1982 Anayasası Madde 32

1982 Anayasası 32. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 32 – Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır ve kanunla düzenlenir. Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hakim tarafından ilgilinin müracaat tarihinden itibaren en geç yedi gün içerisinde karar verilir. XI. Toplantı hak ve hürriyetleri A. Dernek kurma hürriyeti

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

81 karar eşleşti
19. Ceza Dairesi, 2015/74 E., 2015/7448 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
2- Düzeltme ve cevap hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde, söz konusu haberin basın özgürlüğü kapsamında mı yoksa Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde düzeltme ve cevap hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde mi olduğuna ilişkindir.
19. Ceza Dairesi         2015/74 E.  ,  2015/7448 K. "İçtihat Metni" Takvim Gazetesinin 03/02/2014 tarihli sayısında manşetten, “İşte imam” başlıklı ve 12-13 sayfalarında " Yargıcan" başlıklı yazılar sebebiyle ilgilisi .. ..ın cevap ve düzeltme isteminin kabulü ile tekzip yazısının yayımlanmasına dair .... Sulh Ceza Mahkemesinin 20/02/2014 tarihli ve 2014/115 değişik iş sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin .... Asliye Ceza Mahkemesinin 03/04/2014 tarihli ve 2014/147 değişik iş sayılı kararı aleyhine .. Bakanlığının 10/11/2014 gün ve 66877 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24/11/2014 gün ve KYB. 2014-376776 sayılı ihbarnamesi ile daireye verilmekle okundu. Anılan ihbarnamede; Dosya kapsamına göre, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 17/07/2007 tarihli ve 2007-4-117 esas, 2007/175 sayılı ilamında da belirtildiği üzere; Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım hakların da tanındığı, Bunların; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma hakları olduğu, Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu hakların, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturduğu, Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmamasının gerektiği, nazara alındığında somut olayda 'işte imam' ve 'yargıcan' başlıklı haberin niteliği itibariyle basın özgürlüğü kapsamında kaldığı gözetilmeden, itirazın kabulü yerine yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla gereği görüşülüp düşünüldü; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, .... Asliye Ceza Mahkemesinin 03/04/2014 tarihli ve 2014/147 değişik iş sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309/4-d. maddesi uyarınca BOZULMASINA, düzeltme ve cevap yazısının yayımlanmamasına, 19/11/2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. Muhalefet Şerhi Daire çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı, 1- Temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar ve hükümler, olağanüstü ve istisnai bir kanunyolu olan kanun yararına bozma (KYB) yoluyla incelenebilir ise de, uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları dışında hakimin takdir, tercih ve delil değerlendirmesine ilişkin konular kapsamında olan ve duruşma açılmadan, evrak üzerinde verilen, uygulamada müteferrik (değişik) iş denilen, hâkimin takdir hakkını kullanarak verdiği “cevap ve düzeltme hakkı”na ilişkin kararların KYB yoluyla incelenip incelenemeyeceğine, 2- Düzeltme ve cevap hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde, söz konusu haberin basın özgürlüğü kapsamında mı yoksa Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde düzeltme ve cevap hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde mi olduğuna ilişkindir. 1- Kanun Yararına Bozma Yasayolunun Niteliği ve Kapsamı a- Öğretide “olağanüstü temyiz” olarak da adlandırılan “kanun yararına bozma”, temyizden farklı olarak olağanüstü bir yasa yolu olup, koşulları ve sonuçları CMK'nun 309 ve 310. maddelerinde düzenlenmiştir. CMK'nun 309. maddesinin ilk üç fıkrası şu şekildedir: “Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen... Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir. Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar.” Kanun yararına bozma (KYB) yasa yoluna ilişkin olarak CMK hükümleri yanında, kanun hükmünde olan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarının da gözetilmesi gerekir. Çünkü Yargıtay Kanunu'nun 45. maddesine göre “İçtihadı birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar.” Kanun yararına bozmaya ilişkin olarak, 26.10.1932 gün ve 29-12 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, karar veya hükümdeki her türlü hukuka aykırılık değil, uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hatalarının KYB yoluna konu olabileceği belirtildiği gibi, İçtihadı Birleştirme Kurulu'nun 14.11.1977 gün ve 3-2 sayılı Kararında da, hâkimlerin takdir hakları alanlarına giren ve suç işleyenler için bir hak teşkil etmeyen hususların, bu olağanüstü yasa yoluna konu olamayacağı, bu itibarla yasal gerekçe gösterilmese de erteleme talebinin kabulü veya reddine dair hükme karşı yasaya aykırılıktan sözedilerek .. Bakanlığınca verilen yazılı emir talebinin kabul edilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Buna göre hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar ve hükümdeki her türlü hukuka aykırılıklar değil, hâkimlerin takdir hakkı kapsamında kalmayan ve suçlular içinde bir hak teşkil eden esasa etkili yanlışlık ve hukuka aykırılıklar KYB konusu olabilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Özel Dairelerin istikrarlı bir şekilde yerleşmiş kararlarında da İçtihadı Birleştirme Kararlarına atıf yapılarak, hak her türlü hukuka aykırılığa karşı KYB yasa yoluna gelinemeyeceği belirtilmiştir. CGK., 12.6.1989 gün ve 169/ 231 sayılı Kararda konuyu enine boyuna tartışmıştır. Anılan Kararda, öğretiden, “Yazılı emir ile ancak verilmiş olan hükmün veya kararın kanuna muhalif olması halinde müracaat edilebilir. Hakimin takdirine ait fiili meselelerden dolayı bu yola gidilemez. Yazılı emre konu yapılacak karar, sadece hukuki meseleye ilişkin olmalıdır. Maddi bir meselede verilen ve sadece o davayı ilgilendiren karardaki hatanın belirtilmesinde 'kanun yararı' yoktur. Yazılı emirle Yargıtay'a başvurulduğundan, fiili ve ../... maddi hususlar üzerinde durulmaması, sadece hukuk bakımından inceleme yapılması gerekmektedir.” (Baha Kantar, Ceza Mahkemeleri Usulü, 1957, 4. Bas. s. 402, N. Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. Bas, 1986, s. 1057, Ö. Tosun, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, Cilt: 2, 1976, 2. Baskı:196) şeklindeki görüşlere yer verilip, 26.10.1932 gün ve 29/12 sayılı, 14.11.1977 gün ve 3/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları hatırlatıldıktan sonra, Yargıtayın yerleşmiş uygulamasının da bu yönde olduğu belirtilmiştir: “Kanaat ve takdir hallerinin, bir kurala ve kalıba sığdırılması mümkün değildir. Başka başka mahkemelerin, aynı düzeyde delillerle, takdire dayanarak "beraat" veya "mahkumiyet" kararları verebilmesi, hatta aynı hakimin bile delil yönünden birbirine tamamen uygun davalarda, ayrı zamanlarda ters sonuçlara varması ve inceleme merciilerinin de bu hükümleri onaması mümkündür. "delillerin doğru takdir edilmesi" gibi bir kural, insan tabiatına aykırıdır. Bu nedenle "fiilin sübutu yönünde delillerin takdiri" noktasından yazılı emir isteminin dinlenmemesi gerekir. Yazılı emrin, sübutun takdiri mevzularında işletilmesi sakıncaları doğurur. O halde, bu yola gidilmesinde bir yarar olmamak gerekir. Tüm kanıtlar toplanıp değerlendirilmesi yapıldıktan sonra verilen ve Yargıtay'ca incelenmeksizin kesinleşen hükümlerde, delillerin delillerin takdir ve tercihinde hataya, yanılgıya düşüldüğünden bahisle yazılı emir yoluna başvurma imkanı yoktur.” (CGK., 12.6.1989, 169/231, ÜNVER, Naci; Ceza Yargılamasında Yasayolları,.. Yayınevi, .., 1996, s. 138-142) “Yargıtayca incelenmeksizin kesinleşen beraat hükmüne ilişkin olarak, takdirde hataya düşüldüğünden ve eksik soruşturma ile hüküm kurulduğundan bahisle yazılı emir yoluna başvurma imkanı yoktur.” (CGK., 25.4.1988, 94-171) “...kesin hükmün otoritesinin bütünüyle zedelenmemesi amacıyla bu yola başvurabilmek için hukuka aykırılık halinin ciddi boyutlara ulaşması gerekmektedir. Delillerin takdir ve tercihinde hataya düşüldüğünden bahisle bu yola başvurulması, bu olağanüstü yasa yolunun amaç ve kapsamıyla bağdaşmaz. Mahkemenin takdirine bağlı istekler ile uygulamadaki takdir yanılgıları veya takdirin yerinde olup olmadığının denetlenmesine ilişkin başvurular, yasa yararına bozma konusu yapılamaz. ... Hakime tanınan bu yetki keyfi ve sınırsız değil ise de, bu yetkinin kullanılmasındaki takdir yanılgısının olağanüstü bir yasa yolu olan, yasa yararına bozma konusu yapılması olanaklı değildir.” (CGK., 11.12.2007, 2007/2-267 E., 2007/271 K.) “Yasa yararına bozma yöntemi, ... olağanüstü bir denetim yolu olması nedeniyle dar kapsamlıdır; her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. Bu özelliği nedeniyle, hakimin takdirini hatalı kullanmasına ilişkin hususlardaki hukuka aykırılıklar, ... sadece temyiz incelemesi sırasında dikkate alabilir.” (CGK., 19.02.2008, 2008/5-19 E., 2008/31 K.) “... hükümdeki her hukuka aykırılık, bu yasa yolunun olağanüstü bir yasa yolu olması ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 14.11.1977 gün ve 3-2 sayılı kararı uyarınca, yasa yararına bozma konusu yapılamayacak, bu kapsamda, hâkimlerin takdir hakları alanlarına giren ve suç işleyenler için bir hak teşkil etmeyen hususlar, bu olağanüstü yasa yoluna konu olamayacaktır. Bu kapsamda, Özel Dairece, “Sanığın, verilecek cezanın paraya çevrilmesi isteği hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi” hususunun bozma nedeni yapılması yasal olarak olanaklı değildir.” (CGK., 07.04.2009, 2009/8-51 E., 2009/85 K.) Yargıtay CGK ve Özel Dairelerince temyiz incelemesi yapılırken, hükmün veya duruşma tutanağının hâkim ya da zabıt kâtibi tarafından imzalanmaması veya hükmün gerekçesiz olması, yanlış, çelişkili gerekçe içermesi halinde, kanuna kesin (mutlak) aykırılık olarak değerlendirilip sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karşın, KYB'de bu hususların bozma nedeni yapılamayacağı önemle vurgulanmıştır: “Olağan yasayolu olan temyiz incelemesinde, hükmün ve duruşma tutanağının hâkim veya zabıt kâtibi tarafından imzalanmamış olması veya tutanaklarda buna benzer eksikliklerin yer alması belirli koşulların da varlığı halinde, bozma konusu yapılabilir ise de, tüm yasal işlemler yerine getirilerek kesinleştirilmiş olan hükümlerde bu tür eksiklikler, olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma konusu yapılmayacaktır. Yasa yararına bozma kurumu, ülke sathında uygulama birliğini sağlamak ve farklı uygulamalar nedeniyle oluşabilecek hak kayıplarının önlenmesi açısından kabul edilmiştir.” (CGK., 03.04.2012, 2011/10-438 E., 2012/141 K. Aynı yönde, CGK., 14.12.2010, 2010/232 E., 2010/260 K.) “...bu kanunyolu dar kapsamlı olup, her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. 26.10.1932 gün ve 29-32 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da kanuna aykırılık halleri açıklanıp, bunların uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları olduğu belirtilmiştir.” (CGK., 08.04.2014, 2012/15-1329 E., 2014/178 K.) Yargıtay Özel Dairelerinin yerleşmiş uygulaması da bu yöndedir. “kanunun teminat olarak hakimin takdirine bıraktığı, tevkif (tutuklama), tahliye, arama, toplama, zapt ve benzeri kararların diğerlerinden farklı olup, yazılı emir yoluyla bozulamaz ve yazılı emir konusu yapılamaz.” (8. CD., 29.9.1975,..; Kanun Yararına Bozma, .. 2009, s. 598). “kanıtların takdir ve değerlendirilmesinde yanılgıya düşüldüğünden ya da eksik kovuşturma ile karar verildiğinden söz edilerek kanun yararına bozma yasa yoluna başvurma olanağı bulunmadığından, kanun yararına bozma isteminin REDDİNE,” (2. CD., 27.01.2010, 2009/53798 E., 2010/1580 K., aynı yönde, 4. CD., 27.5.2008, 2008/1341 E., 11361 K., 4. CD., 27.03.2014, 2013/25037 E., 2014/9758 K., aynı yönde, 7. CD., 22.02.2012, 2010/8902 E., 2012/3304 K., 7. CD., 09.07.2013, 2013/3381 E., 2013/17421 K., 7. CD., 02.12.2014, 2014/25354 E., 2014/20279 K.) Aynı yönde hemen her ceza dairesinin kararları mevcuttur. Öğretide de kapsamı sınırlı, olağanüstü bir yasa yolu olması nedeniyle, maddi bir meselede verilen ve yalnızca o davayı ilgilendiren karardaki hataların, suçun sübutu dahil, hakimin takdir yetkisi kapsamında kalan hususların, gerekçe gösterilmemesi veya delil değerlendirmesindeki hatanın, şahsi hak ve tazminata ilişkin kararlardaki hukuka aykırılıkların KYB konusu olamayacağı, bu nedenle temyiz yasa yolunda bozma nedeni oluşturan her hukuka aykırılık için bu yola başvurulamayacağı (KUYUCU, A. Aydın, s. 45, 46, 47, 51-53), gerekçenin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek yazılı emir yoluna gidilemeyeceği (... Açıklamalı-İçtihatlı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, .., 2000, s. 915, aktaran, KUYUCU, s. 43), Kesin hükmün otoritesini sarstığı için dar uygulandığı ve tüm hukuka aykrılıkların bu kanun yolunun konusunu teşkil etmediği (CENTEL, Nur; ZAFER, Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta, 11. Bası, s. 813) belirtilmiştir. b- “Düzeltme ve cevap hakkı”na ilişkin olarak mahkemece verilen kararlara karşı evvelden beri Adalet Bakanlığı kanun yararına bozma talebinde bulunması üzerine Yargıtay ilgili (7. Ceza) Dairesince, belki bazı maslahatlardan hareketle farkında olarak, belki farkında olmadan bu talepler esastan görüşülüp karara bağlanmış ise de, uygulamada müteferrik (değişik) iş denilen, hâkimin takdir hakkını kullanarak, duruşma açmadan, evrak üzerinde verdiği ve yalnızca tarafları ilgilendiren kararlar olduğundan, yukarıda yer verilen Yargıtay İBK, CGK ve Özel Daire Kararları ile öğretideki görüşler karşısında; bunlara karşı takdir ve tercihte hataya düşüldüğünden bahisle KYB talebinde bulunulamaz, bulunulmuşsa da işin esasına girilmeden reddi gerekir. Nitekim Yargıtay CGK da Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin “Düzeltme ve cevap hakkı”na ilişkin bir kararına karşı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine, itirazı esastan görüşerek kabul etmiş ise de (CGK, 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28 Esas, 2007/34 sayılı Karar ile Özel Daire kararının kaldırılmasına, tekzipçi tarafından yazılan kitabın dosya içerisine getirtilip incelendikten sonra bir karar verilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmişti), Özel Dairenin verdiği 2. karara da itiraz edilmesi üzerine CGK bu sefer (özetle); “26.10.1932 gün ve 29-12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtilip, Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin, bu karar ışığında şekillenen yerleşmiş kararlarında da vurgulandığı üzere, yasa yararına bozma yöntemi, gerek kesin hükmün otoritesinin korunması zorunluluğu, gerekse olağanüstü bir denetim yolu olması nedeniyle dar kapsamlıdır; her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. Bu nedenle hakimin kanaat ve takdirine ait fiili sorunlardan ve takdir yanılgısından dolayı yasa yararına bozma yoluna gidilmesine olanak yoktur. ...Somut olayda, düzeltme ve cevap hakkına konu yazının, kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığının ve haber verme hakkı sınırlarının değerlendirmesine dayalı olarak, hakimin takdir yanılgısına ilişen bir görüşle yasa yararına bozma yasa yoluna başvurulmuştur. Maddi ceza yasaları ile yargılama yasası kurallarına aykırılık hallerinde bu yola başvurulması mümkün olmakla birlikte hakimin takdir, tercih ve değerlendirmesine ilişkin sorunlar bakımından anılan yola gidilemez. Mahkemece, tekzip metnine ilişkin talep, tekzip metni ve diğer belgeler incelenip, delil takdiri yapılmak suretiyle verilen karar aleyhine, kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceği cihetle, kanun yararına bozma isteminin REDDİNE” karar vermiştir. (CGK., 03.11.2009, 2009/7-182 E., 2009/256 K.) Böylece Yargıtay CGK, aynı dosyaya ilişkin olarak, KYB talebiyle Yargıtay'a taşınan “Düzeltme ve cevap hakkı” konusunda o tarihte görevli Daire olan 7. Ceza Dairesinin kararını esastan görüşerek bozmuş ise de Dairenin verdiği 2. karar da itirazen önüne geldiğinde CGK., AYNI KONU, HATTA AYNI DOSYADA BİRBİRİYLE ÇELİŞKİLİ İKİ KARARIN VARLIĞINI SORUN YAPMADAN, DEYİM YERİNDEYSE “HATADAN DÖNMEK FAZİLETTİR” ANLAYIŞIYLA 2009/7-182, 2009/256 sayılı Kararı vererek, 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28, 2007/34 sayılı KARARINDAN DÖNMÜŞTÜR. Yargıtay 7. Ceza Dairesi de, CGK'nun bu kararı doğrultusunda, 26.10.1932 gün ve 29/12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına atıfla, “Mahkeme tarafından, konuyla ilgili olarak, tekzip metnine ilişkin talep, tekzip metni ve diğer belgeler incelenip değerlendirilerek, belirtilen hususlar da delil takdiri yapılmak suretiyle, verilen karar aleyhine, kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceği cihetle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin REDDİNE” karar vermiştir. (7. CD., 07.11.2012, 2012/22579 E., 2012/27731 K.) 2- Düzeltme ve cevap hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde ise, söz konusu haberin basın özgürlüğü ve haber verme hakkının ötesinde, Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde cevap ve düzeltme hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde olup olmadığına gelince; Anayasa'da düzenlenen (m. 32) “Düzeltme ve Cevap Hakkı”, “kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde” tanınır. 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14. maddesinde de Anayasa'nın 32. maddesindeki unsurlar tekrarlanarak, bu hallerde düzeltme ve cevap hakkının tanınacağı düzenlenmiştir. Buna göre “Kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici” veya kişilerle ilgili “gerçeğe aykırı” yayın yapılması halinde, düzeltme ve cevap hakkı doğacaktır. Düzeltme ve cevap hakkı, yalan, yanlış veya farklı algılara neden olabilecek yayınlara karşı kişilere tanınan bir çeşit savunma hakkıdır. Basın özgürlüğü kapsamında kamusal nitelikte bir hak olan haber verme ve eleştirme hakkı ile kişilik hakları genellikle çatıştığı için bu durumu dengeleyici bir unsur olarak kişilere bu hak tanınmıştır. Düzeltme ve cevap hakkının kullanılması veya kullandırılması, tek başına bir suçlamaya, hukuki uyuşmazlık veya sorumluluğa delil teşkil etmez. Bir yayın veya haberin içeriği suç teşkil etmese veya tazminat yönünden sorumluluk doğurmasa da cevap ve düzeltme hakkı doğurabilir. Bu genel açıklamalardan sonra, basın özgürlüğü kapsamında haber, yorum ve eleştiri hakkı ile bu hakkın aşılarak, cevap ve düzeltme hakkı doğuran, kişilik hakkının ihlali ile tazminat sorumluluğu gerektiren veya hakaret, tehdit gibi suç unsurları oluşturan yayınların farkına ilişkin olarak, yüksek mahkeme kararlarını yansıtmaya çalışacağız. Kamu yararı için tanınan basın özgürlüğünün önemi ve sınırlarına ilişkin olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun kararı şu şekildedir (özetle): “Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumludur. Basının bu nedenle ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerektiği, bunun sonucunda da, daha az üstün olan yararın daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır. Haberde yer alan bilgilerin, dinleme kayıt dökümü içinde davacının adının da geçtiği operasyon çerçevesinde yürütülen soruşturma üzerine hazırlanan iddianameye dayanan haberde, davacı hakkında fezleke düzenlendiğine ilişkin yanılgı, haberin bütünü içerisinde yer alan bir ayrıntı niteliğinde olup yayınlandığı gündeki görünür gerçekliğe uygun olan haber, davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmaz.” (HGK.,19.12.2012, 2012/4-511 E., 2012/1280 K.) Yargıtay HGK, bir başka kararında dava konusu yazının basın özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığını, davacının kişilik haklarına saldırı olup olmadığını değerlendirirken, Anayasa'nın 90. maddesi gereğince konuyla AİHS hükümleri ile çok sayıda AİHM Kararına yer verdikten sonra şu sonuca varmıştır: “Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; davalı şirket tarafından çıkarılan ... Gazetesi’nin 24.07.2009 tarihli sayısında “ ..yine şaibe” ve .... cinayetinde .. şaibesi” başlıklı yazılarda “Sabancı’nın katilinin konuşmasının davacı tarafından engellendiği, davacının....’a neden yakınlık gösterdiğinin sorgulanması gerektiği, Duyar’ın davacının Ceza Tevkifleri Genel Müdürü olduğu dönemde cezaevinde öldürüldüğü, kamuoyunda Ergenekon soruşturması olarak bilinen soruşmadaki şüpheli ve sanıkları koruyan, onları soruşturan ve yargılayan savcı ve hakimlerin görevden alınması için çaba harcayan kişi olarak tanıtıldığı” anlaşılmaktadır. Söz konusu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde ifade edilen bu beyanların fikir açıklaması olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin demokratik bir toplumda “çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce” kavramları kapsamında kabul edilmesi mümkün olmayıp, dava konusu yazı davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmaktadır. İfade açıklama niteliğinde olmayan, sırf başkalarının kişisel değerlerine zarar vermeye yönelik beyanların demokratik bir toplumda korunması mümkün değildir. Aksi durumun kabulü toplumda kargaşaya yol açabilir.” (HGK., 29.05.2015, 2015/4-268 E., 2015/1472 K.) Kişilik haklarına saldırıdan dolayı açılan tazminat davalarına bakan Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin de basın özgürlüğünün unsurları ve sınırlarına ilişkin, yerleşmiş uygulaması ve kararları mevcuttur: “Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerekir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.” (4. HD., 25.06.2015, 2014/18020 E., 2015/8598 K., aynı yönde; 30.09.2014, 2013/18073 E., 2014/12639 K., 09.04.2012, 2012/3481 E., 2012/5942 K.) Bir yazının haber verme ve eleştiri hakkı kapsamında mı yoksa, kişilik haklarını ihlal eden, suç teşkil eden nitelikte mi olduğuna ilişkin olarak Yargıtay CGK ve Özel Dairelerinin kararları da mevcuttur: “Basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk halleri, temelini Anayasanın 28 ve devamı maddelerinden alan haber verme ve eleştirme hakları ile mağdurun rızasıdır. Haber verme ve eleştirme hakkının kabulü için, açıklama veya eleştiriye konu olan haberin, gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekliyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerekir. Haberde veya yazıda adıgeçenler hakkında, küçültücü sözler kullanılmamalıdır. Bu öğelerden birisinin dahi bulunmaması halinde haber verme ve eleştiri hakkından söz edilemeyecek, eylem hukuka aykırı olacaktır.” (CGK., 24.2.1998, 1997/4-386 E., 1998/52 K.) “Anayasa’nın 28 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddelerinde ifadesini bulan basının haber verme hakkının, gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ve ifade arasında düşünsel bağlılık unsurları ile sınırlı olduğu, bu unsurlardan birini taşımayan haberin hukuka uygun olduğundan söz edilmez.” (7. CD., 11.12.2014, 2014/20564 E., 2014/21147 K.) Aynı ölçülerin hatırlatıldığı bir başka kararda da Özel Daire, “Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Bu unsurlardan birini taşımayan haberin veya eleştirinin hukuka uygun olduğundan söz edilemez ve saldırıya uğrayan kişisel hak korunmaya değer bir üstünlük kazanır. Yazı, hem güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi unsurlarını içermeli, hem de konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık unsuru taşımalıdır. Bu unsur haber gerçeği yansıtsa dahi kullanılacak dil ve ifadenin, yapılacak niteleme ve yorumun haberin verilişinin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı biçim ve ölçüde bulunmasını öngörür. Öze ilişkin koşulların varlığı durumunda da biçimsel koşullara uyulması zorunluluğu vardır. Eleştirinin verilişinde gereksiz, yararlı olmayan beyan, niteleme ve değerlendirmelere gidilerek içerik ile uygun düşmeyen tahrik edici, yalın bir okuyucuda husumet ve kuşku yaratıcı dil ve ifade kullanılır, seçilen sözcükler aşağılayıcı, küçük düşürücü, incitici nitelikte olursa konu ile ifade arasındaki denge bozulur, haber veya eleştiri hukuka aykırı duruma gelir. ... anılan yazının konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık unsurunu taşımadığı ve dolayısıyla “çakma kahraman” olarak nitelendirilen ....'in kişilik haklarının ihlal edildiği anlaşılmakla yerinde görülmeyen kanun yararına bozma isteminin REDDİNE” karar vermiştir. (7. CD., 09.02.2012, 2011/3460 E., 2012/1898 K.) “Telekulak skandalı örtbas edildi” başlıklı yazı sebebiyle ilgilisi ...'nun vaki düzeltme ve cevap isteminin reddine, keza bu karara karşı yapılan itirazın da reddi üzerine, .. Bakanlığının kanun yararına bozma istemini içeren dava dosyasında Dairemiz: “Kanun yararına bozma istemine konu somut olayda cevap ve düzeltme konusu haberin içeriğinde yer alan iddialara ilişkin herhangi bir kaynak gösterilmemesi ve 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14/1. maddesi kapsamında “kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması” nedenleriyle, kanun yararına bozma istemi yerinde görülerek, cevap ve düzeltme yazısının yayımlanmasına,” karar vermiştir. (19. CD., 19/11/2015, 2015/16110 E., 2015/7419 K.) Keza, ... Gazetesinin 20/03/2014 tarihli nüshasında ...’tan ortaklık teklifi” ve “Ananas medya grubu” başlığı ile yayımlanan yazı nedeniyle ilgilisi... vekilinin cevap ve düzeltme isteminin reddine dair Sulh Ceza Mahkemesinin kararına karşı talep eden vekili tarafından yapılan itirazın kabulü ile tekzip ve düzeltme metninin yayınlanmasına ilişkin Asliye Ceza Mahkemesinin kararı aleyhine ...Bakanlığının kanun yararına bozma istemini içeren dava dosyasında Dairemiz: “... somut olayda mahkeme, yukarıda anılan kararlardaki kriterlere uygun değerlendirme yapmış, 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14/1 maddesi uyarınca “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapıldığı” kabul edilerek olaya ve dosya kapsamına uygun gerekçelerle cevap ve düzeltme yazısının yayınlanmasına karar vermiştir. Bu nedenlerle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemi yerinde görülmediğinden REDDİNE,” karar vermiştir. (19. CD., 19/11/2015, 2015/2628 E., 2015/7418 K.) ” Bakanlığının, cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına ilişkin mahkeme kararında isabet bulunmadığı konusundaki talebine destek olarak gösterdiği 17.07.2007 gün ve 2007/4-117 E., 2007/175 K. sayılı CGK Kararı, dönemin başbakanı olan katılana karşı bir gazetede yayınlanan yazıdaki ifadelerin, yayın yoluyla sövme suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. Mahkemece, suça konu yazının haber ve eleştiri niteliğinde olup, katılanın kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığından, yayın yolu ile hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığından sanığın beraatına karar verilmiş, Yargıtay 4. Ceza Dairesince; yazıdaki ibarelerin haber verme amacını aşan, eleştiri sınırları dışında kalan, kişiyi küçük düşürücü nitelikte olduğu gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece önceki hükümde direnilmesi üzerine Yargıtay CGK, kararda basın özgürlüğünün sınırlarının aşılıp aşılmadığı, suçun unsurları itibariyle oluşup oluşmadığını tartışırken, konuyla ilgili genel açıklamalara da yer vermiştir. AİHM ve Anayasa Mahkemesinin Kararlarında olduğu gibi, Yargıtay Kararlarında da uyuşmazlık konusundan önce konuyla ilgili hukuk kuralları ve genel ilkeler belirlendikten sonra somut olay ele alınıp karar verildiği için, karardaki somut olay ve varılan sonuç gözardı edilmemelidir. Somut olayda, Takvim Gazetesinin 03.02.2014 tarihli nüshasının 1, 12 ve 13. sayfalarını kaplayan “İŞTE İMAM” ve “YARGICAN” başlıklı haberden dolayı hem Sulh Ceza, hem de Asliye Ceza Mahkemesi düzeltme ve cevap hakkı doğduğunu kabul etmiştir. Düzeltme ve cevap hakkının kullandırılması, tek başına bir suçlamaya, hukuki uyuşmazlık veya sorumluluğa esas olmadığına, bir yayın veya haberin içeriği suç teşkil etmese veya tazminat yönünden sorumluluk doğurmasa da cevap ve düzeltme hakkı doğurabilirdiğine göre, “adalet anlayışı”, düzeltme ve cevap hakkı tanıyan kararlardan çok, bu hakkı engelleyen kararların takipçisi olmayı gerektirir. Sonuç olarak, 1- Yukarıda yer verilen ve kanun hükmünde olan 26.10.1932 gün, 29/12 sayılı, 14.11.1977 gün, 3-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu ve Ceza Genel Kurulu ile Özel Daire Kararları ile evvelden bugüne istikrarlı olarak yerleşmiş Yargıtay uygulamasına ve öğretiye göre, olağanüstü, istisnai ve dar kapsamlı bir denetim yolu olup, her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu olmadığından, hukuk güvenliği ve kesin hükmün otoritesinin korunması amacıyla hakimin takdir ve kanaatine, yargısal takdir hakkına, gerekçenin hukuka aykırı veya çelişkili olmasına, tutuklama, tahliye, arama ile cevap ve düzeltme hakkına ilişkin hususlar KYB konusu edilemeyeceğinden, talebin öncelikle bu gerekçeyle reddine karar verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden, 2- Cevap ve düzeltme hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde ise, söz konusu haberin basın özgürlüğü ve haber verme hakkının ötesinde, Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde cevap ve düzeltme hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde olup, KYB talebinin bu gerekçeyle reddine karar verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden, Daire çoğunluğunun kararına katılamıyoruz.

Diğer kararlar (4)

19. Ceza Dairesi, 2015/2651 E., 2015/7806 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
2- Düzeltme ve cevap hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde, söz konusu haberin basın özgürlüğü kapsamında mı yoksa Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde düzeltme ve cevap hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde mi olduğuna ilişkindir.
19. Ceza Dairesi         2015/2651 E.  ,  2015/7806 K. "İçtihat Metni" .. Gazetesinin 10/05/2014 tarihli baskısının manşetinden yayımlanan "Darbenin Sinyali ...'de verildi" ve 18. sayfasında yayımlanan "17 Aralık'ın ilk adımı Yamanlar'da atıldı" başlıklı yazılar sebebiyle itiraz eden Şelale Özel Eğitim Yayıncılık Ticaret A.Ş. vekilinin cevap ve düzeltme yazısının yayınlanması talebinin kabulüne dair, .. 8. Sulh Ceza Mahkemesinin 09/06/2014 tarihli ve 2014/331 değişik iş sayılı kararına yönelik itirazın reddine ilişkin, mercii ...2. Asliye Ceza Mahkemesinin 18/07/2014 tarihli ve 2014/296 değişik iş sayılı kararı aleyhine ... Bakanlığının 19/02/2015 gün ve 13131 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ekindeki dava dosyası Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04/03/2015 gün ve KYB. 2015-71571 sayılı ihbarnamesi ile daireye verilmekle okundu. Anılan ihbarnamede; Anayasa’nın 28 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddelerinde ifadesini bulan basının haber verme hakkının, gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ve ifade arasında düşünsel bağlılık unsurları ile sınırlı olduğu, bu unsurlardan birini taşımayan haberin hukuka uygun olduğundan söz edilmeyeceği, keza 5187 sayılı Kanun’un 14. maddesinde yer alan, “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan düzeltme ve cevap yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır.” şeklindeki düzenleme nazara alındığında, her ne kadar mahkemesince istemin 5651 sayılı Kanun hükümlerine uygun olduğu gerekçesiyle tekzip talebinin kabulüne karar verilmişse de, tekzip isteminin 5187 sayılı Basın Kanunu hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerekirken 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi Ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesinin yerinde olmadığı gibi, gazete haberlerinin somut belge ve delile dayanma zorunluluğu bulunmadığı, tekzip talep eden tarafından da haberin gerçek dışı olduğuna dair bir belge ve delil de ileri sürülmemiş olduğu, haberin kamuoyunu ve ülke gündemini meşgul eden konulara ilişkin olup, muhabirin haber kaynaklarından elde ettiği bilgileri gazete okuyucusunun dikkatini çekecek bir şekilde haberleştirilmesinden ibaret olduğu cihetle, söz konusu haberin 5187 sayılı Kanun’un 14. maddesi kapsamında kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici nitelikte olmadığı gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla gereği görüşülüp düşünüldü; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, ..2. Asliye Ceza Mahkemesinin 18/07/2014 tarihli ve 2014/296 değişik iş sayılı kararının CMK'nın 309/4-d. maddesi uyarınca BOZULMASINA, düzeltme ve cevap yazısının yayımlanmamasına, 25/11/2015 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi. Muhalefet Şerhi (2015/2651 Esas) Daire çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığı, 1- Temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar karar ve hükümler, olağanüstü ve istisnai bir kanunyolu olan kanun yararına bozma (KYB) yoluyla incelenebilir ise de, uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları dışında hakimin takdir, tercih ve delil değerlendirmesine ilişkin konular kapsamında olan ve duruşma açılmadan, evrak üzerinde verilen, uygulamada müteferrik (değişik) iş denilen, hâkimin takdir hakkını kullanarak verdiği “cevap ve düzeltme hakkı”na ilişkin kararların KYB yoluyla incelenip incelenemeyeceğine, 2- Düzeltme ve cevap hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde, söz konusu haberin basın özgürlüğü kapsamında mı yoksa Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde düzeltme ve cevap hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde mi olduğuna ilişkindir. 1- Kanun Yararına Bozma Yasayolunun Niteliği ve Kapsamı a- Öğretide “olağanüstü temyiz” olarak da adlandırılan “kanun yararına bozma”, temyizden farklı olarak olağanüstü bir yasa yolu olup, koşulları ve sonuçları CMK'nun 309 ve 310. maddelerinde düzenlenmiştir. CMK'nun 309. maddesinin ilk üç fıkrası şu şekildedir: “Hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, bu nedenleri aynen yazarak karar veya hükmün bozulması istemini içeren yazısını Yargıtayın ilgili ceza dairesine verir. Yargıtayın ceza dairesi ileri sürülen nedenleri yerinde görürse, karar veya hükmü kanun yararına bozar.” Kanun yararına bozma (KYB) yasa yoluna ilişkin olarak CMK hükümleri yanında, kanun hükmünde olan Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarının da gözetilmesi gerekir. Çünkü Yargıtay Kanunu'nun 45. maddesine göre “İçtihadı birleştirme kararları benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlar.” Kanun yararına bozmaya ilişkin olarak, 26.10.1932 gün ve 29-12 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında, karar veya hükümdeki her türlü hukuka aykırılık değil, uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hatalarının KYB yoluna konu olabileceği belirtildiği gibi, İçtihadı Birleştirme Kurulu'nun 14.11.1977 gün ve 3-2 sayılı Kararında da, hâkimlerin takdir hakları alanlarına giren ve suç işleyenler için bir hak teşkil etmeyen hususların, bu olağanüstü yasa yoluna konu olamayacağı, bu itbarla yasal gerekçe gösterilmese de erteleme talebinin kabulü veya reddine dair hükme karşı yasaya aykırılıktan sözedilerek ... Bakanlığınca verilen yazılı emir talebinin kabul edilemeyeceği hükme bağlanmıştır. Buna göre hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar ve hükümdeki her türlü hukuka aykırılıklar değil, hâkimlerin takdir hakkı kapsamında kalmayan ve suçlular için bir hak teşkil eden esasa etkili yanlışlık ve hukuka aykırılıklar KYB konusu olabilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu ile Özel Dairelerin istikrarlı bir şekilde yerleşmiş kararlarında da İçtihadı Birleştirme Kararlarına atıf yapılarak, hak her türlü hukuka aykırılığa karşı KYB yasa yoluna gelinemeyeceği belirtilmiştir. CGK., 12.6.1989 gün ve 169/ 231 sayılı Kararda konuyu enine boyuna tartışmıştır. Anılan Kararda, öğretiden, “Yazılı emir ile ancak verilmiş olan hükmün veya kararın kanuna muhalif olması halinde müracaat edilebilir. Hakimin takdirine ait fiili meselelerden dolayı bu yola gidilemez. Yazılı emre konu yapılacak karar, sadece hukuki meseleye ilişkin olmalıdır. Maddi bir meselede verilen ve sadece o davayı ilgilendiren karardaki hatanın belirtilmesinde 'kanun yararı' yoktur. Yazılı emirle Yargıtay'a başvurulduğundan, fiili ve maddi hususlar üzerinde durulmaması, sadece hukuk bakımından inceleme yapılması gerekmektedir.” (Baha Kantar, Ceza Mahkemeleri Usulü, 1957, 4. Bas. s. 402, N. Kunter, Ceza Muhakemesi Hukuku, 8. Bas, 1986, s. 1057, Ö. Tosun, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, Cilt: 2, 1976, 2. Baskı:196) şeklindeki görüşlere yer verilip, 26.10.1932 gün ve 29/12 sayılı, 14.11.1977 gün ve 3/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararları hatırlatıldıktan sonra, Yargıtayın yerleşmiş uygulamasının da bu yönde olduğu belirtilmiştir: “Kanaat ve takdir hallerinin, bir kurala ve kalıba sığdırılması mümkün değildir. Başka başka mahkemelerin, aynı düzeyde delillerle, takdire dayanarak "beraat" veya "mahkumiyet" kararları verebilmesi, hatta aynı hakimin bile delil yönünden birbirine tamamen uygun davalarda, ayrı zamanlarda ters sonuçlara varması ve inceleme merciilerinin de bu hükümleri onaması mümkündür. "delillerin doğru takdir edilmesi" gibi bir kural, insan tabiatına aykırıdır. Bu nedenle "fiilin sübutu yönünde delillerin takdiri" noktasından yazılı emir isteminin dinlenmemesi gerekir. Yazılı emrin, sübutun takdiri mevzularında işletilmesi sakıncaları doğurur. O halde, bu yola gidilmesinde bir yarar olmamak gerekir. Tüm kanıtlar toplanıp değerlendirilmesi yapıldıktan sonra verilen ve Yargıtay'ca incelenmeksizin kesinleşen hükümlerde, delillerin delillerin takdir ve tercihinde hataya, yanılgıya düşüldüğünden bahisle yazılı emir yoluna başvurma imkanı yoktur.” (CGK., 12.6.1989, 169/231, ..; Ceza Yargılamasında Yasayolları,... Yayınevi, ..., 1996, s. 138-142) “Yargıtayca incelenmeksizin kesinleşen beraat hükmüne ilişkin olarak, takdirde hataya düşüldüğünden ve eksik soruşturma ile hüküm kurulduğundan bahisle yazılı emir yoluna başvurma imkanı yoktur.” (CGK., 25.4.1988, 94-171) “...kesin hükmün otoritesinin bütünüyle zedelenmemesi amacıyla bu yola başvurabilmek için hukuka aykırılık halinin ciddi boyutlara ulaşması gerekmektedir. Delillerin takdir ve tercihinde hataya düşüldüğünden bahisle bu yola başvurulması, bu olağanüstü yasa yolunun amaç ve kapsamıyla bağdaşmaz. Mahkemenin takdirine bağlı istekler ile uygulamadaki takdir yanılgıları veya takdirin yerinde olup olmadığının denetlenmesine ilişkin başvurular, yasa yararına bozma konusu yapılamaz. ... Hakime tanınan bu yetki keyfi ve sınırsız değil ise de, bu yetkinin kullanılmasındaki takdir yanılgısının olağanüstü bir yasa yolu olan, yasa yararına bozma konusu yapılması olanaklı değildir.” (CGK., 11.12.2007, 2007/2-267 E., 2007/271 K.) “Yasa yararına bozma yöntemi, ... olağanüstü bir denetim yolu olması nedeniyle dar kapsamlıdır; her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. Bu özelliği nedeniyle, hakimin takdirini hatalı kullanmasına ilişkin hususlardaki hukuka aykırılıklar, ... sadece temyiz incelemesi sırasında dikkate alabilir.” (CGK., 19.02.2008, 2008/5-19 E., 2008/31 K.) “... hükümdeki her hukuka aykırılık, bu yasa yolunun olağanüstü bir yasa yolu olması ve Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 14.11.1977 gün ve 3-2 sayılı kararı uyarınca, yasa yararına bozma konusu yapılamayacak, bu kapsamda, hâkimlerin takdir hakları alanlarına giren ve suç işleyenler için bir hak teşkil etmeyen hususlar, bu olağanüstü yasa yoluna konu olamayacaktır. Bu kapsamda, Özel Dairece, “Sanığın, verilecek cezanın paraya çevrilmesi isteği hakkında olumlu veya olumsuz bir karar verilmemesi” hususunun bozma nedeni yapılması yasal olarak olanaklı değildir.” (CGK., 07.04.2009, 2009/8-51 E., 2009/85 K.) Yargıtay CGK ve Özel Dairelerince temyiz incelemesi yapılırken, hükmün veya duruşma tutanağının hâkim ya da zabıt kâtibi tarafından imzalanmaması veya hükmün gerekçesiz olması, yanlış, çelişkili gerekçe içermesi halinde, kanuna kesin (mutlak) aykırılık olarak değerlendirilip sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına karşın, KYB'de bu hususların bozma nedeni yapılamayacağı önemle vurgulanmıştır: “Olağan yasayolu olan temyiz incelemesinde, hükmün ve duruşma tutanağının hâkim veya zabıt kâtibi tarafından imzalanmamış olması veya tutanaklarda buna benzer eksikliklerin yer alması belirli koşulların da varlığı halinde, bozma konusu yapılabilir ise de, tüm yasal işlemler yerine getirilerek kesinleştirilmiş olan hükümlerde bu tür eksiklikler, olağanüstü bir yasayolu olan yasa yararına bozma konusu yapılmayacaktır. Yasa yararına bozma kurumu, ülke sathında uygulama birliğini sağlamak ve farklı uygulamalar nedeniyle oluşabilecek hak kayıplarının önlenmesi açısından kabul edilmiştir.” (CGK., 03.04.2012, 2011/10-438 E., 2012/141 K. Aynı yönde, CGK., 14.12.2010, 2010/232 E., 2010/260 K.) “...bu kanunyolu dar kapsamlı olup, her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. 26.10.1932 gün ve 29-32 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da kanuna aykırılık halleri açıklanıp, bunların uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları olduğu belirtilmiştir.” (CGK., 08.04.2014, 2012/15-1329 E., 2014/178 K.) Yargıtay Özel Dairelerinin yerleşmiş uygulaması da bu yöndedir. “kanunun teminat olarak hakimin takdirine bıraktığı, tevkif (tutuklama), tahliye, arama, toplama, zapt ve benzeri kararların diğerlerinden farklı olup, yazılı emir yoluyla bozulamaz ve yazılı emir konusu yapılamaz.” (8. CD., 29.9.1975.. Kanun Yararına Bozma,.., 2009, s. 598). “kanıtların takdir ve değerlendirilmesinde yanılgıya düşüldüğünden ya da eksik kovuşturma ile karar verildiğinden söz edilerek kanun yararına bozma yasa yoluna başvurma olanağı bulunmadığından, kanun yararına bozma isteminin REDDİNE,” (2. CD., 27.01.2010, 2009/53798 E., 2010/1580 K., aynı yönde, 4. CD., 27.5.2008, 2008/1341 E., 11361 K., 4. CD., 27.03.2014, 2013/25037 E., 2014/9758 K., aynı yönde, 7. CD., 22.02.2012, 2010/8902 E., 2012/3304 K., 7. CD., 09.07.2013, 2013/3381 E., 2013/17421 K., 7. CD., 02.12.2014, 2014/25354 E., 2014/20279 K.) Aynı yönde hemen her ceza dairesinin kararları mevcuttur. Öğretide de kapsamı sınırlı, olağanüstü bir yasa yolu olması nedeniyle, maddi bir meselede verilen ve yalnızca o davayı ilgilendiren karardaki hataların, suçun sübutu dahil, hakimin takdir yetkisi kapsamında kalan hususların, gerekçe gösterilmemesi veya delil değerlendirmesindeki hatanın, şahsi hak ve tazminata ilişkin kararlardaki hukuka aykırılıkların KYB konusu olamayacağı, bu nedenle temyiz yasa yolunda bozma nedeni oluşturan her hukuka aykırılık için bu yola başvurulamayacağı (.., s. 45, 46, 47, 51-53), gerekçenin hukuka aykırı olduğu ileri sürülerek yazılı emir yoluna gidilemeyeceği (....; Açıklamalı-İçtihatlı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, ..2000, s. 915, aktaran, KUYUCU, s. 43), Kesin hükmün otoritesini sarstığı için dar uylandığı ve tüm hukuka aykrılıkların bu kanun yolunun konusunu teşkil etmediği ..Hamide, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta, 11. Bası, s. 813) belirtilmiştir. b- “Düzeltme ve cevap hakkı”na ilişkin olarak mahkemece verilen kararlara karşı evvelden beri ... Bakanlığı kanun yararına bozma talebinde bulunması üzerine Yargıtay ilgili (7. Ceza) Dairesince, belki bazı maslahatlardan hareketle farkında olarak, belki farkında olmadan bu talepler esastan görüşülüp karara bağlanmış ise de, uygulamada müteferrik (değişik) iş denilen, hâkimin takdir hakkını kullanarak, duruşma açmadan, evrak üzerinde verdiği ve yalnızca tarafları ilgilendiren kararlar olduğundan, yukarıda yer verilen Yargıtay İBK, CGK ve Özel Daire Kararları ile öğretideki görüşler karşısında; bunlara karşı takdir ve tercihte hataya düşüldüğünden bahisle KYB talebinde bulunulamaz, bulunulmuşsa işin esasına girilmeden reddi gerekir. Nitekim Yargıtay CGK da Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin “Düzeltme ve cevap hakkı”na ilişkin bir kararına karşı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine, itirazı esastan görüşerek kabul etmiş ise de (CGK, 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28 Esas, 2007/34 sayılı Karar ile Özel Daire kararının kaldırılmasına, tekzipçi tarafından yazılan kitabın dosya içerisine getirtilip incelendikten sonra bir karar verilmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmişti), Özel Dairenin verdiği 2. karara da itiraz edilmesi üzerine CGK bu sefer (özetle); “26.10.1932 gün ve 29-12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında belirtilip, Ceza Genel Kurulunun ve Özel Dairelerin, bu karar ışığında şekillenen yerleşmiş kararlarında da vurgulandığı üzere, yasa yararına bozma yöntemi, gerek kesin hükmün otoritesinin korunması zorunluluğu, gerekse olağanüstü bir denetim yolu olması nedeniyle dar kapsamlıdır; her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. Bu nedenle hakimin kanaat ve takdirine ait fiili sorunlardan ve takdir yanılgısından dolayı yasa yararına bozma yoluna gidilmesine olanak yoktur. ...Somut olayda, düzeltme ve cevap hakkına konu yazının, kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığının ve haber verme hakkının sınırlarının değerlendirmesine dayalı olarak, hakimin takdir yanılgısına ilişen bir görüşle yasa yararına bozma yasa yoluna başvurulmuştur. Maddi ceza yasaları ile yargılama yasası kurallarına aykırılık hallerinde bu yola başvurulması mümkün olmakla birlikte hakimin takdir, tercih ve değerlendirmesine ilişkin sorunlar bakımından anılan yola gidilemez. Mahkemece, tekzip metnine ilişkin talep, tekzip metni ve diğer belgeler incelenip, delil takdiri yapılmak suretiyle verilen karar aleyhine, kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceği cihetle, kanun yararına bozma isteminin REDDİNE” karar vermiştir. (CGK., 03.11.2009, 2009/7-182 E., 2009/256 K.) Böylece Yargıtay CGK, aynı dosyaya ilişkin olarak, KYB talebiyle Yargıtay'a taşınan “Düzeltme ve cevap hakkı” konusunda o tarihte görevli Daire olan 7. Ceza Dairesinin kararını esastan görüşerek bozmuş ise de Dairenin verdiği 2. karar da itirazen önüne geldiğinde CGK., AYNI KONU, HATTA AYNI DOSYADA BİRBİRİYLE ÇELİŞKİLİ İKİ KARARIN VARLIĞINI SORUN YAPMADAN, DEYİM YERİNDEYSE “HATADAN DÖNMEK FAZİLETTİR” ANLAYIŞIYLA 2009/7-182, 2009/256 sayılı Kararı vererek, 13.02.2007 tarih ve 2007/7-28, 2007/34 sayılı KARARINDAN DÖNMÜŞTÜR. Yargıtay 7. Ceza Dairesi de, CGK'nun bu kararı doğrultusunda, 26.10.1932 gün ve 29/12 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına atıfla, “Mahkeme tarafından, konuyla ilgili olarak, tekzip metnine ilişkin talep, tekzip metni ve diğer belgeler incelenip değerlendirilerek, belirtilen hususlar da delil takdiri yapılmak suretiyle, verilen karar aleyhine, kanun yararına bozma yoluna gidilemeyeceği cihetle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma isteminin REDDİNE” karar vermiştir. (7. CD., 07.11.2012, 2012/22579 E., 2012/27731 K.) 2- Düzeltme ve cevap hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde ise, söz konusu haberin basın özgürlüğü ve haber verme hakkının ötesinde, Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde cevap ve düzeltme hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde olup olmadığına gelince; Anayasa'da düzenlenen (m. 32) “Düzeltme ve Cevap Hakkı”, “kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde” tanınır. 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14. maddesinde de Anayasa'nın 32. maddesindeki unsurlar tekrarlanarak, bu hallerde düzeltme ve cevap hakkının tanınacağı düzenlenmiştir. Buna göre “Kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici” veya kişilerle ilgili “gerçeğe aykırı” yayın yapılması halinde, düzeltme ve cevap hakkı doğacaktır. Düzeltme ve cevap hakkı, yalan, yanlış veya farklı algılara neden olabilecek yayınlara karşı kişilere tanınan bir çeşit savunma hakkıdır. Basın özgürlüğü kapsamında kamusal nitelikte bir hak olan haber verme ve eleştirme hakkı ile kişilik hakları genellikle çatıştığı için bu durumu dengeleyici bir unsur olarak kişilere bu hak tanınmıştır. Düzeltme ve cevap hakkının kullanılması veya kullandırılması, tek başına bir suçlamaya, hukuki uyuşmazlık veya sorumluluğa delil teşkil etmez. Bir yayın veya haberin içeriği suç teşkil etmese veya tazminat yönünden sorumluluk doğurmasa da cevap ve düzeltme hakkı doğurabilir. Bu genel açıklamalardan sonra, basın özgürlüğü kapsamında haber, yorum ve eleştiri hakkı ile bu hakkın aşılarak, cevap ve düzeltme hakkı doğuran, kişilik hakkının ihlali ile tazminat sorumluluğu gerektiren veya hakaret, tehdit gibi suç unsurları oluşturan yayınların farkına ilişkin olarak, yüksek mahkeme kararlarını yansıtmaya çalışacağız. Kamu yararı için tanınan basın özgürlüğünün önemi ve sınırlarına ilişkin olarak Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun bir çok kararı mevcuttur: “Basın, olayları izleme, araştırma, değerlendirme, yayma ve böylece kişileri bilgilendirme, öğretme, aydınlatma ve yönlendirmede yetkili ve aynı zamanda sorumlu olduğundan, ayrı bir konumu bulunmaktadır. Ne var ki basın özgürlüğü sınırsız olmayıp, yayınlarında Anayasanın Temel Hak ve Özgürlükler bölümü ile Türk Medeni Kanununun 24 ve 25. maddesinde yer alan ve yine özel yasalarla güvence altına alınmış bulunan kişilik haklarına saldırıda bulunulmaması da yasal ve hukuki bir zorunluluktur. Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerekir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Basın, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalı, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.” (HGK.,19.12.2012, 2012/4-511 E., 2012/1280 K.) Yargıtay HGK, bir başka kararında dava konusu yazının basın özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığını, davacının kişilik haklarına saldırı olup olmadığını değerlendirirken, Anayasa'nın 90. maddesi gereğince konuyla ilgili AİHS hükümleri ile çok sayıda AİHM Kararına yer verdikten sonra şu sonuca varmıştır: “... Gazetesi’nin 24.07.2009 tarihli sayısında “.. yine şaibe” ve “Duyar cinayetinde .. şaibesi” başlıklı yazılarda ..’nın katilinin konuşmasının davacı tarafından engellendiği, davacının ..’a neden yakınlık gösterdiğinin sorgulanması gerektiği, ..’ın davacının Ceza Tevkifleri Genel Müdürü olduğu dönemde cezaevinde öldürüldüğü, kamuoyunda Ergenekon soruşturması olarak bilinen soruşmadaki şüpheli ve sanıkları koruyan, onları soruşturan ve yargılayan savcı ve hakimlerin görevden alınması için çaba harcayan kişi olarak tanıtıldığı” anlaşılmaktadır. Söz konusu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde ifade edilen bu beyanların fikir açıklaması olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin demokratik bir toplumda “çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce” kavramları kapsamında kabul edilmesi mümkün olmayıp, dava konusu yazı davacının kişilik haklarına saldırı oluşturmaktadır. İfade açıklama niteliğinde olmayan, sırf başkalarının kişisel değerlerine zarar vermeye yönelik beyanların demokratik bir toplumda korunması mümkün değildir. Aksi durumun kabulü toplumda kargaşaya yol açabilir.” (HGK., 29.05.2015, 2015/4-268 E., 2015/1472 K.) Kişilik haklarına saldırıdan dolayı açılan tazminat davalarına bakan Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin de basın özgürlüğünün unsurları ve sınırlarına ilişkin, yerleşmiş uygulaması ve kararları mevcuttur: “Basın özgürlüğü ile kişilik değerlerinin karşı karşıya geldiği durumlarda; hukuk düzeninin çatışan iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Bu iki değerden birinin diğerine üstün tutulması gerekir. Bunun için temel ölçüt kamu yararıdır. Basın bu işlevini yerine getirirken, özellikle yayının gerçek olmasını, kamu yararı bulunmasını, toplumsal ilginin varlığını, konunun güncelliğini gözetmeli, haberi verirken özle biçim arasındaki dengeyi de korumalıdır. Yine basın, objektif sınırlar içinde kalmak suretiyle yayın yapmalıdır.” (4. HD., 25.06.2015, 2014/18020 E., 2015/8598 K., aynı yönde; 30.09.2014, 2013/18073 E., 2014/12639 K., 09.04.2012, 2012/3481 E., 2012/5942 K.) Bir yazının haber verme ve eleştiri hakkı kapsamında mı yoksa, kişilik haklarını ihlal eden, suç teşkil eden nitelikte mi olduğuna ilişkin olarak Yargıtay CGK ve Özel Dairelerinin kararları da mevcuttur: “Basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk halleri, temelini Anayasanın 28 ve devamı maddelerinden alan haber verme ve eleştirme hakları ile mağdurun rızasıdır. Haber verme ve eleştirme hakkının kabulü için, açıklama veya eleştiriye konu olan haberin, gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamu ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekliyle konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması gerekir. Haberde veya yazıda adıgeçenler hakkında, küçültücü sözler kullanılmamalıdır. Bu öğelerden birisinin dahi bulunmaması halinde haber verme ve eleştiri hakkından söz edilemeyecek, eylem hukuka aykırı olacaktır.” (CGK., 24.2.1998, 1997/4-386 E., 1998/52 K.) “Anayasa’nın 28 ve 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddelerinde ifadesini bulan basının haber verme hakkının, gerçeklik, güncellik, kamu yararı, toplumsal ilgi, konu ve ifade arasında düşünsel bağlılık unsurları ile sınırlı olduğu, bu unsurlardan birini taşımayan haberin hukuka uygun olduğundan söz edilmez.” (7. CD., 11.12.2014, 2014/20564 E., 2014/21147 K.) Aynı ölçülerin hatırlatıldığı bir başka kararda da Özel Daire, “Haber verme hakkı bu sınırlar içinde kaldığı sürece hukuka uygundur. Bu unsurlardan birini taşımayan haberin veya eleştirinin hukuka uygun olduğundan söz edilemez ve saldırıya uğrayan kişisel hak korunmaya değer bir üstünlük kazanır. ... haber gerçeği yansıtsa dahi kullanılacak dil ve ifadenin, yapılacak niteleme ve yorumun haberin verilişinin gerektirdiği ve zorunlu kıldığı biçim ve ölçüde bulunmasını öngörür. Öze ilişkin koşulların varlığı durumunda da biçimsel koşullara uyulması zorunluluğu vardır. Eleştirinin verilişinde gereksiz, yararlı olmayan beyan, niteleme ve değerlendirmelere gidilerek içerik ile uygun düşmeyen tahrik edici, yalın bir okuyucuda husumet ve kuşku yaratıcı dil ve ifade kullanılır, seçilen sözcükler aşağılayıcı, küçük düşürücü, incitici nitelikte olursa konu ile ifade arasındaki denge bozulur, haber veya eleştiri hukuka aykırı duruma gelir. ... anılan yazının konu ile ifade arasında düşünsel bağlılık unsurunu taşımadığı ve “çakma kahraman” olarak nitelendirilen ....'in kişilik haklarının ihlal edildiği anlaşılmakla, kanun yararına bozma isteminin REDDİNE” karar vermiştir. (7. CD., 09.02.2012, 2011/3460 E., 2012/1898 K.) “Telekulak skandalı örtbas edildi” başlıklı yazı sebebiyle ilgilisi ...nun vaki düzeltme ve cevap isteminin reddine, keza bu karara karşı yapılan itirazın da reddi üzerine,.. Bakanlığının kanun yararına bozma istemini içeren dava dosyasında Dairemiz: “Kanun yararına bozma istemine konu somut olayda cevap ve düzeltme konusu haberin içeriğinde yer alan iddialara ilişkin herhangi bir kaynak gösterilmemesi ve 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14/1. maddesi kapsamında “kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması” nedenleriyle, kanun yararına bozma istemi yerinde görülerek, cevap ve düzeltme yazısının yayımlanmasına,” karar vermiştir. (19. CD., 19/11/2015, 2015/16110 E., 2015/7419 K.) Keza, ... Gazetesinin 20/03/2014 tarihli nüshasında ...’tan ortaklık teklifi” ve “Ananas medya grubu” başlığı ile yayımlanan yazı nedeniyle ilgilisi.. vekilinin cevap ve düzeltme isteminin reddine dair karara karşı talep eden vekili tarafından yapılan itirazın kabulü ile tekzip ve düzeltme metninin yayınlanmasına ilişkin karar aleyhine kanun yararına bozma istemini içeren dava dosyasında Dairemiz: “... somut olayda mahkeme, yukarıda anılan kararlardaki kriterlere uygun değerlendirme yapmış, 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 14/1 maddesi uyarınca “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlal edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapıldığı” kabul edilerek olaya ve dosya kapsamına uygun gerekçelerle cevap ve düzeltme yazısının yayınlanmasına karar vermiştir. Bu nedenlerle, kanun yararına bozma istemi yerinde görülmediğinden REDDİNE,” karar vermiştir. (19. CD., 19/11/2015, 2015/2628 E., 2015/7418 K.) “...Bakanlığının, cevap ve düzeltme hakkının kullanılmasına ilişkin mahkeme kararında isabet bulunmadığı konusundaki talebine destek olarak gösterdiği 17.07.2007 gün ve 2007/4-117 E., 2007/175 K. sayılı CGK Kararı, dönemin başbakanı olan katılana karşı bir gazetede yayınlanan yazıdaki ifadelerin, yayın yoluyla sövme suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. Mahkemece, suça konu yazının haber ve eleştiri niteliğinde olup, katılanın kişilik haklarına saldırı niteliğinde olmadığından, yayın yolu ile hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığından sanığın beraatına karar verilmiş, Yargıtay 4. Ceza Dairesince; yazıdaki ibarelerin haber verme amacını aşan, eleştiri sınırları dışında kalan, kişiyi küçük düşürücü nitelikte olduğu gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece önceki hükümde direnilmesi üzerine Yargıtay CGK, kararda basın özgürlüğünün sınırlarının aşılıp aşılmadığı, suçun unsurları itibariyle oluşup oluşmadığını tartışırken, konuyla ilgili genel açıklamalara da yer vermiştir. AİHM ve Anayasa Mahkemesinin Kararlarında olduğu gibi, Yargıtay Kararlarında da uyuşmazlık konusundan önce konuyla ilgili hukuk kuralları ve genel ilkeler belirlendikten sonra somut olay ele alınıp karar verildiği için, karardaki somut olay ve varılan sonuç gözardı edilmemelidir. Somut olayda, ... Gazetesinin 010.05.2014 tarihli nüshasının 1 ve 18. sayfalarında “DARBENİN SİNYALİ ..'DE VERİLDİ” ve “17 ARALIK'IN İLK ADIMI YAMANLAR'DA ATILDI” başlıklı, "Yamanlar Koleji'nin Örnekköy kampüsünde 17 Aralıktan bir ay önce beş bin kişilik gizli bir toplantı düzenlendiğini, bu toplantıda hükümete karşı operasyon yapılacağının ipuçlarının verildiği, hükümeti karalayan videoların izlettirildiği, tvvitter timlerin kurulduğu" şeklindeki haberden dolayı (özetle); “söz konusu haberin asılsız bir mektuba dayandırıldığı, haberde geçen iddiaların tamamen hayal ürünü, asılsız, yalan ve gerçeklerle bağdaşmadığı, haberde eğitim kurumunda beş bin kişilik gizli bir toplantı yapıldığı, toptanının hem beş bin kişilik olması hem de "gizli" olmasının mümkün olmadığı, birkaç kişinin bir araya gelerek yaptığı toplantıların gizli kalabilmesinin neredeyse imkansız olduğu, beş bin kişinin katılımıyla yapıldığı iddia edilen toplantının gizli olamayacağı, okulların hiçbirinde beş bin kişilik salon bulunmadığı, kapasitesi en yüksek olan spor salonunun bin altıyüz (1600) kişilik olduğu, okulun bahçesi ne de okulun çevresinin o kadar aracın park etmesi için müsait olmadığı, tekzibe konu haberdeki iddialar, fiziki imkansızlıklar birlikte değerlendirildiğinde haberin yalan üzerine inşa eldiği apaçık ortaya çıkacağı, haberde salona cep telefonlarının sokulamadığı ve toplantının yarım saat sürdüğünden bahseldiği, beş bin kişinin telefonun toplanmasının bile bu kadar kısa sürede yapılamacağı, bu süre içerisinde telefonların toplandığı beş bin kişinin salona geçip oturduğu gizli toplantının yapıldığı sonrasında telefonların toplantıya katılanlara iade edildiği iddia edilmesi mantık sınırını zorladığı, müşahhas bilgi ve belgeye dayanmayan bu haberde gazetecilik ilkelerinin göz ardı edildiği, toplantıda söylendiği iddia edilen beyanların hayal mahsulü olduğu,” Şeklindeki düzeltme ve cevap metninin yayınlanmasını, hem Sulh Ceza, hem de Asliye Ceza Mahkemesi kabul etmiştir. DÜZELTME VE CEVAP HAKKININ KULLANDIRILMASI, TEK BAŞINA BİR SUÇLAMAYA, HUKUKİ UYUŞMAZLIK VEYA SORUMLULUĞA ESAS OLMADIĞINA, BİR YAYIN VEYA HABERİN İÇERİĞİ SUÇ TEŞKİL ETMESE VEYA TAZMİNAT YÖNÜNDEN SORUMLULUK DOĞURMASA DA CEVAP VE DÜZELTME HAKKI DOĞABİLDİĞİNE GÖRE, “ADALET ANLAYIŞI”, DÜZELTME VE CEVAP HAKKI TANIYAN KARARLARDAN ÇOK, BU HAKKI ENGELLEYEN KARARLARIN TAKİPÇİSİ OLMAYI GEREKTİRİR. Ayrıca KYB talebinde ileri sürülen “gazete haberlerinin somut belge ve delile dayanma zorunluluğu bulunmadığı, tekzip talep eden tarafından da haberin gerçek dışı olduğuna dair bir belge ve delil de ileri sürülmemiş olduğu” şeklindeki gerekçelere itibar edilmesi, hukuken mümkün değildir. Çünkü başta gerek Dairemiz, gerekse Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ile Hukuk Genel Kurulu'nun kararları aksi yönde olup, yayını yapanın, yayının gerçekliğini ortaya koyması gerektiği kabul edilmektedir ki, mantıklı olan da budur. Olmayan bir şeyin ispatı davacıdan beklenemez ve istenemez: “cevap ve düzeltme konusu haberin içeriğinde yer alan iddialara ilişkin herhangi bir kaynak gösterilmemesi ve ... kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması” nedenleriyle, cevap ve düzeltme yazısının yayımlanmasına,” (19. CD., 19/11/2015, 2015/16110 E., 2015/7419 K.) Yargıtay HGK da, 4. Hukuk Dairesi'nin “Davaya konu edilen 06.09.2005 tarihli ... Gazetesinin “50. yılında 6-7 Eylül gerçeği” başlıklı yazı dizisinde “5 Eylül gecesi Selanik’teki ... Atatürk’ün evinde küçük bir bomba patlar. Sadece camların kırılmasına neden olan bu bombanın Türkiye’deki etkisi büyük olur. Yunan polisi, yaptığı araştırma sonunda, bombayı Yunanistan’daki Türk azınlığın mensubu Oktay Engin’in attığını tespit eder” şeklindeki haberin devamında davacının isminden tekrar söz edilerek Nevşehir Valiliğinden emekli olduğu, yazının üst başlığında da bombayı koyanın MİT’çi bir genç olduğu”na dair dava konusu yayında davalıların davacı ile ilgili iddiaları kanıtlayamadığından, yayın içeriğinin gerçekliği kanıtlanamadığından, davacının kişilik haklarına saldırının gerçekleştiğinin kabulü gerektiğine” ilişkin kararını yerinde görerek, yerel mahkemenin aksi yöndeki direnme kararını bozmuştur (HGK., 16.04.2008, 2008/4-331 E., 2008/330 K.) Sonuç olarak, 1- Yukarıda yer verilen ve kanun hükmünde olan 26.10.1932 gün, 29/12 sayılı, 14.11.1977 gün, 3-2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulu ve Ceza Genel Kurulu ile Özel Daire Kararları ile evvelden bugüne istikrarlı olarak yerleşmiş Yargıtay uygulamasına ve öğretiye göre, olağanüstü, istisnai ve dar kapsamlı bir denetim yolu olup, her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu olmadığından, hukuk güvenliği ve kesin hükmün otoritesinin korunması amacıyla hakimin takdir ve kanaatine, yargısal takdir hakkına, gerekçenin hukuka aykırı veya çelişkili olmasına, tutuklama, tahliye, arama ile cevap ve düzeltme hakkına ilişkin hususlar KYB konusu edilemeyeceğinden, talebin öncelikle bu gerekçeyle reddine karar verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden, 2- Cevap ve düzeltme hakkına dair kararın KYB yoluyla esastan incelenebileceği kabul edildiğinde ise, söz konusu haberin basın özgürlüğü ve haber verme hakkının ötesinde, Anayasa'nın 32 ve Basın Kanunu'nun 14. maddelerinde belirtildiği şekilde cevap ve düzeltme hakkı doğuran “kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayın” niteliğinde olup, KYB talebinin bu gerekçeyle reddine karar verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden, Daire çoğunluğunun kararına katılamıyoruz.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1698 E., 2020/966 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bu hükmün, itiraz yoluyla Anayasa’ya aykırılığının yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararı ile, 492 sayılı Kanun’un 32. maddesinin 1.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1698 E.  ,  2020/966 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “kurum kararının iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı Kurum tarafından müvekkiline gönderilen 26.01.2011 tarihli “kurum zararının tahsili” konulu yazı ile müvekkili tarafından davalı Kuruma fatura edilen 01.11.2010 tarihli 1 adet reçete ekinde yer alan 30.09.2010 tarihli ve 575 nolu ilaç kullanım raporunun sahte olduğunun tespit edildiğini ileri sürerek protokolün 4.3.6. maddesi gereğince toplamda 1 adet reçete bedeli ve faizi olarak 12.057,63TL para kesintisi yapılacağına ilişkin kararın iptaline, sözleşmenin aynı koşullarda devamına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının muhakkik raporu ekinde belirtilen diğer otuz eczacıda olduğu gibi kendisine ibraz edilen sahte reçete ve raporlarda belirtilen ilaçları, reçeteyi ibraz eden kişinin kimliğini sormadan ve görmeden sadece sözlü beyanlarını reçete arkasına yazıp dolandırıcı kişiye imzalatmak suretiyle ilaçları dolandırıcı kişiye verdiğini, davacının eylemlerinin 5510 sayılı Kanun'un 67/3, 71/1, 103/2 ve sözleşme eki protokolün 6.3.3. maddelerine açıkça aykırı olduğunun müvekkili kurum muhakkiklerinin raporlarında ve Cumhuriyet Savcılığı dosyasında tespit edildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 16.02.2012 tarihli ve 2011/145 E., 2012/81 K. sayılı kararı ile; dava dışı Gürdal Koca ve Uğur Bayraktar tarafından sahte olarak düzenlenen ilaç kullanım raporu ve reçeteye istinaden davacının işletmekte olduğu ... Eczanesinden "Glivec" isimli ilacın alındığı, davacı tarafından ilaç bedelinin davalı kurumdan tahsil edildiği, davalı kurum müfettişleri tarafından yapılan soruşturma sonucunda 01.11.2010 tarihli ve K2LTFC protokol numaralı reçete ekinde yer alan 30.09.2010 tarihli ve 575 numaralı raporun sahte olduğu belirtilerek fatura bedeli olan 12.057,63TL’nin tahsil edileceği belirtilmiş ise de, davalı idare tarafından ceza uygulanmasına ilişkin 26.01.2011 tarihli ve 1565261 sayılı kararda eczacı ve çalışanlarının olayda kastının olmadığının ve bundan dolayı cezai işleme gerek duyulmadığının belirtildiği, bu nedenle fatura bedelinin tahsili işleminin hukuki dayanağının kalmadığı, sahte reçete ile davacı eczaneden ilaç alan şahıslar hakkında Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldığı, yargılama sonucunda şahısların mahkumiyetlerine karar verildiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay (Kapatılan) 13. Hukuk Dairesinin 24.01.2013 tarihli ve 2012/22362 E., 2013/1337 K. sayılı kararı ile; “…Davacı tarafından verilen ilaçlara dayanak rapor ve reçetelerin sahte olduğu yapılan soruşturma sonucu tespit edilmiş, davacı eczacı hakkında bir kastı bulunmadığından cezai işlem uygulanmayacağı belirtilmiş ancak reçetelere konu ilaçların bedelinin tahsili hakkında karar alınmıştır. Davacı tarafından verilen ilaca ilişkin sağlık raporu ve reçetenin sahte olduğu Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/180-2011/231 esas ve karar numaralı dava dosyasında yapılan yargılama sonucu anlaşılmıştır. Bu durumda davalı idarenin 2009 yılı eczane protokolünün 6.3.19 ve 4.3.6. maddeleri uyarınca yaptığı işlem sözleşmeye uygundur. Mahkemece davanın reddine karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.” gerekçesi ile karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Adana 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 18.12.2013 tarihli ve 2013/496 E., 2013/916 K. sayılı kararı ile; olay, taraf ve sebep itibarı ile aynı nitelikteki Adana 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2011/164 E., 2012/234 K. ve Adana 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2013/282 E. sayılı davalarında verilen kararlar karşılaştırıldığında, Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/180 E., 2011/231 K. sayılı yargılamada cezalandırılmasına karar verilen dava dışı 3. kişi olan sanıklarla davacı arasında birlikte eylem ve fikir birliği içinde olduklarına dair delil ya da kesinleşmiş yargı kararı bulunmadığı, davalı tarafça davacı aleyhine verilen tek taraflı karar ve işlemin hukuka aykırı ve dayanaksız olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacı eczacı tarafından davalı Kuruma fatura edilen ilaç kullanım raporunun ve reçetenin sahte olması sebebi ile davacılara, davalı Kurum tarafından uygulanacağı bildirilen reçete bedeli ve faizine ilişkin kesintinin hukuka uygun olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, “Davalı tarafın harçtan muaf olduğu nispi karar ve ilam harcına tabi bir davada dava açılırken yatırılan maktu karar ve ilam harcının yeterli olup olmadığı, böyle bir davanın kısmî dava olarak açılması ve ıslah yapılmak suretiyle dava değerinin arttırılması halinde ıslah edilen miktar için nispi karar ve ilam harcının tamamlanması gerekip gerekmediği ayrıca; bu tür bir davanın belirsiz alacak davası olarak açılması halinde alacağın sonradan belirlenen miktarı için nispi karar ve ilam harcının tamamlanmasının gerekip gerekmediği” konulu içtihadı birleştirme başvurusuna ilişkin olarak Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 16.10.2020 tarihli ve 2018/4 E., 2020/2 K. sayılı kararı ile “İçtihatların birleştirilmesine karar verilebilmesi için, içtihat aykırılığına konu kararların devamlılık arz etmesinin gerekmesi ve Yargıtay’ın Özel Dairelerinin yerleşmiş kararlarına aykırılık teşkil eden Hukuk Genel Kurulunun sadece 03.11.2010 tarih ve 2010/10-550/561 sayılı kararının bulunması karşısında, içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı” şeklinde karar verildiği dikkate alındığında, davalı ... Başkanlığının harçtan muaf olduğu nispi karar ve ilam harcına tabi olan eldeki davada, dava açılırken maktu yatırılan peşin harcın usul ve yasaya uygun şekilde tamamlanmasının gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir. IV. GEREKÇE 13. Bilindiği üzere kamu hizmetlerinin yürütülmesi için gerekli olan mali kaynağın sağlanması amacıyla Devletin egemenlik gücüne dayanarak koyduğu mali yükümlülüklerden kaynaklanan alacakları genel olarak kamu alacakları olarak nitelendirilir. 14. Devletin kamu alacağını oluşturan gelir kaynaklarından birini de, kamu hizmetlerinden yararlananların ödedikleri harçlar oluşturmaktadır. Harçların oluşturduğu yükümlülük, teoride, “masrafı karşılama” ve “faydalanma” ilkelerine dayandırılmaktadır. Masrafları karşılama ilkesine göre harç, hizmetin gerektirdiği maliyetle ölçülürken; faydalanma ilkesinde hizmetin maliyeti değil, yükümlü için taşıdığı değer esas alınmaktadır. 15. Bu açıklamalar karşısında harç; bazı kamu hizmetlerinden yararlanan ve hatta kanun hükmü ile yararlanmak zorunda bırakılan özel ve tüzel kişilerin, özel menfaatlerine ilişkin olarak, kamu kuruluşlarının hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında, belli bir ölçüde bu hizmetlerin maliyetine katılmaları amacıyla konulan ve zor unsuruna dayanan mali yükümlülükler olarak tanımlanabilir (Pınar, B.: Yargı ve İcra Harçları, Ankara 2009, s. 1-3). 16. Diğer bir deyişle “…harç; muhtelif kanunların konusunda bulunan adli ve idari hizmetlerde ve bu hizmetin gerektirdiği kırtasiye ve formalite masraflarını karşılamak mülahazasıyla hakiki ve hükmi şahıslardan hazinece alınan bir paradır. Yapılan işler ve görülen hizmet amme hizmetinden ziyade, kişilerin şahsına ve menfaatine ilişkindir.” (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 23.12.1976 tarihli ve 1976/7 E., 1976/6 K. sayılı kararı). 17. Harçlar konusunda genel düzenleme içeren, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun (492 sayılı Kanun/Harçlar Kanunu) gerekçesinde harcın tanımı “fertlerin özel menfaatlerine ilişkin olarak, kamu kurumları ve hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında yaptıkları ödemelerdir” biçiminde yapılmıştır. Bu tanım, Anayasa Mahkemesinin 31.03.1987 tarihli ve 1986/20 E., 1987/9 K.; 14.02.1991 tarihli ve 1990/18 E., 1991/4 K.; 28.09.1995 tarihli ve 1995/24 E., 52 K. sayılı kararlarında da yer almıştır. 18. Bir hizmetin harç konusu olabilmesi için; kişinin bir kamu kuruluşundan yararlanması, kişilere kamu eliyle özel bir çıkar sağlanması ve kamu idaresinin kişinin bir işiyle uğraşması gerekir (Yargıtay İçtihadı Birleştirme Hukuk Genel Kurulunun 07.12.1964 tarihli ve 1964/3 E., 1964/5 K. sayılı kararı). 19. Bir kamu hizmetinden dolayı harç alınabilmesi, bu hizmetin kanunla belirlenmesine ve bu hususla ilgili harç alınmasına ilişkin düzenlemelerin de kanunda yer almasına bağlıdır. 20. Nitekim 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 73. maddesinin üçüncü bendi “Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.” hükmünü içermektedir. 21. Bahsi geçen Anayasa hükmünün vergi, resim ve harç gibi parasal yükümlülüklerin veya bunlardan bağışıklığın, kapsam ve içeriğinin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde ve açıkça gösterilmesi amacına yönelik bulunduğu bellidir. 22. O hâlde, harca ilişkin bir kanun hükmünün yorumu ve uygulanmasında, bu ilke ve amaç gözden uzak tutulmamalıdır. Aksi hâlde, kişi ve kurumların yasal dayanağı olmayan bir yükümlülük altına alınmaları veya Devletin önemli bir gelir kaynağından yoksun bırakılması gibi, kanun koyucunun amacına aykırı ve sakıncalı sonuçların doğmasına yol açılmış olur. 23. Bu kanunilik ilkesine paralel olarak, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun 1. maddesinde, bu Kanuna göre alınacak harçlar arasında, diğer harçlar yanında yargı harçları da bulunmaktadır. Aynı Kanunun 2. maddesinde ise, yargı işlemlerinden bu Kanuna bağlı (1) Sayılı Tarifede yazılı olanların yargı harçlarına tabi olduğu vurgulanmıştır. 24. Anayasa Mahkemesi’nin 17.03.2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere; “…diğer harçlarda olduğu gibi yargı harçlarında da kural; harcın davayı açan veya harca mevzu olan işlemin yapılmasını isteyen kişi tarafından ödenmesidir. Ancak yargı yoluna başvurmak, başvuran kişiye bir harç yükümlülüğü yüklediği gibi, başvuranın haklı çıkması hâlinde bu yükümlülük yer değiştirmekte ve davada haksız çıkan tarafa yükletilmektedir. Bu nedenle nispi harca tabi davalarda, yargılama sonunda ödenecek harç miktarıyla birlikte, harcın gerçek sorumlusu da mahkeme kararıyla belirlenmektedir.”. 25. Yargı harçları; mahkeme harçları, icra ve iflas harçları, ticaret sicili harçları ve diğer harçlar olarak dört başlık altında toplanmıştır. Mahkemelerde ödenecek harçlar ise başvurma harcı, celse harcı, karar ve ilam harcı, temyiz, istinaf ve itiraz harçları ile keşif harcıdır. 26. Gereksiz davaların açılmasının ve diğer tarafın haksız yere ızrar edilmesinin önlenmesi için ihdas edilen karar ve ilam harcı, yargılama giderlerinin de önemli bir kısmını oluşturmaktadır. 27. Karar ve ilam harcı, maktu ve nispi olmak üzere iki çeşittir [492 sayılı Harçlar Kanunu m. 15, 21, (1) Sayılı Tarife (A)-III]. 28. Bu anlamda davanın maktu veya nispi harca tabi olup olmaması, kural olarak dava konusunun para ile değerlendirilebilir olup olmamasına göre değişmektedir. 29. Nispi harç, konusu belli bir değerle (para veya para ile değerlendirilebilen bir şey) ilgili davalarda, hüküm altına alınan değer üzerinden Tarifedeki belli nispete göre alınan harçtır [ (1) Sayılı Tarife, (A)-III/1-a]. 30. Maktu harç ise konusu belli bir değerle tespit edilemeyen davalarda ve davanın reddine ilişkin kararlardan alınan harçtır [ (1) Sayılı Tarife, (A)-III/2-a]. 31. 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun “Nispi harçlarda ödeme zamanı” başlığını taşıyan 28/1-a alt bendinin birinci cümlesi; “Karar ve ilam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın tebliğinden itibaren bir ay içinde ödenir. ” şeklindedir. 32. Kanunun 32. maddesinin birinci cümlesinde ise “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün, itiraz yoluyla Anayasa’ya aykırılığının yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararı ile, 492 sayılı Kanun’un 32. maddesinin 1. cümlesinin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve itirazın (iptal isteminin) reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde ise “...Yargılama sürecinde, yasayla harca tabi kılınmış bir hizmetten yararlanmak isteyen ilgili (davalı veya davacı), genel kurallar uyarınca harcını ödeyerek bu hizmetten yararlanabilir. Dava açan veya yargılama sırasında harca tabi bir işlemin yapılmasını isteyen tarafın, harç ödemeden devam eden işlemlerin yapılmasını isteyerek bireysel bir menfaat elde etmesi, harçların konuluş amaçlarına aykırılık oluşturur. Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılmayacağını belirten kural, bireylerin özel menfaatleriyle ilgili olarak yargı hizmetinden yararlanmalarını, bu hizmetin karşılığı olan harcın ödenmesi koşuluna bağladığından, hak arama özgürlüğünü sınırlandıran bir nitelik taşımamaktadır. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural, Anayasa'nın 36’ncı maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.” ifadelerine yer verilmiştir. 33. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 120. maddesine göre de “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır.”. 34. Hukuk Genel Kurulunun 04.12.2013 tarihli ve 2013/21-445 E., 2013/1625 K.; 06.06.2018 tarihli ve 2017/13-1984 E., 2018/1172 K. sayılı kararlarında da aynı hususlara işaret edilmiştir. 35. Yapılan bu açıklamalar ışığında, somut olayda dava değeri para ile ölçülebilir nitelikte olduğundan 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 28. maddesinin 1-a alt bendi gereğince dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilam harcının dörtte birinin peşin olarak ödenmesi gerekmektedir. Bununla birlikte davacı, dava açarken nispi peşin harç yatırmayıp sadece maktu harç yatırdığından ve buna göre Harçlar Kanunu’nun 32. maddesi gereğince herhangi bir işlem yapılamayacağından, mahkemece harç eksikliğinin tamamlattırılması ve daha sonra işin esasının incelenmesi gerekmektedir. 36. Belirtmek gerekir ki, dava açarken peşin nispi harç ödeme yükümlüsünün davacı olduğu gözetildiğinde, davalı tarafın harç ödemekten muaf olması, davacıyı harç ödeme yükümlülüğünden kurtarmak anlamına gelmeyecektir. 37. Nitekim davalı tarafın harçtan muaf olması, yargılama sonucunda davanın kabul edilmesi durumunda harç yükümlüsü davalı olacağından mahkemece hükmedilecek karar ve ilâm harcının belirlenmesi noktasında dikkate alınması gereken bir husustur. 38. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; somut olayda usul ekonomisi ilkesi, 6100 sayılı HMK’nın 302, 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 13, değişiklik yapılan 28. ve 33. maddelerinin 32. madde ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği, Hukuk Genel Kurulunun 03.11.2010 tarihli ve 2010/10-550 E., 2010/561 K. sayılı kararı da gözetildiğinde nispi harca tabi ve davalı tarafın harçtan muaf olduğu eldeki davada davanın reddi hâlinde alınması gereken harcın maktu harç olduğu, alınabilecek nispi karar ve ilam harcı bulunmadığı, peşin harcın ¼ nispi harç yerine maktu harç olduğu, davacıya yüklenmesi olanaklı olmayan ve ilam aşamasında tamamlama harcı alınması gerekmediğinden ön sorununun bulunmadığı görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 39. Hâl böyle olunca, direnme kararının işin esasına yönelik temyiz itirazları incelenmeksizin açıklanan usulü nedenle bozulması gerekmiştir. V. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince usulden BOZULMASINA, Bozma nedenine göre davalı vekilinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 01.12.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY 1. Davacı eczacı tarafından davalı kuruma fatura edilen ilaç kullanım raporu ve reçetenin sahte olması nedeni ile kurum tarafından uygulanacağı belirtilen reçete bedeli ve faize ilişkin kesintinin hukuka uygun olup olmadığı yönündeki uyuşmazlıkta, ön sorun olarak “Davalı tarafın harçtan muaf olduğu nispi karar ve ilam harcına tabi bir davada dava açılırken yatırılan maktu karar ve ilam harcının yeterli olup olmadığı, böyle bir davanın kısmî dava olarak açılması ve ıslah yapılmak suretiyle dava değerinin arttırılması hâlinde ıslah edilen miktar için nispi karar ve ilam harcının tamamlanması gerekip gerekmediği ayrıca; bu tür bir davanın belirsiz alacak davası olarak açılması hâlinde alacağın sonradan belirlenen miktarı için nispi karar ve ilam harcının tamamlanmasının gerekip gerekmediği” görüşülmüş ve çoğunluk görüşü ile Harçlar Kanunu’nun 32. maddesi uyarınca “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” kuralı nispi ve karar ilamının tamamlanması gerektiği gerekçesi ile ön sorun olduğu kabul edilerek yerel mahkeme kararı usulden bozulmuştur. 2. Çoğunluk görüşü ile ulaşılan sonuç aşağıda ayrıntılı açıklamalar belirtileceği gibi özellikle usul ekonomisi ilkesi, 6100 sayılı HMK.’un 302, Harçlar Kanunu’nun 13, değişen 28. ve 33 maddelerinin 32. madde ile birlikte değerlendirildiğinde isabetli olmadığı görüşündeyiz. Zira; 3. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 30’uncu maddesinde düzenlenen usul ekonomisi ilkesi, Anayasal dayanağı olan bir ilke olup 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 141’inci maddesinin dördüncü bendinde davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğuna açıkça işaret edilmiştir (Y.HGK. 27.06.2018, gün ve 2018/19-468 E, 2018/1257 K). 4. Harçlar Kanunu’nun 15. maddesine göre ise “Yargı harçları (1) sayılı tarifede yazılı işlemlerden değer ölçüsüne göre nispi esas üzerinden, işlemin nev'i ve mahiyetine göre maktu esas üzerinden alınır”. Görüldüğü gibi işlemin türü ve içeriği, harcın maktu olmasını da etkilemektedir. 5. Diğer taraftan aynı kanunun değişen 28/a maddesine göre “Bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olması, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konulmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmez”. Paralel düzenleme 6100 sayılı HMK’nın 302. maddesinde düzenlenmiş ve “Tarafların, harcının ödenmiş olup olmamasına bakılmaksızın ilamı her zaman alabilecekleri (1. fıkra) ve bakiye karar ve ilam harcının ödenmemiş olmasının, hükmün tebliğe çıkarılmasına, takibe konmasına ve kanun yollarına başvurulmasına engel teşkil etmeyeceği” açıkça ifade edilirken, 3. fıkrada “2/7/1964 tarihli ve 492 sayılı Harçlar Kanunu dâhil, diğer kanunların bu maddeye aykırı hükümlerinin uygulanmayacağı” belirtilmiştir. 6. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, “özellikle yargılama giderleri ve bu kapsamda harçlar konusunda tüm sorumluluğu başvurana yüklemenin, mahkemeye erişim hakkının ihlal edeceğine, haklı bir amaç gütmeyen ve başvurulan yollar ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir orantılılık ilişkisi bulunmayan sınırlamanın AİHS’nin 6. Maddesi ile uyumlu olmayacağına, mülkiyet hakkını da ihlal edeceğine karar vermiştir" (26.06.2007 gün ve 25321/02 başvuru nolu Ülger/Türkiye kararı). 7. Keza Anayasa Mahkemesi Harçlar Kanunu’nun değiştirilmeden önceki 28. maddesini iptal ederken, “Anayasanın 36. Maddesinde ifade edilen hak arama özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının sadece yargı mercileri önünden davacı ve davalı olarak iddia ve savunmada bulunma hakkını değil, yargılama sonunda hakkı olanı elde etmeyi de kapsadığını, dava açarken peşin harcı ödeyen ancak nispi harca tabi davalarda işin niteliği gereği dava sonuna bırakılan bakiye harçtan yasal olarak sorumlu olmadığı mahkeme kararı ile belirlenen davacıya sorumlusu olmadığı bir harcın tahsili koşulu ile ilamın verilmesinin hak arama özgürlüğünü engelleyici nitelik taşıdığını” belirtmiştir (14.01.2010 gün ve 2009/27 E, 2010/9 K. RG. 17.03.2010, sayı: 27524). 8. Anayasa Mahkemesi Harçlar Kanunu’nun 32. maddesinde hüküm altına alınan “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” kuralının iptali istemi aynı kararda reddetmiş ise de daha sonra yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın 302. maddesi ile çelişir hâle gelmiştir. Zira anılan 32. madde uygulamada hükmün temyiz edilmesine ve icraya konulmasına engel nitelik taşımaktadır. Bu şekildeki uygulama ile 6100 sayılı HMK’nın 302. maddesi ile çeliştiğinden, 302/3 madde uyarınca dikkate alınmaması gerekir. 9. Davalısı harçtan muaf olan davalarda, davacının davada haklı bulunması hâlinde davalıdan harç tahsil edilemeyeceğinden davacının yatırdığı peşin harç kendisine iade edilecek; davayı kaybetmesi hâlinde ise alınacak harç en fazla maktu harç miktarı kadar olacaktır. 10. Hâl böyle olunca dava niteliği gereği nispi harca tabi olsa dahi bu özel durum gereği kararın verilmesi ile doğacak ve alınabilecek olan harç miktarı ancak maktu harç miktarı kadar olabileceği için başta alınacak harç miktarı da maktu harç olmalıdır. Sonuçta, davalısı harçtan muaf olan davalarda hükmedilebilecek nispi karar ve ilam harcı bulunmadığından, peşin karar ve ilam harcının alınmasına da yasal olanak bulunmamaktadır. Böyle bir durumda maktu harç dışında nispi harç alınması, sonra karar ile ilgilisine iade kararı şeklinde hüküm kurulması, usul ekonomisi ve ucuzluk ilkesi ile Harçlar Kanunu’nun 15, 28, 33 ve 6100 sayılı HMK’nın 302. maddelerine aykırı olacaktır. Zira bu davada davalının harçtan muaf olması, işlemin nevi ve mahiyeti gereği sadece maktu harç alınmasını gerektirir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 03.11.2010 tarih, Esas: 2010/10-550, Karar: 2010/561 sayılı kararı). 11. Açılan bu dava kural olarak nispi harca tabi olmakla birlikte davalısı harçtan muaf olduğundan dava sonunda davanın reddi hâlinde dahi alınması gereken harç maktu olup; alınabilecek nispi karar ve ilam harcı bulunmamakta; bu nedenle peşin harcın da 1/4 nispi harç değil sonuçta hükmedilebilecek olan maktu harç olması gerekmektedir. Bu nedenle peşin alınabilecek olan en fazla harç, maktu harç miktarıdır. Davacıya yüklenmesi olanaklı olmayan ve ilam aşamasında tamamlama harcının alınması gerekmediğinden, sayın çoğunluğun ön sorun kabul ederek harç yönünden bozma görüşüne katılınmamıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1984 E., 2018/1172 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Bu hükmün, itiraz yoluyla Anayasa'ya aykırılığının, yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine, Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 günlü Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararı ile, 492 sayılı Kanun’un 32’nci maddesinin birinci cümlesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın (iptal isteminin) reddine karar vermiştir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1984 E.  ,  2018/1172 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Taraflar arasındaki “cezai işlemin iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Adana 1. Asliye Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 29.12.2011 gün ve 2011/156 E., 2011/793 K. sayılı kararın davalı Sosyal Güvenlik Kurumu vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 04.10.2012 gün ve 2012/8314 E., 2012/22026 K. sayılı kararı ile; “...Davacı, davalı ile aralarında kurum mensuplarına ilaç verme sözleşmesi bulunduğunu, sağlık raporu ve reçete ile gelen hastaya sisteminde onay vermesi üzerine ilacı usule uygun şekilde teslim ettiğini, 2010 kasım ayından bazı kişilerin dolandırıcılık amacıyla sahte rapor ve reçete ile ilaç aldıklarının ortaya çıktığını, eczacı olarak bir kusuru bulunmadığını, davalı kurumun ilaç bedelinin yersiz ödeme olduğu gerekçesi ile iadesi yönünden karar aldığını, işlemin haksız olduğunu ileri sürerek işlemin iptali ile muarazanın giderilmesine karar verilmesini istemiştir. Davalı, yapılan işlemin sözleşmeye uygun olduğunu savunarak davanın reddini dilemiştir. Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalı tarafından temyiz edilmiştir. Davacı tarafından verilen ilaca ilişkin sağlık raporu ve reçetenin sahte olduğu Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2011/180 esas, 2011/231 karar sayılı dava dosyasında yapılan yargılama sonunda anlaşılmıştır. Davalı idarenin 2009 yılı eczane protokolünün 6.3.19 ve 4.3.6 maddeleri uyarınca yapmış olduğu işlem sözleşmeye uygundur. Mahkemece, davanın reddine karar verilmesi gerekirken, yanlış değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir...” gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava, sözleşmeye aykırılık iddiası ile tesis edilen cezai işleminin iptali istemine ilişkindir. Davacı vekili müvekkilinin SGK ile ilaç temini anlaşması bulunan Kübra Eczanesinin sahibi olduğunu, davalının müvekkiline ait eczaneden Kuruma fatura edilen 11.935,23 TL tutarındaki reçetenin ve dayanağı sağlık raporunun sahte olduğu, bu durumun sözleşmeye aykırılık teşkil ettiği, kurum zararının tahsili gerektiği iddiasına dayanılarak 26.01.2011 tarih ve 1566410 sayılı karar ile reçete bedeli miktarınca müvekkilinin alacaklarından kesinti yapılacağını bildirdiğini, Kurumun bu cezai işleminin haksız, hukuka ve sözleşmeye aykırı olduğunu, gerçekleşen olay bakımından müvekkilinin kasıt veya ihmalinin bulunmadığını ileri sürerek cezai işlemin iptaline ve sözleşmenin aynı şartlarda devamına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili kurum işleminde hukuka aykırılık bulunmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece Kurum işleminin dayanağı olan taraflar arasındaki protokolün 4.3.6 maddesinin 6.3 maddesindeki fiillerin tespiti hâlinde uygulanacak yaptırımlar açısından belirleyici olduğu ancak yapılan bildirimde davacının ve çalışanların kastının olmadığı anlaşıldığından herhangi bir cezai şarta gerek duyulmadığının belirtildiği, bu maddelerin uygulanmaması nedeniyle ilgili kesintinin hukuki dayanağının da kalmadığı, davacının şikâyetçi sıfatıyla yer aldığı ceza yargılamasında da eczanenin kendisine gelen reçete ve raporların şeklen usulüne uygun olup olmadığı yönünden inceleme dışında teknik anlamda sahtelik araştırması yapmasının mümkün olmadığının belirtildiği de gözetildiğinde, kurum tarafından reçete bedelinin tahsiline yönelik işlemin hukuka uygun olmadığı gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. Davalı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda karar başlığında yazılı gerekçeler ile bozulmuştur. Yerel mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olay bakımından davalı Kuruma fatura edilen sahte reçete bedelinin, sahteliğe iştirak etmediği çekişmesiz olan davacı eczanenin Kurumdan olan alacaklarından mahsup suretiyle tahsil edilmesinin mümkün olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce SGK’nın Kuruma fatura edilen reçete bedelinin davacı alacaklarından mahsubu yönündeki işleminin iptalinin konu edildiği davanın açılması sırasında davacı tarafın maktu harç yatırdığı anlaşılmakla, bu durumun usul yönünden hükmün bozulmasını gerektirip gerektirmediği ön sorun olarak tartışılmıştır. Bilindiği üzere kamu hizmetlerinin kurulması ve yürütülmesi için gerekli olan mali kaynağın sağlanması amacıyla devletin egemenlik gücüne dayanarak koyduğu mali yükümlülüklerden kaynaklanan alacakları genel olarak kamu alacakları olarak nitelendirilir. Devletin kamu alacağını oluşturan gelir kaynaklarından birini de, kamu hizmetlerinden yararlananların ödedikleri harçlar oluşturmaktadır. Harçların oluşturduğu yükümlülük, teoride, “masrafı karşılama” ve “faydalanma” ilkelerine dayandırılmaktadır. Masrafları karşılama ilkesine göre harç, hizmetin gerektirdiği maliyetle ölçülürken; faydalanma ilkesinde hizmetin maliyeti değil, yükümlü için taşıdığı değer esas alınmaktadır. Bu açıklamalar karşısında harç; bazı kamu hizmetlerinden yararlanan ve hatta kanun hükmü ile yararlanmak zorunda bırakılan özel ve tüzel kişilerin, özel menfaatlerine ilişkin olarak, kamu kuruluşlarının hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında, belli bir ölçüde bu hizmetlerin maliyetine katılmaları amacıyla konulan ve zor unsuruna dayanan mali yükümlülükler olarak tanımlanabilir (Pınar, B.: Yargı ve İcra Harçları, Ankara 2009, s.1-3). Diğer bir deyişle harç, muhtelif kanunların konusunda bulunan adli ve idari hizmetlerde ve bu hizmetin gerektirdiği kırtasiye ve formalite masraflarını karşılamak mülahazasıyla hakiki ve hükmi şahıslardan Hazinece alınan bir paradır. Yapılan işler ve görülen hizmet amme hizmetinden ziyade, kişilerin şahsına ve menfaatine ilişkindir (Y.İ.B.K. 23.12.1976 gün ve 1976/11-7 E.-6 K.; diğer bir tanım için bakınız Y.İ.B.K. 07.12.1964 gün ve 1964/3 E.-5 K.). Harçlar konusunda genel düzenleme içeren, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun gerekçesinde "harç" tanımı “fertlerin özel menfaatlerine ilişkin olarak, kamu kurumları ve hizmetlerinden yararlanmaları karşılığında yaptıkları ödemelerdir” biçiminde yapılmıştır (Bu harç tanımını benimseyen Anayasa Mahkemesi kararları:31.03.1987 gün ve 1986/20 E.-1987/9 K.; 14.02.1991 gün ve 1990/18 E.-1991/14 K.; 28.09.1995 gün ve 1995/24 E.-52 K.; Benzeri tanımı içeren ...K.'nın 12.05.1982 gün ve 1982/5-341 E,-493 K. sayılı ilamı). Buna göre, bir hizmetin harç konusu olabilmesi için; kişilerin bir kamu kurumundan yararlanmaları, kişilere kamu eliyle özel bir yarar sağlanması ve kamu idaresinin kişilerin özel bir işiyle uğraşması gerekmektedir (Y.İ.B.K. 7.12.1964 gün ve 1964/3 E.-5 K.; Anayasa Mahkemesi'nin 31.03.1987 gün ve 1986/20 E.-1987/9 K. sayılı kararları). Bir kamu hizmetinden dolayı harç alınabilmesi, bu hizmetin kanunla belirlenmesine ve bu hususla ilgili harç alınmasına ilişkin düzenlemelerin de kanunda yer almasına bağlıdır. Nitekim, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 73’üncü maddesinin üçüncü bendi “Vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır” hükmünü içermektedir. Bu Anayasa kuralının vergi, resim ve harç gibi parasal yükümlülüklerin veya bunlardan bağışıklığın, kapsam ve içeriğinin hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde ve açıkça gösterilmesi amacına yönelik bulunduğu bellidir. O hâlde, harca ilişkin bir kanun hükmünün yorumu ve uygulanmasında, bu ilke ve amaç gözden uzak tutulmamak gerekir. Aksi hâlde, kişi ve kurumların yasal dayanağı olmayan bir yükümlülük altına sokulmaları veya Devletin önemli bir gelir kaynağından yoksun bırakılması gibi, kanun koyucunun amacına aykırı ve sakıncalı sonuçların doğmasına yol açılmış olur (...K.'nun 12.05.1982 gün ve 1982/5-341 E,-493 K. sayılı ilamı). Bu kanunilik ilkesine paralel olarak, Harçlar Kanunu'nun 1’inci maddesinde, bu Kanuna göre alınacak harçlar arasında, diğer harçlar yanında yargı harçları da bulunmaktadır. Aynı Kanun’un 2’nci maddesinde ise, yargı işlemlerinden bu Kanun’a bağlı (1) sayılı Tarifede yazılı olanları, yargı harçlarına tabi olduğu vurgulanmıştır. Yargı harcı, Devletin mahkemeler aracılığıyla yaptığı hizmete, ondan yararlananların katkısıdır (Y.İ.B.K. 16.12.1983 gün ve 1983/5 E.-6 K.). Yargı harçlarının konusuna giren, yani yargı harcına tabi işlemleri, genel olarak mahkeme harçları, icra ve iflas harçları olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Yargı harçlarının konusunu oluşturan harçlardan ilki mahkemelerde ödenecek harçlar olup; bunlar başvurma harcı, celse harcı ile karar ve ilam harcıdır. Gereksiz davaların açılmasının ve diğer tarafın haksız yere ızrar edilmesinin önlenmesi için ihdas edilen karar ve ilam harcı, yargılama giderlerinin de önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Karar ve ilam harcı, maktu ve nispi olmak üzere iki çeşittir (492 sayılı Harçlar Kanunu m.15, 21). Bu anlamda davanın maktu veya nispi harca tabi olup olmaması, kural olarak dava konusunun para ile değerlendirilebilir olup olmamasına göre değişmektedir. Nispi harç, konusu belli bir değerle (para veya para ile değerlendirilebilen bir şey) ilgili davalarda, hüküm altına alınan değer üzerinden Tarifedeki belli nisbete göre alınan harçtır (1 Sayılı Tarife, madde III/1-a). Maktu harç ise konusu belli bir değerle tespit edilemeyen davalarda ve davanın reddine ilişkin kararlardan alınan harçtır (1 Sayılı Tarife, madde III/2-a). Harçlar Kanunu'nun “Nispi harçlarda ödeme zamanı” başlığını taşıyan 28’inci maddesinin birinci bendinde nispi harçlarda ödeme zamanı düzenlenmiş olup, aynı maddenin (a) bendinde ise, karar ve ilam harcının ödeme zamanı öngörülmüştür. Anılan Kanun’un “Karar ve İlam Harcı” başlığını taşıyan 28/1-a maddesinde aynen; “Karar ve ilam harçlarının dörtte biri peşin, geri kalanı kararın verilmesinden itibaren iki ay içinde ödenir” hükmünü taşımaktadır (YHGK’nın 24.03.2010 gün ve 2010/12-158 esas, 2010/178 sayılı kararı). Kanun'un 32’nci maddesinin birinci cümlesi olan “Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemler yapılmaz” hükmü yer almaktadır. Bu hükmün, itiraz yoluyla Anayasa'ya aykırılığının, yerel mahkemelerce ileri sürülmesi üzerine, Anayasa Mahkemesi, 17.03.2010 günlü Resmî Gazete'de yayımlanan 2009/27 E., 2010/9 K. sayılı kararı ile, 492 sayılı Kanun’un 32’nci maddesinin birinci cümlesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın (iptal isteminin) reddine karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, Kanun’un 32’nci maddesinin birinci cümlesinin Anayasa'ya aykırı olmadığına ve itirazın (iptal isteminin) reddine ilişkin kararının gerekçesinde ise: “...Yargılama sürecinde, yasayla harca tabi kılınmış bir hizmetten yararlanmak isteyen ilgili (davalı veya davacı), genel kurallar uyarınca harcını ödeyerek bu hizmetten yararlanabilir. Dava açan veya yargılama sırasında harca tabi bir işlemin yapılmasını isteyen tarafın, harç ödemeden devam eden işlemlerin yapılmasını isteyerek bireysel bir menfaat elde etmesi, harçların konuluş amaçlarına aykırılık oluşturur. Yargı işlemlerinden alınacak harçlar ödenmedikçe müteakip işlemlerin yapılmayacağını belirten kural, bireylerin özel menfaatleriyle ilgili olarak yargı hizmetinden yararlanmalarını, bu hizmetin karşılığı olan harcın ödenmesi koşuluna bağladığından, hak arama özgürlüğünü sınırlandıran bir nitelik taşımamaktadır. Açıklanan nedenlerle itiraz konusu kural, Anayasa'nın 36’ncı maddesine aykırı değildir. İptal isteminin reddi gerekir.” ifadelerine yer verilmiştir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 120’nci maddesine göre de “Davacı, yargılama harçları ile her yıl Adalet Bakanlığınca çıkarılacak gider avansı tarifesinde belirlenecek olan tutarı, dava açarken mahkeme veznesine yatırmak zorundadır.” Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 04.12.2013 gün, 2013/21-445 E., 2013/1625 K. sayılı kararında da aynı hususlara işaret edilmiştir. Bu açıklamalardan sonra somut olay incelendiğinde, dava kabul edilecek olur ise, kabul edilecek dava değeri nispetince borçlu olunmadığı tespit olunacak ve bu miktar üzerinden mahsupla mahrum kaldığı alacağına kavuşacak olan davacının değeri para ile ölçülebilir mahiyetteki davada 492 sayılı Harçlar Kanunu’nun 28’inci maddesinin 1/a bendi gereğince dava değeri üzerinden hesaplanacak karar ve ilâm harcının dörtte birini peşin olarak ödemesi gereklidir. Bu yükümlülük yerine getirilmediğinden aynı Kanun’un 32’nci maddesi gereğince mahkemece herhangi bir işlem yapılamayacağından, davacının maktu yatırdığı peşin harcın usul ve yasaya uygun şekilde tamamlatıldıktan sonra işin esası hakkında karar verilmesi gerektiği göz ardı edilerek hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup kararın bozulmasını gerektirir. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmelerde Kurum işleminin iptali isteminin nitelik itibari ile değeri para ile ölçülebilecek mahiyette olmadığı, bu nedenle davacının davanın açılması sırasında maktu harç yatırmasının yerinde olduğu, hâl böyle olunca ön sorunun bulunmadığının kabul edilmesi gerektiği ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Sonuç itibariyle direnme kararının, işin esası incelenmeksizin, açıklanan bu usuli nedenle bozulması gerekmiştir. S O N U Ç: Direnme kararının 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun Geçici 3’üncü maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429’uncu maddesi gereğince usul yönünden BOZULMASINA, bozma nedenine göre davalı vekilinin temyiz itirazlarının incelenmesine bu aşamada yer olmadığına, aynı Kanun’un 440’ıncı maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 06.06.2018 gününde oy çokluğu ile karar verildi.
12. Ceza Dairesi, 2021/5160 E., 2024/6036 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
Gizlilik kararı alınmayan soruşturmalar hakkında haber yapılamayacağını kabul etmek ise, Anayasanın 28 ila 32. maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10.
12. Ceza Dairesi         2021/5160 E.  ,  2024/6036 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2017/1641 E., 2018/324 K. SUÇLAR : Gizliliğin ihlali, hakaret HÜKÜM : Mahkumiyet TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Temyiz isteminin esastan reddi ile hükümlerin onanması İlk Derece Mahkemesince verilen hükme yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın; sanık müdafii tarafından temyizi üzerine yapılan ön inceleme neticesinde 5271 sayılı CMK'nın 298/1. maddesindeki temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı tespit edilmekle, işin esasına geçildi, gereği düşünüldü: I. HUKUKÎ SÜREÇ İlk Derece Mahkemesince sanık hakkında gizliliğin ihlali ve hakaret suçlarından, 5271 sayılı CMK'nın 223/2-d maddesi uyarınca beraat kararı verilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince katılan vekilinin istinaf başvurusu üzerine duruşmalı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesi hükmünün kaldırılarak sanık hakkında gizliliğin ihlali suçundan 5237 sayılı TCK'nın 285/1, 62/1, 52/2-4. maddeleri uyarınca 6.080,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, hakaret suçundan TCK'nın 125/3, a-4, 62/1, 52/2-4. maddeleri uyarınca 7.080,00 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca sanık müdafiinin temyiz istemlerinin esastan reddi ile hükümlerin onanmasına karar verilmesi görüşünü içeren Tebliğname ile dava dosyası Daireye tevdi edilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Sanık müdafiinin temyiz sebepleri; mahkumiyet kararının hukuki gerekçe içermediğine, yapılan haberde kamu yararı bulunduğuna, hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığına, basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine, ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR İlk Derece Mahkemesince, dosyada mevcut belge ve bilgiler, soruşturma ve kovuşturma evrelerinde alınan beyanlarla birlikte dikkate alınarak yapılan değerlendirmede; sanığın sahibi olduğu ve bölgesel yayın yapan Ekspres adlı gazetenin 22.07.2016 tarihli nüshasında "FETÖ savcısı görevde" başlığı altında "Türkiye'yi rezil etti, sonra terfi etti" haberimizden dolayı gazetemiz yetkililerimizi, muhabirlerimizi, gazetemizin patronunu ayrı ayrı mahkemeye veren Adana Başsavcı Vekili ... bu defa yakayı tam ele verdi. Çorlu'da görevli iken stajyer hakim ve savcılara örgüt üyesi olmaları için yaptığı zulümleri noktasına virgüne dokunmadan yayınlıyoruz.. şeklinde yazı ile Mersin Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/32054 sayılı soruşturmasına ait eski bir hakim tarafından verilen ve mağdurun da yer aldığı şikayet dilekçesi ve ifade evrakını yayınlamasına konu olayda, Soruşturmanın gizliliğinin ihlali suçu yönünden yapılan değerlendirmede; bu suç 5237 sayılı TCK'nun 285. maddesinde düzenlenmiş olup, bu suçla adliyeye ilişkin yararlar ile adil yargılanma, soruşturmanın amacına uygun biçimde sürdürülebilmesini temin ve kişilerin lekelenmeme ya da damgalanmama hakkı korunmaktadır. Soruşturmanın gizliliği hukukun genel kurallarından olup, ayrıca 5271 sayılı CMK'nun 157. maddesindeki "Kanunun başka hüküm koyduğu hâller saklı kalmak ve savunma haklarına zarar vermemek koşuluyla soruşturma evresindeki usul işlemleri gizlidir" biçimindeki düzenlemeden kaynaklanmaktadır. Bununla birlikte basın ve yayın özgürlüğü ile haber ve yorum yapma hakkının kaynağını Anayasa'dan alan bir hukuka uygunluk nedeni olduğu hatırlanmalıdır. TCK'nun 285. maddesiyle getirilen yasak, suç veya yargılama hakkında topluma bilgi verilmesinin önlenmesini içermemektedir. Madde ile getirilen yasak, soruşturma veya kovuşturmanın gizli kalması gereken yönleriyle ilgilidir. Diğer yandan, basın ve özellikle televizyon yayıncılığının, haber niteliğindeki bilgilerin gecikmeden topluma iletilmesini gerektirmesi nedeniyle, yayına konu haberin "mutlak anlamda maddi gerçeği" yansıtması beklenemez. Zira ancak maddi gerçekliğin tespitinden sonra yayın yapılabileceğini kabul etmek, haber verme hakkını sınırlandırır. Habere konu bir olayın o sıradaki bilgilere göre görünen yüzünün araştırılarak haber haline getirtilmesi durumunda, haberin hazırlanılmasında kasıt, savsama ya da sunuş biçiminde hukuka aykırılık bulunmadığı takdirde, maddi gerçeğin yayınlanandan farklı olması dolayısıyla ceza sorumluluğuna gidilemeyecek ve artık bu unsurları taşıyan bir haberde kişilerin lekelenmeme hakkının korunmasına üstünlük tanınmayacaktır. Buna göre basının haber yapma hakkı ile soruşturmanın gizliliğini ihlal suçunda korunan hukuki yarar arasındaki dengenin doğru belirlenmesi ve hangi durumda birinin diğerine üstün tutulacağının somut olayın özelliklerine göre tespit edilmesi gerekmektedir. Yargılamaya konu olayda mağdur hakkında FETÖ/PDY örgütü ile irtibatı olduğuna dair ilgili Cumhuriyet Başsavcılığı'na yapılmış bir şikayet ve herhangi bir ekleme yapılmaksızın şikayet dilekçesinin bir kısmının sanığın imtiyaz sahibi olduğu gazetede yayınlanması söz konusudur. Anılan şikayet sonucu başlatılan soruşturma kapsamında ilgili Sulh Ceza Hakimliği'nce alınmış bir gizlilik kararı mevcut değildir. Ülkenin içinde bulunduğu şartlara göre davaya konu haberin yapılmasında toplum yararı olduğu açıkça ortadadır. Öte yandan haberde ilgili şikayet dilekçesi aynen yayınlanmış ve dilekçe içeriği dışında maksadı aşacak şekilde bir anlatıma yer verilmemiştir. Gizlilik kararı alınmayan soruşturmalar hakkında haber yapılamayacağını kabul etmek ise, Anayasanın 28 ila 32. maddeleri, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10. maddesi ve 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 1 ve 3. maddeleri, İfade özgürlüğünün ayrılmaz bir parçası olan basın özgürlüğü, basının fikir, yorum ve haberleri yayma hakkı ve kişilerin bunlardan yararlanma hakları ile en son hukuk devleti ilkelerine aykırı olacaktır. Nihayet sanığın soruşturma makamı yerine geçerek haberini yapacağı her olayda maddi gerçeği araştırması da kendisinden beklenemez. Hakaret suçundan yapılan değerlendirmede ise, manşetten verilen haberde başlık olarak "FETÖ savcısı görevde" ifadesi kullanıldıktan sonra ...'in anılan dilekçesine aynen yer verildiği ve alt başlıkta mağdur hakkında "Çorlu'da görevli iken stajyer hakim ve savcılara örgüt üyesi olmaları için yaptığı zulümleri noktasına virgülüne dokunmadan yayınlıyoruz" ifadesine yer verildiği anlaşılmıştır. Buna göre alt başlıkta habere kaynak şikayet dilekçesindeki anlatım dışında küçültücü, incitici, abartılı söz ve ifadelere yer verilmemiş, muhatabın kişiliğini zedeleyici bir üslup kullanılmamış ve özle biçim arasındaki denge şeref ve onuru kıracak boyutta bozulmamıştır. "FETÖ savcısı görevde" ibaresiyle ise mağdurun anılan örgütle irtibatlı olduğu ifade edilmek istenmiştir ki bu iddia da habere konu şikayet dilekçesindeki iddialara dolayısıyla haberin kaynağına uygundur. Başka bir ifade ile sanık haber kaynağının dışına çıkıp mağdurun kişiliğini hedef alacak ve onu küçük düşürecek tarzda hareket etmemiş, habere konu şikayet dilekçesindeki iddiayı eleştirel ve çarpıcı bir üslupla manşete taşımıştır. Yani "FETÖ savcısı görevde" manşeti afaki, mesnetsiz ve sadece mağdurun kişiliğini hedef almış onu toplum nezdinde küçük düşürmeye yönelik değildir. Aksine bilinmesinde toplum yararı olan bir konuda farklı bir üslupla habercilik görevinin yerine getirilmesi söz konusudur. Zira ilgili şikayet dilekçesinde mağdur dışında isimleri belirtilen kişilerin bir kısmının anılan örgüte üye olmak suçundan tutuklu, bir kısmının ise kaçak konumunda olduğu bilinmektedir. Yine yukarıda ifade ettiğimiz üzere basının maddi gerçeği araştırma ve bekleme zorunluğu yoktur. Basın özgürlüğü, özgürlükçü demokratik toplumun vazgeçilmez temelini oluşturur. Bu kapsamda, yöneticilerle ilgili bazı güncel olayların haber verme hakkı çerçevesinde yayın konusu yapılması da basın özgürlüğü içerisinde görülmelidir. Düşünce özgürlüğü ve dolayısıyla eleştiri, demokratik toplumlarda vazgeçilmez bir haktır. Basın yoluyla işlenen suçlarda hukuka uygunluk halleri ise haber verme ve eleştirme hakkıyla mağdurun rızasıdır. Bu açıklamalar ışığında, sanığın eyleminin TCK'nın 26/1 maddesi kapsamında hakkın kullanılması olarak kabul edilmesi zorunludur ve buna göre CMK'nın 223/2-d maddesi uyarınca soruşturmanın gizliliğini ihlal ve hakaret suçundan beraatine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi tarafından duruşmalı yapılan inceleme sonunda İlk Derece Mahkemesi hükmünün kaldırılarak sanığın eyleminin haber verme ve eleştiri hakkı, başka bir ifadeyle basın özgürlüğü veya ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmayıp, haber ve haber içeriği karşısında eylemlerin o tarihte Adana Cumhuriyet Başsavcı vekili olan katılana yönelik kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçu ile soruşturmanın gizliliğini ihlal suçunu oluşturduğu kabul edilerek sanık hakkında mahkumiyete karar verilmiştir. IV. GEREKÇE VE KARAR Yargılama sürecindeki işlemlerin usûl ve kanuna uygun olarak yapıldığı, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların toplanan tüm delillerle birlikte gerekçeli kararda gösterilip tartışıldığı, eylemin sanık tarafından gerçekleştirildiğinin saptandığı, vicdanî kanının dosya içindeki belge ve bilgilerle uyumlu olarak kesin verilere dayandırıldığı, eyleme uyan suç vasfı ile yaptırımların doğru biçimde belirlendiği anlaşılmakla, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesinin kararında sanık müdafii tarafından öne sürülen tüm temyiz sebepleri ve 5271 sayılı CMK'nın 289/1. maddesi ile sınırlı olarak yapılan temyiz incelemesi sonucunda hukuka aykırılık görülmediğinden aynı Kanun'un 302/1. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy birliğiyle TEMYİZ İSTEMLERİNİN ESASTAN REDDİ İLE HÜKMÜN ONANMASINA, Dava dosyasının, 5271 sayılı CMK'nın 304/1. maddesi uyarınca Adana 2. Asliye Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.11.2024 tarihinde karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Düzeltme ve cevap hakkı ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

A) Bu hak, kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması hallerinde tanınır.
B) Düzeltme ve cevap hakkı kanunla düzenlenir.
C) Düzeltme ve cevap yayımlanmazsa, yayımlanmasının gerekip gerekmediğine hakim karar verir.
D) Hakim, başvurudan itibaren en geç 7 gün içinde karar verir.
E) Düzeltme ve cevap yayınlanmazsa, ilgili kişi doğrudan Valiliğe başvurarak yayım talep eder.

Bu maddeyle ilgili 3 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol