1982 Anayasası 159. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 159 – (Değişik: 7/5/2010-5982/22 md.)
Hâkimler ve Savcılar (…)[103] Kurulu, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yapar.
(Değişik fıkra: 21/1/2017-6771/14 md.) Hâkimler ve Savcılar Kurulu onüç üyeden oluşur; iki daire halinde çalışır.
(Değişik fıkra: 21/1/2017-6771/14 md.) Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Kurulun, üç üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adlî yargı hâkim ve savcıları arasından, bir üyesi birinci sınıf olup, birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş idarî yargı hâkim ve savcıları arasından Cumhurbaşkanınca; üç üyesi Yargıtay üyeleri, bir üyesi Danıştay üyeleri, üç üyesi nitelikleri kanunda belirtilen yükseköğretim kurumlarının hukuk dallarında görev yapan öğretim üyeleri ile avukatlar arasından Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilir. Öğretim üyeleri ile avukatlar arasından seçilen üyelerden, en az birinin öğretim üyesi ve en az birinin de avukat olması zorunludur. Kurulun Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından seçilecek üyeliklerine ilişkin başvurular, Meclis Başkanlığına yapılır. Başkanlık, başvuruları Anayasa ve Adalet Komisyonları Üyelerinden Kurulu Karma Komisyona gönderir. Komisyon her bir üyelik için üç adayı, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğuyla belirler. Birinci oylamada aday belirleme işleminin sonuçlandırılamaması halinde ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. Bu oylamada da aday belirlenemediği takdirde, her bir üyelik için en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile aday belirleme işlemi tamamlanır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Komisyon tarafından belirlenen adaylar arasından, her bir üye için ayrı ayrı gizli oyla seçim yapar. Birinci oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu; bu oylamada seçimin sonuçlandırılamaması halinde, ikinci oylamada üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu aranır. İkinci oylamada da üye seçilemediği takdirde en çok oyu alan iki aday arasında ad çekme usulü ile üye seçimi tamamlanır.
(Değişik fıkra: 21/1/2017-6771/14 md.) Üyeler dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir kez daha seçilebilir.
(Değişik fıkra: 21/1/2017-6771/14 md.) Kurul üyeliği seçimi, üyelerin görev süresinin dolmasından önceki otuz gün içinde yapılır. Seçilen üyelerin görev süreleri dolmadan Kurul üyeliğinin boşalması durumunda, boşalmayı takip eden otuz gün içinde, yeni üyelerin seçimi yapılır.
Kurulun, Adalet Bakanı ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı dışındaki (…)[104] üyeleri, görevlerinin devamı süresince; kanunda belirlenenler dışında başka bir görev alamazlar veya Kurul tarafından başka bir göreve atanamaz ve seçilemezler.
Kurulun yönetimi ve temsili Kurul Başkanına aittir. Kurul Başkanı dairelerin çalışmalarına katılamaz. Kurul, kendi üyeleri arasından daire başkanlarını ve daire başkanlarından birini de başkanvekili olarak seçer. Başkan, yetkilerinden bir kısmını başkanvekiline devredebilir.
Kurul, adlî ve idarî yargı hâkim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini yapar; Adalet Bakanlığının, bir mahkemenin kaldırılması veya yargı çevresinin değiştirilmesi konusundaki tekliflerini karara bağlar; ayrıca, Anayasa ve kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirir.
Hâkim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata (hâkimler için idarî nitelikteki genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri, ilgili dairenin teklifi ve Hâkimler ve Savcılar (…)[105] Kurulu Başkanının oluru ile Kurul müfettişlerine yaptırılır. Soruşturma ve inceleme işlemleri, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya savcı eliyle de yaptırılabilir.[106]
Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz.
Kurula bağlı Genel Sekreterlik kurulur. Genel Sekreter, birinci sınıf hâkim ve savcılardan Kurulun teklif ettiği üç aday arasından Kurul Başkanı tarafından atanır. Kurul müfettişleri ile Kurulda geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcıları, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Kurula aittir.
Adalet Bakanlığının merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında geçici veya sürekli olarak çalıştırılacak hâkim ve savcılar ile adalet müfettişlerini ve hâkim ve savcı mesleğinden olan iç denetçileri, muvafakatlerini alarak atama yetkisi Adalet Bakanına aittir.
Kurul üyelerinin seçimi, dairelerin oluşumu ve işbölümü, Kurulun ve dairelerin görevleri, toplantı ve karar yeter sayıları, çalışma usul ve esasları, dairelerin karar ve işlemlerine karşı yapılacak itirazlar ve bunların incelenmesi usulü ile Genel Sekreterliğin kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
IV. Sayıştay
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
9 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2020/193 E., 2022/215 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nun 35 ile 39.
Ceza Genel Kurulu 2020/193 E. , 2022/215 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
Silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 12.11.2019 tarih ve 38-153 sayı ile; sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl 21 ay 27 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
Hükmün sanık ve müdafisi ile Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının "bozma" istemli 15.04.2020 tarihli ve 35606 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Sanık ve müdafisinin duruşmalı inceleme istemlerinin, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan yargılama esnasında silahların eşitliği ile çelişmeli yargılama ilkeleri doğrultusunda savunmaya yeterli imkân sağlanıp bu hakkın etkin şekilde kullandırılmış olması, temyiz denetiminde herhangi bir sınırlamaya tabi olmayacak şekilde yazılı savunma imkânının kullanılabilme olanağının bulunması karşısında savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanun'un 94. maddesi ile değişik CMK'nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren reddine oy birliğiyle karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulunca, sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılma istemiyle açılan davada, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapılan yargılama sonunda, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün hukuki yönüne ilişkin temyiz incelemesi yapılacaktır.
I) TEMYİZ EDENLERİN SIFATI, BAŞVURULARIN SÜRESİ VE TEMYİZ NEDENLERİNE GÖRE YAPILAN İNCELEMEDE:
A) Uygulanacak Temyiz Hükümleri:
07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK'nın, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 7 nolu protokolün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. maddesinin "Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir. 2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." hükmü doğrultusunda, bazı kamu görevlilerin özel yetki kuralları uyarınca Yargıtayda veya Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yargılanmaları hâlinde istisna getirebilme olanağına rağmen iç hukukumuzda, ilk derece olarak Yargıtayda yargılanacak kişiler bakımından verilen hükümlerin temyiz edilebileceği öngörülerek, iki dereceli sistem benimsenmiştir.
B) Temyiz Süresi ve Neden Bildirme Yükümlülüğü:
Hüküm fıkrasında, verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağı bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresinin, mercisi ve şekillerinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilerek hazır bulunan sanığa ve müdafisine bildirilmesi gerekmektedir.
Temyiz istemi, tutuklu bulunan sanıklar hakkında CMK'nın 263. madde hükmü saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasından itibaren eğer temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılmasının gerekliliği, temyiz sebebinin ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabileceği gözetilerek, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorunda olduğu, başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilmesi gerekliliğine uyularak usulüne uygun başvuru yapıldığı anlaşılmakla işin esasına geçilmiştir.
C) Temyiz Nedenleri ve İncelemenin Kapsamı:
İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dahil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu, istinaf başvurusunda Cumhuriyet savcısı dışındaki diğer kişiler bakımından sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, temyiz kanun yolunda, mülga 1412 sayılı CMUK'dan farklı şekilde resen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini, temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu ve temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren ek bir dilekçe vermesini öngörmüştür. Gerekçeli temyiz dilekçesi (ek dilekçe, temyiz layihası), temyiz nedenlerinin gösterildiği dilekçedir. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir.
Bir muhakemede, çözümü amaçlanan iki temel sorun vardır. Bunlar, maddi sorun ve hukuki sorundur. Maddi sorun, "olgusal dünya"ya; hukuki sorun, "normatif dünya"ya aittir. Mahkemede önce maddi sorun, sonra hukuki sorun çözülür. Maddi sorunun çözümü geçmişte yaşanmış bir olayın temsili, nasıl gerçekleştiğinin tespitidir. Bu çözüm de sadece hukukun izin verdiği yöntemlerle gerçekleşecektir. Maddi olayın gerçeğe uygun temsil edilebilmesi öncelikle, eksiksiz soruşturma yapılması ve toplanan tüm delil araçlarının doğru değerlendirilmesine bağlıdır. Hâkim; delil araçlarını, akıl yürütmek ve bu arada tecrübe kurallarına başvurmak suretiyle, vicdanına göre değerlendirecektir. Yine akıl yürüterek boşlukları dolduracaktır. Dolayısıyla vicdani kanaate sezgilerle değil akıl yoluyla ulaşılacaktır.
Temyiz denetiminde, maddi olayın tespitinde ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, sözlülük, doğrudan doğruyalık ve yüzyüzelik ilkeleri uyarınca elde edilen delilleri vicdani kanaatleri ile serbestçe takdir ederken, delillerle varılan sonucun hukuk kurallarına, akla, mantığa, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel görüşlere uygun olup olmadığının tespiti bakımından somut dosya üzerinden görüşülüp incelenebileceği gibi maddi sorunla ilgili vaka değerlendirmelerindeki hukuka aykırılıkları da gerekçe üzerinden denetlenebilecektir.
Temyiz dilekçesinde bir temyiz nedeni var olmasına rağmen muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesi kapsamındaki hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda bu aykırılıklara işaret edilmekle yetinilecektir.
Temyiz nedeninin, maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması hâlinde ise maddi hukuka aykırılık nedeniyle hükmün temyiz edilmesi yeterli olup cezai yaptırımların kişiler üzerindeki telafisi mümkün olmayan ağır sonuçları da gözetilerek somut olayda adaleti gerçekleştirme ve doğru bir hüküm oluşturma ile yükümlü olan Yargıtayca dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar tespit edilip temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni yapılması gerekecektir.
CMK'nın 289. maddesinde yazılı olan "Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır" kuralı, hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda, mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetileceği şeklinde anlaşılamaz. Bu noktada dilekçe yalnızca bir veya birden fazla nispî temyiz nedeni içeriyorsa, bu nedenler kabul edilmese dahi 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yer alan mutlak hukuka aykırılık hâllerinden birine dayanarak hükmün bozulması mümkündür.
D) Temyiz istemlerinin süresinde ve geçerli olup olmadığının değerlendirilmesi:
a) Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla gerçekleştirilen yargılama sonucunda 12.11.2019 tarihinde yapılan oturumda hüküm özünün, hazır bulunan sanık ve müdafisine, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercisi ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
Mahkumiyet hükmüne yönelik olarak sanığın 13.11.2019, müdafisinin 14.11.2019, Yargıtay Cumhuriyet savcısının 18.11.2019 tarihli ve süresi içerisinde sundukları dilekçelerle temyiz kanun yoluna başvurdukları,
b) Temyiz dilekçeleri içeriklerinden; sanığın kararın usul ve yasaya, AİHS ve Yargıtay içtihatlarına aykırı olması nedenine dayanarak, müdafisinin ise nedensiz şekilde kararın kendilerine tebliğ edilmesini talep ettikleri, Yargıtay Cumhuriyet savcısının nedenlerini açıklamak suretiyle temyiz talebinde bulunduğu,
c) Gerekçeli kararın sanığa 07.02.2020, müdafisine ise 10.02.2020 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği,
Sanığın 26.11.2019 tarihli Yargıtay Cumhuriyet savcısının temyiz talebine cevap verdiği dilekçesini, müdafisinin ise 14.02.2020 tarihinde ve süresi içerisinde ek temyiz dilekçesini sunduğu,
Anlaşılmaktadır.
II) İDDİA:
''Yukarıda yapılan açıklamalar ile tüm dosya kapsamından, 2010 yılı Anayasa referandumu sonrası oluşturulan HSYK'da örgütün sayısal çoğunluğu ele geçirmesini müteakiben oluşturulan dairelerden hakim savcıların atama, tayin, terfi gibi önemli fonksiyona haiz birinci daire de kendisi ve diğer şüpheliler ... ve Teoman Gökçe'nin görevlendirilmesini sağladığı, örgüt mensubu üyelerin, görev yapacakları dairelerin belirlenmesi ile ... bölümü ve üye dağılımının örgütün amaçları doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağladığı, yapılan örgütsel toplantılara katıldığı, himmet verdiği, yapılan Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde yer aldığı, örgüt lideri ile temasa geçerek alınacak sayıların belirlenmesindeki pazarlık sürecinde adeta örgütün temsilcisi rolünü taşıdığı, örgütün sivil kanadına bağlı olarak aldığı talimatlarn HSYK nezdinde uygulanmasından sorumlu, kendisine bağlı olan birimleri emir ve talimatları ile yönlendiren, özel göreve haiz yönetici olduğu, örgütsel faaliyetlerin ortaya çıkması sonrası sohbet gruplarını fiilen gerçekleştiremedikleri dönem de ByLock üzerinden HSYK'da yapılacak seçimlerde örgüt mensubu üyelerin kimlere oy verecekleri, seçimin kilitlenmesi, blok oy kullanılması dahil bütün örgütsel taktiğin uygulanmasındaki organizasyonu ... ile birlikte sağladığı, örgüte müzahir şahıslar tarafından açılacak olan davaların hazırlığı ile karar verilmesi aşamasına kadar takip edilerek sonuca ulaşıldığı, verilen muhalefet şerhlerinin medya organları vasıtası ile haber konusu yaptırılmak suretiyle algı mühendisliği yapılmasına katkı sağladığı, şüphelinin örgüt adına bağımsız olarak talimat verme ve tasarrufta bulunma konusunda yetkili olduğu, 17/25 Aralık sonrası örgüt liderinin talimatları doğrultusunda Bank ...'ya para yatırdığı hususları bir bütün olarak dikkate alındığında, FETÖ/PDY terör örgütünün deşifre olmasını engellemek, örgüt mensupları hakkında yapılan soruşturmaların sonuçsuz kalmasını sağlamak, örgüt faaliyetlerinin belli bir disiplin içinde istikrarlı bir şekilde devamı için diğer örgüt yöneticileriyle birlikte fikir ve eylem birliği içinde hareket etmek suretiyle hiyerarşik yapıya dahil olduğu, sıkı bir disiplinle, örgütün stratejisi, yapılanması, faaliyetleri ve amacına uygun hareket ettiği, haiz olduğu görev ve sorumluluk alanları ile emir ve talimat verme noktasındaki yetkileri gözetildiğinde, FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün, hücre yapılanmasında, HSYK kurumu içerisinde özel göreve haiz yönetici sıfatında olduğu sonucuna ulaşılmıştır." ifadelerine yer verilerek sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılması talebiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
III) SAVUNMA:
Sanık savunmalarında özetle; HSYK üyesi olarak görevliyken ... Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nun 35 ile 39. maddelerine aykırı olarak soruşturma başlatılıp yürütüldüğünü, 6087 sayılı Yasa'nın 38. maddesinin seçimle gelen üyelerin görevleriyle ilgili suçlar ve kişisel suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde bir ayrım yapmadığını, bu işlemlerin HSYK Genel Kurulu tarafından yapılacağını kurala bağladığını, suçüstü hâli bulunmadan genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının, yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğunu, görev ve yetki aşımı yapıldığını, bu nedenle yapılan soruşturma ve bu soruşturma devamında alınan bütün kararların hükümsüz olduğunu, bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubunun Yargıtay Üyesi Hamza Yaman hakkında vermiş olduğu kararda suçüstü hâli olmadan hâkim ve savcılar hakkında işlem yapmanın mümkün olmadığının tespit edildiğini, aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de ...-Türkiye kararında hâkim ve savcılar hakkında işlem yapabilmek için yasal zorunluluk olan suçüstü hâlinin olmadığını belirttiğini, bu nedenle suçüstü hâlinin varlığı gerekçe gösterilerek yapılan arama, el koyma, sorgulama, tutuklama ve diğer tüm işlemlerin temelsiz ve geçersiz olduğunu, hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasının izne bağlı olup izin şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilerek dosyanın HSYK'ya gönderilmesini talep ettiğini, iddianamede ve mütalaada görev sırasında ve görevle ilgili eylem ve işlemlerin suçlama konusu yapıldığını, bu nedenle HSYK Kanunu'nun 38. maddesi uyarınca dosyanın görevli ve yetkili Anayasa Mahkemesine gönderilmesini, görevsizlik ve yetkisizlik kararı verilmesi gerektiğini, 680 sayılı KHK çıkarılmadan önce yargılanacağı mercinin görev suçlarında Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğunu, iddianemede suç tarihi olarak 16.07.2016 tarihinin kabul edildiğini, 680 sayılı KHK'nın ise 06.01.2017 tarihinde çıktığını, süreç başladıktan sonra çıkan bir KHK ile yeni yargı mercisinin belirlendiğini, KHK'nın ancak olağanüstü hâlin gerektirdiği konularda çıkartılabileceğini, yine Anayasa'nın 15. maddesine göre yalnızca durumun gerektirdiği hâllerde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırabileceğini, soruşturma ve yargılama makamlarının ve soruşturma ve yargılama usullerinin OHAL KHK'sıyla değiştirilemeyeceğini, iddianamede açıkça FETÖ'nün yargı ayağına dahil olduğu, verilen talimat doğrultusunda görev yaptığı, HSYK'da bazı kararlara muhalefet şerhi yazdığının iddia edildiğini, hâkim olarak görev almadan örgütün yargı ayağına dahil olması mümkün olmadığı gibi HSYK üyesi olmadan da toplantılara katılması, kararlara iştirak etmesi ve muhalefet şerhi yazmasının mümkün olmadığını, bunun da kişisel bir suçu değil, görev suçunu tarif ettiğini, bu nedenlerle isnat edilen eylemlerin görev nedeniyle görev sırasında ve görevden kaynaklanan, görevin sağladığı avantaj ve kolaylıkla yapılması mümkün fiiler olduğunu, dolayısıyla yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yapılması ve görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, isnat edilen suçun şahsi suç olarak kabul edilmesi durumunda ise bu açıklamalar ışığında dosyanın yargılama yapılmak üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesini talep ettiğini, ...'in ifadelerinde 2010 HSYK'sı için idari yargı adaylarının belirlenmesi görevinin verildiğini, yaptığı istişareler sonucu Danıştaydan aday gösterilmesinin ve ayrıca... sicilli hakimlerin sayısının çok olması nedeniyle onların arasından aday gösterilmesi gerektiğinin ortaya çıktığını, kendi isminin de bu kapsamda belirlendiğini, her kesim tarafından sevilen ve oy alabilecek biri olduğu için tercih edildiğini beyan ettiğini, diğer tanıklar ... ve ...'nin de bu hususu doğruladıklarını, hâl böyleyken HSYK'ya aday olduğu için suçlanmasının ve bunun bir terör örgütü faaliyeti olarak değerlendirilmesinin, ortada kanunsuz hiçbir fiil yokken suçlamaların kaynağı olarak bu adaylık süreci ve devamındaki gelişmelerin gösterilmesinin hukuka aykırı olduğunu, her iki seçimde de aldığı oy sayısı ve oranının idari yargı teşkilatındaki her görüşten çok sayıda insanın kendisini bilerek ve isteyerek desteklediklerinin kanıtı olduğunu, seçilen kişinin oy aldığı kişilerden dolayı suçlanamayacağı, bir kısım itirafçı beyanlarında isminin sadece "cemaatin desteklediği isimler arasında ... da vardı" şeklinde geçtiğini, ancak cemaat mensubu olduğu kabul edilen ve seçimlerde oy kullanan her hâkim savcı kendisine oy vermiş olsa bile seçimlerde aldığı oy sayısı ve oranının bu yapıyla irtibatlı olmayan kimselerden de oy aldığını açıkça ortaya koyduğunu, aldığı oy oranlarının hiçbir grubun adayı olmadığının ve her düşünceden meslektaş tarafından desteklendiğinin açık kanıtı olduğunu, HSYK seçimlerinde bu yapıya sempati duyan ya da bugün soruşturma geçiren kişilerin de kendisine oy vermiş olmasının kendisini cemaat mensubu yapmayacağını, 2010 HSYK'sında üyelerin dairelere nasıl dağıldığını ayrıntılarıyla anlatan ...'un bunun Bakan ... ..., ..., ... ve kendisi arasında yapılan istişareler neticesinde belirlendiğini söylediğini, kendisinin HSYK Birinci Dairesine üye seçilmesinin de bu şekilde olduğunu, Bylock programını kullanmadığını, Bylock tespit ve değerlendirme tutanağının dayanağı Bylock Server'ı olduğu iddia edilen dijital materyaller ve diğer ham verilerin bütünlüğünün şüpheli olduğunu, hukuka uygun delil olmadığını, iki User ID'nin kolluk görevlilerinin yüksek ihtimale dayanan değerlendirmeleri neticesinde kendisine ait olduğunun iddia edildiğini, söz konusu değerlendirmenin hiçbir hukuki ve teknik veriye dayanmadığını, aleyhine düzenlenen Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına itiraz ettiğini, bu tutanağa itibar edilmeyerek hükme esas alınmamasını talep ettiğini, hiçbir hukuk dışı organizasyonda bulunmadığını, ne Bylock üzerinden ne başka bir şekilde kimseden talimat aldığını, duruşmada dinlenen itirafçı ve tanıkların daha önce verdikleri ifadelerin kendilerine ait olup olmadığının sorulduğunu, ifadelerini kabul ettiklerini beyan ettiklerinde ifadelerde geçen hususların mahkeme huzurunda anlattırılmasının yaptırılmadığını ve doğrudan çapraz sorguya geçildiğini, ismi geçen kişilerin beyanlarında somut olarak yer, zaman ve olay belirtilmediğini, tamamen ifade veren kişilerin gerçeğe aykırı soyut kanaatlerinin aleyhine delil olarak geçtiğini, itirafçı beyanlarının kendi içinde ve birbiriyle çelişkili ve tutarsız olduğunu, kendilerini suç ve cezadan kurtarmaya, başkalarını ise azami derecede suçlamaya matuf beyanlar olduklarını, bu kişilerin tahliye olabilmek, mesleğe dönebilmek ya da daha az ceza alabilmek beklentisi ile beyanda bulunduklarını, savcılık ifadesinden dönerlerse ceza alacakları endişesiyle soruşturma aşamasındaki ifadelerinden kovuşturma aşamasında da dönmediklerini ve bu ifadeleri lafzen aynen kabul ettiklerini, bu kişilerin savcılıkta ifade verdiği tarihten sonra duruşmada sadece ifadelerin doğru olduğunu beyan etmesinin anlamının olmadığını, bu ifadeleri hatırlamaları ve aynen duruşma sırasında açıkça ifade etmelerinin gerektiğini, duruşmaya katılan itirafçı ve tanıkların sadece mahkemede açıkça ifade edilen anlatımlarının ve çapraz sorgu sırasında verdikleri cevapların değerlendirmeye alınmasını, mahkeme huzurunda açıkça beyan edilmeyen hiçbir anlatımın ve cevaplanmayan hiçbir sorunun hukuki değerlendirmeye alınmamasını talep ettiğini, mahkemede savcılık ifadelerinin okunulmasına yetinilmesine karar verilen 14 kişinin tanık değil itirafçı olduklarını, bu kişilerin soruşturma aşamasında birçok kez ifade vererek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak, tahliye olmak, hatta mesleğe dönmek istediklerini, biri dışındaki tamamının hakim ve savcı olduğunu, kendileri de aynı soruşturmada önce şüpheli daha sonra da sanık oldukları için hiçbir savcılık ifadesinin yeminle alınmadığını, yani dosyada bulunan bu ifadelerin itirafçı beyanları olduğu, bu itibarla anılan kişilerin soruşturma ifadelerinin okunulmasıyla yetinilmemesini, bu ifadelere hukuki değer atfedilecekse bu itirafçıların ve tanığın mahkeme huzurunda dinlenilmesini talep ettiğini, dosyada yer alan bu soruşturma aşamasında verilen savcılık ifadeleri dikkate alındığında söz konusu ifadelerin TCK'nın 220. maddesi kapsamında gösterilen standartları sağlamadığı, ifadelerin ifade sahibinin bildiği tüm hususları anlatılması şeklinde alınmadığı, sadece yerel savcıların sordukları sorulara cevaplar biçimde olan ilgili ifadelerin hukuka uygun olmadığını ve hükme esas alınmamaları gerektiğini, itirafçı ifadelerinin tamamına yakınının duyuma dayalı dedikodu mahiyetinde olduğunu, görgü ve bilgiye dayalı ifadenin bulunmadığını, kovuşturmada dinlenen tüm tanıkların kendisi lehine beyanlarda bulunduklarını, ... Kaya'nın evinde yapıldığı iddia edilen toplantıya katılmadığını, Bank ...'da eşinin çok önceden açılmış hesabında birikimlerini değerlendirdiklerini, talimatla işlem yapılmadığını, herhangi bir örgütsel toplantıya katılmadığını ve himmet vermediğini, örgütün talimatları doğrultusunda verilen kararlara muhalefet şerhleri yazdığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, 2011 yılında yapılan üyelik seçimlerinin 1983 yılında çıkarılan 2802 sayılı Kanun uyarınca ve bu Kanun'da öngörülen Yargıtay ve Danıştaya üye seçilebilme kriterlerine göre yapıldığını, yani 1983 yılından bu yana Yargıtay ve Danıştay üyeleri hangi kurallara göre seçiliyorsa 2011’de ve sonrasında yapılan seçimlerde de aynı kuralların işletildiğini, bilerek ve isteyerek hiçbir örgütün ya da illegal oluşumun içinde ya da yanında yer almadığını, söz konusu yapının silahlı terör örgütü olarak tespitinin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli kararı ile olduğunu, Türk hukukunun 2016 yılındaki darbe teşebbüsü sonrası 2017 yılında silahlı terör örgütü olarak tescil ettiği bir örgütü, neden 2010-2011 yıllarında bilemediği için sorumlu tutulduğunu, bunun hukuku geriye yürütmek anlamına geldiğini, TCK'nın 30. maddesinde yer alan hata hükümlerinin kendisi için de geçerli olduğunu ve uygulanması gerektiğini, hayatının hiçbir döneminde iradesini kayıtsız ve şartsız hiç kimseye, hiçbir yapı ya da örgüte teslim etmediğini, 22 yıllık meslek hayatında vicdani kanaatine uymayan hiçbir karara imza atmadığını, terör örgütü yöneticisi ya da üyesi olduğu iddiasını reddettiğini,
İfade etmektedir.
IV) MAHKEME KABULÜ:
''Sanığın FETÖ/PDY terör örgütünün hiyerarşik yapısı içerisinde çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik kapsamında yer aldığı, örgütün talimatı doğrultusunda ByLock isimli iletişim programını kullandığı, bu iletişim programı vasıtası ve başka kanallardan HSK yapılanmasında sistem içerisinde kendi üstlerinden aldığı talimatları sorumluluğundaki mensuplara ilettiğinin anlaşıldığı, dinlenen tanık beyanlarının sanığın HSK üyesi olmadan önce de örgüt bağlantısı olduğuna, 2010 ve 2014 yıllarında örgütün desteği ile HSK üyesi adayı yapıldığına ve yine örgütün desteği ile asıl üye olarak seçildiğine, seçildikten sonra örgüt mensubu olduğu iddia edilen diğer HSK üyeleri ile birlikte hareket ettiğine, HSK'nun örgüt tarafından dizayn edilmesi, unvanlı görev atamaları, örgüt mensubu hakim ve savcıların korunması ile ilgili kararların alınmasında örgüt lehine hareket ettiğine dair HSK kararları ve seçim sonuçlarıyla doğrulanmış olması, gizlilik stratejisine uygun olarak örgütün haberleşme programı ByLocku kullandığının teknik veriler ile doğrulanmış olması, başka örgüt mensuplarının ByLock yazışmalarına örgütün içinden birisi olarak konu edilmiş olması, örgüt toplantılarına katılıp himmet vermesi, ... yönetimi ile örgütsel bağı bulunması, örgüt liderinin çağrısı ile Bank ...'ya para yatırması ve dosya kapsamındaki diğer deliller karşısında örgütün içerisinde olmadığına ve atılı suçu işlemediğine dair savunmalarına itibar edilmemiştir.
2010 ve 2014 yıllarında HSK üyesi seçilmekle örgütün HSK yapılanması içerisinde yer aldığı ve dolaysıyla yıllardır FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısı içerisinde bulunduğu, verilen talimatları yerine getirdiği ve verilebilecek talimatları yerine getirmeye hazır konumda olduğu, kendi iradesini örgütün iradesine terk ettiği, sanığın örgüte bilerek ve isteyerek katıldığı, örgütün niteliği ve amaçlarını baştan itibaren bildiği, örgütün bir parçası olmayı istediği ve bu amaçla faaliyet gösterdiği, örgüt içerisinde olma iradesinin devamlılık gösterdiği, örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kasıt ve iradesi ile hareket ettiği, böylece sanık açısından silahlı terör örgütüne üye olmak suçunun maddi ve manevi unsurlarının oluştuğu heyetçe kabul edilmiştir .
Tüm deliller çerçevesinde yukarıda suçun vasfı hakkındaki Dairemizin kabulü de göz önüne alınarak sanığın TCK 314/2 maddesi uyarınca örgüt üyesi olarak kabulünde zorunluluk bulunmakla; mahkememizce cezalandırılması yoluna gidilmiş cezanın bireyselleştirmesi aşamasında sanığın ByLock programını yoğun olarak kullanması, hiyerarşik düzen içerisinde kendi altında bulunanlara emir ve telkinlerde bulunması, HSK yapılanması içinde organizasyon kapsamında etkin rol oynaması, tanık beyanları ve bylock mesaj içeriklerine göre kastının yoğunluğu, mesleğinin ilk yıllarından itibaren örgüt içinde olması, yakalandığı tarihe kadar da yargı alanındaki önemli kurumlardan birisi olan HSK yapılanması içerisinde yer alması göz önüne alındığında alt sınırdan uzaklaşmanın dosyadaki delillerle uyumlu ve ceza adaleti yönünden gerekli olduğu anlaşılmış; sanığın geçmişi, sosyal ilişkileri, fiilden sonraki ve yargılama sırasındaki davranışları, cezanın geleceği üzerinde etkileri olabileceği değerlendirilerek takdiren TCK'nın 62. maddesi uyarınca cezasından 1/10 oranında indirim yapılmasına karar verilmiş aşağıdaki gibi hüküm kurulmuştur." şeklindeki ifadelerle mahkumiyet kararının gerekçesi açıklanmış ve sanığın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir.
V) TEMYİZ:
Sanık müdafisi temyizinde özetle; kararın usule, yasaya ve hukuka aykırı olduğu, sanık özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olduğu hâlde buna uyulmadığı, 15 Temmuz darbe girişimiyle sanığın hiçbir ilgisi olmamasına karşın diğer yüksek yargı organı üyeleri ile birlikte sanık hakkında CMK'nın 309/2. maddesinden soruşturma başlatılıp gözaltı kararı verildiği, 15 Temmuz 2016 gecesinde işlenen suçların atmosferinde hâkim ve savcılar, yüksek yargı üyeleri ve HSK üyeleri ile ilgili özel soruşturma ve suçüstü hükümlerini göz ardı edebilmek ve suçüstü hükümlerini uygulayabilmek için bu yola başvurulduğu, öte yandan suçun işlendiği iddia edilen tarihten sonra Anayasa'nın 37. maddesindeki kanuni hâkim ilkesine ve AİHS'nin 6. maddesindeki kanunla ile kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak soruşturma, tutuklama ve yargılama mercilerinin OHAL KHK'sı ile değiştirildiği, 6723 sayılı Kanun ile tüm Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerinin sona erdirilerek bilahare HSK tarafından yeni üyeler seçildiği, böylelikle yüksek mahkeme üyeliğine yeniden seçilen üyelerin pek çoğunun görev yaptığı daire ve bu arada sanığın yargılandığı Yargıtay 9. Ceza Dairesi üyeleri de dâhil olmak üzere değiştirilmek sureti ile bu Dairelerin yapacağı yargılamaların belli bir merkezden yönlendirildiği izlenimi verildiği ve ilgili dairelerin töhmet altında bırakıldığı, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiği, soruşturma ve kovuşturmanın hukuksuz olduğu, sanık HSK üyesi olarak görevli iken ... Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ile 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar (Yüksek) Kurulu Kanunu'nun 35 ila 39. maddelerine aykırı olarak soruşturma başlatılıp yürütüldüğü, bu hususun hem savcılık sorgusu sırasında hem tutuklamayı yapan ... 8. Sulh Ceza Hâkimliğinde ve itiraz kararlarında ve hem de yargılamayı yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi nezdinde dile getirilmesine rağmen itirazlarının dikkate alınmadığı, Anayasa'nın 159. maddesine göre HSYK'nın bu yönde bir kararı olmadan bir hâkim hakkında inceleme ve soruşturma yapılmasının mümkün olmadığı, 6087 sayılı Kanun'un 38 ve 39. maddelerine göre ise HSYK üyeleri hakkında suç ihbarını inceleme yetkisinin HSYK Başkanına, muhakkik olarak görev yapma yetkisinin Daire Başkanlarından birine, soruşturma açma yetkisinin HSYK Genel Kuruluna, soruşturma raporu hazırlanması yetkisinin üç kişilik soruşturma kuruluna ve yargılamaya izin yetkisinin de HSYK Genel Kuruluna ait olduğu, 6087 sayılı Yasa'nın 38. maddesinin seçimle gelen üyelerin görevleri ile ilgili suçlar ve kişisel suçları ile ilgili soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde bir ayrım yapmadığı, bu işlemlerin HSYK Genel Kurulu tarafından yapılacağının kurala bağlandığı, soruşturma kurulunun 5271 sayılı Kanun'da savcıya tanınan tüm yetkileri kullanacağının ifade edildiği, sanık hakkında Türk Silahlı Kuvvetlerindeki bazı unsurların karıştığı bir darbe girişimi bahane edilerek 6087 sayılı Kanun'da ve CMK'nın 2/j maddesinde belirtilen suçüstü hâli bulunmadan genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının ve ayrıca yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğu, bu kararların dayanağı olarak ileri sürülen CMK'nın 161/8. maddesinin üst norm olan Anayasa'nın 159. maddesine ve özel kanun olan 6087 sayılı Yasa'ya aykırı olarak uygulanmasının mümkün olmadığı, sanığın ... Cumhuriyet Başsavcı Vekili tarafından haklarında gözaltı kararı alındığının TRT ekranlarında açıklanmasından yaklaşık 16 saat sonra evinde gözaltına alındığı, evinde, arabasında ve ... yerinde yapılan aramalarda hiçbir suç eşyasının bulunmadığı, bu durumda hakkında suçüstü hükümlerini uygulamanın mümkün olmadığı, kanundaki tanım dikkate alındığında temadi eden suç tanımlaması yapılarak terör örgütü üyeliği için de suçüstü hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığı, HSYK üyesinin HSYK Kanunu'nun 38. maddesi gereğince işlediği suçun kişisel suç mu görev suçu mu olduğunu inceleyecek ilk inceleme yerinin HSYK Genel Kurulu olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığının temadi eden suç ile suçüstü hâlini karıştırdığı, her suçta her an suçüstü hâli olamayacağı gibi temadi eden suçlarda da her zaman suçüstü hâlinin var olduğunun söylenemeyeceği, suçüstü hâlinin varlığını ancak HSYK Kanunu'nun 38. maddesi gereğince HSYK Genel Kurulunun tespit edebileceği, fakat bu konuda alınmış bir karar olmadığı, ... Cumhuriyet Başsavcılığının yapmış olduğu soruşturmanın hukuka aykırı olup yetki ve görev aşımı yapıldığı, hukuka aykırı başlatılan soruşturmanın da yok hükmünde olduğu, bu nedenle yapılan soruşturmanın ve bu soruşturma devamında alınan bütün kararların geçersiz ve yok hükmünde olduğu, sanığın savcılık ifadesinde, sulh ceza hâkimliğindeki sorgusunda ve sonraki dilekçelerinde HSYK üyesi olması nedeniyle 6087 sayılı Kanun'un 38 ve 39. maddeleri kapsamında kişisel suçlarından dolayı soruşturma yetkisinin HSYK Genel Kuruluna ait olduğunu, özel soruşturma ve kovuşturma usulüne tabi olması dolayısıyla hakkında CMK'nın 161/8. maddesinin uygulanamayacağını ve suçüstü hâlinin mevcut olmaması nedeniyle ... Cumhuriyet Başsavcılığının ve sulh ceza hâkimliklerinin görevlerinin olmadığını ayrıntılı olarak ifade ettiği, usulsüz bir şekilde başlatılan soruşturma kapsamında alınan yakalama, gözaltı, arama ve el koyma kararlarının hukuka açıkça aykırı olmasının yanında bu süreçler boyunca başkaca usuli hak ve güvencelerin de ihlal edildiği, sanığın gözaltına alındığı 16.07.2016 tarihinde evi, arabası ve HSYK'daki odasında da arama yapıldığı ve arama sonrasında düzenlenen “Arama, El koyma ve Yakalama Tutanağı”nda bilgisayarlara el konulduğu ve herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığının ifade edildiği, arama ve el koyma kararlarının ve işlemlerinin hukuka aykırı olduğu, dijital materyallere hukuka aykırı olarak el konulduğu, gözaltı ve yakalama kararının savcılıkça verilmesinin CMK'ya açıkça aykırı olup daha sonra yürürlüğe giren KHK'nın yürürlüğünden önceki tarihli usul işlemini hukuka uygun hâle getiremeyeceği, bu nedenle hâkimlik kararı olmadan verilen yakalama kararının yok hükmünde olduğu, 16.07.2016 tarihinde kolluk görevlileri tarafından evde yapılan arama esnasında muhtarın bile bulundurulmadığı, tutanağın daha sonra muhtarın evine gidilerek imzalatıldığı, bu durumun kanuna aykırı olduğu, her ne kadar bu hüküm 23.08.2016 tarihli ve 668 sayılı KHK'nın 3/d-e bentleri ile değiştirilmiş ise de ilgili düzenlemenin, önceki tarihte yapılan arama ve el koyma kararlarını hukuka uygun hâle getirmeyeceği, sanığın evi ve ... yerindeki odasının aranması sırasında bilgisayarlara el konulmasına rağmen sistemdeki verilerin yedeklenmediği ve kendilerine alınan yedekten bir örnek verilmediği, bunun CMK'nın 134. maddesine aykırı olduğu, bu hüküm de 668 sayılı KHK ile değiştirilmiş ise de sonradan yapılan değişikliğin (83/j maddesi) daha önceki tarihte yapılan işlemi usule uygun hâle getirmeyeceği, sanığın gözaltı süresince kötü muameleye maruz kaldığı, kanunda yazılı şablon, matbu, klişe ve soyut ifadelerin tutukluluk için gerekçe olarak sunulduğu, sanık tutuklandığı tarihte dosyada bir delil bulunmadığı, ilk tutuklama kararı somut bir delile dayanmadığından buna dayanan tüm uzatma kararlarının da hukuka aykırı olduğu, 6087 sayılı Kanun'un HSYK üyeleri açısından CMK'ya göre uygulanması zorunlu özel kanun olduğu, sanık hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılması izne bağlı olup izin şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilerek dosyanın HSK'ya gönderilmesini ve kanunda açıkça düzenlenen prosedüre göre işlem yapılmasını talep etmelerine rağmen bu yapılmadan karar verildiği, soruşturma ve kovuşturma şartı geçekleşmediğinden durma kararı verilmesi gerektiği, iddialar görev suçu kapsamında kaldığından yargı makamının Anayasa Mahkemesi olduğu, zira iddianamede ve mütalaada görev sırasında ve görevle ilgili eylem ve işlemlerin suçlama konusu yapıldığı, bu suçlamaların görevle ilgili suçlamaları kapsaması nedeniyle 9. Ceza Dairesinin yargılamada yetkisiz ve görevsiz olduğu, HSYK Kanunu'nun 38. maddesince dosyanın görevli ve yetkili Anayasa Mahkemesine gönderilmesinin ve görevsizlik ve yetkisizlik kararı verilmesinin zorunlu olduğu, KHK ile mahkeme kurulmasının Anayasa'ya aykırı olduğu, yargılamayı yapan mahkemenin Meclis tarafından çıkarılan yasa ile kurulmuş bir mahkeme olmayıp demokratik hayatın askıya alındığı OHAL rejiminde Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan 680 sayılı KHK ile yetki ve görev verilen olağanüstü bir merci olduğu, 680 sayılı KHK'nın çıkmasından önce sanığın yargılanacağı mercinin görev suçlarında Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlarda ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğu, 680 sayılı KHK'nın iddianamede suç tarihi olarak kabul edilen 16.07.2016 tarihinden sonra 06.01.2017 tarihinde yürürlüğe girdiği ve yeni bir yargı mercisi belirlediği, yine KHK'nın sadece şu an soruşturulan yaklaşık 200 yüksek yargı mensubunun FETÖ üyeliği/yöneticiliği iddiasıyla yapılacak yargılamalar için yargı yeri belirlediği, yürütmenin kendisine karşı öteki, farklı düşündüğü ve FETÖ örgütü üyeliği/yöneticiliği iddiası kapsamında yargılanması istenen bu üyeler için KHK çıkardığı, bu nedenle 680 sayılı KHK'nın tabii hâkim ilkesine aykırı olduğu, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin Anayasa'nın 37. maddesinin açıkça yasakladığı kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılması sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü yargısal merci olduğu, yargılama mercisinin hem suç tarihinden sonra değiştirildiği hem de bu merciye yetkinin kanunla değil olağanüstü hal KHK'sı ile verildiği, bu durumun Anayasa'nın 37. maddesinde düzenlenen tabii (doğal) hâkim ilkesine ve AİHS'nin 6. maddesinde ifadesini bulan kanunla kurulmuş mahkeme kuralına aykırı olduğu, yargılama mercisinin suçun işlendiği iddia edilen tarihten sonra olağanüstü hâl KHK'sı ile değiştirilmesinin Anayasa'nın 121. maddesine de açıkça aykırı olduğu, bu maddeye göre KHK'ların ancak olağanüstü hâlin gerektirdiği konularda çıkartılabileceği, ancak hem soruşturma ve yargılama makamlarının hem de soruşturma ve yargılama usullerinin OHAL KHK'ları ile değiştirildiği, bu şartlar altında AİHS'nin 6. maddesinde düzenlenen kanunla kurulmuş tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun bir yargılamadan değil, olağanüstü hâl şartlarında OHAL KHK'sı ile yetkilendirilen olağanüstü yargılama usulleri uygulanmak suretiyle yürütülen bir süreçten bahsedilebileceği, bunun AİHS'nin öngördüğü adil yargılanma standardına açıkça aykırı olduğu, sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticiliği iddiasıyla dava açıldığı, bu suçun ise kişisel suç olduğu belirtilerek davanın OHAL KHK'sı ile yetkilendirilen Yargıtay 9. Ceza Dairesine açıldığı, bununla birlikte sanığın FETÖ'nün yargı ayağına dahil olduğu, verilen talimat doğrultusunda görev yaptığı ve HSYK'da bazı kararlara muhalefet şerhi yazdığının iddia edildiği, hâkim olarak görev almadan örgütün yargı ayağına dahil olmak mümkün olamadığı gibi HSYK üyesi olmadan da toplantılara katılması, kararlara iştirak etmesi ve muhalefet şerhi yazmasının mümkün olmadığı, iddiada görev sırasında ve görevden kaynaklanan yetkiyi kullanarak işlenmiş fiillerden bahsedildiği, bunun ise kişisel bir suçu değil, görevden kaynaklanan bir suçu tarif ettiği, sanığa isnat edilen eylemlerin görev nedeniyle, görev sırasında ve görevden kaynaklanan, görevin sağladığı avantaj ve kolaylıkla yapılması mümkün fiiller olduğundan yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yapılması gerektiği, bu nedenle görevsizlik kararı verilerek dosyanın görevli merciye gönderilmesi, isnat edilen suçun şahsi suç olarak kabul edilmesi durumunda ise dosyanın yargılama yapılmak üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesinin gerektiği, sanığın hakkında herhangi bir delil olmadan gözaltına alınıp tutuklandığı, gözaltına alınma nedenleri ve bununla ilgili deliller gösterilmeden gözaltına alındığı, savcılık ve sulh ceza hâkimliği sorgusunun atılı suçla ilgili delil gösterilmeden yapıldığı, gözaltına alınma nedenleri ve buna ilişkin delillerin şüpheliye kısa sürede bildirilmesi hakkının ihlal edildiği, sanığın tutukluluk sürecinde de hukuka aykırılıklara ve kötü muamelelere maruz bırakıldığı, savunma hazırlamasının fiilen engellendiği, avukatıyla cezaevinde yapmış olduğu görüşmelerde kamerayla görüntü alınması, teknik bir cihazla konuşmaların dinlenmesi ve kayda alınması, görüşme sırasında bir cezaevi görevlisinin her türlü hareket ve konuşmaları kontrol etmesi ve gözetlemesi, süre ve belge-doküman alışverişinin kısıtlanması, tecrit uygulanması, internetten ve bilgisayardan yararlanma hakkının kısıtlanması ve üçten fazla kitap bulundurmanın yasaklanması suretiyle savunma hakkının kısıtlandığı, iddia konusu deliller tam olarak toplanmadan dava açılmış olmasına ve iddianamede bazı maddi yanlışlıklar bulunmasına rağmen Dairece bu husus dikkate alınmadan iddianamenin kabul edildiği, tensip zaptının hukuka aykırı olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma başlatması hukuka aykırı olmakla beraber ayrıca soruşturma numarası vermemenin ve dosyayı UYAP'a kaydetmemenin de açıkça hukuka aykırı olduğu, yetkisiz ve görevsiz olarak hukuka aykırı soruşturma başlatan Necip Cem İşçimen'in 15 Temmuz gecesi televizyon kanallarında yaptığı açıklamaların bağımsızlık ve tarafsızlık ilkeleri ile masumiyet karinesinin ihlali niteliğinde olduğu, televizyon kanallarında açıklama yapmaya yetkili olup olmadığının incelenmesi gerektiği, soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya vekili yerine genelge ve iç yönetmeliğe aykırı olarak Cumhuriyet savcısının başlatmasının hukuka aykırı olduğu, sanığa ait dosyanın diğer yüksek yargı ve HSYK üyelerinin dosyaları ile birleştirilmesi gerektiği, mal varlığına tedbir konulması ile hak ve alacaklara el konulmasının hukuka aykırı olduğu, soruşturma ve kovuşturma sürecinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği, zira kanunla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkı ile makul sürede ve hakkaniyete uygun yargılama haklarının, masumiyet karinesinin, özel ve aile hayatının korunması ilkesinin ve ifade hürriyetinin ihlal edildiği, sanığın HSYK üyesi iken muhalif kaldığı tüm kararların getirtilerek insan hakları alanında uzmanlaşmış bir heyete suç unsuru taşıyıp taşımadıkları konusunda bilirkişi incelemesi yaptırılmasını talep etmelerine rağmen bu talebin gerekçesiz olarak reddedildiği, duruşmaların başladığı 30.07.2018 tarihinden itibaren duruşmalara katılan tüm başkan ve üyelerin, aynı dairede ve aktif olarak görevlerinin başında olmalarına rağmen toplamdaki 8 duruşmaya 3 ayrı başkan ve 11 ayrı üyenin çıktığı, birçok duruşmada “heyet değişikliği nedeniyle eski tutanaklar incelendi" cümlesi lafzen söylenirken karar duruşmasında bu cümle bile söylenmeden (dosya incelenmeden) duruşmaya başlandığı, ancak duruşma tutanağına gerçek duruma aykırı olarak bu cümlenin söylenmiş gibi geçirildiği, Yargıtay Kanunu'na ve ilgili çalışma esaslarını düzenleyen yönetmeliğe aykırı olarak 2, 4, 5, ve 6. duruşmalarda heyete en kıdemli üyenin başkanlık etmediği, 129 sayfadan oluşan detaylı savunmalarını duruşmanın sonunda yazılı olarak sunarak karar verilmeden önce bu yazılı savunmanın dikkate alınarak değerlendirilmesini istedikleri, söz konusu yazılı savunma incelenmeden karar verildiği, bunun ise usul ve yasalara, AİHS'nin adil yargılamayı düzenleyen 6. maddesi ile ilgili diğer maddelerine ve ilgili mevzuat hükümlerine açıkça aykırı olduğu, iddia makamının dinlenmesini talep ettiği itirafçıların ve tanıkların tamamına yakını dinlenirken mahkemenin duruşmaların başından itibaren gerekçelerini açıkça belirtmiş olmalarına rağmen kendilerinin dinlenmesini talep ettikleri 50'ye yakın tanığın hiçbirini dinlemediği, yargılamanın eşit, tarafsız ve adil olarak yapılmadığı, mahkemece aleyhe değerlendirilen tüm itirafçı ve tanıkların savcılık ifadelerinin aleyhe olan kısımlarını reddettikleri, mahkeme huzurunda sadece savcılık ifadelerinin okunulması ile yetinilmesine karar verilen 15 kişinin tanık değil itirafçı oldukları, savcılık soruşturması aşamasında birçok kez ifade vererek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak, tahliye olmak, hatta mesleğe dönmek istedikleri, bu kişilerin bir memur hariç tamamının hâkim ve savcı olduğu, kendileri de aynı soruşturmada şüpheli ve daha sonra sanık oldukları için hiçbirinin savcılık ifadesinin yeminle alınmadığı, kısaca bunların itirafçı ifadeleri olduğu, bu itibarla anılan kişilerin savcılık soruşturma ifadelerinin okunulmasıyla yetinilmemesini, mahkeme huzurunda dinlenilmesini talep ettikleri, bu talepleri kabul edilmeden verilen kararın hukuka aykırı olduğu, itirafçılar ve tanık ifadelerinin bizzat bu şahısların ağzından mahkeme huzurunda dinlenmeden savcılıkta verilen ifadelerin okunmasıyla yetinilmesinin CMK'ya, Yargıtayın yerleşik içtihatlarına ve adil yargılanma hakkına açıkça aykırı olduğu, itirafçıların tamamına yakınının ya sanığı hiç görmedikleri ya da en fazla bir iki kez tüm hakim ve savcıları kapsayan genel mahiyetteki toplantılarda gördükleri, sanığı tanımadıkları, itirafçı ifadelerinin tamamına yakınının duyuma dayalı ve dedikodu mahiyetinde olduğu, görgü ve bilgiye dayalı ifade bulunmadığı, itirafçı ifadelerine bakıldığında, hakim savcı olup meslekten ihraç edilmiş, zor cezaevi şartlarında kalan, ailevi ve psikolojik sıkıntılar yaşayan ve bir an önce tahliye olmak isteyen kişilerin birden çok kez adeta yalvarırcasına ifade verdikleri, tahliye olmayı başaramayınca yeni kurgularla tekrar ifade vermeyi talep ettikleri, son aşamalarda da iki dönem HSYK üyeliği yapmış, ismi bilinen ve aleyhine ifade verildiğinde tahliye olma şanslarının olduğunu değerlendirdikleri sanığın ismini dayanaksız olarak ve somut hiçbir olayla ilişkilendirmeden zikrettikleri ve hemen akabinde tahliye olduklarının anlaşıldığı, bu ifadelerin acil tahliye olmayı hedefleyen kişilerin kurguya dayalı ifadeleri olduğu, hukuken itibar edilebilir nitelikte olmadıkları, gerek ..., gerekse ... ve ...'nin HSYK üye adayı olacak olan sanığın isminin sanığın hiçbir dahli olmadan nasıl belirlendiğini ve son sözün merhum ... ... tarafından söylendiğini huzurda verdikleri ifadelerinde açıkça beyan ettikleri, sanığın hiç kimsenin ya da grubun adayı olmadığı, CMK'nın 50/1-c maddesi uyarınca yeminsiz dinlenmesi gereken itirafçıların yeminle dinlenmelerinin açıkça hukuka aykırı olduğu, CMK'nın 43 vd. maddeleri uyarınca “tanıklara yasal hakları hatırlatıldı” matbu cümlesinin ifade edildiği ancak hiçbirine yasal hakların anlatılmadığı, itirafçı ve tanıklara savcılıkta daha önce verdikleri ifadelerin kendilerine ait olup olmadığının sorulduğu, ifadelerin kabul edildiği beyan edilince bu ifadelerde geçen hususların mahkeme huzurunda anlatımı yaptırılmadan çapraz sorguya geçilmesinin istendiği, itirafçı ve tanıklar mahkeme huzurunda dinlenilmeden “savcılıkta verdiği ifadeleri kabul ettiği” cümlesiyle yetinilmesinin CMK'ya, Yargıtay içtihatlarına ve AİHS'nin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkına açıkça aykırı olduğu, kararda yer verilen ifadelerinde sanığın ismi geçen 31 kişiden 3 kişinin tanık, 28 kişinin şüpheli sıfatı ile soruşturma aşamasında ifade verdikleri, bu 28 kişinin tamamı hakkında FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne yönetici/üye olmak suçlamasıyla soruşturma açılmış olduğu ve tamamının etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak üzere başvurdukları, ikisi hariç 26 kişinin tutuksuz yargılandıkları, ismi geçen kişilerin sanığa yönelik beyanlarında somut olarak yer, zaman ve olay belirtilmediği, ifade veren kişilerin gerçeğe aykırı, soyut kanaatlerinin sanık aleyhine delil olarak kararda yer aldığı, sanık hakkındaki iddianamede ve mahkemece yapılan kovuşturma sonucunda nitelikleri yukarıda ortaya konulan itirafçı beyanları dışında somut ve hukuki bir delilin bulunmadığı, bu beyanların objektif delillerle desteklenmediği, itirafçıların ifadelerinin samimi ve tutarlı olmadığı, gerçeğe aykırı olduğu, ifadelerdeki maddi gerçeği karartacak bu sorunların soruşturma ve kovuşturma makamlarınca giderilmediğine ve bu şekliyle tanık beyanı olarak da kabul edilemeyeceğine yönelik itirazları dikkate alınmadan karar verildiği, itirafçıların baskı ve aldatma ile, özgürlük vaadi ve gerekirse mesleğe döndürme gibi vaatlerle maddi gerçekle ilgisi olmayan beyanlarda bulunmalarının sağlandığı, CMK'nın 148. maddesi uyarınca aldatma ile alınan ifadelerin hukuka aykırı olup hükme esas alınamayacağı, hükme esas alınan ifadelerin 5'inin talimatla alındığı ve hiçbirinin talimat duruşmasına katılmalarının sağlanmadığı, CMK'ya göre zorunlu olan çapraz sorgu hakkını kullanamadan yokluklarında ifadelerin alındığı, bu tanıkların SEGBİS'le dinlenmesi taleplerinin kabul edilmediği, bu durumun adil yargılanma ilkesine açıkça aykırı olduğu, ayrıca Yargıtay 9. Ceza Dairesinde aynı suçtan yargılanan pek çok eski Yargıtay, Danıştay ve HSYK üyesine talimatla alınan ifadelere cezaevinden ve SEGBİS üzerinden katılma imkanı sağlanırken, negatif ayrımcılık yapılarak kendilerinin talimatla alınan hiçbir ifadeye katılımlarının sağlanmamasının hukuka, hakkaniyete, eşitlik ve hak ve nesafet ilkelerine aykırı olduğu, husumete dayalı olarak verildiği hem duruşma öncesinde hem de duruşma sırasında ve sonrasında açıkça anlaşılan tanık ...'e ait ifadenin değerlendirmeye esas alınmasının hukuka aykırı olduğu, tanık dinlenmesi taleplerinin karşılanması ve çapraz sorgu hakkının tanınması konusunda diğer sanıklara tanınan yasal hakların kendilerine tanınmadığı, bu yönüyle de objektif, tarafsız ve adil bir yargılama yapılmadığı, lehe olan hiçbir delilin değerlendirmeye alınmadığı ve kendilerine ulaştırılmadığı, haklı gerekçelerini de açıkça göstermiş olmalarına rağmen hiçbir bilirkişi incelemesi taleplerinin kabul edilmediği, mahkemenin karar vermeden önce onlarca kez ihsası reyde bulunduğu, şeklen bir yargılama yapıldığı, ancak sanığın daha savunmasını bile bitirmeden suçlu ilan edildiği, sanık hakkındaki kararın aslında çok önceden verildiği, birleştirme talepleri gerekçesiz olarak reddedilmesine rağmen devam eden süreçte daha yargılama devam ederken başta eski HSYK üyeleri ..., ... ve ... olmak üzere 100'den fazla eski Yargıtay ve Danıştay üyesi hakkında aynı mahkemece verilen kararlarda sanığın suçlu olarak tespit edildiği, sanığın da içinde bulunduğu belirtilen eylemlerin savunması dahi alınmadan suç kabul edildiği, bahsi geçen kişiler hakkında mahkumiyet kararları verilirken aslında sanığın da mahkum edildiği, şeklen dahi bağımsızlık, tarafsızlık, objektif ve hakkaniyete uygun yargılama ilkelerine uyulmadığı, aynı delillerin farklı şahıslar için farklı yorumlandıkları, suç olduğu kabul edilen eylemlere iştirak ettiği değerlendirilen sanık gibi bir kısım kişiler hakkında ağır mahkumiyet kararları verilirken, aynı eyleme iştirak ettiği belirtilen diğer kişiler hakkında soruşturma dahi yapılmadığı, özel hayata ve aile hayatına saygı, konut dokunulmazlığı ve iletişimin gizliliği haklarının CMK'nın 134. maddesine aykırı yapılan arama, el koyma ve Bylock verilerini elde etme gibi ... ve işlemlerle birden fazla kez ihlal edildiği, ifade hürriyetinin hem Bylock suçlamaları hem de HSYK üyeliği sırasında yazılan muhalefet şerhlerinin kriminalize edilmesi suretiyle ihlal edildiği, duyuma dayalı tanık ifadelerinin hükme esas alındığı, suçlamalara konu konuşmaları ilk ağızdan söylediği iddia edilen kişilerin tanık olarak dinlenmesi taleplerinin ise reddedildiği, HSYK seçimlerinde aday olma, kararlara muhalefet yazma gibi konuların hem Anayasa'nın 159. maddesine hem de AİHS'ne göre hak ve görev iken, hakkın kullanımı ya da görevin ifasının doğrudan terör suçu sayıldığı, FETÖ'nün bir terör örgütü olduğuna ilişkin ilk kesinleşmiş yargı kararının Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 26 Eylül 2017 tarihinde verilmesine karşın, bu tarihten önce yasaya uygun olarak işlenmiş fiil, hareket ve hallerin terör eylemi sayıldığı, oysa ortada hukuken belirlenmiş bir terör örgütü olmadan terör örgütü üyesi olmanın hem hukuken hem de fiilen mümkün bulunmadığı, FETÖ üyeliğine dair kriterlerin yasal bir düzenlemeye dayanmadığı, herhangi bir yerde yayınlanmadığı gibi kanunilik, hukuki belirlilik, ulaşılabilirlik ve öngörülebilirlik niteliklerini de taşımadığı, yargı kararlarıyla belirlenen kriterlerin ise belirlendiği tarihten ileriye doğru değil, geriye doğru uygulandığı, bu şekilde işlendiği zaman suç olmayan fiillerin yıllar sonra suç olarak kabul edilip yargılamaya konu edildiği, bu durumun kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine aykırı olduğu, anayasal zorunluluk olan gerekçe yükümlülüğünün yerine getirilmediği, hüküm kurulurken cezanın takdiren ve teşdiden uygulanması ile TCK'nın 62. maddesi uyarınca takdiren 1/10 oranında indirim yapılmasının gerekçeli karar, eşitlik ve objektiflik ilkelerine ve hakkaniyete, kısaca adil yargılanmaya aykırı olduğu, kararda takdir hakkının pek çok yönüyle hukuka aykırı kullanıldığı, yargılamanın bütün aşamalarında bağımsız, tarafsız, eşit, objektif, hakkaniyete uygun bir yargılama yapılmadığı, silahların eşitliği ilkesinin defaatle çiğnendiği, sistemli ve gerekçesiz bir şekilde tüm taleplerinin reddedildiği, kararı gerekçeli olarak temyiz edebilmeleri için 7 gün verilmesinin hakkaniyete, adil ve eşit şartlarda yargılama ilkelerine aykırı olduğu, gerek sanığın gerekse müdafi olarak kendisinin yaptığı savunmaların tamamının karara aktarılmadığı, bazı önemli savunmalarının görmezden gelindiği, kovuşturmanın her aşamasında CMK'da öngörülen usullere uygun olarak yazılı ve sözlü olarak yaptıkları taleplerin karara geçirilmediği, taleplerinin neden değerlendirilmediği ya da reddedildiğinin gerekçeli karar yükümlülüğüne uygun olarak karşılanmadığı, kararda toptancı bir yaklaşımla genel değerlendirmelere yer verildiği, bu genel değerlendirmelerin sanığa yönelik kişiselleştirilmesine girilmediği, cezaların şahsiliği ilkesinin çiğnendiği, kararda sanığın kanunlara aykırı tek bir eylemine yer verilmediği, hukuk düzeninin suç olarak kabul etmediği eylemlere dayalı olarak ceza verildiği, kararın 47. sayfasında sanık hakkında “sanık ...” ifadesinin kullanıldığı, sanığın “Yargıtay üyesi” olduğunun ve “Yargıtay üyeliği sonlandırılarak Yargıtay tetkik hakimliğine atandığının", 21.07.2016 tarihinde gözaltına alındığı ve 22.07.2016 tarihinde ... 9. Sulh Ceza Hakimliğinin 2016/29 sorgu nolu kararı ile tutuklandığının yazıldığı, karardaki tüm genel değerlendirilmelerin sanık ...'un durumu üzerinden yapıldığı, bu bilgilerin hepsinin yanlış olduğu, başka bir sanık hakkında yazılan kararın bu sanığın ismi dahi değiştirilmeden sanığın kararına aktarıldığının anlaşıldığı, kararın 48. sayfasında eski Yargıtay üyeleri hakkında Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca alınan 17.07.2016 tarihli 244/a sayılı Kararın sanık hakkındaki karara gerekçe yapıldığı, yine kararın 62. sayfasında sanık hakkındaki davanın terör örgütü üyeliğinden açıldığının hatalı olarak belirtildiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapılan yargılamanın kanunen yok hükmünde olduğu, kararda yazılanın aksine hükme esas alınan delillerin çoğunun duruşmada hiç tartışılmadığı, hiçbir delile dayanmadan tamamen varsayılan çıkarımlarla sanığın uzun yıllardır ya da mesleğinin ilk yıllarından beri örgütün içinde olduğunu belirtmenin gerçek dışı ve hukuksuz olduğu, Bylock konusunda delillerini de sunmak suretiyle sahtecilik iddiasında bulundukları, bu talep ve iddialarının Dairece hiç değerlendirilmediği ve kararda da karşılanmadığı, sahtecilik itirazları dikkate alınmadan eksik inceleme sonucu verilen kararın bozulması gerektiği, yapılan pek çok değerlendirmenin dosya gerçekleriyle örtüşmediği, sanığın ... Kaya'nın evinde Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimleri öncesi yapıldığı iddia edilen toplantıya kesinlikle katılmadığı, bu durumun teknik delillerle de ortada olduğu, itirafçı tanıkların gerçeğe aykırı, soyut ve çelişkili, suçtan ve cezadan kurtulmaya yönelik beyanlarına itibar edilerek hüküm kurulmasının hukuka aykırı olduğu, oy sayıları ve oranlar çok açıkken, oy pusulaları ortada iken sanığın adaylığını ve seçilmesini sadece cemaatin desteği ile açıklamanın hukuktan ve insaftan uzak olduğu, ayrıca seçim tarihinden yaklaşık 8 yıl sonra düzenlenen iddianame ile o gün haklarında idari bir soruşturma bile bulunmayan hakimlerin seçimde aldığı düşünülen pozisyon ve kullandığı iddia edilen oy üzerinden kriminalize edilmesinin hukuki güvenlik, öngörülebilirlik ve belirlilik ilkelerine açık aykırılık teşkil ettiği, anayasal bir hakkın kullanımı olan HSYK seçimlerinde adaylığın bir terör faaliyeti olarak nitelendirilmesinin Anayasa'nın 2, 10, 67, 70 ve 159. maddeleri ile AİHS'nin 1 ve 12 nolu ek protokollerine ve 14. maddesine aykırı olduğu, sanığın FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün adayı olduğu ve örgüt mensuplarının oylarıyla HSYK üyesi olarak seçildiği iddiasının hukuki bir geçerlilik taşımadığı, çalıştığı yerlerde sohbet gruplarına katıldığı, taşrada düzenlenen devre toplantılarına katılarak aktif faaliyet yürütmesi nedeniyle 2010 HSYK seçim sürecine geldiğinde aday olarak adının öne çıktığı değerlendirmesinin dayanağı olmayan, delilsiz, aleyhe yorum yoluyla ortaya konulmuş bir iddia olduğu, başsavcılık, ağır ceza mahkemesi başkanlığı ve özel yetkili mahkemelere yapılacak atamalar gibi tamamen adli yargıyı ilgilendiren konularda sanığın örgütün temsilciliğini ya da sözcülüğünü yaptığı iddiasının tamamen asılsız olduğu, evinde herhangi bir toplantı yapılmadığı gibi hiçbir örgütsel toplantıya da katılmadığı, himmet vermediği, Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde bulunmadığı, böyle bir heyetin varlığından da haberdar olmadığı, 2011 yılında yapılan Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçiminin 2802 sayılı Kanun'a ve bu kanunda öngörülen kriterlere göre yapıldığı, seçimin hukuka, adalete ve vicdana uygun bir seçim olduğu, sanığın farklı düşündüğü konularda muhalefet şerhi yazmasının hem 6087 sayılı Yasa'nın 33. maddesine göre hak ve görevi hem de Anayasa'nın 25, 26 ve AİHS'nin 10. maddesine göre bir vatandaş olarak sahip olduğu en temel insan hakkı olduğu, katılmış olduğu HSYK toplantılarında iştirak ettiği kararlara sadece kendi hukuki ve ilmi görüşü doğrultusunda muhalefet şerhi yazdığı, hukuken doğru olduğuna inandığı görüşlerini yansıttığı, hiç kimseden talimat alarak muhalefet şerhi yazmadığı, ayrıca sanığın müzakeresine katılmadığı ve altında imzasının bulunmadığı bazı kararların dahi sanığı suçlamak için aleyhine kullanıldığı, bu iddianın ifade hürriyetinin de ihlali niteliğinde olduğu, sanığın HSYK kararlarına yansıttığı görüşlerinin bizatihi bir suç ya da işlenen bir suçun delili olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığı, altında imzası bulunan kararların yasal değerlendirmesini yapacak olan mercilerin belli olduğu, Dairenin sanığın düşünceleri ve yasal hukuki görüşleri nedeniyle terör örgütü üyesi olduğunu iddia ederek düşünce suçu ihdas ettiği, Bylock uygulamasının sadece ... Hareketi olarak isimlendiren yapıya mensup insanlar tarafından kullanıldığı iddiasının maddi gerçeğe aykırı olduğu, programın Google Play ve App Store üzerinden kişilerin kendi kullanımları için indirilip kullanılabildiği, dolayısıyla bu programı indirmenin ve kullanmanın suç olmadığı, suç olduğuna ilişkin bir yasal düzenlemenin de bulunmadığı, Bylock'un yasal delil kabul edilebilmesi için CMK'nın 134. maddesinde belirtilen usule uygun elde edilmesi gerektiği, ancak MİT tarafından bu usule uyulmadığı, Bylock programının MİT tarafından ortaya çıkarıldığının belirtildiği, ancak casusluk soruşturması hariç adli soruşturma yapma yetkisinin olmaması sebebiyle MİT tarafından yapılan Bylock tespitlerinin de hukuki bir değeri olmadığı, yasak delil kapsamında olup hükme esas alınamayacağı, Bylock ile yapılan haberleşmeye müdahaleye CMK'nın 135. maddesinin yasal dayanak olabileceği, somut olayda buna uygun kişiselleştirilmiş ve önceden alınmış bir mahkeme kararı bulunmadığı, tüm Bylock verilerinin kanuna aykırı elde edildiği, bu nedenle Anayasa'nın 38/6. maddesi gereğince yargılamada kullanılamayacağı, tespit edilmiş bir içerik de bulunmadığı, sanığın kesinlikle Bylock kullanmadığı, telefonuna kendi iradesiyle böyle bir program yüklemediği, sanık hakkında Emniyet Müdürlüğü KOM Şube tarafından hazırlanan Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına karşı öne sürdükleri sahtecilik iddiaları gereği ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 2016/180056 sayılı soruşturma ile yürütülen Bylock ana soruşturma dosyası içindeki Bylock Server'i olduğu iddia edilen dijital materyalin ve diğer ham verilerin mahkemece incelenmesi gerektiği, bu yöndeki taleplerinin mahkemece dikkate alınmaksızın karar verildiği, ayrıca söz konusu dijital materyalin ve diğer ham verilerin veri bütünlüğünün şüpheli olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği Mayıs 2016 tarihinden HASH değerlerinin hesaplandığı 09 Aralık 2016 tarihi arasında geçen 7 aylık zaman içinde Bylock Server'ının orjinalliğinin korunup korunmadığı yönündeki itirazları ile sahtecilik iddialarının gereğinin yapılmasının usul ve yasa gereği zorunlu olduğu, bahse konu tespit ve değerlendirme tutanaklarında sanık olduğu söylenen kişinin hiçbir yazışmasına rastlanılmadığı, yine 71442 nolu ID'yi kimin kullandığına ilişkin hiçbir içerik yokken.... nolu ID'yi de sanığın kullandığına ilişkin kişiselleştirmeyi sağlayan somut hiçbir içeriğin bulunmadığı, tutanağın sonunda tamamen varsayımsal ve istenildiği takdirde aynı gerekçelerle yüzlerce kişinin ilişkilendirilebileceği çıkarımlarla sanığın suçlandığı, salt biriyle telefon görüşmesi yaptı diye sanığın suçlanmasının hukukta yerinin olmadığı, bu isnadın haberleşme özgürlüğünün açık ihlali olduğu, Tuncay Delibaşı'nın sanığın hemşehrisi ve aynı mahalleden çocukluk arkadaşı olduğu, doktor olan bu şahısla sanığın ilişkisinin hasta yönlendirme, sonuç ya da doktor sorma ve teşekkür etme görüşmeleri ile sınırlı olduğu, anayasal güvence altındaki haberleşme özgürlüğünü ortadan kaldıracak şekilde ayrımcı ... anlayışı içinde hiçbir suç unsuru içermeyen normal ve sınırlı sayıdaki telefon görüşmelerinin sanki ortada bir suç varmış algısı oluşturmak amacıyla iddianameye konulmasının hukukta yerinin bulunmadığı, sanığın eşinin Bank ...'daki hesabına EFT yaptığı suçlamasının hukuki olmadığı, devletin kurdurduğu ve son güne kadar faaliyetine izin verdiği, yatırılan mevduata güvence sunduğu bir bankaya EFT yaptığı için hiç kimsenin suçlanamayacağı, kararın eksik inceleme ve aleyhe yoruma dayalı olduğu,
Sanık temyizinde özetle; TCK'nın 314/2. maddesi uyarınca soruşturma başlatılıp fezleke düzenlediği tarihe kadar yaklaşık 15 ay örgüt üyesi olduğu iddiasıyla soruşturmanın devam ettiği, 22.03.2018 tarihli iddianame ile soruşturmanın başladığı tarihten yaklaşık 21 ay sonra dosyadaki delil durumunda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen bu kez örgüt yöneticiliği iddiasıyla dava açıldığı, örgüt üyesi olarak soruşturma aylarca devam ederken neden örgüt yöneticiliğinden dava açıldığının hukuken hiçbir izahının bulunmadığı, suçun unsurlarının oluşmadığı, ileri sürülen iddiaların hukuken açıklanmasının mümkün olmadığı, delilsiz ve afaki bir suçlama olduğu,
Yargıtay Cumhuriyet savcısı temyizinde özetle; sanığın örgüt içerisinde yer aldığı, 2007-2008 yıllarında örgütün yargı yapılanmasının başında bulunan ... Can'ın da iştirak ettiği ... ile toplantılara katıldığı, örgüte yüksek derecede sadakati nedeniyle 2010 yılı HSYK seçim sürecinde aday yapıldığı, kendisiyle birlikte Resül Yıldırım ve ...'e oy verilmesi ve seçim sırasında beraber hareket ettikleri diğer isimlerin silinip ilgisiz bir adayın yazılması konusundaki toplantılara katılarak örgütten alınan talimatları ilettiği ve belirtilen isimlerle idari yargıdan Kurul üyesi olarak seçildiği, ... ve Teoman Gökçe ile birlikte hâkim ve savcıların atama ve tayinlerinde yetkili olan 1. Daire üyesi olarak görev alarak 2011-2014 yılları içerisinde yapı mensuplarının ünvanlı görevlerde ve özel yetkili mahkemelerde çalışmasında önemli rol oynadığı, HSYK içinde oluşturulan yapıya ait sohbet gruplarına katıldığı, Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde yer aldığı, Aralık 2010 tarihinde boş olan üyelikler için Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçimi ile ilgili ..., ..., ... ..., ..., ..evinde gerçekleştirilen toplantıya sanığın da katıldığı, seçilecek yapı mensuplarının sayısının istedikleri yüz kırk rakamına ulaşmadığını gören sanığın, ... ve ... Kaya ile salonun dışına çıkıp birkaç dakika sonra geri dönerek toplantıda bulunan kişilere "bu konu hoca efendiyle konuşulmuş ve 140 denmiş, benim açımdan konu kapanmıştır, bu listede en az 140 kişi olacak" dediği, sayı belirleme hususunun örgüt liderine sunulduğunun tanık ...tarafından da teyit edildiği, Yargıtay ve Danıştay üyelerinin belirlenmesi amacıyla ...'nin evinde yapılan toplantıya da ..., ..., ..., ile birlikte katıldığı, Yargıtaya seçilecek yapı mensuplarının sayısı hususunda örgüte sözcülük ettiği, bu görüşmelerin örgüt mensupları dışında kalan üyelerin bilgisi dışında ve onların katılımı olmaksızın gizliliğe en üst seviyede uyulmak suretiyle gerçekleştirildiği, Ergenekon davasında görev yapan Cumhuriyet savcısı ve mahkeme heyeti hakkındaki şikayetler ile ilgili Genel Kurula gelen itirazlara soruşturma izni verilmemesi yönünde oy kullandığı, bu hareket tarzının Bylock görüşme içerikleri ile de teyit edildiği, 17 Aralık 2013 tarihli soruşturmanın hemen ertesinde 1. Daire Üyeleri ... ve....ile birlikte atama konusunda yetkili 1. Daire Başkanı ...'un yanına giderek Başsavcı ....ı'nın yerine ....tanmasını istediği, devamında Muzaffer ... ile birlikte ısrarcı olup sonuç almaya çalıştığı, HSYK'da görev yapan yapı mensuplarının gönderilmesine yönelik Genel Kurul çalışmaları sırasında ..., .. ... ve ... ile birlikte hareket edip toplantılara katılmamak suretiyle Genel Kurulun toplanmasını engellemeye çalıştığı, 2014 HSYK seçimlerinden önce taşra birimlerinin organizesinde örgütün sivil imamlarının da bulunduğu evlerde gerçekleştirilen toplantılara katılıp belirlenen adaylar ile izlenecek stratejiler konusunda çalışma yaptığı, 2014 yılında idari yargıdan yeniden HSYK üyesi seçildikten sonra ..., ..., ... ve ... ile ...'nin sorumlusu olduğu sohbet gruplarına katıldığı, HSYK'nın gündeminde olan hususların bu toplantılarda görüşülüp hareket tarzının önceden belirlendiği, bu toplantılarda örgütün önem verdiği Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk ve MİT Tırlarının Durdurulması gibi davalarda görev yapan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yapılacak soruşturmalarda aleyhe kararlara muhalefet yazmaları ve örgüt mensubu olmayan diğer hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkındaki kararlarda istedikleri şekilde davranmaları konusunda mutabık kaldıkları, örgütün iletişimde kullandığı yargı kararları ile de kesinlik kazanan kriptolu haberleşme programı Bylock'u bizzat kullandığı, .... numaralı Bylock hesaplarının kullanıcısı olduğu, örgüt mensubu diğer HSYK üyeleri ile ... arasındaki irtibatın sanık tarafından sağlandığı, örgütsel faaliyetlerin ortaya çıkması sonrası sohbet gruplarının fiilen gerçekleşmediği dönemde HSYK'da yapılacak seçimlerde örgüt mensubu üyelerin kimlere oy verecekleri, seçimin kilitlenmesi ve blok oy kullanılması dahil bütün örgütsel taktiklerin uygulanmasındaki organizasyonu ... ile birlikte sağladığı, örgüt liderinin talimatı sonrasında eşi ... Berberoğlu’nun Bank ...’da açılmış hesabına para gönderdiği, üstlendiği görevleri ve sorumluluk alanları dikkate alındığında emir ve talimat verme yetkilerinin bütün yargı mensubu örgüt üyelerinin üzerinde olması, sanığın bağımsız hareket etme ve karar alma yetkilerinin bulunması karşısında örgüt yöneticisi olarak cezalandırılması gerektiği, hatalı değerlendirme ile örgüt üyesi kabul edilmesinin kanuna ve oluşa aykırı olduğu,
Hususlarını beyan etmiştir.
VI) Hükme esas alınan tanık beyanlarının usulüne uygun olarak alınıp alınmadığının değerlendirilmesi:
Ceza Muhakemesinde önemli yer tutan tanıklık, yargılamaya konu fiilin fail tarafından işlenip işlenmediği ya da nasıl işlendiği konusunda yargılama makamının kanaate ulaşmasını sağlayan önemli kanıtlardan birisidir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251 Esas 2013/454 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir.
Sanık duruşmaya tanık getirebileceği gibi mahkemeye de davet ettirebilir. (CMK'nın 179. maddesi)
Mahkeme tanığın dinlenmesi için belirlenen gün ve saati sanığa ve müdafisine bildirmelidir. (CMK'nın 181/1. maddesi)
Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinlenme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçmez. (CMK'nın 210/1. maddesi)
Sanık ancak suç ortaklarının veya tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilmesi hâlinde, dinleme sırasında mahkeme salonundan çıkarılabilir, ancak tekrar getirildiğinde tutanaklar okunup ve gerektiğinde içeriği anlatılır. (CMK'nın 200. maddesi)
Ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektedir. Gerek 1412 sayılı CMUK gerekse 5271 sayılı CMK adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir.
Tanık beyanları da usulünce elde edildiğinde ceza yargılamasında önemli bir delil niteliğini haizdir. Herkes tanık olma ehliyetine sahip olduğundan çocuklar ve akıl hastalarının da tanıklığına başvurabilecektir. Ancak tanığın anlatımlarına itibar edilip edilmeyeceği yargılama makamının takdirindedir. Ceza muhakemesinde tanık dinlemeye yetkili makam, soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise mahkeme, naip hâkim veya istinabe olunan hâkimdir.
Tanıkların dinlenme usulüne ilişkin olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun "Tanığa söylenecek şeyler ve sorulacak sorular" başlıklı 59. maddesi;
"(1) Tanık, dinlenmeden önce hakkında tanıklık yapacağı olayla ilgili olarak mahkeme başkanı veya hâkim tarafından, kendisine bilgi verilir; hazır olan sanık, tanığa gösterilir. Sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez.
(2) Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir." biçiminde olup,
Anılan maddenin gerekçesi;
"Maddenin koyduğu temel kural, tanığa, kovuşturmanın konusunu ve sanık kişinin kim olduğunu açıklamaktır. Bu kural, gerek mahkemece yapılan ifade almalarda, gerek istinabe yolu ile alınan ifadelerde ve savcının ifade almaya yetkili olduğu hallerde geçerlidir. Ancak, polisin aldığı ifadelerde bu kural uygulanmaz. Çünkü polisin araştırma çerçevesi cümlesinden olarak aldığı ifadelerde, suç olayının orta çıkarılması için başvurulan taktik nedenleri ağırlık kazanacaktır. Bu nedenle tanığın polisçe ifadesinin alınmasında, soruşturma konusu söylenmeyebilir.
Tanığın bildiklerini söylemeye davet olunması ve sözünün kesilmemesi kuralı ihlâl olunduğunda bir kanun yolu başvuru nedeni doğabilir, çünkü bu durum hukuka aykırılık anlamındadır. Ancak bozma kararı vermek için doğal olarak bir nedensellik bağı da araştırılacak ve aksi hâlde bu aykırılık bir bozma nedeni olmayacaktır.
Tanığa dinlenmesinden önce davanın anlatılması, sanık hazır ise, onun gösterilmesi, düzenleyici bir kuraldır, ihlal edilmesi kanun yolu nedeni olmaz.
Maddenin ikinci fıkrasında, tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve adı geçenin bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca sorular da yöneltilebilir. Maddenin amacı gerçeği bulmak, ortaya çıkarmaktır. Bu nedenle yetkililer bu amaç doğrultusundaki soruları, elbette ki, yöneltebileceklerdir." şeklindedir.
CMK'nın "Doğrudan soru yöneltme" başlıklı 201. maddesi ise;
"(1) Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir.
(2) Heyet halinde görev yapan mahkemelerde, heyeti oluşturan hâkimler, birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir." şeklinde düzenlenmiştir.
Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir. Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışır. (CMK'nın 212. maddesi)
Bu düzenlemeler uyarınca CMK'nın 59. maddesine göre, tanığın ifadesi alınmaya başlanmadan önce dinlemeye yetkili makam hangi konuda tanıklık yapacağı hususunda tanığa bilgi verir ve hazır olan sanık tanığa gösterilir, sanık hazır değilse kimliği açıklanır. Bunlar gerçekleştirildikten sonra tanıktan tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir. Tanık anlatmaya başladıktan sonra tanığın sözü kesilmez. Tanığın beyanda bulunduğu sırada sözünün kesilmemesinin amacı, etki altında kalmaksızın olabildiğince rahat bir şekilde gerçeğe uygun beyanda bulunabilmesinin sağlanmasıdır. Ancak gereksiz yahut ilgisiz açıklamalarda bulunması hâlinde tanığa müdahale edilebilir. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir.
CMK'nın 201/1. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanı karar verir. Aynı maddenin ikinci fıkrası uyarınca ise heyet hâlinde görev yapan mahkemelerde heyeti oluşturan hâkimler birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir.
Buna göre CMK uyarınca tanığın beyanı iki aşamada alınır. İlk aşamada tanıklık konusu olay hakkında bildiklerini anlatması istenenen tanık sözü kesilmeden dinlenir. Söyleyeceklerini bitirdikten sonraki aşamada ise ilk aşamada anlattıklarının doğruluğunun tespit edilmesi ve varsa anlatmadıklarının ortaya çıkarılması için tanığa sorular sorulur. Bu anlamda tanığın dinlenmesi ile tanığa soru sorulması farklı işlemler olup tanık önce mahkeme başkanı, hâkim veya Cumhuriyet savcısı tarafından CMK'nın 59. maddesine göre dinlenir. Tanığa soru sorma aşamasında ise CMK'nın 201. maddesinde belirtilen Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat doğrudan, sanık ve katılan ise mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile tanıklara soru yöneltebilecektir.
Bu açıklamalar ışığında, 17.01.2019 tarihli 3. celsede dinlenerek beyanları hükme esas alınan tanıklara usulüne uygun olarak CMK'nın 59/1. maddesi gereğince söz verilip tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemelerinin ve sözleri kesilmeksizin bildiklerini anlatmalarının sağlanmadığı, bunun yerine tanıklara yargılamanın daha önceki aşamalarında vermiş oldukları ifadelerini kabul edip etmediklerinin sorulduğu, kabul ettiklerini beyan etmeleri üzerine CMK'nın 201. maddesi uyarınca taraflardan tanıklara sorularını yöneltmelerinin istendiği, sanık ve müdafisinin devam eden duruşmalarda ve temyiz taleplerinde tanıkların bu şekilde dinlenmelerinin ve ifadelerinde geçen hususlar anlattırılmadan CMK'nın 201. maddesine göre doğrudan soru yöneltme aşamasına geçilmesinin usule ve kanuna uygun olmadığı yönünde itirazda bulunduklarının anlaşılması karşısında beyanları hükme esas alınan tanıkların usulüne uygun olarak dinlenilmemeleri suretiyle hüküm kurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu kabul edilmelidir.
Öte yandan, sanık hakkında TCK'nın 314/2. maddesi gereğince tayin edilen 9 yıl 6 ay hapis cezasının 3713 sayılı Kanun'un 5/1. maddesi uyarınca 1/2 oranında artırılması sonucu "13 yıl 15 ay" olarak belirlendikten sonra TCK'nın 62. maddesi gereğince 1/10 oranında indirim yapılırken hesap hatası sonucu "12 yıl 9 ay 27 gün" yerine "11 yıl 21 ay 27 gün" olarak belirlenmek suretiyle kanuna aykırı şekilde eksik ceza tayin edilmiştir.
Bu itibarla, Yargıtay 9. Ceza Dairesi hükmünün diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi; usule ilişkin bir eksiklik bulunmadığı düşüncesiyle hükmün onanması yönünde karşı oy kullanmıştır.
Açıklanan nedenlerle;
1)Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 12.11.2019 tarihli ve 38-153 sayılı; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün tanıkların usulüne uygun olarak dinlenmemesi ve hesap hatası sonucu eksik ceza tayin edilmesi isabetsizliklerinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA, oy çokluğuyla,
2)Bozma kararının niteliği ve sanığın tutuklukta geçirdiği süre göz önüne alınarak sanık hakkındaki salıverilme isteklerinin REDDİNE, oy birliğiyle,
3)Dosyanın, Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 30.03.2022 tarihinde yapılan müzakerede karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Ceza Genel Kurulu, 2023/248 E., 2024/44 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
Sanık bozma kararı öncesi savunmalarında özetle; HSYK üyesi olarak görevliyken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nun 35 ile 39.
Ceza Genel Kurulu 2023/248 E. , 2024/44 K.
"İçtihat Metni"
YARGITAY DAİRESİ : Ceza Genel Kurulu
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SAYISI : 28-5
Silahlı terör örgütünün yöneticisi olma suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılama sonucunda sanığın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 314/2, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 11 yıl 21 ay 27 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba ilişkin İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay9. Ceza Dairesince verilen 12.11.2009 tarih ve 38-15 sayılı hükmün, sanık ve müdafii ile Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 30.03.2022 tarih ve 193-215 sayı ile; "...17.01.2019 tarihli 3. celsede dinlenerek beyanları hükme esas alınan tanıklara usulüne uygun olarak CMK'nın 59/1. maddesi gereğince söz verilip tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemelerinin ve sözleri kesilmeksizin bildiklerini anlatmalarının sağlanmadığı, bunun yerine tanıklara yargılamanın daha önceki aşamalarında vermiş oldukları ifadelerini kabul edip etmediklerinin sorulduğu, kabul ettiklerini beyan etmeleri üzerine CMK'nın 201. maddesi uyarınca taraflardan tanıklara sorularını yöneltmelerinin istendiği, sanık ve müdafisinin devam eden duruşmalarda ve temyiz taleplerinde tanıkların bu şekilde dinlenmelerinin ve ifadelerinde geçen hususlar anlattırılmadan CMK'nın 201. maddesine göre doğrudan soru yöneltme aşamasına geçilmesinin usule ve kanuna uygun olmadığı yönünde itirazda bulunduklarının anlaşılması karşısında beyanları hükme esas alınan tanıkların usulüne uygun olarak dinlenilmemeleri suretiyle hüküm kurulmasının usul ve yasaya aykırı olduğu kabul edilmelidir.
Öte yandan, sanık hakkında TCK'nın 314/2. maddesi gereğince tayin edilen 9 yıl 6 ay hapis cezasının 3713 sayılı Kanun'un 5/1. maddesi uyarınca 1/2 oranında artırılması sonucu '13 yıl 15 ay' olarak belirlendikten sonra TCK'nın 62. maddesi gereğince 1/10 oranında indirim yapılırken hesap hatası sonucu '12 yıl 9 ay 27 gün' yerine '11 yıl 21 ay 27 gün' olarak belirlenmek suretiyle kanuna aykırı şekilde eksik ceza tayin edilmiştir.
Bu itibarla, Yargıtay 9. Ceza Dairesi hükmünün diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir." gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararı ile dosyanın devredildiği Yargıtay 3. Ceza Dairesince 07.03.2023 tarih ve 28-5 sayı ile bozma kararına uyularak yapılan yargılama neticesinde sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 62/1, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
Bu hükmün de sanık ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının onama istemli 24.05.2023 tarihli ve 59456 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Sanık müdafiinin duruşmalı inceleme isteminin, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 3. Ceza Dairesince yapılan yargılama esnasında silahların eşitliği ile çelişmeli yargılama ilkeleri doğrultusunda savunmaya yeterli imkân sağlanıp bu hakkın etkin şekilde kullandırılmış olması, temyiz denetiminde herhangi bir sınırlamaya tabi olmayacak şekilde yazılı savunma imkânının kullanılabilme olanağının bulunması karşısında savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanun'un 94. maddesi ile değişik CMK'nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren reddine oy birliğiyle karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulunca, sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılma istemiyle açılan davada, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 3. Ceza Dairesinde yapılan yargılama sonunda, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki yönüne ilişkin temyiz incelemesi yapılmıştır.
I) TEMYİZ EDENLERİN SIFATI, BAŞVURULARIN SÜRESİ VE TEMYİZ NEDENLERİNE GÖRE YAPILAN İNCELEMEDE:
A) Uygulanacak Temyiz Hükümleri:
07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK'nın, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 7 nolu protokolün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. maddesinin "Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir. 2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." hükmü doğrultusunda, bazı kamu görevlilerin özel yetki kuralları uyarınca Yargıtayda veya Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yargılanmaları hâlinde istisna getirebilme olanağına rağmen iç hukukumuzda, ilk derece olarak Yargıtayda yargılanacak kişiler bakımından verilen hükümlerin temyiz edilebileceği öngörülerek, iki dereceli sistem benimsenmiştir.
B) Temyiz Süresi ve Neden Bildirme Yükümlülüğü:
Hüküm fıkrasında, verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağı bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresinin, mercii ve şekillerinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilerek hazır bulunan sanığa ve müdafisine bildirilmesi gerekmektedir.
Temyiz istemi, tutuklu bulunan sanıklar hakkında CMK'nın 263. madde hükmü saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasından itibaren eğer temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılmasının gerekliliği, temyiz sebebinin ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabileceği gözetilerek, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorunda olup başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.
C) Temyiz Nedenleri ve İncelemenin Kapsamı:
İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dahil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu, istinaf başvurusunda Cumhuriyet savcısı dışındaki diğer kişiler bakımından sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, temyiz kanun yolunda, mülga 1412 sayılı CMUK'dan farklı şekilde resen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini, temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu ve temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren ek bir dilekçe vermesini öngörmüştür. Gerekçeli temyiz dilekçesi, (ek dilekçe, temyiz layihası) temyiz nedenlerinin gösterildiği dilekçedir. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir.
Bir muhakemede, çözümü amaçlanan iki temel sorun vardır. Bunlar, maddi sorun ve hukuki sorundur. Maddi sorun, olgusal dünyaya; hukuki sorun, normatif dünyaya aittir. Mahkemede önce maddi sorun, sonra hukuki sorun çözülür. Maddi sorunun çözümü geçmişte yaşanmış bir olayın temsili, nasıl gerçekleştiğinin tespitidir. Bu çözüm de sadece hukukun izin verdiği yöntemlerle gerçekleşecektir. Maddi olayın gerçeğe uygun temsil edilebilmesi öncelikle, eksiksiz soruşturma yapılması ve toplanan tüm delil araçlarının doğru değerlendirilmesine bağlıdır. Hâkim; delil araçlarını, akıl yürütmek ve bu arada tecrübe kurallarına başvurmak suretiyle, vicdanına göre değerlendirecektir. Yine akıl yürüterek boşlukları dolduracaktır. Dolayısıyla vicdani kanaate sezgilerle değil akıl yoluyla ulaşılacaktır.
Temyiz denetiminde, maddi olayın tespitinde ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, sözlülük, doğrudan doğruyalık ve yüzyüzelik ilkeleri uyarınca elde edilen delilleri vicdani kanaatleri ile serbestçe takdir ederken, delillerle varılan sonucun hukuk kurallarına, akla, mantığa, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel görüşlere uygun olup olmadığının tespiti bakımından somut dosya üzerinden görüşülüp incelenebileceği gibi maddi sorunla ilgili vaka değerlendirmelerindeki hukuka aykırılıkları da gerekçe üzerinden denetlenebilecektir.
Temyiz dilekçesinde bir temyiz nedeni var olmasına rağmen muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesi kapsamındaki hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda bu aykırılıklara işaret edilmekle yetinilecektir.
Temyiz nedeninin, maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması hâlinde ise maddi hukuka aykırılık nedeniyle hükmün temyiz edilmesi yeterli olup cezai yaptırımların kişiler üzerindeki telafisi mümkün olmayan ağır sonuçları da gözetilerek somut olayda adaleti gerçekleştirme ve doğru bir hüküm oluşturma ile yükümlü olan Yargıtayca dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar tespit edilip temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni yapılması gerekecektir.
CMK'nın 289. maddesinde yazılı olan "Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır." kuralı, hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda, mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetileceği şeklinde anlaşılamaz. Bu noktada dilekçe yalnızca bir veya birden fazla nispî temyiz nedeni içeriyorsa, bu nedenler kabul edilmese dahi 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yer alan mutlak hukuka aykırılık hâllerinden birine dayanarak hükmün bozulması mümkündür.
D) Temyiz istemlerinin süresinde ve geçerli olup olmadığının değerlendirilmesi:
a) Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla gerçekleştirilen yargılama sonucunda 07.03.2023 tarihinde yapılan oturumda hüküm özünün, hazır bulunan sanık ve müdafiine, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
Mahkûmiyet hükmüne yönelik olarak sanık ve müdafiinin 07.03.2023 tarihli ve süresi içerisinde sundukları dilekçelerle temyiz kanun yoluna başvurdukları,
b) Temyiz dilekçeleri içeriklerinden; müdafinin nedensiz olarak, sanığın ise kararın mevzuata, usul ve esasa, Anayasa'ya, AİHM kararlarına ve AİHS'ye, Yargıtay içtihatlarına, hakkında verilen bozma kararının gereklerine ve hukuka aykırı olduğu nedenlerine dayanmak suretiyle gerekçeli kararın kendilerine tebliğ edilmesini talep ettikleri,
c) Gerekçeli kararın sanığa 12.04.2023, müdafiine ise16.04.2023 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği,
Sanık müdafiinin 16.04.2023 tarihinde ve süresi içinde ek temyiz dilekçesini sunduğu, sanığın ise ek temyiz dilekçesi sunmadığı,
Görülmekle sanık ve müdafiinin temyiz taleplerinin süresinde ve geçerli olduğu anlaşılmıştır.
II) İDDİA:
''(...)Yukarıda yapılan açıklamalar ile tüm dosya kapsamından, 2010 yılı Anayasa referandumu sonrası oluşturulan HSYK'da örgütün sayısal çoğunluğu ele geçirmesini müteakiben oluşturulan dairelerden hakim savcıların atama, tayin, terfi gibi önemli fonksiyona haiz birinci daire de kendisi ve diğer şüpheliler ...ve .....'nin görevlendirilmesini sağladığı, örgüt mensubu üyelerin, görev yapacakları dairelerin belirlenmesi ile iş bölümü ve üye dağılımının örgütün amaçları doğrultusunda gerçekleştirilmesini sağladığı, yapılan örgütsel toplantılara katıldığı, himmet verdiği, yapılan Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici heyet içerisinde yer aldığı, örgüt lideri ile temasa geçerek alınacak sayıların belirlenmesindeki pazarlık sürecinde adeta örgütün temsilcisi rolünü taşıdığı, örgütün sivil kanadına bağlı olarak aldığı talimatların HSYK nezdinde uygulanmasından sorumlu, kendisine bağlı olan birimleri emir ve talimatları ile yönlendiren, özel göreve haiz yönetici olduğu, örgütsel faaliyetlerin ortaya çıkması sonrası sohbet gruplarını fiilen gerçekleştiremedikleri dönem de ByLock üzerinden HSYK'da yapılacak seçimlerde örgüt mensubu üyelerin kimlere oy verecekleri, seçimin kilitlenmesi, blok oy kullanılması dahil bütün örgütsel taktiğin uygulanmasındaki organizasyonu ...... ile birlikte sağladığı, örgüte müzahir şahıslar tarafından açılacak olan davaların hazırlığı ile karar verilmesi aşamasına kadar takip edilerek sonuca ulaşıldığı, verilen muhalefet şerhlerinin medya organları vasıtası ile haber konusu yaptırılmak suretiyle algı mühendisliği yapılmasına katkı sağladığı, şüphelinin örgüt adına bağımsız olarak talimat verme ve tasarrufta bulunma konusunda yetkili olduğu, 17/25 Aralık sonrası örgüt liderinin talimatları doğrultusunda Bank Asya'ya para yatırdığı hususları bir bütün olarak dikkate alındığında, FETÖ/PDY terör örgütünün deşifre olmasını engellemek, örgüt mensupları hakkında yapılan soruşturmaların sonuçsuz kalmasını sağlamak, örgüt faaliyetlerinin belli bir disiplin içinde istikrarlı bir şekilde devamı için diğer örgüt yöneticileriyle birlikte fikir ve eylem birliği içinde hareket etmek suretiyle hiyerarşik yapıya dahil olduğu, sıkı bir disiplinle, örgütün stratejisi, yapılanması, faaliyetleri ve amacına uygun hareket ettiği, haiz olduğu görev ve sorumluluk alanları ile emir ve talimat verme noktasındaki yetkileri gözetildiğinde, FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün, hücre yapılanmasında, HSYK kurumu içerisinde özel göreve haiz yönetici sıfatında olduğu sonucuna ulaşılmıştır." ifadelerine yer verilerek sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılması talebiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
III) SAVUNMA:
Sanık bozma kararı öncesi savunmalarında özetle; HSYK üyesi olarak görevliyken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159. maddesi ve 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu'nun 35 ile 39. maddelerine aykırı olarak soruşturma başlatılıp yürütüldüğünü, 6087 sayılı Kanun'un 38. maddesinin seçimle gelen üyelerin görevleriyle ilgili suçlar ve kişisel suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde bir ayrım yapmadığını, bu işlemlerin HSYK Genel Kurulu tarafından yapılacağını kurala bağladığını, suçüstü hâli bulunmadan genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının, yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğunu, görev ve yetki aşımı yapıldığını, bu nedenle yapılan soruşturma ve bu soruşturma devamında alınan bütün kararların hükümsüz olduğunu, bu doğrultuda Birleşmiş Milletler Keyfi Tutuklamalar Çalışma Grubunun Yargıtay Üyesi Hamza Yaman hakkında vermiş olduğu kararda suçüstü hâli olmadan hâkim ve savcılar hakkında işlem yapmanın mümkün olmadığının tespit edildiğini, aynı şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin de Alpaslan Altan-Türkiye kararında hâkim ve savcılar hakkında işlem yapabilmek için yasal zorunluluk olan suçüstü hâlinin olmadığını belirttiğini, bu nedenle suçüstü hâlinin varlığı gerekçe gösterilerek yapılan arama, el koyma, sorgulama, tutuklama ve diğer tüm işlemlerin temelsiz ve geçersiz olduğunu, hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılmasının izne bağlı olup izin şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilerek dosyanın HSYK'ya gönderilmesini talep ettiğini, iddianamede ve mütalaada görev sırasında ve görevle ilgili eylem ve işlemlerin suçlama konusu yapıldığını, 680 sayılı KHK çıkarılmadan önce yargılanacağı merciin görev suçlarında Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğunu, iddianemede suç tarihi olarak 16.07.2016 tarihinin kabul edildiğini, 680 sayılı KHK'nın ise 06.01.2017 tarihinde çıktığını, süreç başladıktan sonra çıkan bir KHK ile yeni yargı mercii belirlendiğini, KHK'nın ancak olağanüstü hâlin gerektirdiği konularda çıkartılabileceğini, yine Anayasa'nın 15. maddesine göre yalnızca durumun gerektirdiği hâllerde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırabileceğini, soruşturma ve yargılama makamlarının ve soruşturma ve yargılama usullerinin OHAL KHK'sıyla değiştirilemeyeceğini, iddianamede açıkça FETÖ'nün yargı ayağına dahil olduğu, verilen talimat doğrultusunda görev yaptığı, HSYK'da bazı kararlara muhalefet şerhi yazdığının iddia edildiğini, hâkim olarak görev almadan örgütün yargı ayağına dahil olması mümkün olmadığı gibi HSYK üyesi olmadan da toplantılara katılması, kararlara iştirak etmesi ve muhalefet şerhi yazmasının mümkün olmadığını, bunun da kişisel bir suçu değil, görev suçunu tarif ettiğini, bu nedenlerle isnat edilen eylemlerin görev nedeniyle görev sırasında ve görevden kaynaklanan, görevin sağladığı avantaj ve kolaylıkla yapılması mümkün fiiler olduğunu, dolayısıyla yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yapılması ve görevsizlik kararı verilmesi gerektiğini, isnat edilen suçun şahsi suç olarak kabul edilmesi durumunda ise bu açıklamalar ışığında dosyanın yargılama yapılmak üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesini talep ettiğini, tanık ...'in ifadelerinde kendisine 2010 HSYK seçimleri için idari yargı adaylarının belirlenmesi görevinin verildiğini, yaptığı istişareler sonucu Danıştaydan aday gösterilmesi ve ayrıca 37-38 bin sicilli hâkimlerin sayısının çok olması nedeniyle adayın onların arasından gösterilmesi gerektiğinin ortaya çıktığını, isminin de bu kapsamda belirlendiğini, her kesim tarafından sevilen ve oy alabilecek biri olduğu için tercih edildiğini anlattığını, diğer tanıklar ... ve ...'nin de bu hususu doğruladıklarını, hâl böyleyken HSYK'ya aday olduğu için suçlanmasının ve bunun bir terör örgütü faaliyeti olarak değerlendirilmesinin, ortada kanunsuz hiçbir fiil yokken suçlamaların kaynağı olarak bu adaylık süreci ve devamındaki gelişmelerin gösterilmesinin hukuka aykırı olduğunu, her iki seçimde de aldığı oy sayısı ve oranının idari yargı teşkilatındaki her görüşten çok sayıda insanın kendisini bilerek ve isteyerek desteklediklerinin kanıtı olduğunu, seçilen kişinin oy aldığı kişilerden dolayı suçlanamayacağını, bir kısım itirafçı beyanlarında isminin sadece "cemaatin desteklediği isimler arasında ... da vardı" şeklinde geçtiğini, ancak cemaat mensubu olduğu kabul edilen ve seçimlerde oy kullanan her hâkim ve savcı kendisine oy vermiş olsa bile seçimlerde aldığı oy sayısı ve oranının bu yapıyla irtibatlı olmayan kimselerden de oy aldığını açıkça ortaya koyduğunu, aldığı oy oranlarının hiçbir grubun adayı olmadığının ve her düşünceden meslektaş tarafından desteklendiğinin açık kanıtı olduğunu, HSYK seçimlerinde bu yapıya sempati duyan ya da bugün soruşturma geçiren kişilerin de kendisine oy vermiş olmasının kendisini cemaat mensubu yapmayacağını, 2010 HSYK'sında üyelerin dairelere nasıl dağıldığını ayrıntılarıyla anlatan tanık ...'un bunun Bakan ......, Müsteşar ......, ..., ... ve kendisi arasında yapılan istişareler neticesinde belirlendiğini söylediğini, kendisinin HSYK Birinci Dairesine üye seçilmesinin de bu şekilde olduğunu, Bylock programını kullanmadığını, Bylock tespit ve değerlendirme tutanağının dayanağı Bylock sunucusu olduğu iddia edilen dijital materyallerin ve diğer ham verilerin bütünlüğünün şüpheli olduğunu, bu nedenle hukuka uygun delil olmadığını, iki User ID'nin kolluk görevlilerinin yüksek ihtimale dayanan değerlendirmeleri neticesinde kendisine ait olduğunun iddia edildiğini, söz konusu değerlendirmenin hiçbir hukuki ve teknik veriye dayanmadığını, aleyhine düzenlenen Bylock tespit ve değerlendirme tutanağına itirazının olduğunu ve bu tutanağa itibar edilmeyerek hükme esas alınmamasını talep ettiğini, hiçbir hukuk dışı organizasyonda bulunmadığını, hiç kimseden herhangi bir talimat almadığını, duruşmada dinlenen itirafçı ve tanıkların beyanlarında somut olarak yer, zaman ve olay belirtilmediğini, tamamen ifade veren kişilerin gerçeğe aykırı soyut kanaatlerinin aleyhine delil olarak geçtiğini, itirafçı beyanlarının kendi içinde ve birbirleriyle çelişkili ve tutarsız olduğunu, kendilerini suç ve cezadan kurtarmaya, başkalarını ise azami derecede suçlamaya matuf beyanlar olduklarını, bu kişilerin tahliye olabilmek, mesleğe dönebilmek ya da daha az ceza alabilmek beklentisiyle beyanda bulunduklarını, ceza alacakları endişesiyle soruşturma aşamasındaki ifadelerinden kovuşturma aşamasında da dönmediklerini ve bu ifadeleri lafzen aynen kabul ettiklerini, bu kişilerin savcılıkta ifade verdiği tarihten sonra duruşmada sadece ifadelerinin doğru olduğunu beyan etmelerinin anlamının olmadığını, bu ifadeleri hatırlamaları ve aynen duruşma sırasında açıkça ifade etmelerinin gerektiğini, duruşmaya katılan itirafçı ve tanıkların daha önce verdikleri ifadelerin kendilerine ait olup olmadığının sorulduğunu, ifadelerini kabul ettiklerini beyan ettiklerinde ifadelerde geçen hususların mahkeme huzurunda anlattırılmasının yapılmadığını ve doğrudan çapraz sorguya geçildiğini, bu kişilerin sadece mahkemede açıkça ifade edilen anlatımlarının ve çapraz sorgu sırasında verdikleri cevaplarının değerlendirmeye alınmasını ve ayrıca mahkeme huzurunda açıkça beyan edilmeyen hiçbir anlatımın ve cevaplanmayan hiçbir sorunun hukuki değerlendirmeye alınmamasını talep ettiğini, mahkemede savcılık ifadelerinin okunulmasıyla yetinilmesine karar verilen 14 kişinin tanık değil itirafçı olduklarını, bu kişilerin soruşturma aşamasında birçok kez ifade vererek etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak, tahliye olmak, hatta mesleğe dönmek istediklerini, biri dışındaki tamamının hâkim ve savcı olduğunu, kendileri de aynı soruşturmada önce şüpheli, daha sonra da sanık oldukları için hiçbir savcılık ifadesinin yeminle alınmadığını, soruşturma ifadelerinin okunulmasıyla yetinilmemesini, bu ifadelere hukuki değer atfedilecekse bu itirafçıların ve tanığın mahkeme huzurunda dinlenilmesini talep ettiğini, dosyada yer alan bu soruşturma aşamasında verilen savcılık ifadeleri dikkate alındığında söz konusu ifadelerin TCK'nın 220. maddesi kapsamında gösterilen standartları sağlamadığı, ifadelerin ifade sahibinin bildiği tüm hususları anlatması şeklinde alınmadığı, yerel savcıların sordukları sorulara verilen cevaplar şeklindeki ilgili ifadelerin hukuka uygun olmadığını ve hükme esas alınmamaları gerektiğini, itirafçı ifadelerinin tamamına yakınının duyuma dayalı dedikodu mahiyetinde olduğunu, görgü ve bilgiye dayalı ifadenin bulunmadığını, kovuşturmada dinlenen tüm tanıkların kendisi lehine beyanlarda bulunduklarını, .....'nın evinde yapıldığı iddia edilen toplantıya katılmadığını, eşinin Bank Asya'da çok önceden açılmış hesabında birikimlerini değerlendirdiklerini, talimatla işlem yapılmadığını, herhangi bir örgütsel toplantıya katılmadığını ve himmet vermediğini, kararlara örgütün talimatları doğrultusunda muhalefet şerhi yazdığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, 2011 yılında yapılan üyelik seçimlerinin 1983 yılında çıkarılan 2802 sayılı Kanun uyarınca ve bu Kanun'da öngörülen Yargıtay ve Danıştaya üye seçilebilme kriterlerine göre yapıldığını, 1983 yılından bu yana Yargıtay ve Danıştay üyeleri hangi kurallara göre seçiliyorsa 2011’de ve sonrasında yapılan seçimlerde de aynı kuralların işletildiğini, bilerek ve isteyerek hiçbir örgütün ya da illegal oluşumun içinde veya yanında yer almadığını, söz konusu yapının silahlı terör örgütü olarak tespitinin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli kararı ile olduğunu, Türk hukukunun 2016 yılındaki darbe teşebbüsü sonrası 2017 yılında silahlı terör örgütü olarak tescil ettiği bir örgütü 2010-2011 yıllarında bilemediği için sorumlu tutulduğunu, bunun hukuku geriye yürütmek anlamına geldiğini, TCK'nın 30. maddesinde yer alan hata hükümlerinin kendisi için de geçerli olduğunu ve uygulanması gerektiğini, terör örgütü yöneticisi ya da üyesi olduğu iddiasını reddettiğini,
Sanık bozma kararı sonrası savunmalarında ise ek olarak özetle; davanın ilk aşamasından itibaren usule ve esasa ilişkin olarak dosyada mevcut tüm itiraz ve taleplerini tekrarladığını, yaptığı savunmalar ve sunduğu deliller dikkate alınarak bir karar verilmesini talep ettiğini, hükme esas alınacak nitelikte görülen tanıkların mutlak surette mahkeme heyeti tarafından huzurda dinlenilmesi ve kendilerine çapraz sorgu hakkı tanınmasını talep ettiklerini, talimat ile ifadesi alınan beş tanık için ısrarla talep etmelerine rağmen duruşmalara SEGBİS üzerinden katılmalarının sağlanmadığını, ayrıca savcılık ifadelerinin okunması ile yetinilen tanıkların da huzurda dinlenmelerini talep ettiklerini, tanıkların genel olarak 2010 HSYK üyeliği öncesi kendisini tanımadıklarını, evine sohbet, toplantı gibi ne ad altında olursa olsun hiç gelmediklerini, himmet ya da bağış gibi bir ad altında para vermediğini veya almadığını, cemaati öven, fikirlerini savunan hiçbir konuşmasına şahit olmadıklarını, müsait olanların ayda ya da iki ayda bir düzenli olmayan bir araya gelişlerinin günlük konuların ele alındığı, tanışma ve kaynaşma nitelikli toplanmalar olduğunu, bunlara bir cemaat sohbeti denilemeyeceğini, cemaat toplantısı denilecek bir ortamda hiç bir araya gelmediklerini, o dönemki bakanlık yönetiminin pek çok kesim gibi cemaate yakın kişilerden de oy alabileceğini değerlendirdiği için kendisinin HSYK üyeliğine aday gösterildiğini anlattıklarını, yargılanmasının temel nedenlerinden birisinin 2010 döneminde HSYK'ya aday olup üye seçilmesi ile Birinci Dairede çalışması olduğunu, 14 yıl Danıştay tetkik hâkimi olarak 6. Dairede görev yaptığını, tüm hayatının Ankara'da herkesin gözü önünde geçtiğini, çalıştığı dairenin yoğunluğu sebebiyle başka işlerle uğraşacak vaktinin bulunmadığını, HSYK üyesi olmak için bir talep ve gayretinin olmadığını, bunu sürece vakıf tüm tanıkların da doğruladığını, bizzat ..... ve tanık ...'in talepleri ile HSYK üyeliğine aday gösterildiğini, üye seçildikten sonra görevlendirildiği Birinci Daire için herhangi bir talebinin olmadığını, HSYK Genel Kurulunda yapılan oylama sonucu oy birliği ile bu dairede görevlendirilen tek kişi olduğunu, gerek 2010 gerek 2014 HSYK seçimlerinde idari yargıdaki tüm meslektaşlarla tek tek görüşüp oy talep ettiğini, tanık ...'un da söylediği üzere cemaatin adayı olmadığını ancak cemaatin de kendisini destekleyeceğinin söylendiğini, bu durumun seçimlerde aldığı oy sayılarıyla da net şekilde ortaya çıktığını, tanık ...'in ifadeleri ile ilgili olarak Danıştay Üyesi ...'ün de 9. Ceza Dairesinde yapılan yargılamada tanık olarak dinlendiğini, adı geçen tanığın beyan ve cevaplarının mutlaka değerlendirmeye alınmasını talep ettiğini, kendisinin "Hoca Efendiye sorulmuş, 140'ın aşağısı olmaz" dediğine ilişkin iddiayı kabul etmediğini, Fethullah Gülen'i hayatının hiçbir döneminde görmediğini, bu kişiyle konuşmadığını ya da tanışmadığını, ......'nın evinde yapıldığı iddia edilen toplantıda 19 kişi olduğunun söylendiğini, talebi üzerine bu 19 kişinin dosyaya getirtilen ifadelerinden anlaşılan yalnızca beşinin kendisinin o toplantıya katıldığını belirttiğini ve sadece tanıklar ... ile ...'un böyle bir söz söylediğinden bahsettiklerini, soruşturma aşamasında alınan HTS kayıtlarının da bu iddianın doğru olmadığını ortaya koyduğunu, kaldı ki tanık ...'nin ifadesinin de kendi içerisinde çelişkili olduğunu ve toplantıda bulunduklarını iddia ettiği kişilerin isimlerini bile net hatırlamadığını, bu hâliyle kendisine ilişkin beyanlarının da şüpheli olduğunu, ...'nın evindeki yemekle ilgili olarak ifade veren herkesin farklı bir katılımcı listesi verdiğini, kimisinin akşam yemeği derken kimisinin kahvaltı olduğunu söylediğini, tanık ...'nun da iddia konusu cümleyi kendisinin değil, bir başkasının sarf ettiğini anlattığını, dolayısıyla bu çelişkili ve şüpheli durumun lehine değerlendirilmesini talep ettiğini, itirafçı ve tanıkların sadece duruşmada açıkça ifade edilen anlatımlarının ve çapraz sorgu sırasında verdikleri cevapların değerlendirmeye alınmasını, mahkeme huzurunda açıkça beyan edilmeyen hiçbir anlatımın ve cevaplanmayan hiçbir konunun hukuki değerlendirmeye alınmamasını, duruşmada dinlenmeyen ya da katılımları ve çapraz sorgu hakkı sağlanmadan alınmış ifadelere hukuki değer atfedilmemesini talep ettiğini, savcılık aşamasında alınan ifadelerin TCK'nın 221. maddesinde öngörülen standartları sağlamadığını, yine bu ifadelerde itirafçıların tamamına yakınının kendisini ya hiç görmediğini ya da en fazla bir iki defa hâkim ve savcıların katılımıyla gerçekleştirilen hukuki müzakere toplantılarında gördüklerini anlattıklarını, itirafçıların hemen hiçbiriyle kişisel bir hukukunun olmadığını ve tamamına yakınının duyuma dayalı beyanlarda bulunduklarını, suç unsuru olacak hiçbir eyleminden bahsetmediklerini, suça konu yapı ile alakalı olduğuna yönelik somut bilgi ve görgüye dayalı hiçbir doğru anlatımın bulunmadığını, kendi içinde dahi çelişkilerle dolu olan ifadelerin CMK'da öngörülen delil standartlarını taşımadığını ve hukuken itibar edilebilir nitelikte olmadıklarını, hakkındaki isnatların tamamına yakınının 2010 HSYK üyeliği ve sonrası döneme ilişkin olduğunu, staja başladığı 1994 senesinden HSYK üyeliği tarihine kadar tek bir eyleminin ortaya konulmadığını, 2010 yılı öncesine ilişkin ifade veren tek kişi olan tanık .....'ın ifadesinin kendi içinde ve diğer tanık beyanlarıyla çelişkili ve uyumsuz olduğunu, tanımadığı ve kendisini de hiç tanımayan tanığın hiç tanımadığı kişilerle bir araya geldiğine ilişkin bu ifadesini reddettiğini, 2011 yılında yapılan Danıştay üyeliği seçiminin 1983 yılında çıkarılan 2802 sayılın Kanun'da öngörülen usule uygun olarak yapıldığını, o dönemde HSYK Genel Kurulunda üye seçimi yapılmadan önce seçim ilkeleri belirlenirken Danıştaya 37 ve 38 bin sicilli hâkimlerin üye seçilmemesi yolunda bir teklif sunulunca söz alarak neden bu hâkimlerin de Danıştay üyesi seçilmesi gerektiğini anlattığı uzun bir konuşma yaptığını, sonuçta kıdem durumu da dikkate alınarak seçilme yeterliliğine sahip olanların yalnızca üçte birinin bahse konu sicile sahip hâkimler arasından seçildiğini, Bylock kullandığı iddiasını kabul etmediğini, Bylock konusunda rapor hazırlayan uzmanların şahsına ait olduğunu değerlendirdikleri hesapların kullanıcısının açık kimliğinin tespit edilemediği, ellerinde ham dökümanların bulunmadığı ve yapılan çalışmalarda mesaj, mail ve benzeri içeriklere rastlanmadığı hususlarını açıkça belirttikleri, başka şahıslar arasında geçtiği iddia edilen yazışmalar hakkında bilgisi olmadığından suçlanamayacağını, üçüncü kişiler arasında geçtiği iddia edilen mesajların hiçbirinde doğrudan isminin geçmediğini, TCK'nın 30. maddesinde yer alan hata hükümlerinin kendisi için de geçerli olduğunu, bir yapının ya da organizasyonun silahlı terör örgüt olarak tespitine ilişkin kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan örgütün niteliğini ve amaçlarını bildiği ve bu amaçları gerçekleştirmek için kanunun suç saydığı fiilleri işlemek kastı ve iradesiyle örgüte girdiğini söylemenin mümkün olmadığını, suçlamaları kabul etmediğini ifade etmiştir.
IV) ÖZEL DAİRENİN KABULÜ:
"Tüm bu hususlar çerçevesinde dosya içerisinde yer alan tanık beyanları, Bylock tespit ve değerlendirme tutanakları, bu tutanaklarda yer alan mesaj içerikleri, MASAK raporu, sanığın da imzası bulunan HSYK Genel Kurulu tarafından yayınlanan 'Adli Kolluk Yönetmeliği'ne karşı bildiri ile yine kurul tarafından çıkarılan kararnamelerde örgütsel tavırla yazdığı muhalefet şerhleri ve dosya içeriği bir bütün olarak değerlendirildiğinde; sanığın staj döneminden itibaren örgütün içerisinde yer aldığı, 2010 yılı HSYK seçimlerinde örgüt listesinden HSYK üyesi seçildiği, HSYK üyesi seçildikten sonra aynı kurulda görev yaptığı örgüt mensubu üyelerle sohbet toplantılarına katıldığı, bu toplantılarda himmet verdiği, HSYK üyeliğinin kendisine tanıdığı yetkiler bağlamında örgütsel emir ve talimatlar aldığı, 2011 yılında yapılan Yargıtay üyeliği seçimlerinde örgüt mensubu olan kişilerin üye seçilmesi için uğraştığı, bu amaçla toplantıya katılan ..., ..., ... gibi bakanlık nezdinde etkili kişilerle görüşmeler yaptığı, Yargıtay üyeliğine cemaat kontenjanından seçilecek kişilerin sayısıyla ilgili örgüt liderinin talimatını bu kişilere söylediği, Danıştay üyeliği seçimlerinde de cemaatin sayı olarak daha fazla etkin olduğu 37-38 bin sicilli kişilerin seçilmesi için ... ile ...'i etkilemeye çalıştığı, 2014 yılında cemaat listesinden HSYK üyeliği için bağımsız aday olduğu, adaylık süresince çeşitli illerdeki örgüte ait evleri ziyaret ederek örgüt mensubu hakim ve savcılara bu seçimin kazanılması için çalışılması talimatları verdiği, kurul üyeliği süresince örgütsel faaliyet kapsamında örgüt üyesi hakim ve savcıların lehine muhalefet şerhleri yazdığı ve 'adli kolluk yönetmeliği'ne karşı yayınlanan bildiriyi imzaladığı, 'Servet' kod ismiyle münhasıran örgüt üyelerinin kullanımı için tahsis edilmiş Bylock hesabını kullandığı, tanık anlatımlarına göre örgütün HSYK abisi olduğu belirtilen ..... tarafından anılan Bylock hesabına mesajlar gönderildiği, örgüte müzahir Bank Asya'nın kurtarılmasına yönelik örgüt liderinin talimatından sonra eşinin bu bankadaki hesabı üzerinden para yatırmasını sağlamak için eşine talimat dönemlerine denk gelecek şekilde değişik tarihlerde EFT yaptığı hususları nazara alındığında; sanığın eylemlerindeki çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik itibariyle FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu ve silahlı terör örgütü üyesi olduğu hususunda tam vicdani kanaatine varılmakla, sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkumiyetine karar vermek gerekmiştir." şeklindeki ifadelerle mahkûmiyet kararının gerekçesi açıklanmış ve sanığın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir.
V) TEMYİZ:
Sanık müdafii temyizinde özetle; kararın usule, mevzuata ve hukuka, AİHM kararlarına ve AİHS'ye, Yargıtay içtihatlarına aykırı olduğu, yargılamada sanığın tabi olduğu özel soruşturma ve kovuşturma usullerine uyulmadığı, 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimi gerekçe gösterilerek henüz darbe girişimine fiilen katılan askerlerden dahi önce Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 2745 hâkim ve savcı hakkında soruşturmaya başlanarak gözaltı kararı alındığı, anayasal teminatlar göz ardı edilerek savunma hakkı bile tanınmadan istihbarat ve emniyet birimlerince hazırlanan listeler üzerinden meslekten çıkartıldıkları, darbe girişimi ile hiçbir ilgisi olmamasına karşın diğer yüksek yargı organı üyelerle birlikte sanık hakkında da soruşturma başlatılarak gözaltı kararı verildiği, özel soruşturma ve suçüstü hükümlerinin göz ardı edilebilmesi için bu yola başvurulduğu, suçun işlendiği iddia edilen tarihten sonra Anayasa'nın 37. maddesindeki doğal hâkim ilkesine ve AİHS'nin 6. maddesindeki kanunla kurulmuş mahkeme ilkesine aykırı olarak soruşturma, tutuklama ve yargılama mercilerinin yargılama süreci devam ederken çıkarılan OHAL KHK'ları ile değiştirildiği, 6723 sayılı Kanun ile tüm Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görevlerinin sona erdirildiği ve bilahare HSYK tarafından yeni üyelerin seçildiği, böylelikle sanığın yargılandığı Yargıtay 9. ve 3. Ceza Dairelerinin üyeleri dahil olmak üzere yüksek mahkeme üyeliğine yeniden seçilenlerin pek çoğunun görev yaptığı dairelerin değiştirildiği ve bu suretle yapacakları yargılamaların belli bir merkezden yönlendirildiği izlenimi verilerek Dairelerin töhmet altında bırakıldığı, bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkının ihlal edildiği, sanık hakkında başlatılan soruşturma ve kovuşturmanın hukuksuz olduğu, sanık HSYK üyesi olarak görevliyken Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Anayasa'nın 159 ve 6087 sayılı Kanun'un 36 ila 39. maddelerine aykırı olarak soruşturma başlatılıp yürütüldüğü, tüm yargılama süreci boyunca bu hususta öne sürdükleri itirazlarının dikkate alınmadığı, suçüstü hâli bulunmadan genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının, yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğu, bu kararların dayanağı olarak ileri sürülen CMK'nın 161/8. maddesinin üst norm olan Anayasa'nın 159. maddesi ve özel kanun olan 6087 sayılı Kanun'a aykırı olarak uygulanmasının mümkün olmadığı, temadi eden suç tanımlaması yapılarak terör örgütü üyeliği içinde suçüstü hükümlerinin uygulanmasının da mümkün olmadığı, soruşturma hukuka aykırı olduğundan devamında alınan bütün kararların da yok hükmünde olduğu, AİHM'nin .... hakkında verdiği kararın gerekçesinin sanıkla birebir örtüştüğü, yasalar gereği bu karara uymakla mükellef olan Yargıtay 3. Ceza Dairesinin karara uymamasının tek başına bozmayı gerektirdiği, dijital materyallere hukuka aykırı olarak el konulduğu, daha sonra yürürlüğe giren KHK'nın bu işlemleri hukuka uygun hâle getiremeyeceği, gözaltı sırasında elverişli koşulların sağlanmadığı ve sanığın kötü muameleye tabi tutulduğu, soruşturma başladığında dosyada hiçbir delilin bulunmadığı, dolayısıyla ilk tutukluluk kararı somut bir delile dayanmadığından daha sonra verilen tutukluluk uzatma kararlarının da hukuksuz olduğu, soruşturma ve dava şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilmesi gerektiği, 6087 sayılı Kanun'un 38. maddesine göre hem görevle ilgili hem de kişisel suçlardan soruşturma ve kovuşturma izni verilmesi yetkisinin HSYK Genel Kurulunda olduğu, soruşturma işlemlerinin de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından değil, Genel Kurulca seçilecek soruşturma kurulu tarafından yapılması gerektiği, bu hâliyle izin şartı gerçekleşmediğinden durma kararı verilerek dosyanın HSYK'ya gönderilmesi talepleri kabul edilmeksizin karar verildiği, sanık hakkında iddianame ve mütalaada görev sırasında ve görevle ilgili eylem ve işlemlerin suçlama konusu yapıldığı, bu sebeple yargılamaya görevli ve yetkili merciin Anayasa Mahkemesi olduğu, iddianameye konu eylemlerin silahlı terör örgüt yöneticiliği suçunu oluşturmayacağı, yargılamayı yapan mahkemenin 680 sayılı KHK ile kendisine görev ve yetki verilen olağanüstü bir merci olup yasa ile kurulmuş bir mahkeme olmadığı, 680 sayılı KHK'dan önce sanığın yargılanacağı merciin görev suçlarında Anayasa Mahkemesi, kişisel suçlarda ise Yargıtay Ceza Genel Kurulu olduğu, 680 sayılı KHK'nın iddianamede suç tarihi olarak kabul edilen tarihten sonra 06.01.2017 tarihinde yürürlüğe girdiği, bu suretle tabii hâkim ilkesinin ihlal edildiği, yargılamayı yapan dairenin görevli ve yetkili merci olmadığı, isnat edilen eylemler görev nedeni ile görev sırasında ve görevden kaynaklanan fiiller olduğundan yargılamanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde, eylemler kişisel suç olarak kabul ediliyorsa Yargıtay Ceza Genel Kurulunda yapılması gerektiği, sanığa gözaltına alınma nedenleri ve bununla ilgili delillerin gösterilmediği, tutukluluk süresince avukatı ile cezaevinde yapmış olduğu görüşmelerin kayda alınması, görüşme sırasında bir cezaevi görevlisinin hazır bulunması, savunmaya ilişkin belge ve doküman alışverişinin kısıtlanması, süre kısıtlamaları, tek kişilik hücre uygulaması, üç kitaptan fazla kitap bulundurmama yasağı, bilgisayardan ancak haftada üç saat yararlanma hakkı, internetten yararlanma yasağı, çok yönlü kıyafet yasağı gibi savunma engelleri ile sanığın hukuka aykırılığa ve kötü muamelelere maruz bırakıldığı, savunma hazırlamasının fiilen engellendiği, tensip zaptının hukuka aykırı olduğu, iddia konusu deliller tam olarak toplanmadan dava açılmasına rağmen bu husus dikkate alınmadan iddianamenin kabul edildiği, soruşturma numarası verilmemesinin ve dosyayı UYAP'a kaydetmemenin hukuka aykırı olduğu, yetkisiz ve görevsiz olarak hukuka aykırı soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Başsavcı Vekilinin 15 Temmuz gecesi televizyon kanallarında yaptığı açıklamanın bağımsızlık ve tarafsızlığın ve masumiyet karinesinin ihlali niteliğinde olduğu, genelge ve iç yönetmeliğe aykırı olarak Cumhuriyet savcısının soruşturmayı yürütmesinin hukuka aykırı olduğu, sanığa ait soruşturma dosyasının diğer yüksek yargı üyelerinin dosyaları ile birleştirilmesi gerektiği, mal varlığına ilişkin tedbir ve hak ve alacaklara el konulmasının hukuka aykırı olduğu, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin verdiği mahkûmiyet kararının Ceza Genel Kurulunca 30.03.2022 tarihinde bozulmuş olmasına rağmen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 08.11.2022 tarihli tensip zaptına kadar dosyanın bekletildiği ve bu arada tutukluluğun devamına ya da tahliyesine yönelik aylık olarak verilmesi gereken kararların verilmediği, bu yasal zorunluluğa uyulmamasının açık bir hak ihlali ve bozma nedeni olduğu, hukuka aykırı ve yasak sorgu yöntemleriyle delil toplandığı, kısıtlılık ve gizlilik kararları nedeniyle dosya içeriğine ulaşılamadığından aleni yargılama ve savunma hakkının ihlal edildiği, duruşma açılmaksızın dosya üzerinden tutukluluk devam kararları verilerek yüz yüzelik ilkesinin ihlal edildiği, soyut, matbu, klişe ve basmakalıp ifadelerle tutukluluk uzatma kararlarının verildiği, yargılamaların olağanüstü hâl rejimi altında sürdürüldüğü ve olağanüstü hâl yargılaması mantalitesiyle soruşturma usullerinin, delil elde etme yöntemlerinin ve standartlarının, yargısal içtihatların değiştirilmesi ve daha önce rastlanmamış nevi şahsına münhasır bir terör örgütü bulunduğu ön kabulüyle kanundaki örgüt ve örgüt üyeliği tanımlarının hukuki güvenlik, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırı olarak alabildiğine genişletildiği, bu suretle soruşturma ve kovuşturma sürecinde adil yargılama hakkının ihlal edildiği, makul sürede ve hakkaniyete uygun yargılanma haklarının, masumiyet karinesinin, özel ve aile hayatının korunması hakkının, ifade hürriyetinin ihlal edildiği, bozma kararı üzerine Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından yapılan ilk duruşmada bozma kararına uyulduğunun belirtilmesine rağmen kararın gereğinin tam olarak yerine getirilmediği, temyiz dilekçelerinde ileri sürdüğü diğer temyiz sebepleri dikkate alınmaksızın bozma kararına şeklen uyularak eksik inceleme sonucu karar verildiği, Ceza Genel Kurulunun bozma gerekçesine rağmen 3. Ceza Dairesinin mahkûmiyet kararında beyanları hükme esas alınan yirmi dokuz kişiden sadece dokuzunu duruşmada dinlediği, bu durumun da bozma kararına eylemli olarak uyulmaması anlamına geldiği, iddia makamının dinlenmesini talep ettiği itirafçı ve tanıkların tamamına yakınının dinlenmesine karşın kendilerinin talep ettikleri tanıkların hiçbirinin dinlenmediği, bu husustaki taleplerinin hukuki ve makul hiçbir gerekçe gösterilmeksizin şablon ifadelerle reddedildiği, bir kısım tanıkların dinlendiği 19.01.2023 tarihli duruşmada sanıkla yan yana oturma taleplerinin hukuki gerekçe gösterilmeden reddedilmesi nedeniyle çapraz sorgu haklarını gereği gibi kullanmalarının fiilen engellendiği, aynı celsede sanıkla özel görüşme ve gizlilik hakkının ihlal edildiği, tanıklara haklarının usulüne uygun olarak anlatılmadığı, itirafçılara resen tanıklık yaptırılıp hukuka aykırı olarak yemin ettirildiği, kendilerinden tanık beyanlarına karşı diyeceklerinin sorulmadığı, buna ilişkin taleplerinin ise savcının mütalaasının alınmasından sonra karşılandığı, mahkeme huzurunda dinlenmeyen itirafçı ve tanıkların savcılık ifadelerinin kovuşturma aşamasında hukuki bir değerlerinin olmadığı, kovuşturmada dinlenmeyen ve savcılık ifadelerinin okunmasıyla yetinilen itirafçıların beyanlarının hükme esas alınmasının hukuka aykırı olduğu, savcılık tarafından usulüne uygun olarak alınmayan ifadelerin hükme esas alınamayacağı, TCK'nın 221. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlıktan kaynaklanan itirafçılığın tanıklık niteliğinde olmadığı, itirafçılarla sanık arasında çok tipik bir yarar uyuşmazlığının bulunduğu, bu sebeple anlatımlarının harici teşvik ve tehditlerden etkilendiği, itirafçı beyanlarının kendi içinde ve birbirleriyle çelişkili ve tutarsız, kendilerini suç ve cezadan kurtarmaya ve başkalarını suçlamaya matuf beyanlar olduğu ve objektif delillerle desteklenmediği, sanık hakkında itirafçı beyanları dışında somut ve hukuki bir delilin mevcut olmadığı, itirafçı beyanlarının CMK'nın 148. maddesi kapsamında hukuka aykırı olduğu, talimatla ifadeleri alınan tanıkların beyanlarının hükme esas alındığı ancak talimat duruşmalarına ne kendisinin ne de sanığın katılımının sağlandığı, mahkeme huzurunda dinlenmeyen ve taraflarına çapraz sorgu hakkı tanınmadan alınan ifadelerin aleyhe delil kabul edilerek verilen kararın bozulması gerektiği, tanıklar ..., ... ve ...'nin sanığın HSYK seçimlerinde üye olmak üzere hiçbir dahli olmaksızın belirlendiğini açıkça anlattıkları, sanığın hiç kimsenin ya da grubun adayı olmadığı, hiçbir zaman Fethullah Gülen'le tanışıp görüşmediği ve konuşmadığı, bu durumun ifadelerle de sabit olduğu, sanığın gerekçeli kararda kabul edildiğinin aksine ...'nın evinde yapılan herhangi bir toplantıya katılmadığı ve "Hoca Efendiye danışılmış, 140'tan aşağısına razı olmayın" şeklinde bir cümleyi kesinlikle sarf etmediği, buna ilişkin itirafçı ifadelerinin hem kendi içinde hem birbirleriyle çelişkili olduğu, tanık ...'e yönelik husumet definde bulunmalarına karşın buna ilişkin itirazlarının karara bağlanmadığı, adı geçenin husumete dayalı olarak verdiği ve gerçek dışı olduğu belgelerle sabit olan ifadesinin hükme esas alındığı, tanık ...'in hukuka aykırı ve gerçek dışı fotoğraf teşhis tutanağının hükme esas alınamayacağı, tanık ...'ın belirlenen günden önce kendilerinin hazır bulunması sağlanmaksızın celse açılarak ve tek naip hâkim tarafından alınan ifadesinin ve daha önce emniyette alınmış olan beyanının usule aykırı olduğu ve hükme esas alınamayacağı, sanığın HSYK seçimleri sürecinde hiçbir grubun adayı olmayıp herhangi bir grubun oyuyla da seçilmediği, HSYK Birinci Dairesinde görevlendirilmesinin oy birliğiyle gerçekleştiği ve 2011-2014 yılları arasında bu daire tarafından alınan kararların tamamına yakınının da oy birliğiyle alındığı, sanığın unvanlı atamalar ile özel yetkili mahkemelerde çalışacak yargı mensuplarının belirlenmesinde örgütün temsilcisi olup sözcülüğünü yaptığı iddiasının hiçbir delille desteklenmediği ve gerçeğe aykırı olduğu, bu iddiaya ilişkin olarak kararname taslaklarının HSYK'dan getirtilmesini talep ettikleri ancak getirtilen taslakların taleplerine rağmen kendilerine tebliğ edilmediği, sanığın evinde herhangi bir toplantı yapılmadığı, sanığın hiçbir örgütsel toplantıya katılmadığı, himmet vermediği, Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde belirleyici bir heyetin olduğundan haberdar dahi olmadığı, HSYK Genel Kurulunda Danıştaya 37 ve 38 bin sicilli üye seçilmemesi sonucunu doğuracak teklif gündeme geldiğinde sanığın söz olarak kanunda öngörülmeyen bir sınırlandırmanın ilke kararıyla alınamayacağını herkesin huzurunda ifade ettiği, neticede hukuka ve adalete uygun bir seçimin gerçekleştirildiği, bu seçimi bir terör örgütü faaliyeti gibi göstermeye çalışmanın açık bir hukuksuzluk olduğu, seçim sürecinde HSYK üyelerinin kendi aralarında yaptıkları görüşmelere örgüt faaliyeti süsü vermenin hukukta yerinin olmadığı, sanığın katıldığı HSYK toplantılarında iştirak ettiği kararlara hukuki ve ilmi görüşü doğrultusunda muhalefet şerhi yazdığı, bu konuyla ilgili suçlamanın Anayasa'nın 25 ve 26 ile AİHS'nin 10. maddelerine açıkça aykırı olduğu, bu iddianın hukuken geçerli bir dayanağının bulunmadığını ortaya koymak için sanığın muhalefet yazdığı tüm kararların getirtilmesine ilişkin taleplerine cevap verilmediği, sanığın 17 Aralık 2013 tarihli soruşturmanın ertesinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının değiştirilmesine ilişkin konuyu bizzat gündeme getirmediği, yalnızca bu konu konuşulurken fikrini ifade ettiği, zira başsavcıların atanmasının ve görevden alınmasının sanığın da görev yaptığı Birinci Dairenin görevleri arasında bulunduğu, Adli Kolluk Yönetmeliğine ilişkin HSYK açıklamasından konu Genel Kurulun gündemine geldiğinde haberdar olduğu, neticede yasal bir zorunluluk olarak oyunu kullandığı, böyle bir süreçten örgüt faaliyeti çıkarmanın ve tartışmaların tamamen dışında olan sanığı suçlamaya çalışmanın hukuk dışı olduğu, Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinin hukuka, adalete ve HSYK ilke kararlarına uygun olarak yapıldığı, cemaat kontenjanından yüksek yargıya üye seçildiği değerlendirmesinin maddi gerçeklerle uyuşmadığı, Bylock indirme ve kullanmanın suç olduğuna ilişkin yasal bir düzenleme bulunmadığından bunu suç olarak değerlendirmenin de mümkün olmadığı, Bylock'un yasak delil olduğu, bu sebeple hukuka aykırı bu delilin yargılama dışı bırakılması gerektiği, kaldı ki sanığın kesinlikle Bylock yüklemediği ve kullanmadığı, Bylock'a ilişkin kayıtların soruşturmanın gizliliği gerekçesiyle kendilerine incelettirilmediği, buna ilişkin itirazlarına ve sahtecilik iddialarına rağmen doğruluğu sorgulanmamış ve denetime tabi tutulmamış Bylock tespit ve değerlendirme tutanağının doğru kabul edilerek hükme esas alınmasının usul ve yasaya aykırı olduğu, tespit ve değerlendirme tutanağının dayanağı Bylock sunucusu olduğu iddia edilen dijital materyalin ve diğer ham verilerin veri bütünlüğünün şüpheli olduğu, orijinalliğinin korunup korunmadığı yönündeki itirazlarının incelenmediği ve sahtecilik iddialarının gereğinin mahkemece yerine getirilmediği, itirazları kararda karşılanmadan tek taraflı sunulan ve çelişkilerle dolu yorumların doğru kabul edilerek hükme esas alınmasının hukuka aykırı olduğu, BTK verileriyle KOM verilerinin örtüşmediği, BTK tarafından gönderilen tablolarda uzman ve bağımsız bilirkişi incelemesinin yaptırılmadığı, sanığa ait olduğu iddia edilen her iki tutanakta da herhangi bir yazışmaya rastlanılmadığı, sanığın Bank Asya'da hesabının bulunmadığı, örgüt liderinin talimatlarından sanığın da eşinin de haberinin olmadığı, sanığın terör örgütü ile irtibatlandırılmasına gerekçe gösterilen eşinin Bank Asya'daki hesabına EFT yaptığı suçlamasının hukukta yerinin olmadığı, sanığın ve eşinin maaşlarından arta kalan tasarruflarını değerlendirmek amacıyla devlet güvencesi altındaki bir bankada hesap açmanın ve devletin teşvikiyle para yatırmanın suç olarak kabul edilemeyeceği, konusu suç teşkil etmeyen ve gerçeğe aykırı bahse konu iddiayı tümüyle reddettikleri, lehe olan hiçbir delilin değerlendirmeye alınmadığı ve kendilerine ulaştırılmadığı, gerekçelerini göstermelerine rağmen hiçbir bilirkişi incelemesi taleplerinin kabul edilmediği, şeklen bir yargılamanın yapıldığı, birleştirme taleplerine rağmen yargılamaları ayrı yürütülen eski HSYK ve Danıştay ve Yargıtay üyeleri hakkında verilen kararlarda sanığın suçlu olarak tespit edildiği, böylece savunma dahi alınmaksızın aynı mahkemece verilen başka kararlarda sanığın onlarca kez mahkûm edildiği, yargılamanın sanığın eylemlerinden dolayı değil, kanunsuz fişlemelerden dolayı yapıldığının açık olduğu, aynı delillerin farklı şahıslar için farklı yorumlandığı ve bu suretle objektif bir yargılama yapılmadığı, aralarındaki Bylock yazışmaları sanık aleyhine delil kabul edilen kişilerin tanık olarak dinlenmesine ilişkin taleplerinin reddedildiği, FETÖ'nün bir terör örgütü olduğuna ilişkin ilk kesinleşmiş yargı kararının Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından 26 Eylül 2017 tarihinde verilmesine karşın bu tarihten önceki yasaya uygun fiil ve hareketlerin hukuka aykırı olarak terör eylemi sayıldığı, FETÖ üyeliğine dair kriterlerin yasal bir düzenlemeye dayanmadığı ve hukuki belirlilik, kanunilik ve öngörülebilirlik niteliklerini taşımadığı, işlendiği zaman suç olmayan fiillerin yıllar sonra suç olarak kabul edilip yargılamaya konu edildikleri, bu durumun kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesine aykırı olduğu, soruşturma, kovuşturma ve tutukluluk sürelerinin adil yargılama ilkesini ihlal edecek kadar uzun sürdüğü, cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak uygulanmasının hukuka aykırı olduğu, kararda takdir hakkının hukuka aykırı olarak kullanıldığı, sanık hakkında ifade veren itirafçıların yargılamaları bitip haklarında verilecek karar kesinleşmeden hukuki niteliği tartışmalı ifadelere dayalı olarak hüküm tesis edilmesinin hukuka aykırı olduğu, bağımsız, tarafsız, eşit, objektif ve hakkaniyete uygun bir yargılama yapılmadığı, silahların eşitliği ilkesinin çiğnendiği, gerekçeli kararın otuz beş gün sonra kendilerine tebliğ edilmesine rağmen temyiz için sadece yedi günlük bir süre verilmesinin hakkaniyete aykırı olduğu, savunmaların tamamının karara aktarılmadığı ve bazı önemli savunmaların görmezden gelindiği, kovuşturmada usulüne uygun olarak sundukları taleplerinin karara geçirilmediği ve bu taleplerinin neden değerlendirilmediğinin ya da reddedildiğinin gerekçeli karar yükümlülüğüne uygun olarak karşılanmadığı, kararda toptancı bir yaklaşımla genel değerlendirmelere yer verildiği ve sanığa yönelik kişiselleştirmeye girilmediği, sanığın kanunlara aykırı tek bir eyleminin belirtilmediği, mahkemenin değerlendirmesinin aksine Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Yargıtay 3. Ceza Dairesi arasında bir iş bölümü ilişkisi olamayacağı, Yargıtay 3. Ceza Dairesinde yapılan yargılamanın kanunen yok hükmünde olduğu, karara dayanak olan delillerin tümünün duruşmada tartışılmadığı, gerekçeli kararda hiçbir delile dayanmaksızın tamamen varsayıma dayalı çıkarımlarla sanığın uzun yıllardır örgüt içinde olduğunun belirtilmesinin gerçek dışı ve hukuksuz olduğu, itirafçı tanıklar ... ve .....'un ifadelerinin husumete dayalı olarak verildiğini delilleriyle ortaya koymalarına rağmen gerekçeli kararda bu itirazların karşılanmadığı ve adı geçenlerin ifadelerinin hükme esas alındığı, kararda yapılan pek çok değerlendirmenin dosya gerçekleri ile örtüşmediği, başka sanıklar hakkında verilen kararların ve bu kararlarda yapılan değerlendirmelerin ilgisiz ve hatalı olarak sanık hakkındaki karara aktarıldığı hususlarını beyan etmiştir.
VI) USULE İLİŞKİN İTİRAZLAR, RESEN İNCELENMESİ GEREKEN HUSUSLAR VE GENEL AÇIKLAMALAR:
1) SORUŞTURMA USULLERİ VE KOVUŞTURMA MERCİİ:
a) Genel Olarak:
Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır. Anayasa'nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişinin ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği öngörülmekle birlikte; yargı kollarında yer alan Yüksek Mahkemeler yönünden kanunilik esasının ötesinde bu mahkemelerin niteliklerine, üyelerin ne şekilde atanacağına ya da seçileceğine, görev ve yetkilerinin neler olduğuna dair konular doğrudan doğruya Anayasa'da hüküm altına alınmıştır.
Ülkemizdeki yargı kolları arasında yer alan adli yargı; diğer yargı kollarının (anayasa yargısı ve idari yargının) görevine girmeyen davaların çözümlendiği olağan ve genel yargı kolu olup teşkilât yapısı ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay olmak üzere üç derecelidir.
Kamu görevinin etkin ve kesintisiz biçimde sürdürülmesi ve soruşturulmasında kamu yararı bulunmayan kimi iddialarla ilgili gereksiz işlem yapılmasının önüne geçilmesi amacıyla kamu görevlilerinin bağlı bulundukları yasalara göre özel soruşturma usulleri öngörülmüştür.
Hâkimlerin suç işlemeleri hâlinde cezai sorumluluklarının bulunduğu, çağdaş hukuk sistemlerinin ortak kabulüdür. Bir hâkimin göreviyle ilgili ya da kişisel bir suç işlemesi mümkün olup bu durumda kişinin hâkim olması nedeniyle işlediği suçun yaptırımsız kalması düşünülemez. Bu nedenledir ki, hukuk sistemimiz içinde hâkimlerin görevleriyle ilgili ya da kişisel nitelikte işledikleri ve suç oluşturan eylemlere ilişkin Anayasa, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu, 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu, 2575 sayılı Danıştay Kanunu ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu gibi kanunlarla kural olarak özel soruşturma ve kovuşturma usulleri ve mercileri öngörülmüştür.
Suçun görev sebebiyle işlendiğinin kabulü için, eylemin memuriyet işleriyle ilgili olması, diğer bir anlatımla suçu doğuran fiil ile görev arasında illiyet bağı bulunması, görevle bağlantılı olması ve görevin sağladığı imkânlardan faydalanılarak işlenmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.02.2004 tarihli ve 2004/2-10 Esas 2004/40 Karar sayılı kararında "Görev sebebiyle işlenen suç kavramının, memuriyet görevinden doğan, görev ile bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenebilen suçları ifade eder." şeklinde kabul edilmiştir. Yargıtayın yerleşik uygulamasına göre kamu görevlilerinin herhangi bir suç örgütüne üye veya yönetici olmaları kişisel suç niteliğindedir.
Özel soruşturma ve kovuşturma usulleri öngören düzenlemelerden; yasama dokunulmazlığına ilişkin Anayasa'nın 83. maddesi, hâkim ve Cumhuriyet savcılarına ilişkin 2802 sayılı Kanun'un 94. maddesi, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine ilişkin 6087 sayılı Kanun'un 38. maddesi, 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesi ile diğer kamu görevlilerine ilişkin 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un 2. maddesinde ağır cezalık suçüstü hâli ortak bir kavram olarak kullanılmaktadır. Aynı kavram, suç tarihinden sonra 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesine 680 sayılı KHK ile eklenen ve 7072 sayılı Kanun'la aynen kabul edilerek kanunlaşan altıncı fıkrada da yer almaktadır.
5271 sayılı CMK'nın "Tanımlar" başlıklı 2. maddesinin (j) bendinde de suçüstü hâlinin;
"1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu" ifade ettiği öngörülmüştür.
Belli bir suçun bulunması, failin yakalanmış olması ve failin suçu işlediği an ile yakalandığı an arasında uzun sürenin geçmemiş olması, suçüstü hâlidir.
Öte yandan, suçüstü hâlinin varlığı açısından hukukî düzenlemelerde açıkça bir zaman sınırı öngörülmediği göz önüne alındığında, bir zaman sınırlaması getirmek mümkün değildir. Bir olayın hangi ana kadar suçüstü olarak nitelendirilebileceği, o olayın özelliklerine, işlenen suça, türüne, işlenme biçimine, icra ile yer ve zaman bakımından gerçekleşen illiyet bağına göre takdir edilmelidir.
Suçüstü hâli doktrinde, dar anlamda ve geniş anlamda suçüstü olmak üzere ikili ayrıma tabi tutulmuştur (Faruk Erem, Ceza Usulü Hukuku, 5. Bası, Sevinç Matbaaası, Ankara, 1978, s. 692, 693.). Konumuza ilişkin olarak, asıl suçüstü ya da dar anlamda suçüstü, CMK'nın 2. maddesinin (j) bendinde yer alan (1) numaralı alt bentteki işlenmekte olan suçu ifade etmektedir.
b) Mütemadi Suçlarda Suçüstü Hâli:
Doktrinde genel kabul gören görüş; mütemadi suçlar suçüstü hâlinde işlenebilen suçlardır. Mütemadi suçlarda, temadi devam ettikçe suçüstü hâlinin devam ettiği, icra hareketlerinin tamamlanmasının gerekmediği, mütemadi suçu oluşturan icra hareketlerinin bir kısmında sanığın geniş anlamda yakalanmasının yeterli olduğu, kanuni düzenlemelerde bu konuda bir ayrıma gidilmediği ve suçüstü hâlinde temadinin sona ereceğine ilişkindir.
Türk Hukukundaki silahlı örgüt suçuna ve usul hukukuna ilişkin düzenlemelere ayrıca değinilecek olmakla birlikte, faile atılı mütemadi suçun niteliği, suçun işlenme şekli ve geniş anlamda yakalama şartlarının her olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi koşuluyla, mütemadi suçlarda genel olarak failin o suça ilişkin devam eden icra hareketlerinin, bu hareketlerin meydana getirdiği hukuka aykırılığın devam ettiğinin, böylelikle o suçun işlenmekte olan bir suç olduğunun ve geniş anlamda yakalama sonucunda somut olayda dar anlamda suçüstü hâlinin var olabileceğinin kabulü gerekmektedir.
c) Terör Suçlarında Özel Soruşturma Usulleri:
Kamu görevlilerinin görev nedeniyle işledikleri suçlar bakımından haklarında doğrudan soruşturma yapılabilmesi, fiilin ağır ceza mahkemesinin görevine girmesi ve failin suçüstü hâlinde yakalanması terör suçları bakımından gerekli görülmemiştir.
Demokratik yaşama ciddi tehdit oluşturan terör suçlarının soruşturulması usulüne ilişkin uzun yıllardan beri yürürlükte olan özel düzenlemeler söz konusudur. Nitekim, 16.06.1983 tarih ve 2845 sayılı yasa ile kurulan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Görev" başlıklı ikinci bölümünün "Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri" başlıklı 9. maddesi;
"Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir.
a) Türk Ceza Kanununun 125 ila 139 uncu maddelerinde; 146 ila 157 nci maddelerinde; 161, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 312 nci maddenin 2 nci fıkrasında; (...); 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar,
Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanırlar.
Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır."
Şeklindedir.
"Soruşturma usulü" başlıklı 10. maddesinde;
"...Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapılır." hükmü yer almaktadır.
5271 sayılı CMK'nın 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile ilga edilen 250. maddesi;
"(1) Türk Ceza Kanununda yer alan;
...
c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür.
...
(3) Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu Kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile (…) askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.",
Aynı Kanun'un 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile ilga edilen "Soruşturma" başlıklı 251. maddesi ise;
"(1) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250 nci madde kapsamındaki suçlarla ilgili davalara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez..."
Şeklindedir.
"Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü" başlıklı 3713 sayılı Terörler Mücadele Kanunu'nun 10. maddesinin 21.02.2014 tarihli 6526 sayılı Kanun'un 19. maddeleriyle yürürlükten kaldırılmadan önceki hâli;
"Bu Kanun kapsamına giren suçlar dolayasıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
a) Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316'ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26'ncı maddesi hükmü saklıdır." biçimindedir.
Mülga hükümlerin incelenmesinde de görülmektedir ki; silahlı terör örgütüne üye olma suçuyla ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'la kural olarak, soruşturmanın genel hükümlere göre, bu kanun uyarınca kurulmuş mahkemelerde görev yapan Cumhuriyet savcıları tarafından yapılacağı kabul edilmektedir. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasından sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 250. maddesi ile de bu genel kural aynen korunmuştur.
05.07.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile 3713 sayılı Kanun'un 10. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi ile TCK'nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde yazılı olup 3713 sayılı Kanun'un 3. maddesi uyarınca doğrudan terör suçu kabul edilen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet Savcıları tarafından doğrudan soruşturma yapılacağı hüküm altına alınmış olup aynı Kanun maddesinin bendinde 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 26. maddesi hükmünü saklı tutmuştur.
Daha sonra 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanun'un 19. maddesi ile 3713 sayılı Kanun'un 10. maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 15. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine "Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ıncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır." hükmü 8. fıkra olarak eklenmiştir. Suç tarihinde bu hüküm yürürlüktedir.
Dolayısıyla suç tarihinde 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı terör suçları yönünden yapılacak soruşturmalarda görev ya da kişisel suç olup olmadığına bakılmaksızın Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSK üyelerine yönelik kendi özel kanunlarına ilişkin özel bir koruma öngörülmemiştir.
Suç tarihinde yürürlükte bulunan 5235 sayılı Kanun'un "Ağır ceza mahkemesinin görevi" başlıklı 12. maddesinde ağır ceza mahkemesinin görevine giren davaların istisnası olarak yer verilen "Anayasa mahkemesi Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler askeri mahkemelerin görevine giren hükümler ile çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır." şeklindeki hüküm de kovuşturma aşamasında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin olup soruşturmanın usulüne ilişkin düzenleme içermemektedir.
Bu bağlamda ele alınması gereken ve 2575 ile 2797 sayılı Kanun'ların yürürlük tarihinden sonra, somut olayımızda suç tarihinden önce 06.03.2014 tarihli ve 28933 sayılı mükerrer Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 15. maddesiyle, 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine eklenen sekizinci fıkrada "Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır." hükmüne ilişkin düzenlemede, aralarında silahlı örgüt suçunun da sayıldığı bazı suçların vahameti ve bu suçlarla korunan hukuki değer dikkate alınarak 2937 sayılı Kanun'da sayılan kişilere yönelik istisna haricinde, bu suçların soruşturmasının genel hükümlere göre yürütüleceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Buna göre Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesinin 6. fıkrasında belirtilen kişisel suç ağır cezalık olmasa ve fail suçüstü hâlinde yakalanmasa dahi, CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrası gereğince doğrudan soruşturulabilecektir. Dolayısıyla TCK'nın 314. maddesinde yazılı silahlı terör örgütüne üye olma suçu nedeniyle genel hükümlere göre soruşturma yapabilmek için suçüstü hâlinin bulunmasına gerek yoktur.
Ayrıca, 15.07.2016 tarihinde ülke genelinde başlayan ve 19.07.2016'e kadar devam eden hükûmeti devirmeye ve Anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs edilmesi sebebiyle ve demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla ilan edilen olağanüstü hâlin varlığı, ülkede terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe teşebbüsünün ulusal güvenlik üzerinde oluşturduğu tehdit ve tehlikenin boyutu, darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi amacıyla yapılan işlemlerin uygulanabilmesi ve demokrasinin korunarak hukuk devleti ilkesine bağlılığın sağlanması için ihtiyaç duyulan süre darbenin yapıldığı günle sınırlı olmamıştır. Mevcut iktidar tarafından Anayasal düzeni korumakla görevli kolluk güçleri ile soruşturma ve yargılama organları üzerindeki terör örgütünün kontrolünün boyutu bilinmediğinden zira üst düzey yöneticilerin en yakınındaki görevlilerin örgüt mensubu olduğunun anlaşıldığı ortamda, çağrı üzerine halkın günlerce meydanlarda demokrasi nöbeti tutarak güvenliğin sağlanmaya çalışıldığı bir süreçte; 15.07.2016 tarihinde başlayan ve sonrasında da devam eden darbe teşebbüsünün savuşturulması sürecinde sanığın yakalanıp gözaltına alındığı ve tutuklandığı hususları dikkate alındığında; sanığa isnat edilen suça ilişkin suçüstü hâlinin bulunduğu yönünde soruşturma ve kovuşturma mercilerince yapılan değerlendirmelerin olgusal ve hukuki temelden yoksun ve keyfî olduğu kabul edilemeyecektir.
d) Hâkim ve Savcılar Sınıfı:
Hâkim ve savcılarla ilgili olarak 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 82 ve müteakip maddelerine göre görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlardan dolayı soruşturma yapılması izne bağlanmış, aynı Yasa'nın 90. maddesi gereğince birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve savcılar için Yargıtayın ilgili ceza dairesi, birinci sınıfa ayrılmayan hâkim ve savcılar için de bağlı bulundukları yargı çevresindeki Ağır Ceza Mahkemesi kovuşturma mercii olarak belirlenmiştir. Hâkim ve savcıların kişisel suçları ile ilgili soruşturma, görev yerlerine en yakın Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılır. Bu suçlar yönünden kovuşturma mercii aynı yargı çevresindeki Ağır Ceza Mahkemesidir. (2802 sayılı Kanun'un 93. maddesi). Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlinde ise soruşturma genel hükümlere göre bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yapılacaktır. (Aynı Yasa'nın 94. maddesi) Hâkim ve savcıların görev suçları yanında görev sırasında işledikleri suçlar yönünden de özel soruşturma usulü benimsenmiştir. Ancak bu kuralın iki istisnası bulunmaktadır: ağır cezalık suçüstü hâli ve Türk Ceza Kanunu'nun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316. maddelerinde yer alan suçların işlendiği iddiasıyla yapılan soruşturmalardır. (CMK'nın 161/8. maddesi).
Görev suçlarında soruşturma sırasında alınması gerekli koruma tedbirleri bakımından 2802 sayılı Yasa'nın 85. maddesinde "Soruşturma sırasındaki tutuklama istemleri, son soruşturma açılmasına karar vermeye yetkili merci tarafından incelenir ve karara bağlanır." şeklinde açık biçimde düzenlenmiş iken, şahsi suçlar yönünden özel bir hüküm bulunmadığından kanun koyucu burada genel kuraldan ayrılmamış olup bu hâlde soruşturma yapan Cumhuriyet Başsavcılığının yargı çevresindeki sulh ceza hâkimleri yetkili olacaktır.
e) Yargıtay Başkanı ve Üyeleri:
Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birini kanuni hâkim güvencesi oluşturmaktadır. Bu ilke Anayasal bir hak olarak korunmuş olup Anayasa'nın 37. maddesinde "Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz" şeklinde ifade edilmiştir.
Yargıtay, adli yargı içerisinde Anayasal boyutta bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak düzenlenmiş olup adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmakla görevli kılınmıştır. Yargıtay Başkan ve Üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak bu görevler kapsamındadır.
Bilindiği üzere, 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün savuşturulmasından hemen sonra Milli Güvenlik Kurulu 20.07.2016 tarihinde yaptığı toplantıda demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla hükûmete olağanüstü hâl ilan edilmesi tavsiyesinde bulunmayı kararlaştırmıştır. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 20.07.2016 tarihinde, ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01.00'den itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 21.07.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Olağanüstü hâl ilan edilmesine ilişkin karar, aynı gün TBMM tarafından onaylanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti 21.07.2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ne; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir.
Olağanüstü hâl, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından 05.10.2016, 03.01.2017 ve 17.04.2017 tarihlerinde alınan kararlarla üçer ay daha uzatılmıştır.
Olağanüstü hâl döneminde çıkarılan KHK'lar ile bazı yasalarda değişiklikler yapılmıştır.
2797 sayılı Kanun'un; Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı yapılacak inceleme, soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 46. maddesi suç tarihi itibarıyla;
"Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir.
Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.
Soruşturma ile görevlendirilen başkan, soruşturmayı ikmal ettikten sonra evrakı Birinci Başkanlık Kuruluna gönderir.
Soruşturmayı yapan ceza dairesi başkanı sorgu hakiminin yetkisini haiz olup Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilk soruşturmaya ait hükümlerini uygular. Vereceği tutuklama ve tutuklamanın kaldırılması veya kefaletle salıvermeye ait kararları Birinci Başkanlık Kurulunun onaması ile tekemmül eder.
Birinci Başkanlık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamamlattırır. Son soruşturmanın açılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına, aksi halde son soruşturmanın açılmasına karar verir ve görevle ilgili suçlarda Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kuruluna tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Evrakın işlemden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.
Sanık, Ceza Genel Kurulunca verilen kararın tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde yeniden incelenmesini isteyebilir." şeklinde düzenlenmişken, bu maddenin beşinci fıkrasında 680 sayılı KHK'nın 5. maddesiyle değişiklik yapılarak bu kişilerin kişisel suçlarında kovuşturma makamı Yargıtay Ceza Genel Kurulu yerine Yargıtay ilgili ceza dairesi olarak yeniden belirlenmiş ve maddenin altıncı fıkrası da yürürlükten kaldırılmıştır. Bu değişiklik 7072 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Son olarak, 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesinin yürürlükten kaldırılan altıncı fıkrası bu kez 690 sayılı KHK'nın 2. maddesiyle yeniden düzenlenmiş ve bu fıkra;
"Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim kararı gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Dairesi Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından incelenir. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır." biçiminde son hâlini almış ve bu düzenleme de 7072 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Söz konusu değişikliklerle birlikte, 2797 sayılı Kanun'un "Dairelerin Görevleri" başlıklı 14. maddesinde yine 680 sayılı KHK'nın 3. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan değişiklik sonucunda bu maddeye "Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulu bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebilir. Bu durumda, görevlendirilen dairenin bakmakta olduğu işler, bir sonraki takvim yılı beklenmeksizin Birinci Başkanlık Kurulu tarafından başka dairelere verilebilir." biçiminde (f) bendi eklenmiştir.
2797 sayılı Kanun'un 14 ve 46. maddelerinde yapılan değişiklikler üzerine toplanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca öncelikle 11.07.2017 tarih ve 245 sayı ile; söz konusu düzenlemelere yer verildikten sonra kovuşturma işlemlerini yürütmek üzere Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirilmesine karar verilmiş ve bu karar 18.07.2017 tarihli ve 30127 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Gelinen aşamada, suç tarihi itibarıyla Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılayacağı kişilerin, şahsi suçları bakımından kovuşturma makamı Yargıtay Ceza Genel Kurulu iken, sonradan olağanüstü hâl döneminde yürürlüğe konulan 680 sayılı KHK ile bu makamın Yargıtay ilgili ceza dairesi olarak değiştirilmesinin ve yargılamanın bu doğrultuda Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasının tabii hâkim ilkesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararında; Yargıtay Daireleri arasındaki görev ilişkisinin, adli yargı ilk derece mahkemeleri arasında var olan ve kamu düzenine ilişkin bulunan görev ilişkisi niteliğinde olmayıp 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6545 sayılı Kanun'la değişik 14. maddesinde yer alan "hukuk daireleri ile ceza daireleri kendi aralarında iş bölümü esasına göre çalışır" şeklindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere idari nitelikte iş bölümü ilişkisi olduğu, ancak kamu düzenine ilişkin görev ve bu husustaki uyuşmazlığın değerlendirilmesi açısından ilk derece yargılamasına konu dosyayı ele alan ve davaların birleştirilmesi hususunda farklı görüş bildiren Özel Dairelerin birbirinden farklı mahkemeler değil, istisnai hâllerde ilk derece yargılaması yapan Yargıtay, dolayısıyla tek mahkeme olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Terör suçlarına ilişkin davalara yönelik kanun yolu incelemeleri Yargıtay 16. Ceza Dairesince yapılmakta iken, bu suçlardan kaynaklanan davalardaki artış, bu artışın Yargıtayın tali ve istisnai görevi olan ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma görevine de yansıması ve bu nedenle oluşan ciddi iş yoğunluğu, beraberinde daireler arasında bu hususta da iş bölümü yapılması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda 2797 sayılı Kanun'da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçlarında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması hususunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi görevlendirilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanınca hazırlanan Çalışma Yönergesi'ne göre ise iş yoğunluğu nedeniyle Dairede birden fazla heyet oluşturularak çalışma usulüne gidilmiştir.
Suç tarihinden önce ve sonrasında da 2018 yılının Eylül ayına kadar Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise 2797 sayılı Kanun'da ve Yargıtay İç Yönetmeliği'nde düzenlenen çalışma usulleri gereğince, değişken üyelerle haftada ancak bir kez toplanabilen ve zamanaşımı yakın, tutuklu iş niteliğinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının mahiyeti ve infaza dair olası hukuki sonuçları vb. nedenlerle önceliği bulunan dosyaların yoğun olarak görüşüldüğü bir karar organı olarak faaliyet göstermekteydi. Söz gelimi, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen sayısal verilere göre; 2017 yılında özetle 271'i itiraz, 877'si direnme olmak üzere esasa kaydedilen toplam 1148 dosyanın toplam 524'ü karara bağlanmış, karara bağlanan dosya sayısı 2018 yılında da 698 olarak ortaya çıkmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunda suç ayrımı yapılmaksızın tüm dairelerden gelen dosyaların karara bağlanmasına, derdest dosyaların çokluğu ve niteliğine, çalışma usulleri gereği önceden değişken tek heyet, sonradan ise sabit tek heyet hâlinde ve haftada en fazla 1-2 gün toplanabilmesine karşın, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bir uzmanlık mahkemesi biçiminde faaliyet göstermesi, bu Dairenin dahi yargılamaların makul sürede tamamlanabilmesi için haftanın bir çok günü ve birden fazla heyetle toplanarak yargılama yapıyor olması, mevcut çalışma prensipleri ve suç tarihinden sonra ortaya çıkıp belirginleşen iş yoğunluğu da dikkate alındığında, kişisel suçları nedeniyle Yargıtayda yargılanacak kişilerin kovuşturma makamının Yargıtay Ceza Kurulu olarak belirlenmesi, bu Kurulun önceden istisnai görevi olarak öngörülen yargılama yapma yetkisini asli görevi hâline getireceği, bu nedenle hem derdest dosyaların hem de kovuşturma yapılmak üzere gelen dosyaların adil yargılanma hakkına uygun olarak makul sürede tamamlanmasının imkânsızlaşacağı, dolayısıyla kovuşturma yapma yetkisinin Yargıtay ilgili ceza dairesine devredilmesine dair düzenlemenin, salt Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bu görevin yerine getirilmesindeki zorluk yerine adil yargılanma hakkının sağlanması ve davaların makul süre içinde sonuçlandırma gibi evrensel hukuk ilke ve kuralları açısından uluslararası üst normlardan kaynaklanan zorunluluğun gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu değişiklik üzerine kovuşturmanın Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılmasının usul ve kanuna uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
23.06.2021 tarih ve 31520 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 01.07.2021 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarih ve 196 sayılı kararının;
I bendinin 2. ve 3. maddeleri;
"...2) 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 23.01.2020 tarih, 2020/1 sayılı kararıyla 9. Ceza Dairesine bırakılan ve hâlihazırda dairede yargılaması devam eden ilk derece dosyalarına 9. Ceza Dairesinde bakılmasına devam edilmesine,
3) 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 23.01.2020 tarih, 2020/1 sayılı kararıyla ilk derece yargılama görevi 9. Ceza Dairesine verilen “Yargıtay 16. Ceza Dairesinin görev alanına giren ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakılması gereken işler”e 01.07.2021 tarihi itibariyle 16. Ceza Dairesi tarafından bakılmasına,
NOT: Daha önce 9. Ceza Dairesince ilk derece yargılaması olarak bakılmış dosyalardan kanun yolu incelemesinden dönenlere de 16. Ceza Dairesi tarafından bakılacaktır."
İ bendi;
"İ) 3713 sayılı Kanunun 4. maddesinde sayılan ve terör amacı ile işlenen suçlara ilişkin işlerin temyiz incelemesi ve ilk derece yargılamalarının suç tiplerine göre ilgili Dairelerince yapılmasına,"
II/1-a maddesi;
"Yargıtay 16. Ceza Dairesi numarasının Yargıtay 3. Ceza Dairesi olarak değiştirilmesine" şeklinde düzenlenmiştir.
Bu nedenle; dava konusu olayda sanığa atılı suç nedeniyle yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesinde, bozma sonrası yargılamanın da Yargıtay 3. Ceza Dairesince yapılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı anlaşılmaktadır.
f) Danıştay Başkanı ve Üyeleri:
Danıştay üyelerinin hukukî durumları 2575 sayılı Kanun'da düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un 3. maddesinde Danıştay Başkanı, Danıştay Başsavcısı, Danıştay başkanvekili, daire başkanları ile üyelerin Danıştay Meslek Mensuplarını ifade ettiği, 4. maddesinde de bu görevlilerin yüksek mahkeme hâkimleri olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve kanunların kendilerine sağladığı teminat altında görev yapacakları belirtilmiştir.
2575 sayılı Kanun'un "Soruşturma" başlıklı 76. maddesi;
"1-Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyelerin görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işlemiş bulundukları suçlardan dolayı, Danıştay Başkanının seçeceği bir daire başkanı ile iki üyeden oluşan bir kurul tarafından ilk soruşturma yapılır.
2-Danıştay Başkanı hakkında soruşturma, kendisinin katılmayacağı Başkanlık Kurulunca seçilecek bir daire başkanı ile iki üyeden oluşan bir kurul tarafından yürütülür.
3-Kurul, soruşturma sonunda düzenleyeceği fezlekeyi ve buna ilişkin evrakı Danıştay Başkanına, soruşturma Danıştay Başkanı hakkında ise fezlekeyi ve evrakı başkanvekiline verir. Bu husustaki dosya Danıştay Başkanı veya vekili tarafından gerekli karar verilmek üzere İdari İşler Kurulu Başkanlığına tevdi edilir. Bu Kurulun vereceği kararlar sanığa ve varsa şikayetçiye tebliğ olunur.
4-Yargılamanın men'i kararı kendiliğinden ve son soruşturmanın açılmasına dair kararlar itiraz üzerine İdari İşler Kurulu Başkan ve üyelerinin katılmayacağı Danıştay Genel Kurulunda incelenir.
5-Danıştay Genel Kurulunun bu toplantılarında yeter sayı en az otuzbirdir. Toplantıda hazır bulunanlar çift sayıda ise en kıdemsiz üye toplantıya katılmaz." ,
Aynı Kanun'un "Soruşturma dosyasının yargı yerlerine gönderilmesi" başlıklı 79. maddesi;
"76 ncı madde gereğince verilen son soruşturmanın açılmasına dair kararlar üst kurulca onanmak veya itiraz olunmamak suretiyle kesinleştikten sonra, soruşturma dosyası, gereği yapılmak üzere Danıştay Başkanı veya vekili tarafından Cumhuriyet Başsavcısına gönderilir.",
Aynı Kanun'un "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun uygulanacağı haller" başlıklı 81. maddesi;
"...belirtilen bu maddelere göre yapılacak soruşturmalarla verilecek kararlarda, bu Kanun'da hüküm bulunmayan hallerde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun soruşturmaya ilişkin hükümleri uygulanır.
2. Soruşturma kurulları sorgu hakiminin yetkilerini haizdir."
Şeklinde düzenlenmiştir.
"Şahsi suçların kovuşturma usulü" başlıklı 82. maddesinin birinci fıkrasında ise Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyelerin şahsi suçlarının takibinde Yargıtay Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı ve üyelerinin şahsi suçlarının takibiyle ilgili hükümlerin uygulanacağı öngörülmüştür.
Söz konusu hukuki düzenlemeler ile yukarıda Yargıtay üyelerine ilişkin kısımda yer verilen açıklamalar bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde;
Danıştay üyelerine atılı kişisel suçun, suçüstü hâli bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı suçlardan olması ya da ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli kapsamında işlenmesi durumunda, soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 2797 sayılı Kanun'da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
g) Hâkimler ve Savcılar Kurulunun Seçimle Gelen Üyeleri:
Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerinin hukukî durumları 6087 sayılı Kanun'da düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un "Haklarındaki Soruşturma ve Kovuşturmalar" başlıklı beşinci kısmında yer alan "Üyelerin Hukuki Durumları" başlıklı birinci bölümünde düzenlenen 34. maddesi uyarınca, Kurulun seçimle gelen üyelerinir görevleri süresince Yargıtay daire başkanı için ilgili mevzuatta öngörülen tüm malî ve sosyal haklardan yararlanacakları hüküm altına alınmıştır.
Yine, 6087 sayılı Kanun'un Beşinci Kısmında yer alan "Üyeler Hakkındaki Soruşturma ve Kovuşturmalar" başlıklı İkinci Bölümde, üyeler hakkında disiplin ve adli yönden yürütülecek soruşturma ve kovuşturma işlemlerine dair düzenlemelere yer verilmiştir.
6087 sayılı Kanun'un "Üyelerin adli suçlarıyla ilgili soruşturma ve kovuşturma usulü" başlıklı 38. maddesi;
"(1)(Değişik: 18/6/2014-6545/100 md.) Kurulun seçimle gelen üyelerinin görevleriyle ilgili suçları ile kişisel suçları hakkındaki soruşturma ve kovuşturma izni işlemleri Genel Kurul tarafından, kovuşturma açılması kararı ve kovuşturma mercilerinin belirlenmesi ise gösterilen yetkili merciler tarafından bu Kanun hükümleri uyarınca yapılır.
(2) Kurulun seçimle gelen üyeleri hakkında yapılan ihbar ve şikâyetlerde Başkan, işi Genel Kurula götürmeden önce daire başkanlarından birine ön inceleme yaptırabilir. Görevlendirilen bu daire başkanı, incelemesini yaptıktan sonra, durumu bir raporla Başkana bildirir.
(3) Başkan suç ihbar veya şikâyetini doğrudan ya da inceleme yaptırdıktan sonra Genel Kurula sunar. Yapılan görüşme sonucunda; soruşturma açılmasına yer olmadığına ya da soruşturma açılmasına karar verilir. Soruşturma açılmasına karar verilmesi hâlinde, Genel Kurul tarafından soruşturma yapmak üzere gizli oyla bir üye seçilir.
(4) Soruşturma için seçilen üye, 5271 sayılı Kanuna göre işlem yapar ve kanunların Cumhuriyet savcısına tanıdığı bütün yetkileri kullanır. Soruşturma sırasında hâkim kararı alınması gereken hususlarda ilgililer hakkında isnat edilen suçun niteliğine göre belirlenmiş bulunan kovuşturma mercilerine başvurur.
(5) Soruşturmayı yürüten üye, soruşturmayı tamamladıktan sonra kovuşturma açılmasına yer olup olmadığı hakkındaki kanaatini belirten bir rapor hazırlayarak, rapor ve eklerini Genel Kurula sunulmak üzere Başkana verir.
(6) Genel Kurul, dosyayı inceledikten ve varsa eksiklikleri tamamlattıktan sonra, kovuşturma yapılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına karar verir; aksi hâlde kovuşturma yapılmasına izin verir.
(7) Kovuşturma yapılmasına ilişkin verilen iznin kesinleşmesi üzerine dosya;
a) Görevle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesine,
b) Kişisel suçlarda Yargıtay ilgili ceza dairesine,
kamu davası açılmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
(8) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı iddianamesini düzenleyerek evrakı, görevle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapmak üzere Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda ise Yargıtay ilgili ceza dairesine gönderir.
(9) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde soruşturma genel hükümlere göre yürütülür ve durum hemen Kurula bildirilir. Soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezleke ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Başsavcılık tarafından yerine getirilecek müteakip iş ve işlemlerde 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 46 ncı maddesinin altıncı fıkrası hükümleri uygulanır. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma, görevle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesince, kişisel suçlarda Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır..."
Biçiminde son hâlini almıştır.
Söz konusu hukuki düzenlemeler ile yukarıda Yargıtay üyelerine ilişkin kısımda yer verilen açıklamalar incelendiğinde;
Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine atılı suçun, suçüstü hâli bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı suçlardan olması ya da ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli kapsamında işlenmesi durumunda, görev suçu ya da kişisel suç olup olmadığının önemi bulunmamaktadır. Bu hâlde soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 6087 sayılı Kanun'da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
ğ) AİHM Kararı Işığında Suçüstü Hâlinin Uygulanmaması Durumunda Uygulanacak Usul Hükümleri:
Suçun işlendiği tarihte yüksek yargı mensubu olarak görev yapan sanığın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin suçüstü hâline ve mütemadi suça ilişkin kararı doğrultusunda, örgüt üyeliği eylemini suçüstü koşulları altında gerçekleştirmediğinin kabulü hâlinde hakkında uygulanacak hükümlerin değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
Kişisel suçlar bakımından 2802 sayılı Hâkimler Savcılar Kanunu'nda olduğu gibi Yargıtay Kanunu, Danıştay Kanunu ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluş Ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun'da özel düzenlemelere yer verilmiştir. Sanık, anılan kanunlar gereğince yukarıda açıklandığı üzere özel soruşturma usulüne tabidir. Suç işlediği şüphesinin Yargıtay veya Danıştay Birinci Başkanlık Kurulu tarafından öğrenilmesi hâlinde bu işin ön incelemesini yapmak üzere ilgiliden daha kıdemli bir üye veya başkan görevlendirilerek gerekli soruşturmanın yapılacağı, soruşturma sonrasında adli veya idari yönden bir suç işlendiği kanaatine varılması hâlinde düzenlenecek raporların Birinci Başkanlık Kuruluna sunulacağı, Başkanlık Kurulunca düzenlenecek talepnameyle ilgili hakkında dava açılacağı anlaşılmakta ise de sanığın mensup olduğu iddia edilen terör örgütünün Anayasal düzene yönelik darbe girişimi sonrasında açığa alınan ve hakkında disiplin soruşturması başlatılan sanık istifaya davet edilmiş, bu daveti kabul etmemesi üzerine görevine son verilmek suretiyle disiplin suçu bakımından en ağır yaptırım uygulanmıştır. Bu arada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yürütülüp sevk edildiği Sulh Ceza Hâkimliğince de tutuklandığı anlaşılmaktadır. Yargılamada gelinen bu aşamada yukarıda izah edilen özel soruşturma hükümlerinin uygulanmamasının, yargılamanın durması için bir neden teşkil edip etmeyeceği değerlendirildiğinde; usule ilişkin hakkın özüne dokunan ihlal gerçekleşmediği takdirde kovuşturma aşamasından soruşturma aşamasına dönülemeyeceği ilkesi gözetilip diğer taraftan ilgili mevzuata göre en ağır yaptırım gerektiren fiili işlemiş olması nedeniyle görevden sürekli şekilde uzaklaştırılmış bulunan sanık hakkında tekrar soruşturma izninin verilmesini talep etmenin yargılamayı uzatacağı ve yasanın kamu görevlileri hakkında özel soruşturma usulü konulmasındaki amacına hizmet etmeyeceği açık olup bu nedenle yargılamanın durdurulmasına gerek görülmemiştir.
2) SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇUNUN HUKUKİ NİTELENDİRİLMESİ:
Yargıtayın yerleşik uygulaması ve öğretideki ağırlıklı görüşlere göre örgüt kurma, yönetme ve üyelik suçları;
a) Genel Olarak:
Yapılanma biçimi ne olursa olsun kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla oluşturulmuş örgütlere suç örgütü denmektedir.
Örgüt kurma ve yönetme suçunda genel hükümlerden ayrı olarak kanun koyucu hazırlık hareketlerini suç sayarak kamu düzeninin ve güvenliğinin korunmasını sağlamak amacıyla bağımsız bir suç düzenlemesi yapmıştır. Bu suç somut tehlike suçudur.
Düzenleme ile amaç suçtan bağımsız olarak, hazırlık hareketlerini cezalandıran bir suç tipine yer verilmiştir.
Devletin şahsiyetine karşı cürümlere müteveccih çok kişinin iradesinin birleşmesinin doğuracağı ağır tehlikeyi ve ciddi bir suçun işlenmesi ihtimalinin muhakkaklığını göz önünde bulundurarak bu kolektif suç tehlikesini müstakil suç olarak cezalandırmış ve icra hareketlerine geçilmeden bir fiilin cezalandırılmayacağı prensibinden ayrılmıştır.
Devletin şahsiyetine karşı suçların çoğu teşebbüs suçudur, teşebbüs dahi tamamlanmış suç gibi kabul edildiğinden, zaten tehlike suçudur; bu bakımdan hazırlık hareketlerinin cezalandırılması tehlike tehlikesinin cezalandırılması şeklinde kabul edilmektedir. (Manzini, 1950, 606, atfen, Özek, ege. s. 348).
b) Örgüt kurma:
Örgüt, soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir yapının, ast-üst ilişkisinin, emir-komuta zincirinin hâkim olduğu yapılanmayı ifade eder. Böylece örgüt, mensupları üzerinde hakimiyet tesis eden bir güç kaynağı mahiyetini kazanmaktadır. Bu bağlamda bir organize güç aracından, organize güç enstrümanından söz edilebilir.
Suç örgütünün varlığından söz edebilmek için belli bir amaç, maksat etrafındaki bir fiili birleşme yeterlidir. Bu örgütler mahiyetleri itibariyle devamlılık arz ederler. Bu itibarla belli bir suçu işlemek için bir araya gelme hâlinde bir suç örgütünün varlığından bahsedilemez.
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, somut bir tehlike suçu olduğu için oluşturulan örgütün üye sayısı ve malzeme donanımı itibariyle güdülen amaçları gerçekleştirme açısından somut bir tehlike arzedip arzetmediği hâkim tarafından yapılacak değerlendirmeyle belirlenecektir. Somut zarar tehlikesini oluşturmaya uygunluk için amacı gerçekleştirmeye yeterli üyenin, hiyerarşik örgüt yapısının, şiddete dayanan eylem programının varlığını aramak gerekir.
Örgütün silahlı olup olmaması ve sahip olunan silahların cins, nitelik ve miktarı somut tehlikenin belirlenmesinde dikkate alınmalıdır. Örgütün, silahlı örgüt vasfını kazanması için mensuplarının silah sahibi olmaları gerekmez. Silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının olması gerekli ve yeterlidir.
c) Örgüt yönetme:
Fail, hiyerarşik olarak örgüt üyeleri üzerinde bulunuyor, geniş bir alanda iş bölümü yapabiliyor, örgüt üyeleri üzerinde sevk ve idarede bulunabiliyor, örgütsel faaliyetlerin organizasyonunda ve icrasında harekete geçiren, engelleyen veya durduran olarak rol üstlenebiliyor, bu faaliyetleri denetleyebiliyor ise yönetici olarak kabul edilebilecektir.
Örgüt yönetme, örgütün amaçları doğrultusunda örgütü idare etmeyi, emir ve direktif vermeyi, örgüt içinde inisiyatif ve karar verme gücüne sahip olmayı gerektirir. Örgütün varlığının, etkinliğinin ve gelişiminin sağlanması, hedeflerinin belirlenmesi, program ve stratejilerinin saptanmasını ifade eder. Ancak örgütün faaliyetleri çerçevesinde sadece belirli bir suçun işlenmesini organize edenler bu suçun işlenmesini planlayıp yönetenler örgüt yöneticisi olarak kabul edilemez.
Geniş bir alanda faaliyet yürüten örgütlerin yöneticileri, örgüt yapılanması da dikkate alınarak somut olayın özelliklerine, bu kişilerin örgütün hiyerarşik yapısı içerisindeki konum ve görevlerine göre belirlenmelidir. Bu tür örgütlenmelerde her yöneticinin örgütün tamamını yönetmesi mümkün olmadığından, örgütün bölge, il, ilçe sorumlularının yönetici olup olmadıklarının sorumluluk sahalarındaki örgütsel faaliyetlerin yoğunluğu da gözetilerek belirlenmesi gerekir.
d) Örgüt üyeliği:
Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği; örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ; canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemedeki ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.
Örgüt üyesinin bu suçtan cezalandırılması için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olması nedeniyle de eylemlerde bir süre devam eden yoğunluk aranır.
Bu ilkeler ışığında iç hukukumuzdaki düzenlemelere göz atıldığında;
Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesinde terörü; "Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir." aynı Kanun'un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu; "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır.
Bu genel terör ve terör suçlusu tanımları dışında 3713 sayılı Kanun'un 3. maddesinde doğrudan terör suçları, 4. maddesinde de dolaylı terör suçları düzenlenmiştir.
TCK'nın 314. maddesi bakımından bir oluşumun veya yapılanmanın, silahlı terör örgütü sayılabilmesi için;
Yöntem: Terör örgütü, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eden bir örgüt tipidir.
Amaç-Saik: Silahlı terör örgütü, siyasi maksatla faaliyet gösteren örgütleri ifade eder. Bu bakımdan 3713 sayılı Kanun'un birinci maddesinde sayılan amaca yönelik ve Devletin Anayasal düzenine veya güvenliğine karşı bir suç işlemek amacıyla faaliyet gösterir.
Elverişlilik: Silahlı terör örgütünün, TCK'nın İkinci Kitabının Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci Bölümlerinde yer alan suçları amaç suç olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkânına sahip bulunması gerekir. Amaca matuf kavramı ise silahlı terör örgütünün yapısının, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olmasını ifade eder.
Araç-gereç: Örgüt mensuplarının tamamı olmasa bile bir kısmının silahlı olması silahlı terör örgütünün oluşması için yeterlidir. Örgüt, bu silahları gerektiğinde kullanma imkânına sahip ise silahlı olduğu kabul edilmelidir. Silahlı terör örgütünün elinde bulunan silahın devlete ait olması ya da bu silahların hukuka aykırı yollardan elde edilmesi bu suçun oluşması açısından önem taşımaz.
Türk halkı 40 yılı aşkın süredir etnik, ideolojik veya dini temellere dayalı çeşitli terör örgütleri tarafından yapılan saldırılara muhatap olmuş, binlerce insan hayatını kaybetmiş veya ağır şekilde yaralanmıştır. İnsanların refahı için harcanması gereken parasal kayıp hesap edilemeyecek boyuttadır. Örgütün baskısı yüzünden bazı insanlar en temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hâle gelmiş, yaşadıkları yerleri terk etmek ya da örgütün talimatları doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmışlardır. Devlet, bu tehdidin devam ettiği zamanlarda dahi insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeleri imzalayarak kişisel hak ve özgürlükleri korumak iradesini ortaya koymuştur. Nitekim bu sözleşmelerdeki hakların, hiyerarşik olarak kanunlar üstü biçimde uygulanacağına dair Anayasal hüküm kabul edilmiş olması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisinin tanınması bu iradenin somut örneklerinden birisidir. 1991 yılında yürürlüğe giren Terörle Mücadele Kanunu'nda 29 kez genel olarak özgürlükleri genişletme yönünde değişiklik yapılmıştır. Amaç suçlar bakımından tehlikelilik hâlinin somutlaşıp yakınlaşması durumunda halkta oluşan güvenlik kaygısının artmasına paralel kısıtlayıcı tedbirlere başvurulduğu görülmekle birlikte kişilerin barış ve güven içinde yaşama hakkına yönelik tehdidin azaldığı dönemlerde özgürlükleri genişleten düzenlemeler hız kazanmıştır.
Terörle Mücadele Kanunu'nun terör örgütlerini tanımlayan 7/1. maddesinde 29.06.2006 tarihinde 5532 sayılı Kanun'un 5. maddesiyle yapılan değişiklik sonrası oluşan hukuki durumun değerlendirilmesinde fayda görülmektedir. İlgili maddenin önceki hâli "Madde 7- “3 ve 4 üncü maddelerle Türk Ceza Kanununun 168. 169, 171, 313, 314 ve 315 inci maddeleri hükümleri saklı kalmak kaydıyla bu Kanunun 1 inci maddesinin kapsamına giren örgütleri her ne nam altında olursa olsun kuranlar veya bunların faaliyetlerini düzenleyenler veya yönetenler beş yıldan on yıla kadar ağır hapis ve ikiyüzmilyon liradan beşyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası, bu örgütlere girenler üç yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. şeklindeki iken 2006 yılında yapılan değişiklik sonrası "7/1. cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır." hâlini almıştır.
Bu değişiklik karşısında; Terörle Mücadele Kanunu'nunda yapılan örgüt tanımı ile TCK'nın 314/1-2. maddesindeki örgüt tanımı çelişmekte midir; mevzuatta silahlı veya silahsız iki ayrı örgüt varlığını sürdürmekte midir soruları gündeme gelmektedir. Başka deyimle Terörle Mücadele Kanunu'nun 7/1. maddesinin, TCK'nın 314. maddesine atfının unsur atfı mı yoksa ceza yaptırımına mı olduğu ortaya konulmalıdır. Silahlı terör örgütü suçunun unsurlarına TCK'nın 314. maddesinde yer verilmiştir. Yukarıda izah edildiği şekilde örgüt kurma, yönetme ya da üye olma, amaç suç bakımından hazırlık hareketi niteliğinde somut tehlike suçudur. Somut tehlike suçları zarar suçu niteliğinde olmayıp hazırlık hareketlerini cezalandıran istisnai düzenlemeler olması nedeniyle cebir ve şiddet içeren faaliyetlerde bulunma zorunluluğu yoktur, yeter ki cebre yönelik bir irade ortaya konulsun. Zira 5237 sayılı TCK'nın 221. maddesinin 1. bendinde örgüt kuran kişilerin, herhangi bir suç işlemeden örgütü dağıtmaları hâlinde cezai yaptırıma muhatap olmayacakları şeklindeki düzenleme bu görüşü doğrulamaktadır. Bu nedenle 3713 sayılı Kanun'un 7/1. maddesinde yapılan değişiklikle, failin örgüt üyesi olduğunun kabulü için cebir ve şiddet gerektiren fiili işlemesi zorunluluğu getirildiği ileri sürülemeyecektir. Bu değişiklik TMK'nın 1. maddesinde yazılı amaç suçların gerçekleştirilmesinde şiddetin gerekliliğini vurgulamanın yanında kurulan, yönetilen veya üyesi olunan örgütün cebir ve şiddeti araç olarak kullanma gerekliliğini ifade etmektedir. Aksi takdirde bu suçun tehlike suçu olma vasfını ortadan kaldırmış ve TCK'nın 220 ve 314. maddelerindeki unsurlarla çelişilmiş olacaktır.
e) Hata Hükümleri Çerçevesinde Silahlı Terör Örgüt Üyeliği Suçunun Değerlendirilmesi:
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün aşağıda açıklanan yapı ve görüntüsü itibariyle suçların manevi unsurunun tespiti bağlamında kusur ilkesi ve suçun kast unsurunun değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
5237 sayılı TCK'ya esas alınan suç teorisi üç ilkeye dayanmaktadır. Bunlar: kusur ilkesi, hukuk devleti ilkesi ve insanilik ilkeleridir.
Kusur ilkesi; kusursuz ceza olmaz prensibine dayanmaktadır. Failin işlemiş olduğu suçtan dolayı şahsen kınanabildiği hâllerde cezalandırılmasını ifade eder. İlke ile amaçlanan, cezanın kusuru gerektirdiği ve kusurlu hareket etmeyen kişinin cezalandırılmayacağıdır. Bu ilkeden çıkarılacak birinci sonuç, netice sorumluluğunun kaldırılmış olması; ikinci sonuç ise cezanın kusur derecesini aşmayacağı yani ceza hukukunda kusurla orantılı ceza tayininin esas alınacağıdır.
Hata (yanılma); genel olarak kişinin tasavvuru ve zihinden geçirdikleri ile gerçeğin birbirine uymaması anlamına gelen bir kavramdır. Hata kural olarak iradenin oluşum sürecine etki eder ve gerçeğin yanlış biçimde tasavvuru veya bilinmesi nedeniyle irade bozulmuş olarak doğar. Failin tasavvurunun konusu, dış dünyaya ait bir şeye ilişkin olabileceği gibi normatif dünyaya (kurallar alanına) dair de olabilir. Dış dünyayla ilgili şeyin olduğundan farklı bir biçimde algılanması hâlinde unsur yanılgısından (tipiklik hatası), normatif dünyaya ait gerçekliğin farklı biçimde değerlendirilmesi hâlinde ise yasak hatasından bahsedilir. Kısaca unsur hatası, bir algılama hatası olduğu hâlde; yasak hatası, bir değerlendirme hatasıdır.
Failin ceza sorumluluğuna gidilebilmesi için kusurlu olması şarttır. Kusur, kınanabilirliktir. Kusurun ifade ettiği değersizlik yargısı ile fail hukuka uygun davranmaması, haklı olan lehine karar verebilme ve hukuka uygun davranma imkânına sahip olmasına rağmen haksız olan davranışı tercih etmesi nedeni ile kınanmaktadır. Kusur yargısının temeli insanın özgür iradesidir. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlık olması nedeniyle haklı olan davranış ile haksızlık arasında bir tercih yapma ve haklı olan davranış lehine karar verebilme, davranışlarını hukuk düzeninin gereklerine göre yönlendirebilme ve hukuk düzeninin yasakladığı davranışlardan sakınma yeteneğine sahiptir. Kusur yargısının temelini oluşturan irade özgürlüğü, haksızlık bilincinin varlığını gerekli kılar. Çünkü insanın haklı olan davranış ile haksızlık arasında tercih yapabilmesi için bunu bilmesi şarttır. Fail, haksızlık bilincine sahipse ve özgür iradesiyle haksız olan davranışı tercih ediyor ise kusurludur. Fakat yasak yanılgısı her zaman failin kusurunu tamamen ortadan kaldırmaz. İnsan, hukuk toplumunun bir üyesi olarak hukuka uygun davranmak ve haksız olan davranışlardan sakınmak yükümlülüğü altındadır. Failin açıkça yasak olduğunu bildiği davranışlardan sakınması bu yükümlülüğü yerine getirdiği anlamına gelmez. Fail, aynı zamanda davranışlarının hukuk düzeninin gerekleri ile uyumlu olup olmadığını sorgulamakla yükümlüdür. Fail bu husustaki şüphesini tefekkür etmek veya bir uzmana danışmak yoluyla bertaraf etmek zorundadır. Ayrıca fail vicdan muhasebesi de yapmalıdır. Failden beklenen vicdan muhasebesinin ölçüsü, somut olayın koşulları ile onun sosyal ve mesleki çevresidir. Fail kendisinden beklenen vicdan muhasebesine rağmen davranışının haksızlığını idrak etmeye muktedir değilse yanılgısı kaçınılmazdır. Bu durumda fail kusurlu addedilemez. Buna karşılık fail kendisinden beklenen vicdan muhasebesiyle davranışının haksızlığını idrak edebilecek idiyse yasak yanılgısı kusurunu tamamen ortadan kaldırmaz; fail kusurludur, ancak kusuru azalmıştır.
Hata, kastı ortadan kaldıran veya kusurluluğu etkileyen hata olmak üzere ikiye ayrılır. Suçun maddi unsurlarında (TCK'nın 30/1. maddesi), suçun nitelikli hâllerinde (TCK'nın 30/2. maddesi), hukuka uygunluk nedenlerinin maddi şartlarında (TCK'nın 30/1-3. maddesi) hata kastı kaldırır. Kusurluluğu ortadan kaldıran veya azaltan sebeplerin maddi şartlarında hata (TCK'nın 30/3. maddesi) ile haksızlık yanılgısı (yasak hatası) (TCK'nın 30/4. maddesi) kusurluluğu etkileyen hata şekilleridir. Kastı kaldıran hata türüne hukuka uygunluk nedenlerinin sınırındaki yanılgıyı da eklemek gerekmektedir. (TCK'nın 27/1. maddesi).
İlgisi nedeniyle suçun maddi unsurlarında hata (unsur yanılgısı) üzerinde durmak gerekecektir.
TCK'nın 30/1. maddesinde suçun kanuni tanımındaki maddi unsurlara ilişkin bilgisizliğin kastı ortadan kaldıracağı belirtilmiştir. Unsur yanılgısının konusunu suçun maddi unsurları oluşturmaktadır. Unsur yanılgısı kastı ortadan kaldırdığına göre, böyle bir yanılgı ancak kastın kapsamında kalan konular hakkında olabilir. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilinmesini gerektirdiğinden, maddi unsurların bilinmemesi hâlinde kasten işlenen bir haksızlıktan bahsedilemez.
Unsur yanılgısı; haksızlığa temel teşkil eden, haksızlığı tipikleştiren objektif unsurlarda, yani suçun maddi unsurlarında yanılgıdır. Bu durumda haksızlığın kasten işlendiğinden söz edilemez. Fiilin taksirle işlenmiş şekli suç olarak tanımlanmış ise fail ancak taksirli suçtan sorumlu olur.
Bir suç örgütü, baştan itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olduğunu eylem ve söylemleriyle açıkça ortaya koyabileceği gibi legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum örgütünün sonradan bir suç örgütüne, hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür. Bu kapsamda önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından varlığı bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri, kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından sorumlu olacaklardır.
Failin, isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yararlanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK'nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir.
Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, Devletin Anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olan nihaî amacını gerçekleştirmek için mahrem alan şeklinde örgütlenmesi ve Devletin silahlı kuvvetlerindeki unsurları dikkate alındığında gerekli ve yeterli örgütsel güce sahip olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Örgütün bu amaç ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarının örgütteki konumları gözetilerek cezalandırılacağı da açıktır. Örgütlenme piramidine göre beş, altı ve yedinci kat ve kural olarak üç ve dördüncü katlarda bulunan örgüt mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekmektedir. Ancak önce dinî bir kült, ardından da terör örgütü hâline dönüşen FETÖ/PDY'nin, başlangıçta bir ahlâk ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve genellikle böyle algılanması, örgütün gayrı meşru amaçlarını gizleyip alenen kriminalize olmamaya çalışması ve örgütün kurucusu ve yöneticisi Fetullah Gülen hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen beraat kararının onanarak kesinleşmesi karşısında, özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer katlardaki örgüt mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak TCK'nın 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile ilgili dava dosyalarında yer alan belgeler, mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihaî amacının açıkça ortaya konularak devleti ve hükûmeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansasyonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması, Milli Güvenlik Kurulu'nun 30 Ekim 2014, 29 Nisan 2015 ve 26 Mayıs 2016 tarihli toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda sözde hizmet hareketi adlı legal görünümlü illegal yapının, paralel bir devlet kurma amacında olan, devletin varlığına ve Anayasal düzenine karşı ciddi tehdit oluşturan bir örgüt olarak kabul edilmesi, aynı tespit ve açıklamaların Devlet ve Hükûmet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamuoyu ile paylaşılması gibi olguların da gözardı edilmemesi gerekir.
3) FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ YAPILANMASI:
a) Genel olarak:
Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı ile 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararları ve bu suçların temyiz incelemesi ile görevli 16. Ceza Dairesinin kararlarında ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü, paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı hâline getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp mensuplarını motive eden; Altın Nesil adını verdiği kadrolarla sistemle çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden; böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe, semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu söylememek, gerçeği inkâr etmek üzerine kuruludur.
FETÖ/PDY'nin Türk Silahlı Kuvvetlerine, Emniyet Teşkilatına ve MİT'e sızan militanları, şeklen kamu görevlisi gibi gözükse de bu kişilerin örgüt aidiyetleri diğer tüm aidiyetlerinden önce gelmektedir. FETÖ/PDY'nin devletin tasarrufunda bulunması gereken kamu gücünü, kendi örgütsel çıkarları lehine kullanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli aşamalardan geçirildikten sonra güçlü örgütsel bağlarla bağlandığı FETÖ/PDY'nin bir neferi olarak TSK, Emniyet Teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatında meslek hayatlarına başlayan örgüt mensupları, sahip oldukları silah ve zor kullanma yetkilerini FETÖ/PDY'deki hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir. Nitekim hiyerarşik ilişki bakımından sıkı bir disiplinin hâkim olduğu Türk Silahlı Kuvvetlerinde dahi FETÖ/PDY mensuplarının darbeye teşebbüs sırasında genel olarak öğretmenlerden oluşan mahrem imam olarak adlandırılan sivil kişilerden aldıkları talimatlara göre hareket ettikleri veya alt rütbedeki subayların emirlerine uydukları birçok dava dosyasında görülmüştür.
Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarının etkin birimlerinde ve TSK'da yapılanan FETÖ/PDY, Emniyet ve TSK birimlerinin doğasında var olan cebir ve şiddet kullanma yetkisinin verdiği baskı ve korkutuculuğu kullanmaktadır. Örgüt mensuplarının silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının bulunması, silahlı terör örgütü suçunun oluşması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte; 15.07.2016 tarihinde meydana gelen kalkışma esnasında TSK içerisinde yapılanıp görünürde TSK mensubu olan ve ancak örgüt liderinin emir ve talimatları ile hareket eden örgüt mensuplarınca silah kullanılmış, birçok sivil vatandaş ve kamu görevlisi öldürülüp yaralanmıştır.
Söz konusu terör örgütü, nihaî amaçlarına ulaşmak gayesiyle öncelikle askeriye, mülkiye, emniyet, yargı ve diğer stratejik öneme sahip kamu kurumlarını ele geçirmek için kendilerine engel olacaklarını düşündüğü bürokrat ve personelin sistem dışına çıkarılmasını sağlayarak örgüt elemanlarını bu makamlara getirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihaî hedefi bulunan FETÖ/PDY, söz konusu ele geçirme süreci tamamlandıktan sonra devlet, toplum ve fertlere dair ne varsa ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasal gücü yönetmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili siyasi/ekonomik güç hâline gelmek amacıyla hareket etmektedir.
Örgütte sıkı bir disiplin ve eylemli bir işbirliğinin bulunduğu, örgütün kurucusu, yöneticileri ve üyeleri arasında sıkı bir hiyerarşik bağın mevcut olduğu, gizliliğe riayet edildiği, illegal faaliyetleri gizleyebilmek için hiyerarşik yapıya uygun hücre sistemi içinde yapılanarak grup imamları tarafından emir talimat verilmesi ve üyeleri arasında haberleşmenin sağlanması için ByLock gibi haberleşme araçlarının kullanıldığı, görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkın gizlendiği, amaca ulaşabilmek için yeterli eleman, araç ve gerece sahip olduğu, amacının Anayasa'da öngörülen meşru yöntemlerle iktidara gelmek olmayıp örgütün yarattığı kaos ortamı sonucu, demokratik olmayan yöntemlerle cebir şiddet kullanmak suretiyle parlamento, hükûmet ve diğer Anayasal kurumları feshedip iktidarı ele geçirmek olduğu, bu amaçla Emniyet, Jandarma, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisini haiz kurumlara sızan mensupları vasıtasıyla, kendisinden olmayan güvenlik güçlerine, kamu görevlilerine, halka, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Meclis binası gibi simge binalar ve birçok kamu binasına karşı ağır silahlarla saldırıda bulunmak suretiyle amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli öldürme ve yaralama gibi çok sayıda vahim eylem gerçekleştirdiği, anılan örgüt mensupları hakkında 15 Temmuz darbe girişiminden ya da örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen diğer bir kısım eylemlere ilişkin bir kısmı derdest olan ya da mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları ve gizli-açık tanık anlatımları, bu davalarda verilen mahkeme ve Yargıtay kararları, örgüt lider ve yöneticilerinin açık kaynaklardaki yazılı ve sözlü açıklamaları gibi olgu ve tespitler dikkate alındığında;
FETÖ/PDY, küresel güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek üzere kurulan bir maşa olarak; Anayasa'da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini yıkıp ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini bozmak amacıyla kurulmuş bir terör örgütüdür. Bu örgüt, kuruluşundan 15 Temmuz sürecine kadar örgüt lideri Fetullah Gülen tarafından belirlenen ideoloji doğrultusunda amaçlarını gerçekleştirmek için hareket etmiştir. Gerçekleştirilen eylemlerde kullanılan yöntem, bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmi kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkânlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi hâlinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında tasarrufunda bulunan araç, gereç ve ağır harp silahları bakımından 5237 sayılı TCK'nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı terör örgütüdür.
b) Örgütün Yargı ve Yargıtay Yapılanması, HSK ve Yüksek Mahkeme Üyelikleri Seçimleri:
Örgütsel kadrolaşma açısından; FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tarafından kendi mensuplarına hâkimlik ve Cumhuriyet savcılığı sınavlarına girmeleri konusunda telkinlerde bulunulduğu, örgüt mensubu öğrencilere hâkimlik ve savcılık sınavını kazanmaları hâlinde örgütün kendilerine referans olacağının söylendiği, mülakatı geçip staja başlayan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarının Adalet Akademisi ve staj döneminde de yine örgüt tarafından koordine edildiği, söz konusu adayların örgüt mensubu olduklarının anlaşılmaması için kendi başlarına fakat örgütle irtibatı koparmayacak şekilde ev tutmalarının tavsiye edildiği, adayların beşer kişilik kapalı gruplar hâlinde örgüt tarafından finanse edilen evlerde kalmalarının sağlandığı, bu kapsamda örgüt kurallarına göre iki evin irtibat hâlinde olmasının istendiği, bu evlere murakıp adı verilen örgüt mensubu kişilerin gelerek evde kalan adaylardan bilgi alıp tavsiyelerde bulundukları, bununla birlikte örgüte ait ışık evlerinin il bazında eyalet adı altında birden çok bölgeye ayrıldığı, her bölgenin sekiz ilâ on evi kapsadığı, bölgelerden sorumlu kişilere bölge abisi/ablası adı verildiği, örgütün Türkiye Adalet Akademisi stajındaki adayları staj dönemlerine göre ayırdığı, bazı örgüt mensubu adaylara Türkiye Adalet Akademisi yurdunda kalmaları tavsiye edilerek bu kişilerden, örgüt lehine ya da aleyhine konuşan aday arkadaşlarının bildirilmesinin istendiği, her dönemin sorumlu abisinin/ablasının bulunduğu, evlere gelen örgüt mensubu murakıpların adaylara dinsel ve sosyal davranışları açısından telkinde bulundukları, örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının T1, T2, T3, T4 ve T5 şeklinde kategorize edilerek taşra ve devre yapılanmasının oluşturulduğu, bu yapılanmalarda belirli aralıklarla organizasyon ve görüşmelerin gerçekleştirildiği,
Eski Yargıtay üyelerinin görev yapmakta oldukları hukuk ve ceza dairelerine göre gruplar oluşturulduğu, eski yüksek yargı üyelerinin kod isimleri dikkate alındığında (H1, H2, H3, C1, C2, C3, C4) şeklinde gruplandırıldıkları, eski Yargıtay üyelerinin görevde bulundukları zaman içerisinde görev yaptıkları Yargıtay Daireleri göz önünde bulundurulduğunda "H" kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Hukuk Dairelerinde, "C" kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Ceza Dairelerinde görev yaptıkları, isimlendirmelerde yer alan 0, 1, 2, 3 rakamlarının grup içerisindeki hiyerarşiye ilişkin sıralamayı, "0" ile kodlamanın ise grup sorumlusunu gösterdiği, harf ve rakam ile gruplandırmalardan sonra (C3, H2 vb.) bazı isimlendirmelerde kullanıcının adı ve soyadının baş harflerinin eklenmesi suretiyle kod adı oluşturulduğu anlaşılmıştır.
c) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Teşebbüsü:
Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443-4758 sayılı kararında açıklandığı üzere;
15 Temmuz 2016 günü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasal düzeninin değiştirilmesi amacıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu olan ve/veya bu örgütsel faaliyeti destekleyen 8.000'in üzerinde askeri personel tarafından savaş uçakları dahil 35 uçağın, 3 geminin, 37 helikopterin, 74'ü tank olmak üzere 246 zırhlı aracın ve 4.000'e yakın hafif silahın kullanılarak; Cumhurbaşkanına suikasta teşebbüs edilmiş, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi başta olmak üzere birçok stratejik merkez bombalanmış, Başbakanın konvoyuna silahlı saldırı gerçekleştirilmiş, kalkışmaya karşı koyan güvenlik görevlileri ile sokaklara çıkan sivillere Devletin silahlı kuvvetlerine ait bu uçak, helikopter, tank ve silahlarla saldırılarak 4'ü asker, 63'ü polis ve 183'ü sivil olmak üzere toplam 250'den fazla kişi şehit edilmiş; 23'ü asker, 154'ü polis ve 2.558'i sivil olmak üzere toplam 2.735 kişi de yaralanmıştır.
Somut darbe teşebbüsü, TCK'nın 309. maddesinde sayılan amaçlara matuf zarar tehlikesi doğuran vahim eylem vasfını aşarak Anayasal düzeni doğrudan ortadan kaldırma neticesine yönelmiş, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğünden ve etkinliğinden istifade edilerek planlanıp uygulanmış, neticesi ve başarısı eş zamanlı, senkronize hareketlere bağlı hukuki anlamda tek bir fiil olarak ortaya çıkmıştır.
d) 15 Temmuz 2016 Tarihindeki Darbe Teşebbüsünün FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü İle İlişkisi:
Anayasa Mahkemesinin 30.06.2017 tarihli ve 30110 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 20.06.2017 tarihli ve 2016/22169 başvuru numaralı kararında ayrıntılı olarak yapılan tespitler, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 03.03.2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı, E.2017/26 sayılı ve 2006/103583 soruşturma sayılı iddianamelerindeki belirlemelere göre; Yurtta Sulh Konseyi üyesi olan, sıkıyönetim komutanı olarak görevlendirilen, sıkıyönetim mahkemelerine ve kritik önemdeki askerî ve sivil makamlara ataması planlanan kişilerin büyük bölümünün FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu olduğunun, bu görevlendirmelerin yapılmasında örgüt içindeki hiyerarşinin dikkate alındığının ve haklarında örgüte üye olma suçundan işlem yapılan bazı emniyet mensupları ile mülki idare yetkililerinin darbe girişimi sonrasında ilan edilecek sıkıyönetim döneminde atanacakları resmî devlet kuruluşlarına gittiklerinin saptandığına dair bulgular, tanık olarak dinlenen Genelkurmay Başkanı ile İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca dinlenen gizli tanıklar (Şapka ve Kuzgun)'ın anlatımları, şüpheli olarak dinlenen Deniz Piyade Tugay Komutanı Tuğamiral H. İ. Y., Genelkurmay Başkanının emir subayı olan Yarbay L. T., Jandarma Genel Komutanlığında görev yapmakta olan Binbaşı H. H., Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığında görev yapmakta olan Yarbay F. E., Yüzbaşı F. T. Ç., Müşterek İstihbarat Koordinasyon Merkezi Başkanlığında görev yapan Jandarma Yarbay A. K., Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müşterek Hedef Analiz Yönetim Başkanı Tuğgeneral G. Ş. S., Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müşterek Hedef Üretim Analiz Merkezinde görev yapmakta olan Yüzbaşı A. P., Kara Kuvvetleri Tayin Daire Başkanlığında astsubay olarak görev yapmakta olan T. F. D., TSK'da pilot olarak görev yapan Yarbay İ. A., Akıncı 4. Ana Jet Üssü Komutanlığında pilot olarak görev yapan Teğmen M. M. gibi çok sayıda şüphelinin itiraf içeren beyanları, açık kaynak bilgileri, 15 Temmuz darbe kalkışması ile ilgili verilen mahkeme kararları, derdest bulunan dava dosyaları ve yürütülen soruşturmalar ile resmî kurumların tespitleri değerlendirildiğinde; 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe teşebbüsünün, daha önce de bir çok kez yaşandığı üzere uluslararası güç odaklarının da desteğiyle, esas itibariyle Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarınca gerçekleştirildiği, kalkışmaya başka unsurların da katılmış olma ihtimalinin darbe teşebbüsünün bu karakterini değiştirmeyeceği değerlendirilmiştir. (Yargıtay 16. CD'nin 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443-4758 sayılı kararı).
4) HÜKME ESAS ALINAN BAZI DELİLLERİN HUKUKİ NİTELİĞİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
A) BYLOCK İLETİŞİM SİSTEMİ:
Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı ile 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
Gelişen teknolojiyle beraber hayatın her alanında kullanılan bilişim teknolojisi, muhakeme konusu olayların aydınlatılmasında etkin rol oynayan deliller arasında ön sıralarda yer almaktadır.
Kural olarak kişiler arasındaki haberleşme gizlidir. Ancak terör örgütlerinin yasa dışı amaçlarını gerçekleştirirken, mensuplarının ve faaliyetlerinin kolluk güçleri tarafından tespit edilememesi için çağın şartlarına uygun teknik olarak daha gelişmiş haberleşme sistemleri kullandıkları sıklıkla görülmektedir. Nitekim ByLock iletişim sistemi, global bir uygulama görüntüsü altında belli bir tarihten sonra yenilenen ve geliştirilen hâliyle münhasıran FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının kullanımına sunulmuş bir programdır. Benzer iletişim araçlarında olduğu gibi sisteme dahil olup kullanmak kişilerin istekleriyle değil örgüt yöneticilerinin inisiyatifi ile gerçekleşmiştir. Üyeler arasındaki haberleşmede zaman zaman gündelik işlerle ilgili mesajlar paylaşılsa da ağırlıklı olarak örgütsel talimatların iletildiği, faaliyetlerin değerlendirildiği, örgüt mensupları arasındaki bağlılığı artırıcı ve motive edici haberlerin paylaşıldığı bir sisteme dönüştüğü anlaşılmış olup ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu terör örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti hâlinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacağı kabul edilmiştir.
ByLock sisteminin kullanılması için indirilmesi yeterli olmayıp özel bir kurulum gerektiren, güçlü bir kriptolama yoluyla internet bağlantısı üzerinden iletişim sağlamak üzere, gönderilen her bir mesajın farklı bir kripto anahtarı ile şifrelenerek iletilmesine dayanan bir tasarıma sahiptir. Bu şifrelemenin, kullanıcıların kendi aralarında bilgi aktarırken üçüncü kişilerin bu bilgiye izinsiz şekilde (hack) ulaşmasını engellemeye yönelik bir güvenlik sistemi olduğu tespit edilmiştir.
2014 yılı başlarında işletim sistemlerine ait uygulama mağazalarında yer alıp bir süre herkesin ulaşımına açık olan ByLock'un, bu mağazalardan kaldırılmasından sonra geliştirilen ve yenilenen sürümünün ancak örgüt mensuplarınca harici bellek, hafıza kartları ve Bluetooth yoluyla yüklenildiği yürütülen soruşturma ve kovuşturma dosyalarındaki ifadeler, mesajlar ve e-postalardan anlaşılmıştır.
ByLock iletişim sisteminin hukuki alt yapısı;
2937 sayılı MİT Kanunu'nun 6. maddesinin "g" bendinde; telekomünikasyon kanallarından geçen dış istihbarat, millî savunma, terörizm ve uluslararası suçlar ile siber güvenlikle ilgili verileri toplayabileceği, 4. maddesinin "i" bendinde ise dış istihbarat, millî savunma, terörle mücadele ve uluslararası suçlar ile siber güvenlik konularında her türlü teknik istihbarat ve insan istihbaratı usul, araç ve sistemlerini kullanmak suretiyle bilgi, belge, haber ve veri toplamak, kaydetmek, analiz etmek ve üretilen istihbaratı gerekli kuruluşlara ulaştırmakla görevli olmanın yanında Devletin güvenliğini ilgilendiren ve suç işlendiği şüphesi doğuran somut verileri terörle mücadele konusunda görevli idari ve adli birimlere ulaştırmakla yükümlüdür. Nitekim, ByLock uygulamasına ait sunucular üzerindeki veriler hakkında düzenlenen teknik analiz raporu ve dijital materyallerin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ve Emniyet Genel Müdürlüğüne ulaştırıldığı görülmektedir. Bu aşamadan sonra adli sürecin başlatılması ve bu noktadan sonra CMK hükümlerine göre soruşturma işlemlerinin yapılması zorunludur. Nitekim Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ByLock ile ilgili dijital materyallerin teslim edilmesi üzerine 2016/104109 sor. ve 2016/180056 numara üzerinden başlattığı soruşturma kapsamında, CMK'nın 134. maddesine göre gönderilen dijital materyallerle ilgili 09.12.2016 tarihli ve 2016/104109 soruşturma sayılı yazısı ile Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğine Milli İstihbarat Teşkilatınca teslim edilen 1-1 adet Sony marka HD-B1 model, üzerinde bBW3DEK69121056 seri numaralı ve ön yüzünde 1173d7a09195cf0274ce24f0d69ede96 yazılı harddisk, 2-1 adet Kingston marka DataTraveler, uç kısmında DTIG4/8GB 04570- 700.A00LF5V 0S7455704 yazılı flash bellek üzerinde CMK'nın 134. maddesi gereğince inceleme yapılmasına, 2 adet kopya çıkartılmasına, kopya üzerinde kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmesini istendiği, Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğince bu talep kabul ederek 09.12.2016 tarihli ve 2016/6774 D. İş nolu karar ile dijital materyaller üzerinde inceleme yapılması, kopya çıkarılması ve kopya üzerinde bilirkişi incelemesi yapılarak metin hâline getirilmesine ve bir kopyasının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir.
Soruşturma aşamasında olayın aydınlatılması amacıyla el konulan veya talep edilen elektronik verilerden doğrudan suçla ilgili olanlar elektronik delil olarak kabul edilmektedir. Bir suçun işlendiği iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında, dijital veri ve delil elde etmek amacıyla bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında, bilgisayar kütüğünde, bilgisayar ağları ve diğer uzak bilgisayar kütüklerinde ve çıkarılabilir donanımlarda arama yapılması gerekebilir. Bu konuda uygulanacak iki kural vardır. Birisi CMK'nın 134. maddesi, diğeri de 27.07.2016 tarihinde ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında çıkartılan 667 ve 668 sayılı KHK'larla Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü, beşinci, altınca ve yedinci bölümde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve bu suçlar kapsamına girip girmediğine bakılmaksızın, toplu yani en az üç kişinin iştiraki ile işlenen suçlarda uygulanabilecek 668 sayılı KHK'nın 3. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendidir. Bu düzenleme, 6755 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler İle Bazı Kurum Ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 3. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendinde aynen yer almıştır. Bu sebeple bilgisayarda arama, kopyalama ve el koyma konusunda CMK'nın 134 ve 6755 sayılı Kanun'un 3. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendi birlikte uygulanacaktır. Bu uygulama sırasında 6755 sayılı Kanun'un Soruşturma ve kovuşturma işlemleri başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasında sayılan suçlar yönünden öncelik aynı Kanun'un 3/1-j maddesi olacak, burada hüküm bulunmayan hâlde CMK'nın 134. maddesine göre hareket edilecektir. Olağanüstü hâl kaldırıldığı anda bilgisayarda arama, kopyalama ve el koyma konusunda öngörülen istisnai tedbirin uygulaması son bulacaktır. Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma koruma tedbiri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 134'üncü maddesinde düzenlenmiştir. Bu koruma tedbiri, CMK'nın 116 ve 123. maddelerinde düzenlenen arama ve el koyma koruma tedbirlerinin özel bir görünümünü oluşturmaktadır. Buna göre, bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması hâlinde Cumhuriyet savcısının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına ve bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine hâkim tarafından karar verilir. Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması hâlinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için bu araç ve gereçlere el konulabilir. CMK'nın 134. maddesindeki bilgisayar kütükleri ifadesi teknik anlamda sadece masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda bulunanları değil; CD, DVD, flash disk, disket, harddisk vs. tüm çıkarılabilir bellekler, telefon vb. dijital tabanlı mobil cihazlarda dahil olmak üzere herhangi bir bilgi işlem veya veri toplama araç ya da gerecinde bulunabilecek tüm dijital dosyaları kapsamaktadır. Adli Ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin "Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma" kenar başlıklı 17. maddesinde el koyma sırasında zorunlu kılınan yedekleme işleminin, bilgisayar ağları ve diğer uzak bilgisayar kütükleri ile çıkarılabilir donanımlar hakkında da uygulanmasının dayanağı budur.
10 Kasım 2010 tarihinde Türkiye tarafından imzalanan, 22.04.2014 tarihinde ve 6533 sayılı "Sanal Ortamda İşlenen Suçlar Sözleşmesi" adı ile onaylanıp 02.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasa'nın 90. maddesi gereğince iç hukukumuzun bir parçası olarak kabul edilen Avrupa Siber Suçlar Sözleşmesi'nde bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında, bilgisayar kütüklerinde, bilgisayar ağları ve verilerin saklandığı depolarda ve uzak bilgisayar kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma tedbirlerinin uygulanabileceği kabul edilmiştir. Bilgisayar kütükleri (computer files) yalnızca kullanıcının kendi bilgisayarında yer alan bir bilgisayar programı aracılığıyla kullanılabilen, verilerin saklandığı depolama araçlarıyla sınırlı değildir. Bunun yanında bir bilgisayar aracılığıyla ağ üzerinden ulaşılabilen gerek kullanıcıya ait gerekse kullanıcıya ait olmayıp ancak ortak paylaşıma ve kullanıma açık diğer bilgisayarlardaki veri depolama araçlarına ulaşabilmek mümkündür. CMK'nın 134/1. maddesinde şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama ve kopyalama işleminin yapılabileceği belirtilmiştir. Kanun koyucu, söz konusu maddede arama ve kopyalama işlemlerinin yapılacağı araçların şüpheliye ait olmasını aramamış, şüphelinin fiilen bu araçları kullanıyor olmasını yeterli görmüştür. Maddede özellikle şüphelinin kullandığı ifadesine yer verilmiştir; zira üzerinde arama ve kopyalama işlemi yapılacak bilişim sisteminin şüpheliye ait olması gerekmez. Şüphelinin maliki olduğu, kiraladığı, ödünç aldığı ya da ortak kullanıma açık bir bilgisayarı eylemini gerçekleştirirken kullanması bu tedbirin uygulanması için yeterlidir. Ancak delile ulaşmak için sadece failin kullandığı bilişim sisteminde arama yapılması yeterli değildir. Bilgisayarlarda, bilgisayar programları, bilgisayar kütükleri veya diğer araçlarda yapılacak aramanın konusu elektronik veridir. Bu araçlarda arama işleminde amaç suçla bağlantılı her türlü elektronik veriye ulaşmaktır. Bu kapsamda bilgisayardaki mevcut klasördeki dokümanların tümü taranabilir. Bilgisayarda, şüpheli veya sanığın internet ortamında çeşitli programlar ya da sosyal iletişim siteleri (Msn Messenger, Facebook, Twitter vb.) vasıtasıyla gerçekleştirdiği iletişime ilişkin kayıtların aranması, CMK'nın 135. maddesine göre değil CMK'nın 134. maddesine göre yapılabilir. Zira CMK'nın 135. maddesinde düzenlenen telekomünikasyon yoluyla iletişimin denetlenmesi koruma tedbiri, teknik araçlarla iletişimin tespitini, dinlenmesini ve kayda alınmasını kapsamaktadır. CMK'nın 135. maddesine göre yapılan iletişimin dinlenmesi ve kaydı, geçmişe dönük olarak değil geleceğe dönük olarak yapılabilir. Diğer bir ifadeyle geçmişte gerçekleşen iletişimin dinlenebilmesi, kayda alınabilmesi mümkün değildir. Ancak internet ortamında gerçekleştirilen iletişime ilişkin kayıtlar, bilgisayar kütüğünde kayıt altına alındığından bu iletişim kayıtları hakkında CMK'nın 134. maddesindeki koruma tedbiri kapsamında arama, kopyalama ve elkoyma tedbirleri uygulanabilir. Bireyin e-posta, yazışma ve haberleşmeleri CMK'nın 135. maddesi kapsamında değerlendirilirken, bireyin kendisine e-posta ile gelen bir yazı, resim, görüntü veya ek dosyayı kullandığı bilgisayara veya taşınır belleğe kaydettiğinde, artık bu belge haberleşme hürriyetinin dolayısıyla iletişimin denetlenmesinden çıkıp CMK'nın 134. maddesi kapsamında bilişim cihazına kayıtlı bilgi ve belgeye dönüşecektir. Kriptolu haberleşme sonucunda silinmiş mesajların gerek bilgisayarda gerekse sistem üzerinde ele geçirilmesi de telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim denetimi kapsamında olmayıp bu gibi hâllerde CMK'nın 134. maddesinde düzenlenen bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma tedbiri söz konusu olabilir.
Sonuç olarak, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının dijital materyaller üzerinde CMK'nın 134. maddesi gereğince Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğinden aldığı inceleme kopyalama ve çözümleme kararına istinaden Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığı uzmanlarınca düzenlenen 18.02.2017 tarihli ByLock raporu, açık kaynaklar, dosyadaki diğer bilgi ve belgeler, yasa, Anayasa ve uluslararası sözleşmeler göz önüne alınarak yapılan tespit ve değerlendirmeler sonucunda; MİT tarafından yasal olarak elde edildiği kabul edilen dijital materyaller üzerinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebi ile CMK'nın 134. maddesi gereğince Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğinden alınan inceleme kopyalama ve çözümleme kararına istinaden bilgisayardaki ve bilgisayar kütüklerindeki iletilerin tespiti işleminde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Haklarında soruşturma işlemi başlamamış ya da soruşturması devam eden yüz binden fazla şüphelinin delil niteliğinde kişisel bilgisi bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığı uzmanları tarafından üzerinde çalışma yapılan ByLock ana sunucusunun, henüz haklarında soruşturma işlemlerine başlanmamış kişiler açısından terör örgütü soruşturmasının selameti, diğer kişilerin ise masumiyet karinesinin korunması bakımından, ana sunucudaki bilgilerin sanıklara teslim edilmemesinde yasaya aykırılık görülmemiştir. Ancak yargılama sürecinde tarafların bu delile karşı somut itirazlarının inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulması, gerektiği takdirde bilirkişi incelemesi yapılması zorunluluğu gözden kaçırılmamalıdır.
B) SABİT HATLARDAN ARAMA VE ARDIŞIK ARAMA YÖNTEMİ:
B-1) FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Askeri Mahrem Yapılanması:
Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 2017/956 Esas 2017/370 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşen 16. Ceza Dairesinin ilk derece sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarihli ve 2015/3 Esas 2017/3 Karar sayılı ve aynı Dairenin temyiz mercii olarak verdiği 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443 Esas 2017/4758 Karar sayılı kararlarında nitelikleri ve özellikleri açıklanan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı tarafından 2019 yılı Ocak ayında düzenlenen rapora göre;
a) Genel Olarak Mahrem Hizmetler ve Mahrem Yapılanma:
Mahrem hizmetler, Devletin en kritik ve operasyonel birimlerine sızarak örgüt hesabına yürütülen gizli faaliyetleri ifade eder. Bu kurumlarda örgüt adına kadrolaşma, abinin veya imamın emrine göre organize hareket edip örgüt amacına yönelik verilen görevleri ifa etmektedir.
Mahrem hizmetlerde, Fetullah Gülen veya örgütün üst yönetim katından gelen talimatları, doğruluğunu veya akla uygunluğunu, dini, hukuki, ahlakiliğini sorgulamadan yerine getirecek mutlak itaat ve teslimiyet gösteren özel seçilmiş örgüt mensupları kullanılmaktadır.
Mahrem hizmetlerde istihdam edilecek örgüt mensuplarının, zihin kontrollerinin sağlanması, örgütün değerlerini ölümüne savunması, kör bir itaatkârlığa ulaşması zaman almaktadır. Bu nedenle örgüt, ağacın yaşken eğildiğinin bilincinde olarak, mahrem hizmetlerde ihtiyaç duyduğu tipte insanları, genellikle ortaokul/lise döneminden itibaren kazanmaya çalışmaktadır. Örgüt içinde en önemli iş; bu şahısların bulunması, örgüte kazandırılması, yetiştirilmesi, mahrem hizmetlere yönlendirilmesi ve yerleştirilmesidir.
Bu şekildeki bir sürecin ardından TSK içerisine sızdırılan örgüt mensubu sayısının zamanla artması ile birlikte FETÖ/PDY, TSK birimlerini yönlendirebilecek ve kontrol altında tutabilecek bir güce kavuşmuştur. Sözde TSK yapılanması, Emniyet ve MİT yapılanması ile birlikte örgütün silahlı kanadını oluşturmuştur.
15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi; örgütün, mensupları sayesinde TSK'nın her türlü imkân ve silah gücünü gerektiğinde çıkarları doğrultusunda kendi halkına ve halkının iradesine karşı kullanmaktan çekinmeyeceğini açıkça göstermiştir.
Örgüt dilinde mahrem yerler:
-TSK (Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıkları),
-Emniyet (EGM ve il emniyet müdürlükleri),
-Yargı (Adalet Akademisi, hâkimler/savcılar, HSK),
-MİT,
-Mülkiye (valiler/kaymakamlar),
-Bazı özel kurumları (TİB, ÖSYM, TÜBİTAK),
İfade eder.
Özel Hizmet Birimleri; TSK, Yargı, Emniyet, Mülkiye, MİT gibi kurumlardaki yapılanmadır. Örgüt asıl operasyonel gücünü bu birimlerden almıştır.
Örgütün gerek 17-25 Aralık 2013 öncesi ve sürecinde yapılan operasyonel faaliyetler gerekse 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminin planlama ve uygulaması Özel Hizmet Birimleri tarafından yürütülmüştür.
Özel Hizmet Birimlerinde hücresel yapılanma söz konusudur. Bu birimlerin deşifre olmasını önlemek için uygulanan hücresel yapılanmada bir örgüt mensubunun, en fazla bir üst sorumlusunu ve/veya bir altında bulunan örgüt mensubunu tanıması amaçlanmaktadır.
b) Mahrem Yapılanmanın İşleyişi:
Örgüt için en önemli kurumlar olan TSK, Emniyet, MİT ve Yargı organlarına yerleştirilecek öğrenciler, Talebe İmamları tarafından belirlenmekte ve durumlarına göre sınıflandırılarak o yönde ders çalışmaları sağlanmaktadır.
Bu öğrenciler talebe evlerinden alınarak mahrem yapı dışındaki kişilerin bilmediği ve sadece mahrem hizmetlerde kullanılan Özel Evlere yerleştirilmektedir.
Evlere yerleştirilen öğrencilere kod isim verilmekte ve özel derslere tâbi tutulmaktadır.
Örgütün mahrem yapısı tarafından ele geçirilen Askeri Liselere Giriş ve Polis Koleji Giriş Sınav soruları Talebe İmamları aracılığıyla bu okullar için hazırlanan öğrencilere ezberletilerek sınavlarda başarılı olmaları sağlanmaktadır.
Bu okullara giriş için yapılan çalışmaların boşa gitmemesi için öğrencilerin sağlık durumları önceden örgüt tarafından incelenmekte ve engel hâli bulunmayanlar seçilmektedir.
Her şeye rağmen sağlık raporunda bir sorun çıkması hâlinde ilgili hastanelerdeki örgüt mensupları aracılığı ile uygun raporun verilmesi sağlanmaktadır.
1985 yılında örgüte mensup bazı öğrencilerin askeri liselerden atılması üzerine örgüt tarafından strateji ve sistem değişikliğine gidilerek, askeri liselere ve Polis Kolejine yerleştirilen öğrencilerin bu okullardaki öğrenimleri süresince de kendilerini bu okullara hazırlayan Talebe İmamı tarafından takibi sağlanmıştır.
Talebe İmamı, sorumlu olduğu öğrenciyi genelde on beş günde bir kez ziyaret etmekte, ziyaret gerçekleşmezse ikinci buluşmanın ne zaman ve nerede gerçekleşeceği mutlak surette belirlenmektedir. Bu görüşmeler, katı kurallarla belirlenmiş yüksek gizlilik içerisinde gerçekleştirilmektedir.
15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi sonrası TSK içerisindeki yapılanmaya yönelik yapılan soruşturmalar akabinde alınan ifadeler ve yapılan tespitler sonucu gün yüzüne çıkarılan bilgilere bakıldığında; örgütün TSK içerisinde farklı bir yapılanmaya gittiği, tamamen hücre tipi, birbirinden habersiz ve bağımsız üniteler oluşturulduğu, bu ünitelerin sivil abilerin/imamların sorumluluğunda üst düzey komutanlar (general, albay, yarbay, binbaşı), alt rütbede subaylar (yüzbaşı, üsteğmen, teğmen) ve astsubay gruplarından oluştuğu tespit edilmiştir.
c) Kadrolaşma Süreci:
Örgüt tarafından seçilerek yetiştirilen elemanlar, örgütün hedefleri doğrultusunda kamu ve özel sektörde istihdam edilmektedir. Kamudaki örgütlenme anlayışı, herhangi bir cemaatin üyelerinin devletin kademelerinde yer almasının ötesindedir.
Devletin kamu kurumlarına yerleşme, her vatandaşın hakkı olarak görülse ve Fetullah Gülen tarafından bu hak kılıf olarak kullanılmaya çalışılsa da gizlenmeye çalışılan bir gerçek vardır. Bu gerçek; FETÖ/PDY'nin sınav sorularını çalması, kumpas davalarıyla örgüt mensubu olmayanları tasfiye etmesi ve örgütün devlette monopol olmaya çalışması, hizmet asabiyetinin sonucu olarak örgüt mensuplarının hizmet aidiyetini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından üstün görmesi, sadakatin devlete değil örgüte sunulması, devlet hiyerarşisi yerine örgüt hiyerarşisinin konulması, emirlerin sivil örgüt imamlarından alınması gibi birçok somut olayda görülmektedir.
Bu gibi somut olaylar da göstermektedir ki FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubunun devletin kamu kurumlarına yerleşmesi/yerleştirilmesi değil, sızması ve halk tabiriyle ayrık otu gibi bulunduğu yerleri işgal etmesi söz konusudur.
15.07.2016 tarihindeki darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki yapılanmasının Mahrem Hizmetler olarak isimlendirildiği ve yapılanmada gizliliğe azami derecede riayet edildiği bilinmektedir.
Genellikle ortaokul/lise döneminde kazanılan ve örgütsel ideolojiye uygun olarak yetiştirilerek örgüt mensuplarınca özel bir sınavdan geçirilen bu şahısların, örgütün mahrem yapılanmasını oluşturan birimlerde istihdam edilmesine örgütün oldukça önem verdiği ve mahrem hizmetlerde kullandığı görülmektedir.
Askeri mahrem yapılanmada yer alan bir örgüt mensubunun hayatını dört evrede özetlemek mümkündür:
-Birinci evre; Işık evi,
-İkinci evre; Hususi/özel ev,
-Üçüncü evre; Askeri okullardaki eğitim süreci,
-Dördüncü evre; Birim yapılanması,
Çocuk yaşta örgüte kazandırılan öğrenciler, talebe evlerinden alınarak mahrem yapı dışındaki kişilerin bilmediği ve sadece mahrem hizmetlerde kullanılan özel evlere yerleştirilmektedir.
Örgüt mensupları, ortaokul ve lise dönemlerinden itibaren düzenli olarak örgüt liderinin ses veya görüntü kaydı hâline getirilmiş vaazlarını, kitaplarını sohbet toplantılarında dinlemekte, izlemekte ve okumaktadır. Sohbet toplantıları, örgüt tarafından masum dini faaliyetler gibi gösterilmeye çalışılarak ardındaki örgütsel fikir ve idealler gizlenmektedir. Oysaki bu toplantılarda, dini kılıf altında ya da buz dağının görünmeyen yüzünü oluşturan kısımlarında örgütsel bir bakış açısı kazandırılmaktadır.
Bir örgüt mensubunun bütün bu hayat evreleri, sohbet toplantılarına katılmakla geçer. Örgütün temel direği, olmazsa olmazı bu toplantılardır. Nitekim terör örgütü lideri bu konuda şunları söylemiştir:
"Evvela kendimiz bu hizmetin büyüklüğünü kabul edelim, başkalarına anlatmadan. Evet, yani bu öyle bir hizmettir ki bunu mütevelli toplantısındaki bir akşam bile hiçbir şeye feda edilemez. Ne kadar feda edilemez yani? Mesela annemiz babamız ölse feda edilemez. Gider geçer, belli bir fasıldan sonra başında durur kaldırırız. Ama buraya gelinir. Çünkü bir arkadaş iki arkadaş buraya gelmeyince gelenlere gelinmiyor olabileceği fikri verilir. Gelenlerin şevki söndürülür. Kuvveyi maneviye si kırılır. Biz her bir yerlerimiz şu cemaatin Kuvveyi maneviye sini takviye etmek üzere el ele tutup omuz omuza verme mecburiyetindeyiz. İhlası salesinde buna temas ediyor. Birisinin geriye durması diğer arkadaşları (...) sarsabilir. Allah’ta diyor, o fabrikayı katar karıştırır, o saatin çarklarını katar karıştırır diyor. Demek biz öyle fabrikanın çarkları öyle saatin çarkları hâline gelmişiz ki bu çarklardan bir tanesi dursa muvakkaten bu durgunluk, duraklama bütün çarklara sirayet ediyor. Birbirimizle çok bütünleşmişiz. Bu bütünleşmenin manevi keyfiyetini yani tablonun öbür yanını ben göremiyorum, tahminde edemiyorum. Fakat Allah bir araya gelmeyi böyle bu bütünleşme adına çok önemli sayıyor. Önemli kabul buyuruyorsa şayet bizim için bu çok önemli olmalıdır. Biz burada bir cemaat teşkil ediyoruz ve Allah’ın eli cemaatle beraberdir. (...) Arkadaşlarımız cennete giden yollardaki tıkanıklıkları açacak, herkesi gelmeye mecbur edecekler. (...) O zaman bu fedakâr arkadaşlarımıza bir gece gelmemeye bir şey takdir edelim. Bir gece mütevelliye gelmezse acaba ne takdir edelim? Bugünkünü muaf tutacağız. Mesela .... Bey yok, (X) yok, mesela ....bey de yok. Başınız sağ olsun. O aksatmazdı da benim şeyimdi o, izin alması lazım giderken, manevi şeyin yanında bir şey takdir edelim. Veremezlerse ben vereyim onu. Öyle bir şey söyleyelim ki ben veremeyeyim onu. Mehmet Bey diyor ki bir senelik burs versin. (Konuşmalar) Bir kere atlatana bir senelik burs takdir edelim. Ne güzel şey yine cennete giden yolda tıkanıklık açılıyor."
Sohbet toplantılarını, çeşitli alt başlıklar altında incelemek ve sınıflandırmak mümkündür. Ortaokul döneminde irtibata geçilen çocuk yaştaki kişilerin katıldığı sohbet toplantıları keyfiyet odaklıdır. Bu toplantı türünde, evlere gelenlere yoğun ideolojik eğitim programı uygulanmaktadır. Bunun haricinde sivil/bölge yapılanmalarında ve mahrem yapılanmalarda gerçekleştirilen toplantılar ise iki genel kısımdan oluşmaktadır. Birincisi keyfiyet denilen örgütsel bağ oluşumunu sağlayan, destekleyen ve geliştiren kısım, ikincisi ise örgüt idaresi ve stratejileri ile alakalı iş/meslek konularının görüşülmesi kısmıdır.
Keyfiyet odaklı toplantıların işleyişine bakıldığında;
-Pırlantalar olarak adlandırılan Fetullah Gülen'in kitaplarını okuma,
-Önceden kayda alınmış sesli ve görüntülü kayıtlarını dinleme ve izleme,
-Haftalık Bamteli sohbeti, Sızıntı, Çağlayan Dergisi vb. yazılarını okuma/izleme,
-Örgüt mensubu yazarların kitaplarından ve yazılarından kesitler okunması, anlatılması,
Gibi faaliyetlerle örgütsel değerler aşılanmaktadır.
Daha önce de açıklandığı gibi bu faaliyetler rastgele değildir; belli bir plan ve sistem dahilinde zamana yayılarak ışık evlerine gelmesi sağlanan herkese uygulanmaktadır. Bu toplantıların belli bir takvime göre, önceden belirlenmiş hedeflere ulaşılacak şekilde ayarlandığı ele geçirilen belgelerde açıkça görülmektedir. Bir yıl içinde sohbet toplantılarına katılan kişilere örgütün temel değerlerinin hemen hemen hepsinin eğitiminin verildiği anlaşılmaktadır. Ondan sonraki süreçte de her yıl, yine belli bir plan ve program doğrultusunda bu değerler çerçevesinde ideolojik örgüt eğitiminin verilmeye devam ettiği görülmektedir.
Sohbet toplantılarının fonksiyonlarına ve verilen ideolojik eğitimin içeriğine bakıldığında;
-Olağanüstü kişilik bilincinin aşılanması, (Fetullah Gülen'in insanüstü özelliklere sahip, ilahi irade tarafından seçilmiş ve özel bir misyonla dünyaya gönderilmiş, her dediği ilahi iradenin isteklerini yansıtan ve yanlış olması mümkün olmayan bir kişi olduğuna iman edilmesi)
-Kutsal dava fikrinin yerleştirilmesi, (Fetullah Gülen'in olağanüstülüğüne iman etmiş kişilerin, ona verilen kutsal görevleri, ona bağlanan kutsal ordusuyla başaracağına olan inanç)
-Ham olarak gelen hedef şahısların örgüt elemanına dönüştürülmesi, bu hedef şahıslara örgütün ideolojisi ile öğretilerinin empoze edilmesi,
-Toplantıya katılanların bireysel dönüşümlerinin sağlanması ve radikalleştirilmesi,
-Grup aidiyetinin keskinleştirilmesi,
-Dayanıklılık, katı disiplin ve mutlak itaatin sağlanması,
-Bağlılık, güven ve sadakatin oluşturulması,
-Birlik ruhunun sağlanması,
-Örgüt idealleri doğrultusunda mücadele ederken başa gelebilecek her türlü zorluk ve acıya (örgüt içinde imtihan olarak adlandırılır) karşı insanı kayıtsız kılan bir dayanıklılık kazanılması, psikolojik olarak önceden hazırlanılması,
-Hizmet uğruna ölmenin erdemi ve mükâfatının cennet olduğu bilincinin yerleştirilmesi,
-Moral değerlerin ve mücadele kapasitesinin yükseltilmesi,
Şeklinde olduğu görülmektedir.
Sohbet toplantılarının örgütün temellerinin dayandığı en önemli taşıyıcı sütun olması dolayısıyla gizlenmesi ve dış müdahalelere karşı çeşitli şekillerde korunması gerekmektedir. Örgüte hâkim olan gizlilik ilkesi, diğer uygulama ve faaliyetlerde olduğu gibi sohbet toplantılarının da koruyucu kalkanıdır. Bu toplantıların ne zaman, nerede yapıldığı açık ve şeffaf değildir. Özellikle mahrem hizmetler toplantılarının gizliliği için birçok tedbir uygulanmaktadır. Yine gizlilik ilkesi gereği bu toplantılar dini faaliyet, dini sohbet kılıfı altında hedef saptırma yöntemi kullanılarak ardındaki örgüt gerçekleri saklanmaya çalışılmaktadır.
Örgütün toplantılara bakışı gayet nettir. Elemanların örgüt içi değerinin toplantılara katılma durumuna göre belirlendiği örgütten ele geçirilen bütün belge ve dokümanlarda açıkça görülmektedir.
Toplantılara aksatmadan, düzenli katılanlar ele geçirilen bütün fişleme belgelerinde en sadık, en yüksek mertebede yer alan kişiler olarak nitelendirilmektedir. Ara sıra aksatanlar, bir alt basamakta yer almakta ve kendi içinde aksatma sıklığına göre sıralanmakta/sıralanabilmektedir. Aksatma sıklığı artanlar ve gelmemeye başlayanlar Ümit pozisyonuna düşürülmekte, bunlar da kendi içinde kategorilere ayrılarak tekrardan kazanılmak amacıyla özel stratejilerle yaklaşılmaktadır. Bu çabaların da sonuçsuz kalması ve kişinin irtibatı keserek toplantılara katılmaması örgütten çıkma anlamına gelmektedir.
Diğer terör örgütleriyle mukayese edilemeyecek ölçüde gizliliğe büyük önem veren FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün; yasa dışı faaliyetlerinin bilinmesinin önüne geçmek ve meçhulde kalmasını sağlamak, örgüt mensubunun güvenliğini gerçekleştirmek ve kriptolanması ile deşifre olmasını engellemek, yapılması planlanan eylemin veya yasa dışı faaliyetin başarıya ulaşmasını temin etmek, yasa dışı faaliyetlerin akabinde mümkün olduğunca az iz ve emare bırakmak amacına yönelik olarak kod ad kullanılmakta ve yine mahrem hizmetlerde kullanılan evlere yerleştirilen öğrencilere özellikle kod adı verilerek özel derslere tabi tutulmaktadır.
Örgütün neredeyse tüm uygulamalarında olduğu gibi gizlilik de istismar edilen dini kavramlarla kamufle edilmekte, örgüt jargonunda tedbir olarak adlandırılmaktadır.
d) Örgütsel Toplantılar İçin İletişim Kurma Yöntemleri:
Dünya genelinde 160 ülkede faaliyet gösteren ve binlerce mensubu olan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü açısından iç haberleşme; talimatların alınıp verilmesi, gelişmelerin güvenli ve zaman kaybetmeksizin aktarılması ve faaliyetlerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi bakımından hayati öneme sahiptir.
Faaliyet alanlarının çeşitliliğine paralel olarak örgütün haberleşme yöntemleri de farklılık arz etmektedir. Örgütün neredeyse tüm uygulamalarında olduğu gibi haberleşme yöntemlerinde de gizlilik içerisinde iletişim sağlamaya özen gösterilmektedir.
Örgütün iletişimde kullandığı yöntemlerin;
-Yüz yüze/buluşma,
-Canlı kurye,
-Kriptolu IP hattı,
-Not ile haberleşme,
-Basın yayın üzerinden talimat verme,
-Sosyal medya (Facebook, Twitter vb.),
-Telefon (GSM, operasyonel hat, ankesör/büfe arama),
-İletişim/haberleşme programları (ByLock vb.),
Olduğu anlaşılmaktadır.
Canlı kurye kullanılması, en sağlıklı haberleşme yöntemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Talimat almak ve faaliyetler hakkında bilgi vermek amacıyla doğrudan ABD/Pensilvanya'ya gidilerek örgüt lideri ile yüz yüze görüşülmekte ve talimatlar bizzat alınmaktadır. FETÖ/PDY elebaşısının çok önemli hususların yüz yüze (Ru Be Ru) görüşülmesi yönünde talimatlarının olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Örgüt toplantılarında verilen talimatlar ufak kâğıtlara yazılmakta hatta bunların lüzumu hâlinde yok edilebilmesi için yenilebilir özellikte olması sağlanmaktadır.
Kiralık hatlar vasıtasıyla kriptolu IP telefon kullanılması, özellikle yurt dışındaki okullarla irtibatta kullanılan yöntemlerdendir.
En kolay ve önemli haberleşme araçlarından biri GSM hatlarıdır. Bu hatlar, genel olarak başkası adına kayıtlı ya da örgüt kontrolündeki kurum/kuruluş adına kayıtlı olan, abone bilgilerinin gerçek kullanıcısına kolaylıkla ulaşılamayan hatlardır. Genellikle yaklaşık 3 ayda bir yeni GSM hattı temin edilmekte ve eski hatla birlikte telefon cihazı da değiştirilmektedir. (Uygulanan tedbir şekline göre süre değişkenlik gösterebilir.)
Telefonların değiştirilmesi sürecinde eski telefonlar imha edilmekte ve parçalanarak farklı bölgelerdeki çöp kutularına atılmaktadır. Bu işlerin kamera olmayan yerlerde yapılmasına dikkat edilmektedir. Böylece tek numara ile görüşme yapan hat görüntüsünden uzaklaşılması ve örgütün kullandığı hatların tespitinin zorlaştırılması amaçlanmaktadır.
İletişimin telefonla kurulduğu dönemlerde (iletişim/haberleşme programlarının kullanılmadığı dönemlerde) telefonun akıllı olmaması ve internet bağlantısının bulunmamasına dikkat edilmiştir. Aynı zamanda mesaj atılması da istenmediği için yasaklanmıştır.
Örgüt mensuplarının kendi adlarına olmayan GSM hatları temin edip bunları belirli aralıklarla cihazlarıyla birlikte değiştirmeleri dahi legal olduğunu iddia ettikleri faaliyetlerinin illegal olduğunu ve bunları gizlemeye çalıştıklarını ortaya koymak açısından önemli bir veridir.
Türkiye'de Almanya, ABD ya da başka bir ülkeye kayıtlı GSM hatlarının kullanılması, örgütün üst düzey abilerinin kullandığı yöntemlerdendir. Abone bilgilerinden sadece hangi ülkeye ait olduğunun görülebilmesi nedeniyle zaman zaman tercih edilebilmektedir.
Örgüt mensupları, tedbir olarak haberleşme araçlarını değiştirdikleri gibi isim zikretmekten imtina ederek genel ifadeler kullanmaya özen göstermekte ve yaygın olarak KOD İSİM kullanmaktadırlar. Örgütsel görüşmeler sırasında hizmet, şakirt, Gülen, cemaat gibi kelimelerin telefonda zikredilmemesine özen gösterilmekte, buluşma yeri söyleneceği zaman şifreli ifadeler kullanılmasına önem verilmektedir.
Her ne kadar iletişimde esas olan usul randevulaşma sistemi olsa da örgütün mahrem sorumlularının, sevk ve idaresi altındaki askeri personel ile deşifre olmayı engellemek maksadı ile irtibat kurma yollarından birisinin de kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, iddia bayii ve lokanta gibi işletmelerde bulunan ve ücret karşılığı kullanılan sabit (kontörlü/voip) hatlar ile Türk Telekom'a ait ankesörlü telefon hatlar olduğu tespit edilmiştir.
Örgüt tarafından bu yöntemin kullanılma sebepleri ise;
-Pratik ve kolay ulaşılabilir bir iletişim modeli olması, (Örneğin, operasyonel hat ile iletişim için gerekli olan 2. bir telefon, çevresi tarafından şahsın durumunu şüpheli hâle getirebilir)
-Anonim bir iletişim modeli olması, (Açıklamaya ihtiyaç duyulduğunda gönül ilişkisi vb. bahaneler ileri sürülebilir)
-Teknolojik imkânların güvenilir olmadığı, (ByLock serverlarının elde edilmesi vb. toplu deşifrasyon olmayacağı inancı)
-Arayan mahrem sorumlusunun kimliğinin deşifre olmayacağı,
Düşüncelerine dayanmaktadır.
e) Büfe/Ankesörlü Sabit Telefon Hatlarıyla İrtibat Kurma Yönteminin Özellikleri:
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü sohbet olarak adlandırdığı örgütsel toplantıları devam ettirmek için elzem olan askeri personel ile irtibatlarında gizliliğe çok önem verdiği hususuna yukarıda ayrıntılarıyla değinilmiştir.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında yürütülen soruşturmalardaki şüphelilerin hatları ile kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye ve lokanta gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat ve ankesörlü hatların HTS kayıtlarının incelenmesinde;
-Ardışık arama (Yakın zaman diliminde birbirini takip eden peşi sıra),
-Periyodik arama (Farklı tarih ve zaman diliminde belirli gün aralığı dahilinde),
-Tek arama,
Şeklinde iletişim gerçekleştirildiği ve irtibat sağlandığı saptanmıştır.
Birim içerisinde sorumlu düzeyde bulunan örgüt mensuplarının, kendilerine bağlı askerlere ait telefon numaralarını, telefonlarına farklı isimler kullanarak veya not kâğıtlarına GSM numaraları üzerinde belirli değişiklikler yaparak kaydettikleri, iletişim kurmak istedikleri zamanlarda ise kamuya açık ve birbirinden bağımsız market/büfe/lokanta vb. işletmelerde kurulu bulunan kontörlü/voip (sabit) hatlar ile Türk Telekom'a ait ankesörlü telefonları kullanmak suretiyle kendilerine bağlı askerleri aradıkları belirlenmiştir.
Yapılan soruşturma ve kovuşturmalar sırasında elde edilen bilgilerden, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Mahrem Yapısı içerisinde faaliyet gösteren örgüt mensuplarının, kendi sorumlulukları altında bulunan özellikle asker ve diğer mahrem hizmetteki sivil şahısların telefon numaralarını, deşifre edilmelerinin önlenmesi ve örgütsel faaliyetlerinin sürdürülebilir olması amacıyla şifreleme metotları kullanarak kaydettikleri de tespit edilmiştir.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarınca kullanılan ve şu ana kadar tespit edilebilen bazı şifreli kaydetme yöntemlerinin;
-On (10) Rakamına Tamamlama; Öğrencilerin telefon numaralarını telefona kaydetmek yasak olduğu için normal bir esnafın kartvizitinin arkasına veya herhangi bir kâğıda telefon numaralarının son dört rakamının her biri 10'a tamamlanarak kaydedilir. Yani kayıtlı telefon numarasının son dört rakamının her birini 10 sayısından çıkararak ortaya çıkan rakam yazılır. 10'a tamamlama sistemine örnek vermek gerekirse telefon numarasının son dört rakamı 46 05 ise not kâğıdına yazılan numaranın son dört rakama 64 05 olur. Bir başka örnekte ise telefon numarasının son dört rakamı 43 17 ise kartvizite yazılan numaranın son dört rakamı 67 93 olur.
-Sondan İkili Rakam Bloklarını Çapraz Yer Değiştirme; Telefon numarasının sondan rakam bloklarının yerlerinin çapraz olarak değiştirilmesi yöntemidir. Örneğin, 0 xxx 345 ..... numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx 345.... olarak kaydedilir.
-Rakam Bloklarını Ters Yazma; Telefon numarasının operatöre ait ilk 3 rakamları sabit kalmak şartıyla geri kalan rakamları ise rakam bloklarının kendi arasında ters yazılarak kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx 345 ... numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx 543 .....olarak kaydedilir.
-Sondan 4 üncü Rakamı Dört (4) Arttırma; Telefon numarasının sondan dördüncü rakamına dört eklenerek kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx xxx 62 44 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx xxx 02 44 olarak kaydedilir.
-Sondan 2 nci ve 4 üncü Rakamı Yer Değiştirme; Telefon numarasının sondan ikinci ve dördüncü rakamlarının yerlerinin değiştirilerek kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx xxx 62 44 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx xxx 42 64 olarak kaydedilir.
-Telefon Numarasını Oluşturan Rakamlara Bir Ekleme Bir Çıkarma; Telefon numarasını oluşturan rakamlara soldan başlayarak sırasıyla bir ekleme bir çıkarma yapılarak kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx 444 ....numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx 535 .... olarak kaydedilir.
-Telefon Numarasını Oluşturan Rakamları Kredi Kartı Numarasına Benzetme; Telefon numarasını oluşturan rakamlarının başına, sonuna rakamlar ekleyerek veya 16 haneli kredi kartı numarası şeklinde kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx 444 ..... telefon numarası 5410 xxx4 4462 4454 olarak kaydedilir.
-Telefon Numarasını Oluşturan Rakamları Servis Sağlayıcı Operatör Kodunun İl Alan Koduna Değiştirme; Operatör kodunun herhangi veya faaliyet gösterdiği il kodu şeklinde kaydedilmesidir. Örneğin, 0 505 xxx xx xx numaralı telefon kaydedilirken 0 312 xxx xx xx olarak kaydedilir.
-99'a Tamamlama; Aranacak telefon numaraları doğrudan olarak değil son iki hanesini 99'a tamamlama yöntemiyle aranmasıdır. Örneğin 5XX .... 45 67 numarasının 5XX 123 ... şeklinde yazılması,
100'e Tamamlama; Aranacak telefon numaraları doğrudan olarak değil son iki hanesini 100'e tamamlama yöntemiyle aranmasıdır. Örneğin 5XX ...45 67 numarasının 5XX .... 33 şeklinde yazılması,
-Çaprazlama metodu; Aranacak telefon numaraları doğrudan olarak değil son dört hanesinin ikili gruplar hâlinde kendi içinde çaprazlama yöntemiyle aranmasıdır. Örneğin 5XX...45 67 numarasının 5XX .... 76 54 şeklinde yazılması,
Şeklinde olduğu saptanmıştır.
Mahrem imamların, kendilerine bağlı muvazzaf askerlerin (öğrenci) telefon numaralarını ajandalarına kaydederken yukarıda açıklamaları verilen örnek şifreleme yöntemlerini kullanmakla birlikte bazı mahrem imamların arama yapmadan önce numaralara baktığında şifreleme yaptığını unutarak/kasten yazılı olan şifreli numarayı aradığı, daha sonra yanlış numara çevirdiğini fark ederek/kasten asker şahsı tekrar gerçek numarasından aradıkları da sıklıkla gözlemlenmiştir.
Kolluk birimlerinin yapmış olduğu çalışmalar ve soruşturmalarda alınan ifadelerden;
"Mahrem imamların belirledikleri periyodik zaman diliminde grubunda bulunan askeri personelle sohbet adı altında örgütsel toplantıları düzenledikleri, bir sonraki toplantının yerinin-zamanının ve saatinin yapılan bu toplantılarda yüzyüze görüşülerek belirlendiği, toplantı günü ve saatinde değişiklik veya farklı bir gelişme olduğu zaman mahrem imam tarafından sabit hatlardan (ankesör-büfe-market vb.) askeri personelin cep telefonu aranmak suretiyle irtibatın gerçekleştirildiği, mahrem imam tarafından gerçekleştirilen bu görüşmelerin genellikle çok kısa tutulduğu ve şifreli olarak anlatılmak istenilenin söylendiği, bu telefon görüşmelerinin kısa tutulmasının sebebinin mahrem imamın ve sabit hatlardan aranan askeri personelin deşifre olmasını engellemek olduğu, askeri personelle mümkün olduğu kadar sabit hatlardan az irtibat kurulmaya özen gösterildiği, askeri personelin çok aranmasının o personelle ilgili bir sıkıntının yani toplantılara gelmeme, terör örgütü ile irtibatını koparmaya çalışma gibi etkenlere işaret ettiği, mahrem imam tarafından sürekli arama yapılarak askeri personelin ikna edilmeye çalışıldığı, askeri personelin az aranmasının ise o personelin toplantılara düzenli geldiğinin, gerçekleştirilen toplantılarda yüz yüze alınan kararlar sonucunda bir sonraki toplantıya düzenli katıldığının göstergesi olduğu, katalog evlilik yapan askeri personelin eşleri ile toplantılara katıldıkları örgüt imamlarının eşlerinin askeri personelin eşleri ile ilgilendikleri, bu şekilde mahrem imamlarca yapılan görüşmelerin 2017 yılına kadar devam ettiği, bu tarihten sonra sabit hatlardan askeri personelin aranmamasına dikkat edildiği, bunun sebebinin ise yapılan örgütsel faaliyetin deşifre olması ve mahrem imamların takip edilmesinden korku duyulmasından kaynaklı olduğu, bu süreçten sonra askeri personel ile görüşme yapılmak istenildiği zaman; lojmanlarda oturmayan ve FETÖ Silahlı Terör Örgütü içerisinde faaliyet gösteren askeri personelin evlerine gidilerek irtibat kurulduğu ya da asker şahsın mahrem imamın evine gitmesi şeklinde irtibat kurulmaya çalışıldığı, subay, astsubay veya askeri öğrenciler ile ilgilenen mahrem imamların birbirinden farklı olduğu, örneğin subay ve astsubayların aynı grup içerisine dâhil edilmediği"
Anlaşılmıştır.
Sonuç olarak;
Yukarıda izah edilen açıklamalar, olgular ve FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne yönelik yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda alınan ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızmış mensuplarının çok az kısmına kriptolu haberleşme programı Bylock ve Eagle gibi programlar yüklediği, geri kalan mensupları ile özellikle geçmiş yıllarda kullandıkları bir sistem olan büfe, market vb benzeri yerlerdeki ücretli telefonlar veya kontörlü telefonlar ile haberleştikleri, örgütsel irtibatta asıl olan iletişim metodunun yüz yüze görüşme olduğu ve bir sonraki görüşmenin tarih ve yerinin bu esnada belirlendiği, bu mümkün olmaz ise tedbir anlamında her asker şahsın farklı ankesör ya da sabit hatlardan (market-büfe-bakkal vb.) aranmak (GEZEREK) suretiyle örgütsel iletişimin kurulduğu, arama işleminin genellikle tek taraflı ve kısa süreli olduğu, sadece sorumlu şahısların ARAMA işlemini yaptığı (askeri şahıs tarafından karşı arama yapılmadığı, askeri personelin de çok sık olmamakla birlikte mahrem sorumlusuna ulaşmak istedikleri durumlarda aradığı), sorumlu şahıs tarafından aranan askeri personelin büyük kısmının rütbe/makam olarak genelde denk olduklarının tespit edildiği (Örneğin; aranan Astsubay ise ardışık aranan kişi de Astsubay, Subay ise ardışık aranan da Subay gibi), aynı şekilde kuvvetlerin de denk olduğu (Örneğin; aranan jandarma ise ardışık Jandarma, aranan KKK personeli ise ardışık KKK personelinin arandığı gibi), genel olarak her sivil yöneticinin sorumluluğunda birden fazla hücre bulunduğu ve hücrelerin 2-3 asker şahıstan (askeri öğrenci ve/veya muvazzaf personel) oluştuğu, bu asker şahısların da aynı kuvvete mensup olup aynı rütbede bulundukları (istisnai olarak farklı rütbe ve/veya kuvvetlere mensup asker şahıslardan bir hücre oluşabildiği, örneğin; sivil sorumlunun astsubaylardan oluşan grubunun yanında astsubaylıktan subaylığa geçen askeri personelle de ilgilenebileceği), tek ankesör ya da sabit hattan (market-büfe-bakkal vb.) farklı asker şahısların aranmasının arka arkaya arama (ARDIŞIK ARAMA) şeklinde olması durumunda aramanın örgütsel olduğu kanısını güçlendirdiği, ayrıca aynı ankesör/sabit (büfe-market vb.) hattan arka arkaya (ARDIŞIK) arama yapılmasının mahrem sorumlu şahsın tedbirsizliği ve işin kolayına kaçmasından kaynaklandığı, daha çok gizliliğe uymayan mahrem imamlar tarafından yapıldığı, aramaların kısa olmasının nedeninin ise askeri personelin daha önceden yeri ve zamanı kararlaştırılan görüşmeye gelinmemesi gerektiği veya gelip gelemeyeceğinin teyit edilmesi ya da görüşmeye gelmeyen kişiye gelecek görüşme yer ve zamanının bildirilmesi veya daha önceden kararlaştırılan yer/tarihin değişmesinden dolayı yapılan aramalar olmasından kaynaklı olduğu, aramaların genellikle mesai saatleri dışında yapıldığı, sorumlu şahsın askeri personeli aradıktan sonra tedbir amaçlı alakasız kişileri de ankesörle arayarak hedefin kaybolmasını amaçladığı, genellikle on beş gün, ayda veya iki ayda bir kez iletişime geçilerek buluşmaların/toplantıların gerçekleştirildiği, bu görüşmede bir sonraki buluşma tarihinin kararlaştırıldığı, bir aksaklık olmadığı müddetçe yeniden aramaya ihtiyaç duyulmadığı, bazen mahrem sorumlu tarafından sorumluluğundaki gruplarla ilgili grup içerisindeki tek şahsın arandığı ve bu şahıstan gruptaki diğer şahsa veya şahıslara bilgi vermesini istediği, aramanın sadece büfe, lokanta, market vs. kontörlü arama yapılabilen yerler olmadığı, ayrıca ankesörlü telefonlar ile kontörü olmadığından bahisle rica yolu ile iş yerlerinde mevcut sabit hattan da arama işlemi yapılabildiği, genel olarak yüzbaşı ve üstü rütbedeki subaylarda birebir sorumluluk esasının geçerli olmasından dolayı birden fazla asker şahsın oluşturduğu hücre sisteminin tercih edilmediği, mahrem yapı sorumlusunun kural olarak sorumlusu olduğu asker şahıs/şahıslarla aynı ilde ikamet ettiği ve aynı ildeki sabit hatlarla iletişim kurduğu, istisnai olarak sözde TSK yapılanmasının bölge esaslı teşkilatlanması nedeniyle yakın ilde bulunan hatlarla da iletişim kurulabildiği, mahrem yapı sorumlusunun sorumlu olduğu örgüt mensubu asker şahısları aramasından sonra belirlenen buluşma yerinde aranılan hatların takılı bulunduğu cihazların götürülmemesi veya götürülse bile kapatılmasına yönelik tedbir uygulanmaya çalışıldığı, bu tedbirin ortak yer baz istasyonundan sinyal verilmesini ve/veya dinleme yapılmasını önleme amaçlı olduğu, daha önceden kararlaştırılan noktaya gelinmediği takdirde ya da mahrem imam il dışında ise ve periyodik zamanlarla bir araya geliniyorsa (2 haftada bir Cumartesi gibi) bir gün önce mahrem imamın arayarak çağrı bıraktığı, arama işlemi sonrasında gizlilik (son aradığı numaranın telefon hafızasında kalmasını önlemek) ve tedbir amaçlı olarak ilgisiz rastgele numaraların çevrildiği ve redial (geri arama) tuşu ile son aranan kişinin tespitinin önlenmeye çalışıldığı, sivil yönetici unsurun sorumlusu olduğu asker şahsın numarasının son iki rakamını kendi telefon rehberinde "10", "100" veya "99" rakamına tamamlayacak şekilde kayıt etmesinin en fazla başvurulan tedbir yöntemlerinden biri olduğu, bu nedenle yanlışlıkla numaraların şifrelenmiş hâliyle yapılan aramaların da gerçekleşebildiği, yapılanmada her yönetici sivil unsurun deşifre olmamak amacıyla kendi tedbir ve iletişim metodunu kendisinin belirlediği, (Bu metotlardan birisine örnek vermek gerekirse kısa süreli arama, cevapsız çağrı bırakma, aynı hattan parça parça kısa süreli arama vb.), mahrem yapı içerisindeki irtibatın ve şifreleme tekniğinin deşifre olmaması amacıyla çok sayıda şifreleme tekniğinin kullanıldığı,
Belirlenmekle;
Günümüzde iletişim aracı olarak cep telefonlarının kullanılmasının hayatın olağan akışına uygun ve kabul edilen bir gerçek olmasına karşın, kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, lokanta gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat ve ankesörlü hatlar üzerinden asker şahıslarla GEZEREK ya da ARDIŞIK şekilde yapılan aramaların; örgütün gizlilik ve deşifre olmama kuralına uygun olarak Askeri Mahrem Yapılanmasının irtibat kurma yöntemlerinden biri olup FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün MAHREM İMAMLARI tarafından örgütsel amaçlı, örgütsel haberleşmeyi sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği sonucuna varılmıştır.
B-2) Bir İletişim Aracı Olarak Ankesörlü/Sabit Hatlardan Periyodik Veya Ardışık Aramaların Hukuki Niteliği:
a) Ulusal ve Uluslararası Mevzuat:
Konuyla İlgili Ulusal ve Uluslararası Düzenlemeler;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi:
Madde 8 - Özel ve aile hayatına saygı hakkı
(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
Özel hayatın gizliliği ve korunması
Özel hayatın gizliliği
Madde 20- Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış mercinin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili mercin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.
...
Haberleşme hürriyeti
Madde 22- Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.
Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, karar kendiliğinden kalkar.
İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.
Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar
Madde 38- (6)- Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.
Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma
Madde 90/5- Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.
Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre;
İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması
Madde 135 – (1) (Değişik: 21/2/2014–6526/12 md.) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi (…) dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını derhâl hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır. (Mülga son iki cümle: 24/11/2016-6763/26 md.)
...
(3) Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.
...
(6) (Ek: 2/12/2014-6572/42 md.) Şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturma aşamasında hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır. Kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu ve tedbirin süresi belirtilir. (Ek cümleler: 24/11/2016-6763/26 md.) Cumhuriyet savcısı kararını yirmi dört saat içinde hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde kayıtlar derhâl imha edilir.
...
(8) Bu madde kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:
a) Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;
...
15. (Değişik: 2/12/2014-6572/42 md.) Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (madde 302),
16. (Ek: 2/12/2014-6572/42 md.) Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316),
17. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları,
Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi
Madde 160 – (1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.
Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri
Madde 161 – (1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir.
(2) Adlî kolluk görevlileri, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirler emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.
...
(4) Diğer kamu görevlileri de, yürütülmekte olan soruşturma kapsamında ihtiyaç duyulan bilgi ve belgeleri, talep eden Cumhuriyet savcısına vakit geçirmeksizin temin etmekle yükümlüdür.
Delillerin Ortaya Konulması ve Reddi
Madde 206-(2) Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur:
(a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.
..
Delillerin Takdir Yetkisi
Madde 217 – (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.
Hükmün Gerekçesinde Gösterilmesi Gereken Hususlar
Madde 230 – (1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
...
(b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.
Hukuka Kesin Aykırılık Hâlleri
Madde 289 – (1) Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır:
...
(i) Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması.
Şeklinde düzenlenmiştir.
b) Sabit/Ankesörlü Hatlardan Arama Sonuçlarının Delil Olarak Hukukiliği:
Çağımızda hukukun değişmez niteliği; evrensel, herkes için, bağımsız, tarafsız, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü, adil, haksızlığa karşı vazgeçilmez oluşudur.
Bir ülkede bu ilkelerin benimsenip güçlendirilmesi ve içselleştirilmesi için demokratik düzenin bütün kurum ve kuruluşlarıyla oluşturulması, demokratik hakların etkin biçimde kullanılması, devletin bütün işlemlerinin hukuk sınırları içinde ve hukuk devleti ilkelerine uygun olması kadar çağdaş bir ceza yargılamasının sağlanması da gerekmektedir.
İstikrar kazanmış yargı kararlarında vurgulandığı ve öğretide ifade edildiği üzere, ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğin insan onuruna yaraşır biçimde araştırılıp bulunmasıdır. Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 23.02.2016 tarihli ve 2014/5.MD-98 Esas 2016/83 sayılı ve 10.12.2013 tarihli ve 2013/359 sayılı kararlarına göre ceza muhakemesinin amacı usul kurallarının öngördüğü ilkeler doğrultusunda maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak bir biçimde kesin olarak belirlenmesidir. Maddi gerçeğin belirlenmesinde kullanılan yegane araç deliller olup nitekim 5271 sayılı CMK'nın "Delillerin takdir yetkisi" başlıklı 217. maddesinin ikinci fıkrasında "Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir." denilerek aynı amaca işaret edilmiştir. Bu açıklama ile ayrıca delillerin serbestliği ilkesine de vurgu yapılmaktadır. Buna göre, ceza muhakemesinde hangi hususu hangi delillerle ispat olunacağı konusunda bir sınırlama bulunmayıp yargılama yapan hâkim, hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delili kullanmak suretiyle sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de araştırıp değerlendirerek şüpheden arınmış bir sonuca ulaşmalıdır.
Ceza muhakemesinde maddi gerçek ortaya çıkarılırken, kişisel hak ve özgürlüklere saygı ile toplumsal düzenin sağlanması arasında bir denge kurulması temel amaçtır. Kanun koyucu bu amaçla, delil serbestliği ilkesine, öğretide ve uygulamada delil yasakları olarak adlandırılan bir takım sınırlamalar getirmiştir. Anayasa'nın 38. maddesinin 6. fıkrasında, CMK'nın 206. maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendinde, 217. maddesinin ikinci fıkrasında, 230. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde ve 289. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin esas alınamayacağı belirtilmiştir. Delilin hukuka aykırı bir yöntemle elde edilmiş olup olmadığına ise yargı makamı karar verecektir.
Delillerin yerindeliği incelemesi yapmayan ve bu konunun ulusal yargı organlarının takdirinde olduğunu belirten AİHM, elde edilen deliller dahil olmak üzere yargılamayı bir bütün olarak inceleyip bu çerçevede ilgilinin adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğine karar vermektedir (AİHM, Khan/Birleşik Krallık, 12.05.2000, B.No:35394/97, &34). AİHM, delillerle ilgili olarak, başvurucuya delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediğini esas almaktadır. (Bykov/Rusya, 10.03.2009, B.No:4378/02, & 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, 25.07.2013, B.No:11082/06, 13772/05, & 700).
Yargılama konusu olayın açıklığa kavuşturulması ve maddi gerçeğin bulunabilmesi için ispat amacıyla kullanılan her araç delil olarak kabul edilir. Bu manada esas olan, delilin keyfi ve açıkça dayanaktan yoksun olacak şekilde sanık aleyhine kullanılmaksızın, yargılamanın bir bütün olarak adil yapılmasıdır.
Görüldüğü gibi delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ulusal mahkemelerin takdirindedir.
c) Mukayeseli Hukuk ve AİHM Kararı Bağlamında Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi Delillerin Niteliği ve Hukukiliği:
Karşılaştırmalı hukukta iletişimin tespitine ilişkin düzenlemeler farklılık göstermektedir. Örneğin Fransa, İngiltere ve Avusturya'da iletişimin tespitine ilişkin bilgiler denetim kapsamında kabul edilmemekte ve herhangi bir sınırlamaya tabi bulunmadan bu bilgiler soruşturma ve kovuşturmada kullanılmaktadır.
Avrupa Birliğince (AB) 24.10.1995 tarihinde "Kişisel Verilerin İşlenmesinde Gerçek Kişilerin Korunması ve Serbest Dolaşımı"na ilişkin 95/46 nolu Yönerge kabul edilmiştir. Ancak söz konusu yönerge hükümlerinin savunma, kamu güvenliği veya ceza hukuku açısından uygulanmayacağı da belirtilmiştir. 95/46 nolu Yönerge temel alınarak düzenlenen telefon konuşmaları ve e-postaları da kapsayacak şekilde elektronik iletişimde özel yasanın gizliliği ve kişisel verinin korunmasına dair 2002/58 nolu Yönerge'nin amacı, Avrupa Birliğine üye ülkeler tarafından, haberleşmenin gizliliğine yetkisi bulunmayan kişilerce erişilmesini engellemek, kamu telekomünikasyon şirketleriyle ve kamuya açık telekomünikasyon servisleriyle sağlanan telekomünikasyon gizliliğini korumak amacıyla önlemlerin alınmasını sağlamaktır. (Hayrünisa Özdemir, Haberleşmenin Gizliliği ve Kişisel Veriler, Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.13, S:1-2, 2009, s. 286) Bununla birlikte bu yönerge; devletlerin elektronik iletişimi, hukuka uygun denetleme veya AİHS'ye uygun olarak önlem alma imkânlarını etkilememektedir. (Saadet Yüksel, Özel Yaşamın Bir Parçası Olarak Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Gizliliğine Önleyici Denetimle Müdahale, Beta, 1. Baskı, 2012, s. 89-99).
AİHM, kişisel verilerin elde edilmesini her durumda özel yaşamın gizliliği hakkına bir müdahale olarak görmemekte ve kişisel verilere ilişkin AİHS'nin 8. maddesi çerçevesinde iki aşamalı bir değerlendirme yapmaktadır. Öncelikle müdahalenin yasal dayanağı olup olmadığı ve ulaşılabilirliği, daha sonra ise ulusal güvenlik gibi meşru bir amaç bağlamında müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmektedir. (Saadet Yüksel, a.g.e, s. 103).
Bu bakımdan AİHM devletlerin, ulusal güvenliklerini korumak amacıyla, yetkililere kamunun ulaşamadığı kişisel verileri barındıran kayıtlarda bilgi toplama ve kaydetme yetkisini veren kanuni düzenlemeler yapmasını uygun görmektedir. (Leander/İsveç, 26.03.1987, B.No: 9248/81, & 59).
Nitekim AB'nin 95/46 ve 2002/58 nolu Yönerge'leri doğrultusunda tanzim edilen 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun "İstisnalar" başlıklı 28. maddesinde de kişisel verilerin milli savunmayı, milli güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini sağlamak için kanunla görev ve yetki verilmiş kamu kurum ve kuruluşlar tarafından yürütülen önleyici, koruyucu ve istihbari faaliyetler kapsamında veya soruşturma, kovuşturma, yargılama veya infaz işlemlerine ilişkin olarak yargı makamları veya infaz mercileri tarafından işlenmesi hâllerinde söz konusu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir.
AİHM, bir devletin terörle mücadele etmek için önlem almadan önce felaketin gelip çatmasını beklemesinin mümkün olmadığını vurgulamıştır. (A. ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 19.02.2009, B.No: 3455/05, & 177).
Görüldüğü üzere AİHM, Sözleşme'nin 8. maddesinde herkesin kendi özel yaşamına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğunun açık bir şekilde belirtilmesine karşın terörle mücadele, terör saldırılarını engellemeye yardımcı olabilecek bilgilerin toplanması, terör şüphelilerinin yakalanıp yargılanması amacıyla özel gözetleme yöntemlerinin kullanmasına cevaz vermektedir.
d) Sabit/Ankesörlü Hatlardan Arama Sonuçlarının Delil Olarak Kabul Edilip Edilmeyeceğine İlişkin Hukuki Değerlendirme:
ByLock için yapılan değerlendirmeler ışığında; demokratik kurumlara, hukuk devletine, demokrasiye ve insan haklarına karşı 15.07.2016 tarihindeki darbe teşebbüsünü gerçekleştiren, pek çok insanın ölümüne ve yaralanmasına sebebiyet verip bir çok ağır suçu organize şekilde işleyen FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün çok büyük bir önem verdiği silahlı kanadını oluşturan askeri mahrem yapılanmasına yönelik yapılan soruşturmada, şüphelilere ve suç delillerine ulaşılması amacıyla Ankara merkezli ve diğer illerde Cumhuriyet Başsavcılıklarının yasal yetkisine dayanarak hâkim kararıyla geçmişe dönük elde ettiği iletişimin tespiti (HTS) kayıtlarının, hukuka uygun bir delil olarak hükme esas alınmasında herhangi bir hukuki isabetsizlik bulunmadığı, yapılan işlemin demokratik bir ülkede gereklilik ve orantılılık ilkelerine uygun olduğu, kanunda yazılı esas ve usullere göre bu tedbire başvurulmasının iletişim özgürlüğü hakkının özünü ortadan kaldırmayacağı kanaatine varılmıştır.
İçeriğine müdahale edilmeden, iletişim araçlarının diğerleri ile kurduğu iletişime ilişkin arama, aranma, yer bilgisi ve kimlik bilgilerinin tespitine yönelik işlem olması ve daha çok dış bağlantı verilerini ifade etmesi nedeniyle iletişimin tespiti, Cumhuriyet savcısının soruşturma yetkisini düzenleyen CMK'nın 160 ve 161. maddeleri kapsamında istenebilecek delillerdendir. Cumhuriyet savcısı, soruşturmanın ayıklayıcılık ve kişilerin lekelenmeme hakkı ilkelerini dikkate alarak, delil toplarken Anayasa'da ve yasada düzenlenen orantılılık ilkesini göz önüne almak durumundadır. İletişimin tespitinin istenmesi her zaman aleyhe sonuç doğurmaz. Bazen suça katılmayan kişilerin erkenden tespiti ile haklarında başkaca ceza muhakemesi tedbirine başvurmama imkânını da sağlayabilir.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 135/6. maddesindeki (Ek: 2/12/2014-6572/42 maddesi) şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturma aşamasında hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır. Daha önce uygulamada Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160 ve 161. maddelerinde düzenlenen Cumhuriyet savcısının delil toplama yetkisi kapsamında iletişimin tespitinin yapıldığı, yapılan değişiklikle bu yetkinin hâkime verildiği, gecikmesinde sakınca olduğu hâllerde Cumhuriyet savcısının bu yetkiyi kullanabileceği düzenlenmişti.
Ancak yeni ceza yargılaması sisteminde soruşturma evresi, suç işlendiği izlenimini veren hâlin öğrenilmesi ile başlar ve iddianamenin kabulü kararı verilinceye kadar devam eder. Soruşturma evresi üç aşamada gerçekleşir. Bunlar: başlangıç soruşturması, kısa soruşturma ve ara soruşturma aşamalarıdır. İlk aşama, Cumhuriyet savcısının araştırmalara başlama kararı ile gerçekleşen başlangıç soruşturmasıdır. Bu aşamada, kural olarak henüz suçun kim tarafından işlendiği konusunda bir bilgi mevcut bulunmadığı için şüpheli de yoktur. Bu aşamada bir suç işlendiğine dair basit şüphe oluşmazsa kovuşturmama kararı verilecektir. Aksi takdirde soruşturmanın diğer aşamalarına geçilip ortaya çıkan şüpheli/şüphelilere ilişkin deliller toplanarak suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa Cumhuriyet savcısı bir iddianame düzenleyecektir.
Ayrıntıları ilgili bölümde açıklanan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün iletişim yöntemi olarak ankesörlü/sabit hatlardan periyodik veya ardışık aramalar yaptıkları yönündeki tespitlerden sonra, soruşturma makamlarınca başlangıç soruşturması kapsamında ve CMK'nın 160/1. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak yapılan araştırmalar sonucunda; FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının sohbet olarak adlandırdıkları örgütsel toplantılara devam etmek için kamuya açık market, büfe vb. yerlerde kurulu bulunan ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatları özel yöntemlerle kullandıklarının tespit edilmesi üzerine CMK'nın 135/6. maddesi gereğince sabit hat ve ankesörlü hatlara yönelik iletişimin tespiti kararları alınarak uygulamaya konulması, bu cümleden olarak şüpheli kişilerin hatlarıyla kamuya açık, birbirinden bağımsız büfe, market vb. yerlerde kurulu bulunan sabit veya ankesörlü hatların HTS kayıtlarının incelenmesi, üçüncü kişilere ait verilerin ayıklanması ile yapılan analizler sonucunda şüphelilere ulaşılmasında hukuka aykırı yöntemlerin kullanıldığı ileri sürülemeyeceği gibi ihlal edildiği iddia edilen hakka nazaran kamu güvenliğinin korunması ve suçla mücadele için sağlanan yararın üstünlüğünden de kuşku duyulmaması gerekecektir.
Şüphelinin/sanığın mahrem yapıda yer alıp sabit hat ve/veya ankesörlü telefonlar üzerinden hücresel haberleşme ağına dahil olup olmadığının belirlenmesi ile soruşturma ve yargılama aşamasında hukuki durumunun ve konumunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespiti bakımından; suçun ispatı açısından belirleyici nitelikte olması nedeniyle bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı ve hukukiliği konusunda yukarıda yapılan tüm açıklamalar ışığında taraflar huzurunda tartışılması ve savunma argümanlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca bu delillerin teyidi açısından;
Mahrem imamların büfe/ankesörlü sabit telefon hattı ile hedef şahıslarla görüşmelerinde gizliliği sağlamak için genellikle kullandığı yöntem olarak belirlenen;
Hedef şahsın telefon numarasının deşifre edilmesinin önlenmesi amacıyla çeşitli şifreleme metotları kullanarak kaydedilmesi,
Bazı mahrem imamların arama yapmadan önce ajandada kayıtlı numaralara baktığında şifreleme yaptığını unutarak/kasten yazılı olan şifreli numarayı aradığı, daha sonra yanlış numara çevirdiğini fark ederek/kasten asker şahsı tekrar gerçek numarasından aramış olmaları,
Aramaların tek taraflı ve kısa süreli olması veya sadece çağrıdan ibaret bulunması,
Aranan askeri personel ise genellikle rütbe/makam olarak ve bağlı bulunduğu kuvvetlerin de denk olmaları,
Mahrem imamlar tarafından gerçekleştirilen arka arkaya aramanın (ardışık arama) örgütsel amaçlı olduğuna dair karine oluşturması,
Aramanın mesai saatleri dışında yapılması, sorumlu şahsın askeri personeli aradıktan sonra tedbir amaçlı alakasız kişileri de ankesörle arayarak bu bütün içerisinde hedeflerin kaybolmasını sağlama çabası,
Aramanın on beş gün, ayda veya iki ayda bir kez olmak üzere periyodik olması,
Mahrem imamın sorumlusu olduğu asker şahıs/şahıslarla aynı ilde ikamet ettiği ve aynı ildeki sabit hatlarla iletişim kurduğunun gözetilmesi,
Asker şahısların hatların takılı bulunduğu cihazların toplantı yerine götürülmediği veya götürülse bile kapalı tuttukları,
Mahrem imamlarca hedef şahıs arandıktan sonra ilgisiz rastgele numaraların çevrilerek redial (geri arama) tuşu ile son aranan kişinin tespitinin önlenmeye çalışılması,
Hususlarını da ortaya koyan, bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı ve hukukiliği konusunda yukarıda yapılan tüm açıklamalar ışığında kişiselleştirilmiş, emniyet birimlerince büfe/ankesörlü sabit telefon hatlarıyla irtibat kurma yöntemine ilişkin olarak düzenlenen ayrıntılı analiz raporunun temin edilerek dosyaya konulması,
-Emniyet kayıtlarının yanı sıra BTK'dan alınan baz istasyonunu gösterir HTS kayıtlarının "0" saniyeli çağrılar da dahil olmak üzere getirtilmesi,
-Şüpheli/sanığın görev yaptığı diğer şehirlerde ardışık aramalarının olup olmadığı araştırılarak sabit hat ve ankesörlü telefon kullandığına ilişkin analiz raporunun da istenmesi,
-Şüpheli/sanıkla ilgili sabit hat veya ardışık aramaya ilişkin varsa itirafçı beyanlarının dosyaya getirilmesi, gerektiği takdirde tanık sıfatıyla dinlenilmeleri,
-Ardışık aramalar kapsamında diğer şahıslar hakkında bir soruşturma veya dava olup olmadığı araştırılıp varsa ifade örneklerinin dosyaya ibrazı sağlanarak değerlendirilmesi suretiyle maddi gerçeğin ortaya konulması,
Gerekmektedir.
Bu kapsamda;
Yukarıda açıklanan özellikler doğrultusunda; mahrem hizmetlerde görevlendirilen asker veya sivil şahsın, örgütün gizlilik ve deşifre olmama kuralına riayetle, örgütün talimatı ile ve örgütsel irtibatı sağlamak maksadıyla kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, lokanta gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatlar ile mahrem imam tarafından arandığı her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak somut olgu ve teknik verilerle tespit edilmesi ve yargılama yapan mahkemenin de tam bir vicdani kanaate ulaşması hâlinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren hukuka uygun bir delil olacağında kuşku yoktur.
C) HABERLEŞME İÇİN OPERASYONEL HAT KULLANILMASI:
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün örgütsel toplantılar için iletişim kurma yöntemlerinden biri olan operasyonel (patates) GSM hatlarıyla görüşme yapıldığı yönünde şüphe oluşması durumunda soruşturma makamlarınca başlangıç soruşturması kapsamında ve CMK'nın 160/1. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak yapılan araştırmalar sonucunda örgüt mensuplarının sohbet olarak adlandırdıkları örgütsel toplantılara devam etmek için kamuya açık market ve büfe gibi yerlerde kurulu olup ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatlar dışında operasyonel GSM hatlarını da özel yöntemlerle kullandıklarının tespit edilmesi hâlinde şüphelinin/sanığın askeri mahrem hizmetler yapılanmasında veya sivil şahıslardan olup örgütteki konumu itibariyle operasyonel hat üzerinden hücresel haberleşme ağına dahil olup olmadığının belirlenmesi ile soruşturma ve yargılama aşamasında şüpheli/sanığın hukuki durumunun ve konumunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi bakımından; özellikle suçun ispatında belirleyici delil niteliğinde olması hâlinde bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı ve hukukiliği konusunda sabit hat veya ardışık arama için yapılan açıklamalar ışığında, taraflar huzurunda tartışılması ve savunma argümanlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Burada şüpheli/sanık tarafından kullanılan GSM hattı ile mahrem imam tarafından kullanılan hatlara ait HTS raporları karşılıklı mukayese edildiğinde her iki hattın ortak baz bilgileri bulunduğu, her iki GSM hattının da aynı tarih ve yakın saatler aralığında aynı yerde baz verdiği, görüşmelerin ağırlıklı olarak tek bir GSM numarasıyla olduğu hususlarının mevcudiyeti hâlinde başkası üzerine kayıtlı bu hattın operasyonel hat olarak kullanıldığının tespiti mümkün olabilecektir.
Bu kapsamda;
Sanığın FETÖ/PDY'nin operasyonel hat kullanmak suretiyle oluşturulan hücresel haberleşme ağında yer aldığının teknik verilerle belirlenmesi,
Sanığın kullandığı operasyonel hat ile örgüt mahrem imamının kullandığı hattın aynı baz istasyonunda sinyal alıp almadığının tespitinin yapılması,
Sanığın silahlı terör örgütünün mahrem imamları ve yöneticileriyle iletişim kurma yöntemleri, zaman aralıkları, çeşitlilikleri, sanığın asker mi sivil şahıs mı olduğu, irtibat kurduğu kişilerin örgütün mahrem imamı olup olmadıkları hususlarının tespiti,
Operasyonel hat olarak kullanılan telefon numarasının kimin adına, ne zaman, nerede alındığına ilişkin GSM operatörlerinden belgelerin getirtilerek belgelerin incelenmesi, bu hattın kim tarafından alındığına yönelik araştırma yapılıp gerekli tespitlerin yapılması,
Operasyonel hat olarak kullanılan GSM hattının faturalarının nerede, kim tarafından ve hangi yöntemlerle ödendiğine ilişkin tespitlerin yapılması,
Yine operasonel hattın kontürlu hat olarak kullanılması durumunda kontürlerin nerede, ne zaman, kim tarafından yüklendiği ve ücretlerinin nasıl ödendiğinin tespiti,
Operasyonel hat ile bu hattı kullanan askeri şahısların görüştüğü mahrem imamların GSM hatlarının HTS kayıtlarının ve diğer iletişim bilgilerinin getirilmesi,
Sanığın kullandığı operasyonel hat ile asker ve sivil imam şahısların kullandığı operasyonel hatların ortak bazlarının bulunup bulunmadığı ve mahrem imamlar tarafından kendisi gibi asker olan başka dosya şüphelileri ile farklı tarihlerde ardışık olarak aranıp aranmadığı, arama sayısı ve aramaların periyodik olup olmadığı, aramaların gerçekleştirildiği zaman, konuşma süreleri, sanığın farklı sabit hatlardan aranması, aranmaların makul görünüp görünmediği konusunda uzman teknik bilirkişiden inceleme raporu ve operasyonel hat/HTS veri analiz raporu alınması,
Gerektiğinde operasyonel hat ile mahrem imamın kullandığı hattın diğer iletişim bilgilerinden olan; abone ismi, adresi, abone kimlik bilgileri, telefon numarası, IMEI numarası sorgusu veya eşleştirmesi (IMEI numarasından kullanıcı, kullanım tarihi, kimlik ve adres bilgisi araştırması), IP sorgusu bilgileri, sim kart bilgisi ve eşleştirmesi, IMSİ bilgisi, PUK numarası bilgisi, kontör kartları bilgisi ve eşleştirmesi, Roaming bilgisi, telefonun açık olup olmadığı bilgilerinin temin edilmesi,
Sanıkla ilgili operasyonel hatla aramaya ilişkin varsa itirafçı beyanlarının dosyaya getirilmesi, gerektiği takdirde bu kişilerin tanık sıfatıyla dinlenmesi,
Operasyonel hat aramaları kapsamında diğer asker şahıslar (hücresel iletişim ağında yer alan) hakkında bir soruşturma veya dava olup olmadığı araştırılıp varsa ifade örneklerinin dosyaya getirilmesi,
Böylece elde edilen tüm bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilerek maddi gerçeğin ortaya çıkarılması,
Gerekmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamalar ve tespitler doğrultusunda; sanığın, örgütün gizlilik ve deşifre olmamak kuralına riayetle, örgütün talimatı ile ve örgütsel irtibatı sağlamak maksadıyla operasyonel (patates) hatlar ile mahrem imam tarafından arandığı veya kendisinin aradığı her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak somut olgu ve teknik verilerle tespit edilmesi ve yargılama yapan mahkemenin de tam bir vicdani kanaate ulaşması hâlinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren hukuka uygun bir delil olacağı kabul edilebilecektir.
D) TANIKLIK:
a) Genel Olarak:
Ceza Muhakemesinde önemli yer tutan tanıklık, yargılamaya konu fiilin fail tarafından işlenip işlenmediği ya da nasıl işlendiği konusunda yargılama makamının kanaate ulaşmasını sağlayan kanıtlardan birisidir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251 Esas 2013/454 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir.
Kural olarak ceza muhakemesinde taraf sıfatı bulunanların tanık olarak dinlenmemesi gerekir. Bu nedenle davanın tarafı olan sanık ve şüphelinin tanık olarak dinlenmesini Ceza Muhakemesi Kanunu düzenlememiş ancak şeriklerin tanıklığına imkân sağlamıştır.
Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre, görülmekte olan davada yargılanan sanığın, suç ortağı hakkında tanık olarak dinlenilmesi mümkündür. CMK'nın 50. maddesinde soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar tanık olarak dinlenebilirler, ancak bu tanıkların yeminsiz olarak dinlenmeleri gerekmektedir. Suç ortağının vereceği ifade, kendisinin de suçlanması sonucunu doğuracaksa tanıklıktan çekinme olanağına sahiptir. CMK'nın 48. maddesinde temelini Anayasa'nın 38/5. maddesinden alan ve adil yargılanma hakkını güvenceye bağlayan bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Çekinme hakkı hatırlatılmadan tanığa bu tür soruların yöneltilmesi sonucu alınan cevaplar hukuka aykırı biçimde elde edilen kanıt niteliğindedir, (CMK'nın 206/a ve 217/2. maddeleri) hukuka aykırı delil de hükme esas alınamaz. (Yargıtay CGK'nın 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251, 2013/454 sayılı kararı)
Sanığın kendisinin de katıldığı suçlarla ilgili tanık sıfatıyla dinlenmemesi, sanığın açıklamalarının delil niteliği taşımayacağı anlamına gelmemektedir. Örneğin, diğer örgüt üyeleri kabul etmediği hâlde örgüt üyelerinden birisinin suçu birlikte nasıl işlediklerini samimi olarak anlatması ve destekleyici kanıtların da bulunması hâlinde elbetteki bu beyan delil olarak değerlendirilecektir. Bu bakımdan bir anlatımın tanık beyanı veya sanık beyanı olarak adlandırılmasının çok önemi de bulunmamaktadır.
b) Çağrı ve dinleme:
Sanık duruşmaya tanık getirebileceği gibi mahkemeye davet de ettirebilir. (CMK'nın 179. maddesi).
Mahkeme tanığın dinlenmesi için belirlenen gün ve saati sanığa ve müdafisine bildirmelidir. (CMK'nın 181/1. maddesi).
Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinlenme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçmez. (CMK'nın 210/1. maddesi).
Sanık ancak suç ortaklarının veya tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilmesi hâlinde, dinleme sırasında mahkeme salonundan çıkarılabilir, ancak tekrar getirildiğinde tutanaklar okunup ve gerektiğinde içeriği anlatılır. (CMK'nın 200. maddesi).
Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir. (CMK'nın 59. maddesi).
Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir. Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışır.
CMK'nın 201. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer soru sorabilir. Heyet hâlinde görev yapan mahkemelerde, heyeti oluşturan hâkimler birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir.
c) Gizli tanıklık:
Kovuşturmanın aleniliği, yargılamanın doğrudan doğruyalığı ve kovuşturma aşamasında tüm yargılama süjeleri huzurunda delillerin tartışılıp maddi hakikate ulaşılması ilkelerine aykırı olmakla beraber kanun koyucu, suç örgütlerinin faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili yapılacak soruşturma ve kovuşturmalarda maddi gerçeğe ulaşmak adına bu prensiplerden vazgeçmeyi göze almıştır.
Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçların ortaya çıkarılması için başvurulabilecek tanıkların, muhatap oldukları tehlike nedeniyle temininde zorluk yaşanmaktadır. Bu nedenledir ki 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu'nda ve CMK'nın 58/2-5. fıkralarında tanıkların korunmasına ilişkin hükümlere yer verilmiş ve gizli tanıklığın esasları düzenlenmiştir. Gizli tanıklığa başvurabilmek için CMK'nın 58/5. maddesinde tanıklığa konu eylemin bir suç örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir eylem olması aranırken örgütün faaliyeti dışında işlenen tüm suçlar kapsam dışı bırakılmıştır. Tanık Koruma Kanunu'nda örgütlü suçlar için cezanın alt sınırının iki yıl ve daha fazla olması şartı getirilmiştir. Sadece terör örgütünün faaliyetleri kapsamında değerlendirilen suçlar için alt sınır konulmamıştır. (TKK'nın 3/1-b maddesi) Bunun yanında örgüt kapsamında işlenmese bile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve alt sınırı on yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren tüm suçlar Tanık Koruma Kanunu kapsamında değerlendirilmiştir.
Tanığın taraflar huzurunda dinlenilmesi, tanık ya da yakınları adına ağır tehlike oluşturmalı ve bu tehlike başka türlü önlenemiyor olmalıdır. Tanık Koruma Kanunu'nun 1. maddesi uyarınca tehlikenin ağır ve ciddi olması gerekmektedir. Tehlikenin niteliği, tanığın subjektif algılaması ile değil yetkili makamlarca her somut olayın özelliğine göre yapılacak değerlendirmeyle saptanmalıdır.
CMK'nın 58/2. maddesine göre gizli tanığın kimliğinin ortaya çıkmaması için mahkeme 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu'nun 9. maddesinde belirtilen tedbirlere başvurabilir.
Gizli tanık kovuşturma aşamasında, hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan dinlenilebileceği gibi tarafların huzurunda ancak, duruşma salonunun dışında başka bir odada görüntü ve sesi salona aktarılarak gerektiğinde ses ve görüntüsü değiştirilerek ya da duruşma salonunda bulunmakla birlikte kabin, perde gibi tanınmasını engelleyecek şekilde tedbirler alınarak dinlenebilir.
Gizli tanık, tanıklık ettiği olayları hangi nedenle öğrenmiş olduğunu açıklamakla yükümlü olduğu gibi bu bilgiyle de beyanının gerçeğe uygunluğu denetlenmeli, bunun yanında sanık ve tarafların tanığın kimliğini ortaya çıkaracak soru sorması engellenmelidir.
Tanık Koruma Kanunu'nun 9/8. maddesine göre gizli tanık beyanı tek başına hükme esas alınamaz. Özellikle mahkumiyet kararı, ek başka delil olmadıkça, yalnızca gizli tanık beyanı esas alınarak verilemez. Dinlenen gizli tanığın birden fazla olmasının da önemi yoktur. Delil türü olarak yalnızca gizli tanık beyanına dayanılarak mahkumiyet kararı kurulamaz.
Kovuşturma aşamasında bütün kanıtların tartışılabilmesi için, kural olarak bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulması gerekir. Bu kural istisnasız olmamakla beraber eğer bir mahkumiyet sadece veya belirleyici ölçüde, sanığın soruşturma veya kovuşturma aşamasında sorgulama ve sorgulatma olanağı bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ise sanığın hakları AİHS'nin 6. maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olabilir. Olayın tek tanığı varsa ve sadece bir tanığın ifadesine dayanılarak hüküm kurulacak ise bu tanık mutlaka duruşmada dinlenmeli ve taraflara soru sorma imkânı sağlanmalıdır.
AİHS'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ve aynı maddenin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi sanığa, aleyhte ifade veren tanığın beyanlarına, tanık ifadesinin alındığı sırada ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında itiraz imkânı tanınması gerektiğine işaret etmektedir. (Sadak ve diğerleri/Türkiye; B. no;29900/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, s.67).
Yargılama makamları, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında, taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanması şarttır. Taraflara tanık delili de dahil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerekir. Bu anlamda, delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesi zorunludur. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli husus, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dahil dermeyan ettikleri delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi hâlinde yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gereğidir. (AİHM Vidal/Belgium, B.No. 12351/86, 22/04/1992).
d) Etkin Pişmanlık Hakkından Yararlanan Sanıkların Tanıklığı:
Örgütsel faaliyetlerin büyük bir gizlilik içinde yürütülmesi nedeniyle örgüt mensuplarının ve eylemlerinin tespitinde önemli zorluklar yaşanmaktadır. Bu suçların ispat araçlarından birisi de bizzat örgüt mensuplarının beyanlarıdır. Uygulamada itirafçı olarak adlandırılan bu tanıklar suçların aydınlatılması açısından önemli bir kaynaktır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.04.2008 tarihli ve 9-18-78 sayılı kararında; etkin pişmanlık hükümlerinin amacı, bir yandan terör ve örgütlü suçlarla mücadele bakımından stratejik önemi nedeniyle en etkili bilgi edinme ve mücadele araçlarından olan örgütün kendi mensuplarını kullanmak, diğer taraftan da suç işlemeyi önlemek, mensup olduğu yasa dışı örgütün amaçladığı suçun işlenmesine engel olanları ve işlediği suçtan pişmanlık duyanları cezalandırmayarak ya da cezalarında belli oranlarda indirim yaparak yeniden topluma kazandırmaktır şeklinde açıklanmıştır.
Örgüt mensubu olup etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak amacı ile tanıklık yapanların hukuki durumlarının değerlendirilmesi gerekecektir.
CMK'nın "Kendisi veya yakınları aleyhine tanıklıktan çekinme" başlıklı 48. maddesi "Tanık, kendisini veya 45 inci maddenin birinci fıkrasında gösterilen kişileri ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olan sorulara cevap vermekten çekinebilir. Tanığa cevap vermekten çekinebileceği önceden bildirilir." şeklinde hükümler içermektedir.
Tanıklıktan çekinmede, bütün hâlinde tanığın çekinme hakkı gündeme gelmekte; burada ise tanık, kendisine sorulan sorulardan kendisi ya da sayılan yakınlarını ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olanlar bakımından cevap vermeme takdirine sahiptir. Bu kapsam dışında kalan hususlarda tanığın, salt bu madde uyarınca çekinme hakkı bulunmamaktadır.
Diğer yandan, CMK'nın "Yemin verilmeyen tanıklar" başlıklı 50. maddesi;
"(1) Aşağıdaki kimseler yeminsiz dinlenir:
a) Dinlenme sırasında onbeş yaşını doldurmamış olanlar.
b) Ayırt etme gücüne sahip olmamaları nedeniyle yeminin niteliği ve önemini kavrayamayanlar.
c) Soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar." şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Doktrinde genel kabul gören görüşe göre örgütlü suçlar, anlaşma suçlarının bir türü olup çok failli suçlardandır. Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak da genel iştirak hükümlerinin ötesinde örgüt kurmak ve yönetmekten ayrı bir suç olarak düzenlenmiş ve cezai yaptırıma bağlanmıştır. Dolayısıyla, bu suç tipi açısından müşterek faillik suretiyle iştirak söz konusu olamayacaktır.
Bu bağlamda, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olduğu iddiasıyla farklı yürütülen bir muhakemenin şüpheli ya da sanık sıfatıyla süjesi olan failin, aynı örgüte üye olduğu iddiasıyla yargılanan diğer kişilerin varsa örgüt içerisindeki konumlarının ve örgütsel faaliyetlerinin tanığı konumunda olup bu kişiler hakkında görülmekte olan davalarda tanık sıfatıyla dinlenmesinde bir sakınca bulunmadığı gibi diğer sanığa atılı örgüt üyeliği suçuna müşterek fail sıfatıyla iştiraki de mümkün olmadığından, bu kişilerin eylemlerine ilişkin tanıklık yaptığı noktada tanıklıktan ve yeminden çekinme hakkı da söz konusu olmayacaktır.
Diğer yandan, 5237 sayılı TCK'nın "Etkin pişmanlık" başlıklı 221. maddesinde; suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme veya bu amaçla kurulmuş örgüte üye olma suçlarını işledikten sonra soruşturma veya yargılama aşamasında etkin pişmanlık gösteren failler hakkında şahsi cezasızlık veya cezada indirim yapılmasını gerektiren hâller olarak kabul edilmiştir.
05.06.1985 tarihli ve 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun, 25.03.1988 tarihli ve 3419 sayılı Kanun ve 29.07.2003 tarihli 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu'na benzer şekilde 5237 sayılı TCK'nın 221. maddesinde yapılan düzenlemeyle; kanun koyucu, örgütlerle etkin mücadele edebilmek için, örgütleri ortaya çıkarıp dağıtmayı, örgüt elemanlarını devletin yanına çekerek bir yandan zayıflatıp diğer yandan da örgütlerin deşifre olmasını sağlayarak örgüt bünyesinde faaliyet gösteren failleri yakalamayı, etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan sanıkları topluma kazandırmayı, örgüt bünyesinde gerçekleştirilen eylemleri açığa çıkarmayı ve benzer suçların tekrar işlenmesini önlemeyi amaçlamaktadır.
Etkin pişmanlık hükümleri kanunda failin cezasının kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını öngören bir şahsi hâl olarak düzenlendiğinden, örgütlü suçluluk kapsamında savunmasının alınması sırasında kişiye bu hükümlerin hatırlatılması CMK'nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan kanuna aykırı bir vaat niteliğinde olmadığı gibi kişinin de kendi iradesiyle bu hükümlerden yararlanmayı kabul ederek ifade vermesinde ve bu ifadenin başka kişiler hakkında görülmekte olan davalarda adil yargılanma hakkına uygun olarak o davaların sanığına etkin itiraz yolları tanınması suretiyle delil olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Dosyanın incelenmesinde; beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurundaki ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunulduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddialarının bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte sanık ve müdafisinin de hazır olduğu ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık ve müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır.
Bazı hâllerde müdafisi huzurunda veya yargılandığı mahkemede etkin pişmanlık kapsamında beyanda bulunan şüpheli veya sanıklar, tanık sıfatıyla başka mahkemelerde dinlendiğinde, örgütten korkması veya değişik sebeplerle önceki anlatımından vazgeçtiği görülmektedir. Bu durumda hâkim önünde verilmiş bulunan ifadenin delil değeri yargılamayı yapan mahkemece tartışılıp değerlendirilmelidir.
Diğer delillerin ibrazında olduğu gibi beyan delili niteliğindeki tanıklar; kanuna aykırı olarak elde edilmiş ise, delille ispat edilmek istenen olayın karara etkisi yoksa veya istem sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa mahkemece reddedilebilecektir. (CMK'nın 206/2. maddesi).
Delilin ortaya konulması istemi, bunun veya ispat edilmek istenen olayın geç bildirilmiş olması nedeniyle reddedilemez. (CMK'nın 207/1. maddesi).
Somut olayda, bir kısım tanıkların dinlenilmesinin reddedilmesi, ispatı gereken olayın karara etkisi bulunmadığından hukuka aykırı görülmemiştir.
E) BANK ASYA:
Bank Asya, ülkemizde faaliyet gösteren dört katılım bankasından biri olarak 24 Ekim 1996 tarihinde Asya Finans Kurumu A.Ş. unvanıyla kurulmuş ve 20.12.2005 tarihinde ise Asya Finans Kurumu A.Ş. olan ünvanı Asya Katılım Bankası A.Ş. olarak değiştirilmiştir. Kuruluş itibariyle, Asya Katılım Bankası A.Ş.'nin ödenmiş sermayesi 900.000 TL olup bunun 360.000 TL'si A grubu, 540.000 TL'si ise B grubu paylardan oluşmaktadır. Bank Asya'nın halka açıklık oranı %54,04 olup 2014 yılı sonu itibariyle yaşadığı mali sıkıntılar sebebiyle aktif büyüklüğü ile sektörde 21. ve emsal grup (katılım bankaları) arasında ise 4. sıraya gerilemiştir.
Terör örgütleri faaliyetlerini devam ettirebilmek için paraya ihtiyaç duyarlar. Örgüte finansal olarak kaynak sağlamak için legal görünümlü ekonomik getirisi olan ticari işletmeler kurulabildiği gibi uyuşturucu veya silah ticareti, kara para aklamak şeklinde yasa dışı faaliyetler ile ya da mensupları ile sempatizanlarından bağış, himmet adı altında para toplayarak ekonomik kaynak sağlayabilmektedirler. FETÖ/PDY'nin de finansal gücünün en önemli ayaklarından biri olan Asya Katılım Bankası A.Ş.'nin esasen ekonomik prensipler ve ticari hükümler çerçevesinde faaliyet göstermesi beklenmekte iken, kuruluş tarihinden itibaren örgütün yurt dışı ve yurt içi kurumlarının finansmanı amacıyla kullanıldığı, 2008 yılından itibaren başlayan birtakım mali ve kurumsal sıkıntıların yoğunlaştığı Aralık 2013-Ocak 2014 döneminde bankanın 29.05.2015 tarihinde fona devrine kadarki süreçte kamu oyu ve ekonomik çevrelerde kaybettiği itibar nedeniyle yaşadığı finansal krizi aşabilmek adına; rasyonel ekonomik gerekçelere ve kurumsal yönetim ilkelerine aykırı bir şekilde sözde örgüt liderinin ve örgütün yönlendirmesiyle mevduat toplama kampanyaları düzenlediği BDDK'nın 28.05.2015 tarihli mali analiz raporundan anlaşılmaktadır. Bankanın bahse konu finansal krizin aşılabilmesi için örgüt lideri Fettullah Gülen tarafından 25.12.2013 tarihinde Bank Asya'ya para yatırılması yönünde talimat verildiği, söz konusu talimatın banka yönetimi tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformunda tekzip edilmediği gibi bankanın Genel Müdürü...z'dan Yönetim Kurulu Başkanı .... ve Yönetim Kurulu Üyeleri ..., ..., ..., ...,... ve ...'e 06.01.2014'de iletilen 05.01.2014 tarihinde banka çalışanı ....'in ...'a gönderdiği "Affınıza mahçuben" konulu elektronik posta mesajının içeriğinde "....Bizim iklimimizden bir ağabeyim .... Bankamız için seferberlik ilan ettik, aynen 2001'de olduğu gibi, neyimiz varsa namusumuz bildiğimiz bankamız için yarından tezi yok getireceğiz .... Arkadaşlar evini arabasını satacak, gerekirse başka bankalardan kredi çekecek bankamıza mevduat koyacağız..." ifadeleri yer almaktadır. Bu doğrultuda talimat kapsamındaki ekonomik ve rasyonel saike dayanmayan bir şekilde hesabı olmayan kişilerin bankada hesap açtıkları, hesabı olan kişilerin ise cari ve katılım hesaplarında bulunan mevduatlarında artışa gittikleri veya muhtelif bankacılık işlemleriyle bankaya likitide sağladıkları anlaşılmaktadır.
İkinci talimat ise 28.08.2014 tarihi olup bu talimat sonrasında da Eylül - Ekim aylarında para yatırılmasına ilişkin yoğun bir kampanya gerçekleştirildiği görülmektedir.
Bank Asya'ya para yatırılması talimatlarından üçüncüsü BDDK'nın bir kısım banka imtiyazlı pay sahibine tedbir uyguladığı ve akabinde fon yönetimi tarafından banka yönetiminin değiştirildiği tarih olan 04.02.2015'dir. Bu tarihte sosyal medya paylaşımları ve banka şubeleri önünde yapılan eylemlerle kişilerin bankaya para yatırılmaya yönlendirildiği ve sembolik (50-100 TL) olsa dahi yeni hesap açma ve para yatırma işlemlerinin gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Rutin bankacılık işlemleri dışında talimat sonrası açılan hesap sayısı ve işlem hacmine ilişkin veriler aşağıda yer almış olup ortaya çıkan rakamlardan talimatın yerine getirildiği bankacılık işlemlerinde mutad olmayan artışların sağlandığı görülmektedir.
Yıl Ay Toplam Kendisi Eşi Eski Eşi Oğlu/Kızı Kardeşi Annesi Babası
2013 12 3809 1256 700 11 109 1073 145 287
2014 1 66483 25482 16847 204 2251 17350 2817 3176
2014 2 39654 15431 10069 129 1362 10568 2329 2454
2014 3 22361 8244 5018 85 665 5957 1400 1758
2014 4 15737 5552 3388 63 426 4205 839 1398
2014 5 13679 4614 2767 45 329 3668 616 1025
2014 6 12546 4441 2713 58 395 3510 587 911
2014 7 11560 4174 2431 36 441 3403 424 719
2014 8 20681 7159 4826 74 1090 5860 854 985
2014 9 65130 25807 18366 180 3496 17039 2613 2427
2014 10 38771 13486 8774 113 1990 11496 1689 2043
2014 11 42992 14032 9567 161 1985 11776 2055 2638
2014 12 13782 5379 3439 38 603 3758 546 778
2015 1 14257 5705 3617 39 548 3940 634 827
2015 2 41978 13729 10979 124 6125 10539 2179 1776
2015 3 17545 6699 4513 57 1059 4813 844 864
2015 4 12630 3794 3077 34 711 3452 628 778
2015 5 11623 4247 2954 21 618 3148 567 721
Tablodan anlaşılacağı üzere rutin bankacılık faaliyeti dışında örgüt liderinin talimatı doğrultusunda kişisel yarar amacı güdülmeksizin örgütün finans kaynaklarından olan bankanın krizden kurtarılması için örgüt liderinin talimatı doğrultusunda hareket edilip zaman zaman başka bankalardan kredi kullanmak suretiyle Bankasya'ya para yatırılması örgüte ve liderine bağlılığı gösteren bir faaliyet olarak değerlendirilmiştir. Bu faaliyetin tek başına örgüt üyeliği için yeterli kriter olarak kabul edilmesi mümkün değil ise de terör örgütüne yardım etme olarak değerlendirilebilecektir.
VII) HÜKMÜN İSABETLİ OLUP OLMADIĞI HUSUSUNDA MADDİ HUKUKA İLİŞKİN YAPILAN TEMYİZ İNCELEMESİ:
Temyiz edenlerin sıfatı, başvuruların süresi ve temyiz nedenleri bu şekilde değerlendirildikten sonra sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün; sanığın fiilinin suç oluşturup oluşturmadığı, fiilin hangi suçu oluşturduğu, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığı, hükmün doğru tesis edilip edilmediği, gerekçenin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, dosyaya yansıyan ve hükme etki edebilecek delillerin karar yerinde tartışılıp tartışılmadığı, bu bağlamda maddi sorunun isabetli bir şekilde tespit edilip edilmediği gibi dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılık iddiaları ile usul hükümlerine uygunluk bakımından ve CMK'nın 289. maddesinde yazılı bulunan hukuka kesin aykırılık hâllerinin mevcut olup olmadığı yönlerinden temyiz denetimine geçilmiş; silahlı terör örgütüne üye olma suçunun özellikleri, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün mahiyeti ve yargı yapılanması, hükme esas alınan bazı delillerin hukuki niteliği hususlarında Ceza Genel Kurulunun 17.03.2021 tarihli ve 495-116 sayılı kararında belirtilen açıklamalara atıfla yetinilmiştir.
Sanık savunmalarında her ne kadar suçlamaları kabul etmemiş ise de dosya kapsamındaki tanık beyanları ile diğer bilgi ve belgelere göre; 1994 yılında hâkim adayı olarak mesleğe başlayan ve Danıştay tetkik hâkimi olarak görev yaparken 2010 yılında yapılan HSYK üyelik seçimleri neticesinde HSYK Birinci ve İkinci Daire Üyeliği ile 2014 yılında tekrar seçildiği Kurulda Üçüncü Daire üyeliği görevlerinde bulunan sanığın, staj döneminde örgütsel nitelikteki sohbet toplantılarına katılarak ortaya koyduğu irtibatını hâkimlik görevi sırasında da sürdürdüğü, örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde yer alan mahrem kişilerden olup örgüt tarafından sahiplenilmek suretiyle HSYK üyeliğine seçildiği, üyelik süresince eski HSYK Genel Sekreteri .... tarafından organize edilen ve örgüt mensubu olduğu belirtilen HSYK üyelerinin katıldığı örgütsel mahiyetteki toplantılara iştirak ettiği, 24.02.2011'de gerçekleştirilen Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinden önce örgüt mensuplarının yargı teşkilatında kadrolaşması kapsamında HSYK Genel Sekreteri ... ile HSYK Üyesi ...'nin evlerinde düzenlenen ve örgüt mensubu olduğu belirtilen HSYK üyelerinin bulunduğu gayriresmî toplantılara katılarak bu toplantılar neticesinde belirlenen ve büyük çoğunluğu örgüt mensubu hâkim ve savcılardan oluşan listenin kabul görmesini sağlamak üzere hareket ettiği, HSYK Genel Sekreteri ...'nın evinde gerçekleştirilen toplantıda Yargıtaya üye seçilmesi için uygun görülenlerin sayısının 80 civarında çıktığı anlaşılınca "Hocaefendiye danışılmış, 140'tan aşağısı kabul edilmeyecek" diyerek örgüt liderinin Yargıtay üyesi seçimleri hususundaki talimatı doğrultusunda hareket edeceklerini bildirerek bahse konu talimatın yerine getirilmesini sağlamaya çalıştığı, aynı toplantıda 37 ve 38 bin sicilli hâkimlerin Danıştaya üye seçilmeleri hususunda ısrarcı olduğu, itirazların görüşülmesi için HSYK Üyesi ...'ın evinde yapılması planlanan görüşmeye adı geçenin konunun tartışmaya kapalı olduğu şeklindeki beyanından anlaşıldığı üzere örgütsel tavır ve saikle katılmayarak ısrarını sürdürdüğü, örgütün yargı eliyle gerçekleştirdiği operasyonları resmî görevinin mahiyeti itibarıyla yakından görmesine ve bu operasyonların amacına vâkıf olmasına rağmen HSYK'da görev yaptığı dönemde alınan kararlarda örgüt mensubu hâkim ve savcıları koruma amacıyla lehlerine olacak şekilde diğer örgüt mensubu üyelerle birlikte hareket ederek örgütsel tavırla faaliyet gösterdiği, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tarafından örgüt üyelerinin gizli haberleşmesini sağlamak amacıyla oluşturulan Bylock programını kullandığı, başka dosya sanıklarının Bylock mesajlarında örgütsel amaçla sanıktan bahsedildiği, örgüt liderinin talimat tarihleriyle uyumlu olacak şekilde VakıfBank'ta bulunan hesabından eşinin Bank Asya'da bulunan hesabına gönderdiği tutarlar üzerinden adı geçen bankada katılım hesapları açıldığı belirlenmiş olmakla silahlı terör örgütünde örgüt üyeliğinden kaynaklanan hiyerarşi içerisinde hareket ederek örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihai amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetleri kapsamında HSYK üyeliğine yerleştirildiği, örgütsel amaçların gerçekleştirilmesine yönelik örgütsel motivasyonla hareket ederek örgüt adına faaliyetlerde bulunduğu, bu suretle FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün hiyerarşik yapısına dâhil olduğu ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine ilişkin dosya kapsamındaki delillere uygun kabulde isabetsizlik görülmemiştir.
Sanığın HSYK üyeliği döneminde gerçekleştirdiği bazı işlemler ve kullandığı oylardan dolayı suçlanması nedeniyle Anayasa Mahkemesinin görevli olduğuna dair vaki itiraz, işbu temyiz incelemesine konu davanın söz konusu işlem ve oylar sebebiyle görevi kötüye kullanma veya ihmal gibi göreve müteallik suçlardan açılmamış olması ve ayrıca örgüt yöneticisi/üyesi olma suçlarının görev suçu kapsamında kabul edilmesi imkânının bulunmaması karşısında yerinde görülmemiştir.
Suç tarihi itibarıyla FETÖ/PDY'nin silahlı terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararının bulunmaması, neticeyi bilerek ve isteyerek tipik hareketi gerçekleştiren sanığın kanuni yönden sorumlu tutulmasına engel teşkil etmeyecektir. Ayrıca örgüt piramidi içindeki konumu itibarıyla mahrem alan yapılanmasında yer alması, sanığın eğitim düzeyi, yaptığı görev nedeniyle edindiği bilgi ve tecrübeleri ile örgütteki konumu itibarıyla bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu ve amaçlarını bilebilecek durumda olduğu anlaşıldığından sanık hakkında TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen hata hükmünün uygulanmamasına ilişkin kabul kanuna aykırı görülmemiştir.
Bu itibarla, sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün CMK'nın 289. maddesinde sayılan hukuka kesin aykırılık hâlleri ile sanık ve müdafiinin temyiz itirazları doğrultusunda incelenmesi sonucunda, yargılama sürecindeki işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, delillerin gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdani kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, sanığın örgütte kaldığı süre ve bu süre içerisindeki örgütsel eylemlerinin çeşitliliği itibarıyla suç kastının yoğun olması, örgütün mahrem yapılanmasında ve bu yapılanmanın da HSYK gibi örgüt tarafından büyük önem taşıyan Anayasal bir kurum içerisindeki örgütlenmesinde yer alması, bu örgütlenme içerisinde tanık beyanları ve diğer delillerle ispatlandığı şekilde örgütsel saikle hareket etmesi, gerçekleştirdiği eylemlerin vahameti ile işlediği suçla meydana gelen tehlikenin ağırlığı birlikte değerlendirildiğinde temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesinin dosya kapsamına uygun olduğu ve TCK'nın 3. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen orantılılık ilkesine aykırılık oluşturmadığı, yine TCK'nın 62. maddesi uyarınca cezanın indirilmesi esnasında belirlenen takdiri indirim oranının yerinde olduğu anlaşılan Özel Daire kararı isabetli bulunmuştur.
Dört Ceza Genel Kurulu Üyesi de; aleyhe temyiz bulunmayan hükmün, temel cezanın alt sınırdan daha fazla uzaklaşılarak tayin edilmesi gerektiği düşüncesiyle eleştirilerek onanması yönünde oy kullanmışlardır.
Açıklanan nedenlerle;
1) Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 07.03.2023 tarihli ve 28-5 sayılı; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün ONANMASINA,
2) Dosyanın, Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.02.2024 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2019/390 E., 2019/586 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
Hakkındaki soruşturmanın Anayasa'nın 159/9. maddesine uygun olarak başlatılmadığını, CMK'nın 161.
Ceza Genel Kurulu 2019/390 E. , 2019/586 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Sayısı : 12-45
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ... hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 28.03.2019 tarih ve 12-45 sayı ile; sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 13 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, mahsuba ve CMK’nın 100. maddesi gereğince hükmen tutuklanmasına karar verilmiştir.
Hükmün sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07.07.2019 tarihli ve 69773 sayılı “onama” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Temyiz incelemesinin duruşma yoluyla yapılması uygun görülmediğinden, sanık müdafisinin duruşmalı inceleme isteğinin CMK’nın 299. maddesi uyarınca reddine karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; uyuşmazlığın esasına geçilmeden önce bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyelerince, sanık müdafisinin 03.04.2019 tarihli temyiz dilekçesinde yer alan “verilen karar yasaya ve usule açıkça aykırı olduğu” şeklindeki ibarenin CMK'nın 288 ve 294. maddeleri bakımından geçerli bir temyiz nedeni sayılıp sayılamayacağının, sayılması hâlinde de temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağının belirlenmesi gerektiğinin ileri sürülmesi üzerine bu hususlar öncelikle değerlendirilmiştir.
İncelenen dosya kapsamından;
Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonucunda, 28.03.2019 tarihli oturumda hazır bulunan sanık ve müdafisine kısa kararın, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercii ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
Bu karara karşı kanuni süresi içerisinde sanık müdafisinin 03.04.2019, sanığın ise 12.04.2019 tarihinde temyiz talebinde bulundukları,
Sanığın dilekçesinde, henüz gerekçeli kararı tebliğ edilmeyen mahkûmiyet hükmünün temyizi için süre tutum talebinin Ceza Genel Kuruluna bildirilmesini talep ettiği, sanık müdafisinin dilekçesinde ise bu talebe ek olarak sanık hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün “verilen karar yasaya ve usule açıkça aykırı olduğu” ibaresinin yer aldığı, her iki dilekçede sanık ve müdafisinin gerekçeli kararın kendilerine tebliğini ayrı ayrı talep ettikleri,
Gerekçeli karar 07.05.2019 tarihinde kendisine elektronik tebligat yoluyla tebliğ edilen sanık müdafisinin temyiz nedenlerini bildiren ek dilekçesini 22.05.2019 tarihinde sunduğu,
Gerekçeli kararın sanığa ise tutuklu bulunduğu ceza infaz kurumu görevlilerince tutanağa “okumak/almak” ibaresi yazılmak suretiyle 03.05.2019 tarihinde tebliğ edilmesinin ardından sanığın temyiz nedenlerini bildiren ek dilekçe sunmadığı,
Anlaşılmaktadır.
İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanık ve müdafisine yapılan tefhimde, verilen kararın açıkça okunup usulen anlatılması, karara karşı başvurulacak kanun yolunun, süresinin, mercisinin ve şekillerinin belirtilmiş olması, sanığın temyiz dilekçesini hazırlayabilmesi için tüm dosyanın CD ortamında gönderilmesini istemesi ve sanığın gerekçeli kararın tebliğinin usulsüz olduğuna dair bir itirazının da bulunmaması karşısında; gerekçeli kararın kendisine tebliğ edildiği tarihte ceza infaz kurumunda tutuklu bulunan sanığa gerekçeli karar tebliğ edilirken CMK'nın 35. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca bu kararın sanığa okunup anlatılmasının gerekmediği, bu yöndeki uygulamanın İHAS'ın 6. maddesinde yer alan adil yargılanma hakkı ile Anayasa'nın 36 ve 40. maddesinde güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlerini ihlal etmediği, dolayısıyla sanığa yapılan tebligatın usule uygun olduğu, gerekçeli karar 07.05.2019 tarihinde kendisine elektronik tebligat yolu ile tebliğ edilen sanık müdafisinin Elektronik Tebligat Yönetmeliğinin 9. maddesinin 6. fıkrasına göre, "elektronik yolla tebligat, muhatabın elektronik tebligat adresine ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılır" hükmü karşısında 22.05.2019 tarihinde sunduğu ek dilekçesinin CMK'nın 295. maddesinde öngörülen yedi günlük süreden sonra sunulduğu, usulüne uygun olarak 03.05.2019 tarihinde gerekçeli karar kendisine tebliğ edilen sanığın ise CMK'nın 295. maddesinde öngörülen yedi günlük süre içerisinde veya sonrasında ek dilekçe vermediği belirlenmiştir.
Bu durum karşısında, sanık müdafisinin 03.04.2019 tarihli temyiz dilekçesinde yer alan “verilen karar yasaya ve usule açıkça aykırı olduğu” şeklindeki ibarenin CMK'nın 288 ve 294. maddeleri bakımından geçerli bir temyiz nedeni sayılıp sayılamayacağı, sayılması hâlinde de temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağının değerlendirilmesinde;
25.03.2016 tarihi itibarıyla iç hukukumuzun bir parçası hâline gelen İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin (İHAS) Ek 7 No'lu Protokolü'nün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. maddesi;
"1. Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir.
2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." şeklinde düzenlenmiştir.
07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK'nın, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Bu hükümlere göre, suç tarihinde Danıştay Üyesi olan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan yargılama sonucunda verilen 28.03.2019 tarihli ve 12-45 sayılı kararın temyiz edilmesi üzerine Ceza Genel Kurulunca incelenmesinde 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.
CMK'nın "Temyiz nedeni" başlıklı 288. maddesi;
"(1) Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır.
(2) Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır." şeklinde düzenlenmiş, maddenin Hükümet Tasarısı'ndaki gerekçesinde de;
"Madde, 1412 sayılı Kanun'dan ayrılarak 'kanuna aykırılık' yerine daha geniş anlamlı ve amaca uygun olan 'hukuka aykırılık' sözcüklerine yer vermiştir. Yargılamanın konusunu oluşturan cezai uyuşmazlık çözüldükten ve maddi gerçeğe ulaşıldıktan sonra ilgili hukuk kuralının eksik veya yanlış uygulanması veya hiç uygulanmaması hukuka aykırılığı oluşturur. Hukuk kuralı deyimi, temel hukuk ilkelerini, yazılı olan veya olmayan hukuk kurallarını, yargılama hukukuna ilişkin kurallarla maddi hukuka ilişkin kuralların tümünü kapsar. Temyiz başvurusunun, hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayandırılması gerekir. Delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde elbetteki hukuka aykırılık oluşturur." açıklamalarına yer verilmiştir.
Mülga CMUK'da temyiz sebebi "kanuna aykırılık" olarak belirlenirken, 5271 sayılı CMK'da "hukuka aykırılık" olarak belirlenmiştir. Ancak her iki Kanun'a bakıldığında bu iki farklı kavramın aynı şekilde anlaşılmasının istendiği sonucuna varılmaktadır. Zira her iki Kanun'un ilgili hükümlerinde bu kavramlar, "bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması" şeklinde tanımlanmış olup öğretide de geçmişten bu yana kanuna aykırılık kavramı geniş yorumlanmış ve bu ifadenin yazılı hukukla sınırlı anlaşılmaması gerektiği, bu nedenle yazılı hukuka ek olarak; içtihada aykırılık, tecrübe ve mantık kurallarına aykırılık, öğretiye aykırılık, maruf ve meşhur olan şahsi bilgilerdeki hataların da kanuna aykırılık kapsamında denetlenebileceği, ayrıca uluslararası hukuka ve evrensel hukuki değerlere aykırılığın da temyiz nedeni olarak ileri sürülebileceği ifade edilmiştir.
CMK'nın "Temyiz başvurusunun içeriği" başlığını taşıyan 294. maddesi ise;
"(1) Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır.
(2) Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir." şeklinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini ve temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğu öngörülmüştür. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir.
CMK'nın "Hukuka kesin aykırılık hâlleri" başlıklı 289. maddesi;
"(1) Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır:
a) Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması,
b) Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması,
c) Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması,
d) Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi,
e) Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması,
f) Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi,
g) Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi,
h) Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması,
i) Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması"
Şeklinde, "Temyiz isteminin reddi" başlıklı 298. maddesi ise "Yargıtay, süresi içinde temyiz başvurusunda bulunulmadığını, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını ya da temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermediğini saptarsa, temyiz istemini reddeder." şeklinde düzenlenmiştir. Bu hüküm uyarınca temyiz dilekçesinin, örneğin; "Hükmü temyiz ediyorum." şeklindeki dilekçede olduğu gibi herhangi bir temyiz sebebi içermemesi durumunda tıpkı başvurunun süresi içinde yapılmaması, hükmün temyiz edilemez olması ya da temyiz edenin buna hakkının bulunmaması hâllerinde olduğu üzere usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceğinden temyiz isteminin reddi gerekir.
Temyiz nedeni olan hukuka aykırılık, hâkimin olaya en uygun normu bulamaması veya bulsa da yanlış değerlendirip uygulama yapmasıdır. Hukuka aykırılığa yol açan norm muhakeme hukuku normu olabileceği gibi (Örneğin, tanıklıktan çekinme hakkı bulunan tanığa bu hakkının hatırlatılmaması, karar oturumunda hazır olan sanığa son söz hakkı verildikten sonra katılana da diyeceklerinin sorulması gibi.) maddi hukuk normu da olabilir. (Örneğin, sanığın eylemi suç teşkil etmediği hâlde mahkûmiyet hükmü kurulması, suçun niteliğinin hatalı belirlenmesi, eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilmesi gibi.) Maddi hukuk normunun ihlâli hâlinde temyiz edenin sıfatı da dikkate alınarak kararın bozulması gerekmekte ise de muhakeme hukukuna ilişkin ihlallerde, ihlalin hükmü etkileyip etkilemediği gözetilmelidir.
Bu kapsamda muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz nedeni olarak açıkça ileri sürülmesi gerekmektedir. Muhakeme hukukuna aykırılık iddiasına dayanan temyiz taleplerinde Yargıtay hem muhakeme normunun doğru uygulanıp uygulanmadığını, hem de ilk derece veya bölge adliye mahkemelerince muhakeme normunun uygulandığı olayın doğru tespit edilip edilmediğini denetleyecektir. Temyiz dilekçesinde muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda işaret edilmekle yetinilecektir.
CMK'nın "Temyizde incelenecek hususlar" başlıklı 301. maddesi ise; "Yargıtay, yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz istemi usule ilişkin noksanlardan kaynaklanmışsa, temyiz başvurusunda bunu belirten olaylar hakkında inceleme yapar." biçiminde düzenlenmiştir.
Doktrinde, temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından; "Yargıtay hukuksal incelemesine önündeki hüküm bakımından ispat konularının sübuta erdiği varsayımından başlar. Temyiz mahkemesi yalnızca hâkimin delilleri değerlendirmesinde hukuksal hata yapıp yapmadığını değerlendirebilir. Delillerin değerlendirilmesi ve ispat açısından vicdani kanıyı olay hâkiminin oluşturması gerekir. Ancak bunun için de yerel mahkeme kararının gerekçesi ve dayanaklarının, sanığın tüm sorgu tutanaklarının, temyiz mahkemesine sunulması gerekir.", (Yener Ünver - Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, Adalet Yayınevi, 13. Baskı, Ankara 2017, s. 778 vd.) "Yargıtay, ilk derece mahkemesinin yerine geçerek eylemin varlığı veya yokluğu, kanıtların inandırıcılığı ya da kesinliği gibi yargılarda bulunamaz, ancak maddi olayların gerekçede yeterince yansıtılıp yansıtılmadığı, yansıtılan maddi olaylara ilişkin kanıtların tartışılıp tartışılmadığı, bu tartışma yapılırken doğa, mantık, deneyim ve hukuk kurallarına uyulup uyulmadığı yönlerinden hükmü inceleyerek olay yargılamasını sınırlı bir şekilde denetleyebilir." (Sami Selçuk, Temyiz Denetiminin Sınırları, Prof. Dr. Nur Centel'e Armağan, s. 336) "Temyiz kanun yolunda maddi mesele incelenemez. Ancak kanun koyucu sanığa gerçekçi bir hukuki koruma sağlamayı amaçladığı için aradan geçmiş olan zamanın olumsuz etkilemediği oranda maddi mesele incelenebilmelidir. Burada esas mahkemesindeki hâkimin doğrudan doğruyalık ilkesinden kaynaklanan maddi meseleyi takdir etme yetkisi ortadan kaldırılmadan, dosyaya girdiği oranda maddi meseleyi inceleyen, bu istisna dışında sadece hukuki mesele ile ilgilenen bir temyiz incelemesi yapılmalıdır. Yargıtay maddi meseleyi sadece hükmün gerekçelerine dayanarak incelemelidir." (Feridun Yenisey - Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2014, s. 1234) "Tamamen maddi soruna ilişkin olan aykırılıkların temyiz kanun yolunda denetlenmesi mümkün değildir. Ancak, mahkemenin, elindeki maddi olguları hukuk kurallarına uygun olarak değerlendirip değerlendirmediği ve hükme esas alırken hukuk kurallarına bağlı kalıp kalmadığı Yargıtay tarafından incelenmek zorundadır. Aynı şekilde hukuka aykırılığın, yargılama kurallarının doğru uygulanmaması nedenine dayandığının ileri sürülmesi hâlinde de Yargıtay hem yargılama kuralarına uyulup uyulmadığına hem de bu kuralların uygulanmasına esas teşkil eden ve daha önce mahkemece tespit edilmiş olan maddi vakıaların doğru değerlendirilip değerlendirilmediğini inceleyebilecektir." (Fahri Gökçen Taner, 5271 sayılı CMK'nın Temyiz Kanun Yoluna İlişkin Hükümlerinin Yürürlüğe Girmesiyle Ortaya Çıkan Farklılıklar, Ankara Barosu Dergisi, Nisan 2017, s; 57; Veli Özer Özbek - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 9. Baskı, İzmir 2017, s. 856) "Temyiz kanun yolunda temyiz mahkemesi, sözlülük, yüz yüzelik ve doğrudan doğruyalık ilkelerini uygulayarak geçmişte olan bir olayın nasıl meydana geldiğini ortaya çıkaran olay hâkiminin tespitleriyle bağlıdır. Bununla birlikte olay mahkemesinin tespitleri belirsiz, eksik, çelişkili, mantık veya deneyim kurallarıyla çatışıyorsa olay mahkemesinin tespitleriyle bağlılık ortadan kalkar. Yargıtayın, bölge adliye mahkemesi incelemesinden geçmiş bir kararla ilgili yapacağı denetimin, verilen kararın hukuksal yönüyle sınırlı olması hâli, Yargıtayca hiçbir zaman maddi olay denetimi yapılamayacağı anlamına gelmez. İlk derece veya bölge adliye mahkemelerinin kararlarında bilimin yerleşmiş ilkelerine, genel yaşam deneyimlerine, mantık kurallarına aykırılıklar varsa, ulaşılan sonuç ve gerekçe arasında birbiriyle açıkça çelişen tespitler bulunuyorsa, maddi olay açık, kesin ve tam olarak belirlenememiş ise ve bu nedenlerle kararın hukuksal yönden denetimine olanak yoksa Yargıtay maddi olay denetimi yapabilir." (Mustafa Ruhan Erdem - Cihan Kavlak, Ceza Muhakemesinde Temyiz İncelemesinin Kapsamı ve Sınırları, Yargıtay Dergisi, Ekim 2018, Sayı; 4, s. 1424; 1460) "Bir olayı tespit ederken ilk derece mahkemesi hâkimi delilleri serbestçe takdir eder. Ancak bu tespitin eksiksiz olması ve hâkimin kanaatinin objektif dayanaklarının hükümden anlaşılması gerekir. Bu nedenle maddi olaya ilişkin denetim, maddi vakıanın sübutuna ilişkin kanaatin yeterli delile dayanarak ve mantık kurallarına uygun bir şekilde oluşturulup oluşturulmadığı açısından yapılmaktadır." (Nur Centel - Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 13. Baskı, İstanbul 2016, s. 840) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür.
Görüldüğü gibi doktrinde çoğunlukta olan bu anlayışa göre, Türk Ceza Muhakemesine istinaf kanun yolunun getirilmiş olması, temyiz mahkemesinin önceden olduğu gibi somut temyiz denetiminin elverdiği ölçüde maddi soruna girmesine engel oluşturmayacak, temyiz kanun yolunda somut dava üzerinden içtihatlarla birliği sağlayacak olan Yargıtay, ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, sözlülük, doğrudan doğruyalık ve yüz yüzelik ilkeleri uyarınca elde edilen delilleri vicdani kanaatleri ile serbestçe takdir etme yetkilerini de dikkate alarak bu delillerle varılan sonucun hukuk kurallarına, akla, mantığa, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel görüşlere uygun olup olmadığının tespiti bakımından somut dosya üzerinden görebileceği ve inceleyebileceği maddi sorunla ilgili vaka değerlendirmelerindeki hukuka aykırılıklar üzerinden bozma kararı verebilecektir.
Burada ifade etmek gerekir ki; ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin uyguladığı maddi ceza normlarının hukuka uygun olması, maddi olayın doğru ve eksiksiz bir şekilde tespit edilerek bu tespite uygun olan maddi hukuk normlarının uygulanmasına bağlıdır. Başka bir ifadeyle, maddi sorun ile maddi hukuk normlarının bu ayrılmaz niteliğinden dolayı uygulanan maddi hukuk normlarının hatalı olduğu iddiasıyla yapılan temyiz başvurularında hükmün hukuki yönden denetiminin maddi sorundan ayrılması mümkün değildir. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması sonucunda maddi sorunun da hatalı şekilde belirlendiği hâllerde dosyaya yansıyan tüm delillerle birlikte maddi sorun irdelenmeksizin hükmün hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesi söz konusu olamayacaktır. Kaldı ki, Kanun'da Yargıtayın temyiz denetimi sırasında maddi sorunu inceleyemeyeceğine ilişkin bir hüküm de mevcut değildir. 5271 sayılı CMK'nın "Yargıtayca davanın esasına hükmedilecek hâller, hukuka aykırılığın düzeltilmesi" başlıklı 303. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde, olayın daha ziyade aydınlanması gerekmeden beraate veya davanın düşmesine ya da alt ve üst sınırı olmayan sabit bir cezaya hükmolunmasının gerektiği durumlarda, Yargıtayın, davanın esasına hükmedebileceği belirtilmiş olup bu düzenlemeye göre ilk derece veya bölge adliye mahkemelerinin tespitlerinin hukuki denetim yapılmasına olanak vermeyecek ölçüde yetersiz olması hâlinde maddi sorunun tespiti ve buna bağlı olarak maddi ceza normunun doğru tatbik edilmesi bakımından Yargıtayın eksik araştırma nedeniyle bozma kararı verebilecek olması, hukuki denetimin, o ana kadar yapılan tespitlerin, normun olaya uygulanması için yeterli dayanak oluşturup oluşturmadığı hususunu da içerdiği sonucunu doğurmaktadır.
Sonuç olarak Yargıtay, temyiz kanun yoluyla ülkedeki hukuk kurallarının istikrarlı ve aynı biçimde uygulanmasını yani içtihat birliğini sağlar. 5271 sayılı CMK, ilk derece yargılaması ile temyiz yargılaması arasına istinafı yerleştirerek, hem Yargıtayın içtihat mahkemesi konumunu güçlendirmeyi hem de mahkemelerin son kararlarının yalnızca hukuki sorun değil, maddi sorun açısından da sağlıklı bir şekilde denetlenmesinin yolunu açmayı öngörmüştür. Bununla birlikte ceza muhakemesinin amacı, her somut olayda kanuna ve usulüne uygun olarak toplanan delillerle maddi gerçeğe ulaşıp adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasının önüne geçebilmek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmektedir. Gerek 1412 sayılı CMUK gerekse 5271 sayılı CMK, adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılması suretiyle maddi gerçeğe ulaşmayı amaç edinmiştir. Anayasa'nın 138. maddesi de tüm hâkimlerin Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre karar vereceklerini hükme bağlamıştır. Bu nedenle ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinde yapılmakta olan yargılama sonucunda ulaşılma imkânı bulunan bütün deliller ele alınıp değerlendirilmeden karar verilmesi, maddi sorunun doğru olarak tespit edilmemesi, dosyada mevcut delillerle maddi soruna ilişkin tespitlerin uyumlu olmaması gibi nedenlerle yazılı hukuka, evrensel hukuki değerlere, akla, bilime ve tecrübe kurallarına aykırı olacak şekilde maddi olay değerlendirmesinin hatalı olarak belirlendiği hâllerde adaletin tam olarak gerçekleşmesi amacı da gözetilerek Yargıtayın, hükmün hukuki yönüne ilişkin olan ve hükme etki eden maddi olay değerlendirmesindeki hukuka aykırılıkları da temyiz yoluyla incelemesi gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Sanık müdafisinin temyiz dilekçesinde, kararın usul ve yasaya aykırı olarak verildiğini ileri sürüp sanık hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünün bozulmasını talep etmesi, dilekçenin kapsamına göre, temyiz nedeninin maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması ve temyiz talebinin, mevcut deliller karşısında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece mahkûmiyet sonucuna nasıl ulaşıldığı yönündeki gerekçeyi de içerdiğinin anlaşılması karşısında, ilk derece mahkemesinin uyguladığı maddi ceza normlarının hukuka uygun olmasının, maddi olayın doğru ve eksiksiz bir şekilde tespit edilerek bu tespite uygun olan maddi hukuk normlarının uygulanmasına bağlı olduğu, buna göre hükmün hukuki yönüne ilişkin olan ve hükme etki eden maddi olay değerlendirmesindeki hukuka aykırılıkların da temyiz kanun yolunda incelenebileceği hususları ile 5271 sayılı CMK'nın 288. maddesinin Hükümet Tasarısı'ndaki Gerekçesinde belirtildiği üzere, delillerin yanlış değerlendirilmesi, kuralların yorumunu ve eylemin gerçek niteliğinin saptanmasını etkilediğinde hukuka aykırılık hâlinin oluşacağı dikkate alınarak, ilk derece mahkemesince fiilin suç oluşturup oluşturmadığı, fiilin hangi suçu oluşturduğu, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığı, hükmün doğru tesis edilip edilmediği, gerekçenin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, dosyaya yansıyan ve hükme etki edebilecek delillerin karar yerinde tartılışıp tartışılmadığı, bu bağlamda maddi sorunun isabetli bir şekilde tespit edilip edilmediği gibi dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar ile temyiz dilekçesinde muhakeme hukukuna aykırılık iddiasında bulunulmadığından usul hükümlerine uygunluk bakımından da 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yazılı bulunan hukuka kesin aykırılık hâllerinin mevcut olup olmadığı yönlerinden temyiz incelemesi yapılması gerektiği ve sanık müdafisinin temyiz dilekçesinde maddi hukuka aykırılığa ilişkin temyiz sebebi bulunduğu kabul edilmelidir.
Bu uyuşmazlıkla ilgili çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "İstinaf Mahkemelerinin Türk yargı sistemine dâhil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu tarafından hem maddi olay hem de hukuki denetim yapacak olan istinaf başvurusunda 5271 sayılı CMK’nın 273/4. maddesi gereğince sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, 5271 sayılı CMK’nın 294/2. maddesi uyarınca incelemesi hukuki denetimle sınırlı olan temyiz yolunda mülga 1412 sayılı CMUK’nın 305. maddesindeki düzenlemeden farklı olarak, resen temyiz tercihinden de vazgeçerek 5271 sayılı CMK’nın 294/1. maddesi uyarınca, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmü neden dolayı temyiz ettiğini, hangi nedenlerle bozulmasını istediğini göstermek zorunda olduğu şart koşulmuştur. Aksi hâlde yani temyiz dilekçesinin temyiz sebeplerini içermemesi durumunda, CMK’nın 298. maddesi uyarınca tıpkı temyiz başvurusunun süresi içinde yapılmaması, hükmün temyiz edilemez olması ya da temyiz edenin buna hakkı bulunmaması hâllerinde olduğu gibi usulüne uygun açılmış bir temyiz davasından bahsedilemeyeceğinden temyiz isteminin reddine karar verilmesi gerekmektedir. (F. Yenisey - A. Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku s. 923; Centel - Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku s. 826; C. Şahin - N. Göktürk, Ceza Muhakemesi Hukuku, s. 278) Bir diğer önemli nokta olarak ise 5271 sayılı CMK’nın 289. maddesinin değerlendirilmesi hususu, usulüne uygun açılmış bir temyiz davasının 'sınırlı inceleme ilkesinin' bir istisnası olduğu kabul edilmelidir. (F. Yenisey - A. Nuhoğlu age, s. 905)
Şartları ve usulü açık bir şekilde ortaya konulmak şartıyla (AİHM Galstyan/Ermenistan Başvuru No: 26986/03 15.1.2007 tarihli) öngörülen usul şartlarına uyulmaması sebebiyle kanun yolu başvurusunun reddedilmesinin hakkın ihlali sonucunu doğurmayacağı (AİHM Sjöö/İsveç Başvuru No: 37604/97) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin istikrar kazanan kararlarında da kabul edilmektedir. Ceza Usul Hukukunun denetlenebilirlik ve öngörülebilirlik amaçları da bunu gerektirmektedir.
Temyiz nedenlerinin ne ölçüde ve nasıl açıklanıp ortaya konulması gerektiği 5271 sayılı CMK’nın 'Temyiz nedeni' başlıklı 288. maddesinde düzenlenmiş olup, anılan Kanun'un 'Temyiz başvurusunun içeriği' başlıklı 294. maddesinde de temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorunda olduğu ve temyiz sebebinin ancak hükmün hukuki yönüne ilişkin olabileceği düzenlenmiştir. Bu nedenlerle anılan Kanun'un 'Temyiz de incelenecek hususlar' başlıklı 301. maddesinde de, Yargıtayca, yalnız temyiz başvurusunda belirtilen hususlar ile temyiz isteminde belirtilen usule ilişkin noksanlıklar hakkında inceleme yapacağı belirlenmiş olması dikkate alındığında, süresi içinde verilen temyiz dilekçesinde açıkça hangi nedenlerle hükmü temyiz ettiğini belirtmeyen ve yalnızca 'karar usul ve kanuna aykırıdır, hukuka aykırıdır' ibarelerinin yasal ve yeterli temyiz nedeni sayılmasına yasal olanak bulunmadığı düşüncesiyle, temyiz isteminin CMK’nın 298. maddesi gereğince reddine karar verilmesi gerektiği kanaatinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun görüşüne iştirak olunmamıştır." düşüncesiyle,
Üç Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; "Sanık müdafisinin 03.04.2019 tarihli temyiz dilekçesinde yer alan 'verilen karar yasaya ve usule açıkça aykırı olduğu' şeklindeki ibarenin CMK'nın 288 ve 294. maddeleri bakımından geçerli bir temyiz nedeni sayılamayacağı" görüşüyle,
Karşı oy kullanmışlardır.
Sanık müdafisi tarafından sunulan ek dilekçelerin süresinde olmadığının, ancak sanık müdafisinin 03.04.2019 tarihli temyiz dilekçesinde yer alan “verilen karar yasaya ve usule açıkça aykırı olduğu” şeklindeki ibarenin CMK'nın 288 ve 294. maddeleri bakımından maddi hukuka ilişkin bir temyiz nedeni taşıdığının, buna göre sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün; sanığın fiilin suç oluşturup oluşturmadığı, fiilin hangi suçu oluşturduğu, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığı, hükmün doğru tesis edilip edilmediği, gerekçenin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, dosyaya yansıyan ve hükme etki edebilecek delillerin karar yerinde tartılışıp tartışılmadığı, bu bağlamda maddi sorunun isabetli bir şekilde tespit edilip edilmediği gibi dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar ile usul hükümlerine uygunluk bakımından da 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yazılı bulunan hukuka kesin aykırılık hâllerinin mevcut olup olmadığı yönlerinden temyiz denetimine geçilmiştir.
İncelenen dosya kapsamından;
Sanık ...'ın; 17.02.1989 tarihinde açıktan atama ile Polis Akademisinde öğretim üyesi olarak göreve başladığı, Polis Akademisi Güvenlik Bilimleri Fakültesinde Profesör ünvanı ile görev yaparken 03.03.2011 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay Üyesi olarak seçildiği, 04.03.2011-27.02.2012 tarihlerinde Onbirinci Daire, 27.02.2012-29.12.2014 tarihlerinde Sekizinci Daire, 29.12.2014-26.01.2016 tarihlerinde İdari Dava Daireleri, 26.01.2016-23.07.2016 tarihlerinde Onyedinci Dairede görev yaptığı,
Sanığın ayrıca 1998-2000 tarihleri arasında Polis Akademisi Avrupa Birliğine Uyum Araştırma Merkezi Başkanlığı, 2005-2009 tarihleri arasında TÜBİTAK Başkan Danışmanlığı, 2007-2009 tarihleri arasında Sosyal ve Beşeri Bilimler GYK Sekreter Vekilliği yaptığı,
15.07.2016 tarihinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarınca gerçekleştirilen darbe girişimi sırasında ve sonrasında ülke genelinde darbe girişimiyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle bağlantılı olduğu değerlendirilen çok sayıda kişi hakkında Türkiye genelinde soruşturma başlatıldığı,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca ağır cezalık suçüstü hâli doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak genel hükümlere göre yürütülen soruşturma kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğüne yazılan 16.07.2016 tarihli yazıda; Türkiye genelinde hükûmeti devirmeye ve Anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs etmek suçunun hâlen işlenmeye devam edildiği, bu suçu işleyen FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyelerinin yurt dışına kaçıp saklanma ihtimallerinin bulunduğu ve ülke genelinde bu örgüte mensup Yargıtay, Danıştay ve HSK Üyeleri hakkında soruşturma yürütüldüğü belirtilerek aralarında sanığın da bulunduğu listede adları geçen yüksek mahkeme üyelerinin gözaltına alınmaları, ikametlerinde, çalışma odalarında ve araçlarında CMK'nın 116. maddesi uyarınca arama yapılması talimatı verildiği,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17.07.2016 tarihli ve 2016/103566 soruşturma sayılı yazısı ile; sanık hakkında FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla soruşturma başlatıldığının Danıştay Başkanlık Kuruluna bildirilmesi üzerine, Danıştay Başkanlık Kurulunun 17.07.2016 tarihli ve 2016/27 sayılı kararıyla; aralarında sanığın da bulunduğu bazı Danıştay eski Üyelerinin göreve devamlarının soruşturmanın selameti ve Danıştay’ın itibarını zedeleyecek nitelikte olduğu gerekçesiyle Danıştay Kanunu'nun 52/A, 67 ve 68. maddeleri gereğince mevcut yetkilerinin kaldırılmasına karar verilerek Yüksek Disiplin Kuruluna sevk edildikleri,
23.07.2016 tarihli ve 29779 sayılı ikinci mükerrer Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6723 sayılı Danıştay Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 12. maddesi uyarınca Danıştay Üyeliği sona eren sanığın, 01.09.2016 tarihli ve 29818 sayılı mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanan 672 sayılı KHK ile; terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu anlaşıldığından bahisle kamu görevinden çıkarılmasına karar verildiği,
17.07.2016 tarihli yakalama tutanağına göre; arama işlemi için gelen kolluk görevlilerince sanığın ikametinde saat 03.50 sıralarında yakalanarak gözaltına alındığı, yapılan sorgusunun ardından da Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliğinin 20.07.2016 tarihli ve 2016/495 sayılı kararıyla tutuklandığı,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, sanığa atılı ağır cezalık suç niteliğindeki silahlı terör örgütüne üye olma suçunun suçüstü hâlinde işlendiği değerlendirilerek genel hükümlere göre ve 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına uygun olarak başlatılıp yürütülen soruşturma sırasında düzenlenen fezlekenin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianame üzerine sanık hakkında aynı suçtan cezalandırılması istemiyle Yargıtay 9. Ceza Dairesine kamu davası açıldığı,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma ve Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan kovuşturma sırasında elde edilen delillerin incelenmesinde;
17.07.2016 tarihli arama ve el koyma tutanağına göre; sanığın Danıştay binasındaki odasında yapılan arama neticesinde, 3 adet Elba marka üzerinde sempozyum (1-2-3) yazan DVD, 1 adet A4 TECH marka üzerinde yazı bulunmayan DVD-R, 1 adet TDK marka üzerinde yazı bulunmayan DVD-R tespit edilerek bu materyallere el konulduğu,
17.07.2016 tarihli ev arama ve el koyma tutanağına göre; sanığın Kavaklıdere Mah. Tandoğan Cad. No:10/27 Çankaya/Ankara adresinde bulunan evinde yapılan arama neticesinde, 1 adet Kingston marka 512 MB USB bellek, 1 adet Kingston marka 16 GB USB bellek, 1 adet Toshiba marka 32 GB USB bellek, 2 adet Sandisk marka 16 GB USB bellek, Samsung marka GT-N 8005 model tablet, ACER marka taşınabilir bilgisayar tespit edilerek bu materyallere el konulduğu,
Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Adli Bilişim Şube Müdürlüğünün 26.09.2017 tarihli teknik inceleme ve export raporunda; sanıkta ele geçen Samsung marka 353241050153462 IMEI ve R31C907R9ML numaralı tablet bilgisayarda yapılan incelemede "net.client.by.lock" ve "ws.coverme.in" kelimelerine rastlandığı, dosyaların geldiği veri yolu incelendiğinde kelimelerin "com.android/vending" dosyası üzerinden gelen library klasöründe bulunduğu, ekran alıntılarına göre "aolcay@gmail.com" mail hesabı kullanılarak Google Playstore üzerinden “ByLock” ve “coverme” programlarının tablete indirildiği kanaatine varıldığının bildirildiği,
11.05.2017 tarihli ByLock tespit tutanağına ve 25.03.2018 tarihli tutanağa göre; sanığın ByLock abone listesinde kaydının olmadığı, 0530 ..., 0505...., 0530 ....., 0537 ....GSM numaralarının da ByLock kayıtlarının olmadığı, şu ana kadar yapılan çalışmalarda ByLock kullanıcı hesabına rastlanılmadığı, ByLock veri tabanı içerisinde “...” ismine konu ve mail içeriklerinde rastlanılmadığı, kızı ...’ın ise ByLock abone listesinde iki adet kaydının olduğu ve 195300 ID numaralı ByLock hesabının bulunduğu, birinci kaydının 0539..... GSM aboneliği üzerinden ve 358....... IMEI numarası ile tespit edildiği ve kayda ilişkin ilk tarihin 2014.09.13 olduğu, ikinci kaydının 5453149813 GSM aboneliği üzerinden aynı IMEI numarası ile tespit edildiği ve kayda ilişkin ilk tarihin 2015.05.11 olduğu,
26.10.2017 tarihli bilirkişi kurulu raporuna göre; Sandisk marka BL150624852D seri numaralı 16 GB flash bellekte PDF formatında Fetullah Gülen’in yazdığı toplam 213 adet kitap bulunduğu,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 09.08.2018 tarihli yazı ve eklerinde; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi ya da yöneticisi olma suçlarından yüksek yargı eski üyeleri hakkında yürütülen soruşturmalar kapsamında aynı suçlardan haklarında işlem yapılan yüksek yargı eski üyelerince yapıldığı tespit edilen ByLock yazışmalarının dosyaya sunulduğu,
Bu yazışmalarda;
359056 ID no’lu ByLock hesabı kullanıcısı Danıştay eski üyesi... ile 401875 ID no’lu ByLock hesabı kullanıcısı Danıştay eski üyesi...arasında 23.01.2016, 10.59.18 tarih ve saatli mesajda "yücel 15, bülent hoca 17'ye" denildiği, yine aynı gün “8. d. ile müşterekin yolunu kapatmayacak kararlar versek de bir dershane ya da yurt dosyası 8. Daireye giderse yükselin eline fırsat geçer o yüzden 17'ye gitmesi çok önemli dosyaların, dosya ne zaman geliyor.”, 08.01.2016, 20.53.30 tarih ve saatli mesajda ise “17. daire vergi oluyormuş diyorlar duydun mu?” şeklinde görüşmelerin tespit edildiği,
16.01.2017 ve 10.02.2017 tarihli HTS analiz raporuna göre; sanığın eşinin kullandığını beyan ettiği 0505 256 1400 numaralı GSM hattıyla 2014-2016 tarihleri arasında 11 ayrı FETÖ/PDY şüphelisiyle 6 ila 18 arasında değişmek üzere telefon görüşmesi yaptığı, yine şüpheli sivil şahıslardan Hamza Demir ile 13.06.2014 tarihinde (Afyonkarahisar'da) birlikte sinyal aldıkları,
Sanığın üzerine kayıtlı olup kendisinin kullandığını beyan ettiği 0530 ..... numaralı hattın FÖTÖ/PDY iltisaklı kurumlarla yapılan görüşmeleri incelendiğinde; Bank Asya’dan 5 defa mesaj aldığı ve 21 defa aradığı, Uluslararası Stratejik Araştırma Kurumu Derneğinden 1 defa arandığı, Turgut Özal Üniversitesini 57 defa aradığı ve 93 defa arandığı, 13 defa mesaj attığı ve 20 defa mesaj aldığı, İpek Üniversitesine 1 defa mesaj attığı, 2 defa mesaj aldığı, Asya Katılım Bankasını 20 defa aradığı, 1 defa arandığı, 2014-2016 tarihleri arasında 17 ayrı FETÖ/PDY şüphelisiyle 6 ila 81 arasında değişmek üzere telefon görüşmesi yaptığı,
Sanığın adına kayıtlı bulunan 0537.... numaralı hattın FETÖ/PDY iltisaklı kurumlarla yapılan görüşmeleri incelendiğinde; Feza Gazetecilik AŞ’yi 1 defa aradığı, Bank Asya’dan 2 defa mesaj aldığı, Kimse Yok Mu Derneğinden 1 defa mesaj aldığı, Turgut Özal Üniversitesini 35 defa aradığı, 65 defa arandığı, Asya Katılım Bankasından 1 defa arandığı, NT' yi 2 defa aradığı, 2014-2016 tarihleri arasında 14 ayrı FETÖ/PDY şüphelisiyle 6 ila 37 arasında değişmek üzere telefon görüşmesi yaptığı,
Sanığın 28.06.2006 tarihinde FETÖ/PDY şüphelileri olan Hüseyin Görüşen ve ... isimli 26.04.2010 tarihinde ise Süleyman Yaşar, Harun Uygun, Akar Karasu ve ... isimli şahıslar ile birlikte Atatürk Havalimanı'ndan yurt dışına çıkış yaptığı,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün "sivil imamı" oldukları değerlendirilen kişilere yönelik yürütülen soruşturma kapsamında, sözde sivil imamların kullandıkları değerlendirilen telefon hatlarıyla, haklarında aynı örgüte üye oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen yüksek yargı eski üyelerinin kullandıkları telefon hatlarına ait HTS kayıtlarının karşılaştırılarak incelenmesi sonucunda düzenlenen 16.01.2017 ve 10.02.2017 tarihli raporlara göre; sanık ... adına kayıtlı bazı hatların, 2014 ila 2016 yılları arasında farklı zamanlarda olmak üzere, sözde sivil imam olduğu değerlendirilen bazı kişilere ait hatlarla aynı tarih ve saat aralığında aynı lokasyon bilgisine sahip olduklarının tespit edildiği,
... ile 13.10.2014 tarihinde (Etimesgut/Ankara), 29.08.2014 tarihinde (İskitler/Altındağ/Ankara), 23.02.2015 tarihinde (Merkez Orduevi/Çankaya/Ankara.....olduğu hâlde, 15.01.2015 tarihinde (İnönü Bulvarı/Çankaya/Ankara) Ali Akın ve ... olduğu hâlde, 29.04.2015 tarihinde (Söğütözü/Ankara)..... olduğu hâlde, 04.05.2015 tarihinde (Söğütözü/Ankara) Ahmet Eğerci olduğu hâlde, 14.05.2015 tarihinde (Sözğütözü/Ankara) ...... ile birlikte sinyal aldıkları,
..... ile 16.05.2016 tarihinde (Ankara-Eskişehir yolu, Türkcell Ankara Bölge Müdürlüğü, Ankara) ......i ve ... olduğu hâlde, 06.04.2015 tarihinde (Çankaya/Ankara) .... ve..... ile birlikte sinyal aldıkları,
..... ile 05.11.2014 tarihinde (Demetevler/Yenimahalle/Ankara) .....+ olduğu hâlde, 02.03.2015 tarihinde (Çankaya/Ankara) .....ve ...... olduğu hâlde, 26.02.2015 tarihinde (Merkez Orduevi/Çankaya/Ankara) ....ve ... olduğu hâlde, 23.02.2015 tarihinde (İnönü Bulvarı/Çankaya/Ankara).... ve ... ile birlikte sinyal aldıkları,
... ile 04.05.2015 tarihinde (Yenimahalle/Ankara) ..... olduğu hâlde, 27.02.2015 tarihinde (Merkez Orduevi/Çankaya/Ankara) ... ile birlikte sinyal aldıkları,
.... ile 29.08.2014 tarihinde (Başkent Öğretmenevi/Yenimahalle/Ankara) .....,.ve ... olduğu hâlde, 21.01.2015 tarihinde (İnönü Bulvarı/Çankaya/Ankara).......ile birlikte sinyal aldıkları,
....ile 14.01.2016 tarihinde (Söğütözü/Ankara)....olduğu hâlde, 20.11.2015 tarihinde (Gimat/Ankara)...ile birlikte sinyal aldıkları,
.ile 30.06.2016 tarihinde (CEPA AVM/Yenimahalle/Ankara) ... olduğu hâlde, 04.11.2015 tarihinde (Beştepe/Ankara)...olduğu hâlde, 07.06.2016 tarihinde (Balgat/Ankara) . ... olduğu hâlde, 11.06.2016 tarihinde (Balgat/Ankara)....olduğu hâlde, 20.06.2016 tarihinde (Balgat/Ankara) ...ile birlikte sinyal aldıkları,
.... ile 24.06.2014 tarihinde (Karakusunlar Mahallesi, Çankaya/Ankara) bazından ... ile birlikte sinyal aldıkları,
....ile 03.06.2016 tarihinde (Medicana Hastenesi/Ankara).... ve ....ile birlikte sinyal aldıkları,
..... ile 11.07.2014 tarihinde (Merkez Orduevi/Çankaya/Ankara) ... ve.... ile birlikte sinyal aldıkları,
... ile 18.06.2014 tarihinde (İnönü Bulvarı/Çankaya/Ankara)....olduğu hâlde, 11.12.2014 tarihinde (Gazi Mahallesi/Yenimahalle/Ankara)..... ve .... olduğu hâlde aynı yerden baz sinyali verdikleri,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17.01.2019 tarihli yazısına göre; yargının sivil imamları olduğu düşünülen ..., ...,.....n kamu davası açıldığı,...Sanığın Danıştay Binası E blok, 2. Kat 206 numaralı makam odasının kapısına 14.07.2016 tarihinde “Giderken odamı boşaltmayacağım. Hırsızlara her şey caiz” şeklinde yazı asması sebebiyle Danıştay Yüksek Disiplin Kurulunun 19.07.2016 tarihli ve 4 sayılı kararı gereğince oluşturulan komisyon tarafından sanık hakkında disiplin soruşturması başlatıldığı, yine sanık tarafından Danıştay Kanunundaki değişiklikleri protesto etmek amacıyla 14.06.2016 tarihinde Danıştay Binasında bulunan çalışma odasının penceresinden meslek mensubu cübbesini sarkıtması sebebiyle Danıştay Yüksek Disiplin Kurulunun 13.07.2016 tarihli ve 1 sayılı kararı gereğince oluşturulan komisyon tarafından sanık hakkında disiplin soruşturması başlatıldığı, sanığın iki ayrı eylemi nedeniyle Yüksek Disiplin Kurulunun 05.07.2017 tarihli ve 2017/1-4 sayılı kararlarıyla eylemlerinin yüksek hâkimlik vakar ve şerefiyle bağdaşmadığı ve fiilin 2575 sayılı Kanun'un 73. maddesine göre “uyarılmayı” gerektirdiği değerlendirilmiş ise de 6723 sayılı Kanun gereğince Üyeliklerinin sona erdiği ve yeniden Üye seçilmedikleri, sonrasında da HSK'nın 24.08.2016 tarihli ve 246 sayılı kararı ve 672 sayılı KHK ile meslekten çıkarılmalarına karar verildiği gerekçesiyle söz konusu fiilleri hakkında herhangi bir işlem yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, sanık tarafından asılan yazıyla ve cübbeyle ilgili fotoğrafların dosya içerisinde mevcut olduğu,
2010-2011 yıllarında yapılan Komiser Yardımcılığı sınavında soru hazırlama komisyonunda görevli olan sanık hakkında hatalı soru hazırlanması sonucu soruların iptal edilmesi sebebiyle kursa çağrılmayan adayların mağduriyetine neden olunduğu, pek çok kişinin de hak etmedikleri hâlde komiser yardımcılığı kursuna katılmalarına olanak sağlandığı gerekçesiyle Polis Akademisi Başkanlığı tarafından disiplin soruşturması başlatıldığı,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2017/4096 no’lu soruşturma dosyasında sanık hakkında Turgut Özal Üniversitesi ve İpek Üniversitesine yönelik soruşturma yürütüldüğü ve dosyanın 2016/103606 no’lu dosya ile birleştirildiği, sanığın da aralarında bulunduğu üniversite mütevelli heyeti üyelerinin malvarlığına Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliğinin 2016/4767 d.iş sayılı kararıyla el konulduğu,
Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü tarafından 11.09.2017 tarihinde düzenlenen açık kaynak araştırma raporunda; sanığın facebook.com ve twitter.com sitelerinde herkese açık kendisinin kullandığı değerlendirilen hesabının tespit edilemediği,
Krea İçerik Hizmetleri ve Prodüksiyon AŞ’nin 28.03.2018 tarihli ve Türk Telekom’un 05.02.2018 tarihli yazısına göre; sanık adına abonelik bulunmadığı, ayrıca Asya Emeklilik ve Hayat AŞ’nin 02.02.2017 tarihli yazısına göre; sanığa ait müşteri kaydının bulunamadığı,
Danıştay Genel Sekreterlik Personel ve Eğitim Müdürlüğünün 28.07.2017 tarihli yazısına göre; sanığın kullandığı GSM hattının 0537 771 8396, e-mailin ise b.olcay@danistay.gov.tr olduğu,
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığının 04.01.2018 tarihli raporu; ByLock CBS sorgu modülünde kayda rastlanılmadığı, tepe yönetimle irtibat modülünde ....... isimli şahıslarla 2007-2013 yılları arasında telefon görüşmeleri yaptığı,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca Kara Kuvvetleri Komutanlığında görev yapan ve FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün mahrem yapılanması içerisinde oldukları değerlendirilen örgüt üyelerinin tespiti amacıyla, Ankara ili genelinde 477 adet ankesörlü sabit telefon hattı sahiplerinin soruşturulması sırasında mahkeme kararı doğrultusunda bu hatların HTS kayıtlarının temin edildiği, bu hatlarla, haklarında aynı örgüte üye oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen yüksek yargı eski üyelerince kullanılan telefon hatlarına ait HTS kayıtlarının karşılaştırılarak sabit hatlarla bu kişilerin hatlarının ardışık, sistematik veya periyodik olarak aranıp aranmadığı hususunda yapılan araştırma sonucunda düzenlenen 13.09.2018 ve 25.09.2018 tarihli raporlarda; 0312...... no’lu sabit hattan sanık adına kayıtlı 0505 ...... no’lu hattın 23.09.2011 tarihinde 17.34 -17.36 arası 6 kez arandığı, bu saatten 10 dk öncesi veya sonrasında ardışık aramaya rastlanılmadığı, aynı hattan 08.06.2013 tarihinde Yunus Çetin, 02.01.2016 ve 03.02.2016 tarihlerinde ise.....isimli şahısların arandıkları, bununla birlikte, aralarında sanığın da bulunduğu üyelere ait numaraların bu sabit hatlarla irtibat kurduğu zaman dilimi dikkate alındığında, bu saatten on dakika öncesi ve sonrası yapılan ardışık arama çalışmalarında herhangi bir kayda rastlanılmadığı tespitlerine yer verildiği,
Hazine ve Maliye Bakanlığı Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığınca düzenlenen 24.09.2018 tarihli rapora göre;
Sanığın örgütün finans kaynaklarından olan Bank Asya'da açılmış hesaplarının bulunduğu, Aralık 2013 sonrası dönemde 30.01.2014 tarihinde 50.500 TL nakit yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı, 30.01.2014 tarihinde 5.000 TL tutarı Vakıfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği, 31.01.2014 tarihinde katılım hesabını kapattığı ve 55.500 TL tutarında katılım hesabı açtığı, 17.03.2014 tarihinde 10.000 TL tutarı Vakıfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği, 18.03.2014 tarihinde katılım hesabına 10.000 TL eklediği, 05.05.2014 tarihinde 5.000 TL tutarı Vakıfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği ve tutarı katılım hesabına eklediği, 20.06.2014 tarihinde 8.000 TL tutarı Vakfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği ve tutarı katılım hesabına eklediği, 05.08.2014 tarihinde 420,03 TL tutarı Vakıfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği, 07.08.2014 tarihinde 1475 EURO nakit yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı, 08.09.2014 tarihinde bu hesaba 2000 EURO nakit yatırdığı, 22.09.2014 tarihinde 3.500 TL tutarı Vakıfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği ve tutarı katılım hesabına eklediği, 10.11.2014 tarihinde EURO katılım hesabına 200 EURO yatırdığı ve 2000 USD yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı, 14.01.2015 tarihinde 3000 USD katılım hesabına nakit yatırdığı, 09.02.2015 tarihinde katılım hesabında bulunan 86.471,78 TL tutarı vadesiz hesaba aktardığı ve işlem açıklamasının “saygılarımla” olduğu, 25.02.2015 tarihinde 3.409,74 TL tutarı Vakıfbank nezdinde bulunan hesabından Asya Katılım Bankası nezdinde bulunan hesabına EFT gönderdiği, ayrıca aynı gün eşi......hesabından 5.609,66 TL havale geldiği, 27.02.2015 tarihinde hesabında yer alan 50.000 TL tutarı “... ARAÇ BEDELİ” işlem açıklamasıyla Doğuş Oto’ya gönderdiği, 45.500 TL tutarı da eşi Ayşe Olcay'ın hesabına gönderdiği, Ayşe Olcay’ın bu tutarı Doğuş Oto’ya gönderdiği, 03.03.2015 tarihinde USD katılım hesabına 4.000 USD yatırdığı, 13.03.2015 tarihinde 350 EURO yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı ve diğer hesabında yer alan 3.682,29 EURO’yu bu hesaba aktardığı, 08.06.2015 tarihinde USD katılım hesabına 2.500 USD yatırdığı, 03.11.2015 tarihinde 9.055 USD tutarında katılım hesabı açtığı ve diğer hesabında bulunan 11.517,69 USD tutarı bu hesaba aktardığı, 30.11.2015 tarihinde katılım hesabına 1000 EURO yatırdığı, 04.03.2016 tarihinde katılım hesabından 5.038,06 EURO nakit çektiği, 31.03.2016 tarihinde 20.585,85 USD tutarındaki katılım hesabını kapattığı ve 7.000 USD nakit çektiği, 01.04.2016 tarihinde 13.585 USD nakit çektiği ve bu tarihten sonra işlemi bulunmadığı, yapılan para transferlerini gösterir tablonun rapora eklendiği,
Bağlantı analizi başlığı ile yapılan incelemede, Havale/EFT alma-gönderme işlemleri yaptığı Mehmet Demir, Mehmet Hasılcıo, Şükrü Kaya, Metin Özer ve Ali Köstekli'nin silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan kayıtlarının bulunduğu,
Sanığın eşi Ayşe Olcay’ın Bank Asya nezdinde hesabının bulunduğu, 18.09.2014 tarihinde 6.000 USD ve 2500 TL yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı, 07.05.2015 tarihinde İş Bankası nezdinde bulunan hesabından Bank Asya’daki hesabına 22.500 TL gönderdiği, 09.05.2015 tarihinde 22.000 TL tutarında katılım hesabı açtığı, hesabında bulunan paraları dönem dönem dövize dönüştürdüğü, 22.03.2016 tarihinde hesabında yer alan 14.530,82 USD'yi Türkiye Finans Bankası nezdinde bulunan hesabına gönderdiği ve bu tarihten sonra işlemi bulunmadığı, bağlantı analizi başlığı ile Ayşe Olcay’ın Havale/EFT alma-gönderme işlemleri yaptığı Nurcan Dalan ve Fadim Dalan’ın silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan kayıtlarının bulunduğu, Kimse Yok Mu Derneği hakkında ise OHAL KHK’ları kapsamında işlem yapıldığı,
Oğlu Tarık Olcay’ın Bank Asya nezdinde hesaplarının bulunduğu, Aralık 2013 döneminde hesabında 65.439 TL, Ocak 2014 tarihinde ise 71.200 TL olduğu, en son 17.315,57 USD'yi annesi Ayşe Olcay’ın Türkiye Finans Bankası nezdindeki hesabına gönderdiği, Havale/EFT alma-gönderme işlemleri yaptığı (Bilkom Bilişim Hizmetleri AŞ,) hakkında savcılığın talebi üzerine MASAK tarafından bu kapsamda araştırma yapıldığı, Musa Özdemir, Fadim Dalan, Figen Es, Ahmet Erkam Saraç'ın silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan kayıtlarının bulunduğu, Elma Sepeti Bilgisayar Yazılım İthalat İhracat Eğitim Servis ve Reklamcılık AŞ’nin ise TMSF’ye devredildiği,
Kızı ...’ın Bank Asya nezdinde hesabının bulunduğu, 31.01.2014 tarihinde 7.500 TL, 19.02.2014 tarihinde ise 18.000 TL nakit yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı, 24.11.2015 tarihinde katılım hesaplarını kapattığı ve 28.006,14 TL'yi 10.000 USD'ye çevirmek suretiyle katılım hesabı açtığı, 31.03.2016 tarihinde USD katılım hesabını kapattığı, Havale/EFT alma-gönderme işlemleri yaptığı Elif Özdemir’in silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan kaydının bulunduğu,
Sanığın görev yaptığı Danıştay binasında çalışan kat hizmeti personelleri ..., ... ve...’ın disiplin soruşturması kapsamında tanık olarak alınan ifadelerinde; sanığın odasının kapısındaki isimliğinin altına “giderken odamı boşaltmayacağım, hırsızlara her şey caiz” şeklinde yazı astığını, yine aynı yere değişik tarihlerde Barolar Birliğinin yargı paketine ilişkin görüşlerini içeren bir gazete küpürü ve Arap harfleriyle “Bu da geçer ya hu” şeklinde yazı astığını ve cübbesini oda penceresinden sarkıttığını, tanıklardan ...'nin sanığın sekreterliğini yaptığını, sanığın Arapça astığı yazının anlamının “Bu da geçer ya hu” anlamına geldiğini kendisine söylediğini, kendisinden soranlara bu şekilde söylemesini tembihlediğini, yine 14.07.2016 tarihinde saat 12.00-13.00 sıralarında sanığın kendilerine “kendinize iyi bakın bir daha görüşemeyebiliriz, bu akşam her şey belli olur” dediğini beyan ettikleri,
Sanığın Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Üyesi olarak görev yaptığı dönemde anılan Kurulun 2014/1107 sayılı ve 21.01.2015 tarihli; “Kimse Yok Mu” derneği hakkında Bakanlar Kurulunun yardım toplama yetkisinin kaldırılmasına dair kararına ilişkin Danıştay 10. Dairesi tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararının kaldırılmasına dair karara sanık tarafından muhalif kalındığı,
Dış Kapı Çocuk Hastalıkları ve Hematoloji/Onkoloji Eğitim Araştırma Hastanesi’nde doktor olarak görev yapan ...’nın kollukta alınan ifadesinde ve teşhis tutanağında; kendisine fotoğrafı gösterilen şahsın ... olduğunu, kesin ve net şekilde teşhis ettiğini, ...’ı Genel Müdürlükte iken tanıdığını, sanığın Polis Akademisdeki akademisyenlerin örgüt abisi olduğunu, Polis Akademisinin İngiltere’ye gönderdiği elemanlardan olduğunu, sanığa sorular verilerek imtihan kazandırıldığını, son durumu hakkında bilgisi olmadığını ifade ettiği,
Anlaşılmaktadır.
FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne mensup oldukları iddiasıyla haklarında ayrı soruşturma yürütülen bazı kişilerin kendi dosyalarında alınan savunmaları, ilgileri nedeniyle sanık hakkındaki dosyaya da gönderildiği gibi, kovuşturma aşamasında bu kişilerin bazılarının tanık sıfatıyla ifadelerinin de alındığı, bu kişilerden;
Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; ...Galip Tuncay Tutar, Ünal Demirci, Ahmet Eğerci, Mehmet Çelik, ..., ..., Süleyman Kurt, Bedrettin Işıldak, Mehmet Ali Duran, Okay Koçak, Kasım Davas, Oktay Aydın, Haşim Güney, Ertuğrul Arslanoğlu, İbrahim Ali Osman, Mustafa Genç, Mehmet Sönmez, Yunus Çetin, Hüseyin Oğuz, Hasan Turgut, Gürsel Ceylan, Mithat Özcan isimli şahısların bu yapıya iltisaklı olduğunu bildiğini,
......’ı tanıdığını, kendisiyle görüşmüş olabileceğini, kendisinin bu yapıyla ilgisinin olduğunu düşündüğünü,
...2011 yılında Danıştay üyesi olarak seçildiğini, üye olarak seçildikten sonra yaklaşık 40 civarında kendisiyle birlikte FETÖ mensubunun Danıştay’da olduğunu, Danıştay'da Fetullah Gülen cemaati adına etkin olan kişinin Galip Tuncay Tutar olduğunu, bu kişiden kendisine ve diğer Fetullah Gülen cemaat mensuplarına bir talep geldiği taktirde bu talebin Fetullah Gülen cemaati adına geldiğini düşündüğünü, bazı kararları anlatmak istediğini, kamuoyunda Kimse Yok Mu Derneğinin yardım toplama yetkisinin sınırlandırılması şeklinde bilinen karardan söz etmek istediğini, Bakanlar Kurulunun 2014 yılında Kimse Yok Mu Derneğinin yardım toplaması için kanun gereği izin alması gerektiğini belirttiğini, bu derneğin Bakanlar Kurulunun daha önceki kararına dayanarak her seferinde izin almaksızın yardım toplayabildiğini, Bakanlar Kurulu kararının incelendiğini, 10. Dairenin yürütmenin durdurulmasına karar verdiğini, bu karara karşı idarenin İdari Dava Daireleri Kuruluna itiraz ettiğini, Derneğin Fetullah Gülen cemaatine yakın bir dernek olduğunu bildiğini, Fetullah Gülen cemaat mensubu olan aynı dairede görev yaptıkları İbrahim Aliusta, ... ve kendisi ile birlikte cemaat mensubu olmayan 2010 yılından önce Danıştay üyesi olan kişilerin tedbir kararının kaldırılmaması yönünde oy kullandıklarını ancak diğer üyelerin oyu ile yürütmeyi durdurma kararının kaldırıldığını, Danıştay'da üyelerin üç grupta toplandığını, grupların Fetullah Gülen cemaati mensubu olan üyeler, Yargıda Birlik oluşumu içerisinde yer alan üyeler, 2010 yılından önce seçilen kıdemli üyelerden oluştuğunu, eski üyelerin bazılarının hükümet aleyhinde düşündüklerinin bilindiğini ancak oylamalar sırasında bu ayrımın bazen keskin olduğunu söyleyemeyeceğini, Kimse Yok Mu Derneğine ilişkin dosyada Fetullah Gülen cemaati mensupları ile eski üye olarak nitelendirilen kıdemli üyelerin muhalif kaldığını, Yargıda Birlikçi olarak bilinen üyelerin ise yürütmenin durdurulması kararının kaldırılması yönünde oy kullandıklarını, bu oylamadan sonra kararın yazılması ve imzalanmasından önce Galip Tuncay Tutar’ın yanına geldiğini, kararın imzalanmasının 2015 yılı Haziran ayında genel seçim sonrasına bırakılmasını istediğini, Galip Tuncay Tutar'ın bu isteğini Fetullah Gülen cemaati adına istediğini bildiğini ancak kendisine bu kadar süre bekletilmesinin mümkün olmadığını ve yapamayacağını, önermiş olduğu çözümün de hukuki olmadığını söylediğini ancak kararı imzaladıktan yaklaşık iki ay sonra diğer üyelerin imzaları tamamladığını bildiğini,
...Bir hâkim adayı hakkında verilen kararla ilgili olarak kararın verilmesi esnasında Fetullah Gülen cemaati mensubu olarak kendisinin, İbrahim Aliusta’nın ve ...’ın bulunduğu,
......’ın 2011 yılı içerisinde Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay'a seçildiğini, Fetullah Gülen cemaat mensubu olduğunu bildiğini, kendisiyle birlikte bir süre İdari Dava Daireleri Kurulunda da görev yaptığını, Yargıda Birlik hareketinin etkinliği başladıktan sonra ... yeni oluşturulan Başkanlık Divanı tarafından İdari Dava Daireleri Kurulunda görevlendirilmiş ise de ...’ın Fetullah Gülen cemaat mensubu olduğunu, Başkanlık divanı etkili olan 8. Daireden ...'ı alarak İdari Dava Daireleri Kurulunda görevlendirdiğini, aslında İdari Dava Daireleri Kurulunun etkin olmadığının buradan da anlaşıldığını,
Tanık ... mahkemede; ... ile dava daireleri kurulunda bir süre birlikte çalışmaları üzerine tanıdığını, ...'ın dava daireleri genel kurulunda görüşülen dosyalar hakkında söz alıp konuşmadığını, ikili konuşmalarında ...'ın cemaat sohbetlerine davet edildiğini fakat kendisinin gitmediğini ifade ettiğini, 2016 yılında Yargıtay ve Danıştay üyelerinin görev süreleri sona erdirilip tekrar seçilmesine ilişkin kanun tasarısının meclisten geçmesi üzerine protesto amaçlı olarak cübbesini pencereden sarkıttığını, yine aynı tarihlerde odasının kapısına içeriğini tam hatırlamadığı bir yazı astığını, Kimse Yok Mu Derneğinin yardım toplama yetkisinin Bakanlar Kurulu kararı ile sınırlandırılması üzerine açılan davada Danıştay 10. Dairesinin yürütmenin durdurulması kararı verdiğini, bu karara karşı itirazın dava daireleri kuruluna gelmesi üzerine yapılan oylamada Fetullah Gülen cemaati mensupları İbrahim Ali Usta, ... ile 2010 yılından önce Danıştay üyesi olan kişilerin tedbir kararının kaldırılması yönünde oy kullandığını, Galip Tuncay Tutar'ın kararın imzalanmasının Haziran 2015 seçimlerinden sonraya kalması gerektiğini bu nedenle geç imzalanması yönünde kendisine talepte bulunmasına karşın bu talebe uymayarak kararı imzaladığını, ...'a böyle bir talepte bulunulup bulunulmadığını bilmediğini fakat bulunulduysa da uymadığının anlaşıldığını, çünkü kararın seçimlerden önce imzalanarak tebliğ edildiğini, birlikte herhangi bir cemaat toplantısına katılmadıklarını, mensubiyetini kararlara yansıttığı yönünde anlattıkları dışında bir duyumunun olmadığını, 2012 yılında Üsküdar'da bulunan Çamlıca FEM Dershanesine yapılan gezide ...'ın bulunup bulunmadığını hatırlamadığını, Danıştay Başkanlığı seçimlerinde Zerrin Güngör’ü desteklemek için ...’dan oy istemiş olabileceğini, oy istemeyi nerede yaptığını hatırlamadığını, odasından kovulma gibi bir durumun olmadığını,
Tanık ... kollukta; İngiltere'den geri dönen yaklaşık 30 araştırma görevlisi ile ...in başkanlığında kendisinin de katıldığı Sait Bey Öğrenci Yurdu'nda bir toplantı yapıldığını, bu toplantıda ...in Akademi Öğretim Görevlilerinin sorumlusunun kendisi olduğunu, kendisinden Akademide uygulanacak davranış şekilleri ile alakalı bilgilendirmede bulunmasını istediğini, göreve başladıkları andan itibaren izne gelip uğradıkları birkaç gün dışında Polis Akademisi ile hiçbir irtibatları olmadığı için Akademinin tanıtımı adına gerekli izahatlarda bulunduğunu, bu toplantılardan sonra kendisi hakkında "Bu ... de kim, tanımayız, biz yarın Doçent, Prof. olacağız, bir okutmana mı tabi olacağız, ustalar ameleye mi tabi olacak?" diyerek eleştiri yapıldığını öğrendiğini, bunun üzerine ...in toplam 30 civarında araştırma görevlisini kastederek "Ne itaatsiz isyankâr insanlar, dağdan çoban toplasaydık bunlardan daha iyi olurdu" şeklinde şikayette bulunduğunu ve "Seni kabul etmiyorlar." diyerek onların sorumlu imamı olarak o tarihte araştırma görevlisi olan sanık ...'ı görevlendirdiğini söylediğini, İngiltere'den gelen bu grubun sorumlusunun ... olduğunu, bir müddet sonra ...'ı da istememeleri üzerine Muhittin Karakaya'yı sorumlu imam yaptıklarını,
Tanık ... mahkemede; Polis Akademisinde 1990 yılında okutman olarak göreve başladığını, polis koleji, polis akademisi ve askeriyede soru verme gibi işlere girildiğini gördüğü için cemaat içerisinde yer alırken 2003 yılında bağını koparttığını, 2005 yılında polis akademisinden emekli olduğunu, 2012 yılına kadar da ücretli olarak Polis Akademisinde ders vermeye devam ettiğini, 2003 yılına kadar emniyet imamlığını ...in yaptığını, daha sonra emniyet imamlığını Kozanlı Ömer olarak bilinen Osman Hilmi Özdil'e devrettiğini, akademinin bütün hoca, rütbeli ve öğrenci koordinatörlüğünü Asım kod adlı isimini bilmediği Gazi Üniversitesi makina bölümü mezunu birisinin yaptığını, daha sonra yerini Yücel Kod adlı Yüksel Bulut'a bıraktığını, bildiklerini Devletin çeşitli kademelerine anlattığını, 13 Aralık 2013 tarihinde Beşir Atalay ile 17-25 Aralık 2013 tarihinden sonra ise Recep Tayyip Erdoğan ile bizzat görüşerek bildiklerini anlattığını, hatta darbe yapılarak çok kan döküleceğini söylediğini, ...'ın Polis Akademisine araştırma görevlisi olarak girdiğini, Polis Akademisi'nin 1984 yılında üniversiteye çevrilmesinden sonra alınan 40 kadar araştırma görevlisinden 33 kişinin FETÖ ile bağlantısı bulunduğunu, Kemalettin Özdemir’in Ankara’da bulunan öğrenci evlerini dolaşarak araştırma görevlilerini belirlediğini, sınavdan bir gün önce de sınav sorularını verdiğini, ... ile 1995 yılında İngiltere'den döndükten sonra tanıştığını, özel bir hukuklarının olmadığını, araştırma görevlileri Türkiye'ye döndükten sonra ilk cemaat toplantısının ...'ın Gümüşköy Sitesinde bulunan evinde olduğunu, bu toplantının ağabeyliğini de ...'ın yaptığını,....ve... ile ...'ın gruplaşma yapması nedeniyle 1996 yılından sonra ... araştırma görevlileri ağabeyliğinden alınarak yerine.....'nın geçtiğini, ...’ın İngiltere’de iken de imamlık görevine getirildiğini....dan öğrendiğini, Fetullah Gülen'in 1986 yılında Isparta ilinde askerlik yapan ...'ı ziyaret ettiğini, birlikte Antalya'ya gezmeye gittikleri sırada yapılan yol kontrolünde Fetullah Gülen'in yakalandığını, bunun üzerine ...'ın tugay komutanın hukuk müşavirliği görevinden alındığı, hâkimlik stajından ihraç edildiğini, Cebeci'de bulunan Karadayı Piknik sahibi.....tarafından kendisine 2 yıl maaş verildiğini, bunları ...'ın bizzat anlattığını, yine ... yurt dışında iken doktorasını Fırat ve Dicle suları üzerine yaptığı için İsraillilerin kendisini ciddi şekilde sıkıntıya soktuğunu, bu yüzden doktorasını alamayacağını paraya ihtiyacı olduğunu ve.....'den 17.000 Sterlin para istediğini, muhtemelen o parayı gönderdiklerini, soruşturma aşamasında Sait Bey yurdunda yapılan toplantı ve araştırma görevlilerinin ağabeyliğiyle ilgili vermiş olduğu beyanların doğru olduğunu, tanık olarak ifade vermesi için baskı görmediğini, kendisine kanuna aykırı bir vaatte bulunulmadığını,
Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; ...’ın Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay’a seçildiğini bildiğini, cemaat mensupları ile birlikte gezdiğini, bu kişinin konumunu tam olarak bilmediğini,
Tanık ... mahkemede; 2012 veya 2013 yıllarında Danıştay'da yapılan bir resim sergisini ... ile birlikte gezerken ...'ı ilk kez orada gördüğünü, ...'nin arkadaşı olduğunu söylediğini, birkaç arkadaş ile birlikte ...'ın odasına çıktıklarını çay içerek on dakika kadar oturduklarını, HSYK'daki görev süresi bitimi sonrası Danıştay'da göreve başladıktan sonra ara ara yemekhanede, genel kurul salonunda karşılaştıklarını, dünya görüşünün ne olduğu konusunda bilgisinin olmadığını, Mehmet Çelik'i bir kaç kez yemekhanede gördüğünü, örgüt toplantılarına katıldığına dair bir bilgisinin olmadığını,
Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; sanığın Cumhurbaşkanı tarafından seçildiğini, Fetullah Gülen cemaat mensubu olan ...’nin arkadaşı olduğunu bildiğini, bunun dışında kendisi hakkında bir bilgisinin olmadığını,
Tanık ... mahkemede; ...'ı yakinen tanımadığını, Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay Üyeliğine seçilen üyelerden biri olduğunu, o nedenle kendisi hakkında bir malumatı olmadığını, polis akademisi öğretim görevlisi iken Danıştay Üyeliğine seçildiğini, .....ile arkadaş olduklarını bildiğini, 2013 yılında bu yapıya karşı bir organizasyon oluşturmaya çalıştıkları toplantılara ...’ı davet etmediklerini, somut olarak bir bilgisinin olmadığını,
Tanık ... kendisi hakkında yürütülen soruşturma kapsamında savcılıkta alınan ifadesinde; ...’ın FETÖ/PDY ile irtibatlı olduğunu düşündüğünü,
Tanık ... mahkemede; 2011 yılında yapılan Danıştay üyeliği seçimlerinde 15 Danıştay üyesinin Cumhurbaşkanı tarafından seçildiğini, seçilenlerden Bülent Kılınç, Halide Esen, Galip Tuncay Tutar ve ...'ın cemaat diye bilinen yapıya yakın veya mensup kişiler olduğu şeklinde konuşulduğunu, Danıştay'da bu yapı mensuplarının organize olarak yönetim ve seçim işlerinde etkili olduklarını, Danıştay’dan Anayasa Mahkemesi üyeliğine aday gösterme seçimi sırasında yaşanan sıkıntılar ve bu sıkıntıların Danıştay Başkanlığı seçimlerinde devam etmesi, benzer sorunların Yargıtay'da da yaşanması üzerine, yapının Yargıtay ve Danıştay’daki etkinliğini kırmak için Danıştay’da yapı haricinde olan kişiler ile en az 5 defa bir araya gelerek toplantılar yaptıklarını, bu toplantılara halen görevde bulunan en az 50 Danıştay üyesinin katıldığını, sanığı bu toplantılara çağırmadıklarını, bu toplantılar sırasında sanığın bu yapıyla birlikte hareket ettiğinin söylendiğini, kendisini bizzat tanımadığını, fakat arkadaşlar tarafından açık açık hükümet karşıtı konuşmalar yaptığını mensubiyetini gizlemediğinin söylendiğini, görevliyle ilgili mensubiyetini işine yansıtmasıyla ilgili somut bir şey bilmediğini,
Beyan etmişlerdir.
Sanık 19.07.2016 tarihinde savcılıkta; iki veya iki buçuk senedir 0530 ..... no’lu hattı kullandığını, ayrıca eşinin yaklaşık on yıldır kullandığı adına kayıtlı 0503 ....... no’lu hattın bulunduğunu, hbolcay ismi ile twitter hesabının olduğunu ancak bu hesabı uzun zamandır kullanmadığın......@holmail.com ve b.....@danıstay.gov.tr e-posta adreslerinin bulunduğunu, Türkiye Finans Bankası'nda yatırım hesabı ve Vakıfbank'ta maaş hesabının bulunduğunu, Alanya'da babasından miras kalan evin 3/20 hissesinin kendisi adına kayıtlı olduğunu, 06.....plakalı bir adet aracının bulunduğunu, eşinin ev hanımı olduğunu, 28 ve 26 yaşında iki çocuğunun bulunduğunu, 15.07.2016 tarihinde Danıştay’a gitmediğini, bütün gün evden dışarı çıkmadığını, akşam eşi ile birlikte Güvenlik Caddesi'nde bir süre yürüyüş yaptıklarını, bütün geceyi evde koridorda ve yerde geçirdiklerini, Polis Akademisinde 22 sene hocalık yaptığını, bir çok öğrencisinin olduğunu, Gölbaşı’nda Polis Akademisinde görevli...... isimli öğrencisi ile whatsapp mesajlaşması yaptığını, iyi olduğunu söyledikten sonra kapattığını, zira öncesinde memurlar nete girdiğini, özel harekatın bombalandığını öğrenince irtibat kurduğunu, memurlar nette Danıştay ve Yargıtay üyelerinin gözaltına alınacağını okuyunca normal bir durum olmadığını anladığını ve tıraşını olarak beklediğini, gece 03.30 sıralarında polislerin geldiğini, jetler evlere çok yakın geçince bir ara öğrencileri ve sekreterinden oluşan whatsapp grubuna yorumda bulunduğunu, zira "Ne oluyor" diye kendisine sorduklarını, merkezde oturduğunu bildiklerini, "darbe ya da savaş gibi tehlike var" diye yazdığını hatırladığını, bu darbe faaliyetini gerçekleştiren kişiler ile fiili olarak irtibatı bulunmadığını,
03.03.2011 tarihinde Cumhurbaşkanı... tarafından Danıştay üyesi olarak atandığını, öncesinde Polis Akademisi, Ufuk ve Atılım gibi üniversitelerde hukuk derslerine girdiğini, Yurtdışında da ders verdiği üniversitelerin bulunduğunu, ilk kez bir profesörün, Danıştay üyesi olarak seçildiğini, görev yapmış olduğu süreçlerde FETÖ/PDY isimli örgüt ile bağlantısı olmadığını, belirtilen örgütle bilgisi ve irtibatı olmadığını, lise ve üniversite yaşamı boyunca belirtilen şekilde ve belirtilen olanaklardan faydalanmadığını, anne ve babasının öğretmen olduğunu, herhangi bir ihtiyaç hissetmediğini, devlet okulunda okuduğunu, Danıştay üyeliğine...’ün atadığını, dolayısıyla bu örgütün üyesi olduğu için atanmadığını, kendisinin kişilik olarak biraz dikbaşlı olduğunu, Polis Akademisinde görev yaparken de oradaki görevliler ile karakteri sebebi ile sürekli çatışma hâlinde olduğunu, bu sebeple beş defa soruşturma geçirdiğini, kademe ilerlemesi cezası aldığını ancak bu cezanın daha sonra mahkemece iptal edildiğini, belki de bu özelliği sebebi ile Danıştay üyesi seçilmiş olabileceğini, İngiltere’de mastır ve doktora yapıp hukuksal çalışmaları mevcut olduğu için seçildiğini düşündüğünü, himmet adı altında herhangi kişi veya gruba bağış ve ödeme yapmadığını, bu konuda herhangi bir aracılık yapmadığını, imam sıfatıyla üzerinde tesiri olduğunu belirtilen herhangi bir kimse olmadığını, böyle bir yapılanmadan haberdar olmadığını, HSYK seçimleri ile ilgili herhangi bir çalışmasının olmadığını, Ahmet Can ve Abdulkadir Aksoy'u tanımadığını, Osman Karakuş ile bir defa görüştüğünü, Polis Akademisinde hakkında verilen bir disiplin cezasına itiraz edeceği için görüşmeye gittiklerini, Dokuz Eylül Üniversitesi ve Eskişehir Eğitim Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra Polis Akademisini yurt dışı eğitim vermesi sebebiyle tercih ettiğini, buradayken İçişleri Bakanlığı imkânları ile İngiltere’de mastır ve doktora yapmak üzere 5,5 yıl kaldığını, burada görev yaptığı dönemde 2005-2009 yılları arasında TÜBİTAK’ta Başkan Danışmanı olarak görev aldığını, Danıştay Üyesi olarak katıldığı kararlar incelendiğinde herhangi bir yerden emir ve talimat almadığının görüleceğini, ayrıca ev ve iş yerinde yapılan aramalarda dijital verilere el konulduğunu, bunların arama sırasında imajının alınması gerekirken uygulanmadığını, gelen polislerin öğrencileri olduğunu, kendisinden emin olmakla beraber daha önceki yaşanan ergenekon süreçlerinde olduğu gibi sahte veriler ve müdahaleler olmasından endişe ettiğini, sağlıklı inceleme yapılmasını talep ettiğini, Danıştay Kanunu gereğince suçlama ne olursa olsun soruşturmanın Yargıtay Savcılığınca ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca yürütülmesi gerektiğini, dolayısıyla Ankara Savcılığında soruşturma işlemlerinin yapılmasının usul ve yasaya aykırı olduğunu, atılı suçlamayı kabul etmediğini, 20.07.2016 tarihinde Sulh Ceza Hâkimliğince yapılan sorgusunda ise; savcılıkta vermiş olduğu ifadesini tekrar ederek üzerine atılı suçlamaları kabul etmediğini,
Kovuşturmada ise; iddianamenin kabul şartlarının oluşmadığını, iddianamenin kabulüne ilişkin kararın gerekçeli olarak verilmediğini, yazılan iddianamenin CMK'nın 170. maddesine uygun olarak düzenlenmediğini, silahlı örgüt üyeliği ile suçlanmış olmasına rağmen silahlı terör örgütünün işlendiği ileri sürülen suçlara ilişkin herhangi bir eyleminden bahsedilmediğini, dosyadaki bazı bilgilerin istihbarı yöntemlerle elde edildiğini, teyide, bilimsel ve hukuksal denetime muhtaç olduğunu, bu şekilde elde edilmiş verilerin veya bilgilerin ceza yargılamasında doğrudan delil olarak kullanılamayacağını, iddianamede lehe delillerin belirtilmesinin yasal bir zorunluluk olmasına rağmen lehe delillere yer verilmediğini, ByLock kullanmamasına rağmen ByLocka ilişkin tespitlerin iddianameye yazılarak olmayan delilin iddianamede varmış gibi gösterildiğini, böylece CMK'nın 180/1-j maddesine aykırı davranıldığını, her ne kadar iddianamenin kabulüne karar verilerek kovuşturma aşamasına geçilmiş ise de iddianamenin kabulü kararından geri dönülerek belirtilen eksikliklerin tamamlanması için iddianamenin iadesine karar verilmesini talep ettiğini, bunun mümkün olmaması hâlinde iddianamedeki eksikliklerin tamamlanması soruşturma ve kovuşturma şartının yerine getirilmesinin sağlanması için CMK'nın 223/3 ile 8. maddesi gereğince durma kararı verilmesini talep ettiğini,
Hakkındaki soruşturmanın Anayasa'nın 159/9. maddesine uygun olarak başlatılmadığını, CMK'nın 161. madde hükmünün uygulanamayacağını, silahlı terör örgütü üyeliği suçunun her an sürekli işlenen bir suç olduğunu, dolayısıyla görevi sırasında da işlendiğini, görevi nedeniyle işlenen suçların kovuşturma ve soruşturmasının şarta bağlandığını, soruşturma ve kovuşturma şartının gerçekleşmesinin sağlanması için CMK'nın 223/3 ile 8. maddesi gereği durma kararı verilerek dosyanın Danıştay'a gönderilmesini talep ettiğini,
Hakkındaki soruşturmanın ne zaman başlatıldığının belirsiz olduğunu, eğer soruşturma 15.07.2016 tarihinden önce başlatıldı ise bu durumda suçüstü hâlinden bahsedilemeyeceğini, eğer 15.07.2016'dan sonra soruşturmaya başlandıysa 3 saat içerisinde haklarında soruşturma başlatılan yüksek yargı mensuplarının nasıl tespit edildiğini belirlenmesi gerektiğini,
Suçüstü hâlinin bulunmadığını, silahlı terör örgütü üyeliği suçunun mütemadi yani neticesi devam eden bir suç tipi olduğunu, yakalama ve gözaltı kararlarının suçüstü hâline dayandırılmasının yalnızca yakınılan mevzuat yetersizliğinin aşılması için bir bahane olarak sunulduğunu, üzerine atılan suçun mütemadi suç niteliğinde olmasının bilinçli veya bilinçsiz olarak suçüstü hâliyle karıştırıldığını, yakalanma anında herhangi bir suça ilişkin fiillerin icrası hâlinde bulunmadığını, hakkında uygulanan yakalama ve daha sonraki gözaltı tedbirlerinin CMK'nın 90 ve 91. maddelerine aykırı olduğunu, yakalama işlemine dair tutanakta hangi suç nedeniyle ve hangi karara istinaden yakalama yapıldığının bildirilmediğini, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının yakalama emrinin tarafına tebliğ edilmediğini,
Suçüstü hâli şartları oluşmadan, makul şüphe şartı yerine gelmeden, herhangi bir soruşturma yapma yetkisi bulunmayan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından arama ve el koyma talep edilerek bu taleplerin sulh ceza hâkimliği tarafından kabul edilmesi ile AİHS'nin 8. maddesinde yer alan özel hayatın ve aile hayatının korunması hakkının, adil yargılama hakkının, tabi hâkim ilkesinin, hâkimlik teminatı ilkesinin, özgürlük ve güvenlik hakkının ve daha bir çok anayasal ilkeyle hukuk devleti ilkelerinin ihlal edildiğini, CMK'nın 118. maddesinin 1. fıkrasına göre konutta, iş yerinde veya diğer kapalı yerlerde kural olarak gece vaktinde arama yapılamayacağının düzenlenmesine karşın gereği olmamasına rağmen darbe teşebbüsünden 2 gün sonra, polis memurları tarafından nöbet tutulan Danıştay lojmanında sabaha karşı 03.30 civarında arama yapıldığını, arama sırasında 200 metre uzaklıkta bulunan taksi durağından bir şoförün hazır bulundurulduğunu, diğer işlem tanığının eve gelmeden aramaya şahadet etmeden tutanağı imzaladığını, bilgisayar ve diğer dijital eşyalara CMK'nın 134. maddesinde düzenlenen usullere uygun olarak el konulmadığını, imajlarının alınmadığını, imajının alınamama nedeninin objektif olarak açıklanıp tutanağa geçirilmediğini, sadece imajının alınması gereken dijitallerin götürülmesi gerektiği hâlde dizüstü bilgisayarın komple götürüldüğünü, el konulan eşyanın mühürle zapt edilmediğini, mühürle zapt edilmemiş bilgisayar ve diğer dijitallerin huzurunda veya arama kararını veren hâkim huzurunda açılmadığını, alınan imajın kopyası ile orijinal medyanın tarafına teslim edilmediğini, arama faaliyeti sonrası herhangi bir belge verilmeyerek CMK'nın 121/1. maddesinin ihlal edildiğini, bilgisayar ve diğer dijitallerin imaj alma işleminin hiçbir kritere uyulmadan yapılması nedeniyle CMK'nın 217/2. maddesi gereğince hukuka aykırı delil niteliğinde olduğunu, CMK 134 ve devamı uyarınca el koyma yapılabilmesi için ilgili eşyanın suç unsuru olduğuna dair kuvvetli şüphe bulunması, başkaca delil elde etme imkanının bulunmaması, el koyma yönetmeliği uyarınca hâkim kararı ya da onayı bulunması gerekirken alınan şartlar gerçekleşmeden yapılan el koyma işleminin mülkiyet hakkını ihlal ettiğini,
Gözaltı kararlarının liste olarak verildiğini, özelleştirme yapılmadığını, gözaltı uzatma kararlarının yakınlarına bildirilmediğini, gözaltı sürelerinin sebep gösterilmeksizin uzatıldığını, yaptığı itirazlar hakkında karar verilmediğini, bu nedenle soruşturmanın ve soruşturmadaki işlemlerin yetkili ve görevli merciler tarafından yürütüldüğü kabul edilse dahi arama, yakalama ve gözaltı işlemlerinin hukuka aykırı bir şekilde gerçekleştiğini, hiçbirini kabul etmediğini, Ankara Emniyet Müdürlüğünde 17-20 Temmuz tarihlerinde 4 gün boyunca aşırı kalabalık bir odada gözaltında tutulduğunu, tuvaletlerin yetersiz ve hijyenik olmadığını, havalandırma ve yiyeceğin yetersiz olduğunu, bu süreçte duş imkanı verilmediğini, 14 metrekarelik bir koğuşta 18-19 kişi kaldıklarını, gözaltı süresince müdafisi ve ailesiyle haberleşmesine izni verilmediğini, Anayasa'nın 17 ve AİHS' in 3. maddelerinin ihlali niteliğinde olan ve kötü muamele teşkil eden gözaltı şartlarının Cumhuriyet başsavcıları veya görevlendirecekleri Cumhuriyet savcıları tarafından denetlenmediğini, CMK'nın 93. maddesinde belirtilen şartlar bulunmadığı hâlde ellerinin arkadan kelepçelendiğini,
Soruşturma aşamasında ifadesinin Cumhuriyet savcısı tarafından alındığını, bu durumun Anayasa'nın 148/8. hükmüne aykırı olduğunu, ifadesinin Cumhuriyet başsavcısı tarafından alınması gerektiğini, Cumhuriyet savcısı tarafından sorulan soruların atılı suça ilişkin hususlara açıklık getirmediğini, AİHS'nin yerleşmiş içtihatlarına göre bunun sözleşmenin 5. maddesinin 2. fıkrasındaki güvenceye aykırı olduğunu, sözleşmenin 5. maddesinin 2. fıkrası ve Anayasa'nın 19. maddesiyle korunan haklarının ihlal edildiğini, ayrıca Cumhuriyet savcısı tarafından ifadesi öncesinde müdafisi ile görüşme imkanı tanınmadığını,
Tutuklama kararının sulh ceza hâkimi tarafından verilmesinin Danıştay Kanunu'nun 76 ve devamındaki düzenlemelerle, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesi hükmüne aykırı olduğunu, bu aykırılığın tüm gözaltı sürelerinin uzatılması kararları ve tutuklama uzatım kararları için de geçerli olduğunu, soruşturma başladığında dosyaya gizlilik kararı verildiğini fakat bu kararın tebliğ edilmediğini, bu karar nedeniyle suç isnadının niteliği, bu isnada kaynaklık eden fiil ve eylemlerle bunların sübut vasıtası olan delil, emare, belirti, bilgi, bulgular gösterilmeden tutuklama kararı verildiğini, gizlilik kararına rağmen verilmesi gereken tutanak ve belgelerinde verilmediğini, tutuklama anında ve uzatma kararlarında müdafisi ile görüşme hakkının kısıtlandığını, cezaevinde müdafiyle yaptığı görüşmelerin iki memur tarafından izlenip sesli ve görüntülü kayda alındığını, bu durum AİHS 5/4 ve 6/3. maddelerine aykırı olduğunu, tutukluluk hâlinin inceleme ve itirazın değerlendirilmesi kararlarının gıyapta verilmesi ile yüz yüzelik ilkesinin ihlal edildiğini, tutuklama kararının hukuksuz olduğunu, silahlı terör örgütü üyeliği suçlamasına yönelik açıklama yapılmayıp ve tek bir delil dahi gösterilmeden tutuklama kararı verildiğini, tutuklama kararına konu sorgunun SEGBİS kayıtlarının verilmediğini, sorgu sırasında kişiselleştirilmiş tek bir soru dahi sorulmadığını, mahkemenin tutuklamaya gerekçe gösterdiği delillerin dosyada olmadığını, tutuklamaya itiraz ve tahliye taleplerinin reddindeki gerekçelerin genel ve soyut olduğunu, Cumhuriyet savcısının tutukluluğun devamına dair taleplerinin tebliğ edilmediğini, tutukluluk itiraz ve inceleme süreçlerinin iç içe geçtiğini, kararların geç verilip geç tebliğ edildiğini veya hiç tebliğ edilmediği, 30 günlük inceleme sürelerine riayet edilmediğini, genel ve soyut gerekçelerle taleplerinin reddedildiği için 21 aydır süren tutukluluğunda AİHS'nin 5. maddesinin 3. fıkrası, CMK'nın 101/2, 108. maddelerinin ihlal edildiğini, 21 ay boyunca tutukluluk değerlendirmelerinin duruşmasız yapılması nedeniyle AİHS'in 5/4. fıkrası ve CMK'nın 108. maddesinin ihlal edildiğini, ayrıca suçlamalara ve tutuklamalara karşı etkin bir şekilde savunma yapabilmek için soruşturma evrakına erişimin engellenmesinin silahların eşitliği ilkesine aykırı olduğunu,
15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde 2 AYM üyesi, 140 Yargıtay üyesi, 48 Danıştay üyesiyle adli ve idari yargıdan 2745 hâkim savcı hakkında gözaltı kararları verildiğini, HSK başkanvekili Mehmet Yılmaz'ın verilen gözaltı ve açığa alma kararlarıyla ilgili olarak 22.09.2016 tarihinde yaptığı açıklamada bu kararlara konu yargı mensuplarına ilişkin listelerin bir gecede hazırlanmadığını 3 yıldır üzerinde çalıştıklarını beyan ettiğini, açığa alma listesinde 15.07.2016 tarihinden önce vefat eden Bandırma Cumhuriyet savcısı....'le, Yargıtay üyesi .....un isimlerinin de bulunmasının listenin çok önceden hazırlandığını gösterdiğini, listelerin hazırlanması hususunda HSK başkanvekili Yılmaz'ın 22 Kasım'da yaptığı açıklamada bu sefer "genel ispat aracımız tanık anlatımıydı, tanıklarımızın tamamı da hâkim ve savcılardı. İllerdeki başsavcılar ceza mahkemesi başkanlarının tanıklıklarından oluşan bir örgüt listesi" dediğini, bu açıklamayla listelerin başsavcı ve mahkeme başkanlarının verdikleri isimlerden oluştuğunun anlaşıldığını, hâkim savcılara sorgularında sorulan sorulardan ve iddianamede ileri sürülen iddialardan HSK seçimlerinde kullandıkları oya göre iktidarın desteklediği Yargıda Birlik Derneğine oy verip vermediğine göre fişlendiğini, hâkim, savcıların ve yüksek yargı mensuplarının bu fişleme listeleriyle ihraç edilmelerinden ve tutuklanmalarından sonra haklarında delil toplanmaya ya da üretilmeye başlandığını, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra tutuklanan hâkim savcıların itirafçı olmaları için hücreye konulup tecrit edildiklerini, HSK başkanvekili tarafından itirafta bulunan hâkim savcılar olursa ihraç yoluna gidilmeyeceği yönünde açıklama yapıldığını, mesleğe devam edebilme vaadinin hâkim savcıların iradelerinin fesada uğratılması amacıyla beyan edildiğini, bu beyanların CMK 148. maddesine göre özgür iradeye dayalı beyanlar olmadığını, bu beyanların aldatmayla elde edilmesi nedeniyle hukuka aykırı delil olup aleyhe kanıt olarak kullanılabilmesinin mümkün olmadığını, ayrıca ekli listeler üzerinden ve darbe suçuna ilişkin hiçbir delil yokken gözaltı işlemi yapılarak ağırlaştırılmış hapis tedbiri yönelterek, darbe suçundan uygulanması mümkün olmayan etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabileceğini bildirmenin de CMK 148/1 anlamında aldatma teşkil ettiğini,
Sincan Ceza İnfaz Kurumuna kaldığı sürede tutulduğu koğuşların 16 kişilik kapasitesi olmasına rağmen 32 kişi kaldıklarını, koğuşa kapasitenin çok üstünde tutuklu konulduğu için yataklarda dönüşümlü olarak yatıldığını, yemeklerin de koğuşta kalan kişi sayısına göre değil koğuşun kapasitesine göre dağıtıldığını, bu nedenle yeterince beslenemediğini, tuvaletlerin yetersiz olduğunu, Kuran-ı Kerim dışında kitap almak veya bulundurmanın yasak olduğunu, fiziksel egzersiz imkanı verilmediğini, maruz kaldığı tutuklu koşullarının kötü muamele teşkil ettiğini, Keskin T Tipi Ceza İnfaz Kurumuna sevk edildiğinde cezaevi inşaatının henüz tamamlanmamış olduğunu, 45 gün boyunca ısıtma olmadığını, hücrelerin temizlenmediğini, inşaat artıklarının bulunduğunu, 4 gün boyunca içme suyu verilmediğini, inşaatta kullanılan kirli kuyu suyunu içmek zorunda kaldığını, 9-28.03.2017 tarihleri arasında 10 dakikalık bir telefon görüşmesi ve 20 dakikalık bir kapalı görüş ziyareti dışında iletişim kurmasına izin verilmediğini, kişisel radyosuna el konulduğunu, yalnızca hükûmetin siyasetine uygun yayın yapan gazetelere erişim sağlandığını, belli dönemlerde havalandırma izninin sebep gösterilmeksizin elinden alındığını, avlunun üstünün demir kafesle örüldüğünü, gökyüzünün göremez hâle geldiğini, saat bulundurulmasına imkân verilmediğini, çamaşır makinesi bulunmasına rağmen kullanmasına izin verilmediğini, cezaevinde hücrede tutulmayı gerektirecek herhangi bir davranışı olmamasına rağmen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası mahkumlarının infaz rejimine tabi tutulduğunu, gözaltı ve tutukluluktaki koşulların birlikte oluşturduğu etkilerin Anayasa'nın 17. maddesi ve AİHS'nin 3. maddesini ihlal edecek seviyeye ulaştığını ve sayılan uygulamaların Anayasa’nın 17. maddesini de ihlal ettiğini,
Tüm mal varlığı üzerinde tedbir olduğu ortaya çıkmasına rağmen tedbir kararının tarafına bildirilmediğini, tedbir kararına karşı başvuru yapamadığını, adil yargılama hakkının ihlal edildiğini, sonradan tedbir kaldırılmış olsa bile maaş hesabına bir süre için tedbir konulmasının, başka geçim kaynağı bulunmadığı ve eşinin çalışmadığı dikkate alındığında ölçülü olmayan bir sınırlama olduğunu, mülkiyet hakkının ihlal edildiğini,
Anayasa'nın 37. maddesinde tabi hâkim ilkesi düzenlemesine yer verildiğini, tabi hâkim ilkesine aykırılığın aynı zamanda AİHS'nin adil yargılama hakkı ilkesinin ihlali anlamına geldiğini, açılan davanın görev sırasında veya görevden dolayı işlenen suçlara ilişkin olduğunu, Anayasa'nın 159/9. maddesi gereğince görevsizlik kararı verilerek dosyanın yetkili ve görevli Anayasa Mahkemesine yüce divan sıfatıyla gönderilmesine karar verilmesi gerektiğini, açılan davanın kişisel suç olmadığını, ancak öyle kabul edilse dahi suç tarihi itibarıyla görevli olan Yargıtay Ceza Genel Kuruluna dosyanın gönderilmesi gerektiğini, 06.01.2017'de Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 680 sayılı KHK ile Yargıtay Ceza Kurulu yetkisinin doğal hâkim ilkesine aykırı olarak değiştirildiğini,
AİHS'nin 6. maddesinde herkesin yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız mahkeme tarafından davasının görülmesini isteme hakkına sahip olduğunu, kanunla kurulmuş ifadesinin demokratik bir toplumda yargı teşkilatının yürütmenin takdirine bağlı olmadığı ve parlamentoda kabul edilen düzenleme ile kurulan mahkemeyi ifade ettiğini, AİHM'nin bir mahkemenin bağımsız olup olmadığına karar verirken üyelerin atanma biçimi, görev süreleri, dışarıdan baskılara karşı garantilerinin varlığı ve kurumun bağımsız bir görünüme sahip olup olmadığı hususlarını göz önünde bulundurduğunu, Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin yürütmenin paralel yapı söylemlerinden sonra üyeleri de yine yürütmenin güdümündeki Yargıda Birlik Platformu ve sonrada Yargıda Birlik Derneği ağırlıklı üyelerden oluşturulduğunu, bu dairenin oluşumu üyelerinin atanma ve seçilme biçimleri paralel yapı söylemlerine karşı yürütmeyle aynı görüşte olduklarını bildiren bir oluşumun üyesi olmaları dikkate alındığında hem yürütme organları karşısında hem de uyuşmazlığın karşı tarafına yönelik olarak bağımsız ve tarafsız yargılama usulü güvencesine sahip olmadığını, HSK'nın mevcut yapısı ve uygulamaları ile istenilmeyen veya beğenilmeyen kararları veren hâkimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi, görevlerinden ihraç edilmesi ve tutuklanmalarına kadar varan uygulamaları nedeniyle yargı mensuplarının yürütmeye karşı bağımsızlığından ve hâkimlik teminatının bulunduğundan söz edilmeyeceğini, mahkeme heyetini tarafsızlıkları ve bağımsızlıklarını kaybetmesi sebebiyle CMK'nın 30/2. maddesi uyarınca çekilmeye davet ettiğini, talebinin kabul edilmemesi hâlinde CMK'nın 25/1. maddesi gereği reddini talep ettiğini,
Birleşmiş Milletler Bangolar Yargı Etiği İlkelerine göre hâkimin genelde toplumdan, özelde ise karar vermek zorunda olduğu ihtilafın taraflarından bağımsız olması gerektiğini, iddia konusu paralel yapıya karşı mücadele zemininde Yargıda Birlik Platformu adı altında bir araya gelmiş ve daha sonra tüzel kişilik kazanarak dernek olan oluşumun içerisinde yer alan yargı mensuplarının iddia konusu paralel yapı hakkında açılacak davalarda görev almasının etik olmadığı gibi bu yargı mensuplarının tarafsızlıklarından da söz etmenin mümkün olmadığını,
Yargı teşkilatının en üst kurumları ve temsilcilerinin 15 Temmuz darbe girişiminin faili konusunda henüz yargılama dahi başlanmadığı hâlde iktidarla söylem birliği içerisinde masumiyet karinesi ve adil yargılamayı etkileyecek nitelikte açıklamalarda bulunduklarının görüldüğünü, darbe girişimi hakkında henüz yargılama yapılmadığı hâlde yargının kurum temsilcilerinin kesin kanaat ve ihsası rey içeren açıklamaları dikkate alındığında deliller ne olursa olsun veya olayın gerçek faili kim olursa olsun mahkemelerin, iktidarın ve iktidara bağlı bir kurum gibi çalışan HSK'nın tezine aykırı karar verebilmelerinin mümkün olmadığını, böylece soruşturma makamları ve mahkemelerin etki altına aldığını, Anayasa'nın 38. maddesiyle AİHS'nin 6/2. maddesinde yazılı bulunan masumiyet karinesinin ihlal edildiğini, hâkim ve savcıların 4/1'nin bir anda mesleklerinden edilmesi, bir çoğunun halen tutuklu olması, bunlar arasında AYM üyeleri, HSK üyeleri ve yüksek yargı üyelerinin de olması karşısında Türk yargısının mevcut üyelerinden de adalet beklenemeyeceğini,
AİHM'nin makul sürede yargılanma hakkı içtihatları çerçevesinde, davanın karmaşıklığı durumu söz konusu olmadığı, arama, gözaltı ve tutuklama kararları verildiği hâlde soruşturmanın tamamlanarak iddianamenin hazırlanmasının 18 ay sürmesi nedeniyle adil yargılanma hakkının açıkça ihlal edildiğini,
Anayasa’nın Cumhurbaşkanının sorumluluk ve sorumsuzluk hâlini düzenleyen 105. maddesine göre Cumhurbaşkanının vatana ihanet hâlindeki cezai sorumluluğu dışında siyasal ve cezai sorumsuzluğunun olduğunu, Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler yönünden bunun geçerli olduğunu, Danıştay üyelerinden bir kısmını seçmekte Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemlerden biri olduğunu, Anayasa’nın Cumhurbaşkanına sorumsuzluk ön görmesinin doğrudan atadığı yüksek yargı üyelerinin görevinden dolayı yargılanmalarını da sorunlu kıldığını,
İddianamede suçun unsurlarını oluşturan fiillerin nelerden ibaret olduğunun hiçbir tereddüte yer bırakmayacak şekilde açıklanmasının zorunlu olmasına rağmen böyle bir açıklamaya yer verilmediğini, iddianamede belirtildiği gibi himmetlerin alındığı, kurum içi seçimlerde ve örgütün takip ettiği dosyalarda nasıl hareket edeceği hususunda talimatların verildiği tek bir toplantıya katılmadığını, bu hususta dosyada delil de olmadığını, himmet vermediğini, iddia edildiği gibi sivil imamlar ile bir araya gelmediğini, hiç birini tanımadığını, örgütün takip ettiği dosyalarda örgüt lehine kararlar çıkması yönünde faaliyetlerde bulunmadığını, 6723 sayılı Yasa'nın TBMM'de kabulü görüşmeleri sırasında 17. Daire Başkanı..... ve Danıştay Genel Sekreteri ...'ın toplantılara.... katılarak Danıştay ve Yargıtay üyelerinin tamamının görevden alınmasını içeren 6723 sayılı Yasa'nın çıkması yönünde oy kullanmalarını öğrenmesi üzerine cübbesini odasının camından sarkıttığını, bu eylemin örgütsel tavır olarak nitelendirilebilmesi için örgüt tarafından yönlendirilmiş, motive edilmiş olmak ve bir örgütün tipikliğini taşıması gerektiğini, Fetullahçıların böyle bir tavır yaptıklarının görülmediğini, CMK'nın 170/4. maddesi gereği iddianamede yüklenen suçu oluşturan olayların mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanması gerektiğini, kimden talimat alındığının belirtilmediğini, ....’ün başkan olmasını istemediğini,.....’ı desteklediğini, .... hanımın herkese çiçek gönderdiğini ama kendisine göndermediğini,
Cübbe sarkıtma ve odasının kapısına yazı asmasına ilişkin yapılan disiplin soruşturmaları sonucunda hakkında herhangi bir işlem yapılmasına yer olmadığına dair karar verildiğini, “Hırsızlara her şey caiz” şeklindeki yazıyı asmasından bir hafta önce yazı işleri müdürünün çekmecesinden altınlarının çalındığını, bu olaya gösterdiği tepki sebebiyle böyle bir yazı astığını,
İddianamede isimleri yazılı sivil imamları kesinlikle tanımadığını, Eskişehir'in eşinin memleketi olduğunu, baz vermesinin normal olacağını, Atatürk Havalimanında ortak baz verdiği sivil imamları tanımadığını, yurt dışına çıkış zamanları itibarıyla ... ile 2 saat ..... ile ise 6 saat zaman farkı olduğunu, İstanbul Atatürk Havalimanından iki üç dakikada bir uçak kalktığını, Ankara'da bulunan ortak bazların genellikle evi ile iş yeri arasındaki güzergâhta bulunan baz istasyonlarından oluştuğunu, Afyon ilinde Antalya'ya giderken baz vermiş olabileceğini, belirtilen güzergâhlardan her gün on binlerce araç geçtiğini,
.... ve.....'ı tanımadığını, resmî ve gayri resmî hiçbir irtibatlarının olmadığını,...., ...,.... ve ...’yi de tanımadığını, HTS kayıtlarının kendisi ile hiçbir alakasının olmadığını,.... ise Polis Akademisindeki çalışması nedeniyle tanıdığını, Haziran 2005'te insan hakları sınavında sorduğu bir soruda akademi başkanına hakaret ettiği iddiasıyla hakkında açılan soruşturmada ve Ankara 7. Sulh Ceza Mahkemesinde yargılanırken aleyhine ifadeler verdiğini, kendisiyle Haziran 2005'ten sonra bir görüşmesi olmadığını, telefon irtibatı olduysa bile dostane bir konuşma geçmeyeceğini,.....'ın...... hakkında yazdığı yazının kimlerle birlikte olmadığına dair iyi bir referans olacağını,
Ankesörlü telefonlara ilişkin raporda adına kayıtlı olduğu yazılan 0505 ...... numaralı telefonun kendisine ait olmadığını, 0537 ..... numaralı hattın kendisine ait olduğunu, telefonda yaşadığı sorunlar sebebiyle 0530 ..... numaralı hattı kullanmaya başladığını,
ByLock'u bizzat kullandığına ilişkin iddianame düzenleme tarihi itibarıyla herhangi bir tespitin olmadığı, kızına ilişkin bir tespit yapıldığını, kızının ByLock kullanıp kullanmadığını bilmediğini, ByLock'u cezaevine girdikten sonra öğrendiğini, evinde ele geçen Samsung marka tablet bilgisayardan ByLock ve Coverme programlarının indirildiği iddiasını kabul etmediğini, iddia edilen ......@gmail.com adresli bir elektronik posta hesabının olmadığını, böyle bir hesabın da hiç kimse tarafından kullanılmadığını, gerek şahsi tabletin gerekse kurum bilgisayarlarının hukuka aykırı elde edilmiş delil niteliğinde olduğunu,
Uluslararası görüşmelere ilişkin kayıtlara ilişkin olarak Kuzey Irak'ta yapılan aramanın kardeşi Levent tarafından yapıldığını, sıfır saniye olarak gözüken kayıtların program kurulumlarında gönderilen mesajlar olabileceğini,
Flash bellekte bulunan Fetullah Gülen’e ait kitaplara Kimse Yok Mu derneğini Fetullah Gülen’in de destekleyip desteklemediğini öğrenmek için baktığını, o kadar sayıda kitap çıktığını tahmin etmediğini, Fetullah Gülen’in o sayıda kitabının olmadığını, kitapların flash diske sonradan sokularak abartılı sayıda üretilmiş olduğunu, gözaltına alındığı tarih ve öncesi itibarıyla Fetullah Gülen’e ait tek bir kitabın bulunmasının mümkün olmadığını,
Doğuş Otomotivden otomobil almak için yaptığı görüşmede araç için sıra olduğu ancak vazgeçenlerin yerine satış yapabilmeleri için parayı hazır tutması gerektiğini, bunun için Aşağı Ayrancı'daki lojmanına en yakın faizsiz banka olan Asya Katılım Bankasına, EFT saatinin diğer bankalara göre daha uzun olması, daha fazla kâr payı dağıtması nedeniyle araba almak için parasını yatırdığını, katılım hesabına doğrudan havale yapılamaması sebebiyle her havalede ayrı cari hesap açıldığını, 27.02.2015 tarihinde Ankara Doğuş Otomotiv'e, otomobil bedeli olarak biriken bu parayı yatırdığını, yasalara uygun faaliyet yürüten bir bankaya para yatırmanın hukuka aykırı bir fiil oluşturmayacağını, parayı biriktirdiği dönemde Kuveyt Türk ve diğer bazı Arap Bankalarının DEAŞ'ın finansörlüğünü yaptığına dair yabancı medyada yayınlar çıkmasının da Asya Katılım'a yönelmesinde etkili olduğunu,
Kimse Yok Mu derneğine ilişkin yürütmenin durdurulması kararına karşı yapılan itiraza ret yönünde oy kullandığını, objektif olarak ve Bakanlar Kurulu kararının yerinde olmadığını düşündüğünü, esasa değil usule ilişkin karar verdiklerini, hiç kimseden talimat almadığını, Danıştay'dan gönderilen belge incelendiğinde beş sene içerisinde dört kez daire değiştirdiğinin görüleceğini, ByLock üzerinden yapıldığı iddia edilen 8. Dairede görevlendirildiğine ilişkin görüşmelerin kendisini bağlamadığını, ByLock yazışmalarında "Bülent Hoca 17'ye" ifadesinin intranette akşam saatlerinde yayımlanan Başkanlık Kurulu kararına ilişkin olabileceğini, kendisinin 17. Dairede görevlendirildiğinde dershaneler konusunun bu daireye verilmediğini,
AİHS'nin 6/3. maddesinin d bendinde tanıkların sorguya çekilmesi sırasında aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını isteme hakkından bahsedildiğini, sanığın tanıklara soru yöneltebilme, onlarla yüzleşebilme ve tanıkların beyanlarının doğruluğunu sınama imkanına sahip olmasının adil bir yargılamanın yapılabilmesi bakımından gerekli olduğunu, yokluğunda dinlenen tanıklara soru soramadığını,
...'in tanıklığının 25 yıl önceye dayandığını, 28 Şubat sürecinde irticacı olarak isimlerini Batı Çalışma Grubuna bildiren bu kişinin şimdi de mahkemelerde dolaşarak FETÖ ihbarlarında bulunduğunu, Yargıtay 16. Dairesinin 2018/106 esas, 2018/1709 karar sayılı ilamı ile tanıkların örgütsel faaliyete ilişkin anlatımlarının 17-25 Aralık 2013 tarihi ve öncesine ilişkin olması nedeniyle bozma kararı verildiğini, tanığın ifadelerinde bahsettiği en yakın tarihin 1995 olduğunu, tanık ile Polis Akademisinde 1998-2003 yılları arasında çalıştıklarını, tanığın akademik camia içerisinde olmadığını, kendisini yakınen tanıyamayacağını, hukukçu da olmadığını, bir kere bile samimi bir sohbetlerinin olmadığını, 1995 Eylül ayında İngiltere'den döndüğünü, 1995 yılında tanığın belirttiği gibi Gümüşköy Sitesinde oturmadığını, Gümüşköy Sitesinde bulunan evinde toplantı yapmalarının mümkün olmadığını, ...in FETÖ çatı davasında tanık olarak verdiği beyanında ...'in şeker hastası olduğunu, zaman zaman bayıldığını beyan ettiğini, ...'in akıl ve ruh sağlığı yönünden araştırma yapılması için tevsii tahkikat talebinde bulunduğunu, eski İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk'ün referansı ile araştırma görevlisi olarak Polis Akademisine girdiğini, tanığın İngiltere'de bulunduğunu iddia ettiği İsa isimli kişiyi tanımadığını, İngiltere'de herkesin Western şehrinde oturmasına karşın kendisinin dilini geliştirmek için Birmingham şehrinde oturduğunu, hâkimlik stajından atıldığı yönündeki iddiasının yalandan ibaret olduğunu, dosya arasında resmî kayıt olan hizmet belgesindeki kayda göre araştırma görevlisi olarak 20.02.1989 yılında işe giriş kaydının olduğunu, tanığın..... ve...... ile ilgili anlatımlarının şizofreni işareti olduğunu, 2003 yılında FETÖ'den ayrıldığını beyan etmesine rağmen 2013 yılına kadar notlar geldiğini ve tanığında bu notları emniyete verdiğini iddia ettiğini, 17 bin sterlin para istediğine ve ...in bu parayı muhtemelen gönderdiğine dair tanığın iddialarını kesinlikle kabul etmediğini, bu iftiranın ortaya çıkması için ...in dinlenmesi gerektiğini, tanığın Polis Akademisinde FETÖ'cülerin hakim olduğunu ve 2003 yılında örgütten ayrıldığını söylemesine karşın 2013 yılına kadar Polis Akademisinde ücretli ders verdiğini, 2012 yılına kadar FETÖ imamlarını nasıl bildiğini açıklayamadığını, FETÖ için milat olarak kabul edilen 17-25 Aralık 2013 öncesine hatta Fetullah Gülen'in Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararıyla onanıp kesinleşen beraat kararından önceki olaylara ilişkin olduğunu, ceza iddianamesinin düzenlendiği tarih öncesindeki fiiller bakımından değerlendirme konusu yapılamayacağını,
...'un “somut olarak herhangi bir bilgiye sahip değilim” şeklinde ifadesi karşısında tanıklığının düştüğünü, ... ile iki konferansta moderatör ya da konuşmacı olarak karşılaştıklarını, ... ile Polis Akademisinde yaklaşık yirmi yıl çalıştıklarını, birbirlerini tanıdıklarını, polis akademisinde aldığı uyarma, kınama ve kademe ilerlemesinin durdurulması cezalarında dekan yardımcısı olması nedeniyle aleyhine imzaları bulunduğunu, 2006 yılından itibaren görüşmediklerini, ...'un......'nin arkadaşı şeklindeki beyanını kabul etmediğini,
...'in beyanlarının 2013 yılı Aralık ayının öncesine ait olduğunu, mensubiyetini işine yansıtmasıyla ile ilgili somut bir şey bilmediğini beyan ettiğini, tanıklığının duyumlardan ibaret olup bunların hukuki delil niteliğinde olmadığını, ifadelerinin müphem, muğlak ve birinci elden bilgiye dayanmadığını,
...'ı İdari Dava Daireleri Kurulunda çalışmaya başladıktan sonra tanıdığını, cemaat toplantılarında görmediği, himmet parası vermediği, Kimse Yok Mu derneğine dair verilen kararın seçimlerden sonraya kalması yönünde cemaat tarafından verilen talimata uymadığı, İstanbul'da düzenlenen toplantıya katılmadığı, mensubiyetini kararlarına yansıttığı yönünde bir gözlemi veya duyumu olmadığı, cemaatin cübbe eylemi gibi hareketleri ne yaptırdığı ne de tasvip ettiği yönündeki beyanları göz önüne alındığında tanık anlatımlarının lehine olduğunu,
...'nin beyanlarında kendisi ile yemekhanede veya koridorlarda karşılaşmaları dışında tanışmadığını, örgütsel mensubiyete dair bir bilgisinin olmadığını, toplantılara katıldığına veya himmet parası verdiğine dair bilgisi olmadığını beyan ederek lehine tanıklık yaptığını,
Danıştay’daki idari soruşturma sırasında amirleri tarafından savunmaları alınmış temizlik şirketi mensubu gençlerin mahkemede alınmamış ifadelerinin savcılık mütalaasında aleyhine delilmiş gibi sunulmasının CMK’nın 217/1. maddeye aykırı olduğunu,
Savunmuştur.
I- SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇU
1- Terör Kavramı, Suç Örgütü, Terör Örgütü ve Silahlı Terör Örgütü Kurma, Yönetme ve Üye Olma Suçları
Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesinde terörü; “Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”; aynı Kanun'un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu, "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır.
Bu genel terör ve terör suçlusu tanımları dışında; 3713 sayılı Kanun'un 3. maddesinde doğrudan terör suçları, 4. maddesinde de dolaylı terör suçları düzenlenmiştir.
18.07.2006 tarihli ve 26232 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5532 sayılı Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 17. maddesiyle, terör örgütünün tanımını yapan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun birinci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları yürürlükten kaldırılmış; madde gerekçesinde, Türkiye'nin de taraf olduğu Sınır Aşan Örgütlü Suçlara Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin 2. maddesinin (a) bendine uygun olarak 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 220. maddesinde suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüt tanımlaması yapıldığı için, Terörle Mücadele Kanunu'nda ayrıca örgüt tanımlaması yapılmasına gerek görülmediği belirtilmiştir.
TCK'nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (j) bendine göre örgüt mensubu suçlu; suç işlemek için örgüt kuran, yöneten, bu örgüte katılan veya örgüt adına suç işleyen kişidir.
TCK'nın “Suç işlemek amacıyla örgüt kurma” başlıklı 220. maddesinde;
“(1) Kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kuranlar veya yönetenler, örgütün yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olması halinde, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Ancak, örgütün varlığı için üye sayısının en az üç kişi olması gerekir.
(2) Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olanlar, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) Örgütün silahlı olması halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza dörtte birinden yarısına kadar artırılır.
(4) Örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur...” hükmüne yer verilmiştir.
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuyla korunan hukuki yarar kamu güvenliği ve barışıdır. Suç işlemek için örgüt kurmak, toplum düzenini tehlikeye soktuğu ve araç niteliğindeki suç örgütü, amaçlanan suçları işlemede büyük bir kolaylık sağladığından, bu suç nedeniyle kamu güvenliği ve barışın bozulması bireyin güvenli, barış içinde yaşamak hakkını da zedeleyeceğinden, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından hazırlık hareketi niteliğinde olan bu fiiller ayrı ve bağımsız suçlar olarak tanımlanmıştır. Böylece bu düzenlemeyle aynı zamanda bireyin, Anayasa'da güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik fiillere karşı da korunması amaçlanmıştır. Bu amaçla henüz suç işlenmese dahi, sadece suç işlemek amacıyla örgüt oluşturmuş olmaları nedeniyle örgüt mensubu faillerin cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Bunun asıl nedeni suç işlemek için örgüt kurmanın, kamu barışı yönünden ciddi bir tehlike oluşturmasıdır. Kanun koyucu bu düzenleme ile öncelikle gelecekte işlenebilecek suçları engellemek istemiştir.
Bu suçun mağduru ise; öncelikle kamu güvenliği ve barışını sağlamakla yükümlü olan devlet ve toplumu oluşturan bireylerdir.
TCK'nın 220. maddesi kapsamında bir örgütün varlığından söz edebilmek için; en az üç kişinin, suç işlemek amacıyla hiyerarşik bir ilişki içerisinde, devamlı olarak amaç suçları işlemeye elverişli araç ve gerece sahip bir şekilde bir araya gelmesi gerekmektedir.
Örgüt, soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir ilişki barındırmaktadır. Bu hiyerarşik ilişki, bazı örgüt yapılanmalarında gevşek bir nitelik taşıyabilir. Oluşturulan bu ilişki sayesinde örgüt, mensupları üzerinde hâkimiyet tesis eden bir güç kaynağı niteliğini kazanmaktadır. Bu nedenle niteliği itibarıyla devamlılık arz eden örgütün varlığı için ileride ihtimal dahilindeki suç/suçları işlemek amacı etrafındaki fiilî birleşme yeterlidir. Buna karşın, kişilerin belirli bir suçu işlemek için bir araya gelmesi hâlinde ise örgüt değil, iştirak ilişkisi mevcuttur.
Ceza Genel Kurulunun istikrar bulunan ve süregelen kararlarında da belirtildiği üzere, TCK'nın 220. maddesi anlamında bir örgütten bahsedilebilmesi için,
a) Üye sayısının en az üç veya daha fazla kişi olması gerekmektedir.
b) Üyeler arasında gevşek de olsa hiyerarşik bir bağ bulunmalıdır. Örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek veya sıkı bir hiyerarşik ilişki olmalıdır.
c) Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibarıyla somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir. Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi hâlinde, fail, örgütteki konumuna göre, üye veya yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır.
d) Örgüt niteliği itibarıyla devamlılığı gerektirdiğinden, kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi hâlinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir.
e) Amaçlanan suçları işlemeye elverişli, üye, araç ve gerece sahip olunması gerekmektedir.
Yukarıda belirtildiği üzere kanunların suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli yapılara suç örgütü denmektedir. Terör örgütleri ise ideolojik amaçları olan suç örgütleridir. Terör örgütlerini, suç örgütlerinden ayıran bu ideolojik amaç; 3713 sayılı Kanun'un 1. maddesinde gösterilen Cumhuriyetin Anayasa'da belirtilen niteliklerine karşı olabileceği gibi, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Türk Devleti ve Cumhuriyetin varlığına, Devlet otoritesini zaafa uğratmaya veya yıkmaya ya da ele geçirmeye, Devletin iç ve dış güvenliğine, kamu düzeni veya genel sağlığa ya da temel hak ve hürriyetlere yönelik de olabilmektedir.
Bununla birlikte, suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu tamamlayıcı bir suçtur. Bu nedenle bazı suçları işlemek için örgüt kurmanın başka ceza normları tarafından ayrıca özel olarak düzenlenmesi durumunda, ilgili suç tipinde öngörülen hükümlerin uygulanması gerekir. Buna göre soykırım ve insanlığa karşı suç için kurulmuş örgütleri kuran, yöneten ve üye olanlar hakkında TCK'nın 78. maddesi, devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla terör örgütü kuranlar, yönetenler ve üye olanlar hakkında ise TCK'nın 314. maddesi uygulanacaktır.
3713 sayılı Kanun'un "Terör örgütleri" başlıklı 7. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.” hükmü ile TCK'nın 314. maddesine atıf yapılmıştır.
TCK'nın 314. maddesinde tanımlanan "Silâhlı örgüt" suçu ise;
"(1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir.
Örgütlü suçluluğun özel bir türü olarak öngörülen, TCK'nın "Silahlı Örgüt" başlıklı 314. maddesinde; TCK'nın İkinci Kitabının, Dördüncü Kısmının Dördüncü Bölümünde yer alan devletin güvenliğine karşı suçlar ile Beşinci Bölümünde yer alan Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran, yöneten ve örgüte üye olanların cezalandırılmaları öngörülmüş ve maddenin son fıkrasında; suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümlerin, bu suç açısından aynen uygulanacağı düzenlenmiştir.
3713 sayılı Kanun kapsamına giren suçları işlemek için örgüt kurulması hâlinde ortada bir terör örgütünün varlığı söz konusudur. TCK'nın 314. maddesinde hüküm bulunmayan hâllerde, TCK'nın 220. maddesindeki koşullar göz önünde bulundurulacaktır. (Feridun Yenisey Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü, s. 46)
Buna göre TCK'nın 314. maddesi bakımından bir oluşumun veya yapılanmanın, silahlı terör örgütü sayılabilmesi için TCK'nın 220. maddesinde düzenlenen suç işlemek için örgüt kurma suçunda gerekli koşulların yanında aşağıda gösterilen şartlar da aranmaktadır:
a) Yöntem: Terör örgütü, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eden bir örgüt tipidir. Buradaki cebir ve şiddet kullanma tabirini doğrudan kullanma şeklinde anlamlandırmak doğru olmayacaktır. Bu kavramın içine cebir veya şiddet kullanılacağına ilişkin güncel tehdidin bulunması da dahildir.
b) Amaç-Saik: Silahlı terör örgütü, siyasi maksatla faaliyet gösteren örgütleri ifade eder. Bu bakımdan 3713 sayılı Kanun'un birinci maddesinde sayılan amaca yönelik ve devletin Anayasal düzeni veya devletin güvenliğine karşı bir suç işlemek amacıyla faaliyet gösterir.
c) Elverişlilik: Silahlı terör örgütünün, TCK'nın İkinci Kitabının, Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci Bölümlerinde yer alan suçları amaç suç olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkânına sahip bulunması gerekir. Amaca matuf kavramı ise, silahlı terör örgütünün yapısının, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olmasını ifade eder.
Belirsiz sayıda suç işleme hedefi doğrultusunda kurulan silahlı terör örgütünün, 3713 sayılı Kanun'un birinci maddesinde belirtilen amaca yönelik faaliyet göstermesi örgütün varlığı için yeterli olup ayrıca amaçlanan suçları işlemesi gerekmez.
d) Araç-gereç: Örgüt mensuplarının tamamı olmasa bile bir kısmının silahlı olması, silahlı terör örgütünün oluşması için yeterlidir. Örgüt, bu silahları gerektiğinde kullanma imkan ve olanağına sahip ise silahlı olduğu kabul edilmelidir. Silahlı terör örgütünün elinde bulunan silahın devlete ait olması ya da bu silahların hukuka aykırı yollardan elde edilmesi bu suçun oluşması açısından önem taşımaz.
2- FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü
Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı ile 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
FETÖ/PDY silahlı terör örgütü, paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı hâline getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp mensuplarını motive eden; "Altın Nesil" adını verdiği kadrolarla sistemle çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden; böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe, semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan FETÖ/PDY silahlı terör örgütü “gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu söylememek, gerçeği inkâr etmek” üzerine kuruludur.
Talimatlar yoluyla kollektif bir şekilde mobilize olan, kamu erkinin kritik bürokratik alanları başta olmak üzere, kamusal alanı ele geçirme refleksiyle hareket eden, mülkiye, adliye, emniyet, eğitim, istihbarat ve ordu içerisinde kendi özel hiyerarşisiyle illegal şekilde kadrolaşan, devletin tüm kurumlarına yerleştirdiği örgüt mensuplarıyla devlet teşkilatını kendisine hizmet eder hale getiren ve adeta devlet içinde ayrı bir devlet yapısı oluşturan örgütün lideri Fethullah Gülen tarafından;
"Esnek olun, sivrilmeden can damarları içinde dolanın!; bütün güç merkezlerine ulaşıncaya kadar hiç kimse varlığınızı fark etmeden sistemin ana damarlarında ilerleyin!”
“Adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti öyle ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. Bir ölçüde onlar bizim varlığımızın teminatıdır.”
“Zaman henüz uygun değil. Bütün dünyayı omuzlayıp taşıyabileceğimiz zamana dek, tamam olacağınız ve koşulların uygun olacağı zamana dek beklemelisiniz! Bilhassa, haber alma hususunda her zaman hasım cephenin çok önünde olunmalıdır.”
“Yani siz hâkim değilsiniz başka kuvvetler var. Bu ülkede değişik kuvvetleri hesap edecek dengeli, dikkatli, tedbirli, temkinli yürümekte yarar var ki geriye adım atmayalım…”
“Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki güç ve kuvveti cephemize çekeceğimiz ana kadar her adım erken sayılır. (…) bunca kalabalık içinde ben bu dünyayı ve düşüncemi sözde mahremiyet içinde anlattım. (…) sırrınız sizin sırrınızdır. Söylerseniz siz esir olursunuz.”
“Daima tedbirli olmalıyız, daima istişare içerisinde karar alın, ana istişare organı olan Başyüceler ne karar aldıysa onu uygulayın (Kaldı ki; Başyüceler’in lideri de kendisidir) bütün güç merkezlerine ulaşmalıyız …”
“Bir gün bana Ankara’da bin evimiz olduğunu söyleyin, devletin paçasından şöyle bir tutacağım, devlet uyandığında yapacağı hiçbir şey kalmayacak.” şeklinde değişik yer ve zamanlarda örgüt mensuplarına verilen talimatlarda gizliliğe atfedilen önem görülmektedir.
Örgüt, kamu kurum ve kuruluşlarına yerleştirdiği personelin aile yaşamlarına dahi müdahale ederek şahısların kiminle evleneceğine de karar vermektedir.
Örgüt, kamu kurumlarında sayısı beş kişiyi geçmeyen bir örgüt abisine bağlı hücreler şeklinde yapılanmıştır. Hücreler birbirinden haberdar değildir. Bu şekilde bir hücre açığa çıksa bile diğer hücrelerin faaliyetlerine devam ederek deşifre olmaları engellenmektedir. İçlerinde katı bir askeri disiplin hâkimdir.
Örgütün bütünlüğü üzerinde tek hâkim ve önder Fethullah Gülen olup örgüt içerisinde kainat imamı olarak görülmektedir. Diğer yöneticiler onun verdiği yetkiyle onun adına görev yaparlar.
Kainat imamı inancı ve yedi katlı piramidal yapılanmaya sahip FETÖ/PDY silahlı terör örgütünde, örgüt içi hiyerarşide itaat ve teslimiyet katı bir kuraldır. Teslimiyet hem örgüte hem de liderin emrine ona atfen verilen göreve adanmışlıktır.
Örgütün hiyerarşik yapılanması tabaka-kat sistemine dayanır. Katlar arasında geçişler mümkün ise de, dördüncü kattan sonrasındaki geçişleri önder belirlemektedir. Katlar şu şekildedir:
a) Birinci Kat (Halk Tabakası): Örgüte iman ve gönül bağı ile bağlı olanlar, fiili ve maddi destek sağlayanlardan oluşur. Bunların bir çoğu örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmayan, bilinçli veya bilinçsiz hizmet ettirilen kesimdir.
b) İkinci Kat (Sadık Tabaka): Okul, dershane, yurt, banka, gazete, vakıf ve kurum görevlilerinden oluşan sadık gruptur. Bunlar örgüt sohbetlerine katılan, düzenli aidat ödeyen, az veya çok örgüt ideolojisini bilen kişilerdir.
c) Üçüncü Kat (İdeolojik Örgütlenme Tabakası): Gayri resmi faaliyetlerde görev alan, örgüt ideolojisini benimseyen ve ona bağlı, çevresine propaganda yapan kişilerdir.
d) Dördüncü Kat (Teftiş Kontrol Tabakası): Bütün hizmeti (legal ve illegal) denetler. Bağlılık ve itaatte dereceye girenler buraya yükselebilir. Bu tabakaya girenler örgüte çocuk yaşta kazandırılanlardan seçilir. Örgüte sonradan katılanlar genellikle bu katta ve daha üst katlarda görev alamazlar.
e) Beşinci Kat (Organize Eden ve Yürüten Tabaka): Üst düzey gizlilik gerektirir. Birbirlerini çok az tanırlar. Örgüt lideri tarafından atanan ve devletteki yapıyı organize edip yürüten kişilerdir.
f) Altıncı Kat (Has Tabaka): Örgüt lideri Fethullah Gülen tarafından bizzat atanan ve lider ile alt tabakaların irtibatını sağlayan, örgüt içi görev değişiklikleri yapıp azillere bakan kişilerdir.
g) Yedinci Kat (Kurmay Tabaka): Örgüt lideri tarafından doğrudan seçilen ve on yedi kişiden oluşan örgütün en seçkin kesimidir.
Örgütün deşifre olmaması ve Devletin örgüt yapısını çözmekte zorlanması için örgüt hücre tipinde yatay yapılanmaya özen göstermiştir. Hücreler genellikle en fazla beş kişiden oluşan ve bir abla veya abiye bağlı birimlerdir. Hücredeki kişi sayısı bazı kurumlarda üç, TSK gibi bazı kurumlarda ise birebirdir. Her hücreden sorumlu bir imam vardır.
FETÖ/PDY'nin asli unsuru müntesipler, ışık evi, yurtlar, okullar, dershaneler olan hizmet birimlerinde yetiştirilmektedir. Bu kurumların temel amacı bu örgüte müntesip yetiştirmektir. İlk ve öncelikli kuruluş gayesi eğitim değil, insan kaynağı sağlamaktır. Örgüte ait özel okul ve yurt gibi yerler toplantı ve himmet toplama amaçlı da kullanılmaktadır. Örgüt, elemanlarını genel olarak genç yaştaki öğrencilerden seçmekte ise de, kamu personelini de sonradan örgüte kazandırabilmektedir.
Bütün terör örgütleri gibi FETÖ/PDY de eleman bulma, buldukları elemanları örgüt amacına göre eğitme, örgütsel olarak onlara nasıl davranılması gerektiğini öğretip uygulatma üzerine kuruludur. Örgütsel bağlılığın temini bakımından; kod adı kullanma, gizlilik ve tedbir uygulanması, kişiler hakkında istihbarat toplayıp özel bilgi edinmek, sorunsuz işleyen bir emir ve rapor zincirinin varlığı, devletten ve aileden önde gelen örgüt aidiyeti, devlet hiyerarşisinde daha üstte olsa bile örgüt hiyerarşisi asıl olduğundan daha ast birinden emir alınması, hizmet kardeşliği ve örgüt içi dayanışma nedeniyle illegal olsa dahi talimatın sorgulanmaması, psikolojik tehdidin etkisiyle özgür iradenin kaybedilmesi hususları önem taşımaktadır.
Örgütten ayrılmak kural olarak mümkün değildir. Örgütsel disipline uymayan kişiler örgütten kovulma yerine pasifize edilmektedir. Bu düşüncede olan kişiler önce korkutulur, manevi baskının yanında maddi yaptırımlar da uygulanır. Tüm yaptırımlara rağmen ayrılmakta ısrar eden, itaatsizlikte devam eden kişinin örgütle ilişkisi kesilir. Örgüt bu kişiyi hain ilan ettiğinden her türlü cezalandırma metodu uygulanır.
FETÖ/PDY'nin Türk Silahlı Kuvvetlerine, Emniyet Teşkilatına ve MİT'e sızan militanları, şeklen kamu görevlisi gibi gözükse de, bu kişilerin örgüt aidiyetleri diğer tüm aidiyetlerinden önce gelmektedir. FETÖ/PDY’nin devletin tasarrufunda bulunması gereken kamu gücünü, kendi örgütsel çıkarları lehine kullanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli aşamalardan geçirildikten sonra güçlü örgütsel bağlarla bağlandığı FETÖ/PDY’nin bir neferi olarak TSK, Emniyet Teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatında meslek hayatlarına başlayan örgüt mensupları, sahip oldukları silah ve zor kullanma yetkilerini FETÖ/PDY’deki hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir. Bu durum, örgüt lideri tarafından hizmet insanı başlığı altında “örgüte bağlı kişinin azimli, kararlı, hizmete karşı itaatkar, her şeyin sorumluluğunu alması gereken, darbe yediğinde azmi bozulmayan, yüksek rütbelere geldiğinde kendi rütbesi değil de hizmetin rütbesini ön planda tutan, hizmet içerisinde yapacağı görevlerin zor olabileceğine inanan ve bütün varlığını, canını, sevdiklerini hizmet için feda etmeye hazır olması” şeklinde açıklanmaktadır.
Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarının etkin birimlerinde ve TSK'da yapılanan FETÖ/PDY, Emniyet ve TSK birimlerinin doğasında var olan cebir ve şiddet kullanma yetkisinin verdiği baskı ve korkutuculuğu kullanmaktadır. Örgüt mensuplarının silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkanının bulunması, silahlı terör örgütü suçunun oluşması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte; 15.07.2016 tarihinde meydana gelen kalkışma esnasında TSK içerisinde yapılanıp görünürde TSK mensubu olan ve ancak örgüt liderinin emir ve talimatları ile hareket eden örgüt mensuplarınca silah kullanılmış, birçok sivil vatandaş ve kamu görevlisi şehit edilmiştir.
Söz konusu terör örgütü, nihai amaçlarına ulaşmak gayesiyle öncelikle askeriye, mülkiye, emniyet, yargı ve diğer stratejik öneme sahip kamu kurumlarını ele geçirmek için kendilerine engel olacaklarını düşündüğü bürokrat ve personelin sistem dışına çıkarılmasını sağlayarak örgüt elemanlarını bu makamlara getirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihai hedefi bulunan FETÖ/PDY, söz konusu ele geçirme süreci tamamlandıktan sonra devlet, toplum ve fertlere dair ne varsa ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasal gücü yönetmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili siyasi/ekonomik güç hâline gelmek amacıyla hareket etmektedir.
Örgütte sıkı bir disiplin ve eylemli bir işbirliği bulunduğu, örgütün kurucusu, yöneticileri ve üyeleri arasında sıkı bir hiyerarşik bağın mevcut olduğu, gizliliğe riayet edildiği, illegal faaliyetleri gizleyebilmek için hiyerarşik yapıya uygun hücre sistemi içinde yapılanarak grup imamları tarafından emir talimat verilmesi, üyeleri arasında haberleşmenin sağlanması için ByLock gibi haberleşme araçlarının kullanıldığı, görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkın gizlendiği, amaca ulaşabilmek için yeterli eleman, araç ve gerece sahip olduğu, amacının Anayasa'da öngörülen meşru yöntemlerle iktidara gelmek olmayıp örgütün yarattığı kaos ortamı sonucu, demokratik olmayan yöntemlerle cebir şiddet kullanmak suretiyle parlamento, hükümet ve diğer anayasal kurumları feshedip iktidarı ele geçirmek olduğu, bu amaçla, Emniyet, Jandarma teşkilatı, MİT ve Genel Kurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisini haiz kurumlara sızan mensupları vasıtasıyla, kendisinden olmayan güvenlik güçlerine, kamu görevlilerine, halka, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Meclis binası gibi simge binalar ve birçok kamu binasına karşı ağır silahlarla saldırıda bulunmak suretiyle amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli öldürme ve yaralama gibi çok sayıda vahim eylem gerçekleştirildiği, anılan örgüt mensupları hakkında 15 Temmuz darbe girişiminden ya da örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen diğer bir kısım eylemlere ilişkin bir kısmı derdest olan ya da mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları ve gizli-açık tanık anlatımları, bu davalarda verilen mahkeme ve Yargıtay kararları, örgüt lider ve yöneticilerinin açık kaynaklardaki yazılı ve sözlü açıklamaları gibi olgu ve tespitler dikkate alındığında;
FETÖ/PDY, küresel güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek üzerine kurulan bir maşa olarak; Anayasa'da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini yıkıp ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini bozmak amacıyla kurulmuş bir terör örgütüdür. Bu örgüt, kuruluşundan 15 Temmuz sürecine kadar örgüt lideri Fethullah Gülen tarafından belirlenen ideoloji doğrultusunda amaçlarını gerçekleştirmek için hareket etmiştir. Gerçekleştirilen eylemlerde kullanılan yöntem, bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmi kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkânlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi hâlinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında; tasarrufunda bulunan araç, gereç ve ağır harp silahları bakımından 5237 sayılı TCK'nın 314. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları kapsamında bir silahlı terör örgütüdür.
Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesinin istikrar kazanan kararlarında da belirtildiği üzere; terör suçlarının soruşturulması kamu makamlarını ciddi zorluklarla karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı, adli makamlar ve güvenlik görevlilerinin -özellikle organize olanlar olmak üzere- suçlarla ve suçlulukla etkili bir şekilde mücadelesini aşırı derecede güçleştirmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmamalıdır (.... ve diğerleri, B. No: 2015/9756, 16/11/2016, § 214; Devran Duran [GK], B. No: 2014/10405, 25/5/2017, § 64). Özellikle darbe teşebbüsüyle bağlantılı ya da doğrudan darbe girişimiyle bağlantılı olmasa bile FETÖ/PDY ile bağlantılı soruşturmaların kapsamı ve niteliği ile FETÖ/PDY'nin gizlilik, hücre tipi yapılanma, her kurumda örgütlenmiş olma, kendisine kutsallık atfetme, itaat ve teslimiyet temelinde hareket etme gibi özellikleri de dikkate alındığında, bu soruşturmaların diğer ceza soruşturmalarına göre çok daha zor ve karmaşık olduğu ortadadır (Aydın Yavuz ve diğerleri [GK], B. No: 2016/22169, 20/6/2017, § 350).
a) ByLock İletişim Sistemi
Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı ile 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
ByLock iletişim sistemi global bir uygulama görüntüsü altında belli bir tarihten sonra yenilenen ve geliştirilen hâliyle münhasıran FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanımına sunulmuş bir programdır. ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu terör örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti, kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacaktır.
Kullanılması için indirilmesi yeterli olmayıp özel bir kurulum gerektiren ByLock iletişim sistemi, güçlü bir kriptolama yoluyla internet bağlantısı üzerinden iletişim sağlamak üzere, gönderilen her bir mesajın farklı bir kripto anahtarı ile şifrelenerek iletilmesine dayanan bir tasarıma sahiptir. Bu şifrelemenin, kullanıcıların kendi aralarında bilgi aktarırken üçüncü kişilerin bu bilgiye izinsiz şekilde (hack) ulaşmasını engellemeye yönelik bir güvenlik sistemi olduğu tespit edilmiştir. 2014 yılı başlarında işletim sistemlerine ait uygulama mağazalarında yer alıp bir süre herkesin ulaşımına açık olan ByLock'un, bu mağazalardan kaldırılmasından sonra geliştirilen ve yenilenen sürümünün ancak örgüt mensuplarınca harici bellek, hafıza kartları ve Bluetooth yoluyla yüklenildiği yürütülen soruşturma ve kovuşturma dosyalarındaki ifadeler, mesaj ve e-postalardan anlaşılmıştır.
ByLock iletişim sistemi 46.166.160.137 IP adresine (Internet ağına doğrudan bağlanan her cihaza verilen, numaralardan oluşan benzersiz adres) sahip sunucu üzerinde hizmet sunmaktadır. Sunucu yöneticisi, uygulamayı kullananların tespitini zorlaştırmak amacıyla ayrıca 46.166.164.176, 46.166.164.177, 46.166.164.178, 46.166.164.179, 46.166.164.180, 46.166.164.181, 46.166.164.182, 46.166.164.183 no'lu IP adreslerini de kiralamıştır.
ByLock iletişim sisteminin akıllı telefonlara yüklendikten sonra kullanılabilmesi için kullanıcı adı/kodu ve parolanın, akabinde cihaz üzerinde rastgele el hareketleriyle oluşturulan kullanıcıya özel güçlü bir kriptografik şifrenin belirlenmesi ve bu bilgilerin uygulama sunucusuna kriptolu olarak iletilmesi gerekmektedir. Bu şekilde ByLock iletişim sistemine dahil olan kullanıcıya sistem tarafından otomatik olarak bir kullanıcı kodu (User-ID numarası) atanmaktadır.
Global ve ticari uygulamaların aksine, kullanıcıların tespitini zorlaştırmak için ByLock iletişim sistemine kayıt esnasında kullanıcıdan telefon numarası, kimlik numarası, e-posta adresi gibi kişiye ait özel bir bilgi talep edilmemekte, SMS şifre veya e-posta yoluyla doğrulama işleyişi bulunmamaktadır.
ByLock iletişim sistemi üzerinde telefon numarası veya ad-soyad bilgileri ile arama yapılarak kullanıcı eklenmesine imkân bulunmamaktadır. Diğer taraftan ByLock iletişim sisteminde benzer uygulamalarda bulunan telefon rehberindeki kişilerin uygulamaya otomatik olarak eklenmesi özelliği de bulunmamaktadır.
ByLock iletişim sisteminde kullanıcıların haberleşebilmesi için her iki tarafın önceden temin ettikleri kullanıcı adlarını ve kodlarını birbirlerine eklemeleri gerekmekte, ancak bu aşamadan sonra taraflar arasında mesajlaşma başlayabilmektedir. Bu bakımdan kullanıcıların dahi istediği zaman bu sistemi kullanma imkânı bulunmamaktadır. Bu kurgu sayesinde uygulama, sadece oluşturulan hücre tipine uygun şekilde bir haberleşme gerçekleştirilmesine imkân vermektedir.
ByLock iletişim sisteminde, kriptolu anlık mesajlaşma, e-posta gönderimi, ekleme yoluyla kişi listesi oluşturma, grup içi mesajlaşma, kriptolu sesli görüşme, görüntü veya belge gönderebilme özellikleri bulunmaktadır. Böylece kullanıcıların, örgütsel mahiyetteki haberleşmelerini başka herhangi bir haberleşme aracına ihtiyaç duymadan gerçekleştirmesine olanak sağlanmıştır. Kullanıcıların tüm iletişimlerinin ByLock sunucusu üzerinden yapılması, buradaki grupların ve haberleşme içeriklerinin uygulama yöneticisinin denetim ve kontrolünde olmasını da mümkün hâle getirmiştir.
Kullanıcı tespitinin önlenmesi ve haberleşme güvenliği için alınan bir diğer güvenlik tedbiri ise, ByLock'a ait sunucu ve iletişim verilerinin, uygulama veri tabanında da kriptolu olarak saklanmasıdır.
ByLock kurgusunun aldığı önlemlerin yanı sıra, kullanıcılar da kendilerini gizlemek amacıyla birtakım önlemler almış, bu çerçevede haberleşme içeriklerinde ve uygulamadaki arkadaş listelerinde, kişilerin gerçek bilgileri yerine örgüt içindeki "kod adlarına" yer verip çok haneli parolalar belirlemişlerdir.
Türkiye’den ByLock'a erişim sağlayan kullanıcılar, kimlik bilgilerinin ve iletişimin gizlenmesi amacıyla VPN (Sanal Özel Ağ) kullanmaya zorlanmıştır.
Büyük bir kullanıcı kitlesine sahip ByLock iletişim sistemi, 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe girişimi öncesinde Türk ve yabancı kamuoyu tarafından bilinmemektedir.
ByLock üzerinden yapılan iletişimin çözümlenen içeriğinin tamamına yakını FETÖ/PDY mensuplarına ait örgütsel temas ve faaliyetlere ilişkindir. Bu kapsamda buluşma adreslerinin değiştirilmesi, yapılacak operasyonların önceden bildirilmesi, örgüt mensuplarının yurt içinde saklanması için yer temini, yurt dışına kaçış için yapılan organizasyonlar, himmet toplantıları, açığa alınan veya meslekten çıkarılan örgüt mensuplarına para temini, Fethullah Gülen'in talimat ve görüşlerinin paylaşılması, Türkiye'yi terörü destekleyen ülke gibi göstermek amacına yönelik faaliyette bulunan birtakım internet adreslerinin paylaşılması ve bu sitelerdeki anketlerin desteklenmesi, FETÖ/PDY'ye yönelik yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda şüpheli veya sanıkların hâkim ve Cumhuriyet savcılarınca serbest bırakılmasının sağlanması, örgüt mensuplarına müdafii temin edilmesi, örgüt üyelerinden kimlere operasyon yapıldığına ve kimlerin deşifre olduğuna ilişkin bilgilerin paylaşılması, operasyon yapılması ihtimali olan yerlerde bulunulmaması ve bu yerlerdeki örgüt için önemli dijital verilerin arama-tarama mesulü olarak adlandırılan kişilerce önceden temizlenmesi, kamu kurumlarında FETÖ/PDY aleyhine görüş bildiren veya yapılanmayla mücadele edenlerin fişlenmesi, deşifre olduğu düşünüldüğünde ByLock iletişim sisteminin kullanımına son verileceği ve Eagle, Dingdong ve Tango gibi alternatif programlara geçiş yapılacağının haber verilmesi, yapılanmaya mensup kişilerin savunmalarında kullanabilmeleri amacıyla hukuki metinler hazırlanması gibi örgütsel niteliği olan mesajlar gönderildiği anlaşılmıştır.
MİT'in yasal yetkisi çerçevesinde temin ettiği ByLock veri tabanı üzerindeki incelemeler sonucunda, ByLock sunucusunun IP'lerine bağlanmaları nedeniyle sunucunun log kayıtlarında tutulan IP adreslerine ait abone bilgileri belirlenebildiği gibi ByLock sunucusunda kaydı olan kullanıcıların User-ID numaraları, kullanıcı adı ve şifre bilgileri, sisteme bağlantı tarihleri (log kayıtları), User-ID ekleyen diğer kullanıcılara ait bilgiler (roster kayıtları), ByLock kullanıcısının kurduğu ya da katıldığı gruplar, mesaj içerikleri gibi verilerin bir kısmı ya da tümünün tespiti ve çözümü de gerçekleştirilebilmektedir. Dolayısıyla, KOM Daire Başkanlığınca yürütülen çalışmalarla bir kısmı ya da tümü tespit edilen bu verilerin değerlendirilmesi sonucunda, sistem tarafından atanan User-ID numarasının gerçekte hangi kullanıcıyla eşleştirildiği ve bu kabulü sağlayan verilerin neler olduğu hususunda düzenlenen ByLock tespit ve değerlendirme tutanağında yer alan bilgiler, sisteme dahil olduğu anlaşılan ByLock kullanıcısının gerçekte kim olduğuna ve bu kişinin terör örgütü içerisindeki hiyerarşik konumuna yönelik önemli bilgiler içerebilmektedir.
Bununla birlikte, ByLock sistemine dair yukarıda belirtilen teknik analizler ve kronolojik rapor dikkate alındığında; gerçekte ByLock sistemine (ağına) dahil olan kişinin, Türkiye'ye ait olmayan IP'ler üzerinden ByLock sistemine bağlanması nedeniyle, ByLock IP'lerine bağlantı yaptığına dair CGNAT kayıtlarına ulaşılamayabileceği gibi, KOM birimlerince ByLock sunucu verileri üzerinde yapılan incelemenin henüz sonuçlanmaması veya bu incelemelere rağmen bu kişiye ait olan verilerin kurtarılamaması - çözümlenememesi nedenleriyle User-ID numarası, kullanıcı adı, şifre, log kayıtları, roster bilgileri veya mesaj içerikleri gibi verilerin henüz tespit edilememiş olması ya da incelemeye rağmen tespit edilememesi de söz konusu olabilmektedir. Ancak bu durumda dahi, başka kullanıcılara ait kurtarılan - çözümlenen roster kayıtları, mesajlar vb. verilerin içeriğinin değerlendirilmesi sonucunda, ByLock programını kullandığı hâlde kendisine ait veriler henüz bulunamayan ya da çözümlenemeyen diğer kullanıcıların da kim oldukları tespit edilebilmekte, böylelikle başta kullanıcısı belli olmayan bir User-ID numarasının gerçekte kime ait olduğu da belirlenebilmektedir. Gerçek kullanıcısı bu şekilde belirlenen User-ID numaralarına ilişkin olarak da Bylock tespit ve değerlendirme tutanakları düzenlenebilmektedir.
Öte yandan, Bylock tespit ve değerlendirme tutanağının düzenlenmesinden önceki bir tarihte, failin abonesi olduğu bir ADSL ya da GSM aboneliği üzerinden ByLock sistemine bağlantı yapıldığı ve sisteme kayıt yapılarak User-ID numarası alındığı belirlenerek bir User-ID numarasının faille (abone) eşleştirilmesi de mümkündür. Kural olarak bu yöndeki tutanağa istinaden de ilgili abonenin ByLock User-ID numarası alarak sisteme dahil olduğu anlaşılabilmektedir.
ByLock sunucusuna ait 9 adet IP adresine Türkiye IP'lerinden bağlanan abonelerin bu bağlantılarına dair internet trafik kayıtlarını içeren ve operatörler tarafından tutulan CGNAT (HIS) kayıtları ise bir çeşit üst veridir. Bu veriler; aboneye ait IP adresinin ByLock sunucusuna ait IP adreslerine bağlandığını belirlediğinden, kişinin ByLock sistemine dahil olmuş olabileceği konusunda önemli bir emare olmakla birlikte, IP adreslerine bağlantı yapmanın ötesinde ilgili aboneye sisteme dahil olması için User-ID numarası atanıp atanmadığı ve atanmışsa bu numaranın ne olduğu konusunda bilgi içermemektedir.
Dolayısıyla, KOM'un ByLock sunucu verileri üzerinde devam eden incelemelerinin henüz tamamlanmaması ya da incelemeye rağmen verinin kurtarılamaması – çözümlenememesi nedeniyle kişinin herhangi bir User-ID numarasıyla eşleştirilemediği hâllerde de, ByLock sunucusuna ait IP'lere bağlantı yaptığının CGNAT kayıtları doğrultusunda tespit edilmesi mümkündür. Bu durumda kişinin, ByLock sistemine bağlanma yönünde bir hareketi olmakla birlikte henüz kullanıcı adı ve şifre oluşturmak suretiyle User-ID numarası almadığı, bu nedenle sisteme dahil olmadığı ya da gerçekte User-ID numarası alıp henüz veriler üzerindeki incelemenin devam etmesi veya verilerin kurtarılamaması – çözümlenememesi nedenleriyle bu User-ID numarasının kendisiyle eşleştirilemediği anlaşılabileceği gibi, ByLock sunucularına tuzak yöntemlerle (Morbeyin vb.) yönlendirilmiş olabileceği sonucuna da ulaşılabilmektedir. Bununla birlikte, ByLock kronoloji raporundan; CGNAT kayıtlarına göre ByLock sunucusuna ait IP'lere bağlantı sağladığı belirlenen GSM abonelerinden 11.480 GSM abonesinin, ByLock IP'lerine olan bağlantılarının Morbeyin uygulamalarıyla gerçekleştirildiğinin tespitine ilişkin bilgilendirme yazılarının ilgililerin soruşturma ve kovuşturma dosyalarına gönderilmiş olduğu da dikkate alınmalıdır.
Gelinen noktada, tek başına delil olarak kullanılması gerektiğinde, kişinin ByLock sistemine (ağına) dahil olduğunun belirlenebilmesi açısından, öncelikle ByLock sunucusunda kayıtlı bir User-ID numarasının kişiyle eşleştirilmesine dair veriler içeren ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının; bu belgenin bulunmaması hâlinde de varsa sanığa ait olduğu belirlenen ByLock User-ID numarasını içerir tutanağın getirtilerek tutanaklarda yer alan veriler usulünce sanığa anlatıldıktan sonra sanık ve varsa müdafisinden diyeceklerinin sorulması gerekmektedir.
Bu itibarla, failin bilerek ve isteyerek ByLock sunucusunda kayıtlı bir User-ID aldığının belirlenmesi; ByLock sistemine dahil olup ancak bir örgüt üyesinin sahip olabileceği gizli haberleşme imkânına kavuştuğunun, dolayısıyla en azından FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğunun kabulü için gerekli ve yeterli olacaktır. Ayrıca bu ağa dahil olan kişilerin ağ içerisinde başka kişi ya da kişilerle yaptıkları görüşme içeriklerinin olması da aranmayacaktır. ByLock sistemine dahil olan failler yönünden sistem içerisindeki haberleşmelerin kimlerle yapıldığının ve içeriklerinin tespiti ise ancak fail hakkında örgüt yöneticiliğinden dava açılmış olması ve failin örgüt yöneticisi olduğunun belirlenmesi açısından mevcut delillerin yetersiz görülmesi hâlinde yol gösterici olacaktır.
b) Genel Olarak Örgütün Yargı Yapılanması, HSK ve Yüksek Mahkeme Üyelikleri Seçimleri
FETÖ/PDY silahlı terör örgütüyle ilgili olarak ülke sathında yürütülen soruşturmalarda elde edilen dijital veriler, tanık beyanları, haklarında soruşturma yürütülen kişilerin etkin pişmanlık hükümleri kapsamında verdikleri ifadelerle, örgüte ilişkin açık kaynaklara da yansıyan bilgiler doğrultusunda ve Anayasal düzende devletin üç kuvvetinden biri olan yargının işlevinden ileri gelen önemi karşısında; bu örgütün, yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetlerini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihâi amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü anlaşılmaktadır.
Bu bağlamda, örgüt lideri Fetullah Gülen'in açık kaynaklara da yansıyan “Orada icabında mahkemenin altını üstüne getireceksin, avucuna alacaksın, arkadaşlara diyorum ki ben 'Belki bin döktüreceksin, geriye biri dönecek, 1 milyar vereceksiniz, 10 milyonluk tazminat davası alacaksınız, önemli olan mahkum etmektir yani, avukat da kiralayacaksınız, hakim de kiralayacaksınız... Dünyada satın alınmayacak adam yoktur. Sadece fiyatları farklıdır. Birini az fiyata birini çok fiyata alırsın” şeklindeki beyanı, yargıda kanun dışı kadrolaşma ve bu erke egemen olma hususlarında verdiği örgütsel talimatlardan biridir.
Örgütsel kadrolaşma açısından; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü tarafından kendi mensuplarına hâkimlik ve Cumhuriyet savcılığı sınavlarına girmeleri konusunda telkinlerde bulunulduğu, örgüt mensubu öğrencilere hâkimlik ve savcılık sınavını kazanmaları hâlinde örgütün kendilerine referans olacağının söylendiği, mülakatı geçip staja başlayan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarının Adalet Akademisi ve staj döneminde de yine örgüt tarafından koordine edildiği, söz konusu adayların örgüt mensubu olduklarının anlaşılmaması için kendi başlarına, fakat örgütle irtibatı koparmayacak şekilde ev tutmalarının tavsiye edildiği, adayların beşer kişilik kapalı gruplar hâlinde örgüt tarafından finanse edilen evlerde kalmalarının sağlandığı, bu kapsamda örgüt kurallarına göre iki evin irtibat hâlinde olmasının istendiği, bu evlere murakıp adı verilen örgüt mensubu kişilerin gelerek evde kalan adaylardan bilgi alıp tavsiyelerde bulundukları,
Bununla birlikte, örgüte ait ışık evlerinin il bazında eyalet adı altında birden çok bölgeye ayrıldığı, her bölgenin sekiz ilâ on evi kapsadığı, bölgelerden sorumlu kişilere bölge abisi/ablası adı verildiği, örgütün Türkiye Adalet Akademisi stajında adayları staj dönemlerine göre ayırdığı, bazı örgüt mensubu adaylara Türkiye Adalet Akademisi yurdunda kalmaları tavsiye edilerek bu kişilerden, örgüt lehine ya da aleyhine konuşan aday arkadaşlarının bildirilmesinin istendiği, her dönemin sorumlu abisinin/ablasının bulunduğu, evlere gelen örgüt mensubu murakıpların adaylara dinsel ve sosyal davranışları açısından telkinde bulundukları, örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının T1, T2, T3, T4 ve T5 şeklinde kategorize edilerek taşra ve devre yapılanmasının oluşturulduğu, bu yapılanmalarda belirli aralıklarla organizasyon ve görüşmelerin gerçekleştirildiği,
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün yüksek yargı içerisinde de benzer şekilde bir yapılanma içerisinde hareket ettiği, bu durumun Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce düzenlenen 03.05.2018 tarihli rapordan da anlaşıldığı, söz konusu rapora göre; örgüt mensubu Yargıtay eski Üyelerinin görev yapmakta oldukları hukuk ve ceza dairelerine göre gruplar oluşturulduğu, yüksek yargı eski üyelerini aldıkları kod isimler dikkate alındığında (H1, H2, H3, C1, C2, C3, C4) şeklinde gruplandırıldıkları, Yargıtay eski Üyelerinin görevde bulundukları zaman içerisinde görev yaptıkları Yargıtay Daireleri göz önünde bulundurulduğunda, "H" kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Hukuk Dairelerinde, "C" kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Ceza Dairelerinde görev yaptıkları, isimlendirmelerde yer alan 0, 1, 2, 3 rakamlarının grup içerisindeki hiyerarşiye ilişkin sıralamayı, "0" ile kodlamanın ise grup sorumlusunu gösterdiği, harf ve rakam ile gruplandırmalardan sonra (C3, H2 vb.) bazı isimlendirmelerde kullanıcının adı ve soyadının baş harflerinin eklenmesi suretiyle kod adı oluşturulduğu, "D" harfi ile yapılan gruplandırmanın "Danışma Heyetinde" bulunanları gösterdiği, Yargıtay Hukuk ve Ceza Daireleri genel sorumlusunun "59344 ID" numaralı ByLock hesabı kullanıcısı Yargıtay eski Üyesi Ali Akın olduğu ve bu kişinin "Danışma Heyeti" ile diğer gruplarda bulunanların irtibatını sağladığının belirtildiği,
Yine, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu Üyelerinin bir bölümünün hâkim ve Cumhuriyet savcıları arasından yapılacak seçimle belirlenmesi öngörüldüğünden, örgüt tarafından öncelikle bu seçimlerdeki, ardından da bu Kurul tarafından üyeleri belirlenen yüksek mahkemelerdeki kadrolaşmaya önem verildiği, bu doğrultuda 2010 yılındaki HSK Üyeliği seçimleri sürecinde örgüt mensuplarınca toplantı ve diğer organizasyonlar düzenlenerek hem HSK Üyeliği, hem de ardından yüksek mahkeme üyeliklerinin belirlenmesi hususunda çalışmalar yapıldığı,
Örgütsel etkinliğin ve baskının yargısal mekanizmalarda devamlılığının sağlanabilmesi açısından, bu çalışmaların 2014 yılındaki HSK seçimlerinde de hem hâkim ve Cumhuriyet savcılarınca hem de yüksek yargı üyelerince yapılan seçimler açısından da sürdürüldüğü tespit edilmiştir.
3- Hata Hükümleri Çerçevesinde Silahlı Terör Örgüt Üyeliği Suçunun Değerlendirilmesi
Bir suç örgütü, baştan itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olabileceği gibi, legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum örgütünün sonradan bir suç örgütüne, hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür. Bu kapsamda önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından varlığı bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri; kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından sorumlu olacaklardır.
Silahlı terör örgütüne üye olma suçunun doğrudan kastla işlenebildiği gözetilerek, hukuki zeminde faaliyet gösteren ve nihai amacını gizli tutması nedeniyle açıkça bilinmeyen yapılara dahil olan örgüt mensuplarından bir kısmının, oluşumun bir terör örgütü olduğunu bilmediklerini iddia etmeleri durumunda, TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrasında yer alan hata hükmü uyarınca değerlendirme yapmak gerekecektir.
5237 sayılı TCK'nın "Hata" başlıklı 30. maddesi üç fıkra hâlinde;
"Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır.
Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır." şeklinde düzenlenmiş iken, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Kanun'un 4. maddesi ile eklenen; "İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz" biçimindeki dördüncü fıkra ile son hâlini almıştır.
Maddede çeşitli hata hâlleri düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrasında suçun maddi unsurlarında hataya ilişkin hükme yer verilmiştir.
İkinci fıkra ile, kişinin suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususundaki hatasından yararlanması öngörülmüş, buna göre, kardeşi olduğunu bilmediği bir kişiyi öldüren failin, kasten öldürme suçunun nitelikli hâllerinden olan kardeşini öldürmekten değil, kasten öldürmenin temel şeklinden sorumlu olacağı, değersiz zannederek değerli bir kolyeyi çalan fail hakkında ise değer azlığı hükmünün uygulanacağı ilke olarak kabul edilmiştir.
Üçüncü fıkrada, ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait şartların gerçekleştiği konusunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişinin, bu hatasından yararlanacağı hüküm altına alınmış olup fıkrada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata, hem de kusurluluğu etkileyen hata hâlleri düzenlenmiştir. Failin bu fıkra hükmünden yararlanabilmesi için bulunduğu durum itibarıyla hatasının kaçınılmaz olması gerekmektedir.
Maddeye 5377 sayılı Kanun'la eklenen dördüncü fıkrada ise, kişinin işlediği fiilden dolayı kusurlu ve sorumlu tutulabilmesi için, bu fiilin bir haksızlık oluşturduğunu bilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Buna göre fail, işlediği fiilin haksızlık oluşturduğu konusunda kaçınılmaz bir hataya düşmüşse, diğer bir ifadeyle, eyleminin hukuka aykırı olmadığı, haksızlık oluşturmadığı, meşru olduğu düşüncesiyle hareket etmişse ve bu yanılgısı içinde bulunduğu şartlar bakımından kaçınılmaz nitelikte ise artık cezalandırılmayacaktır. Hatanın kaçınılmaz olduğunun belirlenmesinde, kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre şartları göz önünde bulundurulacaktır.
Üçüncü ve dördüncü fıkraların uygulanması yönüyle kişinin kaçınılmaz bir hataya düşmesi şartı aranmakta olup hatanın kaçınılabilir olması durumunda kişi kusurlu sayılacak, diğer bir ifadeyle fiilden dolayı sorumlu tutulacak, ancak bu hata temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınacaktır.
Konumuza ilişkin olarak maddenin birinci fıkrasının daha ayrıntılı ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
Maddenin birinci fıkrasının gerekçesinde; "Kast, suçun kanuni tanımındaki maddî unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir. Bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik veya yanlış bilgi sahibi olunması durumu ise, maddî unsurlarda hata olarak adlandırılır. Böyle bir hata kastın varlığına engel olur. Örneğin, kişi vestiyerden kendisininki zannederek başkasının paltosunu alır. Keza, kişi gece karanlığında vahşi bir hayvan zannıyla hareketli bir cisme ateş eder. Ancak, gerçekte bu hareket eden cisim bir insandır ve dolayısıyla; bu insan ölür veya yaralanır. Örnek olarak verilen bu olaylarda failin bilgisi gerçeğe uysaydı; işlediği fiil haksızlık teşkil etmeyecekti. Bu nedenle hata hâlinde kasten işlenmiş bir suçtan söz etmek mümkün değildir.
Fıkrada ayrıca, maddî unsurlarda hata hâlinde, taksirle sorumluluğa ilişkin hükme yer verilmiştir. Buna göre, meydana gelen neticeye ilişkin olarak gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı böyle bir netice ile karşılaşılmazdı şeklinde bir yargıya ulaşılabiliyorsa; taksirle işlenmiş bir suç söz konusu olur. Ancak bu durumda neticenin taksirle gerçekleştirilmesinin kanunda suç olarak tanımlanmış olması gerekir. Bu nedenle, kendisinin sanarak başkasının çantasını alan kişinin yanılgısında taksirin varlığı kabul edilse bile; kanunda hırsızlık fiilinin ancak yararlanma kasdıyla işlenebileceği belirtildiği için; böyle bir olay dolayısıyla ceza sorumluluğu doğmayacaktır. Buna karşılık, av hayvanı zannederek gerçekte bir insana ateş edip onun ölümüne neden olan kişinin bu hatasında taksiri varsa, adam öldürme kanunda taksirle işlenen bir suç olarak da tanımlandığı için, böyle bir olayda fail, taksirle adam öldürme suçundan dolayı sorumlu tutulacaktır..." açıklamalarına yer verilmiştir.
Kast suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi olup bu unsurlara ilişkin bilgisizlik, eksik ya da hatalı bilgi, maddi unsurlara ilişkin bir hatadır. Bu hatanın kastın varlığına engel olacak düzeyde bulunması hâlinde sanığa ceza verilmeyecektir. Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Maddenin birinci fıkrasının ikinci cümlesinde, hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâlinin saklı olduğu belirtildiğinden, taksirle de işlenebilen bir suçun maddi unsurlarında tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu hataya düşülmesi kusurluluğu ortadan kaldırmayacaktır. Örneğin, gerekli dikkat ve özeni göstermeden gece gördüğü karartıya av hayvanı olduğunu düşünerek ateş eden ve bir kişinin ölümüne neden olan fail, taksirle öldürmeden sorumlu olacaktır.
Öğretide bu konuya ilişkin olarak; "Suçun maddi unsurlarına ilişkin hata, eylemin suç teşkil etmesi için bulunması zorunlu hususlara ilişkin bir yanılmadır. Örneğin, arkadaşını ziyarete giden bir kimsenin, arkadaşının olduğu düşüncesiyle bir başkasının konutuna girmesi." (Artuk/Gökcen/Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 7. Baskı, s. 522), "Suçun maddi unsurlarında hata (unsur yanılgısı), müşahhas bir olayda suçun maddi unsurlarına müteallik hususlardaki bilgisizliği, eksik veya yanlış bilgiyi ifade eder. Bir başka ifadeyle, faildeki müşahhas olaya ilişkin tasavvurun gerçekle bağdaşmaması hâlidir. Bu hata, suça ilişkin kastı ortadan kaldırır. Bu hata hâlinde kasten işlenmiş bir haksızlıktan bahsetmek mümkün değildir. Failin bilgisi veya tasavvuru gerçeğe uysaydı; işlediği fiilin bir haksızlık teşkil etmeyeceği muhakkak olmalıdır" (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi Genel Hükümler, Seçkin, 1. Baskı, 2005, s. 421) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
Failin isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yaralanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK'nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir.
Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün, Devletin Anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olan nihaî amacını gerçekleştirmek için “mahrem alan” şeklinde örgütlenmesi ve devletin silahlı kuvvetlerindeki unsurları dikkate alındığında gerekli ve yeterli örgütsel güce sahip olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Örgütün bu amaç ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarının örgütteki konumları gözetilerek cezalandırılacağı da açıktır. Örgütlenme piramidine göre, beş, altı ve yedinci kat ve kural olarak üç ve dördüncü katlarda bulunan örgüt mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekmektedir. Ancak önce dinî bir kült, ardından da terör örgütü hâline dönüşen FETÖ/PDY’nin, başlangıçta bir ahlâk ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve genellikle böyle algılanması, örgütün gayrı meşru amaçlarını gizleyip alenen kriminalize olmamaya çalışması ve örgütün kurucusu ve yöneticisi Fethullah Gülen hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen beraat kararının onanarak kesinleşmesi karşısında, özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer katlardaki örgüt mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak TCK’nın 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile ilgili dava dosyalarında yer alan belgeler, mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihai amacının açıkça ortaya konularak devleti ve hükûmeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansasyonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması hususları gözden kaçırılmamalıdır. Bu nitelikli çok sayıda olay arasında, 7 Şubat 2012 tarihli MİT krizi, gayri hukuki iletişimin dinlenmesi kararları aracılığıyla elde edilmiş hukuka aykırı bulgulara dayandığı ve suç unsurlarının da oluşmadığı gerekçeleriyle kovuşturmaya yer olmadığı kararlarına konu olan 17/25 Aralık 2013 tarihli operasyonlar ile 1 Ocak ve 19 Ocak 2014 tarihli MİT tırlarının durdurulması hadiselerini saymak mümkündür.
Ayrıca Milli Güvenlik Kurulunun 26.02.2014 ve daha sonraki tarihlerde gerçekleştirdiği müteaddit toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda; FETÖ/PDY’nin, milli güvenliği tehdit eden ve kamu düzenini bozan, devlet içerisinde legal görünüm altında illegal faaliyetler yürüten, illegal ekonomik boyutu bulunan, diğer terör örgütleri ile işbirliği yapan bir terör örgütü olduğuna dair değerlendirmelerin yapılması ve bu terör örgütü ile devletin tüm kurum ve birimleri ile birlikte etkin bir mücadele edilmesine dair kararların alınması, aynı tespit ve açıklamaların devlet ve hükûmet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamuoyu ile paylaşılması gibi olguların da gözardı edilmemesi gerekir.
II- SANIK HAKKINDAKİ HÜKMÜN 5271 SAYILI CMK'NIN 289. MADDESİNDE SAYILAN HUKUKA KESİN AYKIRILIK HÂLLERİ BAKIMINDAN İNCELENMESİ
1- Uyuşmazlık yönünden bağlantılı olmaları nedeniyle birlikte değerlendirilen, CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yer alan "Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması" ve (d) bendinde yer alan "Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi" hâlleri açısından:
Söz konusu hukuka kesin aykırılık hâllerinin değerlendirilebilmesi açısından, konunun geniş bir perspektif içerisinde ve birkaç başlık hâlinde ayrıntılı olarak ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir.
A- Danıştay
Devletin hukuk düzeninin gerçekleştirilmesini ve korunmasını amaçlayan yargı fonksiyonunun, bireylerin kendi aralarında ya da devletle olan hukukî uyuşmazlıklarını kesin olarak çözme niteliğine sahip olması, bu fonksiyonu ifa eden devlet organlarının da buna uygun niteliklerle donatılmasını gerektirmektedir (Bülent Tanör - Necmi Yüzbaşıoğlu, 1982 Anayasasına Göre Türk Anayasa Hukuku, 17. Bası, Beta Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2018, s. 476). Nitekim, Anayasa'nın "Yargı Yetkisi" başlıklı 9. maddesinde bu husus "Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır" biçiminde ifade edilmektedir.
Anayasa'nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişinin ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği öngörülmekle birlikte, yargı kollarında yer alan Yüksek Mahkemeler yönünden kanunilik esasının ötesinde bu mahkemelerin niteliklerine, üyelerin ne şekilde atanacağına ya da seçileceğine, görev ve yetkilerinin neler olduğuna dair konular doğrudan doğruya Anayasa'da hüküm altına alınmıştır.
Ülkemizdeki yargı kolları arasında yer alan idari yargı; kural olarak devletin merkez'i idare teşkilatı ve yerinden yönetim kuruluşlarının idarî eylem veya işlemlerinden kaynaklanan davaların çözümlendiği yargı kolu olup teşkilât yapısı idare ve vergi mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve Danıştay olmak üzere üç derecelidir (Kemal Gözler, Türk Anayasa Hukuku, 3. Baskı, Ekin Basın Yayın Dağıtım, Ocak 2019, s. 1035).
Anayasa'nın 155. maddesi uyarınca Danıştay, idari yargı içerisinde Anayasal boyutta bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak düzenlenmiştir. Danıştay'ın yargısal görevleri aynı maddenin birinci fıkrasında; "Danıştay, idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar" şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Aynı maddenin üçüncü fıkrasında, Danıştay üyelerinin dörtte üçünün, birinci sınıf idari yargı hâkim ve savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından Hâkimler ve Savcılar Kurulunca; dörtte birinin de nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçileceği, beşinci fıkrasında da bu mahkemenin kuruluşunun, işleyişinin, Başkan, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ile üyelerinin niteliklerinin ve seçim usullerinin, idari yargının özelliği, mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği öngörülmüştür.
Anayasa'da yer alan bu düzenlemeler doğrultusunda hazırlanan 2575 sayılı Danıştay Kanunu 20.01.1982 tarihli ve 17580 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, bu Kanun'un 1. maddesinde Danıştay'ın, Anayasa ile görevlendirilmiş Yüksek İdare Mahkemesi, danışma ve inceleme mercii olduğu vurgulanmıştır.
Böylelikle, Danıştay'ın Anayasa'da ve 2575 sayılı Kanun'da tanımlanan temel görevleri, fonksiyonları ve bu kapsamda güvence altına alınan yargısal yetkileri dikkate alındığında; genel olarak devlet yapılanmasında, özelde de yargı kolları arasında yer alan son derece özel ve hassas makamlardan biri olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
B- Danıştay Meslek Mensuplarının Hukukî Durumları ve Adli Suçlarıyla İlgili Soruşturma ve Kovuşturma Usulüne Dair 2575 sayılı Danıştay Kanunu ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nda Yer Alan Düzenlemeler
Adaletin kendisinin ve dağıtılmasının toplumdaki öneminin bir yansıması olarak hâkimlik mesleği, toplum hayatında her zaman çok önemli bir yere ve göreve sahip olmuştur. Hâkim; bir uyuşmazlığı çözerken, suçluyu tespit edip cezalandırırken, bir hakkı sahibine teslim ederken kişilerin hak ve özgürlüklerine, bireysel ya da toplumsal yaşam alanlarına herkesten çok daha fazla temas edebilmektedir. Yine hâkim, yargılama ve hüküm verme yetkisini kullanırken devlet ile bireyler arasındaki uyuşmazlıkları da çözüme bağlamakta ve bu bağlamda devlet organlarının kullandığı yetkinin hukukiliğini denetleyebilmektedir. Bu nedenle hâkimlik mesleği, özel bir statü olarak Anayasa ile teminat altına alınmıştır. Anayasa'nın 138. maddesinde “mahkemelerin bağımsızlığı”, 139. maddesinde “hâkimlik ve savcılık teminatı” konularında ayrıntılı güvencelere yer verilmiş, 140. maddesinde ise “hâkimlik ve savcılık mesleği” hakkında bu güvenceler doğrultusunda düzenlemeler getirilmiştir.
Hâkimlerin suç işlemeleri hâlinde cezai sorumluluklarının bulunduğu, çağdaş hukuk sistemlerinin ortak kabulüdür. Bir hâkimin göreviyle ilgili ya da kişisel bir suç işlemesi mümkün olup bu durumda kişinin hâkim olması nedeniyle işlediği suçun yaptırımsız kalması düşünülemez. Bu nedenledir ki, hukuk sistemimiz içinde hâkimlerin görevleriyle ilgili ya da kişisel nitelikte işledikleri ve suç oluşturan eylemlere ilişkin Anayasa, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu, 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu ve 2575 sayılı Danıştay Kanunu gibi kanunlarla kural olarak özel soruşturma ve kovuşturma usulleri ve mercileri öngörülmüştür.
Danıştay meslek mensuplarının hukukî durumları 2575 sayılı Kanun'da düzenlenmiştir. Aynı Kanun'un 3. maddesinde; Danıştay Başkanı, Danıştay Başsavcısı, Danıştay başkanvekili, daire başkanları ile üyelerin "Danıştay Meslek Mensupları"nı ifade ettiği, 4. maddesinde de bu görevlilerin yüksek mahkeme hâkimleri olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve kanunların kendilerine sağladığı teminat altında görev yapacakları belirtilmiştir.
Yine, 2575 sayılı Kanun'un “Ceza Kovuşturması” başlıklı Yedinci Bölümünde, Danıştay meslek mensupları hakkında adli yönden yürütülecek soruşturma ve kovuşturma işlemlerine dair düzenlemelere yer verilmiştir.
Danıştay meslek mensuplarına atılı görev suçları, kişisel suçlar ve ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen suçların soruşturulması ve kovuşturulması usulüyle bu hususlarda görevli ve yetkili makamların belirlenebilmesi açısından, öncelikle konuyla ilgili iç hukukumuzdaki düzenlemelere, bu düzenlemelerde yapılan değişikliklere ve söz konusu değişikliklere hâkim olan ilkelere değinmekte fayda bulunmaktadır.
2575 sayılı Kanun'un “Soruşturma” başlıklı 76. maddesi;
“1- Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyelerin görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işlemiş bulundukları suçlardan dolayı, Danıştay Başkanının seçeceği bir daire başkanı ile iki üyeden oluşan bir kurul tarafından ilk soruşturma yapılır.
2- Danıştay Başkanı hakkında soruşturma, kendisinin katılmayacağı Başkanlık Kurulunca seçilecek bir daire başkanı ile iki üyeden oluşan bir kurul tarafından yürütülür.
3. Kurul, soruşturma sonunda düzenleyeceği fezlekeyi ve buna ilişkin evrakı Danıştay Başkanına, soruşturma Danıştay Başkanı hakkında ise fezlekeyi ve evrakı başkanvekiline verir. Bu husustaki dosya Danıştay Başkanı veya vekili tarafından gerekli karar verilmek üzere İdari İşler Kurulu Başkanlığına tevdi edilir. Bu Kurulun vereceği kararlar sanığa ve varsa şikayetçiye tebliğ olunur.
4. Yargılamanın men'i kararı kendiliğinden ve son soruşturmanın açılmasına dair kararlar itiraz üzerine İdari İşler Kurulu Başkan ve üyelerinin katılmayacağı Danıştay Genel Kurulunda incelenir.
5. Danıştay Genel Kurulunun bu toplantılarında yeter sayı en az otuzbirdir. Toplantıda hazır bulunanlar çift sayıda ise en kıdemsiz üye toplantıya katılmaz.
" biçiminde,
Aynı Kanun'un "Soruşturma dosyasının yargı yerlerine gönderilmesi" başlıklı 79. maddesi;
"76 ncı madde gereğince verilen son soruşturmanın açılmasına dair kararlar üst kurulca onanmak veya itiraz olunmamak suretiyle kesinleştikten sonra, soruşturma dosyası, gereği yapılmak üzere Danıştay Başkanı veya vekili tarafından Cumhuriyet Başsavcısına gönderilir.
",
"Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun uygulanacağı haller" başlıklı 81. maddesi ise, belirtilen bu maddelere göre yapılacak soruşturmalarla verilecek kararlarda, bu Kanun'da hüküm bulunmayan hallerde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun soruşturmaya ilişkin hükümleri uygulanır.
2. Soruşturma kurulları sorgu hakiminin yetkilerini haizdir." şeklinde düzenlenmiş olup "Şahsi suçların kovuşturma usulü" başlıklı 82. maddesinin birinci fıkrasında ise, Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyelerin şahsi suçlarının takibinde Yargıtay Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı ve üyelerinin şahsi suçlarının takibiyle ilgili hükümlerin uygulanacağı öngörülmüştür.
Gelinen noktada, 2575 sayılı Kanun'un 82. maddesinin birinci fıkrasında yapılan atıf nedeniyle, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun, Danıştay meslek mensuplarına atılı kişisel suçların soruşturma ve kovuşturma usullerinin belirlenmesinde de uygulanması gereken, suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan ve sonradan değiştirilen hükümleriyle, bu hükümlerde yapılan değişikliklere dair gerekçelerin de irdelenmesi gerekmektedir.
Gerek Anayasa'nın 154. gerekse Yargıtay Kanunu'nun 1. maddelerine göre, bağımsız bir yüksek mahkeme olan Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevi, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapması tali bir görevdir. Söz konusu tali görev, Yargıtay Kanunu'nun “Yargıtay Daire ve Kurullarının Görevleri” başlıklı ikinci bölümünde yer alan “Yargıtayın görevleri” başlıklı 13. maddesinin ikinci bendinde; “Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak” şeklinde tanımlanmıştır.
Bu doğrultuda, 2797 sayılı Kanun'un “Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının Görevleri” başlıklı 15. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca; “Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ile yargılama görevi özel kanunlarınca Yargıtay Genel Kurullarına verilen kişilere ait davaları ilk mahkeme olarak görmek ve hükme bağlamak” Ceza Genel Kurulunun görevleri arasında sayılmışken, suç tarihinden sonra 06.01.2017 tarihli ve 29940 sayılı mükerrer Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 680 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (680 sayılı KHK) 4. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun'un 3. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan düzenlemeyle ilgili fıkrada yapılan değişiklik sonucunda, Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla baktığı davalarda Genel Kurulların görevi; “İlk derece mahkemesi olarak ilgili dairelerce verilen hükümlerin temyiz yoluyla incelemesini yapmak”la sınırlandırılmış, böylelikle 2797 sayılı Kanun'da ve özel kanunlarda sayılan kişilerin işledikleri kişisel suçlar yönünden Genel Kurulların ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma yetkisi kaldırılmıştır.
Bu düzenlemeyle bağlantılı olarak, 2797 sayılı Kanun'un, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı yapılacak inceleme, soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 46. maddesi de suç tarihi itibarıyla;
“Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir.
Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.
Soruşturma ile görevlendirilen başkan, soruşturmayı ikmal ettikten sonra evrakı Birinci Başkanlık Kuruluna gönderir.
Soruşturmayı yapan ceza dairesi başkanı sorgu hakiminin yetkisini haiz olup Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilk soruşturmaya ait hükümlerini uygular. Vereceği tutuklama ve tutuklamanın kaldırılması veya kefaletle salıvermeye ait kararları Birinci Başkanlık Kurulunun onaması ile tekemmül eder.
Birinci Başkanlık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamamlattırır. Son soruşturmanın açılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına, aksi halde son soruşturmanın açılmasına karar verir ve görevle ilgili suçlarda Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kuruluna tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Evrakın işlemden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.
Sanık, Ceza Genel Kurulunca verilen kararın tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde yeniden incelenmesini isteyebilir.” şeklinde düzenlenmişken, bu maddenin beşinci fıkrasında 680 sayılı KHK'nın 5. maddesiyle değişiklik yapılarak bu kişilerin kişisel suçlarında kovuşturma makamı “Yargıtay Ceza Genel Kurulu” yerine “Yargıtay ilgili ceza dairesi” olarak yeniden belirlenmiş ve maddenin altıncı fıkrası da yürürlükten kaldırılmıştır. Yine bu değişiklik de 7072 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Son olarak, 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesinin yürürlükten kaldırılan altıncı fıkrası bu kez 29.04.2017 tarihli ve 30052 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 690 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (690 sayılı KHK) 2. maddesiyle yeniden düzenlenmiş ve bu fıkra;
“Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim kararı gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Dairesi Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından incelenir. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır.” biçiminde son hâlini almış, bu düzenleme de 7072 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Söz konusu değişikliklerle birlikte, 2797 sayılı Kanun'un “Dairelerin Görevleri” başlıklı 14. maddesinde yine 680 sayılı KHK'nın 3. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan değişiklik sonucunda bu maddeye “Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulu bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebilir. Bu durumda, görevlendirilen dairenin bakmakta olduğu işler, bir sonraki takvim yılı beklenmeksizin Birinci Başkanlık Kurulu tarafından başka dairelere verilebilir.” biçiminde (f) bendi eklenmiştir.
2797 sayılı Kanun'un 14 ve 46. maddelerinde yapılan değişiklikler üzerine toplanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca öncelikle 11.07.2017 tarih ve 245 sayı ile; söz konusu düzenlemelere yer verildikten sonra “kovuşturma işlemlerini yürütmek üzere Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirilmesine” karar verilmiş ve bu karar 18.07.2017 tarihli ve 30127 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiş, ardından da aynı Kurul tarafından 03.10.2017 tarih ve 306 sayı ile; "18.07.2017 tarih, 30127 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 11.07.2017 tarihli ve 245 sayılı kararının gereği düşünüldü bölümündeki 'Yukarıda sayılan düzenlemeler ışığında' ibaresinden sonra gelmek üzere '2797 sayılı Yargıtay Kanunun 46. maddesi uyarınca diğer Dairelerin görev alanına girmeyen kişisel suçlarla ilgili yapılacak” ibaresinin eklenmesine karar verilerek Yargıtayın diğer ceza dairelerinin kendi görev alanlarına giren konularda ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapacakları hususuna açıklık getirilmiş ve Yargıtay ceza daireleri arasında bu konudaki yorum farklılıkları ortadan kaldırılmıştır.
Yargıtay Başkanlık Kurulunca yapılan bu düzenlemelerle, terör suçlarından kaynaklanan davalara ilişkin hem temyiz incelemesi, hem de çok sayıda ilk derece yargılaması yapmakta olan Yargıtay 16. Ceza Dairesinde bu davaların yarattığı iş yoğunluğundan kaynaklanan zorunluluk nedeniyle, bu davalara ve 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesi uyarınca yapılacak yargılamalara konu kişilerin makul sürede yargılanma haklarının korunması amaçlanmıştır. Öte yandan, söz konusu düzenlemeler olağanüstü mahkeme kurulması niteliğinde olmayıp herhangi bir dairenin bakmakla görevli olduğu suç açısından, örneğin sahtecilik suçu açısından yaşanacak bir iş yoğunluğunun getireceği zorunluluk karşısında, ilgili ceza dairesinin bu suçtan dolayı yapacağı ilk derece yargılamalarının da alınacak aynı türden kararlarla başka bir ceza dairesine devredilmesi söz konusu olabilecektir.
2575 ve 2797 sayılı Kanun'larda sayılan kişilerin işledikleri iddia olunan kişisel suçlarla, özellikle bu suçların ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenmesi durumuna ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerinde yapılan değişikliklerin gerekçeleri, söz konusu değişikliklere dair ilgili maddeleri sonradan aynen kabul edilerek kanunlaşan 680 ve 690 sayılı KHK'ların komisyon raporlarında açıklanmıştır.
680 sayılı KHK'nın komisyon raporlarında, Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarda sayılan diğer kişilerin kişisel suçlarına ilişkin kovuşturma makamının “Yargıtay Ceza Genel Kurulu” yerine “Yargıtay ilgili ceza dairesi” olarak değiştirilmesinde; bu kişilerin kişisel suçlarından dolayı yargılanmalarında etkinliği artırmanın amaçlandığı, Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması hâlinde Birinci Başkanlık Kurulunun bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebileceğine ilişkin düzenlemeyle de Yargıtayın bu davalardan kaynaklanan iş yükünün hafifletilmesinin hedeflendiği belirtilmiştir.
690 sayılı KHK'nın komisyon raporlarında da, bu KHK ile yapılan söz konusu düzenlemelerle ağır cezalık suçüstü hâllerinde ilgili ceza dairesi tarafından yapılacak kovuşturmalarda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının soruşturma ve iddianame düzenleme yetkisine açıklık getirildiği, hâkim kararlarının alınma usulü ile bu kararlar ve takipsizlik kararlarına itirazlara bakacak mercilerin belirlendiği ve HSK Üyeleri hakkında ağır cezalık suçüstü hâlinde genel hükümlere göre yürütülecek soruşturma akabinde yapılacak işlemler bakımından düzenlemeler yapıldığı ifade edilmiştir.
Söz konusu hukuki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde;
Konumuza ilişkin olarak; Danıştay meslek mensuplarına atılı kişisel suçun suçüstü hali bulunup bulunmadığına bakılmaksızın CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı suçların işlenmesi ya da "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli" kapsamında işlenmesi durumunda, soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 2797 sayılı Kanun'da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
Öte yandan, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesinin altıncı fıkrasında “ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen kişisel suçlar” bakımından ise kovuşturma makamı açıkça Yargıtayın ilgili ceza dairesi olarak gösterilmiştir.
C- Silahlı Örgüt Suçunun Niteliği, Soruşturma ve Kovuşturma Usul ve Makamlarına İlişkin CMK, 2575 ve 2797 sayılı Kanun'lardaki Düzenlemeler Bakımından Bu Suçun Değerlendirilmesi
1) Silahlı Örgüt Suçunun Nitelikleri
a) Genel Olarak
TCK’nın 314. maddesinin birinci fıkrasında yer alan suçları işlemek amacıyla silahlı örgüt kurmak veya yönetmek ya da bu örgüte üye olmak fiilleri, TCK’nın 220. maddesinde düzenlenen “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçuna nazaran daha ağır cezayı gerektiren müstakil suçlar olarak tanımlanmıştır. Dolayısıyla örgütlü suçluluğun özel bir türü olarak öngörülen "silahlı örgüt" suçu ile ihlâl edilen ve ceza ile korunan hukukî değer, devletin güvenliğine, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek için çeteleşerek oluşturulan tehlikeli suç ve suçluluk ortamının giderilmesine ilişkin kamusal yarardır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 398-399).
Nitekim Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre; devletin güvenliğini, Anayasal düzeni ve bu düzenin işleyişini koruma amacıyla düzenlenen dava konusu suçun, herhangi bir kamu göreviyle bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenmesi zorunlu olmadığı gibi, "özgü suç" niteliği taşımayan bu suç açısından failin memur olması suçun kurucu unsuru da değildir. Dolayısıyla sanığa atılı silahlı terör örgütü üyeliği suçunun kişisel suç niteliğinde olduğu açıktır.
Sanığın Danıştay Üyesi olduğu dönemde FETÖ'ye ait Kimse Yok Mu isimli derneğin yardım izni alması konusunda 22.09.2014 tarihli ve 2014/6812 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile ilgili dosyada o tarihte İdari Dava Daireleri Kurulunda görev yapan sanığın ... ve ..... ile birlikte FETÖ'nün talimatı doğrultusunda dernek lehine oy kullanmasının görev suçu kapsamında olduğu düşünülebilirse de; gerekçeli kararda bu hususun yalnızca sanığın kişisel suç olan silahlı örgüte üye olma suçu açısından örgütsel saikle hareket ettiğine, dolayısıyla örgüt üyeliği faaliyetine ilişkin kastının ortaya konulması açısından değerlendirildiği ve genel olarak değinilen bu hususlardan, yalnızca sanığın örgütsel tavrını ve kastını ortaya koyan deliller olarak bahsedildiği, ayrıca sanık hakkında, söz konusu eylem ve işlemlerinden dolayı görevi kötüye kullanma suçu gibi açıkça görevden kaynaklanan bir suçtan da kamu davası açılmadığı gibi yargılama da yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Öte yandan, ağır ceza mahkemesinin görevi, 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 12. maddesiyle düzenlenmiş olup, bu maddeye göre; "Kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, Türk Ceza Kanununda yer alan yağma (m. 148), irtikâp (m. 250/1 ve 2), resmî belgede sahtecilik (m. 204/2), nitelikli dolandırıcılık (m. 158), hileli iflâs (m. 161) suçları, Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısmının Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (318, 319, 324, 325 ve 332. maddeler hariç) ve 12.4.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davalar ile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçlarla ilgili dava ve işlere bakmakla ağır ceza mahkemeleri"nin görevli olduğu hüküm altına alınmıştır. Aynı madde ile Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler de saklı tutulmuştur. Söz konusu düzenleme karşısında, silahlı örgüt suçunun ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçlardan olduğu da açıktır.
b) Suç Teorisi Bakımından Silahlı Örgüt Üyeliği Suçu
ba- Mütemadi Suç Kavramı
Ceza hukuku doktrininde; kendisine bağlı olan hukuki hükümler bakımından önem taşıyan ve hareket tarafından meydana getirilmek veya engel olunmamak suretiyle oluşturulan dış alemdeki değişiklik, “netice” olarak adlandırılmaktadır. Suçun maddi unsuru bakımından dikkate alınacak netice ise, sadece suçun kanuni tanımında yer alan, hukukî değer taşıyan dış alemdeki değişikliktir (Sulhi Dönmezer - Sahir Erman, Nazarî ve Tatbikî Ceza Hukuku, Cilt II, 14. Bası, Der Yayınları, İstanbul, 2019, s. 97; Kayıhan İçel - Füsun Sokullu Akıncı – İzzet Özgenç – Adem Sözüer – Fatih. S. Mahmutoğlu – Yener Ünver, Suç Teorisi, 2. Kitap, 2. Bası, Beta Yayınları, Eylül 2000, s. 67).
Doktrinde suçun sonuç alt unsuru bakımından yapılan ayrımlardan biri; anî ve mütemadi (kesintisiz - sürekli) suç ayrımıdır. Buna göre; hareketten doğan neticenin devam etmeyip derhal sona erdiği suçlara anî suç, neticenin devam ettiği suçlara ise mütemadi suç adı verilmektedir. Bununla birlikte, kesintisiz bir suçun varlığı için suçtan doğan hukuka aykırı durumun yani suçun eserinin bir süre devam etmesi yeterli olmamaktadır. Mütemadi suçta devam eden şey neticenin kendisi olup bu devam ettikçe suç da işlenmektedir. Dolayısıyla, kesintisiz suçlar, bu suçun hukukî konusunu oluşturan hak ve menfaatin ihlâline devam edildiği sürece icra edilmiş olmaktadırlar (Sulhi Dönmezer – Sahir Erman, s. 102). Diğer bir ifadeyle, bu suçların kanunî tanımında gösterilen sonucun her ân yeniden meydana gelmesi, devam etmesi gerekmektedir (Uğur Alacakaptan, Suçun Unsurları, Sevinç Matbaası, Ankara, 1970, s. 48). Alman doktrininde savunulan görüşlerden biri de; mütemadi suçlarda suç tipinde tarif edilen hareketin başlamasıyla suç kural olarak tamamlanmaktaysa da, hukuka aykırı durumun sonlanmasıyla bittiği yönündedir (Bernd Heinrich, Ceza Hukuku Genel Kısım – 1, Cezalandırılabilirliğin Temel Esasları Tamamlanmış ve Teşebbüs Edilen Suçlarda Suçun Yapısı, Editör: Yener Ünver, Adalet Yayınevi, Ankara – 2014, s. 95). Kunter'e göre de, suçun bitme anı tamamlanmasından sonra gelmekte olup bitme anı temadinin bittiği andır (Nurullah Kunter, Suçun Maddi Unsurları Nazariyesi (Hareket – Netice – Sebebiyet Alâkası, İstanbul 1955, s. 94).
Mütemadi suçun tanımına dair hem diğer yabancı hukuk doktrinlerinde, hem de Türk Hukukunda birlik bulunmamaktadır. Söz gelimi, bu suçlarda hareketin devam ettiği, neticenin devam ettiği, hem hareket hem neticenin devam ettiği ya da hukuka aykırılığın devam ettiği görüşleri öne sürülmektedir (M. Emin Artuk – Ahmet Gökcen – M. Emin Alşahin – Kerim Çakır, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara – 2017, s. 267). Nitekim doktrinde Özgenç ve Koca – Üzülmez; neticenin hareketin bir sonucu olduğunu, bu bağlamda, neticenin devamının hareketin sürdürülmesiyle mümkün olduğunu, dolayısıyla mütemadi suçta devam eden şeyin netice değil, esasen suçun kanuni tanımında gösterilen hareket olduğunu, böylelikle mütemadi suçun, kanuni tanımda gösterilen hareketin icrasının devam ettiği suçlar olduğunu ifade etmektedirler (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 13. Bası, Seçkin Yayıncılık, Eylül 2017, s. 176; Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 10. Baskı, Seçkin Yayınları, Eylül 2017, s. 123).
Bununla birlikte, Alman Yüksek Mahkemesi 4. Ceza Dairesi, vergi suçlarına dair bir kararında mütemadi suçu; “Failin suç unsurlarını muayyen bir müddet devam ettirmek iradesi ile fiili ika etmesi ve iradesinin de buna müteveccih bulunması gerekmektedir” şeklinde; İsviçre Federal Mahkemesi ise; ”Gayri hukuki durumu bertaraf etmek failin iktidarı dahilinde olduğu hâlde, bu duruma nihayet vermediği müddet içinde suç işlenmektedir” şeklinde tanımlamıştır. İsviçre Federal Mahkemesi söz konusu ifadeyle, mütemadi suçta karakteristik olan özelliğin hukuka aykırı durumun devam etmesi olduğunu değerlendirmiştir (Ayhan Önder, Mütemadi Suç, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, Cilt 29, Sayı: 1-2, 1963, s. 82).
Mütemadi suçta hukuka aykırı durumun her an yeniden kendini yenilemesi failin iradi davranışının eseri olmalıdır. Dolayısıyla mütemadi suç, failin iradi davranışının kesintiye uğradığı anda işlenmiş olmaktadır. Kural olarak hukuka aykırı duruma son verilmesi anı, kesintinin gerçekleştiği, yani suçun işlendiği andır (Zeki Hafızoğulları – Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 9. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara – 2016, s. 189-190). Bu doğrultuda doktrinde benzer biçimde, mütemadi suçlarda fiilin icrası devam ettiği sürece, fiilin ifade ettiği haksızlığın da işlenmeye devam ettiği, sadece haksız duruma sebebiyet vermenin değil, onun sürdürülmesinin de kanuni tipi gerçekleştirdiği kabul edilmektedir (Mahmut Koca – İlhan Üzülmez, s. 124).
Mütemadi suçlarda temadinin ne zaman biteceği konusunda farklı ihtimaller gündeme gelebilmektedir. Nitekim suç, söz gelimi mağdurun ölümü gibi doğal nedenlerle sona erebileceği gibi, yine mağdurun kaçması ya da üçüncü kişilerin müdahalesiyle de son bulabilecektir. Diğer yandan, failin eylemine son verebilme iktidarını kaybetmesi de temadinin bitmesine neden olmaktadır. Failin yakalanması veya tutuklanması hâlinde temadinin bitmesi için, bu işlemlerin aynı zamanda onun temadiye son verme olanağını da ortadan kaldırmış olmasına bağlıdır.
bb- Sonuçları Açısından Silahlı Örgüt Üyeliği Suçu
Doktrinde örgüte üye olmakla ilgili çokça tanım yapılmakta olup bu tanımlardan biri de; örgütü kuranlar veya yönetenler dışında kalmakla birlikte, örgütün amaçlarını benimseyerek verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmak şeklinde ifade edilmektedir (Vesile Sonay Evik, Cürüm İşlemek İçin Örgütlenme, Prof. Dr. Çetin Özek Armağanı, İstanbul 2004, s. 256 vd).
Yargıtayın istikrar kazanan uygulamalarına göre de; örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.
Diğer bir ifadeyle, fail açık veya zımni beyanıyla örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde yer almayı, bu kapsamda, bu katılımının tek bir fiil için değil sürekli bir hâl almasını, örgütün amacı çerçevesinde verilen emirleri yerine getirmeyi, bu kapsamda kişisel iradesini örgütsel faaliyetlerde örgüt iradesinin emrine terk etmeyi kabul etmiş ise; örgüte üye olma iradesiyle hareket ettiği kabul edilmelidir (Önder Tozman, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara – 2017, s. 266; Erkan Sarıtaş, Suç İşlemek Amacıyla Örgütlenme Suçları, (TCK m. 220 – 221), 1. Baskı, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul – 2018, s. 465 – 466).
Örgüt üyesinin, örgütsel eylemlere maddi bir katkı sunmuş olması gerekmemektedir. Bir kimsenin, örgütün emir ve komutası içerisinde yer aldığını bilmesi ve bu çerçevede verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olması, örgüt üyesi olarak kabulü için yeterlidir. Zira emir komuta zinciri içerisinde verilecek görevleri ifaya hazır olmak da asgari düzeyde de olsa örgütün hayatta kalmasına bir katkıyı yansıtmaktadır (Erkan Sarıtaş, s. 474).
Gerçekten de, suç örgütü, suçun konusunu oluşturan kamu düzeni, kamu barışı ve kamu güvenliği açısından başlı başına bir tehlike oluşturduğundan, suç için örgütlenme fiilleri bağımsız suç tipleri olarak düzenlenmiş olup bu tehlikelilik durumunu ilk kez meydana getiren kişiler örgütün kurucuları ve bu tehlikelilik hâlini yönlendiren kişiler de örgütün yöneticileri iken, örgütsel iradeye boyun eğerek bu tehlikeliliğin devamı ve somut eylemlere dönüştürülmesini sağlayan da örgütün üyeleridir. Dolayısıyla faillerin sürekli bir şekilde örgütsel iradenin emir ve talimatlarını yerine getirmeye hazır olmaları da örgütsel yapının mevcudiyeti yönünden son derece önemli olup ortaya çıkan tehlikeliliğe önemli bir katkı sağlamaktadır.
Doktrinde kabul edilen ortak görüş ve Yargıtay kararlarında istikrar kazanan uygulama; örgüt üyeliği suçunun mütemadi suçlardan olduğu yönündedir. Bu nedenle, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan bir örgüte katılma hâlinde suç, örgütün hiyerarşik yapısına bağlılık devam ettiği sürece işlenmeye devam edilmektedir. Dolayısıyla örgütün hiyerarşik yapısına bağlılığın sona erdiği anda temadi bitmektedir (İzzet Özgenç, Suç Örgütleri, 10. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara – 2017, s. 25). Bu bağlamda örgüte üye olma fiili, örgütün hiyerarşik bünyesine dahil olmakla birlikte tamamlanmakta ise de suç sona ermemekte ve fail, örgüt üyesi olarak kaldığı sürece suç da devam etmektedir (Fatih Yurtlu, Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma Suçu (TCK m. 220), Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara – 2013, s. 99; Erkan Sarıtaş, s. 480).
2) Suçüstü Hâli Kavramı ve Genel Olarak Mütemadi Suçlarda Uygulanması
a) Suçüstü Hâli Kavramı
Genel olarak bir ceza usul hukuku kurumu olarak düzenlenen suçüstü hâli kavramına Anayasa'da ve özel soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen birtakım kanunî düzenlemelerde hukukî sonuçlar atfedilmiştir. Bunlardan en önemlisi de, kural olarak adli suçların soruşturulması ve kovuşturulmasında genel hükümlere göre işlem yapılmasını düzenleyen normların uygulanmasını, bazı kamu görevlilerinin ifa ettikleri görevlerin niteliğinden kaynaklanan yasama dokunulmazlığı, hâkimlik teminatı gibi evrensel ilkelerin iç hukuka yansıması olarak öngörülen düzenlemelerle engelleyen güvenceleri ağır cezalık suçlar yönünden ortadan kaldırmasıdır.
5271 sayılı CMK'nın yürürlüğe girmesinden önce suçüstü hâli; 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun (CMUK) “Tevkif, muvakkat yakalama ve salıverme” başlıklı Dokuzuncu Faslında yer alan 127. maddesinin üçüncü fıkrasında; “İşlenmekte olan suç, meşhud suçtur” şeklinde ve “asıl meşhud suç” olarak tanımlanmış, aynı maddenin dördüncü fıkrasında da “Henüz işlenmiş olan suç ile suçun işlenmesinden hemen sonra zabıta veya suçtan zarar gören şahıs yahut başkaları tarafından takib edilerek veya suçun pek az evvel işlendiğini gösteren eşya veya izlerle yakalanan kimsenin işlediği suç” biçiminde “suçüstü karinesi” öngörülmüştü. 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 01.06.2005 tarihli ve 25772 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 18. maddesiyle yürürlükten kaldırılan 3005 sayılı Meşhut Suçların Muhakeme Usulü Kanunu'nda da, suçüstü hâlinde işlenen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma usulleri düzenlenmişti.
5271 sayılı CMK'nın "Tanımlar" başlıklı 2. maddesinin (j) bendinde de 'Suçüstü hâli'nin benzer şekilde;
“1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu” ifade ettiği öngörülmüştür.
Doktrinde suçüstü hâlinin unsurları; belli bir suçun bulunması, failin geniş anlamda yakalanmış olması ve failin suçu işlediği an ile geniş anlamda yakalandığı an arasında uzun sürenin geçmemiş olması şeklinde sayılmaktadır. Geniş anlamda yakalama; failin suçu işlediğinin hiç bir şüpheye yer kalmayacak şekilde objektif ve apaçık belli olması şeklinde tanımlanmaktadır. Ancak suçüstü hâlinin varlığı için failin özgürlüğünün de kısıtlanmış olması gerekmemektedir. Nitekim yakalama, aynı zamanda failin suçu işlerken görülmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte, suç sırasında sanığın yakalanması suçun apaçıklığını ve objektifliğini daha büyük oranda ortaya koyabilmektedir (Halûk Çolak, Türk Hukukunda Suçüstü Yargılaması, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul – 1998, s. 14).
Suçüstünün apaçıklığı, suç işlenirken hiç bir şüpheye yer olmaksızın failin görülüp işitilmesi ya da tüm duyusal algıların suçüstünün ortaya çıkarılmasına yardımcı olması (Bozulmuş gıdanın koklanarak ya da tadılarak belirlenmesi gibi) şeklinde gerçekleşebileceği gibi, yetkili makamların işlemleriyle de ortaya çıkarılabilmektedir. Bu anlamda, gizli bir suçta yetkili makamlar elde ettikleri bilgi ve belirtilerden bir suçun işlenmekte olduğunu bilebilmekte ya da tahmin edebilmektedirler. Dolayısıyla, suçüstü hâlinin varlığı için failin eyleminin her durumda herkes tarafından gözlemlenebilir olmasına gerek bulunmamakta, bu hususta yalnızca yetkili makamlarca bilgi edinilmiş olması da yeterli olabilmektedir.
Öte yandan, suçüstü hâlinin varlığı açısından hukukî düzenlemelerde açıkça bir zaman sınırı öngörülmediği göz önüne alındığında, bir zaman sınırlaması getirmek mümkün değildir. Bir olayın hangi ana kadar “suçüstü” olarak nitelendirilebileceği, o olayın özelliklerine, işlenen suça, türüne, işlenme biçimine, icra ile yer ve zaman bakımından gerçekleşen illiyet bağına göre takdir edilmelidir.
Suçüstü hâli doktrinde; dar anlamda ve geniş anlamda suçüstü olmak üzere ikili ayrıma tabi tutulmuştur (Faruk Erem, Ceza Usulü Hukuku, 5. Bası, Sevinç Matbaaası, Ankara – 1978, s. 692, 693). Konumuza ilişkin olarak, asıl suçüstü ya da dar anlamda suçüstü; CMK'nın 2. maddesinin (j) bendinde yer alan (1) numaralı alt bentteki “işlenmekte olan suç”u ifade etmektedir.
Hem 1412 sayılı CMUK, hem de 5271 sayılı CMK'da “suçüstü hâli”ne bağlanan en önemli hukuki sonuçlardan biri de; genelde koruma tedbirleri, özelde de yakalama işlemi açısından kendisini göstermektedir. Nitekim, toplum içinde etkileri, tepkileri ve sonuçları gözlenebilen sosyal bir olgu olarak “suçüstü hâli”nde işlenen bir eyleme ve bu eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kişiye yönelik yapılan ilk usul işlemi çoğunlukla yakalama işlemidir.
5271 sayılı CMK'nın “Yakalama ve Yakalanan Kişi Hakkında Yapılacak İşlemler” başlıklı 90. maddesinde bu durum;
“(1) Aşağıda belirtilen hâllerde, herkes tarafından geçici olarak yakalama yapılabilir:
a) Kişiye suçu işlerken rastlanması
b) Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması” biçiminde düzenlenmiştir.
1412 sayılı CMUK'un 127. maddesinde herkes tarafından yapılabilen yakalama işleminin şartları arasında sayılan asıl meşhud suçta, suçun bu hâlde işlenmesinin yanında failin kaçacağından korkulması veya hüviyetinin hemen tespitinin mümkün olmaması şartlarından biri aranmaktaydı. Ancak 5271 sayılı CMK'nın 90. maddesinin birinci fıkrasının aynı kavrama ilişkin (a) bendinde fiilin işlenmekte olması yeterli görülerek, herkes tarafından yakalama yapılabilmesi için 1412 sayılı CMUK'da öngörülen diğer şartların varlığı aranmamıştır. Söz konusu düzenlemelere göre de; işlenmekte olan bir suç açısından suçüstü hâlinin varlığı için eylemin mutlaka herkes tarafından bilinip görülmesi gerekmemekte olup işlenen suçun niteliğine ve işleniş şekline göre, bu suçtan ve failinden yalnızca yetkili makamlarca bilgi sahibi olunması ve yakalama işleminin doğrudan bu makamlarca yapılması da mümkündür.
b) Mütemadi Suçlarda Suçüstü Hâli
Doktrinde, bir suçun mütemadi suç olmasına bağlanan hukukî sonuçlar daha ziyade; ceza ve usul hukuku açısından, işlenen suçun sayısı, teşebbüs, iştirak, meşru savunma, af, suçun işlendiği yer, zaman, şikâyet ve zamanaşımı gibi hususlar üzerinden ele alınıp değerlendirilmektedir. Ancak, mütemadi suçların suçüstü hâli bakımından da irdelenmesi gerekmektedir.
Doktrinde genel kabul gören görüşe göre; mütemadi suçlar suçüstü hâlinde işlenebilen suçlardır. Dahası, Faruk Erem 1978 yılında, Halûk Çolak da 1998 yılında hazırladıkları eserlerinde, İtalyan CMUK'un 237. maddesinde, temadinin sona erdiği ana kadar mütemadi suçun suçüstü sayılacağı hususunun açıkça belirtildiğini ifade etmişlerdir (Faruk Erem, s. 694; Halûk Çolak, s. 21-22). Gerçekten de, 1930 tarihli İtalyan CMUK'un "Suçüstü" başlıklı 237. maddesinin birinci cümlesinde yer alan "Il reato permanente é flagrante fino a che sia cessata la permanenza." ibaresi "Mütemadi suçta suçüstü, temadinin sona ermesine kadardır." anlamına gelmektedir. Nitekim bu yöndeki düzenleme, 1988 tarihli İtalyan CMUK'un “Suçüstü Hâli” başlıklı 382. maddesinin ikinci fıkrasında da "Mütemadi suçta suçüstü hali, temadinin sona ermesine kadar devam eder." anlamına gelecek şekilde “Nel reato permanente lo stato di flagranza dura fino a quando non è cessata la permanenza.” ibaresiyle yer almaktadır.
Nitekim Türk Hukuk doktrininde de benzer şekilde; mütemadi suçlarda, temadi devam ettikçe suçüstü hâlinin devam ettiği, icra hareketlerinin tamamlanmasının gerekmediği, mütemadi suçu oluşturan icra hareketlerinin bir kısmında, sanığın geniş anlamda yakalanmasının yeterli olduğu, kanuni düzenlemelerde bu konuda bir ayrıma gidilmediği görüşü (Hâluk Çolak, s. 23; Burhan Kuzu, Türk Anayasa Hukukunda ve Muhtelif Kanunlarda Yakalama Müessesesi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, S. 1-4, 1985, s. 159) ve suçüstü hâlinde temadinin sona ereceği görüşü savunulmaktadır (M. Emin Artuk – Ahmet Gökcen – M. Emin Alşahin – Kerim Çakır, s. 268).
Gelinen noktada, Türk Hukukundaki silahlı örgüt suçuna ve usul hukukuna ilişkin düzenlemelere ayrıca değinilecek olmakla birlikte, faile atılı mütemadi suçun niteliği, suçun işlenme şekli ve geniş anlamda yakalama şartlarının her olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi koşuluyla, mütemadi suçlarda genel olarak failin o suça ilişkin devam eden icra hareketlerinin, bu hareketlerin meydana getirdiği hukuka aykırılığın devam ettiğinin, böylelikle o suçun işlenmekte olan bir suç olduğunun ve geniş anlamda yakalama sonucunda somut olayda dar anlamda suçüstü hâlinin var olabileceğinin kabulü gerekmektedir.
Bununla birlikte, objektif olarak suç, ilgili kamu görevlilerine bildirildiği andan sonra suçüstü niteliği kazanmaktadır. Delil ise, yargılama makamlarının görevlerini yaparken kullandıkları bir araçtır. Yargılama makamında yer alan hâkim, önüne getirilen delilleri inceleyerek veya kendi araştırması sonucunda bir hükme varmaktadır. Dolayısıyla bir olayın kanıtlanması, ancak hâkim önüne gelmesinde söz konusu olmaktadır. Suçüstü durumu ise, hâkim kararından sonra kanıtlanmış ya da kanıtlanamamış olabilmektedir. Bu hususta öncelikle kolektif bir yargılama yapılarak sonuca varılması gerekmektedir. Bu bakımdan suçüstü hâli, başlı başına suçun hukuken kanıtlanması anlamına gelmemektedir.
3) Silahlı Terör Örgütü Üyeliği Suçu Açısından Suçüstü Hâlinin ve Bu Bağlamda Sanığın Hukuki Durumunun Değerlendirilmesi
Ceza Genel Kurulunun 02.07.2019 tarihli ve 312-514 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
Özel soruşturma ve kovuşturma usullerine tabi olan kamu görevlileri yönünden bu usullere konu olan hukuki teminatlardan faydalanmalarını engelleyen suçüstü hâli, hukuki sonuçları itibarıyla öncelikle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin (İHAS) 5. maddesinde ifadesini bulan özgürlük ve güvenlik hakkı ile bağlantılı bir kurum olmakla birlikte, uygulandığı kişinin hâkim veya Cumhuriyet savcısı olması durumunda, söz konusu hakkın yanı sıra evrensel nitelikteki hâkimlik teminatı ilkesi bağlamında sonuçlar doğuran bir özellik de taşımaktadır. Dolayısıyla suçüstü kurumunun somut olayda uygulanma koşullarının var olup olmadığına dair yorumlarda, söz konusu hak ve ilkeler bağlamında son derece özenli davranılması gerekmektedir.
Yüksek mahkeme üyeleri dışında görev yapan birinci sınıfa ayrılmış ya da birinci sınıf bazı hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yerel Cumhuriyet Başsavcılıklarınca 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 93 ve 94. maddeleri gereğince genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda düzenlenen iddianamelerle; ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve suçüstü hâlinde işlendiği değerlendirilen silahlı terör örgütüne üye olma, Anayasayı ihlal, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme suçlarından cezalandırılmaları istemiyle yerel mahkemelere açılan davaların hangi mercide görüleceğine ilişkin yerel mahkemeler ile ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay arasında ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenmesi amacıyla dosyaların gönderildiği Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.10.2017 tarihli ve 998-388 sayılı ile benzer uyuşmazlığa ilişkin diğer kararlarında istikrarlı olarak “mütemadi suçlardan olan silahlı terör örgütüne üye olma suçunda, daha önce örgütün kendisini feshetmesi, kişinin örgütten ayrılması gibi bazı özel durumlar hariç olmak üzere kural olarak temadinin yakalanma ile kesileceği, dolayısıyla suçun işlendiği yer ve zaman diliminin buna göre belirlenmesi gerektiği, bu nedenle silahlı terör örgütüne üye olma suçundan şüpheli konumunda bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcıları yakalandıkları anda 'ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli'nin mevcut olduğu ve 2802 sayılı Kanun'un 94. maddesi gereğince soruşturmanın genel hükümlere göre yapılacağı anlaşılmaktadır” sonucuna ulaşılmıştır. Söz konusu kararlara konu uyuşmazlığın ana eksenini, sanıklara atılı suçun görev suçu mu yoksa kişisel suç mu olduğunun belirlenmesi oluşturduğundan, bu kararlarda mütemadi suç ve suçüstü hâliyle ilgili açıklamalara yalnızca bu kavramların uyuşmazlıkla bağlantısıyla orantılı olarak değinilmiştir.
Gelinen noktada, sanık ... ve müdafisinin olayda sanık yönünden suçüstü hâlinin bulunmadığına dair usuli itirazıyla ve bu itirazla bağlantılı diğer hususlarla ilgisi bakımından, 15.07.2016 tarihli darbe teşebbüsünden sonra, FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne üye olduğu iddiasıyla hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülen ve Yargıtay 9. Ceza Dairesinde aynı suçtan kamu davası açılan Anayasa Mahkemesi eski Üyesi Alparslan Altan'ın, benzer olayda kendisi ve atılı suç yönünden suçüstü hâlinin bulunmadığına ve tutuklamanın bu yönüyle hukukî olmadığına dair yaptığı bireysel başvuru sonucunda İnsan Hakları Avrupa Mahkemesince (İHAM) verilen kararın da irdelenmesi gerekmektedir.
Benzer olayda başvurucunun, hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülmek suretiyle, 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 16. maddesinde düzenlenen ve Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyeleri hakkındaki adli soruşturmalar bakımından 6087 ve 2797 sayılı Kanun'larda öngörülen teminatlarla aynı doğrultudaki hukuki teminatlardan usule aykırı olarak yararlandırılmadığına dair başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesince 11.01.2018 tarih ve 15586 sayı ile; bu hususta bir ihlalin olmadığı ve başvurunun açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.
Başvurucu Alparslan Altan'ın sonrasında İHAM'a yaptığı bireysel başvuruda, olayda ağır cezalık suçüstü hâlinin bulunmadığı, bu nedenle hâkimlik teminatından yararlandırılmayarak yapılan yakalama, gözaltı ve tutuklama kararlarının hukukî olmadığına dair iddiayı inceleyen İHAM 16.04.2019 tarihli ve 12778/17 Başvuru numaralı kararında bu hususa ilişkin olarak;
“...
104. Mahkeme, başvuranın 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandığını ve aynı gün gözaltına alındığını, daha sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde silahlı terör örgütü üyesi olmak şüphesiyle tutuklandığını ve 6 Mart 2019 tarihinde aynı suçtan mahkûm edildiğini gözlemler.
105. Başvurunun konusu, başvuranın ilk tutukluluğu olduğu için belirlenmesi gereken birinci husus, söz konusu zamanda Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuranın, 16 Temmuz 2016 tarihinde yakalandıktan sonra 20 Temmuz 2016 tarihinde tutuklanmasının, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi ile gerekli kılındığı üzere, 'yasayla öngörülmüş bir usule uygun' olup olmadığının belirlenmesidir. Başvuranın tutukluluğunun 5 § 1 madde amaçları dâhilinde 'hukuka uygun' olup olmadığını ve özgürlüğünden mahrumiyetinin 'yasa ile öngörülen bir usul uyarınca' olup olmadığının belirlemek için Mahkeme, ilk olarak, başvuranın tutukluluk halinin Türk hukukuna uygun olup olmadığını inceleyecektir.
106. Mahkeme, taraflar arasında şu hususun ihtilaf konusu olmadığını belirtir: başvuran, ilgili mevzuat kapsamında Anayasa Mahkemesi üyelerine verilen güvencelere karşın, CMK’nın 100 ve devam maddeleri gereğince yakalanıp gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Tarafların iddiaları ve görüş ayrılıklarına ilişkin husus ise olayların meydana geldiği esnada Anayasa Mahkemesi üyesi olan ve bu itibarla özel bir statüye haiz olan başvuranın genel hükümler uyarınca tutuklanmasının 'hukukun kalitesi' (quality of the law) ilkesini karşılayıp karşılamadığıdır.
107. Mahkeme, başvuranın bu husustaki iddiasını Anayasa Mahkemesi önünde dile getirdiğini ve Anayasa Mahkemesinin de Yargıtay içtihadına atıfta bulunarak mevcut davada genel hükümler uyarınca uygulanan tutukluluk tedbirinin ilgili mevzuata uygun olduğu tespitinde bulunduğunu gözlemler. Anayasa Mahkemesine göre, Anayasa ile 6216 sayılı Yasa gereğince Anayasa Mahkemesi üyelerine tanınan usuli güvencelere rağmen, soruşturma makamlarının 'başvurana isnat edilen silahlı terör örgütü üyeliği suçunun suçüstü hâli olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanaktan yoksun olduğu sonucuna varılamaz' (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
108. Mahkeme, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının düzenlediği 16 Temmuz 2016 tarihli dokümanda anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçundan da bahsedilmiş olmasına rağmen, başvuranın 15 Temmuz 2016 tarihli darbe girişimiyle alakalı bir suç işlerken yakalandığı veya bu nedenle tutuklandığına dair herhangi bir iddia olmadığını dikkate alır. Aslında, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etme suçu, başvuranın daha sonra ifadesini alan ve tutuklanmasına karar veren ilgili sulh ceza hâkimi tarafından dikkate alınmamıştır (bk. yukarıdaki 19-20. paragraflar). Başvuran bu nedenle, temelde, soruşturma makamları ve Türk mahkemelerince darbe girişimini düzenleyen silahlı terör örgütü olarak kabul edilen bir yapı olan FETÖ/PDY üyesi olma şüphesiyle özgürlüğünden mahrum bırakılmıştır. Anayasa Mahkemesi, bu hususların, soruşturma makamlarının suçüstü hâlinin mevcut olduğuna ilişkin tespitinin olgusal ve yasal dayanağını teşkil ettiğine hükmetmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu sonuca varırken, Yargıtay’ın ilgili içtihadına atıfta bulunmuştur (bk. yukarıdaki 42. paragraf).
109. Bu bağlamda Mahkeme, 10 Ekim 2017 tarihinde verdiği öncü kararda Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, silahlı bir örgüte üye olmak şüphesiyle yakalanan hâkimler açısından suçüstü hâlinin söz konusu olduğu yönünde karar verdiğini dikkate alır (bk. yukarıdaki 63. paragraf). Bu öncü kararda, suç örgütü üyeliği şüphesi bulunan davalarda, yargı mensubu üyesi olan şüphelinin suçüstü hâli mevcut olduğu gerekçesiyle tutuklanması için CMK 100. maddede belirtilen koşulların karşılanmasının yeterli olduğu belirtilmiştir. Suçüstü hâli kavramının, başvuran tutuklandıktan uzun bir süre sonra yapılan bu yeni yargısal yorumunda, Yargıtay’ın mütemadi suçlara ilişkin yerleşik içtihadı temel alınmıştır.
110. Bu bağlamda, Mahkeme, çoğu kez belirttiği üzere, ulusal hukukun yorumlanması ve uygulanması konusunda asli sorumlu olan ulusal mahkemelerin yaptığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları değerlendirirken sınırlı yetkisi bulunduğunu dile getirir. Ulusal mahkemelerin yorumu keyfi olmadığı veya açıkça makul olduğu sürece (bk. Anheuser-Busch Inc./Portekiz [BD], no. 73049/01, § 86, İHAM 2007-I), Mahkemenin rolü, yapılan yorumun etkilerinin Sözleşme ile uyumlu olup olmadığını tespit etmekle sınırlıdır (bk. Waite and Kennedy/Almanya [BD], no. 26083/94, § 54, İHAM 1999-I, ve Rohlena/Çek Cumhuriyeti [BD], no. 59552/08, § 51, İHAM 2015). Mahkemenin, bu nedenle, önündeki davalarda ulusal hukukun yorumlanma ve uygulanma şeklinin Sözleşme’ye uygun olup olmadığını incelemesi gereklidir (bk., mevcut davaya uygulanabildiği ölçüde, Assanidze/Gürcistan [BD], no. 71503/01, § 171, İHAM 2004-II).
111. Bu hususta Mahkeme, genel olarak, yerel mahkemelerin yürürlükteki yasal hükümlere ters düşen istisnaları içtihatlarına dâhil etmeleri halinde yasal kesinlik ilkesinin tehlikeye düşebileceğini vurgulamaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, CMK’nın 2. maddesinin, suçun işlendiği esnada ya da işlendikten hemen sonra tespit edilmesi durumuyla bağlantılı olan suçüstü (in flagrante delicto) kavramının klasik bir tanımına yer verdiğini gözlemlemektedir. Bununla birlikte, yukarıda belirtilen Yargıtay içtihadına göre, CMK’nın 100. maddesi uyarınca, bir suç örgütüne üye olma şüphesi, herhangi bir fiili unsur veya devam eden cezai bir eylem belirtisine ihtiyaç duyulmaksızın suçüstü olarak nitelendirme bakımından yeterli görülebilir.
112. Mahkemeye göre bu, suçüstü kavramının kapsamlı bir yorumu olup, söz konusu kavramın genişletilmesi sonucunda, bir suç örgütüne dâhil olduğundan şüphelenilen hâkimlerin, Türk hukukunun yargı mensuplarına tanıdığı yargısal korumalardan (Anayasa Mahkemesi üyesi olan başvuran da 6216 sayılı Kanun uyarınca söz konusu korumaya tabidir) mahrum bırakılması durumu ortaya çıkar. Sonuç olarak, mevcut davadakine benzer koşullarda, bu kavramın geniş bir şekilde yorumlanması, yürütme organının müdahalelerine karşı yargı mensuplarına sağlanan usule ilişkin güvenceleri etkisiz hale getirmektedir.
113. Mahkeme, bu tür bir yargısal korumanın, hâkimlere, şahsi menfaatleri için değil, görevlerini bağımsız bir şekilde ifa edebilmelerini güvence altına almak amacıyla sağlandığını gözlemlemektedir (bk. yukarıda 102. paragraf). Hükümetin de haklı olarak belirttiği gibi, böyle bir koruma cezadan muaf olma anlamına gelmemektedir. Söz konusu korumanın amacı, genel olarak yargı sisteminin, özel olarak da yargı mensuplarının, adli görevlerini yerine getirirken yargı dışındaki organların ve hatta denetim görevi ifa eden hâkimlerin yasal olmayan kısıtlamalarına maruz kalmalarını engellemektir. Bu bağlamda, Türk mevzuatının, Anayasa’da ve 6216 sayılı Kanun’da yer alan güvencelerin gözetilmesi koşuluyla, Anayasa Mahkemesi üyelerinin tutuklanmaları konusunda bir yasaklama öngörmediğini kaydetmek gerekir. Nitekim söz konusu Kanun'un 16. ve 17. maddelerinde öngörülen usul uyarınca, yargısal dokunulmazlık Anayasa Mahkemesi tarafından kaldırılabilmekte, kovuşturma açılabilmekte ve tutuklu yargılama gibi önleyici tedbirler uygulanabilmektedir.
114. Bunun yanı sıra, Mahkeme, Yargıtay’ın 10 Ekim 2017 tarihli kararından hareketle (bk. yukarıda 63. paragraf), Yargıtay’ın devam eden suç kavramına ilişkin yerleşik içtihadında, CMK’nın 2. maddesinde öngörüldüğü üzere geçerli bir cezai eylemin varlığını temsil eden suçüstü kavramının kapsamının genişletilmesinin nasıl haklı görülebildiğini anlayabilmiş değildir (bk. yukarıda 52. paragraf). Yargıtay’ın önceki kararlarına bakıldığında, devam eden suçların mahiyetlerinin, ceza mahkemelerinin yargı yetkisinin ve bu tür davalarda kovuşturma bakımından süre kuralının uygulanabilirliğinin belirlenmesi amacıyla böyle bir yaklaşımı benimsediği anlaşılmaktadır (bk. Yukarıda 60-62. paragraflar).
115. Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, ulusal mahkemelerin suçüstü kavramının kapsamını genişletmelerinin ve mevcut davada iç hukuku uygulamalarının, sadece yasal kesinlik ilkesi bağlamında bir sorun teşkil etmediği (bk. yukarıda 103. paragraf), aynı zamanda bariz bir şekilde mantıksız olduğu kanaatine varmıştır.
Dolayısıyla, başvuranın Anayasa Mahkemesi üyelerine sağlanan usule ilişkin güvencelerden mahrum bırakılmak suretiyle, CMK’nın 100 maddesi uyarınca tutuklanması, Sözleşme’nin 5 § 1 maddesi gereğince kanunda öngörülen bir usul doğrultusunda gerçekleştirilmemiştir” sonucuna varmıştır.
Burada öncelikle ifade etmek gerekir ki; doktrinde suç niteliğine dair veya başkaca bir ayrım yapılmaksızın, mütemadi suçların salt işlenmeye devam eden suçlardan olduğu gerekçesiyle bu suçlarda suçüstü hâlinin bulunduğuna dair görüşlerin de mevcut olması bir yana, bu genel kabulün haricinde öncelikle değinilmesi gereken husus; örgüt üyeliğine ilişkin genel açıklamalarda da belirtildiği üzere, örgüt üyeliğinin varlığı için failin delillendirilebilir somut hareketleriyle örgütün hiyerarşik yapısına kendi iradesini sürekli olarak teslim etmesinin yeterliliğidir. Dolayısıyla, kişinin gizli bir yapılanma ve somut tehlike suçu niteliğindeki suç örgütünün üyesi olduğunu her an suç teşkil eden başkaca eylemlerle göstermesine gerek olmadığı gibi bu yöndeki eylemleri zaten ayrı bir suçu oluşturacak ve bu suçları işlerken yakalanması hâlinde o suçlar yönünden de suçüstü hâli gündeme gelecektir. Diğer yandan, failin suç örgütü üyesi olduğuna dair yetkili makamlarca şüphe oluşturan delil ya da delillere ulaşılması ve failin örgüt üyeliğindeki devamlılığın o anki delillere göre saptanması durumunda, örgütün kendisini feshettiğine ya da failin örgütten ayrıldığına dair başkaca delile ulaşılamaması hâlinde, failin örgüt üyeliği hususundaki icra hareketlerine devam ettiğinin, böylelikle bu durumdan bilgisi olan yetkili makamlarca faile CMK'nın 2. maddesinin (j) bendinin birinci alt bendi ve 90. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca bu suçu işlerken rastlandığının, dolayısıyla görünüşteki haklılık unsuru gereğince suçüstü hükümleri doğrultusunda fail hakkında işlem yapılabileceğinin kabulünde hukuka aykırılık bulunmamaktadır. Burada failin cezai eyleminin muhakkak herkes tarafından görülmesi gerekmemekte, yakalama anı itibarıyla örgüt üyeliğinin sürekliliğine dair icra hareketlerinin devam ettiğinin ve failin örgütten ayrılmaya dönük bir eyleminin bulunmadığının yetkili makamlarca bilinmesi yeterlidir. Bunun ötesinde, failin gerçekte örgüt üyesi olup olmadığı veya hakkında CMK'nın 100. maddesinde öngörülen tutuklama şartlarının bulunup bulunmadığı ise farklı bir durumdur. Fail soruşturma evresinde sunacağı deliller doğrultusunda tutuklanmayacağı ya da adli kontrole dahi tabi tutulmayabileceği gibi kovuşturma evresinde hakkında beraat kararı da verilebilecektir.
Diğer yandan, Danıştay Başkanlık Kurulunun 17.07.2016 tarihli ve 2016/27 sayılı kararında; aralarında sanık ...’ın da bulunduğu bazı Danıştay Üyeleri hakkında genel hükümlere göre başlatılıp yürütülen adli soruşturmanın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca idari yönden gereği için Danıştay Başkanlığına bildirilmesi sonucunda; bu kişilerin görevlerine devamlarının soruşturmanın selametini ve Danıştay'ın itibarını zedeleyecek nitelikte olduğu değerlendirilerek görev yaptıkları dairelerdeki görevlerinin sonlandırılmasına ve disiplin işlemleri için Yüksek Disiplin Kuruluna sevklerine karar verildiği, böylelikle, içeriği itibarıyla bu kararda sanık hakkında ağır cezalık suçüstü hâlinde kişisel bir suç işlediği iddiasıyla genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin usule uygun olduğunun kabul edildiği gözden uzak tutulmamalıdır.
İHAM tarafından Yargıtayca hukuka aykırı olarak geniş yorumlandığı sonucuna varılan suçüstü hâline ilişkin değerlendirmenin salt Yargıtayın yorumundan mı ibaret olduğu, aksi hâlde söz konusu yorumun, konumuza ilişkin olarak iç hukukumuzda yürürlükten kaldırılan ve halen yürürlükte bulunan düzenlemelerle de uyumlu olup olmadığının irdelenmesine gelince;
01.06.2005 tarihinde yürürlükten kaldırılmakla birlikte, suçüstü hâlinde işlenen suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 3005 sayılı Meşhud Suçların Muhakeme Usulü Kanunu'nun 1. maddesi;
“Faili suçu işlediği sırada veya pek az sonra yakalanan:
A) Ağır ceza mahkemesinin vazife gördüğü yerlerdeki belediye sınırları içinde işlenen ağır cezalı meşhud cürümler;
B) (Değişik: 1/12/1980 - 2349/1 md.) Asliye teşkilatı olan yerlerdeki belediye sınırları içinde ve panayırlarda işlenen ağır ceza mahkemelerinin vazifeleri dışındaki meşhud cürümlerle Türk Ceza Kanununun 529, 534, 536, 537, 539, 545, 547, 548, 551, 565, 567, 568, 571, 572, 573, 574, 575 ve 576 ncı maddeleri ile 540 ncı maddenin ikinci fıkrasında yazılı meşhud olarak işlenen kabahatlar hakkında takip ve duruşma bu Kanun hükümlerine tabidir.” şeklinde düzenlenmiştir.
Bununla birlikte, yine yürürlükten kaldırılan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun Ek 1. maddesinde;
“1) Anayasa'da yer alan temel hak ve hürriyetlere ideolojik amaçlarla, Devletin Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrılığına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadiyle işlenen suçlarla, bunlara murtabıt suçları;
2) Türk Ceza Kanununun 179, 180, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkraları ayrı olmak üzere 188, 201, 254, 255, 256, 257 ve 264 üncü maddelerinde veya 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkındaki Kanunun değişik 12 nci yahut aynı Kanunun ek maddesinin, birinci bendinde yazılı suçlar;
İşleyenler hakkında yapılacak soruşturma ve kovuşturmalar, 3005 sayılı Kanunun 1 inci maddesinin (A) bendindeki mahal ve aynı Kanunun 4 üncü maddesinde yazılı zaman kayıtlarına bakılmaksızın, bahis konusu kanun hükümlerine göre yapılır.” düzenlemesine yer verilmiştir.
Bu düzenlemeler doğrultusunda, uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olarak, terör suçları bakımından yürütülecek soruşturma ve kovuşturma işlemlerinde suçüstü hükümlerine göre işlem yapılması öngörülmekteydi.
Diğer yandan, özel soruşturma ve kovuşturma usulleri öngören düzenlemelerden; yasama dokunulmazlığına ilişkin Anayasa'nın 83. maddesi, hâkim ve Cumhuriyet savcılarına ilişkin 2802 sayılı Kanun'un 94. maddesi, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine ilişkin 6087 sayılı Kanun'un 38. maddesi, 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesi ile diğer kamu görevlilerine ilişkin 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un 2. maddesinde “ağır cezalık suçüstü hâli” ortak bir kavram olarak kullanılmaktadır. Aynı kavram, suç tarihinden sonra 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesine 680 sayılı KHK ile eklenen ve 7072 sayılı Kanun'la aynen kabul edilerek kanunlaşan altıncı fıkrada da yer almaktadır. İç hukuk düzenlemesi niteliğinde olan ve kişisel suçları nedeniyle Yargıtayın yargılayacağı kişilere yönelik bu düzenlemeyle de, 15.07.2016 tarihinden sonra haklarında örgütlü suçluluk nedeniyle ağır cezalık suçüstü hükümlerine göre işlem yapılan bu kişiler hakkında yetkili makamlarca uygulanan genel hükümlerin ve dolayısıyla fiili durumun suçüstü hâliyle uyumlu olduğu öngörülerek bu doğrultuda yapılacak soruşturma ve kovuşturma işlemleri hüküm altına alınmıştır.
Açıklanan nedenlerle, genelde mütemadi suçlarda temadinin yakalama ile kesileceğine ve o anda suçüstü hâlinin var olduğuna, özelde de olumsuz görev uyuşmazlıklarına konu kararlarda FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi oldukları iddiasıyla yakalanan hâkim ve Cumhuriyet savcıları yönünden suçüstü hâlinin bulunduğuna dair Yargıtayca varılan kanaat salt suçüstü hâlinin yargısal, mantıksız ve keyfî yorumuna değil, doktrindeki görüşlere, örgütsel suçluluğun teorisine, dahası ve en önemlisi, yasama organınca istikrarlı ve birbiriyle uyumlu olarak hüküm altına alınan iç hukuk düzenlemelerine dayanmaktadır. Varılan sonuç sonrasında Anayasa Mahkemesince de benimsenmiştir.
İHAM'ın anılan ihlal kararında ise, konunun yalnızca Yargıtayın yorumu üzerinden irdelendiği, bu yorumun aynı zamanda 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesinde yapılan ve kanunlaşan düzenlemelere dayandığının ve bu düzenlemelerle uyumlu olduğunun dikkate alınmadığı ve söz konusu kararda, ülkenin milli egemenliğini temsil eden yasamanın bu düzenlemelerinin İHAS'a ve evrensel hukuk ilkelerine aykırılık teşkil edip etmediği hususunda değerlendirme yapılmadığı görülmektedir.
Uyuşmazlığın çözümünde ayrıca, mütemadi suç ve suçüstü hâli kavramlarından, bu kavramların yukarıda belirtilen hukuki dayanaklarından ve söz konusu kavramların somut olaya uygulanma koşullarından bağımsız olarak; başlı başına suçun niteliği dikkate alınarak failler hakkında özel soruşturma usullerinin uygulanmasına yasal düzenlemelerle bir istisna getirilip getirilmediği hususuna da değinmek gerekmektedir.
Mülga 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un "Görev" başlıklı ikinci bölümünün "Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri" başlıklı 9. maddesi; "Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir.
a) Türk Ceza Kanununun 125 ila 139 uncu maddelerinde; 146 ila 157 nci maddelerinde; 161, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 312 nci maddenin 2 nci fıkrasında; (...); 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar,
...
Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanırlar.
Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır." şeklindedir.
"Soruşturma usulü" başlıklı 10. maddesinde;
"...Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapılır.
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçların hazırlık soruşturmasında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 154, 156 ncı maddeleri hükümleri saklıdır." hükmü yer almaktadır.
Mülga 1412 sayılı CMUK'nın 154. maddesi Cumhuriyet savcısının adli görevde doğrudan dava açmasını düzenlemekte ve zabıta amirleri hakkında da hâkimlerin tabi olduğu usul hükümlerinin uygulanacağı, vali, kaymakam ve nahiye müdürleri hakkında ise memurun muhakematı hükümlerinin uygulanacağını düzenlemekteydi.
5271 sayılı CMK'nın 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile ilga edilen 250. maddesi;
" (1) Türk Ceza Kanununda yer alan;
a) (Ek: 26/6/2009-5918/ 7 md.) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür.
(2) Gelen iş durumu göz önünde bulundurularak birinci fıkrada belirtilen suçlara bakmakla görevli olmak üzere, aynı yerde birden fazla ağır ceza mahkemesi kurulmasına, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca karar verilir. Bu hâlde, mahkemeler numaralandırılır. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
(3) Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu Kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile (…) askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.",
Aynı Kanun'un 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile ilga edilen "Soruşturma" başlıklı 251. maddesi ise;
(1) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250 nci madde kapsamındaki suçlarla ilgili davalara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
(2) 250 nci madde kapsamına giren suçların soruşturması ve kovuşturması sırasında Cumhuriyet savcıları, hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları, varsa Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu işlerle görevlendirilen ağır ceza mahkemesi üyesinden, aksi halde yetkili adlî yargı hâkimlerinden isteyebilirler.
(3) Soruşturmanın gerekli kıldığı hâllerde suç mahalli ile delillerin bulunduğu yerlere gidilerek soruşturma yapılabilir. Suç, ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yer dışında işlenmiş ise Cumhuriyet savcısı, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın yapılmasını isteyebilir.
(4) Suç askerî bir mahalde işlenmiş ise, Cumhuriyet savcısı ilgili askerî savcılıktan soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. Üçüncü fıkraya göre soruşturma yapmak üzere görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile askerî savcılıklar, bu soruşturmayı öncelikle ve ivedilikle yaparlar.
(5) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda, yakalananlar için 91 inci maddenin birinci fıkrasındaki yirmidört saatlik süre kırksekiz saat olarak uygulanır. Anayasanın 120 nci maddesi gereğince olağanüstü hâl ilân edilen bölgelerde yakalanan kişiler hakkında 91 inci maddenin üçüncü fıkrasında dört gün olarak belirlenen süre, Cumhuriyet savcısının talebi ve hâkim kararıyla yedi güne kadar uzatılabilir. Hâkim, karar vermeden önce yakalanan veya tutuklanan kişiyi dinler.
(6) 250 nci madde kapsamına giren suçlarla ilgili soruşturma ve kovuşturmalarda kolluk; soruşturma ve kovuşturma sebebiyle şüpheli veya sanığı, tanığı, bilirkişiyi ve suçtan zarar gören şahsı, ağır ceza mahkemesi veya başkanının, Cumhuriyet savcısının, mahkeme naibinin veya istinabe olunan hâkimin emirleriyle belirtilen gün, saat ve yerde hazır bulundurmaya mecburdur.
(7) 250 nci maddede belirtilen suçlar nedeniyle Cumhuriyet savcıları, soruşturmanın gerekli kılması halinde geçici olarak, bu mahkemelerin yargı çevresi içindeki genel ve özel bütçeli idarelere, kamu iktisadi teşebbüslerine, il özel idarelerine ve belediyelere ait bina, araç, gereç ve personelden yararlanmak için istemde bulunabilirler.
(8) Türk Silahlı Kuvvetleri kıt'a, karargâh ve kurumlarından istemde bulunulması hâlinde istem, yetkili amirlikçe değerlendirilerek yerine getirilebilir." şeklindedir.
"Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü" başlıklı 3713 sayılı Terörler Mücadele Kanunu'nun 10. maddesinin 21.02.2014 tarihli 6526 sayılı Kanun'un 19. maddeleriyle yürürlükten kaldırılmadan önceki hâli;
"Bu Kanun kapsamına giren suçlar dolayasıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkelemelerinde görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
a) Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316'ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26'ncı maddesi hükmü saklıdır.
c) Yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, bu kararlara karşı yapılan itirazları incelemek ve sadece bu işlere bakmak üzere yeteri kadar hâkim görevlendirilir.
ç) Ceza Muhakemesi Kanununun 91'nci maddesinin birinci fıkrasındaki yirmidört saat olan gözaltı süresi kırksekiz saat olarak uygulanır.
d) Soruşturmanın amacı tehlikeye düşebilecek ise yakalanan veya gözaltına alınan veya gözaltı süresi uzatılan kişinin durumu hakkında Cumhuriyet savcısının emriyle sadece bir yakınına bilgi verilir.
e) Gözaltındaki şüphelinin müdafi ile görüşme hakkı, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine, hâkim kararıyla yirmidört saat süre ile kısıtlanabilir; bu zaman zarfında ifade alınamaz.
f) Kolluk tarafından düzenlenen tutunaklara, ilgili görevlilerin açık kimlikleri yerine sadece sicil numaraları yazılır. Kolluk görevlilerinin ifadesine başvurulması gerektiği hallerde çıkarılan davetiye veya çağrı kâğıdı, kollluk görevlisinni iş adresine tebliğ edilir. Bu kişilere ait ifade ve duruşma tutanaklarında adres olarak iş yeri adresleri gösterilir.
g) Güvenliğin sağlanması bakımından duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verilebilir.
ğ) Açılan davalara adli tatilde de bakılır.
h) Ceza Muhakemesi Kanununun 135'nci maddesinin altıncı fıkrasının (a) bendinin (8) numaralı alt bendindeki, 139'ncu maddesinin yedinci fıkrasının (a) bendinin (2) numaralı alt bendindeki ve 140'ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin (5) numaralı alt bendindeki istisnalar uygulanmaz.
Türk Ceza Kanununda yer alan;
a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imâl ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçu,
b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyet çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlar,
c) İkinci kitap dördüncü kısmın dört, beş, altı ve yedinci bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332'nci maddeler hariç), dolayısıyla açılan davalar, birinci fıkra hükmüne göre görevlendirilen mahkemelerde görülür. Üçüncü fıkranın (d), (e), (f) ve (h) bentleri hariç olmak üzere, bu madde hükümleri, bu suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda da uygulanır.
Türk Ceza Kanununun 305, 318, 319, 323, 323, 324, 325 ve 332'nci maddeleri hariç olmak üzere, ikinci kitap dördüncü kısmın dört,beş, altı ve yedinci bölümünde tanımlanan suçlarda, Ceza Muhakemesi Kanununda öngörülen tutuklama süresi iki kat olarak uygulanır.
Çocuklar, bu madde hükümleri uyarınca kurulan mahkemlerde yargılanamaz; bu mahkemelere özgü soruşturma ve kovuşturma hükümleri çocuklar bakımından uygulanmaz." şeklindeydi.
Mülga hükümlerin, incelenmesinde de görülmektedir ki;
Silahlı terör örgütü üyesi olma suçuyla ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunla kural olarak, soruşturmanın genel hükümlere göre, bu kanun uyarınca kurulmuş mahkemelerde görev yapan Cumhuriyet savcıları tarafından yapılacağı kabul edilmekle, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin yargılayacağı kişiler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler genel kuralın istisnası olarak kabul edilmiştir. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasından sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 250. maddesi ile de bu genel kural ve istisnalar aynen korunmuştur.
05.07.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile 3713 sayılı Kanun'un 10 maddesi 3. fıkrasının b bendi ile TCK'nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde yazılı olup 3713 sayılı Kanun'un 3. maddesi uyarınca da doğrudan terör suçu kabul edilen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet Savcıları tarafından doğrudan soruşturma yapılacağı hüküm altına alınmış olup aynı Kanun maddesinin bendinde 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 26. maddesi hükmünü saklı tutmuştur.
Daha sonra 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanun'un 19. maddesi ile 3713 sayılı Kanun'un 10. maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 15. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine "TCK'nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunun 26. maddesi hükmünü saklıdır." hükmü anılan maddeye 8. fıkra olarak eklenmiştir.
Suç tarihinde bu hüküm yürürlüktedir.
Görüldüğü üzere suç tarihinden önce Yargıtay ve Anayasa Mahkemesinin ilk derece sıfatıyla yargılayacağı kişiler yönünden 2845 sayılı Kanun ile CMK'nın 250 ve 251. maddelerinin yürürlükte olduğu zaman dilimlerinde getirilen istisnalara, 6352 sayılı Kanun ve 6526 sayılı Kanun'la getirilen düzenlemelerde yer verilmemiş olup tek istisna olarak 2937 sayılı Kanun'un 26. maddesi gözetilmiştir.
Dolayısıyla suç tarihinde 5271 CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı terör suçları yönünden görev ya da kişisel suç olup olmadığına bakılmaksızın Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay üyelerine yönelik kendi özel kanunlarına ilişkin özel bir koruma öngörülmemiştir.
Suç tarihinde yürürlükte bulunan 5235 sayılı Kanun'un "Ağır ceza mahkemesinin görevi" başlıklı 12. maddesinde ağır ceza mahkemesinin görevine giren davaların istisnası olarak yer verilen "Anayasa mahkemesi Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler askeri mahkemelerin görevine giren hükümler ile çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır." şeklindeki hüküm de kovuşturma aşamasında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin olup soruşturmanın usulüne ilişkin düzenleme içermemektedir.
Bu bağlamda ele alınması gereken ve 2575 ile 2797 sayılı Kanun'ların yürürlük tarihinden sonra, somut olayımızda suç tarihinden önce 06.03.2014 tarihli ve 28933 sayılı mükerrer Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 15. maddesiyle, 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine eklenen sekizinci fıkrada; "Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır." hükmüne ilişkin düzenlemede, aralarında silahlı örgüt suçunun da sayıldığı bazı suçların vahameti ve bu suçlarla korunan hukuki değer dikkate alınarak 2937 sayılı Kanun'da sayılan kişilere yönelik istisna haricinde, bu suçların soruşturmasının genel hükümlere göre yürütüleceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Buna göre Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesinin 6. fıkrasında belirtilen ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suç üstü hâlinde ibaresi CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrası dışında kalan diğer suçlar yönünden geçerli olup TCK'nın 314. maddesinde yazılı silahlı terör örgütü üyesi olma suçu nedeniyle genel hükümlere göre soruşturma yapılması ağır ceza mahkemesinin görevine giren suç üstü hâlinin bulunması da gerekli değildir.
Nitekim özel soruşturma usulllerine istisna getiren benzer bir hükme, Yükseköğretim üst kuruluşları başkan ve üyeleri ile yükseköğretim kurumları yöneticilerinin, kadrolu ve sözleşmeli öğretim elemanlarının ve bu kuruluş ve kurumların 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na tabi memurlarının görevleri dolayısıyla ya da görevlerini yaptıkları sırada işledikleri ileri sürülen suçlarla ilgili yine kural olarak özel soruşturma usulleri uygulanmasının ve buna bağlı hukuki teminatların öngörüldüğü 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun "Disiplin ve Ceza İşleri" başlıklı Dokuzuncu Bölümünde yer alan "Genel Esaslar" başlıklı 53. maddesinin yedinci fıkrasında da "İdeolojik amaçlarla Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetleri, devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrılığına dayanılarak nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyeti ortadan kaldırmak maksadıyla işlenen suçlarla bunlara irtibatlı suçlar, öğrenme ve öğretme hürriyetini doğrudan veya dolaylı olarak kısıtlayan, kurumların sükün, huzur ve çalışma düzenini bozan boykot, işgal, engelleme, bunları teşvik ve tahrik, anarşik ve ideolojik olaylara ilişkin suçlar ile ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinde, yukarıda yazılı usuller uygulanmaz; bu hallerde kovuşturmayı Cumhuriyet Savcısı doğrudan yapar." şeklinde yer verilmiştir.
Her iki düzenleme birlikte ele alındığında, konumuza ilişkin olarak özellikle de 2575 ve 2797 sayılı Kanun'larda kural olarak özel soruşturma usulleri öngörülmüş olmasına rağmen, sonradan CMK'nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasının yürürlüğe konulması karşısında, yasa koyucunun salt bu fıkrada sayılan suçların niteliğini gözeterek ayrıca suçüstü hâlinin varlığını araştırmaya gerek bulunmaksızın, 2937 sayılı Kanun'da sayılanlar dışında bu suçları işleyen kişiler hakkında, ilgili kanuni düzenlemeler uyarınca özel soruşturma usulleri uygulanmasının istisnasını öngören bir hüküm ihdas ettiği ve bu yönde bir sistem oluşturduğu anlaşılmaktadır. Ancak İHAM kararında silahlı terör örgütü üyeliği suçunda genel hükümlere göre yürütülen soruşturma işlemlerinin hukukîliği değerlendirilirken söz konusu uygulamanın aynı zamanda CMK'nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasına da uygun olup olmadığı, dolayısıyla uygulamanın bu yönüyle de yargısal ve keyfi yorumun ötesinde iç hukuk düzenlemesine dayanıp dayanmadığı hususunda da bir değerlendirme yapılmadığı anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında, dava konusu olayda sanık yönünden suçüstü hâline ilişkin koşulların bulunup bulunmadığı ve soruşturmayı yürüten makamların yetkili olup olmadığı değerlendirildiğinde;
Sanık ...'ın Danıştay Üyesi olarak görev yapmaktayken, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensupları tarafından 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü sonrasında, kendisinin de bu örgüte üye olduğu iddiasıyla ve kişisel suç niteliğindeki bu suç açısından suçüstü hâlinin de varlığına dayalı olarak hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütüldüğü ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca iddianame düzenlenerek hakkında Yargıtay 9. Ceza Dairesine kamu davası açıldığı olayda; itiraza konu uygulamanın, sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi olduğuna, bu örgütten ayrılmaya dair icrai bir davranışta bulunmadığına ve elde edilen mevcut deliller itibarıyla yetkili makamlarca sanığın cezai eylem niteliğindeki örgüt üyeliğine ilişkin fiilinin icrasına devam ettiği, böylelikle sanığa atılı suçun işlenmekte olduğu hususunda resmî makamlarca edinilen bilgi kapsamında gerçekleştirildiği,
Bununla birlikte, silahlı terör örgütü üyeliği/yöneticiliği suçunun mütemadi suç ve bu suçlar yönünden yakalama anına kadar suçüstü hâlinin söz konusu olduğunu kabul ederek Yargıtay’ın yargılayacağı kişilere atılı bu suçlarla ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen diğer kişisel suçların soruşturma ve kovuşturma işlemlerine ilişkin 2797 sayılı Kanun'da değişiklik öngören ve sonradan aynen kanunlaşan hukuki düzenlemelerde, önceden beri 2797 ve 2575 sayılı Kanun'larda öngörülen hukuki teminatların istisnasını teşkil eden "ağır cezalık suçüstü hâli" tabirinin, Yargıtay’ın yargılayacağı söz konusu kişilere atılı bu suçların da benzer nitelikte olduklarını ortaya koyacak ve bu suçları da kapsayacak şekilde yeniden kullanıldığı,
Ayrıca 15.07.2016 tarihinde ülke genelinde başlayan ve 19.07.2018’e kadar devam eden hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs edilmesi sebebiyle ve demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla ilan edilen olağanüstü hâlin varlığı, ülkede terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ulusal güvenlik üzerinde oluşturduğu tehdit ve tehlikenin boyutu, darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi amacıyla yapılan işlemlerin uygulanabilmesi ve demokrasinin korunarak hukuk devleti ilkesine bağlılığın sağlanması için ihtiyaç duyulan sürenin darbenin yapıldığı gün ile sınırlı olmaması, 15.07.2016 tarihinde başlayan ve sonrasında da devam eden darbe teşebbüsünün savuşturulması sırasında 17.07.2016 tarihinde saat 03.50 sıralarında yakalanarak gözaltına alınan sanığın, darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olduğu anlaşılan ve silahlı terör örgütü olduğu belirlenen FETÖ/PDY üyesi olma suçundan 20.07.2016 tarihinde tutuklanması hususları dikkate alındığında; sanığa isnat edilen silahlı terör örgütü üyesi olma suçuna ilişkin suçüstü hâlinin bulunduğu yönünde soruşturma ve kovuşturma mercilerince yapılan değerlendirmelerin olgusal ve hukuki temelden yoksun ve keyfî olduğunun kabul edilemeyeceği, Anayasa Mahkemesince "Erdal Tercan, § 145, B. No: 2016/15637 ve 12.04.2018" ve "Alparslan Altan, § 128, B. No: 2016/15586 ve 11.01.2018" tarihli kararlarda da benzer değerlendirmelerle aynı sonuca ulaşıldığı,
Diğer yandan, silahlı terör örgütü üyeliği suçundan genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin usule uygun olduğunun, hem aralarında sanığın da bulunduğu benzer durumdaki yüksek yargı eski üyelerine yönelik Danıştay Başkanlık Kurulunun kararıyla, hem de sonradan yürürlüğe konulan ulusal hukuk düzenlemeleriyle de kabul edilerek mevcut uygulama sonrasında adli ve idari açıdan devam edecek diğer işlemler öngörüldüğü gibi aynı zamanda itiraza konu uygulamanın, CMK'nın 161. maddesinin sekizinci fıkrasında hüküm altına alınan ve sanık hakkında öngörülen özel soruşturma usullerinin istisnasını teşkil eden düzenlemeyle de uyumlu olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; Danıştay meslek mensuplarının işledikleri suçlara dair özel soruşturma usullerinin uygulanmasını öngören 2575 sayılı Kanun'un 76. maddesiyle 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinin uygulanma koşullarının somut olayda oluşmadığı, dolayısıyla, dava konusu olayda sanık hakkında genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesinin doğrudan doğruya iç hukuk düzenlemelerinin verdiği yetkinin kullanılması niteliğinde olduğu, kanunların genişletici ve keyfî olarak yorumlanmasından kaynaklanmadığı, bu hâliyle "hukukun kalitesi" ilkesine de uygun olan itiraza konu uygulamanın hukuka aykırı olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Ç- Danıştay Meslek Mensuplarının İşledikleri İddia Olunan Suçlar Bakımından Kovuşturma Makamlarının Belirlenmesi
Anayasanın "Cumhuriyetin nitelikleri" başlıklı 2. maddesi;
"Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir"
"Kanuni hâkim güvencesi" başlıklı 37. maddesi de;
"Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz" şeklinde düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesinin yerleşik içtihatlarında da, Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devletinin, "insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa'ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlet" olduğu ifade edilmiş ve "hukuk devletinin temel ilkelerinden biri 'hukuk güvenliği' ilkesidir. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Hukuk devletinde kanun metinlerinin ilgili kişilerin mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini makul bir düzeyde öngörmelerini mümkün kılacak şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. 'Belirlilik' ilkesine göre ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir tereddüde ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi de gereklidir" sonucuna varılmıştır.
Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birini kanuni hâkim güvencesi oluşturmaktadır. Zira hukuk devletinin alt unsurlarından biri olan hukuk güvenliğinin sağlanmasının ön koşullarından biri kanuni hâkim güvencesidir. Kanuni hâkim güvencesinin sağlanmadığı bir sistemde bireylerin güven içinde hareket edebilmeleri mümkün olamaz. Bireyler herhangi bir hukuki uyuşmazlıkta hangi yargı merci tarafından hangi kurallar uygulanarak yargılama yapılacağını önceden bilmelidir. Aksi bir durumda hukuki öngörülebilirlik ve güvenlik ortadan kalkar. Eğer hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılıyorsa, bu durumda hukuk güvenliğinin zorunlu ön koşulu olan kanuni hâkim güvencesi mutlak anlamda tesis edilmelidir.
Kanuni hâkim güvencesi 1982 Anayasası'nda özel olarak düzenlenmiştir. Anayasa'nın 37. maddesi gereğince herkes kanuni hâkim güvencesine sahiptir. Yine Anayasa Mahkemesinin istikrarlı kararlarında belirtildiği gibi, “kanuni hâkim güvencesi” suçun işlenmesinden veya çekişmenin doğmasından önce davayı görecek yargı yerini kanunun belirlemesi olarak tanımlanmaktadır. Başka bir anlatımla “kanuni hâkim güvencesi”, yargılama makamlarının suçun işlenmesinden veya çekişmenin meydana gelmesinden sonra özel olarak kurulmasına veya hâkimin atanmasına engel oluşturmaktadır.
Bu noktada, bir yargı yerinin, kuruluş, görev, işleyiş ve izleyeceği yargılama usulü itibarıyla hukuki yapılanmasının, doğal hâkim ilkesine uygunluğunun sağlanabilmesi için, bu alana ilişkin belirlemenin kanunla yapılmış olması tek başına yetmez. Ayrıca sözü edilen belirlemenin, yargılanacak olan uyuşmazlığın gerçekleşmesinden önce yapılmış olması da gerekir. Bu nedenle, doğal hâkim ilkesinin bünyesinde, "kanuniliğin" yanı sıra "önceden belirlenmiş" olmaya da yer verilmiştir.
Öte yandan, olağanüstü mahkeme kurma yasağı içeren kanuni hâkim güvencesi özel soruşturma ve kovuşturma usulleri izleyen özel/uzman mahkemelerin kurulmasına engel oluşturmamaktadır. Diğer bir ifadeyle olağanüstü mahkeme ile özel/uzman mahkeme kavramları aynı anlama gelmemektedir. Bir hukuk sisteminde bazı suçlarla etkin bir şekilde mücadele etmek için özel soruşturma ve kovuşturma usulleri izleyen yargı mercileri kurulabilir. Örneğin terör ve organize suçlarla etkin bir şekilde mücadele etmek bu tür özel/uzman yargı mercilerin kurulmasını gerekli kılabilir.
Kanuni hâkim güvencesi tüm yargılamalarda geçerli olan bir ilke olmakla beraber ceza yargılamalarında çok daha önemli olmaktadır. Nitekim ceza soruşturma ve kovuşturmaları özgürlük gibi bireylerin en temel haklarından birine yapılmış doğrudan ve radikal bir müdahale niteliğindedir. Dolayısıyla kişi hürriyetinin sahip olduğu önem, bireylere ceza yargılamalarında daha yüksek güvencelerin sağlanmasını gerektirmektedir. Kanuni hâkim güvencesi söz konusu güvencelerin ilk basamağını oluşturmaktadır. Zira adil ve güvenceli bir yargılama için her şeyden önce yargı yetkisi kullanacak merci olması gerektiği şekilde kurulmalı ve görev yapmalıdır. Aksi takdirde adil yargılanma hakkı kapsamında bireylere sağlanan bağımsız ve tarafsız bir yargı yerinde makul sürede yargılanma, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama gibi güvencelerin bir önemi kalmayacaktır. Zira tüm bu güvenceler ancak olağan mahkemelerin varlığı hâlinde işlevsel olabilecektir.
Gelinen aşamada, suç tarihi itibarıyla Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılayacağı kişilere atılı ağır cezalık suçüstü hâlinde işlenen kişisel suçlar bakımından kovuşturma makamı Yargıtay Ceza Genel Kurulu iken, sonradan olağanüstü hâl döneminde yürürlüğe konulan 680 sayılı KHK bu makamın Yargıtay ilgili ceza dairesi olarak değiştirilmesinin ve yargılamanın bu doğrultuda Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasının tabii hâkim ilkesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.
Bilindiği üzere; 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün savuşturulmasından hemen sonra Milli Güvenlik Kurulu 20.07.2016 tarihinde yaptığı toplantıda "demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla" Hükûmete olağanüstü hâl ilan edilmesi tavsiyesinde bulunmayı kararlaştırmıştır. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 20.07.2016 tarihinde, ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01.00'den itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 21.07.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Olağanüstü hâl ilan edilmesine ilişkin karar, aynı gün TBMM tarafından onaylanmıştır. TBMM Genel Kurulunda yapılan görüşme sırasında Hükûmet adına söz alan Adalet Bakanı, olağanüstü hâl ilan edilme nedenini "... darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi, bundan sonra da demokrasimiz ve hukuk devletimiz, milletimiz, millî irade ve ülkemiz için tehlike ve tehdit olmaktan çıkarılması, bir daha hiçbir şekilde darbe teşebbüsünün tekrarlanmaması ve bu konuda bu amaçla alınması gereken tedbirlerin hızlı ve kararlı bir biçimde alınıp hayata geçirilmesini sağlamak maksadıyla olağanüstü hâl ilan edilmesi yönündeki görüş ... Bakanlar Kuruluna iletilmiştir. Cumhurbaşkanımızın başkanlığında Anayasa gereği toplanan Bakanlar Kurulumuz, bu görüş doğrultusunda Türkiye'de üç ay süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir ... Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini korumak, temel hak ve hürriyetleri korumak, genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini korumak, şiddet olaylarını önlemek, başarısız kılınan darbe teşebbüsünün tekrarı ile bundan sonra Türkiye'de darbe teşebbüslerine teşebbüs edilebilmesinin önüne geçmek, halkımıza en büyük kötülüğü yapan, kamu düzenimizi bozan, ekonomimize zarar veren, demokrasimizi, hukuk devletimizi, millî irademizin tecelligâhı Meclisimizi ve seçilmiş Cumhurbaşkanı ve Hükûmetimizi darbe teşebbüsüyle yok etmeye çalışan, devletimizi âdeta bir kanser hücresi gibi sarmış bulunan bu Fetullahçı terör örgütüyle ve bu örgütün Türk Silahlı Kuvvetleri, yargı, Emniyet ve üniversitelerimiz başta olmak üzere, kamu içindeki bütün uzantılarının kamudan temizlenmesi ve demokrasimizin, devletimizin, milletimizin, hukuk devletimizin emniyeti bakımından tam emniyetli hâle getirilmesi ve bunların ülkemiz için, demokrasimiz ve hukuk devletimiz için bir daha tehlike ve tehdit olmaktan çıkarılması maksadıyla bu karar alınmıştır." sözleriyle ifade etmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti 21.07.2016 tarihinde, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ne; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir.
Olağanüstü hâl, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından 05.10.2016, 03.01.2017 ve 17.04.2017 tarihlerinde alınan kararlarla üçer ay daha uzatılmıştır.
Olağanüstü hâl KHK'lar konu, amaç, yer ve süre bakımından olağan KHK'lardan farklı özellikler taşımaktadır. Her şeyden önce, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK'ları, olağan KHK'lar bakımından Anayasa'nın, söz konusu düzenlemelerin yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 91. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen “...sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasi haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.” şeklindeki sınırlamaya tabi tutulmamıştır. Başka bir ifadeyle, Anayasa'nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümünde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler de 680 sayılı KHK'nın kabul edildiği ve yürürlüğe konulduğu tarih itibarıyla olağanüstü hâl KHK'ları ile düzenlenebilmekteydi. Hatta bu hususlarda düzenleme yapılabilmesinden de öte, söz konusu KHK'larla, Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca, bu maddenin ikinci fıkrasındaki çekirdek temel haklara dokunmamak kaydıyla, temel hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilmekte veya bunlar için Anayasa'da öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilmekteydi.
Buna karşın, olağanüstü hâl KHK'ların “sebebe bağlı” işlem olmaları nedeniyle, Anayasa'nın yine söz konusu 680 sayılı KHK'nın yürürlüğe konulduğu dönemde yürürlükte bulunan 121. maddesi uyarınca sıkıyönetim veya olağanüstü hâlin gerekli kıldığı konularda çıkarılabileceği düzenlenmişti. Ayrıca Anayasa'nın 15. maddesi uyarınca, bu düzenlemelerin “milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükleri ihlal etmemesi” ve “durumun gerektirdiği ölçüde” olması da anayasal bir zorunluluktu.
Öte yandan, Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen 148. maddesinin birinci fıkrasının, 680 sayılı KHK'nın yürürlüğe konulduğu tarih itibarıyla uygulanması gereken hâlinde; olağanüstü hâllerde, sıkıyönetim ve savaş hâllerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamayacağı hükme bağlanmıştır.
Bu durumda öncelikle belirtmek gerekir ki; kovuşturma makamlarına dair değişikliklerin yapıldığı tarih itibarıyla uygulanması gereken söz konusu Anayasal düzenlemeler karşısında; kural olarak olağanüstü hâl KHK'ları ile Anayasa'nın 37. maddesinde güvence altına alınan kanuni hakim güvencesiyle ilgili düzenlemeler yapılmasında hukuka aykırı bir durumun söz konusu olmadığı ve bu düzenlemelere karşı soyut norm denetimi yoluna gidilemeyeceği anlaşılmaktadır.
Kovuşturma makamına dair KHK ile yapılan ve sonradan kanunlaşan değişikliğin, Yargıtayın iç işleyişine dair olağan bir düzenleme olmanın ötesinde, yargılanacak kişilerin kanuni hâkim ilkesini Anayasal sınırlar içerisinde dahi kısıtlayan bir yönünün olup olmadığı hususunun irdelenmesine gelince;
Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarında da belirtildiği üzere kanuni hâkim güvencesi; yeni kurulan mahkemelerin veya kurulu bulunan mahkemelere yeni atanan hâkimlerin, önceden işlenen suçlara ilişkin olarak hiçbir şekilde yargılama yapamayacakları biçiminde anlaşılamaz. Belirli bir olay, kişi veya toplulukla sınırlı olmamak kaydıyla, yeni kurulan bir mahkemenin veya kurulu bulunan bir mahkemeye yeni atanan hâkimin kurulma veya atanma tarihinden önce gerçekleşen uyuşmazlıklara bakması kanuni hâkim güvencesine aykırılık teşkil etmez (AYM, E. 2014/164, K. 2015/12, 14.01.2015). Bu kapsamda bir kuralın belirli bir suçun işlenmesinden sonra bu suça ilişkin davayı görecek yargı yerini belirlemeyi amaçlamaması, yürürlüğü müteakip kapsamına giren tüm davalara uygulanması hâlinde doğal hâkim ilkesine aykırılık söz konusu olamaz (AYM, E. 2009/52, K. 2010/16, 21.01.2010).
Anayasa'nın 154. maddesinin birinci fıkrasında, Yargıtayın kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakacağı; aynı maddenin beşinci fıkrasında da Yargıtayın kuruluşunun, işleyişinin, Başkan, Başkanvekilleri, Daire Başkanları ve Üyeleri ile Cumhuriyet Başsavcısının ve Cumhuriyet Başsavcıvekilinin niteliklerinin ve seçim usullerinin, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenleneceği hüküm altına alınmıştır.
Bu düzenlemeler doğrultusunda yürürlüğe konulan 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 1. maddesinde de Yargıtayın bağımsız bir yüksek mahkeme olduğu açıkça ifade edilmiştir.
Öte yandan, hem Yargıtay Daireleri hem de Yargıtay Ceza Genel Kurulu 2797 sayılı Kanun'un 3. maddesinde Yargıtayın karar organları arasında sayılmış, aynı Kanun'un 4. maddesi uyarınca Yargıtay dairelerinde bir başkan ve yeteri kadar üye bulunacağı, 7. maddesi uyarınca da Ceza Genel Kurulunun ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşacağı öngörülmektedir.
Yargıtay Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının görevi, 2797 sayılı Kanun'un 15. maddesinde suç tarihi itibarıyla;
“1. Yargıtay dairelerinin bozma kararlarına karşı mahkemelerce verilen direnme kararlarını inceleyerek karar vermek,
2. a) Aynı veya farklı yer bölge adliye mahkemelerinin kesin olarak verdikleri kararlar bakımından hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında uyuşmazlık bulunursa,
b) Hukuk daireleri arasında veya ceza daireleri arasında içtihat uyuşmazlıkları bulunursa,
c) Yargıtay dairelerinden biri; yerleşmiş içtihadından dönmek isterse, benzer olaylarda birbirine uymayan kararlar vermiş bulunursa,
Bunları içtihatların birleştirilmesi yoluyla kesin olarak karara bağlamak,
3. Yargıtay Başkan ve üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ile yargılama görevi özel kanunlarınca Yargıtay Genel Kurullarına verilen kişilere ait davaları ilk mahkeme olarak görmek ve hükme bağlamak ve ilk mahkeme olarak özel dairelerce verilen hüküm ve kararların temyiz ve itiraz yoluyla incelenmesini yapmak,
4. Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.
Hukuk ve Ceza Genel Kurullarına katılmak zorunda olan Başkan ve üyelerin belirlenmesine ilişkin esaslar, görüşmelerin gündemi, yönetimi, çalışma gün ve saatleri, oylama ve karar, ön sorun ve öncelikle karara bağlanacak hususlar, kararın çıkmış sayılması, kanun hükümleri çerçevesinde Yargıtay İç Yönetmeliği ile düzenlenir.” biçiminde düzenlenmişti.
Aynı Kanun'un “Yargıtay Üyelerinin Nitelikleri ve Seçimi” başlıklı 29. maddesinde ise; Yargıtay üyelerinin, birinci sınıfa ayrıldıktan sonra en az üç yıl süre ile başarılı görev yapmış ve birinci sınıfa ayrılmayı gerektiren nitelikleri yitirmemiş adli yargı hâkim ve Cumhuriyet savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından seçileceği hükme bağlanmıştır.
Bununla birlikte; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararında; Yargıtay Daireleri arasındaki görev ilişkisinin, adli yargı ilk derece mahkemeleri arasında var olan ve kamu düzenine ilişkin bulunan görev ilişkisi niteliğinde olmayıp 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6545 sayılı Kanun'la değişik 14. maddesinde yer alan "hukuk daireleri ile ceza daireleri kendi aralarında iş bölümü esasına göre çalışır" şeklindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere; idari nitelikte iş bölümü ilişkisi olduğu, ancak kamu düzenine ilişkin görev ve bu husustaki uyuşmazlığın değerlendirilmesi açısından ilk derece yargılamasına konu dosyayı ele alan ve davaların birleştirilmesi hususunda farklı görüş bildiren Özel Dairelerin birbirinden farklı mahkemeler değil, istisnai hâllerde ilk derece yargılaması yapan "Yargıtay", dolayısıyla tek mahkeme olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Anayasa'nın ilgili hükümleri, 2797 sayılı Kanun hükümleri ve Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararı ile birlikte değerlendirildiğinde; temelde bağımsız bir mahkeme olarak kurulan Yargıtayın karar organları olan daireleri ile genel kurulların oluşumu ve çalışma usulleri itibarıyla, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılacak yargılamalar yönünden bu organlar arasında mahkemenin bağımsızlığını ve tarafsızlığını ortadan kalkmasına dair bir nedenin bulunmadığı, diğer yandan, suç tarihinden önce ve genel nitelikteki düzenlemelerle hem bu karar organlarının oluşturulup çalışma usullerinin düzenlendiği, hem de dairelere ve genel kurullara katılacak üyelerin bu düzenlemeler doğrultusunda seçilerek aynı güvence ve hukuki statüyle görev yaptıkları, söz konusu düzenlemelerle, mevcut dosyaların yoğunluğu itibarıyla özelde ve çoğunlukla kişisel suç niteliğindeki FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensubiyeti iddiasıyla haklarında genel hükümlere göre soruşturma yürütülen yüksek mahkeme eski üyelerine atılı bu suçlardan dolayı yapılacak kovuşturma işlemleri belirlenmiş ise de, sonradan aynen kabul edilerek kanunlaşan bu usullerin aynı zamanda 2797 sayılı Kanun'da sayılan kişilerin ağır cezayı gerektiren ve suçüstü hâlinde işlenen tüm suçları açısından da uygulanacak olması, yine bu kişiler yönünden kovuşturma yapma yetkisinin suç tarihindeki düzenlemeden farklı olarak “Yargıtay” dışında farklı bir makama devredilmemesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; kovuşturma yapma yetkisinin Genel Kuruldan alınarak ilgili ceza dairesine verilmesine yönelik düzenlemenin, suç tarihinden sonra olağanüstü mahkeme kurulması niteliğinde olmadığı, böylelikle kanuni hâkim ilkesine aykırı olarak yargılama yapılmadığı ve bu düzenlemenin temel hak ve özgürlüklere müdahale niteliği dahi taşımayan, salt Yargıtayın iç işleyişine yönelik usulî bir düzenleme olduğu anlaşılmaktadır.
Son olarak, 2797 sayılı Kanun'da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçları bakımından Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kovuşturma yapmakla görevlendirilmesine ilişkin düzenlemelerin İHAS'ın 6. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı yönünden de irdelenmesi gerekmektedir.
Terör suçlarına ilişkin davalara yönelik kanun yolu incelemeleri Yargıtay 16. Ceza Dairesince yapılmakta iken, bu suçlardan kaynaklanan davalardaki artış, bu artışın Yargıtayın tali ve istisnai görevi olan ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma görevine de yansıması ve bu nedenle oluşan ciddi iş yoğunluğu, beraberinde daireler arasında bu hususta da iş bölümü yapılması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda 2797 sayılı Kanun'da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçlarında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması hususunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi görevlendirilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanınca hazırlanan Çalışma Yönergesine göre ise; iş yoğunluğu nedeniyle Dairede birden fazla heyet oluşturularak çalışma usulüne gidilmiştir.
Suç tarihinden önce ve sonrasında da 2018 yılının Eylül ayına kadar Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise, 2797 sayılı Kanun'da ve Yargıtay İç Yönetmeliği'nde düzenlenen çalışma usulleri gereğince, değişken üyelerle haftada ancak bir kez toplanabilen ve zamanaşımı yakın, tutuklu iş niteliğinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının mahiyeti ve infaza dair olası hukuki sonuçları vb. nedenlerle önceliği bulunan dosyaların yoğun olarak görüşüldüğü bir karar organı olarak faaliyet göstermekteydi. Söz gelimi, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen sayısal verilere göre; 2017 yılında özetle 271'i itiraz, 877'si direnme olmak üzere esasa kaydedilen toplam 1148 dosyanın toplam 524'ü karara bağlanmış, karara bağlanan dosya sayısı 2018 yılında da 698 olarak ortaya çıkmaktadır.
24.12.2017 tarihli ve 30280 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 696 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin (696 sayılı KHK) 45. maddesiyle, 2797 sayılı Kanun'a eklenen geçici 16. madde ile;
“Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunun içtihadı birleştirme toplantılarına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla, 31/12/2022 tarihine kadar bu kurulların oluşumu ve çalışma usulü hakkında aşağıdaki hükümler uygulanır.
a) Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu, her hukuk ve ceza dairesinden en az bir üye olmak kaydıyla Birinci Başkanlık Kurulu tarafından görevlendirilen yirmişer üyeden oluşur. Bu kurullara, Birinci Başkan veya ilgili başkan vekili, bunların bulunmaması halinde kurulların en kıdemli üyesi başkanlık eder.
b) Üyeler Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunda sürekli olarak görev yaparlar. Ancak, iş durumu göz önüne alınmak suretiyle üyelerin daire çalışmalarına katılmalarına Büyük Genel Kurul tarafından karar verilebilir.
c) Kurullarda toplantı ve görüşme yeter sayısı onbeştir. Toplantıda bulunanların üçte ikisinin oyu ile karar verilir. Birinci toplantıda üçte iki oy çoğunluğu sağlanamazsa ikinci toplantıda bulunanların çoğunluğuyla karar verilir
Bu maddede hüküm bulunmayan hallerde, Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulunun çalışmasına ilişkin bu Kanunun mevcut hükümleri uygulanmaya devam olunur.” biçimindeki düzenleme, 08.03.2018 tarihli ve 30354 sayılı mükerrer Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7079 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 40. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır. Böylelikle 2018 yılının Eylül ayından itibaren Yargıtay Ceza Genel Kurulu, mevcut görevlerinin yerine getirilmesi hususunda sabit heyetle toplanıp karar vermeye başlamıştır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunda suç ayrımı yapılmaksızın tüm dairelerden gelen dosyaların karara bağlanmasına, derdest dosyaların çokluğu ve niteliğine, çalışma usulleri gereği önceden değişken tek heyet, sonradan ise sabit tek heyet hâlinde ve haftada en fazla 1-2 gün toplanabilmesine karşın, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bir uzmanlık mahkemesi biçiminde faaliyet göstermesi, bu Dairenin dahi yargılamaların makul sürede tamamlanabilmesi için haftanın bir çok günü ve birden fazla heyetle toplanarak yargılama yapıyor olması, mevcut çalışma prensipleri ve suç tarihinden sonra ortaya çıkıp belirginleşen iş yoğunluğu da dikkate alındığında, kişisel suçları nedeniyle Yargıtay'da yargılanacak kişilerin kovuşturma makamının Yargıtay Ceza Kurulu olarak belirlenmesi, bu Kurulun önceden istisnai görevi olarak öngörülen yargılama yapma yetkisini asli görevi hâline getireceği, bu nedenle de hem derdest dosyaların, hem de kovuşturma yapılmak üzere gelen dosyaların adil yargılanma hakkına uygun olarak makul sürede tamamlanmasının imkânsızlaşacağı, dolayısıyla kovuşturma yapma yetkisinin Yargıtay ilgili ceza dairesine devredilmesine dair düzenlemenin, salt Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bu görevin yerine getirilmesindeki zorluk yerine, adil yargılanma hakkının sağlanması gibi evrensel hukuk ilke ve kuralları açısından uluslararası üst normlardan kaynaklanan zorunluluğun gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu değişiklik üzerine kovuşturmanın Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılmasının usul ve kanuna uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Bu nedenle; dava konusu olayda sanığa atılı suç nedeniyle yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Açıklanan bu gerekçeyle dava konusu olayda soruşturma ve kovuşturma usul ve makamlarına yönelik değişiklikleri içeren ve sonradan kanunlaşan düzenlemelere yönelik Anayasa'ya aykırılık itirazları da ciddi nitelikte görülmediğinden, Anayasa'nın 152. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmamıştır.
2- CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan "Hâkimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hâkimin hükme katılması", (c) bendinde yer alan "Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu hâlde hâkimin hükme katılması veya bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hâkimin hükme katılması" hâlleri açısından;
Sanık tarafından 12.04.2018 tarihli ilk celsede, yürütmenin olağanüstü hâl KHK’sı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun yetkisinin kaldırılması sonrasında Yargıtay 9. Ceza Dairesinin yargılama makamı olarak belirlenmesi sebebiyle yargılama yapan heyette yer alan tüm üyelerin tarafsızlıklarında şüpheye düşen sebepler bulunması gerekçesiyle mahkeme heyetini CMK 30/2. maddesi uyarınca çekilmeye davet edildiği, talebin kabul edilmemesi hâlinde CMK’nın 25/1. maddesi uyarınca heyette yer alan tüm üyelerin reddinin talep edildiği anlaşılmaktadır.
5271 sayılı CMK’nın “Hâkimin davaya bakamayacağı hâller” başlıklı 22. maddesi;
“(1) Hâkim;
a) Suçtan kendisi zarar görmüşse,
b) Sonradan kalksa bile şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında evlilik, vesayet veya kayyımlık ilişkisi bulunmuşsa,
c) Şüpheli, sanık veya mağdurun kan veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyundan biri ise,
d) Şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında evlât edinme bağlantısı varsa,
e) Şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında üçüncü derece dahil kan hısımlığı varsa,
f) Evlilik sona ermiş olsa bile, şüpheli, sanık veya mağdur ile aralarında ikinci derece dahil kayın hısımlığı varsa,
g) Aynı davada Cumhuriyet savcılığı, adlî kolluk görevi, şüpheli veya sanık müdafiliği veya mağdur vekilliği yapmışsa,
h) Aynı davada tanık veya bilirkişi sıfatıyla dinlenmişse,
Hâkimlik görevini yapamaz”,
"Yargılamaya katılamayacak hâkim" başlıklı 23. maddesi ise;
"(1) Bir karar veya hükme katılan hâkim, yüksek görevli mahkemece bu hükme ilişkin olarak verilecek karar veya hükme katılamaz.
(2) Aynı işte soruşturma evresinde görev yapmış bulunan hâkim, kovuşturma evresinde görev yapamaz.
(3) Yargılamanın yenilenmesi halinde, önceki yargılamada görev yapan hâkim, aynı işte görev alamaz",
Şeklinde düzenlenmiştir.
Görev yasakları, CMK'nın 22 ve 23. maddelerinde tek tek gösterilmiş ve bu hâllerde hâkimin tarafsız olamayacağı varsayılmıştır. Hâkim, yargılama faaliyeti sırasında görev yasağı bulunup bulunmadığını resen göz önünde bulundurmak zorundadır. Görev yasaklarına uymamanın yaptırımı, hukuka kesin aykırılıktır.
CMK'nın "Hâkimin reddi sebepleri ve ret isteminde bulunabilecekler" başlıklı 24. maddesinde ise;
“(1) Hâkimin davaya bakamayacağı hâllerde reddi istenebileceği gibi, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerden dolayı da reddi istenebilir.
(2) Cumhuriyet savcısı; şüpheli, sanık veya bunların müdafii; katılan veya vekili, hâkimin reddi isteminde bulunabilirler.
(3) Bunlardan herhangi biri istediği takdirde, karar veya hükme katılacak hâkimlerin isimleri kendisine bildirilir” hükmüne yer verilmiştir.
Bu maddede, Cumhuriyet savcısı; şüpheli, sanık veya bunların müdafisi; katılan veya vekilinin, hâkimin davaya bakamayacağı hâllerin veya tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebeplerin mevcut olduğunu ileri sürerek reddini isteyebilecekleri hüküm altına alınmıştır. Kanunda hâkimin görev yasakları tek tek gösterilmesine karşın, tarafsızlığını şüpheye düşürecek diğer sebepler sayılmamıştır. Zira, hâkimin tarafsızlığından şüphe duyulmasının dayanağı her somut olayda farklılık arz edebilir. Ancak, red sebebi olarak ileri sürülen hâl mantıklı ve objektif olmalıdır.
CMK’nın “Tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı hâkimin reddi isteminin süresi” başlıklı 25. maddesi;
“(1) Tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı bir hâkimin reddi, ilk derece mahkemelerinde sanığın sorgusu başlayıncaya; duruşmalı işlerde bölge adliye mahkemelerinde inceleme raporu ve Yargıtayda görevlendirilen üye veya tetkik hâkimi tarafından yazılmış olan rapor üyelere açıklanıncaya kadar istenebilir. Diğer hâllerde, inceleme başlayıncaya kadar hâkimin reddi istenebilir.
(2) Sonradan ortaya çıkan veya öğrenilen sebeplerle duruşma veya inceleme bitinceye kadar da hâkimin reddi istenebilir. Ancak bu istemin, ret sebebinin öğrenilmesinden itibaren yedi gün içinde yapılması şarttır.” şeklinde düzenlenmiştir.
CMK’nın “Ret İsteminin Geri Çevrilmesi” başlıklı 31. maddesi;
“(1) Mahkeme, kovuşturma evresinde ileri sürülen hâkimin reddi istemini aşağıdaki durumlarda geri çevirir:
a) Ret istemi süresinde yapılmamışsa.
b) Ret sebebi ve delili gösterilmemişse.
c) Ret isteminin duruşmayı uzatmak amacı ile yapıldığı açıkça anlaşılıyorsa.
(2) Bu hâllerde ret istemi, toplu mahkemelerde reddedilen hâkimin müzakereye katılmasıyla, tek hâkimli mahkemelerde de reddedilen hâkimin kendisi tarafından geri çevrilir.
(3) Bu konudaki kararlara karşı itiraz yoluna başvurulabilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi başkan ve üyelerinin tarafsızlığını şüpheye düşürecek sebeplerden dolayı toplu hâlde reddedilemeyeceği, CMK'ya göre mahkeme heyetinin reddi mümkün olmayıp yalnızca heyette yer alan hâkimin veya ayrı ayrı hâkimlerin reddine ilişkin düzenlemelerin mevcut olduğu, kaldı ki red sebeplerine ilişkin delillerin gösterilmediği, talebin duruşmayı uzatmak amacı ile yapıldığının açıkça anlaşıldığı, Özel Dairece de benzer gerekçelerle talebin geri çevrildiğinin görülmesi karşısında; ret taleplerinin geri çevrilmesi usul ve yasaya uygun görülmüştür. Öte yandan Mahkeme heyetinde yer alan veya hükme katılan hâkimlerden herhangi birinin görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmadığı da belirlendiğinden, Özel Daire hükmünde CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde düzenlenen hukuka kesin aykırılık hâllerinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
3- CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (e) bendinde yer alan "Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması" ve (f) bendinde yer alan "Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlâl edilmesi" hâlleri açısından;
Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan oturumlara ve bu oturumlar sırasında yapılan kovuşturma işlemlerine dair çözümlenmiş SEGBİS kayıtlarının incelenmesinde;
- Tüm duruşmalarda hükme katılacak hâkimlerin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin yanı sıra sanık veya müdafisinin CMK'nın 188. maddesine uygun olarak hazır bulundukları,
- 28.03.2019 tarihli hükmün duruşmalı olarak açık oturumda verildiği,
Anlaşıldığından, Özel Daire hükmünde CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (e) ve (f) bentlerinde düzenlenen hukuka kesin aykırılık hâllerinin de bulunmadığı anlaşılmaktadır.
4- CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (g) bendinde yer alan "Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi" hâli açısından;
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır." şeklinde düzenlenmiştir.
CMK'nın "Kararların gerekçeli olması" başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; "Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.",
"Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar" başlıklı 230. maddesinde;
"(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler.
b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.
c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi.
d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.
(2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
(3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir.
(4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir.",
"Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlıklı 232. maddesinde ise;
"(1) Hükmün başına, 'Türk Milleti adına' verildiği yazılır.
(2) Hükmün başında;
a) Hükmü veren mahkemenin adı,
b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği,
c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı,
Yazılır.
(3) Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.
(4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır.
(5) Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır.
(6) Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir.
(7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir."
Hükümlerine yer verilmiştir.
Buna göre, Anayasa'nın 141 ve CMK'nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşı oy da dahil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. “Başlık” bölümünde; hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, varsa vekilinin ve kanuni temsilcisinin adı ve soyadı, sanığın açık kimliği ile varsa müdafisinin adı ve soyadı, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile hâlen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, "Sorun" bölümünde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, "Gerekçe" kısmında; mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, "Sonuç (hüküm)" kısmında ise; CMK’nın 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı Kanun'un 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nın 61. ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı Kanun'un 53 ve devamı maddelerine göre, mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkanının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercii tereddüde yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir.
CMK'nın 230. maddesi uyarınca, hükmün gerekçe bölümünde, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, nitelendirilmesi ve sonuç (hüküm) bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır.
Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 5271 sayılı CMK'nın 289/1-g ve 1412 sayılı CMUK'un 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308. maddesinin yedinci fıkrası uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır.
Diğer taraftan, İHAM; bir yargılamada hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi için davaya bakan mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). İHAM; mahkemelerin davaya yaklaşma yönteminin, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmaya neden olduğunu tespit ettiği durumları, davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenme hakkı yönünden İHAS'ın 6. maddesinin ihlâli olarak nitelendirmektedir (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84, 85).
İHAM ayrıca, derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak özellikle delillerin kabulü ve değerlendirilmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu pek çok kararında yinelemiştir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93 ve 22056/93, 23/4/1997, § 50; Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Buna göre, temel hak ve özgürlüklerin ihlâli sonucunu doğuracak derecede ve keyfî olmadıkça belirli bir kanıt türünün (tanık beyanı, bilirkişi raporu veya uzman mütalaası) kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin ilk derece mahkemelerinin görevi olduğunu vurgulamaktadır (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28; S.N./İsveç, B. No: 34209/96, 2/7/2002, § 44).
Bunun yanı sıra İHAM; derece mahkemelerinin kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmamakla birlikte somut davanın özelliğine göre esas sorunları incelemiş olduğunun, açık ya da zımni, anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararında yer almasına önem vermektedir (Boldea/Romanya, B. No: 19997/02, 15/2/2007, § 30; Hiro Balani/İspanya, B. No: 18064/91, 9/12/1994, § 27). Bu anlamda İHAM, mahkemelerin, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olan “kararlarını hukuken geçerli hangi temele dayandırdıklarını yeterince açıklama” yükümlülüğü altında bulunduklarını belirtmektedir (Hadjıanastassıou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16/12/1992, § 33).
Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamakta; tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddiaların kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmesinin sağlanması için de gerekli olmaktadır (AYM, Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34).
Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında "İlgili ve yeterli bir yanıt" vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlâline neden olabilecektir (Sencer Başat ve diğerleri, § 39).
Nitekim Anayasa Mahkemesinin 25.05.2017 tarihli ve 11798 sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında Özel Daire hükmü değerlendirildiğinde;
Sanık hakkında kurulan hükümde FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün yapısının, teşkilatlanmasının ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasal sistemi içerisinde gizlice yayılarak kurumları ele geçirmeye yönelik faaliyetlerinin örneklerle anlatıldığı, örgüt içi iletişimde kullanılan haberleşme araçları hakkında detaylı bilgilere yer verildiği, özellikle de Özel Dairece yapılan bu tespitlerin Ceza Genel Kurulunun FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne ilişkin yerleşik kararlarına da dayandırıldığı, bununla birlikte, somut davanın özelliğine göre esas sorunların incelenmiş olduğunun açıkça anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararda yer aldığı, yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmadığı anlaşıldığından, Özel Daire hükmünün gerekçeyi içerdiği değerlendirilmiştir.
5- CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (h) bendinde yer alan "Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması" hâli açısından;
Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir (AYM; B. No: 014/9817, 26.02.2015), İHAM da bu kapsamda hakkaniyete uygun bir yargılama için yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik şekilde yorumlanması gerektiğini vurgulamaktadır (Ludi/İsviçre, B.No:12433/86, 15.06.1992; Artico/İtalya, B.No:6694/74, 13.05.1980).
Öte yandan, delillerin yerindeliği incelemesi yapmayan ve bu konunun ulusal yargı organlarının takdirinde olduğunu belirten İHAM, elde edilen deliller dâhil olmak üzere yargılamayı bir bütün olarak inceleyip bu çerçevede ilgilinin adil yargılanma hakkının ihlâl edilip edilmediğine karar vermektedir (İHAM, Khan/Birleşik Krallık, 12.05.2000, B.No: 35394/97, § 34). İHAM, delillerle ilgili olarak, başvurucuya delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediğini esas almaktadır (Bykov/Rusya, 10.03.2009, B.No: 4378/02, § 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, 25.07.2013, B.No: 11082/06, 13772/05, § 700). Bu manada esas olan, delilin keyfi ve açıkça dayanaktan yoksun olacak şekilde sanık aleyhine kullanılmaksızın, yargılamanın bir bütün olarak adil yapılmasıdır.
Sanığa soruşturma aşamasında yöneltilen suçlamaların; FETÖ/PDY silahlı terör örgütü üyesi ve bu örgütün yargı yapılanmasında yer aldığına ilişkin olduğu, bu suçlamaların içeriğinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan ifade alma işlemi sırasında sanığa sorulan sorularda açıklandığı ve sanığın farklı tarihlerde alınan ifadelerinde anılan suçlamalarla ilgili ayrıntılı bir şekilde beyanlarda bulunduğu, öte yandan, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 20.07.2016 tarihinde düzenlenen tutuklama talep yazısında, sanığa isnat edilen suçlamalara ilişkin ayrıntılı şekilde açıklamalara yer verildiği, bu bağlamda, suça konu edilen olaylarla ilgili bilgi ve delillere yer verildiği, bu eylemlerin hukuki niteliğine yönelik olarak da değerlendirmelerde bulunulduğu, anılan talep yazısının sorgu işlemi öncesinde Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği tarafından sanığa okunduğu, ayrıca sorgu tutanağında sanığa isnat edilen suçun okunup anlatıldığı, sanığın sorgu sırasında suçlama konusu olaylarla ilgili anlatımda bulunduğu, sorulan sorulara cevap verdiği, ayrıca sanık müdafisinin tutukluluğa itiraz dilekçesinde de usul ve esasa ilişkin ayrıntılı bir biçimde beyanda bulunulduğu, dolayısıyla sanık ve müdafisinin isnat edilen suçlamalara ve tutukluluğa temel teşkil eden bilgilere gerek sorgu öncesinde gerekse sorgu sonrasında erişimlerinin olduğu anlaşılmaktadır. Bu itibarla suçlamalara dayanak olan temel unsurların ve tutuklamanın hukukiliğinin değerlendirilmesi için esas olan bilgilerin sanığa veya müdafisine bildirilmiş ve sanığa bunlara karşı savunma ve itirazlarını ileri sürme imkânı verilmiş olması dikkate alındığında; sanığın genel olarak soruşturma aşamasında savunma hakkının kısıtlanmadığı kabul edilmelidir.
Kovuşturma aşamasında ise sanığa ve müdafisine geniş bir şekilde savunma yapma imkân ve fırsatı tanındığı, zira kovuşturma evresinde yapılan oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere sanık ve müdafisinin ayrıntılı bir şekilde savunmalarını yaptıkları, tüm iddia, argüman ve delillere karşı etkin bir şekilde itiraz etme, tanık beyanlarına karşı savunma yapma ve tanıklara soru sorma haklarının tanındığı, mahkemece sanık ve müdafisinin tanık dinletme talepleri ve sanığın yokluğunda dinlenen tanıkların yeniden dinlenmesi taleplerinin reddine karar verilirken, tanıkların dinlendiği celsede sanık müdafisinin hazır olması, soru sorma imkanının tanınması, sanığa da tanıkların beyanlarına karşı savunma hakkının verilmesi ile kovuşturmada dinlenen tanıkların beyanları ve elde edilen diğer deliller itibarıyla aynı hususlarda yeniden tanık dinlenilmesine ilişkin taleplerin dosyaya yenilik getirmeyeceği ve sonuca etkili olmayacağına ilişkin gerekçe de gösterildiğinden, hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile sanığın savunma hakkının sınırlandırılmadığı, böylelikle adil yargılanma hakkının ihlâl edilmediği anlaşılmaktadır.
6- CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde yer alan "Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması" hâli açısından:
a) Beyanları hükme esas alınan tanıkların dinlenilme usulü bakımından:
Tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyusu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir. Herkes tanık olma ehliyetine sahip olduğundan çocuklar ve akıl hastalarının da tanıklığına başvurabilecektir. Ancak tanığın anlatımlarına itibar edilip edilmeyeceği yargılama makamının takdirindedir. Ceza muhakemesinde, tanık dinlemeye yetkili makam soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma evresinde ise, mahkeme, naip hakim veya istinabe olunan hakimdir.
Tanıklık, kamu hukukundan doğan toplumsal bir ödevdir. Bu nedenle tanığın, hukuka uygun olarak yapılan davet üzerine adli makamlar önüne gelmek, bildiklerini doğru olarak anlatmak ve yemin etme ödevi bulunmaktadır. Bununla birlikte ceza muhakemesinde tanığa bazı haklar da tanınmıştır. Tanığın; tanıklıktan çekinme, kendisi ve yakınları aleyhine açıklamada bulunmaktan çekinme, haklarını öğrenme, korunma, tazminat ve masraflarını isteme hakkı vardır.
Tanığı dinleyecek olan makam tarafından önce tanığın kimliği ve güvenirliği belirlenmelidir. Bu amaca yönelik olarak tanığın adı, soyadı, yaşı, işi, yerleşim yeri, işyeri, geçici olarak oturduğu yerin adresi, varsa telefon numaraları, şüpheli, sanık veya mağdurla olan ilişkisine dair sorular yöneltilecektir. Bu şekilde tanığın kimliği, olayın tarafları ile olan ilişkisi ve güvenirliğine ilişkin bilgiler alındıktan sonra tanığa hakları hatırlatılmalı, bu hatırlatma yapıldıktan sonra da tanıklık görevinin önemi ve uyması gereken kurallar anlatılmalıdır.
Konumuzla ilgisi bakımından öncelikle, örgütlü suçluluk kapsamında yürütülen ceza muhakemesi sürecinde etkin pişmanlıktan yararlanmak amacıyla ifade veren kişilerin, aleyhine ifade verdikleri diğer kişiler hakkında silahlı terör örgütü üyeliği suçundan yapılan yargılamalarda tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunup bulunmadığı değerlendirilmelidir.
Anayasa'nın 38. maddesinin beşinci fıkrasında; hiç kimsenin kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamayacağı hüküm altına alınmıştır.
Aynı doğrultuda, 5271 sayılı CMK’nın "Tanıklıktan çekinme" başlıklı 45. maddesi;
"(1) Aşağıdaki kimseler tanıklıktan çekinebilir:
a) Şüpheli veya sanığın nişanlısı.
b) Evlilik bağı kalmasa bile şüpheli veya sanığın eşi.
c) Şüpheli veya sanığın kan hısımlığından veya kayın hısımlığından üstsoy veya altsoyu.
d) Şüpheli veya sanığın üçüncü derece dahil kan veya ikinci derece dahil kayın hısımları.
e) Şüpheli veya sanıkla aralarında evlâtlık bağı bulunanlar.
(2) Yaş küçüklüğü, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı nedeniyle tanıklıktan çekinmenin önemini anlayabilecek durumda olmayanlar, kanunî temsilcilerinin rızalarıyla tanık olarak dinlenebilirler. Kanunî temsilci şüpheli veya sanık ise, bu kişilerin çekinmeleri konusunda karar veremez.
(3) Tanıklıktan çekinebilecek olan kimselere, dinlenmeden önce tanıklıktan çekinebilecekleri bildirilir. Bu kimseler, dinlenirken de her zaman tanıklıktan çekinebilirler",
"Kendisi veya yakınları aleyhine tanıklıktan çekinme" başlıklı 48. maddesi; "Tanık, kendisini veya 45 inci maddenin birinci fıkrasında gösterilen kişileri ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olan sorulara cevap vermekten çekinebilir. Tanığa cevap vermekten çekinebileceği önceden bildirilir" şeklinde hükümler içermektedir.
Tanıklıktan çekinmede, bütün hâlinde tanığın çekinme hakkı gündeme gelmekte; burada ise tanık, kendisine sorulan sorulardan kendisi ya da sayılan yakınlarını ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olanlar bakımından cevap vermeme takdirine sahiptir. Bu kapsam dışında kalan hususlarda tanığın, salt bu madde uyarınca çekinme hakkı bulunmamaktadır.
Diğer yandan, CMK'nın "Yemin verilmeyen tanıklar" başlıklı 50. maddesi de;
"(1) Aşağıdaki kimseler yeminsiz dinlenir:
a) Dinlenme sırasında onbeş yaşını doldurmamış olanlar.
b) Ayırt etme gücüne sahip olmamaları nedeniyle yeminin niteliği ve önemini kavrayamayanlar.
c) Soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar" şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Doktrinde genel kabul gören görüşe göre örgütlü suçlar, anlaşma suçlarının bir türü olup çok failli suçlardandır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar, 2. Baskı, US-A Yayıncılık, Ankara, 2016, s. 270; Türkan Yalçın Sancar, Çok Failli Suçlar, Seçkin Yayınevi, Ankara 1998, s. 137; Devrim Aydın, Türk Ceza Hukukunda Suça İştirak, Yetkin Yayınları, Ankara 2009, s. 277; Ersan Şen, Suç Örgütü, Seçkin Yayıncılık, Mayıs 2018, s. 302, Vesile Sonay Evik, "Suç İşlemek Amacıyla Örgütlenme Suçu", Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Prof. Dr. Nur Centel'e Armağan Özel Sayı, Yıl: 2013, Cilt: 19, Sayı: 2, s. 673). Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak da genel iştirak hükümlerinin ötesinde örgüt kurmak ve yönetmekten ayrı bir suç olarak düzenlenmiş ve cezai yaptırıma bağlanmıştır (Zeki Hafızoğulları - Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler Topluma Karşı Suçlar, s. 276). Dolayısıyla, bu suç tipi açısından müşterek faillik suretiyle iştirak söz konusu olamayacaktır.
Bu bağlamda, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olduğu iddiasıyla farklı yürütülen bir muhakemenin şüpheli ya da sanık sıfatıyla süjesi olan failin, aynı örgüte üye olduğu iddiasıyla yargılanan diğer kişilerin varsa örgüt içerisindeki konumlarının ve örgütsel faaliyetlerinin tanığı konumunda olup bu kişiler hakkında görülmekte olan davalarda tanık sıfatıyla dinlenmesinde bir sakınca bulunmadığı gibi, diğer sanığa atılı örgüt üyeliği suçuna müşterek fail sıfatıyla iştiraki de mümkün olmadığından, bu kişilerin eylemlerine ilişkin tanıklık yaptığı noktada tanıklıktan ve yeminden çekinme hakkı da söz konusu olmayacaktır.
Diğer yandan, 5237 sayılı TCK'nın “Etkin pişmanlık” başlıklı 221. maddesi ise;
“(1) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu nedeniyle soruşturmaya başlanmadan ve örgütün amacı doğrultusunda suç işlenmeden önce, örgütü dağıtan veya verdiği bilgilerle örgütün dağılmasını sağlayan kurucu veya yöneticiler hakkında cezaya hükmolunmaz.
(2) Örgüt üyesinin, örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeksizin, gönüllü olarak örgütten ayrıldığını ilgili makamlara bildirmesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
(3) Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi halinde, hakkında cezaya hükmolunmaz.
(4) Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan ya da üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen veya örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi halinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi halinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır...” şeklinde düzenlenmiş olup maddenin ilk dört fıkrasında, suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya bu amaçla kurulmuş örgüte üye olmak suçları ile ilgili etkin pişmanlık gösteren faillerin birbirinden farklı koşullarla, cezanın kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını gerektiren şahsi hâller kabul edilmiştir.
05.06.1985 tarihli ve 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun, 25.03.1988 tarihli ve 3419 sayılı Kanun ve 29.07.2003 tarihli 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu'na benzer şekilde 5237 sayılı TCK’nın 221. maddesinde yapılan düzenlemeyle; kanun koyucu, örgütlerle etkin mücadele edebilmek için, örgütleri ortaya çıkarıp dağıtmayı, örgüt elemanlarını devletin yanına çekerek bir yandan zayıflatıp diğer yandan da örgütlerin deşifre olmasını sağlayarak örgüt bünyesinde faaliyet gösteren failleri yakalamayı, “etkin pişmanlık” hükümlerinden yararlanan sanıkları topluma kazandırmayı, örgüt bünyesinde gerçekleştirilen eylemleri açığa çıkarmayı ve benzer suçların tekrar işlenmesini önlemeyi amaçlamaktadır.
Etkin pişmanlık hükümleri kanunda failin cezasının kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını öngören bir şahsi hâl olarak düzenlendiğinden, örgütlü suçluluk kapsamında savunmasının alınması sırasında kişiye bu hükümlerin hatırlatılması CMK'nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "kanuna aykırı bir yarar vaadi" niteliğinde olmadığı gibi, kişinin de kendi iradesiyle bu hükümlerden yararlanmayı kabul ederek ifade vermesinde ve bu ifadenin başka kişiler hakkında görülmekte olan davalarda, adil yargılanma hakkına uygun olarak o davaların sanığına etkin itiraz yolları tanınması suretiyle delil olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Dosyanın incelenmesinde; beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurunda alınan ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddialarının bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere, kendilerine tanıklığa ilişkin kanuni haklarının hatırlatılması, her birinin tanıklık yapacaklarını ve yemin de edeceklerini söyleyerek sanık müdafisinin de hazır bulunduğu ortamda beyanda bulunmuş olmaları, söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte, sanık müdafisinin de hazır bulunduğu ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı sanık ve müdafisine savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde; tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır.
b) ByLock iletişim sistemine dair deliller bakımından; Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı, 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararları ve Özel Dairelerce de istikrarla benimsenen kararlar dikkate alındığında; ByLock iletişim sistemine dair delillerin elde ediliş biçimi, güvenilirliği ve hükme esas alınması bakımından herhangi bir hukuka aykırılık bulunmadığı açıktır.
c) Arama ve elkoyma işlemleri ile bu işlemler sonucu elde edilen materyallerin incelenme usulleri bakımından;
Soruşturma aşamasında sanığın ikametinde ve iş yerinde yapılan arama işlemi sonucunda el konulan materyaller üzerindeki arama işleminin CMK'nın "Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma" başlıklı 134. maddesine aykırı yapılıp yapılmadığı, söz konusu materyaller üzerinde yapılan inceleme sonucu elde edilen delillerin CMK'nın 217. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca hukuka aykırı delil niteliğinde olup olmadığı ve hükme esas alınıp alınamayacağının incelenmesi gerekmektedir.
Bilişim sistemlerinin kullanılmasındaki artışa paralel olarak daha çok bilişim sistemleri ve bu sistemlerde tutulan veriler, delil olarak kullanılmaya başlandığı için bu delillerin toplanmasında göz önünde bulundurulması gerekli olan kurallar düzenlenmeye başlanmıştır. Bu kuralların gelişimi ile amacı bilimsel yöntemlerle dijital ortamlarda güvenilir deliller elde etmek olan “adli bilişim” bilimi ortaya çıkmıştır. Bilişim araçlarından deliller elde edilmesi amacıyla bilişim teknikleri kullanılarak yapılan uygulamalar şeklinde tanımlanabilecek olan “adli bilişim” ceza hukukuyla ilgili olarak bakıldığında ceza muhakemesi hukukuna ait bir alandır. (Muharrem Özen-İhsan Baştürk, Bilişim-İnternet ve Ceza Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara, 2011, s. 140) Ülkemizde, adli bilişim alanındaki temel kural ise 5271 sayılı CMK’nın “Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma” başlıklı 134. maddesidir.
Gelişen teknolojiyle beraber hayatın her alanında kullanılan bilişim teknolojisi muhakeme konusu olayların aydınlatılmasında etkin rol oynayan deliller arasında ön sıralarda yer almaktadır. 5070 sayılı Elektronik İmza Kanunu'nda “elektronik, optik veya benzeri yollarla üretilen, taşınan veya saklanan kayıtlar” olarak tanımlanan ve bilişim teknolojilerinin temel işlev aracı olan elektronik veriler, bilgisayar sistemleri tarafından otomatik olarak (değişken IP adresleri, log kayıtları, güvenlik kamerası kayıtlar vb.) oluşturulabileceği gibi kullanıcılar tarafından bilgisayar medyaları (dizüstü bilgisayar, PC, hard disk, USB Bellek, CD/DVD, bilgisayar işletim sistemi vasıtasıyla çalışan ve veri yüklenebilen akıllı telefon, mp3 çalar video kameralar, vb.) üzerinde de oluşturulabilmektedir. Soruşturma aşamasında olayın aydınlatılması amacıyla el koyulan veya talep edilen elektronik verilerden doğrudan suçla ilgili olanlar ise elektronik delil olarak kabul edilmektedir. Elektronik delil, bir elektronik araç üzerinde saklanan veya bu araçlar aracılığıyla iletilen, soruşturma açısından değeri olan bilgi ve verilerdir. (Leyla Keser Berber, Adli Bilişim, Yetkin Yayınları, Ankara, 2004, s. 46)
CMK’nın 134. maddesinde geçen bilgisayar teriminden ne anlaşılması gerektiği konusu CMK’da açık bir şekilde belirtilmemiştir. Bilgisayar; belleğindeki programa uygun olarak aritmetik ve mantıksal işlemleri yapabilen, karar verebilen, yürüteceği programı ve işleyeceği verileri ezberinde tutabilen, çevresiyle etkileşimde bulunabilen araçları ifade etmektedir. Genel olarak 134. maddesinin uygulamada; bilgisayar, akıllı telefonlar, GPS cihazları, donanım ve yan donanımlar, verileri dijital olarak kaydetme ve işleme yeteneğinde olan her türlü dijital cihazları kapsadığı kabul edilmektedir. Aynı şekilde madde kapsamına; içağlar, veri tabanları, sistem odaları, sunucular, yedek üniteler, arşivler, veri iletim hatları, yönlendiriciler vs. dâhilinde bulunan tüm dijital alanlar, veriler ve veri taşıyıcıları da girmektedir. Zira bunlar belleğindeki programa uygun olarak aritmetik ve mantıksal işlemleri yapabilen, karar verebilen, yürüteceği programı ve işleyeceği verileri ezberinde tutabilen, çevresiyle etkileşimde bulunabilen araçlar olan bilgisayarların bileşenleri olarak fonksiyon icra etmektedir. Bilgisayar programı, bir bilgisayar vasıtasıyla belirli bazı görevleri gerçekleştirmek için oluşturulan yazılı talimatlar dizisi olarak tarif edilmektedir. Esasen bilgisayar programları bilgisayarların çalışmasını sağlayan düz metin komutlarıdır. Genelde bilgisayarlar, program olmaksızın fonksiyon icra edemezler. Bilgisayar kütükleri daha çok olay kayıtları anlamında log kayıtlarının karşılığı olarak Türkçe'ye çevrilebilirse de CMK’nın 134. maddesinde kastedilen aslında İngilizce “database” olarak bildiğimiz terimin karşılığı olarak “veri tabanı”dır. Hard diskleri veya verilerin saklandığı ortamları ve aynı zamanda her türlü veri taşıyıcıları bilgisayar kütüğü kavramı içerisinde değerlendirilebilir.
Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma CMK’nın 134. maddesinde düzenlenmiş olup, CMK’nın 116 ve 123. maddeleri arasında yer alan arama koruma tedbirinin özel bir görünümünü oluşturmaktadır. CD, DVD, flash bellek, disket, harici ve dahili harddisk, bilgisayar özelliği içeren noktaları bakımından akıllı telefon ve benzerlerinden elde edilen ve tamamı “dijital delil” olarak adlandırılan, suistimale müsait olan verilerin; sıhhatini ve güvenliğini sağlamak amacıyla ve bireyin özel hayatına, kişisel verilerine yönelik olumsuz tesirleri göz önünde tutularak “özel koşullara bağlı” bir koruma tedbiri olması nedeniyle, genel adli aramadan ayrıksı ve istisnai olarak ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir.
5271 sayılı CMK’nın 134. maddesine ilişkin kanun taslağı gerekçesi;
“Madde 110. - Madde, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve geçici elkoyma konularını düzenlemektedir. Bireye ait kişisel bilgiler üzerindeki hak, temel insan haklarından olduğundan hakkın kısıtlanabilmesi için yasal düzenleme gerekeceği açıktır.
Ancak bilgisayarlardaki kayıtların gerçeğin açığa çıkarılması yönünden, ceza davasında delil, iz, eser ve emare oluşturacağı ortadadır. Bu itibarla madde hem bu olanağı sağlamak ve hem de bireysel yararları saklı tutmak amacıyla bilgisayar program ve kütüklerinde arama yapılmasını aşağıdaki belirli koşullara tâbi kılmış bulunmaktadır;
1. İki yıl veya daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren cürümler hakkında yapılan soruşturmalarda bilgisayarda, bilgisayar programlarında ve bilgisayar kütüklerinde arama, kopyalama ve aygıta geçici olarak elkoyma yapılabilir.
2. Bunun için, söz konusu işleme başvurulmasının zorunlu olması yani bunun bir 'ultima ratio' çare oluşturması gereklidir.
3. Bu husustaki kararın mutlaka hâkim tarafından ve gizli olarak verilmesi gerekir. Bu karar, soruşturma evresinde sulh ceza hâkimi tarafından gizli olarak verilecektir.
4. Arama sonucu, suçla ilgili bilgi metin hâline getirilecektir.
5. Bilgiler şifreye bağlanmış ise ve bu nedenle giriş yapılamıyorsa, çözümün yapılabilmesi için araç ve gereçlere, aygıta geçici olarak elkonulabilir. Çözümden hemen sonra bilgisayardaki bilgilere zarar vermeden aygıtın ilgilisine hemen geri verilmesi gerekir.
Dikkat edilmelidir ki, bu maddenin amacı 107 nci maddeden farklıdır. 107 nci maddede bilgisayar işlemekte iken içeri girilmekte ve ilgilinin bundan haberi olmamaktadır. Bu maddede ise, durağan hâldeki aygıtta araştırma, arama yapılmaktadır.
Maddenin öngördüğü geçici elkoyma işlemine itiraz edilebilecektir.”,
Komisyonun değişiklik gerekçesi ise;
“Tasarının 110 uncu maddesinin birinci fıkrasının başındaki "İki yıl veya daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren cürümler" ibaresi suç sınırlamasının kaldırılması düşüncesiyle, son fıkrası gereksiz görülerek metinden çıkarılmış, ikinci fıkraya açıklık getirmek üzere bir cümle ilave edilmiş ve 134 üncü madde olarak kabul edilmiştir.” şeklinde düzenlenmiştir. Kanun tasarısı gerekçesine göre, bireye ait kişisel bilgiler üzerindeki hak, temel insan haklarından olduğundan hakkın kısıtlanabilmesi için yasal düzenleme gerektiğini, ancak bilgisayarlardaki kayıtların gerçeğin açığa çıkarılması yönünden, ceza davasında delil, iz, eser ve emare oluşturacağından CMK'nın 134. maddesi ile hem bu olanağı sağlamak ve hem de bireysel yararları saklı tutmak amacıyla bilgisayar program ve kütüklerinde arama yapılmasının belirli koşullara tâbi kılındığı açıklanmıştır.
Arama işleminin yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan CMK'nın 134. maddesi;
“(1) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması halinde, Cumhuriyet savcısının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine hâkim tarafından karar verilir.
(2) Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması halinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için, bu araç ve gereçlere elkonulabilir. Şifrenin çözümünün yapılması ve gerekli kopyaların alınması halinde, elkonulan cihazlar gecikme olmaksızın iade edilir.
(3) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoyma işlemi sırasında, sistemdeki bütün verilerin yedeklemesi yapılır.
(4) Üçüncü fıkraya göre alınan yedekten bir kopya çıkarılarak şüpheliye veya vekiline verilir ve bu husus tutanağa geçirilerek imza altına alınır.
(5) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoymaksızın da, sistemdeki verilerin tamamının veya bir kısmının kopyası alınabilir. Kopyası alınan veriler kâğıda yazdırılarak, bu husus tutanağa kaydedilir ve ilgililer tarafından imza altına alınır.” şeklinde düzenlenmiş iken,
Arama işlemi tarihinden sonra 27.07.2016 tarihli ve 29783 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 668 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler İle Bazı Kurum Ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin “Soruşturma ve kovuşturma işlemleri” başlıklı 3/j. maddesinde; “5271 sayılı Kanunun 134 üncü maddesi uyarınca bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde yapılacak arama, kopyalama ve elkoyma işlemlerine, gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısı tarafından da karar verilebilir. Bu karar, beş gün içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını elkoymadan itibaren on gün içinde açıklar; aksi halde elkoyma kendiliğinden kalkar. Kopyalama ve yedekleme işleminin uzun sürecek olması halinde bu araç ve gereçlere elkonulabilir. İşlemlerin tamamlanması üzerine elkonulan cihazlar gecikme olmaksızın iade edilir.” şeklinde düzenlenmiştir. Anılan düzenleme Bakanlar Kurulunun 20.07.2016 tarihli ve 2016/9064 sayılı kararı uyarınca, 21.07.2016 tarihinden itibaren 90 gün süreyle ülke genelinde ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında çıkarılan, 26.09.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap Dördüncü Kısım Dördüncü, Beşinci, Altıncı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar, 12.04.1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar bakımından olağanüstü hâlin devamı süresince uygulanacaktır.
Arama işlemi tarihinden sonra 31.07.2018 tarihli ve 30495 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren ve karar tarihinde yürürlükte olan 7145 sayılı Kanun'un 16. maddesi ile madde metni;
“Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması halinde, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına, bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilir. Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kararlar yirmi dört saat içinde hâkim onayına sunulur. Hâkim kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde çıkarılan kopyalar ve çözümü yapılan metinler derhâl imha edilir.
(2) Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması ya da işlemin uzun sürecek olması halinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için, bu araç ve gereçlere elkonulabilir. Şifrenin çözümünün yapılması ve gerekli kopyaların alınması halinde, elkonulan cihazlar gecikme olmaksızın iade edilir.
(3) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoyma işlemi sırasında, sistemdeki bütün verilerin yedeklemesi yapılır.
(4) Üçüncü fıkraya göre alınan yedekten bir kopya çıkarılarak şüpheliye veya vekiline verilir ve bu husus tutanağa geçirilerek imza altına alınır.
(5) Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoymaksızın da, sistemdeki verilerin tamamının veya bir kısmının kopyası alınabilir. Kopyası alınan veriler kâğıda yazdırılarak, bu husus tutanağa kaydedilir ve ilgililer tarafından imza altına alınır.” şeklinde değiştirilmiştir.
25.07.2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan “Cumhuriyet savcısının istemi üzerine” ibaresi “hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından” şeklinde değiştirilmiş, fıkrada yer alan “hâkim tarafından” ibaresi madde metninden çıkarılmış, ikinci fıkrasına “bilgilere ulaşılamaması” ibaresinden sonra gelmek üzere “ya da işlemin uzun sürecek olması” ibaresi eklenmiştir. Suç ve arama tarihinde yürürlükte bulunan hâliyle madde metni bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma işleminin yapılabilmesi için Cumhuriyet savcısının istemi üzerine hâkim tarafından verilmiş bir karar olması şartını ararken OHAL döneminde çıkartılan 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ve 7145 sayılı Kanun ile değiştirilen CMK’nın 134. maddesi ile hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından karar verilmesine imkân tanınmıştır. Cumhuriyet savcısı tarafından verilen karar süresi içerisinde hâkim onayına sunulacaktır. Ayrıca CMK’nın 134/2. maddesinde gerekli kopyaların alınabilmesi işleminin uzun sürecek olması sebebiyle de dijital materyallere doğrudan el konulabilecek, kopya alma işlemi el koyma işleminden sonra da yapılabilecektir.
Hükmün uygulanmasına ilişkin ayrıntılara Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nde yer verilmiştir. Anılan Yönetmeliğin “Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma” başlıklı 17. maddesi, CMK'nın 134. maddesi temelinde düzenlenmiştir. Yönetmelikte ayrıca 3. fıkradan sonra gelmek üzere “Bu işlem, bilgisayar ağları ve diğer uzak bilgisayar kütükleri ile çıkarılabilir donanımları hakkında da uygulanır.” hükmü eklenmiş olup, 5. fıkra ise Kanun’da yer alan düzenlemeden farklı olarak “Bilgisayar veya bilgisayar kütüklerine elkoymaksızın da, sistemdeki verilerin tamamının veya bir kısmının kopyası alınabilir. Kopyası alınan verilerin mahiyeti hakkında tutanak tanzim edilir ve ilgililer tarafından imza altına alınır. Bu tutanağın bir sureti de ilgiliye verilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
CMK’nın 134. maddesinde tanımlanan tedbire başvurabilmek için şu üç ön şartın birlikte bulunması gerekmektedir:
1- Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmanın bulunması,
2- Somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı,
3- Başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması.
Yukarıda açıklanan üç ön şartın gerçekleşmesi durumunda hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı kararı ile CMK’nın 134. maddesinde tanımlanan tedbire başvurulabilir. Ayrıca tedbirin uygulanacağı bilgisayar, bilgisayar programı ve kütükleri bakımından “şüphelinin kullandığı” ifadesine yer verilerek, bunların şüpheliye ait olması gibi bir koşul da aranmamıştır.
CMK’nın 134. maddesinde düzenlenen bilişim sistemlerinde arama ve el koyma konusunda önemli bir terim “yedekleme” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişim sitemlerinin tamamına veya bir kısmına el konulmasına karar verilmesi hâlinde, el koyma esnasında öncelikle bilişim sisteminde bulunan bütün verilerin yedeklemesinin yapılmasını şart koşulmaktadır. Ancak Kanun’da yedeklemeden ne murat edildiği açık bir şekilde ifade edilmemiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında belirtilen “yedekleme” tabirinden, “imaj alma” işlemini anlamak gerekir. Zira imaj alma, dijital medyanın alelade kopyalanması değil aktif, silinmiş veya artık alanlarında bulunan verilerin, orijinal medyadaki hâliyle bire bir aynı, adeta aynadaki görüntüsü gibi yedeklenmesidir. Bu işlem “verilerin özet-kriptografik hash değerinin çıkarılması” olarak da adlandırılmaktadır. (Muharrem Özen-İhsan Baştürk, Bilişim-İnternet ve Ceza Hukuku, Adalet Yayınevi, Ankara, 2011, s. 158)
CMK’nın 134. maddesine göre yukarıda açıklanan ön koşullar gerçekleşmesi üzerine maddesinin 1. fıkrasında belirtilen ilgili makamlardan karar alındıktan sonra “Bilgisayarlarda, Bilgisayar Programlarında ve Kütüklerinde Arama, Kopyalama ve El koyma” tedbirinin ne şekilde yapılacağı madde metninde ayrıntılı şekilde düzenlenmiştir. El koyma işlemi sırasında sistemdeki bütün verilerin yedeklenmesi (imaj alma işlemi), yedeklenen kayıtların bir kopyasının şüpheliye veya vekiline verilmesi, bu hususun tutanağa geçirilerek imza altına alınması maddenin şekil şartını oluşturmaktadır. CMK’nın 134/2. maddesi ile el koyma işlemi sırasında imaj alma hususuna istisna getirilmiştir. Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması ya da işlemin uzun sürecek olması hâlinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için, bu araç ve gereçlere el konulabilecek, şifrenin çözümünün yapılması ve gerekli kopyaların alınması hâlinde ise el konulan cihazlar gecikme olmaksızın iade edilecektir.
Bu itibarla somut olayımızda;
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 17.07.2016 tarihli ve 2016/103606 soruşturma sayılı yazısı ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen 16.07.2016 tarihli yazılı arama emrine istinaden gerçekleştirilen arama sonucu yapılan el koyma işleminin onaylanmasının talep edildiği, Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.07.2016 tarihli ve 2016/3977 d. iş sayılı kararıyla sanığın Ankara Kavaklıdere’de bulunan ikametinde ve Danıştay’da bulunan çalışma odasında yapılan aramada el konulan materyallerle ilgili 16.07.2016 tarihli el koyma işleminin onaylanmasına karar verildiği,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü arasında yapılan 16.07.2016 tarihli görüşme ve talimat tutanağının; “arama yapılacak kişi sayısının oldukça fazla olması, ülkenin içerisinde bulunduğu olağanüstü durum nedeniyle aramayı yapacak personel eksikliği, yine fazla arama yapılması nedeniyle alınacak dijital kopyaların yedekleneceği dijital veri deposu temininde aksaklık yaşanabileceği ve her kopya alınmasının oldukça uzun zaman alacağı sebebiyle, aramalarda elde edilecek bilgisayarlara, bilgisayar kütüklerine, cep telefonlarına, HD, DVD, CD, USB bellek, harici ve dahili hard disk vb. dijital tüm materyallerin mühürlü çuval, koli, delil poşeti vb. eşyalar içerisine muhafaza altına alınması, delil torbası vb. eşyaların mühürlenirken birlikte imza altına alınması, mühürleme işleminin tutanak haline getirilmesi ve akabinde kopya çıkartılması için mühür açma işleminin şahıs veya avukatı nezaretinde tanzim edilecek tutanak haline getirilmesi ve kopya alınması akabinde gerekli teslim işleminin yapılması” şeklinde olduğu,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 16.07.2016 tarihli ve 2016/103606 soruşturma sayılı talebine istinaden Ankara 2. Sulh Ceza Hakimliğinin 16.07.2016 tarihli ve 2016/3939 d.iş sayılı kararıyla sanıkta ele geçen dijital materyallerde inceleme yapılması, kopya çıkartılması ve bu kayıtların çıkartılarak metin hâline getirilmesi hususunda CMK’nın 134. maddesi gereği izin verilmesine karar verildiği,
Sanıkta ele geçen Samsung marka 353241050153462 IMEI ve R31C907R9ML numaralı tablet bilgisayarda ByLock kalıntısı, Sandisk marka BL150624852D seri numaralı 16 GB flash bellekte PDF formatında Fetullah Gülen’in yazdığı toplam 213 adet kitap bulunduğu,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/103606 sayılı soruşturma evrakı ekinde gelen ve sanıktan ele geçirilen materyallerin bulunduğu delil torbaları Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Adli Bilişim Şube Müdürlüğü Delil Kabul ve Hazırlık Büro Amirliğinde usulüne uygun olarak açılmış olup yapılan işleme ilişkin 03.08.2017 tarihli mühür açma, tespit ve teslim-tesellüm tutanağı tanzim edildiği,
Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.08.2017 tarihli ve 2017/6304 d.iş sayılı kararıyla sanıkta ele geçen dijital materyallerde inceleme yapılması, kopya çıkartılması ve bu kayıtların çıkartılarak metin hâline getirilmesi hususunda CMK’nın 134. maddesi gereği izin verilmesine, ayrıca sanığa ait telefon numaralarına ilişkin iletişimin tespitine CMK’nın 135. maddesi gereği izin verilmesine karar verildiği,
Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı Adli Bilişim Şube Müdürlüğünce; Samsung marka tablet bilgisayar için 25.09.2017 tarihinde, Sandisk marka flash bellek için 19.09.2017 tarihinde, veri çıkarma işlemi uluslararası adli bilişim standartlarına uygun olarak yapılmış olup, alınan imajların bir kopyası sanığa veya müdafiye verilmek üzere Seagate marka Z4YF5F1G seri numaralı 1 TB kapasiteli HDD içerisine aktarıldığı, alınan imajların diğer kopyası imaj içerikleri soruşturmacı birim tarafından incelenmek üzere Seagate marka Z4YF5B7Z seri numaralı 1 TB kapasiteli HDD içerisine export edildiği, yapılan işlemler tablet için 25.09.2017 tarihli mobil imaj alma tutanağına ve 26.09.2017 tarihli teknik inceleme ve export (veri çıkarım) raporuna, flash bellek için 21.09.2017 tarihli imaj alma tutanağına ve 29.09.2017 tarihli teknik inceleme ve export (veri çıkarım) raporuna bağlandığı, imaj alma işlemi tamamlandıktan sonra ilgili materyaller ağzı mühürlü delil torbasına konulduğu, 05.10.2017 tarihinde mühür kapatma ve teslim tesellüm tutanağının tanzim edildiği, Ankara Emniyet Müdürlüğünce 18.10.2017 tarihinde sanık veya müdafiye verilecek imaj kopyasının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, bilirkişiye teslim edilecek imaj kopyasının ise 26.10.2017 tarihinde teslim tesellüm tutanağı ile teslim edildiği anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında arama işleminin CMK'nın 134. maddesine uygun yapılıp yapılmadığı, söz konusu materyaller üzerinde yapılan inceleme sonucu elde edilen delillerin CMK'nın 217. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca hukuka aykırı delil niteliğinde olup olmadığı ve hükme esas alınıp alınamayacağı hususları birlikte değerlendirildiğinde;
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen 16.07.2016 tarihli yazılı arama emrine istinaden gerçekleştirilen arama sonucu yapılan el koyma işleminin Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.07.2016 tarihli ve 2016/3977 d. iş sayılı kararı ile onaylanmasına karar verildiği, ayrıca arama işleminden önce Ankara 2. Sulh Ceza Hâkimliğinin 16.07.2016 tarihli ve 2016/3939 d.iş sayılı kararıyla, imaj alma işleminden önce de Ankara 5. Sulh Ceza Hâkimliğinin 17.08.2017 tarihli ve 2017/6304 d.iş sayılı kararı ile CMK’nın 134. maddesi kapsamında gerekli iznin alındığı anlaşıldığından Sulh Ceza Hâkimliği kararında da belirtilen gerekçelerle kabul edildiği üzere yapılan soruşturmada somut delillere dayalı kuvvetli suç şüphesinin varlığı ve başka surette delil elde etme imkanının bulunmaması şeklindeki şartların gerçekleşmesi, CMK’nın 134. maddesine göre verilecek koruma tedbiri uygulamasına ilişkin kararın hâkim kararı olması sebebiyle itiraz kanun yoluna tabi olduğu hâlde sanık ve müdafisi tarafından karara itiraz edilmemesi,
Arama yapılacak şüpheli sayısının oldukça fazla olması, ülkenin içerisinde bulunduğu olağanüstü durum nedeniyle aramayı yapacak personel eksikliği, yine fazla sayıda arama yapılması nedeniyle alınacak dijital kopyaların yedekleneceği dijital veri deposu temininde aksaklık yaşanabileceği ve kopya alınmasının oldukça uzun zaman alacak olması sebebiyle sanıkta ele geçirilen materyallere CMK’nın 134/2. maddesi uyarınca el koyulduğu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından da aramayı yapan kolluk birimlerine bu hususlar belirtilerek dijital materyallere doğrudan el koyulması talimatı verildiği, 27.07.2016 tarihinde yürürlüğe giren 668 sayılı KHK’nın 3/j. maddesi ile; kopyalama ve yedekleme işleminin uzun sürecek olması hâlinde bu araç ve gereçlere el koyulabileceğinin kabul edildiği, anılan düzenlemenin olağanüstü hâlin devamı süresince uygulandığı, sonrasında ise 31.07.2018 tarihinde yürürlüğe giren 7145 sayılı Kanun'un 16. maddesi ile CMK’nın 134. maddesinin 668 sayılı KHK’ya uygun olarak değiştirildiği hususları ile yapılan el koyma işlemine CMK 134/2. maddesinin izin vermesi, olağanüstü durumun varlığı dikkate alındığında kanuni düzenlemelerin 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünden sonra değiştirilerek yedekleme işleminin uzun sürecek olmasının el koyma işlemine sebep olarak gösterilmesi ile birlikte değerlendirildiğinde,
CMK’nın 134/2. maddesine göre gerekli kopyaların alınması hâlinde el koyulan materyallerin iade edileceğinin belirtilmesi sebebiyle gerekli kopyaların alınamaması durumunda bu materyallerin de iade edilmesinin beklenemeyeceği, CMK’nın 134. maddesine göre el koyulan dijital materyallerin asılları ile yedeklenen verilerin bir kopyasının şüpheliye veya vekiline verilmesi öngörülmüş ise de 15.07.2016 tarihinde Ülke genelinde başlayan ve 19.07.2018’e kadar devam eden hükümeti devirmeye ve anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs edilmesi sebebiyle ilan edilen olağanüstü hâlin varlığı, sanığın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti, ele geçirilen dijital materyallerde bulunması muhtemel devlet sırrı niteliğindeki bilgiler, TCK’nın 54/4. maddesinde düzenlenen “Üretimi, bulundurulması, kullanılması, taşınması, alım ve satımı suç oluşturan eşya, müsadere edilir.” hükmünde belirtildiği şekilde el koyulan sistemin aslında veya yedeğinde açıkça suça konu verilerin mevcut olup olmadığı yargılama sonucunda anlaşılacağı için bunların aslının sanığa verilmemesi gerektiği, yedekleri taraflara verilmemiş dijital delillerin, delil güvenliğine yönelik herhangi bir hileli yönlendirme yok ise diğer delillerle birlikte değerlendirilmesine ve bu delillerin hükme esas alınmasına engel bir durumun bulunmadığı, kaldı ki kopyaların alınmasından sonra el koyulan dijital materyallerin mahkeme tarafından sanığa iade edildiği hususları birlikte değerlendirildiğinde yapılan arama ve el koyma işleminin CMK’nın 134. maddesine uygun olduğu,
Ayrıca el koyulan materyallerin bulunduğu delil torbalarının Adli Bilişim Şube Müdürlüğünde görevli adli bilişim uzmanları tarafından delil bütünlüğünün bozulmaması göz önüne alınarak usulüne uygun olarak açılması, 03.08.2017 tarihli mühür açma tutanağında sanığa ait dijital materyallerin arama işleminden sonra “... ibareli” bulgu poşetine/torbasına konulduğunun ve mühürlendiğinin, arama tutanağı veya mahkeme kararında hatalı, eksik bilgilerin olması ve el koyulan eşyaların usulüne uygun şekilde mühürlenerek bulgu torbasına konulmaması durumunda ise mühür açılmadan bulgu torbalarının iade edileceğinin belirtilmesi, Adli Bilişim Şube Müdürlüğünce veri çıkarma işleminin uluslararası adli bilişim standartlarına uygun olarak yapılması, alınan imajların bir kopyası sanığa veya müdafisine verilmek, diğer kopyası ise incelenmek üzere iki ayrı hard disk içerisine export edilmesi, yapılan işlemler için imaj alma tutanağına, teknik inceleme ve export (veri çıkarım) raporuna bağlanması, imaj alma işlemi tamamlandıktan sonra ilgili materyallerin ağzı mühürlü delil torbasına konularak mühür kapatma ve teslim tesellüm tutanağının tanzim edilmesi, dijital delillere müdahaleyi önleyecek şekilde seri numaraları tutanağa yazılmak suretiyle usulüne uygun zapt edilip mühürlenmesi ve dijital delillere dışarıdan müdahale edildiğini gösterir herhangi bir bulguya rastlanılmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde imaj alma işleminin usulüne uygun şekilde uzman kişiler tarafından dijital materyallerin delil olma niteliği korunarak gerçekleştirildiği anlaşıldığından sanıktan elde edilen elektronik deliller toplanırken kişisel verilerin ve özel hayatın gizliliğinin korunması ilkelerine aykırı davranılmamakla birlikte CMK’nın 134. maddesine uygun hareket edildiği, Özel Dairece “FETÖ/PDY örgütü üyeliği/yöneticiliği suçları, karakteristiği itibarıyla uzun denecek bir süreye yayılmıştır. Bu süreçte gizliliğe ve mahsus tedbirlere büyük önem veren örgütün, bazı delilleri tamamen veya kısmen ortadan kaldırma yeteneği, zamanın etkisiyle bazı delilerin kısmen de olsa aşınmış olması gibi hususlar dikkate alınarak elde edilen ve dosyaya giren deliller büyük bir dikkatle ve bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilerek maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına çalışılmıştır. Özellikle elektronik delillerin değerlendirilmesinde, diğer delillerle doğrulanması, hayatın olağan akışına ve akla uygun olup olmadığı, örgütsel yönü, dosya kapsamına uyumluluk gösterip göstermediği” hususları dikkate alınarak elektronik delillerin değerlendirildiğinin yeterli gerekçe ile açıklanması karşısında; bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma işlemi sonucu elde edilen delillerin CMK'nın 217. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca hukuka aykırı delil niteliğinde olmadığı ve bu nedenle hükme esas alınabileceği kabul edilmelidir.
d- Ortak baz istasyonu kullanımına ilişkin iletişimin tespiti ve Bank Asya’dan talep edilen banka kayıtlarının delil olarak kullanılması bakımından;
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 2. maddesinde soruşturmanın tanımına yer verilmiş, aynı Kanun'un 158. maddesinde ihbar ve şikâyet, 160. maddesinde bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi, 161. maddesinde Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri, 164. maddesinde ise adlî kolluk ve görevi düzenlenmiştir.
5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinin (e) bendinde soruşturma; “Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,.. ifade eder” şeklinde tanımlanmış,
“İhbar ve şikâyet” başlığını taşıyan 158. maddesi;
“(1) Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir.
(2) Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
(3) Yurt dışında işlenip ülkede takibi gereken suçlar hakkında Türkiye'nin elçilik ve konsolosluklarına da ihbar veya şikâyette bulunulabilir.
(4) Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
(5) İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir.
(6) İhbar ve şikâyet konusu fiilin suç oluşturmadığının herhangi bir araştırma yapılmasını gerektirmeksizin açıkça anlaşılması veya ihbar ve şikâyetin soyut ve genel nitelikte olması durumunda soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verilir. Bu durumda şikâyet edilen kişiye şüpheli sıfatı verilemez. Soruşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar, varsa ihbarda bulunana veya şikâyetçiye bildirilir ve bu karara karşı 173 üncü maddedeki usule göre itiraz edilebilir. İtirazın kabulü hâlinde Cumhuriyet başsavcılığı soruşturma işlemlerini başlatır. Bu fıkra uyarınca yapılan işlemler ve verilen kararlar, bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından görülebilir.
(7) Yürütülen soruşturma sonucunda kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikâyete bağlı olduğunun anlaşılması halinde; mağdur açıkça şikâyetten vazgeçmediği takdirde, yargılamaya devam olunur.”,
“Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi” başlığını taşıyan 160. maddesi;
“(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.
(2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür”,
“Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri” başlığını taşıyan 161. maddesi;
“(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister.
(2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.
(3) Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir. Sözlü emir, en kısa sürede yazılı olarak da bildirilir.
(4) Diğer kamu görevlileri de, yürütülmekte olan soruşturma kapsamında ihtiyaç duyulan bilgi ve belgeleri, talep eden Cumhuriyet savcısına vakit geçirmeksizin temin etmekle yükümlüdür...” şeklinde düzenlenmiştir.
CMK’nın 158. maddesine göre asıl olan ihbar veya şikâyetin Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk birimlerine yapılmasıdır. Valilik, kaymakamlık ya da mahkemelere yapılan ihbar veya şikâyetlerin de ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesi gerekir. İlgili düzenlemeye göre bir suçun işlendiği iddiasını içeren ihbar veya şikâyetlerle ilgili görevlendirilen makam Cumhuriyet Başsavcılığı veya adına hareket eden kolluk birimleridir.
Soruşturmanın “kamusallığı” ve kural olarak “mecburiliği” ilkesi uyarınca Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimi veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere işin gerçeğini araştırmaya başlar. CMK'nın 160/1. maddesine göre, savcının bu evredeki görevi bir suçun işlendiği izlenimi veren bir hâli öğrenir öğrenmez işin gerçeğini araştırmaktır. Soruşturma evresi, CMK’nın 2. maddesine göre; suç şüphesinin öğrenilmesi anında başlar ve mahkeme tarafından iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi kapsar ve Cumhuriyet savcısının yetki ve sorumluluğu altında yürütülür. Soruşturma evresinin asli görevli ve yetkilisi Cumhuriyet savcısıdır.
Cumhuriyet savcısı, soruşturma sırasında Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde güvence altına alınmış bulunan temel haklara ve evrensel hukuk kurallarına saygı içinde hareket etmelidir. Bu nedenle, Cumhuriyet savcısı maddi gerçeğe ulaşılması ve adil bir yargılanmanın yapılabilmesi için şüphelinin lehine ve aleyhine olan tüm delilleri toplayıp koruma altına almak ve aynı zamanda şüphelinin haklarını korumakla görevlidir. Bu anlamda Cumhuriyet savcısı nesnel davranmak yükümlülüğü altındadır.
5271 sayılı CMK’nın 160. maddesinin birinci fıkrasında Cumhuriyet savcısının, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlayacağı, 161. maddesinin birinci fıkrasında doğrudan doğruya veya emrindeki adli kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabileceği ve 170. maddesinin birinci fıkrasında da kamu davasını açma görevinin Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirileceği belirtildikten sonra, aynı maddenin devam eden fıkralarında; soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısının bir iddianame düzenleyeceği, görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede; şüphelinin kimliğinin, varsa müdafisinin, maktul, mağdur veya suçtan zarar görenin kimliğinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin vekilinin veya kanunî temsilcisinin, açıklanmasında sakınca bulunmaması hâlinde ihbarda bulunan kişinin kimliğinin, şikâyette bulunan kişinin kimliğinin, şikâyetin yapıldığı tarihin, yüklenen suç ve uygulanması gereken kanun maddelerinin, yüklenen suçun işlendiği yerin, tarihin ve zaman diliminin, suçun delillerinin, şüphelinin tutuklu olup olmadığının; tutuklanmış ise, gözaltına alma ve tutuklama tarihleri ile bunların sürelerinin gösterileceği hüküm altına alınmıştır.
Yine bu madde uyarınca; iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olayların, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanacağı, iddianamenin sonuç kısmında, şüphelinin sadece aleyhine olan hususların değil, lehine olan hususların da ileri sürüleceği, iddianamenin sonuç kısmında da, işlenen suç dolayısıyla ilgili kanunda öngörülen ceza ve güvenlik tedbirlerinden hangilerine hükmedilmesinin istendiğinin; suçun tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, ilgili tüzel kişi hakkında uygulanabilecek olan güvenlik tedbirinin açıkça belirtileceği öngörülmüştür.
Ayrıca ifade etmek gerekir ki; ceza muhakemesi hukukumuzda duruşmanın doğrudan doğruyalığı (yüz yüzelik) ve sözlülük ilkeleri esas alınmış olup hüküm verecek olan mahkeme hâkimi sanık, tanık ve olayın tüm delilleri ile birebir karşı karşıya gelecektir. Böylece, belirtilen ilkeler ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde yer alan “adil yargılama” hakkının temel gerekleri ve CMK'nın 217. maddesi uyarınca hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilecektir.
Yine, ceza yargılamasında hangi hususun hangi delillerle ispat olunacağı konusunda bir sınırlama bulunmayıp delil serbestisi içinde yargılama yapan hâkim, hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delili kullanmak suretiyle sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de araştırıp değerlendirerek kuşkudan arınmış bir sonuca ulaşmalıdır. Yargılama konusu olayın açıklığa kavuşturulması ve maddi gerçeğin bulunabilmesi için ispat amacıyla kullanılan her araç delil olarak kabul edilir.
Ceza muhakemesinin amacı, usul kurallarının öngördüğü ilkeler nazara alınarak, somut gerçeğin her türlü şüpheden uzak biçimde kesin olarak ortaya çıkarılmasıdır. Bu bağlamda 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu; adil, etkin ve hukuka uygun bir yargılama yapılarak maddi gerçeğe varmayı amaç edinmiştir. Bu nedenle, ulaşılma imkânı bulunan bütün delillerin ele alınıp değerlendirilmesi gerekmektedir. Diğer bir deyişle, adaletin tam olarak tecelli edebilmesi için, maddi gerçeğe ulaşma amacına hizmet edecek tüm kanuni delillerin toplanması ve tartışılması zorunludur.
Bu doğrultuda, 5271 sayılı CMK'da delillere ilişkin düzenlemelerde mahkemenin de her bir delile re'sen ulaşıp o delili tartışmaya açmasına imkân tanınmıştır. Çözümü özel ve teknik bilgiyi gerektiren hâllerde re'sen bilirkişiye başvurulabilmesi, naip veya istinabe olunan hâkim tarafından keşif yapılabilmesi gibi düzenlemeler de bu yöndeki kabulü doğrular niteliktedir. Aynı şekilde, CMK'nın 332. maddesi uyarınca, mahkemenin çeşitli kurumlardan yazılı olarak bilgi isteyebilmesi de talep koşuluna bağlanmamıştır. Dolayısıyla, medeni muhakemeden farklı olarak ceza muhakemesinde benimsenen en önemli prensibin, hâkimin de delil araştırabilmesi olduğu anlaşılmaktadır.
Gelinen bu aşamada telekomünikasyon yoluyla iletişimin tespitine ilişkin yasa hükümlerine değinmekte yarar bulunmaktadır.
İletişimin tespitine ilişkin hâkim kararı verildiği tarihte CMK’nın 135. maddesinin 6. fıkrası; “Şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturma aşamasında hâkim, kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır. Kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu ve tedbirin süresi belirtilir.” şeklinde düzenlenmişken, 24.11.2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun’un 26. maddesiyle, bu maddenin altıncı fıkrasına “soruşturma aşamasında hâkim” ibaresinden sonra gelmek üzere “veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı” ibaresi, fıkranın son kısmına ise “Cumhuriyet savcısı kararını yirmi dört saat içinde hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde kayıtlar derhâl imha edilir.” ibareleri eklenmiş olup böylelikle Kanun metni son şeklini almıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 19.09.2016 tarihli ve 103606 sayılı talep yazısına istinaden Ankara 7. Sulh Ceza Hakimliğinin 22.09.2016 tarihli ve 2016/2262 d.iş sayılı kararı ile; sanığın kullandığı GSM hatlarına ilişkin olarak 01.06.2014-20.07.2016 tarihleri arasındaki gelen-giden arama, sms, baz istasyonları ve kullanıcı bilgilerini içerir HTS raporlarının temini için CMK’nın 135/6. maddesi gereğince izin verildiği, ayrıca Özel Dairece 24.01.2018 tarihinde yapılan tensip ile Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu Başkanlığından, sanığa ait GSM hatlarının 11.08.2014-18.07.2016 tarihleri arasındaki gelen-giden arama, SMS, baz istasyonları ve kullanıcı bilgilerini içerir HTS raporları ile Asya Katılım Bankası AŞ Genel Müdürlüğünden sanığın banka ile irtibatının bulunup bulunmadığı, olması hâlinde hesap hareketlerinin talep edildiği anlaşılmakla;
CMK’nın 135/6. maddesine göre 6763 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 02.12.2016 tarihine kadar iletişimin tespine ilişkin kararı, soruşturma aşamasında hâkim, kovuşturma aşamasında mahkeme, yürürlük tarihinden sonra ise soruşturma aşamasında hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında mahkemenin verebileceğinin düzenlenmesi, Cumhuriyet savcısının delil toplama yetkisi kapsamı ile CMK’nın 135. maddesinin 6. fıkrasına göre Sulh Ceza Hâkimliğinden iletişimin tespiti kararını talep etmesi,
CMK'da delillere ilişkin düzenlemelerde mahkemenin de her bir delile re'sen ulaşıp o delili tartışmaya açmasına imkân tanınması, CMK'nın 332. maddesi uyarınca, mahkemenin çeşitli kurumlardan yazılı olarak bilgi isteyebilmesi, Bankacılık mevzuatında banka kayıtlarının adli makamlar tarafından talep edilmesi ve kullanılmasının herhangi bir ön koşula bağlanmaması,
Ayrıca, ceza muhakemesine hâkim olan re'sen araştırma ve delillerin serbestçe değerlendirilmesi ilkesi doğrultusunda, kovuşturma makamınca gerekli görüldüğü takdirde sanığın hem aleyhine hem de lehine olabilecek tüm delillerin toplanmasına dair işlemlerinin makul sürede ve adil yargılanma hakkının gereği olduğu,
Değerlendirildiğinden, CMK’nın 135/6. maddesine göre temin edilen iletişimin tespiti ile hesap hareketlerini gösterir banka kayıtlarının CMK'nın 217. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca hukuka aykırı delil niteliğinde olmadığı ve bu nedenle hükme esas alınabileceği kabul edilmelidir.
III- Sanık ... Hakkında Kurulan Mahkûmiyet Hükmünün İsabetli Olup Olmadığına Dair Maddi Hukuka İlişkin Uyuşmazlık Konuları Değerlendirildiğinde;
Sanık ...'ın; 17.02.1989 tarihinde açıktan atama ile Polis Akademisinde öğretim üyesi olarak göreve başladığı, 03.03.2011 tarihinde Cumhurbaşkanı tarafından Danıştay Üyesi olarak seçildiği, sanığın 01.09.2016 tarihinde terör örgütlerine veya Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğundan bahisle kamu görevinden çıkarılmasına karar verildiği,
Sanığın örgütün mahrem sınıfında yer alan Emniyet ve daha sonra Yargı teşkilatlarında görev aldığı, tanık ...'in beyanına göre, 1980'li yıllarda örgütün Polis Akademisinde yoğun kadrolaşması kapsamında sanığın da Polis Akademisine öğretim üyesi olarak yerleştirildiği, bilahare örgütün girişimleriyle İngiltere'ye yüksek lisans için gönderildiği, yurda döndükten sonra örgütün Emniyet imamı ...tarafından polis akademisindeki öğretim görevlilerinden sorumlu imam olarak görevlendirildiği, sanığın ikametinde de cemaat toplantısı yapıldığı ve toplantının imamlığını da sanığın yaptığı, 1986 yılında örgüt lideri Fetullah Gülen’in Isparta ilinde askerlik yapan sanığı ziyarete gittiği, birlikte Antalya'dan İzmir'e giderken polis tarafından Burdur'da yakalandıkları, bu olaydan dolayı sanığın hâkimlik stajından ihraç edildiği için kendisine 2 yıl maaş verildiği,
Danıştay eski üyesi olan tanık ...'ın beyanına göre sanığın FETÖ mensubu olduğu, bu nedenle o tarihte İdari Dava Daireleri Kurulunda görev yapan sanığın ... ve İbrahim Ali Usta ile birlikte FETÖ'nün talimatı doğrultusunda örgüt bağlantısı olan dernek lehine oy kullandıkları, yine örgüt mensuplarının dava dosyasına yansıyan ByLock görüşme içeriklerine göre, örgüte ait yurtların ve dershanelerin kapatılmasına ilişkin idari davalarda örgüt lehine karar alınması ve bu kararların benzer davalara emsal oluşturmasını sağlamak amacıyla, bu davaların temyiz incelemesi için dosyaların o dönem aralarında örgüt mensuplarının da bulunduğu Danıştay 17. Dairesine gönderilmesine önem atfettikleri, ByLock mesajlaşmaları, sanığın 17. Daireye görevlendirilmesi ile tanık ...'ın beyanları birlikte değerlendirildiğinde görevlendirmelerinin örgüt tarafından yakından takip edildiği, bu davaların temyiz incelemesi sırasında yapılan müzakerelerde de objektif hukuki kanaatlerinin ötesinde, uyuşmazlığın örgüt lehine çözümlenebilmesi için ve örgütsel saikle hareket ettiği,
Tanıklar ... ve ...’in, Danıştay'daki FETÖ mensuplarının blok hâlinde hareket etmesinden doğan rahatsızlık üzerine 2013 yılında yapılan toplantılara cemaat mensubu olmadığını düşündükleri isimleri çağırdıklarını, sanığın da cemaatçi olduğu yönünde genel bir kanaat olduğu için çağrılmadığını beyan ettikleri, yargı teşkilatında aktif ve önemli görev alan tanıklar tarafından da sanığın örgüte olan yakınlığının vurgulandığı,
Örgüt lideri Fetullah Gülen’in 31.12.2013 tarihinde örgütün finans kaynaklarından olan Bank Asya’ya para yatırılması talimatı üzerine sanığın 30.01.2014 tarihinde 50.500 TL nakit yatırmak suretiyle katılım hesabı açtığı, 01.04.2016 tarihine kadar bu hesaplara yüklü miktarda para transferleri yaptığı, ayrıca örgütle iltisaklı kişi, kurum ve kuruluşlarla çok sayıda para transferinin bulunduğu, banka kayıtlarının incelendiği MASAK raporuyla da sanığın örgüte olan sadakat ve bağlılığı ile diğer örgüt mensuplarıyla irtibatının belirlendiği,
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün "sivil imamı" oldukları değerlendirilen kişilere yönelik yürütülen soruşturma kapsamında, sözde sivil imamların kullandıkları değerlendirilen telefon hatlarıyla, haklarında aynı örgüte üye oldukları iddiasıyla ayrı soruşturma yürütülen yüksek yargı eski üyelerinin kullandıkları telefon hatlarına ait HTS kayıtlarının karşılaştırılarak incelenmesi sonucunda düzenlenen raporlara göre; sanık ... adına kayıtlı bazı hatların sözde sivil imam olduğu değerlendirilen kişiler ile yüksek yargı eski üyelerine ait hatlarla aynı tarih ve saat aralığında aynı lokasyon bilgisine sahip olduklarının tespit edildiği, zaman ve mekan çeşitliliği, sanığın birlikte olduğu değerlendirilen kişilerin örgüt içerisindeki mevcut konumları ile anılan şahısların sivil imam ve yüksek yargı eski üyeleri olması, ayrıca sanığın FETÖ/PDY şüphelileri olan ... ve ... ile birlikte kısa zaman aralıklarıyla yurt dışına çıkış yaptıkları da nazara alındığında sanık ile bu şahısların ortak baz sinyallerinin tesadüfi olmadığı ve aralarında örgütsel bir ilişki bulunduğu,
Sanığın evinde ele geçirilen flash bellekte toplam 213 adet Fetullah Gülen’in yazdığı kitap bulunduğu, bu durumun sanığın örgüt liderine, onun öğreti ve ideolojisine ilgisini ve bağlılığını gösterdiği,
Sanığın ayrıca, 6723 Sayılı Danıştay Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'la, yüksek yargıda FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne mensup kişilerin tasfiyesinin amaçlandığına dair kamuoyunda oluşan algı doğrultusunda, sanığın cübbesini Danıştay'da bulunan odasının camına bina dışından görülecek şekilde astığı, Kanun’un kabulünden sonra ise odasının girişinde bulunan isimliğin altına “Giderken odamı boşaltmayacağım, Hırsızlara herşey caiz” yazdığı, sanığın bu eylemi bizatihi suç teşkil etmemekle birlikte, basında ve sosyal medyada bu Kanun'a yönelik kanaatini açıklayan diğer kişilerden farklı olarak, sanığın mesleki konumu, örgütün mahrem yapılanmasında yer alması ve anılan Kanun'un hedef alındığı değerlendirilen yapıya yönelik kamuoyu algısı birlikte değerlendirildiğinde; sanığın söz konusu eylemi Anayasa'da güvence altına alınan ifade hürriyetinin ötesinde, örgüt mensuplarının Anayasal kurumlarda varlıklarının ve etkinliklerinin sürdürülmesine yönelik örgütsel saikle gerçekleştirdiği, sanık hakkında başlatılan adli soruşturmadan kısa bir süre önce gerçekleşen ve sanığın örgüt üyeliğine dair icrai hareketlerinden birini de oluşturan söz konusu eylemin, sanığın yakalanma anına kadar örgüt üyeliği suçunu işlemeye devam ettiği ve suçüstü hâlinin yukarıda yapılan açıklamalar dışında bu bakımdan da mevcut olduğu noktasında göz önünde bulundurulması gerektiği,
Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde; sanığın örgüt üyesi sıfatıyla ve örgüt üyeliğinden kaynaklanan hiyerarşi içerisinde hareket ettiği, örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik hiçbir bir kamu göreviyle bağdaşmayan nihâi amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü idari ve yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetleri kapsamında önce Polis Akademisine öğretim görevlisi olarak sonra da Danıştay Üyeliğine yerleştirildiği, örgütsel amaçların gerçekleştirilmesine yönelik olarak örgütsel saikle hareket ederek örgüt adına çalışmalar yaptığı, bu suretle sanığın FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği anlaşılmaktadır.
Özel Dairece mahkûmiyet hükmüne esas alınan deliller karşısında; 2010-2011 yıllarında yapılan Komiser Yardımcılığı sınavında soru hazırlama komisyonunda görevli olan sanık hakkında Polis Akademisi Başkanlığı tarafından disiplin soruşturması başlatılması, Turgut Özal Üniversitesi ve İpek Üniversitesi mütevelli heyeti üyesi olması sebebiyle sanığın mal varlığına el konulmasına karar verilmesi, Danıştay Başkanlığı tarafından başlatılan disiplin soruşturması kapsamında alınan ..., ... ve...'ın tanık ifadeleri ve ...'nın kollukta alınan ifadesi ile teşhis tutanağının hükme esas alınmamasının sonuca etkili olmadığı değerlendirilmiştir.
Suç tarihi itibarıyla FETÖ/PDY'nin silahlı terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararının bulunmaması, neticeyi bilerek ve isteyerek tipik hareketi gerçekleştiren sanığın kanuni yönden sorumlu tutulmasına engel teşkil etmeyecektir. Ayrıca örgüt piramidi içindeki konumu itibarıyla "mahrem alan" kapsamında yer alması ve sanığın eğitim düzeyi, yaptığı görev nedeniyle edindiği bilgi ve tecrübeleri ile örgütteki konumu itibarıyla bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu bilebilecek durumda olduğu anlaşıldığından, sanık hakkında TCK’nın 30. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen hata hükmünün uygulanma olanağı bulunmamaktadır.
Bu sebeplerle, sanık ... yönünden TCK'nın 314. maddesinin ikinci fıkrasında belirtilen silahlı terör örgütüne üye olma suçunun tüm unsurlarıyla oluştuğunun kabulü gerekmektedir.
Bununla birlikte, sanığın örgütte kaldığı süre ve bu süre içerisindeki örgütsel eylemlerinin çeşitliliği itibarıyla suç kastının yoğun olması, örgütün mahrem yapılanmasında ve bu yapılanmanın da hem Polis Akademisi hem de sonradan Danıştay gibi örgüt tarafından büyük önem taşıyan Anayasal bir kurum içerisindeki örgütlenmesinde yer alması, bu örgütlenme içerisinde tanık beyanları ve diğer delillerle ispatlandığı şekilde örgütsel saikle gerçekleştirdiği eylemlerin niteliği, işlediği suçla meydana gelen tehlikenin ağırlığı birlikte değerlendirildiğinde; alt sınırı beş yıl hapis cezasını gerektiren bu suçta temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak dokuz yıl olarak tayin edilmesi dosya kapsamına uygun olup TCK’nın 3. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen “orantılılık” ilkesine de aykırılık oluşturmamaktadır.
Yine, sanığın kovuşturma aşamasında mahkeme heyetine ve Cumhuriyet savcısına hitaben sarf ettiği “Yarın Savcının değil sizin başınız ağrır, gerek Anayasa Mahkemesinde, gerek AİHM'den bu döndüğü zaman sizin hakkınızda çok acaip tazminatlar çıkar ve bunları emekli olduğunuzda ödeyemezsiniz çoluk çocuklarınıza, torunlarınıza kalır. Bunu hatırlatayım. Bu yanlışı”, “Hukuki değeri bulunmayan, dedikodu değeri bile olmayan tahminlerle, olsa olsa ön yargılarıyla silahlı terör örgütü üyeliğiyle itham edilmemi, yargılanmamı, yıllarca hücrede hapsedilmemin yorumunu geleceğin pırlanta kalpli, tarafsız, aydın beyinli zeki hukukçularına bırakıyorum” ve “kanıtsız, delilsiz, mesnetsiz, örneksiz, desteksiz, soyut ve alçakça olan bu iftirayı sayın savcıya iade ediyorum” şeklindeki sözleri Özel Dairece mahkeme heyetine ve iddia makamına karşı savunma sınırlarını aşar şekilde saygısız tutum ve davranışlar olarak nitelendirilerek hakkında TCK'nın 62. maddesinde öngörülen takdiri indirim nedenlerinin uygulanmamasının da isabetli olduğu değerlendirilmiştir.
Bu itibarla, sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde sayılan hukuka kesin aykırılık hâlleri ile sanık müdafisinin maddi hukuka ilişkin temyiz itirazıyla sınırlı olarak incelenmesi sonucunda, Özel Daire kararı isabetli olup sanık müdafisinin maddi hukuka ilişkin temyiz itirazlarının reddi ile sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmelidir.
SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 28.03.2019 tarihli ve 12-45 sayılı; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün ONANMASINA,
2- Onama kararı ve sanığın tutuklukta geçirdiği süre göz önüne alınarak sanık hakkındaki salıverilme isteklerinin REDDİNE,
3- Dosyanın, Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 10.10.2019 tarihinde yapılan müzakerede sanık müdafisinin 03.04.2019 tarihli temyiz dilekçesinin geçerli bir temyiz nedeni içerip içermediğine ve içerdiğinin kabul edilmesi hâlinde de temyiz denetiminin ne şekilde yapılacağına ilişkin uyuşmazlık konuları bakımından oy çokluğuyla, mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu ile sanık hakkındaki salıverilme istekleri bakımından oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2023/167 E., 2023/294 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
maddesinin üst norm olan Anayasa'nın 159. maddesine ve özel kanun olan 6087 sayılı Kanun'a aykırı olarak uygulanmasının mümkün olmadığı, temadi eden suç tanımlaması yapılarak terör örgütü üyeliği için suçüstü hükümlerinin uygulanmasına imkân bulunmadığı, sanık hakkında anayasal düzene karşı
Ceza Genel Kurulu 2023/167 E. , 2023/294 K.
"İçtihat Metni"
YARGITAY DAİRESİ : Ceza Genel Kurulu
MAHKEMESİ :Ceza Dairesi
SAYISI : 11-20
Silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan sanık hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 30.09.2019 tarih ve 65-138 sayı ile; sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 13 yıl 6 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
Hükmün, sanık ve müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 17.02.2022 tarih ve 57-96 sayı ile; "...Sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan açılan kamu davasında, ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından yapılan yargılamanın 05.11.2018, 08.04.2019, 11.06.2019 ve 01.07.2019 tarihli oturumlar ile hükmün verildiği 30.09.2019 tarihli oturumuna Daire Üyesi ...'ın başkan olarak iştirak ettiği, sanık tarafından sunulan 11.06.2019 tarihinde adı geçen hakkında hâkimin reddi talebinde bulunulması üzerine Yargıtay 9. Ceza Dairesince aynı tarihli oturumda CMK'nın 25. maddesinin ikinci fıkrası ile 31. maddesinin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentleri uyarınca hâkimin reddi talebinin geri çevrilmesine karar verildiği, sanık tarafından 17.06.2019 tarihli dilekçe ile anılan karara itiraz edildiği, sanığın usulüne uygun itirazına rağmen söz konusu itiraz usulüne uygun şekilde karara bağlanmaksızın yargılamaya devam olunarak 30.09.2019 tarihinde nihai hükmün kurulduğu, sanık ve müdafisinin temyiz istemlerinde duruşmayı yöneten heyet başkanı hakkında yaptıkları itiraz ve şikayetlerin dikkate alınmadığının ve somut gerekçelerle reddi istenen hâkimin davaya katılım sağladığının belirtildiği olayda;
5271 sayılı Kanun'un 31. maddesinin üçüncü fıkrasında hâkimin reddi isteminin geri çevrilmesine ilişkin kararlara itiraz edilebileceğinin belirtilmesi karşısında Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen hâkimin reddi isteminin geri çevrilmesine ilişkin karara sanık tarafından yapılan itirazın ilgili Kanun'da yöntemi belirtildiği şekilde mercisince incelenmesi sağlanmadan yargılamaya devam olunarak eksik inceleme ile hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararı ile dosyanın devredildiği Yargıtay 3. Ceza Dairesince yapılan yargılamada bozma kararına uyulmasına karar verilerek yeniden yapılan yargılama neticesinde 01.12.2022 tarih ve 11-20 sayı ile sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 62/1, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba karar verilmiştir.
Bu hükmün de sanık ve müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının onama istemli 09.03.2023 tarihli ve 28876 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Hükmolunan ceza miktarı yönünden yasal şartları oluşmadığından sanık ve müdafilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin CMK'nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren reddine oy birliğiyle karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulunca, sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılma istemiyle açılan davada, İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 3. Ceza Dairesinde yapılan yargılama sonunda, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün hukuki yönüne ilişkin temyiz incelemesi yapılacaktır.
I) TEMYİZ EDENLERİN SIFATI, BAŞVURULARIN SÜRESİ VE TEMYİZ NEDENLERİNE GÖRE YAPILAN İNCELEMEDE:
A) Uygulanacak Temyiz Hükümleri:
07.10.2004 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5235 sayılı Adlî Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun'un 25 ve geçici 2. maddeleri uyarınca kurulan bölge adliye mahkemeleri, 07.11.2015 tarihli ve 29525 sayılı Resmî Gazete'de ilan edildiği üzere 20.07.2016 tarihinde tüm yurtta göreve başlamıştır. Bölge adliye mahkemelerinin faaliyete geçmesiyle birlikte istinaf kanun yolu uygulamaya girmekle birlikte 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 8. maddesi uyarınca, bölge adliye mahkemelerinin göreve başlama tarihi olan 20.07.2016 tarihinden önce verilen kararlar hakkında kesinleşinceye kadar 1412 sayılı CMUK'nın, bu tarihten sonra verilen kararlar hakkında ise 5271 sayılı CMK'nın temyize ilişkin hükümleri uygulanacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine Ek 7 nolu protokolün "Cezai konularda iki dereceli yargılanma hakkı" başlıklı 2. Maddesinin "Bir mahkeme tarafından cezai bir suçtan mahkum edilen her kişi, mahkumiyet ya da ceza hükmünü daha yüksek bir mahkemeye yeniden inceletme hakkını haiz olacaktır. Bu hakkın kullanılması, kullanılabilme gerekçeleri de dahil olmak üzere, yasayla düzenlenir. 2. Bu hakkın kullanılması, yasada düzenlenmiş haliyle önem derecesi düşük suçlar bakımından ya da ilgilinin birinci derece mahkemesi olarak en yüksek mahkemede yargılandığı veya beraatini müteakip bunun temyiz edilmesi üzerine verilen mahkumiyet hallerinde istisnaya tabi tutulabilir." hükmü doğrultusunda, bazı kamu görevlilerin özel yetki kuralları uyarınca Yargıtayda veya Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesinde yargılanmaları hâlinde istisna getirebilme olanağına rağmen iç hukukumuzda, ilk derece olarak Yargıtayda yargılanacak kişiler bakımından verilen hükümlerin temyiz edilebileceği öngörülerek, iki dereceli sistem benimsenmiştir.
B) Temyiz Süresi ve Neden Bildirme Yükümlülüğü:
Hüküm fıkrasında, verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağı bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresinin, mercisi ve şekillerinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilerek hazır bulunan sanığa ve müdafisine bildirilmesi gerekmektedir.
Temyiz istemi, tutuklu bulunan sanıklar hakkında CMK'nın 263. madde hükmü saklı kalmak üzere, hükmün açıklanmasından itibaren eğer temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılmasının gerekliliği, temyiz sebebinin ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabileceği gözetilerek, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorunda olduğu, başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilmesi zorunluluğu bulunmaktadır.
C) Temyiz Nedenleri ve İncelemenin Kapsamı:
İstinaf mahkemelerinin Türk yargı sistemine dahil olmasıyla kanun yolu yargılamasında yeni bir anlayışı benimseyen kanun koyucu, istinaf başvurusunda Cumhuriyet savcısı dışındaki diğer kişiler bakımından sebep gösterme zorunluluğu öngörmezken, temyiz kanun yolunda, mülga 1412 sayılı CMUK'dan farklı şekilde resen temyiz tercihinden vazgeçerek, temyiz davasını açan ve sınırlayan temyiz dilekçesinde temyiz edenin, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini, temyiz sebeplerini göstermek zorunda olduğunu ve temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren ek bir dilekçe vermesini öngörmüştür. Gerekçeli temyiz dilekçesi (ek dilekçe, temyiz layihası), temyiz nedenlerinin gösterildiği dilekçedir. Temyiz dilekçesinde ya da daha sonradan verilen ek temyiz dilekçesinde temyiz denetiminin kapsamının belirlenmesi bakımından hangi hukuka aykırılıklara dayanıldığının anlaşılır bir şekilde gösterilmesi gerekir.
Bir muhakemede, çözümü amaçlanan iki temel sorun vardır. Bunlar, maddi sorun ve hukuki sorundur. Maddi sorun, 'olgusal dünya'ya; hukuki sorun, 'normatif dünya'ya aittir. Mahkemede önce maddi sorun, sonra hukuki sorun çözülür. Maddi sorunun çözümü geçmişte yaşanmış bir olayın temsili, nasıl gerçekleştiğinin tespitidir. Bu çözüm de sadece hukukun izin verdiği yöntemlerle gerçekleşecektir. Maddi olayın gerçeğe uygun temsil edilebilmesi öncelikle, eksiksiz soruşturma yapılması ve toplanan tüm delil araçlarının doğru değerlendirilmesine bağlıdır. Hâkim; delil araçlarını, akıl yürütmek ve bu arada tecrübe kurallarına başvurmak suretiyle, vicdanına göre değerlendirecektir. Yine akıl yürüterek boşlukları dolduracaktır. Dolayısıyla vicdani kanaate sezgilerle değil akıl yoluyla ulaşılacaktır.
Temyiz denetiminde, maddi olayın tespitinde ilk derece ve bölge adliye mahkemelerinin, sözlülük, doğrudan doğruyalık ve yüzyüzelik ilkeleri uyarınca elde edilen delilleri vicdani kanaatleri ile serbestçe takdir ederken, delillerle varılan sonucun hukuk kurallarına, akla, mantığa, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel görüşlere uygun olup olmadığının tespiti bakımından somut dosya üzerinden görüşülüp incelenebileceği gibi maddi sorunla ilgili vaka değerlendirmelerindeki hukuka aykırılıkları da gerekçe üzerinden denetlenebilecektir.
Temyiz dilekçesinde bir temyiz nedeni var olmasına rağmen muhakeme hukukuna aykırılık iddiasının temyiz sebebi olarak gösterilmemesi ya da gösterilmekle birlikte hükme etki edecek nitelikte olmadığının anlaşılması durumunda usul hükümlerine uygunluk bakımından sadece 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesi kapsamındaki hukuka kesin aykırılık hâlleriyle sınırlı bir temyiz incelemesi yapılacak, inceleme sırasında tespit edilen ancak hükmü etkilemeyen muhakeme hukukuna aykırılıklar Yargıtay tarafından bozma nedeni yapılmayarak kararda bu aykırılıklara işaret edilmekle yetinilecektir.
Temyiz nedeninin, maddi hukuka aykırılık iddiasına dayanması hâlinde ise maddi hukuka aykırılık nedeniyle hükmün temyiz edilmesi yeterli olup cezai yaptırımların kişiler üzerindeki telafisi mümkün olmayan ağır sonuçları da gözetilerek somut olayda adaleti gerçekleştirme ve doğru bir hüküm oluşturma ile yükümlü olan Yargıtayca dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılıklar tespit edilip temyiz edenin sıfatı da dikkate alınmak suretiyle bozma nedeni yapılması gerekecektir.
CMK'nın 289. maddesinde yazılı olan "Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır" kuralı, hiçbir temyiz nedeni içermeyen bir temyiz başvurusunda, mutlak temyiz nedenlerinin kendiliğinden gözetileceği şeklinde anlaşılamaz. Bu noktada dilekçe yalnızca bir veya birden fazla nispî temyiz nedeni içeriyorsa, bu nedenler kabul edilmese dahi 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yer alan mutlak hukuka aykırılık hâllerinden birine dayanarak hükmün bozulması mümkündür.
D) Temyiz istemlerinin süresinde ve geçerli olup olmadığının değerlendirilmesi;
a) Özel Dairece ilk derece mahkemesi sıfatıyla gerçekleştirilen yargılama sonucunda 01.12.2022 tarihinde yapılan oturumda hüküm özünün, hazır bulunan sanık ve müdafisine, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercisi ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
Mahkûmiyet hükmüne yönelik olarak sanığın 01.12.2022, sanık müdafilerinin ise 01.12.2022 ve 08.12.2022 tarihli ve süresi içerisinde sundukları dilekçelerle temyiz kanun yoluna başvurdukları,
b) Temyiz dilekçeleri içeriklerinden; sanık ve müdafilerinin kararın usul ve yasaya aykırı olması nedenine dayanmak suretiyle gerekçeli kararın kendilerine tebliğ edilmesini talep ettikleri,
c) Gerekçeli kararın sanığa 27.02.2023 ve müdafilerine ayrı ayrı 21.02.2023 tarihinde usulüne uygun olarak tebliğ edildiği,
Sanık müdafilerinin 17.02.2023 ve 28.02.2023, sanığın 23.02.2023 tarihinde ve süresi içerisinde ek temyiz dilekçelerini sundukları,
Görülmekle sanık ve müdafilerinin temyiz taleplerinin süresinde ve geçerli olduğu anlaşılmıştır.
II) İDDİA:
''...Şüpheli ...'ın savunması, yukarıda ayrıntıları açıklanan tanık beyanları, ByLock içerikleri, HTS Baz Analizine göre;
HSYK dönemi
2010 yılı HSYK seçimlerinin, demokratik her adayın serbestçe yarıştığı bir seçim olduğu düşünülürken, tablonun bu anlayışın çok ötesinde örgütlü bir faaliyete dönüştürüldüğü ortaya çıkmıştır. Şöyle ki;
(... ID), ..., kod adlarını kullanan ... 'nın organizesinde, (..., IMEI numarasının; ...) ile ByLock kullanıcısı olduğu tespit edilen şüpheli ... , (... ID), '..., ..., ..., ...' kod adlarını kullanan ..., (... ID), '...' kod adlarını kullanan ..., (... ID, (... ID ), '..., ..., ...' kod adlarını kullanan ..., (... ID), '...' kod adlarını kullanan ... , (... ID), 'sami, ...' kod adlarını kullanan ..., ..., (... ) verisi ile çok sayıda ByLock bağlantısı tespit edilmiş olan ... olmak üzere yaklaşık 20 örgüt mensubunun, ... 'nın evinde toplanarak, seçim stratejisinin belirlenmeye çalışıldığı, masrafları örgüt tarafından karşılanan seçim gezileri yapılmasının kararlaştırıldığı, toplantıların seçime kadar devam ettiği, şüpheli ...'ın da bu seçim gezilerine katıldığı,
Örgüt liderinin talimatları doğrultusunda, 2008 yılından itibaren takiyye yöntemi ile sızılan Yargıçlar ve Savcılar Birliğinin HSYK seçimi gibi bazı operasyonlarda kullanıldığı,
...2010 yılında yapılan HSYK seçimlerinden önce ... başkanı ... ile bakanlık listesinde bulunan yapılanma içerisindeki ..., ..., ..., ... ... , ... ve ...'in Adalet Bakanlığında bir araya geldikleri, görüşmenin konusunun, ... içinde örgüt mensuplarının sayısı, konumu ve hareket tarzları olduğu ... Arslan'ın bu toplantıda örgüt mensubu olan 300-400 kişinin ... içerisinde bulunduğunu belirttiği, ...'da etkili olmaya başlayan örgüt mensuplarının tek oy düzenlemesinin iptali yönünde girişimlerde bulundukları, ... üzerinden muhalefet parti yetkililerini ikna ettikleri ve muhalefet partisinin Anayasa Mahkemesine açtığı dava sonucu bu seçimlerde tek oy verilmesi şeklinde düzenlemenin iptal edilerek seçilecek aday sayısı kadar oy kullanılması (liste biçiminde) şeklinde düzenlemenin geldiği, bütün bu sürecin,
... tarafından; '... Arslan...yargı içinde önemli bir potansiyele sahip olduklarını, toplam sayılarının ...’ın üye sayısına (1500-2000 civarında) aşağı yukarı eşit olduğunu, kendi arkadaşlarının da aday gösterilmesi ve birlikte hareket edilmesi durumunda seçimi kazanma ihtimalinin artacağını, Yargı içinde ...’dan sonra en kalabalık ve en etkili gücün kendileri olduğunu,... ’dan ... tarihte başkan yardımcısı... ’ın genel kurul toplantılarına 500-600 civarında hakim ve savcının geldiğini, bu sayının en fazla 700’e ulaştığını, üyelerin çoğunluğunun o zamanki kurula yakın gözükerek önemli görevlere gelmek veya yüksek mahkeme üyesi olmak için ...’a katıldıklarını, genel kurul toplantılarına bile gelmediklerini, isterlerse ...’da her türlü yönetim değişiklikliğini yapabileceklerini...görüşme sırasında ..., ... ve ...’ın da olduğunu hatırlıyorum...'şeklindeki ifadenin bütün bu gelişmeleri teyit eder nitelikte olduğu,
Seçimlerde haklarında örgüt mensubiyeti nedeniyle soruşturma/kamu davası açılmış bulunan ..., ..., ..., ..., ..., ... , ..., ... HSYK üyesi olarak seçildikleri ve birlikte faaliyet yürüttükleri sayısal çoğunluklarını avantaj olarak kullanmak suretiyle hakim ve savcılar hakkında atama ve nakletme, geçici yetki verme, kadro dağıtma gibi önemli görevleri olan HSYK Birinci Dairesi'nin Başkanlığına şüpheli ...'un üyeliklerine ..., ..., ...'nin, 2. Daire Başkanlığına ..., üyeliklerine, ..., 3. Daire Başkanlığına ..., üyeliklerine ..., ... , ...'ın getirilmesini sağladıkları,
Yargıtay eski üyesi sanık İlhami Dal'ın, '..2010 yılı HSYK seçimleri öncesi...örgüt mensubu tarafından 'HSYK adaylarını, bizzat Hoca efendi belirleyecek, kimse itiraz etmesin, abiler itiraz edilmesini istemiyor' şeklinde talimat verildiği, seçimler öncesi üyeleri belirlemede etkin olan yukarıda anılan isimlerin önemli bir bölümünün, Gaziantep'te İlhami Dal'ın evinde toplantı gerçekleştirdikleri, üye seçildikten sonra hareket tarzları konusunda uyarıldıkları,
Yüksek yargıya üye seçimleri gündeme geldiğinde olması gerekenin, böylesi bir tasarrufun referandum sonrası oluşturulan HSYK yapısı içerisinde, yüksek yargıdan gelen ve kendilerinden olmayan üyelerin tamamının katılımı ile Yargıtay ve Danıştay'a açılan davaların niteliği ve sayısı dikkate alınarak, objektif bir değerlendirme ile Devlet teamüllerinin gereği ve kurum kültürlerinin de işe koşulması suretiyle kıdemin, liyakatın kriter olarak esas alındığı, herkesin serbestçe oyunu kullandığı, Demokratik bir seçim olması gerekirken, Aralık 2010 tarihinde boş olan Yargıtay üyelerinin seçiminde, ... 'nın evinde yapılan gizli örgütsel toplantıya (... ID, ... ID), 'servet, aber, berberabi' kod adlarını kullanan ..., ..., ..., (... ID) ile '..., ..., ..., ...' kod adlarını kullanan ..., (GSM hattı; ..., IMEI numaralarının;..., ...) ile bağlantısı tespit edilen ..., (... ID) ve '...' kod adını kullanan ..., (GSM hattı; ..., IMEI numarasının; ...) ile bağlantısı tespit edilen ..., ..., (v ID) ile '..., ..., ...' kod adlarını kullanan ..., (... ID) ile '..., ..., ...' kod adlarını kullanan ..., (... ID) ile v, ..., ..., ... abi, ... a, ...' kod adlarını kullanan ..., (... ID, ... ID) ile '..., ..., ... Yeni' kod adlarını kullanan ..., örgüt yöneticisi olmaktan kamu davası açılmış bulunan ... ile ByLock abone listesinin 67186’ncı satırında kaydı bulunan ... 'nın ile birlikte (... ID) 'HSYS-RY' kod adlarını kullanan ...'ın da katıldığı, örgüt mensuplarından oluşan 350-400 kişinin, projektör kurularak isimlerin ekrana yansıtılıp sunum yapılarak sayının belirlenmeye çalışıldığı, örgüt lideri ile direkt iletişim kurulup, talimatlarının alındığı atmosfer içerisinde üye belirlemesinin yapılmaya çalışıldığı,
...'nin evinde yapılan toplantıya da eski kurul üyeleri ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... , ..., ... ile ... , ..., ..., ..., ..., ... ve ..., ... ile birlikte şüpheli ...'ın da katıldığı,
Yüksek yargıya üye belirlenmesi aşamasında, sadece örgüt mensuplarının iştiraki ile gizliliğe en üst seviyede riayet edilmek suretiyle gerçekleştirilen toplantılar sonrasında örgüt mensubu üyelerin belirlendiği, seçimlerin meşru zeminde gerçekleştirildiği algısının yaratılması bağlamında, önce üyelik yeterliliğine sahip beşbine yakın hakim savcının talepleri alınarak oluşturulan listelerin, yapılan Genel Kurul toplantısında üyelere dağıtıldığı, yüksek yargıdan gelen üyelerin verilen listelerden isimleri henüz işaretlediği sırada, şüphelinin içinde bulunduğu grubun, hazır oy pusulaları ile sembolik olarak seçime katıldıkları, tanıklık eden yüksek yargı üyelerinin söylemlerinden anlaşılmış olup, bu bilginin, şüpheli ile aynı dönemde çalışmış olan yüksek yargıdan atanan üyelerin tanıklığı ile teyidinin mümkün olduğu,
Şüpheli ...'ın, HSYK üyesi seçildikten sonra da HSYK eski Genel Sekreteri ... tarafından organize edilen örgütsel toplantılara ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... , ... ile birlikte katıldığı, toplantılara HSYK üyesi olmayan kişilerin de çağrıldığı, Balyoz ve Ergenekon ile ilgili olmak üzere başka kişilerin de çağrıldığı, şüphelinin himmet verdiği, bütün bu süreçlerin başka dosya sanığı ... tarafından da açıkça ifade edildiği, HSYK eski üyesi ...'nun ise bu toplantılara ilişkin olarak 'devlet işlerinin yargı işlerinin bu şekilde evlerde konuşulması bende hep bir rahatsızlık yaratmıştır' yönündeki ifadesi ile de teyit edildiği,
HSYK yapılanması içerisinde örgüt mensuplarının evlerinde Balyoz, Ergenekon gibi ülke gündemini meşgul eden davaların, bu örgütsel toplantılarda, diğer kurul üyeleri dışlanarak örgütün istem ve talepleri doğrultusunda şekillendirilmesi hususunda faaliyet yürütüldüğü, bu toplantılara ... ve ...'in de katıldığı, bu hususun bizzat ... tarafından ifade edildiği, ayrıca HSYK eski üyesi ... tarafından 'abilik' görevinin ... tarafından yürütüldüğünü, ...'nin talimatları doğrultusunda oy kullandıklarını, özellikle Balyoz, Ergenekon, Askeri Casusluk, MİT Tırlarının Durdurulması gibi davalarda görev yapan cemaat mensubu hakim ve savcılar hakkında yapılacak soruşturmalarda 'Aleyhe kararlara muhalefet yazın, arkadaşları küstürmeyelim' dediğini, bu talebin FETÖ/PDY'nin isteği olduğunu bildiğini ve Dere'nin talimatlarını kararlarına yansıttıklarını ifade ettiği,
Yargıtay eski üyesi örgütün HSYK üst sorumlusu ...'nin, örgüt içinde bulunan Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerinden aldığı bilgileri örgütün yüksek yargı içinde görevlendirilen yöneticilerine aktardığı, telefon, tablet, hat vb araçları sağladığı, oluşan sorunları giderdiği, örgüt ile iltisaklı kurum ve kişiler ile ilgili olarak ByLock yazışmasında; ... (... ID)..'Mesleğe kabulde aleyhe oy kullanacağınız birisi varmış onun ismini de gönderdim ama daha zamanı var inş bir fırsat olursa görüşürüz' şeklinde açıkça talimat vermekten çekinmediği, Danıştay'da örgüt üyeleri tarafından açılacak davaların dilekçelerinin hazırlanması ve dava sürecinin takibi konusunda bir heyet oluşturulmasının dahi planlandığı, bu şekilde HSYK'da yapılan toplantıların gündemi, sonuçları, görüşme içeriklerinin, kararname süreçlerinin örgüt tarafından takip ve kontrol altında tutulduğu, örgütün talimatları doğrultusunda verilen kararlara yazılan muhalefet şerhlerinin düzenli olarak örgütün yurtdışı birimine aktarıldığı, kurul başkan vekilinin kim olacağı ile seçim süreçlerinin bloke edilmesi de dahil olmak üzere seçim süreçlerinin takip edilerek örgütsel stratejinin belirlendiği,
Şüpheli ...'ın, HSYK 3. Daire üyesi olduğu dönemde birlikte çalıştığı örgüt mensubu üyelerle ilgili hazırlanan fezleke ve iddianamelerde, FETÖ/PDY'nin çalışmalarıyla HSYK üyeliklerine seçildikleri, ...'nin verdikleri talimatlar doğrultusunda oy kullandıkları, 'sohbet' olarak nitelendirilen örgüt toplantılarına katıldıkları, 'himmet' adıyla örgüte para verdikleri, örgütün yargı mensuplarından sorumlu sivil imamı ... ve ... ve daha çok sayıda sivil imam ile irtibatlı oldukları, Anlaşılmıştır.
HSYK Genel Kurulu Kararları
02.10.2013 gün ve 2013/739 sayılı kararı; Ergenekon soruşturmasındaki Avukat ... ; CMK'nın 250 maddesi ile görevli
İstanbul Cumhuriyet Başsavcı eski vekilleri ve savcıları; ByLock abone listesinin 90441’inci satırında kaydı bulunan ... ... , (... ID, ... ID) ile '... Bey, ...' kod adlarını kullanan ..., (... ID) ile '..., ..., ..., ... bey' kod adlarını kullanan ..., ByLock abone listesinin (102747.) satırında kaydı bulunan Nihat Taşkın,
CMK'nın 250. maddesi ile görevli İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ..., (... ID) ile üye hakimler '..., ...' kod adlarını kullanan ...,
Hakkındaki iletişimin tespiti, dinlenmesine ilişkin iddialarının, daha önce çoğunluğu örgüt mensuplarından oluşan şüphelinin üyesi olduğu 3. Dairede 'işleme konulmamasına,' 3. Daire kararına yönelik şikayetçinin itirazının ise 'herhangi bir durum ve delilin bulunmadığı' gerekçesiyle şüpheli ...'ın da içerisinde bulunduğu örgütsel yapı tarafından oy çokluğu ile reddine,
07.05.2014 tarih, 2014/259 sayılı kararı;
... , İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi ilgili başkan ve üyeleri (..., ...) hakkında; belgelerin sahte olduğuna, delillerin basına verilerek soruşturmanın gizliliğinin ihlal edildiği iddiasının, şüpheli ...'ın da içerisinde bulunduğu örgütsel yapı tarafından oy çokluğu ile reddine,
02.07.2014 tarih, 2014/495 sayılı kararı;
... ve ... hakkındaki şikayetlerin de yüksek yargıdan gelen üyelerin 'otel kayıtları ve faturalar üzerinde araştırma yapılması' gerekçesiyle muhalefet şerhi koymasına rağmen şüpheli ...'ın da içerisinde bulunduğu örgüt şüphelisi/sanığı konumundaki üyeler tarafından herhangi bir araştırma soruşturmaya gerek duyulmaksızın, evrak üzerinden reddine karar verildiği,
ByLock veri havuzunun incelenmesinden; (... ID, ... ID) '... bey, ... kod' adlarını kullanan ..., (... ID) ile 'murater32,mmrakkş' kod adlarını kullanan ...'ın, örgütün sivil imamı olmaktan hakkında soruşturma bulunan (... ID) ile '..., ...' kod adlarını kullanan ... , ByLock üzerinden oluşturduğu grubun üyesi oldukları,
02.07.2014 tarih, 2014/494 sayılı kararı;
... İlker Başbuğ vekilinin, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üye hakimleri hakkındaki şikayetinin, şüpheli ...'ın üyesi bulunduğu 3. Daire tarafından işleme konulmaması kararına itiraz edildiği, örgüt şüphelisi/sanığı konumundaki üyeler tarafından itirazın ret edildiği, yüksek yargıdan gelen örgüt mensubiyeti bulunmayan üyelerin ise 'maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılama yapılabilmesi için, sanığın lehine ve aleyhine olan tüm delillerin toplanarak muhafaza altına alınması, savunma hakkı ve hak arama hürriyetinin ihlal edilmemesi gerektiği' gerekçesiyle muhalefet şerhi koydukları,
02.07.2014 tarih, 2014/496 sayılı kararı;
... vekilinin, futbolda şike iddialarına ilişkin İstanbul eski Cumhuriyet savcısı ... ... hakkındaki şikayeti ile ilgili olarak; şüphelinin içinde bulunduğu grup tarafından reddine karar verildiği, yüksek yargıdan gelen örgüt mensubiyeti bulunmayan üyeler tarafından ise 'tarafsızlığını yitirdiği ve kişisel duygulara kapılarak görev yaptığı' gerekçesiyle muhalefet şerhi konulduğu,
02.07.2014 tarih, 2014/497 sayılı kararı;
...'nın, CMK'nın 250. maddesi ile görevli İstanbul 9, 16. ve Ankara ilgili Ağır Ceza Mahkemesi ilgili başkan ve üye hakimleri hakkındaki şikayetinin, şüpheli ...'ın içinde bulunduğu grup tarafından reddine karar verildiği, yüksek yargıdan gelen örgüt mensubiyeti bulunmayan üyeler tarafından ise 'Anayasa Mahkemesinin, müştekinin bireysel başvurusu ile ilgili olarak hak ihlali yapıldığı yönündeki kararı göz önüne alınarak' iddiaların incelenmesi gerektiği gerekçesiyle muhalefet şerhi konulduğu,
Nitekim şikayetçi ... ile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine 16. Ceza Dairesi'nin, 30.04.2015 gün, 2015/3344 Esas, 2015/926 sayılı kararı ile beraatine karar verilmesi gerektiği noktasından bozulduğu,
Bu itirazları ret eden üyelerin, örgüt mensubiyeti nedeniyle şüpheli/sanık konumunda bulunan ..., ..., ..., ..., ..., ... , ..., ... ile şüpheli ...'dan oluşması ve ret kararına konu olan yargı eski mensuplarının tamamının ByLock kullanıcısı veya örgüt şüpheli/sanığı konumunda bulunmasının örgütsel faaliyetin ulaştığı boyutları ortaya koyduğu,
02.07.2014 tarih, 2014/482 sayılı kararı;
Örgütün, Demokratik Anayasal sistemi yok etmek amacıyla yargıyı araç olarak kullanarak gerçekleştirdiği operasyonlarda şüpheli ...'ın aktif olarak görev yaptığı örneğin,
Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Selam Tevhid, 17/25 Aralık gibi kumpas davaları ve soruşturmalarını yürüten yargı eski mensupları; ..., ..., ..., ... , ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ..., ..., ... ...'ün,
İzmir Askeri Casusluk gibi kumpas davaları ve soruşturmaları yürüten yargı eski mensupları ... , ... , ... , ... ,
KPSS soruşturmasını yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcı eski vekili ...'ın,
MİT tırları soruşturmasında yer alan savcı ve hakimlerden, ... , ..., ... , kamuoyunda 'Okyanus' davası olarak bilinen örgütün kumpasları doğrultusunda gerçekleştirilen davada mahkeme başkanı olarak görev yapan ... ,
Örgütün, 2010 yılından itibaren HSYK'da çoğunluğu ele geçirmesi üzerine Ergenekon, Balyoz, Selam Tevhid, MİT müsteşarının ifadeye çağrılması, 17/25 Aralık operasyonları ile MİT tırları soruşturmaları gibi çok sayıda önemli soruşturma ve yargılamayı yürütme görev ve yetkisinin ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi/sanığı konumunda bulunan kişilere bırakıldığı, sözkonusu operasyonların gerçek amacının fark edilerek Devletin varlık mücadelesi kapsamında gerçekleştirdiği refleks ile tamamı ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi/sanığı konumunda bulunan bu kişilerin, soruşturma ve davalardan uzaklaştırılmasına karar verildiği,
İlgili şahıslar tarafından itiraz edildiğinde, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun, 02.07.2014 gün ve 482 sayılı itirazın reddine ilişkin kararına, diğer örgüt şüpheli/sanıkları ..., ..., ..., ..., ..., ... , ..., ... ile şüpheli ...'ın da muhalefet şerhi koyarak Devlet'in yanında yer almayıp Milli Güvenlik Kararı ile silahlı terör örgütü kabul edilmiş bulunan örgütün yanında yer aldığı, (Ek 7/486-509)
Örgüt iltisakı nedeniyle Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı ve Cumhuriyet Başsavcılığı görevlerine, şüphelinin dahil olduğu örgüt tarafından getirilen mensupların, görev yerlerinde kalmaları ve mevcut ünvanlarını korumaları yönünde konulan muhalefet şerhlerinin, yapılan şikayetler ile ilgili işleme konulmama kararları ile bu kararların, HSYK Genel Kurulu'nda görüşülmesi sırasında verilen itirazların reddine ilişkin oyların, takdir hakkının kullanılmasından öte örgütsel faaliyet olduğu, öyle ki bütün bu faaliyetlerin sonucu olarak örgüt mensubu olmayan yargı mensupları ile toplumun bütün katmanlarında, Fetullah ... yapılanması içerisinden olmanın; görev alma, atama ve yükselmede yeterli tek kriter olduğu bir dönemin yaşandığı, bu ve benzer çok sayıda faaliyet ile yargının etkin kadrolarının örgütün kontrolüne geçtiği,
Anlaşılmıştır. (Ek 7/486-682) Şöyle ki;
22.02.2011 tarihinde HSYK Genel Kurulu kararı ile Kurul Genel Sekreterliğine (... ID) ile -... ---cık kod adlarını kullanan ... 'nın,
Genel Sekreter Yardımcılıklarına; (222178 ID) ile 'merve3406' kod adını kullanan ... ile ByLock abone listesinin 43760. satırında kayıtlı ... ,
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun, 28.12.2011 gün ve 467 sayılı kararı ile HSYK Genel Sekreterliğine (71852 ID) numaralı 'MAHİR, muzo, mahir a' kod adlarını kullanan ...'ın, şüphelinin içinde bulunduğu örgüt mensupları tarafından aday olarak önerildiği, bilahare 27.01.2012 tarihinde ...'ın,
Genel Sekreter yardımcılığına, 30.12.2011 gün ve 470-471 sayılı Genel Kurul kararı ile örgüt şüphelisi Havva Bağlı Gürgen'in,
Atandıkları anlaşılmıştır.
Bu şekilde oluşturulan kurulda, FETÖ/PDY terör örgütü mensubu olmayan bir çok müfettişin, başka yerlere gönderildiği ve teftiş içerisinde kalmalarına izin verilmediği, yeni görevlendirilen müfettişlerin ise tümüne yakınının, daha önce görev yapan müfettişlerin ise çoğunluğunun FETÖ/PDY silahlı terör örgütü mensubu oldukları, örgütün nihai amaç ve politikaları içinde bir silah gibi kullanıldığı, bu kapsamda;
30.12.2011 gün ve 470-471 sayılı Genel Kurul kararı ile Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılıklarına; ByLock abone listesinin 83185. satırında kaydı bulunan ... ve FETÖ/PDY şüphelisi ... ,
HSYK Genel Kurulu'nun, 21.06.2011 gün ve 204-205 sayılı kararı ile kurul müfettişliğine;
ByLock abone listesinin 71995. satırında kaydı bulunan ... ,
ByLock abone listesinde 112012’nci satırda kaydı bulunan ... olmak üzere ByLock kullanıcısı veya örgüt mensubiyeti nedeniyle ihraç edilen, kararnamenin tamamını oluşturan 7 kişi,
HSYK Genel Kurulu'nun, 12.07.2011 gün ve 221 sayılı kararı ile (147693 ID) numaralı serkan, mushi kod adlarını kullanan ... olmak üzere ByLock kullanıcısı veya örgüt mensubiyeti nedeniyle ihraç edilen, kararnamenin tamamını oluşturan 3 kişi, HSYK Genel Kurulu'nun, 19.10.2011 gün ve 288 sayılı Genel Kurul kararı ile,
ByLock abone listesinin 53734-53735. satırlarında kayıtlı ... ,
ByLock abone listesinin 95818. satırında kayıtlı ... ,
ByLock abone listesinin3779. satırında kayıtlı ... ,
ByLock abone listesinde 120177. satırda kayıtlı ... ,
(87779 ID) ile tahsin bey kod adını kullanan ... olmak üzere ataması yapılan 23 müfettişten tespit edilebildiği kadarıyla 16'sının ByLock kullanıcısı ve örgüt mensubiyeti nedeniyle ihraç edilmiş şahıslardan oluştuğu,
HSYK Genel Kurulu'nun, 16.11.2011 gün ve 382 sayılı kararı ile HSYK Tetkik Hakimliğine;
ByLock abone listesinin 16834. satırında kaydı bulunan ... ,
ByLock abone listesinin 30191. satırında kaydı bulunan ... ,
ByLock abone listesinin 427. satırında, 428’inci satırında kaydı bulunan ... olmak üzere ByLock kullanıcısı veya örgüt mensubiyeti nedeniyle ihraç edilen, kararnamenin tamamını oluşturan 4 kişi,
HSYK Genel Kurulu'nun, 15.06.2012 gün ve 346 sayılı kararı ile HSYK Tetkik Hakimliğine;
Örgüt şüphelisi ...,
ByLock abone listesinin 2145. satırında kaydı bulunan ... ...,
ByLock abone listesinde121422. satırda kaydı bulunan ...,
ByLock abone listesinin 87367. satırında kaydı bulunan ...,
ByLock abone listesinde 4733. satırında kaydı bulunan ... ...,
ByLock abone listesinin 44429. satırında kaydı bulunan ...
ByLock abone listesinin 65274’ncü satırında kaydı bulunan ... olmak üzere ataması yapılan 28 tetkik hakiminden tespit edilebildiği kadarıyla 26'sının ByLock kullanıcısı ve örgüt mensubiyeti nedeniyle ihraç edilmiş şahıslardan oluştuğu,
HSYK Genel Kurulu'nun, 30.06.2011 gün ve 208 sayılı kararı ile
ByLock abone listesinin 108300. satırında kaydı bulunan ...,
ByLock abone listesinin 407. satırında kaydı bulunan ...,
(75007 ID)'yi kullanan ... ... ,
ByLock abone listesinin 69706. satırında kaydı bulunan ...,
ByLock abone listesinde 56240. satırda kaydı bulunan ... olmak üzere biri hariç atanan tüm tetkik akimlerinin, örgüt mensubuyeti nedeniyle meslekten ihraç edilen Bylock kullanıcısı olan hakimlerden görevlendirildiği,
Türkiye Cumhuriyet Devleti'nin üst yargı kurumlarından, HSYK kurumu içerisinde müfettiş, tetkik hakimi sıfatı ile yer alarak devletten maaş alan ancak örgütsel faaliyet yürüten ByLock kullanıcısı oldukları tespit edilen ..., ..., ... ..., ... ..., ..., ..., ... ...'ın ve daha çok sayıda örgüt mensubunun, görevlerinden uzaklaştırılarak taşraya atanmalarına ilişkin tasarruflara ilgililerin itirazlarının 02.07.2014 tarihli Genel Kurulda reddine karar verildiği, şüpheli ... ve diğer örgüt mensuplarının bu karara da aynı örgütsel saik ile karşı çıktıkları
Anlaşılmıştır. (Ek 7/451-474)
Adana Cumhuriyet Başsavcısı ..., Gaziantep Cumhuriyet Başsavcısı ... ..., Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcısı ...'in, bu görevlerinden alınmaları yönündeki tasarrufun da akim bırakılması yönünde şüphelinin de içerisinde bulunduğu örgüt mensupları tarafından faaliyet yürütüldüğü, bu bağlamda;
Örgüt şüpheli/sanığı konumundaki Şeyhmus Şat bu hususta alınan ifadesinde: '2013 - 2014'lü yıllarda 17-25 aralık öncesinde Ankara ilinde iki kez toplantı yapıldığını hatırlıyorum. İlyas beyin beni yönlendirdiği bu toplantılarla amaçlanan bölgelerin zamanla aynı şeyleri konuşarak monotonlaşmanın doğurduğu olumsuz sonuçları kişileri motive ve onure ederek gidermekti. Ayrıca böylelikle alt kademedeki cemaat mensuplarının üst kademedekilerle tanışmalarına da zemin hazırlanmış oluyordu. Bu iki toplantıya ... (o zamanki HSYK üyesi), ... (o dönem HSYK Genel Sekreteri), o dönem Adana Başsavcısı ..., o dönem Gaziantep Başsavcısı ... ..., o dönem Diyarbakır Başsavcısı ..., o dönem İstanbul Başsavcı vekili ... ve ben katılmıştık. bu toplantıların biri son HSYK seçimlerine cemaat listesinden aday gösterilen ...'ın evinde yapılmıştı. bu toplantılarda HSYK seçimlerine henüz zaman olduğu için seçimlerde ne tür strateji belirlenmesi gerekeceği...2010 yılındaki gibi ortak bir liste ile mi yoksa teker teker bağımsız adaylar şeklinde mi seçime girilmesinin fayda sağlayacağı ...kendinizi cemaatten olduğunuzu hissettirmeden oy toplamaya bakın..söz edilmişti.' (Ek 5/2.kl/207 )
Şeklindeki ifade ile HSYK'nın kurumsal yapısına ilişkin istatistiki veriler ışığında, HSYK üyeliği ünvanı ile takdir hakkı gibi lanse edilen tasarrufların, örgütsel faaliyet olduğu tüm açıklığı ile ortaya çıktığı,
HSYK Genel Kurulu'nun, 05.11.2014 tarih, 2014/626 sayılı kararı ile kurul üyelikleri sona eren ..., ..., ..., ..., ..., ... , ...'ın, Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı, Danıştay Savcılığı ve Ankara Hakimliğine atanma taleplerinin oy çokluğu ile reddine ilişkin kararlara, muhalefet edenlerin de, yine FETÖ/PDY şüphelisi/sanığı olan HSYK üyeleri ..., ..., ..., ..., ... gibi isimlerden oluşması örgütsel faaliyetin, seçimler sonrasında da devamlılık arzettiğini ve iştirak iradesini göstermesi bakımından önemli olduğu, (Ek 7/518-521)
Bu şekilde 2010 yılından 2014 yılının ikinci yarısına kadar olan süreçte yargı erki içerisinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığı gibi organların tamamına yakını ByLock kullanıcısı ve örgüt şüphelisi/sanığı olan şahıslara bırakılmak suretiyle örgütün amaçları doğrultusunda, paralelinin oluşturularak, Anayasal sistemin yok edilmesi yönündeki faaliyetlere destek verildiği, diğer örgüt mensupları ile iştirak içerisinde süreklilik ve çeşitlilik arzeder şekilde örgütle organik bağ içerisinde gerçekleştirildiği,
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı ...'in, 'Fetullahçılar olarak bilinen grup ile ilgili olarak TCK 220. Maddesi kapsamında 'İzinsiz Eğitim Kurumu Açma Yardım Toplama Kanunu'na Muhalefet' suçlarından yürüttüğü bir soruşturma nedeniyle, FETÖ/PDY örgütüne mensup olan Erzurum özel yetkili Cumhuriyet savcıları ile emniyet görevlileri tarafından, makam odasında gözaltına alındığı, soruşturmanın Fetullah ... yapılanmasına ilişkin olduğunu gizlemek amacıyla kamuoyunun yanıltılarak soruşturmanın başka bir cemaatle ilgili olarak yürütüldüğü algısının oluşturulmaya çalışıldığı, Cumhuriyet Başsavcısı ...' in 16/02/2010 tarihinde 'Ergenekon Terör Örgütüne Üye Olmak vb. suçlardan tutuklanmasına karar verildiği, soruşturma sürecinde başka bir eylemi nedeniyle hakkında yer değiştirme istemli disiplin soruştuması yürütülen ve soruşturmadan kurtulmak amacıyla meslekten istifa eden İliç Cumhuriyet Savcısı ...' un araç olarak kullanıldığı, Cumhuriyet Başsavcısı hakkındaki soruşturma ve kovuşturmada gizli tanık olarak ifadesine başvurulduğu, gizli tanığın isminin ... olarak değiştirildiği, üyelerinin büyük çoğunluğunu FETÖ/PDY mensuplarının oluşturduğu HSYK tarafından, mesleğe kabul işlem dosyasında bulunan bazı bilgiler örgüt mensubu olmayan kurul üyelerinden gizlenerek, gizli tanığın mesleğe kabul işleminin gerçekleştirildiği,
... vekili tarafından, Erzurum eski savcısı ... ... (FETÖ/PDY ihraç), ... hakkında, işlenmediğini bildikleri suçun delillerini uydurdukları ve tedarik etmeye çalıştıkları, ... tarafından ifadeleri alınan gizli tanıkların yeniden ifadesine başvurdukları, bir kısım mühimmatları temin etmeye çalıştıkları, delilleri kararttıkları iddiası ile ilgili olarak yapılan şikayete şüpheli ...'ın da üyesi bulunduğu HSYK 3. Dairesi tarafından soruşturma izni verilmemesi üzerine bu karara itiraz edildiği, şüphelinin içinde bulunduğu FETÖ/PDY şüpheli/sanığı konumundaki o dönem HSYK başkanvekili olan ..., üyeler ..., ..., ..., ..., ..., ... , ..., ..., ... ile birlikte şüpheli ...'ın da bulunduğu HSYK Genel Kurulu'nda reddedildiği, bu karara yüksek yargıdan gelen üyeler ..., ..., ..., ... tarafından konulan muhalefet şerhinde gerekçe olarak; 'daha önce ifadeleri alınan gizli tanıkların yeniden tam zıt yönde ifadelerinin alınmış olması, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 6136 sayılı Kanun kapsamında kaldığı değerlendirilen olayın, CMK'nın 250 ile yetkili Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından telefonla aranmak suretiyle alınmış olması ve bu dosyanın seyrinin ilk durumundan farklı yönde ilerlemesi, bir grubun yasalara aykırı eğitim kurumları açtığı iddiası ile ilgili başlatılan soruşturmada, yeterince derinleştirilmeden bir çok kişi hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş olması, özellikle kolluk gücü olarak jandarma yerine emniyetin kullanılmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde, soruşturma izni verilecek mahiyet ve ağırlıkta olduğu,'
Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında, örgüt liderinin emir ve talimatları ile içeriği dönemin Van Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Yargıtay eski üyesi FETÖ/PDY silahlı terör örgütü sanığı İlhan tarafından hazırlandığı belirlenen iddianameye imza koyan Van eski Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında mesleğe kabul işleminin gerçekleştirildiği,
İlker Başbuğ'un vekilinin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi başkan ve üyeleri hakkında yaptıkları şikayetlere 3. Daire soruşturma izni vermemesi üzerine 02/07/2014 tarihinde genel kurula yapılan itirazın incelenmesinde, şüpheli ...'ın diğer örgüt mensupları ile birlikte soruşturma açılmaması yönünde oy kullanarak disiplin sürecinin işletilmesini engellediği,
Bütün bu açıklamalar ışığında, sözkonusu tasarrufların, takdir hakkı kapsamında, değerlendirilemeyeceği,
Anlaşılmıştır.
HSYK 3. Dairesindeki Faaliyetleri
2010 yılı Anayasa referandumu sonrası HSYK'nın teşkilatlanması içerisinde 3. Dairenin görevleri; hakim ve savcıların, mesleğe kabulü, görevlerini kanun, tüzük, yönetmelik ve genelgelere uygun olarak yapıp yapmadıklarına ilişkin Teftiş Kurulu'na denetim yaptırma, ihbar ve şikayetleri inceleyerek inceleme ve soruşturma işlemleri için teklifte bulunma, mesleğe tekrar atanma, meslekten çekilme, çekilmiş sayılma ve görevin sona ermesi hakkında karar verme şeklinde düzenlenmiştir.
Şüpheli ...'ın, Anayasal sistemdeki 3 temel erkten biri olan yargı erkinin örgütün amaçları doğrultusunda dizayn edilmesinde son derece kritik öneme haiz HSYK 3. Dairesinin üyeliğini yaptığı,
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 3. Dairesi'nin;
04.07.2013 gün ve 2013/57 esas, 2013/5284 sayılı kararı;
CMK'nın 250. maddesi ile görevli şike soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı ... ...'in bir gazeteye yaptığı açıklamalar ile tarafsızlığını yitirdiği yönündeki iddiaların, yüksek yargıdan gelen üyeler tarafından 'ileri sürülen iddianın mahiyet ve önemi gereği incelenmesi gerektiği' yönündeki muhalefete rağmen şüpheli ...'ın da içinde bulunduğu ekip tarafından işleme konulmadığı,
18.02.2014 gün ve 2013/5991 esas, 2014/506 sayılı kararı;
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ..., ..., (... ID) kullanıcısı '..., ..., ... ..., ....-...' kod adlarını kullanan ... ve ... hakkında;
Kamuoyunda 'Ergenekon' olarak bilinen dava kapsamında reddi hakim talepleri sonrası hükme katılacak hakimlerin isimlerini bildirmedikleri, eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner'in, duruşmada hazır olmasına rağmen beyanını almadıkları, yargılamaya katılan hakimlerin, soruşturmayı yürüten ve yakın zamanda kolluk personeliyle yemek yedikleri' konularını içeren şikayete, verilen 'Olur'a istinaden yapılan inceleme sırasında, HSYK Teftiş Kurlu Başkanlığı'nın 'Bilgi, belge talebi' konulu yazısı ve HSYK Başmüfettişliğinin 'inceleme hk' konulu yazısına, yüksek yargıdan gelen üyelerin 'CMK'nın 24/2 maddesine aykırı davranılması, savunma ve adil yargılanma hakkı kapsamında konunun incelenmesi' gerektiği muhalefetine rağmen şüpheli ...'ın da içinde bulunduğu grup tarafından işleme konulmama kararı verdiği,
24.04.2014 gün ve 2013/8649 esas, 2014/3/2 sayılı kararı;
Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet savcıları ..., ... , ... ..., ... ... ile ilgili olarak; HSYK kurul başmüfettişinin istemi üzerine,
(... ID, ... ID) ile '... Bey, ...' kod adlarını kullanan ...'ün bu soruşturmalardan alındıktan sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğüne giderek kolluk görevlilerini tehdit ettiği, ... ve ByLock abone listesinin 55289’uncu satırında kaydı bulunan ... ...'ün, masrafları iş adamları tarafından karşılanan tatil yaptıkları,
(106285 ID) ile 'kubra96 kod adlarını kullanan ... ... ve (... ID) ' ..., ..., ... bey, cllkr' kod adlarını kullanan ... 'nın, yaptığı işler ve davranışlarıyla görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandırdıkları,
... 'nın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ... ... tarafından iki Cumhuriyet savcısının daha soruşturmaya dahil edildiği ve en az ikisinin aynı yönde görüşü olmadan işlem yapılamayacağını belirtmesine rağmen bu kurala riayet etmeden işlem yaptığı belirtilerek verilen soruşturma iznine, örgüt mensubiyeti nedeniyle şüpheli/sanık konumunda bulunan HSYK eski üyeleri ... ve ... ile birlikte şüpheli ...'ın da muhalefet şerhi koyduğu,
29.05.2014 gün ve 2014/4068 esas, 2014/4363 sayılı kararı;
İstanbul eski Cumhuriyet Başsavcı vekili ...'ün 17 Aralık soruşturmasına ilişkin hakkındaki iddialarla ilgili basın açıklamasında, Başbakan ...'a iftira attığına ilişkin şikayete, yüksek yargıdan gelen üyelerin 'öne sürülen iddianın mahiyet ve ağırlığı gereği, konunun incelenmesi gerektiği' yönündeki muhalefetine karşın şüpheli ...'ın içinde bulunduğu grubun 'işleme konulmama' kararı verdiği
26.06.2014 gün ve 2013/3443 esas, 2014/5962 sayılı kararı;
İstanbul eski Cumhuriyet Başsavcı vekili ..., Malatya Cumhuriyet savcısı ByLock abone listesinin 4998. satırında kaydı bulunan ..., İstanbul hakimi (... ID) kullanıcısı 'erdal' kod adını kullanan ... hakkında; ...'ün, 'zirve yayınevi' davası ile ilgili aldığı tanık beyanını dosyanın bulunduğu Malatya Cumhuriyet Başsavcılığına göndermek yerine yetkisiz olarak soruşturma başlattığı, gizli tanık beyanını Gazeteci ...'a vermek suretiyle soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiğine, ...'in yetkisiz savcılık tarafından talep edilen dosyada tutuklama kararı verdiği, ...'un ise gizli tanık beyanını Gazeteci ...'a vermek suretiyle soruşturmanın gizliliğini ihlal ettiğine ilişkin şikayet ile ilgili olarak; yüksek yargıdan gelen üyelerin muhalefetine rağmen şüpheli ...'ın içinde bulunduğu grup tarafından işleme konulmama kararı verildiği,
26.06.2014 gün ve 2013/2345 esas, 2014/5961 sayılı kararı;
İstanbul Anadolu Cumhuriyet Savcısı ... ile ilgili olarak ... tarafından yapılan şikayete ilişkin olarak, yüksek yargıdan gelen üyelerin 'iddiaların mahiyet ve ağırlığı gereği inceleme izni' verilmesi gerektiği yönündeki muhalefetine rağmen şüpheli ...'ın içinde bulunduğu grup tarafından 'işleme konulmama' kararı verildiği
10.04.2014 gün ve 2014/2334 esas, 2014/1388/1 sayılı kararı;
(474280 ID) ile 'Halid3444, ..., ..., ... bey' kod adlarını kullanan İstanbul Cumhuriyet eski savcısı ... ile ilgili olarak; bir kısım milletvekilleri, Teftiş kurulu başkan yardımcısı, HSYK Başmüfettişi, hakim, savcılar ile müfettişlerin bulunduğu çok sayıdaki kişiyi usulsüz dinledikleri gerekçesiyle yapılan şikayete ilişkin olarak verilen soruşturma iznine, örgüt şüphelisi ... ile birlikte şüpheli ...'ın da muhalif kaldığı,
Anlaşılmıştır. (Ek 7/1-250)
HSYK Genel Kurulu faaliyetleri
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun 04.05.2011 gün ve 2011/126 esas, 2011/191 sayılı kararında;
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün hakkında; Eski Adalet Bakanı ... ... ve Avukat ... ile görüşme yapması noktasındaki iddialara ilişkin olarak;
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Kurulu'nun, 07.11.2012 gün ve 2011/126 esas, 2012/626 sayılı kararında; İlgilinin yer değiştirme cezasına itirazının da, yüksek yargıdan gelen üyelerin 'isnat edilen soruşturma maddelerine konu eylemlerin ilgiliye disiplin cezası verilmesini gerektirmediği, iddia edilen kişilerle yaptığı görüşmelerin, bu kişiler hakkında dava açılmadan önce gerçekleştiği, elde edilen kanıtlara göre yaptığı görüşmelerin, mesleğin şeref ve nüfuz ile şahsi onur ve saygınlığını yitirecek nitelikte olmadığı ve görevini doğru ve tarafsız yapamayacağı kanısını uyandıracak mahiyette olmadığı' gerekçesiyle muhalefetine karşın itirazı ret edilerek Bolu'ya geçici olarak yetkilendirilmesine karar verildiği,
Bu soruşturmalar sonrasında, HSYK 1. Dairesinin, 30/04/2013 tarih, 711 sayılı adli yargı atama kararnamesinde, Düzce hakimliğine ataması yapılarak ünvanlı görevden ve Ergenekon dava sürecinden uzaklaştırılması sağlanan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Köksal Şengün hakkında, HSYK Genel Kurulu'nun, 08.01.2015 29.04.2015/519 sayılı kararı ile anılan cezalara gerekçe yapılan hususların dayanaksız olduğu belirlenerek ceza tayinine yer olmadığına karar verildiği,
Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı ... hakkında;
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu İkinci Dairesinin 14/07/2011 tarih, 2011/457 sayılı kararıyla kınama, uyarma, kademe ilerlemesini durdurma cezaları ile cezalandırılmasına dair karar verildiği, bu karara karşı yeniden inceleme talebi,
HSYK Genel Kurulu'nun, 07.11.2012 gün ve 2010/3, 2012/630 sayılı kararı ile yüksek yargıdan gelen üyelerin 'soruşturmaya konu teşkil eden genelgenin kanuni dayanağının bulunmaması sebebiyle aykırı davranılmasının da cezalandırılamayacağı, 3. maddesi yönünden, söz konusu yazılarda kurumlar arası yazışmalara aykırı bir husus bulunmadığı, muhatabını küçük düşürücü ve nezaketsiz ifadeler içermediği, 4. maddesi yönünden, Cumhuriyet Başsavcısı olan ilgilinin, görevini aksatmayacak şekilde çevre il ve ilçeler ile adliyelere ziyarete gitmesi görevinin gereği olup disiplin cezasını gerektirmediği dolayısıyla da bu soruşturma maddelerinden de itirazın kabulü ile hakkında ceza tayinine yer olmadığına karar verilmesi gerektiği' gerekçesiyle muhalefetine rağmen şüpheli ...'ın içerisinde bulunduğu grup tarafından reddine karar verildiği belirlenmiştir.
06/11/2012 gün ve 667 sayılı kararı ile 68/b yer değiştirme cezası verildiği, HSYK Genel Kurulu'nun, 03.07.2013 gün ve 539 sayılı kararları ile yeniden inceleme isteminin, yüksek yargıdan gelen üyelerin muhalefetine karşın şüpheli ...'ın da içinde bulunduğu grup tarafından ret edildiği,
Anayasal kurumları tamamen ele geçirmeyi amaçlayan FETÖ/PDY terör örgütüne bu gücü veren etkin faktörlerden birinin şüpheli ve diğer örgüt mensubu HSYK eski üyelerinin tasarrufları olup, Yüksek yargıyı örgütün talimatları doğrultusunda dizayn ettikleri
Anlaşılmıştır.
Öyle ki, Örgütün, 07/02/2012 tarihinde MİT soruşturmasıyla yargıyı kullanarak, MİT'i ele geçirmek, Hükümetin, Güneydoğu sorununu çözmek amacıyla başlattığı barış sürecini durdurmak için harekete geçtiği, MİT yöneticilerini, Hükümeti ve Başbakanı terör örgütüne yardımla suçlamak istendiği gerçeğinin teyidi bağlamında;
(187421 ID)--'..PKK çakallarına teslim eden bu hükümet ve yargı. Önemli olan, Savcıları bu soruşturmalarla uğraştırmak ve görevi ihmallerini belgelettirmek. ... Bu anlamda kullanılabilir, pkk ile müşterek hareket ettikleri iddiasıyla yapılacak suç duyuruları terör savcılarına gideceği için bizim meslektaş abiler için de bir sıkıntı olmaz, top sadece onların kucağına düşer....suç duyurusu konusunda, savcı ve ceza hakimi abilerden bylock aracılığıyla örnek dilekçeler yazması istenebilir. her abi, 5 tane dilekçe yazabilir. farklı ellerden yazılmış gibi. hükümet üyeleri özellikle de oligarşik kadrodakiler hakkında, 2008 yılında he. nin yanında bulundum 15 gün kalmak nasip oldu.'
Görüşme içeriklerinde FETÖ/PDY isimli örgüt özellikle 2015 yılından sonra Türkiye Cumhuriyetinin, PKK ile ortak hareket ettiği iddiasının yaygınlaştırılması ve uluslararası kuruluşlar nezdinde olumsuz algı yaratılması için ...'ı kullandığı bu kapsamda; Yargının sivil imamlarından olan 'Emin' kodlu ... Yüksektepe (481727 ID) ile (187421 ID) kullanıcısı yargı eski mensubu ... Tank arasındaki 16.01.2016 tarihli yazışmalarda ...'ın belirttikleri konuda kullanılabileceğini ifade ettikleri, şüpheli ...'ın içinde bulunduğu örgüt mensupları tarafından 2010 yılında HSYK seçimleri gündeme geldiğinde, örgütsel niteliğini bildikleri ...'a ilişkin tespitlerini paylaşmadıkları gibi ortak hareket ederek örgütün, HSYK seçimlerinde çoğunluğu ele geçirmesinin ve yargıyı dizayn etmesinin önünü açtıkları,
Nitekim HSYK kurumunun, örgüte müzahir kişilerin başta özel yetkili mahkemelere olmak üzere ünvanlı atamalarda değerlendirilmesi, şüphelinin üyesi bulunduğu HSYK 3. Dairesinin, teftiş kurulunun örgüt amaçları doğrultusunda kullanılması sağlanarak, örgüt mensubu olmayan kişilerin bu mahkemelerden şikayet ve teftiş görünümü altında pasifize edilmeye çalışılması nedeniyle terör ve örgütlü suçlarla mücadelede zaafiyet oluştuğu,
Bütün bu gelişmelerin üzerine terör ve örgütlü suçlarla mücadelede zaafiyet oluşmaması amacıyla 7 Şubat 2012 tarihinde MİT müsteşarının ifadeye çağrılması olayı sonrası özel yetkili mahkemelerin, yetkilerinin sınırlanacağı yeni bir modele dönüştürülerek, bu çerçevede savcının soruşturması sırasında şüpheli ile ilgili arama, takip, dinleme ve tutuklama gibi özgürlüğü sınırlayıcı kararları, davaya bakan hâkimin değil, insan hakları konusunda uzmanlaşmış başka bir hâkimin 'Özgürlük hâkimi'nin almasını sağlayacak bir yasal düzenleme yapıldığı ve Terörle Mücadele Kanununun 10. maddesi gereğince yetkili yeni mahkemeler kurulduğu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu örgütün elinde olduğundan yeni kurulan mahkemelerin de örgütün denetiminde oluşturulduğu, bu kapsamda 11 Temmuz 2012'de şüpheli ...'ın 3. Daire üyesi olduğu çoğunluğunu örgüt mensuplarının oluşturduğu HSYK tarafından Bylock kullanıcısı FETÖ/PDY şüphelileri (201871 ID) ile 'slymnkrçl' kod adını kullanan, 17 Aralık soruşturma savcısı ... ile görüştüğü tespit edilen ..., '... ID) ile 'nesibe0034, ...' kod adlarını kullanan, sivil imamlar ..., ... ile kozmik ... savcısı ... Bilgili ile görüştüğü tespit edilen ... gibi isimlerin atandığı belirlenmiştir.
HSYK Bildirisi
Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığınca, 21.12.2013 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren Adlî Kolluk Yönetmeliğinde, 21.12.2013 tarihli değişiklik öncesi yönetmeliğin 3. Maddesinde; 'Adlî kolluk görevlileri: ....soruşturma işlemlerini yapmak üzere, tâbi oldukları atama usulüne göre görevlendirilen komutan, âmir, memur ve diğer görevlileri' şeklinde tanımlanırken, değişiklik sonrası Adlî kolluk sorumlusu statüsü getirilerek, adli kolluk sorumlusunun, mahallin en büyük mülki idare amiri tarafından görevlendirilen adlî kolluğun komutanı, amiri veya sorumlusu olduğunun düzenlendiği,
Değişikliğin 2. Maddesi ile 5. Maddedeki 'savcıları' ibaresi 'başsavcılığı' olarak değiştirilmiş, eklenen c bendi ile en üst dereceli kolluk amirinin, adli olayları suç işlenmesini önlemek ve kamu düzenini korumak adına mülki idare amirine derhal bildirme görevi verilmiştir. 6. Maddenin ikinci fıkrası; 'Adli kolluk görevlilerine kendilerine yapılan bir suça ilişkin ihbar veya şikayetleri, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri derhal Cumhuriyet Başsavcılığına ve en üst dereceli birim amirine bildirme yükümlülüğünün getirildiği,
İdarenin, bu değişiklik ile Cumhuriyet Başsavcısına, Cumhuriyet Savcıları üzerinde gözetim ve denetim yetkisi verdiği, bu refleksin gösterilme sebebinin, örgütün amaçları doğrultusunda, mensuplarınca örgütten olmayan Cumhuriyet Başsavcılarının bilgisi dışında operasyon yapmalarını önlemek amacına yönelik olduğu bir başka deyişle örgütün gerçek hedefinin Devletin Demokratik Anayasal sistemi olduğu,
HSYK eski üyeleri ..., ..., ...'nun aşamalarda değişmeyen ve birbirini teyit eden ifadelerinden, FETÖ/PDY şüphelisi İstanbul Cumhuriyet eski savcısı ... tarafından protesto niteliğindeki basın açıklaması ile kullanılan ibarelerin dahi birebir örtüştüğü 26.12.2013 tarihli HSYK Genel Kurulu tarafından yayınlanan bildirinin, ..., ...'ün iştiraki ile hazırlanarak Genel Kurul gündemine alınması ve yayınlanmasını örgütsel faaliyet kapsamında gerçekleştirdiği,
Yukarıda ayrıntıları açıklanan ve Devlete başkaldırı niteliğindeki tasarruflar, TBMM'ni HSYK'nın yapısını değiştiren kanunu çıkartmaya zorlamış, HSYK Başkanı da olan Adalet Bakanına geniş yetki veren kanunun yürürlüğe girmesiyle HSYK'da Genel Sekreter ve Genel Sekreter yardımcılarının da aralarında bulunduğu örgüte müzahir çok sayıda personelin, görevlerinin sona erdirilebildiği,
HSYK bünyesinde 1.Dairede görevli üyelerden ... ile ...'nun görev yeri değiştirilerek, 3. Daire Üyesi ... ile 2. Daire Üyesi ...'un 1. Daire'de görevlendirildiği, ...'tan boşalan 2. Daire Üyeliğine ... atanırken ...'den boşalan 3. Daire Üyeliğine ...'nin getirildiği, bu şekilde HSYK'nın yapısı;
1. Daire: ... (Başkan), ..., ..., ..., ..., ..., ...,
2. Daire: ... (Başkan), ..., ... ..., ..., ..., ... ..., ...,
3. Daire: ... (Başkan), ..., ..., ... , ..., ..., ... dan oluşturulduğu,
Şüpheli ...'ın da içinde bulunduğu örgüt mensuplarının çoğunluğunu oluşturan HSYK yapısı içerisinde Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı, Cumhuriyet Başsavcılığı, Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığı konumlarının örgüt mensubiyeti kriter alınarak belirlendiği, bu ünvandaki örgüt mensupları hakkındaki şikayetlerin işlemsiz bırakılarak, teftiş kurumunun işletilmediği, örgüt mensubu olmayan bu ünvanda görevli yargı mensuplarının ise usulsüz şikayet dilekçeleri, ön yargı ile başlatılan teftişler sonrası verilen disiplin cezaları ile mağdur edilmesi şeklindeki tasarrufların, şüpheli ...'ın 3. Daire üyesi olduğu HSYK döneminde gerçekleştirildiği ve takdir hakkının kullanılmasından öte bir örgütsel faaliyet olduğu, bütün bu faaliyetlerin sonucu olarak da örgüt mensubu olmayan yargı mensupları ile toplumun bütün katmanlarında, Fetullah ... yapılanması içerisinden olmanın; görev alma, atama, yükselme ve soruşturmaya maruz kalmamak için yeterli tek kriter olduğu bir dönemin yaşandığı,
Anlaşılmıştır.
Milli Güvenlik Kurulunun FETÖ/PDY Hakkındaki değerlendirmesinde;
26/2/2014 tarihli toplantıda; 'Ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanmalar ve faaliyetler, 30/4/2014 tarihinde, 'Ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanmalar ve bunlara yönelik olarak alınan tedbirler' 26/6/2014 tarihinde; 'Devlet içindeki illegal yapılanmalara yönelik olarak yürütülen adli ve idari işlemler, 30/10/2014 tarihinde, 'Milli güvenliğimizi tehdit eden ve kamu düzenini bozan iç ve dış legal görünüm altında illegal faaliyet yürüten paralel yapılanmalar ve illegal oluşumlar ile yürütülen mücadelenin kararlılıkla sürdürüleceği 30/12/2014 tarihinde 'Paralel devlet yapılanması ve illegal oluşumlarla yürütülen mücadele, 26/2/2015 tarihli toplantıda; 'Paralel devlet yapılanması ve legal görünüm altında faaliyet gösteren illegal oluşum, 29/4/2015 tarihinde; 'Milli güvenliği tehdit eden paralel devlet yapılanması ve illegal oluşumlara karşı yürütülen mücadele hakkında tafsilatlı bilgi arz edilmiş, mücadelenin kararlılıkla sürdürülmesine vurgu yapılmış, 29/6/2015 Tarihli toplantıda, 'Milli güvenliğimizi tehdit eden, başta paralel devlet yapılanması, 2/9/2015 Tarihli toplantıda, 'Paralel devlet yapılanmasıyla, yurt içinde ve yurt dışında, illegal ekonomik boyutu da dâhil olmak üzere sürdürülmekte olan mücadelenin kararlılıkla devam ettirileceği, 21/10/2015 Tarihli Toplantıda, Milli güvenliğimizi tehdit eden ve terör örgütleriyle işbirliği içerisinde hareket eden paralel devlet yapılanmasına karşı yürütülen kararlı mücadelenin çok yönlü olarak sürdürüleceği, 18/12/2015 Tarihli Toplantı da, 'Paralel devlet yapılanmasıyla yurt içinde ve yurt dışında sürdürülmekte olan mücadelenin devam ettirileceği, 27/1/2016 Tarihli Toplantıda, 'Millî güvenliğimize yönelik iç ve dış tehditler ile … paralel devlet yapılanmasına … karşı yurt içinde ve yurt dışında sürdürülen mücadele, 24/3/2016 Tarihli Toplantıda, 'Vatandaşlarımızın huzur ve güvenliği ile kamu düzeninin sağlanması amacıyla yürütülen faaliyetler kapsamlı şekilde görüşülmüş, 26/5/2016 Tarihli Toplantıda 'Vatandaşlarımızın huzur ve güvenliği ile kamu düzeninin sağlanması amacıyla yürütülen faaliyetler, terör ve teröristle mücadelede gelinen aşama, millî güvenliğimizi tehdit eden ve bir terör örgütü olan paralel devlet yapılanmasına karşı alınan tedbirlerin görüşüldüğü açıklanmıştır.
Ulusal güvenliğimizi ilgilendiren hususlarda Milli Güvenlik Kurulu'nun yıllardır yaptığı yukarıdaki açıklamalar, örgütün tasfiyeye yönelik yaptığı soruşturma ve kumpaslar ile bu yapılanmanın gerçek amacının, devleti ele geçirmek olduğu, bu amaçla tüm kamu kurum ve kuruluşlarında; özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), mülki idare birimleri, yargı teşkilatı, kolluk birimleri, eğitim kurumları gibi yerlerde kadrolaştığı ve bu kişilerin devletin amaçlarından ziyade yapılanmanın amaçları doğrultusunda faaliyette bulundukları iddialarına öteden beri kamuoyunca vakıf olunmuş, Devletin en yetkili birimlerinde yapılan tehdit algılamaları ve tedbirler öteden beri alınmaya çalışılmıştır.
FETÖ/PDY silahlı terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmek nihai hedefine ulaşabilecek gücü elde ettiğine inanarak başlattığı süreçte mülkiye, askeri, emniyet, yargı ve diğer stratejik öneme sahip kamu kurumlarını ele geçirmek için kendilerine engel olacaklarını düşündüğü bürokrat ve personelleri sistem dışına çıkararak, bir süreç ve basamak olarak gördüğü yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetleri kapsamında, görev yaptıkları alanlara örgütün amaçları doğrultusunda elemanlarını yerleştirdiği,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarının ele geçirilmesi stratejisinin uygulanması sürecinde, şüphelinin, kritik ve önemli görevlerde bulunduğu, örgütsel amaçların gerçekleştirilmesine yönelik örgütsel motivasyon ile hareket ederek örgüt adına faaliyet yürüttüğü, görev aldığı daire ve icraatlarının, Anayasal sistemin üç temel erkinden biri olan yargı erkinin örgüt amaçları doğrultusunda dizayn edilmesine yönelik olduğu, bu nedenle örgütün bu amaç ve politikalarının bir başka deyişle sahip olduğu statüler itibariyle yürüttüğü görevlerin niteliği, kapsamı ve yargı erkinin tümü üzerindeki etki alanı dikkate alındığında, örgüt amaçları doğrultusunda serbestçe tasarrufta bulunma ve faaliyet yürütme yetkisi ve imkanına haiz olduğu, bunun sonucu olarak da, şüpheli ve iştirak iradesi ile faaliyet yürüttüğü örgüt mensuplarının, HSYK nezdindeki tasarruflarından anlaşılması gerekenin, Demokratik Anayasal sistemin özü kavranarak sistemin adeta paralelinin yaratılmaya çalışıldığı,
Bu nedenle şüpheli hakkında örgüt faaliyeti kapsamında işlendiği belirtilen dava konusu eylemlere iştirak ettiğine dair nitelendirme ile kamu davası açıldığı, failin yöneticisi olduğu FETÖ/PDY örgütünün, 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün arkasındaki yapılanma olup, TCK'nın 309 maddesi kapsamındaki Anayasayı ihlal suçunun örgüt tarafından işlendiği, şüphelinin eyleminin ise bu vehamete giden süreçte geçitli suç niteliğinde olan silahlı terör örgütü yöneticisi olmak suçunu oluşturduğu,
Şüpheli hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan soruşturma sonrasında TCK'nın 309/1 maddesinde düzenlenen Anayasayı İhlal suçunu işlediği değerlendirilerek fezleke düzenlenmiş ise de;
TCK'nın 309/1 maddesinden düzenlenen Anayasayı ihlal suçunun, bir örgüt faaliyeti kapsamında işlenmesinin mümkün olmasına rağmen, bu durumun suçun unsuru olmadığı, maddede düzenlenen amaçları gerçekleştirmeye yönelik araç fiilin icrai suç niteliğinde olabileceği gibi ihmali suç niteliğinde de olabileceği, ihmali fiillerle bu suçun işlenebilmesi için failin gerçekleştirilmekte olan icrai fiilleri görevi gereği önleme yükümlülüğünün bulunması gerektiği, teşebbüs suçu olmasına rağmen suç oluşturan fiilin hazırlık hareketleri aşamasından geçip icra aşamasına ulaşması gerektiği, araç fiilin işlenmesine yönelik icra hareketinin, hem araç suçun, hem de amaç suçun fiil unsurunu oluşturması gerektiği, terör örgütlerinin 'Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyet Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırma veya bu düzen yerine başka bir düzen getirme veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önleme' şeklindeki nihai amacının örgütün her kademesindeki mensuplarca biliniyor olmasının, hiçbir ayrım yapmadan tüm üyelerinin bu suçtan cezalandırılmaları için yeterli olmadığı, bu suça iştirak ettikleri anlamına gelmeyeceği, üyelik ve yöneticilik fiillerinin bağımsız suçlar olarak TCK'nın 314. Maddesinde düzenlenerek yaptırıma bağlandığı, fiilen işleneceği konusundaki bilginin iştirak bakımından önemli olmadığı, iştirak için icrai yada ihmali bir davranışla suçun işlenmesine katkıda bulunmak gerektiği hususlarının uygulamada ve teoride kabul edildiği belirlenmiştir.
Şüphelinin, örgütsel konumu ile ilgili anlatımlar içeren tanık beyanları, HSYK Genel kurul kararları, Bylock yazışma içerikleri, Bylock irtibat analizi, grafikler ile HTS kayıtları, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2. Dairesinin, 16.07.2016 tarih ve 2016/4 tedbir ve 2016/345 sayılı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Kurulu'nun 24.08.2016 tarih ve 2016/426 sayılı kararlarındaki tespitler, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2. ve 3. Daire bilgileri ile tüm dosya kapsamından;
Şüpheli ...'ın, FETÖ/PDY silahlı terör örgütü içerisinde yer aldığı, mensubiyetinin mesleğe girişte mevcut olduğu gibi icrası sırasında da devam ettiği, gizliliğe riayet ile gerçekleştirilen sivil imamların iştirak ettiği örgütsel toplantılara katıldığı, örgüt içerisindeki etkinliği ve konumu nedeniyle, örgütün stratejisi ve talimatları doğrultusunda hareket edilmek suretiyle mensubu olmayan üyelerin liste dışında kalmasının sağlandığı 2010 yılı HSYK seçimlerinde adının öne çıktığı, seçim öncesi diğer örgüt mensupları ile yapılan gizli toplantılara ve seçim gezilerine örgütün yöneticisi sıfatı ile katıldığı, bu hususların; HSYK eski üyelerinden;
... tarafından '2010 yılı Anayasa referandumunda Fetullah ...'in mezardaki ölüleri bile sandığa götürün talimatı üzerine, Çin'den dahi insanların gelip oy kullandığını biliyorum.'
... tarafından ' 2010 yılı HSYK seçim çalışmalarını yürütürken..idari yargıdaki aday arkadaşlar ile bakanlıkta buluşuyor,.... ve ... cemaatin kendi listesinde oy vereceği....iddialarını şiddetle reddediyorlardı.... hizmet gerektiriyorsa başkaları ile yaptıkları sözleşmelerin ve ahitlerin hiç bir kıymeti yoktu.'
Şeklinde ifade edildiği,
Şüphelinin, HSYK 3. dairesinde üye olarak görev yaptığı sırada yüksek yargıya üye belirlemeye dönük diğer HSYK üyelerinin katılımı sağlanmaksızın ... ve ...'nin evinde örgüt liderinin talimatı altında yapılan toplantılara katıldığı, seçici kurul içerisinde yer aldığı, Danıştay üyelerinin seçiminde ... ile birlikte örgüt adına temsilci sıfatı ile muhatap alındığı, bu hususların HSYK eski üyeleri;
... tarafından 'Bu toplantılara Fetullah ... cemaati mensubu olmayan ..., ... ..., ..., ... ..., ..., ..., ... ..., ..., ...'nu çağırmadık.'
..., ..., ... tarafından 'toplantıda bulunan Fetullah ... cemaatine mensup kurul üyesi ... ile birlikte ..., ..., ... evin holüne doğru gittiler, yaklaşık 3-4 dakika sonra geri geldiler. ... bize dönerek 'hoca efendiye danışılmış, arkadaşların 140'tan aşağı razı olmaması gerektiğini' belirten söz sarfetti.'
... tarafından ayrıca '37000 sicilliler açısından bu çok erken olur. İkincisi 32000-33000 sicilli...ehliyet ve liyakat sahibi...arkadaşları nasıl atlayacaksınız dedim..... ve ... Beylerin yüzünde söylediklerimin hiç bir etkisini göremedim..Ben ertesi sabah belirlediğimiz saatte ...’ün evine gittim...arkadaşlarla aramızda görüştük ( o görüştük dedi de ben bir yerlere sorduklarını düşünüyorum) bu konu tartışma dışı, eğer 37000 sicilliler olmayacaksa biz bu işte yokuz dedi...'
Şeklinde ifade edildiği,
HSYK üyesi seçildikten sonra da HSYK eski Genel Sekreteri ... tarafından organize edilen örgütsel toplantılara ..., ..., ..., ... , ..., ..., ..., ..., ..., ..., örgütün HSYK üst sorumlusu ..., Yargı imamı ... ile birlikte katıldığı, himmet verdiği, HSYK içerisinde görüşülmesi gereken iş ve işlemler ile ilgili izlenecek yöntemin, bu toplantılarda gizlilik içerisinde planlanarak ..., ... ve ...'nin örgütten getirdikleri talimatlar dikkate alınmak suretiyle uygulamaya konulduğu, bu hususun Danıştay eski üyesi ... tarafından 'İdari yargıda bu yapının aktif elamanlarından birisi olan ... bana hitaben; 'seçildiğimizde yukarıdan gelen talimatlara uyacağız, o yönde oy kullanıp karar vereceğiz' dedi. Ben 'yukarıdan' ifadesinin bu yapının üst kurulu olduğunu tahmin ediyorum.' şeklinde ifade edildiği,
Şüphelinin, HSYK'da görevli olduğu dönemde örgütün talimatları ile iş ve işlemler tesis ettiği, teftiş ile ilgili UYAP üzerinden denetim yapılması konusundaki projeye diğer örgüt mensupları ile birlikte karşı tutum sergilediği, örgüt üyesi olmayan yargı mensupları hakkında, yüksek yargıdan gelen üyelerin, 'suç oluşmadığına ya da muahezeneyi gerektirir bir durum olmadığı' yönündeki çok sayıda muhalefetine rağmen soruşturma izni verilmesi suretiyle ünvanlı görevlerden uzaklaştırılmalarını sağladığı, örgüt mensuplarının ülke gündemini oluşturan önemli dava ve soruşturmalarda yer almalarının temini ile disiplin müessesesinin işletilmeyerek yapılan şikayetlerin karşılıksız bırakılmasına neden olduğu, bu hususun şüphelinin çalıştığı HSYK 3. Dairesinden;
... tarafından 'Ben aynı zamanda 3. Daire Başkanıydım. Fetullah ... cemaati içerisinde bulunan ... ve ... aktif olarak İstanbul'dan gelen bu şikayetlerin cemaat mensuplarını korumak amacıyla karşı çıkardı. Tüm oyları hayırdı...Cemaatin talimatı ile bizim dairede hareket eden kişiler ... ile ... 'dır. Biz de cemaatin rüzgarı ile ve gönül vermişliğimiz nedeni ile cemaat mensupları lehine oy kullanıyorduk. '
... tarafından '17-25 Aralık 2013 olaylarından sonra başta ... olmak üzere 17-25 Aralık olayları, MİT tırları ile ilgili olarak...Soruşturma izni vermeyen diğer üyeler ise Fetullah ... cemaati mensubu olarak bilinen ..., ... ve ...'dır.. '
Şeklinde ifade edildiği,
Örgütün 2010 yılından sonra yargı teşkilatı içerisinde elde ettiği gücün korunması ve önceki uygulamaların devamını sağlamak için masrafları örgüt tarafından karşılanan seçim gezilerine şüphelinin de katılıp oy istediği, bu hususun, yargı eski mensubu ... tarafından '...'in aracıyla ... kod isimli şahsın..evine gittik...... kod isimli şahıs haricinde eski HSYK üyesi ..., HSYK eski Genel Sekreter yardımcısı ......'ı göstererek bu abilerin ayakları öpülesi abiler olduğunu, ne istediysek hepsini yaptıklarını söyledi.' şeklinde ifade edilerek teşhis edildiği,
HSYK' da Genel Sekreterlerin, Genel Sekreter yardımcılarının, Müfettişler ile Tetkik Hakimlerinin, sayısal olarak yüksek oranda FETÖ/PDY mensuplarından oluşturulduğu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Sekreterliği'nin, 14.03.2018 gün ve 2018/3649/9873 sayılı yazı içeriğine göre, HSYK'da görev yapan tetkik hakimi ve müfettiş kadrosundaki yargı eski mensuplarının 93'ü hakkında ihraç kararı verildiği,
Şüpheli ...'ın, çalıştığı 3. Dairede, örgüt mensubiyeti bulunan hakim ve savcılar hakkındaki şikayetlere ilişkin olarak, teftiş müessesenin işletilmeyerek karşılıksız bırakıldığı, Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, İzmir Askeri Casusluk, Selam Tevhid, MİT müsteşarının ifadeye çağrılması, 17/25 Aralık operasyonları ile MİT tırları soruşturmalarını yürütme görev ve yetkisini ByLock kullanıcısı örgüt şüphelisi/sanıkları konumundaki ..., ..., ..., ... , ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ..., ..., ... ..., ... gibi daha çok sayıdaki örgüt mensuplarına bırakıldığı,
Örgütün, 'Şemdinli', 'Ergenekon', 'Balyoz', 'Askeri Casusluk', 'Devrimci Karargâh', '... TV' ve 'Şike' davaları gibi kamuoyunda yoğun tartışmalara neden olan burada sayılmayan birçok davayı başta TSK olmak üzere farklı kamu kurum ve kuruluşlarındaki, örgüt mensubu olmayan kamu görevlilerini tasfiye etmek, etkisizleştirme amacıyla kullandığı yönündeki şikayetlerin, teftiş ve soruşturmaya teşmili noktasında korumacı örgütsel bir tavır izlenerek karşılıksız bırakıldığı,
ByLock kullandığı tespit edilen FETÖ/PDY şüphelisi ...'ın protestosu ile içerik ve zamanlama itibariyle birebir örtüşen ve bu şahsın adeta 'büyüklerimden destek bekliyorum' yönündeki talebini karşılayan Aralık 2013 tarihinde, Adli Kolluk Yönetmeliği ile ilgili HSYK Genel Kurul kararına şüpheli ...'ın da imza koyduğu, HSYK Genel Kurulu kararının, Demokratik Anayasal sisteme müdahale niteliğinde bildiri olarak tanımlanması gerektiği, bu bildirinin, örgütten olmayan üyeler üzerinde herşeyin meşru zeminde Anayasal bir hakkın savunulması gibi yansıtılarak katılımlarının sağlandığı,
Tamamı ByLock kullanıcısı ve FETÖ/PDY şüphelisi/sanığı konumunda bulunan kumpas soruşturma ve davalarını yürüten örgüt mensuplarının bu soruşturma ve kovuşturmalardan uzaklaştırılması noktasındaki tasarruflara muhalefet şerhi koyduğu, bu şahısların örgütsel soruşturmalardan uzaklaştırılması noktasındaki Devlet refleksinin akim bırakılması yönünde aktif faaliyet yürüttüğü,
Şüpheli ... ve diğer örgüt mensubu HSYK üyelerinin, örgüt amaçları doğrultusunda gerçekleştirdiği Devlete başkaldırı niteliğindeki tasarruflar, TBMM'ni HSYK'nın yapısını değiştiren Kanunu çıkartmaya zorladığı, HSYK'da daire üyelerinin değişimi, Genel Sekreter ve Genel Sekreter yardımcılarının da aralarında bulunduğu örgüte müzahir çok sayıda personelin, görevlerinin ancak bu şekilde sona erdirilebildiği,
Bu suretle örgütün amaçları doğrultusunda, paralelinin oluşturularak, Anayasal sistemin yok edilmesi yönündeki faaliyetlere destek verdiği, ünvanlı kadrolara ataması yapılanlardan ihraç olanların sayısı düşünüldüğünde, engellenemeyecek düzeyde aşırılığa giden tasarrufların niteliğinin ortaya çıktığı, şüphelinin de bu tasarrufların odağında yer aldığı,
Şüphelinin örgütün gizli haberleşme sistemi ByLock'u telefonuna yüklediği (... ID) numaralı ByLock kullanıcısı olup, '..., HSYS -RY' kod adlarını kullandığı, Yargıtay, Danıştay eski mensupları ve örgütün sivil imamları ile irtibatlı, devre ve hsyk adı ile oluşturulan gruplarda üye olup, aktif kullanıcı durumunda bulunduğu,
Milli Güvenlik Kurulunun, FETÖ/PDY hakkındaki 26.02.2014 tarihi ve sonrasında çok sayıda kararında, 'Ulusal güvenliğimizi tehdit eden yapılanma, legal görünümde illegal yapılanma, paralel devlet yapılanmasına ilişkin olarak yıllardır yaptığı yukarıdaki açıklamalara rağmen örgütün tasfiyeye yönelik yaptığı soruşturma ve kumpaslara destek vermeye devam ettiği,
Şüphelinin, yakalama tedbirinin uygulanıp, temadinin sona erdiği tarihe kadar örgüt ile organik bağını koparıp, pişmanlık duyarak, yetkili yasal merciilere örgütün yapısı ve faaliyetlerini açıklayan, üyelerini deşifre eden, dağılmasını, meydana çıkartılmasını sağlayan bir başvurusunun bulunmadığı belirlenmekle örgütten çekilmiş sayılmasını gerektir bir vaziyette bulunmadığı,
Şüpheli, her ne kadar suçlamayı kabul etmemiş ve örgütle ilgisini olmadığını savunmuş ise de; örgütle bağlantısını ortaya koyan ifadeler ile bylock kullandığının belirlendiği,
Örgütün 2010 yılından itibaren örgütsel faaliyetleri kapsamında iki dönem HSYK üyeliği yapmış ve Yargıtay üyelerinin seçiminde, şüphelinin bulunduğu ortamda, örgüt liderinden aldığı talimatla üye sayısının 140 olmasını 'hocaefendi böyle istiyor 'diyebilecek oranda öne çıkmış HSYK üyesi ...' na ait (432728 ID) ile Yargıtay eski üyesi ve örgütün HSYK yapılanmasında üst sorumlu konumunda bulunan ... ile (52025 ID) arasındaki 17.12.2015 ve sonraki tarihli mesaj içeriklerinde, örgütsel faaliyetin boyutları HSYK ve Yargıtay, Danıştay üyelerinin örgüt liderinin yanında kamp yapacak kadar ileriye giden ilişkileri, uzun mesajların arasında 'bahar gelecek, ızdırap bitecek, hamlar haslar ayrılacak' yönündeki darbenin mesajlarını iletildiği bir oluşum,
Tespit edilmiştir.
HSYK 3. Dairesi'nin, mesleğe kabul, teftiş, ihbar ve şikayetler hakkında karar vermek gibi çok sayıda önemli işlevi içermesi nedeniyle bütün yargı mensupları üzerinde önemli bir tasarruf ve insiyatif alanı sağladığı, şüphelinin örgütteki temin ettiği güç ve sadakati ölçüsünde yükselip elde ettiği statüsüne eşdeğer/paralel olacak şekilde kamusal bürokrasi de konumlandırılmak suretiyle bağımsız hareket kabiliyetine kavuşturulduğu, iddianamenin bütününde işlenen örgütsel yapı ile şüphelinin dahil olduğu karar süreçleri ve yürüttüğü faaliyetler nazara alındığında, verilen özel bir yetki ile örgüt adına görev icra ettiğinin anlaşıldığı,
Örgüt içerisindeki konumu ve örgütün, adeta silah olarak kullandığı yargı yapılanmasının en üstünde yer alan mahrem sınıf olan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 3. Daire üyeliği sıfatları ve unvanları itibarı ile FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün yargı içerisindeki hiyerarşik yapılanmasında, örgüt ve kamusal yapı içerisindeki konumu, temadi eden örgütsel ve etkin nitelikteki faaliyetleri nazara alındığında;
FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün deşifre olmasını engellemek, örgüt mensupları hakkında yapılan soruşturmaların sonuçsuz kalmasını sağlamak, örgüt faaliyetlerinin belli bir disiplin içinde istikrarlı bir şekilde devamı için diğer örgüt yöneticileriyle birlikte fikir ve eylem birliği içinde hareket etmek suretiyle hiyerarşik yapıya dahil olduğu, sıkı bir disiplinle, örgütün stratejisi, yapılanması, faaliyetleri ve amacına uygun hareket ettiği, haiz olduğu görev ve sorumluluk alanları ile emir ve talimat verme noktasındaki yetkileri gözetildiğinde, FETÖ/PDY isimli silahlı terör örgütünün, hücre yapılanmasında, HSYK kurumu içerisinde özel göreve haiz yönetici sıfatında olduğu sonucuna ulaşılmıştır.'' ifadelerine yer verilerek sanık hakkında silahlı terör örgütü yöneticisi olma suçundan cezalandırılması talebiyle dava açıldığı anlaşılmıştır.
III) SAVUNMA:
Sanık bozmadan önceki savunmalarında özetle; HSYK kararlarına karşı yargı yoluna başvurulamayacağını ancak iddianamenin bu kararları konu ettiğini, bu hâliyle iddianamenin kabul edilmemesi gerektiğini, görevsizlik kararı verilerek dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesini, hakkında ağır cezalık suçüstü hâlinin bulunmadığını, suçüstü hâlinin bulunduğunun kabul edilmesi durumunda ise ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerindeki soruşturmanın genel hükümlere göre yürütüleceğini ve durumun derhal Genel Kurula bildirilmesi gerektiğini, soruşturma sonucunda düzenlenen fezlekenin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderileceğini, Başsavcılık tarafından iddianame düzenleninceye kadar Yargıtay Kanunu hükümlerinin uygulanması gerektiğini, hakkındaki iddiaların açıkça görevle ilgili olduğunu ve görevle ilgili suçlarda kovuşturmanın Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesince yapılması lazım geldiğini, soruşturmanın usulüne uygun olarak başlatılıp yürütülmediğini, tutuklandığında hakkında hiçbir delilin bulunmadığını, görevsiz ve yetkisiz sulh ceza hâkimliğince tutuklandığını ve tutukluluğun devamı kararlarının verildiğini, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının hakkında soruşturma yapmakla yetkili ve görevli olmadığını, yetkisiz savcılıkça yapılan işlemlerin hükümsüz olduğunu, HSYK üyeliği seçimlerinde cemaatin adayı olmadığını, adı geçen yapı tarafından aday gösterilmediğini, ..., ... ve ...'in isteğiyle HSYK üyeliğine aday olduğunu, adı geçenlerin tanık olarak dinlenmelerini talep ettiğini, tanık ...'in beyanlarının da bu hususu doğruladığını, hatta tanığın cemaatin ilk başta kendisinin adaylığını istemediğini de anlattığını, tanıklar ... ve ...'nin de ifadelerinde bu durumu doğruladıklarını, o dönem hakkındaki cemaate yakın olduğu algısının çocuğunun cemaat okuluna gidiyor olmasından kaynaklanmış olabileceğini, 2011 yılındaki Danıştay ve Yargıtay üyeliği seçimlerinde kanunda öngörülenin dışında kısıtlama getirilmesine kanuna aykırı olduğu için karşı çıktığını, amacının üye seçiminde objektif kriterler belirlemek olduğunu, bu süreçte seçimler için HSYK üyeleri olarak toplantılar ve görüşmeler yapmalarının doğal olduğunu, bu şekilde toplantılar yaptıklarını ancak ... 'nın evinde yapıldığı iddia edilen toplantıya kesinlikle katılmadığını, hatta toplantıdan sonradan haberi olduğunu, tanık ...'nun bunu doğrular beyanlarda bulunduğunu, "37 binler yoksa biz de yokuz" gibi bir söz söylemediğini, bu hususta toplantıya katıldığı iddia edilen ve itirafçı olmayan en azından birkaç üyenin tanık olarak dinlenmesini talep ettiğini, HSYK'ya gelen şikâyetlerle ilgili olarak hukuk ne gerektiriyorsa onu yaptığını, kimseden emir ve talimat almadığını, kanuna aykırı ve suç oluşturan hiçbir eyleminin bulunmadığını, 17-25 Aralık sonrası yapı mensupları ile birlikte hareket ettiği iddiasının gerçek olmadığını, üye seçildikten sonra hep aynı çizgide kararlar verdiğini, herhangi bir örgütsel toplantıda bulunmadığı gibi HSYK üyeliği döneminde de bir cemaat toplantısına katılmadığını, bu dönemdeki bir araya gelmelerinin rutin cemaat sohbetleri değil, olağan meslektaş ziyaretleri olduğunu, Bylock programını indirmediğini ve kullanmadığını, HTS ve CGNAT kayıtlarının birbirleriyle uyuşmadığını, tanıkların talimatla dinlenmemelerini talep ettiğini, huzurda dinlenmek suretiyle kendilerine tanıklara soru sorma hakkı tanınması gerektiğini, talimatla dinlenen tanıkların beyanlarının hükme esas alınamayacağını, büyük kısmı etkin pişmanlıktan yararlanan tanıkların artık davanın tarafı konumunda bulunduklarını, tutuklanma kaygısı ve işe dönme vaadiyle tanıkların ifadelerinin sakatlandığını, dolayısıyla beyanlarının hükme esas alınamayacağını, tanık ...'in ifadesinde anlattığının aksine tanıkla hiçbir toplantıda bir arada bulunmadıklarını, ayrıca adı geçen tanıkla aralarında husumet bulunduğunu, bu nedenle tanığın beyanlarına itibar edilmemesi gerektiğini, tanık ..., çocuğuyla ilgilendiğini söylemişse de zaten çocuklarının cemaat okuluna gittiğini, dolayısıyla böyle bir durumda buna zaten gerek duymayacağının açık olduğunu, tanık ...’in ifadesinde belirttiği seçim çalışması yaptığı iddiasının gerçek dışı olduğunu, tanıkların beyanlarında doğrudan kendisine yönelik bir suçlamanın olmadığını, mahkeme heyetinin kanuna uygun olarak teşekkül etmediğini, kıdemsiz üyenin heyete başkanlık etmesinin kanuna aykırı olduğunu, Yargıtay Kanunu'nun 40 ve 25. maddelerine göre mahkeme başkanı olmadan yapılan duruşmaların ve işlemlerin yok hükmünde olacağını, savunmasını kanuna uygun olarak oluşturulan heyet önünde yapmak istediğini, üzerine atılı suçlamaları kabul etmediğini,
Bozmadan sonraki savunmalarında ise; daha önceki savunmalarına ilaveten somut gerekçelerle reddi istenen hâkimin katıldığı duruşmaların yok hükmünde olduğunu ve bunların Yargıtay Ceza Genel Kurulunun bozma kararı doğrultusunda yenilenmesi gerektiğini, bu hususta Yargıtay 4. Hukuk Dairesine açtığı tazminat davasının da sonucunun beklenerek dikkate alınmasını istediğini, ilk tutukluluk kararına karşı başvuruda bulundukları Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bu hususta ihlal kararı verdiğini, bu kararda yargılama sebebinin görev suçundan kaynaklanması durumunda dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerektiğinin ve olayda suçüstü hâli olmadığının belirtildiğini, bu nedenle görevsizlik kararı verilerek dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerektiğini, Yargıtay 9. Ceza Dairesinde yapılan duruşmaların yok hükmünde olduğunu, kendisine yönelik olarak ... ’nın evindeki toplantıya katılması, Bylock kullanması ve 2014’te cemaatin adayı olduğu iddialarının bulunduğunu ancak ... ’nın evindeki toplantıya katılmadığını, toplantıda olduğuna dair sadece üç kişinin beyanının bulunduğunu, etkin pişmanlıktan faydalananların bu toplantıya 18 kişinin katıldığını beyan ettiği dikkate alınarak katılan diğer kişilerin de kendisinin toplantıda bulunup bulunmadığı hususunda dinlenmesini talep ettiğini, tanık ...’in hakkındaki üç suçlamanın üçünden de beraat ettiğini ancak tanıkla kendisinin eylemlerinin ortak olduğunu, o nedenle tanık ... kararının dosyaya getirtilmesini istediğini, tanık ...’in beraat kararında kendisinin 2010 yılında aday gösterilmesinin tanığın cemaatle mücadelesi olarak kabul edildiğini, ... 'nın evinde yapılan toplantıya çağrılmamasının sebebinin de zaten bu olduğunu, cemaatin hükûmete karşı mücadelesine dair kararlar olarak anılan HSYK basın bildirisine, ... toplantısına ve MİT tırları dosyasına katılmadığını, HSYK üyeliği döneminde yapıldığı belirtilen cemaat toplantıları hususunda kendisinin olduğu her yerde tanık ...’in de olduğunu ve adı geçenin beraatine ilişkin gerekçeli kararda bu toplantıların hoş geldin ve hayırlı olsun ziyaretleri olduğunun yazıldığını, bir suç işlemediğini, suç işlediğinin kabul edilmesi hâlinde hakkında hata hükümlerinin uygulanması gerektiğinin açık olduğunu,
İfade etmektedir.
IV) MAHKEME KABULÜ:
"...38019 sicil numarası ile Konya Vergi Mahkemesi üyesi olarak göreve başlayan daha sonra İstanbul İdare Mahkemesi üyeliği, HSYK üyeliği ve en son Ankara 4. Vergi Mahkemesi hakimliği yapan sanığın HSYK Genel Kurulu’nun; 16/07/2016 tarih ve 2016/345 sayılı kararı ile FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatı ve iltisakı bulunduğu değerlendirilerek görevden uzaklaştırılmasına, 24/08/2016 tarih ve 2016/426 sayılı kararı ile de meslekten çıkaıılmasına karar verildiği sanık beyanları ve dosya kapsamındaki belgelerden tespit edilmiştir.
Tanıklardan ... aşamalardaki beyanlarında 1995 -1998 yılları arasında sanıkla beraber staj yaptıklarını ve bu dönemde cemaatin toplantılarında sanıkla aynı grupta olduklarını, kendisinin 2004 yılında Teftiş Kurulu Başkanlığında müfettiş olarak çalışmaya başladığını ve denetime gideceği yere gitmeden önce yapı tarafından gideceği yerdeki cemaat mensuplarının listesinin kendisine verildiğini, 2006 ve 2010 yıllarında sanığın görev yaptığı İstanbul’a denetime gitmeden önce yapı tarafından verilen listede sanığın adının da cemaat mensubu olarak yazdığını, tanık ... ise sanıkla İstanbul Vergi Mahkemesinde birlikte çalıştıklarını, o dönemde sanıkla aynı sohbet grubunda olmadıklarını ancak sanığın cemaat mensubu olduğunu bildiğini beyan ettikleri görülmüş bu beyanlardan sanığın meslek stajına başladığı 1994 yılından itibaren yapı içerisinde bulunduğu, staj döneminde katıldığı sohbet adı altındaki örgütsel toplantılara mesleğe başladıktan sonra da devam ettiği, bu şekliyle sanığın örgütle ilişkisinin çok uzun süredir devam ettiği anlaşılmıştır.
Tanık ..., 2010 yılı HSYK seçimlerinden önce Bakanlık müsteşarı ile görüşmesi neticesinde hem kendisinin aday olduğunu, hem de diğer idari yargı adaylarının belirlenmesi sürecinde yer aldığını, bu dönemde çevresindekilerle istişarede bulunduğu zaman İstanbul Bölge Adliye Mahkemesinde görev yapan ...’nın kendisine İstanbul büyük şehir buradan bir aday belirleyin dediğini ve sonrasında sanığın ismini önerdiğini, bunun üzerine Bakanlıktaki yapı mensubu kişilerle bunu paylaştığında sanığın dışa dönük olması nedeniyle birtakım itirazların olduğunu ancak kendi ısrarı neticesinde sanığın aday olarak belirlendiğini beyan etmiş, tanıklar ... ve ... beyanlarıyla da bu husus doğrulanmıştır. Tanık ... aşamalardaki beyanlarında 2010 HSYK seçimlerinde o zamanki adıyla cemaat denen yapı ile ortak 5 kişilik liste oluşturulduğunu ve bu listede sanığın da yer aldığını,yapı tarafından liste içerisinden iki aday yönünden özellikle Ankara, İstanbul ve İzmir dışında kısmen oy verilmek suretiyle sanığın ilk üç asıl aday arasında seçilmesinin sağlandığını, yapı tarafından bilinçli olarak bu şekilde bir tercih yapıldığını söylemiş, tanık ... de 2010 seçimlerinde ortak liste belirlendiğini, yakın arkadaşı ... ...’un ve ...’un aday listesinde olmalarına rağmen seçim sonuçlarında yedek bırakıldığını, bu seçim döneminde sanıkla karşılaştıklarında sanığın kendisine 'yukarıdan gelen talimatlara uyacağız, o yönde oy kullanacağız' benzeri söylemlerde bulunduğunu, yaşanan olaylar nedeniyle sanığın söylediklerini üst bir kuruldan gelecek kararların uygulanacağı anlamında yorumladığını beyan etmiş, tanık ... ...; sanığın cemaat listesi diye tabir edilen listeden seçildiğini ifade etmiş, tanıklar ... ve ... ise kendi katıldıkları sohbet gruplarında seçim öncesinde cemaat adayı olarak sanığa oy verilmesinin söylendiğini bildirmişlerdir.
İhtilafların çözümünde yargının nihai belirleyici olması özelliğinden yararlanmak isteyen örgütün yargı yapılanmasına özel önem atfettiği bilinen bir gerçektir. Keza örgütün yargı yapılanması içerisinde yer alan mensupları vasıtasıyla, kamuoyunda gündem olan davalara müdahale ederek siyaseti ve toplumu şekillendirmeye çalıştığı da düşünüldüğünde örgütün hiyararşik yapısına dahil olmayan bir kişinin örgüt tarafından sahiplenilerek HSYK üyeliği gibi kritik bir göreve getirilmesinin mümkün olmadığı, sanığın da bu kapsamda örgüt tarafından sahiplenildiği ve örgüt talimatıyla HSYK'ya üye seçildiği dairemizce kabul edilmiştir. Her ne kadar sanık, ... aday olarak kendi adını önerdiğinde Bakanlıktaki yapı içerisinde olan kişilerin dışa dönük olması nedeniyle adaylığına itiraz ettiklerini söyleyerek yapının desteği ile aday olmadığını öne sürmüşse de dinlenen tanık anlatımlarından ve mahkememizde görülen davalardan, Fetö/Pdy silahlı terör örgütünün mahrem yapı alanlarından biri olan yargıda çoğunluğu ele geçirme amacıyla farklı taktikler sergilediği keza 2010 HSYK seçim sonuçlarının da örgütün bu taktiksel planları neticesinde yapı mensubu adayların asıl üye seçilmesi ile sonuçlandığı dikkate alındığında sanığın adaylığı hususunda yapı mensupları tarafından verilen tepkilerin de taksiksel olduğu değerlendirilmiş ve sanığın itirazlarına itibar edilmemiştir.
Sanığın HSYK üyesi seçildikten sonra da örgütle bağını koparmadığı,hatta çocuğunu da örgüt talimatına uyarak yetiştirmeye çalıştığı, örgüt mensuplarının yargı içerisinde daha üst konumlara yerleşmesi için çabaladığı, bu durumun özellikle Yargıtay ve Danıştay seçimleri öncesinde iyice ön plana çıktığı, sadece örgüt mensuplarının iştiraki ile gizliliğe en üst seviyede riayet edilerek gerçekleştirilen ... ’nın ve ...’nin evinde yapılan toplantılara katıldığı, örgüt liderinin talimatlarının doğrudan iletildiği bu toplantılar sonucunda da yüksek yargıya seçilecek örgüt mensubu adayların belirlendiği dosyada dinlenen tanık anlatımlarından anlaşılmıştır. Tanık ... örgütün kendisini hakim ve savcı çocukları ile ilgilenmekle görevlendirdiğini, sanığın çocuğu ile ilgilenmek için Çukurambar’daki evlerine gittiğini beyan etmiş, tanık ..., Yargıtay ve Danıştay seçimleri gündeme geldiğinde ... ’nın ve ...’nin evlerinde yapılan toplantılarda sanığın da yer aldığını, ... ’nın evinde yapılan toplantıda sıra idari yargı adaylarını belirlemeye geldiğinde 37 ve 38 bin sicillilerden bahsedilince kendisinin itiraz ettiğini, itirazı üzerine sanık ve ...’nun kendilerinin de 37 bin sicilli olduğunu, üst kurula seçilebildiklerine göre Danıştay’a da bu sicildekilerin seçilebileceğini, bu sicillerdekilerin beklenti içerisinde olduğunu beyan ederek itiraz ettiklerini, bunun üzerine ... ve ... ... ’nın fikrinin de alınması teklifinde bulunduğunu, sanığın da yarın bizde toplanıp bu konuyu kahvaltıda konuşalım dediğini, ertesi gün kahvaltıya gittiğinde kendisinden başka kimsenin gelmediğini ve sanığın kendisine 'başka hiç kimse gelmeyeceğini, 37 bin sicilliler konusunun tartışmaya kapalı olduğunu' söylediğini aktarmış, dinlenen tanık ... aynı şeyleri ...’den duyduğunu belirtmiş, ... ise yaşanan bu durum sonucunda 37bin ve 38 bin sicillilerin kabul edildiğini, bu sicillerden seçilen yaklaşık 19 kişinin daha sonra cemaatle bağlantılı olduğunun ortaya çıktığını söylemiştir. Tanık ..., ... ’nın evinde yapılan toplantıda Yargıtay tetkik hakimlerinin isimleri geçmeye başlayınca sayının 80 civarında olduğunun anlaşıldığını,bunun üzerine yapıya mensup ..., ...,... ve ... ’nın evin holüne doğru gidip 3-4 dakika sonra geri geldiklerini,...’nun kendilerine dönerek 'hoca efendiye danışılmış, arkadaşların 140’tan aşağı razı olmaması gerektiğini' söylediğini belirttiğini beyan ederek bu toplantılarda örgüt liderinin talimatlarının da iletildiği hususunu teyit etmiştir.
Yargıtay ve Danıştay üyelerinin seçilmesinden sonraki dönemde de örgütsel gizliliğe riayet edilerek yapılan toplantıların devam ettiği, ... organizesinde gerçekleştirilen ve Fattullah ... kitapları okunup namaz kılınan bu örgütsel toplantılara sanığın da katılmaya devam ettiği, bu toplantılarda ülke gündemini meşgul eden davaların örgüt talimatları doğrultusunda şekillendirilmesi hususunda faaliyetler yürütüldüğü, örgütün gerçek yüzünün anlaşılmaya başladığı 17/25 aralık sürecinden sonra da sanığın örgüt talimatıyla hareket etmeye devam ettiği, örgütün HSYK 3.Dairesindeki görünen yüzü olduğu tanıklarca doğrulanmıştır. Dinlenen tanık ... sanıkla aynı dairede 4 yıl çalıştıklarını, Fettullah ... sohbeti amacıyla akşam oturumlarında kendi evinde de sanığın evinde de toplandıklarını, 17/25 Aralık sürecinden sonra ... hakkındaki soruşturma, MİT tırları soruşturması gibi yaklaşık 40-50 kararda sanığın ... ve ... ile aynı yönde oy kullandığını, kendisinin aksi yönde oy kullandığını beyan etmiş, tanık ... de Yargıtay ve Danıştay üye seçimleri bittikten sonra sohbet toplantıları yaptıklarını, ... koordinesinde yapılan bu sohbetlere sanığın da katıldığını, aynı dairedeyken verilen kararlarda sanığın da kendisi ile aynı yönde oy kullandığını ancak 17/25 Aralık süreci sonrasında usulsüz dinlemeler veya hakim savcılar hakkında oy kullanılması, Ergenekon ve Balyoz davalarında yapılan hakim ve savcı şikayetlerinde dairenin ikiye bölündüğünü ve sanığın ... ve ... ile aynı yönde oy kullandığınıikendisinin ise aksi yönde oy kullandığını söyleyerek diğer tanığı doğrulamıştır. Tanık ... de sanığın HSYK’ya üye seçildikten sonraki süreçte bu yapı mensuplarıyla birlikte hareket ettiğini, cemaat sohbetlerine katıldığını duyduğunu söylemiştir.
2014 yılında HSYK seçim çalışmaları başladığında sanığın yapı içerisinde kalmaya devam ettiği, örgütün yargı teşkilatı içerisindeki gücünün korunması için seçim gezilerine katıldığı ve örgütün oyunun artması yönünde çalışmalarda bulunduğu, tanık ...’in 2014 yılında Tekirdağ Cumhuriyet Savcısı olduğu dönemde Eylül ya da Ağustos ayında ... kod adlı kişinin kendisini ve Silivri hakimi olan ...’i İstanbul’da bulunan evine çağırdığını, gittiklerinde HSYK Genel Sekreter Yardımcısı ... ve sanığın da evde olduğunu, ...’ün sanığı kastederek 'bu abiler ayakları öpülesi abiler biz ne istiyorsak hepsini yapıyorlar, Allah razı olsun dediği' şeklinde beyanından anlaşılmıştır. Tanık ..., 2014 yılı başında hükümetin HSYK içerisinde Fetullah ... mensuplarının gönderilmesi amacıyla bir kanun tasarısı hazırladığını ve bunun üzerine genel sekreterin, teftiş kurulu müfettişlerinin ve tetkik hakimlerinin gönderilmesine karar verildiğini, bu hususu görüşmek üzere toplanan genel kurula cemaat mensupları olan ... , ..., ..., ..., ... ve sanığın katılmayarak genel kurulun yapılmasını engellediğini beyan ederek sanığın halen örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde kaldığını doğrulamıştır.
Dosya içerisinde yer alan 127651 ID’ye ait Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağında kullanıcı adının sanığın adı ve memleketi olan Giresun ilinin plaka kodu olan 28’in birleşmesinden oluşan 'resul28' , şifresinin ise '0203' olduğu, sanığın adına kayıtlı ve kullanımında olan 505.....29 nolu hattan ... ID’ye ait bylock kullandığının tespit edildiği, listesinde HSYK Genel Sekreter eski yardımcısı ..., Danıştay eski hakimi ..., Danıştay eski hakimi ..., sivil imam ...’nün yer aldığı anlaşılmıştır.
Sanığın örgütün sivil imamı olduğu iddiasıyla haklarında kovuşturma olan kişilerle baz çakışması tespit edilmişse de baz çakışmasının yol güzergahlarına yakın yerlerden olması da dikkate alındığında sanığın bu kişilerle görüştüğü hususunu her türlü şüpheden uzak şekilde ispatlayamadığı anlaşıldığından bu delile itibar edilmemiştir.
Tüm bu hususlar çerçevesinde tanık anlatımları ve diğer delillerin bir bütün halinde değerlendirilmesinde; Mesleğe başlamadan henüz adaylık dönemindeyken örgütle iltisakı olan sanığın, mesleğe girdiği yıllarda örgütün 'mahrem alan' kabul ettiği yargı yapılanması faaliyetleri kapsamında sadece hakim ve savcılara yönelik düzenlediği sohbet adı altındaki örgütsel toplantılara katıldığı, ilerleyen dönemlerde örgüt tarafından da sahiplenilerek örgüt kontenjanından 2010 yılında HSYK üyeliğine seçildiği, seçildikten sonra mahrem yapı içerisinde kalmaya devam ederek örgüt mensuplarının yargı da kadrolaşmasını artırmak amacıyla Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinde temsilci rolünü üstlenerek örgüt tarafından gizliliğe üst seviyede riayet edilerek düzenlenen örgütsel toplantılara katıldığı, bu toplantılarda örgüt lehine olacak şekilde kararlar alınmasında etkili olduğu, bu seçimler sonrasında da HSYK bünyesinde yer alan yapı içerisindeki üyelerle ... koordinesinde düzenlenen ve örgüt liderinin talimatlarının doğrudan iletildiği sohbet adı altında düzenlenen örgütsel toplantılara katılmaya devam ettiği, örgütün gerçek yüzünün ortaya çıkmaya başladığı 17/25 Aralık sürecinden sonra da örgütle bağını koparmayarak görev yaptığı dairede örgüt talimatına uygun kararlar çıkması yönünde diğer örgüt mensuplarıyla birlikte hareket ettiği ve örgütün kriptolu haberleşme aracı olan bylock adlı programı kullandığı hususları nazara alındığında; sanığın eylemlerindeki çeşitlilik, yoğunluk ve süreklilik itibariyle FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu ve silahlı terör örgütü üyesi olduğu hususunda tam vicdani kanaatine varıldığı anlaşılmakla, sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan mahkumiyetine karar vermek gerekmiştir.
Anayasanın 138/1. maddesi hükmü, TCK'nın 61/1. maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerle aynı Kanunun 3/1. maddesi uyarınca; suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, meydana gelen tehlikenin ağırlığı göz önünde bulundurulup sanığın eylemi, faaliyetleri, kastının yoğunluğu da göz önüne alınarak alt sınırdan uzaklaşılarak cezalandırılması yoluna gidilmiş, duruşmalardaki olumlu tavırları nedeniyle hakkında TCK'nın 62. maddesi uyarınca takdiri indirim uygulanmıştır." şeklindeki ifadelerle mahkûmiyet kararının gerekçesi açıklanmış ve sanığın silahlı terör örgütüne üye olma suçundan cezalandırılmasına karar verilmiştir.
V) TEMYİZ:
Sanık müdafileri temyizlerinde özetle; kararın hukuka, usule ve yasalara aykırı olduğu, hükmün gerekçeyi içermediği, gerekçeli kararda kovuşturma usulü başlığı altındaki değerlendirmelerin itirazlar dikkate alınmaksızın yapıldığı ve ayrıca hukuk ve yasaya aykırı kabule dayandığı, eski HSYK üyesi olan sanık hakkındaki suçüstü hâlinin hukuki dayanaktan yoksun şekilde ve anlaşılmaz biçimde genişletilerek yetkisiz ve görevsiz Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturma başlatılıp yürütülmesinin Anayasa'ya ve yasalara aykırı olduğu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturma ve soruşturma aşamasında verilen kararların yetkisizlik nedeniyle yok hükmünde olduğu, suçüstü hâli bulunmaksızın genel hükümlere göre soruşturma başlatılmasının, yakalama, gözaltı, arama, el koyma ve tutuklama kararları verilmesinin açıkça hukuka aykırı bulunduğu, bu kararların dayanağı olarak ileri sürülen CMK'nın 161/8. maddesinin üst norm olan Anayasa'nın 159. maddesine ve özel kanun olan 6087 sayılı Kanun'a aykırı olarak uygulanmasının mümkün olmadığı, temadi eden suç tanımlaması yapılarak terör örgütü üyeliği için suçüstü hükümlerinin uygulanmasına imkân bulunmadığı, sanık hakkında anayasal düzene karşı işlenen suçlar yönünden herhangi bir isnadın bulunmadığı, TCK'nın 309. maddesi yönünden de tutuklanmasına karar verildiği hâlde ilerleyen süreçte bahse konu suçla ilgili herhangi bir işlemin yapılmadığı, CMK'nın 223/8. maddesi gereği dosya hakkında durma kararı verilmesi ve yasada belirtilen usul dahilinde yeniden soruşturma yürütülmesinin gerektiği, bu husustaki bütün itirazlarının göz ardı edilmesinin hukuka aykırı olduğu, ayrıca sanığın tutuklama kararına yönelik olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yaptığı başvuru neticesinde AİHM İkinci Dairesi tarafından verilen 23.11.2021 tarihli ... ve diğerleri-Türkiye (Başvuru No. 75805/16 ve 426 diğerleri) kararı ile ... v. Türkiye başvurusundaki tutuklama sebebiyle suçüstü hâlinin mevcut olduğuna ilişkin varsayımın özel soruşturma usullerine ilişkin teminatları boşa çıkardığına ve amaçlanan güvencelerin gerçekleşmesine aykırı olduğuna dair benzer gerekçelerle sanığın özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar verildiği, bahse konu kararın AİHM Büyük Dairesinin 04.04.2022 tarihli kararıyla kesinleştiği, ilk derece mahkemesinin ise soruşturma yönünden sanık hakkında uygulanma olanağı bulunmayan ve aynı mahkeme tarafından yargılanan eski Yargıtay üyeleri hakkında oluşturduğu gerekçeleri belirttiği, sanığın HSYK üyeliğinin 2014 yılında sona erdiğine ayrıca değinmediği gibi HSYK üyeleri hakkında yürütülmesi gereken işlemler yönünden de bir değerlendirme yapmadığı, suçun işlendiği iddia edilen tarihten sonra 680 ve 690 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameler ile 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesinin değiştirildiği, yürütme organı tarafından yapılan bu düzenlemelerle kaynağını yasalardan almaksızın açıkça hukuksuz şekilde başlayan soruşturmalar bakımından apar topar bir kılıf uydurulmaya ve hukuka aykırı başlatılan sürecin hukuka uygun hâle getirilmeye çalışıldığı, bahse konu düzenlemelerin sanık aleyhine olduğu, bu sebeple anılan KHK'ların hukuken uygulanma olanağı bulunmadığından Yargıtay Dairesine dava açılmasının hukuka uygun olmadığı, ayrıca 690 sayılı KHK ile yapılan değişiklik sonucu soruşturma dosyası bir fezlekeyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiğine göre 15.07.2016 tarihinden 690 sayılı KHK tarihi olan 02.01.2017 tarihine kadar geçen süre içinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında soruşturmanın nasıl yürütüldüğünün de belirsiz olduğu, HSYK üyeliği dönemine ilişkin eylemler yönünden sanıkla ilgili soruşturma yürütülüp dava açılacak idiyse Anayasa'nın 159 ve 6708 sayılı Kanun'un 38. maddesindeki usul ve esaslara uyulması gerektiği ve bu hâlde görevli mahkemenin Anayasa Mahkemesi olduğu, dolayısıyla görevsizlik kararı verilerek dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesi gerektiği, eğer kişisel suçtan kaynaklanan suçüstü hâli kabul edilecek olursa bu durumda da temadinin kesildiği anda sanık Ankara Vergi Mahkemesi hâkimi olarak görev yaptığından ve kişisel suç yönünden davaya bakmaya yetkili mahkeme mevcut uygulamada Hâkimler ve Savcılar Kanunu'na aykırı olsa da ağır ceza mahkemeleri olarak kabul edildiğinden sanığın Ankara Ağır Ceza Mahkemelerinde yargılanması zorunluluğunun bulunduğu, ancak yargılama aşamasında ileri sürdükleri görev itirazlarının reddedildiğinden ve görevsiz mahkeme tarafından yargılama yürütüldüğünden CMK'nın 7. maddesi gereği yenilenmesi mümkün olmayan işlemler dışında yargılamanın hükümsüz olduğu, ilk derece mahkemesinin doğal yargı yeri/tabii hâkim ilkelerine aykırı olarak teşekkül ettiği, isnat edilen suç kişisel suç olsa dahi doğal yargı yerinin Yargıtay Ceza Gelen Kurulu olduğu, zira Ceza Genel Kurulunun derece ve üye sayısı bakımından daha güvenceli nitelik arz ettiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kuruluşuna dayanak 680 sayılı KHK'nın 5. maddesinin Anayasa'ya aykırı olduğu, Yargıtay Birinci Başkanlar Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararıyla devam etmekte olan bir kovuşturmanın yargılamayı yürüten Daireden alınarak başka bir Daireye tevzisinin sağlandığı, bu durumun da tabii hâkim ilkesine aykırı olduğu, soruşturmanın başlangıcından itibaren masumiyet karinesinin ihlal edildiği, bütün tutukluluk incelemelerinin matbu ve basmakalıp ifadelerle yapıldığı, bu yönüyle adil yargılanma hakkının mütemadiyen ihlal edildiği, gerek mahkeme gerek temyiz mercisi olan Ceza Genel Kurulunun bağımsız ve tarafsız olmadıklarının ve bağımsız ve tarafsız yargılama yürütülemeyeceğinin açık olduğu, 15.07.2016 tarihinden itibaren Türkiye tarihinde eşine rastlanmamış olağanüstü durumların yaşandığı, bu kapsamda yayınlanan kanun hükmünde kararnameler ile mevzuatta keyfi düzenlemeler yapıldığı, idari ve adli organlar tarafından yasal dayanak olmasa dahi olağanüstü hâl gerekçesiyle birçok hukuka aykırı işlem gerçekleştirildiği, yürütme, yargı ve yasama faaliyetlerinin demokratik toplum düzeninin aksine bir hâle büründüğü, yargının siyasi iradenin etkisi altında olmadığını söylemenin mümkün olmadığı, yargılamayı yapan mahkemenin hukuka aykırı olarak teşekkül ettiği, kıdemsiz üyenin daha kıdemli üyelerin varlığına rağmen heyete başkanlık yaptığı, reddi istenen hâkimin hükme katıldığı, bozma ilamından sonra Yargıtay 3. Ceza Dairesince bozma ilamına uyulmasının ardından hâkimin reddi talebine ilişkin itiraz hakkında düzeltme yapılmasına yer olmadığına karar verildiği, dolayısıyla yasa gereği artık bu karara ilişkin itirazı incelemeye yetkili mercinin Yargıtay 10. Ceza Dairesi değil, 4. Ceza Dairesi olduğu ancak yasaya aykırı olarak itirazın incelenmek üzere Yargıtay 10. Ceza Dairesine gönderildiği, bu Dairenin de hukuka ve yasaya açıkça aykırı şekilde itirazın reddine kesin olarak karar verdiği, delillerin eksik tartışıldığı ve değerlendirildiği, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin kararda belirtilmediği, dosyada bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmediği, dava dosyasında yer alan tanık beyanlarının aynı suçtan şüpheli veya sanık olan kişilerin ifadelerinden ibaret olduğu, bu kişiler hakkında da yetkisiz ve görevsiz makamlar tarafından soruşturma yürütüldüğü, hukuka aykırı başlatılan süreç içerisinde darbe suçlamasına maruz bırakılan kişilerin etkin pişmanlık adı altında ifade vermeye zorlandığı, tanıkların CMK'nın 48 ve 50. maddelerine aykırı biçimde hakları hatırlatılmaksızın ve yemin verdirilerek dinlenildikleri, soruşturma aşamasında şüpheli sıfatıyla alınan ifadelerinin CMK'nın 148. maddesine aykırı biçiminde elde edildiği, dolayısıyla bu beyanların hükme esas alınması imkânının bulunmadığı, tanık beyanları genel olarak somut bilgi ve görgüye dayanmadığı gibi söylentiden ve subjektif değerlendirmelerden ibaret olduğu, tanık ... ile sanık arasında husumet bulunduğu, bu husumetin mahkeme tarafından değerlendirilip tartışılmadığı ve somut itirazlarının görmezden gelindiği, tanığın beyanlarının hayal ürünü ve iftira niteliğinde olduğu, eşitlik ve hakkaniyete açıkça aykırı şekilde tanığın ikrar içeren beyanlarına karşı adli makamlarca özellikle korunduğu, tanıklar ... ve ...'ın beyanlarının istinabe yöntemiyle alındığı, çelişmeli yargı ilkesinin ve adil yargılama hakkının ihlal edildiği, beyanlarının hükme dayanak yapılmasının hukuka aykırı olduğu, mahkemece tanıkların duruşma esnasında verdikleri lehe ifadeler değil, soruşturma aşamasındaki ifadelerinin hükme dayanak yapıldığı, sanığın yargılama boyunca ısrarlı biçimde vurguladığı üzere ... 'nın evinde yapılan toplantılara katılmadığı, etkin pişmanlık kapsamında ifade veren tanık beyanlarında dahi sanığa isnat olunan suçlamaya yönelik somut bir ifadenin bulunmadığı, ifadelerin büyük çoğunluğunun şeklen dahi geçerliliğinin şüpheli olduğu, hükmün hukuka aykırı olarak toplanan delillere dayandığı, Bylock iletişim programına ilişkin delillerin elde ediliş şekli itibarıyla hukuka aykırı olduğunun tartışmasız olduğu, CMK'nın 230/1-b hükmüne aykırı olarak mahkemece delilin hukukiliğinin tartışılmadığı, Bylock verilerinin hükme esas alınmasında isabet bulunmadığı, CGNAT (HIS) verileri yasaya aykırı olarak temin edildiği için yasak delil kapsamında oldukları, zorlama bir yöntemle dayanak gösterilen MİT Kanunu'nun ilgili maddesi gereği Bylock programına ilişkin verilerin Milli İstihbarat Teşkilatı tarafından bilinmeyen bir şekilde ele geçirildiği ve bu verilerin incelendikten sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, mahkeme kararı olmaksızın ve yetkisi bulunmayan bir kurum tarafından ele geçirilen verilerin mahkûmiyet kararına gerekçe olarak gösterilmesinin açıkça hukuka aykırı olduğu, hakkında Bylock tespiti yapılan kişi sayısının devamlı surette değiştiği, mahkemenin Bylock konusundaki kabulünün Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 24.04.2017 tarihli ve 2015/3-2017/3 sayılı kararında belirtilen unsurlar bakımından da hatalı olduğu, ayrıca Bylock'a ilişkin ham verilerin getirtilerek bilirkişi tarafından incelenmesi taleplerinin mahkemece reddedildiği ve eksik incelemeyle hüküm kurulduğu, sanığın Bylock uygulamasını kullanmadığı, Bylock programını kullandığı kesin olarak ispatlanmadığı hâlde hüküm kurulduğu, gerekçesiz biçimde alt sınırdan uzaklaşılarak ceza verildiği, Milli Güvenlik Kurulu, Bakanlar Kurulu ya da devlet idari teşkilatlarından herhangi birinin kararıyla bir grup veya yapının terör örgütü ilan edilmesinin mümkün olmadığı, FETÖ/PDY silahlı terör örgütünün varlığına ilişkin yüksek yargı tarafından verilip kesinleşmiş ve içtihat birliğine varılmış bir karar olmadığı gibi uluslararası camiada ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Terör Örgütü Olarak Tanımlanmış Örgütler Listesinde de FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü şeklinde bir terör örgütünün bulunmadığı, silah kullanma yetkisine sahip kamu görevlilerinin salt bir grup ya da yapıya maddi veya manevi bağlılığının o yapının silahlı gücü bulunduğu anlamına gelmeyeceği, sanığın üzerine atılı silahlı terör örgütü üyeliği suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı, dosya kapsamında sanığın FETÖ/PDY'ye üye olduğu iddiasına ilişkin hiçbir kanıt bulunmadığı, suçu kabul etmemekle birlikte mahkeme tarafından TCK'nın 30. maddesi yönünden yetersiz ve soyut değerlendirme dışında herhangi bir değerlendirme yapılmadığı, bu yönüyle de hükmün gerekçesiz ve hukuka aykırı olduğu, zira cemaat adı verilen yapılanmanın sanık tarafından silahlı terör örgütü olarak bilinmediğinin duruşmalar aşamasında ifade edildiği, yalnızca sanık değil devlet yönetiminin de bu yapılanmanın silahlı terör örgütü olduğunu 15.07.2016 tarihli askerî darbe girişimi ile anladığı, gerekçeli kararda zımnî biçimde örgütsel faaliyete gerekçe olarak gösterilen HSYK kararlarının, yargılamanın sanığın görevi sebebiyle gerçekleştirdiği fiiller yönünden yapıldığının kabulü niteliğini taşıdığı, bu hâliyle görevli mahkemenin yargılamayı yapan Daire değil Anayasa Mahkemesi olduğunun açık olduğu, bahse konu HSYK kararlarında sanığın başka üyelerin aksi yönünde de hukuki görüşe sahip olmasının, savunduğu hukuki düşüncelerinde siyasetteki değişikliğe uygun olarak değişiklik göstermemesinin, Anayasa ve yasalarla verilen görevleri yapmasının, yargı kısıntısı içinde bulunan eylemler gerçekleştirmesinin ve hukuki görüş belirtmesinin mahkemece terör örgütü üyeliğinin gerekçesi yapıldığı, aynı karara aynı yönde imza koyan kişilerden bir bölümü terör örgütü üyesi olarak suçlanırken, bir kısmının yüksek yargı üyesi yapıldığı ve hâlen görevine devam ettiği ancak mahkemenin bu hususa hiç değinmediği, soruşturma ve kovuşturma usullerine uyulmaması, suçüstü kavramı bulunmadığı hâlde tüm aşamalarda suçüstü varsayımıyla hareket edilmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin sanığın tutuklanmasıyla ilgili karara yönelik yapılan başvuruda suçüstü hâlinin bulunduğunun kabul edilemeyeceğine ilişkin değerlendirmelerle verdiği ihlal kararının görmezden gelinmesi, usule yönelik somut itirazlarının dikkate alınmaması, bunların gerekçesiz olarak reddedilmesi, mahkemenin hukuka aykırı biçimde teşekkül etmesi, reddi istenen hâkimin hükme katılması, bozma ilamına konu hususların gereği gibi yerine getirilmemesi, hâkimin reddine itirazın yetkisiz ve görevsiz merciye gönderilmesi, hâkimin somut gerekçelerle reddedilmesine karşın bu gerekçelerin mahkemece ve itiraz mercisince dikkate alınmaması, mahkemenin kanuna aykırı olarak kendini davaya bakmaya yetkili ve görevli görmesi, tabii hâkim ilkesine aykırı hareket edilmesi, hükmün gerekçeyi içermemesi, tanık beyanlarının eksik tartışılıp değerlendirilmesi, tanıkların aynı zamanda itirafçı sanık pozisyonunda bulunan ve hukuki menfaate sahip kişiler olması, yasal hakları hatırlatılmaksızın tanıkların beyanlarının alınması, hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen tanık beyanlarına dayanması, Bylock haberleşme uygulamasına ilişkin hukuka aykırı delillerin karar gerekçesinde ayrıca ve açıkça gösterilmemesi, hükmün Bylock haberleşme programına ilişkin hukuka aykırı delillere dayanması, BTK tarafından gönderilen CGNAT kayıtlarına ve diğer Bylock verilerine ilişkin bilirkişi incelemesi yaptırılmaması, Bylock haberleşme programına ilişkin olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 2015/3-2017/3 sayılı kararında belirlenen esaslar yönünden delillerin hatalı şekilde değerlendirilmesi, savunma hakkının kısıtlanması, yargı kısıntısı kapsamındaki geçmişe yönelik HSYK kararlarının mahkûmiyet gerekçesi yapılması, TCK'nın 30. maddesi yönünden gerekçeli bir değerlendirme yapılmaması, alt sınırdan uzaklaşılarak ceza verilmesi, sanığın örgüt talimatları doğrultusunda gerçekleştirdiği hiçbir faaliyetinin ve örgütten aldığı hiçbir talimatın varlığının ispat edilememesi ve dolayısıyla örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girdiğini gösterebilecek delil bulunmaması, örgütün, kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğunu sanığın bildiğini ve bu suçları işlemek kast ve iradesiyle örgüte mensup olduğunu gösteren her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delilin bulunmaması nedenleriyle sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği,
Sanık temyizinde özetle; davanın Yargıtay 9. Ceza Dairesinde görülen davanın devamı niteliğinde olması nedeniyle Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararının temyizi aşamasında belirttiği taleplerini aynen tekrar ettiği, davanın Yüce Divan sıfatı ile Anayasa Mahkemesinde görülmesi gerektiği, ilk gözaltına alınmasına yönelik işlem hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde yaptığı bireysel başvuruda AİHM tarafından olayda suçüstü hâli bulunmadığından ve hâkim ve savcılar hakkındaki soruşturmanın Anayasa ve kanunlarla tanınan güvencelere uygun olarak başlatılmadığından bahisle hak ihlali kararı verildiği, Yargıtay Ceza Genel Kurulunda görev yapan üyelerin bir kısmı ile aralarında husumet bulunduğu, zira Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 46. maddesi kapsamında hâkimlerin sorumluluğundan kaynaklı olarak Hazineye karşı açtığı ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde derdest bulunan tazminat davasında Dairece resen yapılan ihbar ile isimleri tensip zaptında yazılı Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyelerinin davaya taraf yapıldıkları, yargılama sırasında bu durumun dikkate alınması gerektiği, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun bozma kararına Yargıtay 3. Ceza Dairesi tarafından uyma yönünde karar verilmiş olmasına rağmen uyulmadığı, Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından yapılan yargılamanın kanuna aykırı olarak oluşturulan ve yönetilen heyet tarafından gerçekleştirildiği, oturumların kanuna uygun olarak Daire Başkanı tarafından yönetilen heyetçe yapılması hâlinde taraflı ve ön yargılı hareket eden, duruşmanın sevk ve idaresinde duygusal, fevri ve agresif davranışlarda bulunan heyet başkanı ile yargılama sırasında yaşadıkları sıkıntıların gerçekleşmeyeceği, Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılan yargılamaların yok hükmünde olduğu, dolayısıyla bu yargılamadaki duruşmalar sırasında dinlenen tanık beyanları dikkate alınarak karar verilemeyeceği, TCK'nın 314/2. maddesinin Anayasa'ya aykırılığını öne sürdükleri ancak bu iddiaları hakkında bir hüküm kurulmadığı, tanık ...'in ifadelerinin gerçeğe aykırı olduğu, ayrıca tanıkla aralarında husumet bulunduğu, tanık ...'ın talimatla dinlendiği, tanığa soru sorma imkânı tanınmadığı, etkin pişmanlıktan yararlanan tanığın ifadesinin aksine İstanbul'da vergi mahkemesinde hiç görev yapmadığı, tanıklar ..., ... ve ...'nin ifadelerinde 2010 yılındaki HSYK seçimlerinde cemaat adına hareket eden kişilerin kendisinin üyeliğine karşı çıktıklarını anlattıkları ancak mahkemenin bunu taktiksel bir tavır olarak değerlendirmek suretiyle hakkında mahkûmiyet hükmü tesis ettiği, heyetin bu tutumuyla bağımsız ve tarafsız bir yargı mercisi olmaktan ziyade olaya taraf olan ve öncesinde oluşturduğu karara gerekçe arayan bir tutum ve davranış sergilediği, Anayasa'ya göre HSYK kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olduğu, buna rağmen kendisinin HSYK'da görev yaptığı dönemin eleştiri konusu yapılarak mahkûmiyet kararına gerekçe gösterildiği, 2014 yılındaki HSYK seçimlerinde bazı adayları desteklemesinin ya da desteklememesinin mahkûmiyet kararına gerekçe yapıldığı ancak 20. yüzyılda bir hukuk devletinde seçime giren adayların desteklenip desteklenmemesinin suç olarak değerlendirilmesini anlamanın mümkün olmadığı, dosyadaki çelişkili yazı ve belgelere rağmen Bylock kullanıcısı olduğunun kabul edildiği, taleplerine rağmen bilirkişi incelemesi yaptırılmadığı, Bylock üzerinden herhangi bir görüşme yaptığına veya mesaj attığına ya da aldığına ilişkin bir iddianın dahi bulunmadığı, yargılama giderleri hakkındaki hükmün hukuka aykırı olduğu, zira gözaltına alındığı sırada yanında bulunan IPAD üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde herhangi bir suç unsuruna rastlanılmamasına karşın bilirkişi masraflarının hukuka aykırı olarak kendisine yüklendiği,
Hususlarını beyan etmişlerdir.
VI) USULE İLİŞKİN İTİRAZLAR, RESEN İNCELENMESİ GEREKEN HUSUSLAR VE GENEL AÇIKLAMALAR:
1) SORUŞTURMA USULLERİ VE KOVUŞTURMA MERCİSİ:
a) Genel Olarak:
Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır. Anayasa'nın 142. maddesinde, mahkemelerin kuruluşunun, görev ve yetkilerinin, işleyişinin ve yargılama usullerinin kanunla düzenleneceği öngörülmekle birlikte; yargı kollarında yer alan Yüksek Mahkemeler yönünden kanunilik esasının ötesinde bu mahkemelerin niteliklerine, üyelerin ne şekilde atanacağına ya da seçileceğine, görev ve yetkilerinin neler olduğuna dair konular doğrudan doğruya Anayasa'da hüküm altına alınmıştır.
Ülkemizdeki yargı kolları arasında yer alan adli yargı; diğer yargı kollarının (anayasa yargısı ve idari yargının) görevine girmeyen davaların çözümlendiği olağan ve genel yargı kolu olup teşkilât yapısı ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay olmak üzere üç derecelidir.
Kamu görevinin etkin ve kesintisiz biçimde sürdürülmesi ve soruşturulmasında kamu yararı bulunmayan kimi iddialarla ilgili gereksiz işlem yapılmasının önüne geçilmesi amacıyla kamu görevlilerinin bağlı bulundukları yasalara göre özel soruşturma usulleri öngörülmüştür.
Hâkimlerin suç işlemeleri hâlinde cezai sorumluluklarının bulunduğu, çağdaş hukuk sistemlerinin ortak kabulüdür. Bir hâkimin göreviyle ilgili ya da kişisel bir suç işlemesi mümkün olup bu durumda kişinin hâkim olması nedeniyle işlediği suçun yaptırımsız kalması düşünülemez. Bu nedenledir ki, hukuk sistemimiz içinde hâkimlerin görevleriyle ilgili ya da kişisel nitelikte işledikleri ve suç oluşturan eylemlere ilişkin Anayasa, 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu, 6087 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kurulu Kanunu, 2575 sayılı Danıştay Kanunu ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu gibi kanunlarla kural olarak özel soruşturma ve kovuşturma usulleri ve mercileri öngörülmüştür.
Suçun görev sebebiyle işlendiğinin kabulü için, eylemin memuriyet işleriyle ilgili olması, diğer bir anlatımla suçu doğuran fiil ile görev arasında illiyet bağı bulunması, görevle bağlantılı olması ve görevin sağladığı imkânlardan faydalanılarak işlenmesi gerekir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17.02.2004 tarihli ve 2004/2-10 Esas 2004/40 Karar sayılı kararında 'Görev sebebiyle işlenen suç kavramının, memuriyet görevinden doğan, görev ile bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenebilen suçları ifade eder.' şeklinde kabul edilmiştir. Yargıtayın yerleşik uygulamasına göre kamu görevlilerinin herhangi bir suç örgütüne üye veya yönetici olmaları kişisel suç niteliğindedir.
Özel soruşturma ve kovuşturma usulleri öngören düzenlemelerden; yasama dokunulmazlığına ilişkin Anayasa'nın 83. maddesi, hâkim ve Cumhuriyet savcılarına ilişkin 2802 sayılı Kanun'un 94. maddesi, Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine ilişkin 6087 sayılı Kanun'un 38. maddesi, 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesi ile diğer kamu görevlilerine ilişkin 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un 2. maddesinde 'ağır cezalık suçüstü hâli' ortak bir kavram olarak kullanılmaktadır. Aynı kavram, suç tarihinden sonra 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesine 680 sayılı KHK ile eklenen ve 7072 sayılı Kanun'la aynen kabul edilerek kanunlaşan altıncı fıkrada da yer almaktadır.
5271 sayılı CMK'nın 'Tanımlar' başlıklı 2. maddesinin (j) bendinde de 'Suçüstü hâli'nin;
'1. İşlenmekte olan suçu,
2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu,
3. Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu' ifade ettiği öngörülmüştür.
Belli bir suçun bulunması, failin yakalanmış olması ve failin suçu işlediği an ile yakalandığı an arasında uzun sürenin geçmemiş olması, suçüstü hâlidir.
Öte yandan, suçüstü hâlinin varlığı açısından hukukî düzenlemelerde açıkça bir zaman sınırı öngörülmediği göz önüne alındığında, bir zaman sınırlaması getirmek mümkün değildir. Bir olayın hangi ana kadar 'suçüstü' olarak nitelendirilebileceği, o olayın özelliklerine, işlenen suça, türüne, işlenme biçimine, icra ile yer ve zaman bakımından gerçekleşen illiyet bağına göre takdir edilmelidir.
Suçüstü hâli doktrinde, dar anlamda ve geniş anlamda suçüstü olmak üzere ikili ayrıma tabi tutulmuştur (Faruk Erem, Ceza Usulü Hukuku, 5. Bası, Sevinç Matbaaası, Ankara, 1978, s. 692, 693). Konumuza ilişkin olarak, asıl suçüstü ya da dar anlamda suçüstü, CMK'nın 2. maddesinin (j) bendinde yer alan (1) numaralı alt bentteki 'işlenmekte olan suç'u ifade etmektedir.
b) Mütemadi Suçlarda Suçüstü Hâli:
Doktrinde genel kabul gören görüş; mütemadi suçlar suçüstü hâlinde işlenebilen suçlardır. Mütemadi suçlarda, temadi devam ettikçe suçüstü hâlinin devam ettiği, icra hareketlerinin tamamlanmasının gerekmediği, mütemadi suçu oluşturan icra hareketlerinin bir kısmında sanığın geniş anlamda yakalanmasının yeterli olduğu, kanuni düzenlemelerde bu konuda bir ayrıma gidilmediği ve suçüstü hâlinde temadinin sona ereceğine ilişkindir.
Türk Hukukundaki silahlı örgüt suçuna ve usul hukukuna ilişkin düzenlemelere ayrıca değinilecek olmakla birlikte, faile atılı mütemadi suçun niteliği, suçun işlenme şekli ve geniş anlamda yakalama şartlarının her olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi koşuluyla, mütemadi suçlarda genel olarak failin o suça ilişkin devam eden icra hareketlerinin, bu hareketlerin meydana getirdiği hukuka aykırılığın devam ettiğinin, böylelikle o suçun işlenmekte olan bir suç olduğunun ve geniş anlamda yakalama sonucunda somut olayda dar anlamda suçüstü hâlinin var olabileceğinin kabulü gerekmektedir.
c) Terör Suçlarında Özel Soruşturma Usulleri:
Kamu görevlilerinin görev nedeniyle işledikleri suçlar bakımından haklarında doğrudan soruşturma yapılabilmesi, fiilin ağır ceza mahkemesinin görevine girmesi ve failin suçüstü hâlinde yakalanması terör suçları bakımından gerekli görülmemiştir.
Demokratik yaşama ciddi tehdit oluşturan terör suçlarının soruşturulması usulüne ilişkin uzun yıllardan beri yürürlükte olan özel düzenlemeler söz konusudur. Nitekim, 16.06.1983 tarih ve 2845 sayılı yasa ile kurulan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 'Görev' başlıklı ikinci bölümünün 'Devlet güvenlik mahkemelerinin görevleri' başlıklı 9. maddesi;
'Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir.
a) Türk Ceza Kanununun 125 ila 139 uncu maddelerinde; 146 ila 157 nci maddelerinde; 161, 168, 169, 171, 172, 174 üncü maddelerinde; 312 nci maddenin 2 nci fıkrasında; (...); 499 uncu maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar,
Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanırlar.
Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri Mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.'
Şeklindedir.
'Soruşturma usulü' başlıklı 10. maddesinde;
'...Bu Kanun kapsamına giren suçlar hakkında, suç görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılıklarınca doğrudan doğruya takibat yapılır.' hükmü yer almaktadır.
5271 sayılı CMK'nın 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile ilga edilen 250. maddesi;
'(1) Türk Ceza Kanununda yer alan;
...
c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlar (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç),
Dolayısıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür.
...
(3) Birinci fıkrada belirtilen suçları işleyenler sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun bu Kanunla görevlendirilmiş ağır ceza mahkemelerinde yargılanır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile (…) askerî mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.',
Aynı Kanun'un 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile ilga edilen 'Soruşturma' başlıklı 251. maddesi ise;
'(1) 250 nci madde kapsamına giren suçlarda soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu suçlar görev sırasında veya görevden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet Başsavcılığınca 250 nci madde kapsamındaki suçlarla ilgili davalara bakan ağır ceza mahkemelerinden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez....'
Şeklindedir.
'Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, soruşturma ve kovuşturma usulü' başlıklı 3713 sayılı Terörler Mücadele Kanunu'nun 10. maddesinin 21.02.2014 tarihli 6526 sayılı Kanun'un 19. maddeleriyle yürürlükten kaldırılmadan önceki hâli;
'Bu Kanun kapsamına giren suçlar dolayasıyla açılan davalar; Adalet Bakanlığının teklifi üzerine Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görülür. Bu mahkemelerin başkan ve üyeleri adlî yargı adalet komisyonunca, bu mahkemelerden başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
Anayasa Mahkemesi ve Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak;
a) Soruşturma, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca bu suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca bizzat yapılır. Bu Cumhuriyet savcıları, Cumhuriyet başsavcılığınca başka mahkemelerde veya işlerde görevlendirilemez.
b) Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316'ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 01.11.1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26'ncı maddesi hükmü saklıdır' biçimindedir.
Mülga hükümlerin incelenmesinde de görülmektedir ki; silahlı terör örgütüne üye olma suçuyla ilgili olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'la kural olarak, soruşturmanın genel hükümlere göre, bu kanun uyarınca kurulmuş mahkemelerde görev yapan Cumhuriyet savcıları tarafından yapılacağı kabul edilmektedir. Devlet güvenlik mahkemelerinin kaldırılmasından sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 250. maddesi ile de bu genel kural aynen korunmuştur.
05.07.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 105. maddesi ile 3713 sayılı Kanun'un 10. maddesinin 3. fıkrasının (b) bendi ile TCK'nın 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316 maddelerinde yazılı olup 3713 sayılı Kanun'un 3. maddesi uyarınca doğrudan terör suçu kabul edilen suçlar hakkında görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet Savcıları tarafından doğrudan soruşturma yapılacağı hüküm altına alınmış olup aynı Kanun maddesinin bendinde 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu'nun 26. maddesi hükmünü saklı tutmuştur.
Daha sonra 06.03.2014 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Kanun'un 19. maddesi ile 3713 sayılı Kanun'un 10. maddesi yürürlükten kaldırılmış ve aynı Kanun'un 15. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine 'Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ıncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır.' hükmü 8. fıkra olarak eklenmiştir. Suç tarihinde bu hüküm yürürlüktedir.
Dolayısıyla suç tarihinde 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı terör suçları yönünden yapılacak soruşturmalarda görev ya da kişisel suç olup olmadığına bakılmaksızın Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve HSK üyelerine yönelik kendi özel kanunlarına ilişkin özel bir koruma öngörülmemiştir.
Suç tarihinde yürürlükte bulunan 5235 sayılı Kanun'un 'Ağır ceza mahkemesinin görevi' başlıklı 12. maddesinde ağır ceza mahkemesinin görevine giren davaların istisnası olarak yer verilen 'Anayasa mahkemesi Yargıtayın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler askeri mahkemelerin görevine giren hükümler ile çocuklara özgü kovuşturma hükümleri saklıdır.' şeklindeki hüküm de kovuşturma aşamasında görevli mahkemenin belirlenmesine ilişkin olup soruşturmanın usulüne ilişkin düzenleme içermemektedir.
Bu bağlamda ele alınması gereken ve 2575 ile 2797 sayılı Kanun'ların yürürlük tarihinden sonra, somut olayımızda suç tarihinden önce 06.03.2014 tarihli ve 28933 sayılı mükerrer Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 15. maddesiyle, 5271 sayılı CMK'nın 161. maddesine eklenen sekizinci fıkrada 'Türk Ceza Kanununun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316 ncı maddelerinde düzenlenen suçlar hakkında, görev sırasında veya görevinden dolayı işlenmiş olsa bile Cumhuriyet savcılarınca doğrudan soruşturma yapılır. 1/11/1983 tarihli ve 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununun 26 ncı maddesi hükmü saklıdır.' hükmüne ilişkin düzenlemede, aralarında silahlı örgüt suçunun da sayıldığı bazı suçların vahameti ve bu suçlarla korunan hukuki değer dikkate alınarak 2937 sayılı Kanun'da sayılan kişilere yönelik istisna haricinde, bu suçların soruşturmasının genel hükümlere göre yürütüleceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Buna göre Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesinin 6. fıkrasında belirtilen kişisel suç ağır cezalık olmasa ve fail suçüstü hâlinde yakalanmasa dahi, CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrası gereğince doğrudan soruşturulabilecektir. Dolayısıyla TCK'nın 314. maddesinde yazılı silahlı terör örgütüne üye olma suçu nedeniyle genel hükümlere göre soruşturma yapabilmek için suçüstü hâlinin bulunmasına gerek yoktur.
Ayrıca, 15.07.2016 tarihinde ülke genelinde başlayan ve 19.07.2016'e kadar devam eden hükûmeti devirmeye ve Anayasal düzeni cebren ilgaya teşebbüs edilmesi sebebiyle ve demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla ilan edilen olağanüstü hâlin varlığı, ülkede terör saldırılarının yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleşen 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe teşebbüsünün ulusal güvenlik üzerinde oluşturduğu tehdit ve tehlikenin boyutu, darbe teşebbüsünde bulunan terör örgütünün tüm unsurlarıyla ve süratle bertaraf edilmesi amacıyla yapılan işlemlerin uygulanabilmesi ve demokrasinin korunarak hukuk devleti ilkesine bağlılığın sağlanması için ihtiyaç duyulan süre darbenin yapıldığı günle sınırlı olmamıştır. Mevcut iktidar tarafından Anayasal düzeni korumakla görevli kolluk güçleri ile soruşturma ve yargılama organları üzerindeki terör örgütünün kontrolünün boyutu bilinmediğinden zira üst düzey yöneticilerin en yakınındaki görevlilerin örgüt mensubu olduğunun anlaşıldığı ortamda, çağrı üzerine halkın günlerce meydanlarda demokrasi nöbeti tutarak güvenliğin sağlanmaya çalışıldığı bir süreçte; 15.07.2016 tarihinde başlayan ve sonrasında da devam eden darbe teşebbüsünün savuşturulması sürecinde sanığın yakalanıp gözaltına alındığı ve tutuklandığı hususları dikkate alındığında; sanığa isnat edilen suça ilişkin suçüstü hâlinin bulunduğu yönünde soruşturma ve kovuşturma mercilerince yapılan değerlendirmelerin olgusal ve hukuki temelden yoksun ve keyfî olduğu kabul edilemeyecektir.
d) Hâkim ve Savcılar Sınıfı:
Hâkim ve savcılarla ilgili olarak 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 82 ve müteakip maddelerine göre 'görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlardan dolayı' soruşturma yapılması izne bağlanmış, aynı Yasa'nın 90. maddesi gereğince birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve savcılar için Yargıtayın ilgili ceza dairesi, birinci sınıfa ayrılmayan hâkim ve savcılar için de bağlı bulundukları yargı çevresindeki Ağır Ceza Mahkemesi kovuşturma mercisi olarak belirlenmiştir. Hâkim ve savcıların kişisel suçları ile ilgili soruşturma, görev yerlerine en yakın Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılır. Bu suçlar yönünden kovuşturma mercisi aynı yargı çevresindeki Ağır Ceza Mahkemesidir. (2802 sayılı Kanun'un 93. maddesi). Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlinde ise soruşturma genel hükümlere göre bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yapılacaktır. (Aynı Yasa'nın 94. maddesi) Hâkim ve savcıların görev suçları yanında görev sırasında işledikleri suçlar yönünden de özel soruşturma usulü benimsenmiştir. Ancak bu kuralın iki istisnası bulunmaktadır: ağır cezalık suçüstü hâli ve Türk Ceza Kanunu'nun 302, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 316. maddelerinde yer alan suçların işlendiği iddiasıyla yapılan soruşturmalardır. (CMK'nın 161/8. maddesi)
Görev suçlarında soruşturma sırasında alınması gerekli koruma tedbirleri bakımından 2802 sayılı Yasa'nın 85. maddesinde 'Soruşturma sırasındaki tutuklama istemleri, son soruşturma açılmasına karar vermeye yetkili merci tarafından incelenir ve karara bağlanır.' şeklinde açık biçimde düzenlenmiş iken, şahsi suçlar yönünden özel bir hüküm bulunmadığından kanun koyucu burada genel kuraldan ayrılmamış olup bu hâlde soruşturma yapan Cumhuriyet Başsavcılığının yargı çevresindeki sulh ceza hâkimleri yetkili olacaktır.
e) Yargıtay Başkanı ve Üyeleri:
Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birini kanuni hâkim güvencesi oluşturmaktadır. Bu ilke Anayasal bir hak olarak korunmuş olup Anayasa'nın 37. maddesinde 'Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz. Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz' şeklinde ifade edilmiştir.
Yargıtay, adli yargı içerisinde Anayasal boyutta bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak düzenlenmiş olup adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmakla görevli kılınmıştır. Yargıtay Başkan ve Üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak bu görevler kapsamındadır.
Bilindiği üzere, 15.07.2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünün savuşturulmasından hemen sonra Milli Güvenlik Kurulu 20.07.2016 tarihinde yaptığı toplantıda 'demokrasinin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşların hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesi amacıyla' hükûmete olağanüstü hâl ilan edilmesi tavsiyesinde bulunmayı kararlaştırmıştır. Bunun üzerine, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu 20.07.2016 tarihinde, ülke genelinde 21.07.2016 Perşembe günü saat 01.00'den itibaren doksan gün süreyle olağanüstü hâl ilan edilmesine karar vermiştir. Anılan karar 21.07.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Olağanüstü hâl ilan edilmesine ilişkin karar, aynı gün TBMM tarafından onaylanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti 21.07.2016 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ne; Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine ise Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'ye (MSHUS) ilişkin derogasyon (askıya alma/yükümlülük azaltma) beyanında bulunmuştur. Olağanüstü hâlin uzatılmasına ilişkin kararlar da Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliğine bildirilmiştir.
Olağanüstü hâl, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu tarafından 05.10.2016, 03.01.2017 ve 17.04.2017 tarihlerinde alınan kararlarla üçer ay daha uzatılmıştır.
Olağanüstü hâl döneminde çıkarılan KHK'lar ile bazı yasalarda değişiklikler yapılmıştır.
2797 sayılı Kanun'un; Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı yapılacak inceleme, soruşturma ve kovuşturma usullerini düzenleyen 46. maddesi suç tarihi itibarıyla;
'Yargıtay Birinci Başkanı, birinci başkanvekilleri, daire başkanları, üyeleri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilinin görevleriyle ilgili veya kişisel suçlarından dolayı haklarında soruşturma yapılabilmesi Birinci Başkanlık Kurulunun kararına bağlıdır. Ancak, ağır cezayı gerektiren suçüstü hallerinin hazırlık ve ilk soruşturması genel hükümlere tabidir.
Birinci Başkanlık Kurulu kendisine intikal eden veya ettirilen ihbar ve şikayetleri inceleyerek soruşturma açılmasını gerektirir nitelikte gördüğü takdirde, ilk soruşturma yapılması için ceza dairesi başkanlarından birini görevlendirir. Aksi takdirde dosyanın işlemden kaldırılmasına karar verir. Bu karar kesindir.
Soruşturma ile görevlendirilen başkan, soruşturmayı ikmal ettikten sonra evrakı Birinci Başkanlık Kuruluna gönderir.
Soruşturmayı yapan ceza dairesi başkanı sorgu hakiminin yetkisini haiz olup Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun ilk soruşturmaya ait hükümlerini uygular. Vereceği tutuklama ve tutuklamanın kaldırılması veya kefaletle salıvermeye ait kararları Birinci Başkanlık Kurulunun onaması ile tekemmül eder.
Birinci Başkanlık Kurulu, incelediği evrakı eksik bulursa soruşturmayı yapan başkana tamamlattırır. Son soruşturmanın açılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına, aksi halde son soruşturmanın açılmasına karar verir ve görevle ilgili suçlarda Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda Yargıtay Ceza Genel Kuruluna tevdi olunmak üzere dosyayı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Evrakın işlemden kaldırılmasına dair verilen kararlar kesindir.
Sanık, Ceza Genel Kurulunca verilen kararın tefhim veya tebliğ tarihinden itibaren onbeş gün içinde yeniden incelenmesini isteyebilir.' şeklinde düzenlenmişken, bu maddenin beşinci fıkrasında 680 sayılı KHK'nın 5. maddesiyle değişiklik yapılarak bu kişilerin kişisel suçlarında kovuşturma makamı 'Yargıtay Ceza Genel Kurulu' yerine 'Yargıtay ilgili ceza dairesi' olarak yeniden belirlenmiş ve maddenin altıncı fıkrası da yürürlükten kaldırılmıştır. Bu değişiklik 7072 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Son olarak, 2797 sayılı Kanun'un 46. maddesinin yürürlükten kaldırılan altıncı fıkrası bu kez 690 sayılı KHK'nın 2. maddesiyle yeniden düzenlenmiş ve bu fıkra;
'Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim kararı gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Dairesi Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibarıyla izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Dairesi Başkanı tarafından incelenir. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır.' biçiminde son hâlini almış ve bu düzenleme de 7072 sayılı Kanun'un 4. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşmıştır.
Söz konusu değişikliklerle birlikte, 2797 sayılı Kanun'un 'Dairelerin Görevleri' başlıklı 14. maddesinde yine 680 sayılı KHK'nın 3. maddesiyle yapılan ve 7072 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle aynen kabul edilerek kanunlaşan değişiklik sonucunda bu maddeye 'Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulu bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebilir. Bu durumda, görevlendirilen dairenin bakmakta olduğu işler, bir sonraki takvim yılı beklenmeksizin Birinci Başkanlık Kurulu tarafından başka dairelere verilebilir.' biçiminde (f) bendi eklenmiştir.
2797 sayılı Kanun'un 14 ve 46. maddelerinde yapılan değişiklikler üzerine toplanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca öncelikle 11.07.2017 tarih ve 245 sayı ile; söz konusu düzenlemelere yer verildikten sonra 'kovuşturma işlemlerini yürütmek üzere Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirilmesine' karar verilmiş ve bu karar 18.07.2017 tarihli ve 30127 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Gelinen aşamada, suç tarihi itibarıyla Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılayacağı kişilerin, şahsi suçları bakımından kovuşturma makamı Yargıtay Ceza Genel Kurulu iken, sonradan olağanüstü hâl döneminde yürürlüğe konulan 680 sayılı KHK ile bu makamın Yargıtay ilgili ceza dairesi olarak değiştirilmesinin ve yargılamanın bu doğrultuda Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılmasının tabii hâkim ilkesi bağlamında incelenmesi gerekmektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 09.10.2018 tarihli ve 389-420 sayılı kararında; Yargıtay Daireleri arasındaki görev ilişkisinin, adli yargı ilk derece mahkemeleri arasında var olan ve kamu düzenine ilişkin bulunan görev ilişkisi niteliğinde olmayıp 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6545 sayılı Kanun'la değişik 14. maddesinde yer alan 'hukuk daireleri ile ceza daireleri kendi aralarında iş bölümü esasına göre çalışır' şeklindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere idari nitelikte iş bölümü ilişkisi olduğu, ancak kamu düzenine ilişkin görev ve bu husustaki uyuşmazlığın değerlendirilmesi açısından ilk derece yargılamasına konu dosyayı ele alan ve davaların birleştirilmesi hususunda farklı görüş bildiren Özel Dairelerin birbirinden farklı mahkemeler değil, istisnai hâllerde ilk derece yargılaması yapan 'Yargıtay', dolayısıyla tek mahkeme olarak değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Terör suçlarına ilişkin davalara yönelik kanun yolu incelemeleri Yargıtay 16. Ceza Dairesince yapılmakta iken, bu suçlardan kaynaklanan davalardaki artış, bu artışın Yargıtayın tali ve istisnai görevi olan ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapma görevine de yansıması ve bu nedenle oluşan ciddi iş yoğunluğu, beraberinde daireler arasında bu hususta da iş bölümü yapılması sonucunu doğurmuştur. Bu bağlamda 2797 sayılı Kanun'da ve diğer özel kanunlarda sayılan kişilerin kişisel suçlarında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması hususunda Yargıtay 9. Ceza Dairesi görevlendirilmiş, Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanınca hazırlanan Çalışma Yönergesi'ne göre ise iş yoğunluğu nedeniyle Dairede birden fazla heyet oluşturularak çalışma usulüne gidilmiştir.
Suç tarihinden önce ve sonrasında da 2018 yılının Eylül ayına kadar Yargıtay Ceza Genel Kurulu ise 2797 sayılı Kanun'da ve Yargıtay İç Yönetmeliği'nde düzenlenen çalışma usulleri gereğince, değişken üyelerle haftada ancak bir kez toplanabilen ve zamanaşımı yakın, tutuklu iş niteliğinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının mahiyeti ve infaza dair olası hukuki sonuçları vb. nedenlerle önceliği bulunan dosyaların yoğun olarak görüşüldüğü bir karar organı olarak faaliyet göstermekteydi. Söz gelimi, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) aracılığıyla temin edilen sayısal verilere göre; 2017 yılında özetle 271'i itiraz, 877'si direnme olmak üzere esasa kaydedilen toplam 1148 dosyanın toplam 524'ü karara bağlanmış, karara bağlanan dosya sayısı 2018 yılında da 698 olarak ortaya çıkmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunda suç ayrımı yapılmaksızın tüm dairelerden gelen dosyaların karara bağlanmasına, derdest dosyaların çokluğu ve niteliğine, çalışma usulleri gereği önceden değişken tek heyet, sonradan ise sabit tek heyet hâlinde ve haftada en fazla 1-2 gün toplanabilmesine karşın, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin bir uzmanlık mahkemesi biçiminde faaliyet göstermesi, bu Dairenin dahi yargılamaların makul sürede tamamlanabilmesi için haftanın bir çok günü ve birden fazla heyetle toplanarak yargılama yapıyor olması, mevcut çalışma prensipleri ve suç tarihinden sonra ortaya çıkıp belirginleşen iş yoğunluğu da dikkate alındığında, kişisel suçları nedeniyle Yargıtayda yargılanacak kişilerin kovuşturma makamının Yargıtay Ceza Kurulu olarak belirlenmesi, bu Kurulun önceden istisnai görevi olarak öngörülen yargılama yapma yetkisini asli görevi hâline getireceği, bu nedenle hem derdest dosyaların hem de kovuşturma yapılmak üzere gelen dosyaların adil yargılanma hakkına uygun olarak makul sürede tamamlanmasının imkânsızlaşacağı, dolayısıyla kovuşturma yapma yetkisinin Yargıtay ilgili ceza dairesine devredilmesine dair düzenlemenin, salt Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bu görevin yerine getirilmesindeki zorluk yerine adil yargılanma hakkının sağlanması ve davaların makul süre içinde sonuçlandırma gibi evrensel hukuk ilke ve kuralları açısından uluslararası üst normlardan kaynaklanan zorunluluğun gereği olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, söz konusu değişiklik üzerine kovuşturmanın Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılmasının usul ve kanuna uygun olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
23.06.2021 tarih ve 31520 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 01.07.2021 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarih ve 196 sayılı kararının;
I bendinin 2. ve 3. maddeleri;
'...2) 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 23.01.2020 tarih, 2020/1 sayılı kararıyla 9. Ceza Dairesine bırakılan ve hâlihazırda dairede yargılaması devam eden ilk derece dosyalarına 9. Ceza Dairesinde bakılmasına devam edilmesine,
3) 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 23.01.2020 tarih, 2020/1 sayılı kararıyla ilk derece yargılama görevi 9. Ceza Dairesine verilen “Yargıtay 16. Ceza Dairesinin görev alanına giren ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakılması gereken işler”e 01.07.2021 tarihi itibariyle 16. Ceza Dairesi tarafından bakılmasına,
NOT: Daha önce 9. Ceza Dairesince ilk derece yargılaması olarak bakılmış dosyalardan kanun yolu incelemesinden dönenlere de 16. Ceza Dairesi tarafından bakılacaktır.'
İ bendi;
'İ) 3713 sayılı Kanunun 4. maddesinde sayılan ve terör amacı ile işlenen suçlara ilişkin işlerin temyiz incelemesi ve ilk derece yargılamalarının suç tiplerine göre ilgili Dairelerince yapılmasına,'
II/1-a maddesi;
'Yargıtay 16. Ceza Dairesi numarasının Yargıtay 3. Ceza Dairesi olarak değiştirilmesine' şeklinde düzenlenmiştir.
Bu nedenle; dava konusu olayda sanığa atılı suç nedeniyle yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesinde, bozma sonrası yargılamanın da Yargıtay 3. Ceza Dairesince yapılmasında hukuka aykırılık bulunmadığı anlaşılmaktadır.
f) Danıştay Başkanı ve Üyeleri:
Danıştay üyelerinin hukukî durumları 2575 sayılı Kanun'da düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un 3. maddesinde Danıştay Başkanı, Danıştay Başsavcısı, Danıştay başkanvekili, daire başkanları ile üyelerin 'Danıştay Meslek Mensupları'nı ifade ettiği, 4. maddesinde de bu görevlilerin yüksek mahkeme hâkimleri olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve kanunların kendilerine sağladığı teminat altında görev yapacakları belirtilmiştir.
2575 sayılı Kanun'un 'Soruşturma' başlıklı 76. maddesi;
'1-Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyelerin görevlerinden doğan veya görevleri sırasında işlemiş bulundukları suçlardan dolayı, Danıştay Başkanının seçeceği bir daire başkanı ile iki üyeden oluşan bir kurul tarafından ilk soruşturma yapılır.
2-Danıştay Başkanı hakkında soruşturma, kendisinin katılmayacağı Başkanlık Kurulunca seçilecek bir daire başkanı ile iki üyeden oluşan bir kurul tarafından yürütülür.
3-Kurul, soruşturma sonunda düzenleyeceği fezlekeyi ve buna ilişkin evrakı Danıştay Başkanına, soruşturma Danıştay Başkanı hakkında ise fezlekeyi ve evrakı başkanvekiline verir. Bu husustaki dosya Danıştay Başkanı veya vekili tarafından gerekli karar verilmek üzere İdari İşler Kurulu Başkanlığına tevdi edilir. Bu Kurulun vereceği kararlar sanığa ve varsa şikayetçiye tebliğ olunur.
4-Yargılamanın men'i kararı kendiliğinden ve son soruşturmanın açılmasına dair kararlar itiraz üzerine İdari İşler Kurulu Başkan ve üyelerinin katılmayacağı Danıştay Genel Kurulunda incelenir.
5-Danıştay Genel Kurulunun bu toplantılarında yeter sayı en az otuzbirdir. Toplantıda hazır bulunanlar çift sayıda ise en kıdemsiz üye toplantıya katılmaz.' ,
Aynı Kanun'un 'Soruşturma dosyasının yargı yerlerine gönderilmesi' başlıklı 79. maddesi;
'76 ncı madde gereğince verilen son soruşturmanın açılmasına dair kararlar üst kurulca onanmak veya itiraz olunmamak suretiyle kesinleştikten sonra, soruşturma dosyası, gereği yapılmak üzere Danıştay Başkanı veya vekili tarafından Cumhuriyet Başsavcısına gönderilir.',
Aynı Kanun'un 'Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun uygulanacağı haller' başlıklı 81. maddesi;
'...belirtilen bu maddelere göre yapılacak soruşturmalarla verilecek kararlarda, bu Kanun'da hüküm bulunmayan hallerde, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun soruşturmaya ilişkin hükümleri uygulanır.
2. Soruşturma kurulları sorgu hakiminin yetkilerini haizdir.'
Şeklinde düzenlenmiştir.
'Şahsi suçların kovuşturma usulü' başlıklı 82. maddesinin birinci fıkrasında ise Danıştay Başkanı, Başsavcı, başkanvekilleri, daire başkanları ve üyelerin şahsi suçlarının takibinde Yargıtay Başkanı, Cumhuriyet Başsavcısı ve üyelerinin şahsi suçlarının takibiyle ilgili hükümlerin uygulanacağı öngörülmüştür.
Söz konusu hukuki düzenlemeler ile yukarıda Yargıtay üyelerine ilişkin kısımda yer verilen açıklamalar bir bütün hâlinde değerlendirildiğinde;
Danıştay üyelerine atılı kişisel suçun, suçüstü hâli bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı suçlardan olması ya da 'ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli' kapsamında işlenmesi durumunda, soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 2797 sayılı Kanun'da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
g) Hâkimler ve Savcılar Kurulunun Seçimle Gelen Üyeleri:
Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerinin hukukî durumları 6087 sayılı Kanun'da düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un 'Haklarındaki Soruşturma ve Kovuşturmalar' başlıklı beşinci kısmında yer alan 'Üyelerin Hukuki Durumları' başlıklı birinci bölümünde düzenlenen 34. maddesi uyarınca, Kurulun seçimle gelen üyelerinir görevleri süresince Yargıtay daire başkanı için ilgili mevzuatta öngörülen tüm malî ve sosyal haklardan yararlanacakları hüküm altına alınmıştır.
Yine, 6087 sayılı Kanun'un Beşinci Kısmında yer alan 'Üyeler Hakkındaki Soruşturma ve Kovuşturmalar' başlıklı İkinci Bölümde, üyeler hakkında disiplin ve adli yönden yürütülecek soruşturma ve kovuşturma işlemlerine dair düzenlemelere yer verilmiştir.
6087 sayılı Kanun'un 'Üyelerin adli suçlarıyla ilgili soruşturma ve kovuşturma usulü' başlıklı 38. maddesi;
'(1)(Değişik: 18/6/2014-6545/100 md.) Kurulun seçimle gelen üyelerinin görevleriyle ilgili suçları ile kişisel suçları hakkındaki soruşturma ve kovuşturma izni işlemleri Genel Kurul tarafından, kovuşturma açılması kararı ve kovuşturma mercilerinin belirlenmesi ise gösterilen yetkili merciler tarafından bu Kanun hükümleri uyarınca yapılır.
(2) Kurulun seçimle gelen üyeleri hakkında yapılan ihbar ve şikâyetlerde Başkan, işi Genel Kurula götürmeden önce daire başkanlarından birine ön inceleme yaptırabilir. Görevlendirilen bu daire başkanı, incelemesini yaptıktan sonra, durumu bir raporla Başkana bildirir.
(3) Başkan suç ihbar veya şikâyetini doğrudan ya da inceleme yaptırdıktan sonra Genel Kurula sunar. Yapılan görüşme sonucunda; soruşturma açılmasına yer olmadığına ya da soruşturma açılmasına karar verilir. Soruşturma açılmasına karar verilmesi hâlinde, Genel Kurul tarafından soruşturma yapmak üzere gizli oyla bir üye seçilir.
(4) Soruşturma için seçilen üye, 5271 sayılı Kanuna göre işlem yapar ve kanunların Cumhuriyet savcısına tanıdığı bütün yetkileri kullanır. Soruşturma sırasında hâkim kararı alınması gereken hususlarda ilgililer hakkında isnat edilen suçun niteliğine göre belirlenmiş bulunan kovuşturma mercilerine başvurur.
(5) Soruşturmayı yürüten üye, soruşturmayı tamamladıktan sonra kovuşturma açılmasına yer olup olmadığı hakkındaki kanaatini belirten bir rapor hazırlayarak, rapor ve eklerini Genel Kurula sunulmak üzere Başkana verir.
(6) Genel Kurul, dosyayı inceledikten ve varsa eksiklikleri tamamlattıktan sonra, kovuşturma yapılmasına gerek görmediği takdirde evrakın işlemden kaldırılmasına karar verir; aksi hâlde kovuşturma yapılmasına izin verir.
(7) Kovuşturma yapılmasına ilişkin verilen iznin kesinleşmesi üzerine dosya;
a) Görevle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesine,
b) Kişisel suçlarda Yargıtay ilgili ceza dairesine,
kamu davası açılmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir.
(8) Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı iddianamesini düzenleyerek evrakı, görevle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla yargılama yapmak üzere Anayasa Mahkemesine, kişisel suçlarda ise Yargıtay ilgili ceza dairesine gönderir.
(9) Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde soruşturma genel hükümlere göre yürütülür ve durum hemen Kurula bildirilir. Soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezleke ile birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Başsavcılık tarafından yerine getirilecek müteakip iş ve işlemlerde 4/2/1983 tarihli ve 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 46 ncı maddesinin altıncı fıkrası hükümleri uygulanır. İddianame hazırlanması hâlinde kovuşturma, görevle ilgili suçlarda Yüce Divan sıfatıyla Anayasa Mahkemesince, kişisel suçlarda Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılır....'
Biçiminde son hâlini almıştır.
Söz konusu hukuki düzenlemeler ile yukarıda Yargıtay üyelerine ilişkin kısımda yer verilen açıklamalar incelendiğinde;
Hâkimler ve Savcılar Kurulunun seçimle gelen üyelerine atılı suçun, suçüstü hâli bulunup bulunmadığına bakılmaksızın, CMK'nın 161. maddesinin 8. fıkrasında yazılı suçlardan olması ya da 'ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli' kapsamında işlenmesi durumunda, görev suçu ya da kişisel suç olup olmadığının önemi bulunmamaktadır. Bu hâlde soruşturma ya da kovuşturma izinleri alınmasına gerek bulunmaksızın, dolayısıyla 6087 sayılı Kanun'da düzenlenen güvenceler uygulanmaksızın genel hükümlere göre soruşturma yürütülmesi gerekmektedir.
ğ) AİHM Kararı Işığında Suçüstü Hâlinin Uygulanmaması Durumunda Uygulanacak Usul Hükümleri:
Suçun işlendiği tarihte yüksek yargı mensubu olarak görev yapan sanığın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin suçüstü hâline ve mütemadi suça ilişkin kararı doğrultusunda, örgüt üyeliği eylemini suçüstü koşulları altında gerçekleştirmediğinin kabulü hâlinde hakkında uygulanacak hükümlerin değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
Kişisel suçlar bakımından 2802 sayılı Hâkimler Savcılar Kanunu'nda olduğu gibi Yargıtay Kanunu, Danıştay Kanunu ile Anayasa Mahkemesinin Kuruluş Ve Yargılama Usulleri Hakkındaki Kanun'da özel düzenlemelere yer verilmiştir. Sanık, anılan kanunlar gereğince yukarıda açıklandığı üzere özel soruşturma usulüne tabidir. Suç işlediği şüphesinin Yargıtay veya Danıştay Birinci Başkanlık Kurulu tarafından öğrenilmesi hâlinde bu işin ön incelemesini yapmak üzere ilgiliden daha kıdemli bir üye veya başkan görevlendirilerek gerekli soruşturmanın yapılacağı, soruşturma sonrasında adli veya idari yönden bir suç işlendiği kanaatine varılması hâlinde düzenlenecek raporların Birinci Başkanlık Kuruluna sunulacağı, Başkanlık Kurulunca düzenlenecek talepnameyle ilgili hakkında dava açılacağı anlaşılmakta ise de sanığın mensup olduğu iddia edilen terör örgütünün Anayasal düzene yönelik darbe girişimi sonrasında açığa alınan ve hakkında disiplin soruşturması başlatılan sanık istifaya davet edilmiş, bu daveti kabul etmemesi üzerine görevine son verilmek suretiyle disiplin suçu bakımından en ağır yaptırım uygulanmıştır. Bu arada Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma yürütülüp sevk edildiği Sulh Ceza Hâkimliğince de tutuklandığı anlaşılmaktadır. Yargılamada gelinen bu aşamada yukarıda izah edilen özel soruşturma hükümlerinin uygulanmamasının, yargılamanın durması için bir neden teşkil edip etmeyeceği değerlendirildiğinde; usule ilişkin hakkın özüne dokunan ihlal gerçekleşmediği takdirde kovuşturma aşamasından soruşturma aşamasına dönülemeyeceği ilkesi gözetilip diğer taraftan ilgili mevzuata göre en ağır yaptırım gerektiren fiili işlemiş olması nedeniyle görevden sürekli şekilde uzaklaştırılmış bulunan sanık hakkında tekrar soruşturma izninin verilmesini talep etmenin yargılamayı uzatacağı ve yasanın kamu görevlileri hakkında özel soruşturma usulü konulmasındaki amacına hizmet etmeyeceği açık olup bu nedenle yargılamanın durdurulmasına gerek görülmemiştir.
2) SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ SUÇUNUN HUKUKİ NİTELENDİRİLMESİ:
Yargıtayın yerleşik uygulaması ve öğretideki ağırlıklı görüşlere göre örgüt kurma, yönetme ve üyelik suçları;
a) Genel Olarak:
Yapılanma biçimi ne olursa olsun kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla oluşturulmuş örgütlere suç örgütü denmektedir.
Örgüt kurma ve yönetme suçunda genel hükümlerden ayrı olarak kanun koyucu hazırlık hareketlerini suç sayarak kamu düzeninin ve güvenliğinin korunmasını sağlamak amacıyla bağımsız bir suç düzenlemesi yapmıştır. Bu suç somut tehlike suçudur.
Düzenleme ile amaç suçtan bağımsız olarak, hazırlık hareketlerini cezalandıran bir suç tipine yer verilmiştir.
Devletin şahsiyetine karşı cürümlere müteveccih çok kişinin iradesinin birleşmesinin doğuracağı ağır tehlikeyi ve ciddi bir suçun işlenmesi ihtimalinin muhakkaklığını göz önünde bulundurarak bu kolektif suç tehlikesini müstakil suç olarak cezalandırmış ve icra hareketlerine geçilmeden bir fiilin cezalandırılmayacağı prensibinden ayrılmıştır.
Devletin şahsiyetine karşı suçların çoğu teşebbüs suçudur, teşebbüs dahi tamamlanmış suç gibi kabul edildiğinden, zaten tehlike suçudur; bu bakımdan hazırlık hareketlerinin cezalandırılması 'tehlike tehlikesinin cezalandırılması' şeklinde kabul edilmektedir. (Manzini, 1950, 606, atfen, Özek, ege. s. 348)
b) Örgüt kurma:
Örgüt, soyut bir birleşme olmayıp bünyesinde hiyerarşik bir yapının, ast-üst ilişkisinin, emir-komuta zincirinin hâkim olduğu yapılanmayı ifade eder. Böylece örgüt, mensupları üzerinde hakimiyet tesis eden bir güç kaynağı mahiyetini kazanmaktadır. Bu bağlamda bir organize güç aracından, organize güç enstrümanından söz edilebilir.
Suç örgütünün varlığından söz edebilmek için belli bir amaç, maksat etrafındaki bir fiili birleşme yeterlidir. Bu örgütler mahiyetleri itibariyle devamlılık arz ederler. Bu itibarla belli bir suçu işlemek için bir araya gelme hâlinde bir suç örgütünün varlığından bahsedilemez.
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma, somut bir tehlike suçu olduğu için oluşturulan örgütün üye sayısı ve malzeme donanımı itibariyle güdülen amaçları gerçekleştirme açısından somut bir tehlike arzedip arzetmediği hâkim tarafından yapılacak değerlendirmeyle belirlenecektir. Somut zarar tehlikesini oluşturmaya uygunluk için 'amacı gerçekleştirmeye yeterli üye'nin, 'hiyerarşik örgüt yapısı'nın, 'şiddete dayanan eylem programı'nın varlığını aramak gerekir.
Örgütün silahlı olup olmaması ve sahip olunan silahların cins, nitelik ve miktarı somut tehlikenin belirlenmesinde dikkate alınmalıdır. Örgütün, silahlı örgüt vasfını kazanması için mensuplarının silah sahibi olmaları gerekmez. Silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının olması gerekli ve yeterlidir.
c) Örgüt yönetme:
Fail, hiyerarşik olarak örgüt üyeleri üzerinde bulunuyor, geniş bir alanda iş bölümü yapabiliyor, örgüt üyeleri üzerinde sevk ve idarede bulunabiliyor, örgütsel faaliyetlerin organizasyonunda ve icrasında harekete geçiren, engelleyen veya durduran olarak rol üstlenebiliyor, bu faaliyetleri denetleyebiliyor ise yönetici olarak kabul edilebilecektir.
Örgüt yönetme, örgütün amaçları doğrultusunda örgütü idare etmeyi, emir ve direktif vermeyi, örgüt içinde inisiyatif ve karar verme gücüne sahip olmayı gerektirir. Örgütün varlığının, etkinliğinin ve gelişiminin sağlanması, hedeflerinin belirlenmesi, program ve stratejilerinin saptanmasını ifade eder. Ancak örgütün faaliyetleri çerçevesinde sadece belirli bir suçun işlenmesini organize edenler bu suçun işlenmesini planlayıp yönetenler örgüt yöneticisi olarak kabul edilemez.
Geniş bir alanda faaliyet yürüten örgütlerin yöneticileri, örgüt yapılanması da dikkate alınarak somut olayın özelliklerine, bu kişilerin örgütün hiyerarşik yapısı içerisindeki konum ve görevlerine göre belirlenmelidir. Bu tür örgütlenmelerde her yöneticinin örgütün tamamını yönetmesi mümkün olmadığından, örgütün bölge, il, ilçe sorumlularının yönetici olup olmadıklarının sorumluluk sahalarındaki örgütsel faaliyetlerin yoğunluğu da gözetilerek belirlenmesi gerekir.
d) Örgüt üyeliği:
Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği; örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hâkim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ; canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemedeki ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.
Örgüt üyesinin bu suçtan cezalandırılması için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olması nedeniyle de eylemlerde bir süre devam eden yoğunluk aranır.
Bu ilkeler ışığında iç hukukumuzdaki düzenlemelere göz atıldığında;
Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 1. maddesinde terörü; 'Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.' aynı Kanun'un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu; 'Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi...' şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır.
Bu genel terör ve terör suçlusu tanımları dışında 3713 sayılı Kanun'un 3. maddesinde doğrudan terör suçları, 4. maddesinde de dolaylı terör suçları düzenlenmiştir.
TCK'nın 314. maddesi bakımından bir oluşumun veya yapılanmanın, silahlı terör örgütü sayılabilmesi için;
Yöntem: Terör örgütü, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle hareket eden bir örgüt tipidir.
Amaç-Saik: Silahlı terör örgütü, siyasi maksatla faaliyet gösteren örgütleri ifade eder. Bu bakımdan 3713 sayılı Kanun'un birinci maddesinde sayılan amaca yönelik ve Devletin Anayasal düzenine veya güvenliğine karşı bir suç işlemek amacıyla faaliyet gösterir.
Elverişlilik: Silahlı terör örgütünün, TCK'nın İkinci Kitabının Dördüncü Kısmının Dördüncü ve Beşinci Bölümlerinde yer alan suçları amaç suç olarak işlemek üzere kurulmuş ve amaca matuf bir eylem gerçekleştirmeye yeterli derecede silahlı olması ya da bu silahları kullanabilme imkânına sahip bulunması gerekir. Amaca matuf kavramı ise silahlı terör örgütünün yapısının, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli olmasını ifade eder.
Araç-gereç: Örgüt mensuplarının tamamı olmasa bile bir kısmının silahlı olması silahlı terör örgütünün oluşması için yeterlidir. Örgüt, bu silahları gerektiğinde kullanma imkânına sahip ise silahlı olduğu kabul edilmelidir. Silahlı terör örgütünün elinde bulunan silahın devlete ait olması ya da bu silahların hukuka aykırı yollardan elde edilmesi bu suçun oluşması açısından önem taşımaz.
Türk halkı 40 yılı aşkın süredir etnik, ideolojik veya dini temellere dayalı çeşitli terör örgütleri tarafından yapılan saldırılara muhatap olmuş, binlerce insan hayatını kaybetmiş veya ağır şekilde yaralanmıştır. İnsanların refahı için harcanması gereken parasal kayıp hesap edilemeyecek boyuttadır. Örgütün baskısı yüzünden bazı insanlar en temel hak ve özgürlüklerini kullanamaz hâle gelmiş, yaşadıkları yerleri terk etmek ya da örgütün talimatları doğrultusunda hareket etmek zorunda kalmışlardır. Devlet, bu tehdidin devam ettiği zamanlarda dahi insan haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeleri imzalayarak kişisel hak ve özgürlükleri korumak iradesini ortaya koymuştur. Nitekim bu sözleşmelerdeki hakların, hiyerarşik olarak kanunlar üstü biçimde uygulanacağına dair Anayasal hüküm kabul edilmiş olması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisinin tanınması bu iradenin somut örneklerinden birisidir. 1991 yılında yürürlüğe giren Terörle Mücadele Kanunu'nda 29 kez genel olarak özgürlükleri genişletme yönünde değişiklik yapılmıştır. Amaç suçlar bakımından tehlikelilik hâlinin somutlaşıp yakınlaşması durumunda halkta oluşan güvenlik kaygısının artmasına paralel kısıtlayıcı tedbirlere başvurulduğu görülmekle birlikte kişilerin barış ve güven içinde yaşama hakkına yönelik tehdidin azaldığı dönemlerde özgürlükleri genişleten düzenlemeler hız kazanmıştır.
Terörle Mücadele Kanunu'nun terör örgütlerini tanımlayan 7/1. maddesinde 29.06.2006 tarihinde 5532 sayılı Kanun'un 5. maddesiyle yapılan değişiklik sonrası oluşan hukuki durumun değerlendirilmesinde fayda görülmektedir. İlgili maddenin önceki hâli 'Madde 7- “3 ve 4 üncü maddelerle Türk Ceza Kanununun 168. 169, 171, 313, 314 ve 315 inci maddeleri hükümleri saklı kalmak kaydıyla bu Kanunun 1 inci maddesinin kapsamına giren örgütleri her ne nam altında olursa olsun kuranlar veya bunların faaliyetlerini düzenleyenler veya yönetenler beş yıldan on yıla kadar ağır hapis ve ikiyüzmilyon liradan beşyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası, bu örgütlere girenler üç yıldan beş yıla kadar ağır hapis ve yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar' şeklindeki iken 2006 yılında yapılan değişiklik sonrası '7/1. cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.' hâlini almıştır.
Bu değişiklik karşısında; Terörle Mücadele Kanunu'nunda yapılan örgüt tanımı ile TCK'nın 314/1-2. maddesindeki örgüt tanımı çelişmekte midir; mevzuatta silahlı veya silahsız iki ayrı örgüt varlığını sürdürmekte midir soruları gündeme gelmektedir. Başka deyimle Terörle Mücadele Kanunu'nun 7/1. maddesinin, TCK'nın 314. maddesine atfının unsur atfı mı yoksa ceza yaptırımına mı olduğu ortaya konulmalıdır. Silahlı terör örgütü suçunun unsurlarına TCK'nın 314. maddesinde yer verilmiştir. Yukarıda izah edildiği şekilde örgüt kurma, yönetme ya da üye olma, amaç suç bakımından hazırlık hareketi niteliğinde somut tehlike suçudur. Somut tehlike suçları zarar suçu niteliğinde olmayıp hazırlık hareketlerini cezalandıran istisnai düzenlemeler olması nedeniyle cebir ve şiddet içeren faaliyetlerde bulunma zorunluluğu yoktur, yeter ki cebre yönelik bir irade ortaya konulsun. Zira 5237 sayılı TCK'nın 221. maddesinin 1. bendinde örgüt kuran kişilerin, herhangi bir suç işlemeden örgütü dağıtmaları hâlinde cezai yaptırıma muhatap olmayacakları şeklindeki düzenleme bu görüşü doğrulamaktadır. Bu nedenle 3713 sayılı Kanun'un 7/1. maddesinde yapılan değişiklikle, failin örgüt üyesi olduğunun kabulü için cebir ve şiddet gerektiren fiili işlemesi zorunluluğu getirildiği ileri sürülemeyecektir. Bu değişiklik TMK'nın 1. maddesinde yazılı amaç suçların gerçekleştirilmesinde şiddetin gerekliliğini vurgulamanın yanında kurulan, yönetilen veya üyesi olunan örgütün cebir ve şiddeti araç olarak kullanma gerekliliğini ifade etmektedir. Aksi takdirde bu suçun tehlike suçu olma vasfını ortadan kaldırmış ve TCK'nın 220 ve 314. maddelerindeki unsurlarla çelişilmiş olacaktır.
e) Hata Hükümleri Çerçevesinde Silahlı Terör Örgüt Üyeliği Suçunun Değerlendirilmesi:
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün aşağıda açıklanan yapı ve görüntüsü itibariyle suçların manevi unsurunun tespiti bağlamında kusur ilkesi ve suçun kast unsurunun değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
5237 sayılı TCK'ya esas alınan suç teorisi üç ilkeye dayanmaktadır. Bunlar: kusur ilkesi, hukuk devleti ilkesi ve insanilik ilkeleridir.
Kusur ilkesi; kusursuz ceza olmaz prensibine dayanmaktadır. Failin işlemiş olduğu suçtan dolayı şahsen kınanabildiği hâllerde cezalandırılmasını ifade eder. İlke ile amaçlanan, cezanın kusuru gerektirdiği ve kusurlu hareket etmeyen kişinin cezalandırılmayacağıdır. Bu ilkeden çıkarılacak birinci sonuç, netice sorumluluğunun kaldırılmış olması; ikinci sonuç ise cezanın kusur derecesini aşmayacağı yani ceza hukukunda kusurla orantılı ceza tayininin esas alınacağıdır.
Hata (yanılma); genel olarak kişinin tasavvuru ve zihinden geçirdikleri ile gerçeğin birbirine uymaması anlamına gelen bir kavramdır. Hata kural olarak iradenin oluşum sürecine etki eder ve gerçeğin yanlış biçimde tasavvuru veya bilinmesi nedeniyle irade bozulmuş olarak doğar. Failin tasavvurunun konusu, dış dünyaya ait bir şeye ilişkin olabileceği gibi normatif dünyaya (kurallar alanına) dair de olabilir. Dış dünyayla ilgili şeyin olduğundan farklı bir biçimde algılanması hâlinde unsur yanılgısından (tipiklik hatası), normatif dünyaya ait gerçekliğin farklı biçimde değerlendirilmesi hâlinde ise yasak hatasından bahsedilir. Kısaca unsur hatası, bir algılama hatası olduğu hâlde; yasak hatası, bir değerlendirme hatasıdır.
Failin ceza sorumluluğuna gidilebilmesi için kusurlu olması şarttır. Kusur, kınanabilirliktir. Kusurun ifade ettiği değersizlik yargısı ile fail hukuka uygun davranmaması, haklı olan lehine karar verebilme ve hukuka uygun davranma imkânına sahip olmasına rağmen haksız olan davranışı tercih etmesi nedeni ile kınanmaktadır. Kusur yargısının temeli insanın özgür iradesidir. İnsan, özgür iradeye sahip bir varlık olması nedeniyle haklı olan davranış ile haksızlık arasında bir tercih yapma ve haklı olan davranış lehine karar verebilme, davranışlarını hukuk düzeninin gereklerine göre yönlendirebilme ve hukuk düzeninin yasakladığı davranışlardan sakınma yeteneğine sahiptir. Kusur yargısının temelini oluşturan irade özgürlüğü, haksızlık bilincinin varlığını gerekli kılar. Çünkü insanın haklı olan davranış ile haksızlık arasında tercih yapabilmesi için bunu bilmesi şarttır. Fail, haksızlık bilincine sahipse ve özgür iradesiyle haksız olan davranışı tercih ediyor ise kusurludur. Fakat yasak yanılgısı her zaman failin kusurunu tamamen ortadan kaldırmaz. İnsan, hukuk toplumunun bir üyesi olarak hukuka uygun davranmak ve haksız olan davranışlardan sakınmak yükümlülüğü altındadır. Failin açıkça yasak olduğunu bildiği davranışlardan sakınması bu yükümlülüğü yerine getirdiği anlamına gelmez. Fail, aynı zamanda davranışlarının hukuk düzeninin gerekleri ile uyumlu olup olmadığını sorgulamakla yükümlüdür. Fail bu husustaki şüphesini tefekkür etmek veya bir uzmana danışmak yoluyla bertaraf etmek zorundadır. Ayrıca fail vicdan muhasebesi de yapmalıdır. Failden beklenen vicdan muhasebesinin ölçüsü, somut olayın koşulları ile onun sosyal ve mesleki çevresidir. Fail kendisinden beklenen vicdan muhasebesine rağmen davranışının haksızlığını idrak etmeye muktedir değilse yanılgısı kaçınılmazdır. Bu durumda fail kusurlu addedilemez. Buna karşılık fail kendisinden beklenen vicdan muhasebesiyle davranışının haksızlığını idrak edebilecek idiyse yasak yanılgısı kusurunu tamamen ortadan kaldırmaz; fail kusurludur, ancak kusuru azalmıştır.
Hata, kastı ortadan kaldıran veya kusurluluğu etkileyen hata olmak üzere ikiye ayrılır. Suçun maddi unsurlarında (TCK'nın 30/1. maddesi), suçun nitelikli hâllerinde (TCK'nın 30/2. maddesi), hukuka uygunluk nedenlerinin maddi şartlarında (TCK'nın 30/1-3. maddesi) hata kastı kaldırır. Kusurluluğu ortadan kaldıran veya azaltan sebeplerin maddi şartlarında hata (TCK'nın 30/3. maddesi) ile haksızlık yanılgısı (yasak hatası) (TCK'nın 30/4. maddesi) kusurluluğu etkileyen hata şekilleridir. Kastı kaldıran hata türüne hukuka uygunluk nedenlerinin sınırındaki yanılgıyı da eklemek gerekmektedir. (TCK'nın 27/1. maddesi).
İlgisi nedeniyle suçun maddi unsurlarında hata (unsur yanılgısı) üzerinde durmak gerekecektir.
TCK'nın 30/1. maddesinde 'suçun kanuni tanımındaki maddi unsurlara ilişkin bilgisizliğin kastı ortadan kaldıracağı' belirtilmiştir. Unsur yanılgısının konusunu suçun maddi unsurları oluşturmaktadır. Unsur yanılgısı kastı ortadan kaldırdığına göre, böyle bir yanılgı ancak kastın kapsamında kalan konular hakkında olabilir. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilinmesini gerektirdiğinden, maddi unsurların bilinmemesi hâlinde kasten işlenen bir haksızlıktan bahsedilemez.
Unsur yanılgısı; haksızlığa temel teşkil eden, haksızlığı tipikleştiren objektif unsurlarda, yani suçun maddi unsurlarında yanılgıdır. Bu durumda haksızlığın kasten işlendiğinden söz edilemez. Fiilin taksirle işlenmiş şekli suç olarak tanımlanmış ise fail ancak taksirli suçtan sorumlu olur.
Bir suç örgütü, baştan itibaren suç işlemek üzere kurulmuş illegal bir yapı olduğunu eylem ve söylemleriyle açıkça ortaya koyabileceği gibi legal olarak faaliyet göstermekte olan bir sivil toplum örgütünün sonradan bir suç örgütüne, hatta terör örgütüne dönüşmesi de mümkündür. Bu kapsamda önceden var olan ancak hakkında karar verilmediği için kamuoyu tarafından varlığı bilinmeyen örgütün hukuki varlık kazanması mahkemeler tarafından verilecek karara bağlı ise de örgütün kurucusu, yöneticileri ya da üyeleri, kuruluş tarihinden veya meşru amaçlarla kurulup daha sonra suç örgütüne dönüştüğü andan itibaren ceza hukuku bakımından sorumlu olacaklardır.
Failin, isnat olunan suçun maddi unsurlarına ilişkin hatası esaslı, diğer bir ifadeyle kabul edilebilir bir hata olursa, bu takdirde fail TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca bu hatasından yararlanacak, bunun sonucu olarak yüklenen suç açısından kasten hareket etmiş sayılmayacağından ve suçun taksirle işlenmesi hâli de kanunda cezalandırılmıyor ise CMK'nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (c) bendi gereğince beraatına karar verilmesi gerekecektir.
Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararında da belirtildiği üzere;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, Devletin Anayasal düzenini cebir ve şiddet kullanarak değiştirmek olan nihaî amacını gerçekleştirmek için 'mahrem alan' şeklinde örgütlenmesi ve Devletin silahlı kuvvetlerindeki unsurları dikkate alındığında gerekli ve yeterli örgütsel güce sahip olduğu hususunda tereddüt bulunmamaktadır. Örgütün bu amaç ve yöntemlerini bilen örgüt mensuplarının örgütteki konumları gözetilerek cezalandırılacağı da açıktır. Örgütlenme piramidine göre beş, altı ve yedinci kat ve kural olarak üç ve dördüncü katlarda bulunan örgüt mensuplarının bu durumda olduklarının kabulü gerekmektedir. Ancak önce dinî bir kült, ardından da terör örgütü hâline dönüşen FETÖ/PDY'nin, başlangıçta bir ahlâk ve eğitim hareketi olarak ortaya çıkması ve genellikle böyle algılanması, örgütün gayrı meşru amaçlarını gizleyip alenen kriminalize olmamaya çalışması ve örgütün kurucusu ve yöneticisi Fetullah ... hakkında Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesince verilen beraat kararının onanarak kesinleşmesi karşısında, özellikle örgütün sözde meşruiyet vitrini olarak kullanılan diğer katlardaki örgüt mensupları tarafından bilinip bilinmediğinin olaysal olarak TCK'nın 30. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bu bağlamda söz konusu değerlendirme yapılırken, ülke çapında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü ile ilgili dava dosyalarında yer alan belgeler, mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları, tanık beyanları ve benzer pek çok kaynakta yer aldığı üzere; örgüt mensubu olan kamu görevlileri tarafından örgütün nihaî amacının açıkça ortaya konularak devleti ve hükûmeti açıkça hedef alan terör faaliyetlerinin icra edilmesi, bu faaliyetlerin örgüt liderinin açıklamaları ve basın yayın araçlarıyla üstlenilmesi gibi sansasyonel olayların kamuoyunun gündemini uzunca bir süre meşgul edip yoğun bir şekilde tartışılması, Milli Güvenlik Kurulu'nun 30 Ekim 2014, 29 Nisan 2015 ve 26 Mayıs 2016 tarihli toplantılarında alınan ve kamuoyu ile paylaşılan kararlarda sözde 'hizmet hareketi' adlı legal görünümlü illegal yapının, paralel bir devlet kurma amacında olan, devletin varlığına ve Anayasal düzenine karşı ciddi tehdit oluşturan bir örgüt olarak kabul edilmesi, aynı tespit ve açıklamaların Devlet ve Hükûmet yetkililerince de en üst düzeyde benimsenip kamuoyu ile paylaşılması gibi olguların da gözardı edilmemesi gerekir.
3) FETÖ/PDY SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ YAPILANMASI:
a) Genel olarak:
Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı, 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı ile 26.09.2017 tarihli ve 956-370 sayılı kararları ve bu suçların temyiz incelemesi ile görevli 16. Ceza Dairesinin kararlarında ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü, paravan olarak kullandığı dini, din dışı dünyevi emellerine ulaşma aracı hâline getiren; siyasi, ekonomik ve toplumsal yeni bir düzen kurma tasavvuruna sahip örgüt liderinden aldığı talimatlar doğrultusunda hareket eden; bu amaçla öncelikle güç kaynaklarına sahip olmayı hedefleyip güçlü olmak ve yeni bir düzen kurmak için şeffaflık ve açıklık yerine büyük bir gizlilik içerisinde olmayı şiar edinen; bir istihbarat örgütü gibi kod isimler, özel haberleşme kanalları, kaynağı bilinmeyen paralar kullanıp böyle bir örgütlenmenin olmadığına herkesi inandırmaya çalışarak ve bunda başarılı olduğu ölçüde büyüyüp güçlenen, bir yandan da kendi mensubu olmayanları düşman olarak görüp mensuplarını motive eden; 'Altın Nesil' adını verdiği kadrolarla sistemle çatışmak yerine sisteme sahip olma ilkesiyle devlete tabandan tavana sızan; bu kadroların sağladığı avantajlarla devlet içerisinde belli bir güce ulaştıktan sonra hasımlarını çeşitli hukuki görünümlü hukuk dışı yöntemlerle tasfiye eden; böylece devlet aygıtının bütün alt bileşenlerini ünite ünite kontrol altına almayı ve sisteme sahip olmayı planlayıp ele geçirdiği kamu gücünü de kullanarak toplumsal dönüşümü sağlamayı amaçlayan; casusluk faaliyetlerini de bünyesinde barındıran atipik/suigeneris bir terör örgütüdür.
İstişare kurulu, ülke, bölge, il, ilçe, semt, ev imamları gibi hiyerarşik bir yapı içeren insan gücünü ve finans kaynaklarını örgütsel menfaat ve ideolojisi çerçevesinde kullanıp Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirme amacı taşıyan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü 'gizli yaşamak, her zaman korkmak, doğruyu söylememek, gerçeği inkâr etmek' üzerine kuruludur.
FETÖ/PDY'nin Türk Silahlı Kuvvetlerine, Emniyet Teşkilatına ve MİT'e sızan militanları, şeklen kamu görevlisi gibi gözükse de bu kişilerin örgüt aidiyetleri diğer tüm aidiyetlerinden önce gelmektedir. FETÖ/PDY'nin devletin tasarrufunda bulunması gereken kamu gücünü, kendi örgütsel çıkarları lehine kullanmakta olduğu anlaşılmaktadır. Çeşitli aşamalardan geçirildikten sonra güçlü örgütsel bağlarla bağlandığı FETÖ/PDY'nin bir neferi olarak TSK, Emniyet Teşkilatı ve Milli İstihbarat Teşkilatında meslek hayatlarına başlayan örgüt mensupları, sahip oldukları silah ve zor kullanma yetkilerini FETÖ/PDY'deki hiyerarşik üstünden gelen emir doğrultusunda seferber etmeye hazır olacak şekilde bir ideolojik eğitimden geçirilmektedir. Nitekim hiyerarşik ilişki bakımından sıkı bir disiplinin hâkim olduğu Türk Silahlı Kuvvetlerinde dahi FETÖ/PDY mensuplarının darbeye teşebbüs sırasında genel olarak öğretmenlerden oluşan mahrem imam olarak adlandırılan sivil kişilerden aldıkları talimatlara göre hareket ettikleri veya alt rütbedeki subayların emirlerine uydukları birçok dava dosyasında görülmüştür.
Emniyet Genel Müdürlüğü kadrolarının etkin birimlerinde ve TSK'da yapılanan FETÖ/PDY, Emniyet ve TSK birimlerinin doğasında var olan cebir ve şiddet kullanma yetkisinin verdiği baskı ve korkutuculuğu kullanmaktadır. Örgüt mensuplarının silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkânının bulunması, silahlı terör örgütü suçunun oluşması için gerekli ve yeterli olmakla birlikte; 15.07.2016 tarihinde meydana gelen kalkışma esnasında TSK içerisinde yapılanıp görünürde TSK mensubu olan ve ancak örgüt liderinin emir ve talimatları ile hareket eden örgüt mensuplarınca silah kullanılmış, birçok sivil vatandaş ve kamu görevlisi öldürülüp yaralanmıştır.
Söz konusu terör örgütü, nihaî amaçlarına ulaşmak gayesiyle öncelikle askeriye, mülkiye, emniyet, yargı ve diğer stratejik öneme sahip kamu kurumlarını ele geçirmek için kendilerine engel olacaklarını düşündüğü bürokrat ve personelin sistem dışına çıkarılmasını sağlayarak örgüt elemanlarını bu makamlara getirmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihaî hedefi bulunan FETÖ/PDY, söz konusu ele geçirme süreci tamamlandıktan sonra devlet, toplum ve fertlere dair ne varsa ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasal gücü yönetmek ve aynı zamanda uluslararası düzeyde büyük ve etkili siyasi/ekonomik güç hâline gelmek amacıyla hareket etmektedir.
Örgütte sıkı bir disiplin ve eylemli bir işbirliğinin bulunduğu, örgütün kurucusu, yöneticileri ve üyeleri arasında sıkı bir hiyerarşik bağın mevcut olduğu, gizliliğe riayet edildiği, illegal faaliyetleri gizleyebilmek için hiyerarşik yapıya uygun hücre sistemi içinde yapılanarak grup imamları tarafından emir talimat verilmesi ve üyeleri arasında haberleşmenin sağlanması için ByLock gibi haberleşme araçlarının kullanıldığı, görünür yüzüyle gerçek yüzü arasındaki farkın gizlendiği, amaca ulaşabilmek için yeterli eleman, araç ve gerece sahip olduğu, amacının Anayasa'da öngörülen meşru yöntemlerle iktidara gelmek olmayıp örgütün yarattığı kaos ortamı sonucu, demokratik olmayan yöntemlerle cebir şiddet kullanmak suretiyle parlamento, hükûmet ve diğer Anayasal kurumları feshedip iktidarı ele geçirmek olduğu, bu amaçla Emniyet, Jandarma, MİT ve Genelkurmay Başkanlığı gibi kuvvet kullanma yetkisini haiz kurumlara sızan mensupları vasıtasıyla, kendisinden olmayan güvenlik güçlerine, kamu görevlilerine, halka, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Meclis binası gibi simge binalar ve birçok kamu binasına karşı ağır silahlarla saldırıda bulunmak suretiyle amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli öldürme ve yaralama gibi çok sayıda vahim eylem gerçekleştirdiği, anılan örgüt mensupları hakkında 15 Temmuz darbe girişiminden ya da örgüt faaliyetleri kapsamında işlenen diğer bir kısım eylemlere ilişkin bir kısmı derdest olan ya da mahkemelerce karara bağlanan davalar, bu davalarda dinlenen itirafçı sanıkların savunmaları ve gizli-açık tanık anlatımları, bu davalarda verilen mahkeme ve Yargıtay kararları, örgüt lider ve yöneticilerinin açık kaynaklardaki yazılı ve sözlü açıklamaları gibi olgu ve tespitler dikkate alındığında;
FETÖ/PDY, küresel güçlerin stratejik hedeflerini gerçekleştirmek üzere kurulan bir maşa olarak; Anayasa'da belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik ve ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini yıkıp ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini bozmak amacıyla kurulmuş bir terör örgütüdür. Bu örgüt, kuruluşundan 15 Temmuz sürecine kadar örgüt lideri Fetullah ... tarafından belirlenen ideoloji doğrultusunda amaçlarını gerçekleştirmek için hareket etmiştir. Gerçekleştirilen eylemlerde kullanılan yöntem, bir kısım örgüt mensuplarının silah kullanma yetkisini haiz resmi kurumlarda görevli olması, örgüt mensuplarının bu silahlar üzerinde tasarrufta bulunma imkânlarının var olması ve örgüt hiyerarşisi doğrultusunda emir verilmesi hâlinde silah kullanmaktan çekinmeyeceklerinin anlaşılması karşısında tasarrufunda bulunan araç, gereç ve ağır harp silahları bakımından 5237 sayılı TCK'nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı terör örgütüdür.
b) Örgütün Yargı ve Yargıtay Yapılanması, HSK ve Yüksek Mahkeme Üyelikleri Seçimleri:
Örgütsel kadrolaşma açısından; FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tarafından kendi mensuplarına hâkimlik ve Cumhuriyet savcılığı sınavlarına girmeleri konusunda telkinlerde bulunulduğu, örgüt mensubu öğrencilere hâkimlik ve savcılık sınavını kazanmaları hâlinde örgütün kendilerine referans olacağının söylendiği, mülakatı geçip staja başlayan örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcısı adaylarının Adalet Akademisi ve staj döneminde de yine örgüt tarafından koordine edildiği, söz konusu adayların örgüt mensubu olduklarının anlaşılmaması için kendi başlarına fakat örgütle irtibatı koparmayacak şekilde ev tutmalarının tavsiye edildiği, adayların beşer kişilik kapalı gruplar hâlinde örgüt tarafından finanse edilen evlerde kalmalarının sağlandığı, bu kapsamda örgüt kurallarına göre iki evin irtibat hâlinde olmasının istendiği, bu evlere murakıp adı verilen örgüt mensubu kişilerin gelerek evde kalan adaylardan bilgi alıp tavsiyelerde bulundukları, bununla birlikte örgüte ait ışık evlerinin il bazında eyalet adı altında birden çok bölgeye ayrıldığı, her bölgenin sekiz ilâ on evi kapsadığı, bölgelerden sorumlu kişilere bölge abisi/ablası adı verildiği, örgütün Türkiye Adalet Akademisi stajındaki adayları staj dönemlerine göre ayırdığı, bazı örgüt mensubu adaylara Türkiye Adalet Akademisi yurdunda kalmaları tavsiye edilerek bu kişilerden, örgüt lehine ya da aleyhine konuşan aday arkadaşlarının bildirilmesinin istendiği, her dönemin sorumlu abisinin/ablasının bulunduğu, evlere gelen örgüt mensubu murakıpların adaylara dinsel ve sosyal davranışları açısından telkinde bulundukları, örgüt mensubu hâkim ve Cumhuriyet savcılarının T1, T2, T3, T4 ve T5 şeklinde kategorize edilerek taşra ve devre yapılanmasının oluşturulduğu, bu yapılanmalarda belirli aralıklarla organizasyon ve görüşmelerin gerçekleştirildiği,
Eski Yargıtay üyelerinin görev yapmakta oldukları hukuk ve ceza dairelerine göre gruplar oluşturulduğu, eski yüksek yargı üyelerinin kod isimleri dikkate alındığında (H1, H2, H3, C1, C2, C3, C4) şeklinde gruplandırıldıkları, eski Yargıtay üyelerinin görevde bulundukları zaman içerisinde görev yaptıkları Yargıtay Daireleri göz önünde bulundurulduğunda 'H' kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Hukuk Dairelerinde, 'C' kod adı ile isimlendirilenlerin Yargıtay Ceza Dairelerinde görev yaptıkları, isimlendirmelerde yer alan 0, 1, 2, 3 rakamlarının grup içerisindeki hiyerarşiye ilişkin sıralamayı, '0' ile kodlamanın ise grup sorumlusunu gösterdiği, harf ve rakam ile gruplandırmalardan sonra (C3, H2 vb.) bazı isimlendirmelerde kullanıcının adı ve soyadının baş harflerinin eklenmesi suretiyle kod adı oluşturulduğu anlaşılmıştır.
c) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Teşebbüsü:
Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443-4758 sayılı kararında açıklandığı üzere;
15 Temmuz 2016 günü Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasal düzeninin değiştirilmesi amacıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu olan ve/veya bu örgütsel faaliyeti destekleyen 8.000'in üzerinde askeri personel tarafından savaş uçakları dahil 35 uçağın, 3 geminin, 37 helikopterin, 74'ü tank olmak üzere 246 zırhlı aracın ve 4.000'e yakın hafif silahın kullanılarak; Cumhurbaşkanına suikasta teşebbüs edilmiş, TBMM ve Cumhurbaşkanlığı Külliyesi başta olmak üzere birçok stratejik merkez bombalanmış, Başbakanın konvoyuna silahlı saldırı gerçekleştirilmiş, kalkışmaya karşı koyan güvenlik görevlileri ile sokaklara çıkan sivillere Devletin silahlı kuvvetlerine ait bu uçak, helikopter, tank ve silahlarla saldırılarak 4'ü asker, 63'ü polis ve 183'ü sivil olmak üzere toplam 250'den fazla kişi şehit edilmiş; 23'ü asker, 154'ü polis ve 2.558'i sivil olmak üzere toplam 2.735 kişi de yaralanmıştır.
Somut darbe teşebbüsü, TCK'nın 309. maddesinde sayılan amaçlara matuf zarar tehlikesi doğuran vahim eylem vasfını aşarak Anayasal düzeni doğrudan ortadan kaldırma neticesine yönelmiş, örgütün ülke genelindeki organik bütünlüğünden ve etkinliğinden istifade edilerek planlanıp uygulanmış, neticesi ve başarısı eş zamanlı, senkronize hareketlere bağlı hukuki anlamda tek bir fiil olarak ortaya çıkmıştır.
d) 15 Temmuz 2016 Tarihindeki Darbe Teşebbüsünün FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü İle İlişkisi:
Anayasa Mahkemesinin 30.06.2017 tarihli ve 30110 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 20.06.2017 tarihli ve 2016/22169 başvuru numaralı kararında ayrıntılı olarak yapılan tespitler, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 03.03.2017 tarihli ve E.2017/7327 sayılı, E.2017/26 sayılı ve 2006/103583 soruşturma sayılı iddianamelerindeki belirlemelere göre; 'Yurtta Sulh Konseyi' üyesi olan, 'sıkıyönetim komutanı' olarak görevlendirilen, 'sıkıyönetim mahkemeleri'ne ve 'kritik önemdeki askerî ve sivil makamlara' ataması planlanan kişilerin büyük bölümünün FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubu olduğunun, bu görevlendirmelerin yapılmasında örgüt içindeki hiyerarşinin dikkate alındığının ve haklarında örgüte üye olma suçundan işlem yapılan bazı emniyet mensupları ile mülki idare yetkililerinin darbe girişimi sonrasında ilan edilecek sıkıyönetim döneminde atanacakları resmî devlet kuruluşlarına gittiklerinin saptandığına dair bulgular, tanık olarak dinlenen Genelkurmay Başkanı ile İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca dinlenen gizli tanıklar (... ve ...)'ın anlatımları, şüpheli olarak dinlenen Deniz Piyade Tugay Komutanı Tuğamiral H. İ. Y., Genelkurmay Başkanı'nın emir subayı olan Yarbay L. T., Jandarma Genel Komutanlığında görev yapmakta olan Binbaşı H. H., Jandarma Komando Özel Asayiş Komutanlığında görev yapmakta olan Yarbay F. E., Yüzbaşı F. T. Ç., Müşterek İstihbarat Koordinasyon Merkezi Başkanlığında görev yapan Jandarma Yarbay A. K., Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müşterek Hedef Analiz Yönetim Başkanı Tuğgeneral G. Ş. S., Hava Kuvvetleri Komutanlığı Müşterek Hedef Üretim Analiz Merkezinde görev yapmakta olan Yüzbaşı A. P., Kuvvetleri Tayin Daire Başkanlığında astsubay olarak görev yapmakta olan T. F. D., TSK'da pilot olarak görev yapan Yarbay İ. A., Akıncı 4. Ana Jet Üssü Komutanlığında pilot olarak görev yapan Teğmen M. M. gibi çok sayıda şüphelinin itiraf içeren beyanları, açık kaynak bilgileri, 15 Temmuz darbe kalkışması ile ilgili verilen mahkeme kararları, derdest bulunan dava dosyaları ve yürütülen soruşturmalar ile resmî kurumların tespitleri değerlendirildiğinde; 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe teşebbüsünün, daha önce de bir çok kez yaşandığı üzere uluslararası güç odaklarının da desteğiyle, esas itibariyle Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarınca gerçekleştirildiği, kalkışmaya başka unsurların da katılmış olma ihtimalinin darbe teşebbüsünün bu karakterini değiştirmeyeceği değerlendirilmiştir. (Yargıtay 16. CD'nin 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443-4758 sayılı kararı).
4) HÜKME ESAS ALINAN BAZI DELİLLERİN HUKUKİ NİTELİĞİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
A) BYLOCK İLETİŞİM SİSTEMİ:
Ceza Genel Kurulunun 24.01.2019 tarihli ve 417-44 sayılı ile 20.12.2018 tarihli ve 419-661 sayılı kararlarında da ayrıntılarıyla belirtildiği üzere;
Gelişen teknolojiyle beraber hayatın her alanında kullanılan bilişim teknolojisi, muhakeme konusu olayların aydınlatılmasında etkin rol oynayan deliller arasında ön sıralarda yer almaktadır.
Kural olarak kişiler arasındaki haberleşme gizlidir. Ancak terör örgütlerinin yasa dışı amaçlarını gerçekleştirirken, mensuplarının ve faaliyetlerinin kolluk güçleri tarafından tespit edilememesi için çağın şartlarına uygun teknik olarak daha gelişmiş haberleşme sistemleri kullandıkları sıklıkla görülmektedir. Nitekim ByLock iletişim sistemi, global bir uygulama görüntüsü altında belli bir tarihten sonra yenilenen ve geliştirilen hâliyle münhasıran FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının kullanımına sunulmuş bir programdır. Benzer iletişim araçlarında olduğu gibi sisteme dahil olup kullanmak kişilerin istekleriyle değil örgüt yöneticilerinin inisiyatifi ile gerçekleşmiştir. Üyeler arasındaki haberleşmede zaman zaman gündelik işlerle ilgili mesajlar paylaşılsa da ağırlıklı olarak örgütsel talimatların iletildiği, faaliyetlerin değerlendirildiği, örgüt mensupları arasındaki bağlılığı artırıcı ve motive edici haberlerin paylaşıldığı bir sisteme dönüştüğü anlaşılmış olup ByLock iletişim sisteminin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının kullanmaları amacıyla oluşturulan ve münhasıran bu terör örgütünün bir kısım mensupları tarafından kullanılan bir ağ olması nedeniyle; örgüt talimatı ile bu ağa dahil olunduğunun ve gizliliği sağlamak için haberleşme amacıyla kullanıldığının, her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak teknik verilerle tespiti hâlinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren bir delil olacağı kabul edilmiştir.
ByLock sisteminin kullanılması için indirilmesi yeterli olmayıp özel bir kurulum gerektiren, güçlü bir kriptolama yoluyla internet bağlantısı üzerinden iletişim sağlamak üzere, gönderilen her bir mesajın farklı bir kripto anahtarı ile şifrelenerek iletilmesine dayanan bir tasarıma sahiptir. Bu şifrelemenin, kullanıcıların kendi aralarında bilgi aktarırken üçüncü kişilerin bu bilgiye izinsiz şekilde (hack) ulaşmasını engellemeye yönelik bir güvenlik sistemi olduğu tespit edilmiştir.
2014 yılı başlarında işletim sistemlerine ait uygulama mağazalarında yer alıp bir süre herkesin ulaşımına açık olan ByLock'un, bu mağazalardan kaldırılmasından sonra geliştirilen ve yenilenen sürümünün ancak örgüt mensuplarınca harici bellek, hafıza kartları ve Bluetooth yoluyla yüklenildiği yürütülen soruşturma ve kovuşturma dosyalarındaki ifadeler, mesajlar ve e-postalardan anlaşılmıştır.
ByLock iletişim sisteminin hukuki alt yapısı;
2937 sayılı MİT Kanunu'nun 6. maddesinin 'g' bendinde; telekomünikasyon kanallarından geçen dış istihbarat, millî savunma, terörizm ve uluslararası suçlar ile siber güvenlikle ilgili verileri toplayabileceği, 4. maddesinin 'i' bendinde ise dış istihbarat, millî savunma, terörle mücadele ve uluslararası suçlar ile siber güvenlik konularında her türlü teknik istihbarat ve insan istihbaratı usul, araç ve sistemlerini kullanmak suretiyle bilgi, belge, haber ve veri toplamak, kaydetmek, analiz etmek ve üretilen istihbaratı gerekli kuruluşlara ulaştırmakla görevli olmanın yanında Devletin güvenliğini ilgilendiren ve suç işlendiği şüphesi doğuran somut verileri terörle mücadele konusunda görevli idari ve adli birimlere ulaştırmakla yükümlüdür. Nitekim, ByLock uygulamasına ait sunucular üzerindeki veriler hakkında düzenlenen teknik analiz raporu ve dijital materyallerin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ve Emniyet Genel Müdürlüğüne ulaştırıldığı görülmektedir. Bu aşamadan sonra adli sürecin başlatılması ve bu noktadan sonra CMK hükümlerine göre soruşturma işlemlerinin yapılması zorunludur. Nitekim Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ByLock ile ilgili dijital materyallerin teslim edilmesi üzerine 2016/104109 sor. ve 2016/180056 numara üzerinden başlattığı soruşturma kapsamında, CMK'nın 134. maddesine göre gönderilen dijital materyallerle ilgili 09.12.2016 tarihli ve 2016/104109 soruşturma sayılı yazısı ile Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğine Milli İstihbarat Teşkilatınca teslim edilen 1-1 adet Sony marka HD-B1 model, üzerinde bBW3DEK69121056 seri numaralı ve ön yüzünde 1173d7a09195cf0274ce24f0d69ede96 yazılı harddisk, 2-1 adet Kingston marka DataTraveler, uç kısmında DTIG4/8GB 04570- 700.A00LF5V 0S7455704 yazılı flash bellek üzerinde CMK'nın 134. maddesi gereğince inceleme yapılmasına, 2 adet kopya çıkartılmasına, kopya üzerinde kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine karar verilmesini istendiği, Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğince bu talep kabul ederek 09.12.2016 tarihli ve 2016/6774 D. İş nolu karar ile dijital materyaller üzerinde inceleme yapılması, kopya çıkarılması ve kopya üzerinde bilirkişi incelemesi yapılarak metin hâline getirilmesine ve bir kopyasının Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar vermiştir.
Soruşturma aşamasında olayın aydınlatılması amacıyla el konulan veya talep edilen elektronik verilerden doğrudan suçla ilgili olanlar elektronik delil olarak kabul edilmektedir. Bir suçun işlendiği iddiasıyla başlatılan soruşturma kapsamında, dijital veri ve delil elde etmek amacıyla bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında, bilgisayar kütüğünde, bilgisayar ağları ve diğer uzak bilgisayar kütüklerinde ve çıkarılabilir donanımlarda arama yapılması gerekebilir. Bu konuda uygulanacak iki kural vardır. Birisi CMK'nın 134. maddesi, diğeri de 27.07.2016 tarihinde ilan edilen olağanüstü hâl kapsamında çıkartılan 667 ve 668 sayılı KHK'larla Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü, beşinci, altınca ve yedinci bölümde tanımlanan suçlar, Terörle Mücadele Kanunu kapsamına giren suçlar ve bu suçlar kapsamına girip girmediğine bakılmaksızın, toplu yani en az üç kişinin iştiraki ile işlenen suçlarda uygulanabilecek 668 sayılı KHK'nın 3. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendidir. Bu düzenleme, 6755 sayılı Olağanüstü Hâl Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler İle Bazı Kurum Ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 3. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendinde aynen yer almıştır. Bu sebeple bilgisayarda arama, kopyalama ve el koyma konusunda CMK'nın 134 ve 6755 sayılı Kanun'un 3. maddesinin 1. fıkrasının (j) bendi birlikte uygulanacaktır. Bu uygulama sırasında 6755 sayılı Kanun'un 'soruşturma ve kovuşturma işlemleri' başlıklı 3. maddesinin 1. fıkrasında sayılan suçlar yönünden öncelik aynı Kanun'un 3/1-j maddesi olacak, burada hüküm bulunmayan hâlde CMK'nın 134. maddesine göre hareket edilecektir. Olağanüstü hâl kaldırıldığı anda bilgisayarda arama, kopyalama ve el koyma konusunda öngörülen istisnai tedbirin uygulaması son bulacaktır. Bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve elkoyma koruma tedbiri, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 134'üncü maddesinde düzenlenmiştir. Bu koruma tedbiri, CMK'nın 116 ve 123. maddelerinde düzenlenen 'arama' ve 'el koyma' koruma tedbirlerinin özel bir görünümünü oluşturmaktadır. Buna göre, bir suç dolayısıyla yapılan soruşturmada, başka surette delil elde etme imkânının bulunmaması hâlinde Cumhuriyet savcısının istemi üzerine şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde arama yapılmasına, bilgisayar kayıtlarından kopya çıkarılmasına ve bu kayıtların çözülerek metin hâline getirilmesine hâkim tarafından karar verilir. Bilgisayar, bilgisayar programları ve bilgisayar kütüklerine şifrenin çözülememesinden dolayı girilememesi veya gizlenmiş bilgilere ulaşılamaması hâlinde çözümün yapılabilmesi ve gerekli kopyaların alınabilmesi için bu araç ve gereçlere el konulabilir. CMK'nın 134. maddesindeki 'bilgisayar kütükleri' ifadesi teknik anlamda sadece masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda bulunanları değil; CD, DVD, flash disk, disket, harddisk vs. tüm çıkarılabilir bellekler, telefon vb. dijital tabanlı mobil cihazlarda dahil olmak üzere herhangi bir bilgi işlem veya veri toplama araç ya da gerecinde bulunabilecek tüm dijital dosyaları kapsamaktadır. Adli Ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 'bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma' kenar başlıklı 17. maddesinde el koyma sırasında zorunlu kılınan yedekleme işleminin, 'bilgisayar ağları ve diğer uzak bilgisayar kütükleri ile çıkarılabilir donanımlar hakkında da' uygulanmasının dayanağı budur.
10 Kasım 2010 tarihinde Türkiye tarafından imzalanan, 22.04.2014 tarihinde ve 6533 sayılı 'Sanal Ortamda İşlenen Suçlar Sözleşmesi' adı ile onaylanıp 02.05.2014 tarihinde yürürlüğe giren ve Anayasa'nın 90. maddesi gereğince iç hukukumuzun bir parçası olarak kabul edilen Avrupa Siber Suçlar Sözleşmesi'nde bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında, bilgisayar kütüklerinde, bilgisayar ağları ve verilerin saklandığı depolarda ve uzak bilgisayar kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma tedbirlerinin uygulanabileceği kabul edilmiştir. Bilgisayar kütükleri (computer files) yalnızca kullanıcının kendi bilgisayarında yer alan bir bilgisayar programı aracılığıyla kullanılabilen, verilerin saklandığı depolama araçlarıyla sınırlı değildir. Bunun yanında bir bilgisayar aracılığıyla ağ üzerinden ulaşılabilen gerek kullanıcıya ait gerekse kullanıcıya ait olmayıp ancak ortak paylaşıma ve kullanıma açık diğer bilgisayarlardaki veri depolama araçlarına ulaşabilmek mümkündür. CMK'nın 134/1. maddesinde 'şüphelinin kullandığı bilgisayar ve bilgisayar programları ile bilgisayar kütüklerinde' arama ve kopyalama işleminin yapılabileceği belirtilmiştir. Kanun koyucu, söz konusu maddede arama ve kopyalama işlemlerinin yapılacağı araçların şüpheliye ait olmasını aramamış, şüphelinin fiilen bu araçları kullanıyor olmasını yeterli görmüştür. Maddede özellikle 'şüphelinin kullandığı' ifadesine yer verilmiştir; zira üzerinde arama ve kopyalama işlemi yapılacak bilişim sisteminin şüpheliye ait olması gerekmez. Şüphelinin maliki olduğu, kiraladığı, ödünç aldığı ya da ortak kullanıma açık bir bilgisayarı eylemini gerçekleştirirken kullanması bu tedbirin uygulanması için yeterlidir. Ancak delile ulaşmak için sadece failin kullandığı bilişim sisteminde arama yapılması yeterli değildir. Bilgisayarlarda, bilgisayar programları, bilgisayar kütükleri veya diğer araçlarda yapılacak aramanın konusu 'elektronik veri'dir. Bu araçlarda arama işleminde amaç suçla bağlantılı her türlü elektronik veriye ulaşmaktır. Bu kapsamda bilgisayardaki mevcut klasördeki dokümanların tümü taranabilir. Bilgisayarda, şüpheli veya sanığın internet ortamında çeşitli programlar ya da sosyal iletişim siteleri (... Messenger, ..., ... vb.) vasıtasıyla gerçekleştirdiği iletişime ilişkin kayıtların aranması, CMK'nın 135. maddesine göre değil CMK'nın 134. maddesine göre yapılabilir. Zira CMK'nın 135. maddesinde düzenlenen telekomünikasyon yoluyla iletişimin denetlenmesi koruma tedbiri, teknik araçlarla iletişimin tespitini, dinlenmesini ve kayda alınmasını kapsamaktadır. CMK'nın 135. maddesine göre yapılan iletişimin dinlenmesi ve kaydı, geçmişe dönük olarak değil geleceğe dönük olarak yapılabilir. Diğer bir ifadeyle geçmişte gerçekleşen iletişimin dinlenebilmesi, kayda alınabilmesi mümkün değildir. Ancak internet ortamında gerçekleştirilen iletişime ilişkin kayıtlar, bilgisayar kütüğünde kayıt altına alındığından bu iletişim kayıtları hakkında CMK'nın 134. maddesindeki koruma tedbiri kapsamında arama, kopyalama ve elkoyma tedbirleri uygulanabilir. Bireyin e-posta, yazışma ve haberleşmeleri CMK'nın 135. maddesi kapsamında değerlendirilirken, bireyin kendisine e-posta ile gelen bir yazı, resim, görüntü veya ek dosyayı kullandığı bilgisayara veya taşınır belleğe kaydettiğinde, artık bu belge haberleşme hürriyetinin dolayısıyla iletişimin denetlenmesinden çıkıp CMK'nın 134. maddesi kapsamında bilişim cihazına kayıtlı bilgi ve belgeye dönüşecektir. Kriptolu haberleşme sonucunda silinmiş mesajların gerek bilgisayarda gerekse sistem üzerinde ele geçirilmesi de telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim denetimi kapsamında olmayıp bu gibi hâllerde CMK'nın 134. maddesinde düzenlenen bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma tedbiri söz konusu olabilir.
Sonuç olarak, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının dijital materyaller üzerinde CMK'nın 134. maddesi gereğince Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğinden aldığı inceleme kopyalama ve çözümleme kararına istinaden Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığı uzmanlarınca düzenlenen 18.02.2017 tarihli ByLock raporu, açık kaynaklar, dosyadaki diğer bilgi ve belgeler, yasa, Anayasa ve uluslararası sözleşmeler göz önüne alınarak yapılan tespit ve değerlendirmeler sonucunda; MİT tarafından yasal olarak elde edildiği kabul edilen dijital materyaller üzerinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının talebi ile CMK'nın 134. maddesi gereğince Ankara 4. Sulh Ceza Hâkimliğinden alınan 'inceleme kopyalama ve çözümleme' kararına istinaden bilgisayardaki ve bilgisayar kütüklerindeki iletilerin tespiti işleminde herhangi bir hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Haklarında soruşturma işlemi başlamamış ya da soruşturması devam eden yüz binden fazla şüphelinin delil niteliğinde kişisel bilgisi bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü KOM Daire Başkanlığı uzmanları tarafından üzerinde çalışma yapılan ByLock ana serverının, henüz haklarında soruşturma işlemlerine başlanmamış kişiler açısından terör örgütü soruşturmasının selameti, diğer kişilerin ise masumiyet karinesinin korunması bakımından, ana serverdeki bilgilerin sanıklara teslim edilmemesinde yasaya aykırılık görülmemiştir. Ancak yargılama sürecinde tarafların bu delile karşı somut itirazlarının inceleme ve değerlendirmeye tabi tutulması, gerektiği takdirde bilirkişi incelemesi yapılması zorunluluğu gözden kaçırılmamalıdır.
B) SABİT HATLARDAN ARAMA VE ARDIŞIK ARAMA YÖNTEMİ:
B-1) FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Askeri Mahrem Yapılanması:
Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarihli ve 2017/956 Esas 2017/370 Karar sayılı kararı ile onanarak kesinleşen 16. Ceza Dairesinin ilk derece sıfatıyla verdiği 24.04.2017 tarihli ve 2015/3 Esas 2017/3 Karar sayılı ve aynı Dairenin temyiz mercii olarak verdiği 14.07.2017 tarihli ve 2017/1443 Esas 2017/4758 Karar sayılı kararlarında nitelikleri ve özellikleri açıklanan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar kapsamında Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı tarafından 2019 yılı Ocak ayında düzenlenen rapora göre;
a) Genel Olarak Mahrem Hizmetler ve Mahrem Yapılanma:
Mahrem hizmetler, Devletin en kritik ve operasyonel birimlerine sızarak örgüt hesabına yürütülen gizli faaliyetleri ifade eder. Bu kurumlarda örgüt adına kadrolaşma, abinin veya imamın emrine göre organize hareket edip örgüt amacına yönelik verilen görevleri ifa etmektedir.
Mahrem hizmetlerde, Fetullah ... veya örgütün üst yönetim katından gelen talimatları, doğruluğunu veya akla uygunluğunu, dini, hukuki, ahlakiliğini sorgulamadan yerine getirecek 'mutlak itaat ve teslimiyet gösteren özel seçilmiş' örgüt mensupları kullanılmaktadır.
Mahrem hizmetlerde istihdam edilecek örgüt mensuplarının, zihin kontrollerinin sağlanması, örgütün değerlerini ölümüne savunması, kör bir itaatkârlığa ulaşması zaman almaktadır. Bu nedenle örgüt, ağacın yaşken eğildiğinin bilincinde olarak, mahrem hizmetlerde ihtiyaç duyduğu tipte insanları, genellikle ortaokul/lise döneminden itibaren kazanmaya çalışmaktadır. Örgüt içinde en önemli iş; bu şahısların bulunması, örgüte kazandırılması, yetiştirilmesi, mahrem hizmetlere yönlendirilmesi ve yerleştirilmesidir.
Bu şekildeki bir sürecin ardından TSK içerisine sızdırılan örgüt mensubu sayısının zamanla artması ile birlikte FETÖ/PDY, TSK birimlerini yönlendirebilecek ve kontrol altında tutabilecek bir güce kavuşmuştur. Sözde TSK yapılanması, Emniyet ve MİT yapılanması ile birlikte örgütün 'silahlı kanadı'nı oluşturmuştur.
15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi; örgütün, mensupları sayesinde TSK'nın her türlü imkân ve silah gücünü gerektiğinde çıkarları doğrultusunda kendi halkına ve halkının iradesine karşı kullanmaktan çekinmeyeceğini açıkça göstermiştir.
Örgüt dilinde mahrem yerler:
-TSK (Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıkları),
-Emniyet (EGM ve il emniyet müdürlükleri),
-Yargı (Adalet Akademisi, hâkimler/savcılar, HSK),
-MİT,
-Mülkiye (valiler/kaymakamlar),
-Bazı özel kurumları (TİB, ÖSYM, TÜBİTAK),
İfade eder.
Özel Hizmet Birimleri; TSK, Yargı, Emniyet, Mülkiye, MİT gibi kurumlardaki yapılanmadır. Örgüt asıl operasyonel gücünü bu birimlerden almıştır.
Örgütün gerek 17-25 Aralık 2013 öncesi ve sürecinde yapılan operasyonel faaliyetler gerekse 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminin planlama ve uygulaması Özel Hizmet Birimleri tarafından yürütülmüştür.
Özel Hizmet Birimlerinde hücresel yapılanma söz konusudur. Bu birimlerin deşifre olmasını önlemek için uygulanan hücresel yapılanmada bir örgüt mensubunun, en fazla bir üst sorumlusunu ve/veya bir altında bulunan örgüt mensubunu tanıması amaçlanmaktadır.
b) Mahrem Yapılanmanın İşleyişi:
Örgüt için en önemli kurumlar olan TSK, Emniyet, MİT ve Yargı organlarına yerleştirilecek öğrenciler, 'Talebe İmamları' tarafından belirlenmekte ve durumlarına göre sınıflandırılarak o yönde ders çalışmaları sağlanmaktadır.
Bu öğrenciler talebe evlerinden alınarak mahrem yapı dışındaki kişilerin bilmediği ve sadece mahrem hizmetlerde kullanılan 'Özel Evlere' yerleştirilmektedir.
Evlere yerleştirilen öğrencilere kod isim verilmekte ve özel derslere tâbi tutulmaktadır.
Örgütün mahrem yapısı tarafından ele geçirilen Askeri Liselere Giriş ve Polis Koleji Giriş Sınav soruları Talebe İmamları aracılığıyla bu okullar için hazırlanan öğrencilere ezberletilerek sınavlarda başarılı olmaları sağlanmaktadır.
Bu okullara giriş için yapılan çalışmaların boşa gitmemesi için öğrencilerin sağlık durumları önceden örgüt tarafından incelenmekte ve engel hâli bulunmayanlar seçilmektedir.
Her şeye rağmen sağlık raporunda bir sorun çıkması hâlinde ilgili hastanelerdeki örgüt mensupları aracılığı ile uygun raporun verilmesi sağlanmaktadır.
1985 yılında örgüte mensup bazı öğrencilerin askeri liselerden atılması üzerine örgüt tarafından strateji ve sistem değişikliğine gidilerek, askeri liselere ve Polis Kolejine yerleştirilen öğrencilerin bu okullardaki öğrenimleri süresince de kendilerini bu okullara hazırlayan 'Talebe İmamı' tarafından takibi sağlanmıştır.
Talebe İmamı, sorumlu olduğu öğrenciyi genelde on beş günde bir kez ziyaret etmekte, ziyaret gerçekleşmezse ikinci buluşmanın ne zaman ve nerede gerçekleşeceği mutlak surette belirlenmektedir. Bu görüşmeler, katı kurallarla belirlenmiş yüksek gizlilik içerisinde gerçekleştirilmektedir.
15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi sonrası TSK içerisindeki yapılanmaya yönelik yapılan soruşturmalar akabinde alınan ifadeler ve yapılan tespitler sonucu gün yüzüne çıkarılan bilgilere bakıldığında; 'Örgütün TSK içerisinde farklı bir yapılanmaya gittiği, tamamen hücre tipi, birbirinden habersiz ve bağımsız üniteler oluşturulduğu, bu ünitelerin sivil abilerin/imamların sorumluluğunda üst düzey komutanlar (general, albay, yarbay, binbaşı), alt rütbede subaylar (yüzbaşı, üsteğmen, teğmen) ve astsubay gruplarından oluştuğu' tespit edilmiştir.
c) Kadrolaşma Süreci:
Örgüt tarafından seçilerek yetiştirilen elemanlar, örgütün hedefleri doğrultusunda kamu ve özel sektörde istihdam edilmektedir. Kamudaki örgütlenme anlayışı, herhangi bir cemaatin üyelerinin devletin kademelerinde yer almasının ötesindedir.
Devletin kamu kurumlarına yerleşme, her vatandaşın hakkı olarak görülse ve Fetullah ... tarafından bu hak kılıf olarak kullanılmaya çalışılsa da gizlenmeye çalışılan bir gerçek vardır. Bu gerçek; FETÖ/PDY'nin sınav sorularını çalması, kumpas davalarıyla örgüt mensubu olmayanları tasfiye etmesi ve örgütün devlette monopol olmaya çalışması, hizmet asabiyetinin sonucu olarak örgüt mensuplarının hizmet aidiyetini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından üstün görmesi, sadakatin devlete değil örgüte sunulması, devlet hiyerarşisi yerine örgüt hiyerarşisinin konulması, emirlerin sivil örgüt imamlarından alınması gibi birçok somut olayda görülmektedir.
Bu gibi somut olaylar da göstermektedir ki FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensubunun devletin kamu kurumlarına yerleşmesi/yerleştirilmesi değil, sızması ve halk tabiriyle ayrık otu gibi bulunduğu yerleri işgal etmesi söz konusudur.
15.07.2016 tarihindeki darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki yapılanmasının 'Mahrem Hizmetler' olarak isimlendirildiği ve yapılanmada gizliliğe azami derecede riayet edildiği bilinmektedir.
Genellikle ortaokul/lise döneminde kazanılan ve örgütsel ideolojiye uygun olarak yetiştirilerek örgüt mensuplarınca özel bir sınavdan geçirilen bu şahısların, örgütün mahrem yapılanmasını oluşturan birimlerde istihdam edilmesine örgütün oldukça önem verdiği ve mahrem hizmetlerde kullandığı görülmektedir.
Askeri mahrem yapılanmada yer alan bir örgüt mensubunun hayatını dört evrede özetlemek mümkündür:
-Birinci evre; Işık evi,
-İkinci evre; Hususi/özel ev,
-Üçüncü evre; Askeri okullardaki eğitim süreci,
-Dördüncü evre; Birim yapılanması,
Çocuk yaşta örgüte kazandırılan öğrenciler, talebe evlerinden alınarak mahrem yapı dışındaki kişilerin bilmediği ve sadece mahrem hizmetlerde kullanılan özel evlere yerleştirilmektedir.
Örgüt mensupları, ortaokul ve lise dönemlerinden itibaren düzenli olarak örgüt liderinin ses veya görüntü kaydı hâline getirilmiş vaazlarını, kitaplarını sohbet toplantılarında dinlemekte, izlemekte ve okumaktadır. Sohbet toplantıları, örgüt tarafından masum dini faaliyetler gibi gösterilmeye çalışılarak ardındaki örgütsel fikir ve idealler gizlenmektedir. Oysaki bu toplantılarda, dini kılıf altında ya da buz dağının görünmeyen yüzünü oluşturan kısımlarında örgütsel bir bakış açısı kazandırılmaktadır.
Bir örgüt mensubunun bütün bu hayat evreleri, sohbet toplantılarına katılmakla geçer. Örgütün temel direği, olmazsa olmazı bu toplantılardır. Nitekim terör örgütü lideri bu konuda şunları söylemiştir:
'Evvela kendimiz bu hizmetin büyüklüğünü kabul edelim, başkalarına anlatmadan. Evet, yani bu öyle bir hizmettir ki bunu mütevelli toplantısındaki bir akşam bile hiçbir şeye feda edilemez. Ne kadar feda edilemez yani? Mesela annemiz babamız ölse feda edilemez. Gider geçer, belli bir fasıldan sonra başında durur kaldırırız. Ama buraya gelinir. Çünkü bir arkadaş iki arkadaş buraya gelmeyince gelenlere gelinmiyor olabileceği fikri verilir. Gelenlerin şevki söndürülür. Kuvveyi maneviye si kırılır. Biz her bir yerlerimiz şu cemaatin Kuvveyi maneviye sini takviye etmek üzere el ele tutup omuz omuza verme mecburiyetindeyiz. İhlası salesinde buna temas ediyor. Birisinin geriye durması diğer arkadaşları (...) sarsabilir. Allah’ta diyor, o fabrikayı katar karıştırır, o saatin çarklarını katar karıştırır diyor. Demek biz öyle fabrikanın çarkları öyle saatin çarkları hâline gelmişiz ki bu çarklardan bir tanesi dursa muvakkaten bu durgunluk, duraklama bütün çarklara sirayet ediyor. Birbirimizle çok bütünleşmişiz. Bu bütünleşmenin manevi keyfiyetini yani tablonun öbür yanını ben göremiyorum, tahminde edemiyorum. Fakat Allah bir araya gelmeyi böyle bu bütünleşme adına çok önemli sayıyor. Önemli kabul buyuruyorsa şayet bizim için bu çok önemli olmalıdır. Biz burada bir cemaat teşkil ediyoruz ve Allah’ın eli cemaatle beraberdir. (...) Arkadaşlarımız cennete giden yollardaki tıkanıklıkları açacak, herkesi gelmeye mecbur edecekler. (...) O zaman bu fedakâr arkadaşlarımıza bir gece gelmemeye bir şey takdir edelim. Bir gece mütevelliye gelmezse acaba ne takdir edelim? Bugünkünü muaf tutacağız. Mesela Nejat Bey yok, (X) yok, mesela ... bey de yok. Başınız sağ olsun. O aksatmazdı da benim şeyimdi o, izin alması lazım giderken, manevi şeyin yanında bir şey takdir edelim. Veremezlerse ben vereyim onu. Öyle bir şey söyleyelim ki ben veremeyeyim onu. ... Bey diyor ki bir senelik burs versin. (Konuşmalar) Bir kere atlatana bir senelik burs takdir edelim. Ne güzel şey yine cennete giden yolda tıkanıklık açılıyor.'
Sohbet toplantılarını, çeşitli alt başlıklar altında incelemek ve sınıflandırmak mümkündür. Ortaokul döneminde irtibata geçilen çocuk yaştaki kişilerin katıldığı sohbet toplantıları 'keyfiyet' odaklıdır. Bu toplantı türünde, evlere gelenlere yoğun ideolojik eğitim programı uygulanmaktadır. Bunun haricinde sivil/bölge yapılanmalarında ve mahrem yapılanmalarda gerçekleştirilen toplantılar ise iki genel kısımdan oluşmaktadır. Birincisi keyfiyet denilen örgütsel bağ oluşumunu sağlayan, destekleyen ve geliştiren kısım, ikincisi ise örgüt idaresi ve stratejileri ile alakalı 'iş/meslek' konularının görüşülmesi kısmıdır.
Keyfiyet odaklı toplantıların işleyişine bakıldığında;
-'Pırlantalar' olarak adlandırılan Fetullah ...'in kitaplarını okuma,
-Önceden kayda alınmış sesli ve görüntülü kayıtlarını dinleme ve izleme,
-Haftalık Bamteli sohbeti, Sızıntı, Çağlayan dergisi vb. yazılarını okuma/izleme,
-Örgüt mensubu yazarların kitaplarından ve yazılarından kesitler okunması, anlatılması,
Gibi faaliyetlerle örgütsel değerler aşılanmaktadır.
Daha önce de açıklandığı gibi bu faaliyetler rastgele değildir; belli bir plan ve sistem dahilinde zamana yayılarak ışık evlerine gelmesi sağlanan herkese uygulanmaktadır. Bu toplantıların belli bir takvime göre, önceden belirlenmiş hedeflere ulaşılacak şekilde ayarlandığı ele geçirilen belgelerde açıkça görülmektedir. Bir yıl içinde sohbet toplantılarına katılan kişilere örgütün temel değerlerinin hemen hemen hepsinin eğitiminin verildiği anlaşılmaktadır. Ondan sonraki süreçte de her yıl, yine belli bir plan ve program doğrultusunda bu değerler çerçevesinde 'ideolojik örgüt eğitimi'nin verilmeye devam ettiği görülmektedir.
Sohbet toplantılarının fonksiyonlarına ve verilen ideolojik eğitimin içeriğine bakıldığında;
-Olağanüstü kişilik bilincinin aşılanması (Fetullah ...'in insanüstü özelliklere sahip, ilahi irade tarafından seçilmiş ve özel bir misyonla dünyaya gönderilmiş, her dediği ilahi iradenin isteklerini yansıtan ve yanlış olması mümkün olmayan bir kişi olduğuna iman edilmesi),
-Kutsal dava fikrinin yerleştirilmesi (Fetullah ...'in olağanüstülüğüne iman etmiş kişilerin, ona verilen kutsal görevleri, ona bağlanan kutsal ordusuyla başaracağına olan inanç),
-Ham olarak gelen hedef şahısların örgüt elemanına dönüştürülmesi, bu hedef şahıslara örgütün ideolojisi ile öğretilerinin empoze edilmesi,
-Toplantıya katılanların bireysel dönüşümlerinin sağlanması ve radikalleştirilmesi,
-Grup aidiyetinin keskinleştirilmesi,
-Dayanıklılık, katı disiplin ve mutlak itaatin sağlanması,
-Bağlılık, güven ve sadakatin oluşturulması,
-Birlik ruhunun sağlanması,
-Örgüt idealleri doğrultusunda mücadele ederken başa gelebilecek her türlü zorluk ve acıya (örgüt içinde imtihan olarak adlandırılır) karşı insanı kayıtsız kılan bir dayanıklılık kazanılması, psikolojik olarak önceden hazırlanılması,
-Hizmet uğruna ölmenin erdemi ve mükâfatının cennet olduğu bilincinin yerleştirilmesi,
-Moral değerlerin ve mücadele kapasitesinin yükseltilmesi,
Şeklinde olduğu görülmektedir.
Sohbet toplantılarının örgütün temellerinin dayandığı en önemli taşıyıcı sütun olması dolayısıyla gizlenmesi ve dış müdahalelere karşı çeşitli şekillerde korunması gerekmektedir. Örgüte hâkim olan gizlilik ilkesi, diğer uygulama ve faaliyetlerde olduğu gibi sohbet toplantılarının da koruyucu kalkanıdır. Bu toplantıların ne zaman, nerede yapıldığı açık ve şeffaf değildir. Özellikle mahrem hizmetler toplantılarının gizliliği için birçok tedbir uygulanmaktadır. Yine gizlilik ilkesi gereği bu toplantılar 'dini faaliyet, dini sohbet' kılıfı altında hedef saptırma yöntemi kullanılarak ardındaki örgüt gerçekleri saklanmaya çalışılmaktadır.
Örgütün toplantılara bakışı gayet nettir. Elemanların örgüt içi değerinin toplantılara katılma durumuna göre belirlendiği örgütten ele geçirilen bütün belge ve dokümanlarda açıkça görülmektedir.
Toplantılara aksatmadan, düzenli katılanlar ele geçirilen bütün fişleme belgelerinde en sadık, en yüksek mertebede yer alan kişiler olarak nitelendirilmektedir. Ara sıra aksatanlar, bir alt basamakta yer almakta ve kendi içinde aksatma sıklığına göre sıralanmakta/sıralanabilmektedir. Aksatma sıklığı artanlar ve gelmemeye başlayanlar 'Ümit' pozisyonuna düşürülmekte, bunlar da kendi içinde kategorilere ayrılarak tekrardan kazanılmak amacıyla özel stratejilerle yaklaşılmaktadır. Bu çabaların da sonuçsuz kalması ve kişinin irtibatı keserek toplantılara katılmaması örgütten çıkma anlamına gelmektedir.
Diğer terör örgütleriyle mukayese edilemeyecek ölçüde gizliliğe büyük önem veren FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün; yasa dışı faaliyetlerinin bilinmesinin önüne geçmek ve meçhulde kalmasını sağlamak, örgüt mensubunun güvenliğini gerçekleştirmek ve kriptolanması ile deşifre olmasını engellemek, yapılması planlanan eylemin veya yasa dışı faaliyetin başarıya ulaşmasını temin etmek, yasa dışı faaliyetlerin akabinde mümkün olduğunca az iz ve emare bırakmak amacına yönelik olarak kod ad kullanılmakta ve yine mahrem hizmetlerde kullanılan evlere yerleştirilen öğrencilere özellikle kod adı verilerek özel derslere tabi tutulmaktadır.
Örgütün neredeyse tüm uygulamalarında olduğu gibi gizlilik de istismar edilen dini kavramlarla kamufle edilmekte, örgüt jargonunda tedbir olarak adlandırılmaktadır.
d) Örgütsel Toplantılar İçin İletişim Kurma Yöntemleri:
Dünya genelinde 160 ülkede faaliyet gösteren ve binlerce mensubu olan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü açısından iç haberleşme; talimatların alınıp verilmesi, gelişmelerin güvenli ve zaman kaybetmeksizin aktarılması ve faaliyetlerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi bakımından hayati öneme sahiptir.
Faaliyet alanlarının çeşitliliğine paralel olarak örgütün haberleşme yöntemleri de farklılık arz etmektedir. Örgütün neredeyse tüm uygulamalarında olduğu gibi haberleşme yöntemlerinde de gizlilik içerisinde iletişim sağlamaya özen gösterilmektedir.
Örgütün iletişimde kullandığı yöntemlerin;
-Yüz yüze/buluşma,
-Canlı kurye,
-Kriptolu IP hattı,
-Not ile haberleşme,
-Basın yayın üzerinden talimat verme,
-Sosyal medya (..., ... vb.),
-Telefon (GSM, operasyonel hat, ankesör/büfe arama),
-İletişim/haberleşme programları (ByLock vb.),
Olduğu anlaşılmaktadır.
Canlı kurye kullanılması, en sağlıklı haberleşme yöntemlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Talimat almak ve faaliyetler hakkında bilgi vermek amacıyla doğrudan ABD/Pensilvanya'ya gidilerek örgüt lideri ile yüz yüze görüşülmekte ve talimatlar bizzat alınmaktadır. FETÖ/PDY elebaşısının 'çok önemli hususların yüz yüze (Ru Be Ru) görüşülmesi' yönünde talimatlarının olduğuna dair bilgiler mevcuttur. Örgüt toplantılarında verilen talimatlar ufak kâğıtlara yazılmakta hatta bunların lüzumu hâlinde yok edilebilmesi için yenilebilir özellikte olması sağlanmaktadır.
Kiralık hatlar vasıtasıyla kriptolu IP telefon kullanılması, özellikle yurt dışındaki okullarla irtibatta kullanılan yöntemlerdendir.
En kolay ve önemli haberleşme araçlarından biri GSM hatlarıdır. Bu hatlar, genel olarak başkası adına kayıtlı ya da örgüt kontrolündeki kurum/kuruluş adına kayıtlı olan, abone bilgilerinin gerçek kullanıcısına kolaylıkla ulaşılamayan hatlardır. Genellikle yaklaşık 3 ayda bir yeni GSM hattı temin edilmekte ve eski hatla birlikte telefon cihazı da değiştirilmektedir (Uygulanan tedbir şekline göre süre değişkenlik gösterebilir.).
Telefonların değiştirilmesi sürecinde eski telefonlar imha edilmekte ve parçalanarak farklı bölgelerdeki çöp kutularına atılmaktadır. Bu işlerin kamera olmayan yerlerde yapılmasına dikkat edilmektedir. Böylece tek numara ile görüşme yapan hat görüntüsünden uzaklaşılması ve örgütün kullandığı hatların tespitinin zorlaştırılması amaçlanmaktadır.
İletişimin telefonla kurulduğu dönemlerde (iletişim/haberleşme programlarının kullanılmadığı dönemlerde) telefonun akıllı olmaması ve internet bağlantısının bulunmamasına dikkat edilmiştir. Aynı zamanda mesaj atılması da istenmediği için yasaklanmıştır.
Örgüt mensuplarının kendi adlarına olmayan GSM hatları temin edip bunları belirli aralıklarla cihazlarıyla birlikte değiştirmeleri dahi legal olduğunu iddia ettikleri faaliyetlerinin illegal olduğunu ve bunları gizlemeye çalıştıklarını ortaya koymak açısından önemli bir veridir.
Türkiye'de Almanya, ABD ya da başka bir ülkeye kayıtlı GSM hatlarının kullanılması, örgütün üst düzey abilerinin kullandığı yöntemlerdendir. Abone bilgilerinden sadece hangi ülkeye ait olduğunun görülebilmesi nedeniyle zaman zaman tercih edilebilmektedir.
Örgüt mensupları, tedbir olarak haberleşme araçlarını değiştirdikleri gibi isim zikretmekten imtina ederek genel ifadeler kullanmaya özen göstermekte ve yaygın olarak 'KOD İSİM' kullanmaktadırlar. Örgütsel görüşmeler sırasında 'hizmet, şakirt, ..., cemaat' gibi kelimelerin telefonda zikredilmemesine özen gösterilmekte, buluşma yeri söyleneceği zaman şifreli ifadeler kullanılmasına önem verilmektedir.
Her ne kadar iletişimde esas olan usul 'randevulaşma sistemi' olsa da örgütün mahrem sorumlularının, sevk ve idaresi altındaki askeri personel ile deşifre olmayı engellemek maksadı ile irtibat kurma yollarından birisinin de 'Kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, iddia bayii ve lokanta gibi işletmelerde bulunan ve ücret karşılığı kullanılan sabit (kontörlü/voip) hatlar ile ...'a ait ankesörlü telefon hatlar' olduğu tespit edilmiştir.
Örgüt tarafından bu yöntemin kullanılma sebepleri ise;
-Pratik ve kolay ulaşılabilir bir iletişim modeli olması (Örneğin, operasyonel hat ile iletişim için gerekli olan 2. bir telefon, çevresi tarafından şahsın durumunu şüpheli hâle getirebilir),
-Anonim bir iletişim modeli olması (Açıklamaya ihtiyaç duyulduğunda gönül ilişkisi vb. bahaneler ileri sürülebilir),
-Teknolojik imkânların güvenilir olmadığı (ByLock serverlarının elde edilmesi vb. toplu deşifrasyon olmayacağı inancı),
-Arayan mahrem sorumlusunun kimliğinin deşifre olmayacağı,
Düşüncelerine dayanmaktadır.
e) Büfe/Ankesörlü Sabit Telefon Hatlarıyla İrtibat Kurma Yönteminin Özellikleri:
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü 'sohbet' olarak adlandırdığı örgütsel toplantıları devam ettirmek için elzem olan askeri personel ile irtibatlarında gizliliğe çok önem verdiği hususuna yukarıda ayrıntılarıyla değinilmiştir.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında yürütülen soruşturmalardaki şüphelilerin hatları ile kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye ve lokanta gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat ve ankesörlü hatların HTS kayıtlarının incelenmesinde;
-Ardışık arama (Yakın zaman diliminde birbirini takip eden peşi sıra),
-Periyodik arama (Farklı tarih ve zaman diliminde belirli gün aralığı dahilinde),
-Tek arama,
Şeklinde iletişim gerçekleştirildiği ve irtibat sağlandığı saptanmıştır.
Birim içerisinde sorumlu düzeyde bulunan örgüt mensuplarının, kendilerine bağlı askerlere ait telefon numaralarını, telefonlarına farklı isimler kullanarak veya not kâğıtlarına GSM numaraları üzerinde belirli değişiklikler yaparak kaydettikleri, iletişim kurmak istedikleri zamanlarda ise kamuya açık ve birbirinden bağımsız market/büfe/lokanta vb. işletmelerde kurulu bulunan kontörlü/voip (sabit) hatlar ile ...'a ait ankesörlü telefonları kullanmak suretiyle kendilerine bağlı askerleri aradıkları belirlenmiştir.
Yapılan soruşturma ve kovuşturmalar sırasında elde edilen bilgilerden, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün 'Mahrem Yapısı' içerisinde faaliyet gösteren örgüt mensuplarının, kendi sorumlulukları altında bulunan özellikle asker ve diğer mahrem hizmetteki sivil şahısların telefon numaralarını, deşifre edilmelerinin önlenmesi ve örgütsel faaliyetlerinin sürdürülebilir olması amacıyla şifreleme metotları kullanarak kaydettikleri de tespit edilmiştir.
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarınca kullanılan ve şu ana kadar tespit edilebilen bazı şifreli kaydetme yöntemlerinin;
-On (10) Rakamına Tamamlama; Öğrencilerin telefon numaralarını telefona kaydetmek yasak olduğu için normal bir esnafın kartvizitinin arkasına veya herhangi bir kâğıda telefon numaralarının son dört rakamının her biri 10'a tamamlanarak kaydedilir. Yani kayıtlı telefon numarasının son dört rakamının her birini 10 sayısından çıkararak ortaya çıkan rakam yazılır. 10'a tamamlama sistemine örnek vermek gerekirse telefon numarasının son dört rakamı 46 05 ise not kâğıdına yazılan numaranın son dört rakama 64 05 olur. Bir başka örnekte ise telefon numarasının son dört rakamı 43 17 ise kartvizite yazılan numaranın son dört rakamı 67 93 olur.
-Sondan İkili Rakam Bloklarını Çapraz Yer Değiştirme; Telefon numarasının sondan rakam bloklarının yerlerinin çapraz olarak değiştirilmesi yöntemidir. Örneğin, 0 xxx 345 62 44 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx 345 44 62 olarak kaydedilir.
-Rakam Bloklarını Ters Yazma; Telefon numarasının operatöre ait ilk 3 rakamları sabit kalmak şartıyla geri kalan rakamları ise rakam bloklarının kendi arasında ters yazılarak kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx 345 62 41 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx 543 26 14 olarak kaydedilir.
-Sondan 4 üncü Rakamı Dört (4) Arttırma; Telefon numarasının sondan dördüncü rakamına dört eklenerek kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx xxx 62 44 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx xxx 02 44 olarak kaydedilir.
-Sondan 2 nci ve 4 üncü Rakamı Yer Değiştirme; Telefon numarasının sondan ikinci ve dördüncü rakamlarının yerlerinin değiştirilerek kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx xxx 62 44 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx xxx 42 64 olarak kaydedilir.
-Telefon Numarasını Oluşturan Rakamlara Bir Ekleme Bir Çıkarma; Telefon numarasını oluşturan rakamlara soldan başlayarak sırasıyla bir ekleme bir çıkarma yapılarak kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx 444 62 44 numaralı telefon kaydedilirken 0 xxx 535 53 35 olarak kaydedilir.
-Telefon Numarasını Oluşturan Rakamları Kredi Kartı Numarasına Benzetme; Telefon numarasını oluşturan rakamlarının başına, sonuna rakamlar ekleyerek veya 16 haneli kredi kartı numarası şeklinde kaydedilmesidir. Örneğin, 0 xxx 444 62 44 telefon numarası 5410 xxx4 4462 4454 olarak kaydedilir.
-Telefon Numarasını Oluşturan Rakamları Servis Sağlayıcı Operatör Kodunun İl Alan Koduna Değiştirme; Operatör kodunun herhangi veya faaliyet gösterdiği il kodu şeklinde kaydedilmesidir. Örneğin, 0 505 xxx xx xx numaralı telefon kaydedilirken 0 312 xxx xx xx olarak kaydedilir.
-99'a Tamamlama; Aranacak telefon numaraları doğrudan olarak değil son iki hanesini 99'a tamamlama yöntemiyle aranmasıdır. Örneğin 5XX 123 45 67 numarasının 5XX 123 45 32 şeklinde yazılması,
100'e Tamamlama; Aranacak telefon numaraları doğrudan olarak değil son iki hanesini 100'e tamamlama yöntemiyle aranmasıdır. Örneğin 5XX 123 45 67 numarasının 5XX 123 45 33 şeklinde yazılması,
-Çaprazlama metodu; Aranacak telefon numaraları doğrudan olarak değil son dört hanesinin ikili gruplar hâlinde kendi içinde çaprazlama yöntemiyle aranmasıdır. Örneğin 5XX 123 45 67 numarasının 5XX 123 76 54 şeklinde yazılması,
Şeklinde olduğu saptanmıştır.
Mahrem imamların, kendilerine bağlı muvazzaf askerlerin (öğrenci) telefon numaralarını ajandalarına kaydederken yukarıda açıklamaları verilen örnek şifreleme yöntemlerini kullanmakla birlikte 'bazı mahrem imamların arama yapmadan önce numaralara baktığında şifreleme yaptığını unutarak/kasten yazılı olan şifreli numarayı aradığı, daha sonra yanlış numara çevirdiğini fark ederek/kasten asker şahsı tekrar gerçek numarasından aradıkları da' sıklıkla gözlemlenmiştir.
Kolluk birimlerinin yapmış olduğu çalışmalar ve soruşturmalarda alınan ifadelerden;
'Mahrem imamların belirledikleri periyodik zaman diliminde grubunda bulunan askeri personelle sohbet adı altında örgütsel toplantıları düzenledikleri, bir sonraki toplantının yerinin-zamanının ve saatinin yapılan bu toplantılarda yüzyüze görüşülerek belirlendiği, toplantı günü ve saatinde değişiklik veya farklı bir gelişme olduğu zaman mahrem imam tarafından sabit hatlardan (ankesör-büfe-market vb.) askeri personelin cep telefonu aranmak suretiyle irtibatın gerçekleştirildiği, mahrem imam tarafından gerçekleştirilen bu görüşmelerin genellikle çok kısa tutulduğu ve şifreli olarak anlatılmak istenilenin söylendiği, bu telefon görüşmelerinin kısa tutulmasının sebebinin mahrem imamın ve sabit hatlardan aranan askeri personelin deşifre olmasını engellemek olduğu, askeri personelle mümkün olduğu kadar sabit hatlardan az irtibat kurulmaya özen gösterildiği, askeri personelin çok aranmasının o personelle ilgili bir sıkıntının yani toplantılara gelmeme, terör örgütü ile irtibatını koparmaya çalışma gibi etkenlere işaret ettiği, mahrem imam tarafından sürekli arama yapılarak askeri personelin ikna edilmeye çalışıldığı, askeri personelin az aranmasının ise o personelin toplantılara düzenli geldiğinin, gerçekleştirilen toplantılarda yüz yüze alınan kararlar sonucunda bir sonraki toplantıya düzenli katıldığının göstergesi olduğu, katalog evlilik yapan askeri personelin eşleri ile toplantılara katıldıkları örgüt imamlarının eşlerinin askeri personelin eşleri ile ilgilendikleri, bu şekilde mahrem imamlarca yapılan görüşmelerin 2017 yılına kadar devam ettiği, bu tarihten sonra sabit hatlardan askeri personelin aranmamasına dikkat edildiği, bunun sebebinin ise yapılan örgütsel faaliyetin deşifre olması ve mahrem imamların takip edilmesinden korku duyulmasından kaynaklı olduğu, bu süreçten sonra askeri personel ile görüşme yapılmak istenildiği zaman; lojmanlarda oturmayan ve FETÖ Silahlı Terör Örgütü içerisinde faaliyet gösteren askeri personelin evlerine gidilerek irtibat kurulduğu ya da asker şahsın mahrem imamın evine gitmesi şeklinde irtibat kurulmaya çalışıldığı, subay, astsubay veya askeri öğrenciler ile ilgilenen mahrem imamların birbirinden farklı olduğu, örneğin subay ve astsubayların aynı grup içerisine dâhil edilmediği'
Anlaşılmıştır.
Sonuç olarak;
Yukarıda izah edilen açıklamalar, olgular ve FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütüne yönelik yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda alınan ifadeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine sızmış mensuplarının çok az kısmına kriptolu haberleşme programı Bylock ve Eagle gibi programlar yüklediği, geri kalan mensupları ile özellikle geçmiş yıllarda kullandıkları bir sistem olan büfe, market vb benzeri yerlerdeki ücretli telefonlar veya kontörlü telefonlar ile haberleştikleri, örgütsel irtibatta asıl olan iletişim metodunun yüz yüze görüşme olduğu ve bir sonraki görüşmenin tarih ve yerinin bu esnada belirlendiği, bu mümkün olmaz ise tedbir anlamında her asker şahsın farklı ankesör ya da sabit hatlardan (market-büfe-bakkal vb.) aranmak (GEZEREK) suretiyle örgütsel iletişimin kurulduğu, arama işleminin genellikle tek taraflı ve kısa süreli olduğu, sadece sorumlu şahısların ARAMA işlemini yaptığı (askeri şahıs tarafından karşı arama yapılmadığı, askeri personelin de çok sık olmamakla birlikte mahrem sorumlusuna ulaşmak istedikleri durumlarda aradığı), sorumlu şahıs tarafından aranan askeri personelin büyük kısmının rütbe/makam olarak genelde denk olduklarının tespit edildiği (Örneğin; aranan Astsubay ise ardışık aranan kişi de Astsubay, Subay ise ardışık aranan da Subay gibi), aynı şekilde kuvvetlerin de denk olduğu (Örneğin; aranan jandarma ise ardışık Jandarma, aranan KKK personeli ise ardışık KKK personelinin arandığı gibi), genel olarak her sivil yöneticinin sorumluluğunda birden fazla hücre bulunduğu ve hücrelerin 2-3 asker şahıstan (askeri öğrenci ve/veya muvazzaf personel) oluştuğu, bu asker şahısların da aynı kuvvete mensup olup aynı rütbede bulundukları (istisnai olarak farklı rütbe ve/veya kuvvetlere mensup asker şahıslardan bir hücre oluşabildiği, örneğin; sivil sorumlunun astsubaylardan oluşan grubunun yanında astsubaylıktan subaylığa geçen askeri personelle de ilgilenebileceği), tek ankesör ya da sabit hattan (market-büfe-bakkal vb.) farklı asker şahısların aranmasının arka arkaya arama (ARDIŞIK ARAMA) şeklinde olması durumunda aramanın örgütsel olduğu kanısını güçlendirdiği, ayrıca aynı ankesör/sabit (büfe-market vb.) hattan arka arkaya (ARDIŞIK) arama yapılmasının mahrem sorumlu şahsın tedbirsizliği ve işin kolayına kaçmasından kaynaklandığı, daha çok gizliliğe uymayan mahrem imamlar tarafından yapıldığı, aramaların kısa olmasının nedeninin ise askeri personelin daha önceden yeri ve zamanı kararlaştırılan görüşmeye gelinmemesi gerektiği veya gelip gelemeyeceğinin teyit edilmesi ya da görüşmeye gelmeyen kişiye gelecek görüşme yer ve zamanının bildirilmesi veya daha önceden kararlaştırılan yer/tarihin değişmesinden dolayı yapılan aramalar olmasından kaynaklı olduğu, aramaların genellikle mesai saatleri dışında yapıldığı, sorumlu şahsın askeri personeli aradıktan sonra tedbir amaçlı alakasız kişileri de ankesörle arayarak hedefin kaybolmasını amaçladığı, genellikle on beş gün, ayda veya iki ayda bir kez iletişime geçilerek buluşmaların/toplantıların gerçekleştirildiği, bu görüşmede bir sonraki buluşma tarihinin kararlaştırıldığı, bir aksaklık olmadığı müddetçe yeniden aramaya ihtiyaç duyulmadığı, bazen mahrem sorumlu tarafından sorumluluğundaki gruplarla ilgili grup içerisindeki tek şahsın arandığı ve bu şahıstan gruptaki diğer şahsa veya şahıslara bilgi vermesini istediği, aramanın sadece büfe, lokanta, market vs. kontörlü arama yapılabilen yerler olmadığı, ayrıca ankesörlü telefonlar ile kontörü olmadığından bahisle rica yolu ile iş yerlerinde mevcut sabit hattan da arama işlemi yapılabildiği, genel olarak yüzbaşı ve üstü rütbedeki subaylarda 'birebir sorumluluk' esasının geçerli olmasından dolayı birden fazla asker şahsın oluşturduğu hücre sisteminin tercih edilmediği, mahrem yapı sorumlusunun kural olarak sorumlusu olduğu asker şahıs/şahıslarla aynı ilde ikamet ettiği ve aynı ildeki sabit hatlarla iletişim kurduğu, istisnai olarak sözde TSK yapılanmasının bölge esaslı teşkilatlanması nedeniyle yakın ilde bulunan hatlarla da iletişim kurulabildiği, mahrem yapı sorumlusunun sorumlu olduğu örgüt mensubu asker şahısları aramasından sonra belirlenen buluşma yerinde aranılan hatların takılı bulunduğu cihazların götürülmemesi veya götürülse bile kapatılmasına yönelik tedbir uygulanmaya çalışıldığı, bu tedbirin ortak yer baz istasyonundan sinyal verilmesini ve/veya dinleme yapılmasını önleme amaçlı olduğu, daha önceden kararlaştırılan noktaya gelinmediği takdirde ya da mahrem imam il dışında ise ve periyodik zamanlarla bir araya geliniyorsa (2 haftada bir Cumartesi gibi) bir gün önce mahrem imamın arayarak çağrı bıraktığı, arama işlemi sonrasında gizlilik (son aradığı numaranın telefon hafızasında kalmasını önlemek) ve tedbir amaçlı olarak ilgisiz rastgele numaraların çevrildiği ve redial (geri arama) tuşu ile son aranan kişinin tespitinin önlenmeye çalışıldığı, sivil yönetici unsurun sorumlusu olduğu asker şahsın numarasının son iki rakamını kendi telefon rehberinde '10', '100' veya '99' rakamına tamamlayacak şekilde kayıt etmesinin en fazla başvurulan tedbir yöntemlerinden biri olduğu, bu nedenle yanlışlıkla numaraların şifrelenmiş hâliyle yapılan aramaların da gerçekleşebildiği, yapılanmada her yönetici sivil unsurun deşifre olmamak amacıyla kendi tedbir ve iletişim metodunu kendisinin belirlediği, (Bu metotlardan birisine örnek vermek gerekirse kısa süreli arama, cevapsız çağrı bırakma, aynı hattan parça parça kısa süreli arama vb.), mahrem yapı içerisindeki irtibatın ve şifreleme tekniğinin deşifre olmaması amacıyla çok sayıda şifreleme tekniğinin kullanıldığı,
Belirlenmekle;
Günümüzde iletişim aracı olarak cep telefonlarının kullanılmasının hayatın olağan akışına uygun ve kabul edilen bir gerçek olmasına karşın, kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, lokanta gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat ve ankesörlü hatlar üzerinden asker şahıslarla GEZEREK ya da ARDIŞIK şekilde yapılan aramaların; örgütün 'gizlilik' ve 'deşifre olmama' kuralına uygun olarak Askeri Mahrem Yapılanmasının irtibat kurma yöntemlerinden biri olup FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün MAHREM İMAMLARI tarafından örgütsel amaçlı, örgütsel haberleşmeyi sağlamak amacıyla gerçekleştirildiği sonucuna varılmıştır.
B-2) Bir İletişim Aracı Olarak Ankesörlü/Sabit Hatlardan Periyodik Veya Ardışık Aramaların Hukuki Niteliği:
a) Ulusal ve Uluslararası Mevzuat:
Konuyla İlgili Ulusal ve Uluslararası Düzenlemeler;
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi:
Madde 8 - Özel ve aile hayatına saygı hakkı
(1) Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.
(2) Bu hakkın kullanılmasına bir kamu makamının müdahalesi, ancak müdahalenin yasayla öngörülmüş ve demokratik bir toplumda ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli bir tedbir olması durumunda söz konusu olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
Özel hayatın gizliliği ve korunması
Özel hayatın gizliliği
Madde 20- Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz.
Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış mercinin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili mercin kararı yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.
...
Haberleşme hürriyeti
Madde 22- Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır.
Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, karar kendiliğinden kalkar.
İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.
Suç ve Cezalara İlişkin Esaslar
Madde 38- (6)- Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.
Milletlerarası Andlaşmaları Uygun Bulma
Madde 90/5- Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.
Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre;
İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması
Madde 135 – (1) (Değişik: 21/2/2014–6526/12 md.) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin somut delillere dayanan kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkânının bulunmaması durumunda, hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi (…) dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını derhâl hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhâl kaldırılır. (Mülga son iki cümle: 24/11/2016-6763/26 md.)
...
(3) Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması hâlinde, alınan kayıtlar derhâl yok edilir.
...
(6) (Ek: 2/12/2014-6572/42 md.) Şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturma aşamasında hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır. Kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkân veren kodu ve tedbirin süresi belirtilir. (Ek cümleler: 24/11/2016-6763/26 md.) Cumhuriyet savcısı kararını yirmi dört saat içinde hâkimin onayına sunar ve hâkim, kararını en geç yirmi dört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hâkim tarafından aksine karar verilmesi hâlinde kayıtlar derhâl imha edilir.
...
(8) Bu madde kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir:
a) Türk Ceza Kanunu’nda yer alan;
...
15. (Değişik: 2/12/2014-6572/42 md.) Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak (madde 302),
16. (Ek: 2/12/2014-6572/42 md.) Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar (madde 309, 311, 312, 313, 314, 315, 316),
17. Devlet Sırlarına Karşı Suçlar ve Casusluk (madde 328, 329, 330, 331, 333, 334, 335, 336, 337) suçları,
Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi
Madde 160 – (1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.
Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri
Madde 161 – (1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir.
(2) Adlî kolluk görevlileri, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirler emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür.
...
(4) Diğer kamu görevlileri de, yürütülmekte olan soruşturma kapsamında ihtiyaç duyulan bilgi ve belgeleri, talep eden Cumhuriyet savcısına vakit geçirmeksizin temin etmekle yükümlüdür.
Delillerin Ortaya Konulması ve Reddi
Madde 206-(2) Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur:
(a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.
..
Delillerin Takdir Yetkisi
Madde 217 – (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.
Hükmün Gerekçesinde Gösterilmesi Gereken Hususlar
Madde 230 – (1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir:
...
(b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi.
Hukuka Kesin Aykırılık Hâlleri
Madde 289 – (1) Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hâllerde hukuka kesin aykırılık var sayılır:
...
(i) Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması.
Şeklinde düzenlenmiştir.
b) Sabit/Ankesörlü Hatlardan Arama Sonuçlarının Delil Olarak Hukukiliği:
Çağımızda hukukun değişmez niteliği 'Evrensel, herkes için, bağımsız, tarafsız, insan haklarına saygılı, eşitlikçi, özgürlükçü, adil, haksızlığa karşı vazgeçilmez' oluşudur.
Bir ülkede bu ilkelerin benimsenip güçlendirilmesi ve içselleştirilmesi için demokratik düzenin bütün kurum ve kuruluşlarıyla oluşturulması, demokratik hakların etkin biçimde kullanılması, devletin bütün işlemlerinin hukuk sınırları içinde ve hukuk devleti ilkelerine uygun olması kadar çağdaş bir ceza yargılamasının sağlanması da gerekmektedir.
İstikrar kazanmış yargı kararlarında vurgulandığı ve öğretide ifade edildiği üzere, ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğin insan onuruna yaraşır biçimde araştırılıp bulunmasıdır. Nitekim, Ceza Genel Kurulunun 23.02.2016 tarihli ve 2014/5.MD-98 Esas 2016/83 sayılı ve 10.12.2013 tarihli ve 2013/359 sayılı kararlarına göre ceza muhakemesinin amacı usul kurallarının öngördüğü ilkeler doğrultusunda maddi gerçeğin her türlü şüpheden uzak bir biçimde kesin olarak belirlenmesidir. Maddi gerçeğin belirlenmesinde kullanılan yegane araç deliller olup nitekim 5271 sayılı CMK'nın 'delillerin takdir yetkisi' başlıklı 217. maddesinin 2. fıkrasında 'yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir' denilerek aynı amaca işaret edilmiştir. Bu açıklama ile ayrıca delillerin serbestliği ilkesine de vurgu yapılmaktadır. Buna göre, ceza muhakemesinde hangi hususu hangi delillerle ispat olunacağı konusunda bir sınırlama bulunmayıp yargılama yapan hâkim, hukuka uygun şekilde elde edilmiş her türlü delili kullanmak suretiyle sanığın aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de araştırıp değerlendirerek şüpheden arınmış bir sonuca ulaşmalıdır.
Ceza muhakemesinde maddi gerçek ortaya çıkarılırken, kişisel hak ve özgürlüklere saygı ile toplumsal düzenin sağlanması arasında bir denge kurulması temel amaçtır. Kanun koyucu bu amaçla, delil serbestliği ilkesine, öğretide ve uygulamada 'delil yasakları' olarak adlandırılan bir takım sınırlamalar getirmiştir. Anayasa'nın 38. maddesinin 6. fıkrasında, CMK'nın 206. maddesinin ikinci fıkrasının (a) bendinde, 217. maddesinin ikinci fıkrasında, 230. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde ve 289. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin esas alınamayacağı belirtilmiştir. Delilin hukuka aykırı bir yöntemle elde edilmiş olup olmadığına ise yargı makamı karar verecektir.
Delillerin yerindeliği incelemesi yapmayan ve bu konunun ulusal yargı organlarının takdirinde olduğunu belirten AİHM, elde edilen deliller dahil olmak üzere yargılamayı bir bütün olarak inceleyip bu çerçevede ilgilinin adil yargılanma hakkının ihlal edilip edilmediğine karar vermektedir (AİHM, Khan/Birleşik Krallık, 12.05.2000, B.No:35394/97, &34). AİHM, delillerle ilgili olarak, başvurucuya delillerin gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmalarına karşı çıkma fırsatı verilip verilmediğini esas almaktadır (Bykov/Rusya, 10.03.2009, B.No:4378/02, & 90; Khodorkovskiy ve Lebedev/Rusya, 25.07.2013, B.No:11082/06, 13772/05, & 700.).
Yargılama konusu olayın açıklığa kavuşturulması ve maddi gerçeğin bulunabilmesi için ispat amacıyla kullanılan her araç delil olarak kabul edilir. Bu manada esas olan, delilin keyfi ve açıkça dayanaktan yoksun olacak şekilde sanık aleyhine kullanılmaksızın, yargılamanın bir bütün olarak adil yapılmasıdır.
Görüldüğü gibi delillerin kabul edilebilirliği ve değerlendirilmesi ulusal mahkemelerin takdirindedir.
c) Mukayeseli Hukuk ve AİHM Kararı Bağlamında Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi Delillerin Niteliği ve Hukukiliği:
Karşılaştırmalı hukukta iletişimin tespitine ilişkin düzenlemeler farklılık göstermektedir. Örneğin Fransa, İngiltere ve Avusturya'da iletişimin tespitine ilişkin bilgiler denetim kapsamında kabul edilmemekte ve herhangi bir sınırlamaya tabi bulunmadan bu bilgiler soruşturma ve kovuşturmada kullanılmaktadır.
Avrupa Birliğince (AB) 24.10.1995 tarihinde 'Kişisel Verilerin İşlenmesinde Gerçek Kişilerin Korunması ve Serbest Dolaşımı'na ilişkin 95/46 nolu Yönerge kabul edilmiştir. Ancak söz konusu yönerge hükümlerinin savunma, kamu güvenliği veya ceza hukuku açısından uygulanmayacağı da belirtilmiştir. 95/46 nolu Yönerge temel alınarak düzenlenen telefon konuşmaları ve e-postaları da kapsayacak şekilde elektronik iletişimde özel yasanın gizliliği ve kişisel verinin korunmasına dair 2002/58 nolu Yönerge'nin amacı, Avrupa Birliğine üye ülkeler tarafından, haberleşmenin gizliliğine yetkisi bulunmayan kişilerce erişilmesini engellemek, kamu telekomünikasyon şirketleriyle ve kamuya açık telekomünikasyon servisleriyle sağlanan telekomünikasyon gizliliğini korumak amacıyla önlemlerin alınmasını sağlamaktır (Hayrünisa Özdemir, Haberleşmenin Gizliliği ve Kişisel Veriler, Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C.13, S:1-2, 2009, s. 286.). Bununla birlikte bu yönerge; devletlerin elektronik iletişimi, hukuka uygun denetleme veya AİHS'ye uygun olarak önlem alma imkânlarını etkilememektedir (Saadet Yüksel, Özel Yaşamın Bir Parçası Olarak Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Gizliliğine Önleyici Denetimle Müdahale, Beta, 1. Baskı, 2012, s. 89-99.).
AİHM, kişisel verilerin elde edilmesini her durumda özel yaşamın gizliliği hakkına bir müdahale olarak görmemekte ve kişisel verilere ilişkin AİHS'nin 8. maddesi çerçevesinde iki aşamalı bir değerlendirme yapmaktadır. Öncelikle müdahalenin yasal dayanağı olup olmadığı ve ulaşılabilirliği, daha sonra ise ulusal güvenlik gibi meşru bir amaç bağlamında müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını değerlendirmektedir (Saadet Yüksel, a.g.e, s. 103.).
Bu bakımdan AİHM devletlerin, ulusal güvenliklerini korumak amacıyla, yetkililere kamunun ulaşamadığı kişisel verileri barındıran kayıtlarda bilgi toplama ve kaydetme yetkisini veren kanuni düzenlemeler yapmasını uygun görmektedir (Leander/İsveç, 26.03.1987, B.No: 9248/81, & 59.).
Nitekim AB'nin 95/46 ve 2002/58 nolu Yönerge'leri doğrultusunda tanzim edilen 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 'İstisnalar' başlıklı 28. maddesinde de kişisel verilerin milli savunmayı, milli güvenliği, kamu güvenliğini, kamu düzenini sağlamak için kanunla görev ve yetki verilmiş kamu kurum ve kuruluşlar tarafından yürütülen önleyici, koruyucu ve istihbari faaliyetler kapsamında veya soruşturma, kovuşturma, yargılama veya infaz işlemlerine ilişkin olarak yargı makamları veya infaz mercileri tarafından işlenmesi hâllerinde söz konusu kanun hükümlerinin uygulanmayacağı belirtilmiştir.
AİHM, bir devletin terörle mücadele etmek için önlem almadan önce felaketin gelip çatmasını beklemesinin mümkün olmadığını vurgulamıştır (A. ve Diğerleri/Birleşik Krallık, 19.02.2009, B.No: 3455/05, & 177.).
Görüldüğü üzere AİHM, Sözleşme'nin 8. maddesinde herkesin kendi özel yaşamına saygı gösterilmesi hakkına sahip olduğunun açık bir şekilde belirtilmesine karşın terörle mücadele, terör saldırılarını engellemeye yardımcı olabilecek bilgilerin toplanması, terör şüphelilerinin yakalanıp yargılanması amacıyla özel gözetleme yöntemlerinin kullanmasına cevaz vermektedir.
d) Sabit/Ankesörlü Hatlardan Arama Sonuçlarının Delil Olarak Kabul Edilip Edilmeyeceğine İlişkin Hukuki Değerlendirme:
ByLock için yapılan değerlendirmeler ışığında; demokratik kurumlara, hukuk devletine, demokrasiye ve insan haklarına karşı 15.07.2016 tarihindeki darbe teşebbüsünü gerçekleştiren, pek çok insanın ölümüne ve yaralanmasına sebebiyet verip bir çok ağır suçu organize şekilde işleyen FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün çok büyük bir önem verdiği silahlı kanadını oluşturan askeri mahrem yapılanmasına yönelik yapılan soruşturmada, şüphelilere ve suç delillerine ulaşılması amacıyla Ankara merkezli ve diğer illerde Cumhuriyet Başsavcılıklarının yasal yetkisine dayanarak hâkim kararıyla geçmişe dönük elde ettiği 'iletişimin tespiti (HTS)' kayıtlarının, hukuka uygun bir delil olarak hükme esas alınmasında herhangi bir hukuki isabetsizlik bulunmadığı, yapılan işlemin 'demokratik bir ülkede gereklilik' ve 'orantılılık' ilkelerine uygun olduğu, kanunda yazılı esas ve usullere göre bu tedbire başvurulmasının 'iletişim özgürlüğü' hakkının özünü ortadan kaldırmayacağı kanaatine varılmıştır.
İçeriğine müdahale edilmeden, iletişim araçlarının diğerleri ile kurduğu iletişime ilişkin arama, aranma, yer bilgisi ve kimlik bilgilerinin tespitine yönelik işlem olması ve daha çok dış bağlantı verilerini ifade etmesi nedeniyle 'iletişimin tespiti', Cumhuriyet savcısının soruşturma yetkisini düzenleyen CMK'nın 160 ve 161. maddeleri kapsamında istenebilecek delillerdendir. Cumhuriyet savcısı, soruşturmanın ayıklayıcılık ve kişilerin lekelenmeme hakkı ilkelerini dikkate alarak, delil toplarken Anayasa'da ve yasada düzenlenen 'orantılılık' ilkesini göz önüne almak durumundadır. İletişimin tespitinin istenmesi her zaman aleyhe sonuç doğurmaz. Bazen suça katılmayan kişilerin erkenden tespiti ile haklarında başkaca ceza muhakemesi tedbirine başvurmama imkânını da sağlayabilir.
Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 135/6. maddesindeki (Ek: 2/12/2014-6572/42 maddesi) şüpheli ve sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişiminin tespiti, soruşturma aşamasında hâkim veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı kovuşturma aşamasında mahkeme kararına istinaden yapılır. Daha önce uygulamada Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 160 ve 161. maddelerinde düzenlenen Cumhuriyet savcısının delil toplama yetkisi kapsamında iletişimin tespitinin yapıldığı, yapılan değişiklikle bu yetkinin hâkime verildiği, gecikmesinde sakınca olduğu hâllerde Cumhuriyet savcısının bu yetkiyi kullanabileceği düzenlenmişti.
Ancak yeni ceza yargılaması sisteminde soruşturma evresi, suç işlendiği izlenimini veren hâlin öğrenilmesi ile başlar ve iddianamenin kabulü kararı verilinceye kadar devam eder. Soruşturma evresi üç aşamada gerçekleşir. Bunlar: başlangıç soruşturması, kısa soruşturma ve ara soruşturma aşamalarıdır. İlk aşama, Cumhuriyet savcısının 'araştırmalara' başlama kararı ile gerçekleşen 'başlangıç soruşturması'dır. Bu aşamada, kural olarak henüz suçun kim tarafından işlendiği konusunda bir bilgi mevcut bulunmadığı için 'şüpheli' de yoktur. Bu aşamada bir suç işlendiğine dair 'basit şüphe' oluşmazsa kovuşturmama kararı verilecektir. Aksi takdirde soruşturmanın diğer aşamalarına geçilip ortaya çıkan şüpheli/şüphelilere ilişkin deliller toplanarak suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa Cumhuriyet savcısı bir iddianame düzenleyecektir.
Ayrıntıları ilgili bölümde açıklanan FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün iletişim yöntemi olarak ankesörlü/sabit hatlardan periyodik veya ardışık aramalar yaptıkları yönündeki tespitlerden sonra, soruşturma makamlarınca başlangıç soruşturması kapsamında ve CMK'nın 160/1. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak yapılan araştırmalar sonucunda; FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü mensuplarının 'sohbet' olarak adlandırdıkları örgütsel toplantılara devam etmek için kamuya açık market, büfe vb. yerlerde kurulu bulunan ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatları özel yöntemlerle kullandıklarının tespit edilmesi üzerine CMK'nın 135/6. maddesi gereğince sabit hat ve ankesörlü hatlara yönelik iletişimin tespiti kararları alınarak uygulamaya konulması, bu cümleden olarak şüpheli kişilerin hatlarıyla kamuya açık, birbirinden bağımsız büfe, market vb. yerlerde kurulu bulunan sabit veya ankesörlü hatların HTS kayıtlarının incelenmesi, üçüncü kişilere ait verilerin ayıklanması ile yapılan analizler sonucunda şüphelilere ulaşılmasında hukuka aykırı yöntemlerin kullanıldığı ileri sürülemeyeceği gibi ihlal edildiği iddia edilen hakka nazaran kamu güvenliğinin korunması ve suçla mücadele için sağlanan yararın üstünlüğünden de kuşku duyulmaması gerekecektir.
Şüphelinin/sanığın mahrem yapıda yer alıp sabit hat ve/veya ankesörlü telefonlar üzerinden hücresel haberleşme ağına dahil olup olmadığının belirlenmesi ile soruşturma ve yargılama aşamasında hukuki durumunun ve konumunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespiti bakımından; suçun ispatı açısından belirleyici nitelikte olması nedeniyle bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı ve hukukiliği konusunda yukarıda yapılan tüm açıklamalar ışığında taraflar huzurunda tartışılması ve savunma argümanlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Ayrıca bu delillerin teyidi açısından;
Mahrem imamların büfe/ankesörlü sabit telefon hattı ile hedef şahıslarla görüşmelerinde gizliliği sağlamak için genellikle kullandığı yöntem olarak belirlenen;
Hedef şahsın telefon numarasının deşifre edilmesinin önlenmesi amacıyla çeşitli şifreleme metotları kullanarak kaydedilmesi,
Bazı mahrem imamların arama yapmadan önce ajandada kayıtlı numaralara baktığında şifreleme yaptığını unutarak/kasten yazılı olan şifreli numarayı aradığı, daha sonra yanlış numara çevirdiğini fark ederek/kasten asker şahsı tekrar gerçek numarasından aramış olmaları,
Aramaların tek taraflı ve kısa süreli olması veya sadece çağrıdan ibaret bulunması,
Aranan askeri personel ise genellikle rütbe/makam olarak ve bağlı bulunduğu kuvvetlerin de denk olmaları,
Mahrem imamlar tarafından gerçekleştirilen arka arkaya aramanın (ardışık arama) örgütsel amaçlı olduğuna dair karine oluşturması,
Aramanın mesai saatleri dışında yapılması, sorumlu şahsın askeri personeli aradıktan sonra tedbir amaçlı alakasız kişileri de ankesörle arayarak bu bütün içerisinde hedeflerin kaybolmasını sağlama çabası,
Aramanın on beş gün, ayda veya iki ayda bir kez olmak üzere periyodik olması,
Mahrem imamın sorumlusu olduğu asker şahıs/şahıslarla aynı ilde ikamet ettiği ve aynı ildeki sabit hatlarla iletişim kurduğunun gözetilmesi,
Asker şahısların hatların takılı bulunduğu cihazların toplantı yerine götürülmediği veya götürülse bile kapalı tuttukları,
Mahrem imamlarca hedef şahıs arandıktan sonra ilgisiz rastgele numaraların çevrilerek redial (geri arama) tuşu ile son aranan kişinin tespitinin önlenmeye çalışılması,
Hususlarını da ortaya koyan, bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı ve hukukiliği konusunda yukarıda yapılan tüm açıklamalar ışığında kişiselleştirilmiş, emniyet birimlerince büfe/ankesörlü sabit telefon hatlarıyla irtibat kurma yöntemine ilişkin olarak düzenlenen ayrıntılı analiz raporunun temin edilerek dosyaya konulması,
-Emniyet kayıtlarının yanı sıra BTK'dan alınan baz istasyonunu gösterir HTS kayıtlarının '0' saniyeli çağrılar da dahil olmak üzere getirtilmesi,
-Şüpheli/sanığın görev yaptığı diğer şehirlerde ardışık aramalarının olup olmadığı araştırılarak sabit hat ve ankesörlü telefon kullandığına ilişkin analiz raporunun da istenmesi,
-Şüpheli/sanıkla ilgili sabit hat veya ardışık aramaya ilişkin varsa itirafçı beyanlarının dosyaya getirilmesi, gerektiği takdirde tanık sıfatıyla dinlenilmeleri,
-Ardışık aramalar kapsamında diğer şahıslar hakkında bir soruşturma veya dava olup olmadığı araştırılıp varsa ifade örneklerinin dosyaya ibrazı sağlanarak değerlendirilmesi suretiyle maddi gerçeğin ortaya konulması,
Gerekmektedir.
Bu kapsamda;
Yukarıda açıklanan özellikler doğrultusunda; mahrem hizmetlerde görevlendirilen asker veya sivil şahsın, örgütün gizlilik ve deşifre olmama kuralına riayetle, örgütün talimatı ile ve örgütsel irtibatı sağlamak maksadıyla kamuya açık ve birbirinden bağımsız market, büfe, kırtasiye, lokanta gibi sair işletmelerde kurulu bulunan, ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatlar ile mahrem imam tarafından arandığı her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak somut olgu ve teknik verilerle tespit edilmesi ve yargılama yapan mahkemenin de tam bir vicdani kanaate ulaşması hâlinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren hukuka uygun bir delil olacağında kuşku yoktur.
C) HABERLEŞME İÇİN OPERASYONEL HAT KULLANILMASI:
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün örgütsel toplantılar için iletişim kurma yöntemlerinden biri olan operasyonel (patates) GSM hatlarıyla görüşme yapıldığı yönünde şüphe oluşması durumunda soruşturma makamlarınca başlangıç soruşturması kapsamında ve CMK'nın 160/1. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak yapılan araştırmalar sonucunda örgüt mensuplarının 'sohbet' olarak adlandırdıkları örgütsel toplantılara devam etmek için kamuya açık market ve büfe gibi yerlerde kurulu olup ücret karşılığı kullanılan sabit hat veya ankesörlü hatlar dışında operasyonel GSM hatlarını da özel yöntemlerle kullandıklarının tespit edilmesi hâlinde şüphelinin/sanığın askeri mahrem hizmetler yapılanmasında veya sivil şahıslardan olup örgütteki konumu itibariyle operasyonel hat üzerinden hücresel haberleşme ağına dahil olup olmadığının belirlenmesi ile soruşturma ve yargılama aşamasında şüpheli/sanığın hukuki durumunun ve konumunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi bakımından; özellikle suçun ispatında belirleyici delil niteliğinde olması hâlinde bu delilin elde edilişi, niteliği, kullanımı ve hukukiliği konusunda sabit hat veya ardışık arama için yapılan açıklamalar ışığında, taraflar huzurunda tartışılması ve savunma argümanlarının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Burada şüpheli/sanık tarafından kullanılan GSM hattı ile mahrem imam tarafından kullanılan hatlara ait HTS raporları karşılıklı mukayese edildiğinde her iki hattın ortak baz bilgileri bulunduğu, her iki GSM hattının da aynı tarih ve yakın saatler aralığında aynı yerde baz verdiği, görüşmelerin ağırlıklı olarak tek bir GSM numarasıyla olduğu hususlarının mevcudiyeti hâlinde başkası üzerine kayıtlı bu hattın operasyonel hat olarak kullanıldığının tespiti mümkün olabilecektir.
Bu kapsamda;
Sanığın FETÖ/PDY'nin operasyonel hat kullanmak suretiyle oluşturulan hücresel haberleşme ağında yer aldığının teknik verilerle belirlenmesi,
Sanığın kullandığı operasyonel hat ile örgüt mahrem imamının kullandığı hattın aynı baz istasyonunda sinyal alıp almadığının tespitinin yapılması,
Sanığın silahlı terör örgütünün mahrem imamları ve yöneticileriyle iletişim kurma yöntemleri, zaman aralıkları, çeşitlilikleri, sanığın asker mi sivil şahıs mı olduğu, irtibat kurduğu kişilerin örgütün mahrem imamı olup olmadıkları hususlarının tespiti,
Operasyonel hat olarak kullanılan telefon numarasının kimin adına, ne zaman, nerede alındığına ilişkin GSM operatörlerinden belgelerin getirtilerek belgelerin incelenmesi, bu hattın kim tarafından alındığına yönelik araştırma yapılıp gerekli tespitlerin yapılması,
Operasyonel hat olarak kullanılan GSM hattının faturalarının nerede, kim tarafından ve hangi yöntemlerle ödendiğine ilişkin tespitlerin yapılması,
Yine operasonel hattın kontürlu hat olarak kullanılması durumunda kontürlerin nerede, ne zaman, kim tarafından yüklendiği ve ücretlerinin nasıl ödendiğinin tespiti,
Operasyonel hat ile bu hattı kullanan askeri şahısların görüştüğü mahrem imamların GSM hatlarının HTS kayıtlarının ve diğer iletişim bilgilerinin getirilmesi,
Sanığın kullandığı operasyonel hat ile asker ve sivil imam şahısların kullandığı operasyonel hatların ortak bazlarının bulunup bulunmadığı ve mahrem imamlar tarafından kendisi gibi asker olan başka dosya şüphelileri ile farklı tarihlerde ardışık olarak aranıp aranmadığı, arama sayısı ve aramaların periyodik olup olmadığı, aramaların gerçekleştirildiği zaman, konuşma süreleri, sanığın farklı sabit hatlardan aranması, aranmaların makul görünüp görünmediği konusunda uzman teknik bilirkişiden inceleme raporu ve operasyonel hat/HTS veri analiz raporu alınması,
Gerektiğinde operasyonel hat ile mahrem imamın kullandığı hattın diğer iletişim bilgilerinden olan; abone ismi, adresi, abone kimlik bilgileri, telefon numarası, IMEI numarası sorgusu veya eşleştirmesi (IMEI numarasından kullanıcı, kullanım tarihi, kimlik ve adres bilgisi araştırması), IP sorgusu bilgileri, sim kart bilgisi ve eşleştirmesi, IMSİ bilgisi, PUK numarası bilgisi, kontör kartları bilgisi ve eşleştirmesi, Roaming bilgisi, telefonun açık olup olmadığı bilgilerinin temin edilmesi,
Sanıkla ilgili operasyonel hatla aramaya ilişkin varsa itirafçı beyanlarının dosyaya getirilmesi, gerektiği takdirde bu kişilerin tanık sıfatıyla dinlenmesi,
Operasyonel hat aramaları kapsamında diğer asker şahıslar (hücresel iletişim ağında yer alan) hakkında bir soruşturma veya dava olup olmadığı araştırılıp varsa ifade örneklerinin dosyaya getirilmesi,
Böylece elde edilen tüm bilgi ve belgelerin birlikte değerlendirilerek maddi gerçeğin ortaya çıkarılması,
Gerekmektedir.
Yukarıda yapılan açıklamalar ve tespitler doğrultusunda; sanığın, örgütün gizlilik ve deşifre olmamak kuralına riayetle, örgütün talimatı ile ve örgütsel irtibatı sağlamak maksadıyla operasyonel (patates) hatlar ile mahrem imam tarafından arandığı veya kendisinin aradığı her türlü şüpheden uzak, kesin kanaate ulaştıracak somut olgu ve teknik verilerle tespit edilmesi ve yargılama yapan mahkemenin de tam bir vicdani kanaate ulaşması hâlinde kişinin örgütle bağlantısını gösteren hukuka uygun bir delil olacağı kabul edilebilecektir.
D) TANIKLIK:
a) Genel Olarak:
Ceza Muhakemesinde önemli yer tutan tanıklık, yargılamaya konu fiilin fail tarafından işlenip işlenmediği ya da nasıl işlendiği konusunda yargılama makamının kanaate ulaşmasını sağlayan kanıtlardan birisidir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251 Esas 2013/454 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere tanık, kendisine karşı yürütülmeyen bir ceza soruşturmasında, olay hakkında beş duyu ile edindiği algılamaları ifadesiyle açığa vuran kişidir.
Kural olarak ceza muhakemesinde taraf sıfatı bulunanların tanık olarak dinlenmemesi gerekir. Bu nedenle davanın tarafı olan sanık ve şüphelinin tanık olarak dinlenmesini Ceza Muhakemesi Kanunu düzenlememiş ancak şeriklerin tanıklığına imkân sağlamıştır.
Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre, görülmekte olan davada yargılanan sanığın, suç ortağı hakkında tanık olarak dinlenilmesi mümkündür. CMK'nın 50. maddesinde soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar tanık olarak dinlenebilirler, ancak bu tanıkların yeminsiz olarak dinlenmeleri gerekmektedir. Suç ortağının vereceği ifade, kendisinin de suçlanması sonucunu doğuracaksa tanıklıktan çekinme olanağına sahiptir. CMK'nın 48. maddesinde temelini Anayasa'nın 38/5. maddesinden alan ve adil yargılanma hakkını güvenceye bağlayan bir düzenlemeye yer verilmiştir.
Çekinme hakkı hatırlatılmadan tanığa bu tür soruların yöneltilmesi sonucu alınan cevaplar hukuka aykırı biçimde elde edilen kanıt niteliğindedir (CMK'nın 206/a ve 217/2. maddeleri), hukuka aykırı delil de hükme esas alınamaz (Yargıtay CGK'nın 12.11.2013 tarihli ve 2013/1-251, 2013/454 sayılı kararı,),
Sanığın kendisinin de katıldığı suçlarla ilgili tanık sıfatıyla dinlenmemesi, sanığın açıklamalarının delil niteliği taşımayacağı anlamına gelmemektedir. Örneğin, diğer örgüt üyeleri kabul etmediği hâlde örgüt üyelerinden birisinin suçu birlikte nasıl işlediklerini samimi olarak anlatması ve destekleyici kanıtların da bulunması hâlinde elbetteki bu beyan delil olarak değerlendirilecektir. Bu bakımdan bir anlatımın 'tanık beyanı' veya 'sanık beyanı' olarak adlandırılmasının çok önemi de bulunmamaktadır.
b) Çağrı ve dinleme:
Sanık duruşmaya tanık getirebileceği gibi mahkemeye davet de ettirebilir (CMK'nın 179. maddesi).
Mahkeme tanığın dinlenmesi için belirlenen gün ve saati sanığa ve müdafisine bildirmelidir (CMK'nın 181/1. maddesi).
Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinlenme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçmez. (CMK'nın 210/1. maddesi)
Sanık ancak suç ortaklarının veya tanığın gerçeği söylemeyeceğinden endişe edilmesi hâlinde, dinleme sırasında mahkeme salonundan çıkarılabilir, ancak tekrar getirildiğinde tutanaklar okunup ve gerektiğinde içeriği anlatılır (CMK'nın 200. maddesi).
Tanıktan, tanıklık edeceği konulara ilişkin bildiklerini söylemesi istenir ve tanıklık ederken sözü kesilmez. Tanıklık edilen konuları aydınlatmak, tamamlamak ve bilgilerinin dayandığı durumları gereğince değerlendirebilmek için tanığa ayrıca soru yöneltilebilir (CMK'nın 59. maddesi).
Tanık, bir hususu hatırlayamadığını söylerse önceki ifadesini içeren tutanağın ilgili kısmı okunarak hatırlamasına yardım edilir. Tanığın duruşmadaki ifadesiyle önceki ifadesi arasında çelişki bulunduğunda, evvelce alınmış ifadesi okunarak çelişkinin giderilmesine çalışır.
CMK'nın 201. maddesine göre, Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilir. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer soru sorabilir. Heyet hâlinde görev yapan mahkemelerde, heyeti oluşturan hâkimler birinci fıkrada belirtilen kişilere soru sorabilir.
c) Gizli tanıklık:
Kovuşturmanın aleniliği, yargılamanın doğrudan doğruyalığı ve kovuşturma aşamasında tüm yargılama süjeleri huzurunda delillerin tartışılıp maddi hakikate ulaşılması ilkelerine aykırı olmakla beraber kanun koyucu, suç örgütlerinin faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili yapılacak soruşturma ve kovuşturmalarda maddi gerçeğe ulaşmak adına bu prensiplerden vazgeçmeyi göze almıştır.
Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçların ortaya çıkarılması için başvurulabilecek tanıkların, muhatap oldukları tehlike nedeniyle temininde zorluk yaşanmaktadır. Bu nedenledir ki 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu'nda ve CMK'nın 58/2-5. fıkralarında tanıkların korunmasına ilişkin hükümlere yer verilmiş ve gizli tanıklığın esasları düzenlenmiştir. Gizli tanıklığa başvurabilmek için CMK'nın 58/5. maddesinde tanıklığa konu eylemin bir suç örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş bir eylem olması aranırken örgütün faaliyeti dışında işlenen tüm suçlar kapsam dışı bırakılmıştır. Tanık Koruma Kanunu'nda örgütlü suçlar için cezanın alt sınırının iki yıl ve daha fazla olması şartı getirilmiştir. Sadece terör örgütünün faaliyetleri kapsamında değerlendirilen suçlar için alt sınır konulmamıştır (TKK'nın 3/1-b maddesi). Bunun yanında örgüt kapsamında işlenmese bile ağırlaştırılmış müebbet hapis, müebbet hapis ve alt sınırı on yıl veya daha fazla hapis cezasını gerektiren tüm suçlar Tanık Koruma Kanunu kapsamında değerlendirilmiştir.
Tanığın taraflar huzurunda dinlenilmesi, tanık ya da yakınları adına ağır tehlike oluşturmalı ve bu tehlike başka türlü önlenemiyor olmalıdır. Tanık Koruma Kanunu'nun 1. maddesi uyarınca tehlikenin ağır ve ciddi olması gerekmektedir. Tehlikenin niteliği, tanığın subjektif algılaması ile değil yetkili makamlarca her somut olayın özelliğine göre yapılacak değerlendirmeyle saptanmalıdır.
CMK'nın 58/2. maddesine göre gizli tanığın kimliğinin ortaya çıkmaması için mahkeme 5726 sayılı Tanık Koruma Kanunu'nun 9. maddesinde belirtilen tedbirlere başvurabilir.
Gizli tanık kovuşturma aşamasında, hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan dinlenilebileceği gibi tarafların huzurunda ancak, duruşma salonunun dışında başka bir odada görüntü ve sesi salona aktarılarak gerektiğinde ses ve görüntüsü değiştirilerek ya da duruşma salonunda bulunmakla birlikte kabin, perde gibi tanınmasını engelleyecek şekilde tedbirler alınarak dinlenebilir.
Gizli tanık, tanıklık ettiği olayları hangi nedenle öğrenmiş olduğunu açıklamakla yükümlü olduğu gibi bu bilgiyle de beyanının gerçeğe uygunluğu denetlenmeli, bunun yanında sanık ve tarafların tanığın kimliğini ortaya çıkaracak soru sorması engellenmelidir.
Tanık Koruma Kanunu'nun 9/8. maddesine göre gizli tanık beyanı tek başına hükme esas alınamaz. Özellikle mahkumiyet kararı, ek başka delil olmadıkça, yalnızca gizli tanık beyanı esas alınarak verilemez. Dinlenen gizli tanığın birden fazla olmasının da önemi yoktur. Delil türü olarak yalnızca gizli tanık beyanına dayanılarak mahkumiyet kararı kurulamaz.
Kovuşturma aşamasında bütün kanıtların tartışılabilmesi için, kural olarak bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulması gerekir. Bu kural istisnasız olmamakla beraber eğer bir mahkumiyet sadece veya belirleyici ölçüde, sanığın soruşturma veya kovuşturma aşamasında sorgulama ve sorgulatma olanağı bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ise sanığın hakları AİHS'nin 6. maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olabilir. Olayın tek tanığı varsa ve sadece bir tanığın ifadesine dayanılarak hüküm kurulacak ise bu tanık mutlaka duruşmada dinlenmeli ve taraflara soru sorma imkânı sağlanmalıdır.
AİHS'nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ve aynı maddenin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi sanığa, aleyhte ifade veren tanığın beyanlarına, tanık ifadesinin alındığı sırada ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında itiraz imkânı tanınması gerektiğine işaret etmektedir (Sadak ve diğerleri/Türkiye; B. no;29900/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, s.67.).
Yargılama makamları, yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır. Genel anlamda hakkaniyete uygun bir yargılamanın yürütülebilmesi için silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkeleri ışığında, taraflara iddialarını sunmak hususunda uygun olanakların sağlanması şarttır. Taraflara tanık delili de dahil olmak üzere delillerini sunma ve inceletme noktasında da uygun imkânların tanınması gerekir. Bu anlamda, delillere ilişkin dengesizlik veya hakkaniyetsizlik iddialarının da yargılamanın bütünü ışığında değerlendirilmesi zorunludur. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken önemli husus, tarafların tanık ve bilirkişi incelemesi de dahil dermeyan ettikleri delillerin değerlendirilmesi ve özellikle bu taleplerin reddi hâlinde yargılama makamınca bu karara ilişkin tutarlı şekilde gerekçe gösterilmesi gereğidir (AİHM Vidal/Belgium, B.No. 12351/86, 22/04/1992.).
d) Etkin Pişmanlık Hakkından Yararlanan Sanıkların Tanıklığı:
Örgütsel faaliyetlerin büyük bir gizlilik içinde yürütülmesi nedeniyle örgüt mensuplarının ve eylemlerinin tespitinde önemli zorluklar yaşanmaktadır. Bu suçların ispat araçlarından birisi de bizzat örgüt mensuplarının beyanlarıdır. Uygulamada itirafçı olarak adlandırılan bu tanıklar suçların aydınlatılması açısından önemli bir kaynaktır. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 08.04.2008 tarihli ve 9-18-78 sayılı kararında; etkin pişmanlık hükümlerinin amacı, bir yandan terör ve örgütlü suçlarla mücadele bakımından stratejik önemi nedeniyle en etkili bilgi edinme ve mücadele araçlarından olan örgütün kendi mensuplarını kullanmak, diğer taraftan da suç işlemeyi önlemek, mensup olduğu yasa dışı örgütün amaçladığı suçun işlenmesine engel olanları ve işlediği suçtan pişmanlık duyanları cezalandırmayarak ya da cezalarında belli oranlarda indirim yaparak yeniden topluma kazandırmaktır şeklinde açıklanmıştır.
Örgüt mensubu olup etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmak amacı ile tanıklık yapanların hukuki durumlarının değerlendirilmesi gerekecektir.
CMK'nın 'Kendisi veya yakınları aleyhine tanıklıktan çekinme' başlıklı 48. maddesi 'Tanık, kendisini veya 45 inci maddenin birinci fıkrasında gösterilen kişileri ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olan sorulara cevap vermekten çekinebilir. Tanığa cevap vermekten çekinebileceği önceden bildirilir' şeklinde hükümler içermektedir.
Tanıklıktan çekinmede, bütün hâlinde tanığın çekinme hakkı gündeme gelmekte; burada ise tanık, kendisine sorulan sorulardan kendisi ya da sayılan yakınlarını ceza kovuşturmasına uğratabilecek nitelikte olanlar bakımından cevap vermeme takdirine sahiptir. Bu kapsam dışında kalan hususlarda tanığın, salt bu madde uyarınca çekinme hakkı bulunmamaktadır.
Diğer yandan, CMK'nın 'Yemin verilmeyen tanıklar' başlıklı 50. maddesi;
'(1) Aşağıdaki kimseler yeminsiz dinlenir:
a) Dinlenme sırasında onbeş yaşını doldurmamış olanlar.
b) Ayırt etme gücüne sahip olmamaları nedeniyle yeminin niteliği ve önemini kavrayamayanlar.
c) Soruşturma veya kovuşturma konusu suçlara iştirakten veya bu suçlar nedeniyle suçluyu kayırmaktan ya da suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirmekten şüpheli, sanık veya hükümlü olanlar' şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Doktrinde genel kabul gören görüşe göre örgütlü suçlar, anlaşma suçlarının bir türü olup çok failli suçlardandır. Suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olmak da genel iştirak hükümlerinin ötesinde örgüt kurmak ve yönetmekten ayrı bir suç olarak düzenlenmiş ve cezai yaptırıma bağlanmıştır. Dolayısıyla, bu suç tipi açısından müşterek faillik suretiyle iştirak söz konusu olamayacaktır.
Bu bağlamda, suç işlemek amacıyla kurulmuş olan örgüte üye olduğu iddiasıyla farklı yürütülen bir muhakemenin şüpheli ya da sanık sıfatıyla süjesi olan failin, aynı örgüte üye olduğu iddiasıyla yargılanan diğer kişilerin varsa örgüt içerisindeki konumlarının ve örgütsel faaliyetlerinin tanığı konumunda olup bu kişiler hakkında görülmekte olan davalarda tanık sıfatıyla dinlenmesinde bir sakınca bulunmadığı gibi diğer sanığa atılı örgüt üyeliği suçuna müşterek fail sıfatıyla iştiraki de mümkün olmadığından, bu kişilerin eylemlerine ilişkin tanıklık yaptığı noktada tanıklıktan ve yeminden çekinme hakkı da söz konusu olmayacaktır.
Diğer yandan, 5237 sayılı TCK'nın 'Etkin pişmanlık' başlıklı 221. maddesinde; suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme veya bu amaçla kurulmuş örgüte üye olma suçlarını işledikten sonra soruşturma veya yargılama aşamasında etkin pişmanlık gösteren failler hakkında şahsi cezasızlık veya cezada indirim yapılmasını gerektiren hâller olarak kabul edilmiştir.
05.06.1985 tarihli ve 3216 sayılı Bazı Suç Failleri Hakkında Uygulanacak Hükümlere Dair Kanun, 25.03.1988 tarihli ve 3419 sayılı Kanun ve 29.07.2003 tarihli 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu'na benzer şekilde 5237 sayılı TCK'nın 221. maddesinde yapılan düzenlemeyle; kanun koyucu, örgütlerle etkin mücadele edebilmek için, örgütleri ortaya çıkarıp dağıtmayı, örgüt elemanlarını devletin yanına çekerek bir yandan zayıflatıp diğer yandan da örgütlerin deşifre olmasını sağlayarak örgüt bünyesinde faaliyet gösteren failleri yakalamayı, 'etkin pişmanlık' hükümlerinden yararlanan sanıkları topluma kazandırmayı, örgüt bünyesinde gerçekleştirilen eylemleri açığa çıkarmayı ve benzer suçların tekrar işlenmesini önlemeyi amaçlamaktadır.
Etkin pişmanlık hükümleri kanunda failin cezasının kaldırılmasını veya cezada indirim yapılmasını öngören bir şahsi hâl olarak düzenlendiğinden, örgütlü suçluluk kapsamında savunmasının alınması sırasında kişiye bu hükümlerin hatırlatılması CMK'nın 148. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'kanuna aykırı bir vaat' niteliğinde olmadığı gibi kişinin de kendi iradesiyle bu hükümlerden yararlanmayı kabul ederek ifade vermesinde ve bu ifadenin başka kişiler hakkında görülmekte olan davalarda adil yargılanma hakkına uygun olarak o davaların sanığına etkin itiraz yolları tanınması suretiyle delil olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
Dosyanın incelenmesinde; beyanları hükme esas alınan tanıkların kendi haklarında yürütülen soruşturmalarda müdafileri huzurundaki ifadelerinde kendi iradeleriyle beyanda bulunmuş olmaları, aşamalarda herhangi bir kimse tarafından kendilerine kanuna aykırı vaatte bulunulduğuna ya da bu yönde zorlandıklarına dair delile dayanan somut iddialarının bulunmaması, kovuşturma aşamasındaki oturumlarda ayrıntıları SEGBİS kayıtlarından da anlaşılacağı üzere söz konusu tanıkların sanığa atılı suça ilişkin beyanda bulunmaları ve bu suça müşterek fail sıfatıyla iştirak etmemeleri nedeniyle tanıklıktan ve yeminden çekinme haklarının bulunmaması, bununla birlikte sanık ve müdafisinin de hazır olduğu ortamda beyanda bulunan tanıklara karşı sanık ve müdafisine tanıklara soru sorma ve bu beyanlara karşı savunma yapma haklarının etkin şekilde tanınmış olması hususları birlikte değerlendirildiğinde tanıkların dinlenilme usulleri ve bu beyanların değerlendirilerek hükme esas alınması açısından mahkeme hükmünün hukuka aykırı delile dayanmadığı anlaşılmaktadır.
Bazı hâllerde müdafisi huzurunda veya yargılandığı mahkemede etkin pişmanlık kapsamında beyanda bulunan şüpheli veya sanıklar, tanık sıfatıyla başka mahkemelerde dinlendiğinde, örgütten korkması veya değişik sebeplerle önceki anlatımından vazgeçtiği görülmektedir. Bu durumda hâkim önünde verilmiş bulunan ifadenin delil değeri yargılamayı yapan mahkemece tartışılıp değerlendirilmelidir.
Diğer delillerin ibrazında olduğu gibi beyan delili niteliğindeki tanıklar; kanuna aykırı olarak elde edilmiş ise, delille ispat edilmek istenen olayın karara etkisi yoksa veya istem sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa mahkemece reddedilebilecektir (CMK'nın 206/2. maddesi).
Delilin ortaya konulması istemi, bunun veya ispat edilmek istenen olayın geç bildirilmiş olması nedeniyle reddedilemez (CMK'nın 207/1. maddesi).
Somut olayda, bir kısım tanıkların dinlenilmesinin reddedilmesi, ispatı gereken olayın karara etkisi bulunmadığından hukuka aykırı görülmemiştir.
E) BANK ...:
Bank ..., ülkemizde faaliyet gösteren dört katılım bankasından biri olarak 24 Ekim 1996 tarihinde ... Kurumu A.Ş. unvanıyla kurulmuş ve 20.12.2005 tarihinde ise '... Kurumu A.Ş.' olan ünvanı '... Katılım Bankası A.Ş.' olarak değiştirilmiştir. Kuruluş itibariyle, ... Katılım Bankası A.Ş.'nin ödenmiş sermayesi 900.000 TL olup bunun 360.000 TL'si A grubu, 540.000 TL'si ise B grubu paylardan oluşmaktadır. Bank ...'nın halka açıklık oranı %54,04 olup 2014 yılı sonu itibariyle yaşadığı mali sıkıntılar sebebiyle aktif büyüklüğü ile sektörde 21. ve emsal grup (katılım bankaları) arasında ise 4. sıraya gerilemiştir.
Terör örgütleri faaliyetlerini devam ettirebilmek için paraya ihtiyaç duyarlar. Örgüte finansal olarak kaynak sağlamak için legal görünümlü ekonomik getirisi olan ticari işletmeler kurulabildiği gibi uyuşturucu veya silah ticareti, para aklamak şeklinde yasa dışı faaliyetler ile ya da mensupları ile sempatizanlarından bağış, himmet adı altında para toplayarak ekonomik kaynak sağlayabilmektedirler. FETÖ/PDY'nin de finansal gücünün en önemli ayaklarından biri olan ... Katılım Bankası A.Ş.'nin esasen ekonomik prensipler ve ticari hükümler çerçevesinde faaliyet göstermesi beklenmekte iken, kuruluş tarihinden itibaren örgütün yurt dışı ve yurt içi kurumlarının finansmanı amacıyla kullanıldığı, 2008 yılından itibaren başlayan birtakım mali ve kurumsal sıkıntıların yoğunlaştığı Aralık 2013- Ocak 2014 döneminde bankanın 29.05.2015 tarihinde fona devrine kadarki süreçte kamuoyu ve ekonomik çevrelerde kaybettiği itibar nedeniyle yaşadığı finansal krizi aşabilmek adına; rasyonel ekonomik gerekçelere ve kurumsal yönetim ilkelerine aykırı bir şekilde sözde örgüt liderinin ve örgütün yönlendirmesiyle mevduat toplama kampanyaları düzenlediği BDDK'nın 28.05.2015 tarihli mali analiz raporundan anlaşılmaktadır. Bankanın bahse konu finansal krizin aşılabilmesi için örgüt lideri Fettullah ... tarafından 25.12.2013 tarihinde Bank ...'ya para yatırılması yönünde talimat verildiği, söz konusu talimatın banka yönetimi tarafından Kamuyu Aydınlatma Platformunda tekzip edilmediği gibi bankanın Genel Müdürü ...'dan Yönetim Kurulu Başkanı ... ve Yönetim Kurulu Üyeleri ..., ..., ..., ..., ... ve ... ...'e 06.01.2014'te iletilen 05.01.2014 tarihinde banka çalışanı ...'in ...'a gönderdiği 'Affınıza mahçuben' konulu elektronik posta mesajının içeriğinde '....Bizim iklimimizden bir ağabeyim .... Bankamız için seferberlik ilan ettik, aynen 2001'de olduğu gibi, neyimiz varsa namusumuz bildiğimiz bankamız için yarından tezi yok getireceğiz .... Arkadaşlar evini arabasını satacak, gerekirse başka bankalardan kredi çekecek bankamıza mevduat koyacağız...' ifadeleri yer almaktadır. Bu doğrultuda talimat kapsamındaki ekonomik ve rasyonel saike dayanmayan bir şekilde hesabı olmayan kişilerin bankada hesap açtıkları, hesabı olan kişilerin ise cari ve katılım hesaplarında bulunan mevduatlarında artışa gittikleri veya muhtelif bankacılık işlemleriyle bankaya likidite sağladıkları anlaşılmaktadır.
İkinci talimat ise 28.08.2014 tarihi olup bu talimat sonrasında da Eylül - Ekim aylarında para yatırılmasına ilişkin yoğun bir kampanya gerçekleştirildiği görülmektedir.
Bank ...'ya para yatırılması talimatlarından üçüncüsü BDDK'nın bir kısım banka imtiyazlı pay sahibine tedbir uyguladığı ve akabinde fon yönetimi tarafından banka yönetiminin değiştirildiği tarih olan 04.02.2015'tir. Bu tarihte sosyal medya paylaşımları ve banka şubeleri önünde yapılan eylemlerle kişilerin bankaya para yatırılmaya yönlendirildiği ve sembolik (50-100 TL) olsa dahi yeni hesap açma ve para yatırma işlemlerinin gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır.
Rutin bankacılık işlemleri dışında talimat sonrası açılan hesap sayısı ve işlem hacmine ilişkin veriler aşağıda yer almış olup ortaya çıkan rakamlardan talimatın yerine getirildiği bankacılık işlemlerinde mutad olmayan artışların sağlandığı görülmektedir.
Yıl Ay Toplam Kendisi Eşi Eski Eşi Oğlu/Kızı Kardeşi Annesi Babası
2013 12 3809 1256 700 11 109 1073 145 287
2014 1 66483 25482 16847 204 2251 17350 2817 3176
2014 2 39654 15431 10069 129 1362 10568 2329 2454
2014 3 22361 8244 5018 85 665 5957 1400 1758
2014 4 15737 5552 3388 63 426 4205 839 1398
2014 5 13679 4614 2767 45 329 3668 616 1025
2014 6 12546 4441 2713 58 395 3510 587 911
2014 7 11560 4174 2431 36 441 3403 424 719
2014 8 20681 7159 4826 74 1090 5860 854 985
2014 9 65130 25807 18366 180 3496 17039 2613 2427
2014 10 38771 13486 8774 113 1990 11496 1689 2043
2014 11 42992 14032 9567 161 1985 11776 2055 2638
2014 12 13782 5379 3439 38 603 3758 546 778
2015 1 14257 5705 3617 39 548 3940 634 827
2015 2 41978 13729 10979 124 6125 10539 2179 1776
2015 3 17545 6699 4513 57 1059 4813 844 864
2015 4 12630 3794 3077 34 711 3452 628 778
2015 5 11623 4247 2954 21 618 3148 567 721
Tablodan anlaşılacağı üzere rutin bankacılık faaliyeti dışında örgüt liderinin talimatı doğrultusunda kişisel yarar amacı güdülmeksizin örgütün finans kaynaklarından olan bankanın krizden kurtarılması için örgüt liderinin talimatı doğrultusunda hareket edilip zaman zaman başka bankalardan kredi kullanmak suretiyle ...'ya para yatırılması örgüte ve liderine bağlılığı gösteren bir faaliyet olarak değerlendirilmiştir. Bu faaliyetin tek başına örgüt üyeliği için yeterli kriter olarak kabul edilmesi mümkün değil ise de terör örgütüne yardım etme olarak değerlendirilebilecektir.
VII) HÜKMÜN İSABETLİ OLUP OLMADIĞI HUSUSUNDA MADDİ HUKUKA İLİŞKİN YAPILAN TEMYİZ İNCELEMESİ:
Temyiz edenlerin sıfatı, başvuruların süresi ve temyiz nedenleri bu şekilde değerlendirildikten sonra sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün; sanığın fiilinin suç oluşturup oluşturmadığı, fiilin hangi suçu oluşturduğu, eksik araştırmaya dayalı olarak hüküm kurulup kurulmadığı, hükmün doğru tesis edilip edilmediği, gerekçenin dosya kapsamına uygun olup olmadığı, dosyaya yansıyan ve hükme etki edebilecek delillerin karar yerinde tartılışıp tartışılmadığı, bu bağlamda maddi sorunun isabetli bir şekilde tespit edilip edilmediği gibi dosyaya yansıyan tüm maddi hukuka aykırılık iddiaları ile usul hükümlerine uygunluk bakımından ve 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde yazılı bulunan hukuka kesin aykırılık hâllerinin mevcut olup olmadığı yönlerinden temyiz denetimine geçilmiş; silahlı terör örgütü suçunun özellikleri, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün mahiyeti ve yargı yapılanması, hükme esas alınan bazı delillerin hukuki niteliği hususlarında Ceza Genel Kurulunun 17.03.2021 tarihli ve 495-116 sayılı kararında belirtilen açıklamalara atıfla yetinilmiştir.
Sanık savunmalarında her ne kadar suçlamaları kabul etmemiş ise de dosya kapsamındaki tanık beyanları ile diğer bilgi ve belgelere göre; 1998 yılında hâkim olarak mesleğe başlayan, ilk görev yeri olan Konya Vergi Mahkemesinden sonra atandığı İstanbul İdare Mahkemesinde görev yaparken 2010 yılındaki HSYK seçimi neticesinde Ekim 2010-Ekim 2014 tarihleri arasında HSYK 3. Daire Üyeliği görevinde bulunan ve son olarak Ankara 4. Vergi Mahkemesi hâkimliği yapan sanığın; staj döneminde örgütsel nitelikteki sohbet toplantılarına katılarak ortaya koyduğu irtibatını hâkimlik görevi sırasında da sürdürdüğü, örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde yer alan mahrem kişilerden olarak örgüt tarafından sahiplenilmek suretiyle 2010 yılında HSYK üyeliğine seçildiği, üyelik süresince eski HSYK Genel Sekreteri ... tarafından organize edilen ve örgüt mensubu olduğu belirtilen HSYK üyelerinin katıldığı örgütsel mahiyetteki sohbet toplantılarına iştirak ettiği, örgüt mensuplarının yargı teşkilatında kadrolaşması kapsamında 24.02.2011'de gerçekleştirilen Yargıtay ve Danıştay üyeliği seçimlerinden önce HSYK Genel Sekreteri ... ile HSYK Üyesi ...'nin evlerinde düzenlenen ve örgüt mensubu olduğu belirtilen HSYK üyelerinin bulunduğu gayriresmi toplantılara katılarak bu toplantılar neticesinde belirlenen büyük çoğunluğu örgüt mensubu hâkim ve savcılardan oluşan listenin kabul görmesini sağlamak üzere hareket ettiği, HSYK Genel Sekreteri ... 'nın evinde gerçekleştirilen toplantıda idari yargıda görev yapan 37 ve 38 bin sicilli hâkimlerin Danıştay üyesi olarak seçilmeleri hususunda ısrarcı olduğu, bu hususa yönelik itirazların görüşülmesi için evinde yapılması planlanan görüşmeye gelen tanık ...'e 37 bin sicillilerin seçilmesinin tartışmaya kapalı olduğu yönünde söylemde bulunduğu, örgütün yargı eliyle gerçekleştirdiği operasyonları resmî görevinin mahiyeti itibarıyla yakından görmesine ve bu operasyonların amacına vâkıf olmasına rağmen HSYK'da görev yaptığı dönemde alınan kararlarda örgüt mensubu hâkim ve savcıları koruma amacıyla lehlerine olacak şekilde örgüt mensubu olduğu belirtilen diğer HSYK üyeleriyle birlikte hareket ederek örgütsel tavırla faaliyet gösterdiği, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü tarafından örgüt üyelerinin gizli haberleşmesini sağlamak amacıyla oluşturulan Bylock programını kullandığı belirlenmiş olmakla silahlı terör örgütünde örgüt üyeliğinden kaynaklanan hiyerarşi içerisinde hareket ederek örgütün Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin tüm Anayasal kurumlarını ele geçirmeye yönelik nihâi amacına ulaşmak için bir süreç ve basamak olarak gördüğü yargısal mekanizmalara egemen olma faaliyetleri kapsamında HSYK üyeliğine yerleştirildiği, örgütsel amaçların gerçekleştirilmesine yönelik örgütsel motivasyonla hareket ederek örgüt adına faaliyetlerde bulunduğu, bu suretle FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğu ve böylelikle silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediğine ilişkin dosya kapsamındaki delillere uygun kabulde isabetsizlik görülmemiştir.
İstinabe yoluyla dinlenen tanıkların duruşma tarihlerinin sanık müdafisine usulüne uygun olarak bildirildiği anlaşılmakla ve hükme esas alınan diğer deliller karşısında bu hususa ilişkin itiraz ve talepler sonuca etkili görülmemiş; ayrıca adı geçen Yargıtay üyelerinin davanın tarafı olmadıkları ve bu kapsamda davaya bakamayacağı veya tarafsızlığını şüpheye düşüren hâllerin mevcut olmadığı tespit edilmekle sanığın Hazine aleyhine açtığı ve Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde görülen tazminat davasında Dairece resen yapılan ihbar üzerine isimleri tensip zaptında yazılı Yargıtay Ceza Genel Kurulu üyelerinin davaya taraf yapıldıkları ve yargılama sırasında bu durumun dikkate alınması gerektiği yönündeki itirazı kabule şayan bulunmamıştır.
Sanığın HSYK üyeliği döneminde gerçekleştirdiği bazı işlemler ve kullandığı oylardan dolayı suçlanması nedeniyle Anayasa Mahkemesinin görevli olduğuna dair vaki itiraz, işbu temyiz incelemesine konu davanın söz konusu işlem ve oylar sebebiyle görevi kötüye kullanma veya ihmal gibi göreve müteallik suçlardan açılmamış olması ve ayrıca örgüt yöneticisi/üyesi olma suçlarının görev suçu kapsamında kabul edilmesi imkânının bulunmaması karşısında yerinde görülmemiştir.
Suç tarihi itibarıyla FETÖ/PDY'nin silahlı terör örgütü olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararının bulunmaması, neticeyi bilerek ve isteyerek tipik hareketi gerçekleştiren sanığın kanuni yönden sorumlu tutulmasına engel teşkil etmeyecektir. Ayrıca örgüt piramidi içindeki konumu itibarıyla mahrem alan yapılanmasında yer alması, sanığın eğitim düzeyi, yaptığı görev nedeniyle edindiği bilgi ve tecrübeleri ile örgütteki konumu itibarıyla bu oluşumun bir silahlı terör örgütü olduğunu ve amaçlarını bilebilecek durumda olduğu anlaşıldığından; sanık hakkında TCK'nın 30. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen hata hükmünün uygulanmamasına ilişkin kabul yasaya aykırı görülmemiştir.
Bu itibarla, sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinde sayılan hukuka kesin aykırılık hâlleri ile sanık ve müdafilerinin temyiz itirazları doğrultusunda incelenmesi sonucunda, yargılama sürecindeki işlemlerin yasaya uygun olarak yapıldığı, delillerin gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, eyleme uyan suç tipi ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği, sanığın örgütte kaldığı süre ve bu süre içerisindeki örgütsel eylemlerinin çeşitliliği itibarıyla suç kastının yoğun olması, örgütün mahrem yapılanmasında ve bu yapılanmanın da HSYK gibi örgüt tarafından büyük önem taşıyan Anayasal bir kurum içerisindeki örgütlenmesinde yer almış olması, bu örgütlenme içerisinde tanık beyanları ve diğer delillerle ispatlandığı şekilde örgütsel saikle hareket ettiği, gerçekleştirdiği eylemlerin vahameti karşısında işlediği suçla meydana gelen tehlikenin ağırlığı birlikte değerlendirildiğinde temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılarak tayin edilmesi dosya kapsamına uygun olup TCK'nın 3. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen orantılılık ilkesine aykırılık oluşturmadığı, TCK'nın 62. maddesi uyarınca cezanın indirilmesi esnasında belirlenen takdiri indirim oranının yerinde olduğu anlaşılan Özel Daire kararı isabetli bulunmuştur.
Ancak, herhangi bir suç unsuruna rastlanılmayan dijital materyallerde yaptırılan inceleme için bilirkişilere ödenen 550 TL bilirkişi ücretinin yargılama gideri olarak hakkaniyete aykırı şekilde sanığa yüklenmesine karar verilmesi usul ve kanuna aykırıdır. Bu itibarla, ilk derece mahkemesi kararının 10. fıkrasının (a) bendindeki “550 TL bilirkişi ücreti olmak üzere toplam 1077 TL'den ibaret” ibaresinin çıkarılması ve yerine “olmak üzere toplam 527 TL'den ibaret” ibaresinin yazılması suretiyle düzeltilerek onanmasına karar verilmelidir.
Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Türk Ceza Kanunu’nun 'Cezanın Belirlenmesi' başlığı altındaki 61 inci maddenin birinci fıkrasına göre; 'Hâkim, somut olayda;
a) Suçun işleniş biçimini,
b) Suçun işlenmesinde kullanılan araçları,
c) Suçun işlendiği zaman ve yeri,
d) Suçun konusunun önem ve değerini,
e) Meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığını,
f) Failin kast veya taksire dayalı kusurunun ağırlığını,
g)Failin güttüğü amaç ve saiki, Göz önünde bulundurarak, işlenen suçun kanunî tanımında öngörülen cezanın alt ve üst sınırı arasında temel cezayı belirler.'
Türk Ceza Kanunu'nun 61 inci maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerle aynı Kanunun 3 üncü maddesinin birinci fıkrası uyarınca; suçun işleniş biçimi, işlendiği yer ve zaman, meydana gelen tehlikenin ağırlığı göz önünde bulundurulup sanığın eylemi, faaliyetleri, kastının yoğunluğu da göz önüne alınarak alt sınırdan uzaklaşılarak cezalandırılması yoluna gidilmiş ise de yapılan teşdit yetersiz kalmıştır. Şöyleki;
38019 sicil numarası ile Konya Vergi Mahkemesi Hakimliği, İstanbul İdare Mahkemesi Üyeliği, HSYK 3. Daire Üyeliği, Ankara 4. Vergi Mahkemesi Hakimliği görevlerinde bulunduğu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Kurulu’nun, 16.07.2016 tarih ve 2016/345 sayılı kararı ile FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatı ve iltisakı bulunduğu değerlendirilerek hakkındaki soruşturmanın sonuçlanmasına kadar görevden uzaklaştırılmasına karar verildiği, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Genel Kurulu’nun 24.08.2016 tarih ve 2016/426 sayılı kararı ile FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatı ve iltisakı bulunduğu değerlendirilerek meslekten çıkarılmasına karar verildiği anlaşılan sanığın, görüldüğü gibi yargı teşkilatı içinde sıradan bir hakim olmayıp silahlı terör örgütünün en çok önem verdiği HSYK üyeliği görevine getirilmiştir. Bu görev yargı teşkilatını yöneten en üst ve inisiyatifi yüksek bir görevdir. Bu nedenle sıradan örgüt üyeleri bu göreve getirilmez. Bu özel göreve getirilen ve verilen görevleri de yerine getiren bu nedenle yöneticiliğe yakın bir konumda bulunan sanık hakkındaki temel cezanın üst sınırdan belirlenmesi gekekirdi.
Ancak, temel ceza noksan belirlenmiş ise de sanık aleyhine temyiz bulunmadığından bu hususun eleştiri yapılmak suretiyle hükmün onanması gerektiği kanaatinde olduğumdan sayın çoğunluğun eleştiri yapılmaksızın onama yönündeki kararının gerekçesine bu yönüyle katılmıyorum." şeklinde,
On dört Ceza Genel Kurulu Üyesi de; aleyhe temyiz bulunmayan hükmün, temel cezanın alt sınırdan daha fazla uzaklaşılarak tayin edilmesi gerektiği düşüncesiyle eleştirilerek onanması yönünde oy kullanmışlardır.
Açıklanan nedenlerle;
1)Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 01.12.2022 tarihli ve 11-20 sayılı; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, herhangi bir suç unsuruna rastlanılmayan dijital materyallerde yaptırılan inceleme için bilirkişilere ödenen 550 TL ücretin yargılama gideri olarak hakkaniyete aykırı şekilde sanığa yüklenmesine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, ancak bu husus yeniden yargılamayı gerektirmeden CMK’nın 303/1. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükmün 10. fıkrasının (a) bendindeki “550 TL bilirkişi ücreti olmak üzere toplam 1077 TL'den ibaret” ibaresinin çıkarılması ve yerine “olmak üzere toplam 527 TL'den ibaret” ibaresinin yazılması suretiyle diğer yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
2)Dosyanın, Yargıtay 3. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.05.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2018/15 E., 2021/106 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
aflardan birisinin vekili ya da müdafisi olmadığı, katılan hakimin duruşma salonunda düzenin sağlanması için yalnızca celse aralarında duruşma salonuna girilip çıkılabileceğine ilişkin kuralı da içeren duyuruyu kapıya astırma uygulamasının Anayasanın 159/8-9 maddesi gereğince hakim ve savcıların görevlerini;
Ceza Genel Kurulu 2018/15 E. , 2021/106 K.
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 204-219
Sanık ...'in kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan TCK’nın 125/3-a, 125/4, 29, 62, 50/1-a ve 52. maddeleri gereğince 5.240 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye ilişkin İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.04.2014 tarihli ve 204-219 sayılı hükmün Cumhuriyet savcısı, katılan ve sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 02.10.2017 tarih ve 39502-9975 sayı ile;
"1- Hakaret eyleminin, katılanın haksız davranışı nedeniyle gerçekleştiğinin kabul edilmesi karşısında, haksız tahrik uygulamasında, hakaret suçuna ilişkin özel hüküm olan ve daha lehe düzenlemeler içeren TCK'nın 129. maddesi yerine, aynı Kanun'un genel tahrike dair 29. maddesinin uygulanması,
2- Seçimlik ceza öngören hakaret suçunda tercih edilen hapis cezasının adli para cezasına çevrilemeyeceği gözetilmeyerek TCK’nın 50/2. maddesine aykırı davranılması,
3- Sanığın adli sicil kaydında bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarının mahkûmiyet hükmü sayılamayacağı ve sanığın duruşmada alınan savunmasında hükmün açıklanmasının geri bırakılması uygulanmasına dair hükümlerin uygulanmasını talep ettiği dikkate alındığında, CMK'nın 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılması müessesesine objektif koşullar bakımından engel hâli bulunmayan sanığın pişmanlığı, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak, yeniden suç işleyip işlemeyeceği konusunda bir değerlendirme yapılıp, sonucuna göre bir karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, hükmün açıklanmasının geri bırakılması dair hükümlerin uygulanıp uygulanmayacağı tartışılmadan yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 17.11.2017 tarih ve 64511 sayı ile;
"...Maddi olayda, İzmir Barosu avukatlarından olan sanık ...'in İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin duruşma salonununda kendisinin vekil sıfatıyla takip ettiği dosya dışında, başkasına ait duruşmanın yapıldığı sırada mahkeme salonuna girmek istediği ancak mahkeme mübaşirinin sanığa, duruşma devam ederken kimsenin salona alınmadığını ve ancak celse arasında içeri girilebileceğini söylemesine rağmen sanığın salona girmek istemesi üzerine Mahkeme Hâkimi olan katılan ... tarafından da bu durumun sanığa hatırlatılması üzerine, sanığın, Mahkeme Hâkimi olan katılana yönelik olarak 'Ben çıkmıyorum, beni buradan kimse çıkartamaz, duruşmalar açık değil mi? Gizlilik kararı mı var?' şeklinde sözler söylemek suretiyle duruşma salonundan çıkmak istememesi üzerine durumun polise bildirildiği, olay yerine gelen polis memurlarının sanığı dışarıya çıkarmaya çalıştıkları sırada da sanık ...'in, çıkmayacağını beyan ettikten sonra katılana yönelik olarak 'Sen kanun musun? Sen kimsin? Asıl seni o kürsüden indirip dışarı atmak lazım!' şeklinde sözler söylediği ayrıca polis memurlarınca koridora çıkartılmasından sonra ve koridorda bulunduğu sırada ise 'Sen beni dışarı çıkaramazsın, ben seni o kürsüden indireceğim!' şeklinde sözler söyledikten sonra yüksek sesle 'Serseri, serseri, serseri!' şeklinde sözler söylemek şeklinde gerçekleşen eylemde;
Sanığın sarf ettiği sözlerin, özellikle 'Serseri' sözünün hakaret suçunu oluşturduğu ve Yüksek Mahkemece sanığın görevli memura hakaret suçunu işlediği konusunda bir isabetsizlik bulunmamaktadır.
Ancak, duruşmanın düzeninin mahkeme başkanı veya hâkim tarafından sağlanacağına ve mahkeme başkanı veya hâkimin duruşmanın düzenini bozan kişinin, savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla, salondan çıkarılmasını emredeceğine ilişkin CMK'nın 203. maddesi nazara alındığında, katılanın bu yetkisini kullanmaya yönelik sarfettiği 'Çık dışarı!' şeklindeki sözlerinin sanık yararına haksız tahrik oluşturmayacağının nazara alınmaması hukuka aykırılık oluşturmaktadır.
Kaldı ki Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun Üçüncü Dairesince 13.09.2012 tarihli ve 2012/5654 sayılı karar ile İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi ... hakkında soruşturma izin verilmesine yer olmadığına ilişkin kararda da belirtildiği üzere, duruşmanın disiplinini sağlamaya yönelik sarf edilen sözlerin sorumluluğu gerektiren bir yönünün bulunmadığı ve duruşmanın sevk ve idaresinin mahkeme hâkimine ait olduğu ve kendisinin takdirinde bulunduğu yönündeki açıklamaları da göz önüne alındığında; katılan hâkimin 'Çık dışarı!' şeklindeki sözlerinin haksız tahrik oluşturmadığının kabul edilmesi gerektiği.
.." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 04.12.2017 tarih ve 7253-14154 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenip işlenmediğinin belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 27.11.2012 tarihli ve 35854 sayılı kararı ile sanık hakkında soruşturma izni, 11.03.2013 tarihli ve 9688 sayılı kararı ile de kovuşturma izni verildiği,
İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/636 esas sayılı dosyası kapsamında yapılan 14.06.2011 tarihli duruşmaya ilişkin tutanağa göre; sanık ...'in şikâyetçi ...'e yönelik silahla tehdit ve hakaret iddiaları ile açılan kamu davasının 14.06.2011 tarihli ikinci duruşmasına sanık ve şikâyetçinin geldikleri, sanığın savunmasının alındığı, şikâyetçinin beyanda bulunduğu, sanıktan son sözünün sorulduğu, bu sırada kimliği bilinmeyen bir şahsın duruşma salonunun kapısında yazılan talimatlara aykırı olarak duruşmanın devamı sırasında içeri girdiği, mübaşir ...'ın, duruşma salonuna giren şahsa, duruşma salonuna yalnızca celse arasında girilip çıkılabileceğini, duruşmanın devamı sırasında içeri girilip çıkılmaması gerektiğini söylediği, buna rağmen şahsın duruşma salonuna girdiği, mahkeme hâkiminin kendisine aynı kuralları hatırlattığı, şahsın "Ben çıkmıyorum, beni kimse buradan çıkaramaz, duruşmalar açık değil mi, gizlilik kararı mı var?" dediği, mahkeme hâkiminin şahsa, celse aralarında girip çıkması gerektiğini söylediği, şahsın "Ben çıkmıyorum!" dediği, duruşmanın yapılamayacak hâle geldiği, şahsın dışarı çıkmak istemediği, mübaşirin uyarılarını dikkate almadığı, direndiği, koridorda bekleyen Alsancak Karakolunda görevli polis memuru Ferzande Aydemir'in olaya müdahale ettiği, şahsa dışarı çıkmasını söylediği, şahsın "Çıkmıyorum!" dediği ve duruşma hâkimine hitaben "Sen kanun musun, sen kimsin? Asıl seni o kürsüden indirip dışarı atmak lazım!" dediği, polis memuru Ferzande Aydemir vasıtası ile şahsın dışarı çıkartıldığı, Adliye Karakolundan polis memurunun çağrıldığı, şahsın kimliğinin tespitine çalışıldığı, şahsın "Polis memurlarına kimliğimi vermiyorum!" dediği, polis memurlarına mahkeme hâkimi tarafından talimat verildiği, kimliğin tespit edilmesi, tutanağın tutulması ve getirilmesinin istendiği, duruşmanın bitirildiği, sanık hakkında hüküm tesis edildiği, başka bir hususun zapta geçirilmediği ve duruşmaya son verildiği,
İzmir 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/419 esas sayılı dosyasının incelemesinde; dosyanın sanığı ... hakkında dosyanın mağduru ...'e yönelik çocuğun basit cinsel istismarı, güveni kötüye kullanma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/96 esas sırasına kayden kamu davası açıldığı, Mahkeme Hâkimi (23640) ...'in 22.02.2011 tarihinde iddianamenin kabulüne karar verdiği ve 22.02.2011 tarihinde aynı Hâkim tarafından hazırlanan tensip zaptı ile ilk duruşmanın 14.06.2011 tarihinde saat 10.15'de yapılmasına karar verildiği, 14.06.2011 tarihinde anılan Hâkimin çıktığı oturumda; dosyanın şikâyetçileri, mağduru ve vekilleri olan Avukat ... ile sanığın duruşmaya geldikleri, saatin 14.45 olduğu, iddianamenin ve iddianamenin kabulü kararının okunduğu, tanık yoklamasının yapıldığı, dosyanın tanığı Mustafa Kapar’ın hazır olduğunun görüldüğü, "Avukat ..." olduğunu söyleyen bir kişinin gelmesi üzerine kendisinden avukat kimliğinin istendiği, ancak anılan şahsın avukat kimliğini vermek istemediği, Baro Başkanı ...ın araya girdiği ve Avukat ...'den aldığı kimliği Mahkemeye sunduğu, Avukat ...’in söz aldığı, vekâletinin mevcut olduğunu, kimlik göstermeyeceğini beyan ettiği, Baro Başkanının kimliği alarak mahkemeye gösterdiği, Avukat ...'in söz alarak bu durumun çok komik olduğunu söylediği, fotokopisi alınan kimliğin Avukat ...'e iade edildiği, adı geçene, İzmir 9. Asliye Ceza Mahkemesinde görülen bir dosyada avukat kimliği ile bir başka şahsın duruşmalara girdiğinin ve sahte avukatlık olayları olduğunun bildirildiği,
Sanık ile avukat olan tanıklar Mehmet Nuri Duygu ve Ümit İzmirli tarafından düzenlenen 14.06.2010 (2011) tarihli tutanakta aynen; "İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesi Salonuna duruşmamı beklemek için girdiğimde, duruşma yargıcı, 'mübaşiri dinle, dışarı çık' diye tarafıma uyarıda bulundu, ben 'Bu nereden çıktı? Duruşmalar alenidir, gizlilik kararı mı aldınız?' diye sorduğumda, ses tonunu yükselterek, içeride hazır olunan meslektaşlarımın ... huzurunda, 'Çık dışarı, atın bunu dışarı, polis çağırın!' tarafıma hakarete varan sözler söyledi. İş bu tutanak, ilgili yargıçla ilgili yasal haklarımı kullanmak üzere tutulmuştur." hususlarına yer verildiği,
Polis Memuru olan tanıklar Veysel Kaymaz ve Rahim Genç tarafından düzenlenen 14.06.2011 tarihli tutanakta aynen; "14.06.2011 günü saat 11.30 sıralarında 13. Asliye Ceza Mahkemesi mübaşirince görevli istenmesi üzerine anılan yere gidildiğinde, Hâkim ...’in dışarıda bir şahıs var kendisinin kimlik bilgilerinin alınmasını istemesi üzerine, anılan şahsa sorulduğunda kendisinin avukat olduğunu biz görevlilere de kimliğini veremeyeceğini ve kimlik göstermeyeceğini, yaptığımız işin yasal olmadığını onun için kimlik bilgilerimi de soramazsınız demesi üzerine, tekrar Hâkim ...’e durum anlatılmış, ancak ben emir veriyorum alacaksınız demesi üzerine anılan avukatın haricen Baro levhasından ismi ... olduğunun öğrenildi ve baro levhasıyla birlikte Hâkim beye gösterildi, ancak ben bu şekilde ismini istemiyorum, kimliğinin fotokopisini ve tutanakla birlikte getirilmesini istemesi üzerine şahsa konu tekrar anlatıldı, aynen yasal olarak savcının emri olmadan benden kimlik istemeniz ve kimlik bilgilerini de hâkim beyin emriyle alamayacağımızı söylemesi ve karakola da davet etmemize rağmen onun da yasal olmadığını beyan etmesi üzerine durumu görevli C.S.ına bildirilmek üzere iş bu tutanak tarafımızdan tanzimle imza altına alınmıştır." biçiminde,
Aynı tanıklarca düzenlenen diğer tutanakta ise, aynen; "14.06.2011 günü saat 11.30’da 13. A.S.M'sinde Hâkim ...’e kimliğini beyan etmeyen ve tarafından istenilmesine rağmen kimliğini ve görevli Avukatlık kimliğini ibraz etmeyen biz görevlilere de siz bana kimliğimi soramazsınız. Size de kimliğimi vermem demesi üzerine yapılan araştırmada Baro levhasından isminin ... olduğu bakıldığında resminin de anılan şahısla aynı olduğu biz görevlilerce de teyit edilmiş olup, İzmir Barosu ve sitesinde de şahsın kimlik bilgileri çıkartılarak ... sicilinin 6988 olduğu 1720 Sk. No: 33/3 Karşıyaka/İzmir olduğu tarafımızdan tespitle iş bu tutanağı tarafımızdan tanzim ile imza altına alınmıştır." şeklinde tespitlerin bulunduğu,
Yazı İşleri Müdürü Hülya Öz, Zabıt Kâtibi Elif Öztürk ve Avukat Çağdaş Atli tarafından düzenlenen 14.06.2011 tarihli tutanakta aynen; "14.06.2011 günü saat 11.15 sıralarında mahkeme duruşmalarının yapıldığı sırada mahkeme mübaşiri ... tarafından kaleme gelinerek duruşmanın devamının sağlanması açısından acele adliye karakolundan görevli polis memuru çağrılmasının istendiği bildirmiş, mahkeme yazı işleri müdürünce adliye karakoluna telefon edilerek çok acele duruşma salonuna görevli polis memuru gönderilmesi istenmiş, duruşma salonundan yükselen seslerin kaleme kadar duyulması üzerine kalem personelince kalemden çıkılıp duruşma salonunun kapısına doğru çıkıldığı sırada koridorda kimliğini bilmediğimiz bir şahsın mahkeme hâkimine hitaben 'Sen beni dışarı çıkaramazsın ben seni kürsüden indireceğim!' diyerek mahkeme hâkimine hitaben üç kez 'Serseri, serseri serseri!' diyerek yüksek sesle bağırmak suretiyle hakarette bulunmuş olduğuna ilişkin düzenlenen iş bu tutanak birlikte imza altına alınmıştır." ifadelerinin yer aldığı,
Katılan tarafından düzenlenen ve Kâtip 122660 ile Mübaşir 68007 tarafından da imzalanan 30.12.2013 tarihli tutanakta ise aynen; "2013/397 esas sayılı dosyanın kısa kararı yazıldığı sırada ve duruşmanın devamı sırasında, avukat cübbeli bir erkek şahsın sert bir şekilde duruşma salonundan içeri girdiği, duruşma salonunda mübaşire anormal şekilde göz işareti yaptığı, dinleyici yerine oturduğu, dinleyici yerinde bulunan ve duruşmasını bekleyen Av. Birben Özer ile konuşmaya başladığı, bir taraftan da sert bir şekilde elini uzatarak ve hâkimi göstererek mübaşire 'Kim bu arkadaş?' diye sorulduğu, bunun üzerine avukat cübbeli kişinin 'Bana telefon açtınız, ben onun için geldim, benim olduğum ortamda mübaşire kim bu arkadaş diye soruyorsunuz?' dediği, mahkeme hâkimi tarafından mübaşire 'Dosyasını çıkar!' denildiği, mübaşir tarafından dosyanın çıkarıldığı ve mahkeme hâkimi tarafından mübaşire sırayı bozma sırası gelince alacağız denildiği, anılan ve avukat olduğu tahmin edilen kişinin 'Siz telefon açarak beni çağırdınız.' dediği, Mahkeme Hâkimi tarafından kendisine 'Nezaket gösterdik, telefon açtık.' denildiği, avukat olduğu tahmin edilen kişinin 'Ben gidiyorum.' dediği, Mahkeme Hâkiminin de kendisine 'Duruşmanın inzibatını bozuyorsunuz, çıkın!' dediği, anılan kişinin çıktığı sırada 'Siz beni zaten buradan çıkartamazsınız, ben gidiyorum!' dediği, Mahkeme Hâkiminin de 'Biz gerektiğinde seni buradan çıkartırız!' dediği, anılan avukatın Mahkeme Hâkimine sert sert baktığı, tartışmanın burada bittiği ve anılan kişinin mahkeme salonunu kendiliğinden terk ettiği görüldü. Avukat Birben Özer’in de bu arada 'Maalesef Av. Ahmet beyin tarzı bu!' dediği görüldü…" açıklamalarının yazdığı,
Katılan tarafından duruşma salonunun kapısına asılan ve "Dikkat" başlığını taşıyan tamamı büyük harflerle yazılmış bila tarih yazıda;
"1- Duruşma salonuna duruşmanın devamı sırasında girilmemesi, celse aralarında girilip çıkılması,
2- Duruşma salonuna girildiği sırada cep telefonlarının kapatılması,
3- Duruşma salonuna yiyecek ve içecek maddeleri ile girilmemesi,
4- Duruşma salonuna TCK'da silahtan sayılan aletlerle girilmemesi,
5- Duruşma sırasında koridordaki panoya asılan duruşma listesinden takip edilerek mübaşirin bu nedenle meşgul edilmemesi,
6- Duruşma salonuna çocuklarla girilmemesi,
7- Duruşma salonunda dinleyici bölümünde sohbet edilmemesi,
8- Müzakere için duruşmalara ara verildiğinde çanta ve eşyaların duruşma salonunda bırakılmaması,
9- Dosyalar sıra ve saate göre alındığından dosyanın öncelikle alınma talebinde bulunulmaması,
10- Anılan kurullara avukatların da uyması,
Aksi takdirde anılan kuralları ihlal eden kişiler hakkında CMK'nın 203,204,205. maddeleri gereğince işlem yapılacaktır." şeklinde uyarıların bulunduğu,
Mimar bilirkişi tarafından düzenlenen 23.01.2014 tarihli rapora göre; 13. Asliye Ceza Mahkemesi duruşma salonunun kürsü kısmı dahil 55.90 metrekare, kürsü kısmı hariç 46.34 metrekare net kullanım alanlı olduğu,
Anlaşılmıştır.
Katılan ... yargılama evresinde; konuya ilişkin iddialarını yazılı olarak mahkemeye sunduğunu, duruşma devam ederken başka dosyaların tarafı olan kimselerin içeri girebilmelerini düzenlemek amacıyla duruşma salonunun kapısına bir uyarı astığını, içeri giren ve mübaşir tarafından ikaz edilmesine rağmen bu yazı gereğine riayet etmeyen sanığı uyardığını, sanığın kendisine herhangi bir soru sormadığını, talepte bulunmadığını, ısrarla içeri girmek istemesi üzerine de durumu başsavcıya bildirdiğini, onların da polislere gerekli talimatı vererek hâkimlerin vermiş olduğu talimata uymaları gerektiği hususunu bildirdiklerini, mahkemelerinde görevli polis olmadığını, ihtiyaç duyulduğunda polis memurlarının adliye dışından çağrıldığını, normalde avukatlara kimlik sormadığını, ancak sanık kendisine hakaret ettiği için durumundan şüphelenmesi ve daha önce İzmir 9. Ağır Ceza Mahkemesinde sahte bir avukatın duruşmaya katıldığını öğrenmesi nedeniyle kimlik sorma gereği hissettiğini, sanık müdafisinin "Müvekkilimiz, o gün duruşma salonuna girdiğinde, yerine geçip otursaydı ve sizin müdahaleniz olmasaydı, bu durum sizin işinizin aksamasına yol açar mıydı?" şeklindeki sorusu üzerine bu soruya cevap vermek istemediğini, ancak sanığın duruşmanın devamı sırasında kapıya astıkları talimata aykırı olarak içeri girmesinin ve ikazlara rağmen çıkmamasının dikkatlerinin dağılmasına yol açtığını, yargılamaya konu olayın da bu sebeple meydana geldiğini, polis memurlarına sanığın nezarete götürülmesi şeklinde bir talimat vermediğini, olayın ayrıntılarının tutmuş olduğu tutanakta da belirtildiğini,
Tanık Ahmet Kurban İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde zabıt kâtibi olarak görev yaptığını, yedi sene boyunca katılan ile birlikte çalıştığını ve duruşmalara çıktığını, katılanın titiz ve disiplinli bir hâkim olduğunu, duruşmaya başladıktan sonra o dosyanın duruşması bitmeden duruşma salonuna girilip çıkılmasına izin vermediğini, bu şekilde davranılması için de duruşma kapısının önüne ilan astığını, duruşma salonuna yalnızca duruşma aralarında girilip çıkılmasına izin verdiğini, incelemeye konu olayı hatırlamadığını, ancak Baro Başkanının da duruşma salonunda seyirci olduğu dava dosyasının duruşmasını hatırladığını, duruşma saati öğleden önce olan duruşmanın sonraya kaldığını, duruşma başladığında "Avukat ..." olduğunu söyleyen sanığın katılan tarafında yerini aldığını, avukat cübbesini giymiş olduğunu, katılanın sanıktan baro kimlik kartını göstermesini istediğini, ancak sanığın katılana; dosyada vekâleti olduğunu, cübbesi ile duruşma salonuna geldiğini, bu nedenle kimlik verme zorunluluğu olmadığını söyleyerek kimliğini vermek istemediğini, katılanın, avukat olmadığı hâlde duruşmalara avukat gibi giren kişiler olduğunu söyleyerek sanığın baro kimlik kartını vermesi konusunda ısrarcı olduğunu, hatta Ağır Ceza Mahkemesinde bir dosyanın duruşmasında sahte avukat yakalanması olayını örnek gösterdiğini, ancak sanığın böyle bir zorunluluğunu olmadığını ifade ederek ısrarla kimlik göstermek istemediğini, bunun üzerine seyirciler arasında bulunan Baro Başkanı ...ın, katılana göstermek üzere sanıktan kimliğini istediğini, sanığın da Baro Başkanına kimliğini uzattığını, Baro Başkanının mübaşir vasıtası ile kimliği katılana ilettiğini, katılanın, kimliği kontrol ederek iade ettiğini, sonrasında duruşmanın normal şekilde sürdüğünü, duruşma salonuna girmek isterken sanığın mübaşir tarafından engellendiğinden haberdar olmadığını, ancak katılanın mübaşire, "Duruşma başladıktan sonra duruşma salonunun seyirci kısmına kimseyi alma!" şeklinde bir talimatı olduğunu bildiğini, mübaşirin, birçok avukatı duruşma başladıktan sonra duruşma salonunun seyirci kısmına almadığını, bu sebeple bazı avukatlar ile mübaşir arasında tartışma yaşandığını, bu tartışmalar esnasında katılanın araya girdiğini, mübaşirin sözünün kendi sözü olduğunu söyleyerek ilgililere kapıdaki talimatı hatırlattığını,
Tanık ... İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; İzmir Barosu Başkanı olarak görev yaptığını, hatırlamadığı bir tarihte Baro Avukat Hakları Merkezine gelen bir şikâyet ile ilgili kendisine bilgi verildiğini, şikâyete konu olayı incelediğini, İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi olan katılanın duruşma salonunun kapısına "Dikkat edilmesi gereken kurallar" şeklinde beş altı maddelik bir duyuru astığını, katılan ile sanık arasında duruşma salonuna girip çıkma konusunda bir tartışma olduğunu öğrendiğini, Baro Yönetim Kurulu Üyesi Sefa Yılmaz ile bu konuyu birlikte görüşmek amacıyla katılanın yanına gittiklerini, katılan ile gayet düzeyli ve düzgün bir görüşme yaptıklarını, Baro Avukat Hakları Merkezine başvuran sanığın dosyasının duruşmasının öğleden sonraya sarktığını, bunun üzerine öğleden sonra duruşmaya sanığın da isteği üzerine gözlemci sıfatı ile katıldığını, duruşma başlamadan seyirci sıralarında yerini aldığını, yanında Avukat Betül Duran’ın da olduğunu, mübaşir olan tanık...'in duruşmanın taraflarını çağırdığını, sanığın müvekkili ile beraber yerini aldığını, katılanın, kimliğini görmek istediği sanığın "Ben avukatım, beni tanıyorsunuz, ben sizden kimlik soruyor muyum? Siz de benden kimlik soramazsınız, dosyada vekâletnamem var!" gibi beyanlarda bulunduğunu, katılanın kimliği görmek istediğini söylemesi nedeniyle aralarındaki tartışmanın uzadığını, bunun üzerine kendisinin seyirci sıralarından kalktığını, katılana hitaben, Baro Başkanı olduğunu, sanığı tanıdığını, Baroya kayıtlı avukat olduğunu söylediğini, ancak katılanın "Ben de tanıyayım, kimliğini göreyim!" dediğini, sanığın kimliğini vermeme tavrını devam ettirmesi üzerine "Ben başkanınızım, kimliğinizi bana verin!" dediğini ve sanığın kendisine verdiği kimliği katılana ilettiğini,
Tanık ... İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; olay tarihinde İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde mübaşirlik görevini yaptığını, isminin ... olduğunu sonradan öğrendiği sanığın duruşmaların devam ettiği esnada duruşma salonuna girmek istediğini, sanığa, katılanın duruşma sırasında düzenin bozulmaması için içeriye kimsenin alınmamasını istediğini söylediğini, kendisini ancak duruşma arasında içeri alabileceğini ifade ettiği sanığın "Nasıl olur?" diyerek duruşma salonuna girdiğini, duruşma esnasında sanık ile katılan arasında bir konuşma geçtiğini, net olarak hatırlayamadığı bu konuşmaların ilgili dosyanın duruşma zaptına geçtiğini, öğleden önce meydana gelen olay nedeniyle ortamın gerildiğini, katılanın istemi üzerine polis çağırdığını, sanığın duruşma salonundan ne şekilde ayrıldığını aradan zaman geçtiği için hatırlayamadığını, ancak bu konuda tutanak tutulduğunu İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesi Yazı İşleri Müdüründen duyduğunu, olay anında duruşma salonunun içerisinde olduğu için salonun önünde konuşulanları duymadığını, tutanak içeriğinden de bilgi sahibi olmadığını, sanığın vekili olduğu dosyanın sırası gelmediğinden duruşmanın öğleden sonraya kaldığını, öğleden sonra yapılan duruşmaya sanığın yanı sıra İzmir Baro Başkanı olarak tanıdığı tanık ... ile yanındakilerin de katıldığını, duruşmayı başlatan katılanın sanıktan avukat kimliğini istediğini, ancak sanığın kimliğini vermek istemediğini, araya tanık Sema’nın girmesi üzerine kimliğin katılana iletildiğini, katılanın duruşmaların sırası ve saati konusunda çok hassas olduğunu, duruşmanın düzenini sağlamak adına birtakım prensipler belirlediğini, duruşmanın tüm taraflarının ve avukatların talimatlarına uymasını istediğini, herkese eşit şekilde davrandığını, tanımadığı avukatlardan kimlik sorduğunu, ancak kimseyi kırmadığını,
Yargılama evresinde ise; İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde mübaşir olarak görev yaptığını, katılanın duruşma başladığında içeriye hiç kimseyi almaması konusunda kendisine talimat verdiğini, bu talimat doğrultusunda olay günü içeri girmek isteyen sanığa, katılanın söz konusu talimatından söz ederek içeri girmemesini söylediğini, ancak sanığın içeri girdiğini, bunun üzerine katılanın duruşma ahenginin bozulmaması konusunda sanığa bir şeyler söylediğini, sanığın da buna hatırlamadığı bir şekilde karşılık verdiğini, bu hususların tutanağa geçtiğini, katılanın talimatı üzerine polis çağırması için yazı işleri müdürü olan tanık Hülya’nın yanına gittiğini, polisler geldikten sonra onlarla birlikte duruşma salonuna geçtiklerini, sanığı polislerin dışarı çıkardıklarını, sanığın dışarı çıktıktan sonra herhangi bir şey söyleyip söylemediğini duymadığını, sorulması üzerine sanığın vekil olduğu dosyanın öğleden sonraki duruşmasına Baro Başkanının da geldiğini, sanığın içeri girerken üzerinde cübbe olmadığını, kolunda cübbe olup olmadığını ise hatırlamadığını, duruşma salonuna giren sanığın kendisine yönelik fiziksel bir temasını hatırlamadığını, sanığın içeri girmek istediği sırada zaten avukat olduğunu söylediğini, izleyici avukatların olduğu tarafa doğru yöneldiğinde katılanın dikkatinin dağıldığını, aralarındaki tartışmanın bu nedenle başladığını,
Tanık Ümit İzmirli İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; İzmir Barosuna kayıtlı avukat olarak görev yaptığını, 14.06.2011 tarihinde saat 10.30 – 11.00 sıralarında İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde vekili olduğu bir dosyanın duruşmasına katılmak üzere salonun önüne gittiğini, mübaşir olan tanık...'in kendisine duruşmanın devam ettiği esnada duruşma salonuna girilip çıkılmasına katılanın izin vermediğini ve yalnızca duruşma aralarında duruşma salonuna girebileceğini söylediğini, kendisinin de devam eden duruşmanın sona ermesini beklediğini, duruşma bittikten sonra duruşma arasında mahkeme salonunun seyircilere ayrılmış sıralarına oturduğunu, dosyasının duruşma sırasını beklediğini, bir dosyanın duruşmasının devam ettiği esnada mübaşirin katılanın bulunduğu kürsüye doğru bir iş için yöneldiğini, bu sırada sanığın duruşma salonunun kapısından içeriye girdiğini, tanık...'in, sanığın yanına doğru gidip, alçak bir ses tonu ile fısıldayarak duruşma salonundan çıkması gerektiğini söylediğini, duruşma salonuna giren sanığın duruşmanın gizli olup olmadığını sorarak salondan çıkmak istemediğini, tanık...'in sanığı dışarı çıkmaya davet ettiğini, aralarındaki konuşmanın 15-20 saniye sürdüğünü, olaya katılanın müdahale ettiğini ve yüksek bir ses tonu ile sanığa dışarı çıkmasını söylediğini, sanığın da katılana hitaben "Duruşma gizli mi Efendim? Niye? Dışarı çıkmam!" dediğini ve duruşma salonunda seyircilerin bulunduğu kısma doğru dönerek duruşmanın gizli olup olmadığını sorduğunu, katılanın, dışarı çıkması için birkaç kez uyardığı sanığın ısrarla dışarı çıkmak istemediğini, bunun üzerine seyirci sıralarından kalkıp koluna girdiği sanığı dışarı çıkardığını, duruşma salonunda seyircilere ayrılmış sıralarda oturan başka bir avukatın da kendileri ile beraber dışarıya çıktığını, sanığın yüksek bir ses tonu ile bağırarak "Duruşma salonundan neden dışarı çıkarıldım? Neden dışarı çıkarılıyorum?" gibi sözler söylediğini, o esnada gelen iki polis memurunun sanığı duruşma salonunun önünden uzaklaştırmaya çalıştığını, kendisinin de polis memurlarına hitaben, sanığın duruşma salonundan dışarı çıkarılması için çağrıldıklarını, ancak sanığın duruşma salonundan zaten çıktığını, yapılabilecek bir şeyin kalmadığını söylediğini, sanığın, kendisine "Ne yapayım ben?" diye sorduğunu, kendisinin de Baroda bulunan Avukat Hakları Merkezine başvurabileceğini söylediğini, katılanın yaşanan olaydan dolayı sinirlerinin bozulduğunu ve duruşmalara ara verdiğini, sanığın olaya ilişkin tutanak tuttuğunu, rica etmesi üzerine oluşa kabaca uygun olduğunu gördüğü tutanağı kendisinin de imzaladığını,
Yargılama evresinde ise; olay günü İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşması olması nedeniyle yanında ismini bilmediği başka bir avukat da olduğu hâlde duruşma salonunda beklediklerini, duruşma devam ederken sanığın içeri girdiğini, ancak kürsünün yanında bulunan mübaşirin sanığın yanına giderek kendisini dışarı davet ettiğini, buna rağmen sanığın çıkmayacağını söylediğini, bahsettiği olay bir iki kez tekrarlanınca katılanın duruşmayı keserek sanığın bulunduğu yöne bakıp kendisinden dışarı çıkmasını istediğini, sanığın da katılana hitaben "Niye çıkayım Hâkim Bey, duruşma gizli mi?" diye sorduğunu, bir yandan da kendilerine doğru baktığını, bunun üzerine kendilerinin de duruşmanın gizli olmadığını işaretle sanığa hissettirdiklerini, buna rağmen katılanın sanığa "Çık dışarı!" dediğini, sanığın çıkmamakta direnmesi üzerine katılanın mübaşire polis çağırması yönünde talimat verdiğini, bunun üzerine ayağa kalkıp sanığı duruşma salonundan dışarı çıkardığını, sanığın, yaşananlarla ilgili tutanak tutmak istediğini söyleyerek bu tutanağı imzalayıp imzalamayacağını kendisine sorduğunu, bu talebi kabul ederek sanık tarafından tutulan tutanağı imzaladığını, sanığa İzmir Barosu Avukat Hakları Merkezine gitmesini tavsiye ettiğini, sorulması üzerine sanığın elinde cübbe olduğunu hatırladığını, çantada taşıdığını, bu sebeple kendisini tanımadığı hâlde sanığın avukat olduğunu düşündüğünü, olay sırasında katılana veya bir başkasına "Serseri!" şeklinde hakaret edildiğini duymadığını, sanığın olay sırasında infial içerisinde olduğunu ve kendi kendine "Bir avukat nasıl çıkarılır?" diye söylendiğini, sorulması üzerine sanığı duruşma salonundan kendisinin çıkardığını,
Tanık Hülya Öz İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde yazı işleri müdürü olarak görev yaptığını, olay günü zabıt kâtibi olan tanık Elif Öztürk ile birlikte kalemde çalıştıklarını, avukat olan tanık Çağdaş Atli’nin de kalemde dosya incelediğini, duruşmalar devam ederken mübaşir olan tanık...'in yanına geldiğini, duruşma düzeninin sağlanması için katılanın polis memuru istediğini söylemesi üzerine Adliye Karakolunu arayarak polis çağırdığını, bu sırada kalemin önündeki koridordan sesler geldiğini, tanıklar Elif ve Çağdaş ile birlikte kalemden çıktıklarını, duruşma salonunun önünde bulunan koridorda sanığın yüksek bir sesle diğer avukatlara hitaben "Duruşma salonuna girelim, hâkimi duruşma kürsüsünden indirelim!" şeklinde sözler söylediğini, avukat olduğunu sonradan öğrendiği sanığın üzerinde cübbe olmadığını, gelen polis memurlarının yüksek sesle konuşan sanığın kimliğini tespit etmeye çalıştıklarını, ancak şahsın polis memurlarına kimlik bilgilerini vermeyeceğini söylediğini, polis memurlarının, kimlik bilgilerini tespit edemedikleri sanığı duruşma salonunun önünden uzaklaştırdıklarını, bu sırada sanığın yüksek sesle "Sen beni dışarı çıkaramazsın, ben seni kürsüden indireceğim, serseri, serseri, serseri!" şeklinde bağırdığını duyduğunu, bu konuşmaları yanında bulunan tanık Elif ve kalemde dosya incelerken koridora kendileri ile birlikte çıkan tanık Çağdaş'ın da duyduğunu, duruşma bekleyen birçok kişinin de koridorda olduğunu, onların da bu konuşmalara tanık olduklarını, gördükleri olayı tanıklar Elif ve Çağdaş ile birlikte tutanak altına aldıklarını, tutanak içeriğinin doğru olduğunu,
Yargılama evresinde ise; konuyla ilgili olarak Adalet Komisyonu Başkanına vermiş olduğu ifadesini aynen tekrar ettiğini, olay günü tanıklar Elif Öztürk ve Çağdaş Atli ile birlikte dışarı çıktıklarını, salonun kapısının, duruşmanın sürmesi nedeniyle kapalı olduğunu, tanık oldukları olayları katılana anlatınca kendisinin de tutanak tutmaları gerektiğini söylediğini, tutanağı tutup imzalayarak katılana teslim ettiklerini,
Tanık Elif Öztürk İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde zabıt kâtibi olarak görev yaptığını, olay günü Yazı İşleri Müdürü olan tanık Hülya Öz ile kalemde çalıştıklarını, bu sırada ismini bilmediği bir avukatın da dosya incelemek amacıyla kalemde bulunduğunu, bir süre sonra mahkeme mübaşiri olan tanık...'in kaleme gelerek tanık Hülya’dan polis çağırmasını istediğini, aynı anda koridordan yüksek sesler gelmeye başladığını, tanık...'e, ne olduğunu sorduklarını, kendisinin de bir avukatın sorun çıkardığını ve katılanla tartıştığını söylediğini, bunun üzerine tanık Hülya’nın Adliye Karakolunu arayarak polis istediğini, merak ettikleri için kalemin kapısının önüne çıktıklarını, kalemin kapısı ile duruşma salonunun kapısının aynı koridora baktığını, koridorun kalabalık olduğunu, cübbesi olmadığı için avukat olup olmadığını anlayamadığı ve sonradan sanık olduğunu öğrendiği bir erkek şahsın koridorda bekleyen avukatlara "Gelin, salona girelim, hâkimi kürsüden indirelim!" gibi sözler söylediğini, gelen polis memurlarının sanığın kimliğini tespit etmek istediklerini, ancak sanığın avukat olduğunu ifade ederek kimliğini vermediğini ve kendisini karakola davet eden polis memurlarına karşı çıktığını, bu esnada yüksek bir sesle ve duruşma salonuna doğru bakarak "Serseri, serseri, serseri!" şeklinde bağırdığını, bu nedenle anılan sözleri katılana hitaben söylediğini anladığını, gördüklerini tanıklar Hülya ve Çağdaş ile birlikte tutanağa bağladıklarını,
Tanık Çağdaş Atli İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca alınan ifadesinde; İzmir Barosuna kayıtlı avukat olarak görev yaptığını, tarihini hatırlayamadığı bir gün İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesine bir dosyayı incelemek üzere gittiğini, dosyayı incelerken Mahkeme kaleminin dışında koridordan bazı bağrışmalar duyduğunu, kısa bir süre sonra tanık...'in kaleme gelerek yazı işleri müdürü olan tanık Hülya’dan adliye karakolunu arayıp polis çağırmasını istediğini, bu arada koridordan seslerin yükselmeye devam ettiğini, kalemde kendisinin, tanık Hülya’nın ve zabıt kâtibi olan tanık Elif’in bulunduğunu, merak ettikleri için önce tanıklar Hülya ve Elif’in kalem kapısının önüne çıktıklarını, daha sonra kendisinin de kalemden ayrıldığını, duruşma salonunun kapısının önünde bir şahsı bağırırken gördüğünü, sonradan sanık olduğunu öğrendiği şahsın "Sen o kürsüyü hak etmiyorsun, seni o kürsüden indireceğim!" diye bağırdığını duyduğunu, o esnada duruşma salonunun kapısının yarı açık olduğunu, duruşma salonunun bir metre yakınında bulunan sanığın yüzünün salona doğru dönük olduğunu, hitabının da duruşma salonundan içeriye doğru bakar şekilde olduğunu, sanığın daha sonra "Serseri, serseri, serseri!" diye bağırdığını, etrafta bulunan avukatlar ile vatandaşların sanığı sakinleştirmeye çalıştıklarını, tanıklar Hülya ve Elif’in konuya ilişkin tuttukları tutanağı imzalaması konusundaki ricaları üzerine olaya uygun olarak tutulduğunu belirlediği tutanağı imzaladığını,
Yargılama evresinde ise; olay günü 13. Asliye Ceza Mahkemesi kaleminde bir sanığın vekâletini üstlenip üstlenmeyeceği hususunda dosya incelediği sırada dışarıdan bazı gürültüler geldiğini, bir süre sonra tanık...'in bulundukları yere gelerek tanık Hülya'ya bir şahsın katılanla tartıştığını, bu nedenle duruşma yapılamadığını ve polis çağırmalarını isteğini, bunun üzerine yazı işleri müdürünün adliye karakolunu arayarak polis çağırdığını, bir süre bekledikten sonra önce tanık Hülya'nın sonra da tanık Elif'in çıkması üzerine kendisinin de dışarı çıktığını, o sırada bir şahsın katılana doğru bağırdığını gördüğünü, bağırırken "Sen o kürsüyü hak etmiyorsun, seni o kürsüden indireceğim!" şeklinde sözler söylediğini, bu sırada katılanın duruşma salonunda olduğunu, sanığın duruşma salonunun dışındaki bekleme salonunda üç kez "Serseri!" diye bağırdığını, daha sonra lavaboya gittiğini, döndüğünde yazı işleri müdürünün ve zabıt kâtibinin bir tutanak hazırladıklarını gördüğünü, kendisine imzalamak isteyip istemediğini sorduklarını, gözlemlediği hususların yer aldığı tutanağı imzaladığını, tutanak içeriğinin doğru olduğunu, sorulması üzerine; sanığın, "Kürsüden indireceğim!" sözünden hemen sonra koridorda üç kez "Serseri!" diye bağırdığını, bu sırada duruşma salonunun kapısının açık olduğunu ve sanığın kapıya dört beş metrelik mesafede bulunduğunu,
Tanık Mehmet Nuri Duygu yargılama evresinde; Hazine vekili olarak görev yaptığını, olay günü duruşması olduğu için adliyede bulunduğu sırada gürültüler duyduğunu, merak ederek 13. Asliye Ceza Mahkemesinin duruşma salonuna doğru gittiğini, içeriye girdiğinde katılanın ayağa kalkmış bir şekilde birine "Çık dışarı!" diye bağırdığını, sanığın ise "Ben avukatım, alenidir burası, dışarıya çıkmam!" diye karşılık verdiğini gördüğünü, bunun üzerine orada bulunanların sanığı dışarı çıkardıklarını, dışarıya çıkan bir şahsın olaya dair tutanak hazırlayacağını, imzalayıp imzalamayacağını sorduğunu, kendisinin de bu isteği kabul ederek hazırlanan tutanağı imzaladığını, tutanağı düzenledikten hemen sonra polislerin geldiğini, sorulması üzerine; sanığın katılana ya da başka bir kimseye hakaret ettiğini duymadığını,
Tanık Veysel Kaymak yargılama evresinde; polis memuru olarak görev yaptığını, 14.06.2014 tarihinde düzenlenen tutanak altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, sanığı duruşma salonundan kendilerinin çıkardığını, sanığın dışarı çıkartılmasını katılanın istediğini, dışarıya davet ettiği sanığın çıkmak istememesi ve katılanın bu yöndeki talimatı yinelemesi üzerine sanığı kolundan tutarak dışarıya çıkardığını, dışarıya çıktıktan sonra sanığın "Serseriler, bunları kürsüden indirmek lazım!" şeklinde konuştuğunu duyduğunu, kendisi gelmeden önce meydana gelen olaylar ile ilgili bilgisinin bulunmadığını, sanığın hakaret içerikli sözünü duyduğunu, ancak tutanağa geçmediğini,
Tanık Rahim Genç yargılama evresinde; olay tarihinde diğer tutanak mümzii arkadaşı ile birlikte İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin bulunduğu katta görevli olduklarını, duruşma salonunun olduğu yerde münakaşa olduğunun söylenmesi nedeniyle önce tanık Veysel Kaymak sonra da kendisi olmak üzere olay yerine yönlendiklerini, duruşma salonunun kapısına geldiğinde tanık Veysel’in sanığı duruşma salonundan dışarıya çıkarmak üzere olduğunu, kapıda karşılaştıklarını, onlar dışarı çıkarken katılana olayın mahiyetini sormak üzere kendisinin içeri girdiğini, katılanın da dışarı çıkartılan avukatın isminin öğrenilmesi ve kimliğinin getirilmesi talebinde bulunduğunu, kimlik sorduğu sanığın "O bana kimliğimi soramaz!" şeklinde beyanda bulunduğunu, bunun üzerine sanığa "Polis memuru olarak kimliğini soruyorum." dediğini, ancak sanığın "Senin sahte polis olmadığını nereden bileyim? Kimliğimi söylemem!" biçiminde karşılık verdiğini, olayı bir tutanağa bağladıklarını ve Cumhuriyet savcısına bildirdiklerini, Cumhuriyet savcısının Baro levhasını kontrol ettirmesi üzerine sanığın ismini tespit ettiklerini, olay sırasında hakaret içerikli bir söz duymadığını, hatırladığı kadarıyla sanığın üzerinde cübbesinin bulunmadığını,
Tanık Ferzande Aydemir yargılama evresinde; Alsancak Polis Merkezinde görevli olduğunu, olay tarihinde hakkında yakalama emri olan bir şahsı İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin duruşma salonuna getirdiğini, bekleme salonunda bulundukları sırada duruşma salonundan gürültüler gelmeye başladığını, bir süre sonra kapının açıldığını, mübaşir olan tanık...'in çıkarak "Polis yok mu?" diye seslenmesi üzerine duruşma salonuna yöneldiğini, ardından da resmî giyimli iki polis memurunun geldiğini, katılanın sanığı dışarı almalarını ve kimlik tespitini yapmalarını söylemesi üzerine sanığı dışarı çıkardıklarını, çıktıktan sonra artık kendi vazifesinin başına geçtiğini, resmî kıyafetli polislerin sanıktan kimlik sorduklarını, sanığın da bu sırada kendilerine zorluk çıkardığını, sanığın ne söylediğini bilmediğini, bağırma ya da hakaret duymadığını, sanığın direnmesi nedeniyle kolundan tutulmak suretiyle dışarı çıkarıldığını, üzerinde cübbe olmadığını,
Tanık Ramazan Terziler yargılama evresinde; olay günü İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşması olduğunu, duruşmaya girmek için bekleme salonuna geldiklerini, vekilleri olan sanığı telefonla arayarak geldiklerini söylediğini, bir kaç dakika sonra sanığın geldiğini, geldikten sonra "Ben bir bakayım!" diyerek duruşma salonuna girdiğini, ardından sebebini anlamadığı bir gürültü duyduğunu, bir kaç dakika sonra kapının açıldığını, bu sırada sanığın "Efendim, siz bana bu şekilde davranamazsınız!" dediğini, ardından avukat olduğunu zannettiği bir şahsın sanığı dışarı çıkardığını, sanık tutanak düzenlerken iki polis memurunun gelerek kendisini alıp gittiklerini, olay sırasında sanığın herhangi bir kimseye hakaret içeren söz söylediğini duymadığını,
Tanık Şenol Karaaslan yargılama evresinde; Avukat Hakları Bürosunda görevli olduğunu, sanığın İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinde yaşamış olduğu olayla ilgili görgüye dayalı bir bilgisinin olmadığını, gelen polis memurlarına sanığın avukat olduğunu söyleyerek fotoğrafını gösterdiğini, memurların da gerekli notları alarak ayrıldıklarını,
Beyan etmişlerdir.
Sanık ... İzmir Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanlığınca şikâyetçi sıfatıyla alınan ifadesinde; İzmir Barosuna kayıtlı avukat olarak görev yaptığını, İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/96 esas sayılı dosyasında mağdur vekili olduğunu, 14.06.2011 tarihli duruşmaya katılmak üzere İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin bulunduğu koridora gittiğini, duruşma saatinin 09.45 olduğunu, saat 11.30 olmasına rağmen duruşma sırasının gelmediğini, müvekkillerinin de kendisi ile birlikte uzun süre duruşma salonunun önündeki koridorda sıra beklediklerini, saat 11.30 sıralarında bir dosyanın duruşmasının bittiğini, tarafların dışarı çıktığını, beklediği dosyanın duruşmasına birkaç dosya kaldığını, ayakta beklerken yorulduğunu, duruşma salonuna girip seyirci sırasına oturmayı düşündüğü için duruşma salonunun kapısına gittiğini, duruşma salonunun kapısının açık olduğunu ve duruşması biten tarafların dışarıya yöneldiklerini gördüğünü, öncesinde duruşma salonuna girip çıkmadığını, duruşma salonuna girmek istediğinde tanık...'in fiziksel güç kullanarak kendisini durdurduğunu, o anda avukat cübbesinin de üzerinde olduğunu, tanık...'e duruşma salonunda bulunan seyirci koltuklarında bekleyeceğini söylediğini, birkaç avukatın da seyirci koltuklarında sıra beklediklerini gördüğünü, ancak tanık...'in, duruşma salonuna giremeyeceğini söylediğini, neden giremeyeceğini sorduğu esnada katılanın kürsüden kendisine doğru "Çık dışarı!" şeklinde bağırdığını, dosyada gizlilik kararı olup olmadığını sormasına karşın tanık...'in kendisine açıklama yapmadığını, yalnızca dışarı çıkmasını istediğini, katılanın kendisine hitaben "Kuralları dışarı astım, okumadın mı? Çık dışarı oku!" şeklinde bağırdığını, bunun üzerine bahsedilen kuralları okumadığını, duruşmaların aleni olduğunu söylediğini, gizlilik kararı olup olmadığını sorması üzerine katılanın "Polis çağırın, atın bunu dışarı!" diyerek bağırmaya başladığını, sesini iyice yükselttiğini, azarlar şekilde konuştuğunu, kendisinin de katılana yönelik bir avukatı bu şekilde duruşma salonundan çıkaramayacağını, duruşmaların aleni olduğunu söylediğini, duruşmanın düzenini bozup bozmadığını sorduğunu, ancak katılanın devamlı "Çık dışarı!" şeklinde bağırdığını, mübaşire de polis çağırması için talimat verdiğini, kısa bir süre sonra iki tane polis memurunun duruşma salonuna geldiğini, o esnada duruşma salonunda seyirci koltuklarında bekleyen beş altı avukatın bulunduğunu, tanıklar Ümit ve Mehmet Nuri ile birlikte duruşma salonunda gerçekleşen olaya ilişkin tutanak düzenlediklerini, duruşma salonunda tutanağı düzenledikleri esnada polis memurlarının kendisini fiziksel güç kullanarak dışarı çıkardıklarını, polislerin kendisine hitaben Hâkimin emri olduğunu, kimliğini vermesi gerektiğini, vermezse kendisini karakola götüreceklerini söylediklerini, polislere bu emrin kanuna aykırı olduğunu, kanuna aykırı emri yerine getirmenin de suç olduğunu söylediğini, Baroya doğru yöneldiğini, Baronun Avukatlık Yardımlaşma Birimine gittiğini, polis memurlarının da kendisinin peşinden Baroya geldiklerini, polislere, kimliğini vermeyeceğini, kendisini karakola götürmelerini söylediğini, Baro Başkanı ve Yönetim Kurulundan birkaç arkadaşının yanlarına geldiklerini, Baro Başkanı ve bir Yönetim Kurulu üyesinin katılan ile görüşmek üzere odasına gittiklerini, görüşmeden sonra Baro Başkanının duruşmaya izleyici olarak katılacaklarını kendisine söylediğini, polislerin o esnada dışarıda beklediklerini, dosyanın duruşmasına öğleden sonra başlandığını, Baro Başkanı ve Yönetim Kurulu üyelerinden birinin izleyici koltuğunda yer aldığını, ancak katılanın "Ben senin avukat olduğunu nereden bileyim? Sahte avukatlar var." diyerek kendisine karşı olan tutumunu devam ettirdiğini, müvekkillerinin yanında kendisine kimlik sorulmuş olmasının mesleği adına aşağılayıcı bir tutum olduğunu düşündüğünü, katılana hitaben "Sayın Yargıcım, benim vekâletnamem dosyada, sabahtan bir diyalog yaşandı, Baro Başkanı gelip sizinle görüştü, Baro Başkanı avukat olmayan birisi için görüşmez, Baro Başkanı da seyirciler arasında, benim avukat olduğum konusunda şüphe yok, bu aşamada bana kimlik sormanız uygun değil, lütfen bana kimlik sormayın." dediğini, Baro Başkanının araya girdiğini, kendisinden avukatlık kimliğini rica ettiğini, bunun üzerine kimliğini Baro Başkanına verdiğini, onun da kimliği katılana gösterdiğini, katılanın aynı gün duruşması olan diğer avukatlardan kimlik sormadığını, kendisi ile katılan arasında herhangi bir husumetin bulunmadığını, katılanın tavrının avukatlık mesleğine yönelik aşağılayıcı bir tutum olduğunu,
Yargılama evresinde ise; duruşması olduğu için olay günü İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesine müvekkili ile geldiğini, müvekkili dışarıda iken duruşma salonuna giderek sırasını beklemek istediğini, hatta içeride duruşma sırasını bekleyen başka meslektaşları da olduğu, ancak içeri girmek isterken tanık... tarafından engellendiğini, avukat olduğunu söyleyerek duruşma saatini içeride beklemek istediğini belirtmesine karşın tanık...'in kendisini dışarı yönlendirdiğini, o sırada içeriden birinin "Çık dışarı!" şeklinde yüksek sesle bağırdığını, daha sonradan bu sözü söyleyenin katılan olduğunu anladığını, bunun üzerine katılana "Gizlilik kararı mı var Hâkim Bey?" diye sorduğunu, ancak ısrarla dışarı çıkmasının istendiğini, katılanın bu sözü defalarca ve masaya vurmak suretiyle söylediğini, daha dışarı çıkmadan iki polis memurunun gelerek kendisini dışarı davet ettiklerini, kimliğini istediklerini, vermemesi hâlinde nezarethaneye götüreceklerini belirttiklerini, bunun üzerine polis memurlarına avukat olarak görev yaptığını ve taleplerinin kanunsuz olduğunu, hâkimin talebinin kanunsuz olduğunu ve kanunsuz emre uymamaları gerektiğini bildirdiğini, durumu bağlı olduğu baro başkanlığına bildirdiğini, Baro temsilcilerinin de katılımıyla öğleden sonra tekrar duruşmanın yapıldığı yere geldiklerini, duruşma başladığında avukat olduğunu ve bu hususun zapta geçirilmesini istediğini, fakat katılanın kendisine kimlik sorduğunu, ilk başta kimliğini vermek istemediğini, sahte avukatlar olabileceğinin belirtilmesi üzerine ise kimliğini verdiğini, daha sonra katılanın, hakkında şikâyette bulunduğunu öğrendiğini, suçlamayı kabul etmediğini, sorulması üzerine; katılana yönelik "Serseri" şeklinde hitapta bulunmadığını,
Savunmuştur.
5271 sayılı CMK’nın "Duruşmanın açıklığı" başlıklı 182. maddesi;
"(1) Duruşma herkese açıktır.
(2) Genel ahlâkın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, duruşmanın bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına mahkemece karar verilebilir.
(3) Duruşmanın kapalı yapılması konusundaki gerekçeli karar ile hüküm açık duruşmada açıklanır." hükmünü içermektedir.
Anılan maddenin gerekçesinde de; "Duruşma aşamasının genel karakterleri, bütün karşılaştırmalı ceza usulü mevzuatında, açıklık, sözlülük (şifahîlik), tartışmalılık (diyalog) ve işi bir duruşmada bitirme (Fransızca deyimi ile concentation) dir. Açıklık, şifahîlik, tartışmalılık usulde egemen ithamî niteliğe bağlıdır.
Duruşmanın açıklığı; hem iyi bir adaletin güvencesidir ve hem de suç yönünden genel önlemeyi sağlar.
Madde, açıklık kuralını duruşmayı ilgilendiren bir kurum oluğu için sistematik açıdan duruşma bölümünün başına almıştır. 1412 sayılı Kanunun kaynağı Alman Kanunu, l929 yılında kabul edilirken, ayrıca Alman Mahkemeler Teşkilâtı Kanunu alınmadığı için, Almanya’da Mahkemeler Teşkilâtı Kanununda düzenlenmiş olan açıklık kuralı, 1412 sayılı Kanunun arkasına genel sistematiğe aykırı bir biçimde yerleştirilmişti.
Madde, başta Anayasanın ve uluslararası sözleşmelerin kabul ettiği bir esası tekrarlamakta ve açıklığı tanımlamaktadır: Açıklık duruşmanın herkese açık olması demektir; tabiî olarak maddî olanakların zorunlu kıldığı hâller saklıdır. Başka bir deyişle açıklık, mahkeme salonuna alabildiği kadar kişinin, kabul koşullarına tâbi tutulmaksızın girebilmesi demektir. Herkese açık olmak, bir kayda tâbi tutulmadan, mahkeme salonuna kişinin girebilmesi anlamını taşır.
İkinci fıkra, iki hâlde duruşmanın bir kısmının veya tamamının kapalı yapılabilmesine olanak vermektedir:
1. Genel ahlâk,
2. Kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kılması.
Maddeye göre bu iki hâlde kapalılığa mahkemece karar verilecektir. Bu karar mutlaka gerekçeli olacak ve hüküm herhâlde açık duruşmada açıklanacaktır.
Çocukların yargılanmasına ilişkin hükümler saklıdır. Duruşmanın kapalı olarak yapılabileceği diğer hâller 191 inci maddede gösterilmiştir. Bu maddenin gerekçesine de bakılmalıdır." açıklamalarına yer verilmiştir.
Açıklık ilkesi ayrıca Anayasa’nın 141, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 10 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddelerinde de düzenlenmiştir.
Öte yandan CMK’nın "Hâkim veya başkanın yetkisi" başlığını taşıyan 203. maddesi;
"(1) Duruşmanın düzeni, mahkeme başkanı veya hâkim tarafından sağlanır.
(2) Mahkeme başkanı veya hâkim, duruşmanın düzenini bozan kişinin, savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla salondan çıkarılmasını emreder.
(3) Kişi dışarı çıkarılması sırasında direnç gösterir veya karışıklıklara neden olursa yakalanır ve hâkim veya mahkeme tarafından, avukatlar hariç, verilecek bir kararla derhâl dört güne kadar disiplin hapsine konulabilir. Ancak çocuklar hakkında disiplin hapsi uygulanmaz." düzenlemesini içermektedir.
Aynı maddenin gerekçesinde ise; "1412 sayılı Kanunun 379 uncu maddesinde yer alan disiplin cezaları değiştirilmiştir. Hâlen bir haftaya kadar olan 'disiplin hapsi' 4 güne indirilmiş ve 1412 sayılı Kanunun 379 uncu maddesinde öngörülmüş bulunan hafif para cezasına ilişkin hüküm Tasarının ilgili maddesine alınmamıştır. Çocuklar hakkında disiplin hapsi uygulanmayacaktır.
Maddede, duruşmanın düzen ve disiplinin sağlanması konusunda getirilen hükümlerle duruşmanın düzen ve disiplinin bozulmasına neden olabilecek olayların önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Esaslar şöylece ifade olunabilir:
l. Mahkeme başkanı veya hâkim duruşmanın düzen ve disiplini sağlayacaktır; bu amaçla, hâlin gerekli kıldığı tedbirleri alabilecek ve uyarıları yapabilecektir.
2. Duruşma sırasında ne suretle olursa olsun düzeni bozan dinleyici, tanık, bilirkişi, katılan, malen sorumlu ve diğer kişilerin salondan çıkarılmasını görevlilere emredecektir.
3. Dışarı çıkarılması sırasında direnç gösteren veya karışıklıklara neden olanların yakalanmalarını emretmekle beraber bunların 4 güne kadar disiplin hapsine konulmalarına karar verecektir." hususları yer almıştır.
Uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki çözüme kavuşturulması bakımından "Hakaret suçunda haksız tahrik" konusu üzerinde de durulmalıdır.
TCK’nın "Haksız fiil nedeniyle veya karşılıklı hakaret" başlıklı 129. maddesi;
"(1) Hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
(2) Bu suçun, kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halinde, kişiye ceza verilmez.
(3) Hakaret suçunun karşılıklı olarak işlenmesi halinde, olayın mahiyetine göre, taraflardan her ikisi veya biri hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir." şeklinde düzenlenmiştir.
Anılan hükmün uyuşmazlık konusuna ilişkin birinci fıkrasının gerekçesinde; "Birinci fıkraya göre, mağdur kendi haksız hareketleriyle hakarete neden olmuş ise, haksız hareketinin ağırlığını göz önüne almak suretiyle hâkim, failin cezasını azaltabileceği gibi gerektiğinde tümüyle kaldırabilecektir." açıklamalarına yer verilmiştir.
Görüldüğü üzere TCK'nın 129. maddesinin ilk fıkrası uyarınca hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi hâlinde hâkim, faile verilecek cezayı üçte birine kadar indirebileceği gibi ceza vermekten de vazgeçebilir. Kanun koyucu burada TCK’nın 29. maddesinde düzenlenmiş olan genel haksız tahrikten farklı olarak hakaret suçuna özel bir tahrik düzenlemesi getirmiştir. TCK’nın 129. maddesinin uygulanma şartları oluştuğu durumda genel haksız tahrike ilişkin aynı Kanun’un 29. maddesinin uygulanma imkânı bulunmamaktadır.
TCK'nın 129. maddesinin birinci fıkrasındaki hüküm, aynı Kanun'un 29. maddesinde düzenlenen "genel haksız tahrik" hâlinden öncelikle cezai sonuçları açısından farklıdır. 29. maddede haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen failin cezasında, maddede öngörülen oranda indirim yapılacağı düzenlenmişken 129. maddedeki "özel haksız tahrik" hâlinde, failin cezasında indirim yapılabileceği gibi ceza vermekten de vazgeçilebileceği belirtilmiştir. Cezai sonuçlarının yanı sıra her iki düzenleme uygulanma koşulları bakımından da birbirinden farklılık arz etmektedir. TCK’nın 29. maddesinde "haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında" suçun işlenmiş olması aramışken, 129. maddede hakaret fiilinin haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi yeterli görülmüş, ayrıca fiilin hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında işlenmiş olması aranmamıştır. Dolayısıyla 129. madde açısından Kanun'un gözettiği husus, somut olayın özelliğine göre fiilin ani bir öfkenin sonucu olarak işlenmesidir. Aradan uzunca bir süre geçtikten sonra gösterilen tepkinin bu düzenleme kapsamında değerlendirilmesi söz konusu olmayacaktır.
Hakaretin haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi için her şeyden önce ortada haksız bir fiil söz konusu olmalıdır. Kanun haksız bir fiilden bahsettiği için bu fiilin hukuka aykırı olması yeterli olup mutlaka suç olması ya da özel hukuk anlamında bir "haksız fiil"in varlığı gerekmez. Bununla birlikte haksız olarak nitelendirilebilecek her türlü fiil de sanık lehine bu düzenleme kapsamında değerlendirilmemelidir. Aksi takdirde hakaret suçuyla korunmak istenen hukuki yarar aleyhine bir orantısızlık ortaya çıkacak, sanığın hukuk devletinin işleyiş süreci veya hayatın normal akışı içerisinde katlanmasının beklendiği hemen her durumda ölçüsüz bir koruma avantajından istifade etmesi söz konusu olacaktır.
Kanun'dan çıkan bir diğer sonuç, failin maruz kaldığı söz konusu haksız fiil kasten yaralama ya da hakaret olmamalıdır. Zira böyle bir durumda anılan düzenlemenin ikinci ve üçüncü fıkralarındaki suçun kasten yaralama suçuna tepki olarak veya hakaret suçunun karşılıklı olarak işlenmesine ilişkin düzenlemelerin uygulanma imkânı doğacaktır. Diğer taraftan haksız fiile karşı hakaretin nedensellik bağı içerisinde işlenmiş olması gerekir. Genel haksız tahrik hükümlerinde olduğu gibi burada da haksız fiilin mutlaka faile yönelmiş olması gerekmemekte, ancak tepki mutlaka haksız fiili yapana yönelmelidir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
İzmir Barosuna kayıtlı avukat olan sanığın olay tarihinde katılanlar vekili sıfatıyla takip ettiği İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/96 esas sayılı dosyası kapsamında görülen kamu davasının 14.06.2011 tarihli duruşmasına katılmak üzere İzmir Adliyesine geldiği, Mahkemenin 2010/636 esas sayılı dosyasının yargılaması yapılırken duruşma salonundan içeri girmek istediği, mübaşir olarak görev yapan tanık ...’ın duruşma devam ederken kimsenin salona alınmadığını, ancak celse arasında içeri girilebileceğini söylediği, ancak sanığın salona girme konusunda ısrarcı olduğu, aynı hususun hâkim olan katılanca da sanığa hatırlatıldığı, buna rağmen sanığın "Ben çıkmıyorum! Beni buradan kimse çıkartamaz! Duruşmalar açık değil mi? Gizlilik kararı mı var?" şeklinde karşılık verdiği, çağrılan polis memurlarının kendisini dışarı çıkarmak istemesi üzerine ise sanığın çıkmayacağını ifade ederek katılana hitaben "Sen kanun musun? Sen kimsin? Asıl seni o kürsüden indirip dışarı atmak lazım!" şeklinde beyanlarda bulunduğu, dışarı çıkartılmasından sonra adliye koridorunda bulunduğu sırada ise katılana hitaben "Sen beni dışarı çıkaramazsın! Ben seni o kürsüden indireceğim!" diyerek yüksek sesle "Serseri, serseri, serseri!" şeklinde hakaret içerikli sözler söylediği Yerel Mahkemece kabul edilen ve eylemin sübut bulduğu hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında bir uyuşmazlık bulunmayan olayda;
Sanığın duruşmasına girmek istediği İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 2010/636 esas sayılı dosyada taraflardan birisinin vekili ya da müdafisi olmadığı, katılan hakimin duruşma salonunda düzenin sağlanması için yalnızca celse aralarında duruşma salonuna girilip çıkılabileceğine ilişkin kuralı da içeren duyuruyu kapıya astırma uygulamasının Anayasanın 159/8-9 maddesi gereğince hakim ve savcıların görevlerini; kanun ve diğer mevzuata uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme; görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma işlemleri yapma sonucuna göre disiplin cezası uygulamakla görevli Hakim ve Savcılar Kurulu tarafından, görevi gereklerine aykırı görülmediğinden herhangi bir disiplin yaptırımı uygulanmadığı; esasen meydana gelen tartışma duruşmaların aleni yapılıp yapılmamasından da kaynaklanmadığı, zira mahkeme hakimi tarafından duruşmalar sırasında uyulması gereken kurallar olarak ilan edilen husus duruşmanın aleniyetini engelleyecek tarzda salona girmeyi yasaklamadığından duruşmaların aleniyet ilkesine aykırılık teşkil de etmediği, duruşma düzeninin sağlanmasına ilişkin yetki yargılama faaliyetinin sükun içinde yürütülmesi, tarafların iddia ve savunmalarını bildirme, tanık dinleme gibi faaliyetlerin dış etkilerden uzak bir ortamda yapılmasını temin edecektir. Hakimlerin sözlü ya da fiili saldırılardan diğer kamu görevlilerine nazaran daha fazla korunmasının amacı halkta yargı erkine olan güven ve saygının kaybolmamasının sağlanmasıdır. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarında da yer verildiği üzere "Görevdeki hakimlere yönelik, erklerin kullanımıyla ilgili eleştirilerde kabul edilebilirlik sınırı, bazı durumlarda, diğer bireylere göre daha geniş olabilir. Bununla birlikte, kamu görevlilerinin, siyasetçilerde olduğu gibi, isteyerek her iş ve hareketlerini sıkı bir denetime açık hale getirdiklerinden bahsedilemeyeceği gibi, eleştiriler konusunda da, siyasetçilerle aynı kompartımanda değerlendirilmeleri beklenemez. Bu nedenle kamu görevlilerinin, görevlerini layıkıyla yerine getirebilmeleri için kamu güveninden faydalanmaları gerekli olduğu gibi, görev başındayken sözlü saldırılara karşı korunmaları da gerekli olabilir". "...Söz konusu eleştirilerin, yargısal meseleyi tamamen medyatik zemine çekme veya görevli hakimlerle çatışma niyet veya stratejisinden başka bir amaca hizmet etmeyen temelsiz veya içi boş saldırılardan yargı erkini korumayı amaçlayan bazı sınırları geçmemesi gerektiği, bu kapsamda, avukatların sağlam bir olgusal temeli olmaksızın, kabul edilebilir yorum seviyesini geçen ağırlıkta ifadelerde bulunmamaları gereklidir" (Peruzzi V. İtalya Kararı, Başvuru No: 39294/09, Strasbourg, 30 Haziran 2015) şeklinde ifade edilmiştir.
Somut olayda; 23.01.2014 tarihli bilirkişi raporundan da anlaşılacağı üzere duruşma salonunun oldukça küçük boyutlarda olması nedeniyle duruşma devam ederken içeri girilip çıkılmasının veya yüksek sesle konuşulmasının gerek Mahkeme Hâkimi olan katılanın gerekse ilgili dosyanın taraflarının dikkatini dağıtacak nitelikte bulunması, sanığın salona girmek isterken mübaşir olan tanık ... ile girdiği tartışmanın duruşma düzenini bozacak niteliğe ulaşması ve katılan tarafından dile getirilen bu olgunun tanık...'in, sanığın izleyici avukatların olduğu tarafa doğru yöneldiğinde katılanın dikkatinin dağıldığı ve tartışmanın bu nedenle başladığı yönündeki ifadesi ile de desteklenmesi hususları hep birlikte göz önüne alındığında; katılanın duruşma salonuna beklemek amacıyla girmek isteyen sanığa "Çık dışarı!" diyerek salondan çıkartması şeklindeki eyleminin CMK'nın 203. maddesinde düzenlenen duruşma düzeninin sağlanması yetkisi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ve açıklanan sebeple sanığın hakaret suçunu katılanın haksız fiiline tepki olarak işlediğinden söz edilemeyeceği, dolayısıyla sanık hakkında TCK'nın 129. maddesinin ilk fıkrasındaki özel haksız tahrik hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşmadığı kabul edilmelidir.
Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ..., ..., ... ve ...; "İtiraza konu olayda genel kurulun sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığının temelini, kamu görevlisine hakaret suçundan yargılanan ve İzmir Barosuna kayıtlı olarak faaliyet gösteren sanık avukatın bu suçu İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 2011/96 esas sayılı dosyası kapsamında yargılama görevini yerine getiren katılan hâkimin haksız hareketine bir tepki olarak işlediği, diğer deyişle sanığın TCK’nın 129/1. maddesindeki özel haksız tahrik indiriminden istifade etmesi gerektiğine yönelik düşüncemiz oluşturmaktadır.
Konuya ilişkin “Haksız Fiil Nedeniyle veya Karşılıklı Hakaret” başlıklı 5237 sayılı TCK’nın 129. maddesinde;
'(1) Hakaret suçunun haksız bir fiile tepki olarak işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
(2) Bu suçun, kasten yaralama suçuna tepki olarak işlenmesi halinde, kişiye ceza verilmez.
(3) Hakaret suçunun karşılıklı olarak işlenmesi halinde, olayın mahiyetine göre, taraflardan her ikisi veya biri hakkında verilecek ceza üçte birine kadar indirilebileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.' düzenlemesine yer verilmiştir.
Madde metni incelendiğinde, hakaret suçundan dolayı cezanın kaldırılması ve azaltılması bakımından üç ayrı duruma ilişkin hüküm içerdiği anlaşılmaktadır. Somut olayımızla ilgisi yönünden uygulanma koşullarının tartışılması gereken birinci fıkrada, hakaret suçunun mağdurunun kendi haksız hareketleriyle hakarete neden olması hâlinde, haksız hareketinin ağırlığı gözetilerek hâkimin failin cezasını azaltabileceği gibi gerektiğinde tümüyle kaldırabileceği hükme bağlanmıştır. Hakaret suçuna ilişkin özel bir tahrik düzenlemesi olan bu hüküm gereğince, koşulları bulunduğu takdirde TCK’nın 29. maddesindeki genel haksız tahrik hükmü yerine fail hakkında bu madde uygulanacaktır.
TCK’nın 129/1. maddesinin tatbiki açısından mağdurdan gelen hareketin haksız olması yeterli olup ayrıca suç teşkil etmesi gerekmez. Yine bu haksız hareketin kasten yaralama veya hakaret suçunu oluşturması hâlinde aynı maddenin ikinci ya da üçüncü fıkralarının uygulanması sözkonusu olacaktır.
Haksız fiilin, doğrudan hakaret suçunun failine yönelik olması gerekli değildir. Üçüncü kişilere karşı yapılan haksız fiillere tepki olarak işlenen hakaret suçu için de TCK’nın 129/1. maddesi uygulama yeri bulur. Bununla beraber, hakaretin haksız fiilde bulunan kişiye karşı işlenmesi gerekir.
Uyuşmazlığın ana noktasını oluşturması bakımından öncelikle Anayasanın 141. maddesi ve 5271 sayılı CMK’da duruşmaya hâkim olan ilkelerden biri olarak düzenlenen açıklık ilkesinin esaslarını belirten 182/1. madde ile, duruşmayı yöneten hakimin düzen ve disiplini sağlama konusundaki yetkilerini gösteren 203/1. maddelerinin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Anayasa md. 141;
'Mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır. Duruşmaların bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde karar verilebilir.'
CMK 182 'Duruşmanın Açıklığı;
'(1) Duruşma herkese açıktır.
2) Genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde, duruşmanın bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına karar verilebilir.
(3) Duruşmanın kapalı yapılması konusundaki gerekçeli karar ile hüküm açık duruşmada açıklanır.'
Duruşmanın açıklığı ilkesi iyi bir adalet işleyişinin güvencesidir. Anayasa ve uluslararası sözleşmelerin kabul ettiği esaslara dayanmaktadır. Nitekim İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 10. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddelerinde de temel ilkelerden biri olarak düzenlenmiştir. Açıklık, duruşmanın herkese açık olması demektir. Doğal olarak adliyenin maddi imkânları, fiziksel koşulları çerçevesindeki bir açıklığı ifade etmektedir. Açıklık, görülmekte olan davanın duruşmasına koşulların izin verdiği ölçüde her isteyenin kabul koşullarına tabi tutulmaksızın girebilmesi anlamına gelir. Bu ilke kamunun bilgi edinme ve yargı kararlarını denetleme hakkının olmazsa olmazıdır. Duruşmanın yapıldığı yere girebilme olanağı sağlanmışsa açıklığın gerçekleştiği kabul edilmelidir. Açıklık duruşmanın başlamasından hükmün tefhimi anına kadar sürmektedir. Ancak hâkimler arasındaki müzakere ve oylama gizlidir. CMK’nın 289/1. maddesi uyarınca açıklık ilkesine uyulmaması mutlak bozma nedeni olarak sayılmaktadır. Maddenin ikinci fıkrasında belirtildiği üzere açıklık ilkesinin istisnaları genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kılması hâlleridir ki, bu durumda duruşmanın bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına karar verilebilir.
CMK 203 'Hakim veya Başkanın Yetkisi;
'(1) Duruşmanın düzeni, mahkeme başkanı veya hakim tarafından sağlanır.
(2)Mahkeme başkanı veya hakim, duruşmanın düzenini bozan kişinin, savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla salondan çıkarılmasını emreder.
(3) Kişi dışarı çıkarılması sırasında direnç gösterir veya karışıklıklara neden olursa yakalanır ve hakim veya mahkeme tarafından, avukatlar hariç, verilecek bir kararla derhal dört güne kadar disiplin hapsine konulabilir. Ancak çocuklar hakkında disiplin hapsi uygulanmaz.'
Madde gerekçesinde de belirtildiği gibi, görülmekte olan davanın duruşması sırasında mahkeme başkanı veya hâkim duruşmanın düzen ve disiplininin sağlanması amacıyla hâlin gerekli kıldığı tedbirleri alabilecek, uyarıları yapabilecek, yine bu yetkisi kapsamında duruşma sırasında ne suretle olursa olsun düzeni bozan dinleyici, tanık, bilirkişi, katılan, malen sorumlu ve diğer kişilerin salondan çıkarılmasını görevlilere emredebilecektir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise kişinin dışarı çıkarılması sırasında direnç göstermesi veya karışıklıklara neden olması hâlinde uygulanacak yaptırımlar belirtilmiş, ilgili kişiler hakkında 'avukatlar hariç' disiplin hapsinin uygulanabileceği de hüküm altına alınmış, bu bağlamda avukatların da duruşmanın düzenini bozabilecek ve dolayısıyla hakkında disiplin hapsi dışındaki diğer tedbirlerin uygulanabileceği kişilerden olduğu vurgulanmıştır.
Kuşkusuz duruşmada açıklık ilkesinin asıl, kısıtlama ve tedbirlerin ise bunun istisnası olduğu değerlendirildiğinde, yargı yetkisini kullanan makamların bu husustaki uygulamaları sırasında hassas davranmaları, alınan tedbirlerin ve yapılan işlemlerin dayanaklarını göstermeleri, ölçüsüz takdir hakkı kullanımından kaçınmaları gerektiği de anlaşılmaktadır.
Tüm bu hususlar ile beraber somut olay incelendiğinde;
Yapılan yargılama ve incelenen dosya içeriğine göre, sanık avukatın salt bir başka duruşmanın devamı sırasında duruşma salonuna girerek izleyici bölümüne oturmak istemesinden ibaret davranışının açıklık ilkesinin doğal sonucu olması yanında, CMK’nın 203/1. maddesi kapsamında duruşma düzenini bozan somut bir fiilinin de bulunmadığı, hakaret içeren sözlerin ise sanığın katılan hâkim tarafından polis çağrılarak duruşma salonundan çıkarılmak istenmesi sırasında ve bunun sonrasında sarf edilmiş olması karşısında, katılan tarafından kanunun yanlış yorumlanması ve uygulanmasına tepki olarak söylenen sözlerin TCK’nın 129/1. maddesi bağlamında 'haksız bir fiile karşı' ifade edildiği, bu itibarla sanık lehine özel tahrik hükmünün uygulanması gerektiği görüşünde olduğumuzdan isabetli gördüğümüz özel daire bozma kararına yönelik itirazın reddi gerektiği...",
Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "İzmir Barosu avukatlarından olan sanık, İzmir 13. Asliye Ceza Mahkemesinin duruşma salonuna, kendisinin takip ettiği davanın duruşmasını beklemek için başka bir davanın duruşmasının yürütüldüğü sırada girdiği, bu sırada mahkeme mübaşirinin kendisine, celse aralarında içeriye girilebileceğini celse devam ederken salona giriş çıkış yapılamayacağını söylemesine rağmen, avukat olan sanığın ısrarla salona girmek istemesi üzerine, mahkeme hâkiminin de yürüttüğü duruşmayı keserek sanığı uyarmasına karşılık olarak 'Ben çıkmıyorum. Beni buradan kimse çıkartamaz, duruşmalar açık değil mi, gizlilik kararı mı var?' şeklindeki sözleriyle ısraren cevap veren avukat sanıkla, ayağa kalkıp bağırarak tartışan hâkimin talimatıyla polisin çağrıldığı, olay yerine gelen polislerin sanık avukatı duruşma salonundan dışarı çıkarmak isterken, sanığın mahkeme hâkimi katılana hitaben 'Sen kimsin, sen kanun musun, asıl seni o kürsüden indirip dışarı atmak lazım' ve akabinde de 'Serseri serseri serseri' sözlerini söylemek şeklinde gerçekleşen eylemde, sanığın görevli memura karşı hakaret suçunu işlediği konusunda bir isabetsizlik ve görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
Ancak, duruşma düzenini sağlama ve yürütme görev ve sorumluluğunun mahkeme başkanına veya hakimine ait olduğuna ve duruşmanın düzenini bozan kişinin, savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla, dışarı çıkarılmasını emredeceğine dair CMK’nun 203. maddesi gözönüne alındığında, aleni yargılama yürütüldüğü sırada duruşma salonuna giriş çıkışı kısıtlamak yönünde kural koyarak, duruşma salon kapısına yazılı şekilde astıran hâkimin, bu disiplin kuralını ısrarla çiğneyen sanık avukata 'Çık dışarı' sözleriyle bağırmak şeklindeki eylemlerinin sanık yararına haksız tahrik oluşturup oluşturmayacağına dair görüş farklılığı vardır.
Suçun konusu, yapılan fiilden etkilenen şeydir. Buradaki suçun konusu sadece bir bireyin onuru, şerefi, saygınlığı değil, yapılan kamu görevinden dolayı toplum neznindeki itibarı, saygınlığı, onurudur.
Önemli bir nokta da şudur ki;
Hakaret, somut olayın özelliğine göre kişinin onur, şeref ve saygınlığına yönelik bir değer yargısını ifade eden her yolla işlenebilir. Bir kalıbı yoktur. Yani illa söz ile söylenmesine gerek olmadan, resim, yazı, işaret ve hakaretlerle de işlemek mümkündür. Yargının yerleşik içtihatlarından mağdur polisin yakasından tutma eylemi, ceza makbuzunu yırtıp mağdur polisin yüzüne atmak, hızlı gittiği için durduran ehliyet-ruhsat isteyen polisin üzerine ehliyet ve ruhsat bulunan çanta fırlatmak, el hareketi yapmak, tükürmek görevliye sövme suçu olarak kabul edilmiştir.
Anayasamızın 25. m.de temel hak ve hürriyetler arasında yer alan düşünce hürriyeti içinde kalan eleştiri hakkı, bir özgürlük hakkıdır. Ancak bir başkasının şöhretinin, itibarının ve haklarının korunması amacıyla sınırlanabilir. Bir düşünce açıklaması ya da eleştiri, başkalarının ve olaya özgülersek, kamu görevlisinin yaptığı görevden dolayı var olan şöhret, itibar ve saygınlığı ile bunların korunmasını talep hakkını ihlal etmediği sürece muteberdir ve düşünce açıklama serbestisi kapsamında kalabilir. İncelenen olayda da mahkeme hakiminin kendisine verilen görev, hak ve yetkilerini aşıp aşmadığı incelenmelidir.
CMK’nın 182. maddesinde;
'(1) Duruşma herkese açıktır.
(2) Genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde, duruşmanın bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına mahkemece karar verilebilir.
(3) Duruşmanın kapalı yapılması konusundaki gerekçeli karar ile hüküm açık duruşmada açıklanır.' hükümlerine yer verilmiştir.
Anılan madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, ceza muhakemesinde duruşmanın karakterleri, açıklık, sözlülük, tartışmalılık ve bir oturumda davanın bitirilmesi üzerine kuruludur.
Açıklık (alenilik) kuralı duruşmalarla ilgili bir kurum olduğu için ceza Muhakemesi Kanununun sistematiğinde de 'duruşma' bölümünün başında yer almaktadır. Kanun bu düzenleme ile Anayasamızın ve kabul ettiğimiz Uluslararası sözleşmelerin kabul ettiği bir esası tekrarlamakta ve açıklığı tanımlamaktadır. Nitekim, kanunkoyucu madde devamında, yargılamanın kapalılık halini kısıtlayarak ancak bazı şartların varlığı halinde mahkeme kararı ile yapılabileceğini düzenlemektedir. Açıklık duruşmanın herkese açık olması demektir. Doğal olarak maddi olanakların zorunlu kıldığı haller saklıdır. Yargılamanın açıklığı (aleniliği), mahkeme salonunun alabildiği kadar kişinin, kabul koşullarına tabi tutulmaksızın girebilmesi izleyebilmesi demektir. Yanı, yargılamanın herkese açık olması demek, bir kayda tabi tutulmadan mahkeme salonunun kapasitesi kadar kişilerin içeri girebilmesi demektir.
Duruşmanın aleniliği, hem iyi bir adaletin güvencesi, hem de toplum açısından suçların genel önlenmesini sağlaması açısından da önemlidir. Açıklık sanığın kamuoyunda hesap vermesini ve adaletin dağıtımında millet adına harıket eden mahkemelerin halk tarafından denetlenmesini de sağlamaktadır. Alenilik, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesindeki adil yargılanma hakkı kapsamında bir güvence oluşturduğu gibi, kapalı kapılar ardında yapılacak yargılamanın sakıncalarını da ortadan kaldırmaktadır. Açıklık, davayla ilgisi olsun olmasın isteyen herkesin yargılamayı izleyebilmesi, işlemlerden haberdar olabilmesi demektir.
Tabii olarak aleniyeti sağlanabilmesi için öncelikle yargılamanın yapılabilmesi gerekir. Yargılama faaliyeti yürütülebilmelidir ki alenilik sağlansın. Duruşma yürütülemiyorsa aleni yargılama hakkının değil korunması, varlığından dahi sözedilemez. Bu nedenle yargılama faaliyetinin doğal şartları önem kazanmaktadır. Yani salonun kapasitesi, tarafların haklarının korunması, savunma hakkının kısıtlanmaması, tanıkların rahatlıkla dinlenebilmesi ve hâkimin konsantresini kaybetmeden muhakemeyi yürütebilmesi şüphesiz öncelikli ve önemlidir. Ancak inceleme konusu mahkeme salonu İzmir Adliyesinde, fiziki ve teknik koşulları taşıyan, seyirciler, taraflar ve hâkim/savcıların kullandığı kapıların farklı olduğu ve taraflar ile seyirci bölümünün birbirinden ayrıldığı şekilde ve tabii şartların elverdiği ölçüde aleniliğin sağlanması gereken koşullarda olduğu kabul edilmelidir. Kapıları kapatarak yargılamanın yürütüldüğü, celse arasında girilebilen, celse başladıktan sonra içeride sükunetle izlemeye müsait yer olduğu hâlde girişlerin kısıtlandığı ahvalde aleniyetin sağlanamadığı açıktır.
Bununla birlikte hâkimlik mesleğinin nitelikleri de olayda önem kazanmaktadır. Mecelle’de hâkimin vasıfları belirtilmiştir. Mecelle 1792. maddesine göre 'Hakim, hakim(alim, bilgin, haklı ve haksızı ayırıp hak ve adalet üzere hükmeden), fehim (akıllı, zeki, anlayışlı), müstakim (doğru, eğri olmayan, hilesiz, temiz, dürüst), emin (emniyetli, kendine inanılan, itimat edilen, güvenilir), mekin (vakarlı, temkinli, yerleşmiş, oturmuş, sakin), metin (sağlam, kendine güvenilir olan, metanet sahibi, dayanıklı) olmalıdır.
Yoğun iş yükü altında büyük özverilerle çalışan hâkimlerimizin elbette bu vasıfları taşıdıklarını kabul etmekle birlikte, nezaket, sabır, hoşgörü ve bilgililiğin de hâkime ait olması ve ondan beklenmesi gerektiği görüşündeyiz. Bu nedenlerle maddi olayda mahkeme hâkimi olan katılanın yürüttüğü aleni yargılamayı haksızca engellediği hâlde, duruşma salonuna ısrarla girmek isteyen başka davada görevli avukat olan sanığa karşı nezaket ve hoşgörü kurallarıyla bağdaşmayacak şekilde bağırarak tepki vermesi sanık lehine haksız tahrik oluşturacağı kanaatinde olduğumdan tahrik hükümlerine yer olmadığına değinen sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.",
Üç Ceza Genel Kurulu Üyesi de; "Somut olayda sanık lehine TCK'nın 129. maddesinin uygulanma koşullarının oluşması nedeniyle itirazın reddine karar verilmesi gerektiği"
Düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.
SONUÇ:
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 02.10.2017 tarihli ve 39502-9975 sayılı bozma kararından "1- Hakaret eyleminin, katılanın haksız davranışı nedeniyle gerçekleştiğinin kabul edilmesi karşısında, haksız tahrik uygulamasında, hakaret suçuna ilişkin özel hüküm olan ve daha lehe düzenlemeler içeren TCK'nın 129. maddesi yerine, aynı Kanunun genel tahrike dair 29. maddesinin uygulanması," şeklindeki bozma nedeninin ÇIKARILMASINA,
3- Yerine "Sanık hakkında koşulları oluşmadığı hâlde haksız tahrik hükmünün uygulanması" ibaresinin EKLENMESİNE,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.02.2021 tarihinde yapılan birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 16.03.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Anayasa Hukuku
Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun yönetimi ve temsili kime aittir?
A) Kurul Başkanvekiline
B) Cumhurbaşkanına
C) Kurul Başkanına (Adalet Bakanı)
D) En kıdemli Kurul üyesine
E) TBMM Başkanına
Bu maddeyle ilgili 23 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.