1982 Anayasası 158. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 158 – Uyuşmazlık Mahkemesi adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkilidir. [101]
Uyuşmazlık Mahkemesinin kuruluşu, üyelerinin nitelikleri ve seçimleri ile işleyişi kanunla düzenlenir. Bu mahkemenin Başkanlığını Anayasa Mahkemesince, kendi üyeleri arasından görevlendirilen üye yapar.
Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.
III. Hakimler ve Savcılar (…)[102] Kurulu
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
4 karar eşleşti
4. Hukuk Dairesi, 2021/513 E., 2021/2154 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Öte yandan, Anayasa’nın 158. maddesi uyarınca adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesi (UYM) de önüne gelen benzer uyuşmazlıklarda AYM’nin yukarıda yer verilen kararına atıf yaparak benz
4. Hukuk Dairesi 2021/513 E. , 2021/2154 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Asıl davada davacılar ... ve ... vekili tarafından, 30.05.2014 gününde ve birleşen davada ..., ..., ..., ... ve...vekili tarafından 28.05.2015 tarihinde, davalı ... aleyhine verilen dilekçeler ile trafik kazası sonucu ölüm ve cismani zarar nedeniyle tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonucunda; davanın usulden reddine dair verilen 05.03.2020 günlü kararın Yargıtayca incelenmesi davalı vekili Av.... tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü:
-K A R A R-
Asıl davada davacılar vekili; 09/03/2013 tarihinde, davacı ...’in sevk ve idaresindeki ...plaka sayılı süt taşıyan kamyonun Antalya’dan Seydişehir istikametine geldiği sırada 11. km de kaçış rampasına yolda gerekli önlem ve uyarıcı işaret bulunmaması nedeniyle girdiğini ve rampanın devamında aracını durduramayarak kayalıklara çarparak kazada vefat ettiğini, geriye mirasçıları olarak annesi ve babası kaldığını, kaza ile ilgili düzenlenen olay yeri inceleme tutanağında da belirtildiği üzere kazanın meydana geldiği yerin Karayolları 3. bölge müdürlüğünün görev sınırları içinde kaldığını, ceza yargılamasında alınan bilirkişi raporunda davalı ... Müdürlüğünün asli kusurlu olduğunun tespit edildiğini belirterek; fazlaya dair talep ve hakları saklı kalmak kaydı ile davacı ... için 1.000,00 TL maddi, 40.000,00 TL manevi tazminatın, davacı Nurdan Kesemen için 1.000,00 TL maddi, 40.000,00 TL
manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Birleşen Seydişehir Asliye Hukuk Mahkemesi 2015/276 esas 2015/456 karar sayılı dosyasında davacılar vekili; davacıların 09/03/2013 günü meydana gelen kaza nedeniyle kardeşlerini kaybettiklerini belirterek; her biri için 10.000,00 TL den toplam 50.000,00 TL manevi tazminatın olay tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.
Mahkemece, 26/11/2015 tarihli ilk karar ile asıl ve birleşen davada davacıların manevi tazminat istemlerinin kısmen kabulüne, asıl davada davacıların maddi tazminat talepleri konusuz kaldığından karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş, hükmün taraf vekillerince temyizi üzerine 17. Hukuk Dairesi’nin 17/04/2019 gün, 2016/6502 esas ve 2019/4941 sayılı ilamı ile davanın, idari yargı merciinde çözümlenmesi gerekeceğinden yargı yolu caiz olmadığından usulden reddine karar verilmesi gerektiğinden bahisle bozulmasına karar verilmiş, mahkemece bozma ilamına uyularak idari yargı yeri görevli olduğundan davanın usulden reddine karar verilmiştir. Karara karşı davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
Dava, trafik kazasından kaynaklanan ölüm sebebiyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Somut uyuşmazlıkta çözümlenmesi gereken öncelikli sorun, davanın hangi yargı kolunda görüleceği üzerinde toplanmaktadır.
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nun birinci maddesinde, bu Kanun’un amacının, karayollarında, can ve mal güvenliği yönünden trafik düzenini sağlamak ve trafik güvenliğini ilgilendiren tüm konularda alınacak önlemleri belirlemek olduğu belirtilmiştir.
Öte yandan, 2918 sayılı Kanun'un 6099 sayılı Kanun’un 14. maddesiyle değiştirilen 110. maddesi ise “İşleteni veya sahibi Devlet ve diğer kamu kuruluşları olan araçların sebebiyet verdiği zararlara ilişkin olanları dâhil, bu Kanundan doğan sorumluluk davaları, adli yargıda görülür. Zarar görenin kamu görevlisi olması, bu fıkra hükmünün uygulanmasını önlemez. Hemzemin geçitte meydana gelen tren-trafik kazalarında da bu Kanun hükümleri uygulanır.” şeklindedir.
Yasama belgeleri ile anılan düzenlemenin gerekçesine bakıldığında, 2918 sayılı Kanun’un uygulanması gereken sorumluluk davalarında bir karmaşanın söz konusu olduğu, bu karmaşanın adli yargı yerlerinin görevli olduğu belirlenmek suretiyle giderilmek istendiği anlaşılmaktadır.
Bahse konu düzenleme, Anayasa’ya aykırı olduğu iddiası ile somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesi (AYM) önüne taşınmış, Anayasa’nın 2, 125 ve 155. maddeleri bağlamında inceleme yapan mahkeme, düzenlemeyi şu gerekçelerle Anayasa’ya aykırı bulmayarak iptal istemini reddetmiştir. (AYM’nin 26/12/2013 tarihli ve 2013/68-165 E-K sayılı kararı): “Anayasa Mahkemesinin daha önceki kimi kararlarında da belirtildiği üzere, tarihsel gelişime paralel olarak Anayasa'da adli ve idari yargı ayrımına gidilmiş ve idari uyuşmazlıkların çözümünde idare ve vergi mahkemeleriyle Danıştay yetkili kılınmıştır. Bu nedenle, genel olarak idare hukuku alanına giren konularda idari yargı, özel hukuk alanına giren konularda adli yargı görevli olacaktır. Bu durumda, idari yargının görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünde adli yargının görevlendirilmesi konusunda kanun koyucunun mutlak bir takdir yetkisinin bulunduğunu söylemek olanaklı değildir. Ancak, idari yargının
denetimine bağlı olması gereken idari bir uyuşmazlığın çözümü, haklı neden ve kamu yararının bulunması hâlinde kanun koyucu tarafından adli yargıya bırakılabilir.
İtiraz konusu kural, trafik kazasında zarar görenin asker kişi ya da memur olmasına, aracın askeri hizmete ilişkin olmasına, kamu ya da özel araç olmasına veya olayın hemzemin geçitte meydana gelmesi durumlarına göre farklı yargı kollarında görülmekte olan 2918 sayılı Kanun'dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görüleceğini öngörmektedir. İtiraz konusu düzenlemenin gerekçesinde de ifade edildiği gibi, askeri idari yargı, idari yargı veya adli yargı kolları arasında uygulamada var olan yargı yolu belirsizliği giderilerek, söz konusu davalarla ilgili olarak yeknesak bir usul belirlenmektedir. Aynı tür davaların aynı yargı yolunda çözümlenmesi sağlanarak davaların görülmesi ve çözümlenmesinin hızlandırıldığı, bu suretle kısa sürede sonuç alınmasının olanaklı kılındığı ve bunun söz konusu davaların adli yargıda görüleceği yolunda getirilen düzenlemenin kamu yararına yönelik olduğu anlaşılmaktadır.”
Öte yandan, Anayasa’nın 158. maddesi uyarınca adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesi (UYM) de önüne gelen benzer uyuşmazlıklarda AYM’nin yukarıda yer verilen kararına atıf yaparak benzer sonuca ulaşmıştır. UYM, 2918 sayılı Kanun’un 110. maddesiyle, yargı yolu uyuşmazlıklarına ve bu nedenle de yargılamaların uzamasına neden olan anılan Kanun'dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarında, yeknesaklığı sağlamak amacıyla ve kamu yararı gözetilerek adli yargı yerlerinin görevli kılındığını, AYM’nin de bu durumu Anayasa’ya aykırı bulmadığını tespit etmektedir. (UYM’nin 11/04/2016 tarihli ve 2016/163-210 E-K sayılı; 24/09/2018 tarihli ve 2018/530-467 E-K sayılı kararları)
2918 sayılı Kanun’un 110. maddesinin gerekçesiyle AYM ve UYM’nin yukarıda yer verilen kararları birlikte değerlendirildiğinde, 2918 sayılı Kanun'dan kaynaklanan tüm sorumluluk davalarının adli yargıda görülmesi gerekliliği ortaya çıkmış, Anayasa’nın 153. maddesinin birinci ve son fıkraları ile 158. maddesinin birinci fıkrası uyarınca da tüm yargı yerlerinin benzer nitelikte yorum yapması kaçınılmaz hâle gelmiştir.
Hemen belirtilmelidir ki benzer olaylara aynı hukuki sonuçlar bağlanması anlamına gelen yargısal kararlardaki istikrar, adil yargılanma hakkının görünümlerinden olan hakkaniyete uygun yargılama ilkesinin gereğidir. İstikrarlı karar verme, hukuki belirliliği ve öngörülebilirliği sağladığı gibi, kişilerin yargı sistemine ve mahkeme kararlarına güvenini de tesis eder. Bu itibarla söz konusu uyuşmazlıkla ilgili ilke kararı alınması gerekli hâle gelmiştir. 2918 sayılı Kanun’un 110. maddesinin uygulanmasında, Dairemizin idari yargı yerlerini görevli kabul eden kararları (11/03/2013 tarihli ve 2013/1438-4361 E-K sayılı; 18/04/2013 tarihli ve 2013/6055-7371 E-K sayılı; 06/11/2013 tarihli ve 2013/15737-17128 E-K sayılı; 06/03/2013 tarihli ve 2013/258-3916 E-K sayılı) bulunmakta ise de yukarıda açıklanan gerekçe ve yüksek mahkeme kararları gözetildiğinde önceki yerleşik uygulamadan dönülmüştür.
Bununla birlikte, bozma ilamına uyulmasına karar verilmiş olmakla, davalı lehine usuli kazanılmış hak doğup doğmayacağı hususunun irdelenmesi gerekmektedir. Usuli kazanılmış hak kurumu, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile
geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri haline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir.
1086 sayılı HUMK'nun yürürlükte olduğu dönemde çıkarılan 09.05.1960 tarih, 1960/21 Esas, 1960/9 karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında; Yargıtay bozma kararına uyulmakla orada belirtilen biçimde işlem yapılması yolunda lehine bozma yapılan taraf yararına usulî kazanılmış hak, aynı doğrultuda işlem yapılması yolunda yerel mahkeme için de zorunluluk doğacağı, usulî kazanılmış hakka ilişkin açık kanun hükmü olmasa da temyiz sonucu verilecek bozma kararının hakka ve usule uygun karar verilmesini sağlamaktan ibaret olan amacı ve muhakeme usulünün hakka varma ve hakkı bulma maksadıyla kabul edilmiş olması yanında hukuki alanda istikrar amacıyla kabul edilmiş bulunması bakımından usulî kazanılmış hak müessesesinin usul hukukunun dayandığı ana esaslardan olup kamu düzeniyle de ilgili olduğu belirtilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununda da usulî kazanılmış hakka ilişkin açık bir düzenleme bulunmamakta ise de bu ilkenin uygulanma gerekliliği HMK hükümleri karşısında da varlığını sürdürmektedir. Yargıtay'ın bozma kararına uyan mahkeme, bozma kararı uyarınca işlem yapmak ve hüküm vermek zorundadır. Çünkü, mahkemenin bozma kararına uyması ile, bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli müktesep hak doğmuştur.
Yargısal ve bilimsel içtihatlarda “usulî kazanılmış hak” ya da “usulî müktesep hak” olarak adlandırılan bu ilke Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 10.02.1998 tarih, 1987/2-520 esas ve 1988/89 karar sayılı ilâmında “Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen bozma gereğince işlem yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisinin lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usuli kazanılmış hak denilmektedir...” şeklinde tanımlanmakta ve bazı istisnaları bulunmaktadır. Bu istisnalar kısaca şu başlıklarda özetlenebilir.
a) Mahkemenin görevi ile ilgili usulî kazanılmış haktan sözedilemez.
b)Yargıtay'ın bozma kararından sonra yeni bir İçtihadı Birleştirme Kararı'nın çıkarılmış olması da usul kazanılmış hakkın istisnasıdır.
c)Karar henüz kesinleşmeden geçmişe etkili olarak çıkarılan bir kanun hükmü de usulî kazanılmış hakkın istisnasını oluşturur.
d)Bir kanun hükmü Anayasa Mahkemesince iptâl edilirse iptâl edilen kanun hükmü usulî kazanılmış hakka aykırı olsa bile uygulanacak öncelik usulî kazanılmış hakta değil Anayasa Mahkemesinin iptâl kararında olacaktır.
e)Usulî kazanılmış hakkın bir diğer istisnası ise kesin hükümdür. Bozmadan sonra usulî kazanılmış hak ile kesin hüküm çelişiyorsa öncelik usulî kazanılmış hak da değil, kamu düzeninden sayılan ve dava şartı olarak re'sen nazara alınması gereken kesin hükümdedir.
f)Kamu düzenine aykırılıkta usulî kazanılmış hakkın istisnalarından bir diğeridir.
g)Nihayet, son olarak; Yargıtayın kararı her türlü yorumun, hukuki değerlendirme veya delil takdiri dışında, açıkça ve tartışmasız şekilde başka bir şekilde yorumlanamayacak açıklıkta maddi hataya dayalı ise ve onunla sıkı sıkıya bağlı olduğu halde de usulî kazanılmış
hak ilkesi uygulanmayacaktır. Yargıtay tarafından dosya kapsamına uygun olmayacak şekilde açık ve tartışmasız bir maddi hatanın yapılması halinde bu hata usulî kazanılmış hak oluşturmayacaktır.
Eldeki dava, trafik kazası sonucu meydana gelen ölüm nedeniyle maddi ve manevi tazminat istemine ilişkin olup,
Şu durumda, yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda eldeki davanın görüm ve çözüm yeri adli yargı olup idari yargının görevli olduğundan bahisle verilen bozma ilamı doğrultusunda davanın usulden redine karar verilmiş ise de; az yukarıda belirtilen ilkeler doğrultusunda; bu husus mahkemenin görevine ilişkin olup taraflar açısından usulî kazanılmış hak oluşturmayacağı, eldiki davanın görüm ve çözüm yerinin adli yargı olması, 17 Hukuk Dairesi’nin 17/04/2019 gün, 2016/6502 esas ve 2019/4941 karar sayılı bozma kararının maddi hataya dayalı olduğu anlaşılmasına göre hükmün bozulması gerekmiştir.
SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına, 492 sayılı Harçlar Yasasının 13/J maddesi uyarınca davalıdan harç alınmamasına 01/06/2021 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Diğer kararlar (3)
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2019 E., 2018/1589 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Uyuşmazlık Mahkemesi adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkilidir (Anayasa m.158).
Hukuk Genel Kurulu 2017/2019 E. , 2018/1589 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinin uygulanması sonucu fazla kesilen DOP nedeniyle tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Kayseri 3. Asliye Hukuk Mahkemesince, görevsizlik nedeniyle davanın usulden reddine dair verilen 04.11.2014 tarihli ve 2014/305 E., 2014/409 K. sayılı karar, davacılar vekili tarafından temyiz edilmekle, Yargıtay 5. Hukuk Dairesinin 17.03.2016 tarihli ve 2016/785 E., 2016/5393 K. sayılı kararı ile;
“…Dava, 3194 sayılı Yasanın 18.maddesi uygulaması sonucu fazla kesilen DOP nedeniyle taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, davaya bakmanın idari yargının görevi dahilinde olduğundan bahisle, yargı yolunun caiz olmaması nedeniyle dava dilekçesinin usulden reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar vekilince temyiz edilmiştir.
3194 sayılı İmar Kanununun 17/son maddesine göre bedel takdirleri ve bu bedele itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine tabidir.
Bedele ilişkin değerlendirme 2942 sayılı Kanun hükümlerine göre yapılacağından 2942 sayılı Kanunun 37. maddesi uyarınca adli yargı görevlidir.
Bu nedenle işin esasına girilerek karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde görevsizlik kararı verilmesi,
Doğru görülmemiştir…”
gerekçesiyle karar bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinin uygulanması sonucu fazla kesilen DOP nedeniyle tazminat istemine ilişkindir.
Davacılar vekili müvekkillerinin muris Kazım Topgaç’ın mirasçıları olduklarını, murisin Kayseri ili Kocasinan ilçesi Kirişhane mevkii 620 ada 18 parsel sayılı taşınmazda 4/240 oranında 171 m2’lik hissesinin bulunduğunu, söz konusu taşınmaza davalı ... tarafından imar uygulaması yapıldığını ve 3452 ada 2 parselde 62,23 m2’lik hisse verildiğini, taşınmazda alınabilecek bedelsiz pay oranının azami %40 olmasının gerektiğini, ancak bu hususa uyulmadan çok fazla bir oranda kesinti yapıldığını, taşınmazın şehir merkezine yakın olduğunu ve her türlü belediye hizmetinden yararlandığını ileri sürerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalı ...’ndan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı ... vekili Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarından da anlaşılacağı üzere hukuki el atmanın bulunduğu durumlarda davaya idari yargı yerinde bakılması gerektiğini, kadastro kayıtlarında dava konusu taşınmazda hissenin 4/480 olduğunu ve fazla DOP kesintisi yapılmadığını, kaldı ki taşınmazın 30.000 m2’nin üzerinde büyük bir yeşil alan üzerinde yer alması durumunda sorumluluğun Büyükşehir Belediye Başkanlığına ait olacağını, bu nedenle davanın husumet yokluğu nedeniyle reddinin gerektiğini, yine davacıların taşınmaz için istedikleri bedelin yüksek olduğunu belirterek esas yönünden de davanın reddinin gerektiğini savunmuştur.
Mahkemece idare tarafından kamu gücü kullanılmak suretiyle resen ve tek yanlı biçimde tesis edilen uygulama işlemlerinden kaynaklanan zararların tazmini istemiyle açılan davaların 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. fıkrasının b bendi uyarınca idari yargı yerinde çözümlenmesinin gerektiği, Uyuşmazlık Mahkemesi’nin bu yönde kararlarının bulunduğu, eldeki davada da ihtilafın 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinin uygulanması sırasında fazla kesilen DOP nedeniyle tazminata yönelik olduğu, bu itibarla davaya idari yargı yerinde bakılması gerektiği gerekçesiyle görevsizlik nedeniyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.
Davacılar vekilinin temyizi üzerine hüküm Özel Dairece, yukarıda açıklanan gerekçelerle bozulmuştur.
Yerel mahkemece önceki karardaki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davcılar vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinin uygulanması sonucu fazla kesilen DOP nedeniyle tazminat istemiyle açılan eldeki davada adli yargı yerinin mi yoksa idari yargı yerinin mi görevli olduğu noktasında toplanmaktadır.
Konunun açıklığa kavuşturulması için öncelikle kamulaştırmasız el koyma kavramı ve ilgili yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır.
Kamulaştırmasız el koyma kavramı, 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 09 Ekim 1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusu olup; bu tarihten önceki el koymalar, 05.01.1961 gününde kabul edilen 221 sayılı Amme Hükmi Şahıslar veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkındaki Kanun ile “Kamulaştırılmış” sayılmıştır.
Gerek 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nda gerekse bu Kanunu kaldırarak kamulaştırma konusunda yeni ilkeler getiren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda; kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan kimsenin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemişti. Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan kimsenin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır.
Bu noktada, 04.11.1983 tarihinde kabul edilip 08.11.1983 gününde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38. maddesinde, kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan davalarda süre yönünden yirmi yıllık bir sınırlama getirilmiş ise de; bu hükmün, Anayasa Mahkemesinin 04.11.2003 tarihli Resmî Gazetede yayımlanan 10.04.2003 gün ve 2002/112 Esas, 2003/33 Karar sayılı kararıyla iptal edilmesi sonucu, idarenin kamulaştırmasız el koyma işlemine karşı hak sahiplerinin dava hakkını yirmi yıl ile sınırlayan hak düşürücü süre ortadan kalkmıştır.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği 04.11.2003 tarihinden sonra ve bu tarihten önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların, idare aleyhine tazminat ve elatmanın önlenmesi istemiyle süreye bağlı olmaksızın dava açmalarının önünde yasal bir engel bulunmadığı gibi; iptal kararının yürürlüğe girdiği tarihten önceki yirmi yıldan daha önce taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların hak ve durumları da, 30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 18.06.2010 gün ve 5999 sayılı “Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'na geçici 6. madde eklenmiş ve malikçe tazmin talebinde bulunulması hâlinde öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi, uzlaşma temin edilemeyen hâllerde dava yoluna gidilebileceği öngörülmüştür. Bu madde ile ilk defa kamulaştırmasız el koyma kavramına kanunlarda yer verilmiş bulunmaktadır.
Bu düzenlemeden sonra 25.02.2011 tarihinde yayımlanan 6111 sayılı “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un geçici 2. maddesi ile “ Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere; 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici 6'ncı maddesi hükmü, 04.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemlerine de uygulanır. Ancak, bu tarihten sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemleri sebebiyle açılan tazminat davalarında verilen ve kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden 2942 sayılı Kanunun geçici 6'ncı maddesinin yedinci fıkrası uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması hâlinde, idarelerin yıllık bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden ayrıca yüzde beş pay ayrılır” hükmü getirilmiştir.
Ne var ki, anılan bu madde, Anayasa Mahkemesinin 01.11.2012 Tarih, 2010/83 Esas, 2012/169 Karar sayılı ilamı ile iptal edilmiş ve iptalin 30.05.2013 tarihinde yürürlüğe gireceği karar altına alınmıştır.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine, 30.05.2013 tarihinde kabul edilip 11.06.2013 günlü Resmî Gazete yayımlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı “Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 21. maddesi ile 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu'nun geçici 6. maddesinde değişiklik yapılmıştır.
Diğer taraftan, kamulaştırmasız el koyma müessesesi, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve kanunlara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el koymada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir.
Ancak, kamulaştırmasız el koyma ile kamulaştırmanın konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır. Her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el konulmuş olması gereklidir. Kamulaştırmasız el koymada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. Gerek kamulaştırmanın gerekse kamulaştırmasız el koymanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır.
Yukarıda açıklandığı üzere, kamulaştırmasız el koyma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el koyma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır.
Kamulaştırmasız el atma hâlinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmaktadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır (11.02.1959 gün, E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden).
İlgili yasal düzenlemelere bakılacak olursa;
Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri, hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Modern mülkiyet anlayışına göre, hakkın kapsamında yer alan ödevler, mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları, kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir.
Görülmektedir ki, mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlamak yetkisi, 1982 Anayasası'nın 35. maddesinin 2. fıkrasında sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz.
1982 Anayasasında modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir ve 1982 Anayasası mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir.
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, “Mülkiyet Hakkı” başlıklı 35. maddesi:
“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”
Düzenlemesini getirmiştir. 35. maddede mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır:
Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir. Mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Başkalarının o şeye el koyması durumunda onun el koymasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını dava yolu ile isteyebilir.
Mülkiyet hakkının bu görünümü kural olarak sınırsız ve kısıtlamasızdır.
Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2. ve 3. fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır.
İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Kanunun olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır.
Anayasanın 35. maddesinin ikinci fıkrasında kastedilen kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46. maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir.
Kamulaştırma Kanunu’nun “Kamulaştırma” başlıklı 46. maddesi; “Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.
Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hâllerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.
Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.
İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.”
Hükmünü içermektedir.
Ancak, anılan maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malı elinden zorla alınmaktadır.
1982 Anayasasının 35. maddenin 3. fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir.
Dikkat edilecek olursa; 1982 Anayasasında mal sahibinin kullanma hakkı, 35. maddenin 2. fıkrasında “kamu yararı”, 3. fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir.
Yine Anayasanın “mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını” içeren 35. maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (mülga 743 sayılı TKM m. 618) hükümlerinin birlikte incelenmesinden varılacak sonuç, Türk Hukukunda mülkiyet hakkının sosyal (modern) mülkiyet anlayışıyla düzenlenmiş olduğudur.
743 sayılı Türk Kanunu Medenisi ve bu Kanunu ilga eden 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun Dördüncü Kitabında ilkin, mülkiyet hakkı düzenlenmiş; ne var ki 683. madde (743 sayılı TKM m. 618) ile bir tanım verilmemiş, sağladığı yetkilerin belirtilmesiyle yetinilmiştir.
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Mülkiyet Hakkının İçeriği” başlıklı 683. maddesine göre;
“Bir şeye malik olan kimse, hukuk düzeninin sınırları içinde, o şey üzerinde dilediği gibi kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir.
Malik, malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı istihkak davası açabileceği gibi, her türlü haksız elatmanın önlenmesini de dava edebilir.”
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (mülga 743 sayılı TKM m. 618) uyarınca, malik, eşya üzerinde ancak hukuk düzeninin sınırları içinde tasarruf edebilecektir. Dolayısıyla mülkiyet, kişilere, eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu hak, malikin gerek yetkilerini ve gerekse komşularla topluma karşı olan ödevlerini kapsamakta, böylece mülkiyetin özü, yetki ve ödevlerden oluşmaktadır.
Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmıştır.
Malikin eşya üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesine (mülga 743 sayılı TKM m. 618) göre malik, eşyayı hukuka aykırı olarak elinde bulunduran ya da eşyaya el koyan kişilerden onun geri verilmesini isteyebileceği gibi, yine hukuka aykırı olarak zilyetliğine yapılan el atmaların önlenmesini, taşkınlıkların giderilmesini de isteme hakkına sahiptir.
Bu suretle, mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin müeyyidesi olan dava hakları malike tanınarak mülkiyet korunmuştur. Kanunun deyimiyle, “istihkak ve elatmanın önlenmesi” istemleri mülkiyet hakkından doğup, varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler.
Mülkiyet hakkının içeriğine giren ödevler ise; yapmama, katlanma ve yapma ödevleridir. Komşuluk hukukuna ilişkin ödevler yapmama ödevine, kar, yağmur ve tutulamayan kaynak sularını kabule zorunluluk katlanma ödevine, taşınmaz mallar için vergi, resim ve harç ödeme yükümlülüğü de yapma ödevine örnek olarak gösterilebilir.
Bütün bu anlatılanların ortaya koyduğu sonuç şudur; mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır.
O hâlde, malik mülkiyet hakkına dayanarak, mülkiyete ilişkin yetkilerin kullanılmasında, hukuksal bir nedene dayanılmadan üçüncü kişilerin engellemesi ile karşılaştığı takdirde, el koymanın önlenmesi davası açabilecektir. Açıktır ki, bu gibi davranışlarla ihlal edilen, Anayasal ve yasal bağlamda teminat altına alınmış bulunan mülkiyet hakkıdır.
Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir (Hukuk Genel Kurulunun 15.12.2010 gün ve E:2010/5-662, K:2010/651 sayılı ilamı).
Bununla birlikte, imar planlarının hukuk kuralları arasındaki yeri, imar planlarına hakim olan İlkeler ve doğurduğu hukuki sonuçlara da kısaca değinmekte yerinde olacaktır.
Bir idari fonksiyon olarak planlama, “içeriği ne olursa olsun, önceden saptanmış hedef ya da hedeflere, yine önceden saptanmış sürede ulaşmak için izlenecek yön ve yöntemleri belirleme eylemi” olarak tanımlanmaktadır (Ö. Bozkurt, T. Ergun, S. Sezen, Kamu Yönetimi Sözlüğü, 1. Basım, Ankara 1998, s.206).
Niteliklerine göre planlar, emredici, özendirici ve yol gösterici olmak üzere üçe ayrılırlar. Emredici planlarda; idare, plan ile amaçladığı hedeflere ulaşılmasını şart koşar ve tüm kesimler buna uymak zorundadır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun “Planların Hazırlanması Ve Yürürlüğe Konulması” başlıklı 8. maddesi;
“Planların hazırlanmasında ve yürürlüğe konulmasında aşağıda belirtilen esaslara uyulur.
b) İmar Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak, belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye meclisince onaylanarak yürürlüğe girer. Bu planlar onay tarihinden itibaren belediye başkanlığınca tespit edilen ilan yerlerinde bir ay süre ile ilan edilir. Bir aylık ilan süresi içinde planlara itiraz edilebilir. Belediye başkanlığınca belediye meclisine gönderilen itirazlar ve planları belediye meclisi onbeş gün içinde inceleyerek kesin karara bağlar.”
Şeklinde düzenlenmiştir.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8. maddesi gereğince, belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde belediyeler, dışında ise valiliklerce (İl Özel İdarelerince) yapılması zorunlu kılınan imar planları (nazım ve uygulama imar planları) emredici planlardandır (H. Kalabalık, İmar Hukuku, Ankara 2005, s.63).
İmar planlamasının amacı, belediye ve mücavir alanlar ile bu alanların dışında, kamu ve toplum yararını gerçekleştirecek hukuki çerçevenin oluşturulmasıdır.
Bu amacın gerçekleştirilmesinde hukuki boyut, başta Anayasa olmak üzere, İmar Kanunu, diğer ilgili kanunlar ve imar yönetmelikleri olup; planlama mevzuatının amacı, Anayasanın belirlediği ilke ve hedefler doğrultusunda kamu yararını sağlamak olmalı, planlar da aynı ilke ve hedefler doğrultusunda uygulanmalıdır.
İmar planları, hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde yerel planların yapılması ve uygulanması sırasında uyulması gerekli görülen ilkeleri taşıması gerekli olup; “açıklık”, “genellik”, “üst dereceye bağlılık”, “kamu yararı”, “esneklik”, “geniş kapsamlılık”, “uzun süreli olma”, “bilimsellik” ve “katılım” ilkelerinin yanı sıra, “hukuk devleti” ve “zorunluluk” ilkeleri ayrıca önem arz etmektedir.
Hukuk devleti ilkesi gereğince, imar planları ve bunların uygulanması amacıyla idarece yapılan düzenlemeler keyfi ve indi olmamalı; makul bir şekilde, meşru ve kamusal amaçların gerçekleştirilmesiyle ilgili, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35. maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmalıdır. Ayrıca, idare imar planları ve bunları uygulamak amacıyla idari işlemler yaparken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, Anayasa ve kanunlarca belirlenen usullerin takip edilmesi gerekir (H. Kalabalık, age, s.101).
Zorunluluk ilkesi gereğince de, onaylanmış imar planlarının dışına çıkılması olanaklı değildir. Bu planlar, herkes için uyulması zorunlu belgelerdendir. Diğer bir ifadeyle, kesinleşen yerel planlar, idare ve vatandaşlar açısından bağlayıcı hukuki sonuç doğurur. Kent ya da kasabaların mevcut durumunda bir takım değişiklikler meydana getirmek amacında olan yerel planların bu amaca ulaşılabilmeleri için, planlarca getirilen yükümlülüklerin ilgili idareler, vatandaşlar ve devlet tarafından mutlaka yerine getirilmeleri zorunludur. Yerel planların kabul edilmesinden sonra ilgili idare için bunları uygulamak zorunluluğu doğar (H. Kalabalık, age, s.118-119).
Denilebilir ki, imar planları onaylanarak bağlayıcılık kazandıktan sonra, idare ve bireyler açısından bir takım hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bir başka ifadeyle imar planları, idare ve halk açısından kimi yükümlülükler meydana getirmekte ve haklarına sınırlamalar koymaktadır. İdare açısından en belirgin yükümlülük, imar planına aykırı davranışta bulunulamamasının yanı sıra, planların uygulanması için gerekli olan imar programlarını ve yönetmelikleri, Kanunda öngörülen süre içerisinde hazırlamaktır (İK m. 10). Belediyelerin, imar programı yapma yükümlülüğünü hiç yerine getirmemeleri hâlinde bunun müeyyidesi, İmar Kanununda öngörülmemiştir.
Aynı Kanunun “İmar Programları, Kamulaştırma Ve Kısıtlılık Hali” başlıklı 10. maddesine göre;
“Belediyeler; imar planlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde, bu planı tatbik etmek üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlarlar. Beş yıllık imar programlarının görüşülmesi sırasında ilgili yatırımcı kamu kuruluşlarının temsilcileri görüşleri esas alınmak üzere Meclis toplantısına katılır. Bu programlar, belediye meclisinde kabul edildikten sonra kesinleşir. Bu program içinde bulunan kamu kuruluşlarına tahsis edilen alanlar, ilgili kamu kuruluşlarına bildirilir. Beş yıllık imar programları sınırları içinde kalan alanlardaki kamu hizmet tesislerine tahsis edilmiş olan yerleri ilgili kamu kuruluşları, bu program süresi içinde kamulaştırırlar. Bu amaçla gerekli ödenek, kamu kuruluşlarının yıllık bütçelerine konulur.
İmar programlarında, umumi hizmetlere ayrılan yerler ile özel kanunları gereğince kısıtlama konulan gayrimenkuller kamulaştırılıncaya veya umumi hizmetlerle ilgili projeler gerçekleştirilinceye kadar bu yerlerle ilgili olarak diğer kanunlarla verilen haklar devam eder.”
Özel hukuk gerçek ve tüzel kişileri açısından ise, imar planlarının onaylanmasından sonra, imar sınırları içinde girecekleri her türlü imar ve yapı faaliyetlerinde imar plan ve imar programlarına uygun davranmak, her türlü yapı için ilgili idareden izin almak ve izin ilkelerine uygun olarak yapı inşa etmek yükümlülüğü doğmaktadır.
İmar Kanunu’nun “İmar Planlarında Umumi Hizmetlere Ayrılan Yerler” başlıklı 13. maddesi “Resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlarda inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmez. Ancak imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şekli devam eder (İptal fıkra: Anayasa Mahkemesinin 29/12/1999 tarih ve E. 99/33, K. 99/51 sayılı kararı ile. R.G.: 29/06/2000 - 24094).
İmar programına alınan alanlarda kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödenmesi durdurulur. Kamulaştırmanın yapılması hâlinde durdurma tarihi ile kamulaştırma tarihi arasında tahakkuk edecek olan emlak vergisi, kamulaştırmayı yapan idare tarafından ödenir. Birinci fıkrada yazılı yerlerin kamulaştırma yapılmadan önce plan değişikliği ile kamulaştırmayı gerektirmeyen bir maksada ayrılması hâinde ise durdurma tarihinden itibaren geçen sürenin emlak vergisini mal sahibi öder.
Ancak, parsel sahibi imar planlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra müracaat ettiğinde imar planlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumî hizmetlere ayrılan alanlardan ilgili kamu kuruluşunca yapımından vazgeçildiğine dair görüş alındığı takdirde, tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapılır. Bu Kanunun yayımı tarihinden önce yapılan imar planlarında, bahsedilen beş yıllık süre bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren geçerlidir (İptal fıkra: Anayasa Mahkemesinin 29/12/1999 tarih ve E. 99/33, K. 99/51 sayılı kararı ile. R.G.: 29/06/2000 - 24094).
Onaylanmış imar planlarında, birinci fıkrada yazılı yerlerdeki arsa ve arazilerin, bu Kanunda öngörülen düzenleme ortaklık payı oranı üzerindeki miktarlarının mal sahiplerince ilgili idarelere bedelsiz olarak terk edilmesi hâlinde bu terk işlemlerinden ayrıca emlak alım ve satım vergisi alınmaz.”
Düzenlemesini içermekte iken,
Kanununun 13. maddesinin birinci fıkrası ile üçüncü fıkrası, Anayasa Mahkemesi’nin 29.12.1999 gün ve 1999/33 Esas 1999/51 Karar sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Gerekçesi özellikle Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine dayandırılan iptal kararında;
“Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiştir. Kişinin bir şey üzerindeki hakimiyetini ifade eden mülkiyet hakkı, malike dilediği gibi tasarruf olanağı verdiği ve ona özgü olduğundan mutlak haklar arasındadır.
Anayasa’nın 35. maddesinde, ‘Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz’ kuralına yer verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırını gösteren 13. maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağı, bu maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hâle getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir.
Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez.
Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.
3194 sayılı Kanun’un 13. maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmî yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Yasa’nın 10. maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemiştir.
13. maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır.
İmar planlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hâle getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 23.09.1981 günlü Sporrong ve Lonnroth kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır.” İfadeleri ile iptali istenen maddelerin Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır. Söz konusu bu kararda; kamulaştırma yapılacağı gerekçesiyle yapı yasağı getirilen Sporrong’a ait taşınmazın yirmi beş yıl, Lönnroth’a ait taşınmazın ise on iki yıl boyunca inşaat yasaklarına konu olduğu, bu izin ve yasaklar sonucunda taşınmazı satma, kiralama, kullanma, yararlı değişiklikler yapma gibi mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri kullanma konusunda sıkıntı çektikleri ileri sürülerek yapılan başvuruda, “olayda mülkiyet hakkına doğrudan el konulmadığı ama verilen izin ve getirilen yasakların el konulma sonucunu doğurduğu, bunun da hakkın özüne dokunduğu” sonucuna ulaşmıştır.
Ne var ki; Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararında, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde “süresi belli olmayan bir sınırlama” olarak nitelendirilen imar plan ve programlarının hangi sürede tamamlanacağına ilişkin mevcut yasal belirsizlik devam etmekte olup; 3194 sayılı Kanunun 13. maddesinin iptal edilen fıkralarında yer alan kısıtlamaların, eylemli olarak uygulandığı açıktır.
Esasen, imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan alanlarda bulunan parsel maliklerinin mağduriyetlerine neden olunduğu düşüncesiyle, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 13. maddesinin hâlen yürürlükte bulunan ikinci fıkrasında, kamulaştırma yapılıncaya kadar emlak vergisi ödemeleri durdurulmuştur. Bu uygulamanın, mal sahibinin tasarruf hakkının, dolayısıyla mülkiyetinin sınırlandırılması sonucu oluşan mağduriyetin giderilmesine yönelik olduğu kuşkusuzdur.
Aynı Kanunun “Kamulaştırmadan arta kalan kısımlar” başlıklı 17. maddesine göre;
“Belediye veya valilik, kendi malı olan veya imar planlarının tatbiki sonucu kamulaştırmadan artan parçalarla, istikameti değiştirilen veya kapanan yol ve meydanlarda hasıl olan sahalardan müstakil inşaata elverişli olmayan parçaları, bitişiğindeki arsa veya bina sahibine bedel takdiri suretiyle satmak, gayrimenkul sahiplerinin yola giden yerlerden dolayı tahakkuk eden istihkaklarını bedel takdiri suretiyle değiştirmek ve komşu gayrimenkul sahibi takdir edilen bedelle satın almaktan imtina ederse, şüyulandırıp satmak suretiyle imar planına uygunluğunu temin eder.
Bunlardan müstakil inşaata elverişli olanları, kamu yararı için, belediye veya valilikçe yeri alınan şahısların muvafakatları hâlinde istihkaklarına karşılık olarak bedel takdiri ve icabında denklik temini suretiyle değiştirmeye belediye ve valilik yetkilidir.
Ayrıca belediye veya valilikler ile şüyulu olan müstakil inşaat yapmaya müsait bulunan imar parsellerinde, belediye veya valilikler, hisselerini parselin diğer hissedarlarına bedel takdiri suretiyle satmaya, ilgililer satın almaktan imtina ederse, şüyuun izalesi suretiyle sattırmaya yetkilidir.
Bu maddeye göre bedel takdirleri ve bu bedellere itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yapılır.”
Yine İmar Kanunu’nun “Düzenleme Ortaklık Payı”nı düzenleyen 18. maddesinin 2. fıkrası ise;
“Belediyeler veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında "düzenleme ortaklık payı" olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.” hükmünü içermekte olup, düzenleme ortaklık payı, kadastral nitelikteki parsellerin yapılaşmaya uygun parseller haline getirilmesi ve imar uygulaması yapılmasından dolayı taşınmazlarda meydana gelen değer artışının kamu idaresince geri alınması yönünde bir işlemdir. Kamu idaresince düzenlemeye giren arazi ve arsaların % 40’ına kadar düzenleme ortaklık payı kesilebileceği İmar Kanunu’nun imar uygulama işlemlerinin ilkelerindedir.
İmar uygulaması sonucu düzenlemeye tabi tutulan yerlerin ihtiyacı olan yol, meydan, park, genel otopark, yeşil saha gibi umumi hizmetlere ayrılan ve tescile tabi olmayan alanlar ile cami, karakol yerleri ile ilgili tesisler için kullanılmak üzere, düzenleme dolayısıyla 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesinde 03.12.2003 tarih ve 5006 sayılı Kanun’la yapılan değişiklik uyarınca meydana gelen değer artışları karşılığında düzenlemeye tabi tutulan taşınmazların % 40’ına kadar düzenleme ortaklık payı kesilebilir. Düzenleme ortaklık payı kesintisi yapılabilmesi için imar planlarının yapılmış olması yeterli olmayıp, yine 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi kapsamında ve 2981 sayılı Kanun kapsamında imar uygulamaları yapılması zorunludur.
Taşınmazların genel hizmetler için ayrılması gereken yerlerin toplamı düzenleme ortaklık payı oranından fazla çıkması durumunda 02.11.1985 günlü Resmî Gazetede yayınlanan İmar Kanununun 18 İnci Maddesi Uyarınca Yapılacak Arazi Ve Arsa Düzenlenmesi İle İlgili Esaslar Hakkında Yönetmelik hükümleri gereği olarak % 40’ı aşan kısımlar yönünden öncelikle varsa belediye arsaları bu işe ayrılacaktır. Belediye arsalarının yetmediği durumlarda uygulama bölgesinde bulunan hazine ve il özel idaresi mülkiyetinde bulunan meydan, yol, park, yeşil alan, otopark, toplu taşıma istasyonları ve terminal gibi genel hizmetlere rastlayan parseller belediyeye devredilerek uygulamaya dâhil edilmesi gerekecektir. Kamu alanlarının daha fazla olması durumunda fazla kısım 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununu değiştiren 4650 sayılı Kanun gereğince kamulaştırma yoluna gidilmesi gerekecektir.
Düzenleme ortaklık payı olarak alınan kısımların düzenlemeye tabi tutulan taşınmazlar bakımından düzenleme alanı olarak kullanılacağı, bu kesilen kısımların başkaca bir amaç için kullanılamayacağı İmar Kanunu’nun 18. maddesinin 3. fıkrasında açıkça dile getirilmektedir.
Bunun yanında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları incelenecek olursa: Türkiye’nin 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol imzalanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Eki Birinci Protokolün “Mülkiyetin Korunması” başlıklı 1. maddesi:
“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
şeklinde bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Buna göre Protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmasının meşruluğu ilkesidir ve nihayet üçüncüsü, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin yine meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir.
Bu bağlamda kamulaştırmasız el koyma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, Mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemekte, meşru bir müdahale yoksa mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir.
Diğer yandan, 16.5.1956 gün ve 1/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında da;
“Usulü dairesinde istimlak muamelesine tevessül edilmeksizin gayrimenkulü yola kalbedilen şahsın, esas itibariyle, gayrimenkulünü yola kalbeden amme hükmi şahsiyeti aleyhine meni müdahale davası açmağa hakkı olduğuna, ancak dilerse bu fiili duruma razı olarak, mülkiyet hakkının amme hükmi şahsiyetine devrine karşılık gayrimenkulünün bedelinin tahsilini de dava edebileceğine ve isteyebileceği bedelin de mülkiyet hakkının devrine razı olduğu tarih olan dava tarihindeki bedel olduğuna 16.05.1956 tarihinde ilk toplantıda ittifakla karar verildi.”
şeklinde bir değerlendirme yapıldığı görülmektedir.
Son olarak İdari Yargılama Usulü Kanunu’na değinilecek olursa,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde, “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları”nın idari yargıda görüleceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, özel kanunlarda adli yargının görevli olduğu belirtilmedikçe, idari işlem ve eylemlerden kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümü idari yargının görev alanına girmektedir.
Bununla birlikte Türk Hukukunda, Fransız uygulamasının etkisiyle idarenin, hiçbir hukuki temeli bulunmayan bazı eylemlerinden doğan zararların tazmininin idari yargıda değil, adli yargıda görülmesi gerektiği kabul edilmektedir. Bu eylemler, şeklen idareden sadır olmalarına rağmen eylemlerdeki ağır hukuksuzluk, bunların fonksiyonel açıdan idari eylem olma niteliğini ortadan kaldırmakta ve fiili yola dönüştürmektedir. Bu derece ağır hukuksuzluklar içeren fiiller, öteden beri idari eylem olarak değil haksız fiil olarak yorumlanmakta ve uygulanmaktadır.
Yukarıda yapılan açıklamalardan sonra somut olaya gelindiğinde;
Dava konusu 620 ada 18 parsel sayılı taşınmazda 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca ... tarafından yapılan imar uygulaması sırasında %40 Düzenleme Ortaklık Payı (DOP)’ından daha fazla oranda Düzenleme Ortaklık Payı Kesintisi yapıldığı anlaşılmaktadır.
İdarenin bu işlemi sonucu davacıların dava konusu hisse üzerindeki mülkiyeti sona ermiş olacaktır. İdarenin söz konusu eyleminden kaynaklanan tazminat davalarında adli yargı görevli olduğundan eldeki davaya da adli yargı mercilerince bakılması gerekir.
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında imar uygulaması neticesinde taşınmazın arazi vasfını yitirerek arsa vasfına dönüştüğü, eldeki davada fiili el koymanın bulunmadığı ancak hukuki el koymanın söz konusu olduğu, 3194 sayılı İmar Kanunu’nun 18. maddesi hükmü uyarınca Kocasinan Belediye Başkanlığınca tesis edilen dava konusu işlemin kamu gücüne dayalı, re’sen ve tek yanlı idari bir işlem niteliğinde bulunduğu, dolayısıyla davanın idari yargıda görülmesi gerektiği, bu yön dikkate alındığında yerel mahkeme direnme kararının yerinde olduğu ve onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
Hâl böyle olunca yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uymak gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
S O N U Ç : Davacılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, kararın tebliği tarihinden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.11.2018 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile karar verildi.
KARŞI OY
Dava, davacıların murisinin paydaş olduğu taşınmazda 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi uygulanması sırasında fazla kesilen DOP nedeniyle tazminat istemine ilişkindir.
Mahkemece idari yargının görevli olduğundan bahisle davanın usulden reddine karar verilmiş, 5. Hukuk Dairesince bedel takdirinin 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine göre yapılacağından, adli yargının görevli olduğu gerekçesiyle karar bozulmuş, mahkemece direnme kararı verilmiştir.
Dava, 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi uyarınca davacıların murisinin hissedar olduğu taşınmaza azami %40 DOP alınması gerekirken daha fazla kesildiği iddiasıyla tazminat davasıdır. Taşınmazda yapılan uygulamada, davalı idare tarafından 3194 sayılı İmar Kanununa göre DOP alındığı tartışmasız olup, davacı yasal sınır üzerinde düzenleme ortaklık payı alındığını ve zarar gördüğünü iddia etmiştir. Anayasa’nın 125. maddesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açık olduğu belirtilmiş, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-b maddesinde idari eylem ve işlemlerden dolayı zarar görenlerin tam yargı davası açabileceği düzenlenmiştir. İdarenin işlemine karşı iptal davası da açılabilir. Davacı tazminat talep etmiştir. Davalı idare, 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesi uyarınca işlem yapmış olup, kamu gücü kullanılarak, re’sen ve tek yanlı biçimde tesis edilen uygulama işlemlerinden kaynaklanan zararın tazminine ilişkin davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-b maddesinde yer alan tam yargı davası olduğundan, idari yargı görevlidir. Özel Dairece, Kamulaştırma Kanununa göre bedele ilişkin değerlendirme yapılacağından adli yargının görevli olduğuna dair gerekçeyle karar bozulmuş olup, eğer uygulanacaksa bedel değerlendirmesinin bu yasaya göre yapılacak olması, davanın tam yargı davası olmasını etkilemeyecektir. Uyuşmazlık Mahkemesinin 19.12.2011 tarih 2011/115 Esas, 2011/265 Karar sayılı kararı da aynı iddiayla açılan tazminat isteminin tam yargı davası olduğu ve idari yargının görevine girdiğine ilişkindir.
KARŞI OY
Yerel mahkeme ile Yargıtay özel dairesi arasındaki uyuşmazlık; 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesinin uygulanması sonucu fazla kesilen DOP nedeniyle açılan davada adli yargı yerinin mi yoksa idari yargı yerinin mi görevli olduğu noktasında toplanmıştır.
Dava, davacıların paydaşı olduğu taşınmazdan davalı ... tarafından yapılan imar uygulamasında yasal sınırın üzerinde DOP alınması nedeniyle açılan maddi tazminat istemine ilişkindir.
T.C. Anayasası’nın 125/1-son maddesinde; idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu ve idarenin kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlü olduğu hükme bağlanmıştır.
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-b maddesinde; idari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları, idari dava türleri arasında sayılmıştır.
Uygulama ve öğretide, kamu idarelerinin, kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında kamu gücünü kullanarak tek yanlı irade açıklamalarıyla yapmış oldukları işlemlerin, idari işlem, herhangi bir işlem ya da karara dayanmaksızın gerçekleştirdikleri maddi faaliyetleriyle, görevleriyle ilgili hareketsizliklerinin de idari eylem olarak tanımlandığı bilinmektedir.
3194 sayılı İmar Kanununun 8/b. maddesinde: İmar Planları; Nazım İmar Planı ve Uygulama İmar Planından meydana gelir. Mevcut ise bölge planı ve çevre düzeni plan kararlarına uygunluğu sağlanarak, belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planları ilgili belediyelerce yapılır veya yaptırılır. Belediye Meclisince onaylanarak yürürlüğe girer.
Aynı kanunun 18. maddesinde; “İmar hududu içinde bulunan binalı veya binasız arsa ve arazileri malikleri veya diğer hak sahiplerinin muvafakatı aranmaksızın, birbirleri ile, yol fazlaları ile, kamu kurumlarına veya belediyelere ait bulunan yerlerle birleştirmeye, bunları yeniden imar planına uygun ada veya parsellere ayırmaya, müstakil, hisseli veya kat mülkiyeti esaslarına göre hak sahiplerine dağıtmaya ve re'sen tescil işlemlerini yaptırmaya belediyeler yetkilidir. Sözü edilen yerler belediye ve mücavir alan dışında ise yukarıda belirtilen yetkiler valilikçe kullanılır.
Belediyeler veya valiliklerce düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların dağıtımı sırasında bunların yüzölçümlerinden yeteri kadar saha, düzenleme dolayısıyla meydana gelen değer artışları karşılığında "düzenleme ortaklık payı" olarak düşülebilir. Ancak, bu maddeye göre alınacak düzenleme ortaklık payları, düzenlemeye tabi tutulan arazi ve arsaların düzenlemeden önceki yüzölçümlerinin yüzde kırkını geçemez.” hükümleri öngörülmüştür.
Bu maddi ve hukuki olguların açıklanmasından sonra somut olaya dönüldüğünde; davacıların paydaşı olduğu Kayseri ili Kocasinan ilçesi 620 ada 18 parsel sayılı taşınmazda 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesine göre imar uygulaması yapılmıştır. Davacılar 18. maddede belirtilen yasal sınırın üzerinde DOP alındığını ileri sürerek bu davayı açmışlar, davalı ... ise, uyuşmazlık mahkemesi kararlarına göre, davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiğini ve fazla DOP kesintisi yapılmadığını ileri sürmüştür.
Yerel mahkemece; uyuşmazlığın 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesinin uygulanması sırasında fazla kesilen DOP nedeniyle tazminata yönelik olduğu, idarece kamu gücü kullanılarak re’sen ve tek yanlı biçimde tesis edilen uygulama işlemlerinden kaynaklanan zararın tazminine ilişkin davanın idari yargı yerinde görülmesi gerektiği gerekçesiyle davanın usulden reddine karar verilmiştir.
Gerçekten, davalı ... 3194 sayılı İmar Kanununun 8. Maddesine göre; belediye sınırları içinde kalan yerlerin nazım ve uygulama imar planlarını yapmaya veya yaptırmaya yetkilidir. Davalı bu yetkisine dayanarak aynı kanunun 18. maddesindeki usullere göre imar uygulamasını gerçekleştirmiş ve imara tabi tutulan taşınmazlardan DOP kesintisi yapmıştır. Davacıların talep ettikleri zarar da yapılan bu idari işleme dayandırılmış ve işlemi gerçekleştiren idareye husumet yöneltilmiştir.
Bu durumda, idarece kamu gücü kullanılarak, re’sen ve tek yanlı biçimde tesis edilen uygulama işleminden kaynaklanan zararın tazminine ilişkin bulunan davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-b maddesinde yer alan “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları” kapsamında imar mevzuatı hükümleri çerçevesinde idari yargı yerinde çözümlenmesi gerekmektedir.
Uyuşmazlık Mahkemesinin benzer olayda, idari yargının görevli olduğuna dair 9.12.2011 tarih ve 2011/115-265 sayılı kararı aynı mahiyettedir. Uyuşmazlık Mahkemesinin bu yoldaki kararları giderek kararlılık kazanmıştır. Ezcümle 7.10.2013 tarih ve 2013/1263-1464 sayılı kararında da aynı neden ve gerekçelerle idari yargının görevli olduğuna karar verilmiştir.
İş bu noktaya geldiğinde Uyuşmazlık Mahkemesi kararları ve bu kararların bağlayıcılığı üzerinde durulmasında yarar vardır.
Uyuşmazlık Mahkemesi adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkilidir (Anayasa m.158).
Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli ve idari yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir. (Uyuşmazlık Mahkemesinin Kuruluş ve İşleyişi Hakkında Kanun m.1).
Görev uyuşmazlığı çıkarma; adli ve idari bir yargı merciinde açılmış olan davada ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine ilgili Başsavcı veya Başkanunsözcüsü tarafından görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesinden istenmesidir (md.10/1). Görev itirazının yargı merciinde yerinde görülerek görevsizlik kararı verilmesi halinde, görev konusunun Uyuşmazlık Mahkemesince incelenebilmesi, temyizen bu kararın bozulmuş ve yargı merciince de bozmaya uyularak görevli olduğuna karar verilmiş bulunmasına bağlıdır (md.10/3).
Görev itirazında bulunan kişi veya makam, itirazın reddine ilişkin kararın verildiği tarihten, şayet bu kararın tebliği gerekiyorsa bu tarihten, itiraz yolu açık bulunan ceza davalarında ise ret kararının kesinleştiği tarihten başlayarak on beş gün içinde, uyuşmazlık çıkarılmasını istemeye yetkili makama sunulmak üzere iki nüsha dilekçeyi itirazı reddeden yargı merciine verir (md.12/1).
Yargı mercii, itiraz dilekçesi üzerine verdiği itirazı ret kararını kaldırarak görevsizlik kararı vermediği takdirde; yetkili makama sunulmak üzere kendisine verilen dilekçeyi, alınan cevabı ve görevsizlik itirazının reddine ilişkin kararını, dava dosyası muhtevasının örnekleyip birlikte uyuşmazlık çıkarma isteminde bulunmaya yetkili makama gönderir (md.12/3).
Uyuşmazlık Mahkemesine başvurulduğu resmi yazı ile kendisine bildirilen yargı mercii, görev konusunda Uyuşmazlık Mahkemesince bir karar verilinceye kadar davanın görülmesi geri bırakır (md.18/1).
Daha önce Uyuşmazlık Mahkemesince yargı mercii belirtilmemiş olan bir davada temyiz incelemesi yapan yüksek mahkeme, davanın, davaya bakan mahkemenin görevi dışında olduğu kanısına varırsa, incelediği kararı bozacak yerde, incelemeyi erteleyerek yargı merciinin belirlenmesi için Uyuşmazlık Mahkemesine başvurmaya karar verebilir (md.20).
Uyuşmazlık Mahkemesi, vereceği bütün kararların sonuçlarını ilgili Başsavcı ve Başkanunsözcüsüne, görev uyuşmazlığının çözümü için kendisine başvuran yargı merciine, kararı beklemesi için yazı yazılmış bulunan yargı merciine veya merciilerine uyuşmazlığın çözülmesi için başvurmuş olan kişilere veya makamlara hemen tebliğ eder.
İlgili yargı merciileri ile bütün makam, kuruluş ve kişiler; mahkeme kararlarına uyarak, geciktirmeksizin onları uygulamakla ödevlidirler (md.28/1-2).
Uyuşmazlık Mahkemesinin kararları kesindir. Başkanın uygun göreceği kararlar Resmi Gazete’de yayınlanır (md.29).
Görüldüğü gibi Uyuşmazlık Mahkemesi kararları kesin olup, ilgili yargı merciileri ile bütün makam, kuruluş ve kişiler mahkeme kararlarına uyarak, geciktirmeksizin onları uygulamakla ödevlidir.
Somut olayda, 3194 sayılı İmar Kanununun 18. maddesinin uygulanması sonucu fazla kesilen DOP nedeniyle maddi tazminat istenmiştir. DOP kesintisi İmar Kanununun 18. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak davalı ... tarafından tek taraflı bir idari işlemi ile gerçekleşmiştir. İdarece kamu gücü kullanılarak re’sen ve tek taraflı biçimde tesis edilen uygulama işlemlerinden kaynaklanan zararın tazminine yönelik davanın, tam yargı davası olarak idari yargı yerinde görülmesi gerektiği her türlü izahtan vareste bulunmaktadır.
Esasen bu durum, Uyuşmazlık Mahkemesinin az yukarıya alınan istikrarlı kararları ile kesinlik kazanmıştır. Anılan mahkeme kararlarının somut olay bazında kesin olması da sonuca etkili bulunmamaktadır.
Zira; sayın çoğunluğun vardığı sonuç görev uyuşmazlığını nihai olarak çözmemektedir. HGK kararının bu şekilde kesinleşmesi halinde, davalı idare az yukarıda açıklanan 10. ve 12. maddelerdeki prosedürü işleterek olumlu görev uyuşmazlığının çıkarılmasını sağlayacak, dosya Uyuşmazlık Mahkemesi önüne gelecektir. Uyuşmazlık Mahkemesi herkesce bilinen istikrarlı kararını verecek ve adli yargının görevlilik kararı kesin bir biçimde kaldırılacaktır. Dava bundan sonra idari yargıya taşınacak ve orada görülüp sonuçlandırılacaktır.
Oysa, hâkim Türk kanunlarını re’sen uygular. Mahkemelerin görevi ancak kanunla belirlenir. Kıyas ya da içtihadî yolla görev hususu belirlenemez. Görev kamu düzenini ilgilendiren kurallardan olup, yargılamanın her aşamasında istek üzerine ya da re’sen gözetilmesi gerekir.
Bu nedenlerle; yerel mahkemenin somut olayın çözümünde görevli yargı yerinin idari yargı olması nedeniyle verdiği usulden ret kararı usul ve yasaya ve Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrarlı kararlarına uygun düştüğünden ONANMASINA karar verilmesi gerekirken, aksine düşüncelerle bozulmasına dair sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.
KARŞI OY
Dava, İmar Kanunu 18.madde uygulamasıyla fazla DOP kesintisi yapıldığı iddiasıyla açılmış tazminat davasıdır.
Yerel Mahkemece 2577 sayılı Yasanın 2/1-b.maddesi gereğince uyuşmazlığın çözümünde görevli yargı yerinin idari yargı yeri olduğu gerekçesiyle görev yönünden davanın reddine karar verilmiş, Yargıtay 5. Hukuk Dairesince, “3194 sayılı İmar Kanunu’nun 17/son maddesine göre bedel takdirleri ve bu bedele itiraz şekilleri 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu hükümlerine tabidir. Bedele ilişkin değerlendirme de bu Kanun hükümlerine göre yapılacağından Aynı Yasanın 37.maddesi uyarınca adli yargı yeri görevlidir.” gerekçesiyle bozulması üzerine yerel Mahkemece önceki kararda ısrar edilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, söz konusu davanın çözümünde görevli yargı yerinin neresi olacağıdır.
Uyuşmazlığın İmar Kanunu’nun 18.maddesi uygulamasından kaynaklandığı açıktır. Söz konusu imar uygulamasının yasaya aykırı olduğu iddiasıyla imar işleminin iptali isteğiyle dava açılsaydı bu davanın idari yargı yerinde çözümleneceği hususunda duraksama yoktur. Aynı uygulamanın (idari işlemin) sonucu, iptal değilde tazminat istenmesi nedeniyle somut tartışma çıkmıştır. Halbuki 2577 sayılı idari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2/1-b maddesi çok açık bir şekilde “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılacak tam yargı davaları,” demek suretiyle bu tür uyuşmazlıkları idari dava türlerinden saymıştır.
Kamulaştırma Yasasının idari yargı yerince uygulanmasına engel bir düzenleme de bulunmamaktadır. Bu nedenle Özel Dairenin bu yöne ilişkin görüşüne de katılmak mümkün değildir.
Eğer somut uyuşmazlık, idarenin 18. madde uygulaması sonucu kamuya ayrılan alanlardan olsa ve buraya fiili el atma olmasaydı hiç şüphesiz adli yargı yeri görevli olacaktı, bu halde dahi fiili el atma bulunmaması (hukuki el atma olması) halinde idari yargı görevlidir.
Somut olay ile bire bir örtüşen Uyuşmazlık Mahkemesinin 2011/115Esas, 2011/265 Karar sayılı 19.11. 2011 tarihli kararında da bu tür uyuşmazlıklarda idari yargı yerinin görevli olduğu belirtilmiştir.
Hukuk Genel Kurulu, 2013/2394 E., 2015/1470 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİzmir 11.Asliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa’nın 158.maddesiyle, adlî, idari ve askerî yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yönde olup, Uyuşmazlık Mahkemesi benzer bir olayda görevli
Hukuk Genel Kurulu 2013/2394 E. , 2015/1470 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : İzmir 11.Asliye Hukuk Mahkemesi
TARİHİ : 25/04/2013
NUMARASI : 2013/135 E-2013/244 K.
Taraflar arasındaki “kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 11.Asliye Hukuk Mahkemesince yargı yolu nedeniyle davanın redddine dair verilen 07.09.2012 gün; 2012/886 E.-2012/347 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekilince istenilmesi üzerine, Yargıtay 5.Hukuk Dairesinin 12.02.2013 gün ve 2012/22819 E.-2013/1875 K. sayılı ilamı ile;
(...Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, idari yargının görevli olduğundan bahisle mahkemenin görevsizliğine karar verilmiş; hüküm, davacı vekilince temyiz edilmiştir.
Yapılan incelemede; dava konusu taşınmazın imar planında kısmen yol, kısmen yeşil alan olarak ayrıldığı ve el atılmadığı tespit edilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun benzer konudaki 15.12.2010 gün ve 2010/5-662/651 sayılı kararı uyarınca imar planında yol ve yeşil alan gibi kamu hizmetine ayrılmış bulunan yerlere el atılmamış olsa dahi bedeline hükmedileceğine ilişkin kararı da gözetilerek, 3194 sayılı İmar Kanununun 10.maddesi amir hükmü uyarınca 1/1000 ölçekli uygulama imar planının kesinleştiği tarihten itibaren 5 yıl içinde ayrılma amacına uygun olarak kamulaştırma görevinin yerine getirilmemesi ve malikin mülkiyet hakkının süresi belirsiz şekilde kısıtlanması nedeniyle taşınmaz bedeli ödenmelidir.
Öte yandan; bu dosyaya ilişkin verilmiş uyuşmazlık mahkemesi kararı bulunmadığı sürece, taşınmazın aynına ilişkin bu davanın görülme yeri 16.05.1956 gün ve 1956/1 esas, 1956/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca adli yargıdır.
Bu itibarla işin esasına girilerek taşınmazın imar planında yol ve yeşil alan olarak ayrıldığı tarih ve imar planındaki özgülenme durumuna göre hangi idarenin sorumlu olduğu belirlenip, gerekli inceleme ve araştırma yapılarak sonucuna göre hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden mahkemenin görevsizliğine karar verilmesi,
Doğru görülmemiştir...)
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN : Davacı vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, kamulaştırmasız el atılan taşınmaz bedelinin tahsili istemine ilişkindir.
Mahkemece, dava konusu taşınmaza fiilen el atılmadığı, taşınmaz üzerinde davalı idarece yapılmış herhangi bir tesis ve uygulamanın bulunmadığı, davanın imar planına bağlı olarak hukuki elatma nedenine dayalı olarak açıldığı, Uyuşmazlık Mahkemesinin 09/04/2012 tarih ve 2011/238 esas 2012/63 karar sayılı ve yine 2012/41-77 esas karar sayılı kararları da nazara alındığında imar planı ve buna dayalı imar uygulaması sonucunda uğranılan zararın tazminine yönelik bulunan davanın 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2/1-B maddesi kapsamında İdari Yargı yerince çözümlenmesi gerektiğine karar verilmiş, davacı vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece yukarıya metni aynen alınan gerekçe ile hüküm bozulmuş, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
Direnme kararını, davacı vekili temyize getirmiştir.
Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; imar kısıtlamasından kaynaklanan hukuki elatma iddiasına dayalı kamulaştırmasız elatma davasına adli yargı yerinde mi yoksa idari yargı yerinde mi bakılması gerektiği noktasında toplanmaktadır.
Öncelikle uyuşmazlığa ilişkin hukuki kavram ve kurumlar ile ilgili mevzuatın irdelenmesinde yarar vardır:
A-Kamulaştırmasız Elkoyma Kavramı, Niteliği ve Yasalarımızdaki Süreci:
Kamulaştırmasız el koyma kavramı, 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 09 Ekim 1956 tarihinden sonraki olgular için söz konusu olup; bu tarihten önceki el koymalar, 05.01.1961 gününde kabul edilen 221 sayılı Amme Hükmi Şahıslar veya Müesseseleri Tarafından Fiilen Amme Hizmetlerine Tahsis Edilmiş Gayrimenkuller Hakkındaki Kanun ile “Kamulaştırılmış” sayılmıştır.
Gerek 6830 sayılı İstimlâk Kanunu’nda, gerekse bu Kanunu kaldırarak, kamulaştırma konusunda yeni ilkeler getiren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda; kamulaştırma yapılmaksızın taşınmaz malına el konulan kimsenin, uğradığı zarar ve ziyan ile mülkiyet hakkının kullanılmasından doğan malın özüne bağlı hangi davaları açabileceği konusunda bir düzenleme getirilmemiştir.
Taşınmazına kamulaştırmasız el konulan kimsenin, ilgili kamu tüzel kişisi aleyhine el atmanın önlenmesi davası açabileceği gibi, tazminat verilmesini de isteyebileceği, 16.05.1956 gün ve 1/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile çözüme bağlanmıştır.
Bu noktada, 04.11.1983 tarihinde kabul edilip 08.11.1983 gününde yürürlüğe giren 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 38.maddesinde, kamulaştırmasız el koymadan kaynaklanan davalarda süre yönünden yirmi yıllık bir sınırlama getirilmiş ise de; bu hükmün, Anayasa Mahkemesi’nin 04.11.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 10.04.2003 gün ve 2002/112 Esas, 2003/33 karar sayılı kararıyla iptal edilmesi sonucu, idarenin kamulaştırmasız el koyma işlemine karşı hak sahiplerinin dava hakkını yirmi yıl ile sınırlayan hak düşürücü süre ortadan kalkmıştır.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararının yürürlüğe girdiği 04.11.2003 tarihinden sonra ve bu tarihten önceki yirmi yıl içinde taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların, idare aleyhine tazminat ve elatmanın önlenmesi istemiyle süreye bağlı olmaksızın dava açmalarının önünde yasal bir engel bulunmadığı gibi; İptal Kararının yürürlüğe girdiği tarihten önceki yirmi yıldan daha önce taşınmazlarına kamulaştırmasız el konulanların hak ve durumları da, 30.06.2010 tarihinde yürürlüğe giren 18.06.2010 gün ve 5999 sayılı “Kamulaştırma Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” la 2942 sayılı kamulaştırma kanununa geçici 6.madde eklenmiş ve malikçe tazmin talebinde bulunulması hâlinde öncelikle uzlaşma yoluna gidilmesi, uzlaşma temin edilemeyen hâllerde dava yoluna gidilebileceği öngörülmüştür.
Bu düzenlemeden sonra 25.02.2011 tarihinde yayınlanan 6111 sayılı “Bazı Alacakların Yeniden Yapılandırılması İle Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ve Diğer Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un Geçici 2.maddesi ile “ Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş yıl süreyle geçerli olmak üzere; 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun Geçici 6'ncı maddesi hükmü, 04.11.1983 tarihinden sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemlerine de uygulanır. Ancak, bu tarihten sonraki kamulaştırmasız el koyma işlemleri sebebiyle açılan tazminat davalarında verilen ve kesinleşen mahkeme kararlarına istinaden 2942 sayılı Kanunun Geçici 6'ncı maddesinin yedinci fıkrası uyarınca ödemelerde kullanılmak üzere, ihtiyaç olması halinde, idarelerin yılı bütçelerinde sermaye giderleri için öngörülen ödeneklerden ayrıca yüzde beş pay ayrılır” hükmü getirilmiştir.
Ne var ki, anılan bu madde, Anayasa Mahkemesi'nin 01.11.2012 Tarih, 2010/83 Esas, 2012/169 Karar sayılı ilamı ile iptal edilmiş ve iptalin 30.05.2013 tarihinde yürürlüğe gireceği karar altına alınmıştır.
Anayasa Mahkemesinin iptal kararı üzerine, 30.05.2013 tarihinde kabul edilip 11.06.2013 günlü Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 6487 sayılı “Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 21.maddesi ile 04.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun geçici 6'ncı maddesinde değişiklik yapılmıştır.
Diğer taraftan, Kamulaştırmasız el atma müessesesi, kaynağını ve dayanağını Anayasa ve yasalardan almayan, mülkiyet hakkının özüne dokunan bir işlemdir. Kamulaştırmada, yöntem olarak Anayasa ve yasalara uygun bir kamulaştırma işlemi yapılması söz konusu iken, kamulaştırmasız el koymada usulüne uygun bir kamulaştırma işleminden söz edilmesi olanaklı değildir.
Ancak, kamulaştırmasız el atma ile kamulaştırmanın, konu, amaç ve yetki yönüyle benzer yönleri bulunmaktadır; her iki müessesenin de oluşması için, kamulaştırma yapmaya yetkili devlet kamu tüzel kişileri veya kamu kurumları tarafından kamulaştırma işleminin yapılması veya kamulaştırmasız el atılmış olması gereklidir. Kamulaştırmasız el koymada da, kamulaştırmada olduğu gibi, taşınmazın edinilmesinde kamu yararının bulunması zorunludur. Gerek kamulaştırmanın, gerekse kamulaştırmasız el koymanın konusu sadece özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallardır.
Az yukarıda açıklandığı üzere, kamulaştırmasız el koyma müessesesi mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip olmakla birlikte, çağdaş bir yaklaşımla ve sosyal devlet ilkesi gereği olarak uygulamada, taşınmaz malikine, dava yoluyla mülkiyetin bedele çevrilmesi ya da idarenin hakkın özünü zedeleyen el koyma eylemine son verilmesi yolu açılmıştır.
Kamulaştırmasız el atma halinde kamu kurumu, Kamulaştırma Kanununa uygun hareket etmeden, ferdin malını elinden almış olması sebebiyle kanunsuz bir harekette bulunmuş durumdadır. Bu bakımdan dava, mülkiyete tecavüzün önlenmesi veya haksız fiil neticesinde meydana gelen zararın tazmini davasıdır (11.02.1959 gün, E:1958/17, K:1959/15 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı gerekçesinden).
B-Mülkiyet Hakkı, Kavram ve İçeriği:
Modern mülkiyet anlayışında mülkiyet hakkı yetki ve ödevlerden oluşmaktadır. Malikin hem yetkileri, hem de yakınlarına ve topluma karşı ödevleri bulunmaktadır. Modern mülkiyet anlayışına göre, hakkın kapsamında yer alan ödevler, mülkiyet hakkına yabancı, ona dıştan ve sonradan yükletilen sınırlamalar olarak kabul edilmemeli, aksine bunları, kamu yararı amacıyla malike yükletilen ve mülkiyet hakkını oluşturan ödevler olarak düşünmelidir.
Görülmektedir ki, mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz. Mülkiyet ancak kanunla ve kamu yararı amacı ile sınırlandırılabilir. Başka bir deyişle, kanun koyucunun malikin yetkilerini sınırlamak yetkisi, 1982 Anayasası'nın 35/2.maddesinde sınırlandırılmıştır. Bu sınırlandırmanın özü “kamu yararı”, şekli ise “kanun” dur. Kanun koyucunun mülkiyet üzerinde yaptığı sınırlamalar bu hakkın özüne dokunamaz.
1982 Anayasasında modern mülkiyet anlayışı benimsenmiştir.
1982 Anayasası, mülkiyet hakkına saygılı ve bu hakkı koruyan bir rejimi öngörmektedir. Anayasanın mülkiyet hakkını düzenleyen ve aynı başlığı taşıyan 35.maddesinde, “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” hükmü bulunmaktadır. 35.madde de mülkiyet hakkı üç aşamalı bir anlatımla açıklanmıştır:
Birinci fıkrasında “Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir” denilerek bu hakkın varlığı Anayasal bir hak olarak saptanmıştır. Böyle bir hak sahibi bu şeylerin mülkiyetini kazanabilir. Ona sahip olabilir. Mülkiyetinde olan şeyi dilediği gibi kullanabilir. Başkalarının o şeye el atması durumunda onun el atmasının önlenmesini ve bu hakkının korunmasını isteyebilir. Dava edebilir.
Mülkiyet hakkının bu görünümü sınırsız ve kısıtlamasızdır.
Kutsal, sınırlamasız ve kısıtlamasız görünen bu hak anılan maddenin 2. ve 3.fıkraları ile genel bir sınırlamaya bağlı kılınmıştır.
İkinci fıkra uyarınca: “Bu haklar ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir”. Demek ki kamu yararı olan yerde veya bu amaçla kullanma gereksiniminde mülkiyet hakkı sınırlanabilir. Ancak bu sınırlama da kanunla yapılabilir. Kanunsuz olarak burada kamu yararı vardır, denilerek herhangi bir kamu kurumu veya tüzel kişisi mülkiyet hakkına herhangi bir sınırlama koyamaz. Öyle ise bu fıkranın içeriğine göre ancak kamu yararı bulunduğu durumlarda ve kanuna tutunarak sınırlama yapılabilir, yasal bir dayanak olmadan kamu yararı olsa bile mülkiyet hakkına el uzatılamaz. Yasanın olanak tanıdığı yerde de kamu yararı bulunmalıdır.
Anayasa’nın 35.maddesinin İkinci fıkrasında kastedilen, kamu yararı nedeniyle mülkiyet hakkının sınırlanması, 46.maddede “Kamulaştırma” olarak ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Ancak, anılan maddede öngörülen koşullar gerçekleştiğinde, mülkiyet hakkına sınırlama getirilmekte ve karşılığı ödenmek suretiyle malı elinden zorla alınmaktadır.
1982 Anayasasının 35.maddenin 3.fıkrası, mülkiyet hakkına bir sınırlama daha koymuştur. Bu fıkrada, “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” ifadeleriyle, mülkiyet hakkı sahibine kendi kendini sınırlaması koşulunun ne olduğunu göstermiştir.
Dikkat edilecek olursa; 1982 Anayasasında mal sahibinin kullanma hakkı, 35.maddenin 2.fıkrasında “kamu yararı”, 3.fıkrasında “toplum yararı” ile sınırlanmış ise de; her iki durumda da, taşınmazın mülkiyetine el uzatılamamakta, sadece kullanma hakkının hangi sınırlarla bağlı olduğu ifade edilmektedir.
Anayasanın “mülkiyet hakkının kullanılmasının toplum yararına aykırı olamayacağını” içeren 35.maddesi ile Türk Medeni Kanunu’nun 683. maddesi (743 sayılı TKM m.618) hükümlerinin birlikte incelenmesinden varılacak sonuç, Türk Hukukunda mülkiyet hakkının sosyal (modern) mülkiyet anlayışıyla düzenlenmiş olduğudur.
Öyleyse, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683.maddesi (743 sayılı TKM m.618) uyarınca, malik, eşya üzerinde ancak hukuk düzeninin sınırları içinde tasarruf eder. Dolayısıyla mülkiyet, kişilere, eşya üzerinde en geniş yetkiler sağlamakla birlikte, ödevler de yükleyen bir hak olarak kabul edilmektedir. Bu hak, malikin gerek yetkilerini ve gerekse komşularla topluma karşı olan ödevlerini kapsar. Böylece mülkiyetin özü, yetki ve ödevlerden oluşur.
Mülkiyet hakkının olumlu içeriğine göre malik, eşyayı eylemli olarak dilediğince kullanma, ondan ve semerelerinden yararlanma, eşyayı zilyedinde bulundurma, satış, bağışlama, nesnel haklar kurma, kişisel haklarla sınırlama gibi, eşya üzerinde dilediğince tasarrufta bulunma yetkileriyle donatılmıştır.
Malikin eşya üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683.maddesine (743 sayılı TKM m.618) göre malik, eşyayı hukuka aykırı olarak elinde bulunduran ya da eşyaya el koyan kişilerden onun geri verilmesini isteyebileceği gibi, yine hukuka aykırı olarak zilyetliğine yapılan el atmaların önlenmesini, taşkınlıkların giderilmesini de isteme hakkına sahiptir.
Bu suretle, mülkiyet hakkının sağladığı yetkilerin müeyyidesi olan dava hakları malike tanınarak mülkiyet korunmuştur. Kanunun deyimiyle, “istihkak ve elatmanın önlenmesi” istemleri mülkiyet hakkından doğup, varlıklarını mülkiyet hakkına ayrılmaz bir biçimde bağlı olarak sürdürürler.
Mülkiyet hakkının içeriğine giren ödevler ise; yapmama, katlanma ve yapma ödevleridir. Komşuluk hukukuna ilişkin ödevler yapmama ödevine, kar, yağmur ve tutulamayan kaynak sularını kabule zorunluluk katlanma ödevine, taşınmaz mallar için vergi, resim ve harç ödeme yükümlülüğü de yapma ödevine örnek olarak gösterilebilir.
Bütün bu anlatılanların ortaya koyduğu sonuç şudur; mülkiyet, toplum yararı ile sınırlı, sahibine gerek yetki ve gerekse ödevler yükleyen kamu ve özel hukuk karakterli kendine özgü bir haktır.
O halde, malik mülkiyet hakkına dayanarak, mülkiyete ilişkin yetkilerin kullanılmasında, hukuksal bir nedene dayanılmadan üçüncü kişilerin engellemesi ile karşılaştığı takdirde, el atmanın önlenmesi davası açabilecektir. Açıktır ki, bu gibi davranışlarla ihlal edilen, Anayasal ve yasal bağlamda teminat altına alınmış bulunan, mülkiyet hakkıdır.
Burada, davranışların haksız olması ve bir hakka dayanmaması yeterli olup, kusurun bulunması gerekli değildir. Malikin, mülkiyet hakkını, engellemenin varlığını ve nedensellik bağının bulunduğunu ispatlaması gerekli ve yeterlidir (Hukuk Genel Kurulu'nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5–662, K:2010/651 sayılı ilamı).
Az yukarıda vurgulanan Anayasa hükmüne (m.35) paralel olarak yasakoyucu taşınmaz mülkiyetinin kullanımına, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile sınırlama getirmiştir.
Anılan Kanun'unun 5.maddesi gereğince, özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazların bizatihi kendisi değil, bu taşınmazlarda varlığı bilinen veya daha sonra ortaya çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının Devlet malı niteliğinde olduğu belirtilmiş; aynı Kanun'un 11/2.maddesinde ise, maliklerin bu varlıkların üzerindeki mülkiyet haklarının tabii icabı olan ve bu kanunun hükümlerine aykırı bulunmayan bütün yetkilerini kullanabilecekleri düzenlenmiştir.
C-İmar Planlarının Hukuk Kuralları Arasındaki Yeri, İmar Planlarına Hakim Olan İlkeler ve Doğurduğu Hukuki Sonuçlar:
Bir idari fonksiyon olarak planlama, “içeriği ne olursa olsun, önceden saptanmış hedef ya da hedeflere, yine önceden saptanmış sürede ulaşmak için izlenecek yön ve yöntemleri belirleme eylemi” olarak tanımlanmaktadır (Ö.Bozkurt, T.Ergun, S.Sezen, Kamu Yönetimi Sözlüğü, 1.Basım, Ankara 1998, s.206).
Niteliklerine göre planlar, emredici, özendirici ve yol gösterici olmak üzere üçe ayrılırlar. Emredici planlarda; idare, plan ile amaçladığı hedeflere ulaşılmasını şart koşar ve tüm kesimler buna uymak zorundadır.
3194 sayılı İmar Kanunu’nun 8.maddesi gereğince, belediye ve mücavir alan sınırları içerisinde belediyeler, dışında ise valiliklerce (İl Özel İdarelerince) yapılması zorunlu kılınan imar planları (nazım ve uygulama imar planları) emredici planlardandır (H. Kalabalık, İmar Hukuku, Ankara 2005, s.63).
İmar planlamasının amacı, belediye ve mücavir alanlar ile bu alanların dışında, kamu ve toplum yararını gerçekleştirecek hukuki çerçevenin oluşturulmasıdır.
Bu amacın gerçekleştirilmesinde hukuki boyut, başta Anayasa olmak üzere, İmar Kanunu, diğer ilgili kanunlar ve imar yönetmelikleri olup; planlama mevzuatının amacı, Anayasanın belirlediği ilke ve hedefler doğrultusunda kamu yararını sağlamak olmalı, planlar da aynı ilke ve hedefler doğrultusunda uygulanmalıdır.
İmar planları, hemen hemen tüm hukuk sistemlerinde yerel planların yapılması ve uygulanması sırasında uyulması gerekli görülen ilkeleri taşıması gerekli olup; “açıklık”, “genellik”, “üst dereceye bağlılık”, “kamu yararı”, “esneklik”, “geniş kapsamlılık”, “uzun süreli olma”, “bilimsellik” ve “katılım” ilkelerinin yanı sıra, “hukuk devleti” ve “zorunluluk” ilkeleri ayrıca önem arz etmektedir.
Hukuk devleti ilkesi gereğince, imar planları ve bunları uygulanması amacıyla idarece yapılan düzenlemeler keyfi ve indi olmamalı; makul bir şekilde, meşru ve kamusal amaçların gerçekleştirilmesiyle ilgili, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35.maddesi ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmalıdır. Ayrıca, idare imar planları ve bunları uygulamak amacıyla idari işlemler yaparken, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak, Anayasa ve kanunlarca belirlenen usullerin takip edilmesi gerekir (H. Kalabalık, age, s.101).
Zorunluluk ilkesi gereğince de, onaylanmış imar planlarının dışına çıkılması olanaklı değildir. Bu planlar, herkes için uyulması zorunlu belgelerdendir. Diğer bir ifadeyle, kesinleşen yerel planlar, idare ve vatandaşlar açısından bağlayıcı hukuki sonuç doğurur. Kent ya da kasabaların mevcut durumunda bir takım değişiklikler meydana getirmek amacında olan yerel planların bu amaca ulaşılabilmeleri için, planlarca getirilen yükümlülüklerin ilgili idareler, vatandaşlar ve devlet tarafından mutlaka yerine getirilmeleri zorunludur. Yerel planların kabul edilmesinden sonra ilgili idare için bunları uygulamak zorunluluğu doğar (H. Kalabalık, age, s.118-119).
Denilebilir ki, imar planları onaylanarak bağlayıcılık kazandıktan sonra, idare ve bireyler açısından bir takım hukuki sonuçlar doğurmaktadır. Bir başka ifadeyle imar planları, idare ve halk açısından kimi yükümlülükler meydana getirmekte ve haklarına sınırlamalar koymaktadır.
İdare açısından en belirgin yükümlülük, imar planına aykırı davranışta bulunulamamasının yanı sıra, planların uygulanması için gerekli olan imar programlarını ve yönetmelikleri, Kanunda öngörülen süre içerisinde hazırlamaktır (İmar Kanunu m.10). Belediyelerin, imar programı yapma yükümlülüğünü hiç yerine getirmemeleri halinde bunun müeyyidesi, İmar Kanununda öngörülmemiştir.
Özel hukuk gerçek ve tüzel kişileri açısından ise, imar planlarının onaylanmasından sonra, imar sınırları içinde girecekleri her türlü imar ve yapı faaliyetlerinde imar plan ve imar programlarına uygun davranmak, her türlü yapı için ilgili idareden izin almak ve izin ilkelerine uygun olarak yapı inşa etmek yükümlülüğü doğmaktadır.
İmar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerde kişilerin taşınmaz malları üzerindeki haklarına, imar programı süresince bir takım kısıtlamalar getiren 3194 sayılı İmar Kanununun 13.maddesinin; imar plânlarında, resmî yapılara, tesislere ve okul, cami, yol, meydan, otopark, yeşil saha, çocuk bahçesi, pazar yeri, hal, mezbaha ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanlarda, inşaata ve mevcut bina varsa esaslı değişiklik ve ilaveler yapılmasına izin verilmeyeceği, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceğine dair düzenlemeyi içeren birinci fıkrası ile; imar plânlarının tasdik tarihinden itibaren beş yıl sonra parsel sahibinin, başvuruda bulunarak imar plânlarında meydana gelen değişikliklerden ve civarın özelliklerinden dolayı okul, cami ve otopark sahası ve benzeri umumi hizmetlere ayrılan alanların yapımından ilgili kamu kuruluşunca vazgeçildiğine dair görüş alması koşuluyla tüm belirli çevredeki nüfus, yoğunluk ve donatım dengesini yeniden irdeleyerek hazırlanacak yeni imar plânına göre inşaat yapabileceğini öngören üçüncü fıkrası, Anayasa Mahkemesi’nin 29.12.1999 gün ve 1999/33 Esas 1999/51 Karar sayılı kararı ile iptal edilmiştir.
Gerekçesi özellikle Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine dayandırılan, iptal kararında; “Anayasa’nın 35.maddesinde mülkiyet hakkı düzenlenmiştir. Kişinin bir şey üzerindeki hâkimiyetini ifade eden mülkiyet hakkı, malike dilediği gibi tasarruf olanağı verdiği ve ona özgü olduğundan mutlak haklar arasındadır.
Anayasa’nın 35.maddesinde, ‘Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir. Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz’ kuralına yer verilmiş, temel hak ve özgürlüklerin sınırını gösteren 13.maddesinde ise, temel hak ve hürriyetlerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabileceği, temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamayacağı, bu maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir.
Çağdaş demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunup onları büyük ölçüde kısıtlayan veya tümüyle kullanılamaz hale getiren sınırlamaların demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaştığı kabul edilemez. Demokratik hukuk devletinin amacı kişilerin hak ve özgürlüklerden en geniş biçimde yararlanmalarını sağlamak olduğundan yasal düzenlemelerde insanı öne çıkaran bir yaklaşımın esas alınması gerekir. Bu nedenle getirilen sınırlamaların yalnız ölçüsü değil, koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları hep demokratik toplum düzeni kavramı içinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancak ayrık durumlarda ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilmelidir.
Demokratik bir toplumda temel hak ve özgürlüklere getirilen sınırlamanın, bu sınırlamayla güdülen amacın gerektirdiğinden fazla olması düşünülemez.
Demokratik hukuk devletinde güdülen amaç ne olursa olsun, kısıtlamaların, bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını önemli ölçüde zorlaştıracak ya da ortadan kaldıracak düzeye vardırılmaması gerekir.
3194 sayılı Kanun'un 13.maddesinin itiraz konusu birinci fıkrasında imar plânlarında, resmi yapı, okul, cami, yol, meydan gibi umumi hizmetlere ayrılan yerlerin, imar programına alınıncaya kadar mevcut kullanma şeklinin devam edeceği öngörülmüştür. Yasa’nın 10.maddesinde de belediyelerin, imar plânlarının yürürlüğe girmesinden en geç 3 ay içinde bu planı uygulamak üzere 5 yıllık imar programlarını hazırlayacakları belirtilmiş, ancak Yasa’da bu plânların tümünün hangi süre içinde programa alınarak uygulanacağına ilişkin bir kurala yer verilmemiştir.
13.maddenin birinci fıkrası uyarınca imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan yerlerin mevcut kullanma şekillerinin ne kadar devam edeceği konusundaki bu belirsizliğin, kişilerin mülkiyet hakları üzerinde süresi belli olmayan bir sınırlamaya neden olduğu açıktır.
İmar plânlarının uygulamaya geçirilmesindeki kamusal yarar karşısında mülkiyet hakkının sınırlanmasının demokratik toplum düzeninin gerekleriyle çelişen bir yönü bulunmamakta ise de, itiraz konusu kuralın neden olduğu belirsizliğin kişisel yarar ile kamu yararı arasındaki dengeyi bozarak mülkiyet hakkını kullanılamaz hale getirmesi, sınırlamayı aşan hakkın özüne dokunan bir nitelik taşımaktadır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi de 23.09.1981 günlü Sporrong ve Lonnroth kararında, kamulaştırma izni ile inşaat yasağının uzun bir süre için öngörülmüş olmasının, toplumsal yarar ile bireysel menfaat arasındaki dengeyi bozduğu sonucuna varmıştır.” İfadeleri ile iptali istenen maddelerin Anayasa’nın 13. ve 35.maddelerine aykırı olduğu sonucuna varılmıştır (HGK'nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5–662, K:2010/651 ve 11.09.2013 gün ve E:2012/5–1826, K:2013/1298 sayılı ilamları).
D-Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına Göre Kamulaştırmasız El Atma:
Türkiye’nin 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylamış olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi başlangıçta mülkiyete ilişkin bir kural içermemekle birlikte, Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden önce mülkiyet hakkının da yer almasına yönelik bir protokol oluşturulmuş ve İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'ye Ek Protokol imzalanmıştır.
Protokolün birinci maddesi mülkiyetin korunmasını düzenlemekte olup; bu madde üç kuraldan oluşmaktadır. Bu kuralların ilki; mülkiyet hakkına saygı duyulması biçiminde genel ilkedir. İkincisi; mülkiyet hakkından kamu yararı nedeniyle hukuka uygun olarak yoksun bırakılmanın meşruluğu; nihayet üçüncüsü de, mülkiyet hakkının kamu yararına uygun olarak kullanılmasının düzenlemesinin meşru bir müdahale sayılacağı ilkesidir.
Bu bağlamda kamulaştırmasız el atma iddiaları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde ileri sürüldüğü zaman, mahkeme meşru müdahalelerin olup olmadığını incelemektedir; meşru bir müdahale yoksa, mülkiyet hakkına saygı duyulmadığına ve hakkın ihlal edildiğine karar vermektedir.
E-Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Uygulaması:
6487 sayılı “Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”un 21.maddesiyle 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun, geçici 6.maddesi değiştirilmeden önce, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca:
İmar planlarında kamu alanı olarak tahsis edilmiş bulunan taşınmazlar üzerinde malikinin ileriye yönelik inşaat yapma gibi kişisel tasarruflarda bulunma, rayiç değeri üzerinden satma, kiralama, yararlı değişiklikler yapma gibi, mülkiyet hakkının sahibine verdiği yetkileri kullanma hakkı kısıtlandığı kabul edilmiştir.
Ayrıca, İdare, kamu yararı nedeniyle, kamusal amaçların gerçekleştirilmesi için bir takım işlemler yaparken, Anayasanın ikinci kısmında yer alan temel hak ve hürriyetlerle uyumlu, özellikle 35.madde ile güvence altına alınan mülkiyet hakkına saygılı olmak gerektiği kabul edilmiş ve buradan hareketle, imar planlarında uzunca bir süre kamu alanı olarak tahsis edilmiş bulunan taşınmaların kamulaştırmayarak veya takas yoluyla davacıya başka bir yerden taşınmaz vermeyerek pasif kalmak suretiyle tasarrufunu engelleyen davalı idarelerin, Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerle, bireyin mülkiyet hakkına saygılı olmadığı, dahası, böyle bir durumda idarece, kamu yararı savında bulunulamayacağı, eş söyleyişle, imar planlarında umumi hizmetlere ayrılan alanların yıllarca uygulamaya dökülmemiş olması ve bunun da süregelen bir hal alması, ortada bir kamu yararının bulunmadığının kabulünü gerektirdiği, bu durumdaki taşınmaz maliklerinin, mülkiyet hakkının kendisine verdiği yetkilerle donatılmış olarak, dilediği gibi tasarrufta bulunmasının idarece yıllarca engellenmiş olmasının, “Hukuk Devleti” ilkesinin en önemli unsurlarından biri olan “hukuk güvenliği”ni zedelediği, mülkiyet hakkına kamusal yarar, sebep gösterilerek getirilen sınırlama, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılmaz hale getirerek bir hukuk devletinde kişinin hak ve özgürlükleri ile kamu yararı arasında bulunması gereken dengenin bozulmasına yol açarak hukuk güvenliğini yok ettiği kabul edilmiştir.
Bu bağlamda; uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma, ya da, takas cihetine gitmeyen davalı İdarenin, malikin taşınmaz üzerindeki tasarruf hakkını belirsiz bir süre için kullanılamaz hale getirdiği, dolayısıyla malikin taşınmazdan mülkiyet hakkının özüne uygun şekilde yararlanma olanağı kalmadığı, taşınmaz malikinin mülkiyet hakkının hukuksal bir nedene dayanılmadan İdarece engellendiği kabul edilmek suretiyle, malikin taşınmaz üzerindeki egemenliği hukuk düzeninin sınırları içinde üçüncü kişilere karşı korunmuş ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 683.maddesinde malike, hukuka aykırı olarak müdahalenin önlenmesini isteme hakkı tanınmıştır.
Diğer taraftan, bir kişinin taşınmazına eylemli olarak el atıp tamamen veya kısmen kullanılmasına engel olunması ile, imar uygulaması sonucu o kişinin mülkiyetinde olan taşınmaza hukuken kullanmaya engel sınırlamalar getirilmesi arasında sonucu itibari ile bir fark bulunmadığı, her ikisinin de kişinin mülkiyet hakkının sınırlandırılması anlamında aynı sonucu doğurduğu, bundan öte; uzun yıllar programa alınmayan imar planının fiilen hayata geçirilmemesi nedeniyle kamulaştırma, ya da, takas cihetine gitmeyen idarenin, pasif ve suskun kalmak ve işlem tesis edilmemek suretiyle taşınmaza müdahale etmiş sayılacağı; bu haliyle idarenin eyleminin, mülkiyet hakkının özüne dokunan ve onu ortadan kaldıran bir niteliğe sahip bulunan kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığı için yeterli bulunduğu ve kamulaştırmasız el koyma olgusunun varlığının doğal sonucu, idarenin hukuka aykırı eylemiyle mülkiyet hakkı engellenen taşınmaz mal sahibi davacının, dava yoluyla kamulaştırmasız el koyma hükümleri doğrultusunda mülkiyetin bedele çevrilmesini, eş söyleyişle idareden değer karşılığının verilmesini adli yargı yerinden isteyebileceği kabul edilmiştir. (HGK'nun 15.12.2010 gün ve E:2010/5–662, K:2010/651 sayılı ilamı)
F-Uyuşmazlık Mahkemesi Uygulaması:
Anayasa’nın 158.maddesiyle, adlî, idari ve askerî yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkili kılınan Uyuşmazlık Mahkemesinin istikrar bulmuş içtihatları da bu yönde olup, Uyuşmazlık Mahkemesi benzer bir olayda görevli mahkemenin idari yargı olduğunu kabul etmiştir. (Uyuşmazlık Mahkemesi 04.02.2013 gün ve 201/107 E- 2013/230 K sayılı kararı)
G-Anayasa Mahkemesi Kararları:
- Bireysel Başvuru sonucu verilen karar; , Uyuşmazlık Mahkemesi’nce benzer bir olayda görevli mahkemenin idari yargı olduğuna ilişkin verdiği kararın kaldırılması için Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunulmuş, Yüksek Mahkeme’nin 18.09.2013 tarih ve 2013/1586 başvuru numaralı kararı ile başvurunun, adil yargılanma hakkının ve kanuni hâkim güvencesi ilkesinin ihlal edildiği iddiaları yönünden “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
-Anayasaya aykırılık nedeniyle verilen karar; 04.11.1983 günlü, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun, 24.05.2013 günlü, 6487 sayılı Bazı Kanunlar ile 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un 21.maddesiyle değiştirilen geçici 6.maddesinin yedinci, onbirinci ve onüçüncü fıkralarının Anayasa’nın 10. ve 38.maddelerine aykırılığı ileri sürülerek iptallerine karar verilmesi istemi ile Anayasa Mahkemesi’ne yapılan itiraz sonucu Yüksek Mahkeme’nin 25.09.2013 tarih ve 2013/93 esas 101 karar sayılı ilamı ile
“...2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2.maddesinin (1) numaralı fıkrasının (b) bendinde, “İdari eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan muhtel olanlar tarafından açılan tam yargı davaları”nın idari yargıda görüleceği hükme bağlanmıştır. Buna göre, özel kanunlarda adli yargının görevli olduğu belirtilmedikçe, idari işlem ve eylemlerden kaynaklanan tazminat davalarının görüm ve çözümü idari yargının görev alanına girmektedir.
Bununla birlikte, Türk Hukukunda, Fransız uygulamasının etkisiyle idarenin, hiçbir hukuki temeli bulunmayan bazı eylemlerinden doğan zararların tazmininin idari yargıda değil, adli yargıda görülmesi gerektiği doktrin ve yargısal içtihatlarda kabul edilmektedir. Bu eylemler, şeklen idareden sadır olmalarına rağmen eylemlerdeki ağır hukuksuzluk, bunların fonksiyonel açıdan idari eylem olma niteliğini ortadan kaldırmakta ve fiili yola dönüştürmektedir. Bu derece ağır hukuksuzluklar içeren fiiller, öteden beri idari eylem olarak değil haksız fiil olarak yorumlamakta ve uygulanmaktadır.
Türk hukukunda “fiili yol”un en karakteristik örneği, “kamulaştırmasız elatma”lardır. Kamulaştırmasız el atma, idarenin, bir kişiye ait taşınmazı bilerek veya bilmeyerek kamulaştırmaya ilişkin usul ve kurallarına uymaksızın ve bir bedel ödemeksizin işgal ederek kamu hizmetine tahsis etmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Buna göre, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için, kişiye ait gayrimenkulün idarece (kamu hizmetinde kullanılmak amacıyla) işgal edilmiş olması ve bu işgalin kanunda öngörülen usul ve esaslara uyularak tesis edilmiş bir kamulaştırma işlemine dayanmadan gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Bu şekilde, idarenin hukuk dışı eyleminden kaynaklanan fiili el atmaların, özel kişilerin haksız fiil teşkil eden eylemlerinden hiçbir farkının bulunmadığı, bu nedenle bu tip eylemlerden doğan zararların da özel kişilerin haksız fiilinden doğan zararlarda olduğu gibi adli yargıda dava konusu edilmesi gerektiği kabul edilmektedir.
Başvuran Mahkemede görülen davaya konu olayda, davacıya ait taşınmaz, imar planlarıyla ‘‘dere mutlak koruma alanı ” sınırları içine alınmış ve bu nedenle davacının taşınmaz üzerindeki tasarruf yetkisi kısıtlanmıştır. Davacının tasarruf yetkisinin kısıtlanmasının, davacının mamelekinde azalma meydana getirebileceği tartışmasızdır. Ancak, davacının mülkü üzerinde tasarruf etme hakkının kısıtlanması, idarenin bir eyleminden değil, idari bir işlem niteliğinde olduğu tartışmasız olan imar planından kaynaklanmaktadır. Olayda, idarenin fiili el koyma niteliği taşıyan bir eylemi henüz bulunmamakta, aksine kanunen yapması gereken kamulaştırma işlemlerini yapmamak biçiminde tezahür eden bir eylemsizliği söz konusudur.
Öte yandan, kamulaştırmasız el atmadan söz edilebilmesi için taşınmaz zilyetliğinin idareye geçmesi ve taşınmazın fiilen kamu hizmetine tahsis edilmiş olması gerekmektedir. Oysa Mahkemede görülen davaya konu olayda olduğu gibi “imar kısıtlamaları”nda taşınmaz zilyetliği malikte kalmaya devam etmekte olup yalnızca malikin tasarruf yetkisinin, ilgili mevzuattan kaynaklanan bazı kısıtlamalara maruz kalması söz konusu olmaktadır...”
Hususları açıklanarak geçici 6.maddenin onuncu fıkrasının üçüncü cümlesinde de, “Uygulama imar planlarında umumi hizmetlere ve resmî kurumlara ayrılmak suretiyle veya ilgili kanunların uygulamasıyla tasarrufu kısıtlanan taşınmazlar hakkında, 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununda öngörülen idari başvuru ve işlemler tamamlandıktan sonra idari yargıda dava açılabilir” hükmüne yer verilerek imar kısıtlamalarından kaynaklanan tazminat davalarının idari yargıda açılacağının teyit edildiği belirtilmiştir.
H-Sonuç:
Anılan açıklamalar çerçevesinde somut olaya bakıldığında; davacıya ait İzmir ili Bayraklı ilçesi, Yamanlar Mahallesi 36008 ada 19 parselde kayıtlı taşınmazın tamamının imar planında yol ve yeşil alan içerisinde kaldığı, yürürlükte olan imar planına göre taşınmazın, özel mülkiyete konu olamayacak yerlerden olduğu anlaşılmakta olup, bu haliyle dava konusu taşınmaz hakkında idarenin fiili bir elatması bulunmasa da imar kısıtlamasına dayalı hukuki elatması bulunmaktadır.
Az yukarda belirtildiği üzere, bu tür iddialara karşı açılacak davalarda, 2942 sayılı Kanun’un Geçici 6.maddesinin onuncu fıkrası hükmü gereğince idari yargı görevli olduğundan yerel mahkemenin direnme kararı yerinde olup direnme kararının onanması gerekmiştir.
S O N U Ç : Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan nedenlerle ONANMASINA, gerekli temyiz ilam harcı peşin alınmış olduğundan başkaca harç alınmasına mahal olmadığına, 29.05.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Karar organı olan belediye meclisi Anayasa gereği seçimle göreve gelen belli sayıda üyelerden oluşur. Belediye başkanları ise 1580 sayılı Kanunun 89. maddesi uyarınca belediye meclisince kendi üyeleri arasından veya dışarıdan seçilerek 19.7.1963 gün 307 sayılı yasayla halk tarafından seçilmeye başlanmıştır.
Hukuk Genel Kurulu 2011/21-788 E. , 2012/118 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Diyarbakır 1. İş Mahkemesi
TARİHİ : 26/07/2011
Taraflar arasındaki “Kurum işleminin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama Sonunda; Diyarbakır 1. İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 10.12.2009 gün ve 2009/1 E. 2009/713 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 05.05.2011 gün ve 2010/1639 E. 2011/4300 K. sayılı ilamı ile;
(“…Davacı, Nisan 1999 tarihinde yapılan mahalli idareler seçiminde belediye başkanı olarak seçilip de, daha sonra seçilme yeterliliğinin olmadığının anlaşılması üzerine mazbatası geri alınan belediye başkanı yerine ilçe belediye meclisi tarafından, bu göreve kendisinin seçildiğini, belediye meclisi üyesi olarak kendisinin de seçimle iş başına geldiğini ileri sürmek suretiyle, 5510 sayılı Yasanın geçici 4.maddesinden yararlandırılarak, davalı SGK'nun, 03.12.2008 tarih 85043 sayılı kararıyla, davacının 5510 sayılı Yasa'nın geçici 4/11.fıkrası hükmünden yararlanmasını engelleyen işleminin iptali ile emsali belediye başkanının almakta olduğu makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı tutarının, almakta olduğu emekli aylığına ilave edilmesi gerektiğinin tespitini istemiştir.
Mahkemece, Nisan 1999 tarihinde yapılan yerel seçimler sonucunda seçilen belediye başkanının mazbatasının geri alınması üzerine, Lice Belediye Meclisi'nce, başkanlık görevine seçilen belediye meclisi üyesi olan davacının, Anayasa'ya uygun olarak ve 5510 sayılı Kanun'un geçici 4.maddesinde belirtilen anlamı ile “seçimler neticesinde” belediye başkanı olarak görev yaptığının kabul edilmesi gerektiği görüşünü bildiren bilirkişi raporu esas alınarak, davanın kabulüne karar verilmiş ise de, bu sonuç usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.
Somut olayda, davacının 01.02.2004 tarihi itibariyle Bağ-Kur'dan emekli olduğu, Nisan 1999 Mahalli İdareler Seçiminde Lice İlçesi Belediye Meclisine üye seçilmiş olduğu, aynı dönemde belediye başkanı olarak seçilen Z... B...’ın belediye başkanı olma koşulların taşımadığı anlaşılarak başkanlıktan düşürülmesi üzerine, İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü emri ile Lice İlçe Belediye Meclisi tarafından 5.7.1999 tarihli toplantıda belediye başkanı olarak seçildiği, 5.7.1999-27.3.2004 arasında Diyarbakır Lice İlçesi Belediye Başkanlığı görevini ifa ettiği, ancak Emekli Sandığı yerine Bağ-Kur sigortalısı olarak prim ödemekle kendi ödediği primler üzerinden 2004 yılında Bağ-Kur’dan emekli olduğundan, belediye başkanlarına münhasır makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil ve görev tazminatı haklarından yararlandırılmadığı, Sosyal Güvenlik Kurumlarının birleştirilmesiyle getirilen 5510 sayılı Kanun'un geçici 4. maddesinin 11. fıkrasına göre daha önce belediye başkanlığı yapmış olup da belediye başkanlığından emekli olamayanlara intibak hakkı tanındığından emekli aylığının Bağ-Kur yerine Emekli Sandığı Emeklisi olarak hesaplanarak kendisine ödenebilmesi için intibakının yapılmasını, bu husustaki eksik primlerin başkan olarak çalıştığı Kurum’a borç çıkarılmasını SGK'dan 10.11.2008 tarihinde talep ettiği, SGK'nun, 3.12.2008 gün 85043 sayılı yazısında, belediye başkanlığı görevine seçimle gelmediği gerekçesiyle anılan uygulamadan yararlanamayacağının bildirildiği görülmektedir.
Davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 sayılı Yasa'ya 17.4.2008 gün 5754 sayılı Yasa'nın 68. maddesi ile eklenen geçici 4. maddenin 11. fıkrasına göre, “Bu Kanun'un yürürlük tarihinden önce, seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olup, bu kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı Kanun'un bu kanunla yürürlükten kaldırılan ek 68. maddesine göre makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenenler hariç olmak üzere, Sosyal Güvenlik Kanunlarına göre emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta olanlardan; 5434 sayılı Kanun'un bu Kanun'la yürürlükten kaldırılan 39. maddesine göre aylık bağlanması şartlarını haiz olanlara, bu Kanun'un yürürlük tarihinden itibaren, bu kişilerden bu Kanun'un yürürlük tarihi itibariyle 5434 sayılı Kanun'un bu Kanun'la yürürlükten kaldırılan 39. maddesine göre aylık bağlanması şartlarını haiz olmayanlara ise bu şartları haiz oldukları tarihten itibaren 5434 sayılı Kanun'un bu Kanun'la yürürlükten kaldırılan Ek 68. maddesinde belirtilen şartlar da dikkate alınarak, emsali belediye başkanının almakta olduğu makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı tutarı, almakta oldukları emeklilik veya yaşlılık aylıklarına ilave edilmek suretiyle ödenir. ...” Bu hükme göre aylık bağlanabilmesi, açık bir şekilde, belediye başkanlığı görevine seçimler sonucunda gelmiş olma şartına bağlanmıştır. Davacının ise, yerel seçimler sonucunda belediye başkanlığına değil, belediye meclisi üyeliğine seçildiği, daha sonra aynı seçimle belediye başkanlığına seçilen, ancak mazbatası geri alınan başkanın yerine Içişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü emri ile, Lice İlçe Belediye Meclisi tarafından 5.7.1999 tarihli toplantıda belediye başkanlığı görevine getirilmiş olduğu, yasa hükmünde açık bir şekilde ifade edilen "... seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olmak..." koşulunu taşımadığı ortadadır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz önünde tutularak davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde kabulüne hükmedilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı SGK'nun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…”
gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
TEMYİZ EDEN: Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, Kurum işleminin iptali istemine ilişkindir.
Davacı vekili, davacının mahalli idareler seçimlerinde belediye meclisi üyesi olarak seçildiğini, belediye başkanı olarak seçilen kişinin seçilme yeterliliğine haiz olmadığının anlaşılması üzerine mazbatasının geri alındığını ve Belediye Meclisi tarafından yapılan seçimle davacının belediye başkanı seçildiğini, belediye başkanlığı sırasında 1479 sayılı Kanuna tabi sigortalı olduğu ve bu Kanun uyarınca 01.02.2004 tarihinden itibaren yaşlılık aylığı almaya başladığını, 5510 sayılı Kanunun yürürlüğe girmesinden sonra Geçici 4/11. maddede tanınan imkandan yararlanarak aylığının Emekli Sandığı’na göre ödenmesi için gerekli intibakların yapılmasına ilişkin talebinin Kurumca, belediye başkanlığı görevine seçimle getirilmediği gerekçesiyle reddedildiğini beyanla 5510 sayılı Kanunun Geçici 4/11. maddesi uyarınca intibakının yapılarak yaşlılık aylığının belediye başkanlığı görevine göre hesaplanarak ödenmesi gerektiğinden Kurumun intibak talebinin reddine dair işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Davalı Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) vekili, 5510 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesinde “seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olup…” ifadesi ile maddenin uygulanmasında seçimler neticesinde belediye başkanı olma şartının arandığını, davacının seçimler neticesi değil, Belediye Meclisi tarafından belediye başkanı seçildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Yerel Mahkemece, Belediye Meclisince belediye başkanlığına seçilen davacının “seçimler neticesinde” belediye başkanı olarak görev yaptığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiş; davalı SGK vekilinin temyizi üzerine karar, Özel Daire’ce yukarıda başlık bölümünde yazılı nedenle bozulmuştur.
Yerel Mahkemece, maddede amacın atama ile göreve gelmiş olanların dışlanması olduğunu belirtilerek ve önceki gerekçe genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme kararı davalı SGK vekili tarafından temyiz edilmektedir.
Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; Belediye Meclisi tarafından yapılan ve davacının belediye başkanı olarak seçilmesi ile sonuçlanan seçim işleminin, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici 4. maddesinin 11. fıkrasında ifade edilen “…seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olmak…” hükmü kapsamında olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Davanın yasal dayanağını teşkil eden 5510 sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici 4. maddesinin 11. fıkrasında;
“…Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce, seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olup, bu Kanunun yürürlük tarihinden önce 5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ek 68 inci maddesine göre makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı ödenenler hariç olmak üzere, sosyal güvenlik kanunlarına göre emeklilik veya yaşlılık aylığı almakta olanlardan; 5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 39 uncu maddesine göre aylık bağlanması şartlarını haiz olanlara, bu Kanunun yürürlük tarihinden itibaren, bu kişilerden bu Kanunun yürürlük tarihi itibarıyla 5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 39 uncu maddesine göre aylık bağlanması şartlarını haiz olmayanlara ise bu şartları haiz oldukları tarihten itibaren 5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ek 68 inci maddesinde belirtilen şartlar da dikkate alınarak, emsali belediye başkanının almakta olduğu makam tazminatı ve buna bağlı olarak temsil veya görev tazminatı tutarı, almakta oldukları emeklilik veya yaşlılık aylıklarına ilâve edilmek suretiyle ödenir. Bu Kanunun yürürlük tarihinden önce seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olup, bu Kanuna göre sigortalı iken yaşlılık aylığı bağlananlardan; 5434 sayılı Kanunun bu Kanunla yürürlükten kaldırılan 39 uncu maddesine göre aylık bağlanması şartlarını haiz olanlara bu Kanunun geçici 2 nci ve geçici 4 üncü maddeleri hükümleri de dikkate alınarak bu fıkrada belirtilen şartlar dahilinde söz konusu tazminatlar aylıklarına ilâve edilmek suretiyle ödenir…”
Hükmüne yer verilmiştir.
Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle demokrasilerde seçim kavramı ve amacının açıklığa kavuşturulmasında zorunluluk bulunmaktadır.
Bilindiği üzere Devlet iktidarı özgül nitelikler taşır ve meşruiyet; süreklilik ve egemenlik olarak üç ilke ile açıklanır. Yönetilenlerin yöneticilere itaati iktidarın meşruluğu ölçüsünde olur. İktidarın demokratik meşruluğu ise yöneticilerin seçimler yoluyla belirlenmesi esasına dayanır. İktidarın kaynağını seçmenlerin oluşturuyor olması ortaya çıkan yönetime güveni de beraberinde getirmektedir (İ. Kabaoğlu., Anayasa Hukuku Dersleri, 6. Baskı, Legal, 2010, Sy:77).
Demokratik hükümet, egemenliğin halkta olduğu bir hükümettir. Binaenaleyh, mantıkî olan, bu egemenliğin bizzat sahibi tarafından, yani halk tarafından kullanılmasıdır. Lakin modern devletlerin gerek toprak unsuru ve gerekse beşerî unsur bakımından vasıl olduğu genişlik demokrasiyi en mükemmel şekilde işletmek hususunda maddi bir imkansızlık doğurmaktadır. Bundan başka, siyasi meselelerin modern devletlerdeki muğlaklık derecesine eriştiği her yerde, vatandaş kütlesinin, siyasi iktidarı bizzat istimal hususunda ne vakti ve ne de ehliyeti vardır. Onun yapabileceği tek şey, yetişmeleri, tahsilleri, kültürleri ve tecrübeleri itibariyle hükümet idaresini sağlamaya kabiliyetli insanları tayin etmek ve onları kendi adına karar vermek konusunda tavzif etmektir (F. A.., Seçim Sistemleri, Ankara 1953, S:5).
Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan güncel Türkçe sözlükte, seçim kavramı aynı doğrultuda; Kanunlar, yönetmelikler uyarınca bir veya daha çok aday arasından belli birini veya birkaçını seçme olarak tanımlanmıştır.
Halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen demokrasilerde, halk adına karar alma seçim yolu ile işbaşına gelen temsilcilere aittir.
Seçilen temsilciler kendilerini seçen kişilerin vekili olarak değil, tüm ulusun temsilcisi olarak görev yaparlar. Çoğulcu demokrasilerde halk adına hareket edecek temsilcilerin, seçim yolu ile belirlenmesi esastır (Ş. Gözübüyük, Anayasa Hukuku 9. Baskı, Turhan 2000, S;25).
Öte yandan oy verme yöntemine göre ise seçimler tek veya iki dereceli olarak yapılabilir. Buna göre seçmenlerin araya başka seçmenler girmeden doğrudan doğruya temsilcilerini seçebilmelerine tek dereceli seçim sistemi, temsilciyi seçecek olan seçmenleri seçmelerine ise iki veya üç dereceli seçim sistemi adı verilmektedir.
Kişinin siyasal gücün kullanılmasına katılmasını sağlayan haklara katılma hakları denilir. T.C. Anayasası’nda bu haklar Anayasa’nın “siyasal haklar ve ödevler” başlığı altında düzenlenmiştir. Anayasa’ya göre bunlar, vatandaşlık, seçme ve seçilme hakları, siyasi partilerle ilgili haklar, kamu hizmetlerine girme hakkı, vergi ödevi, dilekçe hakkı gibi hak ve özgürlüklerdir.
Seçme ve seçilme hakkının vatandaşlar için Anayasa-hukuksal güvence altına alınması temsili demokrasinin gerçekleşmesi için zorunlu bir koşuldur. Seçmen ve temsilci olabilmenin koşulları ve seçim yöntemleri konusunda ayrıntılı düzenlemeler yasakoyucuya bırakılmış olmakla birlikte Anayasa’nın 67/2. maddesinde yer alan ilkeler dışında Anayasa’nın 75-79. maddeleri bu konuya ilişkin önemli düzenlemeler içermektedir. Anayasa’nın 127. maddesine göre yerel yönetimlerin seçimleri de 67. maddedeki esaslara göre yapılır (Z. G.., Anayasa Hukukuna Giriş, İzmir DEÜ 2. Baskı 1999, s:479).
Anayasa’nın 67. maddesinin 1. fıkrasında vatandaşların seçme, seçilme ve bağımsız yada bir siyasi parti içinde bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahip oldukları öngörülürken “Kanunda belirtilen şartlara uygun olarak” denilmek suretiyle bu hakkın kullanılmasının kimi koşullara ve düzenlemeye bağlı kılınabileceği anlatılmak istenmiştir. Maddenin belirlediği “kanunda öngörülen şartlar” yasa koyucunun, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamak koşuluyla takdir yetkisi içinde saptayabileceği, biçim, yöntem ve gerekleri kapsamaktadır. Yasakoyucunun yapabileceği düzenlemenin ilkeleri de 67. maddenin ikinci fıkrasında belirlenmiştir. Anayasa’nın öngördüğü gereklerden uzaklaşmadıkça ve düzenleme yetkisinin kullanılmasında “makul, kabul edilebilir” ölçü aşılmadıkça Anayasa’ya aykırılık oluşmaz. Anayasa ilkelerine ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı düşmeyen, hakkın özüne dokunmayan düzenlemeler Anayasa’nın öngördüğü seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkını zedeleyecek; amaçla araç arasındaki makûl ölçü aşılmadığı ve anayasal ilkeler gözetildiği sürece Anayasa’ya aykırılık oluşmayacaktır (Any. Mahk. 21.04.1992 gün ve 17/30 sayılı kararı).
Anayasa’nın 127. maddesinin ilk fıkrasında ise “Mahalli idareler; il, belediye veya köy halkının mahalli müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişilikleridir.” şeklindeki hüküm ile yerel yönetimlerin genel bir tanımı yapıldıktan sonra ikinci fıkrasında bu yönetimlerin kuruluş ve görevleri ile yetkilerinin yerinden yönetim ilkesine uygun olarak yasayla düzenleneceği belirtilmektedir.
Birbirini tamamlar nitelikte bulunan bu iki fıkra bağlamında yerel yönetimlerde; yerel ortak gereksinimler, tüzelkişilik organlarının halk tarafından seçilmesi, işlem ve eylem yetkisinin oluşu, kuruluş, seçim ve yetkilerinin yasa ile düzenleneceği gibi bazı özellikler göze çarpmaktadır.
Anılan 127. madde, yerel yönetimleri, yasada gösterilen karar organları seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan tüzelkişiler olarak tanımlarken kuruluş, görev ve yetkilerinin yerinden yönetim ilkesine uygun biçimde yasayla düzenleneceğini, seçimlerinin de Anayasa’nın 67. maddesindeki esaslara uygun olarak yapılacağını öngörmüştür. Organlarının halk tarafından seçilmesi ilkesi benimsenmektedir. Demokratik katılıma ilk aşamada etkinlikle anlam kazandıran bu örgütlerin tanımına, yapısına, işlevine, amacına uygun oluşum yöntemleri getirilmesi zorunlu olup halkın seçmesini sözde bırakan düzenlemelerin geçersiz kılınması gerekmektedir.
Anlaşılacağı üzere yurttaşların yönetime katılımı, genelleşen oy hakkı ile güvence altına alınmıştır ve yasa koyucu düzenlemelerini demokratik toplum gereklerine uygun biçimde yapmak zorundadır. Bu sınırın aşılması seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarını sözde bırakır.
Anayasanın 127. maddesinin 1. fıkrasında, Mahalli İdarelerin; "...il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esaslan kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen. seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileri...” olarak tanımlandığı görülmektedir.
1580 sayılı mülga Belediye Kanununun yürürlükte kaldığı yaklaşık 75 yıllık süre boyunca Türk İdare Hukuku öğretisine hâkim olan yerleşik kabule göre Belediye İdaresinin karar organları Belediye Meclisi ve Belediye Encümenidir. Buna karşılık Belediye Başkanı, bir karar organı değil, Belediye İdaresinin icra organı olarak kabul edilmiştir. Benzer şekilde, 2005 yılından beri yürürlükte bulunan 5393 sayılı Belediye Kanununda da Belediye Meclisi "belediyenin karar organı" olarak tanımlanırken (m. 17); Belediye Başkanının "Belediye İdaresinin başı ve belediye tüzel kişiliğinin temsilcisi" olarak tanımlandığı görülmektedir (m. 37/1). Dolayısıyla belediye başkanı, teknik olarak Anayasa'nın 127. maddesinin 1. fıkrasında mutlaka "seçmenler" tarafından seçilerek oluşturulacağı öngörülen Belediye organları arasında ver almamaktadır
Anayasa koyucunun, Belediye İdaresinin başı ve Belediye tüzel kişiliğinin temsilcisi olan belediye başkanının belirlenmesi usulü konusunda, yasama organına belli bir takdir yetkisi verdiği anlaşılmaktadır.
Ancak, hemen belirtmek gerekir ki yasama organının bu takdir yetkisi, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen "Hukuk Devleti" ve "Demokratik Devlet" ilkeleri ile; yine Anayasanın, "İdarenin kuruluş ve görevlerinin, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına..." dayanacağını belirten 123/2. ve "Mahallî idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkilerinin, yerinden yönetim ilkesine..." dayanacağını belirten 127/2. maddeleriyle sınırlıdır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi konuya ilişkin 13.06.1988 gün ve 1987/22 E., 1988/19 K. sayılı kararında bu hususu, “… Belediye tüzelkişiliğinin organları belediye meclisi, belediye encümeni ve belediye başkanı olup, belediye meclisiyle belediye encümeni karar, belediye başkanı ise yürütme organıdır.
Karar organı olan belediye meclisi Anayasa gereği seçimle göreve gelen belli sayıda üyelerden oluşur.
Belediye başkanları ise 1580 sayılı Kanunun 89. maddesi uyarınca belediye meclisince kendi üyeleri arasından veya dışarıdan seçilerek 19.7.1963 gün 307 sayılı yasayla halk tarafından seçilmeye başlanmıştır. Bu uygulama 18.1.1984 günlü 2972 sayılı yasanın 1 ve 2. maddeleri gereğince günümüzde de sürdürülmektedir. Anayasa’nın 127. maddesindeki yerel yönetimlerin hukuksal konumlarını, yapılarını ve amaçlarıyla “yerinden yönetim ilkesini” gözeten yasa koyucu, “belediye başkanlarının da seçimle göreve gelmesi usulünü benimsemiştir…” şeklinde ifade etmiştir.
Yeri gelmişken belediye başkanlığı seçimine ilişkin mevzuatın değerlendirilmesi de gerekmektedir.
Yasa koyucu belediye başkanının 2972 Sayılı Mahalli İdareler İle Mahalle Muhtarlıkları Ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun’un 2. maddesinde yer alan; "...serbest, eşit, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında..." yapılan seçimler ile seçmenler tarafından seçilmesi yöntemini benimsemiştir.
Ne var ki, anılan Kanunda, seçim veya tutanakların iptalini düzenleyen 25. maddesi ile seçimlerin yenilenmesini düzenleyen 29. maddelerinde Belediye Meclisi ile İl Genel Meclisinin feshi veya üyeliklerin boşalması gibi durumlara değinilmekte; ancak belediye başkanlığının boşalması halinde nasıl bir yol izleneceğine ilişkin herhangi bir düzenleme yer almamaktadır.
Bu durumda takip edilmesi gereken yöntem ise, 2972 Sayılı Kanuna göre daha yeni tarihli ve özel bir kanun olan 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesinde düzenlenmiştir.
Yürürlükte bulunan 5393 sayılı Belediye Kanunu belediye başkanlarının seçiminde üç ayrı yöntem getirmiştir. Bunlar; mahalli genel seçimle iş başına gelme, belediye meclisi tarafından seçilme ve bu iki usule göre seçilememe durumda ise atama yoluyla belediye başkanının görevlendirilmesi yöntemidir.
Gerek mülga 1580 sayılı gerekse yürürlükte bulunan 5393 sayılı Belediye Kanunlarına göre Belediye Başkanlığı seçiminde kademeli bir yöntem benimsenmiş olup, öncelikli olarak 2972 sayılı Mahalli İdareler ile Mahalle Muhtarlıkları ve İhtiyar Heyetleri Seçimi Hakkında Kanun'a göre seçim yapılması öngörülmüştür.
Mahalli seçimler ile belirlenen başkanlığın boşalması halinde ise 5393 sayılı Kanunun "Belediye başkanlığının boşalması hâlinde yapılacak işlemler" başlıklı 45. maddesinde:
“Belediye başkanlığının herhangi bir nedenle boşalması durumunda, vali tarafından belediye meclisinin on gün içinde toplanması sağlanır. Meclis, birinci başkan vekilinin, onun bulunmaması durumunda ikinci başkan vekilinin, onun da bulunmaması durumunda en yaşlı üyenin başkanlığında toplanarak;
Belediye başkanlığının boşalması veya seçim dönemini aşacak biçimde kamu hizmetinden yasaklanma cezasının verilmiş olması durumunda bir başkan,… seçer,
Belediye başkanı veya başkan vekili belediye meclis üyeleri arasından ve gizli oyla seçilir. İlk iki oylamada üye tam sayısının üçte iki ve üçüncü oylamada üye tam sayısının salt çoğunluğu aranır. Üçüncü oylamada salt çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılır. Dördüncü oylamada en fazla oy alan üye, belediye başkanı veya başkan vekili seçilmiş olur. Oyların eşitliği durumunda kura çekilir."
Hükmüne yer verilmiştir.
Belediye meclisleri tarafından seçim yapılmasına ilişkin 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesinde yer alan bu düzenleme 1580 sayılı mülga Belediye Kanunu'nun 93. maddesinde de aynı şekilde yer almaktaydı.
Bu iki yöntem ile başkanın belirlenememesi halinde ise 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun "Belediye başkanı görevlendirilmesi" başlıklı 46. maddesi uyarınca,
"Belediye başkanlığının herhangi bir nedenle boşalması ve yeni belediye başkanı veya başkan vekili seçiminin yapılamaması durumunda, seçim yapılıncaya kadar belediye başkanlığına büyükşehir ve il belediyelerinde İçişleri Bakanı, diğer belediyelerde vali tarafından görevlendirme yapılır”.
Belirtilmelidir ki, mülga 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 94. maddesinde de aynı yönde düzenleme bulunmaktaydı.
Görüldüğü üzere, Anayasa’nın 127/1. maddesine göre mahalli idarelerin karar organlarının; kanunda belirtilmiş olan seçmenler tarafından seçilmesi öngörülmüş ancak bu seçimin nasıl ve hangi seçmenlerle yapılacağı konusundaki yetki kanun koyucuya bırakılmış olup karar organlarının kanunda gösterilen seçmenler tarafından seçilerek oluşturulması hükmü yerel yönetim meclislerinin ya da başkanların doğrudan halk tarafından seçilmesini zorunlu kılmamaktadır. Çünkü kanunla istenen biçimde bir seçmen topluluğu oluşturulması, bu seçmen topluluğunun, il idare kurulu, belediye meclisi ya da il genel meclisi olması mümkündür.
Anayasa bu konuda aksi yönde bir amaç ve uygulama benimsemiş olsa idi, yerel yönetimlerin karar organlarının seçimi konusundaki düzenlemede "kanunda gösterilen seçmenler” yerine "doğrudan halk tarafından seçilmesi" düzenlenmesine açık olarak yer verilmesi imkanı bulunduğu da gözden uzak tutulmamalıdır.
Öte yandan davanın yasal dayanağını teşkil eden 5510 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesinin 11. fıkrasında yer alan “seçimler neticesinde” kavramının kapsamı ve uygulanma şartlarının belirlenmesinde lafzi yorumun dikkate alınması halinde kavramın genel veya ara seçim gibi bir ayrıma yer vermediği, her türlü seçimi ifade ettiği de açıktır.
Kaldı ki, Belediye Kanunu’nda da başkanlığın boşalması halinde ara seçim değil, belediye meclisinin yapacağı seçim ile boşluğun doldurulması öngörülmüştür.
Mahalli idarelerin karar organlarının halkın iradesiyle seçilmesindeki amaç yerel özerkliğin ve yerel demokrasi ilkelerinin gereğinin sağlanmasıdır.
Bu nedenle halkın iradesiyle seçilmiş olan belediye meclisinin belediye başkanını seçmesinin halkın iradesini yansıtmayacağını söylemek de mümkün değildir. Zira halkın seçmiş olduğu temsilciler olan belediye meclisi üyelerince belediye başkanının seçilmiş olması temsili demokrasiye uygun ve halkın iradesine ters düşmeyen bir hukuki durum olup, halkın seçtiği meclis üyelerinin yaptığı seçimin de, meclis üyelerini seçen halkın iradesini yansıtacağı açıktır. Dolayısıyla amaçsal yorum yapıldığı takdirde de aynı sonuca ulaşılmaktadır.
Buradan, Kanun koyucunun; 5510 sayılı Kanun'da “seçimler neticesinde” kavramı ile, halkın iradesi yansıtan bir belirleme olmayan atama usulü ile göreve gelmiş olanları dışlamak amacını taşıdığı sonucuna ulaşılmaktadır.
Ayrıca 5510 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesinde geçen "seçimler neticesinde görev yapma" kavramı, Anayasanın 127. maddesinde yer alan "seçmenler tarafından seçilerek oluşturulma"dan daha geniş bir içeriğe sahiptir.
Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında belediye meclisleri tarafından yapılan belediye başkanlığı seçimlerinin seçim olarak kabul edilmemesi mümkün değildir.
Hal böyle olunca, atama yolu dışında gerek mahalli genel seçimler gerekse belediye meclisinin seçimi yoluyla belediye başkanlığı yapmış olan belediye başkanlarının, 5510 sayılı Kanunun Geçici 4. maddesinin 11. fıkrası ile daha önceden belediye başkanlığı görevini ifa etmiş olup da belediye başkanlığı üzerinden emekli olmamış olanlar için tanınan intibak imkanından yararlanmalarının mümkün olduğunun kabulü zorunludur.
Yukarıda yapılan açıklamaların ışığında somut uyuşmazlığın değerlendirilmesinde:
Davacının yerel seçimler sonucunda belediye meclisi üyeliğine seçildiği, daha sonra aynı seçimle belediye başkanlığına seçilen, ancak mazbatası geri alınan belediye başkanının yerine İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü emri ile İlçe Belediye Meclisi tarafından 5.7.1999 tarihli toplantıda yapılan oylama sonunda oyçokluğu ile belediye başkanlığına seçildiği ve asaleten belediye başkanı olarak görev yaptığı, 5434 sayılı Kanun’un 39. maddesi şartlarını taşıyan davacının 5393 sayılı Belediye Kanunu'nun 85/a ve 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu'nun Ek 68. maddesine göre belediye başkanlığı dikkate alınmak suretiyle emekli olmayı hak etmiş bulunduğu anlaşılmaktadır.
O halde Yerel Mahkemece, Belediye Meclisi tarafından yapılan ve davacının belediye başkanı olarak seçilmesi ile sonuçlanan seçim işleminin, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici 4. maddesinin 11. fıkrasında ifade edilen “…seçimler neticesinde belediye başkanı olarak görev yapmış olmak…” hükmü kapsamında olduğunun kabulü ile intibak talebinin reddine dair Kurum işleminin iptaline ilişkin kararda direnilmesi yerindedir.
Ne var ki, Özel Daire’nin bozma nedenine göre 5510 sayılı Kanun Geçici 4. maddesinin 11. fıkrasındaki diğer koşulların davacı yönünden yerine getirilip getirilmediğine ilişkin olarak diğer temyiz itirazları incelenmediğinden, bu yönde inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daire’ye gönderilmesi gerekir.
S O N U Ç : Yukarıda açıklanan nedenlerle direnme uygun olup; davacının yaşlılık aylığının intibak talebinin diğer şartlarının değerlendirilmesi için dosyanın 21. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 07.03.2012 gününde oyçokluğu ile karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Anayasa Hukuku
Bir davada, yerel bir adliye mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi arasında bir görev uyuşmazlığı çıkmıştır. 1982 Anayasası hükümleri uyarınca bu uyuşmazlıkta hangi mahkemenin kararı esas alınmalıdır?
A) Uyuşmazlık Mahkemesi
B) Yargıtay
C) Danıştay
D) Anayasa Mahkemesi
E) Hâkimler ve Savcılar Kurulu
Bu maddeyle ilgili 4 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.