1982 Anayasası Madde 152

1982 Anayasası 152. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 152 – Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. [93] Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır. Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz. 8. Anayasa Mahkemesinin kararları

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

50 karar eşleşti
9. Hukuk Dairesi, 2022/17625 E., 2023/15551 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 50. Hukuk Dairesi
3.Anayasa'nın "Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi" kenar başlıklı 152 nci maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
9. Hukuk Dairesi         2022/17625 E.  ,  2023/15551 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 50. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/1952 E., 2022/1666 K. KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 12. ... Mahkemesi SAYISI : 2019/470 E., 2022/202 K. Taraflar arasındaki tespit ve alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın reddine karar verilmiştir. Kararın davacı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından 01 No.lu hizmet kolunda tescili yapılan müvekkili Bağımsız Kamu Çalışanları Sendikasının (Bak-Sen) yasal kuruluş işlemlerinin ardından üye kayıt işlemlerine başlandığını, 450 üyesi bulunduğunu, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile birlikte idari teşkilat yapısında değişiklikler yapıldığını, bu kapsamda uyum yasaları çıkarıldığını, 703 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin geçici 13 üncü maddesi ile ... Büyük Millet Meclisi (TBMM) bünyesindeki Milli Saraylara ait tüm duran mal varlığı, hak ve alacaklar ile borçların Cumhurbaşlığına devrolduğunu, söz konusu tarihten itibaren de TBMM ... yerleşkesindeki müvekkili Sendika üyelerinin yine aynı yerleşkede Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı bünyesinde geçici görevlendirme ile TBMM personeli olarak çalışmaya devam ettiğini, üyelik ve aidatlarında da bir sorun olmadığını, 17.07.2019 tarihli ve 7186 sayılı Gelir Vergisi Kanunu İle Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun'un 25 inci maddesi ile müvekkili Sendika üyesi 54 memur üyenin kadrolarının 13.09.2019 tarihinde daimi olarak Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresine bağlandığını, kamu kuruluşunun değişmesi ile ... bünyesinde kadrolara geçişi yapılan 54 üyenin sendika aidatlarının yatırılması maksadı ile Milli Saraylar İdaresi Başkanlığına yazı yazıldığını, davalı ... Başkanlığının cevabi yazısı ile Cumhurbaşkanlığına bağlı kuruluş olan Milli Saraylar İdaresi Başkanlığının kadrolarında görev yapan personelin 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu'nun (4688 sayılı Kanun) 15 inci maddesi gereğince sendika üyesi olamayacaklarını belirterek bu konuda herhangi bir kesinti yapılmayacağını bildirdiğini, anılan maddede yer alan "Cumhurbaşkanlığı ... teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, (Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri)" ibaresinin açıkça uluslararası sözleşmelere, 2709 sayılı ... Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) 5, 10, 13, 51 inci maddelerine aykırı olduğunu, davanın esasına girilip karar verilmeden önce Anayasa'ya aykırılık iddialarının yerinde görülerek dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesini talep ettiklerini, gerek Anayasa’da gerekse 87 ve 151 sayılı ILO Sözleşmelerinde tüm çalışanların sendika kurma hakkının güvenceye bağlandığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan devlet memurlarının sendikaya üye olmasının ve sendika aidatlarının ödenmesinin engellenemez olduğunun tespitine, ekli listedeki 54 üyenin kesinti yapılmayan 15.09.2019 tarihinden itibaren birikmişleri ile birlikte üyelik aidatlarının yasal faizi ile birlikte davalı İdareden tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı ... Cumhuriyeti ... (Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı) vekili cevap dilekçesinde; davanın idari bir karar sonucu açılmış olduğundan görevli mahkemenin İdare Mahkemeleri olduğunu, müvekkili İdarece davacının 54 üyesinin sendikal kesinti yapılması talebinin reddinin yürürlükteki mevzuata uygun olduğunu, davacının Anayasa'ya aykırılık iddiası ciddi olmadığından dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi talebinin reddi gerektiğini, davacının dayanmakta olduğu ILO Sözleşmelerinin eldeki davada uygulanabilirliğinin bulunmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; sendika aidat alacağına ilişkin davada Mahkemenin görevli olduğunun anlaşıldığı, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı idari teşkilatında görev yapanların sendika kurma ve sendikalara üye olmalarının yasaklanması suretiyle sendika hakkına yapılan müdahalenin, demokratik toplum düzeni açısından gerekli bir müdahale niteliği taşımadığı, Cumhurbaşkanlığına bağlı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı teşkilatında görev yapanların sendika kurmasını ve sendikalara üye olmasını yasaklayan kuralın, sendika kurma ve sendikalara üye olma hakkına müdahalede bulunduğu kanaatine varıldığından Anayasa Mahkemesine başvurulduğunu ve Anayasa Mahkemesinin vereceği kararın bekletici mesele yapıldığı, Anayasa Mahkemesi tarafından başvurunun kaydedildiğinin bildirildiği 12.05.2020 tarihinden itibaren beş aydan fazla süre geçmesine rağmen karar verilmediğinden davanın yürürlükteki mevzuat hükümlerine göre sonuçlandırılması gerektiği, 4688 sayılı Kanun'un 15 inci maddesinde “Cumhurbaşkanlığı ... teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri...üye olamazlar ve sendika kuramazlar.” hükmüne istinaden sendika üyeliklerinin sona erdiği, davacı Sendikaya üye 54 üyenin sendika üyeliğinin sona ermesi nedeniyle sendika aidatı kesilmediği, yapılan işlemlerin yürürlükteki yasal düzenlemeye uygun olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davacı vekili dava dilekçesinde belirttiği sebeplerle kararın kaldırılmasını talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; Anayasa Mahkemesine başvuru üzerinden 5 ay geçmekle birlikte Anayasa Mahkemesinin esas hakkında karar vermediği, bu hâli ile Anayasa'nın 153 üncü maddesi gereğince yürürlükteki yasa uyarınca karar verilmesinde usul ve kanuna aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz başvurusunda bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davacı vekili; dava ve istinaf dilekçelerinde belirttiği sebeplerle Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozularak ortadan kaldırılması istemi ile temyiz yoluna başvurmuştur. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerin sendika üyelik hakkına sahip olup olmadığına ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1. Anayasa’nın "Sendika kurma hakkı" kenar başlıklı 51 inci maddesi şöyledir: "Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz. Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir. Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir. (Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/5 md.) İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir. Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz." 2. Anayasa'nın "Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma" kenar başlıklı 90 ıncı maddesinin son fıkrası şöyledir: “Usulüne göre yürürlüğü konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” 3.Anayasa'nın "Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi" kenar başlıklı 152 nci maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir: "Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır." 4. 4688 sayılı Kanun'un "Sendika üyesi olamayacaklar" kenar başlıklı 15 inci maddesinin ilgili kısımları şöyledir: "Bu Kanuna göre kurulan sendikalara; ... a) (Değişik: 2/7/2018-KHK-703/197 md.) Cumhurbaşkanlığı ... teşkilatında, bağlı kurullarında ve Diyanet İşleri Başkanlığı, Savunma Sanayi Başkanlığı ile İletişim Başkanlığı hariç olmak üzere bağlı kuruluşlarında, Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliğinde çalışan kamu görevlileri, .... Üye olamazlar ve sendika kuramazlar." 5. 4688 sayılı Kanun'un "Üyelik ödentisi" kenar başlıklı 25 inci maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesi şöyledir: "Kamu görevlileri sendikasına, kamu görevlisinin ödeyeceği üyelik ödentileri, 14 üncü madde çerçevesinde doldurulan üyelik başvuru formuna ve sendika tüzüğünde belirtilen aylık ödenti tutarına göre kamu işverenince aylığından kesilerek beş gün içinde sendikaların banka hesaplarına yatırılır ve ödenti listesinin bir örneği ilgili sendikaya gönderilir." 6. 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin 37 nci maddesinin ilgili kısımları şöyledir: "Aşağıda yer alan kurum ve kuruluşlar Cumhurbaşkanlığına bağlı olup, kanunları ve/veya Cumhurbaşkanlığı kararnamelerindeki hükümlere tabidir. ... g) Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı ..." 7. 12 sayılı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin "Kuruluş" kenar başlıklı 2 nci maddesi şöyledir: "Milli Sarayların (saray, müze, ..., kasır ve fabrikalar ile bunlara bağlı taşınır ve taşınmaz kültür varlıkları) yönetimi ve tanıtımı için Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak genel bütçeye tabi Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı kurulmuştur." 8. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 23 ncü maddesinin dördüncü fıkrası şöyledir: "Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır." 9. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkraları şöyledir: "1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir. 2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ... güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir." 10. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın "Örgütlenme Hakkı" kenar başlıklı 5 inci maddesi şöyledir: "Âkit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ... ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ... yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi; taahhüt ederler. Bu maddede öngörülen güvencelerin, güvenlik güçleri bakımından hangi ölçüde uygulanacağı ... yasalarla ya da yönetmeliklerle belirlenir. Bu güvencelerin silahlı kuvvetler mensuplarına uygulanmasına ilişkin ilke ile bu kesime hangi düzeyde uygulanacağı, yine ... yasalar ya da yönetmeliklerle saptanır." 11. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi ile ikinci fıkrası şöyledir: "1. Bu Sözleşmeye Taraf Devletler şu hakları sağlamayı taahhüt eder: a) Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ... güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz. ... 2. Bu madde, silahlı kuvvetler veya polis mensuplarının veya Devlet idaresinde görevli olanların bu hakları kullanmalarına hukuken öngörülen sınırlamalar koymalarını engellemez." 12. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin "Örgütlenme özgürlüğü" kenar başlıklı 22 inci maddesinin birinci ve ikinci fıkrası şöyledir: "1. Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir. 2. Bu hakkın kullanılmasına ... güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez." 13. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 2 nci maddesi şöyledir: "Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler." 14. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM), 12.10.2008 tarihli ve Demir ve Baykara/ ... Davası kararının ilgili kısmı şöyledir: "AİHM, sendikal hakların kullanılmasına, silahlı kuvvetler, polis ya da devletin idare mekanizmasında görevli olan memurlar açısından yasal kısıtlamalar getirilebileceğini yineler. Ancak, 11. maddede yer alan istisnaların dar bir biçimde yorumlanması gerektiği de göz önünde bulundurulmalıdır; yalnızca ikna edici ve zorlayıcı gerekçeler dernek kurma özgürlüğüne yönelik kısıtlamaları haklı çıkarabilir." 3. Değerlendirme 1. Somut uyuşmazlıkta davacı Sendika tarafından davalı ... Başkanlığına hitaben gönderilen 16.09.2019 tarihli yazı ile müvekkili Sendikaya üye 54 kamu görevlisi bulunması sebebiyle bu üyelerine ilişkin maaşlarından aidat kesintisi yapılarak Sendika hesabına yatırılmasının talep edildiği; davalı ... Başkanlığının cevabî yazısı ile de 4688 sayılı Kanun’un 15 inci maddesi gereğince kurumlarında çalışan kamu görevlilerinin sendika üyesi olamayacağı gerekçesiyle talebin reddedildiği anlaşılmaktadır. 2. Yargılama sırasında İlk Derece Mahkemesince 10.....2020 tarihli ara karar ile Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerinin sendika üyesi olamayacaklarına ilişkin 4688 sayılı Kanun'un 15 inci maddesinde yer alan düzenlemenin Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa'nın 152 nci maddesi gereğince itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ise de başvuru beş ay içinde sonuçlanmamıştır. 3. İlk Derece Mahkemesince Anayasa'ya aykırılık gerekçesiyle Anayasa Mahkemesine yapılan itiraz başvurusunun beş ay içinde sonuçlanmadığı gerekçesiyle 4688 sayılı Kanun'un yürürlükteki hükümlerine göre davanın reddine karar verilmiş ve Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş ise de Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında yer alan düzenleme gereğince ülkemiz tarafından onaylanan ve iç hukukun parçası olan uluslararası sözleşme hükümleri dikkate alınmaksızın sonuca gidildiğinden karar isabetli olmamıştır. 4. Öncelikle belirtmek gerekir ki her ne kadar Anayasa'nın 152 nci maddesinin üçüncü fıkrasında Anayasa'ya aykırılık konusunda itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun beş ay içinde sonuçlanmaması durumunda "mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır" düzenlemesinde "kanun hükmü" ibaresine yer verilmiş ise de; Anayasasının 90 ıncı maddesinin son fıkrasına göre usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Diğer yandan, Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin beşinci fıkrasının son cümlesinin 07.05.2004 tarihli ve 5170 sayılı Kanun ile yürürlüğe girdiği ve Anayasa'nın 152 nci maddesinin üçüncü fıkrasından daha sonra ihdas edildiği gözetildiğinde, beş aylık süre geçtikten sonra sadece kanun hükümlerinin dikkate alınması doğru olmayıp, ülkemizin taraf olduğu temel hak ve özgürlükler konusundaki uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınması gerektiği kabul edilmiştir. 5. 4688 sayılı Kanun’un 3 üncü maddesinde tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar olarak tanımlanan sendikaların amacı yine aynı maddede, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek olarak ifade edilmiştir. Sendika hakkı, çalışanların ve çalıştıranların sadece istedikleri sendikaları kurmaları ve bunlara üye olmaları yolunda bir hakla sınırlı kalmamakta, aynı zamanda oluşturdukları tüzel kişiliklerin varlığının ve bu tüzel kişiliklerin kendine özgü faaliyetlerinin ... altına alınmasını da içermektedir. 6. Sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, ... ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir. Bu anlamda AİHM’in Demir ve Baykara/... Davası kararında da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü ya da özel bir boyutudur. 7. İlgili hukuk kısmında belirtilen ülkemiz tarafından onaylanan ve iç hukukumuzun parçası olan uluslararası sözleşme hükümleri gereğince kural olarak ... çalışma yaşamında yer alan çalışanların sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkı vardır. Bu anlamda çalışanların sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkına getirilen kısıtlamaların, Anayasa’da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerekir. 8. Bu noktada belirtmek gerekir ki, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerinin sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkının yasaklanması, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olmayıp, bu konuda ikna edici ve zorlayıcı gerekçeler de bulunmamaktadır. Nitekim söz konusu kamu görevlilerinin ... başlarına politika belirleme işlevi olmadığı gibi kamu gücü kullandıkları da söylenemez. 9. Bütün bu açıklamalar ışığında, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerin sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkı bakımından ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ile 4688 sayılı Kanun'un 15 inci maddesi farklı hükümler içermekle, Anayasa'nın 90 ıncı maddesinin son fıkrası gereğince somut uyuşmazlıkta uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerektiğinden, Milli Saraylar İdaresi Başkanlığında çalışan kamu görevlilerin sendika kurma ve bir sendikaya üye olma hakkına sahip olduğu kabul edilmelidir. 10. Diğer taraftan her ne kadar davacı Sendika tarafından ödenmeyen aidat alacaklarının tahsili talep edilmiş ise de bu konuda talep miktarı açık bir şekilde dava dilekçesinde belirtilip gerekli harç miktarı yatırılmadığından, Mahkemece söz konusu eksikliğin giderilmesi için davacıya kesin süre verilmeli, kesin süre içinde eksiklik giderilmediği takdirde 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 32 nci maddesi doğrultusunda karar verilmelidir. Anılan hususlar gözetilmeksizin yanılgılı değerlendirme ile İlk Derece Mahkemesince yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi ve Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 19.10.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2021/157 E., 2022/1180 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Anayasası’nın “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlıklı 152 nci maddesinin üçüncü fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar.
Hukuk Genel Kurulu         2021/157 E.  ,  2022/1180 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “İşçilik alacağı” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 7. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin 01.01.2006 tarihinden iş sözleşmesinin geçerli neden olmaksızın feshedildiği 18.10.2011 tarihine kadar Hamburg ve Kuzey Almanya muhabiri olarak çalıştığını, feshin geçersizliğinin tespiti ve işe iadeye ilişkin açtığı davanın kabul edilerek Yargıtay tarafından onandığını, buna rağmen işe iade kararına bağlı ücret ve tazminatları ile diğer alacaklarının ödenmediğini ileri sürerek, alacakları için başlattığı icra takibine vaki itirazın iptaliyle takibin devamına, ödenmeyen işçilik alacakları ile ücret alacaklarının yüzde beş fazlası alacaklarının davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davanın belirsiz alacak davası olarak açıldığını, talep edilen alacaklar belirlenebilir olduğundan dava şartı yokluğundan davanın reddinin gerektiğini, zamanaşımı def’înde bulunduklarını, davacının işe davet edilmesine rağmen haklı neden olmaksızın işe başlamadığını, davacı ile müvekkili arasında iş ilişkisi bulunmadığını, 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’a göre gazeteci ile yapılacak sözleşmenin yazılı olması gerektiği hâlde somut olayda yazılı bir sözleşme bulunmadığını, davacının Anadolu Ajansı Genel Müdürlüğü Personel Yönetmeliği kapsamında çalışmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemenin Birinci Kararı: 6. Ankara 7. İş Mahkemesinin 16.12.2015 tarihli ve 2013/1135 E., 2015/1478 K. sayılı kararı ile; davacının tazminat ve diğer alacaklara hak kazandığı, bilirkişi raporunun hüküm kurmaya yeterli ve elverişli bulunduğu, bilirkişi ek raporunda hesaplanan bakiye ücret alacağının yüzde beş fazlasına ilişkin talebin dönemin kısa süreyi içermesi ve davanın derhal açılmış olması dikkate alınarak %50 oranında indirim yapıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı: 7. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 03.04.2019 tarihli 2016/8878 E., 2019/7504 K. sayılı kararı ile; “…Mahkeme kararında yazılacak hususlar 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297. maddesinde belirtilmiştir. Maddeye göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, isteklerin her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. Öte yandan, kanunun aradığı anlamda oluşturulacak kısa ve gerekçeli kararın hüküm fıkralarının, açık, anlaşılır, çelişkisiz ve uygulanabilir olması gerekmekle birlikte, kararın gerekçesinin de, sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi sebeplere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, kısaca maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi sebeple haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri ve Yargıtayın hukuka uygunluk denetimini yapabilmesi için, ortada, usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi sebeple o içerik ve kapsamda verildiğini ayrıntılarıyla gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur. Kısa karar ile gerekçeli karar çelişkisi, Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 10.04.1992 tarihli ve 1991/7 esas, 1992/4 karar sayılı ilamı gereğince bozma sebebidir. Somut uyuşmazlıkta, kısa kararın, 5. fıkrasında “Net 43.286,10 TL” izin ücretine, 7. fıkrasında “Net 59.503,04 TL” bakiye ücret alacağı %5 fazlalığına hükmedildiği halde, gerekçeli kararın ise, 5. fıkrasında “Net 43.486,10 TL” izin ücretine, 7. fıkrasında “Net 19.145,00 TL” bakiye ücret alacağı %5 fazlalığına hükmedilmesi açık bir çelişki oluşturmaktadır. Yukarıda açıklanan ilke ve esaslara uyulmadan, kısa karar ile gerekçeli karar arasında çelişki yaratılarak karar verilmesi bozma sebebidir…” gerekçesiyle sair temyiz sebepleri incelenmeksizin karar bozulmuştur. Mahkemenin İkinci Kararı: 9. Ankara 7. İş Mahkemesinin 12.07.2019 tarihli ve 2019/224 E., 2019/306 K. sayılı kararı ile; bozma kararına uyulmasına karar verildikten sonra yapılan yargılamada önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı: 10. Ankara 7. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.06.2020 tarihli 2020/1885 E., 2020/5782 K. sayılı kararı ile; davalının sair temyiz itirazlarının reddine karar verildikten sonra “…A) Öncelikle bakiye ücret alacağına ilişkin %5 fazlalığın tahsili talebi bakımından Anayasa Mahkemesi’nce verilen iptal kararının somut uyuşmazlığa etkisinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere, 14/02/2020 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 25/12/2019 tarih, 2019/108-2019/101 esas-karar sayılı kararı ile “13/6/1952 tarihli ve 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’un 4/1/1961 tarihli ve 212 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen 14. maddesinin ikinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE” karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu norm denetimini, görülmekte olan bir davada Mahkemenin başvurusu üzerine, bir başka ifadeyle itiraz (somut norm denetimi) yoluyla gerçekleştirmiştir. Anayasa Mahkemesince, ilk incelemede, dosyada eksiklik bulunmadığından işin esasının incelenmesine karar verildikten sonra itiraz konusu kuralın benzer içeriğe sahip olan ve gazetecilere vaktinde ödenmeyen fazla çalışma ücretlerinin her gün için yüzde beş fazlasıyla ödenmesini öngören 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’un 4/1/1961 tarihli ve 212 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen ek 1. maddesinin sekizinci fıkrasının ikinci cümlesinin Anayasa Mahkemesinin 19/09/2019 tarihli ve esas 2019/48, karar 2019/74 sayılı kararıyla iptal edildiği de belirtilerek “Gazetecilere ücretlerini vaktinde ödemeyen işverenler, bu ücretleri, geçecek her gün için yüzde beş fazlasiyle ödemeye mecburdurlar.” hükmünü içeren 5953 sayılı Kanun’un 14 üncü maddesinin 2 inci fıkrasının iptaline karar verilmiştir. Bu durumda söz konusu iptal kararının bağlayıcılığı ile hangi uyuşmazlıklar bakımından hukukî sonuç doğuracağı sorunu ele alınmalıdır. T.C. Anayasası’nın “Anayasa Mahkemesinin kararları” başlıklı 153 üncü maddesinin 6 ncı fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” Aynı maddenin beşinci fıkrasına göre ise “İptal kararları geriye yürümez.” İptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, Anayasa Mahkemesi’nin 12/12/1989 tarih, 1989/11-48 esas-karar sayılı kararında “Türk Anayasal sisteminde, "Devlete güven" ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” şeklinde ifade edilmiştir. Anayasadaki bu düzenlemeden güdülen amaç, iptal edilen kanuna dayanılarak, daha önce yapılan işlemlerin geçerliliklerini koruyacağıdır. Ancak iptal kararının geriye yürümeyeceğini mutlak olarak anlamak ya da kabul etmek mümkün değildir. Bir kere iptal kararları geriye yürümeyecekse, dava mahkemelerinin davaları durdurarak sorunu Anayasa Mahkemesine havale etmesinin bir anlamı olmayacaktır (Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku, İstanbul, 2003, s.214). Nitekim bu mülâhazalarla somut norm denetimi sonucunda Anayasa Mahkemesince iptal kararı verilmesi durumunda, bu kararın geriye yürümesi gerektiği kabul edilmiştir. T.C. Anayasası’nın “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlıklı 152 nci maddesinin üçüncü fıkrasına göre “Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır.” Anayasa’da yer alan açık hüküm gereğince, somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesi’nce iptal kararı verilmesi durumunda, iptal kararı, itiraz yoluna başvuran mahkeme bakımından bağlayıcıdır ve geriye yürür. Bununla birlikte, bu kararın henüz kesinleşmemiş ve görülmekte olan benzer nitelikteki diğer davalara etkisi ayrıca değerlendirmeye muhtaçtır. İptal kararının görülmekte olan benzer nitelikteki diğer davaları etkilemeyeceği kabul edilirse, iptal edilen kanuni düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu sabit duruma geldiğinden, T.C. Anayasası’nın 152 nci maddesinin birinci fıkrası gereğince benzer nitelikteki davalara bakmakta olan bütün mahkemelerce Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır ki, bu ihtimalde de görülmekte olan diğer davalar bakımından nihai olarak iptal kararının geriye yürümesi neticesi ortaya çıkacaktır. Belirtmek gerekir ki, T.C. Anayasası’nın “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11 inci maddesine göre “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” 138 inci maddeye göre de hâkimler öncelikle Anayasa’ya uygun olarak hüküm verirler. Bütün bu açıklamalar ışığında, somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesince verilecek iptal kararının, kesin hüküm halini almış yargı kararları saklı kalmak şartıyla, geriye yürüdüğünü kabul etmek zorunludur. Esasen geriye yürümezlik ilkesi hukuk güvenliği amacıyla tercih edildiğine göre, bu ilkenin yalnız kesin hüküm halini almış kararlar bakımından kabul edildiğini söylemek onun amacına daha uygun düşer (Kıratlı, Metin: Anayasa Yargısında Somut Norm Denetimi, Ankara, 1966, s. 180; Kuzu, Burhan: Anayasa Mahkemesinin İptal Kararlarının Geriye Yürümezliği Sorunu, İÜHFM, 1988, C:2, s.214; Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku, İstanbul, 2003, s.214; Aliefendioğlu, Yılmaz: Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, s.305; Tunç, Hasan: Türk Anayasa Yargısında İtiraz Yolu, Erzincan, 1992, s.72-73). Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 15/06/2011 tarih ve 2011/20-231, 2011/425 esas-karar sayılı kararında da “Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının bu gibi kesin hüküm halini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. Zira, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usulü kazanılmış hakkın da istisnasını teşkil ederler” hususları belirtilmiştir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi’nin 12/12/1989 tarih, 1989/11-48 esas-karar sayılı kararında da “Anayasa'nın 152. maddesine göre, itiraz yoluna başvuran mahkemeler, Anayasa Mahkemesi'nce verilecek kararlara uymak zorundadırlar. Bu durumda, itiraz eden mahkeme, elinde bulunan ve Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce açılmış olan bir davayı Anayasa Mahkemesi kararına göre çözecek ve doğrudan iptal kararının etkisini önceye uygulayacaktır. Aynı durum, itiraz yoluna başvurmayan mahkemeler yönünden de geçerlidir. İptal davası veya itiraz üzerine bir kuralın iptali sonucu, Mahkemeler bakmakta oldukları davaları bu karara göre çözmekle yükümlüdürler. Bu sonuç Anayasa'nın, "Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar." yolundaki 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan kuralın sonucudur...” hususları ortaya konulmuştur. Açıklanan bu hukuki olgular ışığında temyiz itirazlarının değerlendirilmesi gerekmektedir. Mahkemece, bakiye ücret alacağının %5 fazlalığı hüküm altına alınmış ise de, 14/02/2020 tarih ve 31039 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı ile belirtilen alacağın %5 fazlalığının dayanağı olan norm iptal edilmiştir. Ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, bu iptal kararının kesinleşmemiş davalara da tatbiki gerektiğinden, mahkemece bakiye ücreti alacağının %5 fazlalığı talebi yönünden davanın reddine karar verilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan, bakiye ücret alacağının %5 fazlalığı talebi, dava tarihinden sonra Anayasa Mahkemesi’nce verilen iptal kararının gereği olarak reddedileceğinden, Dairemizce bu red nedeniyle oluşan miktar bakımından davalı yararına vekalet ücreti ve yargılama giderine hükmedilmesinin hakkaniyetli olmayacağı ve adaletsizliğe yol açacağı sonucuna varıldığından, bu husus da mahkemece gözetilmelidir. B) Taraflar arasında davacının 2011/Ekim ayı bakiye ücret alacağının olup olmadığı noktasında uyuşmazlık bulunmaktadır. Somut olayda; davacı taraf iş akdinin feshedildiği 2011/Ekim ayının 14 günlük ücret alacağını talep etmiştir. Hükme esas alınan bozma öncesi bilirkişi ek raporunda; davalı işverence davacıya Ekim 2011 ayına ait 18 günlük net ücret tutarı 1.110,00 TL’nın 31.10.2011 tarihinde ödenmiş ise de 5953 sayılı Kanunun 14. maddesine göre davacıya Ekim 2011 bakiye ücretinin davalıdan tahsili gerektiği belirtilmiş ve net 1.850,47 TL bakiye ücret alacağı hesaplanmıştır. Dosya içeriğinden; imzasız davalı muavin defterinde 31.10.2011 tarihinde 18 günlük Ekim ayı hizmet alımı ödemesi 1.110,00 ibarelerinin yer aldığı, davalı tarafça banka kayıtlarının delil olarak gösterdiği görülmektedir. Yine, dosya içinde yer alan davacıya ilişkin işe iade dosyasının davacı tarafça bir kısım Almanca banka dekontlarının sunulduğu, bu dekontlardan birinde davalı ismi ile 10 Ekim 2011 tarihinde 1850 Euro ibarelerinin bulunduğu, ayrıca davacı vekilinin işe iade dosyasında 27.03.2012 havale tarihli dilekçesinde 31.10.2011 tarihinde 1850 Euro ödeme yapıldığı beyanında bulunduğu görülmektedir. Bu durumda, Ekim 2011 ayı bakiye ücret alacağı yönünden; banka kayıtları getirtilerek işe iade dosyasındaki davacı vekili beyanı ve tercüme ettirilmek suretiyle Almanca banka dekontları da dikkate alınarak değerlendirme yapılmalı, sonucuna ve tüm dosya kapsamına göre karar verilmelidir. C) Davacının yıllık izin alacağı konusunda uyuşmazlık bulunmaktadır. 5953 sayılı Basın İş Kanunu’nun 29. maddesine göre; “Gazeteciye bu Kanun’un 21. maddesinde yazılı yıllık izni vermeyen veya izni vermiş olup da, izin müddetine ait ücreti ödemeyen işverene, yıllık izin vermediği veya izin süresine ait ücretleri ödemediği kimsenin izin müddetine tekabül eden ücretler yekununun üç katı kadar idarî para cezası verilir; ayrıca gazeteciye ödenmesi gereken ücret toplamı, iki kat olarak ödenir." Ancak bu düzenlemeye göre izin ücretinin iki kat olarak ödenmesi için, gazetecinin çalışırken talep etmesine rağmen izin kullandırılmadığını veya izin verilmediğini iddia etmesi gerekir. Çalışırken bu yönde talebi olmayan gazetecinin, fesih nedeni ile son ücret üzerinden hesaplanacak izin ücreti, 21. maddedeki sürelerle sınırlıdır. Başka bir anlatımla fesih nedeni ile son ücret üzerinden hesaplanacak izin ücreti 29. madde gereği 2 kat hesaplanamaz. Hükme esas alınan bilirkişi raporunda, hak kazanılan izin ücretinin iki katı tutarında izin alacağı hesaplanarak izin ücreti hüküm altına alınmıştır. Ancak davacı tarafça izin talep edildiği halde bu iznin kullandırılmadığı ileri sürülmediği gibi, dosya kapsamında bunu kanıtlamaya yarar herhangi bir delil de bulunmamaktadır. Dolayısıyla, son ücret üzerinden tek kat olarak yıllık izin ücretinin hesaplanması gerekirken yıllık izin ücretinin iki katı olarak hesaplanması yerinde olmayıp, mahkemece bu yön gözetilmeksizin hatalı hukuki değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 12. Ankara 7. İş Mahkemesinin 11.09.2020 tarihli ve 2020/231 E., 2020/222 K. sayılı kararı ile; ücret alacağının yüzde beş fazlası talebine yönelik bozma kararına direnilmesine, diğer bozma nedenlerine uyulmasına, ücret alacağının yüzde beş fazlalığı ile ilgili kısım dışındaki diğer talep ve alacak kalemleri ile ilgili davanın eldeki davadan tefrik edilerek ayrı bir esasa kaydına, davaya yüzde beş fazlalığa yönelik bozma kararı yönünden devam olunmasına karar verildikten sonra Anayasa’nın 153. maddesi ve Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacının, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, Devlete olan güven duygularını sarsmamak, Devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebileceği, iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesinin Anayasa Mahkemesinin 12.12.1989 tarihli ve 1989/11 E., 1989/48 K. sayılı kararında da vurgulandığı, bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunmasının hukuk devletinin bir gereği olduğu, hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin kabulünün kaçınılmaz olduğu, Anayasa Mahkemesinin 19.12.1989 tarihli ve 1989/14 E., 1989/49 K. sayılı kararında “bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların korunması Hukuk Devletinin gereği olduğu”nun vurgulandığı, Danıştayın 16.12.1966 tarihli ve 1963/386 E., 1966/1642 K. sayılı kararında; “iptal kararları geriye yürümez” kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşünün benimsendiği, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesinin oluşturduğu, kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağının kabul edildiği, Hukuk Genel Kurulunun 05.02.2003 tarihli ve 2003/21-30 E., 2003/57 K. sayılı kararında da aynı ilkelerin benimsendiği, somut olayda davacının günlük yüzde beş fazlası alacağına Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yayımlanmasından çok önce hak kazanmasına göre Anayasa Mahkemesinin iptal kararının kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı bir etkisi bulunmadığından davacının günlük yüzde beş fazlası alacağını talep edebileceği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 13. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının ücret alacağının yüzde beş fazlasına ilişkin talebinin hukukî dayanağı olan 5953 sayılı Kanunun 14. maddesinin 2. fıkrasının yargılama devam ederken Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği eldeki davada, sözü edilen normun iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi kararının somut olayda uygulanıp uygulanamayacağı; buradan varılacak sonuca göre davacının ücret alacağının yüzde beş fazlasına ilişkin talebinin reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) “Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlıklı 152. maddesinin 1. fıkrasında “Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.” hükmüne yer verilmiştir. Bu hükümden hareketle somut norm denetimi olarak da ifade edilen itiraz yolu, bir mahkemede görülmekte olan bir davanın karara bağlanmasının, o davada uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükmünün Anayasaya uygun olup olmadığının belirlenmesi ve bu belirlenmenin sonucuna bağlı olduğu durumlarda yapılan denetimdir. Buna göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükmünü Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. 16. Yukarıda sözü edilen 152. maddenin 3. fıkrasında ise “Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır.” düzenlemesine yer verilmiş olup Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararının itiraz yoluna başvuran mahkeme açısından bağlayıcı olduğu ve geriye yürüyeceği sonucuna ulaşılmaktadır. 17. Bu noktada, iptal kararının görülmekte olan benzer davalara etkisi konusunda değerlendirme yapmak faydalı olacaktır. 18. Bilindiği üzere Anayasanın 153. maddesinin 5. fıkrasına göre iptal kararları geriye yürümez. İptal kararlarının geriye yürümezliğine ilişkin hükmün temel amacı iptal edilen kanuna veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükmüne dayanılarak daha önce yapılan işlemlerin geçerliliklerinin korunmasını sağlamaktır. Anayasa Mahkemesinin 12.12.1989 tarihli ve 1989/11 E., 1989/48 K. sayılı kararında da iptal kararların geriye yürümezliği “Türk Anayasal sisteminde, "Devlete güven" ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır.” şeklinde açıklanmıştır. 19. Bununla birlikte, bu ilkenin mutlak olarak kabul edilemeyeceği ortadadır. Zira yukarıda da değinildiği üzere somut norm denetiminde, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse itiraz yoluna başvuran mahkeme iptal kararını uygulamak zorunda olup bu durumda iptal kararı geriye yürüyecektir; aksinin kabulü hâlinde ise mahkemeler açısından itiraz yoluna başvurulmasının bir anlamı olmayacaktır. 20. Diğer taraftan, Anayasanın “Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” düzenlemesi; “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinin 1. fıkrasında “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanı kanaatlerine göre hüküm verirler.” ve 153. maddesinin 6. fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazete'de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” hükümleri ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 33. maddesinde ise “Hâkim, Türk hukukunu resen uygular.” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke yer almaktadır. 21. Belirtmek gerekir ki, somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almış yargı ve idare kararları saklı kalmak şartıyla geriye yürüdüğünü kabul etmek gerekmektedir. İptal kararlarının geriye yürümemesi “hukuk güvenliğini sağlamak” amacı ile konmuş olduğuna göre, bu ilke yalnızca kesin hüküm hâllerinde ifade eder (Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku (Genel Esaslar), 23. Bası, İstanbul 2019, s. 264, 265;). 22. Yapılan bu açıklamalara göre, somut norm denetimi yoluyla verilen Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. 23. Bu noktada usulî kazanılmış hak kavramından bahsetmekte yarar bulunmaktadır. 24. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda (ve mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu) "usuli kazanılmış hak" kavramına ilişkin açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu kurum, davaların uzamasını önlemek, hukukî alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 25. Türk Hukuk Lûgatında da “kazanılmış hak” daha önce yürürlükte olan hükümlere göre bir kişi yararına kazanılmış olan hak şeklinde ifade edilmiştir (Türk Hukuk Lûgatı, Cilt I, Ankara 2021, s. 676). 26. Kazanılmış haklar, hukuk devletinin temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasanın 2. maddesinde açıklanan "Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir." hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabulü mümkün değildir. 27. Bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak yine o kararda ifade edilen hukukî esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “usuli kazanılmış hak” olarak tanımlanan bu olgu mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirmektedir (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK). 28. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen "usuli kazanılmış hak" olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı (09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK) ya da geçmişe etkili yeni bir kanun çıkması durumunda, Yargıtay bozma kararına uyulmuş olmakla oluşan usulî kazanılmış hak hukukî olarak değer taşımayacaktır. 29. Benzer şekilde uygulanması gereken bir kanun hükmünün, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilmesi hâlinde usulî kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilmesi gerekmektedir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, İstanbul 2001, s. 6340; ayrıca HGK'nın 21.01.2004 tarihli ve 2004/10-44 E, 2004/19 K. ile 20.12.2017 tarihli 2017/5-2575 E., 2017/1906 K.). 30. Bu belirtilenlerin dışında ayrıca görev, hak düşürücü süre, kesin hüküm itirazı, harç ve maddi hataya dayanan bozma kararlarına uyulmasında olduğu gibi kamu düzeni ile ilgili konularda da usulî kazanılmış haktan söz edilemez (Kuru, s. 4771 vd.). 31. Uyuşmazlık konusu talebin hukukî dayanağı olan 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun’un (5953 sayılı Kanun) 04.01.1961 tarihli ve 212 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değişik 14. maddesinin 2. fıkrası; “…Gazetecilere ücretlerini vaktinde ödemeyen işverenler, bu ücretleri, geçecek her gün için yüzde beş fazlasiyle ödemeye mecburdurlar.” şeklinde düzenlenmişken Anayasa Mahkemesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/108 E., 2019/101 K. sayılı kararı ile; “….10. İtiraz konusu kural, gazetecilere ücretlerinin gününde ödenmemesi durumunda bu ücretlerin her geçen gün için yüzde beş fazlasıyla ödenmesine ilişkin olup bu oran yıllık yüzde 1.825’e tekabül etmektedir. Söz konusu kural, bu kuralın icrası ve doğurduğu sonuçlar bakımından basın sektöründe faaliyette bulunan teşebbüs ve işletmeleri doğrudan etkileyebilecek niteliktedir… 19. Ancak getirilen sınırlamanın orantılı bir tedbir olup olmadığı da değerlendirilmelidir. Kişilerin iktisadi faaliyetlerini etkileyebilecek düzenlemeler açısından orantılılık ilkesi kamu yararı ile kişinin teşebbüs hürriyetinden yararlanabilmesi arasında makul bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Bir başka ifadeyle işverenin teşebbüs özgürlüğü ile gazetecilerin ve toplumun çıkarları arasında makul bir denge kurulmalıdır. Bu bağlamda ücret alacaklarının zamanında ödenmemesi durumunda uygulanacak yaptırımın teşebbüs sahiplerine aşırı ve katlanılamaz bir külfet yüklememesi gerektiği açıktır. Çok yüksek meblağlara ulaşabilen yüzde beş fazla ödeme kuralının işverene aşırı bir külfet getirdiği ve bu sınırlamanın sebepsiz zenginleşmeye sebep olabileceği anlaşılmaktadır… 21. Yüzde beş fazla ödemenin yılda yüzde 1.825 oranına ulaşabilmesinin yanı sıra 4857 sayılı Kanun’dan farklı olarak ücretin ödenme zamanının 5953 sayılı Kanun’da belirlenmiş olması nedeniyle gazeteciler yönünden temerrüt şartı da aranmayacaktır. Bir başka ifadeyle ücretin ödenme zamanı kesin biçimde Kanun’da gösterildiğinden ücret alacağı ile birlikte yüzde beş fazla ödeme talep edebilmek için işverenin temerrüde düşürülmesi dahi gerekmemektedir. Bunun yanı sıra yüzde beşlik fazla ödemeye faiz yürütülmesi de mümkün olup ücret alacağı ile yüzde beşlik fazla ödemeye ayrıca yasal faiz uygulanabilecektir. 22. Gazetecinin ücretini korumak ve elde edemediği ücretin zamanında ödenmesini sağlamak için kuralla getirilen ekonomik tedbirin ağırlığı dikkate alındığında böyle bir ödemeye karar verildiği zaman ulaşılan miktar, işverenin ekonomik varlığını ve geleceğini ağır bir şekilde etkileyebilecektir. 23. Açıklanan nedenlerle kuralla teşebbüs ve çalışma özgürlüğüne getirilen sınırlamanın orantısız olduğu ve bu nedenle kuralın ölçülülük ilkesini ihlal ettiği anlaşılmaktadır… 31…Bu hâliyle kural, basın sektöründe çalışanlar için diğer çalışanlara göre nesnel ve makul bir nedenle de olsa orantısız bir farklı muamelenin getirilmesine yol açmaktadır. Bu itibarla kuralla gazeteciler lehine kabul edilen farklı muamelenin ölçülü olduğu söylenemeyeceğinden kural eşitlik ilkesiyle de bağdaşmamaktadır. 32. Nitekim itiraz konusu kural ile benzer içeriğe sahip olan ve gazetecilere vaktinde ödenmeyen fazla çalışma ücretlerinin her gün için yüzde beş fazlasıyla ödenmesini öngören 5953 sayılı Kanun’un 212 sayılı Kanun’un 1. maddesiyle değiştirilen ek 1. maddesinin sekizinci fıkrasının ikinci cümlesi, Anayasa Mahkemesinin 19/9/2019 tarihli ve E.2019/48, K.2019/74 sayılı kararıyla Anayasa’nın 2., 10.,13. ve 48.maddelerine aykırı bulunmuş ve iptal edilmiştir. 33. Açıklanan nedenlerle kural Anayasa’nın 2., 10.,13. ve 48.maddelerine aykırıdır. İptali gerekir…” gerekçesiyle itiraz konusu kuralın iptaline karar verilmiştir. 32. Anılan Kanun maddesinin düzenleniş şekline göre Anayasa Mahkemesinin iptaline konu olan norm cümlesi, 14. madde kapsamında ücret alacaklarının vaktinde ödenmemesi durumunda sonuç doğuran bir düzenleme olup, bu bağlamda Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararının ücret alacağının yüzde beş fazlalığına uygulanmasını gerekli kılmaktadır. 33. Somut olayda, mahkemece ücret alacağının yüzde beş fazlası alacağı hüküm altına alınmış, Özel Daire tarafından dayanak normun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği gerekçesiyle anılan alacağın reddine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozma kararı verilmiştir. 34. Yukarıda açıklanan maddi ve hukukî olgulara göre, ücret alacağının yüzde beş fazlası alacağının dayanağı olan hükmün 14.02.2020 tarihli ve 31039 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 25.12.2019 tarihli ve 2019/108 E., 2019/101 K. sayılı kararı ile iptal edilmesine göre verilen iptal kararının henüz kesinleşmemiş eldeki davada uygulanması gerekmektedir. 35. Bu itibarla, mahkemece Anayasa Mahkemesi tarafından verilen iptal kararı doğrultusunda davacının ücret alacağının yüzde beş fazlasına ilişkin talebinin reddine karar verilmelidir. 36. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 23.06.2020 tarihli ve 2016/22-702 E., 2020/443 K.; 21.12.2021 tarihli ve 2019/9-8 E., 2021/1720 K. sayılı kararlarında da aynı sonuca varılmıştır. 37. Hâl böyle olunca, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 38. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 29.09.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1670 E., 2020/242 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince somut norm denetimi yapıldığından, uyuşmazlığa bakan hâkimin iptal kararına uymak ve iptal edilen Kanun hükmünü uygulamamakla yükümlü olduğu, tapuda kayıtlı murisin ölümü ile mirasçıların TMK’nın 599 ve 705.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1670 E.  ,  2020/242 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacılar vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 23.09.2008 tarihli dava dilekçesinde, çekişme konusu Yozgat ili Merkez ilçe Yukarı Nohutlu Mahallesinde kain 858 ada 92 parsel sayılı taşınmazı 04.11.1980 tarihli senet ile satın aldığını, kayıt maliki ... ...'nın tanınıp bilinmediğini, nerede ikamet ettiği ile sağ olup olmadığının da tarafınca bilinmediğini, taşınmazı satın aldığı tarihten bu yana nizasız fasılasız malik sıfatıyla kullandığını ileri sürerek ... ... adına kayıtlı tapu kaydının iptali ile adına tesciline karar verilmesini talep etmiş, yargılama aşamasında ... ...'nın mirasçılarının davaya dâhil edilmesini istemiştir. Davalı Cevabı: 5. Bir kısım dâhili davalılar vekili yargılama aşamasındaki beyanlarında davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.06.2011 tarihli ve 2008/831 E., 2011/382 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın tapu kaydının 1962 yılında oluştuğu ve tapu müdürlüğünde yapılmayan satışların geçersiz olduğu, davacı tarafından dosyaya sunulan satış sözleşmesinin geçerliliğinin bulunmadığı, ... ...'nın davacıya satış yaptığına ilişkin dosyaya herhangi bir belge ve kaydın sunulamadığı, iyi niyetli zilyetlikten de bahsedilemeyeceği gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 05.07.2012 tarihli ve 2012/280 E., 2012/6740 K. sayılı kararı ile; dava konusu parselin kadastro yoluyla 14.08.1969 tarihinde ... ... adına tescil edildiği, herhangi bir intikal işleminin yapılmadığı, ... ...’nın 19.01.1932 tarihinde ölü olduğunun anlaşıldığı, somut olayda temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)'nun 713/2. fıkrasındaki “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesince iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağı hususunun belirlenmesi gerektiği, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının, kural olarak Resmî Gazetede yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğuracağı, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlâk kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturduğu, kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağı, somut olayda, 4721 sayılı TMK'nın 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davanın başarıya ulaşması, bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/1. fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlı olduğu, TMK'nın 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesinin getirildiği, sözü edilen ibare ile 1 ve 2. fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin 1. fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağının kastedildiği, açıklanan nedenlerle intikal tarihine kadar dava konusu taşınmazın teknik bilirkişi raporunda A harfiyle gösterilen bölümü üzerinde TMK'nın 713/2 maddesinde yazılı kazanma koşullarının davacı lehine gerçekleştiği, davacının davasının kabulüne karar vermek gerekirken, maddi olay ve nitelemede yanılgıya düşülerek yazılı olduğu biçimde karar verilmesinin isabetli olmadığı gerekçeleriyle hüküm oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Yozgat 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 30.05.2013 tarihli ve 2012/464 E., 2013/459 K. sayılı kararı ile; TMK'nın 713/2 maddesinde açıklanan "maliki 20 yıl önce ölmüş bir kişi" ibaresinin Anayasa Mahkemesince iptaline karar verildiği , sözü edilen ibarenin iptali karşısında dava konusu taşınmazı tapu dışı yolla kazanmayı sağlayan bu sebebin görülmekte olan davalarda sonuç doğurmayacağı, zira 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 153/5. maddesi gereğince Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümezliği kural ise de yine Anayasa’nın 153/6. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararlarına esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar yargı organlarınca uyulmasının zorunlu olduğu, Hukuk Genel Kurulunun 07.05.2003 tarihli ve 2003/20-331 E., 2003/337 K. sayılı kararında da aynı görüşün benimsendiği, eldeki derdest dava açısından taşınmaza ilişkin TMK'nın 713/2 maddesindeki yazılı koşulların oluşmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının davasına dayanak olan 4721 sayılı TMK'nın 713/2. maddesindeki "ölmüş" sözcüğünün Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K sayılı sayılı kararı ile iptaline karar verilmesi ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması karşısında, anılan hükmün somut olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığı ve davacı yararına oluşan kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği, burada varılacak sonuca göre davacı lehine TMK'nın 713/2. maddesinde yer alan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nın “Olağanüstü zamanaşımı” başlıklı 713. maddesinin Anayasa Mahkemesince kısmen iptal edilmeden önceki hâlinin ilgili kısımları şöyledir: "Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır. … Son ilandan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hâkim tescile karar verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur…” Anayasa Mahkemesinin 17.3.2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K. sayılı kararıyla 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin 2. fıkrasında yer alan "...ölmüş..." sözcüğünün iptal edilmesine, bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî Gazete’de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiş, yürürlüğü durdurma kararı 02.04.2011 tarihli ve 27893 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. 13. Anayasa’nın “Anayasa Mahkemesinin kararları” başlıklı 153. maddesinde; “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. Anayasa Mahkemesi bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez. Kanun, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez. İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukuki boşluğu dolduracak kanun (…)(2) teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar. İptal kararları geriye yürümez. Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.” düzenlemesine yer verilmiştir. 14. Anayasa'nın 153. maddesinin 2. fıkrası gereği, Anayasa Mahkemesince iptal edilen kanun hükmü, iptal kararının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte, Anayasa Mahkemesince daha ileri bir tarih belirlenmiş ise belirlenen tarihte yürürlükten kalkacaktır. Aynı maddenin 5. fıkrası gereğince de Anayasa Mahkemesi iptal kararları geriye yürümeyecektir. Ne var ki, bu anayasal hükmün salt lafzi yorumla uygulanması, zaman zaman hakkaniyet, nesafet, eşitlik ve adalet ilkelerine aykırı sonuçlar yaratabilir (Bilge, N.: "Anayasa Mahkemesi Kararlarının Geriye Yürümezliği Sorunu", Ankara Baro Dergisi 1990/3, s. 332). O nedenle Anayasa'nın 153. maddesinin istisnalarının varlığı öğretide ve yargıda gündeme getirilmiş ve tartışılmıştır. 15. Anayasa'da, iptal kararları idari davalarda olduğu gibi düşünülmemiş ve iptal edilen kuralın baştan beri geçersiz duruma geldiği esası benimsenmemiştir. Türk anayasal sisteminde, Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır. Anayasa'nın bağlayıcılığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına tüm devlet organlarının uyma zorunluluğu ve Anayasa'nın üstünlüğü ilkesi, Anayasa'ya aykırı bir kuralın aykırılığının saptanmasından sonra uygulanma alanı bulmasını kesinlikle önler. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının zaman içerisindeki etkisi böylece ortaya çıkmakta ve "iptal kararları geriye yürümez" kuralı, belirtilen anlamı taşıyarak geçerli olmaktadır (Anayasa Mahkemesinin 12/12/1989 tarihli ve 1989/11 E., 1989/48 K.sayılı kararı). 16. Anayasa'ya aykırılığı saptanmış bir kanunun hukuk dünyasında hiç doğmamış gibi sayılması, iptal kararının geriye yürütülerek o kanunun tamamen yok sayılması durumunda, kanuna dayanılarak o tarihe kadar yapılmış yüzlerce bireysel işlemi geçersiz kılacak, kişilerin hukuki güvenliği ve hukuk düzeninin istikrarı açısından büyük sakıncalar doğuracaktır. Bu nedenle iptal kararlarının geriye yürümemesi ilkesinin benimsenmesi isabetlidir. İptal kararlarının geriye yürümemesi ilkesi elbette somut norm denetiminde Anayasa'ya aykırılık itirazında bulunan tarafın iptal kararlarının sonuçlarından bizzat yararlanamaması anlamına da gelmemektedir (Özbudun, E.: Türk Anayasa Hukuku, Ankara 2016, s. 459). Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümemesi ile amaçlanan, kanunun uygulanması ile elde edilen kazanılmış hakların korunması ve hukuk güvenliğinin zedelenmemesidir. 17. Evvelce tesis edilmiş bulunan işlemlerin doğurduğu hukuki sonuçları ortadan kaldıracak şekilde yasama tasarrufunda bulunulması, hukuk güvenliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Hukuk devletinin gereği olan hukuk güvenliğini sağlama yükümlülüğü, kural olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. “Yasaların geriye yürümezliği ilkesi” uyarınca yasalar, kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. İşte yasaların geriye yürümezliği ilkesine paralel olarak bu yasaların yürürlüğe girdikten sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptallerine karar verilmesi hâlinde hukuki güvenlik ilkesi ve bu ilkenin barındırdığı gerekçelerle iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi benimsenmiştir (Kuzu, B.: "Anayasa Mahkemesinin İptal Kararının Geriye Yürümezliği Sorunu”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 1988, c. 52, S. 1-4, s. 186-229). 18. Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K. sayılı kararıyla iptale ilişkin verilen kararın kazanılmış haklar ve yukarıda açıklanan yasal durum ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, uyuşmazlığın diğer ayağını oluşturan Anayasa Mahkemesinin iptal hükmünün özelliği, geriye yürüme (extunc) etkisinin hukuki kapsamı ve uygulama alanı üzerinde durulmasında yarar vardır. Hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları Resmî Gazete'de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hüküm ve sonuç doğuracağı belirtildikten sonra, kazanılmış hakların varlığı hâlinde iptal kararlarının geriye yürümeyeceği ilkesi çoğunlukla kabul edilmiştir. Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış haklar) korunması hukuk devletinin gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kaideleri uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geri yürümeyeceğinin kabulü kaçınılmazdır. 19. Kazanılmış haklar "Hukuk Devleti" kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasa’nın 2. maddesinde açıklanan "Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir" hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez. Aynı hususlar Hukuk Genel Kurulu (HGK)nun 01.10.2019 tarihli ve 2017/8-1671 E., 2019/973 K. sayılı kararında da benimsenmiştir. 20. Anayasa Mahkemesi iptal kararları kural olarak geçmişe dönük olarak kişiler lehine bir hak doğurmamakla birlikte, iptal kararının hangi tarihte meydana gelmiş uyuşmazlıklar için hüküm ifade edeceği somut uyuşmazlığın türüne ve koşullarına göre uyuşmazlık konusu olayın, hakkın veya yükümlülüğün hukuken ne zaman doğduğunun tespitine bağlıdır (Hafize Şükran İçten ve diğerleri, B. No: 2013/5018, 23/3/2016, § 70). 21. Öncelikle belirtilmelidir ki, TMK’nın 713/2. maddesine dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen şartlar yanında, 713/1. Maddesindeki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü 2. fıkrada; “aynı koşullar altında…” denilmek suretiyle aynı maddenin 1. fıkrasına atıfta bulunulmuştur. Bu nedenle 1. fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur. 22. Olağanüstü zamanaşımı iddiası ile açılacak davalarda mülkiyet hakkının ne zaman kazanılacağı hususunda 743 sayılı MK’nın 639. maddesinde bir düzenlemeye yer verilmediğinden, oluşan yasal boşluk 04.12.1998 tarihli ve 1996/4 E., 1998/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK) ile "kazandırıcı zamanaşımı yolu ile tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin MK'nın 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdasi nitelikte kararlardır, mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır" denilmek sureti ile giderilmiştir. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nın 713/5. maddesinin son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesi getirilmek suretiyle mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorunu yasal düzenleme ile çözülmüş ve 04.12.1998 tarihli ve 1996/4 E.; 1998/3 K. sayılı YİBK'nın uygulama kabiliyeti kalmamıştır. Anılan Kanun hükmü sonucunda, mülkiyet 713. maddenin 1. fıkrasında öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır. Başka bir deyişle, mahkeme kararı mülkiyet yönünden 743 sayılı MK’nın 639/2. maddesinin aksine kurucu değil açıklayıcı nitelik arz edecektir (HGK’nın 30.09.2015 tarihli ve 2013/2377 E., 2015/2010 K. ; 24.02.2016 tarihli ve 2014/8-1084 E., 2016/158 K. sayılı kararları). 23. Anayasa Mahkemesi de Orhan Yüksel kararında ilgili kanuni düzenlemenin kısmen iptaline ilişkin kararın geçmişe dönük olarak başvurucu lehine bir hak doğurmadığını belirterek, somut olayda uygulanma imkânı bulunan 4721 sayılı TMK'nın 713. maddesinde yer alan hükümlerin, mahkemece hakkın doğduğu tespit edilen tarihte ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar hüküm ifade ettiği belirtilmiştir (Orhan Yüksel [GK], B. No: 2013/604 , 10/12/2015, § 48). 24. Şu hâlde yürütmenin durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce açılmış bulunan veya lehine kazanma koşulları tamamlanmış davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Yine dava açmamış ancak Anayasa Mahkemesinin verdiği yürürlüğün durdurulması karar tarihi olan 17.03.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 17.03.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır. 25. Hemen burada Anayasa Mahkemesinin yürütmenin durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulünün Anayasa ve çeşitli uluslararası sözleşmelerde hüküm altına alınan mülkiyet hakkına olan etkisinin üzerinde durulmasında da fayda bulunmaktadır. 26. Anayasa’nın “Mülkiyet Hakkı” kenar başlıklı 35. maddesinde; “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesinde de, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” düzenlemelerine yer verilmiştir. 27. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek (1) No.lu Protokol’ün “Mülkiyetin korunması” kenar başlıklı 1. maddesinde, “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” ifadeleri yer almaktadır. 28. Görüldüğü üzere Anayasa’nın 35. maddesi ve (1) No.lu Protokol’ün 1. maddesinde benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer verilmiş olup, her iki düzenlemede kişilerin hangi koşullarda mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya da kişilere ait mülkiyetin hangi koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm altına almaktadır (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 46). 29. Devlet, düzenlemelerle bireylerin taşınmaz mülkiyetlerini sürdürmeleri için olumlu eylemlerde bulunmalarını zorunlu tutabilir. 4721 sayılı TMK'nın 713. maddesiyle, ölmüş kişiye ait taşınmazın 20 yıldan uzun bir süre davasız ve aralıksız kullanılması hâlinde zilyet lehine tescil hakkı verilmektedir. Kanun koyucu, taşınmaz mülkiyeti ve taşınmazın kullanım hakkına ilişkin olarak toprak mülkiyetinin atıl kalmaması, kullanılarak ekonomiye katkı sağlanmasının temin edilmesi amacıyla bu konudaki hukuki güvenliği ve belirliliği sağlamaya dönük olarak ölmüş kişinin taşınmazını adına tescil ettirmeyen varisi ile davasız ve aralıksız 20 yıl zilyetliği bulunan kişi arasında yarışan haklar yönünden ikincisi lehine bir düzenleme yapmıştır (Orhan Yüksel, § 51-52). 30. 4721 sayılı Kanun’un çeşitli hükümlerinde taşınmaz malikinin taşınmazına yapılan haksız müdahaleleri önleyici ve haksız kullanımı tazmin edecek mekanizmalar düzenlenmiştir. Kanun’un 683. maddesinde malikin, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği belirtilmiştir. Kayıt malikinin mirasçıları 20 yıllık hak düşürücü süre içinde herhangi bir dava açarak zamanaşımı süresini kesme olanağına sahiptir. Bahsedilen süre, başvurucunun taşınmazın mülkiyetini kaybetmemesi için taşınmazı kullanan üçüncü kişiler aleyhine dava açması ve bir uyuşmazlık yaratması için yeterli bir süre olup, bunun yanı sıra dava açmasa bile taşınmazları tapuda mirasa dayanarak adına tescil ettirmek suretiyle de olağanüstü zamanaşımı ile kazanmayı engelleyebilecek imkânı bulunmaktadır (Orhan Yüksel, § 61-62). 31. Bundan ayrı, TMK’nın 992. maddesi gereğince, taşınmaz üzerindeki mülkiyetini tapu siciline tescil ettirmemiş bulunan bir malik, hak karinesinden yoksun olmakta ve zilyetliğe dayalı davaları açamamaktadır. Her şeyden önce mirasçılar, eşya hukukunun sorunsuz işleyebilmesi için önemli bir gereklilik olan açıklayıcı tescili yaptırmayarak tapu sicilinin maddi hak durumuyla uygunluğunu sağlamamışlardır. Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı “yirmi yıl boyunca, çekişmesiz aralıksız malik sıfatıyla zilyetlik” olarak ifade edilen olgudaki bütün unsurların gerçekleşmesini gerektirmektedir. Tapu kütüğünün aleniyet işlevini yerine getirmekten aciz hâle gelmesine ilave olarak bütün bu unsurlar gerçekleştiği takdirde mirasçıların mülkiyet hakkı son bulmaktadır (Özen, B.: Yirmi Yıl Önce Ölmüş Bir Kişi Adına Tapuda Kayıtlı Olan Taşınmazın Olağanüstü Kazandırıcı Zamanaşımı Yoluyla Kazanılamaması, ... Dural’a Armağan, İstanbul 2013, s. 932-954). 32. Sonuç olarak; kayıt maliki mirasçılarının yirmi yıllık hak düşürücü süre içinde herhangi bir dava açarak veya dava açmasa bile taşınmazları tapuda mirasa dayanarak adına tescil ettirmek suretiyle zamanaşımı süresini kesme olanağına sahip olduğu hâlde, bu haktan yararlanmadığı gözetilerek taşınmaz mülkiyeti ve taşınmazın kullanım hakkına ilişkin olarak toprak mülkiyetinin atıl kalmaması, kullanılarak ekonomiye katkı sağlanmasının temin edilmesi için bu konudaki hukuki güvenliği ve belirliliği sağlamak yönündeki kamu yararı amacı ile karşılaştırıldığında derece mahkemelerinin zilyedin açtığı davayı kabul etmelerinin mülkiyet hakkının gerektirdiği adil dengeyi bozmadığı kanaatine varılmıştır (Aşır Tunç, B. No: 2015/17453, 22/1/2019, § 62, Hafize Şükran İçten ve diğerleri, § 88, Orhan Yüksel, §§ 26-66). 33. Tüm bu bilgiler ışığında somut olaya gelindiğinde; davacı tarafından TMK'nın 713/2. maddesinde yer alan "…maliki yirmi yıl önce ölmüş…" hukuki sebebine dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteminde bulunulmuştur. Çekişme konusu arsa niteliğindeki 858 ada 92 (öncesi 65 ada 92) parsel sayılı taşınmaz 1969 tarihinde yapılan kadastro çalışmalarında, Mart 1313 tarihli ve 15 numaralı tapu kaydı ile davalıların mirasbırakanı olan zabtiye katibi ... adına kayıtlı olduğu, ancak Sabri Arslan tarafından zilyet edildiği ve bir kısmının oğlu İsmail Arslan’a satılmış olduğu bilirkişilerce beyan edilmiş ise de bu beyan hakkında kesin bir malumat alınamadığı belirtilerek komisyona sunulmuş, komisyonca tapu kaydının 65 ada 91 ve 92 parsellere ait olduğu anlaşıldığından taşınmazın ... ... adına tesciline ve üzerindeki evin İlyas Arslan’a ait olduğunun beyanlar hanesinde gösterilmesine karar verilmiştir. 34. Yapılan tespitin itiraz edilmeksizin kesinleşmesi üzerine, taşınmazın 14.08.1969 tarihinde tesis kadastrosu nedeniyle ...: ... adına tapuya tescil edildiği, mirasçıları tarafından tapu kaydında intikal işlemlerinin yapılmadığı ve çekişme konusu taşınmazın hâlen ... ... adına kayıtlı olduğu, ... ...’nın dosya içerisinde mevcut mirasçılık belgesine göre 19.01.1932 tarihinde öldüğü, eldeki davanın ise 23.09.2008 tarihinde açıldığı anlaşılmıştır. 35. Yine dosya kapsamında, davacı tarafından “ev alım satım senedidir” başlıklı senet sunulduğu, senette imzası bulunan tanık Ömer Bozkurt’un da dinlendiği 17.05.2011 tarihinde mahallinde yapılan keşifte davacı tanıkların beyanlarında, çekişme konusu taşınmazda 1970’li yıllarda İlyas Arslan’ın oturduğu, İlyas tarafından taşınmazın Ali İhsan Doğurer’e, sonrasında 1980’li yıllarda da davacıya satıldığının ifade edildiği, davacı tarafından çekişme konusu yere ait 1987 yılından bu yana emlak, çevre ve temizlik vergisi ile su ve elektrik faturalarına dair makbuzların sunulduğu, davalıların dava konusu yerde kullanımlarının bulunmadığı görülmüştür. 36. O hâlde, davacı lehine Anayasa Mahkemesi tarafından iptal kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce maliki 20 yıldan evvel ölmüş ve o tarihten dava tarihine kadar kayıt maliki adına bulunan taşınmazda diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresinin de dolduğu ve davacı yararına TMK’nın 713/2 maddesinde yer alan koşulların gerçekleştiği hususunda duraksama bulunmamaktadır. Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli iptal kararından önce mülkiyetin, davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla davacının zilyetliğinde bulunduğu tartışmasızdır. TMK'nın 713/2. maddesi tapulu taşınmazlarda da 713/1. maddesi koşularını taşıyan zilyet lehine mülkiyet hakkının tapuya tescilini isteme hakkı vermiş ve nihayet 713/5. maddesinin son cümlesi uyarınca da mülkiyetin, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda bir başka anlatımla davasız ve aralıksız malik sıfatıyla yirmi yıllık zilyedliğin oluştuğu anda kazanılmış olacağı öngörülmüştür. Anayasa Mahkemesinin iptal karar verdiği tarihte bu davanın derdest olmasının önemi olmayıp, iptal kararından önce TMK'nın 713. maddesinde belirtilen koşulların sağlanmış olması önem arz etmektedir. Eldeki davada bu şartların davacı lehine oluştuğu anlaşılmaktadır. Mahkemece davacının davasının kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle reddine karar verilmesi isabetli olmamıştır. 37. Diğer taraftan Özel Daire bozma kararının 5. paragrafında “Davacı vekili 224 nolu parselin önceki maliki Hüseyin Oğuz’un 22.08.1977 tarihinde öldüğünü tapu kaydının intikal gördüğü 24.09.2007 tarihine kadar 20 yıldan fazla süre ile kanunda belirtilen koşullar altında zilyet olduğunu, TMK'nın 713/2. maddesi karşısında tapu kaydının hukuki değerini yitirdiğini ileri sürerek istekte bulunmuştur.” ibareleri ile son paragrafında “…Yukarıda açıklanan nedenlerle intikal tarihine kadar dava konusu taşınmazın teknik bilirkişi raporunda A harfiyle gösterilen bölümü üzerinde TMK.nun 713/2 maddesinde yazılı kazanma koşullarının davacı lehine gerçekleştiği hususunda duraksamamak gerekir. …” şeklindeki cümlede geçen “teknik bilirkişi raporunda A harfiyle gösterilen bölümü” ibarelerinin davanın tarafları ve konusu ile ilgili bulunmayıp maddi hata sonucu bozma kararında yer aldığı, dolayısıyla anılan ibarelerin bozma kararından çıkarılması gerektiği tespit edilmiştir. 38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince somut norm denetimi yapıldığından, uyuşmazlığa bakan hâkimin iptal kararına uymak ve iptal edilen Kanun hükmünü uygulamamakla yükümlü olduğu, tapuda kayıtlı murisin ölümü ile mirasçıların TMK’nın 599 ve 705. maddeleri gereğince mülkiyet hakkını kazandıkları ve var olan mülkiyet haklarının iptal kararı ile de korunduğu, TMK'nın 705 ve 992. maddeleri dikkate alındığında kanun koyucunun açıklayıcı tescili sadece TMK'nın 713. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen tapusuz taşınmazlar için kabul ettiği, tapu kaydında intikal eden mirasçıların mülkiyet hakkı korunduğundan davacı zilyet açısından kazanılmış haktan söz edilemeyeceği, beklenen hakkının mevcut olduğu kabul edilse dahi var olan hakların beklenen haktan önce geleceği ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının beklenen haklarda derhal uygulanacağı gerekçeleriyle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 39. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 40. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. S O N U Ç: Açıklanan nedenlerle; 1- Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, 2- Özel Dairenin bozma kararının 5. paragrafında yer alan “Davacı vekili 224 nolu parselin önceki maliki Hüseyin Oğuz’un 22.08.1977 tarihinde öldüğünü tapu kaydının intikal gördüğü 24.09.2007 tarihine kadar 20 yıldan fazla süre ile kanunda belirtilen koşullar altında zilyet olduğunu, TMK.nın 713/2. maddesi karşısında tapu kaydının hukuki değerini yitirdiğini ileri sürerek istekte bulunmuştur.” cümleleri ile son paragrafta yer alan “…teknik bilirkişi raporunda A harfiyle gösterilen bölümü…” ifadesinin maddi hata sonucu yazıldığı anlaşıldığından bozma kararından çıkarılmasına ve maddi hatanın bu şekilde DÜZELTİLMESİNE, Aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 04.03.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşme sonunda oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 1. Uyuşmazlık, “Davacının davasına dayanak olan TMK'nın 713/2fıkrasındaki "ölüm" sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı sayılı kararı ile iptal edilmesi ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararı karşısında, anılan hükmün somut olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığı ve davacı yararına oluşan kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği, burada varılacak sonuca göre davacı lehine TMK'nın 713/2 maddesinde yer alan koşulların oluşup oluşmadığının belirlenmesi” noktasındadır. 2. İlk derece mahkemesi “dava konusu taşınmazın tapu kaydının 1962 yılında oluştuğu, tapulu taşınmazlarda satışın nasıl yapılacağının yasada açıkça düzenlendiği ve tapu müdürlüğünde yapılmayan satışların geçersiz olduğu, davacı tarafından dosyaya sunulan satış sözleşmesinin geçerliliğinin bulunmadığı, ... ... 'nın davacıya satış yaptığına ilişkin dosyaya herhangi bir belge ve kaydın da sunulamadığı, iyi niyetli zilyetlikten de bahsedilemeyeceği” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. 3. Verilen kararın davacı tarafından temyizi üzerine Özel Daire tarafından “dava konusu parselin kadastro yoluyla 14.08.1969 tarihinde ... ... adına tescil edildiği, herhangi bir intikal işleminin yapılmadığı, ... ...’nın 19.01.1932 tarihinde ölü olduğunun anlaşıldığı, somut olayda temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan TMK'nın 713/2. fıkrasındaki; “…ölmüş…” sözcüğünün Anayasa Mahkemesince iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisininne olacağı hususunun belirlenmesi gerektiği, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının, kural olarak Resmî Gazetede yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğuracağı, Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnalarını kamu düzeni, genel ahlâk kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturduğu, kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının uygulanamayacağı, eldeki dosyadaki somut olayda TMK'nin 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davanın başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/1. fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlı olduğu, TMK'nin 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” İlkesinin getirildiği, sözü edilen ibare ile 1 ve 2. fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin 1. fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağının kastedildiği, şu hâlde, Anayasa Mahkemesince yürürlüğünün durdurulması kararının verildiği 17.3.2011 tarihinden önce dava açanlar (eldeki davalar) ile açmayanlar bakımından 20 yıllık kazanma süresi ve 2. fıkrada açıklanan maliki 20 yıl önce ölmüş olan kişi bakımından söz konusu süreler dolmuş ise bunlar açısından kazanılmış (müktesep) hakkın varlığının kabulünün gerektiği, bu gibi hak sahiplerinin 17.3.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmadığı, açıklanan nedenlerle intikal tarihine kadar dava konusu taşınmazın teknik bilirkişi raporunda A harfiyle gösterilen bölümü üzerinde TMK'nın 713/2 maddesinde yazılı kazanma koşullarının davacı lehine gerçekleştiği, davacının davasının kabulüne karar vermek gerekirken, maddi olay ve nitelemede yanılgıya düşülerek yazılı olduğu biçimde karar verilmesinin isabetli olmadığı” gerekçesi ile karar oy çokluğu ile bozulmuştur. 4. Yerel mahkeme, ilk kararındaki gerekçe yanında “TMK'nın 713/2 maddesinde açıklanan "maliki 20 yıl önce ölmüş bir kişi" ibaresinin Anayasa Mahkemesince iptaline karar verildiği, sözü edilen ibarenin iptali karşısında dava konusu taşınmazı tapu dışı yolla kazanmayı sağlayan bu sebebin görülmekte olan davalarda sonuç doğurmayacağı, zira Anayasanın 153/5 maddesi gereğince Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümezliği kural ise de yine Anayasanın 153/6 maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararlarına esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar yargı organlarınca uyulmasının zorunlu olduğu, Hukuk Genel Kurulu'nun 07.05.2003 2003/20-331E.,2003/337 K. sayılı Kararında da '' ....Anayasa Mahkemesinin iptal kararları resmî gazetede yayınlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hüküm ve sonuç doğururlar. Anayasa Mahkemesi kararlarının mahkemeleri bağlayıcı niteliği açıktır. Bu etki kararın yayınlanması ile ortaya çıkar; hem de yayınlandığı sırada derdest davalara da uygulanır..'' denmek suretiyle aynı görüşün benimsendiği, eldeki derdest dava açısından taşınmaza ilişkin TMK'nın 713/2 maddesindeki yazılı koşulların oluşmadığı” gerekçesi ile verdiği direnme kararının temyiz edilmesi üzerine Genel Kurulumuz tarafından çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin gerekçesi benimsenerek “Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca iptal kararlarının geriye yürümeyeceği, kazanılmış hakları etkilemeyeceği, davacının TMK’nın 713/2 maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararından önce 20 yıl malik sıfatı ile zilyetliğinin gerçekleştiği, aynı maddenin 5. fıkrası uyarınca mülkiyeti 20 yılın sonunda kazanmış olduğu, iptal kararının kazanılmış hakları ortadan kaldırmayacağı” gerekçesi ile bozulmuştur. 5. Çoğunluk görüşünün, aşağıda açıklanan gerekçeler ve özellikle Anayasa Mahkemesi kararının somut norm denetimi ile ilgili olup, Anayasa’nın 152. maddesi düzenlemesine, Türk Medeni Kanunu’nun mülkiyet ile ilgili düzenlemelerine, bu konudaki içtihatlara ve beklenen ve varolan hak kavramına aykırı olduğu kanaatindeyiz. 5.1.Yasal düzenlemeler; 5.1.1. Anayasa. Madde 35. “Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” Madde 152. (Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi) Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmezse bu iddia temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır. Madde 153. (Anayasa Mahkemesi kararları) Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. ….. İptal kararları geriye yürümez (f.5). 5.1.2. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu. Madde 1 - Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Madde 575. Miras, mirasbırakanın ölümüyle açılır. Mirasbırakanın sağlığında yapmış olduğu mirasla ilgili kazandırmalar ve paylaştırmalar, terekenin ölüm anındaki durumuna göre değerlendirilir. Madde 599. Mirasçılar, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanırlar. Kanunda öngörülen ayrık durumlar saklı kalmak üzere mirasçılar, mirasbırakanın aynî haklarını, alacaklarını, diğer malvarlığı haklarını, taşınır ve taşınmazlar üzerindeki zilyetliklerini doğrudan doğruya kazanırlar ve mirasbırakanın borçlarından kişisel olarak sorumlu olurlar. Madde 683. Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir (Mülkiyet hakkı). Madde 704. Taşınmaz mülkiyetinin konusu şunlardır: 1. Arazi, 2. Tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar, 3. Kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler. Madde 705. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. Madde 707. Tapu kütüğüne kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetinin işgal yoluyla kazanılması, ancak kaydının malikin istemiyle terkin edilmiş olmasına bağlıdır. Tapuya kayıtlı olmayan taşınmazlar üzerinde işgal yoluyla mülkiyet kazanılamaz. Madde 713. Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ….. ( ölmüş ya da…” kelimeleri Anayasa Mahkemesi’nin 17/3/2011 tarihli ve E.: 2009/58, K.: 2011/52 sayılı Kararıyla iptal edilmiştir) hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır. …. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur(f.5). Madde 973- Bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir. Madde 992. “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır”. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek Protokol 1. Madde 1. “Her gerçek ya da tüzel kişi, mülkiyetinden/malvarlığından müdahale edilmeksizin yararlanma hakkına sahiptir. Hiç kimse, kamu yararı uyarınca ve yasanın ve uluslararası hukuk genel ilkelerinin öngördüğü koşullara tabi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılması hali hariç, mülkiyetinden yoksun bırakılmayacaktır.”. Bu madde varolan, edinilmiş bir hakkın kullanımı ve korunmasıyla ilgilidir. Protokol, gelecekte elde edilecek malvarlığıyla ilgili güvenceler içermemektedir. 5.2. Kararlar. 5.2.1. 4721 sayılı TMK.’un 713/2 maddesindeki “ölmüş ya da” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerektiğine dair Anayasa Mahkemesi Kararı gerekçesi: 17.03.2011 tarih ve 2009/58 E, 2011/521(R. Gazete: 23.07.2011 tarih ve 28003 sayılı) “Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı bireyin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya üzerindeki hâkimiyet bir yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel bir alan yaratırken, diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına almakla bireye kendi hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı sunmaktadır. Bu nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasında yakın bir ilişki vardır. Temel bir hak olan miras hakkı ise iki yönlüdür. Miras bırakan yönünden mirasının kendinden sonrakilere geçmesini ve ölüme bağlı tasarrufta bulunabilmeyi, mirasçılar yönünden ise murisin miras yoluyla bıraktığı malvarlığına sahip olma yetkisini kapsar. Kural olarak tapuya kayıtlı bir taşınmazın tamamı, bir payı veya bölünebilir bir parçasının olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilebilmesi mümkün değildir. 4721 sayılı Yasa’nın “Taşınmazlarda karine” başlıklı 992. maddesinde; “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır...” denilerek, tapuya kayıtlı olan taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması önlenmektedir. 575. maddede ise mirasın, mirasbırakanın ölümü ile açılacağı, 599. madde hükmüne göre de mirasçıların, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanacakları belirtilmektedir. 705. maddenin ikinci fıkrası uyarınca da mirasçılar, mirasbırakanın bıraktığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkına tescilden önce sahip olmaktadırlar. Tapuya kayıtlı bir taşınmazın malikinin ölmesi halinde, bu taşınmazın sahibi mirasçılarıdır. Mirasçılar bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını mirasbırakanın ölümü ile birlikte kanun gereğince tescile gerek kalmadan kazanmaktadırlar. Hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zamanötesi” niteliği, başka bir anlatımla mülkiyet hakkının zamanaşımına uğramamasıdır. Bu nedenle, Medenî Kanun tarafından bir taşınmaz malikinin mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile, o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Mirasçıların devam eden mülkiyet hakkı, taşınmazı fiilen kullanma hakkını içerdiği gibi kullanmama hakkını da içerir. Mülkiyet hakkının mutlaklığı ve tapu sicilinin aleniyeti karşısında, itiraz konusu sözcük uyarınca, zilyedin mirasçılara ait olan mülkiyet hakkını tanımayarak, tek yanlı olarak ortadan kaldırmasına olanak tanınması, mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı gibi, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkelerini de ihlal etmektedir. Anayasa Mahkemesinin 12.12.1989 tarih ve 1989/11-48 sayılı kararı: “Anayasanın 152. maddesine göre, itiraz yoluna başvuran mahkemeler, Anayasa Mahkemesi'nce verilecek kararlara uymak zorundadırlar. Bu durumda, itiraz eden mahkeme, elinde bulunan ve Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce açılmış olan bir davayı Anayasa Mahkemesi kararına göre çözecek ve doğrudan iptal kararının etkisini önceye uygulayacaktır. Ayni durum, itiraz yoluna başvurmayan mahkemeler yönünden de geçerlidir. İptal davası veya itiraz üzerine bir kuralın iptali sonucu, Mahkemeler bakmakta oldukları davaları bu karara göre çözmekle yükümlüdürler. Bu sonuç Anayasa'nın, "Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." Yolundaki 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan kuralın sonucudur. Öte yandan Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, yasa, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Yukarıda gösterilen ve iptal kararlarının bağlayıcılığını ortaya koyan kuralla bu kuralın birlikte değerlendirilmesi durumunda, iptal kararlarının ileriye yönelik "derhal" etkisi tartışmasız biçimde ortaya çıkar”. 5.2.2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı. 09.05.1960 tarih ve 21/9 sayılı. “Sonradan çıkan içtihattı birleştirme kararının, Temyiz Mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak henüz mahkemede veya Temyiz Mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir”. 5.2.3 Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları: 13.07.2011 tarih ve 2011/1-421 Esas, 2011/524 Karar. “Eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden o davaya uygulanabilecek olan yasa metni Anayasa Mahkemesince iptal edilip, yürürlüğün durdurulmasına karar verildiğine göre, iptal kararı sonucu oluşan durumun 05.09.1960 tarih,21/9 sayılı YİBK'da da belirtildiği üzere maddi anlamda kesinleşmemiş olup, derdest olan eldeki davaya da uygulanması zorunludur”. Aynı içtihat, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.03.2012 tarih ve 2012/20-12 Esas, 2012/232 Karar sayılı kararında da oy birliği ile kabul edilmiştir. 09.03.1988 tarih ve 1987/2-860 Esas, 1988/232 Karar sayılı kararı. “Genel kural olarak herhangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyecekleridir. Yasaları uygulamak durumunda bulunanlar, başta mahkemeler olmak üzere onları geriye yürür sonuçlar doğuracak yolda yorumlamamakla yükümlüdürler. Ancak, şu husus da belirtilmelidir ki, devam eden uyuşmazlıklarda tamamlanmamış hukuki durumlara yeni yasa veya düzenleyici kural derhal yürürlüğe girme niteliği nedeniyle uygulanacak ve hukuki sonuçlarını doğuracaktır. Tamamlanmış hukuki durumları yeni yasa veya düzenleyici kuralın etkilememesi onlar üzerinde hukuki sonuç doğurmaması kazanılmış hakların saklı tutulması amacını gütmektedir.” 21.01.2004 tarih ve 2004/10-44 Esas, 2004/19 Karar; 03.02.2010 tarih ve 2010/4-40 Esas, 2010/54 Karar sayılı kararları: “Uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesi'nin iptal sonrası oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir.” 5.2.4. Danıştay 4. Dairesi. 09.05.2011 tarih ve 2011/2546 Esas, 2011/3384 Karar. “Anayasa Mahkemesi’nce bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tümünün ya da bunların belirli hükümlerinin Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiş olduğu bilindiği halde görülmekte olan davaların Anayasa’ya aykırılığı saptanmış olan kurallara göre görüşülüp çözümlenmesi, Anayasa’nın üstünlüğü prensibine ve hukuk devleti ilkesine aykırı düşeceği için uygun görülemez. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin verdiği iptal kararlarının, itiraz yoluna başvurulmasını isteyen kişi ya da kişiler tarafından açılan davaların yanı sıra, iptal edilen hüküm ya da hükümler esas alınarak hakkında uygulama yapılmış olan kişiler tarafından açılan ve görülmekte olan davalarda da uygulanması zorunludur. Bu hukuksal durumun doğal sonucu olarak, bir kanun ya da kanun hükmünde kararnamenin uygulanması nedeniyle dava açmak durumunda kalan ve Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasını isteme hakkına sahip olan kişilerin de, hak ve menfaatlerini ihlal eden kuralın iptal davası veya itiraz yoluyla daha önce yapılan başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiş olması hâlinde, iptal hükmünün hukuki sonuçlarından yararlanması gerekeceği açıktır”. 5.2.5. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sporrong ve Lönnroth – İsveç kararı: Mülkiyet hakkı kuralları açıklanmıştır. Buna göre; a) Mal ve mülkün dokunulmazlığı kuralı, (Her gerçek ve tüzel kişinin, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır.) b) Mal ve mülkten yoksun bırakılmama kuralı, (Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.) c) Mal ve mülkün kullanımının belli şartlarda devletlerce kısıtlanabileceği (kullanımın kontrol edilmesi) kuralı (Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin, kamu yararına uygun olarak kullanılması düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veyapara cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.) 5.3. Açıklamalar ve kavramlar: 5.3.1. Anayasa Mahkemesi Kararlarının Geriye Yürümezliği ilkesi ve istisnaları: Anayasa’nın 153’üncü maddesinin birinci fıkrasında herhangi bir denetim yolu tanınmamış ve Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararları nitelikleri gereği bağlayıcıdırlar. Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümemesinin gerekçesi olarak iptal kararlarının, “kazanılmış hakları” ortadan kaldırıcı bir sonuç doğurmasının önlenmesi olduğu belirtilmiştir (Gözübüyük, Ş. Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara 2013, s. 292). Anayasa'da iptal kararları idarî davalarda olduğu gibi düşünülmemiş ve kural olarak iptal edilen kuralın baştan beri geçersiz duruma geldiği esası benimsenmemiştir. Türk Anayasal sisteminde, "Devlete güven" ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir kargaşaya neden olmamak, kazanılmış hakları korumak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır. Bir kural işlemle kurulan statünün Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararıyla ya da bir başka kural işlemle kaldırılması durumunda, bu statüye bağlı öznel (sübjektif) işlemlerin de geçersiz duruma düşmesi doğaldır. Dolayısıyla bu öznel işlemlerle, ortadan kalkan statüye dayanarak ileriye dönük haklar elde edilemez. Anayasa'nın bağlayıcılığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına tüm devlet organlarının uyma zorunluluğu ve Anayasa'nın üstünlüğü ilkesi, Anayasa'ya aykırı bir kuralın aykırılığının saptanmasından sonra uygulama alanı bulmasını kesinlikle önler. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının zaman içerisindeki etkisi böylece çıkmakta ve "İptal kararlan geriye yürümez" kuralı belirtilen anlamı taşıyarak geçerli olmaktadır.Anayasa’nın 153. maddesindeki “İptal kararları geriye yürümez” kuralının, geriye yürümezlik kuralının, yalnız lafza bağlı kalınarak yorumlanması hukuk devleti ilkesine ve bu ilke içinde var olan adalet ve eşitlik ilkelerine aykırı sonuçlar doğurabileceği gibi itiraz yoluyla yapılacak denetimin amacına da ters olduğu aşikârdır. Ayrıca iptal kararının geriye yürümezliği kuralı, çoğu zaman iptal kararlarını işlevini ve etkinliğini azaltmaktadır. Ancak geriye yürümezlik ilkesinin en önemli istisnalarından biri, Anayasa’nın 152. Maddesindeki somut norm denetimidir. Madde uyarınca mahkeme önüne gelen uyuşmazlıkta Anayasa aykırılık iddiasını ciddi görür ve Anayasa Mahkemesine iptal için başvurmuşsa, başvuru sonucunda iptal kararı verildiğinde, iptal kararına uymak zorundadır. Özelikle Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümeyecekse somut norm denetimine başvurunun bir anlamı olmayacaktır. Somut norm denetiminde, iptal kararı durdurulan dava bakımından geriye yürür. Çünkü iptal kararı doğası gereği geriye yürür. Kimi durumlarda adalet ilkesinin gerçekleştirilmesi ancak iptal kararının geriye yürümesi ile mümkün olabilmektedir. Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde şu sonuçlara varmak kaçınılmaz olmaktadır. a) Anayasanın 152. maddesine göre itiraz yoluna başvuran mahkemeler Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak zorundadırlar. b) İtiraz eden mahkeme, elinde bulunan ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce açılan bir davayı Anayasa Mahkemesi kararına göre çözecektir. Bu halde iptal kararı eldeki dava bakımından geriye yürümüş olacaktır. Mahkemelerin, itiraz yolu ile yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararına uymak zorunda oldukları sonucuna ulaşılmak kaçınılmazdır. Bu durum 152. maddenin amir hükmüdür. Bir kere iptal kararı geriye yürümeyecekse dava mahkemelerinin aykırılık itirazlarını Anayasa Mahkemesine iletmelerinin bir anlamı olmayacaktır. İtirazın bir anlam ifade edebilmesi için en azından durdurulan dava açısından iptal kararının geriye yürümesi gerekmektedir (Tunç, H. Türk Anayasa Yargısında İtiraz Yolu Erzincan 1992. S: 72 ). c) İtiraz yoluyla yapılan başvuru üzerine iptal edilen hükmü, benzer işlerde uygulama durumunda bulunan başka mahkemeler de Anayasa Mahkemesi iptal kararına uymak zorundadırlar ve iptal edilen yasa maddesine dayanarak karar veremeyeceklerdir. d) Hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçları doğurmuş, kesin hüküm halini almış, adli ve idari yargı kararları ile netleşmiş, yargılama konusu oluşturmayan ve oluşturmayacak olan durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararları geriye yürümez. e) İptal kararlarının Anayasanın 153/5. maddesi uyarınca geriye yürüyemeyeceği hallerde kesinleşmiş Yargı kararları Yargılamanın iadesine konu teşkil etmezler ve bu yolla ortadan kaldırılamazlar. Belirtmek gerekir ki iptal kararları, kesinleşmiş yargı kararlarını etkilemez. Başka bir anlatımla iptal kararları, daha önce verilip kesinleşmiş olan yargı kararlarını geçersiz kılmaz, ortadan kaldırmaz, yargılamanın yinelenmesini gerektirmez. Ancak, görülmekte olan davalarda ve henüz kesin çözüme bağlanmamış anlaşmazlıklarda mahkemeler, iptal kararından sonraki duruma göre karar vermekle yükümlüdürler. Davanın taraflardan birisi; hakkında uygulanacak kanun maddesinin Anayasa aykırı olduğu kanaatinde ise bunu iptal ettirerek aleyhindeki olumsuz durumu ortadan kaldırmak için mahkemeye başvuracaktır. Bu başvuru, kişi için Anayasal bir haktır. Hak kullanıldığında sahibine bir yarar sağlamayacaksa zaten ortada bir hak yok demektir. Bu durumda bu hususa ilişkin Anayasa hükmünün bir anlamı olmayacağı gibi bu hükmü koyan Anayasa Koyucunun da "abesle iştigal ettiği" gibi garip bir sonuca ulaşılacaktır. Uygulamada, itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvuran mahkeme; itirazı haklı görülerek yasanın ya da bir kuralın iptali hâlinde, iptal edilen yasa maddesi veya kuralı yok kabul ederek karar vermektedir. O hâlde somut norm denetiminde Anayasaya aykırılık itirazında bulunan tarafın iptal kararının sonuçlarından yararlanması gerekir (Özbudun, E. Türk Anayasa Hukuk 7. Baskı s: 411). 5.3.2. Mülkiyet ve miras hakkı: “Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı bireyin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya üzerindeki hâkimiyet bir yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel bir alan yaratırken, diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına almakla bireye kendi hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı sunmaktadır. Bu nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasında yakın bir ilişki vardır. Temel bir hak olan miras hakkı ise iki yönlüdür. Miras bırakan yönünden mirasının kendinden sonrakilere geçmesini ve ölüme bağlı tasarrufta bulunabilmeyi, mirasçılar yönünden ise murisin miras yoluyla bıraktığı malvarlığına sahip olma yetkisini kapsar. Hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zamanötesi” niteliğidir. Kısaca mülkiyet hakkı, zamanaşımına uğramaz. 4721 sayılı TMK'nın “Taşınmazlarda karine” başlıklı 992. maddesinde ki, “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır...” hükmü ile tapuya kayıtlı olan taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması önlenmektedir. TMK'nın 575. maddesinde ise mirasın, miras bırakanın ölümü ile açılacağı, 599. madde hükmüne göre de mirasçıların, miras bırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanacakları belirtilmekte, 705. maddenin ikinci fıkrası uyarınca da mirasçılar, miras bırakanın bıraktığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkına tescilden önce sahip olmaktadırlar. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa’nın 35 ve AHİS Ek 1 Protokolünün 1. maddeleri uyarınca, hangi kural kapsamında ele alınacağı belirlendikten sonra, sınırlamanın hakkı ihlal edip etmediğini tespit için üç aşamalı bir test yapılmaktadır. Bu testin unsurları şöyledir: a)Birinci aşama, söz konusu müdahalenin kanunla/hukukla öngörülüp görülmediği; b) İkinci aşama, yapılan müdahalenin sınırlama ölçütlerine ya da bir başka deyişle meşru amaçlara uygun olup olmadığı ve c) Üçüncü aşama, müdahalenin/sınırlamanın ölçülü olup olmadığı (adil denge kurup kurmadığı) veya hakkın özüne dokunup dokunmadığıdır. 5.3.3 Kazanılmış hak: Hukukun evrensel ilkelerine saygı duymak hukuk devleti olmanın gereğidir. Kazanılmış haklara saygı ilkesi de hukukun genel ilkeleri ve hukuk devleti kavramı içerisinde yer alır. Bu ilkenin temel amacı bireylerin hukuk güvenliğini sağlamaktır. Kazanılmış hak mülkiyet ile değil, doğrudan doğruya hukuk güvenliği ile ilgilidir. Belirtmek gerekir ki, kazanılmış haklar, kural olarak bireysel idari işlemlerle elde edilirler. Beklenen hak ise kazanılması beklenen haktır. Kazanılmış ancak elde edilmesi işleme kalmış olan hak, beklenen haktır. Ancak varolan haklar, kazanılmış veya beklenen haklardan önce gelir. Belirtmek gerekir ki var olan mülkiyet hakkı da, zilyetlik kazanılacak mülkiyet hakkından önce gelir. Tapuda muris adına kayıtlı taşınmaz, mirasçıları biliniyor ise murisin ölümü ile mirasçılara ölüm ile intikal eder ve ölümle doğan bu mülkiyet hakkı, taşınmaz üzerinde zilyet olan kişinin zilyetliğinden önce gelir. Zilyetliğe dayalı mülkiyet iddiası, var olan mülkiyet hakkı üzerine ihdas edilemez. 5.3.4. Kurucu (yenilikçi) -açıklayıcı tescil: Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yolu ile taşınmaz mülkiyetinin tescilinin, hukuki niteliğine değinmek gerekir. Mülkiyet hakkı ayni bir hak olup, tapu kütüğüne tescili gerekir. Taşınmaz mallardaki mülkiyet hakkı kural olarak tescille doğar. Kural olarak, mülkiyetin tescili kurucu bir hukuki işlemdir. Nitekim 4721 sayılı TMK yürürlüğe girmeden önce “Medeni Kanunu’nun kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin 639/1. maddesine göre verilen tescil kararlarının inşai-ihdasi (yapici - kurucu - yenilik doğurucu) nitelikli kararlar olduğu, mülkiyet hakkının bu kararların kesinleştiği anda kazanılacağı” 04.12.1998 gün ve 1996/4 E, 1998/3 K. sayılı YİBK içtihadı ile kabul edilmiştir. Ancak 4721 sayılı TMK 713/5. son cümlesinde açıkça “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur” düzenlemesine yer vermiş ve bu şekilde tapuda kayıtlı olmayan taşınmazın, koşulların tamamlandığı anda mülkiyetin gerçekleşeceğini belirterek, açıklayıcı tescile yer verilmiştir. Bu açıklayıcı tescilin, maddenin 713/2 maddesinde düzenlenen tapulu taşınmazlar içinde geçerli olduğu yönünde kararlar bulunsa da, tapulu taşınmazda, öncelikle malik kaydının iptali gerekeceğinden, kısaca iptal ve tescilin birlikte olduğu yerde ise açıklayıcı tescilden söz edilemez. Zira kayıt iptal edilmeden tescile karar verilemez. TMK'nın 705 ve 992. maddeleri dikkate alındığında kanun koyucunun açıklayıcı tescili, sadece 713. maddenin birinci fıkrasında belirtilen tapusuz taşınmazlar için kabul ettiğini belirtmek gerekir. Mirasın kazanılmasında bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmamasına rağmen gerek tapusuz taşınmazlarda gerekse tapulu taşınmazlarda olağanüstü zilyetlikle taşınmazın kazanılması mahkeme kararına bağlamıştır. Ancak TMK'nın 713/5-son cümlesinde " Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur." Düzenlemesi ile tapusuz taşınmazlarda tapulu taşınmazlardan ayrı bir düzenleme getirerek olağanüstü zilyetlikle kazanma şartları gerçekleştiği anda taşınmazın mülkiyetinin kazanılacağını ifade etmiştir. Bu noktada mahkemenin tescil kararı mülkiyetin kazanılmasının tespiti anlamını taşımaktadır. Her ne kadar TMK'nın 713/5- son cümlesi bu maddenin ikinci fıkrasını da yani tapulu taşınmazların zilyetlikle kazanılmasını da kapsadığı yönünde düşünceler olsa da kanunun gerek lafzı gerekse amacı dikkate alındığında açıkça sadece birinci fıkrayı kapsadığı anlaşılmaktadır. Tapusuz taşınmazlarda mülkiyetin olağanüstü zilyetlik şartlarının gerçekleştiği tarihte kazanılması işin doğasına da uygundur. Çünkü tapusuz taşınmazlarda gerek TMK'nın 599 ve gerekse 705. maddesinde düzenlendiği gibi tapuda bir malik olmadığı için malikin ölümü ile mirasçılarına kanun gereği mülkiyetin geçmesi de düşünülemeyeceği için zilyetlik şartlarının gerçekleşmesi ile zilyet tarafından mülkiyetin kazanılması doğaldır. Ancak mirasın, murisin ölümü ile kanun gereği mirasçılar tarafından kazanılacağı TMK'nın 599. maddesinde, tapulu taşınmazların tapuda tescile gerek olmadan murisin ölümü ile kazanılacağı TMK'nın 705. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasında bu maddelerde ki düzenlemeler asıldır. Mülkiyetin zilyetlikle kazanılması ise TMK'nın 599 ve 705. maddelerin istisnasındır. Bir başka ifade ile tapuda kayıtlı murisin ölümü ile mülkiyeti kanun gereği mirasçılara geçen taşınmazların olağanüstü zamanaşımı ile kazanıldığından bahsedilemez. Burada artık yeni malikler mirasçılardır. TMK'nın 713/2 maddesinde ki şartların mirasçılar üzerinde gerçekleşmiş olması gerekir. Yani mirasçıların anlaşılamaması veya gaipliğine karar verilmiş olması gerekir. 6. Sonuç olarak: 6.1. Öncelikle TMK'nın 713/2 maddesinin Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmeden önceki hali ile de davacı zilyet açısından tescil şartları oluşmamıştır. Çünkü dava konusu taşınmaz tapuya kayıtlı olup, tapuda adı kayıtlı olan murisin ölümü ile mirasçılar TMK'nın 599 ve 705. maddeleri gereği mülkiyeti kazanmışlardır. Mirasçılar bilinen kişilerdir. Mirasçıların mülkiyetinin korunması Anayasa’nın 35 ve AHİS Ek 1. Protokol’ün 1. maddeleri gereğidir. 6.2. Eldeki dava Anayasa Mahkemesi’nin TMK.’nın 713/2 maddesindeki “ölmüş ya da” fıkralarını iptal ettikten sonra açılmıştır. İptal kararı ile TMK. 599. Maddesi uyarınca mirasbırakanlarının ölümü ile mülkiyet hakkı geçen ve bilinen mirasçıların varolan mülkiyet haklarının devam edeceği açıktır. Dava tarihinde uygulanacak bir kural kalmamıştır. Artık davacının zilyetliğinin önemi yoktur. TMK. 599 ve 992 maddeleri uyarınca varolan mülkiyet hakkı, zilyetlikle beklenen mülkiyet hakkından önce gelir ve hukuken iptal kararı ile korunmuştur. 6.3. Anayasa’nın 152. maddesi uyarınca somut norm denetimi yapıldığından, Anayasa’nın Üstünlüğü ilkesi uyarınca, uyuşmazlığa bakan hakim, iptal kararına uymak ve iptal edilen kanun hükmünü uygulamamak zorundadır. Yargıtay ve Danıştay’ın istikrar kazanan kararlarında da bu husus kabul edilmiştir. Dava tarihinden önce iptal edilmiş bir kanun maddesine dayalı olarak karar vermek mümkün değildir. Böyle bir düşünce Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürütülmesi değil ileriye yürütülmemesi sonucunu doğurur ki bu mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin kararlarını yerine getirmemesi anlamı taşıdığı gibiAnayasa Mahkemesi kararlarının kesinliği, bağlayıcılığı ve Anayasanın üstünlüğü ilkelerine aykırı olacaktır. 6.4. Davacı zilyet açısından, tapuda kayden intikal eden mirasçıların mülkiyet hakkı korunduğundan, kazanılmış haktan sözedilemez. Asıl Anayasa Mahkemesi iptal kararı ile kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkeleri uyarına mirasçıların varolan mülkiyet hakkı teslim edilmiştir. Davacı zilyet açısından olsa olsa beklenen bir hak vardır. Beklenen haklarda ise Anayasa Mahkemesinin iptal kararları derhal uygulanacaktır. Yukarıda açıklanan gerekçelerle yerel mahkemenin direnme kararının onanması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan Sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1671 E., 2019/973 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince somut norm denetimi yapıldığından, uyuşmazlığa bakan hâkimin iptal kararına uymak ve iptal edilen Kanun hükmünü uygulamamakla yükümlü olduğu, eldeki davanın Anayasa Mahkemesinin TMK’nın 713/2.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1671 E.  ,  2019/973 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki "tapu iptali ve tescil" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Sakarya 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 04.04.2013 tarihli ve 2011/945 E., 2013/138 K. sayılı kararın davacı vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 12.05.2014 tarihli ve 2013/14740 E., 2014/9253 K. sayılı kararı ile: "...Davacı ... vekili, dava konusu 527 parsel sayılı taşınmazın tamamının tapuda ½ pay maliki olan vekil edeninin zilyet ve tasarrufunda olduğunu, davalıların mirasbırakanı olan diğer ½ pay maliki...’un 13.10.1968 tarihinde öldüğünü, tapu kaydının intikal görmediğini ileri sürerek ½ tapu payının iptali ile tamamının davacı adına tesciline karar verilmesini istemiştir. Davalılar ... ve arkadaşları vekili, davacının malik sıfatıyla zilyet olmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini savunmuştur. Mahkemece, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra TMK’nun 713/2. maddesinde "ölüm" nedenine dayanılarak tescil davasının açılamayacağı, diğer yandan tapu kütüğünden malikinin kim olduğunun anlaşıldığı gerekçeleriyle açılan davanın reddine karar verilmiştir. Hüküm, süresinde davacı vekili tarafından dilekçede belirtilen nedenlerle temyiz edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nun 24/1.maddesine göre; Hakim, iki taraftan birinin talebi olmaksızın, kendiliğinden bir davayı inceleyemez ve karara bağlayamaz. Aynı kanunun 25/1.maddesi hükmüne göre ise; Hakim iki taraftan birinin söylemediği şeyi veya vakıaları kendiliğinden dikkate alamaz ve onları hatırlatabilecek davranışlarda dahi bulunamaz. Somut olayda; dosyanın içeriğine, dava dilekçesine ve iddianın ileri sürülüş şekline göre dava, TMK'nun 713/2. maddesinde düzenlenen "ölüm" nedenine dayalı iptal ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı, temyize konu davada aynı kanun maddesinde düzenlenen "…maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan" nedenine dayanarak iptal ve tescil isteğinde bulunmadığından mahkemenin açıklanan gerekçesi yerinde görülmemiştir. Hükmün, kanun maddesindeki "ölüm" nedeniyle açılan davanın reddine ilişkin bölümüne yönelik temyiz itirazlarına gelince; üzerinde durulması gereken husus, eldeki temyiz incelemesinin yapıldığı aşamada yerel mahkemenin kararına dayanak oluşturan (TMK'nun 713/2. fıkrasındaki; "…ölmüş…") sözcüğün Anayasa Mahkemesi'nce iptaline ilişkin kararı ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararının eldeki davaya etkisinin ne olacağıdır. Davaya dayanak oluşturan TMK'nun 713/2. fıkrasında yer alan "…ölmüş…" sözcüğünün, "Anayasa Mahkemesi'nin 17.03.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulamasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete'de Yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.03.2011 gününde karar verilmiştir." Anayasa Mahkemesi Kararlarının Özelliği ve Geriye Yürümezliğinin İrdelenmesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 153/2 fıkrasında; Anayasa Mahkemesi'nin, bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceği vurguladıktan sonra aynı maddenin 5. fıkrasında da "iptal kararlarının geriye yürüyemeyeceği" açıklanmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararları, İdari Yargı'da verilen iptal kararlarından farklı bir özelliğe sahiptir. İdari Yargı'da asıl olan iptal kararlarının geriye yürümesi yani iptal edilen idari işlemin doğduğu andan itibaren yok sayılması esas alınmasına karşın, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının geriye yürümemesi asıldır. Bu bakımdan İdari Yargı'daki iptal kararları beyan edici, açıklayıcı nitelikte olduğu halde Türk Anayasa Yargısı'ndaki iptal kararları genelde kurucu (inşai-yenilik doğurucu) niteliktedir. Türk Anayasa sisteminde benimsenen iptal kararının geriye yürümezliği kuralının getiriliş amacı, kazanılmış hakları ve hukuksal güvenliği ortadan kaldırıcı ya da toplumun adalet anlayışını zedeleyici sonuçlar doğurmasından kaygı duyulmasını önlemek, devlete olan güven duygularını sarsmamak, devlet yaşamında hukuk kargaşasına neden olmamak, hukuk güvenliğini ve istikrarını sağlamak olarak özetlenebilir. Bu bakımdan iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi, kabul edilen önemli bir ilkedir. Nitekim Anayasa Mahkemesi; 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 sayılı kararında, "Türk Anayasa sisteminde devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadar ki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır." denilmek suretiyle konunun önemi vurgulanmıştır. Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış hakların) korunması hukuk devletinin bir gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kuralları uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geriye yürüyemeyeceğinin (ceza mahkûmiyetlerinde durum farklıdır) kabulü kaçınılmazdır. Bu durumda kazanılmış haklar kavramı hukuk devleti kavramının temelini oluşturan unsurlardan biri olarak kabul edilmektedir. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar, Anayasa'nın 2. maddesinde ifadesini bulan "Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir" hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve bu nedenle kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi'nin 09.12.1989 gün ve 1989/14 Esas, 1989/49 Karar sayılı kararında aynen; "bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında, bu kurala uygun bir biçimde tüm sonuçlarıyla kesin olarak edinilmiş hakların korunması hukuk devletinin bir gereği olduğunu” vurgulamaktadır. Bu karara paralel olarak Danıştay’da; 16.12.1966 tarih ve 1963/386 Esas, 1966/1642 Karar sayılı kararında; "iptal kararları geriye yürümez" kuralının kazanılmış hakları saklı tutmak, hukuk kararlılığı ve dolayısıyla kamu düzenini korumak amacıyla getirildiği görüşü benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararları, kural olarak Resmi Gazete'de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hukuki sonuçlar doğurmaktadırlar. Bu nedenledir ki, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce iptal edilen yasa kuralına dayanılarak verilen ve kesinleşmiş mahkeme kararının Anayasa Mahkemesi kararından etkilenemeyeceği açıktır. Yani Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının, iptal edilen yasa kuralına dayanılarak daha önce verilip kesinleşmiş olan hükme etkili olması olanaklı değildir. Saptanan bu olgular karşısında Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnaları kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesi oluşturmaktadır. Kazanılmış (müktesep) hakkın söz konusu olduğu durumlarda Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının uygulanamayacağı kabul edilmektedir. Eldeki dosyada söz konusu olan somut olaya gelince: TMK'nun 713/2. fıkrasında açıklanan üç ayrı hukuki sebepten biri olan "…ölmüş…" sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nce iptalinden sonra elde bulunan veya açılacak olan davalara etkisinin ne olacağı üzerinde durulması gerekmektedir. TMK'nun 713/1. fıkrasında; tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir, denilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; "aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya 20 yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir." amir hükmüne yer verilmiştir. Görüldüğü gibi TMK'nun 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması için bu fıkrada belirtilen koşullar yanında aynı zamanda 713/1. fıkrasındaki koşullarında gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü 2. fıkrada; "aynı koşullar altında…" denilmek suretiyle aynı maddenin 1. fıkrasına atıfta bulunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle 1. fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur. TMK'nun 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; "Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur." ilkesi getirilmiştir. Bu ilke 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Kanunla anılan fıkraya eklenmiştir. 04.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 Karar sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararından önce 743 sayılı TKM'nin 639 (TMK'nun 713.) maddesine dayalı olarak açılan davalarda mülkiyetin hangi tarihte doğacağı ve kazanılacağı konusu gerek uygulamada ve gerekse doktrinde oldukça tartışmalı idi. 04.12.1998 tarih ve 1996/4 Esas, 1998/3 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu kararı ile; "kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK'nun 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdası (yapıcı-kurucu-yenilik doğurucu) nitelikli kararlardır. Mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır." görüşü benimsenmişti. Daha sonra 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nun 713/5. fıkranın son cümlesiyle aynı maddenin 1 ve 2. fıkralarını da kapsayacak biçimde, mülkiyetin 1. fıkrada öngörülen koşulların oluşmasıyla kazanılacağı kabul edilmiştir. İşte TMK'nun 713/5. fıkrasında, mülkiyet, 1. fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur. İbaresi TMK'nun 713/1 ve 2. fıkralarına dayalı olarak açılan davalar açısından "kazanılmış (müktesep) hak" olarak kabul edilip edilemeyeceği sorunu karşımıza çıkmaktadır. Sözü edilen ibare ile, 1 ve 2. fıkralarında yer alan tüm koşulların gerçekleşmesi yanında aynı maddenin 1. fıkrasında açıklanan 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda mülkiyetin kazanılacağı kastedilmektedir. Şu halde, Anayasa Mahkemesi'nce yürütmenin durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce dava açanlar (eldeki davalar) ile açmayanlar bakımından 20 yıllık kazanma süresi ve 2. fıkrada açıklanan maliki 20 yıl önce ölmüş olan kişi bakımından söz konusu süreler dolmuş ise bunlar açısından kazanılmış (müktesep) hakkın kabul edilip edilmeyeceğinin değerlendirilmesi gerekir. TMK'nun 713/5. fıkrasına eklenen ibare ile mülkiyet hakkının tüm kazanma koşullarının oluşması ile 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu anda kazanılacağı açıklandığına ve bu konuda hiçbir duraksama söz konusu olamayacağına göre az önce açıklanan durumlar bakımından kazanılmış hakkın varlığının kabulü gerekmektedir. Yukarıda yapılan tüm açıklamalarda bunu doğrulamaktadır. 4721 sayılı Kanunla getirilen ve TMK.nun 713/5. fıkranın son cümlesi için gösterilen gerekçede de şu ifade yer almaktadır. “gerçekten, mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorusunu cevaplayan bu yeni hükme göre, mülkiyet 1. fıkrada öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır.” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi'nin verdiği iptal kararıyla birlikte 17.03.2011 tarihinde aynı zamanda; "…kararın Resmi Gazete'de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiştir." Şu halde yürütmenin durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce açılmış bulunan veya lehine kazanma koşulları tamamlanmış davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Uyuşmazlığa konu yapılan tapu kaydı; malikin ölüm tarihinden itibaren 20 yıllık kazanma süresi geçtikten sonra intikal görmüş ise bu tür intikal gören kayıt hukuken bir değer taşımaz ve intikal maliklerine herhangi bir hak bahşetmez. Yine dava açmamış ancak; Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yürürlüğünün durdurulması karar tarihi olan 17.03.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 17.03.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu açıklamalardan sonra kazanılmış hakkın olduğu gözetilerek TMK'nun 713/2 maddesi bakımından dosya incelendiğinde; dava TMK'nun 713/2 maddesinde yazılı "ölüm" sebebine dayanılarak açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır. Davalıların miras bırakanı..., dosya içinde mevcut mirasçılık belgesine göre 13.10.1968 tarihinde ölmüştür. Mahkemece, iddia ve savunmalar doğrultusunda taraf delilleri toplanarak, kanun maddesinde belirtilen kazanma koşullarının davacı lehine gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılarak oluşacak duruma göre uyuşmazlığın esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, zilyetlik araştırması yapmaksızın Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı yanlış yorumlanarak yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesi isabetli olmamıştır.…" gerekçeleriyle oy çokluğuyla bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)' nun 713/2. maddesine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Davacı vekili; çekişme konusu Aşağıkirezce köyü köyiçi mevkii 527 parsel sayılı taşınmazın ½ hissesinin davalılar murisi... adına kayıtlı olduğunu, Şevki Abakoç'un 13.10.1968 tarihinde vefat ettiğini ve mirasçıları tarafından tapuda intikal işlemlerinin yapılmadığını, müvekkili lehine TMK'nın 713/2. maddesindeki koşulların gerçekleştiğini ileri sürerek taşınmazın... adına kayıtlı ½ hisseli tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar vekili; davacının açmış olduğu davanın Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen kanun hükmüne dayandığı ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının derdest davaya uygulanması gerektiğini, davacının müvekkillere ait kısımda hiçbir zaman malik sıfatıyla zilyet olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Yerel mahkemece; TMK'nın 713/2. maddesindeki "...ölmüş..." ve "...ya da..." sözcüklerinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin 17/03/2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K. sayılı kararı ve gerekçesi gözetilerek, yine...'un bilinmeyen ve tanınmayan bir kişi olmadığı, aynı şekilde mirasçılarının da bilinen, tanınan ve hâlen yaşayan kişiler olduğunun nüfus ve tapu kayıtlarıyla kolaylıkla anlaşılabilir olduğu, TMK'nın 713/2. maddesi kapsamında dava konusu taşınmazlar üzerinde zilyetlikten kaynaklı tapulu yerlerin tesciline imkan bulunmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde açıklanan gerekçelerle oy çokluğuyla bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçelere ek olarak; Yargıtay bozma kararına muhalif azınlık görüşünde belirtilen gerekçeler, Anayasa Mahkemesinin iptal kararının Yargıtayın emsal içtihatları gözetildiğinde derdest davalara uygulanacak oluşu ve TMK'nın 713/2. maddesinin Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonraki mevcut hâli bir bütün olarak değerlendirildiğinde davacının tescil isteğine itibar edilemeyeceği gerekçeleriyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının davasına dayanak olan 4721 sayılı TMK'nın 713/2. fıkrasındaki "ölmüş" sözcüğünün Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K sayılı sayılı kararı ile iptaline karar verilmesi ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması karşısında, anılan hükmün somut olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığı ve davacı yararına oluşan kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği, burada varılacak sonuca göre davacı lehine TMK'nın 713/2 maddesinde yer alan koşulların gerçekleşip gerçekleşmediği noktasında toplanmaktadır. Dosya içeriğine, dava dilekçesine ve iddianın ileri sürülüş şekline göre dava, kazanmayı sağlayan zilyetlik ve TMK'nın 713/2. fıkrasında yer alan "…maliki 20 yıl önce ölmüş…" hukuki sebebine dayalı olarak tapunun hukuki değerini yitirdiği gerekçesiyle açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davasıdır. 4721 sayılı Kanun’un “Olağanüstü zamanaşımı” başlıklı (mülga 17 Şubat 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 639. maddesiyle benzer) 713. maddesinin Anayasa Mahkemesince kısmen iptal edilmeden önceki hâlinin ilgili kısımları şöyledir: "Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır. … Son ilandan başlayarak üç ay içinde yukarıdaki koşulların gerçekleşmediğini ileri sürerek itiraz eden bulunmaz ya da itiraz yerinde görülmez ve davacının iddiası ispatlanmış olursa, hakim tescile karar verir. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur. …” Anayasa Mahkemesinin 17.3.2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K. sayılı kararıyla 4721 sayılı Kanun'un 713. maddesinin 2. fıkrasında yer alan "...ölmüş..." sözcüğünün iptal edilmesine, bu sözcüğün uygulanmasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmî Gazete’de yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına karar verilmiş, yürürlüğü durdurma kararı 02.04.2011 tarihli ve 27893 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 153. maddesinin 2. fıkrası gereği, Anayasa Mahkemesince iptal edilen kanun hükmü, iptal kararının Resmî Gazete'de yayımlandığı tarihte, Anayasa Mahkemesince daha ileri bir tarih belirlenmiş ise belirlenen tarihte yürürlükten kalkacaktır. Aynı maddenin 5. fıkrası gereğince de Anayasa Mahkemesi iptal kararları geriye yürümeyecektir. Ne var ki, bu anayasal hükmün salt lafzi yorumla uygulanması, zaman zaman hakkaniyet, nesafet, eşitlik ve adalet ilkelerine aykırı sonuçlar yaratabilir ( Bkz.Bilge, N.: "Anayasa Mahkemesi Kararlarının Geriye Yürümezliği Sorunu", Ankara Baro Dergisi 1990/3, s. 332). O nedenle Anayasanın 153. maddesinin istisnalarının varlığı öğretide ve yargıda gündeme getirilmiş ve tartışılmıştır. Anayasa'da, iptal kararları idari davalarda olduğu gibi düşünülmemiş ve iptal edilen kuralın baştan beri geçersiz duruma geldiği esası benimsenmemiştir. Türk anayasal sisteminde, Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır. Anayasa'nın bağlayıcılığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına tüm devlet organlarının uyma zorunluluğu ve Anayasa'nın üstünlüğü ilkesi, Anayasa'ya aykırı bir kuralın aykırılığının saptanmasından sonra uygulanma alanı bulmasını kesinlikle önler. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının zaman içerisindeki etkisi böylece ortaya çıkmakta ve "İptal kararları geriye yürümez." kuralı belirtilen anlamı taşıyarak geçerli olmaktadır (Anaysa Mahkemesinin 12/12/1989 tarihli ve 1989/11 E., 1989/48 K.). Anayasa'ya aykırılığı saptanmış bir kanunun hukuk dünyasında hiç doğmamış gibi sayılması, iptal kararının geriye yürütülerek o kanunun tamamen yok sayılması durumunda, kanuna dayanılarak o tarihe kadar yapılmış yüzlerce bireysel işlemi geçersiz kılacak, kişilerin hukuki güvenliği ve hukuk düzeninin istikrarı açısından büyük sakıncalar doğuracaktır. Bu nedenle iptal kararlarının geriye yürümemesi ilkesinin benimsenmesi isabetlidir. İptal kararlarının geriye yürümemesi ilkesi elbette somut norm denetiminde Anayasa'ya aykırılık itirazında bulunan tarafın iptal kararlarının sonuçlarından bizzat yararlanamaması anlamına da gelmemektedir (Özbudun, E.: Türk Anayasa Hukuku, Ankara 2016, s. 459). Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının geriye yürümemesi ile amaçlanan, kanunun uygulanması ile elde edilen kazanılmış hakların korunması ve hukuk güvenliğinin zedelenmemesidir. Evvelce tesis edilmiş bulunan işlemlerin doğurduğu hukuki sonuçları ortadan kaldıracak şekilde yasama tasarrufunda bulunulması, hukuk güvenliği ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Hukuk devletinin gereği olan hukuk güvenliğini sağlama yükümlülüğü, kural olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. “Yasaların geriye yürümezliği ilkesi” uyarınca yasalar, kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği, kazanılmış hakların korunması, mali haklarda iyileştirme gibi kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. İşte yasaların geriye yürümezliği ilkesine paralel olarak bu yasaların yürürlüğe girdikten sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptallerine karar verilmesi halinde hukuki güvenlik ilkesi ve bu ilkenin barındırdığı gerekçelerle iptal kararlarının geriye yürümezliği ilkesi benimsenmiştir ( Kuzu, B.: "Anayasa Mahkemesinin İptal Kararının Geriye Yürümezliği Sorunu”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, 1988, c. 52, S.1-4, s. 186-229, s. 197 vd.). Anayasa Mahkemesinin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 E., 2011/52 K. sayılı kararıyla iptale ilişkin verilen kararın kazanılmış haklar ve yukarıda açıklanan yasal durum ile birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bir başka deyişle, uyuşmazlığın diğer ayağını oluşturan Anayasa Mahkemesinin iptal hükmünün özelliği, geriye yürüme (extunc) etkisinin hukuki kapsamı ve uygulama alanı üzerinde durulmasında yarar vardır. Hemen belirtelim ki, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları Resmî Gazete'de yayımlandıkları tarihten itibaren ve geleceğe dönük olarak hüküm ve sonuç doğuracağı belirtildikten sonra, kazanılmış hakların varlığı hâlinde iptal kararlarının geriye yürümeyeceği ilkesi çoğunlukla kabul edilmiştir. Esasen bir hukuk kuralının yürürlüğü sırasında bu kurala uygun biçimde, tüm sonuçları ile kesin olarak edinilmiş hakların (kazanılmış haklar) korunması hukuk devletinin gereğidir. O nedenle hukuksal ve maddi alanda etkisini göstermiş hukuk kaideleri uyarınca tamamlanmış ve sonuçlarını doğurmuş bulunan kazanılmış haklara Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün geri yürümeyeceğinin kabulü kaçınılmazdır. Kazanılmış haklar "Hukuk Devleti" kavramının temelini oluşturan en önemli unsurlardandır. Kazanılmış hakları ortadan kaldırıcı nitelikte sonuçlara yol açan yorumlar Anayasa’nın 2. maddesinde açıklanan "Türkiye Cumhuriyeti sosyal bir hukuk devletidir" hükmüne aykırılık oluşturacağı gibi toplumsal kararlılığı, hukuksal güvenceyi ortadan kaldırır, belirsizlik ortamına neden olur ve kabul edilemez. Aynı hususlar Hukuk Genel Kurulunun 24.02.2016 tarihli ve 2014/8-1084 E., 2016/158 K. sayılı kararında da benimsenmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararları kural olarak geçmişe dönük olarak kişiler lehine bir hak doğurmamakla birlikte, iptal kararının hangi tarihte meydana gelmiş uyuşmazlıklar için hüküm ifade edeceği somut uyuşmazlığın türüne ve koşullarına göre uyuşmazlık konusu olayın, hakkın veya yükümlülüğün hukuken ne zaman doğduğu tespitine bağlıdır (Hafize Şükran İçten ve diğerleri, B. No: 2013/5018, 23/3/2016, § 70). Öncelikle belirtilmelidir ki, TMK’nın 713/2. fıkrasına dayalı olarak açılan davaların başarıya ulaşması; bu fıkrada belirtilen şartlar yanında, 713/1. fıkrasındaki koşulların da gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Çünkü 2. fıkrada; “aynı koşullar altında…” denilmek suretiyle aynı maddenin 1. fıkrasına atıfta bulunulmuştur. Bu nedenle 1. fıkradaki koşulların araştırılıp belirlenmesi zorunludur. TMK'nın 713/1. fıkrasında; “Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak 20 yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir.” denilmiştir. Aynı maddenin 2. fıkrasında ise; “Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ölmüş ya da hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir” hükmüne yer verilmiştir. Olağanüstü zamanaşımı iddiası ile açılacak davalarda mülkiyet hakkının ne zaman kazanılacağı hususunda mülga 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi'nin 639. maddesinde bir düzenlemeye yer verilmediğinden, oluşan yasal boşluk 04.12.1998 tarihli ve 1996/4 E., 1998/3 K. sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (YİBK) ile "kazandırıcı zamanaşımı yolu ile tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin TMK'nın 639/1. maddesine göre verilen tescil kararları inşai-ihdasi nitelikte kararlardır, mülkiyet hakkı bu kararların kesinleştiği anda kazanılır" denilmek sureti ile giderilmiştir. 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı TMK'nın 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.” ilkesi getirilmek suretiyle mülkiyet hakkının hangi anda kazanılmış olacağı sorunu yasal düzenleme ile çözülmüş ve 04.12.1998 tarihli ve 1996/4 E.; 1998/3 K. sayılı YİBK'nın uygulama kabiliyeti kalmamıştır. Anılan Yasa hükmü sonucunda, mülkiyet 713. maddenin 1. fıkrasında öngörülmüş olan bütün şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olacak, yani hâkimin vereceği tescil kararı geriye dönük (makable şamil) sonuç doğuracaktır. Başka bir deyişle, mahkeme kararı mülkiyet yönünden 743 sayılı mülga Türk Kanunu Medenisi'nin 639/2. maddesinin aksine kurucu değil açıklayıcı nitelik arz edecektir (HGK’nın 30.09.2015 tarihli ve 2013/2377 E., 2015/2010 K. ; 24.02.2016 tarihli ve 2014/8-1084 E., 2016/158 K. sayılı kararları). Anayasa Mahkemesi de Orhan Yüksel kararında ilgili kanuni düzenlemenin kısmen iptaline ilişkin kararın geçmişe dönük olarak başvurucu lehine bir hak doğurmadığını belirterek, somut olayda uygulanma imkânı bulunan 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesinde yer alan hükümlerin, mahkemece hakkın doğduğu tespit edilen tarihte ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihe kadar hüküm ifade ettiği belirtilmiştir (Orhan Yüksel [GK], B. No: 2013/604 , 10/12/2015, § 48). Şu hâlde yürütmenin durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce açılmış bulunan veya lehine kazanma koşulları tamamlanmış davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerekir. Yine dava açmamış ancak Anayasa Mahkemesinin verdiği yürürlüğün durdurulması karar tarihi olan 17.03.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerekmektedir. Bu gibi hak sahiplerinin 17.03.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Diğer taraftan, Anayasa’nın “Mülkiyet Hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi; “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” “Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması” kenar başlıklı 13. maddesi de, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” düzenlemelerine haiz olup, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek (1) No.lu Protokol’ün “Mülkiyetin korunması” kenar başlıklı 1. maddesinde ise, “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir. Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.” ifadeleri yer almaktadır. Anayasa’nın 35. maddesi ve (1) No.lu Protokol’ün 1. maddesi benzer düzenlemelerle mülkiyet hakkına yer vermiştir. Her iki düzenlemede kişilerin hangi koşullarda mülkünden yoksun bırakılabileceğini ya da kişilere ait mülkiyetin hangi koşullarla sınırlandırılabileceğini hüküm altına almaktadır (Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 46). Devlet, düzenlemelerle bireylerin taşınmaz mülkiyetlerini sürdürmeleri için olumlu eylemlerde bulunmalarını zorunlu tutabilir. 4721 sayılı Kanun’un 713. maddesiyle, ölmüş kişiye ait taşınmazın 20 yıldan uzun bir süre davasız ve aralıksız kullanılması hâlinde zilyet lehine tescil hakkı verilmektedir. Kanun koyucu, taşınmaz mülkiyeti ve taşınmazın kullanım hakkına ilişkin olarak toprak mülkiyetinin atıl kalmaması, kullanılarak ekonomiye katkı sağlanmasının temin edilmesi amacıyla bu konudaki hukuki güvenliği ve belirliliği sağlamaya dönük olarak ölmüş kişinin taşınmazını adına tescil ettirmeyen varisi ile davasız ve aralıksız 20 yıl zilyetliği bulunan kişi arasında yarışan haklar yönünden ikincisi lehine bir düzenleme yapmıştır (Orhan Yüksel, § 51-52). 4721 sayılı Kanun’un çeşitli hükümlerinde taşınmaz malikinin taşınmazına yapılan haksız müdahaleleri önleyici ve haksız kullanımı tazmin edecek mekanizmalar düzenlenmiştir. Kanun’un 683. maddesinde malikin, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız el atmanın önlenmesini de dava edebileceği belirtilmiştir. Kayıt malikinin mirasçıları 20 yıllık hak düşürücü süre içinde herhangi bir dava açarak zamanaşımı süresini kesme olanağına sahiptir. Bahsedilen süre, başvurucunun taşınmazın mülkiyetini kaybetmemesi için taşınmazı kullanan üçüncü kişiler aleyhine dava açması ve bir uyuşmazlık yaratması için yeterli bir süre olup, bunun yanı sıra dava açmasa bile taşınmazları tapuda mirasa dayanarak adına tescil ettirmek suretiyle de olağanüstü zamanaşımı ile kazanmayı engelleyebilecek imkânı bulunmaktadır (Orhan Yüksel, § 61-62). Bundan ayrı, TMK’nın 992. maddesi gereğince, taşınmaz üzerindeki mülkiyetini tapu siciline tescil ettirmemiş bulunan bir malik, hak karinesinden yoksun olmakta ve zilyetliğe dayalı davaları açamamaktadır. Her şeyden önce mirasçılar, eşya hukukunun sorunsuz işleyebilmesi için önemli bir gereklilik olan açıklayıcı tescili yaptırmayarak tapu sicilinin maddi hak durumuyla uygunluğunu sağlamamışlardır. Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı “yirmi yıl boyunca, çekişmesiz aralıksız malik sıfatıyla zilyetlik” olarak ifade edilen olgudaki bütün unsurların gerçekleşmesini gerektirmektedir. Tapu kütüğünün aleniyet işlevini yerine getirmekten aciz hâle gelmesine ilave olarak bütün bu unsurlar gerçekleştiği takdirde mirasçıların mülkiyet hakkı son bulmaktadır (Özen, B.: Yirmi Yıl Önce Ölmüş Bir Kişi Adına Tapuda Kayıtlı Olan Taşınmazın Olağanüstü Kazandırıcı Zamanaşımı Yoluyla Kazanılamaması, Mustafa Dural’a Armağan, İstanbul 2013, s. 932-954, s. 948 vd). Sonuç olarak; kayıt maliki mirasçılarının yirmi yıllık hak düşürücü süre içinde herhangi bir dava açarak veya dava açmasa bile taşınmazları tapuda mirasa dayanarak adına tescil ettirmek suretiyle zamanaşımı süresini kesme olanağına sahip olduğu hâlde, bu haktan yararlanmadığı gözetilerek taşınmaz mülkiyeti ve taşınmazın kullanım hakkına ilişkin olarak toprak mülkiyetinin atıl kalmaması, kullanılarak ekonomiye katkı sağlanmasının temin edilmesi için bu konudaki hukuki güvenliği ve belirliliği sağlamak yönündeki kamu yararı amacı ile karşılaştırıldığında derece mahkemelerinin zilyedin açtığı davayı kabul etmelerinin mülkiyet hakkının gerektirdiği adil dengeyi bozmadığı kanaatine varılmıştır (Aşır Tunç, B. No: 2015/17453, 22/1/2019, § 62, Hafize Şükran İçten ve diğerleri, § 88, Orhan Yüksel, §§ 26-66). Tüm bu bilgiler ışığında somut olaya bakıldığında; davacı tarafından TMK'nın 713/2. maddesinde yer alan "…maliki yirmi yıl önce ölmüş…" hukuki sebebine dayalı olarak tapu iptali ve tescil isteminde bulunulduğu, çekişme konusu ahşap ev ve bahçe niteliğindeki 527 parsel sayılı taşınmazın ½ hissesinin davalılar mirasbırakanı... adına 24.07.1962 tarihinde satış yoluyla tescil edildiği, mirasçıları tarafından tapu kaydında intikal işlemlerinin yapılmadığı ve çekişme konusu hissenin hâlen... adına kayıtlı olduğu, Şevki Abakoç’un dosya içerisinde mevcut mirasçılık belgesine göre 13.10.1968 tarihinde öldüğü, eldeki davanın ise 16.12.2011 tarihinde açıldığı anlaşılmıştır. O hâlde Mahkemece, iddia ve savunmalar doğrultusunda taraf delilleri toplanarak, kanun maddesinde belirtilen kazanma koşullarının davacı lehine gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılarak oluşacak duruma göre uyuşmazlığın esası hakkında karar verilmesi gerekirken Anayasa Mahkemesinin iptal kararının kazanılmış hakları etkilemeyeceği nazara alınmadan verilen direnme kararı yerinde görülmemiştir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, Anayasa’nın 152. maddesi gereğince somut norm denetimi yapıldığından, uyuşmazlığa bakan hâkimin iptal kararına uymak ve iptal edilen Kanun hükmünü uygulamamakla yükümlü olduğu, eldeki davanın Anayasa Mahkemesinin TMK’nın 713/2. maddesindeki “ölmüş ya da” sözcüklerini iptal ettiği tarihten sonra açıldığı, dava tarihinde uygulanacak bir kuralın bulunmadığı, tapuda kayıtlı murisin ölümü ile mirasçıların TMK’nın 599 ve 705. maddeleri gereğince mülkiyet hakkını kazandıkları ve var olan mülkiyet haklarının iptal kararı ile de korunduğu, TMK'nın 705 ve 992. maddeleri dikkate alındığında kanun koyucunun açıklayıcı tescili sadece TMK'nın 713. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen tapusuz taşınmazlar için kabul ettiği, tapu kaydında intikal eden mirasçıların mülkiyet hakkı korunduğundan davacı zilyet açısından kazanılmış haktan söz edilemeyeceği, beklenen hakkının mevcut olduğu kabul edilse dahi var olan hakların beklenen haktan önce geleceği ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının beklenen haklarda derhal uygulanacağı gerekçeleriyle direnme kararının onanması gerektiği görüşü dile getirilmiş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatıran geri verilmesine, aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 01.10.2019 tarihinde yapılan ikinci görüşme sonucunda oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 1. Uyuşmazlık, “Davacının davasına dayanak olan TMK'nın 713/2 fıkrasındaki "ölüm" sözcüğünün Anayasa Mahkemesi'nin 17.03.2011 tarihli ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı sayılı kararı ile iptal edilmesi ve bu karar yayımlanana kadar hükmün yürürlüğünün durdurulması kararı karşısında, anılan hükmün somut olayda uygulama yerinin bulunup bulunmadığı ve davacı yararına oluşan kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği, burada varılacak sonuca göre davacı lehine TMK'nın 713/2 maddesinde yer alan koşulların oluşup oluşmadığının belirlenmesi” noktasındadır. 2. İlk derece mahkemesi “TMK'nun 713/2 maddesindeki "...ölmüş..." ve"...ya da..." sözcüklerinin Anayasa'ya aykırı olduğuna ve iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı ve 17/03/2011 tarihli ilamı ve gerekçesi gözetilerek, ölen malikin bilinmeyen ve tanınmayan bir kişi olmadığı, aynı şekilde mirasçılarının da bilinen, tanınan ve halen yaşayan kişiler olduğunun nüfus ve tapu kayıtlarıyla kolaylıkla anlaşılabilir olduğu, davacı tarafça da bilindiği, TMK'nun 713/2. maddesi kapsamında dava konusu taşınmazlar üzerinde zilyetlikten kaynaklı tapulu yerlerin tesciline imkan bulunmadığı” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. 3. Verilen kararın davacı tarafından temyizi üzerine Özel Daire tarafından “davaya dayanak oluşturan TMK'nın 713/2. fıkrasında yer alan "…ölmüş…" sözcüğünün, Anayasa Mahkemesi'nin 17.03.2011 gün ve 2009/58 Esas, 2011/52 Karar sayılı kararıyla iptaline, bu sözcüğün uygulamasından doğacak sonradan giderilmesi güç veya olanaksız durum ve zararların önlenmesi ve iptal kararının sonuçsuz kalmaması için kararın Resmi Gazete'de Yayımlanacağı güne kadar yürürlüğünün durdurulmasına 17.03.2011 gününde karar verildiği, Anayasa Mahkemesi'nin 12.12.1989 gün ve 1989/11 Esas, 1989/48 sayılı kararında; Türk Anayasa sisteminde devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edildiği, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının ya da kanunların geriye yürümezliği ilkesinin istisnaları kamu düzeni, genel ahlak kuralları ile kazanılmış hak ilkesinin oluşturduğunu, TMK'nın 713/5. fıkrasının son cümlesinde ise; "Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur." ilkesinin getirildiğini, TMK'nın 713/5. fıkrasına eklenen ibare ile mülkiyet hakkının tüm kazanma koşullarının oluşması ile 20 yıllık kazanma süresinin dolduğu andakazanılacağı açıklandığına göre az önce açıklanan durumlar bakımından kazanılmış hakkın varlığının kabulü gerektiği, bu halde yürütmenin durdurulması kararının verildiği 17.03.2011 tarihinden önce açılmış bulunan veya lehine kazanma koşulları tamamlanmış davalar bakımından maliki 20 yıl önce ölmüş ve o tarihten dava tarihine veya kayıt maliki adına bulunan tapu kaydının intikal gördüğü tarihe kadar diğer kazanma koşulları yanında 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür davalar bakımından kazanılmış (müktesep) hakkın kabulü gerektiği, yine dava açmamış ancak; Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yürürlüğünün durdurulması karar tarihi olan 17.03.2011 tarihinden önce hak sahipleri yararına kazanma koşulları oluşmuş, malik 20 yıl önce ölmüş ve 20 yıllık kazanma süresi de dolmuş ise, bu tür hak sahiplerinin de dava açma yönünden kazanılmış haklarının olduğunun da kabulü gerektiği, bu gibi hak sahiplerinin 17.03.2011 tarihinden önce veya sonra dava açmalarının bir önemi bulunmadığı, bu açıklamalardan sonra kazanılmış hakkın olduğu gözetilerek TMK'nun 713/2 maddesi bakımından dosya incelendiğinde; davanın TMK'nun 713/2 maddesinde yazılı "ölüm" sebebine dayanılarak açılan mülkiyetin aktarılmasına ilişkin tapu iptali ve tescil davası olduğu, davalıların miras bırakanının, dosya içinde mevcut mirasçılık belgesine göre 13.10.1968 tarihinde öldüğü, mahkemece, iddia ve savunmalar doğrultusunda taraf delilleri toplanarak, kanun maddesinde belirtilen kazanma koşullarının davacı lehine gerçekleşip gerçekleşmediğinin araştırılarak oluşacak duruma göre uyuşmazlığın esası hakkında olumlu olumsuz bir karar verilmesi gerekirken, zilyetlik araştırması yapmaksızın Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararı yanlış yorumlanarak yazılı gerekçeyle davanın reddine karar verilmesinin isabetli olmadığı” gerekçesi ile karar oy çokluğu ile bozulmuştur. 4. Yerel mahkeme,ilk kararındaki gerekçe yanında “Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının Yargıtay 1. Hukuk, 14. Hukuk ve 20. Hukuk Daireleri ile Hukuk Genel Kurulu'nun emsal içtihatları gözetildiğinde derdest davalara uygulanacak oluşu, 8. Hukuk Dairesi'nin kıyı kenar çizgisi ile ilgili Anayasa Mahkemesi iptal kararını derdest davalara uyguladığı, TMK'nın 713/2. maddesinin Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonraki mevcut hali bir bütün olarak değerlendirildiğinde; davacının davalıların murisi adına kayıtlı taşınmazın 20 yılı aşkın bir süredir aralıksız olarak zilyet olduğundan kendi adına tescili isteğine itibar edilemeyeceği” gerekçesi ile verdiği direnme kararının temyiz edilmesi üzerine Genel Kurulumuz tarafından çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin gerekçesi benimsenerek “Anayasa’nın 153. Maddesi uyarınca iptal kararlarının geriye yürümeyeceği, kazanılmış hakları etkilemeyeceği, davacının TMK.’un 713/2 maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararından önce 20 yıl malik sıfatı ile zilyetliğinin gerçekleştiği, aynı maddenin 5. Fıkrası uyarınca mülkiyeti 20 yılın sonunda kazanmış olduğu, iptal kararının kazanılmış hakları ortadan kaldırmayacağı” gerekçesi ile bozulmuştur. 5. Çoğunluk görüşünün, aşağıda açıklanan gerekçeler ve özellikleAnayasa Mahkemesi kararının somut norm denetimi ile ilgili olup, Anayasa’nın 152. Maddesi düzenlemesine, Türk Medeni Kanunu’nun mülkiyet ile ilgili düzenlemelerine, bu konudaki içtihatlarave beklenen ve varolan hak kavramına aykırı olduğu kanaatindeyiz. 5.1.Yasal düzenlemeler; 5.1.1. Anayasa. Madde 35. “Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.” Madde 152. (Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi) Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmezse bu iddia temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır. Madde 153. (Anayasa Mahkemesi kararları) Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz. …. İptal kararları geriye yürümez (f.5). 5.1.2. 4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu. Madde 1. Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Madde 575. Miras, mirasbırakanın ölümüyle açılır. Mirasbırakanın sağlığında yapmış olduğu mirasla ilgili kazandırmalar ve paylaştırmalar, terekenin ölüm anındaki durumuna göre değerlendirilir. Madde 599. Mirasçılar, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanırlar. Kanunda öngörülen ayrık durumlar saklı kalmak üzere mirasçılar, mirasbırakanın aynî haklarını, alacaklarını, diğer malvarlığı haklarını, taşınır ve taşınmazlar üzerindeki zilyetliklerini doğrudan doğruya kazanırlar ve mirasbırakanın borçlarından kişisel olarak sorumlu olurlar. Madde 683. Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir (Mülkiyet hakkı). Madde 704. Taşınmaz mülkiyetinin konusu şunlardır: 1. Arazi, 2. Tapu kütüğünde ayrı sayfaya kaydedilen bağımsız ve sürekli haklar, 3. Kat mülkiyeti kütüğüne kayıtlı bağımsız bölümler. Madde 705. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılması, tescille olur. Miras, mahkeme kararı, cebrî icra, işgal, kamulaştırma hâlleri ile kanunda öngörülen diğer hâllerde, mülkiyet tescilden önce kazanılır. Ancak, bu hâllerde malikin tasarruf işlemleri yapabilmesi, mülkiyetin tapu kütüğüne tescil edilmiş olmasına bağlıdır. Madde 707. Tapu kütüğüne kayıtlı bir taşınmazın mülkiyetinin işgal yoluyla kazanılması, ancak kaydının malikin istemiyle terkin edilmiş olmasına bağlıdır. Tapuya kayıtlı olmayan taşınmazlar üzerinde işgal yoluyla mülkiyet kazanılamaz. Madde 713. Tapu kütüğünde kayıtlı olmayan bir taşınmazı davasız ve aralıksız olarak yirmi yıl süreyle ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Aynı koşullar altında, maliki tapu kütüğünden anlaşılamayan veya yirmi yıl önce ….. (ölmüş ya da…” kelimeleri Anayasa Mahkemesi’nin 17/3/2011 tarihli ve E.: 2009/58, K.: 2011/52 sayılı Kararıyla iptal edilmiştir) hakkında gaiplik kararı verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazın tamamının veya bölünmesinde sakınca olmayan bir parçasının zilyedi de, o taşınmazın tamamı, bir parçası veya bir payı üzerindeki mülkiyet hakkının tapu kütüğüne tesciline karar verilmesini isteyebilir. Tescil davası, Hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına karşı açılır. …. Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur(f.5). Madde 973- Bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir. Madde 992. “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır”. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek Protokol 1. Madde 1. “Her gerçek ya da tüzel kişi, mülkiyetinden/malvarlığından müdahale edilmeksizin yararlanma hakkına sahiptir. Hiç kimse, kamu yararı uyarınca ve yasanın ve uluslararası hukuk genel ilkelerinin öngördüğü koşullara tabi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılması hali hariç, mülkiyetinden yoksun bırakılmayacaktır.”. Bu madde varolan, edinilmiş bir hakkın kullanımı ve korunmasıyla ilgilidir. Protokol, gelecekte elde edilecek malvarlığıyla ilgili güvenceler içermemektedir. 5.2. Kararlar. 5.2.1. 4721 sayılı TMK.’un 713/2 maddesindeki “ölmüş ya da” ibarelerinin Anayasa’ya aykırı olduğu ve iptali gerektiğine dair Anayasa Mahkemesi Kararı gerekçesi: 17.03.2011 tarih ve 2009/58 E, 2011/521(R. Gazete: 23.07.2011 tarih ve 28003 sayılı) “Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı bireyin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya üzerindeki hâkimiyet bir yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel bir alan yaratırken, diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına almakla bireye kendi hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı sunmaktadır. Bu nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasında yakın bir ilişki vardır. Temel bir hak olan miras hakkı ise iki yönlüdür. Miras bırakan yönünden mirasının kendinden sonrakilere geçmesini ve ölüme bağlı tasarrufta bulunabilmeyi, mirasçılar yönünden ise murisin miras yoluyla bıraktığı malvarlığına sahip olma yetkisini kapsar. Kural olarak tapuya kayıtlı bir taşınmazın tamamı, bir payı veya bölünebilir bir parçasının olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yoluyla edinilebilmesi mümkün değildir. 4721 sayılı Yasa’nın “Taşınmazlarda karine” başlıklı 992. maddesinde; “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır...” denilerek, tapuya kayıtlı olan taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması önlenmektedir. 575. maddede ise mirasın, mirasbırakanın ölümü ile açılacağı, 599. madde hükmüne göre de mirasçıların, mirasbırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanacakları belirtilmektedir. 705. maddenin ikinci fıkrası uyarınca da mirasçılar, mirasbırakanın bıraktığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkına tescilden önce sahip olmaktadırlar. Tapuya kayıtlı bir taşınmazın malikinin ölmesi halinde, bu taşınmazın sahibi mirasçılarıdır. Mirasçılar bu taşınmaz üzerindeki mülkiyet hakkını mirasbırakanın ölümü ile birlikte kanun gereğince tescile gerek kalmadan kazanmaktadırlar. Hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zamanötesi” niteliği, başka bir anlatımla mülkiyet hakkının zamanaşımına uğramamasıdır. Bu nedenle, Medenî Kanun tarafından bir taşınmaz malikinin mirasçılarına tanınmış olan hakların, hak sahiplerince yirmi yıl boyunca kullanılmaması, o kimselerin taşınmazla aralarındaki ilişkiyi fiilen kestiğini göstermiş olsa bile, o taşınmazla aralarındaki hukuksal ilişkinin sona erdiği anlamına gelmez. Mirasçıların devam eden mülkiyet hakkı, taşınmazı fiilen kullanma hakkını içerdiği gibi kullanmama hakkını da içerir. Mülkiyet hakkının mutlaklığı ve tapu sicilinin aleniyeti karşısında, itiraz konusu sözcük uyarınca, zilyedin mirasçılara ait olan mülkiyet hakkını tanımayarak, tek yanlı olarak ortadan kaldırmasına olanak tanınması, mülkiyet hakkını ortadan kaldırdığı gibi, kazanılmış hak ve hukuki güvenlik ilkelerini de ihlal etmektedir. Anayasa Mahkemesinin 12.12.1989 tarih ve 1989/11-48 sayılı kararı: “Anayasanın 152. maddesine göre, itiraz yoluna başvuran mahkemeler, Anayasa Mahkemesi'nce verilecek kararlara uymak zorundadırlar. Bu durumda, itiraz eden mahkeme, elinde bulunan ve Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından önce açılmış olan bir davayı Anayasa Mahkemesi kararına göre çözecek ve doğrudan iptal kararının etkisini önceye uygulayacaktır. Ayni durum, itiraz yoluna başvurmayan mahkemeler yönünden de geçerlidir. İptal davası veya itiraz üzerine bir kuralın iptali sonucu, Mahkemeler bakmakta oldukları davaları bu karara göre çözmekle yükümlüdürler. Bu sonuç Anayasa'nın, "Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar." Yolundaki 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan kuralın sonucudur. Öte yandan Anayasa'nın 153. maddesinin üçüncü fıkrasına göre, yasa, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Yukarıda gösterilen ve iptal kararlarının bağlayıcılığını ortaya koyan kuralla bu kuralın birlikte değerlendirilmesi durumunda, iptal kararlarının ileriye yönelik "derhal" etkisi tartışmasız biçimde ortaya çıkar”. 5.2.2. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı. 09.05.1960 tarih ve 21/9 sayılı. “Sonradan çıkan içtihattı birleştirme kararının, Temyiz Mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarakhenüz mahkemede veya Temyiz Mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir.Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir”. 5.2.3. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararı.13.07.2011 tarih ve 2011/1-421 Esas, 2011/524 Karar. “Eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden o davaya uygulanabilecek olan yasa metni Anayasa Mahkemesince iptal edilip, yürürlüğün durdurulmasına karar verildiğine göre, iptal kararı sonucu oluşan durumun 05.09.1960 tarih,21/9 sayılı YİBK'da da belirtildiği üzere maddi anlamda kesinleşmemiş olup,derdest olan eldeki davaya da uygulanması zorunludur”. Aynı içtihat, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.03.2012 tarih ve 2012/20-12 Esas, 2012/232 Karar sayılı kararında da oy birliği ile kabul edilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 09.03.1988 tarih ve 1987/2-860 Esas, 1988/232 Karar sayılı kararı. “Genel kural olarak herhangi bir yasa veya düzenleyici kural yürürlüğe girdiği andan itibaren derhal hukuksal sonuçlarını doğurmaya başlar. Bunun doğal sonucu da yasaların yürürlüğe girmelerinden önceki olayları etkilemeyeceği, başka bir anlatımla geriye yürümeyecekleridir. Yasaları uygulamak durumunda bulunanlar, başta mahkemeler olmak üzere onları geriye yürür sonuçlar doğuracak yolda yorumlamamakla yükümlüdürler. Ancak, şu husus da belirtilmelidir ki, devam eden uyuşmazlıklarda tamamlanmamış hukuki durumlara yeni yasa veya düzenleyici kural derhal yürürlüğe girme niteliği nedeniyle uygulanacak ve hukuki sonuçlarını doğuracaktır. Tamamlanmış hukuki durumları yeni yasa veya düzenleyici kuralın etkilememesi onlar üzerinde hukuki sonuç doğurmaması kazanılmış hakların saklı tutulması amacını gütmektedir.” Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 21.01.2004 tarih ve 2004/10-44 Esas, 2004/19 Karar; 03.02.2010 tarih ve 2010/4-40 Esas, 2010/54 Karar sayılı kararları: “Uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usuli kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesi'nin iptal sonrası oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir.” 5.2.4. Danıştay 4. Dairesi. 09.05.2011 tarih ve 2011/2546 Esas, 2011/3384 Karar. “Anayasa Mahkemesi’nce bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tümünün ya da bunların belirli hükümlerinin Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edilmiş olduğu bilindiği halde görülmekte olan davaların Anayasa’ya aykırılığı saptanmış olan kurallara göre görüşülüp çözümlenmesi, Anayasa’nın üstünlüğü prensibine ve hukuk devleti ilkesine aykırı düşeceği için uygun görülemez. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi’nin verdiği iptal kararlarının, itiraz yoluna başvurulmasını isteyen kişi ya da kişiler tarafından açılan davaların yanı sıra, iptal edilen hüküm ya da hükümler esas alınarak hakkında uygulama yapılmış olan kişiler tarafından açılan ve görülmekte olan davalarda da uygulanması zorunludur.Bu hukuksal durumun doğal sonucu olarak, bir kanun ya da kanun hükmünde kararnamenin uygulanması nedeniyle dava açmak durumunda kalan ve Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulmasını isteme hakkına sahip olan kişilerin de, hak ve menfaatlerini ihlal eden kuralın iptal davası veya itiraz yoluyla daha önce yapılan başvuru sonucunda Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiş olması halinde, iptal hükmünün hukuki sonuçlarından yararlanması gerekeceği açıktır”. 5.2.5. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Sporrong ve Lönnroth – İsveç kararı: Mülkiyet hakkı kuralları açıklanmıştır. Buna göre; a) Mal ve mülkün dokunulmazlığı kuralı, (Her gerçek ve tüzelkişinin, mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini istemehakkı vardır.) b) Mal ve mülkten yoksun bırakılmama kuralı, (Herhangi birkimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullarave uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal vemülkünden yoksun bırakılabilir.) c) Mal ve mülkün kullanımının belli şartlarda devletlercekısıtlanabileceği (kullanımın kontrol edilmesi) kuralı (Yukarıdakihükümler, devletlerin, mülkiyetin, kamu yararına uygun olarakkullanılması düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veyapara cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasalarıuygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.) 5.3. Açıklamalar ve kavramlar: 5.3.1. Anayasa Mahkemesi Kararlarının Geriye Yürümezliği ilkesi ve istisnaları: Anayasa’nın 153’üncü maddesinin birinci fıkrasında herhangi bir denetim yolu tanınmamış ve Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğu belirtilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararları nitelikleri gereği bağlayıcıdırlar. Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümemesinin gerekçesi olarak iptal kararlarının, “kazanılmış hakları” ortadan kaldırıcı bir sonuç doğurmasının önlenmesi olduğu belirtilmiştir(Gözübüyük, Ş. Anayasa Hukuku, Turhan Kitabevi, Ankara 2013, s. 292). Anayasa'da iptal kararları idarî davalarda olduğu gibi düşünülmemiş ve kural olarak iptal edilen kuralın baştan beri geçersiz duruma geldiği esası benimsenmemiştir. Türk Anayasal sisteminde, "Devlete güven" ilkesini sarsmamak ve ayrıca devlet yaşamında bir kargaşaya neden olmamak, kazanılmış hakları korumak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir. Böylece hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçlarını doğurmuş bulunan durumların, iptal kararlarının yürürlüğe gireceği güne kadarki dönem için geçerli sayılması sağlanmıştır. Bir kural işlemle kurulan statünün Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararıyla ya da bir başka kural işlemle kaldırılması durumunda, bu statüye bağlı öznel (sübjektif) işlemlerin de geçersiz duruma düşmesi doğaldır. Dolayısıyla bu öznel işlemlerle, ortadan kalkan statüye dayanarak ileriye dönük haklar elde edilemez. Anayasa'nın bağlayıcılığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına tüm devlet organlarının uyma zorunluluğu ve Anayasa'nın üstünlüğü ilkesi, Anayasa'ya aykırı bir kuralın aykırılığının saptanmasından sonra uygulama alanı bulmasını kesinlikle önler. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının zaman içerisindeki etkisi böylece çıkmakta ve "İptal kararlan geriye yürümez" kuralı belirtilen anlamı taşıyarak geçerli olmaktadır. Anayasa’nın 153. maddesindeki “İptal kararları geriye yürümez” kuralının, geriye yürümezlik kuralının, yalnız lafza bağlı kalınarak yorumlanması hukuk devleti ilkesine ve bu ilke içinde var olan adalet ve eşitlik ilkelerine aykırı sonuçlar doğurabileceği gibi itiraz yoluyla yapılacak denetimin amacına da ters olduğu aşikârdır. Ayrıca iptal kararının geriye yürümezliği kuralı, çoğu zaman iptal kararlarını işlevini ve etkinliğini azaltmaktadır. Ancak geriye yürümezlik ilkesinin en önemli istisnalarından biri, Anayasa’nın 152. Maddesindeki somut norm denetimidir. Madde uyarınca mahkeme önüne gelen uyuşmazlıkta Anayasa aykırılık iddiasını ciddi görür ve Anayasa Mahkemesine iptal için başvurmuşsa, başvuru sonucunda iptal kararı verildiğinde, iptal kararına uymak zorundadır. Özelikle Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümeyecekse somut norm denetimine başvurunun bir anlamı olmayacaktır. Somut norm denetiminde, iptal kararı durdurulan dava bakımından geriye yürür. Çünkü iptal kararı doğası gereği geriye yürür. Kimi durumlarda adalet ilkesinin gerçekleştirilmesi ancak iptal kararının geriye yürümesi ile mümkün olabilmektedir. Bütün bunlar birlikte değerlendirildiğinde şu sonuçlara varmak kaçınılmaz olmaktadır. a) Anayasanın 152. maddesine göre itiraz yoluna başvuran mahkemeler Anayasa Mahkemesi kararlarına uymak zorundadırlar. b) İtiraz eden mahkeme, elinde bulunan ve Anayasa Mahkemesinin iptal kararından önce açılan bir davayı Anayasa Mahkemesi kararına göre çözecektir. Bu halde iptal kararı eldeki dava bakımından geriye yürümüş olacaktır. Mahkemelerin, itiraz yolu ile yapılan başvuru üzerine Anayasa Mahkemesinin verdiği iptal kararına uymak zorunda oldukları sonucuna ulaşılmak kaçınılmazdır. Bu durum 152. maddenin amir hükmüdür. Bir kere iptal kararı geriye yürümeyecekse dava mahkemelerinin aykırılık itirazlarını Anayasa Mahkemesine iletmelerinin bir anlamı olmayacaktır. İtirazın bir anlam ifade edebilmesi için en azından durdurulan dava açısından iptal kararının geriye yürümesi gerekmektedir(Tunç, H. Türk Anayasa Yargısında İtiraz Yolu Erzincan 1992. S: 72 ). c) İtiraz yoluyla yapılan başvuru üzerine iptal edilen hükmü, benzer işlerde uygulama durumunda bulunan başka mahkemeler de Anayasa Mahkemesi iptal kararına uymak zorundadırlar ve iptal edilen yasa maddesine dayanarak karar veremeyeceklerdir. d) Hukuksal ve nesnel alanda etkilerini göstermiş, sonuçları doğurmuş, kesin hüküm halini almış, adli ve idari yargı kararları ile netleşmiş, yargılama konusu oluşturmayan ve oluşturmayacak olan durumlarda Anayasa Mahkemesinin iptal kararları geriye yürümez. e) İptal kararlarının Anayasanın 153/5. maddesi uyarınca geriye yürüyemeyeceği hallerde kesinleşmiş Yargı kararları Yargılamanın iadesine konu teşkil etmezler ve bu yolla ortadan kaldırılamazlar. Belirtmek gerekir ki iptal kararları, kesinleşmiş yargı kararlarını etkilemez. Başka bir anlatımla iptal kararları, daha önce verilip kesinleşmiş olan yargı kararlarını geçersiz kılmaz, ortadan kaldırmaz, yargılamanın yinelenmesini gerektirmez. Ancak, görülmekte olan davalarda ve henüz kesin çözüme bağlanmamış anlaşmazlıklarda mahkemeler, iptal kararından sonraki duruma göre karar vermekleyükümlüdürler. Davanın taraflardan birisi; hakkında uygulanacak kanun maddesinin Anayasa aykırı olduğu kanaatinde ise bunu iptal ettirerek aleyhindeki olumsuz durumu ortadan kaldırmak için mahkemeye başvuracaktır. Bu başvuru, kişi için Anayasal bir haktır. Hak kullanıldığında sahibine bir yarar sağlamayacaksa zaten ortada bir hak yok demektir. Bu durumda bu hususa ilişkin Anayasa hükmünün bir anlamı olmayacağı gibi bu hükmü koyan Anayasa Koyucunun da "abesle iştigal ettiği" gibi garip bir sonuca ulaşılacaktır. Uygulamada, itiraz yolu ile Anayasa Mahkemesine başvuran mahkeme; itirazı haklı görülerek yasanın ya da bir kuralın iptali halinde, iptal edilen yasa maddesi veya kuralı yok kabul ederek karar vermektedir. O halde somut norm denetiminde Anayasaya aykırılık itirazında bulunan tarafın iptal kararının sonuçlarından yararlanması gerekir (Özbudun, E. Türk Anayasa Hukuk 7. Baskı s: 411). 5.3.2. Mülkiyet ve miras hakkı: “Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı bireyin eşya üzerindeki hâkimiyetini güvence altına almaktadır. Eşya üzerindeki hâkimiyet bir yönüyle bireye devletin müdahale edemeyeceği özel bir alan yaratırken, diğer taraftan emeğinin karşılığını güvence altına almaklabireye kendi hayatını yönlendirme ve geleceğini tasarlama olanağı sunmaktadır. Bu nedenle birey özgürlüğü ile mülkiyet hakkı arasında yakın bir ilişki vardır. Temel bir hak olan miras hakkı ise iki yönlüdür. Miras bırakan yönünden mirasının kendinden sonrakilere geçmesini ve ölüme bağlı tasarrufta bulunabilmeyi, mirasçılar yönünden ise murisin miras yoluyla bıraktığı malvarlığına sahip olma yetkisini kapsar. Hukukun genel ilkelerinden birisi de mülkiyet hakkının “zamanötesi” niteliğidir. Kısaca mülkiyet hakkı, zamanaşımına uğramaz.4721 sayılı TMK.’un “Taşınmazlarda karine” başlıklı 992. Maddesinde ki, “Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır...” hükmü ile tapuya kayıtlı olan taşınmazların olağanüstü zamanaşımı yoluyla kazanılması önlenmektedir. TMK.’un 575. maddesinde ise mirasın, miras bırakanın ölümü ile açılacağı, 599. madde hükmüne göre de mirasçıların, miras bırakanın ölümü ile mirası bir bütün olarak, kanun gereğince kazanacakları belirtilmekte, 705. maddenin ikinci fıkrası uyarınca da mirasçılar, miras bırakanın bıraktığı taşınmazlar üzerindeki mülkiyet hakkına tescilden önce sahip olmaktadırlar. Mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin Anayasa’nın 35 ve AHİS Ek 1 Protokolünün 1. Maddeleri uyarınca, hangi kural kapsamında ele alınacağı belirlendikten sonra, sınırlamanın hakkı ihlal edip etmediğini tespit için üç aşamalı bir test yapılmaktadır. Bu testin unsurları şöyledir: a) Birinci aşama, söz konusu müdahalenin kanunla/hukukla öngörülüp görülmediği; b) İkinci aşama, yapılan müdahalenin sınırlama ölçütlerine ya da bir başka deyişle meşru amaçlara uygun olup olmadığı ve c) Üçüncü aşama, müdahalenin/sınırlamanın ölçülü olup olmadığı (adil denge kurup kurmadığı) veya hakkın özüne dokunup dokunmadığıdır. 5.3.3. Kazanılmış hak: Hukukun evrensel ilkelerine saygı duymak hukuk devleti olmanın gereğidir. Kazanılmışhaklara saygı ilkesi de hukukun genel ilkeleri ve hukuk devleti kavramı içerisinde yer alır. Bu ilkenin temel amacı bireylerin hukuk güvenliğini sağlamaktır. Kazanılmışhak mülkiyet ile değil, doğrudan doğruya hukuk güvenliği ile ilgilidir. Belirtmek gerekir ki, kazanılmış haklar, kural olarak bireysel idari işlemlerle elde edilirler. Beklenen hak ise kazanılması beklenen haktır. Kazanılmış ancak elde edilmesi işleme kalmış olan hak, beklenen haktır. Ancak varolan haklar, kazanılmış veya beklenen haklardan önce gelir. 5.3.4. Kurucu (yenilikçi)-açıklayıcı tescil: Olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı yolu ile taşınmaz mülkiyetinin tescilinin, hukuki niteliğine değinmek gerekir. Mülkiyet hakkı ayni bir hak olup, tapu kütüğüne tescili gerekir. Taşınmaz mallardaki mülkiyet hakkı kural olarak tescille doğar. Kural olarak, mülkiyetin tescili kurucu bir hukuki işlemdir. Nitekim 4721 sayılı TMK yürürlüğe girmeden önce “Medeni Kanunu’nun kazandırıcı zamanaşımı yoluyla tapusuz taşınmazların edinilmesine ilişkin 639/1. maddesine göre verilen tescil kararlarının inşai-ihdasi (yapici - kurucu - yenilik doğurucu) nitelikli kararlar olduğu, mülkiyet hakkının bu kararların kesinleştiği anda kazanılacağı” 04.12.1998 gün ve 1996/4 E, 1998/3 K. sayılı YİBK içtihadı ile kabul edilmiştir. Ancak 4721 sayılı TMK 713/5. son cümlesinde açıkça “Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur” düzenlemesine yer vermiş ve bu şekilde tapuda kayıtlı olmayan taşınmazın, koşulların tamamlandığı anda mülkiyetin gerçekleşeceğini belirterek, açıklayıcı tescile yer verilmiştir. Bu açıklayıcı tescilin, maddenin 713/2 maddesinde düzenlenen tapulu taşınmazlar içinde geçerli olduğu yönünde kararlar bulunsa da, tapulu taşınmazda, öncelikle malik kaydının iptali gerekeceğinden, açıklayıcı bir tescilden sözedilemez. Zira kayıt iptal edilmeden tescile karar verilemez. TMK.’un 705 ve 992. Maddeleri dikkate alındığında kanun koyucunun açıklayıcı tescili, sadece 713. Maddenin birinci fıkrasında belirtilen tapusuz taşınmazlar için kabul ettiğini belirtmek gerekir. Mirasın kazanılmasında bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulmamasına rağmen gerek tapusuz taşınmazlarda gerekse tapulu taşınmazlarda olağanüstü zilyetlikle taşınmazın kazanılması mahkeme kararına bağlamıştır. Ancak TMK'nun 713/5-son cümlesinde " Mülkiyet, birinci fıkrada öngörülen koşulların gerçekleştiği anda kazanılmış olur." Düzenlemesi ile tapusuz taşınmazlarda tapulu taşınmazlardan ayrı bir düzenleme getirerek olağanüstü zilyetlikle kazanma şartları gerçekleştiği anda taşınmazın mülkiyetinin kazanılacağını ifade etmiştir. Bu noktada mahkemenin tescil kararı mülkiyetin kazanılmasının tespiti anlamını taşımaktadır. Her ne kadar TMK'nun 713/5- son cümlesi bu maddenin ikinci fıkrasını da yani tapulu taşınmazların zilyetlikle kazanılmasını da kapsadığı yönünde düşünceler olsa da kanunun gerek lafzı gerekse amacı dikkate alındığında açıkça sadece birinci fıkrayı kapsadığı anlaşılmaktadır. Tapusuz taşınmazlarda mülkiyetin olağanüstü zilyetlik şartlarının gerçekleştiği tarihte kazanılması işin doğasına da uygundur. Çünkü tapusuz taşınmazlarda gerek TMK'nun 599 ve gerekse 705. Maddesinde düzenlendiği gibi tapuda bir malik olmadığı için malikin ölümü ile mirasçılarına kanun gereği mülkiyetin geçmesi de düşünülemeyeceği için zilyetlik şartlarının gerçekleşmesi ile zilyet tarafından mülkiyetin kazanılması doğaldır. Ancak mirasın, murisin ölümü ile kanun gereği mirasçılar tarafından kazanılacağı TMK'nun 599. Maddesinde, tapulu taşınmazların tapuda tescile gerek olmadan murisin ölümü ile kazanılacağı TMK'nun 705. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Taşınmaz mülkiyetinin kazanılmasında bu maddelerde ki düzenlemeler asıldır. Mülkiyetin zilyetlikle kazanılması ise TMK'nun 599 ve 705. Maddelerin istisnasındır. Bir başka ifade ile tapuda kayıtlı murisin ölümü ile mülkiyeti kanun gereği mirasçılara geçen taşınmazların olağanüstü zamanaşımı ile kazanıldığından bahsedilemez. Burada artık yeni malikler mirasçılardır. TMK'nun 713/2 maddesinde ki şartların mirasçılar üzerinde gerçekleşmiş olması gerekir. Yani mirasçıların anlaşılamaması veya gaipliğine karar verilmiş olması gerekir. 6. Sonuç olarak: 6.1. Öncelikle TMK'nun 713/2 maddesinin Anayasa mahkemesi tarafından iptal edilmeden önceki hali ile de davacı zilyet açısından tescil şartları oluşmamıştır. Çünkü dava konusu taşınmaz tapuya kayıtlı olup, tapuda adı kayıtlı olan murisin ölümü ile mirasçılar TMK'nun 599 ve 705. Maddeleri gereği mülkiyeti kazanmışlardır. Mirasçılar bilinen kişilerdir. Mirasçıların mülkiyetinin korunması Anayasa’nın 35 ve AHİS Ek 1. Protokol’ün 1. Maddeleri gereğidir. 6.2. Eldeki dava Anayasa Mahkemesi’nin TMK.’un 713/2 maddesindeki “ölmüş ya da” fıkralarını iptal ettikten sonra açılmıştır. İptal kararı ile TMK. 599. Maddesi uyarınca mirasbırakanlarının ölümü ile mülkiyet hakkı geçen ve bilinen mirasçıların varolan mülkiyet haklarının devam edeceği açıktır. Dava tarihinde uygulanacak bir kural kalmamıştır. Artık davacının zilyetliğinin önemi yoktur. TMK. 599 ve 992 maddeleri uyarınca varolan mülkiyet hakkı, zilyetlikle beklenen mülkiyet hakkından önce gelir ve hukuken iptal kararı ile korunmuştur. 6.3. Anayasa’nın 152. maddesi uyarınca somut norm denetimi yapıldığından, Anayasa’nın Üstünlüğü ilkesi uyarınca, uyuşmazlığa bakan hakim, iptal kararına uymak ve iptal edilen kanun hükmünü uygulamamak zorundadır. Yargıtay ve Danıştay’ın istikrar kazanan kararlarında da bu husus kabul edilmiştir. Dava tarihinden önce iptal edilmiş bir kanun maddesine dayalı olarak karar vermek mümkün değildir. Böyle bir düşünce Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürütülmesi değil ileriye yürütülmemesi sonucunu doğurur ki bu mahkemelerin Anayasa Mahkemesinin kararlarını yerine getirmemesi anlamı taşıdığı gibi Anayasa Mahkemesi kararlarının kesinliği, bağlayıcılığı ve Anayasanın üstünlüğü ilkelerine aykırı olacaktır. 6.4. Davacı zilyet açısından, tapuda kayden intikal eden mirasçıların mülkiyet hakkı korunduğundan, kazanılmış haktan sözedilemez. Asıl Anayasa Mahkemesi iptal kararı ile mirasçıların varolan mülkiyet hakkı teslim edilmiştir. Davacı zilyet açısından olsa olsa beklenen bir hak vardır. Beklenen haklarda ise Anayasa Mahkemesinin iptal kararları derhal uygulanacaktır. Yukarda açıklanan gerekçelerle yerel mahkemenin direnme kararının onanması gerektiği düşüncesinde olduğumuzdan Sayın çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.
1. Ceza Dairesi, 2023/5173 E., 2023/6176 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın "Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi" başlıklı 152 nci maddesinde yer alan, "Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa
1. Ceza Dairesi         2023/5173 E.  ,  2023/6176 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 2022/733 değişik iş İNCELEME KONUSU KARAR : İtirazın reddine TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : İlgili kararın kanun yararına bozulması Kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan Bitlis E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda hükümlü olarak bulunan ...'ın, iş bu cezasının infazı sırasında denetimli serbestlikten faydalanma talebinin kabulü ile cezasının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilmesine ilişkin Bitlis İnfaz Hakimliğinin 06.10.2021 tarihli ve 2021/1751 Esas, 2021/1746 Karar sayılı kararını müteakip, hükümlü hakkında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan Bitlis 1. Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açıldığından bahisle, Bitlis Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesi hususunda değerlendirilme yapılmasına yönelik talebinin reddine dair Bitlis İnfaz Hâkimliğinin 15.12.2021 tarihli ve 2021/2302 Esas, 2021/2302 Karar sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin Bitlis 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, 04.02.2021 tarihli 2021/733 değişik iş sayılı kararı ile ilgili olarak; Adalet Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin birinci fıkrası uyarınca, 09.05.2023 tarihli ve 94660652-105-13-6643-2022-Kyb sayılı evrakı ile kanun yararına bozma istemine istinaden düzenlenen, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 15.06.2023 tarihli ve 2023/55711 sayılı Tebliğnamesi ile dava dosyası Daireye gönderilmekle, gereği düşünüldü; I. İSTEM Yargıtay Cumhuryet Başsavcılığının, 15.06.2023 tarihli ve 2023/55711 sayılı kanun yararına bozma isteminin; “1) Somut olayda, hükümlünün Bitlis İnfaz Hakimliğinin 06.10.2021 tarihli kararı ile cezasının koşullu salıverilme tarihine kadar olan kısmının denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle infaz edilmesine karar verilmesini takiben, hükümlü hakkında kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan Bitlis 1. Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açıldığı gerekçesiyle açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine yönelik talepte bulunulması üzerine, Bitlis İnfaz Hâkimliğince "7242 sayılı Kanun ile Resmi Gazete'de yürürlüğe giren 5275 sayılı yasanın 105/A maddesinin yedinci fıkrasında, hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı kamu davası açılmış olması hâlinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebileceği, kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi hâlinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hâkimi tarafından karar verilebileceğinin belirtildiği, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen 5275 sayılı yasanın 105/7-c maddesinde de aynı şartların belirtildiği, bu bağlamda 7242 sayılı yasa ile değişik 5275 sayılı yasanın 105/A maddesinin yedinci fıkrasındaki düzenlemenin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2 nci ve 38 ... maddelerine aykırı olduğu, Anayasa tarafından korunan hukuki kurallara dair manzumenin kanunlar tarafından da korunması gerektiği, bu bağlamda henüz suçlu kimliği kesinleşmemiş ve hakkında kamu davası açılan hükümlünün suçsuzluk karinesi çerçevesinde açık ceza infaz kurumuna gönderilmesinin hukuka aykırı olacağı ve İnfaz Hâkimliğine takdir hakkı tanınmış olduğu" gerekçesiyle hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine yer olmadığına dair karar verilmiş ise de, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın "Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi" başlıklı 152 nci maddesinde yer alan, "Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır. Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazete'de yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz." şeklindeki, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 29 uncu maddesinde yer alan, "Bir davaya bakmakta olan mahkeme...1. O dava sebebiyle uygulanacak bir kanunun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse, bu yoldaki gerekçeli kararı veya 2. Taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa tarafların bu konudaki iddia ve savunmalarını ve kendisini bu kanıya götüren görüşünü açıklayan kararı...Dosya muhtevasını mahkemece bu konu ile ilgili görülen belgelerin tasdikli örnekleri ile birlikte Anayasa Mahkemesi Başkanlığına gönderir. Anayasa Mahkemesi Genel Sekreterliği, gelen evrakı kaleme havale eder ve keyfiyeti ilgili mahkemeye bir yazı ile bildirir." biçimindeki düzenlemeler nazara alındığında, Dosya kapsamına göre, öncelikle İnfaz Hakimliğinin hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine yer olmadığına dair kararına ait gerekçesinin yerinde olmadığı, anılan Hakimlik tarafından 5275 sayılı Kanun'un 105/A maddesinin yedinci fıkrasında yer alan düzenlemenin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2 ve 38 .... maddelerine aykırı olduğu düşünülüyor ise Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 152 nci maddesi ile 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 29 uncu maddesinde yer alan usuller uyarınca bir yol izleyerek düzenlemenin Anayasaya aykırı olduğu hususundaki görüşünü öne sürebileceği, bu konuda İnfaz Hakimliğine yetki verilmediği, bahsedilen usullere ve şekil şartlarına uyulmaksızın doğrudan ve yalnızca gerekçeli karar içeriği ile bir kanun maddesinin hukuka aykırı olduğu hususunun ileri sürülemeyeceği, bahsedilen düzenlemelerde yer alan şekil şartlarına uyulmaması halinde, her Mahkeme veya Hakimlik tarafından münhasıran gerekçeli karar içeriğinde belirtilerek bir kanun maddesinin Anayasaya aykırı görüldüğünden bahisle talepler hakkında karar verilebileceği, bu halde kanunlarda yer alan maddelerin Mahkemeler veya Hakimlikler tarafından farklı yorumlanması sonucu farklı uygulamalara yol açılacağı ve ortada bir yeknesaklık durumunun kalmayacağı, kanun koyucu tarafından düzenlenen Kanunların önüne geçilerek her Mahkeme veya Hakimliğin kendi içtihatlarının oluşmasına yol açabileceği, söz konusu durumun ciddi bir mesele olarak irdelenmesi gerektiği cihetle, öncelikle İnfaz Hakimliğince anılan şekil şartlarına uyulması gerektiği, ilgili maddelerde yer alan usullerin bu şekilde atlanarak kanun maddesinin Anayasa'ya aykırı olduğundan bahisle bir karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu, 2) 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 105/A maddesinin yedinci fıkrasında yer alan, "Hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı kamu davası açılmış olması hâlinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilir. Kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi hâlinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hâkimi tarafından karar verilir." şeklindeki düzenleme dikkate alındığında hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanan hükümlünün denetim sırasında alt sınırı en az 1 yıl hapis cezası gerektiren kasıtlı bir suç işlediği iddiası ile hakkında kamu davası açılmasının denetimli serbestlik kararının kaldırılması için yeterli olduğu, Somut olayda hakimlikçe kovuşturma sonucunda hükümlü hakkında beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı da verilebileceği gerekçesiyle denetimli serbestlik müdürlüğü tarafından yapılan talebin reddine karar verildiği, ancak anılan Kanun'un 105/A maddesinin yedinci fıkrasının ikinci cümlesinde, anılan hususun gerçekleşmesi halinde denetimli serbestlik tedbirinin devamına zorunlu olarak karar verileceğinin belirtildiği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine, yazılı gerekçeyle reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.” Şeklindeki gerekçeye dayandığı anlaşılmıştır. II. GEREKÇE 1. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309 uncu maddesinin, (1), (2) ve (3) üncü fıkraları; (1) Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir. (2) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir. (3) Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar. 2. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un 105/A maddesinin konu ile ilgili yedinci fıkrası; “(7) (Yeniden Düzenleme:14.4.2020-7242/46 md.) Hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbiri uygulanmaya başlandıktan sonra işlediği iddia olunan ve cezasının alt sınırı bir yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suçtan dolayı kamu davası açılmış olması hâlinde, denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilir. Kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi hâlinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hâkimi tarafından karar verilir. Şeklinde düzenlenmiştir. 3. Somut olayda hükümlünün 2 yıl 1 ay hapis cezasının infazı için 07.09.2021 tarihinde cezaevine alındığı, Cumhuriyet savcılığı tarafından düzenlenen 09.09.2021 tarihli ve 2021/293 sayılı müddetnameye göre, şartla tahliye tarihinin 05.05.2022, bihakkın tahliye tarihinin ise 20.05.2023 olarak belirlendiği, hükümlünün talebi üzerine 06.10.2021 tarihli İnfaz Hakimliği kararı ile hakında şartla tahliye tarihine kadar denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verildiği, hükümlünün denetimli serbestlik tedbiri uygulanmak suretiyle cezasını infaz ettiği sırada 20.10.2021 tarihinde işlediği iddia olunan kullanmak için uyuşturucu madde satın almak, bulundurmak ve kullanmak suçundan cezalandırılması istemi ile 08.12.2021 tarihinde Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, hükümlü hakkında dava açıldığını öğrenen yetkili ve görevli Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün, İnfaz İşleri Değerlendirme Komisyonu’nun kararınıda ekleyerek hükümlünün işlediği iddia olunan kasıtlı suçun cezasının alt sınırının bir yıldan fazla olması nedeniyle açık ceza infaz kurumuna gönderilmesi için dosyasını Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla İnfaz Hakimliğine gönderdiği anlaşılmaktadır. 4. Kanun da yer alan “....denetimli serbestlik müdürlüğünün talebi üzerine infaz hâkimi tarafından, hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesine karar verilebilir.” ibaresi İnfaz Hakimliğine açık ceza infaz kurumuna gönderip göndermeme konusunda takdir hakkı tanındığını göstermekte ise de, İnfaz Hakimliğinin hükümlü hakkında denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasına devam edilmesi ya da hükümlünün açık ceza infaz kurumuna gönderilmesi konusunda yasa gereği tanınan takdir hakkını kullanırken, takdir hakkının yerinde ve objektif olarak kullanıldığını haklı gösterecek nitelikte somut, denetlenebilir, dosya içeriğine uygun yeterli ve yasal gerekçe göstermesi gerekmektedir. 5. 5275 sayılı Kanun'un 105/A maddesinin yedinci fıkrasının ikinci cümlesinde yer alan kovuşturma sonucunda beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, davanın reddi veya düşme kararı verilmesi halinde, hükümlünün cezasının infazına denetimli serbestlik tedbiri uygulanarak devam olunmasına infaz hakimliği tarafından karar verileceğinin burada takdir hakkının bulunmadığı açıkça düzenlenmiştir. 6. 5275 sayılı Kanun’un 105/A maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu yönündeki görüşün, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 152 nci maddesi ile 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 29 uncu maddesinde yer alan düzenlemeler dikkate alınarak, Anayasa’ya aykırılık iddiasını incelemeye ve bu konuda karar vermeye yetkili Anayasa Mahkemesine taşınabileceği gözetilmelidir. 7. Mahkemece takdir hakkının yerinde ve objektif olarak kullanıldığını haklı gösterecek nitelikte somut, denetlenebilir, dosya içeriğine uygun yeterli ve yasal gerekçe gösterilmeksizin, “mevcut düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu, henüz suçlu kimliği kesinleşmemiş ve hakkında kamu davası açılan hükümlünün suçsuzluk karinesi çerçevesinde açık ceza infaz kurumuna gönderilmesinin hukuka aykırı olacağı” gerekçesiyle verilen karara karşı yapılan itirazın kabulü yerine reddine dair itiraz merciince verilen karar Kanun’a aykırı olup, kanun yararına bozma talebi açıklanan bu sebeplerle yerinde görülmüştür. III. KARAR 1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin KABULÜNE, 2. Bitlis 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 04.02.2021 tarihli 2021/733 değişik iş sayılı kararın 5271 sayılı Kanun’un 309 uncu maddesinin üçüncü fıkrası gereği, oy birliğiyle KANUN YARARINA BOZULMASINA, Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.10.2023 tarihinde karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Bir Asliye Hukuk Mahkemesi, bakmakta olduğu bir kamulaştırma bedelinin tespiti davasında, uyuşmazlığa uygulanacak olan Kamulaştırma Kanunu'nun ilgili hükmünün Anayasa'nın mülkiyet hakkını düzenleyen maddesine aykırı olduğu kanaatine varmış ve somut norm denetimi yoluyla hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur. Anayasa Mahkemesi yaptığı ilk incelemede, başvuru kararında Anayasa’ya aykırılık iddialarının gerekçelendirilmesi bakımından eksiklikler bulunduğunu tespit etmiş ve başvuruyu işin esasına girmeksizin usul yönünden reddetmiştir. Anayasa ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde, Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı sonrasında ortaya çıkacak hukuki durumla ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Ret kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından itibaren on yıl geçmedikçe, aynı kanun hükmünün Anayasa’ya aykırılığı aynı veya başka bir mahkeme tarafından ileri sürülemez.
B) Başvuruyu yapan mahkemenin, dosyayı bekletmeksizin mevcut kanun hükmünü derhal uygulayarak davayı esastan karara bağlama yükümlülüğü doğmuştur.
C) Söz konusu kanun hükmünün, Anayasa Mahkemesi tarafından usulden de olsa incelenmiş olması nedeniyle Anayasa’ya uygunluk karinesinin güçlenmiş sayılması ve artık aynı konuda başvuru yapılamaması gerekir.
D) Başvuran mahkeme, Anayasa Mahkemesi tarafından belirtilen usuli eksiklikleri giderdikten sonra aynı kanun hükmünün iptali için yeniden başvuruda bulunabilir.
E) Anayasa Mahkemesi’nin usulden ret kararı, olağanüstü bir kanun yolu olan bireysel başvuru hakkını doğuracağından, mahkeme hâkimi bu karara karşı bireysel başvuruda bulunmalıdır.

Bu maddeyle ilgili 15 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol