1982 Anayasası Madde 43

1982 Anayasası 43. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 43 – Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir. B. Toprak mülkiyeti

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

54 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2018/447 E., 2021/1360 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
sayılı kararı ile; çekişmeli taşınmazın kıyı-kenar çizgisi içinde kalan bölümlerinin devletin hüküm ve tasarrufu altındaki kamu malı niteliğinde, özel mülkiyete konu olamayacak (2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 43, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 16/C maddesi gereğince) yerlerden olduğu keşfen saptanmış ise de, 25.02.2009 tarihinde kabul edilip 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe
Hukuk Genel Kurulu         2018/447 E.  ,  2021/1360 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasında “tapu iptali ve terkin” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Yalova 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen asıl ve birleşen davaların reddine ilişkin karar davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı Hazine vekili asıl dava dilekçesinde; paftaların incelenmesi sonucunda 20.730,00 m2 yüzölçümündeki dava konusu 279 parsel sayılı taşınmazın 3.161,68 m2'sinin kıyı kenar çizgisinin deniz yönünde olduğunun tespit edildiğini, 3621 sayılı Kıyı Kanunu ile Kıyı Kanununun Uygulanmasına Dair Yönetmelik gereğince dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan 3.161,68 m2'lik kısmının iptaline karar verilmesini istemiştir. 5. Davacı Hazine vekili birleşen davada ise; dava konusu taşınmazda kayıt maliki olan ölü Sezai Selah mirasçılarına husumet yönelterek asıl davada dayanılan nedenlerle taşınmazın kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan kısmının iptaline karar verilmesini istemiştir. Davalı Cevabı: 6. Asıl davada davalı ..., birleşen davada davalılar ..., ..., ... ve Hediye Sema Okçu vekili cevap dilekçesinde; davanın yetkisiz mahkemede açıldığını, davanın dayanağı olan kıyı kenar çizgisinin tespitine idari kararın müvekkillerine tebliğ edilmediğini, kıyı kenar çizgisinin usulsüz olarak tanzim edildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 7. Birleşen davada davalı ...; yargılamaya katılmamış, savunmada bulunmamıştır. Mahkeme Kararı: 8. Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 03.03.2010 tarihli ve 2007/87 E., 2010/103 K. sayılı kararı ile; çekişmeli taşınmazın kıyı-kenar çizgisi içinde kalan bölümlerinin devletin hüküm ve tasarrufu altındaki kamu malı niteliğinde, özel mülkiyete konu olamayacak (2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 43, 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 16/C maddesi gereğince) yerlerden olduğu keşfen saptanmış ise de, 25.02.2009 tarihinde kabul edilip 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrası gereğince kadastro tespitinin kesinleştiği tarih ile davaların açıldığı tarih arasında 10 yıllık hak düşürücü sürenin geçmiş olduğu gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine, dava açıldıktan sonra yapılan yasal düzenleme nedeni ile davanın reddine karar verildiğinden davalılar lehine vekalet ücreti takdirine yer olmadığına karar verilmiştir. 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 21.06.2010 tarihli ve 2010/6506 E., 2010/7264 K. sayılı kararı ile; "… Dava ve birleşen dava, 3621 Sayılı Yasa'dan kaynaklanan tapu iptali ve sicil kaydının kütükten terkini isteğine ilişkin olup mahkemece 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca kadastro tespitinin kesinleşmesiyle dava tarihi arasında 3402 Sayılı Yasa'nın 12/3 maddesinde öngörülen hak düşürücü sürenin geçtiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik yoktur. Öyleyse davacı Hazine’nin bu yöne değinen temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine … Bununla birlikte, asıl davanın davalılarından Sezai’nin dava tarihinden önce 18.09.1986 tarihinde öldüğü, ölü kişi aleyhine dava açıldığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca; asıl davada ölü kişi hakkında yapılan yargılama giderlerinin Hazine üzerinde bırakılması, yapılan uygulama neticesinde dava tarihinde davacı Hazine’nin davasında haklı olduğu gözetilerek, ölü kişi dışındaki asıl davanın ve birleşen davadaki tüm yargılama giderlerinden ve bu giderlerden sayılan avukatlık ücretinden ve maktu harçtan davalı tarafın sorumlu tutulması gerekirken yazılı olduğu üzere hüküm tesisi isabetsizdir…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. 11. Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.11.2010 tarihli ve 2010/392 E., 2010/563 K. sayılı kararı ile bozma kararına uyularak yapılan yargılama neticesinde; önceki gerekçeye ek olarak yapılan keşif sonucu çekişmeli bölümün kıyı kenar çizgisine göre kıyıda kaldığı ve dava tarihi itibari ile davacının davasında haklı olduğu gerekçesiyle davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine, yargılama giderleri ve avukatlık ücretinden davalıların sorumlu tutulmalarına karar verilmiştir. 12. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili ve davalılar ... ve müşterekleri vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 13. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24.02.2011 tarihli ve 2011/1021 E., 2011/2020 K. sayılı kararı ile; "…Hükmüne uyulan bozma ilamına uyularak davanın reddine karar verilmiş olmasında bir isabetsizlik yoktur. Davacı hazinenin temyiz itirazları yerinde değildir. Reddine. Davalıların temyiz itirazlarına gelince; temyiz aşamasında 19.1.2011 tarihinde yürürlüğü giren 6099 Sayılı Yasanın 16. maddesiyle, 3402 Sayılı Kadastro Kanununun 36. maddesine eklenen 36/A maddesinde aynen; "kadastro işlemi ile oluşan tespit ve kayıtların iptali için Devlet veya diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından kayıt lehtarına karşı kadastro mahkemeleri ile genel mahkemelerde açılan davalarda davalı aleyhine vekalet ücreti dahil, yargılama giderine hükmolunmaz" hükmü derpiş edilmiştir. Aynı yasanın 17. maddesiyle de, davalı tarafın sorumlu tutulmaması süreci uzatılarak infaz edilmemiş karar için de geçerli olduğu hükmü öngörülmüştür. Hemen belirtilmelidir ki, yürürlüğe giren yasa hükmünün geçmişe şamil olarak uygulanması öngörüldüğünde anılan bu husus kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eder. Nitekim anılan 6099 Sayılı Yasa'nın eldeki davalara da uygulanması gerektiği gözetildiğinde somut olayda Hazine yararına usuli kazanılmış bir haktan sözetme olanağı yoktur. Hal böyle olunca; yukarıda değinilen yasal düzenlemeler ve ilkeler gözetilmek suretiyle yargılama masrafları yönünden bir değerlendirme yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi için hüküm bozulmalıdır…" gerekçesiyle karar bozulmuştur. 14. Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 23.01.2013 tarihli ve 2011/392 E., 2013/53 K. sayılı kararı ile; bozma kararı sonrasında yapılan yargılama sırasında Hakimler ve Savcılar Kurulunun 15.01.2013 tarihli ve 8 sayılı kararı ile Altınova ilçesinin adli yönden Karamürsel Adliyesi yargı alanından çıkartılarak Yalova Ağır Ceza Mahkemesi yargı alanına bağlandığı gerekçesiyle mahkemenin yetkisizliğine, dosyanın Yalova Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmesine ilişkin yetkisizlik kararı verilmiştir. Karar temyiz edilmeksizin kesinleşmiş, davacı Hazine vekilinin talebi üzerine dosya yetkili Yalova Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilmiştir. 15. Yalova 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 21.01.2014 tarihli ve 2013/206 E., 2014/32 K. sayılı kararı ile, bilirkişi raporuna göre, kıyı kenar çizgisinin dava konusu 279 nolu parselden geçebilmesi için denizel oluşumların yüzeyde veya yüzeye yakın mesafede görülmesi gerektiği, yapılan arazi incelemesinde 279 nolu parselde 70-150 cm derinliğinde denizel etki oluşumlara rastlanmadığı, bu hâliyle dava konusu taşınmazın tarımsal arazi vasfı özelliklerini taşıdığı ve kıyı kenar çizgisinin parsel dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 16. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili tarafından temyiz isteminde bulunmuştur. 17. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 20.01.2015 tarihli ve 2014/25034 E., 2015/1047 K. sayılı kararı ile; "…Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi heyet raporu (tarihsiz) hüküm kurmaya elverişli değildir. Zira raporda yedi adet araştırma çukuru açıldığı ve bu çukurlardan alınan verilerin incelendiği, buna göre zeminden dibe doğru 70-150 cm'lik nebati toprak üzerinde uzun yıllar tarımsal faaliyet yapıldığı, denizel veriye rastlanmadığı, bu nedenle de kıyı kenar çizgisinin dava konusu taşınmazdan geçmesinin bilimsel olarak mümkün olmadığı belirtilmiştir. Ancak dava konusu taşınmazın yüzölçümünün büyük olması (20.730 m2) dikkate alındığında gözlem çukurlarının taşınmazın hangi kısmında açıldığının çok önemli olduğu kuşkusuzdur. Ne var ki, gözlem çukurlarının nerede açıldığı harita üzerinde işaretlenmediğinden bu husus denetlenememektedir. Ayrıca keşfen tespit edilen kıyı kenar çizgisi rapor eki olan kroki üzerinde gösterilmemiştir. Bu haliyle bilimsel verilere dayanmayan bilirkişi heyet raporunun denetime elverişli olmadığı ve hükme esas alınamayacağı açıktır. Bundan ayrı, dosya içerisinde bulunan 01.12.2008 tarihli, 21.04.2009 tarihli ve 16.10.2012 tarihli bilirkişi heyet raporlarıyla hükme esas bilirkişi raporu birbiriyle çelişmekte olup mahkemece bu çelişki giderilmeden hüküm kurulması doğru değildir. O halde mahkemece yapılacak iş; bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmesi, dava konusu taşınmazda açılan gözlem çukurlarının harita üzerinde işaretlenerek gösterilmesi, keşfen tespit edilen kıyı kenar çizgisi ile Bakanlık tarafından onaylanan kıyı kenar çizgisinin fen bilirkişi tarafından kroki üzerinde gösterilmesi ve anılan eksiklikler giderildikten sonra hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesinden ibarettir" gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı: 18. Yalova 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 31.05.2016 tarihli ve 2016/120 E., 2016/196 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ek olarak, davanın esastan reddedilerek kesinleştiği, devam eden yargılamanın sadece harç, yargılama gideri ve vekâlet ücretine yönelik olduğu, yeniden kıyı niteliği incelemesi ve dava açmada haklılık-haksızlık araştırması yapılmasını gerektirecek bir uyuşmazlık mevcut olmadığı, davanın esası yönünden davalılar yararına usulî müktesap hak meydana geldiği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 19. Direnme kararı süresi içinde davacı Hazine vekili vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 20. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; mahkemece Özel Dairenin sadece harç, yargılama gideri ve vekalet ücreti yönünden bozma kararına uyulmak suretiyle verilen kararın, davalı yararına usulî kazanılmış hak oluşturup oluşturmadığı, buradan varılacak sonuca göre Özel Daire bozma kararında belirtildiği şekilde işin esası yönünden inceleme yapılarak bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. ÖN SORUN 21. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında işin esasına geçilmeden önce, direnme kararının gerekçesinin çelişkili olup olmadığı dolayısıyla 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (HMK) 297. maddesi hükümleri karşısında usulüne uygun direnme kararı bulunup bulunmadığı hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiştir. 22. Mahkeme kararlarında nelerin yazılacağı HMK'nın 297. maddesinde belirtilmiştir. Buna göre, hüküm sonucu kısmında gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin isteklerin her biri hakkında verilen hükümler, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gerekir. 23. Kanun’un aradığı anlamda oluşturulacak kısa ve gerekçeli kararların hüküm fıkralarının açık, anlaşılır, çelişkisiz, uygulanabilir olmasının gerekliliği kadar; kararın gerekçesinin de, sonucu ile tam bir uyum içinde, o davaya konu maddi olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak; kısaca, maddi olgular ile hüküm arasındaki mantıksal bağlantıyı gösterecek nitelikte olması gerekir. 24. Mahkeme kararlarının taraflar, bazen de ilgili olabilecekleri başka hukukî ihtilaflar yönünden etkili ve bağlayıcı kabul edilebilmeleri, bu kararların yukarıda açıklanan nitelikte bir gerekçeyi içermesiyle ve kısa karar ile gerekçeli karar arasında tereddüde yol açacak çelişkiler taşımaması ile mümkündür. 25. 6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile eklenen HMK'nın geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun (HUMK) bozma sonrası mahkemece yapılacak işlemleri düzenleyen 429. maddesinin 2. fıkrasında, “…Mahkeme, temyiz edenden 434. madde uyarınca peşin alınmış olan gideri kullanmak suretiyle, kendiliğinden tarafları duruşmaya davet edip dinledikten sonra, Yargıtayın bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir” yönünde düzenleme bulunmaktadır. 26. Bu açık düzenleme karşısında, mahkemece bozma kararı üzerine kendiliğinden tarafları duruşmaya davet eden mahkeme tarafları dinledikten sonra Yargıtay bozma kararına uyulup uyulmayacağına karar verir. Mahkeme bozma kararına uyduktan sonra bu karardan dönemeyeceği gibi direnme kararı verdikten sonra da ilk karardan farklı bir karar vermesi de mümkün değildir. Gerekçe genişletilebilir ise de verilen hükmün ilk karardan farklı olmaması gerekir. Başka bir deyişle direnme kararının varlığından söz edilebilmesi için, mahkeme bozmadan esinlenerek yeni herhangi bir delil toplamadan önceki deliller çerçevesinde karar vermeli; gerekçesini önceki kararına göre genişletebilirse de kararı değiştirmemelidir. 27. Somut olayda, direnme kararı öncesinde verilen kararda; taşınmazın arazi vasfı taşıdığı ve kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, davacı Hazine vekilinin temyizi üzerine kararın Özel Dairece bozulmasından sonra, bu kez mahkemece önceki gerekçeye ek olarak "Mahkememizin 2016/120 esasına kaydı yapılan iş bu davanın yapılan yargılamasında Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesinin 03/03/2010 tarih ve 2007/87 esas, 2010/103 karar sayılı ilamı ile davacının bu dosya ve birleşen dosyada açmış olduğu davaların reddine karar verildiği, kararın temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesi Başkanlığının 21/06/2010 tarih ve 2010/6506 esas, 2010/7264 karar sayılı bozma ilamı ile mahkemece 14/03/2009 tarihinde yürürlüğe giren 5841 sayılı yasa hükümleri uyarınca kadastro tespitinin kesinleşmesi ile dava tarihi arasında 3402 sayılı yasanın 12/3. maddesinde öngörülen hak düşücü sürenin geçtiği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş olmasında kural olarak bir isabetsizlik bulunmadığı öyleyse davacı hazinenin bu yöne değinen temyiz itirazlarının yerinde olmadığı belirtilerek hazinenin temyiz talebinin reddine karar verildiği Karamürsel Asliye Hukuk Mahkemesince Yargıtay bozma ilamına uyulduğu, verilen 26/11/2013 tarihli karar ile davalı tarafın harç, yargılama gideri ve vekalet ücreti ile sorumlu tutulmasına karar verildiği, bu hükmün de her iki taraf vekili tarafından temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 24/02/2011 tarihli ilamı ile bu ikinci hükmünde sonradan 19/01/2011 tarihinde yürürlüğe giren hazinenin açtığı tapu iptali ve tescil davalarında yargılama giderlerinden sorumlu düzenleyen 3402 sayılı Kadastro Kanununun 36/a maddesindeki hükmün gözetilerek harç, yargılama giderleri ve vekelat ücretinden sorumluluğa karar verilmesi gerektiği gerekçesi ile bozulduğu, mahkememizce bu son bozma ilamına uyularak 3402 sayılı Kanunun 36/a maddesi gözetilerek davacı Maliye Hazinesinin yaptığı yargılama giderlerinin üzerinde bırakılmasına, davalı yararına vekalet ücreti verilmesine karar verildiği, bu itibarla dava esastan red edilerek kesinleştiği, devam eden yargılamanın sadece harç, yargılama gideri ve vekalet ücretine yönelik olduğu, yeniden kıyı niteliği incelemesi ve dava açmada haklılık-haksızlık araştırması yapılmasını gerektirecek bir uyuşmazlık mevcut olmadığı, davanın esası yönünden davalılar yararına usulü müktesap hak dolmuş olması davanın esasının kesinleştiği, yargılamanın sadece harç, yargılama gideri ve vekalet ücretine yönelik olduğu, davanın esası yönünden davalılar yararına usulsü müktesep hak oluştuğu" gerekçesine de yer verilerek direnme kararı verildiği görülmüştür. 28. Dosyanın geçirdiği aşamalar göz önünde bulundurulduğunda; mahkemece daha önce verilmiş olan kararlara atıf yapılarak direnme kararındaki gerekçenin genişletildiği, bu durumun çelişki oluşturmadığı, bu nedenle ön sorun bulunmadığı oy çokluğuyla ile kabul edilerek işin esasının görüşülmesine geçilmiştir. IV. GEREKÇE 29. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın “Kıyıdan yararlanma” başlıklı 43. maddesi; “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir” şeklindedir. 30. 3621 sayılı Kıyı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmında; “…Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını, Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alanı…” ifade edeceği, Aynı Kanun’un “Genel esaslar” başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmında; “…Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır, Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur…” şeklinde düzenleme bulunmaktadır. 31. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin 3. fıkrasındaki düzenleme "Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz" şeklinde iken, 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasına "Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır " cümlesi eklenmiş ve yine aynı Kanun'un 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde ile "Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır " düzenlemesi getirilmiştir. 32. Bilindiği üzere, 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümle ve 3. maddesi ile eklenen geçici 10. maddesindeki hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesince 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E, 2011/77 K sayılı karar ile anılan hükümlerin iptaline karar verilmiştir. 33. Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararında; iptale konu kuralların uygulanması hâlinde kıyı ya da orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasında özel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesinden itibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin olarak kamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılma olanağının ortadan kalkacağı, böylece kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmaz üzerinde özel mülkiyetin mümkün hâle geleceği, Anayasa'nın 43 ve 169. maddelerinde temel bir değer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde yararlanması hakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel mülkiyetin yasaklandığı, bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesinin olanaklı olmadığı belirtilerek anılan hükümlerin Anayasa'nın 43 ve 169. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir. 34. Anayasa'nın 153. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta ve ancak Resmî Gazete'de yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır. Diğer taraftan, HMK'nın 33. maddesinde “Hâkim, Türk hukukunu re'sen uygular” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. 35. Bu durumda öncelikle üzerinde durulması gereken husus, yerel mahkeme kararının Yargıtay Özel Dairesince sadece, harç, yargılama gideri ve vekalet ücretine yönelik bozulmasından sonra, bozma kararının kapsamı dışında kalan kısımların dayanağını oluşturan yasal düzenlemelerin Anayasa Mahkemesinin iptal kararına konu olması üzerine bozma kararına uyulmakla usule ilişkin kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği meselesidir. 36. Konuya açıklık getirmek için öncelikle usulî kazanılmış hak kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır. 37. “Usuli kazanılmış hak” kavramı, davaların uzamasını önlemek, hukukî alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 38. Mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usulî kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulî kazanılmış hak gerçekleşebilir. Ne var ki, davadaki taleplerden biri hakkındaki Yargıtay'ın bozma kararının kapsamı dışında kalması (kısmi onama) ile kesinleşmesi nedeniyle doğan usulî kazanılmış hakkı, maddi anlamda kesin hüküm (HMK m. 237) ile karıştırmamak gerekir. Maddi anlamda kesin hükümde, mahkeme (ve Yargıtay) davadan elini tamamen çekmiş (dava bitmiş, kesin biçimde sonuçlanmış) durumdadır. Oysa, davadaki taleplerden biri hakkındaki kararın bozma kararının kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmesi hâlinde, mahkeme davadan elini henüz çekmiş durumda değildir. Çünkü, mahkeme hakkındaki karar bozulan taleple ilgili olarak davaya devam etmektedir. Bu davada hakkındaki karar kesinleşmiş olan taleple ilgili olarak (maddi anlamda kesin hüküm nedeniyle değil) usulî kazanılmış hak nedeniyle inceleme yapılamamaktadır. Ancak usulî kazanılmış hakkın istisnalarından birinin varlığı hâlinde, hakkındaki karar bozmanın kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmiş olan talep hakkında da mahkemece inceleme yapılabilir ve yeni bir karar verilebilir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, İstanbul 2001, Cilt 5, s. 4770). 39. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usulî kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usulî kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usulî kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir. Bu husus 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı (YİBK)'nda da “...Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının, temyiz mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya temyiz mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir...” şeklinde ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usulî kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler (Hukuk Genel Kurulunun 23.01.2013 tarihli 2012/1-692 E., 2013/138 K. sayılı ve 11.02.2020 tarihli 2017/8-1881 E., 2020/127 K. sayılı kararları). 40. Anayasa Mahkemesi de usulî kazanılmış hak kavramına ilişkin olarak, Yargıtay içtihadının kararlı ve yerleşik bir biçimde uygulandığını, bu içtihadın öngörülebilir, belirli ve ulaşılabilir olduğunda kuşku bulunmadığını, dolayısıyla bozma kararı sebebiyle nihai anlamda sonuçlanmış bir karardan söz edilemeyeceğine göre sonradan Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek karar verilmesinin hukukî belirlilik ilkesi yönünden sorun teşkil etmediğini belirtmiştir (Halil Kadri Buldanlıoğlu ve Necip Buldanlıoğlu, B. No: 2015/10533, 4.4.2018, § 56-63). 41. Yapılan açıklamalar ışığı altında somut olayın incelenmesine gelince; davacı Hazine tarafından çekişmeli taşınmazın kıyıda kaldığı ileri sürülerek eldeki davanın açıldığı, yargılama sırasında 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Kanun ile değişik 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesindeki; “...Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” hükmünün getirilmesi üzerine davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine karar verildiği, kararın Özel Dairece 21.06.2010 tarihinde yapılan temyiz incelemesi sonucu harç, vekalet ücreti ve yargılama gideri yönünden bozulduğu, mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonunda verilen kararın temyizi üzerine bu kez Özel Dairece 24.02.2011 tarihli kararı ile, temyiz aşamasında yürürlüğe giren 3402 sayılı Kanun'un 36/A maddesinin eldeki davaya uygulanması gerektiği gerekçesi ile bozulduğu; mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda dava konusu taşınmazın tarımsal arazi vasfı taşıdığı ve kıyı kenar çizgisinin dava konusu parsel dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, bu kararın da temyizi üzerine Özel Dairece; mahkemece alınan bilirkişi raporlarının hüküm vermeye elverişli olmadığı gerekçesiyle bozulması üzerine mahkemece; önceki gerekçeye ek olarak, davanın esastan ret edilerek kesinleştiği, devam eden yargılamanın sadece harç, yargılama gideri ve vekalet ücretine yönelik olduğu, yeniden kıyı niteliği incelemesi ve dava açmada haklılık-haksızlık araştırması yapılmasını gerektirecek bir uyuşmazlık mevcut olmadığı, davanın esası yönünden davalılar yararına usulî müktesap hak oluştuğu gerekçesiyle direnme kararı verildiği anlaşılmıştır. 42. Her ne kadar mahkemenin davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin kararları Özel Dairenin 21.06.2010 ve 24.02.2011 tarihli bozma kararları kapsamı dışında kalmış ise de, hak düşürücü sürenin dayanağını oluşturan yasal düzenleme eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden Anayasa Mahkemesince iptal edildiğine göre, iptal kararı sonucu oluşan durumun 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK’da da belirtildiği üzere maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan eldeki davaya da uygulanması zorunlu olup davalılar yararına oluşmuş usulî kazanılmış haktan bahsedilmesi mümkün değildir. O hâlde mahkemece, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda işin esası hakkında gerekli araştırma ve inceleme yapılmak suretiyle uyuşmazlığın çözüme kavuşturulması gereklidir. 43. Bilindiği üzere, 362l sayılı Kıyı Kanunu'nun "kıyı kenar çizgisini" belirleme yöntemine ilişkin 5 ve 9. maddelerinin uygulanmasına yorum getiren ve görülmekte olan davalarda dikkate alınması zorunlu bulunan 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında "Kural olarak, mülkiyet hukuku yönünden kıyı kenar çizgisi belirlenmesi görevinin idari yargıya ait olduğuna; ancak 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun 9. maddesi uyarınca idare tarafından kıyı kenar çizgisi belirlenmiş ve yazılı bildirime rağmen yasal süresinde idari yargıya başvurulmaması nedeniyle yargı yolunun kapanmış olması veya idare tarafından verilip kesinleşmiş karar bulunması durumlarında, bunlara uygun şekilde kıyı kenar çizgisinin adli yargı tarafından saptanması gerektiğine" işaret edilmiştir. 3621 sayılı Kanun'un 5 ve 9. maddelerine göre de kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi zorunludur. Uzman bilirkişilerin, Kanun'un ve İçtihadı Birleştirme Kararlarının emredici hükümleri dışında, hiçbir bilimsel incelemeye, araştırmaya ve verilere dayanmaksızın belirlenen kıyı kenar çizgisine itibar etmek doğru değildir. Değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamı ve 3621 sayılı Kanun'un 5 ve 9. maddelerinde öngörüldüğü biçimde üç jeolog ya da jeoloji mühendisinden oluşturulacak uzman bilirkişi kurulu ve tapu fen memuru aracılığıyla yerinde keşif yapılması, 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı doğrultusunda bilimsel verilerden de yararlanılarak kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi zorunludur. 44. Somut olayda; ilgililere bizzat bildirim yapılmadığı için bağlayıcılık niteliği taşımayan kıyı- kenar çizgisi karşısında 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında ve 3621 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörüldüğü şekilde oluşturulacak bilirkişi heyeti vasıtası ile kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi gerekmiş olup, mahkemece ilk olarak 18.09.2008 tarihinde akademik ünvanlı jeoloji mühendisleri ve harita mühendisinden oluşan bilirkişi kurulu heyeti ile birlikte keşif icra edilerek keşfen kıyı kenar çizgisinin belirlendiği, bilirkişi kurulu tarafından sunulan 01.12.2008 havale tarihli ve yine aynı tarihli fen bilirkişi raporunda dava konusu taşınmazın krokide (A) harfi ile gösterilen 18.637,35 m2'lik kısmının yeni belirlenen kıyı kenar çizgisi içinde kaldığının belirtildiği, mahkemece 07.09.2012 tarihinde yeniden yapılan keşif sonucunda jeoloji, harita ve ziraat bilirkişiler tarafından düzenlenen 16.10.2012 tarihli bilirkişi kurulu raporunda ise, 4 adet araştırma çukurunun açıldığı ve bu kısımlarda denizel plaj çökellerine rastlanılmadığı belirtilerek dosyada mevcut kıyı kenar çizgisi olarak adlandırılan kıyı kenar çizgisi ile uyumlu olmayan yeni kıyı kenar çizgisinin belirlendiği, mahkemece 24.10.2013 tarihinde bir kez daha keşif yapıldığı, yapılan keşif sonucunda düzenlenen ve hükme esas alınan tarihsiz (Uyap sisteminde kayıt tarihi 20.11.2013) jeoloji, fen ve ziraat bilirkişi kurulu tarafından düzenlenen bilirkişi raporunda da, 7 adet araştırma çukuru açıldığı, arazi incelemesinde denizel etki oluşumuna rastlanmadığı ve taşınmazın kıyı kenar çizgisi dışında kaldığının belirtildiği görülmüştür. 45. Mahkemece hükme esas alınan bilirkişi raporunda 7 adet araştırma çukuru açıldığı belirtilmiş ise de, dava konusu taşınmazın yüzölçümünün büyük olması (20.730 m2) dikkate alındığında gözlem çukurlarının taşınmazın hangi kısmında açıldığının önem arz ettiği, ne var ki gözlem çukurlarının nerede açıldığı harita üzerinde işaretlenmediğinden bu hususun denetlenemediği, ayrıca keşfen tespit edilen kıyı kenar çizgisinin rapor eki olan kroki üzerinde gösterilmediği, bu hâliyle bilimsel verilere dayanmayan bilirkişi heyet raporunun denetime elverişli olmadığı ve hükme esas alınamayacağı açıktır. Diğer taraftan, dosya içerisinde bulunan 01.12.2008 tarihli ve 16.10.2012 tarihli bilirkişi heyet raporlarıyla hükme esas bilirkişi heyet raporunun birbiriyle çelişkili olduğu anlaşıldığından mahkemece bu çelişki giderilmeden hüküm kurulması da doğru görülmemiştir. 46. O hâlde; mahkemece yukarıda belirtilen eksiklikler gözetilmek suretiyle 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında ve 3621 sayılı Kanun'un 9. maddesinde öngörüldüğü şekilde oluşturulacak bilirkişi heyeti vasıtası ile yeniden yapılacak keşif neticesinde kıyı kenar çizgisinin belirlenmesi, dava konusu taşınmazda açılan gözlem çukurlarının harita üzerinde işaretlenerek gösterilmesi, keşfen tespit edilen kıyı kenar çizgisi ile Bakanlık tarafından onaylanan kıyı kenar çizgisinin fen bilirkişi tarafından kroki üzerinde gösterilmesi, dosya kapsamında mevcut bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin bilimsel gerekçeler gösterilmek suretiyle açıklığa kavuşturulması ayrıca keşfi izlemeye ve infaza olanak sağlayacak biçimde fen bilirkişisine kroki düzenlettirilmesi, kıyı kenar çizgisi içerisinde kalan kısım var ise kroki üzerinde işaretlenmesi ve renkli olarak belirtilmesi , ondan sonra hasıl olacak sonuca göre karar verilmesi gereklidir. 47. Hâl böyle olunca direnme kararının Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenler yanında yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. V. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan genişletilmiş gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 09.11.2021 tarihinde oy birliği ile karar verildi. KARŞI OY Mahkemece direnme kararı öncesinde verilen kararda; taşınmazın arazi vasfı taşıdığı ve kıyı kenar çizgisinin dışında kaldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, anılan kararın Özel Dairece, alınan bilirkişi raporlarının hüküm vermeye elverişli olmadığına işaret edilerek bozulması üzerine bu defa mahkemece davanın esasının kesinleştiği, yargılamanın sadece harç, yargılama gideri ve vekalet ücretine yönelik olduğu, davanın esası yönünden davalılar yararına usulî müktesep hak oluştuğu gerekçesi yanında davanın esasına yönelik olarak da önceki gerekçe ile direnme kararı verilmesi karşısında yeni ve farklı bir olguya dayalı olarak verilmiş yeni hüküm bulunup bulunmadığı ve buradan hareketle temyiz incelemesinin özel dairece mi yapılması gerektiği ön sorun olarak tartışılmıştır. Mahkeme ilk kararında keşif de yaparak delilleri toplayıp esastan bir incelemeyle karar vermiş iken yeniden keşif yapılmasına da değinen ve eksik inceleme bulunduğunu belirten bozma kararına direnmiştir. Direnme kararının gerekçesinde aşamalardan da söz edildikten sonra açıkça; davanın esastan red edilerek kesinleştiği, devam eden yargılamanın sadece harç, yargılama gideri ve vekalet ücretine yönelik olduğu, yeniden kıyı niteliği incelemesi ve dava açmada haklılık-haksızlık araştırması yapılmasını gerektirecek bir uyuşmazlık mevcut olmadığı, davanın esası yönünden davalılar yararına usulü müktesap hak doğmuş olması nedeniyle Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 20/01/2015 tarihinde 2014/25034 Esas 2015/1047 Karar sayılı bozma ilamına uyulmadığı belirtilmiştir. Mahkeme son kararında bu direnme gerekçesi yanında delilleri değerlendirip esastan incelemeye dayalı ve davanın reddi sonucu içeren önceki gerekçeye de aynen yer vermiş ise de mahkemenin asıl gerekçesi öncekinden tamamen farklı bir biçimde davanın esasının önceki aşamalarda kesinleştiği yönündedir. Bu durumda önceki red gerekçesinin de direnme gerekçesi olarak yer alması kararda ikincil (tali) bir gerekçe niteliğini taşımaktadır. Böyle bir gerekçe asıl gerekçe olmayıp; “böyle olmadığı kabul edilse bile,” bir an için aksi düşünülse bile,” “kaldı ki” gibi ifadelerle başlanılarak yazılabilecek bir gerekçe olup kararın asıl gerekçesinin de bu olduğu kabul edilemez. Zira mahkeme kararı sonuçta kesin bir yargıyı ifade edecek olup birbiriyle çelişen farklı gerekçelerle uyuşmazlığın çözümlenip karara bağlanabileceği düşünülemez. Mahkemece, kesinleşme ve usulî kazanılmış hak oluşma konusu olarak belirttiği husus, davanın hak düşürücü süre içinde açılmamış olmasına dayalı bir red kararı olduğu için direnme kararının ilk ve asıl gerekçesi de dava şartı sayılan hak düşürücü süreye ilişkin olarak, usule ilişkin bir nedenle verilen red kararıdır. Taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kalmadığı nedenine dayalı red kararı ise esasa dayalı bir red kararıdır. Mahkeme hak dürücü süreye dayalı bir karar vermiş iken ayrıca işin esasına girerek esastan bir karar vermesi mümkün olmadığına göre direnme kararında yer alan ve birbiriyle bağdaşmayan iki ayrı gerekçe bulunması karşısında kararın asıl gerekçesinin usule ilişkin nedenle verilen red gerekçesi olmalıdır. Zira mahkemenin hem esastan hem de usulden red kararı vermesi mümkün değildir. Belirtilen nedenlerle mahkemece verilen direnme kararı yeni bir gerekçeye dayalı yeni hüküm niteliğinde olduğundan ön sorun bulunduğu kabul edilerek temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın özel daireye gönderilmesi gerektiği görüşünde olduğumdan ön sorun bulunmadığı yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2020/433 E., 2022/1290 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası(Anayasa)’nın “Kıyıdan yararlanma” başlıklı 43. maddesi;
Hukuk Genel Kurulu         2020/433 E.  ,  2022/1290 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasında “tapu iptali ve terkin” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, (Kapatılan) ... Asliye Hukuk Mahkemesince davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin önceki karar kesinleştiğinden yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına ilişkin olarak verilen karar davacı Hazine vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı Hazine vekili dava dilekçesinde; ... ilçesi, ... Mevki, ... Gölü kıyısında bulunan 27 pafta, 6080 parsel sayılı taşınmazın tapuda davalı adına kayıtlı olduğunu, ancak taşınmazın ... Valiliği Kıyı Tespit Komisyonu tarafından belirlenen ve Bayındırlık Bakanlığınca 15.02.1994 tarihinde onaylanan kıyı kenar çizgisi kapsamında kaldığını, kıyıların ise özel mülkiyete konu olamayacağını ileri sürerek, tapu kaydının iptali ile taşınmazın kıyı olarak sicilden terkinine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı ... cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazı tapu kaydına güvenerek iktisap ettiğini, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 1023. maddesi uyarınca iktisabının korunması gerektiğini, Kıyı Tespit Komisyonu kararının kendisine tebliğ edilmediğini, kaldı ki idare tarafından kıyı kenar çizgisinin belirlendiği tarihin üzerinden on yıldan fazla bir sürenin geçtiğini, taşınmazın tamamının kıyı olarak değerlendirilmesinin mümkün olmadığını, Devletin güvencesi altında bulunan mülkiyet hakkının korunması gerektiğini belirterek, davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Birinci Kararı: 6. (Kapatılan) ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 29.12.2009 tarihli ve 2009/29 E., 2009/181 K. sayılı kararı ile; dava konusu taşınmazın 1482 parselden ifraz suretiyle oluştuğu, 1482 parsele ait tespit tutanağının ise 23.05.1961 tarihinde kesinleştiği, 5841 sayılı Kanun’un 2 ve 3. maddeleri ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12 maddesinin 3. fıkrasına eklenen “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” hükmü ile Geçici 10. maddesindeki “Bu Kanunun 12'nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufunda olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır” hükmü uyarınca eldeki davanın on yıllık hak düşürücü süreden sonra açıldığı gerekçesiyle reddine, davacı Hazine harçtan muaf olduğundan harç alınmasına yer olmadığına, yapılan giderlerin davacı üzerinde bırakılmasına, davalı vekili için 575TL vekâlet ücretinin davacıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Birinci Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.05.2010 tarihli ve 2010/5310 E., 2010/6245 K. sayılı kararı ile; “…Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişmeli 6080 parsel sayılı taşınmazın 23.05.1961 tarihinde kesinleşen kadastro tespitine dayalı olarak tescil edildiği, davanın ise 30.03.2005 tarihinde açıldığı buna göre davanın hak düşürücü süre sebebiyle reddine karar verilmiş olması doğrudur. Hazinenin bu yöne ilişkin temyiz itirazı yerinde değildir. Reddine, Ancak hemen belirtilmelidir ki, bir taraf, dava açıldığı andaki mevzuata ve içtihat durumuna göre davasında haklı olup da, dava açıldıktan sonra yürürlüğe giren (geçmişe etkili) yeni bir yasa hükmü ya da yeni bir İnançları Birleştirme Kararı gereğince davayı kaybederse, davada haksız çıkmış olmasına rağmen, yargılama giderlerinden sorumlu tutulamaz. Anılan bu kural yasal ve yargısal uygulamada kararlılık kazanmıştır.(Baki Kuru, Hukuk Usulü Muhakemeleri 5. cilt, sayfa 5338, dipnot 159; 10. H.D. 21/12/1976, 8770/8739 ve dipnot 160: 5. HD 12/09/1977, 5445/5655 dipnot 161: 10.HD 24/02/1976, 6296/1297) Ayrıca, her dava açıldığı tarihteki koşullara bağlıdır. Öte yandan avukatlık ücreti 29.05.1957 tarih ve 4/16 sayılı İnançları Birleştirme Kararı uyarınca yargılama giderlerinden sayılır. Hal böyle olunca, mahkemece yapılan keşif sonucu çekişmeli bölümlerin kıyı kenar çizgisi içinde bulunduğu ve dava tarihinde davacı hazinenin haklı olduğu anlaşıldığına ve yargılama sırasında yürürlüğe giren 5841 sayılı yasa gereğince dava reddedildiğine göre davalının tüm yargılama giderlerinden ve avukatlık ücreti ile maktu harçtan sorumlu tutulması gerekirken aksine yazılı düşüncelerle yazılı olduğu üzere hüküm kurulması isabetsizdir. Öyleyse davacı hazinenin yukarıda değinilen yargılama giderleri, avukatlık ücreti ve maktu harç açısından temyiz itirazı yerindedir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur. İlk Derece Mahkemesi İkinci Kararı: 9. (Kapatılan) ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 02.06.2011 tarihli ve 2011/27 E., 2011/373 K. sayılı kararı ile bozma kararına uyulmuş ve önceki karar kesinleştiğinden yeniden hüküm kurulmasına yer olmadığına, harç, yargılama gideri ve davacı vekili için takdir edilen vekâlet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire İkinci Bozma Kararı: 10. Mahkemenin yukarıda belirtilen ikinci kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 03.10.2013 tarihli ve 2012/12162 E., 2013/14117 K. sayılı kararı ile; “…Mahkemece, hak düşürücü süreden davanın reddine ilişkin hüküm önceden kesinleştiğinden yargılama gideri ve vekalet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmesi üzerine; hüküm, davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hemen belirtilmelidir ki, mahkemenin kararı 5841 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanunun 2. ve 3. maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulmuştur. 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 günlü 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 2.maddesi ile 3402 sayılı Kanunun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlede: "bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dahil tarafların sıfatına bakılmaksızın" ve 3. maddesi ile aynı Kanuna eklenen Geçici 10. maddesinde ise; “Bu Kanunun 12.maddesinin 3. fıkrası hükmü Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır.” şeklindedir. Bu değişiklik nedeniyle bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazinenin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlanmıştır. Ne var ki, Yerel Mahkeme kararının kesinleşmesinden önce Anayasa Mahkemesi'nin 12.05.2011 gün ve 2009/31 E. 2011/77 K. sayılı kararıyla; “25.02.2009 gün ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2. maddesiyle 21.06.1987 günlü 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3.maddesiyle 3402 sayılı Yasaya eklenen Geçici 10. maddenin Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline” karar verilmiş ve bu iptal kararı 23.07.2011 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları ile idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır. Diğer taraftan 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun 33.maddesinde yer alan “Hakim, Türk hukukunu resen uygular” hükmü ile ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararlarının derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. Öyle ise, kesin hüküm halini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında 5841 sayılı Yasa hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin olarak kurulan hükmün, verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasanın 153. maddesine göre iptal kararı geriye yürümez ise de 10.3.1969 gün ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere iptal, kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemez ve henüz anlaşmazlık hali devam ediyorsa iptalin kapsamına girer. Bu durumda davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin kurulan kararın Anayasa Mahkemesi'nin anılan iptal kararından sonra doğru olduğu söylenemez. Zira, kamu düzeninin söz konusu olduğu bütün haller istisnanın kapsamına girer. Hal böyle olunca, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı sonucu oluşan durumun eldeki maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan davaya da uygulanması zorunlu olup, kamu malları ile ilgili davalar aynı zamanda kamu düzeni ilkesini de içermektedirler. Bu nedenle Mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerektiğinde kuşku bulunmamaktadır. Somut olayda; dava konusu taşınmazın, 28.11.1997 tarih 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararına uygun olarak belirlenen kıyı kenar çizgisine göre devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunan yerlerden olduğu saptanmış olduğundan davanın kabulüne ve 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasanın 16. maddesiyle 3402 sayılı Yasanın 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağına karar vermek gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru değildir…” gerekçesiyle karar oy çokluğu ile bozulmuştur. Direnme Kararı: 12. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 10.04.2014 tarihli ve 2014/35 E., 2014/113 K. sayılı kararı ile; ilk kararın esas yönünden, yani davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin kısmı yönünden Yargıtay 1. Hukuk Dairesi tarafından onanarak kesin hüküm hâline geldiği, kesin hükmün Yargıtay için de bağlayıcı olduğu ve bozma kararına konu yapılamayacağı, önceki kararın usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle ilk hükümde direnilmesine, verilen ilk karar kesinleştiğinden yeniden karar verilmesine yer olmadığına, harç ve yargılama gideri ile davacı Hazine vekili için takdir edilen vekâlet ücretinin davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun Bozma Kararı: 13. Direnme kararı süresi içinde davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 14. Hukuk Genel Kurulunun 13.12.2017 tarihli ve 2017/8-1616 E., 2017/1707 K. sayılı kararı ile; mahkemece davanın esası hakkında yeniden karar verilmesine yer olmadığına karar verilerek, sadece davanın fer'î niteliğindeki yargılama gideri, vekâlet ücreti ve harç yönünden kurulan hükmün tek başına infaz kabiliyetinin bulunmadığı ve usul hükümlerine uygun olmadığı gerekçesiyle, sair temyiz itirazları incelenmeksizin hüküm usulden bozulmuştur. İkinci Direnme Kararı: 15. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 10.07.2018 tarihli ve 2018/177 E., 2018/359 K. sayılı kararı ile; Hukuk Genel Kurulu kararında belirtilen usule ilişkin eksiklik giderilmek ve önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle yeniden direnme kararı verilmiştir. İkinci Direnme Kararının Temyizi: 16. Direnme kararı süresi içerisinde davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 17. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen ilk kararın Yargıtay 1. Hukuk Dairesince sadece yargılama giderlerine hasren bozulması karşısında, bozma kararına uyulmak suretiyle verilen kararın davalı yararına usulî kazanılmış hak oluşturup oluşturmadığı, burada varılacak sonuca göre 25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 2. maddesiyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Kadastro Kanunu’na eklenen Geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline ilişkin olarak verilen Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 gün ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararının eldeki davada uygulanmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 18. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası(Anayasa)’nın “Kıyıdan yararlanma” başlıklı 43. maddesi; “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir” şeklindedir. 19. 3621 sayılı Kıyı Kanun’nun “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmında; “…Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını, Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alanı…” ifade edeceği, Aynı Kanun’un “Genel esaslar” başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmında; “…Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır, Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur…” şeklinde düzenleme bulunmaktadır. 20. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin 3. fıkrasındaki düzenleme “Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz” şeklinde iken, 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasına “Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” cümlesi eklenmiş ve yine aynı Kanun’un 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. madde ile “Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır” düzenlemesi getirilmiş ise de 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümle ve 3. maddesi ile eklenen geçici 10. maddesindeki hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesince 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı karar ile anılan hükümlerin iptaline karar verilmiştir. 21. Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararında; iptale konu kuralların uygulanması hâlinde kıyı ya da orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasında özel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesinden itibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin olarak kamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılma olanağının ortadan kalkacağı, böylece kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmaz üzerinde özel mülkiyetin mümkün hâle geleceği, Anayasa'nın 43 ve 169. maddelerinde temel bir değer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde yararlanması hakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel mülkiyetin yasaklandığı, bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesinin olanaklı olmadığı belirtilerek anılan hükümlerin Anayasa'nın 43 ve 169. maddelerine aykırı olduğu gerekçesiyle iptaline karar verilmiştir. 22. Anayasa’nın 153. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta ve ancak Resmî Gazete’de yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır. Diğer taraftan, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 33. maddesinde “Hâkim, Türk hukukunu re'sen uygular” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. 23. Bu durumda öncelikle üzerinde durulması gereken husus, yerel mahkeme kararının Yargıtay Özel Dairesince sadece, harç, yargılama gideri ve vekâlet ücretine yönelik bozulmasından sonra, bozma kararının kapsamı dışında kalan kısımların dayanağını oluşturan yasal düzenlemelerin Anayasa Mahkemesinin iptal kararına konu olması üzerine bozma kararına uyulmakla usule ilişkin kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği meselesidir. 24. Konuya açıklık getirmek için öncelikle usulî kazanılmış hak kavramı üzerinde durulmasında yarar vardır. 25. “Usulî kazanılmış hak” kavramı, davaların uzamasını önlemek, hukukî alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 26. Mahkemenin, Yargıtay’ın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usulî kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usulî kazanılmış hak gerçekleşebilir. Ne var ki, davadaki taleplerden biri hakkındaki Yargıtay’ın bozma kararının kapsamı dışında kalması (kısmi onama) ile kesinleşmesi nedeniyle doğan usulî kazanılmış hakkı, maddi anlamda kesin hüküm (HMK m. 237) ile karıştırmamak gerekir. Maddi anlamda kesin hükümde, mahkeme (ve Yargıtay) davadan elini tamamen çekmiş (dava bitmiş, kesin biçimde sonuçlanmış) durumdadır. Oysa, davadaki taleplerden biri hakkındaki kararın bozma kararının kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmesi hâlinde, mahkeme davadan elini henüz çekmiş durumda değildir. Çünkü, mahkeme hakkındaki karar bozulan taleple ilgili olarak davaya devam etmektedir. Bu davada hakkındaki karar kesinleşmiş olan taleple ilgili olarak (maddi anlamda kesin hüküm nedeniyle değil) usulî kazanılmış hak nedeniyle inceleme yapılamamaktadır. Ancak usulî kazanılmış hakkın istisnalarından birinin varlığı hâlinde, hakkındaki karar bozmanın kapsamı dışında kalması nedeniyle kesinleşmiş olan talep hakkında da mahkemece inceleme yapılabilir ve yeni bir karar verilebilir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı, ... 2001, Cilt 5, s. 4770). 27. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usulî kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usulî kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usulî kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilecektir. Bu husus 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı (YİBK)’nda da “...Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının, temyiz mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya temyiz mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir...” şeklinde ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usulî kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler (Hukuk Genel Kurulunun 23.01.2013 tarihli 2012/1-692 E., 2013/138 K. sayılı ve 11.02.2020 tarihli 2017/8-1881 E., 2020/127 K. sayılı kararları). 28. Anayasa Mahkemesi de usulî kazanılmış hak kavramına ilişkin olarak, Yargıtay içtihadının kararlı ve yerleşik bir biçimde uygulandığını, bu içtihadın öngörülebilir, belirli ve ulaşılabilir olduğunda kuşku bulunmadığını, dolayısıyla bozma kararı sebebiyle nihai anlamda sonuçlanmış bir karardan söz edilemeyeceğine göre sonradan Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek karar verilmesinin hukukî belirlilik ilkesi yönünden sorun teşkil etmediğini belirtmiştir (Halil Kadri Buldanlıoğlu ve Necip Buldanlıoğlu, B. No: 2015/10533, 4.4.2018, § 56-63). 29. Yapılan açıklamalar ışığında somut olaya gelince; her ne kadar mahkemece davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddine ilişkin olarak verilen ilk karar, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 31.05.2010 ve 2010/5310 E., 2010/6245 K. sayılı bozma kararı kapsamı dışında kalmış ise de hak düşürücü sürenin dayanağını oluşturan yasal düzenleme eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiğinden, iptal kararı sonucu oluşan durumun 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK’da belirtildiği gibi maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan eldeki davaya uygulanması zorunlu olup, davalı yararına oluşmuş bir usulî kazanılmış haktan bahsedilmesi mümkün değildir. 30. Diğer yandan, Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin direnmeye konu 03.10.2003 tarih ve 2012/12162 E., 2013/14117 K. sayılı bozma kararında, sonuç olarak davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği belirtilmiş ise de davanın esası bakımından henüz yerel mahkemece hiçbir değerlendirme yapılmamıştır. Dolayısıyla mahkemece, tarafların iddia ve savunmaları doğrultusunda yapılan araştırma ve inceleme ile toplanan deliller değerlendirilerek olaşacak duruma göre işin esasının çözüme kavuşturulması gerekmektedir. 31. Hâl böyle olunca direnme kararının bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmasına karar verilmesi gerekmiştir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesi uyarınca uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 18.10.2022 tarihinde oy birliği ile karar verildi.
1. Hukuk Dairesi, 2021/9415 E., 2022/34 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varADANA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 6. HUKUK DAİRESİ
tam metni aç
Davacı vekili dava dilekçesinde; 1250 parsel sayılı taşınmazın 3621 Sayılı Kıyı Kanunu'na göre kıyı kenar çizgisi içerisinde denizin uzantısı olan kumsal sahanın içinde bulunduğunu, Anayasa’nın 43. maddesi gereğince kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu ileri sürerek, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile adına tesciline, el atmanın önlenmesi ve muhdesatların kal'ine karar
1. Hukuk Dairesi         2021/9415 E.  ,  2022/34 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ADANA BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ 6. HUKUK DAİRESİ DAVA TÜRÜ : TAPU İPTALİ VE TESCİL-MEN-İ MÜDAHALE-KAL I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; 1250 parsel sayılı taşınmazın 3621 Sayılı Kıyı Kanunu'na göre kıyı kenar çizgisi içerisinde denizin uzantısı olan kumsal sahanın içinde bulunduğunu, Anayasa’nın 43. maddesi gereğince kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu ileri sürerek, davalı adına olan tapu kaydının iptali ile adına tesciline, el atmanın önlenmesi ve muhdesatların kal'ine karar verilmesini istemiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde; dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde kalmadığını ve özel mülkiyet kapsamında edinildiğini belirterek, davanın reddini savunmuştur. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI Samandağ 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 05/02/2019 tarihli ve 2017/693 E. 2019/96 K. sayılı kararıyla; mahallinde yapılan keşif sonucu Jeoloji Mühendisi, Ziraat Mühendisi, İnşaat Mühendisi ve Kadastro Teknikeri bilirkişiler tarafından düzenlenen raporlardan 468,00 m² yüzölçümündeki taşınmazın tamamının kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı gerekçesiyle davanın kabulü ile 1250 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptaline, iptal edilen tapu kaydının tescil harici bırakılmasına karar verilmiştir. IV. İSTİNAF 1. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekillerince istinaf başvurusunda bulunulmuştur. 2. İstinaf Nedenleri 2.1. Davacı istinaf dilekçesinde; davada tapu iptaliyle birlikte men-i müdahale ve kal taleplerinde bulunmuş olmalarına rağmen, davanın yalnızca tapu iptali talebinin kabulüyle neticelendiğini, men-i müdahale ve kal talepleri hakkında hüküm kurulmadığını, Mahkemece taleplerinden azına hükmedildiği gibi, talebin tamamının neden karşılanmadığının da hükümde gösterilmediğini, bu yönüyle 1250 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali hükmüne bir diyecekleri bulunmamakla birlikte Mahkeme kararının diğer hükümler yönünden kaldırılmasını, istinaf merciince yapılacak yargılamayla men-i müdahale ve kal taleplerinin de kabulü ile lehlerine vekalet ücretine karar verilmesini istemiştir. 2.2. Davalı istinaf dilekçesinde; dava konusu taşınmazın kıyı kenar çizgisi içinde olmadığını, Anayasa'nın 43. maddesi uyarınca çıkarılan ve Anayasa Mahkemesinin 18.09.1991 tarihli ve 23/29 sayılı kararı ile iptal edilen kısım dışında kalan 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun 5 ve 9 maddelerine dayanılarak yapılmış "kıyı kenar çizgisi belirleme" işleminin idari yargı yerlerinde iptal edilip ortadan kaldırılmadıkça hukuki varlığını koruyacağını belirterek, kararın kaldırılması ile davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 2. Gerekçe ve Sonuç Adana Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 11/06/2020 tarihli ve 2019/606 E. 2020/318 K. sayılı kararıyla; dava konusu taşınmazın tamamının kıyı kenar çizgisi içinde kaldığı anlaşıldığından davanın kabulü ile 1250 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptaline, iptal edilen tapu kaydının tescil harici bırakılmasına karar verilmesinin doğru olduğu gerekçesiyle davalı vekilinin istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiş, İlk Derece Mahkemesince davacının meni müdahale ve kal talepleri yönünden karar verilmemiş olması nedeniyle davacı vekilinin bu yönden istinaf başvurusunun kabulü ile kararın kaldırılmasına, taşınmaz üzerinde muhdesat bulunmadığından kal isteği ve meni müdahale taleplerinin reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ 1. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Temyiz Nedenleri 2.1. Davacı vekili temyiz dilekçesinde; istinaf talepli dilekçesinde ileri sürdüğü nedenleri tekrarla kararın bozulmasını talep etmiştir. 2.2. Davalı temyiz dilekçesinde; istinaf dilekçesinde ileri sürdüğü nedenleri tekrarla kararın bozulmasını talep etmiştir. 3. Gerekçe 3.1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, kıyı kenar çizgisinden kaynaklanan tapu iptali ve tescil, men'i müdahale ve kal isteğine ilişkindir. 3.2. İlgili Hukuk Bilindiği üzere Kıyılara ilişkin olarak, 2709 sayılı T.C. Anayasası'nın, "Kıyılardan yararlanma" başlıklı 43. maddesinde, "Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir." düzenlemesi ve bu düzenleme gereğince çıkarılan 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun "Genel Esaslar" başlıklı 5. maddesinde "Kıyılar ile ilgili olarak kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açık olduğu, yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetildiği, kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespitinin zorunlu olduğu, sahil şeritlerinde yapılacak yapıların kıyı kenar çizgisine en fazla 50 metre yaklaşabileceği, yaklaşma mesafesi ve kıyı kenar çizgisi arasında kalan alanlar, ancak yaya yolu, gezinti, dinlenme, seyir ve rekreaktif amaçla kullanılmak üzere düzenlenebileceği, kıyılarda hiçbir yapı yapılamayacağı, duvar, çit, parmaklık, tel örgü, hendek, kazık ve benzeri engeller oluşturulamayacağı şeklinde genel esaslar düzenlenmiştir. 3.3. Değerlendirme Dosya içeriği ve toplanan delillerden, dava konusu 1250 parsel sayılı 468,00 m² yüzölçümüne sahip taşınmazın deniz sahil şeridine yaklaşık 200 metre uzaklıkta olduğu, toprak yapısı, konumu bir bütün halinde değerlendirildiğinde tamamının, kıyı kenar çizgisi içerisinde kaldığı anlaşılmaktadır. VI. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; dosya içeriğine, kararın dayandığı delillerle yasaya uygun gerektirici nedenlere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekili ve davalı vekilinin yerinde olmayan temyiz itirazlarının reddiyle usul ve yasaya uygun olan hükmün ONANMASINA, 492 sayılı Harçlar Kanunu'nun değişik 13. maddesinin j. bendi gereğince Hazineden harç alınmasına yer olmadığına, aşağıda yazılı 26,30 TL bakiye onama harcının temyiz eden davalıdan alınmasına, 10/01/2022 tarihinde kesin olmak üzere oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1881 E., 2020/127 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın “Kıyıdan yararlanma” başlıklı 43. maddesi;
Hukuk Genel Kurulu         2017/1881 E.  ,  2020/127 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı Hazine vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı Hazine vekili 20.10.1981 tarihli dava dilekçesinde; çekişme konusu Gebze ilçesi Darıca ... mevkiinde kain 2095 parsele uygulanan tapu kaydının 12.05.1955 tarihli ve 47 numaralı tapu kaydından intikal ve ifraz edildiğini, ifrazdan önce 28.05.1954 tarihli ve 86 numaralı tapu kaydı ile miktarı arttırılarak ve sekiz adet tapu kayıtlarının birleştirilmesi ile tek tapu kaydı oluşturulduğunu, tevhit ve tezyide esas teşkil eden Gebze Asliye Hukuk Mahkemesinin 1954/93 E., 192 K. sayılı kararında Hazine hasım gösterilmediğinden ve 2644 sayılı Kanun’un 31. maddesi şartlarına uymadığından geçerli olmadığını, kaldı ki taşınmazın deniz kumsalı niteliğinde olduğunun saptandığını, deniz sınırı ile taşınmazın sınırlarının Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 13.03.1972 tarihli ve 7/4 sayılı kararına göre uzman bilirkişiler aracılığıyla tespit edilmesi gerektiğini, deniz ve onun tamamlayıcısı olan kumsal alanların devletin hüküm ve tasarrufu altında ve kamu malı niteliğinde olduğunu ileri sürerek 2095 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile Hazine adına tapuya tesciline, davalıların el atmalarının önlenmesi ile üzerinde bulunan tesislerin kal'ine karar verilmesini talep etmiş, yargılama aşamasında da taşınmaz üzerinde arzi irtifak hakkı sahiplerinin davaya dâhil edilmesini istemiştir. Davalı Cevabı: 5. Dava, ... Sahil Mahallesi İmar İdare ve Bakım İşleri A.Ş.'ye husumet yöneltilerek açılmış olup, taşınmaz üzerindeki arzi irtifak hakkı sahipleri davaya dâhil edilmiştir. 5.1. Davalı ... Sahil Mahallesi İmar İdare ve Bakım İşleri A.Ş. vekili 04.12.1981 tarihli cevap dilekçesinde; taşınmazın Eylül 1927 tarihli ve 104 numaralı tapu kaydı ve tedavül kayıtlarına göre yapılan tapulama tespitinin 23.3.1962 tarihinde kesinleşerek tapuya tescil edildiğini, davacının ileriye sürdüğü hususların bu tespit tarihinden önce olan nedenlere dayandığını, davanın 766 sayılı Kanun'un 31/2 maddesinde yazılı 10 senelik hak düşürücü süre geçirildikten sonra açıldığını, tescil davasının açıldığı tarihte Hazine'ye husumet yöneltilmesi zorunluluğu içeren Kanun hükmü bulunmadığından tescil ilamının Hazine'yi bağlayacağını, taşınmaza bitişik yitik kişilere ait arazilerin bulunmadığını, kıyının birkaç metresi hariç taşınmazın tamamen kara parçası olduğunu, plajın suni olarak meydana getirildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 5.2. Davaya dâhil edilen bir kısım arzi irtifak sahipleri yargılamaya katılarak davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir. Mahkeme Kararı: 6. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.04.1987 tarihli ve 1981/327 E., 1987/150 K. sayılı kararı ile; 2095 numaralı parselin 16.08.1985 tarihli bilirkişi raporu, 19.09.1985 tarihli kroki ve 14.11.1986 tarihli harita mühendisi raporu ile belirlenen A, B, C, D kısımları tutarı olan 5054 m2’ye ilişkin tapu kaydının iptaline, E harfi ile gösterilen 4000 m2 tutarındaki yere ilişkin iptal talebinin reddine, davacının tescil talebinin Medeni Kanun (MK)’un 641. madde hükmü gereğince reddine ve tescil harici bırakılan 5054 m2’lik kısmın 775 sayılı Kanun gereğince belediyeye devir edilen yerlerden sayılmasına, 19.09.1985 ve 14.11.1986 tarihli krokilerde gösterilen tesisin E harfi ile belirtilen yere ait olması nedeniyle kal talebinin reddine, davacının meni müdahaleye ilişkin talebinin ise davalıların da istifadeye hakkı olmasına ve tescil harici bırakılan yer üzerinde kamu niteliğini kaldıracak müdahalelerinin muaraza şeklinde önlenmesine karar verilmiştir. 7. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalılar ... Sahil Mahallesi İmar İdare ve Bakım İşleri A.Ş. ile... vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.12.1988 tarihli ve 1988/9740 E., 14747 K. sayılı kararı ile; hasımsız olarak açılan tescil ve yüzölçümün arttırılması davalarının Hazine'yi bağlamayacağı, ne var ki Hazine'nin 7 parça temel tapuların belirlenecek kapsamlarına itiraz edemeyeceği, MK’nın 931 ve dava açıldığı tarihte yürürlükte olan 766 sayılı Kanun'un 31/2 ve 3402 sayılı Kanun’un 12. maddelerinin deniz kumsalı niteliğindeki kamu malları hakkında Hazine'nin açtığı davalarda uygulanma yerinin olmadığı, hâl böyle olunca temel tapuların kapsamlarının sağlıklı olarak belirlenmesinden sonra dava konusu parselin bu yer içinde kalıp kalmadığının kesin olarak saptanması, varılacak sonuca göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur. 9. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından bozma kararına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde 19.06.2001 tarihli ve 1989/472 E, 2001/381 K. sayılı kararı ile; 2095 sayılı parselin 1094.78 m2'lik kısmının kıyı kenar çizgisi ile deniz arasında kaldığı, devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, dava konusu 2095 parselin bilirkişi rapor ve krokisinde kıyı kenar çizgisi ile deniz arasında kaldığı belirtilen 1094,78m2'lik kısmının davalı adına olan tapu kaydının iptali ile hazine adına tapuya kayıt ve tesciline ve bu kısıma vaki davalı tecavüzünün menine karar verilmiştir. 10. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin bu kararına karşı davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.05.2010 tarihli ve 2010/4307 E., 2010/5197 K. sayılı kararı ile; 14 Mart 2009 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasına "bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dâhil tarafların sıfatına bakılmasızın uygulanır" cümlesi ve aynı Kanun’un 3. maddesi ile de 3402 sayılı Kanun’a " bu kanunun 12. maddesinin 3. fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır" şeklindeki geçici 10. madde eklendiği, öte yandan, 3402 sayılı Kanun'un 12/3. maddesinde öngörülen süre hak düşürücü süre olup kamu düzeni ile ilgili olduğu, diğer taraftan; her davanın açıldığı tarihteki koşullara bağlı olduğu, somut olayda, kadastro tespitinin kesinleştiği 23.03.1962 tarihinden itibaren dava tarihine kadar 10 yıllık sürenin geçtiğinin açık olduğu, ne var ki davalı yararına da 2644 sayılı Kanun’un 8 ve 9. maddelerinde öngörülen koşulların gerçekleşmediği ve belirlenen kıyı kenar çizgisine göre taşınmazın bir kısmının tanımı 3621 sayılı Kanun’un 4. maddesinde yapılan, kıyıda kaldığı keşfen sabit olduğu, hâl böyle olunca; yukarıda değinilen yasal düzenlemeler ve ilkeler gözetilmek suretiyle gerek işin esası gerekse yargılama masrafları avukatlık ücreti ve harç yönünden bir değerlendirme yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. 12. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından bozma kararına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde 29.05.2012 tarihli ve 2011/73 E, 2012/233 K. sayılı kararı ile, 23.03.1962 yılında yapılan kadastro tespitinin kesinleştiği ve 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesi gereğince 10 yıllık hak düşürücü sürenin dolduğu gerekçesiyle davalı şirket yönünden hak düşürücü süre nedeniyle davanın usulden reddine, hak düşürücü süreye bağlı kararın davanın yargılaması sırasında değişen Kanun kapsamında verilen bir karar olması da gözetilerek davalı şirket vekili yararına avukatlık ücretine hükmolunmamasına, diğer bütün davalılar yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun 150/5. maddesinde yer alan düzenleme çerçevesinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 13. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 14. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 10.12.2013 tarihli ve 2013/10428 E., 2013/18671 K. sayılı kararı ile; mahkemenin esasa ilişkin önceki kararı ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda açıklanan bozma kararı ile temyize konu son mahkeme kararı tümüyle, 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 tarihli 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanunun 2 ve 3. maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulduğu, bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazine’nin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlandığı, ne var ki, bozma ve mahkeme kararlarından sonra, son kararın temyizi aşamasında Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararıyla; “25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle 21.06.1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline” kararı verildiği ve bu iptal kararının 23.07.2011 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığı, öyle ise, kesin hüküm hâlini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında 5841 sayılı Kanun hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin olarak kurulan hükmün verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasa'nın 153. maddesine göre iptal kararı geriye yürümez ise de, 10.03.1969 tarihli ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere iptal, kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceği ve henüz anlaşmazlık hâli devam ediyorsa iptalin kapsamına gireceği, bu durumda davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin kurulan kararın Anayasa Mahkemesi'nin anılan iptal kararından sonra doğru olduğunun söylenemeyeceği, bozma ilamının dayanağını oluşturan yasa metni Anayasa Mahkemesince yukarıda değinildiği üzere iptal edilmiş olmakla artık taraflar yararına usuli kazanılmış hakkın gerçekleştiğinden söz edilemeyeceği, hâl böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerektiği, somut olayda; işin esasının ve dava konusu taşınmaz bölümünün, 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla belirlenen kıyı kenar çizgisine göre değerlendirilmesi ve ayrıca 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle 3402 sayılı Kanun’un 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağı hususunun da gözetilerek ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekçesiyle gerekçesiyle bozulmuştur. Direnme Kararı: 15. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.05.2015 tarihli ve 2015/285 E., 2015/260 K. sayılı kararı ile; kesinleşen kadastro tespitine, yasada Hazine yönünden ayrık bir düzenleme olmamasına ve 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesi gereğince 10 yıllık hak düşürücü sürenin dava tarihinden önce dolmuş olmasına nazaran bozmanın isabetli olmadığı ve önceki kararın isabetli olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 16. Direnme kararı süresi içinde davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 17. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece bozma kararına uyulmak suretiyle verilen kararın davalı yararına usuli kazanılmış hak oluşturup oluşturmadığı, burada varılacak sonuca göre 25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle 21.06.1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararının eldeki davaya uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 18. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın “Kıyıdan yararlanma” başlıklı 43. maddesi; “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir.” şeklindedir. 19. 3621 sayılı Kıyı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmı; “…Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını, Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alanı…” ifade eder, Aynı Kanun’un “Genel esaslar” başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı; “…Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır, Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur…” şeklinde düzelenmiştir. 20. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin ilgili 3. fıkrası şöyledir : "Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. " 21. 5841 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümle: "Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır. " 5841 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde: "Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır. " şeklindedir. 22. Bilindiği üzere, 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümle ve 3. maddesi ile eklenen geçici 10. maddesindeki hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesince 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E, 2011/77 K sayılı karar ile anılan hükümlerin iptaline karar verilmiştir. 23. Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararında; iptale konu kuralların uygulanması hâlinde kıyı ya da orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasında özel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesinden itibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin olarak kamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılması olanağı ortadan kalkacağı, böylece kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmaz üzerinde özel mülkiyet mümkün hâle geleceği, Anayasa 'nın 43 ve 169. maddelerinde temel bir değer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde yararlanması hakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel mülkiyet yasakladığı, bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesi olanaklı olmadığı gerekçelerine yer verilerek anılan hükümlerin Anayasa 'nın 43. ve 169. maddelerine aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir. 24. Anayasa'nın 153. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta ve ancak Resmî Gazetede yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır. Diğer taraftan, 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesinde “Hâkim, Türk hukukunu resen uygular.” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. 25. Bu durumda öncelikle üzerinde durulması gereken husus, yerel mahkeme kararının Yargıtay Özel Dairesince bozulmasından sonra, bozma kararının dayanağını oluşturan yasal düzenlemelerin Anayasa Mahkemesinin iptal kararına konu olması üzerine bozma kararına uyulmakla usule ilişkin kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği meselesidir. 26. “Usulü kazanılmış hak” kavramı, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 27. Mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen biçimde inceleme ve araştırma yapmak ve yine o kararda belirtilen hukuksal esaslar gereğince karar vermek yükümlülüğü oluşur. Bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozma kararında gösterilen ilkelere aykırı bulunması, usule uygun olmadığından bozma nedenidir. 28. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 E., 1960/5 K. ve 09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı kararlarında açıklandığı üzere, bir mahkemenin Yargıtayca verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir; meğer ki, bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen durum uyarınca muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usulü kazanılmış hak yahut usule ait kazanılmış hak denilmektedir. 29. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usulü kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usulü kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usulü kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir. Bu husus 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı (YİBK)'nda da “...Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının, temyiz mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya temyiz mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir...” şeklinde ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usulü kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler (Hukuk Genel Kurulu’nun 20.12.2017 tarihli 2017/5-2575 E., 2017/1906 K. sayılı kararı). 30. Anayasa Mahkemesi de, usule ilişkin kazanılmış hak kavramına ilişkin olarak, Yargıtay içtihadının kararlı ve yerleşik bir biçimde uygulandığını, bu içtihadın öngörülebilir, belirli ve ulaşılabilir olduğunda ise kuşku bulunmadığını, dolayısıyla bozma kararı sebebiyle nihai anlamda sonuçlanmış bir karardan söz edilemeyeceğine göre sonradan Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek karar verilmesinin hukuki belirlilik ilkesi yönünden sorun teşkil etmediğini belirtmiştir (Halil Kadri Buldanlıoğlu ve Necip Buldanlıoğlu, B. No: 2015/10533, 4.4.2018, § 56-63). 31. Yapılan açıklamalar ışığı altında somut olayın incelenmesine gelince; davacı Hazine tarafından çekişmeli taşınmazların kıyıda kaldığı ileri sürülerek eldeki davanın açıldığı, yargılama sırasında 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Kanun ile değişik 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesindeki; “...Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” hükmünün getirilmesi üzerine Özel Dairece 03.05.2010 tarihinde yapılan temyiz incelemesi sonucu davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddi gerektiği yönünden bozulduğu; mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda 20.05.2012 tarihinde hak düşürücü süreden davanın reddine karar verildiği; hükmün Hazine vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece, davada uygulanan kanun metninin Anayasa Mahkemesince iptal edildiği gerekçesi ile bozulduğu; mahkemece önceki kararda direnilmesi üzerine dosyanın Hukuk Genel Kuruluna geldiği anlaşılmaktadır. 32. Eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden bu davaya uygulanabilecek olan kanun metni Anayasa Mahkemesince iptal edildiğine göre, iptal kararı sonucu oluşan durumun 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK’da da belirtildiği üzere maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan eldeki davaya da uygulanması zorunludur. 33. O hâlde; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 34. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, kesinleşen kadastro tespiti gereğince 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesine göre 10 yıllık hak düşürücü sürenin dava tarihinden önce dolmuş olduğu şeklindeki yerel mahkeme gerekçesinin yerinde olduğu, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 35. Diğer taraftan 10.12.2013 tarihli Özel Daire bozma kararının 5. paragrafında taraflar ve dava konusu ilgili olmadığı anlaşılan “Davacı ile davalılardan Turgay 10.11.1983 tarihinde evlenmişler, 2.5.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 2.04.2012 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanunun 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK'nun 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.” şeklindeki ibarelerin maddi hata sonucu bozma kararında yer aldığı, dolayısıyla anılan ibarelerin bozma kararından çıkarılması gerektiği sonucuna varılmıştır. 36. Hâl böyle olunca; direnme kararı bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Özel Dairenin bozma kararının 5. paragrafında yer alan “Davacı ile davalılardan Turgay 10.11.1983 tarihinde evlenmişler, 2.5.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 2.04.2012 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nın 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanunun 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK'nın 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.” ibarelerinin maddi hata sonucu yazıldığı anlaşıldığından bozma kararından çıkarılmasına ve maddi hatanın bu şekilde düzeltilmesine, 2- Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 11.02.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2022/82 E., 2025/98 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Diğer taraftan Anayasa'nın "Kıyılardan yararlanma" başlıklı 43. maddesi ise şöledir;
Ceza Genel Kurulu         2022/82 E.  ,  2025/98 K. "İçtihat Metni" İtirazname No : 2014/14941 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 8. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 353-756 I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık ...'in kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna azmettirmeden 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 38/1. maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 109/2 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis; sanık ...'nin ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TCK'nın 109/2 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, her iki sanık hakkında aynı Kanun'un 51/1-a-b, 51/3 ve 53/1. maddeleri uyarınca ertelemeye ve hak yoksunluğuna ilişkin Çeşme Asliye Ceza Mahkemesince verilen 07.11.2013 tarihli ve 353-756 sayılı hükümlerin, sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 01.07.2021 tarih, 3113-17308 sayı ve oy çokluğu ile; "Sanıkların atılı suçu birden fazla kişiyle birlikte işlemelerine karşın haklarında TCK'nın 109/3-b maddesi gereğince artırım yapılmaması aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır." eleştirisine yer verildikten sonra onanmasına karar verilmiştir. Daire Başkanı ... ile Daire Üyesi ...; "... katılan ... ve olayın tek görgü tanığı olan ...'ın beyanına uygun olarak mahkemenin kabul ettiği oluşa göre; sanık ...'in Çeşme Altınkum plajında kiraladığı ... isimli işletmenin ön tarafında bulunan alana şezlong atarak kiraya verdiği, katılan ve tanığın bu şezlongların önünde havlu sererek denize girmek istemeleri üzerine, sanık ...'in işçisi olan temyiz dışı sanık ...'in müdahale ederek havlularını buraya sermemesini, başka yerden denize girmesini istediği, tartışma üzerine diğer sanık ...'ın olay yerine gelerek katılana 'Seni de havlunu da denize atarım, doktor olmuşsun ama bir şey bilmiyorsun.' dediği, bu arada tanıkların haber vermesi üzerine kolluk kuvvetinin müdahalesiyle olayın son bulduğu anlaşılmaktadır. Sanıklardan ... tarafından tartışma sırasında sarfedilen sözlerin basit tehdit niteliğinde olduğunda kuşku yoktur. Ancak katılan ile sanıklar arasında şezlonglar önüne havlu serip-sermeme konusunda tartışma yaşandığı, tartışmanın fiili bir müdahale boyutuna ulaşmadığı açıktır. Kişiyi özgürlüğünden alıkoyma suçunun oluşumu için fail tarafından, katılanın bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılması gereklidir. Her ne kadar somut olayda, sanıklar tarafından katılana başka bir yerden denize girmesi gerektiği ve buradan denize giremeyeceği söylenmiş ise de; kolluk kuvvetinin erken müdahalesi ile tartışmanın eyleme dönüşmediği anlaşılmaktadır. Herhangi bir filili müdahale olmaksızın başka bir yerde denize girilmesi veya girilmemesi şeklindeki tartışmaların suç kastı taşımaması nedeniyle unsurları oluşmayan suçtan beraat kararı verilmesi," gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 06.10.2021 tarih ve 14941 sayı ile karşı oyda yer alan görüş doğrultusunda itiraz yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.01.2022 tarih, 15179-229 sayı ve oy çokluğu ile; itiraz nedeni yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI VE KONUSU İtirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna azmettirmeden, sanık ... hakkında ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara isnat edilen suçların unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Çeşme İlçe Jandarma Komutanlığı tarafından düzenlenen 05.09.2012 tarihli fezleke üst yazısında olayın kısa özeti bölümünde; "01.09.2012 tarihinde saat 16.30 sıralarında komutanlığımız sorumluluk bölgesinde bulunan Altınkum Plajinda ... diye tabir edilen plajda ücret vermeden sadece sahilinden denize girmek isteyen ... adındaki şahsa işletmede çalışan ...'in 'İşletmeye ait şezlongların önünde denize girmeyin, yan tarafta bulunan kayalık bölgede girebilirsiniz.' diyerek tartışmaya başlamaları üzerine ...'ın olay yerine gelerek ...'ya 'Burada tatile gelen şahıslar şezlonglara ücret vererek tatil yapmaktalar, onları rahatsız etmeyin, eğer burada denize girerseniz sizi de eşyalarınızı da denize atarım.' diyerek hakaret ve tehdit etmesi olayı ile ilgili ... tanzim edilen tahkikat evraklarının muameleten gönderildiğini arz ederim." açıklamasının bulunduğu, olaya kolluk kuvvetlerince nasıl müdahale edildiğine yönelik bir bilgiye yer verilmediği, Kolluk tarafından düzenlenen 22.06.2013 tarihli tutanağa göre; ... isimli işletme yöneticisi olan ... isimli şahısla yapılan görüşmede söz konusu işletmenin idaresinin sanık ... tarafından yapıldığını beyan ettiği, Anlaşılmaktadır. Katılan kollukta; 01.09.2012 tarihinde saat 15.30 sıralarında iki çocuğu ile birlikte Altınkum Plajı'nda faaliyet gösteren ... isimli işletmenin önünde bulunan halka açık kumsalda kısa bir süreliğine denize girmek istediğini, plaj çantasını kumsala koyduğunu, denize girmek için hazırlanırken ... isimli işletme çalışanlarından ismini karakolda öğrendiği inceleme dışı sanık ...'in yanına gelerek "Burada denize giremezsiniz, az ileride bulunan kayalık alanda denize girebilirsiniz." dediğini, bu kişiye bulundukları yerin halka açık bir plaj olduğunu söylediğini, inceleme dışı sanık ile konuşurken yanlarına ismini karakolda öğrendiği sanık ...'nin gelerek kendisine "Burada denize giremezsiniz, az ileride bulunan kayalık alanda denize girin." demesi üzerine bu sanığa da "Burada denize girmek benim hakkımdır. Sahiller özel mülkiyet değildir." dediğini, bunun üzerine sanık ...'nin kendisine "Seni de eşyalarını da denize atarım, doktor olmuşsun da bir şey bilmiyorsun!" diyerek üzerine yürüdüğünü, olay sırasında yanında 11 ve 14 yaşında olan çocuklarının bulunduğunu ve bu olay nedeniyle korktuklarını, Mahkemede; olay tarihinde söz konusu işletmenin müşterilerini engellememeye dikkat ederek uzak bir noktada havlusunu serip denize girmeye çalıştığını, ancak kendilerinden şezlong kiralamayan şahısların söz konusu yerde denize girmesini engellemeyi amaçladıklarını düşündüğü sanıkların iddianamede anlatıldığı şekilde davrandıklarını, Tanık ... (...) kollukta; denize girmek amacıyla olay tarihinde saat 16.30 sıralarında Altınkum Plajı'nda bulunan ... isimli işletme önünde yer alan kumsala gittiğini, eşyasını kumsala bıraktığını, bu sırada yan tarafında ismini karakolda öğrendiği katılan ile bahse konu işletme çalışanlarından inceleme dışı sanığın tartıştıklarını gördüğünü, inceleme dışı sanığın katılana "Burada oturamazsınız. Az ileride bulunan kayalık alanda oturun ve denize girin." dediğini, ardından işletme çalışanlarından ismini karakolda öğrendiği sanık ...'nin gelip katılana "Burada insanlar şezlonglara para vererek oturuyorlar. Siz şezlongların önünde oturamazsınız. Önlerini kapatamazsınız." dediğini, katılanın ise bulundukları yerin halka açık bir alan olduğunu, bunu yasaklayamayacaklarını söylediğini, bunun üzerine sanık ...'nin katılanın üzerine yürüdüğünü, bu sırada kendisinin sanık ...'ye "Tartışmanıza gerek yok, gerekiyorsa jandarmayı çağıralım, yasal olarak burada durmamız yasaksa gideriz." dediğini, tartışmanın devam ettiği sırada sanık ...'nin katılana "Seni de eşyalarını da denize atarım!" dediğini, Mahkemede; olay tarihinde çocukları ile birlikte denize girmek için havlularını ve diğer eşyayı şezlongların ön tarafına koyduklarını, eşyasını koyduğu yer ile şezlonglar arasında iki metre kadar mesafe bulunduğunu, bulundukları yerin denize uzaklığının da yaklaşık iki metre olduğunu, İnceleme dışı sanık kollukta; 01.09.2012 tarihinde ... adlı işletmede çalışmakta iken işletmede bulunan müşterilerinin, ismini sonradan öğrendiği katılanı şikâyet ettiklerini, müşterilerin yanına gittiğinde katılanın eşyasını başka müşterinin kalmış olduğu şezlongun yanına bıraktığını gördüğünü, katılanı uyarmak üzere yanına gittiğini, ardından katılana "Efendim, müşteriler rahatsız oluyor, lütfen denize yakın bir yerde denize girin, duşakabinden, tesisten yararlanın." dediğini, daha sonra yanlarına aynı işletmede çalışan sanık ...'nin geldiğini, sanık ...'nin de katılanı nazikçe uyararak ileride bir yerde denize girebileceğini söylediğini, sanık ...'nin katılanı tehdit etmediğini, Mahkemede; olay tarihinde katılanın ailesi ile birlikte gelerek müşterilerinin hemen yanına havlusunu serdiğini, müşterilerin rahatsız olup şikâyet etmeleri üzerine sanık ...'nin konuşmak için katılanın yanına gittiğini, sanık ...'nin biraz sert çıkış yaptığını görmesi üzerine yanlarına giderek katılana "Havlunuzu alın ve buradan gidin." dediğini, herkesin kumsaldan ve denizden yararlanma hakkı olduğunu, ancak şezlong kiralayan müşterilerinin güvenliğinden ve memnuniyetlerinden de sorumlu olduklarını, o gün kadın müşterilerinin rahatsız olmaları üzerine katılanı uyardığını, kesinlikle kendisinin kumsaldan yararlanmasına engel olmadığını, "Seni de eşyalarını da denize atarım, sen doktor olmuşsun da bir şey bilmiyorsun!" şeklinde bir söz söylemediğini, yalnızca "Havlunuzu alın ve gidin." dediğini, bu olaydan sanık ...'in haberi olmadığını, bu sanığın kendilerini yönlendirmediğini, İfade etmişlerdir. Sanık ... kollukta; ... isimli işletmede plaj sorumlusu olarak çalıştığını, olay tarihinde saat 16.30 sıralarında müşterilerden gelen şikâyetler üzerine ismini karakolda öğrendiği katılanın yanına giderek müşterisine ait olan şezlongun önüne açmış olduğu havluyu bir metre kadar uzağa açmasını kendisinden rica ettiğini, katılanın kendisine "Sen kim oluyorsun, ben istediğim yere istediğim şekilde otururum!" dediğini, daha sonra katılana işletmenin kendisine verdiği talimatlar doğrultusunda oraya eşyasını bırakamayacağını, olası bir hırsızlık ve çevreye zarar verecek bir durum karşısında sorumluluk kabul edemeyeceğini, ancak denize girebileceğini, işletmeye ait olan duşu ücretsiz kullanabileceğini söylediğini, ardından katılanın, müşterilerinin karşısında kendisini rencide edecek şekilde bağırarak "Sen kim oluyorsun, ben istediğim yerde dururum. Rahatsız olan müşterin varsa onlar gitsin!" dediğini, katılana "Burada denize girme, yoksa seni ve eşyalarını denize atarım!" demediğini, kendisini kayalık bölgede denize girmesi konusunda tehdit etmediğini, Mahkemede; 2012 yılında bahse konu işletmede plaj sorumlusu olarak çalışmaya başladığını, olay günü ismini bilmediği ve tanımadığı katılanın yine aynı yerde plaj sorumlusu olarak kendi gözetimi altında çalışan inceleme dışı sanık ile tartıştığını görüp yanlarına gittiğini, konunun ne olduğunu sorduğunda, katılanın "Ben burada denize girerim, eşyalarımı da bu şekilde serebilirim." dediğini, kendisine müşterilerin rahatsız olduğunu, denizi kullanabileceğini, ancak eşyasını orada bu şekilde bırakamayacağını, çünkü daha önce bu şekilde bırakılan bir çantada bulunan bombanın patladığını söylediğini, kendisine yönelik herhangi bir kötü sözü ve tehdidi olmadığını, inceleme dışı sanığın da kendisi gibi katılanı sadece ikaz ettiğini, denizi kullanabileceğini, ancak eşyasını belirtilen şekilde bırakamayacağını, ifade ettiğini, ancak kendisinden önceki konuşmalara dair bilgisinin olmadığını, katılanın kendilerini rencide edecek şekilde "Siz kim oluyorsunuz, ben burada denize girerim, mafya mısınız?" şeklinde beyanlarda bulunduğunu, katılana yönelik tehdit ve fiilî müdahalede bulunmadıklarını, iş yeri sahibi olan sanık ...'in olay sırasında iş yerinde bulunduğunu, daha sonra yanlarına geldiğini, katılan ile aralarında bir tartışma olmadığını, katılanın "Ben jandarma alıp geleceğim!" diyerek iş yerinden ayrıldığını, daha sonra jandarma ile birlikte geldiğini, kendisine verilen talimatlar doğrultusunda işini yapmasının dışında başka bir amacı olmadığını, çünkü iş yeri sahibinin kendisine "Ben burayı devletten kiraladım, buraya ücretini vermeyen oturamaz, eşyasını koyamaz, ancak denize girmesine karışmayın." dediğini, daha önceki bomba olayı nedeniyle de katılana sadece eşyasını söz konusu yere koyamayacağını söylediğini, tehdit edici herhangi bir şey söylemediğini, Sanık ... kollukta; yaklaşık 16 yıldır aynı işletmeyi çalıştırdığını, bu süre içerisinde kesinlikle iddia edildiği gibi şezlong parası ödemeyen şahısların plajdan yararlanmaması konusunda çalışanlarına talimat vermediğini, işletmelerinin etrafında vatandaşların giriş ve çıkışlarını engelleyecek herhangi bir önlem bulunmadığını, çalıştırdığı işletmenin Çeşme Belediyesinin belirlemiş olduğu şekilde plajdan 12 metre içeride bulunduğunu, bu 12 metrelik alanın tüm vatandaşlara açık olduğunu, sadece işletmelerine ait olan şezlonglarda oturanlardan kiralama bedeli aldıklarını, Mahkemede; deniz kenarında, şezlongların önünde denize girenlerin engellenmesi konusunda çalışanlarına yönelik bir talimatı olmadığını, sadece şezlongları kullanmayan kişilerin şezlongların arasına oturmalarına ya da orayı kullanmalarına izin vermediğini, çünkü hırsızlık olayları olduğunu, ayrıca müşterilerin rahatsız olduklarını, olay sırasında bulunmadığını, diğer sanık ve inceleme dışı sanığın katılanın yanına kendisinin göndermediğini, Savunmuşlardır. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar TCK’nın "Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" başlıklı 109. maddesi şöyledir; "(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir. (2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Bu suçun; a) Silahla, b) Birden fazla kişi tarafından birlikte, c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle, e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı, f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat arttırılır. (4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur. (5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır. (6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.". 14.07.2021 tarihli ve 31541 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanmak suretiyle yürürlüğe giren 7331 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 9. maddesiyle anılan maddenin 3. fıkrasının (e) bendine "eşe" ibaresinden sonra gelmek üzere "ya da boşandığı eşe" ibaresi eklenmiştir. Maddenin birinci fıkrasında; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun temel şekli düzenlenmiş, ikinci fıkrasında; suçun cebir, tehdit veya hile ile işlenmesi, üçüncü fıkrasında ise; altı bent hâlinde, suçun silahla, birden fazla kişi ile birlikte, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle, kamu görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle, üstsoy, altsoy veya eşe ya da boşandığı eşe karşı, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı, beşinci fıkrasında; cinsel amaçla işlenmesi nitelikli hâller olarak yaptırıma bağlanmış, dördüncü fıkrasında; suçun ekonomik bakımdan önemli bir kayba uğraması olarak ifade edilen netice sebebiyle ağırlaşmış hâline, altıncı fıkrasında ise; suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun sonucu itibarıyla ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi hâlinde, ayrıca bu suça ilişkin hükümlerin de uygulanacağı belirtilmiştir. Suçla korunan hukuki değer, bireylerin irade, hareket ve seyahat özgürlüğüdür. Bu husus madde gerekçesinde; "Bu suç ile korunan hukuki değer, kişilerin kendi arzusu ve iradesi çerçevesinde hareket edebilme hürriyeti.." olarak zikredilmiştir. Suçun temel şeklinin tipik eylemi, bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakmaktır. Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu, serbest hareketli bir suç olduğundan, fiil, failin doğrudan doğruya veya dolaylı hareketleriyle ve çeşitli araçlar kullanılarak gerçekleştirilebilir. Netice ise mağdurun hareket etme ya da yer değiştirme özgürlüğünün kaldırılmış olmasıdır. Fiilin herkesin girebileceği bir yerde, özel, kapalı veya açık alanda gerçekleştirilmesinin yahut uzun veya kısa süreli olmasının bir önemi bulunmamaktadır. Suçun oluşması için mutlaka mağdurun bir yere kapatılmış olması gerekmeyip aleni bir yerde tutma veya böyle bir yere götürme hâlinde dahi diğer unsurlar da var ise kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu oluşacaktır. Özgürlükten yoksun bırakma kavramı, anlık olmayan bir süreyi zorunlu olarak içerdiğinden, suçun tamamlanması için fiil ile sonucun hukuken kabul edilebilecek bir zaman müddetince sürmesi gerekmektedir. Sürenin çok kısa olup olmadığı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma niteliği taşıyıp taşımadığı, hareketin ağırlığı, önemi ve ciddiyeti ile birlikte hâkim tarafından değerlendirilip belirlenecektir. Mütemadi/kesintisiz bir suç olması sebebiyle suçun tamamlanma ve bitme zamanları farklı olabilmektedir. Mağdurun hürriyetinin kısıtlanması ile suç tamamlanır, ancak kısıtlama devam ettikçe suç da işlenmeye devam eder. Mağdurun tekrar hürriyetine kavuştuğu an suçun sona erme zamanıdır. Suç tamamlandıktan sonra kısa sürede sona erdirilebileceği gibi günlerce de sürdürülebilir. Suçun manevi unsuru; failin, mağduru şahsi özgürlüğünden yoksun bırakmaya yönelik hareketleri gerçekleştirmeyi bilmesi ve istemesi, yani genel kasttır. Kanun'un metni ve ruhundan anlaşılacağı üzere, suçun temel şeklinin oluşumu için saik (özel kast) aranmamıştır (Ceza Genel Kurulunun 29.06.2010 tarihli ve 110-161, 23.01.2007 tarihli ve 275-9, 03.12.2002 tarihli ve 288-419 sayılı ile bu güne kadar süreklilik arz eden çok sayıdaki kararları). Doktrin de (Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Çetin Özek-Sahir Erman, İstanbul 1994, s. 130; Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Ayhan Önder, 4. Bası, İstanbul 1994, s. 31; Teorik-Pratik Ceza Hukuku, Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Murat Önok, Ankara 2008, s. 363; Ceza Hukuku Özel Hükümler, Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen, Ankara 2018, Adalet Yayınevi, 17. Baskı, s. 368) aynı görüştedir. Uyuşmazlık konusu ile ilgisi nedeniyle anılan maddenin ikinci fıkrasında düzenlenen tehdit kavramına ve üçüncü fıkrasının (b) düzenlenen birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi hâline değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Tehdit, Türk Dil Kurumu Büyük Türkçe Sözlüğü’ne göre, "gözdağı verme" anlamına gelmekte olup bir kimsenin bir zarara veya kötülüğe uğratılacağının bildirilmesidir. Bu bildirimin sözlü olması mümkün olduğu gibi başka yollarla ve bu bağlamda davranışlar yoluyla da yapılması mümkündür. Bu nedenle tehdit suçu, söz, yazı veya herhangi bir işaretle işlenebilecek bir suç olup önemli olan gerçekleştirileceği belirtilen haksızlığın mağdurun bilgisine ulaştırılmasıdır (M. Emin Artuk - A. Gökcen - M.Emin Alşahin - Kerim Çakır, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Kitabevi, Ankara 2019, 18. Bası, s. 405). Tehdit, mağdurun iç huzurunu bozmaya, onda korku ve endişe yaratmaya objektif olarak elverişli olmalı, saldırının kişinin veya başkasının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına, belirli bir ağırlıkta olmak kaydıyla malvarlığına veya bunlar dışındaki sair bir kötülüğe yönelmelidir. Suçun oluşabilmesi için mağdurun iç huzurunun bozulup bozulmadığının veya mağdurun bundan korkup korkmadığının ayrıca araştırılmasına gerek yoktur. Önemli olan failin tehdidi oluşturan fiili korkutmak amacıyla yapmış olmasıdır (MAJNO, C.II, s.127; A. Pulat Gözübüyük, Mukayeseli Türk Ceza Kanunu, 5. Bası, C.II, s. 517 ve 873). Diğer taraftan Kanun koyucu, mağdurun mukavemetini kırmasını, mağdur üzerindeki etkisini ve suçun icrasını kolaylaştırmasını dikkate alarak, hürriyeti sınırlamanın birden fazla kişi tarafindan birlikte işlenmesini, yani suçun iştirak hâlinde gerçekleştirilmesini nitelikli hâl olarak kabul etmiştir. Ancak bentte geçen "suçun birden fazla kişi tarafindan birlikte işlenmesi" ibaresini, müşterek failliği düzenleyen TCK'nın 37. maddenin birinci fikrasındaki "suçun kanuni tarifindeki fiili birlikte gerçekleştirenler" olarak anlamak gerekir. Bu nedenle, nitelikli hâlin uygulanabilmesi bakımından, birden fazla kişinin müşterek faillik statüsü içinde suçun icrasına katılmış olmaları gerekmektedir (Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2020, 7. Baskı. s. 460). Bu durum madde gerekçesinde ise "Suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi de bu fıkra kapsamında bir seçimlik nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Suçun icra hareketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi gerekir. Yani suçun işlenişi açısından müşterek faillik durumunun varlığı hâlinde, bu nitelikli unsur oluşur. Ancak, suçun icra hareketlerinin bir kişi tarafından gerçekleştirilmesine karşılık, diğer suç ortaklarının azmettiren veya yardım eden olması hâlinde, bu fıkraya göre ceza artırılamaz." şeklinde açıklanmıştır. Diğer taraftan Anayasa'nın "Kıyılardan yararlanma" başlıklı 43. maddesi ise şöledir; "Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir." Bu düzenleme ile kıyıların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği ve kişilerin kıyılarla sahil şeritlerinden yararlanma imkân ve şartlarının kanunla düzenleneceği anayasal teminat altına alınmıştır. Öte yandan amacı "... deniz, tabii ve suni göl ve akarsu kıyıları ile bu yerlerin etkisinde olan ve devamı niteliğinde bulunan sahil şeritlerinin doğal ve kültürel özelliklerini gözeterek koruma ve toplum yararlanmasına açık, kamu yararına kullanma esaslarını tespit etmek ..." şeklinde açıklanan 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı 4. maddesinde; kıyı çizgisi deyiminin; "Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, taşkın durumları dışında, suyun karaya değdiği noktaların birleşmesinden oluşan çizgiyi,", kıyı kenar çizgisi deyiminin; "Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını,", kıyı deyiminin ise; "Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alanı," ifade ettiği belirtildikten sonra aynı Kanun'un "Genel Esaslar" başlıklı 5. maddesinin birinci fıkrası "Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır." şeklinde düzenlenerek Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan kıyıların herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açık olduğu hüküm altına alınmıştır. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme İzmir ili, Çeşme ilçesi, Altınkum Plajı'nda bulunan ve şezlong kiralama işi yapan ... isimli iş yerinin sanık ... tarafından işletildiği, bu iş yerinin çalışanları olan sanık ... ile inceleme dışı sanığın şezlong kiralamayan kişilerin deniz kıyısına oturmalarına ve eşya koymalarına müsaade edilmemesi hususunda olay öncesinde sanık ...'den talimat aldıkları, 01.09.2012 tarihinde saat 16.30 sıralarında denize girmek amacıyla Altınkum Plajı'na gelen katılanın, ... isimli işletme tarafından kiralanan şezlonglar ile kıyı çizgisi arasında bulunan kumsala eşyasını bıraktığı, söz konusu yer ile şezlonglar arasında iki metre kadar mesafe bulunduğu, bu yerin kıyı çizgisine olan uzaklığının ise yine yaklaşık iki metre olduğu, katılanın denize girmek için hazırlık yaptığı sırada yanına gelen inceleme dışı sanığın, kendisine "Burada oturamazsınız. Az ileride bulunan kayalık alanda oturun ve denize girin." dediği, katılanın bu kişiye eşya koyduğu yerin halka açık bir plaj olduğunu belirtip bulunduğu yerden gitmek istemediği, tartışma sırasında yanlarına gelen sanık ...'nin de katılana "Burada insanlar şezlonglara para vererek oturuyorlar. Siz şezlongların önünde oturamazsınız. Önlerini kapatamazsınız." demesi üzerine katılanın anılan sanığa da bahse konu yerin halka açık bir alan olduğunu ve bunu yasaklayamayacaklarını söylediği, bunun üzerine sanık ...'nin "Seni de eşyalarını da denize atarım, doktor olmuşsun da bir şey bilmiyorsun!" diyerek katılanın üzerine yürüdüğü, ardından katılanın "Ben jandarma alıp geleceğim." diyerek bulunduğu yerden ayrıldığı kabul edilen olayda; Devletin hüküm ve tasarrufu altında olan kıyıların herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açık olduğuna ilişkin Anayasanın 43. ve Kıyı Kanunu'nun 5/1 maddelerine aykırı olarak bahse konu iş yerini işleten sanık ...’in azmettirmesi sonucunda sanık ...’nin inceleme dışı sanık ... ile birlikte tehdit etmek suretiyle işletmenin hizmet ve eşyalarından faydalanmayan katılanın deniz kıyısında oturmasına ve eşyasını bu alana koymasına engel olduğunun anlaşılmasına, zikredilen anayasal ve yasal düzenleme kapsamına giren kıyı dışında kalan yerlerle ilgili olarak özel hukuk sözleşmesi ve/veya idari işlemlerden doğan tasarruf ve işletme haklarının, kıyıda bulunan katılana müdahalelerini hukuka uygun hâle getirmeyeceği de nazara alındığında, katılanı hukuka aykırı olarak bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan sanıklara isnat edilen suçun unsurları itibarıyla oluştuğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Sanık ...'nin müsnet suçu inceleme dışı sanık ... ile birlikte işlemesine rağmen sanıklar hakkında TCK'nın 109/3-b maddesinin uygulanma şartlarının oluştuğunun gözetilmemesi aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 26.02.2025 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Kıyılardan yararlanmaya ilişkin Anayasa hükmüne göre, deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle gözetilmesi gereken esas hangisidir?

A) Özel mülkiyetin dokunulmazlığı
B) Ticari kazanç
C) Kamu yararı
D) Belediyelerin gelirleri
E) Turizm işletmelerinin önceliği

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol