. maddesi ile 818 sayılı BK’nın 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (TMK) 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Dava konusu yayımın yapıldığı ve davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükümleri yer almaktadır. TMK’nın 24 ve BK’nın 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişisel hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. Bu genel açıklamalardan sonra uluslararası metinlerde ifade özgürlüğünün nasıl yer aldığının da incelenmesinde yarar bulunmaktadır: 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrası; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmünü içermektedir. Bu durumda, mahkemelerce önlerine gelen uyuşmazlıklarda usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir. Hâl böyle olunca, Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde (AİHS) konunun nasıl düzenlendiğinin ve Sözleşmenin uygulanmasını sağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının incelenmesi gerekmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “İfade Özgürlüğü” başlıklı 10. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.” hükmünü içermektedir. İfade özgürlüğünün hangi hâllerde sınırlandırılabileceği de aynı maddenin ikinci fıkrasında düzenlenmiştir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temellerinden birisi olup, toplumsal ilerlemenin ve her bireyin gelişiminin başlıca koşullarından birini teşkil etmektedir. AİHS'nin 10. maddesinin ikinci fıkrası saklı kalmak koşuluyla, ifade özgürlüğü yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri olup, bunlar olmaksızın "demokratik toplum" olmaz (Handyside/Birleşik Krallık, Başvuru No: 5493/72, 07.12.1976, parag. 49). AİHS'nin 10. maddesinde benimsenen ifade özgürlüğü bu şekilde olmakla birlikte, yine de dar bir yorum gerektiren istisnalar içermektedir ve bu hakkı kısıtlama ihtiyacının ikna edici bir biçimde ortaya konması gerekmektedir (Pakdemirli/Türkiye kararı, Başvuru No: 35839/97, 22 Şubat 2005). İfade özgürlüğü geniş bir şekilde yorumlanmakta ise de, sınırsız olmadığı da Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilmiştir. Burada çözülmesi gereken temel sorun ifade özgürlüğü ile kişilik haklarına yönelik saldırı arasındaki sınırın hangi ölçütlere göre saptanacağıdır. AİHM önüne gelen uyuşmazlıklarda yapılan müdahalenin ifade özgürlüğünü ihlal edip etmediğini aşağıdaki kriterleri uygulayarak tespit etmektedir: 1. Müdahalelerin yasayla öngörülmesi: AİHM, Sözleşme’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan “yasayla öngörülme” ifadesinin, ilk olarak, itiraz konusunun iç hukukta bir dayanağı olması gerektiğini hatırlatır. Ancak söz konusu ifade hukuki normların ilgili kişinin erişiminde olmasını, sonuçlarının öngörülebilmesini ve hukukun üstünlüğü ilkesine uygun olmasını gerektiren kanun niteliğine de atıfta bulunmaktadır (Association Ekin/Fransa, Başvuru No: 39288/98; Ürper ve Diğerleri/Türkiye kararı, Başvuru No: 14526/07, 14747/07, 15022/07, 15737/07, 36137/07, 47245/07, 50371/07, 50372/07 ve 54637/07, 20 Ekim 2009). 2. Müdahalelerin meşru bir amaç izleyip izlemediği: Sözleşme’nin 10/2. maddesine göre, “… bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.” Görüldüğü üzere yasayla düzenlemek şartıyla ve “başkalarının şöhret ve haklarının korunması” amacıyla ifade özgürlüğünün sınırlandırılabileceği kabul edilmekte olup sınırlama haklı olsa bile, bu kez sınırlamanın orantılılığı gündeme gelecektir (bkz. sınırlamanın orantısızlığı konusunda Pakdemirli/Türkiye kararı). Kişilik hakkının korunması ile ifade özgürlüğü arasındaki dengeyi iyi sağlamak gerekmektedir. Özellikle siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin kişilik hakları ve şöhretleri söz konusu olduğunda bu dengede ifade özgürlüğünün ağır bastığı konusunda kuşku yoktur. Diğer bir deyişle, terazide bir yanda siyasetçilerin ve devlet görevlilerinin “kişilik hakları”, diğer yanda “ifade özgürlüğü” bulunduğu durumlarda, tercihin daha çok ifade özgürlüğünden yana kullanıldığı söylenebilir (Doğru, O., Nalbant, A; İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama ve Önemli Kararlar, C. 2, Ankara 2013, s. 232). 3. Müdahalelerin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı: AİHM, ifade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun temel yapılarından birini oluşturduğu ve toplumun gelişimi ve bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından biri olduğunu hatırlatır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 08 Temmuz 1986). İfade özgürlüğü istisnalara tabi olsa da, bu istisnalar dar bir biçimde yorumlanmalı ve sınırlama nedeni ikna edici bir biçimde ortaya konmalıdır (Observer ve Guardian/Birleşik Krallık, A Serisi no: 216, Başvuru No: 13585/88, 26.11.1991). Nitekim aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 25.04.2018 tarihli ve 2017/4-1320 E., 2018/986 K.; 30.05.2018 tarihli ve 2017/4-1470 E., 2018/1144 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir. Kamu görevlilerinin eleştirilmesi hususunda ise; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kamu görevlilerinin siyasetçilere oranla daha sıkı bir koruma altına alındığını bir çok kez kabul etmiştir. Bu hâlde korunan temel değer ilgili kamu görevlisinin bizatihi kişiliği ya da şöhreti olmayıp, o kişinin yerine getirdiği kamusal göreve kamunun duyduğu güvenin demokratik bir toplumdaki önemidir. Ancak, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken hoşgörü göstermeleri gereken eleştiri sınırının diğer insanlara göre daha geniş olması gerektiği, AİHM’nin yerleşmiş kararlarındandır. Demokratik toplumda bireylere yargı sistemi ve ona dahil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınması gerekli olup, ancak bu eleştirilerin belli bir sınırı aşmaması gerekmektedir. Bu sınır ise, değer yargısı haricinde olan ifadelerin asılsız olmaması, bir diğer deyişle ispatlanabilir iddialar olması gerekliliğidir (Hukuk Genel Kurulunun 28.03.2014 tarihli ve 2013/4-768 E., 2014/402 K. sayılı ilamı). Öte yandan demokratik bir toplumun hayati mekanizmalarından olan yargı sisteminin işleyişine ilişkin konular kamusal menfaatlerin alanında kalır. Bu kapsamda yargının toplum için özel rolü dikkate alınmalıdır. Adaletin garantörü olan ve hukukun üstünlüğünün egemen olduğu bir devlette hayati bir işlev gören yargı, görevlerini başarıyla yapabilmek için kamu güvenine ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle bu güveni ciddi bir şekilde zarara uğratabilecek temelsiz saldırılara karşı -özellikle yargıçların kendilerini hedef alan eleştirilere karşı cevap vermelerine engel olan bir sağduyuya sahip olma yükümlülükleri göz önünde bulundurulduğunda- korumak gerekebilir. Ancak -temelsiz ve ağır biçimde yaralayıcı saldırılar bir kenara bırakılırsa- yargı görevlileri de kabul edilebilir sınırlar içindeki eleştirilere sadece teorik ve genel olarak değil şahsen de konu olabilirler. Bu kişilerin görevlerini ifa ederken kendilerine yönelik kabul edilebilir eleştirinin sınırları sıradan bir vatandaşa kıyasla daha geniştir (Morice/Fransa, Başvuru No: 29369/10, 23.04.2015). Burada vurgulanması gereken bir başka husus da AİHM’nin bir çok kararında yer bulan maddi olgu - değer yargısı ayrımıdır. Maddi olgular ile değer yargısı arasında dikkatli bir ayrıma gidilmelidir.  Maddi olgular ispatlanabilse de, değer yargılarının doğruluğunu ispatlamanın mümkün olmadığı hatırda tutulmalıdır (Lingens/Avusturya, Başvuru No: 9815/82, 8.7.1986, § 46). AİHM başka kararlarında da, “Gerçeklerin var olduğu gösterilebilirken değer yargılarının gerçekliğinin kanıtlanması mümkün değildir. Bir değer yargısının gerçekliğini kanıtlama konusunda bir gereksinimi yerine getirmek imkânsızdır ve AİHS’nin 10. maddesinin garanti ettiği hakkın temel bir parçası olan düşünce özgürlüğünün bizzat kendisini ihlal eder.” demektedir (Jeruselam/Avusturya, Başvuru No: 26958/95 27.02.2001, Dichand ve Diğerleri/Avusturya, Başvuru No: 29271/95, 26.02.2002). Mahkeme Dalban/Romanya davasında verdiği 28 Eylül 1999 tarihli kararında da “Gerçekliğini kanıtlamaksızın eleştiri niteliğinde bir değer yargısını ifade etmesinin engellenmesi bir gazeteci için kabul edilemez olacaktır.” demiştir. AİHM’nin ifade özgürlüğüne ilişkin değerlendirmeleri bağlamında akademik özgürlükler konusu üzerinde de durulması gerekmektedir. AİHM akademisyenlerin çalıştıkları kurum veya sistem ile ilgili görüşlerini özgürce dile getirebilmesinin ve herhangi bir sınırlama olmaksızın bilgi ve gerçekleri yayma özgürlüğünü içeren akademik özgürlüklerin önemine işaret etmiştir (Sorguç/Türkiye, Başvuru No: 17089/03, 23.06.2009). Mahkemeye göre akademisyenlerin araştırma yürütmelerine ve bulgularını yayımlamalarına yönelik sınırlamalar bu konuda oldukça dikkatli bir denetimi beraberinde getirecektir (Lunde/Norveç, Başvuru No: 38318/97 13.02.2001). Konunun iç hukukumuzda nasıl yer aldığına gelince; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 25. maddesine göre “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” Anayasa’nın 26. maddesi gereğince “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar… Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.” Bilim ve sanat hürriyetini düzenleyen Anayasa’nın 27. maddesine göre “Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.” Dolayısıyla akademik ifade özgürlüğü Anayasa tarafından açıkça tanınmıştır. Anayasa’daki akademik ifadeler kapsamında bir başka düzenlemede 130. maddede yer almaktadır. Maddenin dördüncü fıkrası “Üniversiteler ile öğretim üyeleri ve yardımcıları serbestçe her türlü bilimsel araştırma ve yayında bulunabilirler. Ancak, bu yetki, Devletin varlığı ve bağımsızlığı ve milletin ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliği aleyhinde faaliyette bulunma serbestliği vermez” hükmünü içermektedir. Maddede görüldüğü üzere akademik ifadeler açısından araştırma yapma ve yayınlama ile sınırlı olarak yine ifade özgürlüğü tanınmıştır (Karan, U.; İfade Özgürlüğü Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru El Kitapları Serisi-2, Avrupa Konseyi 2018, s. 68-69). Düşünce ve kanaat özgürlüğü sınırının aşılması ve kişilik hakkına saldırı seviyesine ulaşması hâlinde, olay tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. (6098 sayılı TBK m. 58) ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddeleri gereğince manevi tazminat istenebilecektir. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davalı ... haber/yazı tarihinde Hacettepe Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Başkanıdır. Yazının başlığı “Türkiye İçin En Uygun Sistem Başkanlık” şeklindedir. Yazının ana konusu başkanlık sistemi olup, Anayasa Mahkemesi ya da üyeleri değildir. Ayrıca davalı ... bu değerlendirmelerini bilim adamı sıfatıyla ve kendisinin uzmanlık alanı olan bir konuda yapmıştır. Dava konusu görüşler Anayasa Mahkemesi başkan ve üyelerinin kişiliklerine yönelik olmayıp, üyelik statüsü ile ilgili genel değerlendirmelerdir. Yazının hiçbir bölümünde bir başkan ya da üyenin ismine

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Devlet üniversitelerinin kurulması ve rektörlerin atanması ile ilgili hangisi doğrudur?

A) CB Kararnamesi ile kurulur, YÖK atar.
B) Kanunla kurulur, Cumhurbaşkanınca seçilir ve atanır.
C) Yönetmelikle kurulur, Milli Eğitim Bakanı atar.
D) Vakıflarca kurulur, Meclis atar.
E) Kanunla kurulur, Üniversite Senatosu atar.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol