1982 Anayasası 33. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 33 – (Değişik: 3/10/2001-4709/12 md.)
Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.
Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir.
Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.
B. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
13 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2014/1038 E., 2014/990 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda dernek kurma hürriyetini düzenleyen 33. Maddesi;
Hukuk Genel Kurulu 2014/1038 E. , 2014/990 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
Taraflar arasındaki “derneğin feshi ve dernek mallarının tasfiyesi” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara Asliye Hukuk 16. Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 04.10.2011 gün ve 2010/492 E. 2011/316 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 7. Hukuk Dairesi’nin 10.05.2012 gün ve 2012/262 E. 2012/3351 K. sayılı ilamıyla;
(...Dava, derneğin feshi istemine ilişkindir.
Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş ise de, varılan sonuç davanın niteliğine ve dosya kapsamında toplanan delillere uygun düşmemiştir.
Anayasanın 174.maddesinde, Anayasanın hiçbir hükmünün, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve yorumlanamayacağı belirtilmiştir. Aynı maddenin 3.fıkrasında 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Kanun'a yer verilmiştir. 677 sayılı Yasanın 1.maddesinde; "Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhının tahtı tasarrufunda gerek suveri ahırla tesis edilmiş bulunan bilumum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir." kuralı getirmiştir. Anayasanın 136.maddesi hükmü uyarınca çıkarılan 633 sayılı Diyanet İşleri Başkanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanunun 1.maddesinde; İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere; Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığının kurulduğunun belirtildiği; 35.maddesinde, cami ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile ibadete açılacağı ve Başkanlıkça yönetileceği, hakiki ve hükmü şahıslar tarafından yapıldığı halde izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan cami ve mescitlerin yönetiminin üç ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığına devredileceği ifade edilmiştir. Anayasanın 90.maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişki milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümlerinin esas alınacağı belirtilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 60/2.maddesinde kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde bunların giderilmesi veya tamamlanması derhal kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülki amir, yetkili Asliye Hukuk Mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması için durumu Cumhuriyet Savcılığına bildirir. Cumhuriyet Savcısının mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebileceği; aynı kanunun 89.maddesinde, derneğin amacı, kanuna veya ahlaka aykırı hale gelirse; Cumhuriyet Savcısının veya bir ilgilinin istemi üzerine mahkeme, derneğin feshine karar verir denilmektedir.
Somut olaya gelince, Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü tarafından davalı ... Derneğine ait tüzüğün 2.maddesinde yer alan " Derneğin amacı Çankaya'da yaşayan Alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevlerini yapmak ve yaptırmaktır " ifadesi ile tüzüğün 4.maddesinin (a) fıkrasındaki " Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak" ifadesiyle aynı maddenin (c) fıkrasında bulunan " İmar Yasası uyarınca imar planlarında ibadet yeri olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak " ifadelerinin yeniden düzenlenmesi ya da tüzüğünden çıkarılması deneğe tebliğ edilmiştir. Dernek tarafından verilen cevapta maddelerin aynen korunduğu ifade edildiği anlaşılmıştır.
Az yukarıda açıklanan hukuki ve maddi olgular dikkate alındığında 677 sayılı Yasayla getirilen sınırlandırmaların Anayasal güvenceyle sürdürüldüğünün anlaşıldığı, bu nedenle 633 sayılı Yasa ve düzenlemeler karşısında cami ve mescit dışında bir yerin ibadethane olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, kişilerin sivil toplum örgütü olarak yasal mevzuatı sınırları içinde serbestçe dernek kurarak dernek çatısı altında faaliyetlerine devam ettirmelerinin mümkün olduğu kuşkusuzdur...)
gerekçesiyle ve oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.
HUKUK GENEL KURULU KARARI
Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:
Dava, derneğin feshi ve tasfiyesi istemine ilişkindir.
Davacı ... 24.11.2010 tarihli davanamesinde özetle; “ Tüzüğünde eksiklikleri tespit edilen ve eksikliklerinin giderilmesi için yapılan tebligata rağmen, yasal sürede eksiklikleri giderilmeyen ...'nin, 5253 Sayılı Kanunun 17. ve 4721 sayılı TMK 60. maddesi gereğince feshine karar verilmesi, dava sırasında faaliyetten alıkonulması için önlem alınması, fesih kararından sonra derneğe ait para mal ve hakların, Dernekler Kanunu’nun 15. maddesi uyarınca derneğin amacına en yakın Atatürk Bulvarı Dirim Han No:59/9 Sıhhiye Çankaya/Ankara adresinde faaliyet gösteren Elvankent Kültür Merkezi Yaptırma Yaşatma ve Cem Evi Yaptırma Derneği'ne tasfiyesi ile devrine” karar verilmesini istemiştir.
Davalı ... vekili 10.02.2011 tarihli cevap dilekçesinde özetle; “ Cemevlerinin Alevi inancının ibadet merkezi olduğunu, bu hususun tüm Alevi toplumunca kabul gördüğünü, Alevilerin ibadet merkezinin neresi olduğu konusunda yalnızca Alevilerin karar verebileceğini, bu nedenle de dernek tüzüğünden “cemevi ibadethanedir” hükmünün çıkarılmayacağını, derneğin tüzüğünde “cemevi ibadethanedir” hükmünün kaldırılması gerekçesi ile bu davanın açılmış olmasının açıkça hukuka aykırı olduğunu, Medeni Kanun ile Dernekler Kanunu gibi ilgili mevzuata göre “dernekler hukuka ve ahlaka aykırı bir amaç için kurulamaz, bunu bir amaç olarak tüzüklerine yazamazlar” hükmü gereğince “cemevi ibadethanedir” hükmünün hukuka ve ahlaka aykırı olduğunu ileri sürmenin mümkün olmadığını, Cemevi yaptırmanın kanunlarla yasaklanmış olmadığı gibi, cemevini ibadethane olarak tanımlamanın da yasaklanmış olmadığını, kanunlarla açık olarak yasaklanmamış bir hususun dernek tüzüğünde bulunuyor olmasından hareketle bir kapatma davasının açılmayacağını, kaldı ki cemevinin ibadethane sayılıp sayılmayacağı konusunun bir derneğin kapatılması için gerekçe olamayacağını, Alevilerin ibadethanelerinin neresi olduğunu tanımlama, belirleme ve tarif etme yetki ve hakkı yalnızca ve yalnızca Alevi toplumuna ait olduğunu savunarak davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
Mahkemece istem reddedilmiş, davacının temyiz istemi üzerine, Özel Dairece yukarıda açıklanan nedenlerle karar bozulmuştur. Mahkemece önceki gerekçeler tekrar edilerek önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Uyuşmazlık, davalı Dernek Tüzüğü’nün 2 ve 4/ (a) ve (c) maddeleri dikkate alındığında 5253 sayılı Dernekler Kanunu 17 ve 4721 s. TMK 60. maddeleri uyarınca derneğin feshine karar verilmesi gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
1982 Anayasasının 90. maddesinin son fıkrasında; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır” hükmü yer almaktadır. Bu durumda mahkemelerin önlerine gelen uyuşmazlıklarda, usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası antlaşmalar ile iç hukukun birlikte yorumlanması ve uygulanması gerekmektedir.
Hal böyle olunca, uyuşmazlığa ilişkin yasa hükümleri ve Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve buna göre oluşan içtihatların incelenmesi gerekmektedir.
AİHS’nin toplantı ve dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesi;
Madde 11- Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü
1. Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.
2. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca yukarda anılan haklarını kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir.” hükmünü içermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 174. maddesinin ilgili bölümleri ise;
I. İnkılap kanunlarının korunması
Madde 174 – Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz:
…
3. 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun;
…
şeklindedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda dernek kurma hürriyetini düzenleyen 33. Maddesi;
Madde 33 – (Değişik: 3/10/2001-4709/12 md.)
Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
…
Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir. …”
5253 sayılı Dernekler Kanunu “Kurulması Yasak Olan Dernekler Ve Yasak Faaliyetler” başlıklı 30. Maddesinin ilgili bölümleri ise;
Madde 30 - Dernekler;
a) Tüzüklerinde gösterilen amaç ve bu amacı gerçekleştirmek üzere sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları dışında faaliyette bulunamazlar.
b) Anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla kurulamaz.
…
5253 sayılı Dernekler Kanunu “Ceza Hükümleri” başlıklı 32. maddesinin ilgili bölümleri şöyledir;
Madde 32- (Değişik madde: 23/01/2008-5728 S.K./558.mad)
Bu Kanun hükümlerine aykırı davrananlara uygulanacak cezalar aşağıdaki şekildedir:
…
p) 30 uncu maddenin (b) bendinde belirtilen kurulması yasak dernekleri kuranlar ile bu bende aykırı harekette bulunan dernek yöneticileri fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde bir yıldan üç yıla kadar hapis ve elli günden az olmamak üzere adlî para cezası ile cezalandırılır ve derneğin feshine de karar verilir.
…”
677 sayılı Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine Ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men Ve İlgasına Dair Kanun’un ilgili bölümleri;
Madde 1 - Türkiye Cumhuriyeti dahilinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin tahtı tasarrufunda gerek suveri aharla tesis edilmiş bulunan bilümum tekkeler ve zaviyeler sahiplerinin diğer şekilde hakkı temellük ve tasarrufları baki kalmak üzere kamilen seddedilmiştir. Bunlardan usulü mevzuası dairesinde filhal cami veya mescit olarak istimal edilenler ipka edilir.
Alelümum tarikatlerle şehlik, dervişlik, müritlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük ve gayıptan haber vermek ve murada kavuşturmak maksadiyle nüshacılık gibi unvan ve sıfatların istimaliyle bu unvan ve sıfatlara ait hizmet ifa ve kisve iktisası memnudur. Türkiye Cumhuriyeti dahilinde salatine ait veya bir tarika veyahut cerri menfaate müstenit olanlarla bilümum sair türbeler mesdut ve türbedarlıklar mülgadır. Seddedilmiş olan tekke veya zaviyeleri veya türbeleri açanlar veyahut bunları yeniden ihdas edenler veya ayını tarikat icrasına mahsus olarak velev muvakkaten olsa bile yer verenler ve yukarıdaki unvanları taşıyanlar veya bunlara mahsus hidematı ifa veya kıyafet iktisa eyleyen kimseler üç aydan eksik olmamak üzere hapis ve elli liradan aşağı olmamak üzere cezayı nakdiile cezalandırılır.
(Ek fıkra: 10/06/1949 - 5438/1 md.) Şeyhlik, Babalık ve Halifelik gibi mensupları arasında baş mevkiinde bulunanlar altı aydan az olmamak üzere hapis ve 500 liradan aşağı olmamak üzere adli para cezasından başka bir yıldan aşağı olmamak üzere sürgün cezası ile cezalandırılırlar.
…”
şeklindedir.
3194 sayılı İmar Kanunu ilgili bölümlerinde ise;
Ek Madde 2 - (Değişik madde: 15/07/2003 - 4928 S.K./9. md.)
İmar planlarının tanziminde, planlanan beldenin ve bölgenin şartları ile müstakbel ihtiyaçları göz önünde tutularak lüzumlu ibadet yerleri ayrılır.
İl, ilçe ve kasabalarda mülki idare amirinin izni alınmak ve imar mevzuatına uygun olmak şartıyla ibadethane yapılabilir.
İbadet yeri, imar mevzuatına aykırı olarak başka maksatlara tahsis edilemez.
Dava konusu uyuşmazlığa gelince;
Davalı dernek 25.08.2004 tarihinde kuruluş bildiriminde bulunmuştur.
... Tüzüğünün amacı 2. Maddesinde; Derneğin amacı Çankaya’da yaşayan Alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevlerini yapmak ve yaptırmaktır.” şeklinde açıklanmış, 4. maddede dernek amacını gerçekleştirmek için yapılacak işler;
a. Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak
b. Cemevleri yapılacak arsaları başta belediye ve hazine olmak üzere kamu ve özel kişilerden temin etmek,
c. İmar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak,
d . Cemevleri inşa etmek için maddi kaynak oluşturmak
e. Cemevlerinin bakım ve onarım sağlamak …” şeklinde belirlenmiştir.
Bu amaç doğrultusunda davalı dernek, Çankaya Kaymakamlığı’na verdiği 18.10.2004 tarihli dilekçe ile 26930 ada ve 31 parselin “ibadet yeri” olarak ayrıldığını, söz konusu yerin cemevi yapılmak üzere tahsis edilmesini istemiştir.
Derneğin tahsis talebi üzerine İçişleri Bakanlığı cemevinin ibadet yeri olup olmadığı konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş sormuş; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 17.12.2004 gün ve 1773 sayılı yazısında Anayasa'nın, 174/3, 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanununun 1. maddesi dikkate alındığında … cami ve mescit haricindeki yerlerin ibadethane olarak kullanılamayacağı ” şeklinde görüş bildirilmiştir.
Bu yazı üzerine İl Dernekler Müdürlüğü, 24.10.2005 gün ve 2175 sayılı yazı ile tüzüğün 2. ve 4. maddelerin yeniden düzenlenmesini (başka bir takım eksikliklerin de düzeltilmesi istemi vardı) ve düzeltilmiş tüzüğün ibrazını istemiştir.
Dernek bu talep üzerine bir kısım maddelerin düzeltildiğini ancak 2. ve 4. maddelerin aynen korunmasına karar verildiğini bildirmiştir.
İl Dernekler Müdürlüğü, 03.06.2008 tarih ve 4734 sayılı yazı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 17.12.2004 gün ve 1773 sayılı yazısı dikkate alınarak; “cemevlerinin” ibadet yeri sayılmaması karşısında tüzüğün 2. ve 4. maddelerin yeniden düzenlenmesini istemiş Dernek 25.05.2010 tarihli yazı ile 2. ve 4. maddelerin dışında tüzükteki eksikliklerin giderildiğini bildirmiştir.
Yukarıda belirtilen yazılar ile tüzüğün düzeltilmemesi üzerine Ankara İl Dernekler Müdürlüğü, 25.06.2010 gün ve 8264 sayılı yazısı ile; “derneğin amacında ve bu amacını gerçekleştirmek için yapacağı çalışmalarda yer alan konuların tüzükten çıkarılması” istenilmiş, Dernek;
“Alevi inancına mensup insanların inanç ve ibadet merkezlerinin cemevleri olduğu Alevilerle birlikte tüm toplum kesimleri tarafından kabul edilmiş bir olgu ve gerçekliktir. Cemevlerinin bir ibadet merkezi olduğu tartışma konusu olmaktan uzaktır. Hal böyle iken valiliğinizin cemevi ibaresinin tüzükten çıkarılmasını istemesi hem maddi gerçekliğe hem de bu konudaki kesinleşmiş mahkeme kararlarına açıkça aykırıdır. Yönetim kurulumuz ilgi yazınızda belirtilen cemevine dair hususların tüzükten çıkarılmaması kararındadır.” şeklinde cevap vermiştir.
Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü 10.11.2010 günlü yazı ile derneğin feshini istemiştir.
Mevcut bu durum ve yukarıda belirtilen hukuki dayanaklar birlikte değerlendirildiğinde; “Alevi inanç ve ibadet merkezi olan cemevlerini yapmak ve yaptırmak imar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde Alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak”, amacıyla kurulan bir derneğin feshinin AİHS’nin 11. maddesi TC. Anayasası’nın 33. 90/son maddesi ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu dikkate alındığında dernek kurma özgürlüğüne müdahale olup olmadığı tartışılmalıdır. Burada hemen şu ifade edilmelidir ki, burada tartışılacak sorun cemevlerinin ibadet yeri olup olmadığı değil, herhangi bir ibadet yeri kurmak amacıyla örgütlenme özgürlüdür.
1. Müdahalenin hukuken öngörülebilir olup olmadığı;
Davaname ve Daire kararındaki dernek kurma özgürlüğüne müdahalenin hukuken öngörülebilir olup olmadığı noktasında yapılan incelemede; 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar İle Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun ve 5253 sayılı Dernekler Kanunu 30/b ve 32/p maddeleri dikkate alındığında müdahale isteminin hukuken ön görülebilir olduğu açıktır. Bir diğer deyişle müdahale isteminin hukuki bir dayanağı bulunmaktadır.
2. Hukuken ön görülebilir bu müdahalenin meşru bir amaca yönelip yönelmediği ve demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı noktalarına gelince;
AİHS’nin 11. maddesinde birbirine yakın iki özgürlük bir arada düzenlenmiştir. Bunlar toplanma özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğüdür. Bu özgürlük sivil, politik, ekonomik ve sosyal hakları içerir. Bu haklar politik partilerin, derneklerin ve ticari birliklerin korunması olmak üzere üç farklı alana bölünebilir. Sözleşmenin 11. maddesi 9. madde ile birlikte değerlendirildiğinde dini derneklere de koruma sağladığı açıktır. Bu bağlamda insanın en temel ihtiyaçlarının karşılanması için kurulan yardım kuruluşları/dernekleri AİHS tarafından korunan örgütlenmelerin başında gelir. (Gorzelik ve Diğerleri-Polonya (BD), 44158/98)
Örgütlenme özgürlüğü siyasal, dinsel, ideolojik, ekonomik, çalışma, sosyal, sportif, kültürel veya mesleki nitelikteki bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelme şeklinde temel bir insani talebi karşılamaktadır. Bu özgürlük, temel olarak bireyi kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı korur ancak bu hak mutlak bir hak değildir. Bir diğer deyişle bu hak ulusal hukukun öngördüğü hallerde meşru bir amacı izleyen ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamalara tabi tutulabilir. Sözleşmenin 11/2 maddesinde bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için sınırlandırılabilecek, bunlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamayacaktır.
1982 Anayasası’na göre ise dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilecektir.
Görüldüğü üzere, AİHS’de düzenlenmiş benzer sınırlama sebepleri, 1982 Anayasası’nda da mevcuttur. Sözleşmenin 11/2 maddesinde ve Anayasanın 33/2 maddesinde kısıtlamalar belirlenmiş ise de, Sözleşmenin 18. maddesinin gözden kaçırılmaması gereklidir. Çünkü sözleşmedeki kısıtlamalar belirlenen amaçları dışında kullanılamayacaktır.
Sözleşmenin 11. maddesi devlete sadece bireylerin bu madde ile tanınan haklarına haksız müdahale etmeme yükümlülüğünü getirmez, devlet aynı zamanda kişilerin bu madde de yer alan hakları kullanabilmelerini sağlamak için önlemler almak zorundadır (Platform “Arzte für das Leben”- Avusturya § 32). Bu maddedeki hak, örgütü kurma hakkıyla sınırlı değildir; örgütün yaşamını sürdürmesini, örgütün etkili şekilde işleyebilmesi için ifade özgürlüğünü kullanmasını da kapsar.
Örgütlenme özgürlüğüne müdahaleler yasama organı, yargı organı ve idari makamlar tarafından yapılabilir. Düzenleyici bir hüküm, yargısal ve idari bir karar şeklinde müdahale olabileceği gibi, kamu makamlarının bir ihmali veya hareketsizliği, yani işlem yapmaması veya verilmiş bir hakkın keyfi olarak alınması ve finansal kaynakların kısıtlanması da müdahale oluşturabilir (Klaas ve Diğerleri-Almanya, 15473/89, § 33) (Prof. Osman Doğru, Dr. Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, Açıklama ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, sayfa 437).
Kişilerin ortak bir konu ya da yarar etrafında topluca hareket etmek için dernekler gibi tüzel kişiliği olan bir örgüt kurmaları örgütlenme özgürlüğünün ana öğelerinden birisidir. (Sıtaropoulos ve Diğerleri-Yunanistan, 42202/07,§ 40). Gerçekten de bir ülkede demokrasinin durumu bu özgürlüğe yasalarda tanınan güvencelerle ve bunların pratikte uygulanmasıyla değerlendirilebilir. AİHM kararlarında birçok kez demokrasi ve çoğulculuk ile örgütlenme özgürlüğü arasındaki doğrudan ilişkiyi ortaya koymuştur. Bu nedenle, bu özgürlük ancak ikna edici ve zorlayıcı sosyal gerekçeler varsa sınırlandırılabilir (Gorzelik ve Diğerleri-Polonya (BD), 44158/98, § 88).
AİHS de genel olarak her bir kısıtlamadaki ana felsefe bir bütün olarak toplumun yararının derneğin veya üyesi bireylerin yararının üzerinde tutulmasıdır. Diğer bir söyleyişle, derneğin faaliyetleri ancak bu kısıtlamanın toplumun yararına olduğu durumlarda kısıtlanabilecektir. O kadar ki, son zamanlardaki kararlarında AİHM dernekleri kısıtlayan kararların ikna edici ve zorlayıcı bir sosyal ihtiyacın varlığı halinde verilebileceğini vurgulamaktadır (Zhechev ve Bulgaristan, 2007, § 43-47). Derneğin faaliyetlerinin kısıtlanmasının toplum yararına olduğuna ilişkin ikna edici ve zorlayıcı nedenler yoksa faaliyet kısıtlanamayacaktır.
Bu çerçeve içerisinde olayımız değerlendirildiğinde; Sözleşmenin 11/2 ve Anayasa’nın 33. maddelerine bakınca müdahalenin meşru bir amaca yönelik olduğunu söylemek mümkün değildir. Çünkü bir kısım vatandaşın inanç özgürlüğü kapsamında bir ibadet yeri açmak amacıyla örgütlenmek istemesi, demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliği, kamu güvenliğinin korunmasını, kamu düzeninin sağlanmasını ve suç işlenmesinin önlenmesini, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasını tehlikeye atacak bir hak olmadığı açıktır. Derneğin faaliyetini kısıtlamak için yukarıda da belirtildiği üzere zorlayıcı ve ikna edici sosyal bir ihtiyaç yoktur. Devlet inanç ve inançsızlık özgürlüğünün tam olarak uygulanabilmesi için hareketsiz kalmakla yetinmemeli aynı zamanda insanların inançları doğrultusunda yaşaması için gerekli engelleri kaldırmak, onlara destek vermek ve eşit mesafede olmakla yükümlüdür.
Bireylere aleviliğe inanma hakkı veriliyorsa, bu inançlarının gereğini yerine getirebileceği yerler açmak amacıyla dernek kurmasına da engel olunmamalıdır. İnanmak özgürlüğü inancın gereğini yerine getirmek özgürlüğünü de birlikte getirir. Kişilerin dini inançlarını açığa vurmak için kullandıkları araçların meşru olup olmadığı veya bir ibadet yerinin meşruluğunu belirlemek konusunda devletin takdir yetkisi yoktur (Manoussakkis- Yunanistan, 1996,§ 74). Aksi hal, zaten fiiliyatta ibadethane gibi kullanılan Cemevlerinin inşası amacıyla kurulan derneğin yasaklanması toplumsal barışın ve düzenin bozulmasına yol açacaktır.
Yukarıda açıklanan nedenlerle dernek kurma özgürlüğüne müdahaleyi engelleyen yerel mahkeme kararı usul ve yasaya uygun olup, onanmalıdır.
S O N U Ç: Davacının temyiz itirazlarının reddi ile, direnme kararının yukarıda açıklanan gerekçelerle ONANMASINA, 03.12.2014 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.
MUHALEFET GÖRÜŞÜ
Davacı ... Cumhuriyet Başsavcılığı 24.11.2010 tarihli davanamesi ile; tüzüğünde eksiklikleri tespit edilen ve eksikliklerinin giderilmesi için yapılan tebligata rağmen, yasal sürede gereğini yapmayan Çankaya Cemevi Yaptırma Derneğinin; 5253 Sayılı Kanunun 17 ve 4721 Sayılı TMK'nun 60.maddesi gereğince feshine karar verilmesini istemiştir. Ankara Valiliği İl Dernekler Müdürlüğü, 24.10.2005 gün ve 2175 Sayılı yazılarıyla feshi talep edilen derneğin tüzüğünün 2 ve 4.maddelerindeki 5253 Sayılı Yasanın 17 ve 4721 Sayılı TMK madde 60.maddelerine aykırılık oluşturan hükümlerinin giderilmesi istenmiştir. Davalı derneğin tüzüğünün derneğin amacı başlıklı 2.maddesinde “Derneğin amacı Çankaya'da yaşayan alevi inançlı yurttaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme merkezleri olan cemevleri yapmak ve yaptırmaktır”
Derneğin yapacağı işler başlıklı 4.maddesinin (d) bendinde “Alevi inanç ve ibadet merkezi cemevlerini yapmak ve yaptırmak” (e) bendinde “Cemevleri yapılacak arsalara başta belediye ve hazine olmak üzere kamu ve özel kişilerden temin etmek” (f) bendinde “İmar yasası uyarınca imar planlarında ibadet merkezi olarak ayrılan alanlar üzerinde alevi yurttaşların yaşadığı yerlerde cemevi inşa etmek üzere girişimlerde bulunmak” üzere yapacağı işler belirtilmiştir.
Davalı dernek tarafından Ankara Valiliğine vermiş olduğu cevabi yazısında bir kısım maddelerin tüzük üzerinde düzeltildiği ancak 2 ve 4.maddelerinin aynen korunmasına karar verildiğini bildirmiştir.
13.12.1925 tarihli Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren 677 Sayılı Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlık İle Bazı ünvanların Men ve İlgasına dair kanunda; “Türkiye Cumhuriyeti içinde gerek vakıf suretiyle gerek mülk olarak şeyhinin yetkisi altında ve gerek diğer şekillerde kurulmuş bulunan Tekkeler ve Zaviyeler sahiplerinin başka maksatlar üzere tasarrufları baki kalmak üzere toptan kapatılmıştır. Bunlardan usulüne uygun olan camii veya mescit olarak kullanılanların yerinde bırakılacakları” düzenlenmiştir.
Cemevleri Anadolu Aleviliğinin gelenek ve kültürlerini yaşatmak ve geliştirmek üzere kurulmuştur. Alevi vatandaşlarımız cemevlerinde alevi kültürünü geliştirmek üzere toplanmaları en tabi haklarıdır. Buna karşın Anayasanın 136.maddesinde “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının, laiklik ilkesi doğrultusunda bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getireceği” belirtilmiştir. Nitekim 633 Sayılı Diyanet İşlerinin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunun 35.maddesinde de camii ve mescitlerin Diyanet İşleri Başkanlığı'nın izni ile ibadete açılacağı ve başkanlıkça yönetileceği, hakiki ve hükmi şahıslar tarafından yapıldığı halde izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış bulunan camii ve mescitlerin 3 ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığı'na devredileceği ifade edilmiştir. Yukarıda belirtilen 633 Sayılı Yasa'nın 35.maddesi gereğince camii ve mescit gibi ibadet yerleri Diyanet İşleri Başkanlığının izni ile açılacağı ve Diyanet İşleri Başkanlığının denetimine tabi olacağı, izinli veya izinsiz olarak ibadete açılmış camii ve mescitlerinde yönetiminin 3 ay içinde Diyanet İşleri Başkanlığına devredileceği hükmü nedeniyle cemevleri derneklerinin kültürel faaliyetleri dışında ibadet yerleri açmak gibi bir faaliyetlerinin Anayasa'ya ve 633 Sayılı Yasa'nın 35.maddesi hükümlerine aykırılık oluşturacaktır.
Yine davalı dernek tarafından ibadet yerleri açılmasına yönelik faaliyetleri Anayasamızın 174.maddesinde devrim kanunlarının korunması başlığı altında düzenlenen ve Anayasa'ya aykırılığı yorumlanamayacak olan 30 Teşrinisani 1341 tarihli ve 677 Sayılı Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanunda bir değişiklik yapılmadan, kanun düzenlemesi dışında davalı dernek tüzüğünün 2 ve 4.maddesinde düzenlendiği gibi özel düzenlemelerle ibadet yeri açmak mümkün olamayacaktır.
4721 Sayılı TMK'nun 60/2.maddesi gereğince dernek tüzüğünde dava konusu ile ilgili olarak görülen kanuna aykırılıkların mülki idare tarafından verilen sürede giderilmemesi durumunda derneğin faaliyetlerinin durdurulmasını ve feshini gerektirecektir.
Tüm yukarıda belirtilen hususları ihtiva eden Yargıtay Yüksek 7.Hukuk Dairesi'nin 10.05.2012 gününde oyçokluğu ile alınan bozma kararı yerinde olup, yerel mahkemenin bozmaya aykırı olarak direnme kararı vermesi yerinde olmadığından direnme kararının bozulması gerektiği görüşündeyim. 08.12.2014
DEĞİŞİK GEREKÇE İLE ONAMA ŞERHİ
Hukuki bir vakıanın çözüm sürecinde öncelikle tarafların iddia ve savunmaları çerçevesinde ihtilaf konuları özenle belirlenip uygun bir mantık silsilesi içinde irdelenerek; mevcut sorunu çözüme kavuşturmanın yanı sıra, benzer uyuşmazlıklar için de emsal teşkil edecek unsurlar içermesi, gerek hukuk güvenliği, gerekse uygulamaya yön vermesi açısından büyük önem arz etmektedir. Bu durum, derdest uyuşmazlık gibi, sosyal ve siyasi sonuçları olacak kararlar için elzemdir.
Öncelikle, bir mekanın ibadet yeri sayılıp sayılmamasının münhasıran o inanca tabi insanların takdirinde bulunduğu, aynı zamanda inanç boyutuna tekabül etmesi nedeniyle bu hususta bir tespit ve tercihte bulunmanın Yargı organları da dahil olmak üzere hiçbir resmi merciin görev ve yetki alanına girmeyeceğinin tespitiyle söze başlamak, değerlendirmeyi sağlıklı bir zeminde yürütmenin anahtarını teşkil edecektir.
Bu tespit ekseninde, valilik düzeltme talebine dayanak teşkil eden Diyanet İşleri Başkanlığı görüşünün sadece kendi kurumsal kimliğiyle, ona değer atfedenleri bağlayacağını izaha gerek bulunmamaktadır. Zaten bahsi geçen kurum, sorunu inanç bağlamında ele almaktan ziyade; içinde yer aldığı devlet hiyerarşisinin kurumsal reflekslerine dayanak teşkil eden seküler/mevzuat hükümleri çerçevesinde cevap vermeyi yeğlemiştir. Şöyle ki; “Anayasanın 174/3 maddesiyle koruma altına alınan Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun’la sadece mescit ve camilerin ibadethane olarak bırakılıp, gayrısının kapatıldığı ve bu düzenlemenin İslamın bir alt yorumu mahiyetindeki Alevi inanç mensuplarını da kapsadığı” görüşü ileri sürülmüştür.
Yerel mahkeme konuyu bu açıdan değerlendirirken; Cemevlerinin ilgili kanun kapsamına girmeyeceğini, zira bununla tekke ve zaviye gibi müesseselerin kapatılmasının amaçlandığını belirterek mevzuyu yalnızca insan hakları bağlamında ele almak yerine tarihi gerçekleri mecrası dışına taşırmak suretiyle uygun bir özgürlük alanı yaratmayı yeğlemiştir. Şöyle ki; tekke ve zaviyelerin aynı zamanda mensuplarının barınma ve ikametgah işlevini üstlendiklerini dolayısıyla salt ibadet maksadıyla toplanan Cemevlerinin bundan ayrık tutulması gerekliliğine işaret edilmiştir.
Mahkemenin bu şekildeki gerekçesinin bire bir benimsenmesi halinde; düzenlemenin dini inanç ve yaşayışı yeknesaklaştırmaktan öte, insanların barınma, ikametgah, vatandaşlık vs gibi sosyal sorunlarının giderilmesine yönelik bir çabanın ürünü olarak da anlamak dahi imkan dahiline girebilir. Böylesine bir gerekçeyle mevcut kanunu kenardan dolanma yerine; doğrudan “Alevi toplumun, yeterince sisteme entegre olduğuna göndermede bulunarak; tehdit algısı dışında kalmaları gerekliliğinden söz edilseydi” hukuki olmasa dahi sahici bir tartışmanın fitilini ateşlemek anlamında kıymet ifade edebilirdi.
Oysa, bahsi geçen kanunda yasaklanmak istenen dini mekan isimleri ile dini unvanlar hiçbir istisnaya ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde tek tek sıralanmıştır. Bunlardan Dedelik, Çelebilik ve Babalık gibi unvanların aynı zamanda cem ayinlerini icra eden alevi kanaat önderlerine işaret ettiği mahkemenin de kabulündedir.
Nitekim kuvvetler birliği ilkesinin hakim olduğu bu dönemde kanunu uygulamakla görevli (meclis) hükümeti, kanunun arkasındaki iradeyi doğru anlamış olmalı ki; Mevlevi, Kadiri ve Nakşibendi gibi belli başlı Sünni meşrepli tekkelerin yanı sıra, cem ayini yapılan Bektaşi tekkelerini de kapatarak, ibadethane olarak sadece ve sadece belirli nitelik ve sayıdaki cami ve mescitlere müsaade etmiştir.
Cumhuriyetin ilanıyla başlayan yeni bir ulus inşa etme sürecinde imparatorluk bakiyesi farklı toplum kesimlerini ortak bir paydada birleştirmek suretiyle varlık ve bütünlüğünü idame etmeye çalışan kurucu irade, tüm bu farklılıkları tek dil/din potasında eritmeye yönelik bu ve bunun gibi bir takım yasal tedbirlere başvurma gereği hissetmiştir.
1928 yılında yapılan tadilatla “Türkiye devletinin dini, dini İslamdır” ibaresini anayasadan çıkartan ve bilahare 1937 yılındaki değişiklikle laiklik ilkesini anayasal hüküm haline getiren anlayış, zahiren belirli bir din tercihinden vazgeçmiş gibi görünse de, kısmen mutasyona uğratılarak evcilleştirilen; Sünni/Hanefi mezhep anlayışını benimseyerek fiili devlet dini haline getirmiş ve İslam halkasına dahil ettiği tüm toplum kesimlerini yeni inanç etrafında şekillendirmeye çalışan nevzuhur bir laiklik icat etmiştir. Bu anlayış çerçevesinde kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dini denetleme ve yönlendirme işini tekeline alan devlet öyle ki, hiç bir talep bulunmamasına rağmen alevi köylerine dahi bu kurum vasıtasıyla cami yaptırıp imam tayin etmiştir. Nitekim, bu kurumun resmi devlet örgütlenmesi içindeki yeri o kadar elzem hale gelmiştir ki; böylesine bir laiklik garabetine son verilmesini talep eden alevi eksenli bir siyasi parti (DBH) hakkında sırf bu gerekçeye dayalı kapatma davası dahi açılabilmiştir.
Dini inanç ve yaşayışı yeknesaklaştırmaya dair bunca geçmişe rağmen, ibadethane amaçlı Cemevlerinin Tekke ve Zaviyelerin Kapatılmasına Dair Kanun kapsamına girmeyeceğinden söz etmek lafzen mümkün olsa dahi, geçmiş tarihi tecrübeyle örtüşmeyeceği apaçık ortadadır.
Gelelim günümüze: An itibarıyla tarikat ve Cemevlerinin kapatılmasına dair yasa metni halen yürürlüktedir. Buna rağmen (tek parti dönemi ile 28 Şubat gibi olağanüstü dönemler haricinde) uygulama alanı bulduğunu söylemek güçtür. Tıpkı metrukiyete uğrayan Şapka İktisası Hakkındaki Kanun gibi. Bu kanunlarla yaratılan garabet durum, uygulamaya konulmamak suretiyle bir şekilde telafi edilmeye çalışılmıştır…
Halen bir çok Cemaat, Tarikat ve Cemevinin fiilen faaliyet icra ettiği bir ortamda, Yargının bu hususta vereceği olumlu yada olumsuz bir kararın esasen varolan müesseselere toplumsal meşruiyet kazandırıp kazandırmama noktasında bir kıymet ifade etmeyeceği ortadadır. Cemaat ve benzeri yapılanmalarla ilgili tartışmanın, çoktan varoluş boyutunu aşarak hangisinin hangi “sektörde” daha etkin olduğu bir aşamaya evrildiği bir ortamda; vakıanın güncelliğini yitirmiş bir kanun çerçevesinde tartışılıyor olması hukuki bir talihsizlik olmanın yanı sıra reelpolitik de değildir.
Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında özel saiklerle yürürlüğe konmuş ve adına devrim kanunları denmiş bir takım düzenlemelerin serbestçe tartışılamaması ve hele hele anayasaya aykırılığının dahi ileri sürülememesi o hükümleri pozitif bir hukuk normu olmaktan çıkararak dogmatik/kutsal metinlere dönüştürmüştür. Oysa ki; her hangi bir mevzuat hükmü yürürlüğe girdiği zamandaki toplumsal ihtiyaca cevap verdiği oranda meşruiyet kazanır. Metrukiyete uğramasına rağmen kendilerine adeta itikadi bir değer atfedilmek suretiyle dokunulmaz hale getirilmesi; sıkıştığı her alanda kendince bir çıkış yolu bulmakla programlanmış insan fıtratını ister istemez tahrik ederek; takiyye, kenardan dolanma, hülle, gibi gayri ahlaki yöntemleri birer “acil çıkış kapısı” haline getirmiştir. Esasen yer altına inmeyi de teşvik eden ve en büyük hakem rolündeki kamuoyunun genel gözetim ve denetimi dışına iterek öngörülmeyen sakıncaları da beraberinde getirmiştir.
Toplumsal sorunların en doğal ve etkili çözüm yeri Yasama organlarıdır. Ne var ki üzerlerinde demoklesin kılıcı gibi parlayan kapatılma tehdidine rağmen, zaman zaman bir takım siyasi partilerin yasama organı çatısı altında özgürlük alanını genişletmeye dair teşebbüsleri dönüp dolaşıp yüksek mahkemelerin önüne getirilmek suretiyle iptal edilmişlerdir. Batılı ülkelerde toplumun önünü açan ve tercihini daima özgürlüklerden yana kullanan kurumları ima eden Mahkeme kavramı, bizde maalesef tam tersi bir amaca hizmet eden ve çoğu kez hukuk mantığını da zorlayan ve adeta yasakları tahkim eden yasaklayıcı kurumları çağrıştırmıştır.
Elbette ki yargı mercileri önlerine gelen uyuşmazlıkları çözüp insanların adalet talebini karşılarken belirli bir disiplin/pozitif hukuk çerçevesinde çözüm üretmelidirler.
Ancak, Cumhuriyet rejiminin bir nevi itikadi/dogmatik hükümlerini teşkil eden devrim kanunları orta yerde dururken ve bu kanunun tartışmasız bir şekilde cem ayinlerinin yapıldığı mekanları da kapsadığı sabitken, insanların özgürlük talepleri nasıl karşılanmalıdır sorunusun cevabının da bir şekilde verilmesi gerekmektedir.
Anayasamızın referans aldığı uluslararası sözleşmeler ve bu kapsamda yer alan evrensel hukuk ilkeleri gözetildiğinde; özgürlüklerin ancak kamu güvenliği/düzeni/sağlığı ve genel ahlak açısından ciddi tehlike ve sakıncalar içermesi haline sınırlandırılabileceği herkesin malumudur.
Halen memleketin bir çok yerinde fiilen faaliyet icra eden Cemevleriyle ilgili böylesine bir olumsuz yargıyı besleyecek bulgulara rastlanmamıştır. Valilik de bunun bilinciyle hareket etmiş olmalı ki; daha çok tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanunla irtibatlandırmak suretiyle tüzük düzeltme talebinde bulunmuştur…
Anayasamızın 90 maddesi aynen: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” hükmünü içermektedir.
Bu hüküm kapsamında kaldığı tartışmasız olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin düşünme, vicdan ve din özgürlüğüne dair 9. maddesi ile, toplantı ve dernek kurma özgürlüğüyle ilgili 11. Maddeleri doğrudan uygulama alanı bulduğunda, yalnızca alevi yurttaşlarımızın önü açılmakla kalmayıp bu ve buna benzer sorunlarla karşılaşacak diğer toplum kesimleri için de potansiyel/ufuk açıcı birer referans kaynağı oluşturacaktır.
Tüm bu nedenlerle; yerel mahkeme kararının açıklanan gerekçelerle onanması gerekirken tarihi gerçeklerle örtüşmeyen cemevi-tekke ayrımı üzerinden gidilmek suretiyle benimseniyor olmasının Alevi toplum talebinin gerçekçi olmayan bir zemin üzerinden karşılanması anlamına gelir ki, sonuç itibarıyla doğru olan kararın tarihi meşruiyetini tartışılır hale getireceğinden, mevcut haliyle onanması gerektiği yolundaki sayın çoğunluk görüşünden kısmen ayrılıyorum.
Diğer kararlar (4)
Hukuk Genel Kurulu, 2020/189 E., 2020/888 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Bu anlamda olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.”
Hukuk Genel Kurulu 2020/189 E. , 2020/888 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
1. Taraflar arasındaki “sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti ile kapatılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı ... (İdare) vekili 11.04.2018 harç tarihli dava dilekçesinde; davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikasının, sendika sayılma talebi ile yaptığı 26.09.2013 tarihli başvurusunun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının (Bakanlık) kuruluş müracaatının 5253 sayılı Dernekler Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşü doğrultusunda 27.06.2014 tarihinde reddedilerek kuruluş işleminin yapılmadığını, bunun üzerine davalı tarafça 27.06.2014 tarihinde bu işlemin iptali istemi ile açılan davada Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli ve 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı kararı ile sendikaların kuruluşunun izne tabi olmadığı, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun 6. maddesindeki prosedür gerçekleştirilmeden doğrudan başvurunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verildiğini, bu kararın Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onandığını, sonrasında 14.02.2018 tarihli ve 23246/9388 sayılı yazı ile sendikanın kuruluş işlemi gerçekleştirildiğini, aynı tarihli yazıyla 26.09.2013 tarihli başvurunun yeniden incelemesi sonucunda kurucu sekiz kişinin emekli oldukları ve Sendika tüzüğünde, Sosyal Güvenlik Kurumu ile kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar ile bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanların sendikaya üye olabileceğinin düzenlendiğinin anlaşılması üzerine kuruluş müracaatındaki aykırılıkların ve eksikliklerin Kanunlarda öngörülen düzenlemelere uygun olacak şekilde giderilerek bir ay içinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına gönderilmek üzere müvekkiline bildirilmesi gerektiği aksi takdirde 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunun ilgili maddelerine göre işlem tesis edileceği hususunun davalı Sendikaya bildirildiğini, belirtilen sürenin sonunda davalı Sendika tarafından, belgelerdeki eksikliklerin giderildiğine ve Tüzüğün ilgili maddelerinde kanuna uygun düzenleme yapıldığına dair bir müracaat olmadığını, Anayasa, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda emeklilerin sendika kurabileceğine ilişkin hüküm bulunmadığını ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) 87 ve 151 sayılı Sözleşmelerinde de emeklilerin sendika kurabilecekleri yolunda bir düzenlemeye yer verilmediğini ileri sürerek, davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikasının yok hükmünde sayılarak kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikası (Sendika) vekili 10.05.2018 havale tarihli cevap dilekçesinde; Tüzüğün ve kuruculara ait belgelerin 26.09.2013 tarihli yazı ekinde davacı İdareye sunulduğunu, bu şekilde müvekkili Sendikanın tüzel kişilik kazandığını ancak davacı tarafça müvekkilinin dernek olarak kabul edilerek sendikal faaliyetinin engellendiğini, müvekkili Sendikanın uluslararası sözleşmeler çerçevesinde kurulduğunu ve faaliyetine devam ettiğini, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda emeklilerin sendika olarak örgütlenmesini engelleyen bir düzenleme bulunmadığını, çalışanlar kavramının sadece faal olanları değil; aynı zamanda çalışmaktan kaynaklı hakları olan kişileri de kapsadığını, emeklilerin sosyal hak ve çıkarlarının savunulmasını engelleyen kuralların uluslararası sözleşme normlarına aykırı olduğunu, müvekkilinin emeklileri örgütlemek isteyen bir sendika olduğu için kurucularının da emeklilerden oluştuğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkeme Kararı:
6. Ankara 9. İş Mahkemesinin 20.11.2018 tarihli ve 2018/225 E., 2018/876 K. sayılı kararı ile; Anayasa, kanunlar ve uluslararası sözleşmelerde sadece çalışanların haklarından söz edildiği, sendikal örgütlenmenin, vakıf gibi etkinlik alanları sınırlı örgütlenmelerin çalışanların ihtiyaçlarını karşılamaktaki yetersizliği nedeniyle, çalışanların işverene karşı ekonomik ve sosyal çıkarlarını koruma ve geliştirme ihtiyacından doğduğu, bu ihtiyacın bir gereği olarak da çalışanların sendikal örgütlenme hakkını güvenceye bağlayan yasal düzenlemeler yapıldığı, sadece çalışanlar için getirilmiş olan sendikal haklardan bu durumda olmayanların yararlandırılmasının hakkın özüne uygun olmadığı, aktif çalışma hayatından ayrılmış olanların, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun 3. maddesinde kabul edildiği üzere, önceden bir izin almadan dernek veya vakıf gibi dayanışma örgütleri kurarak, amaçları doğrultusunda faaliyette bulunma hakları olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 47. maddesi ile özel hukuk tüzel kişiliğinin kendileri ile ilgili özel hükümleri uyarınca kazanılacağının düzenlendiği, davalı Sendikanın kuruluş tüzüğü incelendiğinde, üyeler adına toplu sözleşme yapma gibi ancak çalışanlar ile işverenler arasında yapılması mümkün olan amaçlara da yer verildiği, sendika organlarına ilişkin düzenlemelerin de 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunundaki düzenlemeye paralel şekilde yapıldığı, bu nedenle davalı Sendikanın dernek, vakıf gibi başka bir dayanışma örgütü statüsünde olduğunun da söylenemeyeceği, bu durum itibariyle davalı Sendikanın tüzel kişiliğinin 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun kapsamında devamının mümkün olmadığı, emekli sendikası kurulabileceğine ilişkin ayrı bir yasal düzenleme de olmadığı, o hâlde davalı oluşumun sendika tüzel kişiliği ile faaliyetlerini sürdürmesine yasal olanak bulunmadığı, herhangi bir sınırlama ve izne tabi olmadan, dernek veya vakıf türü örgütlenme imkanının varlığı nedeniyle bu durumun örgütlenme hakkının sınırlanması olarak değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulü ile Yeni Emekliler Birliği Sendikasının yok hükmünde sayılarak kapatılmasına karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararı :
7. Ankara 9. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 05.03.2019 tarihli ve 2019/481 E., 2019/421 K. sayılı kararı ile; iç mevzuatta çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenlemeye yer verilmekte ise de, gerek uluslararası sözleşmeler, gerek emsal yargı kararları, gerekse Sosyal Haklar Avrupa Komitesinin (SHAK), sosyal şart anlamında çalışanlar kavramını yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla sınırlı tutmaması ve bu kavramın emeklileri, evde çalışanları ve işsizleri yani çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsayacağı şeklindeki kararlarının bulunmasına göre emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğunun kabulü gerektiği gerekçesiyle davalının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin karanın bu yönlerden kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı :
9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı İdare vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 27.06.2019 tarihli ve 2019/4095 E., 2019/14387 K. sayılı kararı ile; “…Öncelikle belirtmek gerekir ki, hukukumuzda tüm bireyler örgütlenme özgürlüğüne sahiptir. Bu anlamda olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.”
Türkiye Cumhuriyetinde her birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Bununla birlikte, örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin, hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan tabiidir ki her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
Sendika hakkı da, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkanı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda AİHM’in Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü yada özel bir boyutudur.
Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmeleri’nde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Her ne kadar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 22 nci maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesi’nde; sendika kurma hakkı tarif olunurken “Herkes” ibaresi kullanılmış ise de, söz konusu düzenlemeler sadece “çalışanlar ve işverenler”in sendika kurabileceğine dair Anayasa’mızın 51 inci maddesi ile çelişmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
Nitekim Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (Gözübüyük, A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara, 2010, s.10 ; Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku, İstanbul, 2018, s.11). Anayasa ile milletlerarası andlaşmanın çatışması durumunda ise Anayasa üstün tutulmalıdır (Atar, Yavuz: Türk Anayasa Hukuku, Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası andlaşmalar ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin andlaşmalar, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, Hüseyin: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir.
Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (Narmanlıoğlu, Ünal: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, sh.40). Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyecektir.
Bu noktada, davacının, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti talebinin ve bu çerçevede dava süresinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bir hukuki işlem konusu (içeriği) itibariyle olduğu gibi meydana gelişi bakımından da emredici hukuk kurallarına aykırı bulunabilir. Meydana gelişe ilişkin emredici hukuk kuralları hukuki işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir ve bu özellikleriyle konuya (içeriğe) ilişkin olan maddi nitelikteki hükümlerden ayrılırlar. Öze ilişkin emredici hükümlere aykırılık halinde hukuki işlem şeklen mevcut ve meydana gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı hüküm ve sonuç doğurmaz. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallarına aykırılık halinde ise kurucu unsurların, örneğin irade beyanının veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukuki işlem şeklen dahi meydana gelememektedir. İşte bu değişik özellikler göz önüne alınmak suretiyle öze ilişkin emredici hükümlere aykırılık halinde mutlak butlandan ve hukuki işlemin şekli unsurlarını tespit eden emredici hukuk kurallarına aykırılık sebebiyle hukuki işlemin mevcudiyet kazanamaması halinde ise hukuki işlemin yokluğundan söz edilmektedir. Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davalar da hak düşürücü süre içinde açılmış olmaları zorunlu değildir. Yokluk halinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dahi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir.
Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı STİSK gerekse 4688 sayılı KGSTSK’da öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan kurucuların tamamı aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekli olduğundan, bu eksiklik giderilemez niteliktedir ve bu anlamda 4688 sayılı KGSTSK’nın 6’ncı maddesi ve 6356 sayılı STİSK’nın 7’nci maddesi gereğince süre verilmesi de gerekmez. Ayrıca, yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere somut olayda yok hükmünde olan bir hukuki işlem söz konusu olduğundan, bu nitelikteki davaların süreye bağlı olmadığının da kabulü gerekmektedir.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular karşısında, İlk Derece Mahkemesince, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti ile kapatılmasına karar verilmesi isabetli olduğundan, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı :
11. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 09.10.2019 tarihli ve 2019/2831 E., 2019/2213 K. sayılı kararı ile; “…Yargıtay tarafından "Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davalar da hak düşürücü süre içinde açılmış olmaları zorunlu değildir. Yokluk halinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dahi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı STİSK gerekse 4688 sayılı KGSTSK’da öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir." gerekçesi İdare Mahkemesi ve Danıştay'ın yukarıda bahsedilen kararları ile çelişmektedir. Davalı sendika idari yargının vermiş olduğu kararlarla sabit olduğu üzere, yasaya uygun olarak kurulmuştur, bu nedenle yok hükmünde sayılması hukuken mümkün değildir.
Somut olayda, davalı sendika tüzüğü "üyelik, sendikaya üye olabilecekler" başlıklı 7. maddesinde "Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, dul ve yetimler ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilir." düzenlemesi yer almakta olup, iç mevzuatımızda çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenleme yer almakta ise de, gerek yukarıda yer verilen uluslararası sözleşmeler içeriği, gerek emsal yargı kararları, gerekse “Sosyal haklar Avrupa komitesi (SHAK) ; Sosyal Şart anlamında "çalışanlar" kavramını, yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla da sınırlı tutmamıştır. Komiteye göre çalışanlar, örneğin emekliler, evde çalışanlar ve işsizler gibi çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsar" (Mesut Gülmez, Avrupa Konseyi Hukukunda Sendikal Hak Ve Özgürlükler s.97) şeklindeki kararına göre, emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğu kabulü gerekmektedir…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Gönderme Kararı :
13. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.02.2020 tarihli ve 2020/200 E., 2020/1547 K. sayılı kararı ile; “…Direnme kararında her ne kadar İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla sendikanın yasaya uygun olarak kurulduğu belirtilmiş ise de, söz konusu kararlar sendikanın kuruluş evrakının ... tarafından teslim alınmaması ve başvurunun reddi işleminin iptaline ilişkin olduğundan, anılan kararlar sendikanın T.C. Anayasası, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu hükümlerine uygun olarak kurulduğu hukuki sonucunu doğurmamaktadır. Nitekim bu husus adli yargının görev alanına dahildir.
Diğer taraftan bozma ilâmında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere, T.C. Anayasası’nın 51 inci maddesinde açık bir şekilde sadece “çalışanlar ve işverenler” tarafından sendika kurma hakkının kullanılabileceğinin belirtildiği, Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmelerin çatışması durumunda normlar hiyerarşisi ilkeleri gereği en üst norm olan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği, buna mukabil direnme kararında somut uyuşmazlıkta T.C. Anayasası’nın 51 inci maddesinin hangi hukuki sebep ile uygulanmadığına dair hiçbir gerekçenin yer almadığı görülmektedir.
Açıklanan bu hususlar doğrultusunda Dairemizin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının usul ve kanuna uygun olduğu anlaşıldığından, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi gerekmiştir.” gerekçesiyle dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda;
1- İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 11. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinde sendika kurma hakkı tarifi sırasında “herkes” ibaresi kullanılırken, 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Şartında yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabileceğinin ifade edilmesi ve yine Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenlerin” sendika kurabileceğine dair düzenleme bulunduğu, bununla birlikte Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 07.05.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü karşısında uluslararası sözleşme ile Anayasanın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasada yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanmasının gerekip gerekmediği,
2- Anayasada yer alan düzenlemenin öncelikle uygulanmasının gerektiğinin kabulü hâlinde; sendika kurma hakkına sadece aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanların mı sahip olduğu ve burada varılacak sonuca göre çalışmaya dayalı hakları kullanan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının bulunup bulunmadığı, buna göre emekliler tarafından kurulduğu anlaşılan davalı sendikanın 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile davalı sendikanın yok hükmünde olup olmadığı ve bu nitelikteki davaların süreye bağlı olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden;
15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (2709 sayılı Anayasa/Anayasa) 11. maddesi; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” şeklinde düzenlenmiş olup bu madde ile Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü vurgulanmıştır.
16. 2709 sayılı Anayasanın 13. maddesinde yer alan; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” şeklindeki hüküm ile de temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına dair hususlar düzenlenmiştir.
17. Ayrıca Anayasanın 33. maddesi aynen; “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.
Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir. Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.” şeklindedir.
18. Diğer taraftan 2709 sayılı Anayasanın 51. maddesinde yer alan; “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.
Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/5 md.)
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz.” şeklindeki hüküm ile sendika kurma hakkı ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
19. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkının düzenlendiği Anayasanın 53. maddesi ise;
“İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.
(Ek fıkra: 23/7/1995-4121/4 md.; Mülga üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.)
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.)
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.” şeklindedir.
20. Anayasanın 54. maddesi de; “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.
Grev hakkı ve lokavt iyiniyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
(Mülga üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/7 md.)
Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.
Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.
Yüksek hakem kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
(Mülga yedinci fıkra: 7/5/2010-5982/7 md.)
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiç bir şekilde engellenemez.” şeklinde olup grev hakkı ve lokavt düzenlenmiştir.
21. Yine Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası; “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” şeklinde hüküm içermektedir.
22. Bu aşamada ülkemiz tarafından onaylanan ve dava konusu ile ilgili olan uluslararası sözleşme hükümlerine değinmekte yarar bulunmaktadır.
23. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 2. maddesine göre; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”
24. 87 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 10. maddesine göre ise; “Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.”
25. Diğer taraftan Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesi ile de çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler öngörülmüştür.
26. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi ise; “Âkit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi; taahhüt ederler.” şeklinde düzenlenmiştir.
27. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrasına göre;
“Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.”
28. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre de; “Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz.”
29. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesinin birinci fıkrasına göre ise; “Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.”, aynı maddenin ikinci fıkrasına göre de; “Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez.”
30. Uluslararası sözleşme hükümleri bu şekilde ortaya konulduktan sonra kanuni düzenlemelerin açıklanması gerekmektedir.
31. 4857 sayılı İş Kanununun (4857 sayılı Kanun) 2. maddesi; “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.
İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve meslekî eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.
İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür.
(Ek fıkra: 23/7/2010-6009/48 md.; Mülga dördüncü fıkra: 20/6/2012-6331/37 md.)
İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir. İşveren vekilinin bu sıfatla işçilere karşı işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumludur.
Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz.” şeklinde düzenlenmiş olup işçi ve işveren kavramı açıklanmıştır.
32. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 sayılı Kanun) 1. maddesinde Kanunun amacı “Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” şeklinde belirtilmiştir.
33. 6356 sayılı Kanunun 2. maddesinde de sendika kavramı “İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar”, toplu iş sözleşmesi kavramı ise “İş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşme” olarak tanımlanmıştır.
34. Aynı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasında da fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
35. Yine 6356 sayılı Kanunun 19. maddesinin 6. fıkrası ile; Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alarak işten ayrılan işçilerin sendika üyeliğinin sona ereceği, ancak çalışmaya devam edenler ile kuruluş ve şubelerinin yönetim, denetleme ve disiplin kurullarındaki görevleri sırasında yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alanların üyeliğinin, görevleri süresince ve yeniden seçildikleri sürece devam edeceği hüküm altına alınmıştır.
36. Ayrıca kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanacağı öngörülen 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun (4688 sayılı Kanun) 1. maddesinde düzenlenen Kanunun amaçları arasında, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetlerine dair usul ve esasları düzenlemek olduğu ifade edilmiştir.
37. Aynı Kanun’un 4. maddesinde ise, sendikaların hizmet kolu esasına göre, Türkiye çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
38. Öte taraftan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 47. maddesi;
“Başlıbaşına bir varlığı olmak üzere örgütlenmiş kişi toplulukları ve belli bir amaca özgülenmiş olan bağımsız mal toplulukları, kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.
Amacı hukuka veya ahlâka aykırı olan kişi ve mal toplulukları tüzel kişilik kazanamaz.” şeklindedir.
39. Yine aynı Kanun’un 59. maddesi; “Dernekler, kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülkî amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar.
Kuruluş bildiriminin içeriği ve gerekli belgelerin nelerden ibaret olduğu, yönetmelikte gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir
40. Bununla birlikte 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun (5253 sayılı Kanun) 1. maddesi ile Kanunun kapsam ve amacının “Dernekler, dernek şube veya temsilcilikleri, federasyonlar, konfederasyonlar, merkezleri yurt dışında bulunan dernekler ve vakıflar ile diğer kâr amacı gütmeyen kuruluşların Türkiye'deki şube veya temsilciliklerinin yasak ve izne tâbi faaliyetlerini, yükümlülüklerini, denetimlerini ve uygulanacak cezalar ile bunlara ilişkin diğer hususları düzenlemek” olduğu vurgulanmıştır.
41. Aynı Kanunun 3. maddesinde yer alan; “Fiil ehliyetine sahip gerçek veya tüzel kişiler, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir.
Ancak, Türk Silâhlı Kuvvetleri ve kolluk kuvvetleri mensupları ile kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri hakkında özel kanunlarında getirilen kısıtlamalar saklıdır.
(Ek fıkra:27/12/2020-7262/12 md.) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş veya affa uğramış olsa bile; 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanununda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından mahkûm olanlar derneklerin genel kurul dışındaki organlarında görev alamazlar. Dernek organlarına seçildikten sonra yukarıdaki suçlardan mahkûm olanların görevi sona erer. Yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı verildiği takdirde bu fıkra hükümleri uygulanmaz.
Onbeş yaşını bitiren ayırt etme gücüne sahip küçükler; toplumsal, ruhsal, ahlakî, bedensel ve zihinsel yetenekleri ile spor, eğitim ve öğretim haklarını, sosyal ve kültürel varlıklarını, aile yapısını ve özel yaşantılarını korumak ve geliştirmek amacıyla yasal temsilcilerinin yazılı izni ile çocuk dernekleri kurabilir veya kurulmuş çocuk derneklerine üye olabilirler.
Oniki yaşını bitiren küçükler yasal temsilcilerinin izni ile çocuk derneklerine üye olabilirler ancak yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar.
Çocuk derneklerine onsekiz yaşından büyükler kurucu veya üye olamazlar.” şeklindeki hüküm ile dernek kurma hakkı düzenlenmiştir.
42. Somut olayda; davalı sendikanın ilk kuruluş belgesi, davacı İdareye 26.09.2013 tarihli dilekçe ile teslim edilmiş ancak davacı İdare tarafından davalı Sendikanın kuruluş işlemleri gerçekleştirilmemiştir. Kuruluş talebinin reddi işleminin iptali için davalı Sendika tarafından idari yargıda açılan dava sonucunda Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı kararı ile sendikaların kuruluşunun izin sistemine tabi olmadığı gerekçesiyle idari işlemin iptaline karar verilmiş ve bu karar Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onanmıştır. Bu aşamadan sonra davacı İdare tarafından 14.02.2018 tarihinde davalı Sendikanın kuruluş işlemleri gerçekleştirilmiş ancak aynı yazıyla Sendikanın çalışanlar tarafından kurulmadığı gerekçesiyle bu eksikliğin giderilmesi için bir aylık süre verilmiş ve anılan eksiklik giderilmediği için eldeki dava açılmıştır.
43. Davalı Sendika, Tüzüğünün 1. maddesinde sendikanın adının “Yeni Emekliler Birliği Sendikası” olduğu belirtilmiştir.
44. Tüzüğün “üyelik” başlıklı 3. maddesi; “Sendikaya üyelik; herhangi bir Sosyal Güvenlik Kurumu ile kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanları kapsar.”, “sendikaya üye olabilecekler” başlıklı 7. maddesi ise; “Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilirler.” şeklinde düzenlenerek davalı Sendikanın üyelerinin aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerden oluşacağı ifade edilmiştir.
45. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle temel hak ve hürriyetlerin kullananlar yönünden sınıflandırılması hususuna değinmekte yarar bulunmaktadır.
46. Temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak veya onları kullanmak bakımından herkes aynı konumda değildir. Bazı temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için sadece insan olmak yeterli iken, diğer bazı temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için vatandaş olmak gerekir. Keza, bazı temel hak ve hürriyetlerden ise sadece belirli kategorilerde bulunan kişiler yararlanabilir. Nihayet, temel hak ve hürriyetlerden yararlanma bakımından yabancılar apayrı bir durumda bulunurlar (Gözler, K: Türk Anayasa Hukuk Dersleri 2011, s. 119).
47. Anayasa’da bulunan pek çok temel hak ve hürriyet, özellikle “Kişinin Hak ve Ödevleri” kişinin hakları ve ödevleri başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde bulunan temel hak ve hürriyetlerin çoğu, vatandaş-yabancı ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlara tanınmıştır. Bu temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için insan olmak yeterlidir. Ayrıca başka bir şart aranmaz. Anayasada bu temel hak ve hürriyetler düzenlenirken “her insan” denmemiş onun yerine aynı anlamda olan “herkes” ifadesi kullanılmıştır.
48. Nitekim, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olup yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı herkese tanınmıştır. Yine Anayasa da yer alan kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, haberleşme hürriyeti, dernek kurma hürriyeti, hak arama hürriyeti, çalışma ve sözleşme hürriyeti ve sosyal güvenlik hakkı gibi temel hak ve hürriyetlerden herkesin yani bütün insanların yararlanabileceği kabul edilmiştir.
49. Öte yandan Anayasanın ikinci kısmının “Siyasi Hak ve Ödevler” başlıklı dördüncü bölümünde düzenlenen seçme ve seçilme hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı sadece vatandaşlara tanınmıştır.
50. Dolayısıyla sadece vatandaşlara tanınan temel hak ve hürriyetleri hâliyle vatandaş olmayan yabancılar kullanamaz. O hâlde siyasi haklardan yabancıların yararlanmaması kural, yararlanabilmesi ise istisnayı teşkil eder. O nedenle yabancıların kullanabileceği siyasi hakların Anayasa tarafından açıkça öngörülmesi gerekir. Örneğin, Anayasanın 74. maddesinde düzenlenen ve bir siyasi hak olan dilekçe hakkı, karşılılık esasına uygun olmak şartıyla yabancılar tarafından kullanılmasına izin verilmiştir.
51. Ayrıca bazı temel hak ve hürriyetler sadece belirli kategoride bulunan kişilere tanınmıştır.
52. Bundan başka 17.10.2011 tarihli ve 24556 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkındaki Kanunu’nun (4709 sayılı Kanun) 2. maddesiyle değişik 2709 sayılı Anayasanın 13. maddesiyle temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hüküm altına alınmış olup bu düzenleme genel sınırlandırma sebeplerine yer vermeyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin sistemine de uygundur.
53. 2709 sayılı Anayasa temel hak ve hürriyetlerin ancak Anayasa’da belirtilen şartlarla sınırlanabileceğini öngörmüş, böylece sınırlamanın da bazı sınırlarını kabul etmiştir.
54. Sınırlama, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olmak zorundadır. Bu şart özellikle Anayasa’nın temel hak ve hürriyetler için ek güvenceler belirtmiş olması durumunda önem kazanmaktadır. Gerçekten Anayasa, bir çok hâllerde sadece bir hak veya hürriyeti tanımakla yetinmemiş; aynı zamanda kanun koyucunun, o hak veya hürriyeti düzenlerken yapamayacağı hususları da belirtmiştir. Anayasa’nın 51. maddesinde yer alan sendika kurma hakkıyla ilgili düzenlemelerde bu şekildedir.
55. Dolayısıyla Anayasa’daki ek güvencelere aykırı bir kanuni düzenleme mümkün değildir. Ayrıca sınırlamanın Anayasanın sadece sözüne değil ruhuna yani Anayasanın bütününe ve ondan çıkan temel anlama da aykırı olmaması gerekir.
56. Anayasa Mahkemesinin 25.12.2008 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2006/142 E., 2008/148 K. sayılı kararı ile de kanuni sınırlamanın ancak Anayasanın ilgili maddesinde o hürriyet için öngörülmüş olan sınırlama sebeplerine dayanılabileceği kabul edilmiştir.
57. Bununla birlikte bir temel hak ve hürriyetin doğrudan doğruya Anayasa tarafından öngörülen sınırları bulunabilir. Bunlar hakkın tanımında yer alır ve onun Anayasal sınırlarını oluştururlar. Diğer bir anlatımla Anayasa, hakkı ancak o sınırlar içerisinde tanıyabilir.
58. Anayasanın 51. Maddesinin birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usullerin kanunda gösterileceği ifade edildikten sonra, dördüncü fıkrada işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırlarının gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenleneceği vurgulanmıştır.
59. Görüldüğü üzere, Anayasa tarafından sendika kurma hakkı, belirli kategoride bulunan kişilere, yani sadece çalışanlara ve işverenlere tanınmıştır. Dolayısıyla Anayasa sendika kurma hakkını, çalışanlar ve işverenler tarafından kullanılabilmesi sınırı ile tanıyıp düzenleme yoluna gitmiştir.
60. Diğer taraftan sendikal haklarla ilgili en önemli ILO Sözleşmelerinden olan 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 2. maddesi; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.” şeklinde düzenlenmiş olup sözleşmenin istihdam biçimlerine, statülerine ve yaptıkları işin niteliğine bakılmaksızın tüm çalışanları kapsadığı açıktır.
61. Yine 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 10. maddesiyle sözleşmede geçen örgüt teriminin, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade ettiği vurgulanmıştır.
62. Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesinde ise; çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler bulunmaktadır.
63. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi ile, sözleşmenin taraflarının çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi taahhüt ettiği belirtilmiştir.
64. Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği gibi, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmelerinde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartında yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açıkça ifade edilmiştir.
65. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesi ve Ekonomik, Siyasal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinde; sendika kurma hakkı tarif olunurken “herkes” ifadesi kullanılmışken Anayasanın 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenler”in sendika kurabileceği vurgulanmıştır.
66. Anayasa’nın “Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralı olduğu ve kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
67. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasında ise, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
68. Zira Anayasanın şekli ve maddi üstünlüğü bulunmaktadır. Devletin tüm organlarının varlığı ve yetkilerinin kaynağı Anayasadır. Anayasa kuralları eşdeğerdedir ve hiçbirinin diğerine mutlak üstünlüğü yoktur. Böyle olunca, bir Anayasa hükmü ile uluslararası sözleşme hükmü çatıştığında, Anayasanın uluslararası hukuka yollama yapan hükmü üstün sayılıp, uluslararası sözleşme ile çatışan hükmü ihmâl etmek demek, Anayasa kuralları eşdeğer değil sonucunu doğurur (Atay, E. Ethem: Uluslararası Antlaşmaların İç Hukuktaki Yeri ve İdareyi Bağlayıcılığı, Hukuk Kurultayı 2000, s.412).
69. Diğer taraftan hukuk normları arasında ve buna paralel olarak bu normları koyan organlar arasında bir hiyerarşi vardır. Anayasa kanundan üstündür; çünkü kanunu Meclisin adi çoğunluğu, Anayasayı ise kurucu iktidar koymuştur ve ancak tali kurucu iktidar, yani Meclisin üçte ikilik nitelikli çoğunluğu değiştirebilir. Öte yandan, uluslararası sözleşme ile kanun arasında hiyerarşi kurulamaz; çünkü her ikisi de Meclisin adi çoğunluğuyla kabul edilirler. O hâlde uluslararası sözleşmelere kanun üstü bir değer atfedilemez (Gözler, K.: Milletlerarası Andlaşmalara Kanun Üstü Bir Değer Tanınabilir mi?, 2004).
70. Bu itibarla; Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (Gözübüyük, A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara 2010, s. 10; Teziç, E.: Anayasa Hukuku, İstanbul 2018, s.11). Anayasa ile uluslararası sözleşmenin çatışması durumunda Anayasa üstün tutulmalıdır (Atar, Y.: Türk Anayasa Hukuku Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası sözleşmeler ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin sözleşmeler, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, H.: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
71. Öte yandan, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası gereğince temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyeceği için bu sözleşmelerin Anayasa ile birlikte yorumlanması gerekir. Bu husus Hukuk Genel Kurulunun 25.05.2005 tarihli ve 2005/9-320 E., 2005/355 K. sayılı kararı ile de benimsenmiştir.
72. Gelinen noktada Anayasa’nın 51. maddesi ile uyumlu kanuni düzenlemeler ele alınarak değerlendirilmelidir.
73. 4857 sayılı İş Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrası ile işçi; bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi, işveren ise; işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar olarak tanımlanmıştır.
74. 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinde sendika kavramının, işçilerin ve işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar olarak tanımlandığı, aynı Kanun’un 6. maddesinin birinci fıkrasında ise; fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu açıkça ifade edilmiştir.
75. Bununla birlikte 4688 sayılı Kanun’un 4. maddesinde; sendikaların hizmet kolu esasına göre, ülke çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
76. 6356 sayılı Kanun bakımından işçi sayılanlar İş Kanununda belirtilenden daha geniştir. Buna göre; öncelikle iş sözleşmesine dayanarak çalışanlar işçidir. Bu konuda iş sözleşmesinin türünün de bir önemi yoktur. Bunun yanında, ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre mesleki faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de 6356 sayılı Kanun uygulaması bakımından işçi sayılır ve sendika kurucusu olabilir. Böylelikle 6356 sayılı Kanun uygulamasındaki işçi sayılanlar sadece iş sözleşmesine dayanarak çalışanlarla sınırlı tutulmamış ve konusu iş görme olan bazı sözleşmelerle çalışanlar da işçi sayılarak bunların da sendika kurmalarına olanak sağlanmıştır (Ekmekçi Ö.: Toplum İş Hukuku Dersleri 2018, s.51).
77. Bu itibarla; 6356 sayılı Kanun, işçi ve işveren sendika kurucularında sadece fiilen çalışma koşulunu yeterli görmektedir. Hem işçi hem de işveren gerçek ve tüzel kişilerde aranan bu koşul, işçiler gibi gerçek kişi işveren sendikası kurucularında da fiilen devam etmekte olan bir çalışmayı anlatmaktadır. Eklemek gerekir ki, kamu görevlileri sendikası kurucu olmak için en az iki yıldan beri kamu görevlisi olarak çalışmayı gerekli görmüştür (Demir F.: Sendikaların Kuruluş ve İşleyişi, Çalışma ve Toplum Dergisi 2013, 39. sayı, s.4,29).
78. O hâlde sendika kurucusu olacak kişinin fiilen çalışıyor olması gerekir. Fiilen çalışması olmayan kişilerin sendika kurucusu olabilmesi mümkün değildir (Ekmekçi Ö.: Toplum İş Hukuku Dersleri 2018, s.52).
79. Ayrıca, 6356 sayılı Kanunun 19. maddesinin 6. fıkrası ile; Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alarak işten ayrılan işçilerin sendika üyeliğinin sona ereceği, ancak çalışmaya devam edenler ile kuruluş ve şubelerinin yönetim, denetleme ve disiplin kurullarındaki görevleri sırasında yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alanların üyeliği, görevleri süresince ve yeniden seçildikleri sürece devam edeceği hüküm altına alınarak sendika üyesi olabilmek için çalışma şartının arandığı
hususu vurgulanmıştır.
80. Bilindiği üzere çalışanların sendika kurabileceği yönündeki Anayasa hükmünün daraltılarak fiilen çalışma düzeyine indirgendiği, bu durumun geçici işsiz kalanlar, kayıt dışı çalışanlar ya da bağımlı çalışmayan kişiler yönünden örgütlenme hakkına aykırı olduğu, bu durumun Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle çeliştiği, mevcut kuralın Anayasa’nın 51. ve 90. maddelerine aykırı olduğu belirtilerek 6356 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrası ile diğer bazı maddelerin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonucunda, Anayasa Mahkemesi 11.11.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2013/1 E., 2014/161 K. sayılı kararı ile; “…Kanun'un 6. maddesinde, fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip oldukları belirtilmiş olup "fiilen çalışan" ibaresi, dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Sendikalar, çalışanlar ve işverenlerin hak ve menfaatlerini korumak amacıyla, yine bunların üretimden gelen güçlerine dayanarak faaliyet gösteren örgütlü yapılardır. Bireysel olarak zayıf durumda bulunan çalışanlar, örgütlenmek ve sendikalaşmak suretiyle işveren karşısındaki pazarlık güçlerini artırmakta, gerek hak ve menfaatlerinin korunmasında gerekse sorunlarının çözümünde etkin bir konum elde etmektedirler. Sendika kurma hakkının düzenlendiği Anayasa'nın 51. maddesinin birinci fıkrasında "Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz." denilmektedir. 6356 sayılı Kanun'un 2. maddesinde sendikalar "işçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar" olarak tanımlanmışlardır. Söz konusu tanımda "işçi" kavramına yer verilmiş olup bir kişinin işçi olarak kabulü için çalışıyor olması gerekmektedir. Nitekim Anayasa'nın 51. maddesinin birinci fıkrasında da bu hak açıkça çalışanlara tanınmış bir hak olarak kabul edilmiştir. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 51. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir…” gerekçesiyle 6356 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığı yönünde karar vermiştir.
81. Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir. Zira, Anayasa Mahkemesinin 11.11.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2013/1 E., 2014/161 K. sayılı kararı da bu yöndedir.
82. Uyuşmazlığın çözümüne yönelik olmak üzere son olarak, dernek kurma hakkı ile toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı üzerinde durmak gerekir.
83. Anayasanın 33. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olup bu madde ile tüm bireylere kendi menfaatlerini korumak için kendilerini temsil eden bir toplu teşekkül oluşturarak bir araya gelebilme özgürlüğü diğer bir anlatımla örgütlenme özgürlüğü tanınmıştır.
84. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyetinde her bir birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Ancak örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
85. Sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk hâlinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
86. Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 12.11.2008 tarihi ve 34503/97 Başvuru Numaralı Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü ya da özel bir boyutudur.
87. Bununla birlikte, sendika hakkı çalışanların hak ettikleri sosyal haklara ulaşmaları için bir araç olarak nitelendirilebilir. Sendika hakkının, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarıyla perçinlenmesi gerekir.
88. Toplu iş sözleşmesi, işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesi ile ilgili hükümleri düzenlemek için yapılan, tarafların karşılıklı hak ve borçlarını, toplu iş sözleşmesinin uygulanmasını ve denetimi ile uyuşmazlıkların çözüm yollarına ilişkin hükümleri de içerebilen yazılı bir sözleşmedir.
89. İşçiler ile işverenlere karşılıklı olarak ekonomik, sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla tanınan toplu iş sözleşmesi yapma hakkı, işçiler tarafından sendikalar aracılığı ile kullanılmaktadır.
90. Grev ise, işçilerin topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarıdır.
91. Anayasa’nın 53. maddesinin birinci fıkrasında; işçiler ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin beşinci fıkrasında ise; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin toplu sözleşme yapma hakkına sahip olduğu vurgulanmıştır.
92. Yine Anayasa’nın 54. maddesinin birinci fıkrası ile; toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde işçilerin grev hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
93. Toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, s.40).
94. Toplu iş sözleşmesi ve grev haklarından birinin dâhi yokluğunda sendika faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde işlemesinden söz edilemez.
95. Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip olması durumunda dâhi toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramaz. Zira, emeklilerin grev hakkını gerçekleştirebilecek niteliği bulunmamasının yanı sıra Anayasa tarafından grev hakkı sadece işçilere tanınmıştır.
96. Ayrıca, toplu iş sözleşmesinin taraflarının işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverenler olması, toplu iş sözleşmesinin işçiler ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla yapılması ve emekli maaşının esasını oluşturan prim oranı, asgari işçilik oranı gibi hususların işveren tarafından belirlenememesi karşısında toplu iş sözleşmesi hakkının da emekliler tarafından verimli şekilde kullanılamayacağının kabulü gerekir.
97. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17.05.2018 tarihi ve 31846/08 Başvuru Numaralı Tüm Emekliler Sendikası/Türkiye kararı ile; başvuranın ulusal mahkemeler tarafından hakkında verilen faaliyetten men ve kapatma kararıyla dernek kurma özgürlüğü ile sendika kurma hakkının ihlâl edildiğini, bununla birlikte ulusal mahkemelerce daha önce verilen ve kesinleşen iki ayrı karar bulunması nedeniyle de kesin hüküm gücü ilkesinin ihlâl edildiğini ileri sürmesi üzerine hukuki güvenlik ile ilgili şikâyet bakımından; başvuranın ulusal mahkemeler önündeki yargılama sırasında bahsi geçen kesinleşmiş iki karara atıfta bulunmadığı, ayrıca karar düzeltme talebinin de olmadığı gerekçesiyle söz konusu şikâyetin iç hukuk yollarının tükenmemesi nedeniyle reddedildiği, sendika özgürlüğü ile ilgili şikâyet bakımından ise; 6356 sayılı Kanun’da, sendikanın işçiler veya işverenler tarafından meydana getirilen tüzel kişiliğe sahip kuruluş olarak tanımlandığının tespit edildiği, bu nedenle ulusal mahkemelerin yalnızca 6356 sayılı Kanun’un gereklerine riayet edilerek kurulmuş olan toplulukların böyle bir unvanı kullanabilecekleri ve ne çalışan ne serbest meslek sahibi ne de işveren olmaları nedeniyle başvuran kuruluşun kurucularının bu unvanı kullanmalarına izin verilmediği değerlendirmesinde bulundukları, mevcut davada olduğu gibi bir dernek ya da sendika kurulması konusunda, yetkili makamlarca bazı formalite ve koşulların gerekli tutulabileceğinin kabul edilmesi gerektiği, başka bir ifadeyle iç hukukun herhangi bir grubun kendi kuruluşu ve faaliyetlerinin devamı için riayet etmesi gereken biçim ve esasa ilişkin bir dizi gereklilikler öngörmesinin bir sorun teşkil etmediği, yetkili makamlarca başvurana dayatılan sınırlamanın, esasen üyelerinin ortak menfaat doğrultusunda birlikte hareket etme ehliyetiyle değil sendika unvanıyla ilgili olduğu, bu bağlamda ulusal mahkemelerin 5253 sayılı Dernekler Kanunu uyarınca sendika kurmak isteyen emeklilerin önünde dernek kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığını belirtmeye özen gösterdiklerinin gözlemlendiği, sendika unvanının, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması yönünden şart olmadığı, netice itibariyle başvuran kuruluşun kurucularının başka bir isim alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebileceği gerekçesiyle söz konusu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedildiği görülmektedir.
98. Yukarıda aktarılan karardan açıkça anlaşılacağı üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; sendika kurma hakkının yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanınmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinde yer alan dernek kurma ve toplantı özgürlüğü hakkını ihlâl etmediği, sendika kurmak isteyen emeklilerin başka bir isim alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebileceği, sendika unvanının, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması bakımından şart olmadığı sonucuna varmış ve başvurunun kabul edilemez olduğu yönünde karar almıştır.
99. Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde; şekli ve maddi anlamda üstünlüğü bulunan Anayasanın normlar hiyerarşisinde en üst sırada olduğu, kanunların temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerle farklı hükümler içermesi durumunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağı yönündeki Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmeler arasında farklı hükümler bulunması hâlinde uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı şeklinde yorumlanamayacağı; bu itibarla, Anayasa'nın, sendika kurma hakkını yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanıdığı dikkate alındığında, bu kapsamda bulunmayan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının Anayasal bir dayanağının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
B. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden;
100. 6356 sayılı Kanunu’nun “Kuruluş Usulü” başlıklı 7. maddesinde yer alan düzenlemelere göre;
“(1) Kuruluşlar, kurucularının kuruluşun merkezinin bulunacağı ilin valiliğine dilekçelerine ekli olarak kuruluş tüzüğünü vermeleriyle tüzel kişilik kazanır. Sendikalar için kurucuların kurucu olabilme şartlarına sahip olduklarını ifade eden yazılı beyanları; üst kuruluşlar için ilgili kuruluşların genel kurul kararları dilekçeye eklenir.
(2) Vali, tüzük ve kurucuların listesini on beş gün içerisinde Bakanlığa gönderir. Bakanlık; kuruluşun adını, merkezini ve tüzüğünü on beş gün içinde resmî internet sitesinde ilan eder.
(3) Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş şartlarının sağlanmadığının anlaşılması hâlinde ilgili valilik kanuna aykırılık veya eksikliklerin bir ay içinde giderilmesini ister. Bu süre içinde kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmemesi hâlinde, Bakanlığın veya ilgili valiliğin başvurusu üzerine mahkeme, gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç iş günü içinde kuruluşun faaliyetinin durdurulmasına karar verebilir. Mahkeme kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir.
(4) Tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmesi üzerine mahkeme durdurma kararını kaldırır. Verilen süre sonunda tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmemesi hâlinde ise mahkeme kuruluşun kapatılmasına karar verir.”
101. Kamu görevlileri sendikalarının kuruluş işlemleri de, 4688 sayılı Kanunu’nun 6. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrası; “Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.”, üçüncü fıkrası; “Sendikanın kurucuları; sendika tüzüğü ve kamu görevlisi olduklarını gösterir belge ile sendikayı ilk genel kurula kadar sevk ve idare edeceklerin isimlerini kuruluş dilekçelerinin ekinde sendika merkezinin bulunacağı ilin valiliğine vermek zorundadırlar.” beşinci fıkrası ise; “Yukarıda anılan belge ve tüzüklerin ilgili valiliğe verilmesi ile sendika veya konfederasyon tüzel kişilik kazanır.” şeklindedir.
102. 4688 sayılı Kanunun 6. maddesinin yedinci ve sekizinci fıkralarına göre de; “Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşmediğinin anlaşılması halinde, ilgili valilik eksikliklerin bir ay içinde tamamlanmasını ister. Tamamlanmadığı takdirde sendika veya konfederasyonun faaliyetinin durdurulması için ilgili valilik bir ay içinde iş mahkemesine başvurur. Mahkeme, kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir. Verilen süre sonunda tüzük ve belgeler kanuna uygun hale getirilmemişse, mahkeme sendika veya konfederasyonun kapatılmasına karar verir.”.
103. Görüldüğü üzere, Anayasamızda ve 4688 sayılı Kanun’da açıkça ifade edildiği gibi, sendikaların önceden izin almaksızın serbestçe kurulabileceği hususu tartışmasızdır.
104. Ayrıca 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 2. maddesinde de, çalışanlar ve işverenlerin önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurabileceği belirtilmiştir.
105. O hâlde davacının, davalı Sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti talebinin ve bu çerçevede dava süresinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
106. Bir hukuki işlem konusu (içeriği) itibariyle olduğu gibi, meydana gelişi bakımından da emredici hukuk kurallarına aykırı bulunabilir. Meydana gelişe ilişkin emredici hukuk kuralları hukuki işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir ve bu özellikleriyle konuya (içeriğe) ilişkin olan maddi nitelikteki hükümlerden ayrılırlar. İçeriğe ilişkin emredici hükümlere aykırılık hâlinde hukuki işlem şeklen mevcut ve meydana gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı hüküm ve sonuç doğurmaz. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallarına aykırılık hâlinde ise kurucu unsurların, örneğin irade beyanının veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukuki işlem şeklen dahi meydana gelememektedir.
107. Hükümsüzlük hâlleri, yokluk ve butlan olarak iki alt kategoride ele alınabilir.
108. Kavram olarak yokluk; bir hukuki işlemin doğabilmesi için öngörülen ve kurucu nitelikte olan emredici hükümlere aykırılık hâlidir. Bu aykırılık, işlemin unsurlarında eksikliğe yol açar ve işlemi "yokluk" ile sakat hâle getirir. Yok sayılan işlem, şeklen dahi meydana gelmemiştir. Yokluk, bunu ileri sürme konusunda hukuki menfaati bulunan herkes tarafından her zaman ileri sürülebilir ve tespit ettirilebilir, hâkim tarafından da resen dikkate alınır.
109. Butlan ise; bir işlemin, konusuna ilişkin emredici hükümlere aykırı olması hâlidir. Eş söyleyişle, bir işlemin konusu; kanuna, ahlâka, adaba, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı ya da, imkânsız ise, bu işlem batıldır. Yokluktaki gibi, butlanda da kesin geçersizlik söz konusudur; hâkim bunu resen göz önünde bulundurur ve herkes bu geçersizliği, iptal davasında öngörülen üç aylık süreyle bağlı olmaksızın ileri sürebilir ve tespit ettirebilir. Yokluk ve butlan arasında sonuçları değil, sebepleri bakımından farklılık bulunmaktadır (Bilgili F., Demirkapı E.: Şirketler Hukuku, 2012, s.190).
110. Dolayısıyla içeriğe ilişkin emredici hükümlere aykırılık hâlinde mutlak butlandan; hukuki işlemin şekli unsurlarını tespit eden emredici hukuk kurallarına aykırılık sebebiyle hukuki işlemin mevcudiyet kazanamaması hâlinde ise hukuki işlemin yokluğundan söz edilmektedir. Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davaların da hak düşürücü süre içinde açılması zorunlu değildir. Yokluk hâlinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dâhi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir.
111. Yokluk hâlinin resen göz önünde bulundurulacağı, herkesin bu geçersizliği ileri sürebileceği ve hukuken yok olan işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanamayacağı hususu Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2008 tarihli ve 2008/11-246 E., 2008/239 K. ile 02.03.2014 tarihli ve 2013/11-1048 E., 2014/430 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
112. Öte yandan kurucuların tamamı aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler olduğundan, bu eksiklik giderilemez nitelikte olup bu anlamda 4688 sayılı Kanun’un 6. maddesi ve 6356 sayılı Kanun’un 7. maddesi gereğince süre verilerek tamamlanması da mümkün değildir.
113. Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı Sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden davalı Sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir
114. Davacı İdare tarafından davalı Sendikanın kuruluş işlemlerinin gerçekleştirilmemesi üzerine kuruluş talebinin reddi işleminin iptali için davalı Sendikanın idari yargıda açılan dava sonucunda Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli ve 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı olup sendikaların kuruluşunun izin sistemine tabi olmadığı gerekçesiyle idari işlemin iptaline dair verilen ve Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onanan kararının ise, Sendikanın kuruluş evrakının davacı İdare tarafından teslim alınmaması ve başvurunun reddi işleminin iptaline ilişkin olduğundan, anılan kararın Sendikanın Anayasa, 6356 sayılı Kanun ve 4688 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak kurulduğu hukuki sonucunu doğurmadığı, nitekim bu hususun adli yargının görev alanına dâhil olduğu açıktır.
115. Yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere somut olayda yok hükmünde olan bir hukuki işlem söz konusu olduğundan, bu nitelikteki davaların süreye bağlı olmadığının da kabulü gerekmektedir.
116. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, sendika kurma hakkının temel bir hak olduğu, temel hakkın da yok hükmünde sayılamayacağı sadece Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde sayılan durumlarda sınırlamaya tabi tutulabileceği, sendika kurma hakkının öznesinin iç hukuk normu hâline gelen ve Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi hükümlerine göre kendi çıkarlarını korumak için “herkes” olduğu, her ne kadar Anayasa’nın 51. maddesindeki düzenleme gibi 87 sayılı ILO Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartında “çalışanlar ve işverenler” kavramına yer verilmiş ise de, bu sözleşmeleri denetlemekle görevli komitelerin, “çalışanlar” kavramına çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de girdiğini belirttiği, Anayasa’nın 51. maddesinde sendika kurma hakkının çalışanlara ve işverenlere tanınmasına rağmen aynı maddenin ikinci fıkrasında yasak kapsamında olan kişi ve mesleklerin sayılmadığı, nitekim yargı kararları ile bu kapsama girmeyen çiftçi ve üreticilerin sendika kurabileceğinin kabul edildiği, Anayasa’nın yasak öngörmemesi nedeniyle sözleşmeye uygun yorumlanması gerektiği, temel hakkın genişletilmesinin bir çatışma olarak değerlendirilemeyeceği, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası ile temel haklara ilişkin sözleşmelere üstünlük tanınması ve Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulamayacağı nedeniyle uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerektiği, Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı gerekçesiyle uluslararası sözleşmenin uygulanmamasının, uluslararası sözleşmenin Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi anlamına geldiği, sendika kurma hakkının temel bir hak olduğu, toplu pazarlık yapma ve grev hakkının ise bu hakkın sonuçları olduğu ve sonuçlarının sınırlandırılabileceği, burada “menfaat” ölçütünün esas alınması gerektiği, emeklilerin de çalışanlar gibi korunması gereken hak ve çıkarları bulunan kişiler olduğu, emekli kişilerin özlük haklarını korumak ve yaşam koşullarını geliştirmek için sendika kurma hakkına sahip olması gerektiği, sendika kurma hakkı temel hak olup toplu is sözleşmesi ve grev haklarının ise bu hakkın sonuçları olduğu, bu itibarla toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının sınırlanabileceği, temel ölçünün menfaatin bulunup bulunmadığı noktası olması gerektiği, Anayasa'nın 51.maddesi ile uluslararası sözleşmeler çatışmadığından temel hak olan sendika kurma hakkının iç mevzuata göre yok hükmünde sayılmasının doğru olmadığı, emeklilerin önünde dernek kurma konusunda engel bulunmamasının, sendika kurma haklarının olmadığı anlamına gelmeyeceği sonuç itibari ile çıkarları doğrultusunda herkes gibi temel hak olan sendika kurma hakkını, iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşme hükümlerine göre emeklilerin de kullanabileceği, bu nedenle Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin direnme kararının yerinde olduğu ve kararın onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
117. Hâl böyle olunca, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.11.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
1. Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında direnmeye konu temel uyuşmazlık; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 51. maddesi ve buna dayanılarak çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikası ve Toplu Sözleşme Kanunu uyarınca sadece çalışanların kurma hakkına sahip olduğu sendika kurma hakkına emeklilerin sahip olup olmadıkları, Türkiye tarafından onaylanan ve sendika kurma hakkı da içeren temel haklara ilişkin sözleşmelerin bu hakkı verip vermeyeceği, bu kapsamda;
1.1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenlerin” sendika kurabileceğine dair düzenleme bulunmakta iken, Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarasıandlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecekuyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” düzenleme karşısında uluslararası sözleşme ile Anayasanın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasada yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanmasının gerekip gerekmediği,
1.2. Anayasada yer alan düzenlemenin öncelikle uygulanmasının gerektiğinin kabulü hâlinde; sendika kurma hakkına sadece aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanların mı sahip olduğu ve burada varılacak sonuca göre çalışmaya dayalı hakları kullanan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının bulunup bulunmadığı, buna göre emekliler tarafından kurulduğu anlaşılan davalı sendikanın 6356 sayılı Kanun ve 4688 sayılı Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile davalı sendikanın yok hükmünde olup olmadığı ve bu nitelikteki davaların süreye bağlı olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
2. Bölge Adliye Mahkemesinin Türkiye tarafından onaylanan ve iç hukuk normu hâline gelen Uluslararası Sözleşmeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi, 87 sayılı ILO sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi hükümleri ile emsal Anayasa, Danıştay ve Yargıtay kararlarına atıf yaparak;
“Anayasanın 90/son maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere göre emeklilerin de sendika kurma haklarının olduğu, Yargıtay bozma kararının İdare Mahkemesi ve Danıştay kararı ile çeliştiği, davalı sendikanın idari yargının verdiği kararlarla sabit olduğu üzere yasaya uygun olarak kurulduğu, bu nedenle yok hükmünde sayılmasının hukuken mümkün olmadığı, davalı sendika tüzüğünün "üyelik, sendikaya üye olabilecekler" başlıklı 7. maddesinde "Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, dul ve yetimler ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilir." düzenlemesinin yer aldığı, iç mevzuatımızda çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenleme yer almakta ise de, gerek uluslararası sözleşmeler içeriği, gerek emsal yargı kararları, gerekse Sosyal Haklar Avrupa Komitesinin (SHAK), sosyal şart anlamında "çalışanlar” kavramını yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla sınırlı tutmaması ve bu kavramın emeklileri, evde çalışanları ve işsizleri yani çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsayacağı şeklindeki kararlarının bulunmasına göre emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğunun kabulü gerektiği” gerekçesiyle verdiği direnme kararı;
Çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçelerinden biri olan “şekli ve maddi anlamda üstünlüğü bulunan Anayasanın normlar hiyerarşisinde en üst sırada olduğu, kanunların uluslararası sözleşmelerle farklı hükümler içermesi durumunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı yönündeki Anayasa’nın 90. maddesinin, Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmeler arasında farklı hükümler bulunması hâlinde uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı şeklinde yorumlanamayacağı; bu itibarla, Anayasa'nın, sendika kurma hakkını yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanıdığı dikkate alındığında, bu kapsamda bulunmayan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının Anayasal bir dayanağının bulunmadığı, emeklilerin sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden yok hükmünde olacağı” gerekçesi kabul edilerek bozulmuştur.
3. Çoğunluk görüşü aşağıda açıklanan gerekçeler ve özellikle sendika kurmanın temel haklardan olmasına, temel hakların yok hükmünde sayılmamasına, temel haklara ilişkin Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen ve temel hakları içeren uluslararası sözleşmelerin en üst norm olmasına, Anayasa’da bu konuda açık düzenleme bulunmamasına ve kişi ve meslek olarak bir sınırlama getirmemesine, Avrupa İnsan Hakları, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay’ın emsal kararlarına göre isabetli olmamıştır. Zira;
4.1. Normatif düzenlemeler:
4.1.1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası;
Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü:Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz(Madde 11).
Temel hak ve hürriyetlerin niteliği: Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir(Madde 12).
Sınırlanması: Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz(Madde 13).
Maddi ve Manevi varlığını koruma: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir(Madde 17).
Sendika Kurma Hakkı: Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz(Madde 51).
Uluslararası Sözleşmelerin Anayasaya göre niteliği: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır(Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.).
4.1.2. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu:
Amaç: Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir(Madde 1).
Sendika: İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları ifade eder(Madde 2/1.g).
İşçi ve işveren kavramı: Bu Kanunun uygulanması bakımından işçi (Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi), işveren (işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren) ve işyeri kavramları 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununda tanımlandığı gibidir(Madde 2/3).
İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılır(Madde 2/4).
Kuruculuk şartları: Fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişiler sendika kurma hakkına sahiptir(Madde 6).
4.1.3. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu:
Kamu görevlisi: Bu Kanun kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların kadro veya pozisyonlarında istihdam edilenlerden işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlilerini ifade eder(Madde 3/1.a).
Kuruluş işlemleri: Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar. Sendika kurucusu olabilmek için kamu görevlisi olarak çalışmak yeterlidir(Madde 6).
4.2. Normatif iç hukuk düzenlemelerine göre sendika kurma hakkı:
Gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı (Ekim 2003 değişikliği ile) ve gerekse buna göre yasama tarafından çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikalar ve Toplu Sözleşme Kanunu, çalışanlar ve işverenler ile işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin sendika kurabileceklerini belirtmektedir. Anayasa’da sadece “çalışanlar” ibaresi kullanılırken, kanunlar “fiilen çalışan” (istihdam edilen) kavramına yer vermiştir.
6356 sayılı kanunda özne işçi ve işveren olup, kanunun ayrıca “İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişilerin de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılacağını” belirtmiş, işçi (çalışan) kavramını genişletmiş, ancak bunlar yönünden Toplu İş Sözleşme ve Greve ilişkin hükümlerin uygulanamayacağını belirterek, toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı tanınmamıştır.
4.3. Anayasa Mahkemesi 6356 sayılı Sendikalar Kanunu’nda “Kurucu şartları içinde yer alan “fiilen çalışan” ibaresini oy çokluğu ile Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. (2013/1 Esas, 2014/161 Karar). Anayasa Mahkemesi kararının 6356 sayılı kanunun işçi ve işveren ilişkilerini düzenlemesi nedeni ile kabul edilebilir yönü vardır. Ancak Anayasa Mahkemesi kanunun Anayasa’ya aykırılığını incelemektedir. Kanunun Uluslararası Sözleşmelere aykırılığının tespiti yönünde bir denetim görevi bulunmamaktadır.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Kanununun 15. maddesinde bazı kamu görevlilerine sendika kurma ve üye olma yasağı getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu madde de yer alan yasaklamalardan ilk olarak, “MSB ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde çalışan sivil memurlar ve kamu görevlileri (2013/21 E, 2013/57), ikinci olarak Emniyeti hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahil personeli (2013/130 E, 2014/18 K) ve son olarak da TBMM Başkanlığı idari teşkilatında çalışanları (2015/62 E, 2015/84 K.) yasak kapsamına alınmasını Anayasaya aykırı bulmuştur.
5.1. Uluslararası Sözleşmeler:
5.1.1Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(Türkiye tarafından 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı kanunla onaylandı): Madde 11. "Herkes, barışçıl nitelikli toplanma özgürlüğü ve çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya girme hakkı dahil, başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir" .
5.1.2. Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi(Türkiye Sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır. Bakanlar Kurulu 07.07.2003 tarihinde sözleşmenin onaylanmasını kararlaştırmış ve 21.07.2003 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmıştır.): Madde 22. "Herkes başkalarıyla birlikte dernek kurma hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, herkesin çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını da içerir (22/1). Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiçbir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez (22/2)".
5.1.3. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi(Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştır.: Madde 23/4. "Herkesin çıkarlarının korunması amacıyla sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır".
5.1.4. BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (Türkiye Cumhuriyeti sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamış, sözleşme 04.06.2003 tarihli ve 4867 sayılı kanunla uygun bulunmuş ve Bakanlar Kurulu 10.07.2003 tarihinde sözleşmeyi onaylamıştır): Madde 8. "Bu sözleşmeye taraf devletler herkese ekonomik ve toplumsal çıkarlarının korunup geliştirilmesi için sendika kurma ve ancak ilgili örgütün kurallarına bağlı olmak koşuluyla istediği sendikaya üye olma hakkını ve bu hakkın kullanılmasında demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu düzeni ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından zorunlu bulunan ve ancak yasayla konulmuş olanlar dışında bir kısıtlama uygulamamayı üstlenir(1/a bendi). Sendikaların serbestçe faaliyette bulunma hakkı, ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamaların dışında her hangi bir sınırlamaya tabi tutulamaz(1/c bendi). Bu madde, silahlı kuvvetler veya polis mensuplarının veya Devlet idaresinde görevli olanların bu hakları kullanmalarına hukuken öngörülen sınırlamalar koymalarını engellemez(8/2 bendi)".
5.1.5. Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi: Madde 12. "Herkes, barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğü ile her düzeyde, özellikle siyaset, sendika ve yurttaşlıkla ilgili konularda örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu, herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara girme hakkını da içerir".
5.1.6. Gözden Geçirilmiş Sosyal Şartı(ve Avrupa Sosyal Şartı) 1. Bölüm 5. Maddesi. “Tüm çalışanlar ve işverenler, ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir”.
5.1.7. 87 nolu Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme(Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847, R.G. 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer, Bakanlar Kurulu Kararı 8 Ocak 1993 / 93-3967 , R.G. 25 Şubat 1993 / 21507): Madde 2. Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.
5.1.8. 151 sayılı Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi(Kabul tarihi/kanun no: 25 Kasım 1992 / 3848. RG. 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer. Yürürlük tarihi: 12 Temmuz 1993): Madde 4. Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.
5.2. Uluslararası Sözleşmelere Göre Sendika Kurma Hakkı:
87 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ilişkin sözleşme ile Avrupa sosyal Şartı sendika kurma hakkı öznesine çalışanları(151 sayılı sözleşmede kamuda istihdam edilenleri kapsamaktadır) koyarken, Türkiye’nin onayladığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesive Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi sendika kurmada özne olarak herkesi kapsamış ve herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurabileceklerini belirtmişlerdir.
87 sayılı ILO sözleşmesinde çalışanlar kavramına yer verilmesine rağmen, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO), denetimler sonucu oluşturduğu “Komite Kararları”nda, komitenin, emekli çalışanlara yalnızca sendikaya katılma ve söz konusu örgütün kurallarına tabi biçimde işleyişinde yer alma hakkı verilmesinin örgütlenme özgürlüğü ilkelerine aykırı bulmadığını (412. Sıra- Vaka No. 2888, paragraf 1085.), bir sendikanın özel çıkarlarını savunmaları için emekli çalışanları temsil edip edemeyeceğine karar verme hakkının, tüm sendikaların iç özerklikleriyle ilgili bir sorunu olduğunu (413. Sıra) belirtmiştir.
Keza Avrupa Sosyal Şartı’nın yerine getirilip getirilmediğini denetleyen Sosyal Haklar Avrupa Komitesi, Polonya raporunda açıkça “sosyal şart anlamında çalışanlar kavramının yalnızca aktif çalışanları değil aynı zamanda çalışmaya dayalı hakları kullanan kişileri (emekli, işsiz ve evde çalışanları) de kapsayacağını” belirterek, emeklilerin de Avrupa Sosyal Şartına göre sendika kurmaları gerektiğini vurgulamıştır.
Görüldüğü gibi her ne kadar 87 sayılı sözleşme ile Avrupa Sosyal Şartında çalışanların sendika kurabileceği kuralına yer verilmiş ise de sözleşme ve şartın uygulanmasını denetleyen komiteler, açıkça çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de bu sözleşme hükümlerine göre sendika kurabileceklerini belirtmişlerdir.
Nitekim anılan sözleşmelere dayanılarak, Avrupa Sendikalar Konfederasyonuna (ETUC) bağlı Emekli ve Yaşlı Sendikaları Konfederasyonu (FERPA) örgütü kurulmuş olup, Avrupa da yaklaşık 10 milyon emekliyi temsil eden 23 ülkede sendika örgütlenmesi bağlıdır(www. ferpa.online).
Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesine dayanılarak da 2010 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde İşsiz Sendikası (UCUBED) kurulmuştur(Kuşlu, Özlem. İşsiz Sendikası ve UCubed Örneği. ÇSGB Çalışma Dünyası Dergisi. Cilt 1. Sayı:2. Ekim-Aralık 213. s: 85-104).
5.3. Türk Yargı Makamlarının Sendikal Haklarda Uluslararası Sözleşmelere Bakış Açısı:
5.3.1. Anayasa Mahkemesi: Anayasa Mahkemesi, iç hukuk düzenlemeleri olan kanunların Anayasaya somut veya somut denetimini yaparken, kanunların Anayasa’ya uygunluğuna bakmakta, denetimi yapılan normun Uluslararası Sözleşmelere uygun olup olmadığını denetlememektedir. Zaten böyle bir görevi de yoktur. Ancak bireysel başvuru da hak ihlallerinin denetimini yaparken, Anayasa yanında Uluslararası Sözleşmelerin hükümlerine de atıf yapmıştır. Daha çok destek normu olarak kullandığı anlaşılmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 16.04.2014 tarih ve 2013/5447 Başvuru no ile Bireysel Başvuruda, sendikal hakların ihlal edildiğine dair verdiği karara göre:
“Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır. Sendikaya üye olma özgürlüğü, bir kimsenin sendikaya üye olmasının iradî olmasını gerektirir. Bu özgürlük aynı zamanda, birden çok sendikadan istenilen sendikanın seçilmesi ve o sendikaya üye olma hakkını da içerir(B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68). Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı, örgütlenme özgürlüğünün şekli ve özel bir yönüdür(bkz. Belçika Ulusal Polis Sendikası kararı / Belçika, 27 Ekim 1975, B. No: 4464/70, § 17). Sendikaya üye olmama hakkına AİHS’de açıkça yer verilmemiş olması, örgütlenme özgürlüğünün negatif yönünün AİHS’in 11. maddesinin dışında bırakıldığı ve sendikaya üye olmaya zorlamanın bu hükmün amacına uygun olduğu anlamına gelmez. AİHS’in 11. maddesinin, sendika üyeliği anlamında her türlü zorlamaya izin verecek şekilde yorumlanması, bu hükmün amaçladığı özgürlüğün özünü zedeler(bkz. Young, James ve Webster / Birleşik Krallık, B.No: 7601/76; 7806/77, 13/8/1981, § 52). Belli bir sendikaya üye olmaya zorlama, AİHS anlamında her zaman sorun oluşturmasa da, somut olayın koşulları altında belirli bir zorlama şekli, AİHS’in 11. maddesi ile korunan örgütlenme özgürlüğünün özüne zarar verebilir(bkz.Gustafsson / İsveç, B.No: 15573/89, 25/4/1996, § 45). Örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından biri, AİHS’in 9. ve 10. maddelerinde güvence altına alınan kişisel düşüncelerin korunmasıdır. Bu koruma, negatif ve pozitif örgütlenme özgürlüğünün birlikte güvence altına alınmasıyla sağlanabilir(bkz.Chassagnou ve Diğerleri/ Fransa, B.No: 25088/94, 28331/95, 28443/95, 29/4/1999, § 103). Kişisel düşüncelerin korunması ise, AİHS’in 11. maddesinde zımni olarak kabul edilen kişinin seçim yapma hakkının önemli bir sonucu ve bu maddenin negatif yönünü ortaya koyan önemli bir unsurdur(bkz.Sorensen ve Rasmussen / Danimarka, B.No: 52562/99, 52620/99, 11/1/2006, § 54). Sendikal hakların kullanılması konusunda devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Anayasa'nın 51. maddesi uyarınca çalışanlar, önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptirler. Bu hakların gerçek ve etkili şekilde serbestçe kullanılmasını sağlamak, devletin pozitif yükümlülüğü içindedir. 51. maddede ayrıca, hiç kimsenin bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamayacağı düzenlenmiş olup, bu hakların serbestçe kullanılmasını sağlamak ve buna ilişkin engelleyici durumları ortadan kaldırmak da devletin negatif yükümlülüğü kapsamında değerlendirilmektedir. AİHS’in 11. maddesi temel olarak, maddede yer verilen haklardan etkili bir şekilde faydalanılmasını sağlama konusunda devletin pozitif yükümlülüğünü gerekli kılar. Bunun yanında, sendikaya üye olmama hakkına AİHS’de yer verilmemiş olması, örgütlenme özgürlüğünün negatif yönünün AİHS’in 11. maddesinin dışında bırakıldığı anlamına gelmeyeceği için sendikaya üye olmaya zorlama da 11. maddeye aykırılık oluşturur. AİHS’deki bu düzenleme ve anlayışa paralel olarak, Anayasa’nın 51. maddesi de, sendikaya serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme hakları ile hiç kimsenin bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaması ilkesi devletin bu hak kapsamındaki pozitif ve negatif yükümlülüklerini içermektedir.
5.3.2. Danıştay uygulaması:
Danıştay bazı kararlarının gerekçesinde Uluslararası Sözleşmelerdeki (AGİT’e, AIHS’ne, ILO Sözleşmesine ve diğer antlaşmalardaki) kurallara başvurmuş, açıklayıcı ve destekleyici gerekçe yapmıştır.
Danıştay 1. Dairesi 22.04.1992 tarih ve 1992/136 E, 1992/147 K. Sayılı kararı ile Anayasa’da o zaman için sadece işçiler sendika kurabilir düzenlemesine karşın “sendika kurma hakkının yalnızca isçi ve işverenlere özgü olduğu anlamına gelecek bir anlatımın yer almadığı, Anayasa bütünüyle incelendiğinde, kamu görevlilerinin sendika kurma hakkının anayasal bir hak olarak yer almadığı, ancak bunu yasaklayan bir hükmün de bulunmadığı, bir hakkın anayasada yer almamış olmasının, yasayla tanınmasına engel olamayacağı, nitekim, 1961 Anayasasının 47. maddesinde yalnızca toplu sözleşme ve grev hakkından söz edilmesine ve lokavta ilişkin bir hüküm bulunmamasına rağmen, 275 sayılı Kanunun lokavtı, yasal bir hak olarak işverenlere tanıdığı, Anayasanın 51. maddesinde kamu görevlilerinin sendika ve üst kuruluş kurma hakkı konusunda bir düzenleme yer almamış olmakla birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) nün Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı Sözleşme ile Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin 151 sayılı Sözleşmenin onaylanarak kamu görevlileri de dahil olmak üzere herkese sendika kurma hakkı tanınmasına ve konunun yasal olarak düzenlenmesine Anayasal bir engel bulunmadığı” şeklinde görüş belirtmiştir.
Danıştay 10. Dairesi ise memurların sendika kurmaları ve sendikal faaliyette bulunmalarını engelleyen İçişleri Bakanlığı genelgesinin iptali istemiyle açılan davada, “Anayasamızda kamu personelinin sendikalaşma hakkı düzenlenmemiş olmakla birlikte söz konusu hakkın kullanılmasını engelleyen bir hükme de yer verilmemiştir. Temel hak ve özgürlükler kapsamı içindeki bir hakkın sadece Anayasada yer almadığı gerekçesiyle kullanılması engellenmez…” İfadelerine yer vermiş, kamu görevlilerinin sendikalaşma hakkının AİHS’nin 11. maddesiyle güvence altına alındığını açıkça belirtmiş ve söz konusu genelgenin iptaline karar vermiştir(Danıştay 10. Dairesi, 10.11.1992 gün ve 1991/1262 E, 1992/3911 K.).
Keza Danıştay 10. Dairesi, “Emeklilik statüsü içinde bulunan kişilerin aktif olarak çalışmamakla beraber çalışanlar gibi korunması ve geliştirilmesi gereken hak ve çıkarları bulunan kişilerdir. Emekli ve yaşlılık aylıkları ile öteki sosyal güvenlik hakları, emeklilerin birey olarak tek başına sosyal güvenlik kuruluşlarına, yani kamu işverenine karşı savunabilecekleri, koruyup geliştirebilecekleri haklar değildir. Bu haklar da, aktif çalışma yaşamındaki ücretlilerin hakları gibi, sendikal örgütler aracılığıyla korunması ve geliştirilmesi gereken haklardır” içtihadı ile emeklilerin sendika kurabileceklerini belirtmiştir (20.07.2007 gün ve 2004/11046 E, 2007/4117 K.).
5.3.3. Yargıtay Uygulaması:
Yargıtay, bazı kararlarında iç hukuk normlarından hareket ederken, birçok kararında uluslararası anlaşmaları kanun hükmünde değerlendirmekte ve kararlarında gerekçe olarak yer vermektedir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi yerel mahkemelerin işçi ve memur emeklileri tarafından kurulan 2821 sayılı önceki Sendikalar Kanunu’nu ile 4688 sayılı Kanun kapsamında değerlendirme yaparak kapatma kararı veren yerel mahkeme kararlarını gerekçesiz olarak onarken (18.12.2006 gün ve 11979-14232 ve 28.01.2008 gün ve 14594-689 sayılı ilamları) daha sonra verdiği kararlarda ise uluslararası sözleşmelerin iç hukuk normu hâline geldiğini ve Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca uygulanması gerektiğini belirterek emeklilerin ve Çiftçilerin sendika kurabileceklerine karar vermiştir(14.11.2011 gün ve 2010/9354 E, 2011/11833 K. -emekliler için, 27.11.2012 gün ve 2011/12583 E, 2012/18032 K. –Çiftçiler için).
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin kararlardaki gerekçesi: “T.C. Anayasasının 03/10/2001 tarihli 4709 sayılı Kanunun 20. maddesiyle değişik 51. maddesinin 1. fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin önceden izin almaksızın sendika kurabilecekleri düzenlenmiştir. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile sendikal haklar açısından işçiler ve işverenler hak öznesi; 4688 sayılı Yasada da kamu görevlileri hak öznesi kabul edilmiştir. Dolayısıyla iç hukukumuzda yapılan düzenlemeler çerçevesinde aktif olarak çalışma hayatına dahil olanlar için sendikal haklarla ilgili düzenleme yapılmıştır. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler ve ülkedeki yürürlükte bulunan tüm mevzuat gözönünde bulundurulduğunda, işçiler-işverenler ve kamu görevlilerinin sendikal haklarının düzenlendiği anlaşılmaktadır. Buna mukabil dava konusu sendikanın üyelerinin ve dolayısıyla emeklilerin sendikal hakları ile ilgili bir düzenleme olmadığı gibi emeklilerin sendika kurmalarının yasak olduğunu belirten bir düzenleme de yoktur. Ayrıca Anayasanın 17. maddesinde "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir." bu düzenlemede, herkesin dolayısıyla emeklilerinde maddi varlıklarını korumak ve geliştirmek amacıyla örgütlenmesi ve sendika kurmaları güvence altına alınmıştır.
Yine Anayasanın 90/son maddesine göre "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.(Ek cümle: 07/05/2004-5170 S.K./7.mad.). Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır." hükmü çerçevesinde, Türkiye tarafından kabul edilip usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalardan, B.M. Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 8. maddesi, B.M. Medeni ve Siyasi Sözleşmesinin 11. maddesi uyarınca sendikal haklardan herkesin yararlanacağı hususu düzenlenmiştir. Bu sözleşmelerde belirtilen "Herkes" kapsamına aktif çalışma yaşamı içinde bulunanların yanısıra, aktif çalışma hayatından ayrılmış emekliler de dahildir. Dosya bilgileri ve sendikanın tüzüğüne göre adı geçen sendika emeklilerin maaş vb. gibi haklarını koruyacak ve geliştirecektir. Bu da tipik bir ekonomik çıkar savunması ve dolayısıyla sendika konusu olabilecek bir faaliyettir.
Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler doğrultusunda, T.C. Anayasa'sı ve 2821, 2822 ve 4688 sayılı yasalarda işçiler, işverenler ve kamu görevlileri sendikal hakların öznesi olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde, emeklilere (çiftçilere) sendikal haklarını yasaklayan bir kural da yoktur. Yukarıda belirtilen ve usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan uluslararası andlaşmalarla da sendika hakkı "herkes"e tanındığına göre, emeklilerin (çiftçilerin) sendika kurma haklarının olduğunun kabulü ile açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği hâlde, kabulüne yönelik karar doğru görülmemiş bozulması gerekmiştir”.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de üretici köylülerin sendika kurabileceklerine ilişkin uluslararası sözleşmeleri esas alan yerel mahkeme kararını onarken (30.12.2010 gün ve 2010/33345-41972), yargı organını temsil eden yargıçların sendika kuramayacaklarına oy çokluğu ile karar vermiştir(2011/49782 E, 2012/4945 K).
Direnmeye konu uyuşmazlıkta emeklilerin sendika kuramayacaklarını belirten Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ise, 4688 sayılı yasa kapsamında “Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 87 sayılı Sözleşmesi'nin 2. maddesine göre “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.” Aynı sözleşmenin 9. maddesine göre ise “Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.” 4688 sayılı Kanun'un “Sendika üyesi olamayacaklar” başlıklı 15. maddesinin (j) bendinin dava tarihinde yürürlükte bulunan metnine göre “Emniyet hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahilpersonel”in sendika üyesi olamayacakları ve sendika kuramayacakları hususu belirtilmiştir. İnceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan emniyet hizmetleri sınıfına dahil polis memurları tarafından kurulduğu anlaşılmakla” polislerin kuramayacağını” (2016/12861 E, 2016/16434 K) içtihat ederken, 9. Hukuk Dairesinin oy çokluğu ile kuramaz dediği yargıçların, sendika kurabileceklerine karar vermiştir(2015/8020 E, 2015/15117 K). Aynı Özel Daire Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca temel hak olan sendika kurma hakkını düzenleyen AIHS, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 87 sayılı ILO sözleşmesi hükümleri ile AIHM’nin Demir-Baykara Türkiye kararına atıf yaparak köy ve mahalle muhtarlarının sendika kurabileceklerine karar vermiştir(2015/1519 E, 2015/29700 K).
6. İç Hukuk Normu Hâline Gelen Uluslararası Sözleşmelerin Esas Alınması:
Anayasa’nın 11. maddesinde anayasanın bağlayıcı ve üstün olduğu ve kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağı belirtilmiş ise de aynı Anayasa uluslararası onaylanan ve iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere ayrı bir statü tanımış ve Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini belirtmiştir. Özellikle de temel haklar konusunda çatışma halinde ise uluslararası sözleşmelerin esas alınacağını belirterek, temel haklarda uluslararası sözleşmelerin üst norm olarak uygulanacağını kabul etmiştir. O hâlde Anayasa’nın 11. maddesi uyarınca 90/son maddesinin gözönünde bulundurarak uluslararası sözleşmeleri yargı makamlarının öncelikle uygulaması gerekir. Sonuç itibariyle temel haklara ilişkin iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşme hükümlerini yerel mahkeme, bölge adliye mahkemesi ve temyiz mahkemesi uygulamak zorundadır. Uygulamak zorunda olan mahkeme, Anayasa veya yasa ile çatıştığını belirterek uygulamaz ise o zaman Anayasa Mahkemesinin yapmadığı bir denetimi yapar ve Anayasanın bağlayıcılığını ihlal etmiş olur.
6.1. Yargı Uygulaması:
6.1.1. Anayasa Mahkemesi yukarda belirtilen 2013/5447 başvuru no ile verdiği kararda “Anayasanın 90. maddesindeki düzenleme uyarınca usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalarda yer alan düzenlemelerin kanun hükmünde olduğu belirtilerek, 7/5/2004 tarihinde yapılan değişiklikle fıkraya eklenen son cümle ile hukukumuzda kanunlar ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalar arasında bir çeşit hiyerarşi ihdas edilmiş ve aralarında uyuşmazlık bulunması halinde andlaşmalara öncelik tanınacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası bir andlaşma ile bir kanun hükmünün çatışması halinde, uluslararası andlaşma hükmünün öncelikle uygulanması gerekir. Bu durumda başta yargı mercileri olmak üzere, birbiriyle çatışan temel hak ve özürlüklere ilişkin bir uluslararası andlaşma hükmü ile bir kanun hükmünü önlerindeki olaya uygulamak durumunda olan uygulayıcıların, kanunu göz ardı ederek uluslararası andlaşmayı uygulama yükümlülükleri vardır(B. No. 2013/4439, 6/3/2014, § 35). Anayasa’nın 90. maddenin beşinci fıkrası uyarınca, sözleşmeler hukuk sistemimizin bir parçası olup, kanunlar gibi uygulanma özelliğine sahiptir. Yine aynı fıkraya göre, uygulamada bir kanun hükmü ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin olan sözleşme hükümleri arasında bir uyuşmazlığın bulunması hâlinde, sözleşme hükümlerinin esas alınması zorunludur. Bu kural bir zımni ilga kuralı olup, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleriyle çatışan kanun hükümlerinin uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırmaktadır (B. No. 2013/2187, 19/12/2013, § 45).
6.1.2. Danıştay, 7.12.1989 tarih ve 6/4 sayılı içtihadı birleştirme kararında AİHS'nin iç hukukun bir parçası olduğunu, anayasaya aykırı olsa bile yasaların önce ya da sonra olmalarına bakılmadan uygulanacağını, yasanın sözleşmeyi değiştiremeyeceğini, çünkü yasalar üstü olduğunu belirtmiştir(22.5.1991, 1723/933).
Danıştay 5. Dairesi’nin, 21.5.1991 günlü, E.1986/1723, K.1991/933 sayılı kararında “Anayasanın 90. maddesindeki hüküm karşısında, uluslararası antlaşmaların Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğine ve bu antlaşmalarla bir devletin diğer devletlere karşı antlaşmada yer alan hak ve hürriyetlerden kendi vatandaşlarını da yararlandırmak konusunda uluslararası yükümlülük altına girmiş olduğuna göre, usulüne uygun şekilde onaylayarak yürürlüğe konulmuş bu nitelikte bir antlaşmanın, Anayasaya aykırı hüküm taşısa bile uygulanmaktan alıkonulamayacağı, kendisinden önce veya sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı ya da sonradan çıkan yasanın antlaşma kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek uygulanmasının savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir. Anayasa, antlaşmaların Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini açıklamak suretiyle, ulusal hukuk yönünden antlaşmaların üstünlüğü ilkesini benimsediğini belirtmiş olmaktadır.” denilmiş ve antlaşmalara üstünlük tanınmıştır.
6.1.3.Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu, tabii babalığına hükmolunan çocuğun, gayri sahih nesebi olarak, babasına mirasçı olacağına ilişkin, 22.02.1997 tarihli, 1/1 sayılı kararında, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine, 1950 tarihli AİHS’ne, 1959 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesine dayanmış ve kararını bunun üzerine kurmuştur.
6.2. Doktrin görüşü:
6.2.1. Gözübüyük ve Gölcüklü’ye göre, Anayasa’ya aykırılığı öne sürülemeyen bir anlaşmanın, Anayasa’ya aykırı diye uygulanmaması, Anayasa’nın getirdiği sisteme ters düşer. Keza, bir anlaşmadan sonra yürürlüğe giren kanunun, "sonraki kanun" veya "özel hüküm" denilerek anlaşma karşısında öncelikle uygulanması da, aynı şekilde mümkün olmamalıdır. Anlaşmalar, kendi kurallarına göre değiştirilir; ulusal normlarla bunları tek taraflı değiştirmenin veya ilga etmenin imkanı yoktur(Feyyaz Gölcüklü, Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Turhan Kitabevi, Genişletilmiş 3. Bası, Ankara, 2002. s.21).
6.2.2. Selçuk’a göre: "Anayasa yapıcı, Anayasa’yı yaparken, uluslararası anlaşmaları yasa düzeyinde öngörmüş olabilir. Ancak bu, onun öznel iradesidir(occasiolegis). Aynı Anayasa yapıcısı, anayasaya aykırılık iddiasını engelleyerek, bu öznel iradeyi aşmış; o anda bile geleceğe yönelik nesnel iradeyi (ratiolegis) açıklamıştır. Artık bugün, Anayasa’ya karşın dokunulmazlığını koruyarak yürürlükte kalan bir anlaşma hükmü varsa, bu hüküm, Anayasa’ya karşın uygulanacak demektir. Yargıçlar, yasaları, yasa koyucunun öznel değil; nesnel iradesine göre yorumlayarak uygulamak zorundadırlar.(Sami Selçuk, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Türk Uygulaması, Yargıtay Dergisi, Cilt:25, Temmuz 1999, s.410).
6.2.3. Benzer görüş olarak; "... Anayasa’nın eksenini oluşturan ‘insan haklarına saygı’ ilkesi, sadece AİHS’in değil, fakat bütün uluslararası insan hakları normlarının anayasal değerde sayılmasını zorunlu kılmaktadır... Bütün bir hukuk sisteminin uyum içinde olmak zorunda olduğu bir Sözleşmenin anayasal değerde olduğunu, hatta kimi yönlerden anayasa üstü konumda bulunduğunu ayrıca söylemek fazladır." (Tekin Akıllıoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt:1, Sayı:2-3, Mayıs-Eylül 1991, s.41, 42).
6.2.4. Yüzbaşıoğlu’na göre ise, özellikle Başlangıç’ın 4. paragrafı ile 2. ve 5. maddeler bağlamında, 1982 Anayasası’nın, uluslararası hukuka açıklık ilkesini esas alan bir anayasa olduğu ve bu doğrultuda da, uluslararası hukukun ulusal hukuka üstünlüğü ilkesini öngördüğü kabul edilebilir. Böyle olunca, uluslararası hukuk düzeninin en önemli kaynağı olan anlaşmaların da, ulusal hukuk kurallarına üstün olduğunda şüphe yoktur(Necmi Yüzbaşıoğlu, Avrupa İnsan Hakları Hukukunun Niteliği ve Türk Hukuk Düzenindeki Yeri Üzerine, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt:11, Sayı:1, Mayıs 1994. s.30).
6.2.5. Gülmez’e göre, “İnsan hakları yazılı hukukunun ILO’nun kuruluşundan 2004’e uzanan 85 ve BM’nin kuruluşundan 2004’e uzanan 59 yıllık evrimi, “olması gereken” kurallar niteliği taşıyan insan haklarını “olan” kurallara dönüştürmüş; soyut düşünce ve ilkelere, gözle görülüp elle tutulan, yani belgelerde okunabilen, ihlal edildiği zaman da –büyük bir çoğunluğu yargısal nitelik taşımayan- koruma ve denetim yollarına başvurabilen “somut” kurallar özelliği kazandırmıştır. Artık birey, uluslararası insan hakları hukukunun “konusu” değil “öznesi”dir. Bireyin devleti önceleyerek doğuştan öznesi olduğu düşünülen ve söylenen hakları, uluslararası hukukça güvenceye bağlanmıştır, ihlal eden devlete karşı hak arama yolları vardır. Üstelik bireyin hakkını araması, kimi koruma ve denetim sistemlerinde, yalnızca yurttaşı olduğu devletin sözleşmeye taraf olmasına ya da onaya ek olarak yetki bildiriminde bulunmasına bağlı değildir”. Gülmez, Anayasa’nın 90/son cümlesindeki “esas alınır” denilerek “emir kipi ile noktalandığına” işaret ederek, uyuşmazlığı çözecek yargı yerinin bu açık anlatım karşısında yasayı bırakarak sözleşme hükümlerini uygulama yükümlülüğü getirdiğinin altını çizmektedir(Mesut Gülmez, “Sendikal Haklara İlişkin Sözleşmelerin İç Hukuka Üstünlüğü ve Yasalarımızdaki Aykırılıklar”,Çalışma ve Toplum, Sayı 4, 2005/1, s. 11-56).
7.Temel hakların niteliği ve sınırlandırılması:
İnsan haklarının anayasal deyimlenişi olarak adlandırabileceğimiz “temel hak”kın doktrinde bir diğer anlamca yakını “kamu hakları ve özgürlükleri”dir. Kamu özgürlükleri; “yasayla tanınan ve idareye karşı”; temel hak ve özgürlükler ise “Anayasa ile tanınan ve yasamaya karşı” ileri sürülen hukuki çıkar ve değerleri ifade eder. “İnsan hakları”nın ifade ettiği ise, sadece belli bir ülkede belli bir alanda anayasayla ve yasalarla tanınan hak ve özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir. Temel haklar anayasalarda düzenlenen, güvence altına alınan, yasama ve yürütme organlarının tasarrufu ile kolayca kaldırılamayan haklardır(Yrd.Doç.Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, Anlamı, Kapsamı Ve Sınırlarıyla Temel Haklar Ve Anayasalarımız. https://hukuk.deu.edu.tr/2020/01. S. 461 vd.).
7.1. Temel hak olarak sendikal haklar: Sendika kurma, sendikaya üye olma, çıkma veya sendikaya üye olmama da temel haklardandır. Anayasa Mahkemesinin yukarda belirtile 2013/5447 başvuru sayılı kararında da açıklandığı gibi “Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır. Sendikaya üye olma özgürlüğü, bir kimsenin sendikaya üye olmasının iradî olmasını gerektirir. Bu özgürlük aynı zamanda, birden çok sendikadan istenilen sendikanın seçilmesi ve o sendikaya üye olma hakkını da içerir(B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68)”.
7.2. Temel hak olan sendika kurma hakkının, genel nitelikte temel hak olan dernek kurma hakkından farkı:
Dernek, kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarıdır. Dernekler Kanunu Md.2a).
Sendika ise kazanç amacı gütmeden üyelerinin ekonomik, sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kurulurlar, dolayısı ile sendika üyelerinin ekonomik ve sosyal çıkarları için hareket ederler. Bu kapsamda müzekkere, toplu sözleşme ve barışçıl eylem hakları vardır. Ancak derneklerin üyeleri adına ekonomik, sosyal hak ve çıkarları için hareket etmesi olanağı bulunmamaktadır. Kısaca sendikalar ile derneklerin amacı farklıdır. Bu nedenle emeklilerin dernek kurarak örgütlenme hakkını kullanmalarına engel bulunmadığı, bu nedenle sendika kuramayacaklarını belirtmek doğru bir tespit değildir.
7.3. Temel haklar ve bu kapsamda sendika kurma hakkının sınırlandırılması;
Anayasanın 13. maddesinde temel hakların özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir.
Sendika kurma ile ilgili 51. maddenin ikinci fıkrasında ise “Sendika kurma hakkının ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabileceği” açıkça düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi kişiler veya meslek bazında Anayasa’da bir sınırlamaya yer verilmemiştir.
Belirtmek gerekir ki Anayasa’da açıkça çalışanlar dışında başka kişilerin, somut uyuşmazlıkta olduğu gibi emeklilerin veya işsizlerin sayılmaması, Anayasa’nın bunlar açısından yasak getirdiği, sendika kuramayacakları veya sendikaya üye olamayacakları anlamına gelmez. Nitekim Ekim 2003 değişikliğinden önce Anayasa’da sadece işçiler ve işverenlerin sendika kurma hakkı öngörülürken, kamu görevlileri olan memurların sendika kurmaları ve Türkiye içinde yargılama süreci sonrası kuramayacakları yönünde oluşan ve kesinleşen karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine hak ihlali yapıldığı gerekçesi ile başvurulması üzerine, AİHM “yasa koyucunun gecikmesinin neden olduğu kanun boşluğunun, sendika özgürlüğünün sınırlanabileceği koşullara uygun olan bir toplu iş sözleşmesinin iptal edilmesi için başlı başına yeterli olabileceğini kabul edemeyeceği, dava konusu müdahalenin, yani başvuranların sendikasının, yetkili makamla toplu görüşme yapmasının ardından imzaladığı toplu sözleşmenin geriye işleyecek biçimde iptal edilmesinin, Sözleşme’nin 11§2. maddesine göre “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı bulgusuna varıldığını, kamu görevlisi olarak başvuranların, sendika kurma haklarına müdahale edilmesinden ötürü Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir(Demir Baykara/Türkiye 12.11.2008 tarih ve 34503/97 Başvuru no).
Diğer taraftan kanun veya uluslararası sözleşme ile Anayasa’daki temel hakların genişletilmesi olanaklıdır ve bu Anayasa’da belirtilen sınırlamalara (millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleri) girmiyorsa, Anayasa’ya aykırılık teşkil etmeyecektir. Zira bu durumda Anayasa’da belirtilen temel hakların genişletilmesi, kanun hükmü hâline gelen uluslararası sözleşmelere uygun yorumlanmasının bir sonucudur. Bu durumda Anayasa’nın sözleşme ile çatıştığından söz edilemez.
Kaldı ki Anayasa’ya göre çalışan kavramı içinde nitelendirilmeyen çiftçilerin, üretici köylülerin iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere göre sendika kurabilecekleri yukarda belirtilen yargı kararları ile de kabul edilmiş, Anayasa ile çatıştığından söz edilmemiştir.
Yukarda da açıklandığı üzere, 87 sayılı SendikaÖzgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme ile Avrupa Sosyal Şartı, Anayasa’nın 51. Maddesi gibi sadece çalışanlar kavramına yer vermesine rağmen, her iki sözleşmenin uygulanmasını denetleyen komite açıkça, çalışan kavramında fiilen çalışanlar yanında çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin (emekli, işsiz ve evde çalışanları) de yer alması gerektiğini raporlarında belirtmişlerdir.
8. Değerlendirme ve Sonuç:
8.1. Sendika kurma, sendikaya üye olma, çıkma ve üye olmama hakkı temel bir haktır. Temel haklar yok hükmünde sayılamaz, ancak sınırlamaya tabi tutulabilir. Sınırlamalar ise Anayasa ve Uluslararası Sözleşmelerde sayılıdır ve bu sayılmalar dar tutulmalı ve genişletilmemelidir.
8.2. Bu temel hakkın öznesi, iç hukuk normu haline gelen ve Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi hükümlerine görekendi çıkarlarını korumak için herkestir. Her ne kadar Anayasa’nın 51. Maddesi düzenlemesi gibi sadece 87 sayılı ILO Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı çalışanlar ve işverenler kavramına yer vermiş ise de, bu sözleşmeleri denetimle görevli komiteler çalışanlar kavramına çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de (emeklilerin, işsizlerin ve evde çalışanların) girdiğini belirtmişlerdir.
8.3. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 51. maddesinde çalışanlar ve işverenler bakımından sendika kurma hakkı belirtilmiş ise de aynı maddenin ikinci fıkrasında yasak kapsamında kişiler ve meslekler sayılmamıştır. Nitekim yargı kararları ile bu kapsama girmeyen çiftçi ve üreticilerin sendika kurabilecekleri kabul edilmiştir.
8.4. Anayasa ile sözleşmeler arasında özne (çalışan-çıkarları olan herkes) bakımından bir çatışma yoktur. Anayasa’nın yasak öngörmemesi nedeni ile Anayasa’nın sözleşmeye uygun yorumlanması gerekir ve temel hakkın genişletilmesi bir çatışma olarak değerlendirilemez.
Nitekim 1961 Anayasa’sında lokavt hakkı yokken, kanunla işverene tanınmıştır.
Keza Anayasa’da “yakalanan veya tutuklanan kişinin, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç 48 saat içinde hâkim karşısına çıkarılması öngörülmesine” rağmen, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda gözaltı süresinin kişi için 24 saati geçemeyeceği kabul edilmiştir.
Diğer taraftan Anayasa’da yer almamasına rağmen, Anayasa Mahkemesi uluslararası sözleşme uyarınca sendikaya üye olmama (negatif temel hak) hakkının da olduğunu belirtmiştir.
8.5. Çoğunluğun kabul ettiği gibi sözleşmeler ile Anayasa’nın çatışması hâlinde ise konu oldukça tartışmalı olmakla birlikte, Anayasa’nın 90/son maddesi ile temel haklara ilişkin sözleşmelere üstünlük tanınması ve Anayasa’ya aykırılık yoluna başvurulamaması nedeni ile uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerekir. Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı kabul edilerek uygulanmaması, uluslararası sözleşme hükmünün Anayasal denetimi demektir ki, Anayasa Mahkemesinin yapmadığı bir denetim, denetim görevi olmayan, kanunları ve özellikle temel haklara ilişkin sözleşme hükümlerini uygulamakla görevli ilk derece, istinaf veya temyiz mahkemesine verilmiş olunacaktır.
8.6. Belirtmek gerekir ki “aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyeceği” yönündeki bir gerekçe ise 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesinin işçiler dışında, sendika kurma hakkı tanıdığı, ancak toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı tanımadığı, iş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler dikkate alındığında isabetli değildir. Zira sendika kurma hakkı temel hak, toplu pazarlık yapma ve grev hakkı ise bu hakkın sonuçları olup, sonuçlarından olan toplu pazarlık ve grev hakları sınırlanabilir. Burada temel ölçü, menfaatlerinin olup olmadığıdır. Derneklerin amacı ile sendikaların amaçlarının farklı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
8.7. 4688 sayılı kanunun kamuda aktif çalışanları, 6356 sayılı kanunun ise işçi ve işverenleri kapsaması nedeni ile emeklileri içerisine almadığından, emeklilerin bu kanunlar kapsamında sendika kurmak için başvurmalarının iç mevzuat uyarınca kabul edilmemesi çoğunluk görüşü ile “Emeklilerin sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden yok hükmünde olacağı” kabul edilmiştir. Oysa emekliler bu kanunlar kapsamında değil, uluslararası sözleşmelere göre sendika kurmak için başvurmuşlardır. Anılan kanunların uluslararası sözleşmeler ile çatıştığı açıktır. Anayasa’nın 51. maddesi ise sözleşmeler ile yukarda açıklandığı üzere çatışmamaktadır. Temel hak olan sendika kurma hakkının iç mevzuata göre yok hükmünde sayılması doğru olmamıştır.
8.8. Emekliler de, çalışanlar gibi korunması gereken hak ve çıkarları bulunan kişilerdir. Devletten maaş almaktadırlar. Kamu kurumunda çalışanlar nasıl örgütlenme hakkı kapsamında özlük ve çalışma koşulları için sendika kurma hakkına sahip ise emeklilerde özlük hakları ve yaşam koşulları için bu hakka sahip olmalıdır. Emeklilerin önünde dernek kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığı, bu nedenle sendika kurma haklarının olmadığı şeklindeki değerlendirme, sendikanın faaliyet alanı ve amacı dikkate alındığında isabetli değildir.
8.9. Sonuç itibari ile çıkarları doğrultusunda herkes gibi temel hak olan sendika kurma hakkı olan emekliler, iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşmelere göre sendika kurabilirler. Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararı bu nedenle isabetlidir. Kararın onanması gerektiğini düşündüğümüzden açıklanan nedenlerle sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/2046 E., 2020/527 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33. maddesinde temel hak olarak düzenlenen dernek kurma hakkının, maddede sayılanlar dışında derneğin etkinliklerine katılma ve dernek üyelerinin menfaatlerini korumak üzere faaliyette bulunma hakkını da içerdiği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11.
Hukuk Genel Kurulu 2017/2046 E. , 2020/527 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi
1. Taraflar arasındaki “olağan genel kurul toplantısının iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü.
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 05.09.2012 tarihli dava dilekçesinde; ...adresinde faaliyet gösteren ...’nin valilik denetim görevlileri tarafından 17.04.2012 tarihinde yapılan denetimi sonucunda, derneğin 30.11.2010 tarihinde yapılan olağan genel kurul toplantısına duyuru yapmayarak 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 77. maddesi ile Dernekler Yönetmeliği'nin 14. maddelerine aykırı hareket ettiğinin tespit edildiğini ileri sürerek davalı derneğin 30.11.2010 tarihli olağan genel kurul toplantısının iptaline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili 03.10.2012 tarihli cevap dilekçesinde; dava dilekçesindeki “duyuru yapmamak” ifadesi ile davaya dayanak kılınan denetim raporundaki “duyuru yapıldığını gösterir belge bulunmadığı” ifadelerinin aynı anlamı taşımadığını, genel kurul toplantısının duyurulduğuna dair belge bulunmamasının genel kurulun iptali sebebi olmadığını, iddianın aksine toplantı tarih, yer ve saatinin üyelere bildirildiğine dair tutanağın mevcut olduğunu, Dernekler Yönetmeliği’nin 14. maddesinde duyurunun yazılı yapılacağı belirtilmiş ise de bu yazının nasıl bir yazı olduğunun belirtilmediğini, bu hususa dayanılarak aradan 2 yıl geçmiş bulunan genel kurul kararının iptalini istemenin hukuka ve kamu düzenine aykırı olduğunu, genel kurul toplantısının bildirilmediği yönünde herhangi bir dernek üyesinin de itirazı bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme Kararı:
6. Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinin 14.05.2013 tarihli ve 2012/466 E., 2013/284 K. sayılı kararı ile; dosya üzerinde yapılan bilirkişi incelemesi neticesinde 03.05.2013 tarihli bilirkişi raporu denetime elverişli bulunmakla hükme esas alındığı, genel kurula çağrı yazısının 5 üyeye gönderilmemesi nedeniyle çağrıda usulsüzlük yapılmışsa da yapılan usulsüzlük sonuca etkili olmadığından genel kurulun iptalini gerektirecek bir durumun söz konusu olmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (Kapatılan) 18. Hukuk Dairesince 10.11.2014 tarihli ve 2014/16932 E., 2014/15780 K. sayılı kararı ile;
“Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davalı derneğin 30.11.2010 tarihinde genel kurul toplantısı yaptığı, bu toplantı için üyelere elden yazı ile bildirim yapıldığı ancak yapılan bildirimde toplantı gündemi, tarihi, saati, yerinin ve çoğunluk sağlanamazsa ikinci toplantının ne zaman ve nerede yapılacağına dair bilgilerin yer almadığı gibi bildirimin genel kurula katılma hakkı olan beş üyeye de yapılmadığı, genel kurul toplantısının kanuna ve tüzüğe aykırı yapılması nedeniyle iptali için dava açıldığı, mahkemece beş üyeye çağrının yapılmamış olmasının sonuca etkili olmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği anlaşılmaktadır. Yukarıda yapılan açıklamalar dikkate alındığında kanuna ve tüzüğe aykırılık halinde bu aykırılığın sonuca etkili olup olmamasına göre bir ayrım yapılmaksızın genel kurul toplantısının iptaline karar verilebileceğinden davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yerinde olmayan gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.” gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.
Direnme Kararı:
9. Ankara 23. Asliye Hukuk Mahkemesinin 25.02.2016 tarihli ve 2015/452 E., 2016/66 K. sayılı kararı ile; davalı vekili tarafından sunulan örnek Yargıtay kararlarında, "çağrıdaki usulsüzlüğün tek başına bir iptal sebebi olmadığı" (Yargıtay 7. Hukuk Dairesinin 31.05.2012 tarihli ve 2012/3981 E., 2012/4118 K. sayılı kararı), "genel kurula katılma hakkı bulunmayan üyelerin genel kurula katılmış olmalarının toplantı ve karar nisabına etkili olmadığı, dava konusu edilen üyelerin sonuca etkisi bulunmadığı, bu nedenle yerel mahkemenin genel kurulun iptali talebinin kabulüne karar vermesinin yanlış olduğu" nun (Yargıtay 18. Hukuk Dairesinin 20.06.2013 tarihli ve 2013/6736 E., 2013/10752 K. kararı) belirtildiği, iptali istenen genel kurula katılmayan 5 üye olduğu, katılan üye sayısına göre karar nisabının gerçekleştiği, genel kurulda alınan kararların seçimler dışında olanların oy birliği ile alındığından bu beş üye katılsa ve kararlara red oyu verseydi dahi 44 kabul ile alınan kararlarda sonucun değişmeyeceği gerekçeleriyle emsal Yargıtay kararları da dikkate alınarak direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalı ...'nin 30.11.2010 tarihinde gerçekleştirilen olağan genel kurul toplantısına 5 üyeye ilişkin yapılan çağrıdaki usulsüzlüğün, alınan kararlarda sonucunu değiştirmeyecek olmasının önemli olup olmadığı, burada varılacak sonuca genel kurul toplantısının iptaline karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
12. 5253 sayılı Dernekler Kanunu'nun 2/a. maddesinde “Dernek; kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi toplulukları” olarak tanımlanmıştır.
13. Dernekler Kanunu, derneklerin kuruluş ve örgütlenmesi ile ilgili hükümlerle devletin dernekler üzerindeki yetkileri ve ceza hukuku ile ilgili hükümler içermektedir. Mülga 2908 sayılı Dernekler Kanunu’nun 50, 51, 52, 53. maddelerinde kurulmuş olan bir derneğin feshedilmesi, kendiliğinden dağılmış sayıldığının tespit edilmesi ve kapatılması hâlleri düzenlenmişti. Özel hukuk alanına giren bir yargılamayı gerektirmesine rağmen kanun koyucu bu davalarda Cumhuriyet Savcısına kamu düzeni düşüncesiyle bazı görevler vermiş ise de, yeni 5253 sayılı Dernekler Kanunu'nda Cumhuriyet Savcılarına derneğin kapatılması, feshi ya da kendiliğinden sona ermesine ilişkin görevler verilmemiştir (Saldırım, M.; Cumhuriyet Savcısı’nın Özel Hukukta Dernek Ve Sendika Tüzel Kişiliğinin Sona Erdirilmesine İlişkin Görevleri, TBB Dergisi, Sayı 59, 2005, s. 361).
14. Dernekler Kanunu’nun 36. maddesinde “Bu Kanun’da hüküm bulunmayan hallerde 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun hükümleri uygulanır.” denilmiştir. Bu hüküm nedeniyle dernekler, hem 5253 sayılı Dernekler Kanunu’na hem de 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)'nun dernekler ile ilgili hükümlerine (m. 56-100) tabidirler. Dernekler Kanunu özel kanun olduğu için Medeni Kanun’a göre öncelikle uygulanır.
15. 5253 sayılı Dernekler Kanunu'nun 19. maddesine göre, İçişleri Bakanı veya mülkî idare amiri tarafından gerekli görülen hâllerde, derneklerin tüzüklerinde gösterilen amaçlar doğrultusunda faaliyet gösterip göstermedikleri, defterlerini ve kayıtlarını mevzuata uygun olarak tutup tutmadıklarının denetletilebileceği, aynı Kanunun "Ceza hükümleri" başlıklı 32. maddesinin "b" bendine göre ise genel kurulu süresinde toplantıya çağırmayan, genel kurul toplantılarını kanun ve tüzük hükümlerine aykırı olarak veya dernek merkezinin bulunduğu veya tüzüğünde belirtilen yer dışında yapan dernek yöneticilerine beşyüz Türk Lirası idarî para cezası verileceği, mahkemece, kanun ve tüzük hükümlerine aykırı olarak yapılan genel kurul toplantılarının iptaline de karar verilebileceği düzenlenmiştir.
16. 4721 sayılı TMK'nın 73. maddesinde "Genel kurul, derneğin en yetkili karar organı olup; derneğe kayıtlı üyelerden oluşur. ", 75. maddesinde "Genel kurul, yönetim veya denetim kurulunun gerekli gördüğü hâllerde veya dernek üyelerinden beşte birinin yazılı başvurusu üzerine, yönetim kurulunca olağanüstü toplantıya çağrılır", "Toplantıya çağrı" başlıklı 77. maddesinde ise "Genel kurul, yönetim kurulunca, en az onbeş gün önceden toplantıya çağrılır. Bu amaçla toplantının günü, saati, yeri ve gündemi, (...)(1) üyelere (...)(1) bildirilir. Toplantıya çağrı usulü ve toplantının ertelenmesine ilişkin konular, yönetmelikle düzenlenir. " düzenlemelerine yer verilmiştir.
17. Dernekler Yönetmeliği'nin "Çağrı Usulü" başlıklı 14. maddesi "(Değişik: RG-23/1/2013-28537) Yönetim kurulu, dernek tüzüğüne göre genel kurula katılma hakkı bulunan üyelerin listesini düzenler. Genel kurula katılma hakkı bulunan üyeler; en az onbeş gün önceden, toplantının günü, saati, yeri ve gündemi en az bir gazetede veya derneğin internet sayfasında ilan edilmek, yazılı olarak bildirilmek, üyenin bildirdiği elektronik posta adresine ya da iletişim numarasına mesaj gönderilmek veya mahalli yayın araçları kullanılmak suretiyle toplantıya çağrılır. Bu çağrıda, çoğunluk sağlanamaması sebebiyle toplantı yapılamazsa, ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağı da belirtilir. İlk toplantı ile ikinci toplantı arasındaki süre yedi günden az, altmış günden fazla olamaz.
Toplantı, çoğunluk sağlanamaması sebebinin dışında başka bir nedenle geri bırakılırsa, bu durum geri bırakma sebepleri de belirtilmek suretiyle, ilk toplantı için yapılan çağrı usulüne uygun olarak üyelere duyurulur. İkinci toplantının geri bırakma tarihinden itibaren en geç altı ay içinde yapılması zorunludur. Üyeler ikinci toplantıya, birinci fıkrada belirtilen esaslara göre yeniden çağrılır.
Genel kurul toplantısı bir defadan fazla geri bırakılamaz." şeklindedir.
18. Gerçekten, gerek Kanunda gerek doktrinde kabul edilen ana kural, dernek toplantısının derneğe kayıtlı olan bütün üyelere, toplantının amacını, yerini, zamanını ve toplantıda görüşülecek hususları çok önceden bildirmek suretiyle bütün üyelerin mümkün olduğunca toplantıya katılmalarını sağlamaktır. Derneğe kayıtlı her üyenin toplantıya ilgi gösterip gelmesi kanunun amaçladığı bir yöndür.
19. Genel kurulda alınan kararlara karşı çeşitli dava yollarına başvurmak mümkün olup, genel kurul kararlarına karşı iptal davası açılması bu yollardan bir tanesini oluşturmaktadır (5352 s. Dernekler Kanunu m. 32, 4721 s. TMK m. 83). Buna göre, yokluk ve geçersizlik halleri dışında kalan sakatlıklarda genel kurul kararları iptal edilebilirlik yaptırımına tabi olmaktadır.
20. Genel kurul toplantısına çağrının yapılmaması veya usulsüz yapılması halinin müeyyidesinin bu toplantıda alınan kararların mutlak butlanı mı, yoksa iptal edilebilirliği mi olduğu hususu Türk ve yabancı doktrinde tartışmalı olup, çoğunluk düşüncesi, hukuki işlemlere güvenlik getirme amacı da dikkate alınarak bu nevi sakatlıkların müeyyidesinin iptal edilebilirlik olduğu yönündedir.
21. Nitekim 4721 sayılı TMK'nın "Kararın iptali" başlıklı 83. maddesi; "Toplantıda hazır bulunan ve kanuna veya tüzüğe aykırı olarak alınan genel kurul kararlarına katılmayan her üye, karar tarihinden başlayarak bir ay içinde; toplantıda hazır bulunmayan her üye kararı öğrenmesinden başlayarak bir ay içinde ve her hâlde karar tarihinden başlayarak üç ay içinde mahkemeye başvurmak suretiyle kararın iptalini isteyebilir. Diğer organların kararlarına karşı, dernek içi denetim yolları tüketilmedikçe iptal davası açılamaz. Genel kurul kararlarının yok veya mutlak butlanla hükümsüz sayıldığı durumlar saklıdır" hükmünü içermekte olup, çağrıda usulsüzlük hâlinin, genel kurula bu nedenle katılamayan üyelere bu toplantıda alınan kararların iptali davası açma hakkı verildiğine göre, kanun koyucunun bunun müeyyidesini mutlak butlan olarak kabul etmediği anlaşılmaktadır.
22. Çağrının usulsüzlüğünü iddia eden tarafın genel kurul toplantısında alınan kararların yasaya, ana sözleşmeye veya iyiniyet kurallarına aykırılık iddialarından birine ya da hepsine dayanması ve iddiasını ispat etmesi zorunludur. Çağrıdaki usulsüzlük, alınan kararların salt bu nedenle iptali ya da mutlak butlan sonucunu doğurmamaktadır. Diğer yandan, genel kurul toplantısına çağrılması gereken üyelerin çağrılmamaları nedeniyle gelememeleri hâlinde, toplantı ve karar nisabını etkiliyorsa bu durum, kararın yok sayılmasını gerektirir. Bu nitelikteki kararların yokluğunun tespiti için açılacak dava da herhangi bir süreye tabi değildir.
23. Yapılan açıklamalar ışığında somut olayın incelenmesine gelince; dosyadaki bilgi ve belgelerden, Ankara Valiliği denetim görevlileri tarafından 17.04.2012 tarihinde davalı ... hakkında yapılan denetimde 30.11.2010 tarihli olağan genel kurul toplantısının Medeni Kanun ve Dernekler Yönetmeliğine aykırı yapıldığının tespit edilmesi üzerine davacı İdare tarafından eldeki davanın açıldığı, davalı dernek tarafından sunulan 30.11.2010 tarihinde yapılacak olağan genel kurulun yapılacağı yer, saat bilgilerinin üyelere bildirilmesine ilişkin belgede 49 üyeden 44 üyenin imzalarının bulunduğu, 5 üyenin imzasının bulunmadığı, "Genel Kurul Sonuç Bildirimi” başlıklı belgede genel kurula 44 kişinin katıldığının belirtildiği, seçimler dışındaki tüm kararlarının oy birliği ile alındığı, yönetim ve denetim kurulu üyelerinin oy çokluğu ile seçildiği, en fazla oy alan adayın 44, en az oy alan adayın ise 25 oy aldığı görülmüştür.
24. Mahkemece hükme esas alınan 07.05.2013 tarihli bilirkişi raporunda; genel kurula çağrının 5 üyeye yapılmaması nedeniyle genel kurul çağrısının usulsüz olduğu, genel kurulda alınan kararların seçimler dışında oy birliği ile alındığından 5 üye katılsa ve ret oyu verse idi dahi 44 kabul ile alınan kararlarda sonucun değişmeyeceği, organlara seçilen üyelerden en düşük oy alan 25 oy ile seçildiğinden, katılmayan 5 kişi muhalif oy kullansa dahi 24’e 25 oy ile yine seçilmiş olacağı, çağrıdaki usulsüzlüğün seçimleri değiştirmeyeceğinin belirtildiği anlaşılmıştır.
25. O hâlde, davalı derneğin 30.11.2010 tarihinde yapılan genel kurula çağrı yazısının 5 üyeye gönderilmemesi nedeniyle çağrıda usulsüzlüğün bulunduğu, ancak çağrılması gereken üyelerin çağrılmamasının karar nisabını etkilemediği, bunun butlanı değil, iptali gerektiren hâllerden olduğu, genel kurula katılmayan üyelerin, toplantı zamanı ve yerinin gereği gibi bildirilmemiş olmasına dayalı olarak, genel kurulda alınan kararların kanuna, tüzüğe ve iyiniyet kurallarına aykırılığı iddiasıyla iptali istemiyle dava açma haklarının bulunduğu hâlde söz konuyu davayı da açamadıkları nazara alındığında mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.
26. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33. maddesinde temel hak olarak düzenlenen dernek kurma hakkının, maddede sayılanlar dışında derneğin etkinliklerine katılma ve dernek üyelerinin menfaatlerini korumak üzere faaliyette bulunma hakkını da içerdiği, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 11. maddesinde de, derneğe üye olma hakkının temel yansımasının derneğe katılma ve toplantılarına katılma hakkı olduğunun ifade edildiği, temek hak olan faaliyetlere ve toplantılara katılınmamasına yönelik her türlü işlemin açıkça hak ihlali olduğu ve mutlak butlan sonucunu doğuracağı, somut olayda davalı dernek olağan genel kurul toplantısına üye olan beş kişinin haberdar edilmeyerek Anayasal temel hak olan genel kurul toplantısına katılma hakkının engellendiği, mutlak butlan niteliğinde olduğundan beş üyenin alınan kararlara etkili olup olmamasının önemli olmadığı, bu yöndeki Özel Daire bozma kararının isabetli olduğu ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
27. Hâl böyle olunca, usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararının ONANMASINA,
HUMK’nın 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 07.07.2020 tarihinde oy çokluğuyla karar verildi.
KARŞI OY
1. Özel Daire ile yerel mahkeme arasındaki temel uyuşmazlık, “davalı derneğin gerçekleştirilen olağan genel kurul toplantısına 5 üyeye ilişkin yapılan çağrıdaki usulsüzlüğün, alınan kararlarda sonucunu değiştirmeyecek olmasının önemli olup olmadığı, burada varılacak sonuca genel kurul toplantısının iptaline karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
2. Yerel mahkemenin “iptali istenen genel kurula da katılmayan 5 üye olduğu, katılan üye sayısına göre karar nisabının gerçekleştiği, genel kurulda alınan kararların seçimler dışında olanları oy birliği ile alındığından bu beş üye katılsa ve kararlara red oyu verseydi dahi 44 kabul ile alınan kararlarda sonucun değişmeyeceği, emsal Yargıtay kararlarının da bu yönde olduğu” gerekçesi ile verdiği direnme kararının, çoğunluk görüşü ile onanmasına karar verilmiştir.
3. Sayın çoğunluğun onama kararı aşağıda açıklanan nedenler, Özel Dairenin bozma gerekçesi ve özellikle dernek kurma hakkının niteliği ile açıkça kanuna aykırılık nedeni ile isabetli değildir.
4. Anayasanın 33. maddesi uyarınca temel haklardan olma dernek kurma hakkı ile ilgili hükme göre “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir. Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz. Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir. Dernek hakkı Anayasanın 33. maddesinde sayılanlar dışında bir derneğin etkinliklerine katılma ve dernek üyelerinin menfaatlerini korumak üzere faaliyette bulunma haklarını da içermektedir.
5. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesine göre de “Her şahıs asayişi ihlâl etmeyen toplantılara katılmak ve başkalarıyla birlikte sendikalar tesis etmek ve kendi menfaatlerini korumak üzere sendikalara girmek hakkı dâhil olmak üzere dernek kurmak hakkını haizdir”. Görüldüğü gibi derneğe üye olma hakkının temel yansıması dernek faaliyetlerine ve toplantılarına katılma hakkıdır.
6. Dernek genel kurulu kararlarının hukuka aykırılığını, öncelikle kanunun emredici veya tüzükle tersi kararlaştırılmamış bulunan kanunun tamamlayıcı hükümlerine veya tüzük hükümlerine aykırılık oluşturur. Burada temel hak olan faaliyetlere ve toplantılara katılmamasına yönelik her türlü işlem, açıkça hak ihlalidir ve mutlak butlan sonucunu doğurmalıdır.
7. Somut uyuşmazlıkta, davacı dernek olağan genel kurul toplantısına üye olan beş kişi, bırakın usulsüz tebliği hiçbir şekilde haberdar edilmeksizin çağrılmamışlardır. Üyeler davet edilmediğinden, üyeye yapılan tebligat bulunmadığından usulsüz tebliğden söz edilemez. Burada açıkça derneğin etkinliğine, genel kurul toplantısına katılma hakkı engellenmiştir. Bu Anayasal temel hakkın ihlalidir. Mutlak butlan niteliğinden olduğundan, beş üyenin alınan kararlara etkili olup olmaması önemli değildir. Özel Dairenin bu yönde bozma kararı isabetli olduğundan, Sayın çoğunluğun görüşüne açıklanan nedenlerle katılınmamıştır.
9. Hukuk Dairesi, 2025/1595 E., 2025/2959 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 38. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Bu anlamda olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre 'Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.'
9. Hukuk Dairesi 2025/1595 E. , 2025/2959 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 38. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2024/756 E., 2024/408 K.
İLK DERECE MAHKEMESİ : Ankara 4. İş Mahkemesi
SAYISI : 2024/24 E., 2024/296 K.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Sendika tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
I. DAVA
Davacı vekili dava dilekçesinde; Bes-Sen tarafından 13.10.2023 tarihinde yazılı olarak ''Bağımsız Emekliler Sendikası (BES-SEN)" adı altında kuruluş müracaatında bulunulduğunu, yapılan inceleme sonucunda sendika geçici yönetim kurulu ve kurucularından olan 6 kişinin fiilen çalışma kaydının bulunmadığından bahisle ilgili Kanunlarda öngörülen düzenlemelere uygun olacak şekilde eksikliklerin giderilerek bir ay içinde Valiliğe bildirilmesi, aksi takdirde 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu (4688 sayılı Kanun) ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nun (6356 sayılı Kanun) ilgili maddelerine gore işlem tesis edileceği hususunun 16.11.2023 tarihinde tebliğ edildiğini, 14.12.2023 tarihli yazı ile bahse konu eksikliklerin/ aykırılıkların giderildiği belirtilmiş ise de 2 kişinin kuruluş tarihi itibarıyla filen çalışma kaydı bulunmadığından Sendikaya tekrar eksiklik yazısı yazıldığını, Sendika tarafindan verilen cevabi yazının yasal sürede bildirilmediğini ve kuruluş evrakındaki eksikliğin/aykırılığın mevzuatta belirtilen süre içerisinde giderilemediğini, ayrıca Tüzük'ün ilgili maddelerindeki düzenlemelerin de emekliler ile ilgili olduğunun anlaşıldığını, 4688 sayılı Kanun'un 2, 3 ve 6. maddelerinde sendika kurucularının kamu görevlisi olarak çalışanlardan oluşması hükmüne yer verildiğini, 6356 sayılı Kanun'un 6. maddesinde ise "Kuruculuk şartları" başlığı altında "Fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişiler sendika kurma hakkına sahiptir." hükmüne yer verildiğini, dolayısıyla hem 6356 sayılı Kanun hem de 4688 sayılı Kanun'da emeklilerin sendika kurabilmeleri ile ilgili bir düzenleme bulunmadığını, Bağımsız Emekliler Sendikasının kuruluş müracaatına istinaden ilgili Kanunlardaki hükümler gereğince kuruluş evrakındaki eksikliklerini tamamlaması için bir ay süre verildiğini, verilen sürenin sonunda eksikliklerin giderilmediğini ve Tüzük'ün ilgili maddelerinde kanuna uygun düzenleme yapılmadığını belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle 6356 sayılı Kanun'un ilgili maddeleri ile 4688 sayılı Kanun'un 6. maddesi gereğince Bağımsız Emekliler Sendikasının faaliyetinin durdurulmasına, kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verilmesine, verilen süre sonunda tüzük ve belgeler kanuna uygun hâle getirilmediği takdirde de sendikanın kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
II. CEVAP
Davalı Sendika cevap dilekçesinde; idarenin verdiği bir aylık sürenin aşılmadığını, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması düşüncenin açıklanması ve yayma hürriyeti izin almaksızın dernek kurma ve örgütlenme hakkı gibi 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa) temel ilkelerinin ihlal edildiğini, fiilen çalışmayan bir insanın da sendikanın kurucusu yöneticisi olabilmesi gerektiğini, kaldı ki bu kurucuların şahsi beklenti olmaksızın Ülkeye ve Ülke insanına bir şeyler katmak amacıyla hareket ettiğini, bu nedenle ilgili maddenin Anayasa'ya aykırı olduğunu, fiilen çalışan ibaresinin iptal edilmesini davada ön mesele bekletici mesele kabul edilip Anayasa'ya aykırılık sebebiyle Anayasa Mahkemesine tevdiini talep ettiklerini belirterek ve dilekçesinde yazılı diğer sebeplerle davanın reddini istemiştir.
III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma haklarının bulunup bulunmadığının daha öne Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17.11.2020 tarihli ve 2020/9-189 Esas, 2020/888 Karar sayılı kararının 99 vd. paragraflarında incelendiği, dolayısıyla somut olayda ilk kuruluş dilekçesinde kurucularının büyük bir çoğunluğu aktif çalışma hayatı olmayan kişilerden kurulu ve Ana Tüzüğü'nde emekliler için kurulduğuna dair açık ifadeler içeren davalı Sendikanın yukarıda yer verilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararı uyarınca yok hükmünde olması nedeniyle eksikliklerin tamamlanması için Valilik tarafından bir aylık süre verilmesine gerek bulunmadığı, Mahkemece, davalı Sendikanın sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla gerek 6356 sayılı Kanun'un 17. maddesinin gerekse de 4688 sayılı Kanun'un 14/2 ve 3/a hükümlerinin sendika kurucusu ve üyesi olabilmek için fiilen çalışma olgusunu özellikle aradığı gerekçesiyle davanın kabulü ile davalı Bağımsız Emekliler Sendikasının faaliyetlerinin durdurulmasına ve ilgili Sendikanın davaya konu eksikliklerinin giderilmesi mümkün olmadığından Bağımsız Emekliler Sendikasının kapatılmasına karar verilmiştir.
IV. İSTİNAF
İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; başvurunun esastan reddine karar verilmiştir.
V. TEMYİZ
A. Temyiz Sebepleri
Davalı Sendika temyiz dilekçesinde; cevap dilekçesinde belirttiği sebepleri ve ilaveten davaya konu eksikliklerin tamamlandığını ileri sürmüştür.
B. Değerlendirme ve Gerekçe
Uyuşmazlık; hukukumuzda, emekliler tarafından sendika kurulabilmesinin olanaklı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.
Hukukumuzda aktif çalışma hayatında yer almayan emekliler tarafından sendika kurulmasının olanaklı olup olmadığına ilişkin Dairemizin 25.02.2021 tarihli ve 2021/999 Esas, 2021/4943 Karar sayılı kararının ilgili kısımları şöyledir:
II. Hukuki Dayanaklar
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 51 inci maddesinin birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında da, sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usullerin kanunda gösterileceği ifade edildikten sonra, dördüncü fıkrada ise işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırlarının gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenleneceği belirtilmiştir.
Diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasına göre ise 'Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi sebebiyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.'
Bu itibarla, öncelikle ülkemiz tarafından onaylanan uluslararası sözleşme hükümlerinin ortaya konulması zaruridir.
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrasına göre 'Herkes barışçı amaçlarla toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve bunlara katılmak haklarına sahiptir.'
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre de 'Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz.'
Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 22 nci maddesinin birinci fıkrasına göre ise 'Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.' Aynı maddenin ikinci fıkrasına göre de 'Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez.'
Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 2 nci maddesine göre de 'Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.'
87 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 10 uncu maddesine göre ise 'Bu sözleşmede 'örgüt' terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.'
Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkı’na İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesi ile de çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler öngörülmüştür.
Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5 inci maddesine göre de 'Âkit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi; taahhüt ederler.'
Uluslararası sözleşme hükümleri bu şekilde ortaya konulduktan sonra kanuni düzenlemelerin açıklanması gerekmektedir.
6356 sayılı STİSK’nın 2 nci maddesinde sendika kavramı 'İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar' olarak tanımlanmıştır.
STİSK’nın 6 ncı maddesinin birinci fıkrasında da fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
STİSK’nın 'Kuruluş Usulü' başlıklı 7 nci maddesinde yer alan düzenlemelere göre ise;
'(1) Kuruluşlar, kurucularının kuruluşun merkezinin bulunacağı ilin valiliğine dilekçelerine ekli olarak kuruluş tüzüğünü vermeleriyle tüzel kişilik kazanır. Sendikalar için kurucuların kurucu olabilme şartlarına sahip olduklarını ifade eden yazılı beyanları; üst kuruluşlar için ilgili kuruluşların genel kurul kararları dilekçeye eklenir.
(2) Vali, tüzük ve kurucuların listesini on beş gün içerisinde Bakanlığa gönderir. Bakanlık; kuruluşun adını, merkezini ve tüzüğünü on beş gün içinde resmî internet sitesinde ilan eder.
(3) Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş şartlarının sağlanmadığının anlaşılması hâlinde ilgili valilik kanuna aykırılık veya eksikliklerin bir ay içinde giderilmesini ister. Bu süre içinde kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmemesi hâlinde, Bakanlığın veya ilgili valiliğin başvurusu üzerine mahkeme, gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç iş günü içinde kuruluşun faaliyetinin durdurulmasına karar verebilir. Mahkeme kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir.
(4) Tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmesi üzerine mahkeme durdurma kararını kaldırır. Verilen süre sonunda tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmemesi hâlinde ise mahkeme kuruluşun kapatılmasına karar verir.'
Kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanacağı öngörülen 4688 sayılı KGSTSK’nın 1 inci maddesinde düzenlenen Kanunun amaçları arasında, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetlerine dair usul ve esasları düzenlemek olduğu ifade edilmiştir.
KGSTSK’nın 4 üncü maddesinde ise, sendikaların hizmet kolu esasına göre, Türkiye çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
Kamu görevlileri sendikalarının kuruluş işlemleri de, KGSTSK’nın 6 ncı maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Maddenin birinci fıkrasına göre 'Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.' 4688 sayılı Kanun'un, 11/04/2012 tarihinde yürürlüğe giren 6289 sayılı Kanun ile değişik üçüncü fıkrasına göre ise 'Sendikanın kurucuları; sendika tüzüğü ve kamu görevlisi olduklarını gösterir belge ile sendikayı ilk genel kurula kadar sevk ve idare edeceklerin isimlerini kuruluş dilekçelerinin ekinde sendika merkezinin bulunacağı ilin valiliğine vermek zorundadırlar.' Maddenin beşinci fıkrasına göre de 'Yukarıda anılan belge ve tüzüklerin ilgili valiliğe verilmesi ile sendika veya konfederasyon tüzel kişilik kazanır.'
Anayasamızda ve KGSTSK’da açıkça ifade edildiği üzere, sendikaların önceden izin almaksızın serbestçe kurulabileceği hususu tartışmasızdır. 87 sayılı ILO sözleşmesinin 2 nci maddesinde de, çalışanlar ve işverenlerin, önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurabileceği belirtilmiştir.
4688 sayılı Kanun'un 6 ncı maddesinin yedinci ve sekizinci fıkralarına göre de 'Tüzüğün veya bu Maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşmediğinin anlaşılması halinde, ilgili valilik eksikliklerin bir ay içinde tamamlanmasını ister. Tamamlanmadığı takdirde sendika veya konfederasyonun faaliyetinin durdurulması için ilgili valilik bir ay içinde iş mahkemesine başvurur. Mahkeme, kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir. Verilen süre sonunda tüzük ve belgeler kanuna uygun hale getirilmemişse, mahkeme sendika veya konfederasyonun kapatılmasına karar verir.'
III. Değerlendirme
Öncelikle belirtmek gerekir ki, hukukumuzda tüm bireyler örgütlenme özgürlüğüne sahiptir. Bu anlamda olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre 'Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.'
Türkiye Cumhuriyetinde her birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Bununla birlikte, örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin, hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan tabiidir ki her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
Sendika hakkı da, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkanı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda AİHM’in Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü yada özel bir boyutudur.
Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmeleri’nde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Her ne kadar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 22 nci maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesi’nde; sendika kurma hakkı tarif olunurken 'Herkes' ibaresi kullanılmış ise de, söz konusu düzenlemeler sadece 'çalışanlar ve işverenler'in sendika kurabileceğine dair Anayasa’mızın 51 inci maddesi ile çelişmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
Nitekim Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (...., A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara, 2010, s.10 ; Teziç, ...: Anayasa Hukuku, İstanbul, 2018, s.11). Anayasa ile milletlerarası andlaşmanın çatışması durumunda ise Anayasa üstün tutulmalıdır (....: Türk Anayasa Hukuku, Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası andlaşmalar ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin andlaşmalar, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, ...: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir.
Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (...., ....: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, sh.40). Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyecektir.
Belirtmek gerekir ki aktif çalışma hayatında yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın kapatılmasına dair verilen ilk derece mahkemesi kararının Yargıtay 4. Hukuk Dairesi tarafından 28/01/2008 tarihinde onanması ve karar düzeltme talebinin de 05/05/2008 tarihinde reddedilmesi sonrasında hak ihlali iddiasıyla AİHM’ne başvurulmuş ise de, AİHM’nin (İkinci Bölüm, Başvuru No:31846/08, Tüm Emekliler Sendikası/ Türkiye kararı) 17/05/2018 tarihli kararı ile 'Başvurunun kabul edilemez olduğuna' karar verilmiştir. Anılan AİHM kararına göre;
'...27. Başvuran, Sözleşme’nin 7, 11 ve 14. maddelerine dayanarak, anayasal hükümlerin ve ulusal mevzuatın, sendika şeklinde örgütlenme hakkını açıkça tanımıyor olsalar da, bu yönde bir yasaklama getirmediklerini ileri sürmektedir. Başvuran, sendika statüsünün kendisine, yetkili makamlar karşısında teşebbüslerini tek başlarına yürütme konusunda yeterli maddi imkândan yoksun olan üyelerinin menfaatlerini koruma imkânı verdiğini iddia etmektedir.
31. Bu konuyla ilgili olarak, Mahkeme, Sendikalar Kanunu’nda sendikanın, işçiler veya işverenler tarafından meydana getirilen tüzel kişiliğe sahip kuruluş olarak tanımlandığını tespit etmektedir. Bu nedenle yerel mahkemeler, yalnızca Sendikalar Kanunu’nun gerekliliklerine riayet edilerek kurulmuş olan toplulukların böyle bir unvanı kullanabilecekleri ve ne çalışan ne serbest meslek sahibi ne de işveren olmaları nedeniyle, başvuran kuruluşun kurucularının bu unvanı kullanmalarına izin verilmediği değerlendirmesinde bulunmuşlardır.
32. Mahkeme, mevcut davada olduğu gibi, bir dernek ya da sendika kurulması konusunda, yetkili makamlarca bazı formalite ve koşulların gerekli tutulabileceğini kabul etmektedir. Başka bir ifadeyle ve bu gerekliliklerin, Sözleşme’nin 11. maddesiyle uyumlu olması için izlenen amaçla orantılı kalması gerekse bile, Mahkeme, iç hukukun, herhangi bir grubun kendi kuruluşu ve faaliyetlerinin devamı için riayet etmesi gereken biçim ve esasa ilişkin bir dizi gereklilikler öngörmesinin, kendiliğinden bir sorun teşkil etmediği kanaatine varmaktadır.
Mahkeme, davanın koşullarında, yetkili makamlarca başvurana dayatılan sınırlamanın, esasen, üyelerinin ortak menfaat doğrultusunda birlikte hareket etme ehliyetleriyle değil sendika unvanıyla ilgili olduğunu kaydetmektedir.
33. Bu bağlamda, ulusal mahkemelerin, Dernekler Kanunu uyarınca, başvuran sendikanın üyeleri önünde, dernek ya da vakıf kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığını belirtmeye özen gösterdiklerini gözlemlemektedir. Mahkeme için, sendika unvanı, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması için olmazsa olmaz değildir. Netice itibarıyla, başvuran kuruluşun kurucuları, başka bir ad alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebildikleri için, Mahkeme, ihtilaf konusu müdahalenin, Sözleşme’nin 11. maddesi anlamında izlenen amaçla orantısız olarak değerlendirilemeyeceği kanaatine varmaktadır.
34. Mahkeme, söz konusu şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olup, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkrası uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.
Bu gerekçelerle, Mahkeme, oybirliğiyle,
Başvurunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.”
Diğer taraftan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 17/11/2020 tarih ve 2020/189-2020/888 E.K. sayılı kararı ile de aktif çalışma hayatında yer almayan emekliler tarafından sendika kurulamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. ..."
Dosya içeriğinden; kurucular tarafından Tüzük ve kuruluş evrakının ekinde yer aldığı dilekçenin 17.10.2023 tarihinde Ankara Valiliğine teslim edildiği, Valilik tarafından 03.11.2023 tarihli yazı ile Sendikanın 7 kurucusundan 6’sının fiilen çalışmadığı gerekçesiyle kuruluş evrakında eksiklik bulunduğu ve bu eksikliğin bir ay içinde giderilmesi gerektiğinin başvuruculara bildirildiği, Sendikanın 09.12.2023 tarihli yazısı ile eksikliklerin giderildiğinin bildirildiği ve yeni bir 7 kişilik kurucular listesinin ibraz edildiği, Valilik tarafından 14.12.2023 tarihli ikinci yazı ile yeni listedeki iki kişinin fiilen çalışmadıklarını ve eksikliğin giderilmesi gerektiğinin bildirildiği, bu kez Sendikanın 18.12.2023 tarihli yazısı ile bir kişinin değiştirildiği, diğer kişinin doğru kimlik numarasının bildirildiği anlaşılmaktadır.
İlk Derece Mahkemesince yazılı gerekçe ile davalıya süre verilmeksizin davanın kabulüne karar verilmiş, Bölge Adliye Mahkemesince de istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş ise de karar dosya içeriğine uygun düşmemektedir.
Bu noktada belirtmek gerekir ki, Dairemiz yerleşik uygulamasına göre emeklilerin sendika kurma hakkından mahrum olması, sadece aktif çalışma hayatında yer almamaları durumunda söz konusudur. Bununla birlikte emeklilik hakkını elde etse dâhi aktif çalışma yaşamında yer alan kişiler, fiilen çalışan kavramına dâhil olduğundan, kanunlarda öngörülen diğer şartların mevcut olması durumunda sendika kurma hakkına sahiptir.
Somut uyuşmazlıkta, Sosyal Güvenlik Kurumu kayıtlarına göre Sendikanın 18.12.2023 tarihli yazısı ile bildirilen 7 kurucunun, kuruluş evrakının verildiği tarih itibarıyla tamamının aktif çalışma hayatında yer aldığı görüldüğünden, bu yönden eksikliğin giderildiği açıktır. Hâl böyle olmakla birlikte Sendika Tüzüğü'nde, sendikanın 6356 sayılı Kanun veya 4688 sayılı Kanun'dan hangisi kapsamında kurulduğuna dair düzenlemenin yer almaması başta olmak üzere, gerek 6356 sayılı Kanun gerekse 4688 sayılı Kanun'un bir çok emredici hükmüne aykırı olduğu anlaşılmaktadır.
Bütün bu açıklamalar ışığında, öncelikle davalı Sendikanın, 6356 sayılı Kanun veya 4688 sayılı Kanun'dan hangisi kapsamında kurulduğuna dair Sendika Tüzüğü'ndeki eksikliğin giderilmesi için davalı tarafa kesin süre verilmeli, daha sonra davacı Valilik tarafından Sendika Tüzüğü'nün içerik bakımından denetimi yapılmadığından söz konusu denetim yapılmak üzere, Sendika Tüzüğü Ankara Valiliğine gönderilmeli, Valilik denetimine göre ve Mahkemece de resen kanunun emredici hükümlerine hükümlerine aykırılık bakımından gerekli inceleme yapılmalı, eksiklik veya kanuna aykırılık tespiti durumunda altmış gün süre verilmeli ve oluşacak sonuca göre karar verilmelidir.
Anılan hususlar gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir.
VI. KARAR
Açıklanan sebeplerle;
1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Peşin alınan temyiz karar harcının istek hâlinde ilgiliye iadesine,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,20.03.2025 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
8. Hukuk Dairesi, 2023/2925 E., 2024/6499 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAntalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
tam metni aç
kanunlarda öngörülen cezasını belirleme yetkisinin kanun koyucuya ait olduğu ve mahkemelerin bu konudaki takdir payı gözetildiğinde Derneğin kapatılmasının demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olduğu sonucuna varılarak başvurucuların Anayasa’nın 33 üncü maddesinde güvence altına alınan dernek hakkının ihlal edilmediğine karar verilmiştir.
8. Hukuk Dairesi 2023/2925 E. , 2024/6499 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesi
SAYISI : 2022/204 E., 2023/169 K.
DAVA TARİHİ : 24.07.2018
KARAR : İstinaf başvurusunun esastan reddine
İLK DERECE MAHKEMESİ : Denizli 1. Asliye Hukuk Mahkemesi
SAYISI : 2018/298 E., 2021/12 K.
Taraflar arasında Denizli 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen derneğin feshi davası sonucunda verilen hükme karşı davacı vekili tarafından istinaf yoluna başvurulması üzerine Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 1. Hukuk Dairesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararı, davacı vekilince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü:
K A R A R
Dava dilekçesinde; davalı ... Yardımlaşma Derneği'nin dernek merkezinde Denizli 2. Sulh Ceza Hakimliği'nin kararına istinaden Ahlak Büro Amirliği ekiplerince yapılan kontrolde dernek başkanı ... Yakar hakkında kumar oynanması için yer ve imkan sağlama suçundan adli işlem yapıldığı, yine ... İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün 02.01.2018 tarih 204 sayılı yazısında 31.12.2017 tarihinde davalı derneğin adresinde kumar oynandığı şeklinde ihbar geldiği, gelen ihbarlar üzerine yapılan kontrolde kumar oynandığının tespit edildiği ve kumar oynayan şahıslar hakkında idari yaptırım kararı uygulandığının bildirildiği, buna istinaden belirtilen adresin mühürlendiği bilgisinin yer aldığı, yine ... İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün 29.01.2018 tarih 1691 sayılı yazısında 28.01.2018 tarihinde davalı derneğin aynı adresinde dernekler yönetmeliğinin 70 nci maddesine istinaden mühürlenerek kapatıldığı halde tekrar çalıştırıldığı şeklinde gelen bilgiler üzerine yapılan kontrolde, bahse konu dernekte oyun masalarının olduğu ve okey tabir edilen oyunun oynandığı ve yaklaşık 15 kişinin olduğu, derneğin içerisinde oyun masalarının çalışır vaziyette olduğu, bu nedenle davalı derneği dernek merkezinden uzak lokal gibi işletildiği tespit edilmesi üzerine tekrar mühürlendiği bilgisinin yer aldığı, aynı şekilde davalı derneğin 08.04.2016 tarihinde yapılan şikayet üzerine 18.04.2018 tarihinde izinsiz lokal açmaktan dolayı daha önce de mühürlendiğinin tespit edildiği, tüm bu nedenlerle davalı ... Yardımlaşma Derneği'nin amacı ve varlığı kanuna ve yönetmeliklere aykırı hale geldiğinden feshedilmesi ve tasfiyesi istenmiştir.
İlk Derece Mahkemesince; yönetim kurulu üyesi olan bir kaç kişi hakkında münferit amaçlı kumar oynanması için yer temin etme suçundan ceza verilmesi, eğlence amaçlı okey oyununun oynandığının belirlenmesi, yönetim kurulu üyelerinin derneği suç kaynağı haline getirdiklerine ilişkin somut nitelikte delillerin bulunmaması, bir derneğin suç sayılan eylemlerin kaynağı haline geldiğinin, süregelen ve birden çok eylemin varlığının tespit halinde mümkün olup, ancak o takdirde dernek kurucularının asıl amaçlarının dernek faaliyeti yürütmek olmayıp dernek adı altında suç işlemeye ve ahlaka aykırı çalışmalar yapmaya zemin hazırlamak olduğundan söz edilebilmesi, münferit yönetim kurulu üyelerinin eylemlerinden dolayı davalı derneğin suç sayılan eylemlerin merkezi haline geldiğinden feshine karar verilemeyeceği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.
Davacı vekilinin istinaf başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince; İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve kanuna uygun olduğu gerekçesi ile davacı vekilinin yerinde olmayan istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Davacı vekili Bölge Adliye Mahkemesi kararına karşı verdiği temyiz dilekçesinde; dava ve istinaf dilekçesinde ileri sürülen sebepleri tekrar ederek Bölge Adliye Mahkemesi kararının bozulmasını istemiştir.
Dava, davalı dernekte kanuna ve ahlaka aykırı eylemler meydana geldiği gerekçesi ile 4721 sayılı Kanun'un 89 uncu maddesi gereği derneğin feshi istemine ilişkindir.
Yargıtay'ın yerleşik içtihatlarına göre hukukumuzda bir derneğin cezai olarak sorumlu tutulması mümkün değildir. Başka bir deyişle dernek üyelerinin işlemiş olduğu suçlardan dolayı dernek cezalandırılamaz. Bununla birlikte belli koşulların varlığı hâlinde derneklerin kapatılabilmesi mümkündür. Bir derneğin kapatılabilmesi, o derneğin suç sayılan eylemlerin kaynağı hâline geldiğinin süregelen ve birden çok eylemin varlığının saptanması hâlinde mümkündür. Ancak o takdirde dernek kurucularının asıl amacının dernek faaliyeti olmayıp dernek adı altında suç işlemeye veya ahlaka aykırı çalışmalar yapmaya yasal zemin hazırlamak olduğundan söz edilebilir. Bunun için isnat edilen eylemlerin davalı derneğin bir suçun kaynağı hâline geldiğini göstermeye yeterli kabul edilmesi gerekir (Yargıtay 2. HD, E.2009/494, K.2010/410, 24/02/2011; Yargıtay 18. HD, E.2012/4065, K.2012/4951, 3/05/2012; Yargıtay 7. HD, E.2011/21, K.2011/6226, 20/10/2011).
Anayasa Mahkemesi, derneğin feshi kararına yönelik yapılan başvuru sonucu 22.02.2017 tarih ve 2014/4711 Başvuru numaralı kararında; bir derneğin kapatılması kararının Mahkemelerin yetkisi içinde olduğu, bu bağlamda başvuru konusu olay bakımından yapılacak değerlendirmelerin temel eksenin, müdahaleye neden olan ilk derece mahkemelerinin kararlarında dayandıkları gerekçelerin dernek hakkını kısıtlama bakımından “demokratik bir toplumda gerekli” ve “ölçülülük ilkesi”ne uygun olduğunun inandırıcı bir şekilde ortaya konulup konulamadığının olacağı, oldukça sert bir tedbir olan bir derneğin kapatılmasının ve suç işleyen üyelerin cezalandırılmasının bu hakka zarar vermesinin muhtemel olduğu, bununla birlikte mevcut davanın koşullarında başvurucu Derneğin faaliyetlerinin ne genelde gözlemlendiği gibi ifade özgürlüğü ile ne de Anayasa'da korunan diğer haklarla bir ilgisinin bulunmadığı, dolayısıyla Anayasa'da yer alan diğer haklara bir müdahalenin de söz konusu olmadığı, sonuç olarak Mahkemelerinin konuyu ele almak için en makul olan yaptırımı seçtikleri kabul edilerek başvuruya konu suçun kanunlarda öngörülen cezasını belirleme yetkisinin kanun koyucuya ait olduğu ve mahkemelerin bu konudaki takdir payı gözetildiğinde Derneğin kapatılmasının demokratik bir toplumda gerekli ve ölçülü olduğu sonucuna varılarak başvurucuların Anayasa’nın 33 üncü maddesinde güvence altına alınan dernek hakkının ihlal edilmediğine karar verilmiştir.
Özetle; bir derneğin suç sayılan eylemler nedeniyle feshine karar verilebilmesi için o derneğin suç sayılan eylemlerin kaynağı haline geldiğinin süregelen birden çok eylemin varlığı ile saptanması halinde mümkündür. Ancak o taktirde dernek kurucularının asıl amacının dernek faaliyeti olmayıp, dernek adı altında suç işlemeye veya ahlaka aykırı çalışmalar yapmaya yasal zemin hazırlamak olduğundan söz edilebilir. Öte yandan tüzel kişi olan dernekler ancak yönetim organlarında görev alan gerçek kişilerin eylemlerinden dolayı sorumlu tutulabilirler.
Dosya içerisindeki bilgi ve belgelerden; davalı dernek hakkında üst üste dört ayrı işlem gerçekleştirildiği, buna göre; ... İlçe Emniyet Müdürlüğünün 13.06.2018 tarih ve 8403 sayılı yazısına göre davalı ... Yardımlaşma Derneği'nin ... Mah. 1582 Sok. No:12 Kat:2 .../ Denizli adresindeki dernek merkezinde Denizli 2. Sulh Ceza Hakimliği'nin kararına istinaden Ahlak Büro Amirliği ekiplerince yapılan kontrolde Dernek Başkanı ... Yakar hakkında kumar oynanması için yer ve imkan sağlama suçundan adli işlem yapıldığının belirtildiği; ... İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün 02.01.2018 tarih 204 sayılı yazısında 31.12.2017 tarihinde davalı derneğin adresinde kumar oynandığı şeklinde ihbar geldiği, gelen ihbarlar üzerine yapılan kontrolde kumar oynandığının tespit edildiği ve kumar oynayan şahıslar hakkında idari yaptırım kararı uygulandığının bildirildiği, buna istinaden belirtilen adresin mühürlendiği bilgisinin yer aldığı; ... İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün 29.01.2018 tarih 1691 sayılı yazısında 28.01.2018 tarihinde davalı derneğin aynı adresinde dernekler yönetmeliğinin 70 inci maddesine istinaden mühürlenerek kapatıldığı halde tekrar çalıştırıldığı şeklinde gelen bilgiler üzerine yapılan kontrolde, bahse konu dernekte oyun masalarının olduğu ve okey tabir edilen oyunun oynandığı ve yaklaşık 15 kişinin olduğu, derneğin içerisinde oyun masalarının çalışır vaziyette olduğu, bu nedenle davalı derneği dernek merkezinden uzak lokal gibi işletildiği tespit edilmesi üzerine tekrar mühürlendiği bilgisinin yer aldığı, davalı derneğin 08.04.2018 tarihinde yapılan şikayet üzerine 18.04.2018 tarihinde izinsiz lokal açmaktan dolayı daha önce de mühürlendiğinin tespit edildiği, iş bu eylemler üzerine derneğin amacının kanuna ve ahlaka aykırı hale geldiği gerekçesi ile incelemeye konu davanın açıldığı anlaşılmıştır.
Yukarıdaki açıklamalar doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde; davalı dernek hakkında üst üste dört ayrı işlem yapılmış olup yapılan tespitlerde dernekte kumar oynandığı, mühürleme yapılmasına rağmen mühür kırılarak ısrarla aynı eylemlerin devam ettiği, eylemin tek olmaktan çıktığı ve işleme konu eylemlerin ısrarla işlenmeye devam ettiği ve olayın mühür bozma suçunu işlemeye kadar vardırıldığı anlaşıldığından derneğin amacının kanuna ve ahlâka aykırı hâle geldiği sabit kabul edilerek davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı olduğu üzere davanın reddine karar verilmesi doğru görülmediğinden Bölge Adliye Mahkemesi kararının kaldırılarak İlk Derece Mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir.
SONUÇ:Açıklana sebeplerle;
Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA,
İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA,
Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine,
07.11.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Genel
1982 Anayasası'na göre, dernek kurma hürriyetine ilişkin olarak;
I. Dernek kurma hakkını kullanmak için, kuruluş bildiriminin ve tüzüğün ilgili mülki idare amirliğine verilerek yazılı onay alınması zorunludur.
II. Dernek kurma hürriyeti, başkalarının hürriyetlerinin korunması veya genel ahlâk sebepleriyle kanunla sınırlanabilir.
III. Gecikmesinde sakınca bulunan ve kanunda belirtilen hâllerde, bir dernek mülki idare amirinin kararıyla faaliyetten alıkonulabilir, ancak bu kararın yirmi dört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulması gerekir.
ifadelerinden hangileri yanlıştır?
A) Yalnız I
B) Yalnız II
C) Yalnız III
D) I ve II
E) II ve III
Bu maddeyle ilgili 7 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.