1982 Anayasası Madde 27

1982 Anayasası 27. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 27 – Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir. Yayma hakkı, Anayasanın 1 inci, 2 nci ve 3 üncü maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz. Bu madde hükmü yabancı yayınların ülkeye girmesi ve dağıtımının kanunla düzenlenmesine engel değildir. X. Basın ve yayımla ilgili hükümler A. Basın hürriyeti

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

155 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2019/414 E., 2021/349 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...",
Ceza Genel Kurulu         2019/414 E.  ,  2021/349 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 19. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 209-270 Şikâyetçi : ... 5187 sayılı Basın Kanunu'nda düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçundan sanık ...'in aynı Kanun’un 21/c maddesi uyarınca 10.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.06.2014 tarihli ve 56-203 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 14.12.2017 tarih ve 5023-11160 sayı ile; "Sanıklar üzerine atılı suçun; 5187 sayılı Kanun'da öngörülen cezasının alt ve üst sınırları göze alındığında TCK'nın 75. maddesi gereği ön ödemeye tabi suçlardan olduğu, sanıklara çıkartılan ön ödeme tebliğlerinin bila tebliğ iade edildiği anlaşılmakla, mahkemece bu durumun tespitiyle sanıklara yeniden ön ödeme önerisinde bulunulduktan sonra 5237 sayılı Kanun'un 75. maddesinde düzenlenen 10 günlük yasal süre beklenerek sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının tayin ve takdiri yerine, yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü kurulması..." isabetsizliğinden oy birliğiyle bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 28.03.2018 tarih ve 23-124 sayı ile; sanıklar adına çıkarılan ön ödeme tebligatları sebebiyle TCK'nın 75 ve CMK’nın 223. maddeleri uyarınca muhakemenin durmasına karar verildikten sonra ön ödeme ihtaratının yerine getirilmemesi üzerine dosyayı yeniden ele alan Yerel Mahkemece 25.10.2018 tarih ve 209-270 sayı ile; sanığın 5187 sayılı Kanun’un 21/c, TCK’nın 62 ve 52/4. maddeleri uyarınca 8.333 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ve taksitlendirmeye karar verilmiştir. Hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Ceza Dairesince 25.03.2019 tarih ve 462-6168 sayı ile; "5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç ile korunan hukuki yarar, onsekiz yaşından küçük kişilerin, yani çocukların, fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde kişilik haklarının korunmasıdır. Hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı hâlinde ise suçun faili cezalandırılamaz. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli ve etkin yollarından birisi basındır. Basın özgürlüğü; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından olduğu kadar gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından da temel hak niteliğindedir. O hâlde, basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür; diğer yönüyle ise, bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için; açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği de unutulmamalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28 E, 2007/34 K. sayılı kararında da; basının ödev ve sorumlulukları hususunda yapılan değerlendirmede; 'Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada 'küçültücü' sözlerin kullanılmaması gerekir.' denilmektedir. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Öte yandan yazılı ve görsel basın organlarının büyük çoğunluğunun haber yaptığı bu tür olaylarda 5187 sayılı Kanun ile benzer konularda hükümler içeren temel kanunları her olayın özelliğine göre ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Basının haber yapma ve yayma özgürlüğü kapsamında, bu tür haberlerin toplumsal bilgilendirme ve duyarlılığı artırma amacıyla gerçekleştirilen kamusal bir etkinlik olduğu, bu noktada kişilik hakları gibi bireysel temel hak ve özgürlükler ile basının haber yapma, dolayısıyla düşünce, bilgiye ulaşma ve fikir özgürlüğünün uzlaştırılması, aralarında adil bir dengenin sağlanması gerekmektedir. Hemen belirtmek gerekmektedir ki; 5187 sayılı Kanun'un 21. maddesinin a ve b bentlerinde, yaş sınırı aranmaksızın, habere konu olanların sınırlı sayıda yazılı bazı suçların mağduru veya faili olmaları hâlinde, kimliklerinin açıklanmaması, gizlenmesi gerekliliğinin amacının; kişilerin 'ikincil mağduriyetlerine' yol açılmasının engellenmesi olduğu, aynı maddenin c fıkrasında ise herhangi bir suç türü belirtilmese de 18 yaşından küçüklerin kimliklerinin açıklanmasının yasaklanmasının amacının; gerçek kişiler için önlenmeye çalışılan ikincil mağduriyetin, 18 yaşından küçükler için sadece belli suçlarda değil, tüm suçlarda önlenmesi, küçüklerin başlarına gelen ve konusu suç oluşturan fiiller nedeniyle onları toplum içinde rencide olabilecekleri, geleceklerinde onları kötü anlamda etkileyebilecek bir takım sonuçlara yol açabilecek benzer ihtimaller karşısında savunmasız kalmalarını engellemek olduğu kanaatine varılmıştır. Yukarıdaki açıklamalardan sonra somut olaya gelince; Sanık ...'in sorumlu müdür olarak görev yaptığı ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan 'Rotweiller, ...'ı bu hale getirdi' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '9 yaşındaki mağdur çocuk ...'in, kapısının önünde karşılaştığı köpeğin saldırması sonucu bacağından yaralandığına ve hastanede yattığına' ilişkin haberde, suçun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayında, haberin güncel ve gerçek olması, başka çocukların da aynı tehlikeye maruz kalmamaları için kamuoyunun ilgisini konu üzerine çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde küçüğün hastanede ayağı sargılı fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve haberdeki çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı, sonuç olarak haberin verilme amacının kamu yararına hizmet etmesi nedenleriyle, sanık hakkında beraat yerine yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi," isabetsizliğinden oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi...; "Sayın Çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık; taksirli suç mağduru olan küçüğe ilişkin haberde küçük mağdurun ad ve soyadı ile fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklanması fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c maddesindeki suçu oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir. Bilindiği üzere, kimliğin açıklanma yasağına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre; 'Süreli yayınlarda … on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.' Basın Kanunu’nun 21. maddesi ile getirilen 'kimlik açıklama yasağı' ilkesi, bir yönüyle Anayasa’nın 38/4. maddesinde ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan suçsuzluk karinesini hayata geçirmeye yönelik bir düzenleme içermektedir. Anılan norm diğer yanıyla ise onsekiz yaşından küçük tüm suç faili ve mağdurların, bazı suçların ise sadece mağdurlarının kimliklerini açıklayacak şekilde yayın yapılması yasaklanmaktadır. Doktrinde bu korumanın önemine dikkat çekilerek, tüm sanıklar için sağlanması gerektiği ifade edilmektedir (Baştürk, İhsan: Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 86, ... 2009, s. 133-134). Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu norm ile kanun koyucunun çocukların kişilik haklarını korumak istemesi son derece isabetlidir. Kanun koyucu, küçüklerin her hangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, şahsiyet haklarının bütününün korunması ve reşit olmadan toplumdan suçlu veya suç mağduru damgası ile uzaklaştırılmasının engellenmesi için bu yasağı getirmiştir. Söz edilen suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Suçun maddi unsuru haberin kimliğin belirlenmesi sonucuna yol açacak şekilde yayımıdır. Küçükler yönünden yapılan bu düzenlemede 21. maddenin (a) ve (b) bentlerinde düzenlenen fiillerden farklı olarak, haberin konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Öte yandan suçun kasıtla mı işlendiği yoksa taksirle mi işlendiği hususunda da bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür (Baştürk, agm, s. 152-154). Kanun’un gerekçesinde de bu düzenleme ile on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili haberler değil, bu kişilerin tanıtılması ile kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı ve küçüklerin korunduğu belirtilmiştir. Somut uyuşmazlıkta, sanık ...'in sorumlu müdür olarak görev yaptığı ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan 'Rotweiller, ...'ı bu hale getirdi' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '9 yaşındaki mağdur çocuk ...'in kapısının önünde karşılaştığı köpeğin saldırması sonucu bacağından yaralandığına' ilişkin haberde, suçun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayında, haberin güncel ve gerçek olması, kamuoyunun ilgisini konu üzerine dikkat çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde küçüğün fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve haberdeki çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı, sonuç olarak haberin verilme amacının kamu yararına hizmet etmesi, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği yasak mutlak bir yasak olup, suç mağduru veya faili küçüklerin haklarının korunması amacına yöneliktir. Bu itibarla, anılan suçlarda basın özgürlüğünün korunması, kamunun haber hakkı veya kişilik haklarının ve kamu yararının korunması arasında bir denge sağlanması gerekliliğinden hareketle haberin verilişinde hukuka uygunluk sebebi bulunabileceği de düşünülemeyecektir. Öte yandan kişilik haklarının somut olarak ihlal edilip edilmediği yani neticenin meydana gelip gelmediğinin ispatı da gerekmeyecektir. Kısacası kanun koyucu anılan norm ile küçüğün yararlarını kamu yararından ve basın özgürlüğünden daha üstün tutmuştur. Sonuç olarak, söz edilen kimlik açıklama yasağı 'mutlak nitelikte' olup bu yasağa aykırılığın objektif olarak gerçekleştiği fiillerin atılı suçu unsurları yönünden oluşturacağı kuşkusuzdur. Açıklanan sebeplerle, sanıkların fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c. maddesindeki suçu oluşturacağı ve mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.05.2019 tarih ve 106580 sayı ile; "...Bilindiği üzere, kimliğin açıklanma yasağına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre; 'Süreli yayınlarda … on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.' Basın Kanunu’nun 21. maddesi ile getirilen 'kimlik açıklama yasağı' ilkesi, bir yönüyle Anayasa’nın 38/4. maddesinde ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan suçsuzluk karinesini hayata geçirmeye yönelik bir düzenleme içermektedir. Anılan norm diğer yanıyla ise on sekiz yaşından küçük tüm suç faili ve mağdurların, bazı suçların ise sadece mağdurlarının kimliklerini açıklayacak şekilde yayın yapılması yasaklanmaktadır. Doktrinde bu korumanın önemine dikkat çekilerek, tüm sanıklar için sağlanması gerektiği ifade edilmektedir (Baştürk, İhsan: Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 86, ... 2009, s. 133-134). Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu norm ile kanun koyucunun çocukların kişilik haklarını korumak istemesi son derece isabetlidir. Kanun koyucu, küçüklerin herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, şahsiyet haklarının bütününün korunması ve reşit olmadan toplumdan suçlu veya suç mağduru damgası ile uzaklaştırılmasının engellenmesi için bu yasağı getirmiştir. Söz edilen suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Suçun maddi unsuru haberin kimliğin belirlenmesi sonucuna yol açacak şekilde yayımıdır. Küçükler yönünden yapılan bu düzenlemede 21. maddenin (a) ve (b) bentlerinde düzenlenen fiillerden farklı olarak, haberin konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Öte yandan suçun kasıtla mı işlendiği yoksa taksirle mi işlendiği hususunda da bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür (Baştürk, agm, s. 152-154). Kanun’un gerekçesinde de, bu düzenleme ile on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili haberler değil, bu kişilerin tanıtılması ile kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı ve küçüklerin korunduğu belirtilmiştir. Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği yasak mutlak bir yasak olup, suç mağduru veya faili küçüklerin haklarının korunması amacına yöneliktir. Bu itibarla, anılan suçlarda basın özgürlüğünün korunması, kamunun haber hakkı veya kişilik haklarının ve kamu yararının korunması arasında bir denge sağlanması gerekliliğinden hareketle haberin verilişinde hukuka uygunluk sebebi bulunabileceği de düşünülemeyecektir. Öte yandan kişilik haklarının somut olarak ihlal edilip edilmediği yani neticenin meydana gelip gelmediğinin ispatı da gerekmeyecektir. Kısacası kanun koyucu anılan norm ile küçüğün yararlarını kamu yararından ve basın özgürlüğünden daha üstün tutmuştur. Sonuç olarak, söz edilen kimlik açıklama yasağı 'mutlak nitelikte' olup bu yasağa aykırılığın objektif olarak gerçekleştiği fiillerin atılı suçu unsurları yönünden oluşturacağı kuşkusuzdur. Açıklanan sebeplerle, sanığın fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c. maddesindeki suçu oluşturacağı ve mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmesi gerekirken bozulması yönündeki itiraza konu ilam usul ve yasalara aykırıdır." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 17.06.2019 tarih, 29145-9551 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İnceleme dışı sanık ... hakkında kurulan beraat hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup itirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında kurulan mahkûmiyet hükmüyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı 5187 sayılı Basın Kanunu'nda düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan “Rottweiler, ...’ı bu hâle getirdi” başlıklı haberde; “Dokuz yaşındaki ağabeyi ile markete giderken Rottweiler cinsi köpeğin saldırısıyla yaralanan 3,5 yaşındaki ..., tedavi altına alındı. ...’in Buca ilçesinde İlköğretim Okulu 3. sınıf öğrencisi ... ile kardeşi ..., mahalle marketine gitmek üzere evden çıktı. Yolda iki kardeşe Rottweiler cinsi bir köpek saldırdı. Vücudunun çeşitli yerlerinden ısırılan ... yaralandı, kardeşini kurtarmak isteyen ... ise köpeğin altında kaldı. ..., durumu fark eden köpeğin sahibi H.İ.K.’nin araya girmesiyle kurtuldu. Çocuk sakat kalabilir. Yaşadığı şoku üzerinden uzun süre atamayan ... yaşadıklarını ‘Siyah bir köpek, birden önümüze atladı. Kaçmaya çalıştık, kardeşimi ısırmaya başladı. Kurtarmaya çalıştım, yardım edin diye bağırdım. Köpeğin sahibi kurtardı. Saldırı anında kendimi çok kötü hissettim. Çünkü kardeşimden kan geliyordu.’ sözleriyle anlattı. Çocukların amcası ... ‘Çocuğun sakat kalma riski var. Baldırına, ayağının alt kısmına ve omzuna saldırmış.’ dedi. Olayın ardından hastane önünde karşılaşan iki çocuğun yakınları ile köpeğin sahipleri arasında tartışma çıktığı, birbirlerinden şikâyetçi oldukları da belirtildi.” şeklinde açıklamalara ve mağdur ...’in tedavi gördüğü hastanede çekilen fotoğrafına yer verildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu Cumhuriyet savcısı tarafından 16.12.2013 tarihinde tanzim edilen tutanakta; Beşiktaş ilçesinde yayınlanmakta olan ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında “Rottweiler, ...'ı bu hâle getirdi.” başlığı ile yayımlanan haber içeriğinde bilgi verilirken 18 yaşından küçük olduğu anlaşılan ve olayın mağduru olduğu belirtilen ...'in kimliğini açıklayacak ve tanınmasına yol açacak şekilde ad-soyadının ve fotoğrafının yayımlandığı, bu suretle 5187 Sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinde "Kimliğin Açıklanmaması" başlığı ile düzenlenen suç kapsamında aynı maddenin (c) bendinde belirtilen 18 yaşından küçük mağdurun kimliğini açıklayacak ve tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anlaşıldığından, gazetenin sorumlu müdürü olan ... ve sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olan ... hakkında söz konusu haberle ilgili olarak anılan suçtan dolayı soruşturma açılmasına karar verildiğinin belirtildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 06.01.2014 tarih ve 1034-282 sayı ile; sanıkların 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Kimliğin açıklanmaması" başlıklı 21. maddesinde tanımlanan suçu işlediklerinden bahisle kamu davası açıldığı, Basın Kanunu gereğince verilecek beyannameye göre sanık ...’in ... Gazetesi’nin sorumlu yazı işleri müdürü olduğu, Nüfus bilgilerine göre; mağdur ...’in 11.08.2010 doğumlu olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 16.12.2013 tarihinde düzenlenen ön ödeme önerisinin 25.12.2013 tarihinde sanığa tebliğ edilemeden iade edildiği, Yerel Mahkemece 28.03.2018 tarihinde düzenlenen ön ödeme önerisinin 10.04.2018 tarihinde sanığa tebliğ edilmesine rağmen yerine getirilmediği, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 24.02.2014 tarih ve 6715-3294 sayı ile mağdur ...'i ısıran köpeğin sahibi hakkında taksirle yaralama suçundan kamu davası açıldığı, ... (Kapatılan) 14. Sulh Ceza Mahkemesince 12.06.2014 tarih ve 280-530 sayı ile taksirle yaralama suçunun sanığı hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, Sanığa iddianame ekli duruşma gününü bildirir CMK’nın 195. maddesine göre şerh bulunan davetiye tebliğ edilmesine rağmen sanığın savunmasının alınamadığı, Anlaşılmaktadır. Şikâyetçi ...; haber yapılan çocuklardan ...’ın kendi çocuğu olduğunu, çocuğunun fotoğrafını çekip yayınladıklarını, zannederse bunu ... Haber Ajansının yaptığını, şikâyetçi olduğunu beyan etmiştir. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'nin 3. maddesinin birinci fıkrası; "Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.", Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" başlıklı 13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.", "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı" başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”, "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddesi; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir...", "Basın hürriyeti" başlıklı 28. maddesi; "Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...", "Süreli ve süresiz yayın hakkı" başlıklı 29. maddesi; "Süreli veya süresiz yayın önceden izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Süreli yayın çıkarabilmek için kanunun gösterdiği bilgi ve belgelerin, kanunda belirtilen yetkili mercie verilmesi yeterlidir. Bu bilgi ve belgelerin kanuna aykırılığının tesbiti halinde yetkili merci, yayının durdurulması için mahkemeye başvurur. Süreli yayınların çıkarılması, yayım şartları, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili esaslar kanunla düzenlenir. Kanun, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali ve teknik şartlar koyamaz. Süreli yayınlar, Devletin ve diğer kamu tüzelkişilerinin veya bunlara bağlı kurumların araç ve imkanlarından eşitlik esasına göre yararlanır.", "Ailenin korunması ve çocuk hakları" başlıklı 41. maddesinin son fıkrası; "Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.", 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Amaç ve kapsam" başlıklı 1. maddesi; "Bu Kanunun amacı, basın özgürlüğünü ve bu özgürlüğün kullanımını düzenlemektir. Bu Kanun basılmış eserlerin basımı ve yayımını kapsar.", "Tanımlar" başlıklı 2. maddesi; "Bu Kanunun uygulanmasında; ... c) Süreli yayın: Belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını, d) Yaygın süreli yayın: Tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından aynı isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını, ... İfade eder.", "Basın özgürlüğü" başlıklı 3. maddesi; "Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.", "Cezai sorumluluk" başlıklı 11. maddesinin ilk üç fıkrası; "Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur. Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde, bundan doğan sorumluluk yayımlatana aittir.", "Kimliğin açıklanmaması" başlıklı 21. maddesi; "Süreli yayınlarda; a) 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre evlenmeleri yasaklanmış olan kimseler arasındaki cinsel ilişkiyle ilgili haberlerde bu kişilerin, b) 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddelerinde yazılı cürümlere ilişkin haberlerde mağdurların, c) Onsekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, Kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.", "Dava süreleri" başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrası; "Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur.", Şeklinde düzenlenmiştir. 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin gerekçesinde ise; "Maddenin (a) bendinde, 5680 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin aksine, evlenmeleri kanunen yasak olan kimseler arasındaki ilişkilere ilişkin haberler değil, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması yasaklanmaktadır. Maddenin (b) bendinde Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddelerinde öngörülen suçların yaşı ne olursa olsun mağdurlarının, (c) bendinde de genel olarak onsekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili olarak haberler değil, bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanması yasaklanmaktadır. Bu hükümle, umumi adap, belli suçların mağdurları ve küçükler korunmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak “öz”, her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütlerini oluşturmaktadır. Demokratik toplum kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu kapsamda devlet, özellikle temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak veya bunlara ölçüsüz müdahale teşkil edecek tutumlardan kaçınmalı ve başkalarından gelebilecek tehditlere karşı bireyleri korumalıdır. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce özgürlüğü ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer alır. Düşünce özgürlüğünün en olağan yollarından biri de basındır. Belirli bir olay, konu ve durum hakkındaki düşünce ve kanaat genellikle basılmış eserlerle, yani gazete, dergi, kitap, broşür, bildiri veya el ilanı yolu ile açıklanır. Kişilerin düşüncelerini açıklamaları ve çeşitli konularda bilgi edinmeleri, düşünce ve görüşlerin yazılı ve görsel basın aracılığıyla başka kişilere, topluma ulaştırılabilmesine bağlıdır. Demokratik toplumlarda basının en önemli görevi, kamu yararını ilgilendiren olay ve konularda haber ve bilgi vermek, açıklamalar yapmak, eleştiri ve değer yargıları sunmak suretiyle toplumu aydınlatmak, kamuoyu oluşturmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını sağlamak ve kamu gücünü elinde tutanların üzerinde de toplumun denetimine aracı olmaktır. Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği düzenlenmiş olup basın hürriyeti temel hak ve özgürlükler arasında sayılmış ve güvence altına alınmıştır. Anayasa, basın özgürlüğünün hayata geçirilebilmesi için sadece bu özgürlüğü değil, bilim ve sanat özgürlüğü ve haberleşme özgürlüğü gibi, esaslarını düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden alan özgürlük kategorilerini de düzenlemiş, anayasal güvence altına almıştır. Maddenin dördüncü fıkrasında ise basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasa'nın 26 ve 27. maddelerinin uygulanacağı belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddelere göre sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında ifade özgürlüğü güvence altına alınmış olup maddenin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlandırılması sebepleri belirtilmiştir. Anayasa'nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan atıf sebebiyle basın hürriyeti, mutlak bir hak olmayıp millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi nedenleriyle sınırlandırılması mümkündür. Ayrıca Anayasa'nın 27. maddesinin 2. fıkrası uyarınca basın özgürlüğü, Anayasa’nın 1, 2 ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesi maksadıyla kullanılamayacaktır. Dolayısıyla, söz konusu maddeler de basın özgürlüğünün sınırı olarak belirmektedir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinde de herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu, bu hakkın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği ifade edildikten sonra bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak “başkalarının şöhret ve haklarının korunması için” yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği ifade edilmiştir. Öte yandan, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı için, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasa'nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Uyuşmazlık konusu ile ilgili olması sebebiyle Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararındaki gerekçelere yer vermekte yarar bulunmaktadır. ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinde yaptırım altına alınan fiillerin yalnızca süreli yayınlar ile işlenebileceği, aynı fiilin daha fazla kişiye ulaşabilen radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarıyla işlenmesi durumunda suç oluşturmayacağı, kuralla habere konu olan kişilerin haklarının basın özgürlüğünden üstün tutulduğu belirtilerek ilgili düzenlemenin Anayasa’nın 2, 10, 26, 28, 32, 38 ve 90. maddelerine aykırı olduğunun ileri sürülmesi üzerine anılan maddenin (c) bendinde yer alan ‘...mağdurlarının,’ ibaresi ile sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda 24.11.2020 tarihli ve 31314 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararında özetle; Temel hak ve özgürlükler arasında sayılan basın hürriyetinin Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, ifade özgürlüğünün ise Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenerek güvence altına alındığını, ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünün demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereklerinden olduğunu, basın özgürlüğünün kamuoyuna çeşitli fikir ve tutumların iletilmesi ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturması için en iyi araçlardan birini sağladığını, itiraz konusu kuralın, süreli yayınlarda on sekiz yaşından küçük suç mağduru kişilerin kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasını cezai yaptırıma bağlamak suretiyle ifade ve basın özgürlüklerini sınırladığını, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ifade ve basın özgürlüklerine getirilen sınırlamaların Anayasa’da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerektiğini, Anayasa’nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında; basın hürriyetinin Anayasa’nın 26. ve 27. madde hükümlerine göre sınırlanabileceğinin kabul edildiğini, ifade özgürlüğünün düzenlendiği Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlanma sebepleri belirtilip bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddede belirtilen nedenlerle sınırlanabileceğinin kabul edildiğini, itiraz konusu kural ile on sekiz yaşından küçük suç mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının cezai yaptırıma bağlanması suretiyle mağdur çocukların şöhret ve haklarının korunmasının amaçlandığını, öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amaca dayandığını, devletin her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri almasını öngören Anayasa’nın 41. maddesindeki yükümlülük ile de uyumlu olduğunu, basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alındığını, Kanun’un gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenleme ile küçüklerin korunması amaçlanmakta olup kuralın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğunu ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılık taşımadığını, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca sınırlamanın ölçülü olup olmadığı, bu bağlamda kuralın elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı hususunda yapılan değerlendirmede ise; on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmamasının çocukların tanınmalarına ve mağdur sıfatıyla da olsa bir suçla ilgili gösterilmelerine engel olmak suretiyle korunmalarına katkıda bulunacağı için hedeflenen amaca ulaşma bakımından elverişli olduğunu, kuralla, on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarına ilişkin haber yapılması değil mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının suç olarak düzenlendiği için ulaşılmak istenen amaç bakımından seçilen aracın gerekli olmadığının söylenemeyeceğini, öte yandan kuralın, adli para cezasıyla cezalandırılmayı gerektiren bir suç olarak düzenlendiğini, söz konusu yayının yaygın süreli yayın olması durumu ise ağırlaştırıcı sebep olarak öngörüldüğünü, cezai yaptırım olarak adli para cezasının tercih edilmesi ile cezanın alt ve üst sınırları için belirlenen miktar göz önünde bulundurulduğunda ifade ve basın özgürlüklerine getirilen sınırlamanın orantısız olmadığını, Anayasa’nın 10. maddesinde belirtilen kanun önünde eşitlik ilkesinin amacı aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemek olduğunu, kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmediğini, aynı fiilin nesnel olarak farklı mecralarda işlenmesinin farklı tür yaptırımlara bağlanması, anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğunu, bu nedenle on sekiz yaşından küçük suç mağdurlarının tanınmalarına yol açacak şekildeki haberlerin süreli yayınlarda yapılması halinde adlî para cezası ile cezalandırılacak bir suç oluşturması karşısında 5187 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan diğer medya hizmet sağlayıcıları yoluyla gerçekleştirilmesinin farklı idari yaptırımlara bağlanmasında eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmadığını kabul ederek 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde yer alan “...mağdurlarının” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına oy birliğiyle karar verildiği anlaşılmıştır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulması için 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen “kimliğin açıklanmaması” suçunun unsurları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak yayınlarda, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu düzenleme ile çocukların herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, kişilik haklarının korunması ve reşit olmadan toplum tarafından suçlu kabul edilip uzaklaştırılmalarının engellenmesi amaçlanmıştır. Kanun’un 2. maddesinin (c) bendinde süreli yayın; belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını, (d) bendinde yaygın süreli yayın ise; tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından aynı isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını ifade edeceği düzenlenmiştir. Kanun’un 21. maddesine göre on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının kimliklerini açıklayacak veya tanınmalarına yol açacak şekilde yapılacak yayının, süreli yayın veya yaygın süreli yayın olması gerekmekte, maddenin son cümlesine göre söz konusu yayının yaygın süreli yayın olması durumu ise ağırlaştırıcı sebep olarak öngörülmüştür. Suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Madde gerekçesinde de bu hükümle küçüklerin korunduğu vurgulanmıştır. Suçun mağduru ise, on sekiz yaşını henüz tamamlamamış olan ve yayının konusunu oluşturan suçta fail ya da mağdur olarak yer alan kişidir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3/1-a maddesine göre; daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler çocuk sayılmaktadır. Çocuk Koruma Kanunu’nun kapsamında bulunan on sekiz yaşını tamamlamamış kişiler (çocuklar), 5187 sayılı Kanun’un 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen “kimliğin açıklanmaması” suçunun mağduru olup anılan suçun mağdurunun yaşı öncelikle tespit edilmelidir. Suçun maddi unsuru yayının mağduru olan çocukların kimliklerinin açıklanmasına veya tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasıdır. Anılan bu bentte yer alan düzenlemede, yayının konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür. Suç sonucu ortaya çıkan hukuksal durum ne olursa olsun, küçük mağdurun veya failin kimliğinin açıklanması bu suçu oluşturacaktır. Anılan norm ile küçüğün korunması amacıyla getirilen kimlik açıklama yasağı “mutlak” nitelikte olup bu bağlamda olmak üzere, küçüğün kimliğinin kamuoyu tarafından daha önce yapılan yazılı veya görüntülü başka yayınlarla öğrenilmiş olması da eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır. Öte yandan madde gerekçesinde on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili olarak haberler değil, bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı belirtilmiştir. Madde metni ile gerekçe birlikte değerlendirildiğinde; on sekiz yaşını henüz tamamlamamış olan ve yayının konusunu oluşturan suçta fail ya da mağdur olarak yer alan kişilerle ilgili haber yapılması yasaklanmamış olup yapılan yayınlarda bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanması engellenmek istenmiştir. Bu bağlamda anılan kural ile getirilen sınırlama bu kişilerin yer aldığı haberlerin veriliş şekline ilişkindir. Haberin güncel ve gerçek olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunması durumlarında dahi on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinde suç oluşacaktır. Anılan suçun mağduru olan çocukları küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi veyahut haberi okuyan kişilerde küçüğün hukuki yararının ihlal edilerek mağduriyete yol açıldığına ilişkin izlenim uyandırmaması da suçun oluşumuna engel teşkil etmeyecektir. Kanun koyucu on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinin başka hiçbir koşula bağlı olmaksızın on sekiz yaşından küçüklerin kişilik haklarını zedelediğini kabul etmiştir. Böylece Anayasa’da temel hak ve özgürlükler arasında sayılarak güvence altına alınan basın özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve Basın Kanunu’nda belirtilen sınırlama sebeplerinden başkalarının şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Süreli yayınlarda yer verilen on sekiz yaşından küçük olan ve kimlikleri açıklanan ya da tanınmalarına yol açılan kişilerin bir “suçun” mağduru ya da faili olmaları zorunludur. Kanun’un suç olarak tanımlamadığı kabahat olarak düzenlenen eylemler bakımından haberin veriliş şekline ilişkin bir sınırlama getirilmemiş olup bu durumlarda küçüklerin kimliğinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılması bu suçu oluşturmayacaktır. "Kimliğin açıklanmaması" suçunun failinin kim olacağı ise 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Cezai sorumluluk" başlıklı 11. maddesinde düzenlenmiştir. Süreli yayınlar yoluyla işlenen suçlardan "eser sahibi" sorumludur. Eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hâllerinde, "sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili" sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması hâlinde, bundan doğan sorumluluk "yayımlatana" aittir. On sekiz yaşından küçüklerle ilgili kimliğin açıklandığı ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anda suç tamamlanacak olup bu suç ancak kasten işlenebilir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen suç resen soruşturmaya tabi olup bu suça ilişkin ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sorumlu müdürü sanık ..., sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin ise inceleme dışı sanık ... olan yaygın süreli yayınlardan ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan “Rottweiller, ...’ı bu hâle getirdi” başlığını taşıyan haberde, ... ili, Buca ilçesinde 9 yaşındaki ağabeyi ile markete gitmek üzere evden çıkan 3,5 yaşındaki mağdur ...'in Rottweiller cinsi köpeğin saldırısına uğrayarak yaralandığı belirtilip 18 yaşından küçük olan taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad-soyad ve fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklandığı ve mağdurun tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anlaşılan olayda; Mutlak ve sınırsız bir hak olmayan basın özgürlüğünün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi, Anayasa'nın 26. maddesi, Basın Kanunu'nun 3. maddesi hükümleri uyarınca "başkalarının şöhret veya haklarının korunması için" sınırlandırılabileceğinin kabul edildiği, "çocuğun yüksek yararı" ilkesi de gözetilerek 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinin süreli yayınlar vasıtasıyla on sekiz yaşından küçük suç mağduru kişilerin kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasını cezai yaptırıma bağlamak suretiyle basın özgürlüğünün sınırlandırıldığı, Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararında da kabul edildiği üzere bu sınırlandırmanın Anayasa'da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olduğu, bu yasal düzenleme ile mağdur çocukların şöhret ve haklarının korunmasının amaçlandığı ve bu hâliyle öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amaca dayanmakla birlikte devletin her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri almasını öngören Anayasa'nın 41. maddesindeki yükümlülük ile Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'ne de uygun olduğu, basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa'da güvence altına alındığı için Basın Kanunu'nun gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenleme ile küçüklerin korunması amaçlanarak zorunlu bir toplumsal ihtiyacın karşılandığı, "kimliğin açıklanmaması" suçu ile çocukların tanınmalarına ve mağdur sıfatıyla da olsa bir suçla ilgili gösterilmelerine engel olmak suretiyle korunmalarına katkıda bulunulacağı için kuralın hedeflenen amaca ulaşma bakımından elverişli olduğu, bu kuralla, on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarına ilişkin haber yapılması değil mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının suç olarak düzenlendiği, bu bakımdan basının haber verme veya kamunun haber alma özgürlüğünün de esasen sınırlandırılmadığı, ulaşılmak istenen amaç bakımından orantılı ve gerekli olan bu sınırlandırmanın, mağdur çocuklara ilişkin yayın yaparken haberin veriliş şekli itibarıyla basit yöntemlerle kurala uyulmasını sağlayacak nitelikte olduğu, bu sebeplerle Anayasa Mahkemesince de Anayasa'ya aykırı olmadığı kabul edilen ve anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olan bu düzenleme ile mağdur çocuklara ilişkin haberlerin veriliş şekli sınırlandırılarak suç ihdas edildiği, Haberin güncel ve gerçek olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunması durumlarında dahi on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinde suçun oluşacağı, anılan suçun mağduru olan çocukları küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesinin veyahut haberi okuyan kişilerde küçüğün hukuki yararının ihlal edilerek mağduriyete yol açıldığına ilişkin izlenim uyandırılmamasının da suçun oluşumuna engel teşkil etmeyeceği, madde hükmünde on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinin başka hiçbir koşula bağlı olmaksızın on sekiz yaşından küçüklerin kişilik haklarının zedelendiğinin kabul edildiği, Basının özgürlüğü ile mağdur çocuğun, kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği, diğer bir anlatımla, hukuk düzenince koruma altına alınan yararların birbirine karşı çatışma içinde bulundukları biçiminde bir görünümün var olduğu, hukuk düzeninin, çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına almasının düşünülemeyeceği, aslında yapılan düzenlemenin hukukun diğer temel kavramları ile birlikte incelendiğinde, iki yararın aynı anda ve aynı olayda birbiri ile çatışmadıkları, somut olaydaki olgular itibarıyla koruma altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında, o olayda ve o an için hukuk düzenince korumasız kalmasının uygun olduğu, "kimliğin açıklanmaması" suçu ile on sekiz yaşından küçük olan mağdurun kişilik haklarının, haberin veriliş şekli bakımından basın özgürlüğünden üstün tutulduğu, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği sınırlamanın mutlak bir yasak olduğu ve bu kural ile suç mağduru olan küçüğün kişilik haklarının kamu yararından da üstün tutulduğu hususları dikkate alındığında; anılan suçta basın özgürlüğünden hareketle haber alma veya verme hakkında kamu yararı bulunduğu gerekçesiyle somut olayda hukuka uygunluk sebebi bulunduğunun ileri sürülemeyeceği anlaşılmakla; Sanığın, yaygın süreli yayın olan ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan “Rottweiller, ...’ı bu hâle getirdi” başlığını taşıyan haberde, 18 yaşından küçük olan taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad-soyadına ve fotoğrafına yer vermek suretiyle kimliğin açıklanması ve mağdurun tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapmaları şeklindeki eylemlerinde 5187 sayılı Kanun'un 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçunun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının haklı nedene dayanan itirazının kabulüne, Özel Daire bozma ilamının kaldırılmasına ve dosyanın uygulamanın denetlenmesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesinin 25.03.2019 tarihli ve 462-6168 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, uygulamanın denetlenmesi için Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararı ile Yargıtay 19. Ceza Dairesinin kapatılması nedeniyle aynı karar uyarınca bu Daireye ait işlerin devredildiği Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 06.07.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2018/523 E., 2021/348 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...",
Ceza Genel Kurulu         2018/523 E.  ,  2021/348 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 19. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 58-227 5187 sayılı Basın Kanunu'nda düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçundan sanıklar ... ve ...'ün aynı Kanun’un 21/c maddesi uyarınca 10.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.06.2014 tarihli ve 58-227 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 28.02.2018 tarih ve 5194-2129 sayı ile; "5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç ile korunan hukuki yarar, on sekiz yaşından küçük kişilerin, yani çocukların, fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde kişilik haklarının korunmasıdır. Hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı hâlinde ise suçun faili cezalandırılamaz. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli ve etkin yollarından birisi basındır. Basın özgürlüğü; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından olduğu kadar gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından da temel hak niteliğindedir. O hâlde, basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür; diğer yönüyle ise, bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için; açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği de unutulmamalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28 E, 2007/34 K. sayılı kararında da; basının ödev ve sorumlulukları hususunda yapılan değerlendirmede; 'Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasası'nın 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada 'küçültücü' sözlerin kullanılmaması gerekir.' denilmektedir. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Öte yandan yazılı ve görsel basın organlarının büyük çoğunluğunun haber yaptığı bu tür olaylarda 5187 sayılı Kanun ile benzer konularda hükümler içeren temel kanunları her olayın özelliğine göre ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Basının haber yapma ve yayma özgürlüğü kapsamında, bu tür haberlerin toplumsal bilgilendirme ve duyarlılığı artırma amacıyla gerçekleştirilen kamusal bir etkinlik olduğu, bu noktada kişilik hakları gibi bireysel temel hak ve özgürlükler ile basının haber yapma, dolayısıyla düşünce, bilgiye ulaşma ve fikir özgürlüğünün uzlaştırılması, aralarında adil bir dengenin sağlanması gerekmektedir. Hemen belirtmek gerekmektedir ki; 5187 sayılı Kanun'un 21. maddesinin a ve b bentlerinde, yaş sınırı aranmaksızın, habere konu olanların sınırlı sayıda yazılı bazı suçların mağduru veya faili olmaları hâlinde, kimliklerinin açıklanmaması, gizlenmesi gerekliliğinin amacının; kişilerin 'ikincil mağduriyetlerine' yol açılmasının engellenmesi olduğu, aynı maddenin c fıkrasında ise herhangi bir suç türü belirtilmese de 18 yaşından küçüklerin kimliklerinin açıklanmasının yasaklanmasının amacının; gerçek kişiler için önlenmeye çalışılan ikincil mağduriyetin, 18 yaşından küçükler için sadece belli suçlarda değil, tüm suçlarda önlenmesi, küçüklerin başlarına gelen ve konusu suç oluşturan fiiller nedeniyle onları toplum içinde rencide olabilecekleri, geleceklerinde onları kötü anlamda etkileyebilecek bir takım sonuçlara yol açabilecek benzer ihtimaller karşısında savunmasız kalmalarını engellemek olduğu kanaatine varılmıştır. Yukarıdaki açıklamalardan sonra somut olaya gelince; Sanık ...'ın sorumlu müdür, sanık ...'ün sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olarak görev yaptığı... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan 'Rotweiller dehşeti' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '9 yaşındaki mağdur çocuk ...'in, kapısının önünde karşılaştığı köpeğin saldırması sonucu bacağından yaralandığına' ilişkin haberde, suçun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayında, haberin güncel ve gerçek olması, başka çocukların da aynı tehlikeye maruz kalmamaları için kamuoyunun ilgisini konu üzerine çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde küçüğün hastanede ayağı sargılı fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve haberdeki çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı, sonuç olarak haberin verilme amacının kamu yararına hizmet etmesi nedenleriyle, sanıklar hakkında beraat yerine yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi," isabetsizliğinden oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi ... "Sayın Çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık; taksirli suç mağduru olan küçüğe ilişkin haberde küçük mağdurun ad ve soyadı ile fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklanması fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c maddesindeki suçu oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir. Bilindiği üzere, kimliğin açıklanma yasağına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre; 'Süreli yayınlarda … on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.' Basın Kanunu’nun 21. maddesi ile getirilen 'kimlik açıklama yasağı' ilkesi, bir yönüyle Anayasa’nın 38/4. maddesinde ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan suçsuzluk karinesini hayata geçirmeye yönelik bir düzenleme içermektedir. Anılan norm diğer yanıyla ise onsekiz yaşından küçük tüm suç faili ve mağdurların, bazı suçların ise sadece mağdurlarının kimliklerini açıklayacak şekilde yayın yapılması yasaklanmaktadır. Doktrinde bu korumanın önemine dikkat çekilerek, tüm sanıklar için sağlanması gerektiği ifade edilmektedir (Baştürk, İhsan: Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 86, ... 2009, s. 133-134). Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu norm ile kanun koyucunun çocukların kişilik haklarını korumak istemesi son derece isabetlidir. Kanun koyucu, küçüklerin herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, şahsiyet haklarının bütününün korunması ve reşit olmadan toplumdan suçlu veya suç mağduru damgası ile uzaklaştırılmasının engellenmesi için bu yasağı getirmiştir. Söz edilen suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Suçun maddi unsuru haberin kimliğin belirlenmesi sonucuna yol açacak şekilde yayımıdır. Küçükler yönünden yapılan bu düzenlemede 21. maddenin (a) ve (b) bentlerinde düzenlenen fiillerden farklı olarak, haberin konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Öte yandan suçun kasıtla mı işlendiği yoksa taksirle mi işlendiği hususunda da bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür (Baştürk, agm, s. 152-154). Kanun’un gerekçesinde de, bu düzenleme ile on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili haberler değil, bu kişilerin tanıtılması ile kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı ve küçüklerin korunduğu belirtilmiştir. Sanık ...'ın sorumlu müdür, sanık ...'ün sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olarak görev yaptığı... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan 'Rotweiller dehşeti' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '9 yaşındaki mağdur çocuk ...'in, kapısının önünde karşılaştığı köpeğin saldırması sonucu bacağından yaralandığına' ilişkin haberde, suçun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayında, haberin güncel ve gerçek olması, başka çocukların da aynı tehlikeye maruz kalmamaları için kamuoyunun ilgisini konu üzerine çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde küçüğün hastanede ayağı sargılı fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve haberdeki çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı, sonuç olarak haberin verilme amacının kamu yararına hizmet etmesi, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği yasak mutlak bir yasak olup, suç mağduru veya faili küçüklerin haklarının korunması amacına yöneliktir. Bu itibarla, anılan suçlarda basın özgürlüğünün korunması, kamunun haber hakkı veya kişilik haklarının ve kamu yararının korunması arasında bir denge sağlanması gerekliliğinden hareketle haberin verilişinde hukuka uygunluk sebebi bulunabileceği de düşünülemeyecektir. Öte yandan kişilik haklarının somut olarak ihlal edilip edilmediği yani neticenin meydana gelip gelmediğinin ispatı da gerekmeyecektir. Kısacası kanun koyucu anılan norm ile küçüğün yararlarını kamu yararından ve basın özgürlüğünden daha üstün tutmuştur. Sonuç olarak, söz edilen kimlik açıklama yasağı 'mutlak nitelikte' olup bu yasağa aykırılığın objektif olarak gerçekleştiği fiillerin atılı suçu unsurları yönünden oluşturacağı kuşkusuzdur. Açıklanan sebeplerle, sanıkların fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c. maddesindeki suçu oluşturacağı ve mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmesi gerektiği," düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 10.07.2018 tarih ve 59286 sayı ile; "...Uyuşmazlık, taksirli suç mağduru olan küçüğe ilişkin haberde küçük mağdurun ad ve soyadı ile fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklanması fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c maddesindeki suçu oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir. Bilindiği üzere, kimliğin açıklanma yasağına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre; 'Süreli yayınlarda … on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.' Basın Kanunu’nun 21. maddesi ile getirilen 'kimlik açıklama yasağı' ilkesi, bir yönüyle Anayasa’nın 38/4. maddesinde ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan suçsuzluk karinesini hayata geçirmeye yönelik bir düzenleme içermektedir. Anılan norm diğer yanıyla ise onsekiz yaşından küçük tüm suç faili ve mağdurların, bazı suçların ise sadece mağdurlarının kimliklerini açıklayacak şekilde yayın yapılması yasaklanmaktadır. Doktrinde bu korumanın önemine dikkat çekilerek, tüm sanıklar için sağlanması gerektiği ifade edilmektedir (Baştürk, İhsan: Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 86, ... 2009, s. 133-134). Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu norm ile kanun koyucunun çocukların kişilik haklarını korumak istemesi son derece isabetlidir. Kanun koyucu, küçüklerin herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, şahsiyet haklarının bütününün korunması ve reşit olmadan toplumdan suçlu veya suç mağduru damgası ile uzaklaştırılmasının engellenmesi için bu yasağı getirmiştir. Söz edilen suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Suçun maddi unsuru haberin kimliğin belirlenmesi sonucuna yol açacak şekilde yayımıdır. Küçükler yönünden yapılan bu düzenlemede 21. maddenin (a) ve (b) bentlerinde düzenlenen fiillerden farklı olarak, haberin konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Öte yandan suçun kasıtla mı işlendiği yoksa taksirle mi işlendiği hususunda da bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür (Baştürk, agm, s. 152-154). Kanun’un gerekçesinde de, bu düzenleme ile on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili haberler değil, bu kişilerin tanıtılması ile kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı ve küçüklerin korunduğu belirtilmiştir. Somut uyuşmazlıkta, sanık ...'ın sorumlu müdür, sanık ...'ün sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olarak görev yaptığı... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan 'Rotweiller dehşeti' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '9 yaşındaki mağdur çocuk ...'in kapısının önünde karşılaştığı köpeğin saldırması sonucu bacağından yaralandığına' ilişkin haberde, suçun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayında, haberin güncel ve gerçek olması, kamuoyunun ilgisini konu üzerine dikkat çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde küçüğün fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve haberdeki çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı, sonuç olarak haberin verilme amacının kamu yararına hizmet etmesi, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği yasak mutlak bir yasak olup, suç mağduru veya faili küçüklerin haklarının korunması amacına yöneliktir. Bu itibarla, anılan suçlarda basın özgürlüğünün korunması, kamunun haber hakkı veya kişilik haklarının ve kamu yararının korunması arasında bir denge sağlanması gerekliliğinden hareketle haberin verilişinde hukuka uygunluk sebebi bulunabileceği de düşünülemeyecektir. Öte yandan kişilik haklarının somut olarak ihlal edilip edilmediği yani neticenin meydana gelip gelmediğinin ispatı da gerekmeyecektir. Kısacası kanun koyucu anılan norm ile küçüğün yararlarını kamu yararından ve basın özgürlüğünden daha üstün tutmuştur. Sonuç olarak, söz edilen kimlik açıklama yasağı 'mutlak nitelikte' olup bu yasağa aykırılığın objektif olarak gerçekleştiği fiillerin atılı suçu unsurları yönünden oluşturacağı kuşkusuzdur. Açıklanan nedenlerle Yerel Mahkemenin mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmesi gerekirken, bozulması yönündeki karar usul ve yasalara aykırıdır. " görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 10.09.2018 tarih, 4516-8600 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı 5187 sayılı Basın Kanunu'nda düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; ... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan “Rottweiller dehşeti” başlıklı haberde; “... Buca’da 9 yaşındaki ağabeyi ... ile markete giden 3,5 yaşındaki ... kapı önünde Rottweiller cinsi köpeğin saldırısına uğradı. Ağabey ... köpeğin saldırısından son anda kurtulurken ... vahşi hayvanın saldırısına maruz kaldı. Küçük çocuğu köpeğin saldırısından sahibi kurtarırken ambulansla hastaneye kaldırılan ... tedavi altına alındı. Vücudunda derin diş ve yara izleri olan talihsiz çocuğun durumunun iyi olduğu öğrenildi. Ege’de de geçtiğimiz günlerde 2 ayrı Rottweiller dehşeti yaşanmıştı.” şeklinde açıklamalara ve mağdur ...’in tedavi gördüğü hastanede çekilen fotoğrafına yer verildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu Cumhuriyet savcısı tarafından 16.12.2013 tarihinde tanzim edilen tutanakta; Beşiktaş ilçesinde yayınlanmakta olan... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında “Rottweiller Dehşeti” başlığı ile yayımlanan haber içeriğinde bilgi verilirken 18 yaşından küçük olduğu anlaşılan ve olayın mağduru olduğu belirtilen ...'in kimliğini açıklayacak ve tanınmasına yol açacak şekilde ad-soyadının ve fotoğrafının yayımlandığı, bu suretle 5187 Sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinde "Kimliğin açıklanmaması" başlığı ile düzenlenen suç kapsamında aynı maddenin (c) bendinde belirtilen 18 yaşından küçük mağdurun kimliğini açıklayacak ve tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anlaşıldığından, gazetenin sorumlu müdürü olan ... ve sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olan ... hakkında söz konusu haberle ilgili olarak anılan suçtan dolayı soruşturma açılmasına karar verildiğinin belirtildiği, ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 06.01.2014 tarih ve 1030-285 sayı ile; sanıkların 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Kimliğin açıklanmaması" başlıklı 21. maddesinde tanımlanan suçu işlediklerinden bahisle kamu davası açıldığı, Basın Kanunu gereğince verilecek beyannameye göre sanık ...’ın... Gazetesi’nin sorumlu yazı işleri müdürü, sanık ...’ün ise sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilisi görevinde bulundukları, Nüfus bilgilerine göre; mağdur ...’in 11.08.2010 doğumlu olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 16.12.2013 tarihinde düzenlenen ön ödeme önerisinin 23.12.2013 tarihinde sanıklara tebliğ edilmesine rağmen sanıklar tarafından yerine getirilmediği, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) üzerinden yapılan incelemede; ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 24.02.2014 tarih ve 6715-3294 sayı ile mağdur ...'i ısıran köpeğin sahibi hakkında taksirle yaralama suçundan kamu davası açıldığı, ... (Kapatılan) 14. Sulh Ceza Mahkemesince 12.06.2014 tarih ve 280-530 sayı ile taksirle yaralama suçunun sanığı hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, Sanıklara iddianame ekli duruşma gününü bildirir CMK’nın 195. maddesine göre şerh bulunan davetiye tebliğ edilmesine rağmen sanıkların savunmasının alınamadığı, Anlaşılmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'nin 3. maddesinin birinci fıkrası; "Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.", Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" başlıklı 13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.", "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı" başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”, "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddesi; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir...", "Basın hürriyeti" başlıklı 28. maddesi; "Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...", "Süreli ve süresiz yayın hakkı" başlıklı 29. maddesi; "Süreli veya süresiz yayın önceden izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Süreli yayın çıkarabilmek için kanunun gösterdiği bilgi ve belgelerin, kanunda belirtilen yetkili mercie verilmesi yeterlidir. Bu bilgi ve belgelerin kanuna aykırılığının tesbiti halinde yetkili merci, yayının durdurulması için mahkemeye başvurur. Süreli yayınların çıkarılması, yayım şartları, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili esaslar kanunla düzenlenir. Kanun, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali ve teknik şartlar koyamaz. Süreli yayınlar, Devletin ve diğer kamu tüzelkişilerinin veya bunlara bağlı kurumların araç ve imkanlarından eşitlik esasına göre yararlanır.", "Ailenin korunması ve çocuk hakları" başlıklı 41. maddesinin son fıkrası; "Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.", 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Amaç ve kapsam" başlıklı 1. maddesi; "Bu Kanunun amacı, basın özgürlüğünü ve bu özgürlüğün kullanımını düzenlemektir. Bu Kanun basılmış eserlerin basımı ve yayımını kapsar.", "Tanımlar" başlıklı 2. maddesi; "Bu Kanunun uygulanmasında; ... c) Süreli yayın: Belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını, d) Yaygın süreli yayın: Tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından aynı isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını, ... İfade eder.", "Basın özgürlüğü" başlıklı 3. maddesi; "Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.", "Cezai sorumluluk" başlıklı 11. maddesinin ilk üç fıkrası; "Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur. Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde, bundan doğan sorumluluk yayımlatana aittir.", "Kimliğin açıklanmaması" başlıklı 21. maddesi; "Süreli yayınlarda; a) 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre evlenmeleri yasaklanmış olan kimseler arasındaki cinsel ilişkiyle ilgili haberlerde bu kişilerin, b) 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddelerinde yazılı cürümlere ilişkin haberlerde mağdurların, c) Onsekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, Kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.", "Dava süreleri" başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrası; "Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur.", Şeklinde düzenlenmiştir. 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin gerekçesinde ise; "Maddenin (a) bendinde, 5680 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin aksine, evlenmeleri kanunen yasak olan kimseler arasındaki ilişkilere ilişkin haberler değil, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması yasaklanmaktadır. Maddenin (b) bendinde Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddelerinde öngörülen suçların yaşı ne olursa olsun mağdurlarının, (c) bendinde de genel olarak onsekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili olarak haberler değil, bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanması yasaklanmaktadır. Bu hükümle, umumi adap, belli suçların mağdurları ve küçükler korunmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak “öz”, her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütlerini oluşturmaktadır. Demokratik toplum kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu kapsamda devlet, özellikle temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak veya bunlara ölçüsüz müdahale teşkil edecek tutumlardan kaçınmalı ve başkalarından gelebilecek tehditlere karşı bireyleri korumalıdır. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce özgürlüğü ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer alır. Düşünce özgürlüğünün en olağan yollarından biri de basındır. Belirli bir olay, konu ve durum hakkındaki düşünce ve kanaat genellikle basılmış eserlerle, yani gazete, dergi, kitap, broşür, bildiri veya el ilanı yolu ile açıklanır. Kişilerin düşüncelerini açıklamaları ve çeşitli konularda bilgi edinmeleri, düşünce ve görüşlerin yazılı ve görsel basın aracılığıyla başka kişilere, topluma ulaştırılabilmesine bağlıdır. Demokratik toplumlarda basının en önemli görevi, kamu yararını ilgilendiren olay ve konularda haber ve bilgi vermek, açıklamalar yapmak, eleştiri ve değer yargıları sunmak suretiyle toplumu aydınlatmak, kamuoyu oluşturmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını sağlamak ve kamu gücünü elinde tutanların üzerinde de toplumun denetimine aracı olmaktır. Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği düzenlenmiş olup basın hürriyeti temel hak ve özgürlükler arasında sayılmış ve güvence altına alınmıştır. Anayasa, basın özgürlüğünün hayata geçirilebilmesi için sadece bu özgürlüğü değil, bilim ve sanat özgürlüğü ve haberleşme özgürlüğü gibi, esaslarını düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden alan özgürlük kategorilerini de düzenlemiş, anayasal güvence altına almıştır. Maddenin dördüncü fıkrasında ise basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasa'nın 26 ve 27. maddelerinin uygulanacağı belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddelere göre sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında ifade özgürlüğü güvence altına alınmış olup maddenin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlandırılması sebepleri belirtilmiştir. Anayasa'nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan atıf sebebiyle basın hürriyeti, mutlak bir hak olmayıp millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi nedenleriyle sınırlandırılması mümkündür. Ayrıca Anayasa'nın 27. maddesinin 2. fıkrası uyarınca basın özgürlüğü, Anayasa’nın 1, 2 ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesi maksadıyla kullanılamayacaktır. Dolayısıyla, söz konusu maddeler de basın özgürlüğünün sınırı olarak belirmektedir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinde de herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu, bu hakkın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği ifade edildikten sonra bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak “başkalarının şöhret ve haklarının korunması için” yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği ifade edilmiştir. Öte yandan, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı için, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasa'nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Uyuşmazlık konusu ile ilgili olması sebebiyle Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararındaki gerekçelere yer vermekte yarar bulunmaktadır. ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinde yaptırım altına alınan fiillerin yalnızca süreli yayınlar ile işlenebileceği, aynı fiilin daha fazla kişiye ulaşabilen radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarıyla işlenmesi durumunda suç oluşturmayacağı, kuralla habere konu olan kişilerin haklarının basın özgürlüğünden üstün tutulduğu belirtilerek ilgili düzenlemenin Anayasa’nın 2, 10, 26, 28, 32, 38 ve 90. maddelerine aykırı olduğunun ileri sürülmesi üzerine anılan maddenin (c) bendinde yer alan ‘...mağdurlarının,’ ibaresi ile sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda 24.11.2020 tarihli ve 31314 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararında özetle; Temel hak ve özgürlükler arasında sayılan basın hürriyetinin Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, ifade özgürlüğünün ise Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenerek güvence altına alındığını, ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünün demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereklerinden olduğunu, basın özgürlüğünün kamuoyuna çeşitli fikir ve tutumların iletilmesi ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturması için en iyi araçlardan birini sağladığını, itiraz konusu kuralın, süreli yayınlarda on sekiz yaşından küçük suç mağduru kişilerin kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasını cezai yaptırıma bağlamak suretiyle ifade ve basın özgürlüklerini sınırladığını, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ifade ve basın özgürlüklerine getirilen sınırlamaların Anayasa’da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerektiğini, Anayasa’nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında; basın hürriyetinin Anayasa’nın 26. ve 27. madde hükümlerine göre sınırlanabileceğinin kabul edildiğini, ifade özgürlüğünün düzenlendiği Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlanma sebepleri belirtilip bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddede belirtilen nedenlerle sınırlanabileceğinin kabul edildiğini, itiraz konusu kural ile on sekiz yaşından küçük suç mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının cezai yaptırıma bağlanması suretiyle mağdur çocukların şöhret ve haklarının korunmasının amaçlandığını, öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amaca dayandığını, devletin her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri almasını öngören Anayasa’nın 41. maddesindeki yükümlülük ile de uyumlu olduğunu, basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alındığını, Kanun’un gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenleme ile küçüklerin korunması amaçlanmakta olup kuralın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğunu ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılık taşımadığını, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca sınırlamanın ölçülü olup olmadığı, bu bağlamda kuralın elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı hususunda yapılan değerlendirmede ise; on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmamasının çocukların tanınmalarına ve mağdur sıfatıyla da olsa bir suçla ilgili gösterilmelerine engel olmak suretiyle korunmalarına katkıda bulunacağı için hedeflenen amaca ulaşma bakımından elverişli olduğunu, kuralla, on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarına ilişkin haber yapılması değil mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının suç olarak düzenlendiği için ulaşılmak istenen amaç bakımından seçilen aracın gerekli olmadığının söylenemeyeceğini, öte yandan kuralın, adli para cezasıyla cezalandırılmayı gerektiren bir suç olarak düzenlendiğini, söz konusu yayının yaygın süreli yayın olması durumu ise ağırlaştırıcı sebep olarak öngörüldüğünü, cezai yaptırım olarak adli para cezasının tercih edilmesi ile cezanın alt ve üst sınırları için belirlenen miktar göz önünde bulundurulduğunda ifade ve basın özgürlüklerine getirilen sınırlamanın orantısız olmadığını, Anayasa’nın 10. maddesinde belirtilen kanun önünde eşitlik ilkesinin amacı aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemek olduğunu, kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmediğini, aynı fiilin nesnel olarak farklı mecralarda işlenmesinin farklı tür yaptırımlara bağlanması, anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğunu, bu nedenle on sekiz yaşından küçük suç mağdurlarının tanınmalarına yol açacak şekildeki haberlerin süreli yayınlarda yapılması halinde adlî para cezası ile cezalandırılacak bir suç oluşturması karşısında 5187 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan diğer medya hizmet sağlayıcıları yoluyla gerçekleştirilmesinin farklı idari yaptırımlara bağlanmasında eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmadığını kabul ederek 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde yer alan “...mağdurlarının” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına oy birliğiyle karar verildiği anlaşılmıştır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulması için 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen “kimliğin açıklanmaması” suçunun unsurları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak yayınlarda, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu düzenleme ile çocukların herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, kişilik haklarının korunması ve reşit olmadan toplum tarafından suçlu kabul edilip uzaklaştırılmalarının engellenmesi amaçlanmıştır. Kanun’un 2. maddesinin (c) bendinde süreli yayın; belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını, (d) bendinde yaygın süreli yayın ise; tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından aynı isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını ifade edeceği düzenlenmiştir. Kanun’un 21. maddesine göre on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının kimliklerini açıklayacak veya tanınmalarına yol açacak şekilde yapılacak yayının, süreli yayın veya yaygın süreli yayın olması gerekmekte, maddenin son cümlesine göre söz konusu yayının yaygın süreli yayın olması durumu ise ağırlaştırıcı sebep olarak öngörülmüştür. Suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Madde gerekçesinde de bu hükümle küçüklerin korunduğu vurgulanmıştır. Suçun mağduru ise, on sekiz yaşını henüz tamamlamamış olan ve yayının konusunu oluşturan suçta fail ya da mağdur olarak yer alan kişidir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3/1-a maddesine göre; daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler çocuk sayılmaktadır. Çocuk Koruma Kanunu’nun kapsamında bulunan on sekiz yaşını tamamlamamış kişiler (çocuklar), 5187 sayılı Kanun’un 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen “kimliğin açıklanmaması” suçunun mağduru olup anılan suçun mağdurunun yaşı öncelikle tespit edilmelidir. Suçun maddi unsuru yayının mağduru olan çocukların kimliklerinin açıklanmasına veya tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasıdır. Anılan bu bentte yer alan düzenlemede, yayının konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür. Suç sonucu ortaya çıkan hukuksal durum ne olursa olsun, küçük mağdurun veya failin kimliğinin açıklanması bu suçu oluşturacaktır. Anılan norm ile küçüğün korunması amacıyla getirilen kimlik açıklama yasağı “mutlak” nitelikte olup bu bağlamda olmak üzere, küçüğün kimliğinin kamuoyu tarafından daha önce yapılan yazılı veya görüntülü başka yayınlarla öğrenilmiş olması da eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır. Öte yandan madde gerekçesinde on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili olarak haberler değil, bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı belirtilmiştir. Madde metni ile gerekçe birlikte değerlendirildiğinde; on sekiz yaşını henüz tamamlamamış olan ve yayının konusunu oluşturan suçta fail ya da mağdur olarak yer alan kişilerle ilgili haber yapılması yasaklanmamış olup yapılan yayınlarda bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanması engellenmek istenmiştir. Bu bağlamda anılan kural ile getirilen sınırlama bu kişilerin yer aldığı haberlerin veriliş şekline ilişkindir. Haberin güncel ve gerçek olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunması durumlarında dahi on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinde suç oluşacaktır. Anılan suçun mağduru olan çocukları küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi veyahut haberi okuyan kişilerde küçüğün hukuki yararının ihlal edilerek mağduriyete yol açıldığına ilişkin izlenim uyandırmaması da suçun oluşumuna engel teşkil etmeyecektir. Kanun koyucu on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinin başka hiçbir koşula bağlı olmaksızın on sekiz yaşından küçüklerin kişilik haklarını zedelediğini kabul etmiştir. Böylece Anayasa’da temel hak ve özgürlükler arasında sayılarak güvence altına alınan basın özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve Basın Kanunu’nda belirtilen sınırlama sebeplerinden başkalarının şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Süreli yayınlarda yer verilen on sekiz yaşından küçük olan ve kimlikleri açıklanan ya da tanınmalarına yol açılan kişilerin bir “suçun” mağduru ya da faili olmaları zorunludur. Kanun’un suç olarak tanımlamadığı kabahat olarak düzenlenen eylemler bakımından haberin veriliş şekline ilişkin bir sınırlama getirilmemiş olup bu durumlarda küçüklerin kimliğinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılması bu suçu oluşturmayacaktır. "Kimliğin açıklanmaması" suçunun failinin kim olacağı ise 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Cezai sorumluluk" başlıklı 11. maddesinde düzenlenmiştir. Süreli yayınlar yoluyla işlenen suçlardan "eser sahibi" sorumludur. Eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hâllerinde, "sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili" sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması hâlinde, bundan doğan sorumluluk "yayımlatana" aittir. On sekiz yaşından küçüklerle ilgili kimliğin açıklandığı ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anda suç tamamlanacak olup bu suç ancak kasten işlenebilir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen suç resen soruşturmaya tabi olup bu suça ilişkin ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sorumlu müdürü sanık ..., sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin ise sanık ... olan yaygın süreli yayınlardan... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan “Rottweiller Dehşeti” başlığını taşıyan haberde, ... ili, Buca ilçesinde 9 yaşındaki ağabeyi ile markete gitmek üzere evden çıkan 3,5 yaşındaki mağdur ...'in Rottweiller cinsi köpeğin saldırısına uğrayarak yaralandığı belirtilip 18 yaşından küçük olan taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad-soyad ve fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklandığı ve mağdurun tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anlaşılan olayda; Mutlak ve sınırsız bir hak olmayan basın özgürlüğünün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi, Anayasa'nın 26. maddesi, Basın Kanunu'nun 3. maddesi hükümleri uyarınca "başkalarının şöhret veya haklarının korunması için" sınırlandırılabileceğinin kabul edildiği, "çocuğun yüksek yararı" ilkesi de gözetilerek 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinin süreli yayınlar vasıtasıyla on sekiz yaşından küçük suç mağduru kişilerin kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasını cezai yaptırıma bağlamak suretiyle basın özgürlüğünün sınırlandırıldığı, Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararında da kabul edildiği üzere bu sınırlandırmanın Anayasa'da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olduğu, bu yasal düzenleme ile mağdur çocukların şöhret ve haklarının korunmasının amaçlandığı ve bu hâliyle öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amaca dayanmakla birlikte devletin her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri almasını öngören Anayasa'nın 41. maddesindeki yükümlülük ile Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'ne de uygun olduğu, basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa'da güvence altına alındığı için Basın Kanunu'nun gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenleme ile küçüklerin korunması amaçlanarak zorunlu bir toplumsal ihtiyacın karşılandığı, "kimliğin açıklanmaması" suçu ile çocukların tanınmalarına ve mağdur sıfatıyla da olsa bir suçla ilgili gösterilmelerine engel olmak suretiyle korunmalarına katkıda bulunulacağı için kuralın hedeflenen amaca ulaşma bakımından elverişli olduğu, bu kuralla, on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarına ilişkin haber yapılması değil mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının suç olarak düzenlendiği, bu bakımdan basının haber verme veya kamunun haber alma özgürlüğünün de esasen sınırlandırılmadığı, ulaşılmak istenen amaç bakımından orantılı ve gerekli olan bu sınırlandırmanın, mağdur çocuklara ilişkin yayın yaparken haberin veriliş şekli itibarıyla basit yöntemlerle kurala uyulmasını sağlayacak nitelikte olduğu, bu sebeplerle Anayasa Mahkemesince de Anayasa'ya aykırı olmadığı kabul edilen ve anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olan bu düzenleme ile mağdur çocuklara ilişkin haberlerin veriliş şekli sınırlandırılarak suç ihdas edildiği, Haberin güncel ve gerçek olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunması durumlarında dahi on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinde suçun oluşacağı, anılan suçun mağduru olan çocukları küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesinin veyahut haberi okuyan kişilerde küçüğün hukuki yararının ihlal edilerek mağduriyete yol açıldığına ilişkin izlenim uyandırılmamasının da suçun oluşumuna engel teşkil etmeyeceği, madde hükmünde on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinin başka hiçbir koşula bağlı olmaksızın on sekiz yaşından küçüklerin kişilik haklarının zedelendiğinin kabul edildiği, Basının özgürlüğü ile mağdur çocuğun, kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği, diğer bir anlatımla, hukuk düzenince koruma altına alınan yararların birbirine karşı çatışma içinde bulundukları biçiminde bir görünümün var olduğu, hukuk düzeninin, çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına almasının düşünülemeyeceği, aslında yapılan düzenlemenin hukukun diğer temel kavramları ile birlikte incelendiğinde, iki yararın aynı anda ve aynı olayda birbiri ile çatışmadıkları, somut olaydaki olgular itibarıyla koruma altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında, o olayda ve o an için hukuk düzenince korumasız kalmasının uygun olduğu, "kimliğin açıklanmaması" suçu ile on sekiz yaşından küçük olan mağdurun kişilik haklarının, haberin veriliş şekli bakımından basın özgürlüğünden üstün tutulduğu, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği sınırlamanın mutlak bir yasak olduğu ve bu kural ile suç mağduru olan küçüğün kişilik haklarının kamu yararından da üstün tutulduğu hususları dikkate alındığında; anılan suçta basın özgürlüğünden hareketle haber alma veya verme hakkında kamu yararı bulunduğu gerekçesiyle somut olayda hukuka uygunluk sebebi bulunduğunun ileri sürülemeyeceği anlaşılmakla; Sanıkların, yaygın süreli yayın olan... Gazetesinin 29.10.2013 tarihli nüshasının 4. sayfasında yer alan “Rottweiller Dehşeti” başlığını taşıyan haberde, 18 yaşından küçük olan taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad-soyad ve fotoğrafına yer vermek suretiyle kimliğin açıklanması ve mağdurun tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapmaları şeklindeki eylemlerinde 5187 sayılı Kanun'un 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçunun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının haklı nedene dayanan itirazının kabulüne, Özel Daire bozma ilamının kaldırılmasına ve dosyanın uygulamanın denetlenmesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesinin 28.02.2018 tarihli ve 5194-2129 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, uygulamanın denetlenmesi için Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararı ile Yargıtay 19. Ceza Dairesinin kapatılması nedeniyle aynı karar uyarınca bu Daireye ait işlerin devredildiği Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 06.07.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2018/522 E., 2021/347 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...",
Ceza Genel Kurulu         2018/522 E.  ,  2021/347 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) ... Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza 5187 sayılı Basın Kanunu'nda düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçundan sanıklar ... ve ...'nin aynı Kanun’un 21/c maddesi uyarınca 10.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.11.2013 tarihli ve 145-253 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) ... Ceza Dairesince 10.05.2018 tarih ve 5068-5939 sayı ile; "5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı hâlinde ise, suç faili cezalandırılamaz. Bu suç ile korunan hukuki yarar, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, kişilik haklarının korunmasıdır. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaat açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli ve etkin yollarından birisi basındır. Basın özgürlüğü; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Düşünceyi açıklama ve basın özgürlüğü, onu kullananlar açısından olduğu kadar gerçekleri öğrenmek özgürlüğüne sahip kişi ve kitleler açısından da temel hak niteliğindedir. O hâlde, basın özgürlüğü bir yönüyle halkı ilgilendiren haber ve görüşleri iletme özgürlüğüdür; diğer yönüyle ise, bu özgürlük, halkın bu bilgi ve görüşleri alma hakkıdır. Basın ancak bu şekilde kamuoyunun bilgi edinme hakkı bakımından yaşamsal önemi bulunan 'halkın gözcülüğü' görevini yapabilir. Toplumun ve insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek, doğru ve gerçeğe uygun bilgiler ile donatmak, yaşanan sorun, olay ve oluşumlar hakkında kamuoyunu nesnel bir biçimde aydınlatmak, düşünmeye yönlendirici tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu suretle denetlemek durumunda olan basının sahip olduğu hakkı hukuka uygun bir biçimde kullandığının kabulü için; açıklama, eleştiri ve değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bağ bulunması, açıklamada küçültücü sözlerin kullanılmaması gerekmektedir. Ancak, basın özgürlüğünün bir dereceye kadar abartma hatta kışkırtmaya başvurma hakkını da içerdiği de unutulmamalıdır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28 E, 2007/34 K. sayılı kararında da; basının ödev ve sorumlulukları hususunda yapılan değerlendirmede; 'Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasası'nın 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada 'küçültücü' sözlerin kullanılmaması gerekir.' denilmektedir. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Gerek yazılı ve gerekse görsel basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. O anda ve görünürde var olup da sonradan gerçek olmadığı anlaşılan olayların yayınından da basın sorumlu tutulmamalıdır. Öte yandan yazılı ve görsel basın organlarının büyük çoğunluğunun haber yaptığı bu tür olaylarda 5187 sayılı Kanun ile benzer konularda hükümler içeren temel kanunları her olayın özelliğine göre ayrı ayrı değerlendirmek gerekir. Basının haber yapma ve yayma özgürlüğü kapsamında, bu tür haberlerin toplumsal bilgilendirme ve duyarlılığı artırma amacıyla gerçekleştirilen kamusal bir etkinlik olduğu, bu noktada kişilik hakları gibi bireysel temel hak ve özgürlükler ile basının haber yapma, dolayısıyla düşünce, bilgiye ulaşma ve fikir özgürlüğünün uzlaştırılması, aralarında adil bir dengenin sağlanması gerekmektedir. Hemen belirtmek gerekmektedir ki; 5187 sayılı Kanun'un 21. maddesinin a ve b bentlerinde yazılı suçların niteliğine bakılacak olursa yasanın gerçek amacının, kişilerin karşılaştıkları bazı suçlar nedeniyle haber yapılmalarının normal kişilerin 'ikincil mağduriyetlerine' yol açılmasının engellenmesi olduğu, c fıkrasında ayrıca bir suç türü belirtilmese de küçüklerin kimliklerinin açıklanmasının yasaklanmasının amacının ise, normal insanlar için önlenmeye çalışılan ikincil mağduriyetin küçükler için sadece belli suçlarda değil, tüm suçlar açısından önlenmesi, küçüklerin başlarına gelen ve konusu suç oluşturan fiiller nedeniyle onları toplum içinde rencide olabilecekleri, geleceklerinde onları kötü anlamda etkileyebilecek bir takım sonuçlara yol açabileceği benzer ihtimaller karşısında savunmasız kalmalarını engellemek olduğu düşünülebilir. Bu açıklamalardan sonra somut olaya gelince; Sanık ...'ın sorumlu müdür, sanık ...'nin sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olarak görev yaptığı ... Gazetesi'nin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan 'Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '13 yaşındaki öğrenci ...'in yolda yürürken birden yerin çökmesi sonucu kendiliğinden açılan çukura düşmesine' ilişkin haberde 'taksirle yaralama' suçunun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayı üzerine kamu davası açılması karşısında, haberin güncel ve gerçek olması, kamuoyunun ilgisini konu üzerine dikkat çekerek başkalarının da aynı tehlikeye maruz kalmalarını önlemek için ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde olay nedeniyle düştüğü çukurdan kurtarılması fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve ikincil mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı cihetle, sanıklar hakkında beraat yerine yazılı şekilde mahkûmiyet kararı verilmesi," isabetsizliğinden oy çokluğuyla bozulmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi ...; "Sayın çoğunluk ile aramızdaki uyuşmazlık; taksirli suç mağduru olan küçüğe ilişkin haberde küçük mağdurun ad ve soyadı ile fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklanması fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c maddesindeki suçu oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir. Bilindiği üzere, kimliğin açıklanma yasağına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre; 'Süreli yayınlarda … on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.' Basın Kanunu’nun 21. maddesi ile getirilen 'kimlik açıklama yasağı' ilkesi, bir yönüyle Anayasa’nın 38/4. maddesinde ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan suçsuzluk karinesini hayata geçirmeye yönelik bir düzenleme içermektedir. Anılan norm diğer yanıyla ise on sekiz yaşından küçük tüm suç faili ve mağdurların, bazı suçların ise sadece mağdurlarının kimliklerini açıklayacak şekilde yayın yapılması yasaklanmaktadır. Doktrinde bu korumanın önemine dikkat çekilerek, tüm sanıklar için sağlanması gerektiği ifade edilmektedir (Baştürk, İhsan: Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 86, ... 2009, s. 133-134). Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu norm ile kanun koyucunun çocukların kişilik haklarını korumak istemesi son derece isabetlidir. Kanun koyucu, küçüklerin herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, şahsiyet haklarının bütününün korunması ve reşit olmadan toplumdan suçlu veya suç mağduru damgası ile uzaklaştırılmasının engellenmesi için bu yasağı getirmiştir. Söz edilen suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Suçun maddi unsuru haberin kimliğin belirlenmesi sonucuna yol açacak şekilde yayımıdır. Küçükler yönünden yapılan bu düzenlemede 21. maddenin (a) ve (b) bentlerinde düzenlenen fiillerden farklı olarak, haberin konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Öte yandan suçun kasıtla mı işlendiği yoksa taksirle mi işlendiği hususunda da bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür. (Baştürk, agm, s. 152-154). Kanun’un gerekçesinde de bu düzenleme ile on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili haberler değil, bu kişilerin tanıtılması ile kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı ve küçüklerin korunduğu belirtilmiştir. Sanık ...'ın sorumlu müdür, sanık ...'nin sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olarak görev yaptığı ... Gazetesi'nin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan 'Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '13 yaşındaki öğrenci ...'in yolda yürürken birden yerin çökmesi sonucu kendiliğinden açılan çukura düşmesine' ilişkin haberde 'taksirle yaralama' suçunun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayı üzerine kamu davası açılması karşısında, haberin güncel ve gerçek olması, kamuoyunun ilgisini konu üzerine dikkat çekerek başkalarının da aynı tehlikeye maruz kalmalarını önlemek için ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde olay nedeniyle düştüğü çukurdan kurtarılması fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve ikincil mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı cihetle, sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğine ilişkin çoğunluk görüşüne karşın, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği yasak mutlak bir yasak olup, suç mağduru veya faili küçüklerin haklarının korunması amacına yöneliktir. Bu itibarla, anılan suçlarda basın özgürlüğünün korunması, kamunun haber hakkı veya kişilik haklarının ve kamu yararının korunması arasında bir denge sağlanması gerekliliğinden hareketle haberin verilişinde hukuka uygunluk sebebi bulunabileceği de düşünülemeyecektir. Öte yandan kişilik haklarının somut olarak ihlal edilip edilmediği yani neticenin meydana gelip gelmediğinin ispatı da gerekmeyecektir. Kısacası kanun koyucu anılan norm ile küçüğün yararlarını kamu yararından ve basın özgürlüğünden daha üstün tutmuştur. Sonuç olarak, söz edilen kimlik açıklama yasağı 'mutlak nitelikte' olup bu yasağa aykırılığın objektif olarak gerçekleştiği fiillerin atılı suçu unsurları yönünden oluşturacağı kuşkusuzdur. Açıklanan sebeplerle, sanıkların fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c. maddesindeki suçu oluşturacağı ve mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmesi gerektiği," düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 10.07.2018 tarih ve 57624 sayı ile; "...Uyuşmazlık, taksirli suç mağduru olan küçüğe ilişkin haberde küçük mağdurun ad ve soyadı ile fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklanması fiilinin Basın Kanunu’nun 21/c maddesindeki suçu oluşturup oluşturmayacağına ilişkindir. Bilindiği üzere, kimliğin açıklanma yasağına 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinde yer verilmiştir. Bu hükme göre; 'Süreli yayınlarda … on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.' Basın Kanunu’nun 21. maddesi ile getirilen 'kimlik açıklama yasağı' ilkesi, bir yönüyle Anayasa’nın 38/4. maddesinde ve AİHS m. 6/2’de güvence altına alınan suçsuzluk karinesini hayata geçirmeye yönelik bir düzenleme içermektedir. Anılan norm diğer yanıyla ise on sekiz yaşından küçük tüm suç faili ve mağdurların, bazı suçların ise sadece mağdurlarının kimliklerini açıklayacak şekilde yayın yapılması yasaklanmaktadır. Doktrinde bu korumanın önemine dikkat çekilerek, tüm sanıklar için sağlanması gerektiği ifade edilmektedir (Baştürk, İhsan: Basın Kanunu’nda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Sayı 86, ... 2009, s. 133-134). Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak haberlerde, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu norm ile kanun koyucunun çocukların kişilik haklarını korumak istemesi son derece isabetlidir. Kanun koyucu, küçüklerin her hangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, şahsiyet haklarının bütününün korunması ve reşit olmadan toplumdan suçlu veya suç mağduru damgası ile uzaklaştırılmasının engellenmesi için bu yasağı getirmiştir Söz edilen suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili haberlerde, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Suçun maddi unsuru haberin kimliğin belirlenmesi sonucuna yol açacak şekilde yayımıdır. Küçükler yönünden yapılan bu düzenlemede 21. maddenin (a) ve (b) bentlerinde düzenlenen fiillerden farklı olarak, haberin konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Öte yandan suçun kasıtla mı işlendiği yoksa taksirle mi işlendiği hususunda da bir ayrım yapılmamıştır. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür. (Baştürk, agm, s. 152-154). Kanun’un gerekçesinde de bu düzenleme ile on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili haberler değil, bu kişilerin tanıtılması ile kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı ve küçüklerin korunduğu belirtilmiştir. Somut uyuşmazlıkta, sanık ...'ın sorumlu müdür, sanık ...'nin sorumlu müdürün bağlı bulunduğu yetkili olarak görev yaptığı ... Gazetesi'nin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan 'Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı' başlığı ile yayımlanan ve içeriğindeki '13 yaşındaki öğrenci ...'in yolda yürürken birden yerin çökmesi sonucu kendiliğinden açılan çukura düşmesine' ilişkin haberde, suçun mağduru olan küçüğün kimliğinin tanınmasına yol açacak derecede fotoğrafının yayımlanması ve isminin açıklanması olayında, haberin güncel ve gerçek olması, kamuoyunun ilgisini konu üzerine dikkat çekerek ilgililer hakkında denetim görevini üstlenmesi, haberde küçüğün fotoğrafının yayınlanmasındaki maksadın dikkat çekmek ve haberdeki çarpıcılığı artırmak yönündeki işlevi, haberin özetlenme ve açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması ve mağdur hakkında haber içeriğinde küçüğü küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi, okuyucuda mağdurun hukuki yararının ihlal edildiği ve mağduriyetine yol açtığı izlenimi uyandırmadığı, sonuç olarak haberin verilme amacının kamu yararına hizmet etmesi, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği yasak mutlak bir yasak olup, suç mağduru veya faili küçüklerin haklarının korunması amacına yöneliktir. Bu itibarla, anılan suçlarda basın özgürlüğünün korunması, kamunun haber hakkı veya kişilik haklarının ve kamu yararının korunması arasında bir denge sağlanması gerekliliğinden hareketle haberin verilişinde hukuka uygunluk sebebi bulunabileceği de düşünülemeyecektir. Öte yandan kişilik haklarının somut olarak ihlal edilip edilmediği yani neticenin meydana gelip gelmediğinin ispatı da gerekmeyecektir. Kısacası kanun koyucu anılan norm ile küçüğün yararlarını kamu yararından ve basın özgürlüğünden daha üstün tutmuştur. Sonuç olarak, söz edilen kimlik açıklama yasağı 'mutlak nitelikte' olup bu yasağa aykırılığın objektif olarak gerçekleştiği fiillerin atılı suçu unsurları yönünden oluşturacağı kuşkusuzdur. Açıklanan nedenlerle Yerel Mahkemenin mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar verilmesi gerekirken, bozulması yönündeki karar usul ve yasalara aykırıdır." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) ... Ceza Dairesince 10.09.2018 tarih, 4515-8599 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı 5187 sayılı Basın Kanunu'nda düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; ... Gazetesinin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan “Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı” başlıklı haberde; “13 yaşındaki ... ..., her gün yürüdüğü kaldırımın çökmesiyle 2 metrelik boşluğa düştü. Yaralanan ...’i itfaiye kurtardı.” ... Alibeyköy’de dün ... saat 07.00’de babaannesiyle birlikte okula gitmek için evden çıkan ... İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi ... ..., Karadolap Mahallesi Gaziosmanpaşa Caddesi’nde yürürken bir anda çöken kaldırımın oluşturduğu boşluğa düştü. Çığlıkları duyan mahalle sakinleri, çukurun içine düşen kızı görünce polise, itfaiyeye ve 112 Hızır Acil ekiplerine haber verdi. İtfaiye ekipleri, ... ...’ı yaklaşık 2 metrelik çukurun içinden çıkarmak için beline halat bağlayarak aşağıya indi. Yaşadığı olayın şokunu üzerinden atamayan ... ..., korku dolu gözlerle itfaiye erini bekledi. Yaklaşık yarım saatlik çukur hapsi sonrasında itfaiye erinin kucağında yukarıya çıkarılan ..., ambulansla kaldırıldığı ...Eğitim ve Araştırma Hastanesinde tedaviye alındı. Çukura kimse sahip çıkmadı. Hayati tehlikesi bulunmadığı öğrenilen ... ..., travmatik durumlara karşı testlerden geçirildi. ... Belediyesi ekipleri olayın ardından oluşan çukuru beton dökerek kapattı. ... ...’ın okul arkadaşları, ‘... okula gelirken kaldırım çöktüğü için yaralanmış. Çok üzüldük. İtfaiye ekipleri ...’i kurtardılar.’ dedi. Polis olayla ilgili soruşturma başlattı. Kaldırımın altından İSKİ’ye ait bir kanalın geçtiğini iddia eden belediye yetkilileri, konunun kendileriyle ilgili olmadığını belirtti. İSKİ yetkilileri ise konuyu araştırdıklarını, araştırma sonucunda açıklama yapılacağını duyurdu.” şeklinde açıklamalara ve mağdur ... ...’ın itfaiye ekipleri tarafından çukurdan çıkartıldığı esnada çekilen fotoğrafına yer verilerek “... ... okula gitmek için evden çıkmıştı.” şeklinde açıklama yapıldığı, ... Polis Merkezi Amirliğinin 2013/1448 sayılı fezlekesi ekinde bulunan ...’un şikâyetçi sıfatıyla alınan ifadesinde; 2001 doğumlu kızı ... ...’ı okula götürmek için Gaziosmanpaşa Caddesi üzerinde kaldırım kenarında yaya olarak yürüdükleri esnada asfalt yolun birden çöktüğünü ve önünden giden kızının derinliği yaklaşık 4-5 metre olan çukurun içerisine düştüğünü, olay yerine gelen itfaiye memurlarının vinç yardımı ile çukura düşen ve yaralanan kızını kurtardıklarını, kızının yaralanmasına sebebiyet veren İSKİ görevlilerinden şikâyetçi olduğunu beyan ettiği, fezleke ekinde ayrıca olay yeri görgü ve tespit tutanağı, nüfus cüzdanı suretleri ve doktor raporunun bulunduğu, Nüfus bilgilerine göre; mağdur ... ...’ın 20.10.2001 doğumlu olduğu, ... Cumhuriyet Başsavcılığınca sanıklara 07.05.2013 tarihli ön ödeme ihtaratı düzenlenerek 16.05.2013 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen ön ödeme önerisinin yerine getirilmediği, ... Cumhuriyet Başsavcılığınca 28.05.2013 tarih ve 32031-10414 sayı ile; sorumlu müdürü sanık ..., sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin ise ... olan ...’da günlük olarak yayınlanan ... Gazetesinin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan "Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı." başlığını taşıyan haberde, ... ili, Eyüp ilçesinde okula gitmek için babaannesiyle yürüyen, ... İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi ... ...'ın, saat 07.00 sıralarında Karababa Mahallesi, Gaziosmanpaşa Caddesi'nde kaldırımın çökmesi sonucu boşluğa düşüp yaralandığı ve olayla ilgili soruşturma başlatıldığı yazılıp 18 yaşını bitirmemiş taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad ve soyadına, fotoğrafına yer verilmek suretiyle kimliklerini açıklayarak sanıkların 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Kimliğin açıklanmaması" başlıklı 21. maddesinde tanımlanan suçu işlediklerinden bahisle kamu davası açıldığı, Sanıklara iddianame ekli duruşma gününü bildirir CMK’nın 195. maddesine göre şerh bulunan davetiye tebliğ edilmesine rağmen sanıkların savunmasının alınamadığı, Anlaşılmaktadır. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'nin 3. maddesinin birinci fıkrası; "Kamusal ya da özel sosyal yardım kuruluşları, mahkemeler, idari makamlar veya yasama organları tarafından yapılan ve çocukları ilgilendiren bütün faaliyetlerde, çocuğun yararı temel düşüncedir.", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.", Anayasa'nın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" başlıklı 13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.", "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı" başlıklı 17. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”, "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddesi; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet Resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir. Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir...", "Basın hürriyeti" başlıklı 28. maddesi; "Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...", "Süreli ve süresiz yayın hakkı" başlıklı 29. maddesi; "Süreli veya süresiz yayın önceden izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Süreli yayın çıkarabilmek için kanunun gösterdiği bilgi ve belgelerin, kanunda belirtilen yetkili mercie verilmesi yeterlidir. Bu bilgi ve belgelerin kanuna aykırılığının tesbiti halinde yetkili merci, yayının durdurulması için mahkemeye başvurur. Süreli yayınların çıkarılması, yayım şartları, mali kaynakları ve gazetecilik mesleği ile ilgili esaslar kanunla düzenlenir. Kanun, haber, düşünce ve kanaatlerin serbestçe yayımlanmasını engelleyici veya zorlaştırıcı siyasal, ekonomik, mali ve teknik şartlar koyamaz. Süreli yayınlar, Devletin ve diğer kamu tüzelkişilerinin veya bunlara bağlı kurumların araç ve imkanlarından eşitlik esasına göre yararlanır.", "Ailenin korunması ve çocuk hakları" başlıklı 41. maddesinin son fıkrası; "Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.", 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Amaç ve kapsam" başlıklı 1. maddesi; "Bu Kanunun amacı, basın özgürlüğünü ve bu özgürlüğün kullanımını düzenlemektir. Bu Kanun basılmış eserlerin basımı ve yayımını kapsar.", "Tanımlar" başlıklı 2. maddesi; "Bu Kanunun uygulanmasında; ... c) Süreli yayın: Belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını, d) Yaygın süreli yayın: Tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından aynı isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını, ... İfade eder.", "Basın özgürlüğü" başlıklı 3. maddesi; "Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.", "Cezai sorumluluk" başlıklı 11. maddesinin ilk üç fıkrası; "Basılmış eserler yoluyla işlenen suç yayım anında oluşur. Süreli yayınlar ve süresiz yayınlar yoluyla işlenen suçlardan eser sahibi sorumludur. Süreli yayınlarda eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hallerinde, sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması halinde, bundan doğan sorumluluk yayımlatana aittir.", "Kimliğin açıklanmaması" başlıklı 21. maddesi; "Süreli yayınlarda; a) 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununa göre evlenmeleri yasaklanmış olan kimseler arasındaki cinsel ilişkiyle ilgili haberlerde bu kişilerin, b) 1.3.1926 tarihli ve 765 sayılı Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddelerinde yazılı cürümlere ilişkin haberlerde mağdurların, c) Onsekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının, Kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapanlar birmilyar liradan yirmimilyar liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu ceza bölgesel süreli yayınlarda ikimilyar liradan, yaygın süreli yayınlarda onmilyar liradan az olamaz.", "Dava süreleri" başlıklı 26. maddesinin birinci fıkrası; "Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur.", Şeklinde düzenlenmiştir. 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin gerekçesinde ise; "Maddenin (a) bendinde, 5680 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin aksine, evlenmeleri kanunen yasak olan kimseler arasındaki ilişkilere ilişkin haberler değil, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması yasaklanmaktadır. Maddenin (b) bendinde Türk Ceza Kanununun 414, 415, 416, 421, 423, 429, 430, 435 ve 436 ncı maddelerinde öngörülen suçların yaşı ne olursa olsun mağdurlarının, (c) bendinde de genel olarak onsekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili olarak haberler değil, bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanması yasaklanmaktadır. Bu hükümle, umumi adap, belli suçların mağdurları ve küçükler korunmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir. Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak “öz”, her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütlerini oluşturmaktadır. Demokratik toplum kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu kapsamda devlet, özellikle temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak veya bunlara ölçüsüz müdahale teşkil edecek tutumlardan kaçınmalı ve başkalarından gelebilecek tehditlere karşı bireyleri korumalıdır. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce özgürlüğü ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer alır. Düşünce özgürlüğünün en olağan yollarından biri de basındır. Belirli bir olay, konu ve durum hakkındaki düşünce ve kanaat genellikle basılmış eserlerle, yani gazete, dergi, kitap, broşür, bildiri veya el ilanı yolu ile açıklanır. Kişilerin düşüncelerini açıklamaları ve çeşitli konularda bilgi edinmeleri, düşünce ve görüşlerin yazılı ve görsel basın aracılığıyla başka kişilere, topluma ulaştırılabilmesine bağlıdır. Demokratik toplumlarda basının en önemli görevi, kamu yararını ilgilendiren olay ve konularda haber ve bilgi vermek, açıklamalar yapmak, eleştiri ve değer yargıları sunmak suretiyle toplumu aydınlatmak, kamuoyu oluşturmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını sağlamak ve kamu gücünü elinde tutanların üzerinde de toplumun denetimine aracı olmaktır. Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği düzenlenmiş olup basın hürriyeti temel hak ve özgürlükler arasında sayılmış ve güvence altına alınmıştır. Anayasa, basın özgürlüğünün hayata geçirilebilmesi için sadece bu özgürlüğü değil, bilim ve sanat özgürlüğü ve haberleşme özgürlüğü gibi, esaslarını düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden alan özgürlük kategorilerini de düzenlemiş, anayasal güvence altına almıştır. Maddenin dördüncü fıkrasında ise basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasa'nın 26 ve 27. maddelerinin uygulanacağı belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddelere göre sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında ifade özgürlüğü güvence altına alınmış olup maddenin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlandırılması sebepleri belirtilmiştir. Anayasa'nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan atıf sebebiyle basın hürriyeti, mutlak bir hak olmayıp millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi nedenleriyle sınırlandırılması mümkündür. Ayrıca Anayasa'nın 27. maddesinin 2. fıkrası uyarınca basın özgürlüğü, Anayasa’nın 1, 2 ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesi maksadıyla kullanılamayacaktır. Dolayısıyla, söz konusu maddeler de basın özgürlüğünün sınırı olarak belirmektedir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinde de herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu, bu hakkın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği ifade edildikten sonra bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak “başkalarının şöhret ve haklarının korunması için” yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği ifade edilmiştir. Öte yandan, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı için, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasa'nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Uyuşmazlık konusu ile ilgili olması sebebiyle Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararındaki gerekçelere yer vermekte yarar bulunmaktadır. ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinde yaptırım altına alınan fiillerin yalnızca süreli yayınlar ile işlenebileceği, aynı fiilin daha fazla kişiye ulaşabilen radyo, televizyon ve internet gibi kitle iletişim araçlarıyla işlenmesi durumunda suç oluşturmayacağı, kuralla habere konu olan kişilerin haklarının basın özgürlüğünden üstün tutulduğu belirtilerek ilgili düzenlemenin Anayasa’nın 2, 10, 26, 28, 32, 38 ve 90. maddelerine aykırı olduğunun ileri sürülmesi üzerine anılan maddenin (c) bendinde yer alan ‘...mağdurlarının,’ ibaresi ile sınırlı olarak yapılan inceleme sonucunda 24.11.2020 tarihli ve 31314 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararında özetle; Temel hak ve özgürlükler arasında sayılan basın hürriyetinin Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, ifade özgürlüğünün ise Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenerek güvence altına alındığını, ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünün demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve demokratik toplum düzeninde geçerli olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereklerinden olduğunu, basın özgürlüğünün kamuoyuna çeşitli fikir ve tutumların iletilmesi ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturması için en iyi araçlardan birini sağladığını, itiraz konusu kuralın, süreli yayınlarda on sekiz yaşından küçük suç mağduru kişilerin kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasını cezai yaptırıma bağlamak suretiyle ifade ve basın özgürlüklerini sınırladığını, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca ifade ve basın özgürlüklerine getirilen sınırlamaların Anayasa’da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olması gerektiğini, Anayasa’nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında; basın hürriyetinin Anayasa’nın 26. ve 27. madde hükümlerine göre sınırlanabileceğinin kabul edildiğini, ifade özgürlüğünün düzenlendiği Anayasa’nın 26. maddesinin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlanma sebepleri belirtilip bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddede belirtilen nedenlerle sınırlanabileceğinin kabul edildiğini, itiraz konusu kural ile on sekiz yaşından küçük suç mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının cezai yaptırıma bağlanması suretiyle mağdur çocukların şöhret ve haklarının korunmasının amaçlandığını, öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amaca dayandığını, devletin her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri almasını öngören Anayasa’nın 41. maddesindeki yükümlülük ile de uyumlu olduğunu, basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alındığını, Kanun’un gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenleme ile küçüklerin korunması amaçlanmakta olup kuralın zorunlu bir toplumsal ihtiyacı karşılamaya yönelik olduğunu ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırılık taşımadığını, Anayasa’nın 13. maddesi uyarınca sınırlamanın ölçülü olup olmadığı, bu bağlamda kuralın elverişli, gerekli ve orantılı olup olmadığı hususunda yapılan değerlendirmede ise; on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarının kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmamasının çocukların tanınmalarına ve mağdur sıfatıyla da olsa bir suçla ilgili gösterilmelerine engel olmak suretiyle korunmalarına katkıda bulunacağı için hedeflenen amaca ulaşma bakımından elverişli olduğunu, kuralla, on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarına ilişkin haber yapılması değil mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının suç olarak düzenlendiği için ulaşılmak istenen amaç bakımından seçilen aracın gerekli olmadığının söylenemeyeceğini, öte yandan kuralın, adli para cezasıyla cezalandırılmayı gerektiren bir suç olarak düzenlendiğini, söz konusu yayının yaygın süreli yayın olması durumu ise ağırlaştırıcı sebep olarak öngörüldüğünü, cezai yaptırım olarak adli para cezasının tercih edilmesi ile cezanın alt ve üst sınırları için belirlenen miktar göz önünde bulundurulduğunda ifade ve basın özgürlüklerine getirilen sınırlamanın orantısız olmadığını, Anayasa’nın 10. maddesinde belirtilen kanun önünde eşitlik ilkesinin amacı aynı durumda bulunan kişilerin kanunlar karşısında aynı işleme bağlı tutulmalarını sağlamak, ayrım yapılmasını ve ayrıcalık tanınmasını önlemek olduğunu, kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı tutulacağı anlamına gelmediğini, aynı fiilin nesnel olarak farklı mecralarda işlenmesinin farklı tür yaptırımlara bağlanması, anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olduğunu, bu nedenle on sekiz yaşından küçük suç mağdurlarının tanınmalarına yol açacak şekildeki haberlerin süreli yayınlarda yapılması halinde adlî para cezası ile cezalandırılacak bir suç oluşturması karşısında 5187 sayılı Kanun kapsamı dışında kalan diğer medya hizmet sağlayıcıları yoluyla gerçekleştirilmesinin farklı idari yaptırımlara bağlanmasında eşitlik ilkesine aykırı bir yön bulunmadığını kabul ederek 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde yer alan “...mağdurlarının” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olmadığına oy birliğiyle karar verildiği anlaşılmıştır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulması için 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen “kimliğin açıklanmaması” suçunun unsurları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde on sekiz yaşından küçük olan kişilerin fail veya mağdur olarak yer aldığı suçlarda, bu kişilerle ilgili olarak yapılacak yayınlarda, kimliklerinin açıklanması veya kimliklerinin tanınmasına yol açılması fiili suç olarak tanımlanmıştır. Bu düzenleme ile çocukların herhangi bir suçun faili veya mağduru olmaları hâlinde, kişilik haklarının korunması ve reşit olmadan toplum tarafından suçlu kabul edilip uzaklaştırılmalarının engellenmesi amaçlanmıştır. Kanun’un 2. maddesinin (c) bendinde süreli yayın; belli aralıklarla yayımlanan gazete, dergi gibi basılmış eserler ile haber ajansları yayınlarını, (d) bendinde yaygın süreli yayın ise; tek bir basın-yayın kuruluşu tarafından aynı isimle basılan ve her coğrafi bölgede en az bir ilde olmak üzere, ülkenin en az yüzde yetmişinde yayımlanan süreli yayın ile haber ajanslarının yayınlarını ifade edeceği düzenlenmiştir. Kanun’un 21. maddesine göre on sekiz yaşından küçük olan suç faili veya mağdurlarının kimliklerini açıklayacak veya tanınmalarına yol açacak şekilde yapılacak yayının, süreli yayın veya yaygın süreli yayın olması gerekmekte, maddenin son cümlesine göre söz konusu yayının yaygın süreli yayın olması durumu ise ağırlaştırıcı sebep olarak öngörülmüştür. Suçun hukuki konusu, on sekiz yaşından küçük kişilerin yani çocukların fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanmaması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmaması suretiyle bu kişilerin kişilik haklarının korunması, gelecekleri açısından doğabilecek olası olumsuz sonuçların ortaya çıkmasının daha ilk baştan engellenmesidir. Madde gerekçesinde de bu hükümle küçüklerin korunduğu vurgulanmıştır. Suçun mağduru ise, on sekiz yaşını henüz tamamlamamış olan ve yayının konusunu oluşturan suçta fail ya da mağdur olarak yer alan kişidir. 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu’nun 3/1-a maddesine göre; daha erken yaşta ergin olsa bile, on sekiz yaşını doldurmamış olan kişiler çocuk sayılmaktadır. Çocuk Koruma Kanunu’nun kapsamında bulunan on sekiz yaşını tamamlamamış kişiler (çocuklar), 5187 sayılı Kanun’un 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen “kimliğin açıklanmaması” suçunun mağduru olup anılan suçun mağdurunun yaşı öncelikle tespit edilmelidir. Suçun maddi unsuru yayının mağduru olan çocukların kimliklerinin açıklanmasına veya tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasıdır. Anılan bu bentte yer alan düzenlemede, yayının konusunu oluşturan suç yönünden herhangi bir sınırlama veya belirlemeye yer verilmemiştir. Bu nedenle 21. maddenin (c) bendinde tanımlanan suçun, on sekiz yaşını tamamlamamış olan kişilerin fail veya mağdur olduğu herhangi bir suça ilişkin haberin veriliş şekli itibarıyla işlenmesi mümkündür. Suç sonucu ortaya çıkan hukuksal durum ne olursa olsun, küçük mağdurun veya failin kimliğinin açıklanması bu suçu oluşturacaktır. Anılan norm ile küçüğün korunması amacıyla getirilen kimlik açıklama yasağı “mutlak” nitelikte olup bu bağlamda olmak üzere, küçüğün kimliğinin kamuoyu tarafından daha önce yapılan yazılı veya görüntülü başka yayınlarla öğrenilmiş olması da eylemi suç olmaktan çıkarmayacaktır. Öte yandan madde gerekçesinde on sekiz yaşından küçüklerin işlediği veya bunlara karşı işlenen suçlarla ilgili olarak haberler değil, bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanmasının yasaklandığı belirtilmiştir. Madde metni ile gerekçe birlikte değerlendirildiğinde; on sekiz yaşını henüz tamamlamamış olan ve yayının konusunu oluşturan suçta fail ya da mağdur olarak yer alan kişilerle ilgili haber yapılması yasaklanmamış olup yapılan yayınlarda bu kişilerin tanıtılması, kimliklerinin açıklanması engellenmek istenmiştir. Bu bağlamda anılan kural ile getirilen sınırlama bu kişilerin yer aldığı haberlerin veriliş şekline ilişkindir. Haberin güncel ve gerçek olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunması durumlarında dahi on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinde suç oluşacaktır. Anılan suçun mağduru olan çocukları küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesi veyahut haberi okuyan kişilerde küçüğün hukuki yararının ihlal edilerek mağduriyete yol açıldığına ilişkin izlenim uyandırmaması da suçun oluşumuna engel teşkil etmeyecektir. Kanun koyucu on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinin başka hiçbir koşula bağlı olmaksızın on sekiz yaşından küçüklerin kişilik haklarını zedelediğini kabul etmiştir. Böylece Anayasa’da temel hak ve özgürlükler arasında sayılarak güvence altına alınan basın özgürlüğü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Anayasa ve Basın Kanunu’nda belirtilen sınırlama sebeplerinden başkalarının şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Süreli yayınlarda yer verilen on sekiz yaşından küçük olan ve kimlikleri açıklanan ya da tanınmalarına yol açılan kişilerin bir “suçun” mağduru ya da faili olmaları zorunludur. Kanun’un suç olarak tanımlamadığı kabahat olarak düzenlenen eylemler bakımından haberin veriliş şekline ilişkin bir sınırlama getirilmemiş olup bu durumlarda küçüklerin kimliğinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılması bu suçu oluşturmayacaktır. "Kimliğin açıklanmaması" suçunun failinin kim olacağı ise 5187 sayılı Basın Kanunu'nun "Cezai sorumluluk" başlıklı 11. maddesinde düzenlenmiştir. Süreli yayınlar yoluyla işlenen suçlardan "eser sahibi" sorumludur. Eser sahibinin belli olmaması veya yayım sırasında ceza ehliyetine sahip bulunmaması ya da yurt dışında bulunması nedeniyle Türkiye'de yargılanamaması veya verilecek cezanın eser sahibinin diğer bir suçtan dolayı kesin hükümle mahkûm olduğu cezaya etki etmemesi hâllerinde, "sorumlu müdür ve yayın yönetmeni, genel yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı gibi sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkili" sorumlu olur. Ancak bu eserin sorumlu müdürün ve sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin karşı çıkmasına rağmen yayımlanması hâlinde, bundan doğan sorumluluk "yayımlatana" aittir. On sekiz yaşından küçüklerle ilgili kimliğin açıklandığı ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anda suç tamamlanacak olup bu suç ancak kasten işlenebilir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen suç resen soruşturmaya tabi olup bu suça ilişkin ceza davalarının bir muhakeme şartı olarak, günlük süreli yayınlar yönünden dört ay, diğer basılmış eserler yönünden altı ay içinde açılması zorunludur. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sorumlu müdürü sanık ..., sorumlu müdürün bağlı olduğu yetkilinin ise sanık ... olan yaygın süreli yayınlardan ... Gazetesinin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan "Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı." başlığını taşıyan haberde, ... İlköğretim Okulu 6. sınıf öğrencisi mağdur ... ...'ın, ... ili, Eyüp ilçesi, Karababa Mahallesi, Gaziosmanpaşa Caddesi'nde kaldırımın çökmesi sonucu boşluğa düşüp yaralandığı ve olayla ilgili soruşturma başlatıldığı yazılıp 18 yaşından küçük olan taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad ve soyadına, fotoğrafına ve okul bilgilerine yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklandığı ve mağdurun tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapıldığı anlaşılan olayda; Mutlak ve sınırsız bir hak olmayan basın özgürlüğünün, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi, Anayasa'nın 26. maddesi, Basın Kanunu'nun 3. maddesi hükümleri uyarınca "başkalarının şöhret veya haklarının korunması için" sınırlandırılabileceğinin kabul edildiği, "çocuğun yüksek yararı" ilkesi de gözetilerek 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 21. maddesinin (c) bendinin süreli yayınlar vasıtasıyla on sekiz yaşından küçük suç mağduru kişilerin kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde yayın yapılmasını cezai yaptırıma bağlamak suretiyle basın özgürlüğünün sınırlandırıldığı, Anayasa Mahkemesinin 10.09.2020 tarihli ve 69-45 sayılı kararında da kabul edildiği üzere bu sınırlandırmanın Anayasa'da öngörülen sınırlama sebeplerine, demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine uygun olduğu, bu yasal düzenleme ile mağdur çocukların şöhret ve haklarının korunmasının amaçlandığı ve bu hâliyle öngörülen sınırlamanın anayasal anlamda meşru bir amaca dayanmakla birlikte devletin her türlü istismara karşı çocukları koruyucu tedbirleri almasını öngören Anayasa'nın 41. maddesindeki yükümlülük ile Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesi'ne de uygun olduğu, basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa'da güvence altına alındığı için Basın Kanunu'nun gerekçesinde de belirtildiği üzere bu düzenleme ile küçüklerin korunması amaçlanarak zorunlu bir toplumsal ihtiyacın karşılandığı, "kimliğin açıklanmaması" suçu ile çocukların tanınmalarına ve mağdur sıfatıyla da olsa bir suçla ilgili gösterilmelerine engel olmak suretiyle korunmalarına katkıda bulunulacağı için kuralın hedeflenen amaca ulaşma bakımından elverişli olduğu, bu kuralla, on sekiz yaşından küçük olan suç mağdurlarına ilişkin haber yapılması değil mağdurların kimliklerini açıklayacak ya da tanınmalarına yol açacak şekilde haber yapılmasının suç olarak düzenlendiği, bu bakımdan basının haber verme veya kamunun haber alma özgürlüğünün de esasen sınırlandırılmadığı, ulaşılmak istenen amaç bakımından orantılı ve gerekli olan bu sınırlandırmanın, mağdur çocuklara ilişkin yayın yaparken haberin veriliş şekli itibarıyla basit yöntemlerle kurala uyulmasını sağlayacak nitelikte olduğu, bu sebeplerle Anayasa Mahkemesince de Anayasa'ya aykırı olmadığı kabul edilen ve anayasal sınırlar içinde kanun koyucunun takdirinde olan bu düzenleme ile mağdur çocuklara ilişkin haberlerin veriliş şekli sınırlandırılarak suç ihdas edildiği, Haberin güncel ve gerçek olması, haberin verilmesinde kamu yararı bulunması, haberin veriliş biçimi ile özü arasında düşünsel bir bağ bulunması durumlarında dahi on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinde suçun oluşacağı, anılan suçun mağduru olan çocukları küçültücü veya kişilik haklarını ihlal eden ifadelere yer verilmemesinin veyahut haberi okuyan kişilerde küçüğün hukuki yararının ihlal edilerek mağduriyete yol açıldığına ilişkin izlenim uyandırılmamasının da suçun oluşumuna engel teşkil etmeyeceği, madde hükmünde on sekiz yaşından küçüklerin fail veya mağdur olduğu suçlarla ilgili yayınlarda, bu kişilerin kimliklerinin açıklanması ya da tanınmalarına yol açılması hâlinin başka hiçbir koşula bağlı olmaksızın on sekiz yaşından küçüklerin kişilik haklarının zedelendiğinin kabul edildiği, Basının özgürlüğü ile mağdur çocuğun, kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği, diğer bir anlatımla, hukuk düzenince koruma altına alınan yararların birbirine karşı çatışma içinde bulundukları biçiminde bir görünümün var olduğu, hukuk düzeninin, çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına almasının düşünülemeyeceği, aslında yapılan düzenlemenin hukukun diğer temel kavramları ile birlikte incelendiğinde, iki yararın aynı anda ve aynı olayda birbiri ile çatışmadıkları, somut olaydaki olgular itibarıyla koruma altına alınmış bulunan bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında, o olayda ve o an için hukuk düzenince korumasız kalmasının uygun olduğu, "kimliğin açıklanmaması" suçu ile on sekiz yaşından küçük olan mağdurun kişilik haklarının, haberin veriliş şekli bakımından basın özgürlüğünden üstün tutulduğu, Kanun koyucunun anılan düzenleme ile getirdiği sınırlamanın mutlak bir yasak olduğu ve bu kural ile suç mağduru olan küçüğün kişilik haklarının kamu yararından da üstün tutulduğu hususları dikkate alındığında; anılan suçta basın özgürlüğünden hareketle haber alma veya verme hakkında kamu yararı bulunduğu gerekçesiyle somut olayda hukuka uygunluk sebebi bulunduğunun ileri sürülemeyeceği anlaşılmakla; Sanıkların, yaygın süreli yayın olan ... Gazetesinin 07.05.2013 tarihli nüshasının 3. sayfasında yer alan "Kaldırım çöktü, iki metrelik çukurda mahsur kaldı." başlığını taşıyan haberde, 18 yaşından küçük olan taksirle yaralama suçunun mağdurunun ad-soyad, fotoğraf ve okul bilgilerine yer verilmek suretiyle kimliğinin açıklanması ve mağdurun tanınmasına yol açacak şekilde yayın yapılması şeklindeki eylemlerinde 5187 sayılı Kanun'un 21. maddesinin (c) bendinde düzenlenen "kimliğin açıklanmaması" suçunun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının haklı nedene dayanan itirazının kabulüne, Özel Daire bozma ilamının kaldırılmasına ve dosyanın uygulamanın denetlenmesi için Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) ... Ceza Dairesinin 10.05.2018 tarihli ve 5068-5939 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, uygulamanın denetlenmesi için Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 22.06.2021 tarihli ve 196 sayılı kararı ile Yargıtay ... Ceza Dairesinin kapatılması nedeniyle aynı karar uyarınca bu Daireye ait işlerin devredildiği Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 06.07.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2017/385 E., 2021/558 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...",
Ceza Genel Kurulu         2017/385 E.  ,  2021/558 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : (Kapatılan)16. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 429-427 Terörle Mücadele Kanunu’nda düzenlenen “Açıklama ve yayınlama” suçundan sanık ...’un 3713 sayılı Kanun’un 6/1, TCK’nın 62 ve 51. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının ertelenmesine ilişkin ... 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 10.12.2014 tarihli ve 503-655 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 23.06.2015 tarih ve 4065-2095 sayı ile; "3713 sayılı Kanun’un 6/1. maddesinde düzenlenen hedef gösterme suçunun oluşabilmesi için kişilerin terör örgütlerine hedef gösterilmiş olmasının gerektiği, dava konusu internette yer alan yazı ve internet sitesinin niteliği bir bütün olarak değerlendirildiğinde; bu kapsamda hedef gösterme olarak kabul edilemeyeceği demokratik toplumun zorunlu unsurlarından olan basının bilgi verme, eleştirme, yorumlama işlevi ve Anayasa'nın 26. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddelerinde düzenlenen ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı gerekçe ile mahkûmiyetine karar verilmesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. ... 7. Asliye Ceza Mahkemesi ise 20.10.2015 tarih ve 429-427 sayı ile; "... sanığın eyleminin haber vermek, haberi yayınlamak ve bunun suç olarak öngörülmesinden değil, haberin içeriğinde yasal olarak Terörle Mücadele Kanunu'nda terörle mücadele eden kolluk birimlerinin açık hedef hâline gelmelerini engellemek amacıyla isimlerinin ve çalıştığı birimlerin yayınlanması nedeniyle suç isnadı olduğu, haber verme özgürlüğünün ve ifade özgürlüğünün elbette mevcut bulunduğu ancak yasal olarak terörle mücadele eden kolluk birimlerinin korunmasına yönelik Terörle Mücadele Kanunu'nun 6/1. maddesinin açıkça bu konuyu düzenlediği, hâlen meri olan kanun hükmü mahiyetinde bulunduğu, Anayasa'ya aykırılığının söz konusu olmadığı, bu hâliyle isnadın ve mahkememiz kararının doğru olduğu..." gerekçesiyle bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 15.01.2016 tarihli ve 432039 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca 14.12.2016 tarih ve 123-1925 sayı ile 6763 sayılı Kanun'un 38. maddesi ile 5320 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 09.03.2017 tarih ve 217-1041 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından, ... İl Emniyet Müdürlüğünün 03.04.2014 tarihli ve 17015 sayılı yazısına göre; "www.....net" isimli internet haber sitesinde yapılan “...’da Polise Silahlı Saldırı” başlıklı haberde, internet ortamında IŞİD silahlı terör örgütü üyeleri ile polisler arasında çıkan çatışmada polis memurları ile bir komiserin yaralandığı yönündeki haberin devamında polis memurlarının kimliklerinin açıklandığı, sanık ...’un internet sitesinin imtiyaz sahibi olduğu anlaşılmaktadır. Sanık aşamalarda aynen; "Normalde ben '....net' isimli internet sitesinin imtiyaz sahibiyim, suça konu haber de 'Hürriyet Haberde' yayınlanmıştır. Biz Hürriyetten alarak yayınladık yalnızca bir buçuk paragraf yazdık ve altına da link verdik. Bu link direkt 'hürriyet.com.tr'ye bağlanıyordu. İlgili kişilerin de isimleri orada yazmaktadır. Bizim yazdığımız paragraflarda isim yer almamaktadır." Dosyada bulunan “...” habere ilişkin internet çıktısı ve ...’da polise saldırı altında iki paragrafın bulunduğu sayfa sanığa gösterilip sorulduğunda aynen; "Fotoğraf altındaki siyahla yazılı yazı bizim yazdığımız paragraftır altındaki polislerin isimlerin yazılı kısım verdiğimiz linkteki yazıdır. Ben normalde isim yayınlanmasının doğru olmadığını biliyorum. Polisler bizi aradığında verdiğimiz linkte isim olduğunu fark ettik biz öncesinde fark etmedik bir hata sonucu, böyle bir yayın olmuştur. Öğrendiğimiz anda da hemen komple yayından kaldırdık, herhangi bir suç kastı mevcut değildir" şeklinde savunma yapmıştır. Uyuşmazlık konusu ile ilgili Terörle Mücadele Kanunu'nun hükümleri şu şekildedir; "Açıklama ve yayınlama" suçuna ilişkin 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 6. maddesi; “İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ... Bu Kanunun 14 üncü maddesine aykırı olarak muhbirlerin hüviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (Değişik: 29/6/2006 - 5532/5 md.) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin basın ve yayın yoluyla işlenmesi hâlinde, basın ve yayın organlarının suçun işlenişine iştirak etmemiş olan (...)(2) yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (Mülga: 11/4/2013 - 6459/7 md.) (2)(3) (Mülga: : 2/7/2012 - 6352/105 md.)” şeklinde düzenlenmiş, Maddenin gerekçesi ise ; “Bu madde ile terör örgütlerinin suça hedef olarak kabul ettiği kimselerin isim veya kimliklerini açıkça belirterek veya açıkça belirtilmese dahi, bu şahısların kim olduğunun kolayca anlaşılmasını sağlayacak şekilde veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüvviyetlerini açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler, keza terör örgütlerinin bildiri ve açıklamalarını basan veya yayınlayanlar ağır para cezasıyla cezalandırılmaktadır. Ayrıca maddede yazılı fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkutelerle işlenmesi halinde de mevkuta sahipleri ile sorumlu müdürlerinin cezalandırılma esasları düzenlenmektedir.” şeklinde ifade edilmiştir. Madde gerekçesinden de anlaşılacağı üzere maddenin konuluş amacı, terör örgütleri ile mücadelede görev alan güvenlik güçleri ve diğer kamu görevlilerinin kimliklerinin açıklanarak terör örgütlerine hedef haline getirilmesinin engellenmesidir. Sorunun isabetli şekilde çözüme kavuşturulması bakımından sanığın kastının belirlenmesi yanında ifade hürriyetinin de ayrıca değerlendirilmesi gerekecektir. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgede olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir. Görev ve sorumluluklarda yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin toprak bütünlüğünün kamu güvenliğinin korunması ve kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir" hükümlerine yer vermiştir. Anayasamıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü üzere, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Kural olarak ifade serbestisi gözetilmekle birlikte AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasında ifade özgürlüğünün mutlak haklardan olmadığı belirlenerek, belli koşulların varlığı hâlinde sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçu kapsamında Sözleşme’nin 10. maddesi ile koruma altına alınan ifade özgürlüğüne ilişkin müdahalenin haklı olup olmadığı, gerçekleştirilen müdahalenin yasayla öngörülmüş olup olmadığı, “müdahalenin meşru amaçlara dayanıp dayanmadığı” ve “müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı" ve "orantılılık" temelinde incelemektedir. Müdahalenin kanunla öngörülmüş olması ölçütü, devletin müdahalesine dayanak oluşturan yasal düzenlemenin erişilebilir ve öngörülebilir olması anlamına gelmektedir. Kanunla öngörülme hususunda önemli olan düzenlemenin hukuki niteliğidir. "Meşru" ibaresinden amaç, 10. maddenin 2. fıkrasında sayılan ve orada belirtilenlerin korunması uğruna ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulmasına imkân tanıyan değer veya çıkarlardır. Uyuşmazlığın çözümü için “Basın Hürriyeti” kavramından da bahsedilmesi gerekmektedir. “Basın Hürriyeti” sadece 1982 Anayasamızda değil, diğer anayasalarımızda da yer almıştır. 1982 Anayasasının 28.maddesinin 1.fıkrası şöyle demektedir: “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz.” Bundan evvelki 1961 Anayasasında 22. madde, 1924 Anayasasında 77. maddede basın hürriyeti konusunu düzenlemiştir. 1921 Anayasasında “Basın Hürriyeti”nden bahsedilmiyordu ancak 1876 tarihli ilk anayasamızda da “Matbuat Hürriyeti” ismi altında bir hürriyetten bahsediliyordu ki bu kavram bugünkü “Basın Hürriyeti”ni içine almaktadır. "Basın hürriyeti" başlıklı 28. maddesi; "Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır...", Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygılı, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir. Temel hak ve özgürlükler özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa’da öngörülen sebeplerle ve ancak kanunla sınırlanabilir. Dokunulamayacak “öz”, her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddi surette güçleştirip amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir. Temel hak ve özgürlüklerin özlerine dokunulmaksızın yapılan sınırlamalar yönünden ise bu sınırlamaların, demokratik toplum düzeninin gerekleri ile ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı belirtilmiştir. Bir başka deyişle, öze dokunan sınırlamalar, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkelerine evleviyetle aykırı olacağından, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan sınırlamalar yönünden “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük” ilkeleri bakımından ayrıca inceleme yapılmasına gerek bulunmamaktadır. Öze dokunma yasağını ihlal etmeyen müdahaleler yönünden gözetilmesi öngörülen “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramı, öncelikle ilgili hak yönünden getirilen sınırlamaların zorunlu ya da istisnai tedbir niteliğinde olmalarını gerektirmektedir. “Demokratik toplum düzeninin gerekleri”nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir. Anayasa’nın 13. maddesinde ifade edilen “ölçülülük ilkesi”, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında dikkate alınması gereken bir diğer ilkedir. Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “temel hak ve hürriyetlerin özü”, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ve “ölçülülük ilkesi” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “demokratik bir hukuk devleti”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütlerini oluşturmaktadır. Demokratik toplum kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek, bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu kapsamda devlet, özellikle temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak veya bunlara ölçüsüz müdahale teşkil edecek tutumlardan kaçınmalı ve başkalarından gelebilecek tehditlere karşı bireyleri korumalıdır. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce özgürlüğü ve özellikle düşünceyi açıklama özgürlüğü önemli bir yer alır. Düşünce özgürlüğünün en olağan yollarından biri de basındır. Belirli bir olay, konu ve durum hakkındaki düşünce ve kanaat genellikle basılmış eserlerle, yani gazete, dergi, kitap, broşür, bildiri veya el ilanı yolu ile açıklanır. Kişilerin düşüncelerini açıklamaları ve çeşitli konularda bilgi edinmeleri, düşünce ve görüşlerin yazılı ve görsel basın aracılığıyla başka kişilere, topluma ulaştırılabilmesine bağlıdır. Demokratik toplumlarda basının en önemli görevi, kamu yararını ilgilendiren olay ve konularda haber ve bilgi vermek, açıklamalar yapmak, eleştiri ve değer yargıları sunmak suretiyle toplumu aydınlatmak, kamuoyu oluşturmak, böylece toplumun düşünce ve kanaatlere ulaşmasını sağlamak ve kamu gücünü elinde tutanların üzerinde de toplumun denetimine aracı olmaktır. Anayasa’nın 28. maddesinin birinci fıkrasında, basının hür olduğu ve sansür edilemeyeceği düzenlenmiş olup basın hürriyeti temel hak ve özgürlükler arasında sayılmış ve güvence altına alınmıştır. Anayasa, basın özgürlüğünün hayata geçirilebilmesi için sadece bu özgürlüğü değil, bilim ve sanat özgürlüğü ve haberleşme özgürlüğü gibi, esaslarını düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünden alan özgürlük kategorilerini de düzenlemiş, anayasal güvence altına almıştır. Maddenin dördüncü fıkrasında ise basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasa'nın 26 ve 27. maddelerinin uygulanacağı belirtilerek bu hakkın mutlak olmadığı ve anılan maddelere göre sınırlandırılabileceği kabul edilmiştir. Anayasa’nın 26. maddesinin birinci fıkrasında ifade özgürlüğü güvence altına alınmış olup maddenin ikinci fıkrasında ise bu özgürlüğün sınırlandırılması sebepleri belirtilmiştir. Anayasa'nın 28. maddesinin dördüncü fıkrasında yapılan atıf sebebiyle basın hürriyeti, mutlak bir hak olmayıp millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi nedenleriyle sınırlandırılması mümkündür. Ayrıca Anayasa'nın 27. maddesinin 2. fıkrası uyarınca basın özgürlüğü, Anayasa’nın 1, 2 ve 3. maddeleri hükümlerinin değiştirilmesi maksadıyla kullanılamayacaktır. Dolayısıyla, söz konusu maddeler de basın özgürlüğünün sınırı olarak belirmektedir. 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. AİHS’nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinde de herkesin görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahip olduğu, bu hakkın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerdiği ifade edildikten sonra bu özgürlüklerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak “başkalarının şöhret ve haklarının korunması için” yasayla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabileceği ifade edilmiştir. Öte yandan, basının bu ayrıcalık taşıyan konumu ve özgürlüğü, tüm özgürlüklerde olduğu gibi sınırsız olmadığı için, yayınlarında kişilik haklarına saygı göstermesi ve gerek Anayasa'nın Temel Haklar ve Ödevler bölümünde yer alan ve gerekse 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25. maddelerinde ve yine özel yasalarda güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunmaması yasal bir zorunluluk ve hukuki gerekliliktir. Öte yandan; amacı somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suç işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden birisi de insan haklarına dayalı, demokratik rejimle yönetilen ülkelerin hukuk sistemlerinde bulunması gereken, öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" şeklinde, Latince'de ise "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkûmiyetine karar verilebilmesi açısından göz önünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlak surette sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği ya da gerçekleştiriliş şekli hususunda herhangi bir şüphe belirmesi hâlinde uygulanabileceği gibi suç niteliğinin belirlenmesi bakımından da geçerlidir. Ceza mahkûmiyeti, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı göz ardı edilerek ulaşılan kanaate veya herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı, bu ispat, hiçbir şüphe ya da başka türlü oluşa imkân vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; ... İl Emniyet Müdürlüğünün 03.04.2014 tarihli ve 17015 sayılı yazıları uyarınca “www.....net” isimli internet sitesinin imtiyaz sahibi olduğu, sanığın internet ortamında IŞİD silahlı terör örgütü üyeleri ile polisler arasında çıkan çatışmada polis memurları ile bir komiserin yaralandığı yönündeki haberin devamında polis memurlarının kimliklerinin açıklandığından bahisle sanığın 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nda düzenlenen “açıklama ve yayınlama” suçundan mahkûmiyetine karar verilen olayda; 3713 sayılı Kanun’da “Terör”; "… cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.” şeklinde tanımlanmıştır. Öte yandan 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinin 1. fıkrasında, AİHS’nin 10. maddesindeki düzenleme esas alınarak, basının özgür olduğu, bu özgürlüğün bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerdiği, 2. fıkrasında ise basın özgürlüğünün kullanılmasının ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlakının, milli güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. Kişinin yaşam hakkı ile maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, birbirleriyle sıkı bağlantıları olan, devredilmez ve vazgeçilmez haklarındandır. Bireyin kişisel şeref ve itibarı da Anayasa’nın 17. maddesinde yer alan “manevi varlık” kapsamında yer almaktadır. Tüm hak ve özgürlükler gibi basın özgürlüğü de yukarıda belirtildiği üzere mutlak ve sınırsız değildir. Bu sınırlamalar arasında, kişilik hakkı yönünden getirilen sınırlama önem taşımaktadır. Basın özgürlüğü gibi kişilik hakkı da bir temel hak olarak Anayasa’da birçok hükümle güvence altına alınmıştır. Esasen Anayasa’da güvence altına alınan temel hak ve özgürlüklerin birçoğu, kişilik hakkının kapsamına giren değerleri koruyan düzenlemeler içermektedir. Nitekim Anayasa’nın 28. maddesinde de açık bir şekilde basın özgürlüğünün sınırlanmasında Anayasa’nın 26. maddesi hükmünün uygulanacağı belirtilmesi sebebiyle basın özgürlüğünün kişilerin şöhret veya haklarının korunması amacıyla sınırlanabileceği düzenlenmektedir. Bu açıklamalar ışığında güvenlik görevlilerinin kimliklerini örgütlere hedef göstermek amacıyla açıklanmasının bu suçu oluşturacağına kuşku duyulmaması gerekli ise de; Sanık terörle mücadelede görev alan kişilerin kimliklerinin paylaşılarak örgüte hedef gösterme kastıyla hareket etmediğini tüm aşamalarda savunmuştur. Suça konu haber Ulusal bazda yayın yapan bir gazeteden alındığı anlaşılmaktadır. Bu suçun oluşabilmesi için genel kastın yanında özel saikin de bulunması gereklidir. Olayın meydana geliş koşulları, haberin veriliş şekli dikkate alındığında sanığın suç işleme kastıyla hareket etmediği, bu şekilde suçun unsurları oluşmadığından yerel mahkemenin direnme hükmü isabetli görülmediğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanığa atılı suçun unsurları itibarıyla oluştuğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 20.10.2015 tarihli ve 429-427 sayılı direnme kararına konu hükmünün suçun unsurları itibarıyla oluşmadığından sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.11.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
4. Hukuk Dairesi, 2023/6762 E., 2023/14275 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi
tam metni aç
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20, 26 ve 27 nci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 uncu maddesi.
4. Hukuk Dairesi         2023/6762 E.  ,  2023/14275 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 4. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/946 E., 2023/1242 K. DAVACILAR : 1. ... 2. ... 3. ... 4. ... vekilleri Avukat ... DAVALILAR : 1. ... 2. Dijital Sanatlar Reklamcılık Müzik Yapım Bilgisayarlı Grafik Tasarım San ve Tic. Ltd. Şti. 3. İstanbul Sinemacılık Film Yapım Turizm Tic. Ltd. Şti. vekilleri Avukat ... DAVA TARİHİ : 04.10.2021 HÜKÜM/KARAR : Kısmen kabul/ İstinaf talebinin reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : İstanbul 43. Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2022/216 E., 2022/128 K. Taraflar arasındaki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddelerine dayalı hukuka aykırılığın tespiti, önlenmesi, durdurulması ve verilecek kararın yayınlanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalılar vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılar vekili tarafından duruşma istemli temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, 28.12.2023 tarihinde duruşma yapılmasına ve duruşma gününün taraflara davetiye ile bildirilmesine karar verilmiştir. Belli edilen gün ve saatte davacılardan ... ve vekilleri Avukat ..., Avukat , Avukat, Avukat ile davalılardan ... ve vekili Avukat ... geldiler. Taraflar vekilinin sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için uygun görülen 28.12.2023 gününde Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlenerek dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin 25.09.2012 tarihinde vefat eden merhum sanatçı 'ın yasal mirasçıları olduklarını; müteveffanın, hayatının bir filme konu edilmemesi yönündeki isteğini mirasçılarına hayatta iken bildirdiğini, bu durum prodüktör ve yapımcı olan davalılara bir çok kez iletilmesine rağmen bu iradeye aykırı şekilde " isimli film projesinin çekimlerinin sürdürüldüğünü, 'ın hayatının bir filme konu edilmemesi yönündeki iradesine rağmen dava konusu filmin çekilmesi ve yayınlanmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunu, filmde davacıların hayatlarına da yer verildiğini, buna yönelik rızalarının olmadığını, filmin izlenme oranını yükseltmek adına gerçek olmayan magazinsel ve kurgu sahnelere yer verildiğini, müvekkilleri tarafından İstanbul 22. Noterliği nezdinde düzenlenen 10.06.2021 tarihli ve 01963 yevmiye numaralı ihtarname ile filmin çekimlerine rızalarının olmadığının davalılara bildirildiğini, ancak cevabi olarak gönderilen 15.06.2021 tarihli ihtarnamede çekimlere devam edileceğinin müvekkillerine bildirildiğini belirterek 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'unun 24 ve 25 inci maddelerine dayanılarak davacıların rızası olmaksızın dava konusu filmin çekilmesinin, yayınlanmasının ve filme ait ses, görüntü ve videoların kamuoyu ile paylaşılmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespiti ile davalıların bu amaca yönelik eylemlerine son verilmesi, " isimli sinema filmine ait tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının ve filmin çekimlerinin tedbiren durdurulması, filmin çekimlerinin tamamlanması ve yayınlanmasının kişilik haklarını ihlal etme tehlikesi bulunduğundan filmin çekimlerinin tamamlanmasının ve yayınlanmasının önlenmesi, verilecek kararın 4721 sayılı TMK 25/2 gereğince yayınlanması isteminde bulunmuştur. II. CEVAP Davalılar vekili cevap dilekçesinde; dava konusu sinema filmi Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında eser niteliğinde olduğundan görevli mahkemenin Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi olduğunu, filmin Prof. Dr. tarafından kaleme alınan " isimli kitaptan uyarlanacağını, merhumun bu kitabın yayınlanmasına yönelik rızasının olduğu değerlendirildiğinde filme yönelik de muvafakatinin olduğu hususunun kabul edilmesi gerektiğini, davalılar eser sahibi olmadığından kendilerine husumet yöneltilemeyeceğini, ölümle kişilik hakkı sona erdiğinden davacıların bu davayı açamayacaklarını, aktif ve pasif husumet bulunmadığını, film projesi henüz senaryo aşamasında olduğundan davacılar tarafından varsayımlara dayalı olarak eldeki davanın açıldığını, filmin henüz vücut bulmadığını, senaryonun alenileştirilmemesi için dosyada gizlilik kararı verilmesi gerektiğini, Prof. Dr. tarafından kaleme alınan "" isimli kitabın sinemaya uyarlanması için adı geçen yazar tarafından yazılı muvafakat verildiğini, filmde davacıların kişilik haklarını ihlal eden sahnelere, söz ve ifadelere yer verilmediğini, açılan davanın haksız olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile talebin dayanağını oluşturan Türk Medeni Kanunu'nun 24 üncü maddesi kapsamında dosya arasına sunulan fragman, taslak senaryo, yazılı ve görsel medya yolu ile yapılan filmin tanıtımına ilişkin tüm belgeler incelendiğinde, davaya konu" isimli filmin, merhum sanatçı 'ın hayat hikayesini konu edindiği, davalılar tarafından dosyaya sunulan filmden kesitler ile oyuncu tanıtım videosu incelendiğinde merhumun hayatı ile birlikte merhumun mirasçıları olan davacılara da bir karakter olarak filmde yer verildiği; bu bağlamda, davacıların filmin çekimlerine rızalarının bulunmadığı, unutulma hakkı kapsamında merhumun ve dolayısıyla mirasçıları olan davacıların da istemeyeceği olay ve olguların filmde gösterilmesinin davacıların kişilik haklarına zarar verici nitelikte olduğu, davacıların tedbir talebi bakımından yapılan incelemede; filmin davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğuna ilişkin tespit göz önüne alındığında filmin vizyona girmesi halinde davanın konusuz kalacağı, Türk Medeni Kanunu'nun 25 inci maddesi gereğince saldırının tespiti halinde saldırıya uğrayanların saldırının durdurulması talebinde bulunabileceği hükme bağlanmakla çekilen filme ilişkin film fragman ve görüntülerin hakimin müdahalesi yoluyla tedbiren durdurulmasına karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile " adlı filmin çekilmesi, yayınlanması, filme ait görüntülerin, videoların ve seslerin kamuoyu ile paylaşılması hususunun davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespitine, davacıların tedbir talebinin kabulü ile "" adlı filmin bu ad veya başka ad altında sinemalarda her türlü yazılı, basılı ve görsel medyada yayınlanması ve sinemalarda vizyona girmesinin ihtiyati tedbir yolu ile önlenmesine, " isimli sinema filmine ait fragman dahil tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının ihtiyati tedbir yolu ile önlenmesine, " isimli sinema filmine ait çekimlerin durdurulmasına ilişkin talep hakkında filmin çekimlerinin tamamlandığı gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalılar vekili istinaf dilekçesinde; filmde 'ın sanat hayatı üzerinde durulduğunu, davacıların adlarının senaryoda geçmediğini, davacıların eldeki davayı açmakta hukuki yararlarının olmadığını, kararın HMK'nın 297 nci maddesine aykırı olarak gerekçesiz olduğunu, mahkeme kararında filmde yer alan hangi sahnelerin kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun gerekçelendirilmediğini, senaryonun taslak halinde olduğunun belirtildiğini yani incelenen senaryonun filmin son hali olmadığını, gerekçede belirtilen unutulma hakkının dosya kapsamına uygun olmadığını, verilen kararın sanatsal ifade özgürlüğüne aykırı olduğunu, merhumun rızası doğrultusunda kaleme alınan kitaptan uyarlanarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu, Türk Medeni Kanunu'nun 24 üncü maddesi kapsamında üstün kamu yararı bulunması nedeniyle kişilik haklarına saldırı olmadığını, verilen kararın usul ve yasaya aykırı olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile eldeki davanının hayat hikayesini konu edinen "" isimli filmin çekilmesi ve yayınlamasının davacıların ve merhumun kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğunun tespiti, film çekimlerinin tedbiren durdurulması ve yayınlanmasının önlenmesi istemine ilişkin olduğu, davaya konu filmin bazı kesitlerinin davacıların kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği, somut olayda haksız fiil koşullarının oluştuğu, İlk Derece Mahkemesi tarafından verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesi ile davalılar vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalılar vekili temyiz dilekçesinde; husumet itirazları değerlendirilmeden karar verildiğini, davaya konu sinema filminin eser işletme belgesi Kültür Bakanlığı tarafından henüz düzenlenmediğinden davalılara husumet düşmeyeceğini, tanık dinletme taleplerinin hukuka aykırı olarak reddedildiğini, tanıkları arasında bulunan 'ın konu ile ilgili ifadesinin dosyaya katkı sağlayacağı hususunun gözetilmediğini, kitap, film ve senaryo üzerinde bilirkişi incelemesi yapılması yönündeki taleplerinin hukuka aykırı olarak kabul edilmediğini, kararın gerekçesiz olduğunu, gerekçede belirtilen unutulma hakkının dosya kapsamına uygun olmadığını, eldeki davanın İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin 2022/41 Esas sayılı dosya ile birleştirilmesi gerektiğini, davacıların kişilik haklarına saldırı olmadığından verilen kararın hatalı olduğunu, merhumun rızası doğrultusunda kaleme alınan kitaptan uyarlanarak filmin senaryosunun oluşturulduğunu, sanatçının hayatından bahsedilirken eşi ve çocukları olan davacılardan bahsedilmemesinin mümkün olmadığını, eski dönemlerde önde gelen tüm sanatçıların sahne aldığı yerlerin pavyon/gazino olarak nitelendirildiğini, yönünden kişilik haklarına saldırı olmadığını, talep olmamasına rağmen mahkemenin filmin vizyona girmesini engellediğini, kararın orantısız olduğunu belirtmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık; ın hayat hikayesini konu edinen "" isimli sinema filminin mirasçıları olan davacıların rızaları dışında çekilmesi, yayınlanması ve bu filme ait görüntü, ses ve video içeriklerinin kamuoyu ile paylaşılmasının davacıların kişilik haklarına saldırı niteliğinde olduğu hususunun tespiti, davalıların bu amaca yönelik eylemlerine son verilmesi, filmin çekimlerinin tamamlanması ve yayınlanmasının önlenmesi, sinema filmine ait tüm içeriklerin yazılı, sözlü ve görsel medya araçları ile kamuoyu ile paylaşılmasının tedbiren durdurulması, verilecek kararın yayınlanması istemlerine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, Türkiye Cumhuriyeti Anayasa'sının 20, 26 ve 27 nci maddeleri, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 24 ve 25 inci maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10 uncu maddesi. 3. Değerlendirme Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 20 nci maddesi şöyledir: "Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz." Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 26 ncı maddesi şöyledir: "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. ... Bu hürriyetlerin kullanılması, ... başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının ... korunması ... amaçlarıyla sınırlanabilir...." Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 27 nci maddesi şöyledir: "Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10 uncu maddesi şöyledir: "1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar... 2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda (...) ahlakın (...) korunması (...) için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir." Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesi şöyledir: “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” Türk Medeni Kanunu’nun 25 inci maddesi şöyledir: "Davacı, hâkimden saldırı tehlikesinin önlenmesini, sürmekte olan saldırıya son verilmesini, sona ermiş olsa bile etkileri devam eden saldırının hukuka aykırılığının tespitini isteyebilir. Davacı bunlarla birlikte, düzeltmenin veya kararın üçüncü kişilere bildirilmesi ya da yayımlanması isteminde de bulunabilir..." Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) göre ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardandır. AİHM, ifade özgürlüğüne ilişkin kararlarında ifade özgürlüğünün toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiğini yinelemektedir. AİHM'e göre Sözleşme'nin 10 uncu maddesinin ikinci paragrafı saklı tutulmak üzere ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız ya da ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bu, yokluğu hâlinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. AİHM, Sözleşme'nin 10 uncu maddesinde güvence altına alınan bu hakkın bazı istisnalara tabi olduğunu ancak bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerektiğini vurgulamıştır (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Handyside/Birleşik Krallık [GK], B. No: 5493/72, 7/12/1976, § 49; Von Hannover/Almanya (No. 2) [BD], B. No: 40660/08, 60641/08, 7/2/2012, § 101). AİHM, 10 uncu maddenin -özellikle bilgi ve fikir edinme ve yayma özgürlüğü kapsamında- sanatsal ifade özgürlüğünü de içerdiğine ve bu durumun her tür kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve fikrin değiş-tokuşuna katılma fırsatı yarattığına dikkat çekmektedir. AİHM sanat eserleri yaratan, dağıtan veya sergileyen kişilerin fikir ve görüşlerin yayılmasına katkıda bulunduklarını, bunun da demokratik bir toplum için büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. Bu aşamada, yarışan temel hak ve özgürlüklerden kişilik haklarının (şeref ve itibarın korunmasını isteme hakkı) korunması ile sanatsal ifade özgürlüğü arasında adil bir dengenin kurulması gerektiğini belirtmek gerekir. Sanatsal ifade özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Somut uyuşmazlıkta unutulma hakkının da irdelenmesi gerekir. Unutulma hakkı; üstün bir kamu yararı olmadığı sürece, dijital hafızada yer alan geçmişte yaşanılan olumsuz olayların bir süre sonra unutulmasını, başkalarının bilmesini istemediği kişisel verilerin silinmesini ve yayılmasının önlemesini isteme hakkı olarak ifade edilebilir. Bu hak bir yandan kişiye “geçmişini kontrol etme”, “belirli hususların geçmişinden silinmesini ve hatırlanmamayı isteme hakkı” sağladığı gibi, diğer yandan muhataplarına kişi hakkındaki bir kısım bilgilerin üçüncü kişilerin kullanmamasını veya üçüncü kişilerin hatırlamamasına yönelik önlenmeleri alma yükümlülüğü yükler. Bu hakkın; bireylerin fotoğraf, internet günlüğü gibi kendileri hakkındaki içerikleri silmek için üçüncü şahısları zorlamayı içermesinin yanında geçmişteki cezalarına ilişkin bilgilerin veya haklarında olumsuz yorumlara neden olabilecek bilgi ve fotoğraflarının kaldırılmasını isteme hakkını tanıdığı kabul edilmektedir. Diğer taraftan bu hak, bireyin geçmişindeki belirli yönlerinin mümkün olmayacak biçimde hatırlanmaması için önlemler alınmasını gerektirmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nin 8 inci maddesinde yer alan özel yaşama saygı hakkı altında korunan “mahremiyet hakkı”nın, bireyin kendisi hakkındaki bilgileri kontrol edebilmesi şeklindeki hukuki çıkarlarını da içerdiği ifade edilmektedir. Zira bireyin kendisine ait herhangi bir bilginin, kendi rızası olmaksızın açıklanmaması, yayılmaması ve bu bilgilere başkalarının ulaşamaması kısacası kişisel verilerinin mahrem kalması konusunda hukuki menfaati bulunmaktadır. , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde Özel Yaşamın Korunması, Beta Yayınları, İstanbul 2011, s.182) Kişiye unutulma hakkının sağlanması ile birlikte özel hayatının gizliliği korunmuş olacaktır. Önümüze gelen sorunun temelinde unutulma hakkı ve kişilik hakkının korunması ile bilim ve sanat hürriyetinin birbiri karşısında sınırlarının belirlenmesi de yatmaktadır. Sorunun çözümünde dikkat edilmesi gereken husus, sanatsal ifade özgürlüğü ile bireyin temel hakları arasında adil bir dengenin kurulmasıdır. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, 25.09.2012 tarihinde vefat eden merhum sanatçı 'ın hayat hikayesinin konu edildiği "" isimli sinema filminin çekilmesine ve yayınlanmasına mirasçıları olan davacıların rızalarının bulunmadığı, dosya arasına alınan Kültür Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından davalı İstanbul Sinemacılık Film Yapım Turizm Ticaret Ltd Şti adına tescil edilen senaryonun tamamı okunduğunda filmde mirasçıları olan davacılara da yer verildiği, film çekimleri devam ederken davacılar tarafından İstanbul 22. Noterliği nezdinde düzenlenen 10.06.2021 tarihli ve 01963 yevmiye numaralı ihtarname ile filmin çekimlerine rızalarının olmadığının davalılara bildirildiği, çekimler öncesinde de bu konuda rızalarının olmadığı hususunun davalı tarafça bilindiği anlaşılmakatdır. Davalı tarafça yapılan savunma, merhum n sağlığında Prof. Dr. tarafından kaleme alınan , " adlı kitabın dava konusu filme uyarlandığı noktasında toplanmaktadır. Dava dışı ın kitapta bulunan bilgilerin tamamının yapımcı tarafından filmde kullanılmasına izin verdiğine dair devir ve taahhütname bulunduğu, merhumun bilgisi dahilinde kitabın yayınlandığı anlaşılmakla, dava konusu Kültür Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürlüğü tarafından tescil edilen dava konusu film senaryosunun, dosya arasında bulunan iki ciltten oluşan kitaptan uyarlanıp uyarlanmadığı bu anlamda savunmanın yerinde olup olmadığı irdelenmelidir. 'ın sağlığında eserlerinin bir araya getirilmesi adına yazılması ve yayınlanmasına rıza gösterdiği Prof. Dr. tarafından kaleme alınan "l," adlı kitabın tamamı incelendiğinde; eserleri, notalar, Bozlak Kültürü, Abdallık Geleneği üzerine bu anlamda sanat hayatına dair bir eser olduğu,'ın hayat hikayesine ise kısa ve kurgulamalardan uzak şekilde yer verildiği ancak bu noktada kitaptan uyarlandığı savunulan film senaryosu incelendiğinde ise ile beraber davacıların aile, özel yaşamlarına saygı, mahremiyet ve unutulma hakkına zarar verecek nitelikte ve gerçek olmayan kurgu niteliğinde sahnelere yer verildiği, kitapta merhumun özel hayatına dair ifade edilen bilgilerle filmin senaryosunun birbiri ile örtüşmediği ki davacılar tarafından dosyaya sunulan ın röportajı izlendiğinde; merhumun, kitapta sanat hayatı, nota ve eserlerinin kaleme alınmasına dair yazara muvafakat verdiği anlaşılmıştır. Bu noktada yukarıda açıklanan Türk Medeni Kanunu’nun 24 üncü maddesi irdelendiğinde, kişilik hakkı zedelenen davacıların rızası bulunmadığına göre filmin çekilmesine ilişkin daha üstün nitelikte kamusal yarar bulunup bulunmadığı -çatışan değerler dengesinde- değerlendirilmelidir. Merhumın sağlığında ve ölümünden sonra toplumdaki rolü değerlendirildiğinde eserleri ile kamuoyunda bilinen ve tanınan bir sanatçı olduğu, kendisinin ve davacıların özel hayatlarına dair sahneler içeren filmin yapılmasında ve yayınlanmasında üstün tutulması gereken bir kamu yararının bulunmadığı, toplumda değer görmüş bu itibarının zedelenmesine yol açabilecek kurgulama sahnelerle davacıların kişilik haklarının zarar gördüğü, somut olayda çatışan değerlerden aile hayatı ile özel yaşama saygı, mahremiyet ve unutulma hakkına üstünlük tanınması gerektiği tespit edilmekle verilen kararın usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmıştır. Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere, eldeki davanın kişilik haklarına saldırı iddiasına dayalı açıldığı bu nedenle Asliye Hukuk Mahkemelerinin görevli olduğu, İstanbul 3. Fikri ve Sınai Haklar Mahkemesinin 2022/41 Esas sayılı dava dosyasının dava konusu filmin telif hakları ile ilgili olduğu, sonucunun eldeki davayı etkilemeyeceği, yukarıda yapılan açıklamalara göre temyizen incelenen kararın usul ve kanuna uygun olup davalılar vekili tarafından temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenlerin kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediği anlaşılmıştır. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davalılar vekilinin tüm temyiz itirazlarının reddi ile temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz harcının temyiz eden davalılara yükletilmesine, 17.100,00 TL vekalet ücretinin davalılardan alınarak duruşmada vekille temsil olunan davacı ...'a verilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 28.12.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Bilim ve sanat hürriyeti kapsamında "yayma hakkı" hangi amaçla kullanılamaz?

A) Kar elde etmek amacıyla
B) Siyasi propaganda amacıyla
C) Anayasanın değiştirilemeyecek maddelerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla
D) Yabancı eserlerin tanıtımı amacıyla
E) Dini inançların eleştirilmesi amacıyla