1982 Anayasası Madde 56

1982 Anayasası 56. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 56 – Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir. Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir. B. Konut hakkı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

103 karar eşleşti
7. Ceza Dairesi, 2021/24985 E., 2025/1313 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
7. Ceza Dairesi         2021/24985 E.  ,  2025/1313 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 2018/2015 E., 2019/4149 K. ŞİKÂYETÇİ : Tarım ve Orman Bakanlığı SUÇ : 5977 sayılı Kanun'a muhalefet HÜKÜM : Beraat TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Yapılan ön inceleme neticesinde İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesinin, 19.11.2019 tarihli ve 2018/2015 E., 2019/4149 K. sayılı kararının, şikayetçi vekili tarafından temyizi üzerine gereği düşünüldü: Yargılama konusu suç yönünden, suçtan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Orman Bakanlığı'nın kamu davasına katılma hakkının bulunmadığı cihetle, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (5271 sayılı Kanun) 237/1. maddesi uyarınca mezkûr suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının ve aynı Kanun’un 260/1. maddesi gereği bu suçtan kurulan hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı cihetle, şikayetçi vekilinin temyiz isteminin, 5271 sayılı Kanun’un 298/1. maddesi uyarınca, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy çokluğuyla REDDİNE, Dava dosyasının, 5271 sayılı Kanun’un 304/1. maddesi uyarınca Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilâmının bir örneğinin ise İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 15. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.02.2025 tarihinde karar verildi. (Karşı Düşünce) KARŞI DÜŞÜNCE Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunununda düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen üretim izninin iptaline yer olmadığı kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-)5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak fikri ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir . Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur. II-A)“DAVAYA KATILMA” MÜESSESİ İLE İLGİLİ İSTİKRAR BULMUŞ MEVCUT YARGITAY UYGULAMASI “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse özel dairelerin yerleşmiş kararlarında; dar yorumlanarak ,“suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak “dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği” kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında; “dolaylı (veya muhtemel) zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Ancak altını çizmek gerekir ki, CMK’nın konuyu düzenleyen 237 maddesinde sadece “suçtan zarar görme” hali tabirine yer verilmiş, “suçtan doğrudan zarar görme” diye bir tabir kullanılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşul olan suçtan doğrudan zarar görmüş olma koşulu mevcut olmasa bile; herhangi bir yasada belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hüküm bulunması halinde “davaya katılma” yine mümkündür. Bu ikinci halde, doğrudan “kanundan kaynaklanan” özel bir “katılma” durumu söz konusudur. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurum ya da kurumların suçtan doğrudan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda, Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma hakkı olduğuna dair açık bir hüküm yer almamaktadır. İştirak etmediğimiz Dairenin çoğunluk görüşüne göre, ilgili kamu kuruluşu olan Tarım ve Orman Bakanlığı “suçtan doğrudan zarar görmediği” gibi, Bakanlığın davaya katılmasına ilişkin özel bir kanun hükmü de bulunmadığı için “davaya katılma ve temyiz hakkı” yoktur. Halbuki somut olayda, ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmek için başvuran Tarım ve Orman Bakanlığının hem “suçtan zarar gören” kavramının kapsamı dahilinde kaldığı için hem de 5977 sayılı Biyoguvenlik Kanununda (açıkça olmasa bile) davaya katılmasına izin veren geniş kapsamlı özel hükümler mevcut olduğu için temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğu görüşündeyiz. Bu görüşümüzü destekleyen argümanları 8 başlık altında toplayarak ifade etmek isteriz. II-B) TARIM VE ORMAN BAKANLIĞININ DAVAYA KATILMA HAKKI OLDUĞUNA DAİR ARGÜMANLAR 1-) “Davaya katılma”yı düzenleyen CMK 237. maddesinin metninde “suçtan doğrudan zarar görme” terimi değil “suçtan zarar görme” tabiri biliçli bir tercihin sonucu olarak kullanılmıştır. Kanunda “suçtan zarar gören” kavramının tanımı yapılmamıştır. Ülkemiz hukuk sisteminin de içinde yer aldığı Kıta Avrupası hukuk sistemi, kanunlaştırma-kodifikasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Kodifikasyonun bir sistem olarak seçildiği tüm hukuk düzenlerinde, dilin veya lafzın hukuk sistemi içerisindeki önemi daha da artmaktadır. Bu sistemde kanunlar, özel bir süreç ve çaba ile hazırlanmakta ve bilahare yasama meclisleri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla kabul edilen her hukuki terim, sıradan bir sözcük veya kelime olmanın ötesine geçmektedir. Özellikle kanunların giderek artan bir oranda sadece genel çerçeve şeklinde olduğu, mevzuatta daha kapalı genel ifadeler kullanıldığı ve ifade tarzının soyutlaştığı oranda; yorum, kıyas ve içtihat alanı da giderek genişlemektedir. “Davaya katılma” kurumu ile ilgili maddede (CMK m. 237), “suçtan doğrudan zarar gören” ifadesi yerine “suçtan zarar gören” ibaresinin kullanılması ve bu kavramın tanımının yapılmaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2-) “Suçtan zarar gören” kavramının CMK’da tanımı yapılmadığına göre bu kavramın anlamını, içeriğini ve sınırlarını belirlemek için “lafzi yorumun” yanısıra “sistematik”, “amaçsal” , “fonksiyonel” ve “dinamik” yorum yöntemleri de kullanıldığında da biyogüvenliğe karşı işlenen suçlarda Tarım ve Orman Bakanlığının “davaya katılma” ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkının olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Genel olarak yorum, bir normun anlamını bulmaya ve açıklamaya yönelik zihinsel bir faaliyettir. Yorum faaliyeti olmaksızın bir normun somut olaya uygulanması mümkün değildir. Maddi ceza hukukunda "boşluk" düşünülemeyeceğinden, suç ve ceza yaratmada "kıyas" mümkün değilken; ceza usul hukuku müessesi olan “davaya katılma”da hem “yorum hem de kıyas” mümkündür. Ancak burada muhakeme sujesi haline getirilen “suçtan zarar göreni” dar yorumlamak, yorum ve kıyas kurallarına aykırıdır. Zira kişi hak, yetki ve özgürlüklerini daraltan normlarda kıyas yasağı vardır. Hak arama özgürlüğü kapsamında olan “davaya katılma” kurumunu geniş yorumlamak mecburiyeti vardır. Suçun niteliği gereği, bilhassa biyogüvenlik suçları gibi kamu sağlığına ve çevreye karşı işlenen soyut tehlike suçlarında, suçtan zarar gören kavramı içerisinde kalan ve bir muhakeme sujesi olma niteliğini kazanan kamu idaresinin davaya katılmasını dar yorumlamanın, muhakeme sujesinin hak ve yetkilerini daralttığından yorum kurallarına aykırılık teşkil ettiği kanaatini taşımaktayız. Dinamik yorum normun, kurucu iktidarın iradesine ve normun yapıldığı tarihsel koşullara göre değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasıdır. İnsan haklarının statik değil, dinamik bir yapıda olması, insan hakları alanında dinamik yorumu zorunlu kılmaktadır. Yukarıda belirtilen bütün yorum yöntemleri birlikte gözönüne alındığında; Tarım ve Orman Bakanlığı (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılmasına karar verilmesi ve dolayısıyla temyiz başvurusu yapma hakkına sahip olduğunun kabulü isabetli olacaktır. 3-) Gerek mer’i 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda gerekse mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda; kamu davasına katılma müessesi için suçlar bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma olanağı kabul edilmiştir. 4-) Bu suçun hukukî konusu, genel sağlığın, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında herkesin (umumun,halkın) çıkarının olmasına ilişkin kamusal yarardır. Toplumu oluşturan herkes (umum, halk) geniş anlamda mağdur’dur. Topluma arzı gerçekleştirilen GDO ve ürünlerinin mevzuatta belirtilen koşullara uygunluğu açısından denetlenmesinde, Tarım ve Orman Bakanlığının önemli görev ve yetkilere sahip olduğu ve bu denetimlerin yerine getirilmesi açısından topluma karşı yükümlülüklerinin bulunduğu, bu denetim görevinin ihmali durumunda görevlilerin hukuki ve cezai sorumluluklarının olduğu aşikardır. Gıda ürünlerinin üretimi, ithal edilmesi aşamasında ya da kamuya arz edilişinde gözetim ve denetim hayati önem taşımaktadır. Hem kamu sağlığının hem de çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasının gözetimi ve denetimi, çağdaş bir devletin en temel vazifelerinden biridir. Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir‟ şeklinde konuyla ilgili düzenleme mevcutur. Tarım ve Orman Bakanlığı’na (önceki adıyla Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na) mevzuat ile denetleme, izleme ve kamu sağlığını korumada önemli yetkiler ve görevler verilmiştir. GDO’lu ürünlerin ithalatından, işlenmesine, pazarlama aşamasına kadar geçen süreçte, toplum sağlığı ve çevrenin korunmasına yönelik olarak GDO’lu ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen yönetmelik kapsamında; İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinin, ürünlerin sınırlamalara uygun kullanımının denetimini yapma, izleme gibi geniş kapsamlı tedbirleri alma yönünde görevleri bulunmaktadır. İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, GDO ve ürünlerinin değerlerinin; -ölçümü, -izlenmesi, -izin verilmesi, -denetimi, -yaptırım uygulanması şeklinde yetki ve görevlere haiz olup, söz konusu görevlerini yerine getirmemesi veya kusurlu olarak icra etmesi durumunda tazminat sorumluluğu dahil hukuki ve/veya cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Korunan hukuki yararın kapsamı da gözönüne alındığında, sanık tarafından işlenen fiil sonucunda, denetim yetkisi de dahil çok geniş yetkileri bulunan ve haklı çıkarı zedelenen İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün açıkça olmasa bile zımnen suçtan doğrudan zarar gördüğünün kabulü gerekmektedir. Bu durumun aksini kabul etmek, GDO’lu ürünlerin işlenmesi, ithalatı, tüketimi ve denetlenmesini zorlaştıracağı gibi teknik niteliği ağır basan bir konuda takipte hukuki boşluk yaratılacaktır. 5977 sayılı "Biyogüvenlik Kanunu"nda ve "Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik"te (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671), Tarım ve Orman Bakanlığına geniş kapsamlı gözetim ve denetim yetkisi veren çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin, davaya katılmaya izin vermeye yeterli hükümler olup olmadığı hususunda sağlıklı bir sonuca varmak için bu hükümlere kısaca göz atmak gerekmektedir. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Amaç ve kapsam Madde 1 – (1) Bu Kanunun amacı; ... genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir. (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar. Bu Kanunda geçen sorumlu "Bakan" "terimi, " Tarım ve Köyişleri Bakanını", Bakanlık terimi, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığını" ifade eder (Madde 2-b ve 2-c). Madde 7 – (1) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, kararda verilen koşullara uyulup uyulmadığı, insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde herhangi bir beklenmeyen etkisinin olup olmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. Bu amaçla yapılacak analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. İthalatçı, kontrol ve denetim işlemleriyle ilgili olarak talep edilen hususları yerine getirmekle yükümlüdür. (2) Kararda belirtilen koşulların ihlali veya GDO ve ürünleriyle ilgili olarak herhangi bir riskin ortaya çıkabileceği yönünde yeni bilimsel bilgilerin ortaya çıkması durumunda, karar Kurul tarafından iptal edilebilir. Kararı iptal edilen GDO ve ürünleri toplatılır. İnsan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir; herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. Bakanlığın görev ve yetkileri Madde 8 – (1) Bakanlığın görev ve yetkileri şunlardır: ... b) Kurulca talep edilen bilgi ve belgeleri temin etmek, istenen araştırma, deneme, kontrol ve denetlemeleri yaparak veya yaptırarak sonuçlarını Kurula bildirmek. c) Bu Kanunda belirtilen iş ve işlemlerin uygulanması, istenmeyen GDO bulaşıklarının engellenmesi, izlenmesi, kontrolü ve denetimini sağlamak. ç) Gerek görülmesi halinde GDO ve ürünleri ile ilgili çalışmalar yapmak için gerçek veya tüzel kişileri yetkilendirmek, yetkilendirilen bu gerçek veya tüzel kişileri denetlemek ve bunlara lişkin usul ve esasları düzenlemek. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671) Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Yönetmelik'in "genel hükümler" başlıklı 5/1. maddesine göre; Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası, piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir. Yönetmelik'in "izleme ve izlenebilirlik" başlıklı 21/2. maddesine göre; GDO ve ürünleri ile ilgili olarak Kurulun karar belgesinde belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı (GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin son tüketiciye ulaşıncaya kadar) Bakanlık tarafından izlenir. Bakanlık izleme sonuçlarına göre Biyogüvenlik Kanunu hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu hükümlerine göre işlem yapar. Yönetmelik'in "denetim ve kontrol" başlıklı 22. maddesine göre; (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin denetim ve kontrolleri bu Yönetmelik hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununa göre Bakanlıkça yapılır. (2) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, Kurul kararında belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. (3) … Kurul kararı ile insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir, herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. (4) Bu Yönetmelik kapsamına giren GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlere yönelik olarak yapılan denetim ve kontrol ile ilgili kayıtlar Bakanlıkça tutulur. Yönetmeliğin 'numune alma, analiz ve değerlendirme (Değişik başlık:RG-29/5/2014-29014) " başlıklı 23. maddesine göre; MADDE 23 (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerden Bakanlık yetkilileri tarafından numune alınır ve analizi yapılır. (2) Analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. (3) Bakanlık ulusal ve uluslararası düzenlemeleri dikkate alarak numune alma, analiz ve değerlendirme yöntemleri belirler. (4)(Ek:RG-29/5/2014-29014) Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. 5-) Herhangi bir tanımı yapılmayan ve ceza usul hukuku müessesesi olan “suçtan zarar görme” kavramı, durağan ya da statik bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine kavramının içeriği kullanıldığı yere göre değişebilir, dolayısıyla genişleyip daralabilir. CMK m.173’te yer alan “kovuşturmanın mecburiyeti” ilkesini denetleyebilmek adına takibi şikayete bağlı olmayan durumlarda suçtan zarar gören kavramının kapsamı geniş yorumlanması gerekirken, şikayete bağlı kovuşturmalarda kavram göreceli olarak daha dar anlaşılabilir. Aynı şekilde davaya katılma kavramının içeriği zarar suçlarında göreceli olarak daha dar olarak kabul edilebilirken, somut tehlike suçlarında ve bilhassa soyut tehlike suçlarında tehlikeninin ağırlığı ölçüsünde çok daha geniş şekilde ele alınabilir. Zira bilhassa biyogüvenliğe karşı suçlar gibi “ihtiyatlilik” ilkesi temelinde yer alan soyut tehlike suçlarında ve bu bağlamda 5977 sayılı biyogüvenlik suçlarında suçtan zarar gören kavramını, bu konuda son derece geniş yetkileri olan ilgili kamu idaresini kapsayacak şekilde ele almak gerekmektedir. Aksi halde henüz kimsenin bir zarar görmediği ancak çok ciddi şekilde zarar tehlikesinin söz konusu olduğu bu suçlarda, suçların takibi imkansız hale geleceği gibi son derece teknik bilgi gerektiren bu konuda bilgi eksikliği de ortaya çıkmış olacak ve maddi gerçeğe ulaşmak zorlaşacaktır. Biyogüvenlik suçları; somut tehlike suçu değil soyut tehlike suçu olduğundan, suçun oluşumu için, zararın gerçekleşmesi gerekmediği gibi fiilin işlenmesiyle, somut olarak kişilerin hayatı ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi de gerekli değildir. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya çevre bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmediği gibi, gıda veya yemlerin tüketilmesi de gerekmez. Yine tüketilmesi halinde tüketenin sağlığında bir zararın meydana gelmesi gerekmez. Tüketecek olan kişilerin, sağlığında bir zararın meydana gelme tehlikesi bulunması yeterlidir. Suçla korunan hukuki değer, kamunun sağlığıdır. Sağlık hakkı, Anayasa ve diğer mevzuatla korunmak istenilmiştir. Sağlık hakkı, bir kişi ya da belirli kişiler ile sınırlı tutulamayacağı için bütün toplumun sağlığının korunması amaçlanmıştır. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kastına göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, biyogüvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da çevreye zarar verilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, TCK m. 44’te duzenlenen fikri içtima ilkesine göre, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması ve sanığın sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekir. 6-) Çağdaş ceza hukukunda “mağdur veya suçtan zarar görenin davaya katılma hakkı”; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında yer alan “hak arama hürriyeti” kapsamında kalmaktadır. Anayasamızın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. AİHS m. 53 ‘te gözönüne alındığında temel bir özgürlük olan “hak arama özgürlüğü” diğer bütün hak ve özgürlükler gibi geniş yorumlanmalıdır. Bu kural, diğer tüzel kişiler gibi kamu kurumu olan tüzel kişiler için de geçerlidir. Anayasamıza ve Anayasamızın bilhassa 56. maddesine göre, sağlık hakkını korumak Devletin en temel görevidir ve devlet bu konuda en geniş manada gerekli gözetim ve denetimi yapmakla mükelleftir. 7-) Ayrıca unututulmamalıdır ki, kamu sağlığının, çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunması gibi ust duzey teknik bilgi ve yüksek uzmanlık gerektiren konularda, Cumhuriyet Savcısının yanında bir kamu kuruluşunun da müdahil olmasında büyük fayda bulunmakta olup, bu suretle maddi gerçeğe ulaşmada önemli bir yeri olan çelişme metodu daha sağlıklı bir şekilde uygulanacaktır. Suçtan zarar gören, devletin dava açmak ve itham ile görevli organı olan Cumhuriyet Savcılığının yanında yer almakla birlikte, savcı gibi objektif olmakla yükümlü değildir. Ceza muhakemesinin temel amacı; suç teşkil ettiği iddia olunan fiil ve faille ilgili maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasında ise, muhakeme sujelerinin ve bu bağlamda suçtan zarar görenin de hak ve yetkileri önemlidir. Muhakeme sujelerini sınırlı bir anlayışla ele almak, “adil yargılama ilkesine ve silahlarının eşitliği prensibine” aykırı olacaktır. Eğer suçtan zarar göreni dar bir şekilde ele alıp, suçtan zarar gören (ve mağdur) kavramını sınırlarsak, somut davada olduğu gibi teknik bilgi düzeyini haiz bu sujelerin, somut davada bilhassa kovuşturma aşamasında; -delil ileri sürme, -görüş bildirme, -en önemlisi hükme karşı kanun yollarına başvurma haklarını sınırlamış ve maddi gerçeğe ulaşmayı zorlaştırmış oluruz. 8-) Ayrıca unutulmamalıdır ki; günümüzde ceza ve ceza usul hukuku, fail odaklı olmaktan uzaklaşıp mağdur ve suçtan zarar göreni de odağa koyan bir yönelim içerisindedir. Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; bu husus, “ ceza muhakemesi usulünün amacı sadece sanık haklarını korumaktan ibaret değildir.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bağlamda mağdur ve suçtan zarar görenlerin davaya katılma hakkının kapsam ve sınırları yargı kararları ile daraltılmamalıdır. Açıklanan nedenlerle 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde belirtilen suçların işlenmesi halinde, Tarım ve Orman Bakanlığının davaya katılma ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 03.02.2025

Diğer kararlar (4)

7. Ceza Dairesi, 2023/16712 E., 2024/9660 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
7. Ceza Dairesi         2023/16712 E.  ,  2024/9660 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SAYISI : 2022/1636 E., 2023/945 K. SUÇ : 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunu'na muhalefet HÜKÜMLER : Beraat TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Ret İlk Derece Mahkemesi kararının katılma talebi reddedilen kurum vekili tarafından temyizi üzerine yapılan ön inceleme neticesinde gereği düşünüldü: Yargılama konusu suç yönünden katılma talebi reddedilen Kurum’un suçtan zarar gören sıfatının bulunmadığı bu itibarla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 237/1. maddesi uyarınca mezkûr suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının ve aynı Kanun’un 260/1. maddesi gereği bu suçtan kurulan hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun (1412 sayılı Kanun) 305/1. maddesi gereği kararın re’sen temyize de tabi olmadığı anlaşılmakla, temyiz isteğinin 1412 sayılı Kanun’un 317. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla REDDİNE, Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.11.2024 tarihinde karar verildi. MUHALEFET ŞERHİ Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunununda düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; Tarım ve Orman Bakanlığı’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen üretim izninin iptaline yer olmadığı kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-)5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma (GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak fikri ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir. Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur. II-A)“DAVAYA KATILMA” MÜESSESİ İLE İLGİLİ İSTİKRAR BULMUŞ MEVCUT YARGITAY UYGULAMASI “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse özel dairelerin yerleşmiş kararlarında; dar yorumlanarak ,“suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak “dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği” kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında; “dolaylı (veya muhtemel) zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Ancak altını çizmek gerekir ki, CMK’nın konuyu düzenleyen 237 maddesinde sadece “suçtan zarar görme” hali tabirine yer verilmiş, “suçtan doğrudan zarar görme” diye bir tabir kullanılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşul olan suçtan doğrudan zarar görmüş olma koşulu mevcut olmasa bile; herhangi bir yasada belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hüküm bulunması halinde “davaya katılma” yine mümkündür. Bu ikinci halde, doğrudan “kanundan kaynaklanan” özel bir “katılma” durumu söz konusudur. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurum ya da kurumların suçtan doğrudan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda, Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma hakkı olduğuna dair açık bir hüküm yer almamaktadır. İştirak etmediğimiz Dairenin çoğunluk görüşüne göre, ilgili kamu kuruluşu olan Tarım ve Orman Bakanlığı “suçtan doğrudan zarar görmediği” gibi, Bakanlığın davaya katılmasına ilişkin özel bir kanun hükmü de bulunmadığı için “davaya katılma ve temyiz hakkı” yoktur. Halbuki somut olayda, ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmek için başvuran Tarım ve Orman Bakanlığının hem “suçtan zarar gören” kavramının kapsamı dahilinde kaldığı için hem de 5977 sayılı Biyoguvenlik Kanununda (açıkça olmasa bile) davaya katılmasına izin veren geniş kapsamlı özel hükümler mevcut olduğu için temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğu görüşündeyiz. Bu görüşümüzü destekleyen argümanları 8 başlık altında toplayarak ifade etmek isteriz. II-B) TARIM VE ORMAN BAKANLIĞININ DAVAYA KATILMA HAKKI OLDUĞUNA DAİR ARGÜMANLAR 1-) “Davaya katılma”yı düzenleyen CMK 237. maddesinin metninde “suçtan doğrudan zarar görme” terimi değil “suçtan zarar görme” tabiri biliçli bir tercihin sonucu olarak kullanılmıştır. Kanunda “suçtan zarar gören” kavramının tanımı yapılmamıştır. Ülkemiz hukuk sisteminin de içinde yer aldığı Kıta Avrupası hukuk sistemi, kanunlaştırma-kodifikasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Kodifikasyonun bir sistem olarak seçildiği tüm hukuk düzenlerinde, dilin veya lafzın hukuk sistemi içerisindeki önemi daha da artmaktadır. Bu sistemde kanunlar, özel bir süreç ve çaba ile hazırlanmakta ve bilahare yasama meclisleri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla kabul edilen her hukuki terim, sıradan bir sözcük veya kelime olmanın ötesine geçmektedir. Özellikle kanunların giderek artan bir oranda sadece genel çerçeve şeklinde olduğu, mevzuatta daha kapalı genel ifadeler kullanıldığı ve ifade tarzının soyutlaştığı oranda; yorum, kıyas ve içtihat alanı da giderek genişlemektedir. “Davaya katılma” kurumu ile ilgili maddede (CMK m. 237), “suçtan doğrudan zarar gören” ifadesi yerine “suçtan zarar gören” ibaresinin kullanılması ve bu kavramın tanımının yapılmaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2-) “Suçtan zarar gören” kavramının CMK’da tanımı yapılmadığına göre bu kavramın anlamını, içeriğini ve sınırlarını belirlemek için “lafzi yorumun” yanısıra “sistematik”, “amaçsal” , “fonksiyonel” ve “dinamik” yorum yöntemleri de kullanıldığında da biyogüvenliğe karşı işlenen suçlarda Tarım ve Orman Bakanlığının “davaya katılma” ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkının olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Genel olarak yorum, bir normun anlamını bulmaya ve açıklamaya yönelik zihinsel bir faaliyettir. Yorum faaliyeti olmaksızın bir normun somut olaya uygulanması mümkün değildir. Maddi ceza hukukunda "boşluk" düşünülemeyeceğinden, suç ve ceza yaratmada "kıyas" mümkün değilken; ceza usul hukuku müessesi olan “davaya katılma”da hem “yorum hem de kıyas” mümkündür. Ancak burada muhakeme sujesi haline getirilen “suçtan zarar göreni” dar yorumlamak, yorum ve kıyas kurallarına aykırıdır. Zira kişi hak, yetki ve özgürlüklerini daraltan normlarda kıyas yasağı vardır. Hak arama özgürlüğü kapsamında olan “davaya katılma” kurumunu geniş yorumlamak mecburiyeti vardır. Suçun niteliği gereği, bilhassa biyogüvenlik suçları gibi kamu sağlığına ve çevreye karşı işlenen soyut tehlike suçlarında, suçtan zarar gören kavramı içerisinde kalan ve bir muhakeme sujesi olma niteliğini kazanan kamu idaresinin davaya katılmasını dar yorumlamanın, muhakeme sujesinin hak ve yetkilerini daralttığından yorum kurallarına aykırılık teşkil ettiği kanaatini taşımaktayız. Dinamik yorum normun, kurucu iktidarın iradesine ve normun yapıldığı tarihsel koşullara göre değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasıdır. İnsan haklarının statik değil, dinamik bir yapıda olması, insan hakları alanında dinamik yorumu zorunlu kılmaktadır. Yukarıda belirtilen bütün yorum yöntemleri birlikte gözönüne alındığında; Tarım ve Orman Bakanlığı (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılmasına karar verilmesi ve dolayısıyla temyiz başvurusu yapma hakkına sahip olduğunun kabulü isabetli olacaktır. 3-) Gerek mer’i 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda gerekse mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda; kamu davasına katılma müessesi için suçlar bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma olanağı kabul edilmiştir. 4-) Bu suçun hukukî konusu, genel sağlığın, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında herkesin (umumun,halkın) çıkarının olmasına ilişkin kamusal yarardır. Toplumu oluşturan herkes (umum, halk) geniş anlamda mağdur’dur. Topluma arzı gerçekleştirilen GDO ve ürünlerinin mevzuatta belirtilen koşullara uygunluğu açısından denetlenmesinde, Tarım ve Orman Bakanlığının önemli görev ve yetkilere sahip olduğu ve bu denetimlerin yerine getirilmesi açısından topluma karşı yükümlülüklerinin bulunduğu, bu denetim görevinin ihmali durumunda görevlilerin hukuki ve cezai sorumluluklarının olduğu aşikardır. Gıda ürünlerinin üretimi, ithal edilmesi aşamasında ya da kamuya arz edilişinde gözetim ve denetim hayati önem taşımaktadır. Hem kamu sağlığının hem de çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasının gözetimi ve denetimi, çağdaş bir devletin en temel vazifelerinden biridir. Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir‟ şeklinde konuyla ilgili düzenleme mevcutur. Tarım ve Orman Bakanlığı’na (önceki adıyla Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na) mevzuat ile denetleme, izleme ve kamu sağlığını korumada önemli yetkiler ve görevler verilmiştir. GDO’lu ürünlerin ithalatından, işlenmesine, pazarlama aşamasına kadar geçen süreçte, toplum sağlığı ve çevrenin korunmasına yönelik olarak GDO’lu ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen yönetmelik kapsamında; İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinin, ürünlerin sınırlamalara uygun kullanımının denetimini yapma, izleme gibi geniş kapsamlı tedbirleri alma yönünde görevleri bulunmaktadır. İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, GDO ve ürünlerinin değerlerinin; -ölçümü, -izlenmesi, -izin verilmesi, -denetimi, -yaptırım uygulanması şeklinde yetki ve görevlere haiz olup, söz konusu görevlerini yerine getirmemesi veya kusurlu olarak icra etmesi durumunda tazminat sorumluluğu dahil hukuki ve/veya cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Korunan hukuki yararın kapsamı da gözönüne alındığında, sanık tarafından işlenen fiil sonucunda, denetim yetkisi de dahil çok geniş yetkileri bulunan ve haklı çıkarı zedelenen İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün açıkça olmasa bile zımnen suçtan doğrudan zarar gördüğünün kabulü gerekmektedir. Bu durumun aksini kabul etmek, GDO’lu ürünlerin işlenmesi, ithalatı, tüketimi ve denetlenmesini zorlaştıracağı gibi teknik niteliği ağır basan bir konuda takipte hukuki boşluk yaratılacaktır. 5977 sayılı "Biyogüvenlik Kanunu"nda ve "Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik"te (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671), Tarım ve Orman Bakanlığına geniş kapsamlı gözetim ve denetim yetkisi veren çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin, davaya katılmaya izin vermeye yeterli hükümler olup olmadığı hususunda sağlıklı bir sonuca varmak için bu hükümlere kısaca göz atmak gerekmektedir. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Amaç ve kapsam Madde 1 – (1) Bu Kanunun amacı; ... genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir. (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar. Bu Kanunda geçen sorumlu "Bakan" "terimi, " Tarım ve Köyişleri Bakanını", Bakanlık terimi, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığını" ifade eder (Madde 2-b ve 2-c). Madde 7 – (1) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, kararda verilen koşullara uyulup uyulmadığı, insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde herhangi bir beklenmeyen etkisinin olup olmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. Bu amaçla yapılacak analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. İthalatçı, kontrol ve denetim işlemleriyle ilgili olarak talep edilen hususları yerine getirmekle yükümlüdür. (2) Kararda belirtilen koşulların ihlali veya GDO ve ürünleriyle ilgili olarak herhangi bir riskin ortaya çıkabileceği yönünde yeni bilimsel bilgilerin ortaya çıkması durumunda, karar Kurul tarafından iptal edilebilir. Kararı iptal edilen GDO ve ürünleri toplatılır. İnsan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir; herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. Bakanlığın görev ve yetkileri Madde 8 – (1) Bakanlığın görev ve yetkileri şunlardır: b) Kurulca talep edilen bilgi ve belgeleri temin etmek, istenen araştırma, deneme, kontrol ve denetlemeleri yaparak veya yaptırarak sonuçlarını Kurula bildirmek. c) Bu Kanunda belirtilen iş ve işlemlerin uygulanması, istenmeyen GDO bulaşıklarının engellenmesi, izlenmesi, kontrolü ve denetimini sağlamak. ç) Gerek görülmesi halinde GDO ve ürünleri ile ilgili çalışmalar yapmak için gerçek veya tüzel kişileri yetkilendirmek, yetkilendirilen bu gerçek veya tüzel kişileri denetlemek ve bunlara lişkin usul ve esasları düzenlemek. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671) Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Yönetmelik'in "genel hükümler" başlıklı 5/1. maddesine göre; Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası, piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir. Yönetmelik'in "izleme ve izlenebilirlik" başlıklı 21/2. maddesine göre; GDO ve ürünleri ile ilgili olarak Kurulun karar belgesinde belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı (GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin son tüketiciye ulaşıncaya kadar) Bakanlık tarafından izlenir. Bakanlık izleme sonuçlarına göre Biyogüvenlik Kanunu hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu hükümlerine göre işlem yapar. Yönetmelik'in "denetim ve kontrol" başlıklı 22. maddesine göre; (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin denetim ve kontrolleri bu Yönetmelik hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununa göre Bakanlıkça yapılır. (2) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, Kurul kararında belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. (3) … Kurul kararı ile insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir, herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. (4) Bu Yönetmelik kapsamına giren GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlere yönelik olarak yapılan denetim ve kontrol ile ilgili kayıtlar Bakanlıkça tutulur. Yönetmeliğin 'numune alma, analiz ve değerlendirme (Değişik başlık:RG-29/5/2014-29014) " başlıklı 23. maddesine göre; MADDE 23 (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerden Bakanlık yetkilileri tarafından numune alınır ve analizi yapılır. (2) Analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. (3) Bakanlık ulusal ve uluslararası düzenlemeleri dikkate alarak numune alma, analiz ve değerlendirme yöntemleri belirler. (4)(Ek:RG-29/5/2014-29014) Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. 5-) Herhangi bir tanımı yapılmayan ve ceza usul hukuku müessesesi olan “suçtan zarar görme” kavramı, durağan ya da statik bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine kavramının içeriği kullanıldığı yere göre değişebilir, dolayısıyla genişleyip daralabilir. CMK m.173’te yer alan “kovuşturmanın mecburiyeti” ilkesini denetleyebilmek adına takibi şikayete bağlı olmayan durumlarda suçtan zarar gören kavramının kapsamı geniş yorumlanması gerekirken, şikayete bağlı kovuşturmalarda kavram göreceli olarak daha dar anlaşılabilir. Aynı şekilde davaya katılma kavramının içeriği zarar suçlarında göreceli olarak daha dar olarak kabul edilebilirken, somut tehlike suçlarında ve bilhassa soyut tehlike suçlarında tehlikeninin ağırlığı ölçüsünde çok daha geniş şekilde ele alınabilir. Zira bilhassa biyogüvenliğe karşı suçlar gibi “ihtiyatlilik” ilkesi temelinde yer alan soyut tehlike suçlarında ve bu bağlamda 5977 sayılı biyogüvenlik suçlarında suçtan zarar gören kavramını, bu konuda son derece geniş yetkileri olan ilgili kamu idaresini kapsayacak şekilde ele almak gerekmektedir. Aksi halde henüz kimsenin bir zarar görmediği ancak çok ciddi şekilde zarar tehlikesinin söz konusu olduğu bu suçlarda, suçların takibi imkansız hale geleceği gibi son derece teknik bilgi gerektiren bu konuda bilgi eksikliği de ortaya çıkmış olacak ve maddi gerçeğe ulaşmak zorlaşacaktır. Biyogüvenlik suçları; somut tehlike suçu değil soyut tehlike suçu olduğundan, suçun oluşumu için, zararın gerçekleşmesi gerekmediği gibi fiilin işlenmesiyle, somut olarak kişilerin hayatı ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi de gerekli değildir. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya çevre bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmediği gibi, gıda veya yemlerin tüketilmesi de gerekmez. Yine tüketilmesi halinde tüketenin sağlığında bir zararın meydana gelmesi gerekmez. Tüketecek olan kişilerin, sağlığında bir zararın meydana gelme tehlikesi bulunması yeterlidir. Suçla korunan hukuki değer, kamunun sağlığıdır. Sağlık hakkı, Anayasa ve diğer mevzuatla korunmak istenilmiştir. Sağlık hakkı, bir kişi ya da belirli kişiler ile sınırlı tutulamayacağı için bütün toplumun sağlığının korunması amaçlanmıştır. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kastına göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, biyogüvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da çevreye zarar verilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, TCK m. 44’te duzenlenen fikri içtima ilkesine göre, farklı neviden fikri içtima hükümlerinin uygulanması ve sanığın sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekir. 6-) Çağdaş ceza hukukunda “mağdur veya suçtan zarar görenin davaya katılma hakkı”; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında yer alan “hak arama hürriyeti” kapsamında kalmaktadır. Anayasamızın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. AİHS m. 53 ‘te gözönüne alındığında temel bir özgürlük olan “hak arama özgürlüğü” diğer bütün hak ve özgürlükler gibi geniş yorumlanmalıdır. Bu kural, diğer tüzel kişiler gibi kamu kurumu olan tüzel kişiler için de geçerlidir. Anayasamıza ve Anayasamızın bilhassa 56. maddesine göre, sağlık hakkını korumak Devletin en temel görevidir ve devlet bu konuda en geniş manada gerekli gözetim ve denetimi yapmakla mükelleftir. 7-) Kamu sağlığının, çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunması gibi ust duzey teknik bilgi ve yüksek uzmanlık gerektiren konularda, Cumhuriyet Savcısının yanında bir kamu kuruluşunun da müdahil olmasında büyük fayda bulunmakta olup, bu suretle maddi gerçeğe ulaşmada önemli bir yeri olan çelişme metodu daha sağlıklı bir şekilde uygulanacaktır. Suçtan zarar gören, devletin dava açmak ve itham ile görevli organı olan Cumhuriyet Savcılığının yanında yer almakla birlikte, savcı gibi objektif olmakla yükümlü değildir. Ceza muhakemesinin temel amacı; suç teşkil ettiği iddia olunan fiil ve faille ilgili maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasında ise, muhakeme sujelerinin ve bu bağlamda suçtan zarar görenin de hak ve yetkileri önemlidir. Muhakeme sujelerini sınırlı bir anlayışla ele almak, “adil yargılama ilkesine ve silahlarının eşitliği prensibine” aykırı olacaktır. Eğer suçtan zarar göreni dar bir şekilde ele alıp, suçtan zarar gören (ve mağdur) kavramını sınırlarsak, somut davada olduğu gibi teknik bilgi düzeyini haiz bu sujelerin, somut davada bilhassa kovuşturma aşamasında; -delil ileri sürme, -görüş bildirme, -en önemlisi hükme karşı kanun yollarına başvurma haklarını sınırlamış ve maddi gerçeğe ulaşmayı zorlaştırmış oluruz. 8-) Ayrıca unutulmamalıdır ki; günümüzde ceza ve ceza usul hukuku, fail odaklı olmaktan uzaklaşıp mağdur ve suçtan zarar göreni de odağa koyan bir yönelim içerisindedir. Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; bu husus, “ ceza muhakemesi usulünün amacı sadece sanık haklarını korumaktan ibaret değildir.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bağlamda mağdur ve suçtan zarar görenlerin davaya katılma hakkının kapsam ve sınırları yargı kararları ile daraltılmamalıdır. Açıklanan nedenlerle 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde belirtilen suçların işlenmesi halinde, Tarım ve Orman Bakanlığının davaya katılma ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 05.11.2024
7. Ceza Dairesi, 2024/5591 E., 2024/7601 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.
7. Ceza Dairesi         2024/5591 E.  ,  2024/7601 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SAYISI : 2024/77 E., 2024/230 K. SUÇ : 5977 sayılı Kanun'a muhalefet HÜKÜM : Üretim izninin iptaline yer olmadığına TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Ret Yerel Mahkemece verilen kararın, şikâyetçi vekili tarafından temyizi üzerine yapılan ön inceleme neticesinde gereği düşünüldü: Suçtan doğrudan zarar görmeyen Tarım ve Orman Bakanlığının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 237/1. maddesi uyarınca kamu davasında katılan sıfatının ve aynı Kanun’un 260/1. maddesi gereği sanık hakkındaki hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunmadığı, hükmün, karar tarihi itibarıyla 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi gereği yürürlükte bulunan 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (1412 sayılı Kanun) 305/1. maddesi gereği re’sen temyize de tabi olmadığı anlaşılmakla, şikâyetçi vekilinin temyiz isteğinin 1412 sayılı Kanun’un 317. maddesi gereği, Tebliğname’ye uygun olarak, oy çokluğuyla REDDİNE, 24.09.2024 tarihinde karar verildi. KARŞI DÜŞÜNCE Çoğunluğu oluşturan daire üyeleri ile azınlık arasında çıkan uyuşmazlık, 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanunununda düzenlenen “biyogüvenliğe karşı işlenen (genetiği değiştirilmiş organizmalar ile ilgili) suçlar”dan dolayı açılan kamu davasında; ...’nın (suç tarihindeki adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılma hakkı olup olmadığına, dolayısıyla sanık hakkında verilen üretim izninin iptaline yer olmadığı kararına karşı temyiz başvurusu yapma hakkına sahip bulunup bulunmadığına ilişkindir. Çoğunluk görüşüne göre; suçtan doğrudan zarar görmeyen ve kanunda kamu davasına katılması hususunda özel bir hüküm bulunmayan Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma ve temyiz hakkı yoktur. Muhalefet şerhimiz iki bölümden oluşacaktır. Öncelikle ülkemizde ilk kez 26 Eylül 2010 tarihinde suç sayılan “biyogüvenlik suçları” ya da daha doğru bir isimlendirmeyle “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”ın, hem “kamu sağlığına” hem de “çevreye” karşı üst düzeyde özel bir tehlikelilik durumu arz etmesi ve soyut tehlike suçu olması sebebiyle; bu suçların konuluş amacı, süreci, suç oluşturan bu eylemlerin içeriği ile mahiyeti hakkında ön bilgi sunmanın fayda arz etmesinden dolayı, muhalefet şerhimizin birinci bölümünde “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar” hakkında özlü ve kısa izahat yapılacaktır. İkinci bölümde suçtan zarar görme hususunda benimsemediğimiz yerleşik Yargıtay içtihatları hususunda genel bilgi verilip, ardından Tarım ve Orman Bakanlığının “biyogüvenliğe karşı işlenen suçlar”da “suçtan zarar gören” sıfatıyla “davaya katılma ve davayı temyiz etme“ yetkisinin bulunduğuna dair olan ve yerleşik içtihatlara aykırılık teşkil eden görüşümü teyit eden argümanları 8 alt başlık halinde ifade edeceğim. I-)5977 SAYILI “BİYOGÜVENLİK KANUNU”NDA YER ALAN “BİYOGÜVENLİĞE KARŞI İŞLENEN SUÇLAR”IN KONULUŞ AMACI, SÜRECİ, İÇERİK VE MAHİYETİ Günümüzde giderek artan toplumsal farkındalık düzeyi ve basın-yayın organlarının konuya duyarlılıkları sayesinde, gıda ve çevre sorunlarından kaynaklanan kamu sağlığının korunması konusu toplumun dikkatini üst düzeyde celbetmektedir. Özellikle 1990’lı yılların başlarında ortaya çıkan “genetiği değiştirilmiş organizma ve ürünler” ile ilgili hayati önem taşıyan sorunlar, kamuoyunun gündemine sık sık gelmekte ve toplumsal tepki yükselmektedir. Hem toplumsal farkındalık ve bilinç düzeyinin yükselmesi hem de uluslararası konjönktür ve ilişkilerin de etkisiyle 18 Mart 2010 tarihinde 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu” kabul edilmiş ve bu Kanun 26 Eylül 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kelime anlamı itibarıyla "biyo", Yunanca hayat anlamına gelen bir ön ektir. Biyogüvenlik; 1-) insan, hayvan ve bitki sağlığını, 2-) çevreyi, 3-) biyolojik çeşitliliği korumak için, "Genetiği Değiştirilmiş Organizma" ve ürünleri ile ilgili faaliyetlerin güvenli bir şekilde yapılması olarak tanımlanabilir. Biyogüvenlik hukuku kapsamında, sadece ceza hukuku ile himaye söz konusu olmayıp daha hafif nitelikte sayılan bazı ihlal oluşturan eylemler, Biyogüvenlik Kanununda kabahat olarak kabul edilmiş olup, kabahatin müeyyidesi niteliğinde idari para cezaları öngörülmüştür (5977 sayılı Kanun m.15/5,6,7). Daha ağır nitelikteki bazı eylemler ise suç olarak kabul edilmiş, suç oluşturan bu eylemler için üç ayrı kategoride adli para cezaları ile (adli para cezalarının yanısıra) yine üç ayrı kategoride hapis cezalarını (1. kategori suçların yaptırımı 5000 güne kadar adli para cezası ve 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası, 2. kategori suçların yaptırımı 7000 güne kadar adli para cezası ve 4 yıldan 9 yıla kadar hapis cezası ve 3. kategori suçların yaptırımı 10000 güne kadar adli para cezası ve 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezasını) içeren oldukça ağır müeyyideler getirilmiştir (5977 sayılı Kanun m.15/1,2,3,4). Kanunun 15. maddesine aykırı hareket edenlere uygulanacak cezai yaptırımlar; tehlikenin özel ağırlığı, riskin ciddiyeti ve ihtiyatlılık prensibine göre dereceli olarak caydırıcı hükümler içermektedir. GDO ve ürünlerinin, Tarım ve Orman Bakanlığının sürekli kontrol ve denetimine gireceği ve bu ürünlerin bir kimliğe sahip olacağı, etiketlenmelerinin mecburi hale getirileceği Kanunda özellikle belirtilmiştir. Çağdaş hukuktaki soyut tehlike suçlarını azaltma yönündeki eğilime rağmen, “tehlikenin özel ağırlığı” ve “riskin ciddiyeti” gereği, biyogüvenliğe aykırı fiillerin suç sayılması mecburi hale gelmiştir. Biyogüvenlik aleyhine işlenen suçları düzenleyen 5977 sayılı Kanunun “ceza hükümleri” başlıklı 15. maddesinin ilgili bentleri şöyledir: ”Ceza hükümleri Madde 15 – (1) GDO ve ürünlerini bu Kanun hükümlerine aykırı olarak ithal eden, üreten veya çevreye serbest bırakan kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis ve on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (2) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’ları veya GDO ve ürünlerini, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, dört yıldan dokuz yıla kadar hapis ve yedi bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (3) Bu Kanunda belirlenen esaslar çerçevesinde ithal edilen veya işlenen GDO’lardan elde edilen ürünleri, ithal izninde belirlenen amaç ve alan dışında kullanan, satışa arz eden, satan veya devreden ya da bu özelliğini bilerek ve ticari amaçla satın alan, kabul eden, nakleden veya bulunduran kişi, üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır. (4) Yalan beyanda bulunarak bu Kanun hükümlerine göre alınması gereken ithal veya işleme iznini alan kişi, fiili daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Biyogüvenlik ile ilgili suçların anlaşılabilmesi için bazı terim ve kavramların altını çizmek, bu kavramlar üzerinden biyogüvenliği açıklamak gerekir. Bu bağlamda ilk olarak ele alınması gereken üç kavram "gen teknolojisi", "genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)" ve "transgenik"dir. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan modern biyoteknolojik tekniklere “gen teknolojisi” denilir. Gen teknolojisi ve modern biyoteknolojik yöntemler kullanılarak doğal çiftleşmeyle ve/veya doğal rekombinasyonla oluşmayacak şekilde genetiği değiştirilmiş olan bitki, hayvan ve benzeri canlı varlığa “genetiği değiştirilmiş organizma(GDO)” denilmektedir. Gen aktarımı yoluyla kazanılmış yeni gen ya da genlere de transgenik denilmektedir. Burada yapılan işlem bir gene, yeni bir gen parçacığının eklenmesi, doğal dizilişlerinin değiştirilmesi veya çıkarılmasıdır. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilen, GDO içeren veya GDO’lardan oluşan ürünlere “GDO ve ürünleri” denilir. Kısmen veya tamamen GDO’lardan elde edilmekle birlikte GDO içermeyen veya GDO’dan oluşmayan ürünlere "GDO’lardan elde edilen ürünler" denilir. Biyogüvenlik, modern biyoteknoloji uygulama tekniklerini ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan ve hayvan sağlığı ile çevre üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesini ve belirlenen risklerin oluşma olasılığının ortadan kaldırılmasını ya da risklerin ortaya çıkması durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için alınacak önlemleri kapsamaktadır. Biyogüvenlik; tarım'dan, hayvancılığa, çevre'den sağlığa kadar geniş bir yelpazedeki çeşitli konuları ilgilendirmektedir. GDO uygulamalarının özellikle bitkiler üzerinde yoğunlaştığı dikkate alındığında "tarım" alanında, gen teknik uygulamalarının toprağı ve çevreyi olumsuz etkilediği öngörüldüğünden "çevre" alanında, bu tür uygulamaların hayvan sağlığını ve özellikle kanatlı hayvanlar açısından insan sağlığını etkiyebileceğindan "hayvancılık" sektöründe ve son olarak ilaç, tanı ve tedavide bu teknolojilerin kullanılması nedeniyle "sağlık" alanında ciddi riskleri barındırdığı bilimsel bir gerçekliktir. Modern biyoteknoloji, farklı canlı tür ve sınıfları arasında (örneğin bakteriden bitkiye ya da hayvana) gen aktarımını yaygın olarak mümkün kılmıştır. Modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen yeni ürünler, uluslararası piyasalarda tarım ve gıda için üretim ve tüketime sunulmuştur. İnsan ve hayvan sağlığı için gerekli olan bazı aşı ve ilaçlar da bu yöntemler kullanılarak geliştirilmektedir. Modern biyoteknoloji, bitkisel ürünlerde hastalık ve zararlılara dayanıklılık ile olumsuz çevre şartlarına dayanıklılığın geliştirilmesi ve ürün kalitesinin arttırılması için kullanılmaktadır. Ancak, genetik yapısı değiştirilmiş organizmaların (GDO) insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerindeki etkileri konusunda bilimsel çevrelerde tartışmalar devam etmektedir. Modern biyoteknoloji ile genetik yapıda doğal olmayan yeni genetik oluşumlar meydana getirilmektedir. Bu nedenle, GDO'lar insan, hayvan, bitki ve çevre sağlığı ile biyolojik çeşitlilik üzerinde zarar oluşturma riskini taşımaktadır. Kullanılan materyalin canlı organizma olması ve zararın ortaya çıkması durumunda geri dönüşün çok zor olması veya mümkün olmaması, modern biyoteknoloji ürünlerinden kaynaklanan riski daha da arttırmaktadır. “Genetiği değiştirilmiş organizmalar”ın ortaya çıkışı, beraberinde ciddi sosyo-ekonomik riskler de doğurmuştur. Bitki çeşitlerinin teknoloji ürünü çeşitlere dönüştürülmesi, bunların genetik yapılarının değiştirilerek daha pahalı hale gelmesi ve bu tohumlardan bazılarının her yıl yenilenmesinin zorunlu hale gelmesi nedeniyle üretici ve tüketicilerin olumsuz yönde etkilenmesi ihtimalinin artması, yerel tür ve çeşitlerin devamlılığının tehlikeye düşmesi ve tarımsal üretimde dışa bağımlılığın artması başlıca sosyo-ekonomik risklerdir. Modern biyoteknolojinin, tüm yeni geliştirilen teknolojilerde olduğu gibi birtakım ciddi riskler barındırdığı, artık tüm dünya tarafından kabul gören yadsınamaz bir gerçeklik haline gelmiştir. Nitekim GDO'lar dahil modern biyoteknoloji teknikleri kullanılarak geliştirilen ürünlerde risklerin varlığı kabul edildiği için bu konuda Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi'ne ek olarak Kartagena Biyogüvenlik Protokolü hazırlanmış ve Ülkemiz de dahil olmak üzere pekçok ülke tarafından kabul edilmiştir. Uluslararası anlamda konuyla ilgili olarak Birleşmiş Milletler Biyoçeşitlilik Sözleşmesi ve buna dayanılarak çıkarılan Kartagena Biyogüvenlik Protokolüne, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 171 ülke taraftır. Kartagena Biyogüvenlik Protokolü, genetik olarak değiştirilmiş organizmaların sınır ötesi hareketleriyle ilgili, evrensel düzeyde bağlayıcı ilk hukuk belgesidir. Türkiye Kartagena Biyogüvenlik Protokolü’nü 2000 yılında imzalamış ve 2003 tarihinde onaylayarak yürürlüğe sokmuştur. Protokolün içeriği ülkemizin biyogüvenlik konusundaki ulusal mevzuat çalışmalarını büyük ölçüde derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Kartagena Biyogüvenlik Protokolünün temelinde, biyogüvenlik ile ilgili faaliyetlerde bilimsel belirsizlik durumunda çevreyi ve insan sağlığını korumak için önceden tedbir alma yaklaşımına dayanan ihtiyatlılık prensibi bulunmaktadır. Zira GDO’lu ürünlerle ilgili olarak antibiyotiğe karşı direnci artırma, hayvanlarda ve insanlarda kısırlığa yol açma, bağışıklık sistemine olumsuz etkide bulunma ve kanser riskini artırma gibi bir kısım ciddi şüphelerin varolduğu genel kabul gören bir gerçekliktir. GDO'lu ürünlerin insan sağlığına zararları konusunda mutlak kesin bulgular olmamasına karşın, oluşturduğu riskler sebebiyle kontrol altında tutulmasının zorunlu olduğu, bilimsel çevrelerde yaygınlıkla ifade edilmektedir. Meşru sınırlar dahilindeki GDO'lar teknoloji ürünü olmaları nedeniyle genel olarak ... ve sınai haklar çerçevesinde korunmaktadır. Bu nedenle biyogüvenlik ile ilgili gizli bilgilerin nasıl ele alınacağı ve Kanun kapsamında gerekli işlemlerin yürütülebilmesi için hiçbir koşulda gizli bilgi olarak kabul edilemeyecek bilgilerin neler olduğu Kanunda ayrıca düzenlenmiştir. 5977 sayılı Kanunun 5. maddesi ile; GDO ve ürünleri ile ilgili yasaklar belirlenmiştir. Yasaklar, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında ihtiyatlı olma prensibi esas alınarak ülkemizin rekabet üstünlüğüne sahip olduğu konular ile toplumsal hassasiyet taşıyan alanları kapsayacak şekilde düzenlenmeye çalışılmıştır. Biyogüvenlik suçlarının mağduru toplumdur. Çünkü, bu suçlar ile korunan hukuki değer, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkıdır. Sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ihlal edilen herkes bu suçun mağduru konumundadır. Ancak, somut olayda belirli kişi veya kişiler de bu suçta mağdur olabilirler. Dünyada özellikle 1990’lı yıllardan itibaren insanlık “transgenik bitki” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma”larla tanışmıştır. 2008 yılı itibarıyla dünyada, Amerika Birleşik Devletleri, Arjantin, Brezilya Kanada, Çin, Hindistan, Avustralya gibi ülkelerde ve bazı Avrupa ülkelerinde yaklaşık 120 milyon hektar alanda transgenik bitkilerin üretimi gerçekleşmiş iken, bu tür ürünlerin yetiştirildiği toplam tarım alanları 2014 yılında % 50 artarak 181,5 milyon hektara çıkmıştır. Bu alan, Türkiye’nin yüzölçümünün yaklaşık 2,5 katı büyüklüğünde net ekim alanına tekabül etmektedir. 2018, bu ürünlerin ticarileşmesinin neredeyse 25’inci yılıdır. Biyoteknolojik tarım yapılan ülke sayısı ise 1996’da 6 iken, 2010’da 29’a ulaşmış durumdadır. GDO'lu ekim yapan ülkelerin 21’i gelişmekte olan ülke, 8’i ise gelişmiş sanayi ülkesidir. 29 ülkede yaklaşık 20 milyon çiftçi bu işi yapmaktadır. 2010 yılı itibariyle dünyada ekili soyanın %81’i, pamuğun %64’ü ve mısırın %29’u genetik olarak değiştirilmiş organizmalar içermektedir . Ekim alanının büyüklüğü açısından ABD dünyadaki ekili alanların tek başına %40'ı ile başı çekmektedir. ABD’yi; Brezilya, Arjantin, Hindistan ve Kanada izlemektedir. Toplam GDO'lu ekim alanının %90’ı bu beş ülkeye aittir. Şu an AB ülkelerinde; mısır, soya, kanola, şeker pancarı ve pamukta yirmi beş tane transgen serbesttir. Buna karşılık Almanya ve İsveç yakın zamanda GDO'lu patates üretimini, Polonya da GDO'lu mısır üretimini durdurmuştur. Ülkemiz biyolojik çeşitlilik yönünden dünyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Ülkemiz yeryüzünde 3900’ün üzerinde endemik bitki türü varlığına sahip bir ülke olup, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak geliştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi, zengin biyolojik çeşitliliğimizin korunması amacıyla yasaklanmıştır. Ancak Ülkemize ithal edilen gen transferi yapılmış ürünler; genelde mısır, kanola, soya ve pamuk'tur. II-A)“DAVAYA KATILMA” MÜESSESİ İLE İLGİLİ İSTİKRAR BULMUŞ MEVCUT YARGITAY UYGULAMASI “Suçtan zarar görme” kavramı gerek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun, gerekse özel dairelerin yerleşmiş kararlarında; dar yorumlanarak ,“suçtan doğrudan doğruya zarar görmüş bulunma hali” olarak anlaşılıp uygulanmış, buna bağlı olarak “dolaylı veya muhtemel zararların, davaya katılma hakkı vermeyeceği” kabul edilmiştir. Nitekim bu husus, Ceza Genel Kurulu’nun çeşitli kararlarında; “dolaylı (veya muhtemel) zarar, davaya katılma hakkı vermez” şeklinde açıkça ifade edilmiştir. Ancak altını çizmek gerekir ki, CMK’nın konuyu düzenleyen 237 maddesinde sadece “suçtan zarar görme” hali tabirine yer verilmiş, “suçtan doğrudan zarar görme” diye bir tabir kullanılmamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yerleşik içtihatlarına göre; uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak, bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşul olan suçtan doğrudan zarar görmüş olma koşulu mevcut olmasa bile; herhangi bir yasada belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hüküm bulunması halinde “davaya katılma” yine mümkündür. Bu ikinci halde, doğrudan “kanundan kaynaklanan” özel bir “katılma” durumu söz konusudur. Özel yasa hükümleri uyarınca davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi durumlarda, belirtilen kurum ya da kurumların suçtan doğrudan zarar görüp görmediklerini ayrıca araştırmaya gerek bulunmamaktadır. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda, Tarım ve Orman Bakanlığının (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının) davaya katılma hakkı olduğuna dair açık bir hüküm yer almamaktadır. İştirak etmediğimiz Dairenin çoğunluk görüşüne göre, ilgili kamu kuruluşu olan ... “suçtan doğrudan zarar görmediği” gibi, Bakanlığın davaya katılmasına ilişkin özel bir kanun hükmü de bulunmadığı için “davaya katılma ve temyiz hakkı” yoktur. Halbuki somut olayda, ilk derece mahkemesi kararını temyiz etmek için başvuran Tarım ve Orman Bakanlığının hem “suçtan zarar gören” kavramının kapsamı dahilinde kaldığı için hem de 5977 sayılı Biyoguvenlik Kanununda (açıkça olmasa bile) davaya katılmasına izin veren geniş kapsamlı özel hükümler mevcut olduğu için temyiz başvurusunda bulunma hakkına sahip olduğu görüşündeyiz. Bu görüşümüzü destekleyen argümanları 8 başlık altında toplayarak ifade etmek isteriz. II-B) TARIM VE ORMAN BAKANLIĞININ DAVAYA KATILMA HAKKI OLDUĞUNA DAİR ARGÜMANLAR 1-) “Davaya katılma”yı düzenleyen CMK 237. maddesinin metninde “suçtan doğrudan zarar görme” terimi değil “suçtan zarar görme” tabiri biliçli bir tercihin sonucu olarak kullanılmıştır. Kanunda “suçtan zarar gören” kavramının tanımı yapılmamıştır. Ülkemiz hukuk sisteminin de içinde yer aldığı Kıta Avrupası hukuk sistemi, kanunlaştırma-kodifikasyonlar üzerine inşa edilmiştir. Kodifikasyonun bir sistem olarak seçildiği tüm hukuk düzenlerinde, dilin veya lafzın hukuk sistemi içerisindeki önemi daha da artmaktadır. Bu sistemde kanunlar, özel bir süreç ve çaba ile hazırlanmakta ve bilahare yasama meclisleri tarafından kabul edilmektedir. Dolayısıyla kabul edilen her hukuki terim, sıradan bir sözcük veya kelime olmanın ötesine geçmektedir. Özellikle kanunların giderek artan bir oranda sadece genel çerçeve şeklinde olduğu, mevzuatta daha kapalı genel ifadeler kullanıldığı ve ifade tarzının soyutlaştığı oranda; yorum, kıyas ve içtihat alanı da giderek genişlemektedir. “Davaya katılma” kurumu ile ilgili maddede (CMK m. 237), “suçtan doğrudan zarar gören” ifadesi yerine “suçtan zarar gören” ibaresinin kullanılması ve bu kavramın tanımının yapılmaması bu kapsamda değerlendirilmelidir. 2-) “Suçtan zarar gören” kavramının CMK’da tanımı yapılmadığına göre bu kavramın anlamını, içeriğini ve sınırlarını belirlemek için “lafzi yorumun” yanısıra “sistematik”, “amaçsal” , “fonksiyonel” ve “dinamik” yorum yöntemleri de kullanıldığında da biyogüvenliğe karşı işlenen suçlarda Tarım ve Orman Bakanlığının “davaya katılma” ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkının olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. Genel olarak yorum, bir normun anlamını bulmaya ve açıklamaya yönelik zihinsel bir faaliyettir. Yorum faaliyeti olmaksızın bir normun somut olaya uygulanması mümkün değildir. Maddi ceza hukukunda "boşluk" düşünülemeyeceğinden, suç ve ceza yaratmada "kıyas" mümkün değilken; ceza usul hukuku müessesi olan “davaya katılma”da hem “yorum hem de kıyas” mümkündür. Ancak burada muhakeme sujesi haline getirilen “suçtan zarar göreni” dar yorumlamak, yorum ve kıyas kurallarına aykırıdır. Zira kişi hak, yetki ve özgürlüklerini daraltan normlarda kıyas yasağı vardır. Hak arama özgürlüğü kapsamında olan “davaya katılma” kurumunu geniş yorumlamak mecburiyeti vardır. Suçun niteliği gereği, bilhassa biyogüvenlik suçları gibi kamu sağlığına ve çevreye karşı işlenen soyut tehlike suçlarında, suçtan zarar gören kavramı içerisinde kalan ve bir muhakeme sujesi olma niteliğini kazanan kamu idaresinin davaya katılmasını dar yorumlamanın, muhakeme sujesinin hak ve yetkilerini daralttığından yorum kurallarına aykırılık teşkil ettiği kanaatini taşımaktayız. Dinamik yorum normun, kurucu iktidarın iradesine ve normun yapıldığı tarihsel koşullara göre değil, zamanın ihtiyaçlarına göre yorumlanmasıdır. İnsan haklarının statik değil, dinamik bir yapıda olması, insan hakları alanında dinamik yorumu zorunlu kılmaktadır. Yukarıda belirtilen bütün yorum yöntemleri birlikte gözönüne alındığında; ... (eski adıyla Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı) suçtan zarar gören sıfatıyla davaya katılmasına karar verilmesi ve dolayısıyla temyiz başvurusu yapma hakkına sahip olduğunun kabulü isabetli olacaktır. 3-) Gerek mer’i 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda gerekse mülga 1412 sayılı Ceza Muhakemesi Usulü Kanunu’nda; kamu davasına katılma müessesi için suçlar bakımından bir sınırlama getirilmemiş, ilke olarak şartların varlığı halinde tüm suçlar yönünden kamu davasına katılma olanağı kabul edilmiştir. 4-) Bu suçun hukukî konusu, genel sağlığın, çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında herkesin (umumun,halkın) çıkarının olmasına ilişkin kamusal yarardır. Toplumu oluşturan herkes (umum, halk) geniş anlamda mağdur’dur. Topluma arzı gerçekleştirilen GDO ve ürünlerinin mevzuatta belirtilen koşullara uygunluğu açısından denetlenmesinde, Tarım ve Orman Bakanlığının önemli görev ve yetkilere sahip olduğu ve bu denetimlerin yerine getirilmesi açısından topluma karşı yükümlülüklerinin bulunduğu, bu denetim görevinin ihmali durumunda görevlilerin hukuki ve cezai sorumluluklarının olduğu aşikardır. Gıda ürünlerinin üretimi, ithal edilmesi aşamasında ya da kamuya arz edilişinde gözetim ve denetim hayati önem taşımaktadır. Hem kamu sağlığının hem de çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunmasının gözetimi ve denetimi, çağdaş bir devletin en ... vazifelerinden biridir. Zaten konunun anayasal boyutu da vardır. Anayasamızın “sağlık hizmetleri ve çevrenin korunması” başlıklı 56. maddesinde, ”Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşların ödevidir‟ şeklinde konuyla ilgili düzenleme mevcutur. ...’na (önceki adıyla Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na) mevzuat ile denetleme, izleme ve kamu sağlığını korumada önemli yetkiler ve görevler verilmiştir. GDO’lu ürünlerin ithalatından, işlenmesine, pazarlama aşamasına kadar geçen süreçte, toplum sağlığı ve çevrenin korunmasına yönelik olarak GDO’lu ürünlerin izlenebilirliğinin sağlanmasına ilişkin usul ve esasları belirleyen yönetmelik kapsamında; İl Gıda, Tarım ve Hayvancılık Müdürlüklerinin, ürünlerin sınırlamalara uygun kullanımının denetimini yapma, izleme gibi geniş kapsamlı tedbirleri alma yönünde görevleri bulunmaktadır. İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü, GDO ve ürünlerinin değerlerinin; -ölçümü, -izlenmesi, -izin verilmesi, -denetimi, -yaptırım uygulanması şeklinde yetki ve görevlere haiz olup, söz konusu görevlerini yerine getirmemesi veya kusurlu olarak icra etmesi durumunda tazminat sorumluluğu dahil hukuki ve/veya cezai sorumluluğu bulunmaktadır. Korunan hukuki yararın kapsamı da gözönüne alındığında, sanık tarafından işlenen fiil sonucunda, denetim yetkisi de dahil çok geniş yetkileri bulunan ve haklı çıkarı zedelenen İl Gıda,Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğünün açıkça olmasa bile zımnen suçtan doğrudan zarar gördüğünün kabulü gerekmektedir. Bu durumun aksini kabul etmek, GDO’lu ürünlerin işlenmesi, ithalatı, tüketimi ve denetlenmesini zorlaştıracağı gibi teknik niteliği ağır basan bir konuda takipte hukuki boşluk yaratılacaktır. 5977 sayılı "Biyogüvenlik Kanunu"nda ve "Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik"te (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671), Tarım ve Orman Bakanlığına geniş kapsamlı gözetim ve denetim yetkisi veren çok sayıda hüküm bulunmaktadır. Bu hükümlerin, davaya katılmaya izin vermeye yeterli hükümler olup olmadığı hususunda sağlıklı bir sonuca varmak için bu hükümlere kısaca göz atmak gerekmektedir. 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununda Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Amaç ve kapsam Madde 1 – (1) Bu Kanunun amacı; ... genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi ile ilgili usul ve esasları belirlemektir. (2) Bu Kanun; genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünleri ile ilgili olarak araştırma, geliştirme, işleme, piyasaya sürme, izleme, kullanma, ithalat, ihracat, nakil, taşıma, saklama, paketleme, etiketleme, depolama ve benzeri faaliyetlere dair hükümleri kapsar. Bu Kanunda geçen sorumlu "Bakan" "terimi, " Tarım ve Köyişleri Bakanını", Bakanlık terimi, "Tarım ve Köyişleri Bakanlığını" ifade eder (Madde 2-b ve 2-c). Madde 7 – (1) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, kararda verilen koşullara uyulup uyulmadığı, insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitlilik üzerinde herhangi bir beklenmeyen etkisinin olup olmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. Bu amaçla yapılacak analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. İthalatçı, kontrol ve denetim işlemleriyle ilgili olarak talep edilen hususları yerine getirmekle yükümlüdür. (2) Kararda belirtilen koşulların ihlali veya GDO ve ürünleriyle ilgili olarak herhangi bir riskin ortaya çıkabileceği yönünde yeni bilimsel bilgilerin ortaya çıkması durumunda, karar Kurul tarafından iptal edilebilir. Kararı iptal edilen GDO ve ürünleri toplatılır. İnsan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir; herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. Bakanlığın görev ve yetkileri Madde 8 – (1) Bakanlığın görev ve yetkileri şunlardır: ... b) Kurulca talep edilen bilgi ve belgeleri temin etmek, istenen araştırma, deneme, kontrol ve denetlemeleri yaparak veya yaptırarak sonuçlarını Kurula bildirmek. c) Bu Kanunda belirtilen iş ve işlemlerin uygulanması, istenmeyen GDO bulaşıklarının engellenmesi, izlenmesi, kontrolü ve denetimini sağlamak. ç) Gerek görülmesi halinde GDO ve ürünleri ile ilgili çalışmalar yapmak için gerçek veya tüzel kişileri yetkilendirmek, yetkilendirilen bu gerçek veya tüzel kişileri denetlemek ve bunlara lişkin usul ve esasları düzenlemek. Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelikte (Resmi Gazete Tarihi: 13.08.2010, Resmi Gazete Sayısı: 27671) Tarım Bakanlığına Geniş Kapsamlı ve Özellikli Denetim ve Gözetim Yetkisi Veren Hükümler Yönetmelik'in "genel hükümler" başlıklı 5/1. maddesine göre; Bakanlık; insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması amacıyla bu Yönetmelik kapsamına giren ürünler hakkında tamamen veya kısmen toplatma, mülkiyetin kamuya geçirilmesi, ürünün mahrecine iadesi, faaliyetin geçici olarak durdurulması, ürünün imhası, piyasaya arzı, ticareti ve işlenmesinin yasaklanması gibi ihtiyati tedbirler dâhil her türlü tedbiri almaya ve düzenlemeyi yapmaya yetkilidir. Yönetmelik'in "izleme ve izlenebilirlik" başlıklı 21/2. maddesine göre; GDO ve ürünleri ile ilgili olarak Kurulun karar belgesinde belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı (GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin son tüketiciye ulaşıncaya kadar) Bakanlık tarafından izlenir. Bakanlık izleme sonuçlarına göre Biyogüvenlik Kanunu hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu hükümlerine göre işlem yapar. Yönetmelik'in "denetim ve kontrol" başlıklı 22. maddesine göre; (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerin denetim ve kontrolleri bu Yönetmelik hükümleri ile birlikte Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununa göre Bakanlıkça yapılır. (2) GDO ve ürünlerinin piyasaya sürülmesinden sonra, Kurul kararında belirtilen koşullara uyulup uyulmadığı Bakanlık tarafından kontrol edilir ve denetlenir. (3) … Kurul kararı ile insan, hayvan, bitki sağlığı ile çevre ve biyolojik çeşitliliğe olumsuz etkisi olduğu tespit edilenler derhal imha edilir, herhangi bir olumsuz etkisi tespit edilmeyenlerin ise mülkiyeti kamuya geçirilir. Bu fıkra uyarınca Bakanlıkça alınacak tedbirlerle ilgili yapılan masraflar ve diğer giderler, kusur ve sorumlulukları dikkate alınarak ilgililerden tahsil edilir. (4) Bu Yönetmelik kapsamına giren GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlere yönelik olarak yapılan denetim ve kontrol ile ilgili kayıtlar Bakanlıkça tutulur. Yönetmeliğin 'numune alma, analiz ve değerlendirme (Değişik başlık:RG-29/5/2014-29014) " başlıklı 23. maddesine göre; MADDE 23 (1) GDO ve ürünleri ile GDO’lardan elde edilen ürünlerden Bakanlık yetkilileri tarafından numune alınır ve analizi yapılır. (2) Analiz işlemleri, Bakanlık tarafından belirlenen laboratuvarlar tarafından gerçekleştirilir. (3) Bakanlık ulusal ve uluslararası düzenlemeleri dikkate alarak numune alma, analiz ve değerlendirme yöntemleri belirler. (4)(Ek:RG-29/5/2014-29014) Analiz sonucunda üründe % 0,9 ve altında GDO tespit edilmesi halinde bu durum GDO bulaşanı olarak değerlendirilir. 5-) Herhangi bir tanımı yapılmayan ve ceza usul hukuku müessesesi olan “suçtan zarar görme” kavramı, durağan ya da statik bir içeriğe sahip değildir. Tam tersine kavramının içeriği kullanıldığı yere göre değişebilir, dolayısıyla genişleyip daralabilir. CMK m.173’te yer alan “kovuşturmanın mecburiyeti” ilkesini denetleyebilmek adına takibi şikayete bağlı olmayan durumlarda suçtan zarar gören kavramının kapsamı geniş yorumlanması gerekirken, şikayete bağlı kovuşturmalarda kavram göreceli olarak daha dar anlaşılabilir. Aynı şekilde davaya katılma kavramının içeriği zarar suçlarında göreceli olarak daha dar olarak kabul edilebilirken, somut tehlike suçlarında ve bilhassa soyut tehlike suçlarında tehlikeninin ağırlığı ölçüsünde çok daha geniş şekilde ele alınabilir. Zira bilhassa biyogüvenliğe karşı suçlar gibi “ihtiyatlilik” ilkesi temelinde yer alan soyut tehlike suçlarında ve bu bağlamda 5977 sayılı biyogüvenlik suçlarında suçtan zarar gören kavramını, bu konuda son derece geniş yetkileri olan ilgili kamu idaresini kapsayacak şekilde ele almak gerekmektedir. Aksi halde henüz kimsenin bir zarar görmediği ancak çok ciddi şekilde zarar tehlikesinin söz konusu olduğu bu suçlarda, suçların takibi imkansız hale geleceği gibi son derece teknik bilgi gerektiren bu konuda bilgi eksikliği de ortaya çıkmış olacak ve maddi gerçeğe ulaşmak zorlaşacaktır. Biyogüvenlik suçları; somut tehlike suçu değil soyut tehlike suçu olduğundan, suçun oluşumu için, zararın gerçekleşmesi gerekmediği gibi fiilin işlenmesiyle, somut olarak kişilerin hayatı ve sağlığının tehlikeye düşürülmesi de gerekli değildir. Bu fiiller dolayısıyla cezaya hükmedebilmek için, kişilerin hayatı, sağlığı veya çevre bakımından somut bir tehlikenin meydana gelmesi gerekmediği gibi, gıda veya yemlerin tüketilmesi de gerekmez. Yine tüketilmesi halinde tüketenin sağlığında bir zararın meydana gelmesi gerekmez. Tüketecek olan kişilerin, sağlığında bir zararın meydana gelme tehlikesi bulunması yeterlidir. Suçla korunan hukuki değer, kamunun sağlığıdır. Sağlık hakkı, Anayasa ve diğer mevzuatla korunmak istenilmiştir. Sağlık hakkı, bir kişi ya da belirli kişiler ile sınırlı tutulamayacağı için bütün toplumun sağlığının korunması amaçlanmıştır. Bu fiillerin işlenmesiyle bir zarar neticesinin meydana gelmesi hâlinde, meydana gelen zarara ve bu zararın meydana gelmesi açısından failin kastına göre başka suçlar oluşacaktır. Örneğin, biyogüvenliği tehlikeye sokan bir etki meydana getiren fiiller sonucunda bir veya birkaç kişi ölmüş veya yaralanmış ya da çevreye zarar verilmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, TCK m. 44’te duzenlenen ... içtima ilkesine göre, farklı neviden ... içtima hükümlerinin uygulanması ve sanığın sadece en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılması gerekir. 6-) Çağdaş ceza hukukunda “mağdur veya suçtan zarar görenin davaya katılma hakkı”; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi altında yer alan “hak arama hürriyeti” kapsamında kalmaktadır. Anayasamızın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; herkes meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı merciileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. AİHS m. 53 ‘te gözönüne alındığında ... bir özgürlük olan “hak arama özgürlüğü” diğer bütün hak ve özgürlükler gibi geniş yorumlanmalıdır. Bu kural, diğer tüzel kişiler gibi kamu kurumu olan tüzel kişiler için de geçerlidir. Anayasamıza ve Anayasamızın bilhassa 56. maddesine göre, sağlık hakkını korumak Devletin en ... görevidir ve devlet bu konuda en geniş manada gerekli gözetim ve denetimi yapmakla mükelleftir. 7-) Ayrıca unututulmamalıdır ki, kamu sağlığının, çevrenin ve biyoçeşitliliğin korunması gibi ust duzey teknik bilgi ve yüksek uzmanlık gerektiren konularda, Cumhuriyet Savcısının yanında bir kamu kuruluşunun da müdahil olmasında büyük fayda bulunmakta olup, bu suretle maddi gerçeğe ulaşmada önemli bir yeri olan çelişme metodu daha sağlıklı bir şekilde uygulanacaktır. Suçtan zarar gören, devletin dava açmak ve itham ile görevli organı olan Cumhuriyet Savcılığının yanında yer almakla birlikte, savcı gibi objektif olmakla yükümlü değildir. Ceza muhakemesinin ... amacı; suç teşkil ettiği iddia olunan fiil ve faille ilgili maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Gerçeğin ortaya çıkarılmasında ise, muhakeme sujelerinin ve bu bağlamda suçtan zarar görenin de hak ve yetkileri önemlidir. Muhakeme sujelerini sınırlı bir anlayışla ele almak, “adil yargılama ilkesine ve silahlarının eşitliği prensibine” aykırı olacaktır. Eğer suçtan zarar göreni dar bir şekilde ele alıp, suçtan zarar gören (ve mağdur) kavramını sınırlarsak, somut davada olduğu gibi teknik bilgi düzeyini haiz bu sujelerin, somut davada bilhassa kovuşturma aşamasında; -delil ileri sürme, -görüş bildirme, -en önemlisi hükme karşı kanun yollarına başvurma haklarını sınırlamış ve maddi gerçeğe ulaşmayı zorlaştırmış oluruz. 8-) Ayrıca unutulmamalıdır ki; günümüzde ceza ve ceza usul hukuku, fail odaklı olmaktan uzaklaşıp mağdur ... suçtan zarar göreni de odağa koyan bir yönelim içerisindedir. Nitekim 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun genel gerekçesinde; bu husus, “ ceza muhakemesi usulünün amacı sadece sanık haklarını korumaktan ibaret değildir.” şeklinde ifade edilmiştir. Bu bağlamda mağdur ... suçtan zarar görenlerin davaya katılma hakkının kapsam ve sınırları yargı kararları ile daraltılmamalıdır. Açıklanan nedenlerle 5977 sayılı Biyogüvenlik Kanununun 15. maddesinde belirtilen suçların işlenmesi halinde, Tarım ve Orman Bakanlığının davaya katılma ve dolayısıyla davayı temyiz etme hakkı olduğu düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum. 24.09.2024
8. Hukuk Dairesi, 2022/7344 E., 2023/3662 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Anayasanın 169 ve 6831 ... Orman Kanunu'nun 08.09.1956 tarihinden beri yürürlükte bulunan 50, 51, 53, 54, 55 ve 56. maddelerinden de anlaşılacağı gibi "Özel Ormanların İdare ve Mahafazaları, Devletin Kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir" hükümlerine yer verilmiştir.
8. Hukuk Dairesi         2022/7344 E.  ,  2023/3662 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi SAYISI : 2018/226 E., 2019/180 K. KARAR : Davanın kabulüne Taraflar arasında görülen ve yukarıda açıklanan davada yapılan yargılama sonucunda Mahkemece verilen davanın kabulüne ilişkin kararın temyiz edilmesi üzerine Dairemizin 29.03.2022 tarih ve 2021/5687 Esas, 2022/3045 Karar ... ilamı ile bozulmasına karar verilmiştir. Davacı ... vekili tarafından süresinde kararın düzeltilmesi istenilmiş olmakla dosya incelendi gereği düşünüldü: K A R A R Mahkemece verilen önceki hüküm Yargıtay tarafından bozulmuş olup bozma ilamında özetle; "bozma kararına uyularak yazılı şekilde çekişmeli taşınmazın tapu kaydının iptaline karar verildiğinden, davalı ...Ş. vekilinin temyiz itirazlarının reddinin gerektiği açıklandıktan sonra, davacı ... vekilinin temyiz itirazları bakımından ise, İlk Derece Mahkemesince (A) harfli bölüm ile ilgili olarak taşınmazın özel orman niteliğiyle tapuya tesciline karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde davanın kısmen kabulüne, tapu kaydının iptaline ve tescil isteminin reddine karar verilmiş olmasının isabetsizliğine" değinilmiştir İlk Derece Mahkemesince, bozma ilamına uyularak yapılan yargılama sonunda, davacı Hazinenin davasının kabulüne, ... ilçesi ... Mevkiinde bulunan 310 parselin ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.07.1978 tarih ve 1977/670 Esas, 1978/383 Karar ... yargılamasında aldırılan 05.11.1976 tarihli krokide A harfi ile gösterilen kısmın tapusunun iptali ile özel orman vasfında Hazine adına tesciline karar verilmiş; hüküm, davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hükmün temyizi üzerine Dairemizin 29.03.2022 tarih ve 2021/5687 Esas, 2022/3045 Karar ... ilamıyla; "Somut uyuşmazlık incelenmeden önce usuli müktesep hak üzerinden kısaca durulması gerekmektedir. Usuli müktesep hak, bir davada taraflar, Mahkeme ve Yargıtay tarafından yapılmış ve istisnalar kapsamında olmayan bir işlemle taraflardan biri lehine doğmuş uyulması zorunlu olan hakkı ifade eder. Mahkemenin Yargıtayın bozma kararına uymasıyla bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış bir hak doğabileceği gibi bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli müktesep hak gerçekleşebilir. 6100 ... HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla somut uyuşmazlıkta temyiz kanun yoluna dair 1086 ... HUMK hükümlerinin uygulanması gerektiğinden söz konusu Kanun incelendiğinde usuli müktesep hakka ilişkin açık bir hükmün bulunmadığı görülmektedir. Buna karşılık usuli müktesap hak ilkesi, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve yargı kararlarına karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ve öğretide kabul görmüş usul hukukunun vazgeçilmez ilkelerinden biri haline gelmiştir. Bu ilke, özlü bir biçimde 09.05.1960 tarihli ve 21/9 ... İçtihadı Birleştirme Umumi Heyeti Kararı ile açıklanmış olup iş bu kararda da belirtildiği gibi, bozmaya uyulmakla bir taraf yararına "usulî müktesep hak" doğar. Artık bozmanın kapsamına girmeyen hususlarda yeni bir karar verilemez. Ancak usulî müktesep hak müessesesinin, özellikle kamu düzeni düşüncesi ile kabul edilmiş bazı istisnaları mevcuttur. Usul hukukunda Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş olan usuli müktesep hak ilkesinin yine Yargıtay içtihatları ile kabul edilmiş istisnaları bulunmaktadır. Bu istisnalardan birisi de maddi hata sonucu verilmiş Yargıtay kararlarıdır. Yargıtay İçtihadları Birleştirme Büyük Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 Esas, 1959/5 Karar, 09.05.1960 tarihli ve 1960/21 Esas, 1960/9 Karar ... kararlarında açıklandığı üzere Yargıtayca maddi hata sonucu verilen bir karara Mahkemece uyulmasına karar verilmesi halinde usuli müktesep hak oluşmaz ve bu durumda Yargıtayın hatalı kararından dönmesi mümkündür. Yukarıdaki açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Mahkemece davacı Hazinenin davasının kabulüne, dava konusu taşınmazın tapusunun iptali ile özel orman vasfı ile Hazine adına tesciline karar verilmişse de devlet ormanlarının Hazine adına tescil edilebileceği, özel ormanların ise Hazine adına tescilinin mümkün olmadığı gözden kaçırıldığından Yargıtay (Kapatılan) 20. Hukuk Dairesinin bozma ilamının maddi hataya dayandığı anlaşılmaktadır. Dava konusu taşınmaz ile ilgili kesinleşen Mahkeme ilamları ve dosya kapsamına göre: Çekişmeli taşınmazın bulunduğu yerde 1938 yılında 3116 ... Kanun hükümlerine göre yapılan ilk orman kadastrosunda dava konusu ... Köyü ... Ayağı Mevkiindeki 301 ... parselin tapu kaydının çapı içinde yer alan ve krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki bölüm 167, 168, 169, 170, 171, 172, 173 ve 174 ... orman sınır noktalarını birleştiren hatlar ile bitişikteki Mavromoloz Devlet Ormanı sınırları içinde Devlet Ormanı olarak sınırlandırılarak, 09.12.1938 tarihinde ilan edilmiş, bu sınırlandırmaya karşı Aralık 1303 tarihli ve 15 ... tapu maliklerince ... Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 1939/14 Esas ... dava dosyasında açılan dava sonucunda, 30.09.1940 tarihli kararla "çekişmeli yerin tapulu olması nedeniyle Orman İdaresinin el atmasının önlenmesine" dair verilen karar, Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 22.04.1941 tarih ve 3426-1014 ... kararı ile onanarak kesinleşmiştir. Sözü edilen bu kararın eki herhangi bir harita ya da kroki bulunmadığı gibi, bu karar ile sadece Orman İdaresinin elatmasının önlenmesine karar verilmiş, orman tahdidinin iptali konusunda bir hüküm kurulmamıştır. Bilahare yörede 1961 yılında yapılan genel arazi kadastrosu sırasında, dava konusu parselin krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 bölümü o tarihte yürürlükte bulunan mevzuat gereğince, bitişikte bulunan Mavromoloz Devlet Ormanı ile bir bütün halinde Devlet Ormanı niteliğinde tespit harici bırakılmış ve Devlet Ormanı olarak tespit harici bırakılan ve eldeki davanın konusu olan krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz da içinde olmak üzere bu yerin doğu ve kuzeyinde bulunan ve 1939 yılında kesinleşen Mavromoloz Devlet Ormanı içinde kalan bir kısım yerlerin Aralık 1303 tarih ve 13 numaralı tapu kaydı kapsamı içinde kaldığı iddiası ile tapu malikleri tarafından Hazine ve Orman İdaresine karşı açılan dava sonucunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 19.07.1978 tarih ve 1977/670-382 Esas, Karar ... ilamıyla verilen "taraflar arasında daha önce görülüp sonuçlanan ... Asliye 4. Hukuk Mahkemesinin 1939/14 Esas ... dava dosyasında verilen 30.09.1940 tarihli karar ile orman sayılmayan yer olduğu belirlenen 05.11.1976 tarihli ve 15.06.1978 tashih tarihli krokide (A) ile işaretli 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz hakkında 1939 yılında yapılan orman kadastrosunun iptaline, aynı krokideki (B) işaretli 336.834 ve (C) işaretli 101.554 m2 yüzölçümlü taşınmazlara yönelik davanın reddine" ilişkin karar kesinleşmiştir. Daha sonra yapılan ve 1981 yılında ilan edilerek kesinleşen aplikasyon, herhangi bir nedenle dışta kalan ve 4785 ... Kanun gereği devletleştirilen ormanların kadastrosu çalışmasında, çekişmeli 301 ... parselin tapu kaydının çapı içinde yer alan ve krokide (A) ile gösterilen 170.732 m2 yüzölçümündeki taşınmaz, özel orman olarak sınırlandırılmış ve bu çalışmaya karşı tapu maliklerince Danıştayda açılan dava görev yönünden reddedilerek kesinleşmiştir. Akabinde tapu maliklerince, 20.04.1984 tarihinde ... Asliye Hukuk Mahkemesi' nin 1984/637 Esas ... dava dosyasında, el atmanın önlenmesi ve muarazanın giderilmesi davası açılmış, davanın devamı sırasında 94 ... Orman Kadastro Komisyonu tarafından düzenlenen 20.07.1988 tarihli ve 2 ... "mahkeme kararı uygulama tutanağı" başlıklı tutanakta, 01.05.1981 tarihli ve 23 nolu tutanakla yapılan işlemin yine "Özel Orman sınırlaması, (kadastrosu)" olduğu kabul edildikten sonra işlemin ikinci kadastro olduğu, yok sayılması gerektiği açıklanarak ... Asliye Hukuk Mahkemesinin kesinleşen 19.07.1978 gün ve 1977/670-382 ... kararının uygulaması yapılmış, bu arada 28.05.1987 tarihinde yürürlüğe giren 3373 ... Kanun ile 6831 ... Kanun'un 11. maddesi değiştirilerek orman kadastrosuna itiraz davalarına bakma görevi Kadastro Mahkemelerine verildiğinden, Asliye Hukuk Mahkemesince dava dosyası görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine aktarılmış ve Kadastro Mahkemesince, davanın konusunun kalmadığı ve muarazanın sona erdiği gerekçesiyle “davanın esası hakkında karar verilmesine yer olmadığına” hükmedilmiş olup, bu hüküm, Orman İdaresinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 14. Hukuk Dairesince "davanın ağırlıklı olarak muaraza ve müdahalenin önlenmesi isteğinde toplandığına ve esasla ilgili uyuşmazlık giderilmiş bulunduğuna göre hükme yer olmadığına dair verilen kararda bir isabetsizlik bulunmadığı" gerekçesiyle onanmıştır. Görüldüğü gibi, Yargıtay 14. Hukuk Dairesince, açılan dava, özel orman kadastrosunun iptali olarak değil, "elatmanın önlenmesi ve muarazaanın giderilmesi" olarak nitelendirilmiş ve yerel mahkemenin hükmü 15.10.1990 tarih ve 1990/1687-8191 ... ilamla onanarak kesinleşmiştir. Bu duruma göre, ... Asliye Hukuk Mahkemesinde 20.07.1984 tarihinde açılan ve (1984/637 Esas ...) görevsizlik kararı ile Kadastro Mahkemesine aktarılan 1989/3 Esas ... "elatmanın önlenmesi ile muarazaanın giderilmesi" davası, özel orman sınırlandırmasının 07.05.1981 tarihinde yapılan ilanından sonra tapu maliklerince süresinde Danıştay'da açılan 1981/1567-1983/1336 ... davanın devamı olmadığı gibi, bu dava, özel orman kadastrosunun iptali davası da değildir. Davacı şirket vekilinin davanın konusu kalmadığı yönündeki beyanı gözönünde bulundurularak "dava hakkında karar verilmesine yer olmadığına" şeklinde karara bağlanıp kesinleşen davanın devamı olamayacağından, Danıştay'ın, özel orman kadastrosunun iptali davasının görev yönünden reddine ilişkin verdiği 1981/1567-1983/1336 ... kararın kesinleştiği 16.04.1984 tarihli ve 01.05.1981 tarihli 23 nolu Orman Kadastro Tutanağındaki özel orman sınırlandırma işlemi de kesinleşmiştir. 1988 yılında 94 ... orman kadastro komisyonu tarafından yapılan çalışma sırasında, 20.07.1988 tarihli 2 ... tutanakla, 01.05.1981 tarihli tutanakla yapılan özel orman sınırlandırmasının ikinci kadastro sayılarak iptal edildiği görülmektedir. Mahkeme kararı uygulanarak çekişmeli taşınmaz orman sınırları dışında bırakılmışsa da özel orman olarak sınırlandırılan bir taşınmaz için yargı kararı olmadan idari mercilerce orman kadastrosunun iptali mümkün olmadığından bu işleminin hukuki dayanağı ve geçerliliği bulunmamaktadır. Dava konusu taşınmaza “özel orman şerhi”nin konulması üzerine davacı Şirket tarafından 2001 yılında bu şerhin kaldırılması talebi ile açılan dava sonucunda, ... 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2004/429 Esas-356 Karar ... kararıyla, kesin nitelikli bozma ilamına uyularak davanın reddine karar verilmiş, kararın temyiz edilmesi üzerine verilen bozma ilamında "yargılama sırasında 2003 yılında ilan edilen orman kadastro çalışmasında dava konusu taşınmazın özel orman olarak sınırlandırılması nedeniyle davanın orman kadastrosuna itiraz davasına dönüştüğü ve görevsizlik kararı verilerek dosyanın Kadastro Mahkemesine gönderilmesi" gereğine değinilmiş; bozma ilamına karşı yapılan karar düzeltme incelemesi sonucunda ise "dava konusu taşınmazın 1981 yılında özel orman olarak sınırlandırıldığı, bu çalışmaya karşı süresinde dava açılıp iptal ettirilmediği, geçerli bir orman kadastrosu varken 1988 yılında ilan edilen çalışmada özel orman sınırlandırılması iptal edilerek taşınmazın orman sınırları dışında bırakma işleminin yasal dayanağı olmadığından geçerli olmadığı, bu sebeple yok hükmünde olduğu, bu nedenle dava konusu taşınmaza konan özel orman şerhinin yasal dayanağının olduğu, 2003 yılında yapılan çalışmanın ikinci kez yapılmış olması nedeni ile davayı orman kadastrosuna itiraz davasına dönüştürmeyeceği, dava konusu taşınmazın tapu kaydında yazan özel orman şerhinin silinmesi davasının reddine dair kararın doğru olduğu" belirtilerek bozma kararı kaldırılmış ve Yerel Mahkemenin verdiği davanın reddine ilişkin hüküm onanarak kesinleşmiştir. Tüm bu süreçler toplu olarak değerlendirildiğinde, dava konusu taşınmazın, özel orman olarak sınırlandırılan alanda ve davacı Şirket tarafından açılan dava sonucu verilen ... 4. Asliye Hukuk Mahkemesinin 1977/670 Esas ve 1978/382 Karar ... kararına göre davacı şirketin dayandığı tapu kaydı kapsamında kaldığı anlaşılmatadır. Dava süreci ile ilgili yapılan bu açıklamalardan sonra Devlet Ormanları ve özel ormanlar ile ilgili olarak şu açıklamaları yapmak yerinde olacaktır: 1982 Anayasası'nın 169. maddesi gereğince, "Devlet, ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Yanan ormanların yerinde yeni orman yetiştirilir, bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık yapılamaz. Bütün ormanların gözetimi Devlete aittir. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir. Bu ormanlar zamanaşımı ile mülk edinilemez ve kamu yararı dışında irtifak hakkına konu olamaz. Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasî propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz." Önemle vurgulamak gerekir ki ister özel orman olsun, isterse devlet ormanı olsun, ormanlar bir ülkenin hayat kaynağıdır. Devlet ormanları ile özel ormanlar arasında orman yetiştirilmesi, bakımı konularında hiçbir fark bulunmamaktadır. Devlet ormanları, ormancılık bilimine göre devlet işletecek, özel ormanları ise yine ormancılık bilimine göre sahipleri işletecektir. Anayasa koyucu, ormanlara o kadar önem vermiştir ki; özel orman - devlet ormanı, ayrımı yapmadan "bütün ormanların gözetimi Devlete aittir" hükmünü Anayasa'ya koyarak özel ormanların gözetimini, yani ormancılık bilimine göre işletip, işletilmediğini denetlenmesi görevini Devlete vermiştir. 08.09.1956 tarihinde yürürlüğe konulan 6831 ... Orman Kanunu'nun “hususi ormanlar” başlığı altında düzenlenen kanun maddelerinde ise; "Madde 50 - Hususi orman sahipleri, bu Kanun'un 7'nci maddesi hükümlerine göre tayin olunan orman hudutlarına Ziraat Vekaletince tesbit edilecek işaretleri koymaya mecburdurlar. Madde 51 - Hususi ormanlar, sahipleri tarafından yaptırılıp orman idaresince tasdik olunacak harita ve amenajman planlarına göre işletilir ve idare olunur. Bu plana riayeti orman idaresi kontrol eder. Tayin olunacak müddet içinde bu planları yaptırıp tasdik ettirmiyenlerin harita ve amenajman planları orman idaresince yapılır ve masrafı iki yılda ve dört müsavi taksitte kendilerinden alınır. Madde 52 – (Değişik : 22/5/1987 - 3373/11 md.) Ekim ve dikim suretiyle meydana getirilen hususi ormanlar hariç, hususi ormanlar 500 hektardan küçük parçalar teşkil edecek şekilde parçalanıp başkalarına temlik ve mirascılar arasında ifrazen taksim edilemez. Ancak, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerlerdeki hususi orman alanlarında bu Kanun'un 17'nci maddesine göre izin almak ve yatay alanın yüzde altısını (% 6) geçmemek üzere imar planlamasına uygun inşaat yapılabilir. İnşaatların yapılmasında orman alanlarının tabii vasıflarının korunmasına özen gösterilir. Hususi ormanlar Orman İdaresince mahalli tapu idaresine bildirilir. Madde 53 - Hususi ormanların sahipleri mütaaddit olursa bunlar içlerinden birini veya bir başkasını orman idaresine karşı mesul müdür olarak göstermek mecburiyetindedirler. Üç ay zarfında göstermedikleri takdirde, orman idaresi o yer Sulh Hukuk Mahkemesinden bir mesul müdür seçilmesini talebeder. Madde 54 - Hususi ormanlarda yapılacak plan, damga, istihsal ve murakabe işlerinde çalışan orman memurlarının kanuni harcırah ve masrafları hususi orman sahipleri tarafından ödenir. Bu harcırah ve masrafların karşılığı, bilahara mahsubu yapılmak üzere ve avans olarak orman veznesine peşinen yatırılır. II. İdare ve muhafaza: Madde 55 - Hususi ormanların idare ve muhafazaları, Devletin kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir. Madde 56 - Bu kanunun Devlet ormanları hakkındaki 14, 15, 17, 19'uncu maddeleriyle "Orman emvalinin bedeli ödenmeden veya karşılığı banka mektubu, Devlet ve Ziraat Bankası tahvileriyle temin edilmeden" kaydı müstesna olmak üzere 41, 42 nci maddeleri hükümleri hususi ormanlarda da tatbik olunur. Tohum ve fidandan yetiştirilecek hususi orman sahipleri bu kanunun 14'üncü maddesinin (A) ve (B) bentlerinde yazılı hükümlerden müstesnadır. Bu ormanlarda avlanma, otlatma ve meyvaların toplanması bu kanun hükümleri dahilinde sahiplerinin iznine bağlıdır. Anayasanın 169 ve 6831 ... Orman Kanunu'nun 08.09.1956 tarihinden beri yürürlükte bulunan 50, 51, 53, 54, 55 ve 56. maddelerinden de anlaşılacağı gibi "Özel Ormanların İdare ve Mahafazaları, Devletin Kontrol ve murakabesi altında olmak üzere bu kanun hükümlerine göre sahiplerine aittir" hükümlerine yer verilmiştir. Bu hükümlere göre devlet ormanları hakkında yasada öngörülen hukuk ve ceza hükümleri aynen özel ormanlarda da uygulanacağından, somut olayda dava konusu taşınmaz 1981 yılında ilan edilen çalışmada özel orman olarak sınırlandırılıp bu işleme karşı süresinde açılıp özel orman sınırlandırılması iptal edilmediğinden, taşınmazın kişi adına özel mülk olarak kayıtlı olması doğru değildir. Ne var ki taşınmazın davalı Şirkete ait özel orman olduğu hususu da kesinleşen mahkeme kararları ile sabittir. Eldeki davada, davacı ... tarafından, taşınmazın tapusunun iptali ile adına tescili talep edilmiş olup, dava konusu taşınmazın özel orman olduğu, bu sebeple davacı Hazinenin tescil talebinin reddine karar verilmesi gerektiği, ne var ki, Anayasanın 169. ve 6831 ... Orman Kanunu'nun 50 ila 56. maddeleri hükümlerine göre özel ormanlarda Devletin kontrol ve murakabesi devam ettiği anlaşıldığından, “çoğun için de az da vardır” ilkesi gereğince dava konusu taşınmazın davalı şirket adına özel orman vasfıyla tesciline karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile taşınmazın özel orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmesi doğru olmayıp, hükmün açıklanan gerekçelerle bozulmasına karar vermek gerekmiştir." denilerek ilk derece mahkemesi kararı bozulmuştur. Davacı ... vekili, Hazine lehine usuli kazanılmış hak oluştuğu ve Dairemizin bozma kararının hatalı olduğunu ileri sürerek karar düzeltme isteminde bulunmuş olup, karar düzeltme istemi sonucunda dosya yeniden incelenmiştir. Dava konusu 310 parsel ... taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümü hakkında özel Orman olarak sınırlandırma işleminin kesinleştiği ve davalı şirket adına hali hazırda tapuda kayıtlı bulunmasına dair işlemin yolsuz olduğu ve dava konusu taşınmazın özel orman statüsünde bulunduğunda bir ihtilaf bulunmamaktadır. Bununla birlikte uyuşmazlık, dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün Hazine adına mı yoksa davalı şirket adına mı tapu da kayıtlı bulunması gerektiği noktasında toplanmaktadır. Dairemizin düzeltilmesi istenilen ilamında da belirtildiği üzere, özel ormanların gerçek ve tüzel kişiler adına tapuya kaydedilmesi mümkün olup, eldeki davada davacı Hazinenin, dava konusu taşınmazın Hazine adına tescil edilmesi suretiyle tapu kaydının malik hanesinin doldurulması istemine ilişkin davasının kabulüne imkan bulunmamaktadır. Ancak, dava konusu taşınmazın özel orman olduğuna dair orman kadastro komisyonu işlemi kesinleşmiş bulunduğundan, davacı Hazinenin, dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün tapuda kayıtlı olan vasfına yönelik davasının kabulünün gerektiği de kuşkusuzdur. Hal böyle olunca; İlk Derece Mahkemesince, davacı Hazinenin dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün Hazine adına tesciline yönelik davasının reddine, davacı Hazinenin dava konusu taşınmaz bölümünün vasfına yönelik davasının kabulü ile dava konusu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün tapu kaydının iptali ile vasfının özel orman olarak düzeltilmesi suretiyle davalı Şirket adına tapuya kayıt ve tesciline karar verilmesi gerekirken, aksi düşünce ile yanılgılı değerlendirme sonucu taşınmazın A harfi ile gösterilen bölümünün özel orman vasfıyla Hazine adına tesciline karar verilmesi hatalı olup, temyiz incelemesi sırasında, ilk derece mahkemesi kararının bu nedenle bozulması gerekirken, maddi hataya dayalı olarak, bu hususun gözden kaçırılması suretiyle hükmün farklı nedenle bozulduğu anlaşıldığından, karar düzeltme talebinin kabulüne karar vermek gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle, davacı ... vekilinin karar düzeltme itirazlarının, 6100 ... HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla uygulanacak olan 1086 ... HUMK'un 442/3. maddesi uyarınca kabulü ile Dairemizin 29.03.2022 tarih ve 2021/5687 Esas, 2022/3045 Karar ... bozma ilamının KALDIRILMASINA ve İlk Derece Mahkemesi kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ile 6100 ... HMK'nin Geçici 3. maddesi yollamasıyla 1086 ... HUMK'un 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 13.06.2023 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2023/7680 E., 2023/11166 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi
tam metni aç
esine katkıda bulunduğunun, davaya konu ilaçla yapılacak tedavinin bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre daha etkin ve daha yararlı olduğunun alınan denetime elverişli sağlık kurulu raporu ile saptandığından ve davaya konu ilaç bedelinin Anayasanın 56. Maddesi ve 5510 Sayılı Kanunun 62., 63 ve 64.
10. Hukuk Dairesi         2023/7680 E.  ,  2023/11166 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi SAYISI : 2021/1309 E., 2023/623 K. KARAR : Esastan Ret İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 20. İş Mahkemesi SAYISI : 2019/437 E., 2021/182 K. Taraflar arasındaki Kurum işleminin iptali ile ilaç bedelinin kurumca karşılanması davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı Kurum vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı Kurum vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde; Kurum işleminin iptali ile tedavi süresince akıllı kanser ilacının kurumca karşılanmasını talep etmiştir. II. CEVAP Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde; talep konusu ilacın SUT kapsamında bulunmadığını, Kurum işleminin yerinde olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile davanın kabulüne karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri İstinaf kanun yoluna başvuran davalı vekili, kararın haksız ve hukuka aykırı olduğu, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmesi talebiyle istinaf yoluna başvurulduğu görülmüştür. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı Kurum vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı Kurum vekili, kararın haksız ve hukuka aykırı olduğu, İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın reddine karar verilmesi talebiyle temyiz yoluna başvurulduğu anlaşılmıştır. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, Kurum işleminin iptali ile tedavi süresince akıllı kanser ilacının Kurum tarafından karşılanması istemine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 1-5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 63 üncü maddesinde, genel sağlık sigortalısının ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sağlıklı kalmalarını; hastalanmaları halinde sağlıklarını kazanmalarını; iş kazası ile meslek hastalığı, hastalık ve analık sonucu tıbben gerekli görülen sağlık hizmetlerinin karşılanmasını, iş göremezlik hallerinin ortadan kaldırılmasını veya azaltılmasını temin etmek amacıyla Kurumca finansmanı sağlanacak sağlık hizmetleri sayılmış; anılan maddenin (f) bendinde Kurum’un, “…sağlanacak sağlık hizmetleriyle ilgili teşhis ve tedavileri için gerekli olabilecek kan ve kan ürünleri, kemik iliği, aşı, ilaç, ortez, protez, tıbbî araç ve gereç, kişi kullanımına mahsus tıbbî cihaz, tıbbî sarf, iyileştirici nitelikteki tıbbî sarf malzemelerinin sağlanması, takılması, garanti süresi sonrası bakımı, onarılması ve yenilenmesi hizmetleri…” sağlayacağı, değişik 2 nci fıkrasında, Kurum, finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleri ile (f) bendinde belirtilen sağlık hizmetlerinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, ödeme usul ve esaslarını Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkilidir. Ancak, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının görüşünün alınması (f) bendinde belirtilen ortez, protez ve diğer iyileştirici nitelikteki araç ve gereçlerin miktarını, standartlarını, sağlanmasını, uygulanmasını, kullanma sürelerini ve garanti süresi sonrası bakım, onarım ve yenilenmesi hususlarını kapsar. Kurum, bu amaçla komisyonlar kurabilir, ulusal ve uluslararası tüzel kişilerle işbirliği yapabilir. Komisyonların çalışma usul ve esasları Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşü alınarak Kurumca belirleneceği belirtilmiştir. Anılan Kanun'un 64 üncü maddesinin uyuşmazlık konusu dönemdeki düzenlemesine göre; Kurumca finansmanı sağlanmayacak sağlık hizmetlerinin, vücut bütünlüğünü sağlamak amacıyla yapılan ve iş kazası ile meslek hastalığına, kazaya, hastalıklara veya konjenital nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan durumlarda yapılacak sağlık hizmetleri dışında estetik amaçlı yapılan her türlü sağlık hizmeti ile estetik amaçlı ortodontik diş tedavileri; Geleneksel, tamamlayıcı, alternatif tıp uygulamaları ve Sağlık Bakanlığınca izin veya ruhsat verilmeyen sağlık hizmetleri ile Sağlık Bakanlığınca tıbben sağlık hizmeti olduğu kabul edilmeyen sağlık hizmetleri, yabancı ülke vatandaşlarının, genel sağlık sigortalısı veya genel sağlık sigortalısının bakmakla yükümlü olduğu kişi sayıldığı tarihten önce mevcut olan kronik hastalıkları olduğu belirtilmiştir. Aynı şekilde 72 nci maddesinde 65 inci madde gereği ödenecek gündelik, yol, yatak ve yemek giderlerinin Kurumca ödenecek bedellerini belirlemeye Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu yetkilidir. Komisyon, tıp eğitimini, hizmet basamağını, alt yapı ve kaynak kullanımı ile maliyet unsurlarını dikkate alarak sağlık hizmeti sunucularını fiyatlandırmaya esas olmak üzere ayrı ayrı sınıflandırabilir. Komisyon, 63 üncü madde hükümlerine göre finansmanı sağlanan sağlık hizmetlerinin Kurumca ödenecek bedellerini; sağlık hizmetinin sunulduğu il ve basamak, Devletin doğrudan veya dolaylı olarak sağlamış olduğu sübvansiyonlar, sağlık hizmetinin niteliği itibarıyla hayati öneme sahip olup olmaması, kanıta dayalı tıp uygulamaları, maliyet-etkililik ölçütleri ve genel sağlık sigortası bütçesi dikkate alınmak suretiyle, her sınıf için tek tek veya gruplandırarak belirlemeye yetkili olduğu belirtilmiştir. 2-Aynı şekilde katılım payı alınması kenar başlıklı 68 inci maddesinde, 63 üncü maddede sayılan sağlık hizmetlerinden katılım payı alınacak olanlar şunlardır: Ayakta tedavide hekim ve diş hekimi muayenesi, vücut dışı protez ve ortezler, ayakta tedavide sağlanan ilaçlar, kurumca belirlenecek hastalık gruplarına göre yatarak tedavide finansmanı sağlanan sağlık hizmetleri olduğu, katılım paylarının hesaplanmasında 72 nci maddeye göre tespit edilen sağlık hizmeti tutarları esas alınacağı, katılım paylarının ödenme usûlleri ile bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usûl ve esaslar, Kurum tarafından çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği, 69 uncu maddesinde ise 68 inci maddede sayılan sağlık hizmetlerinden katılım payı alınmayacak haller, sağlık hizmetleri ve kişilerinin Sağlık raporu ile belgelendirilmek şartıyla; Kurumca belirlenen kronik hastalıklar ve hayati önemi haiz 68 inci maddenin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamındaki sağlık hizmetleri ile organ, doku ve kök hücre; nakli şeklinde belirtilmiştir. 3. Değerlendirme 1-Davacının 4/1-a kapsamında sağlık yardımına müstehak olduğu, meme kanseri tanısı konulduğu, Meme kanseri nedeniyle hastanın Palbosiklip (Reampla) kullanması uygundur şeklinde rapor tanzim edildiği, Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu tedavide Palbosiklip (Reampla) etkin maddeli ilaç/ilaçların kullanımına uygun görüldüğü, ilaç bedelinin karşılanması amacıyla Kuruma yapılan başvurunun Kurum tarafından sağlık uygulama tebliğinin EK-4/A bedeli ödenecek ilaç listesinde yer almadığının belirtilerek bedelinin karşılanmayacağı yönünde yazısı üzerine eldeki davanın açıldığı Mahkemece, davanın kabulüne karar verildiği görülmüştür. 2-Davaya konu Palbosiklip etken maddeli ilacın, 09.05.2020 tarihinde resmi gazede yayınlanan SUT tebliği değişikliği ile SUT 4.2.14.C-3 maddesi gereği belli şartların sağlanması şartıyla kapsama alındığı, talebe konu faturanın SUT değişiklik öncesine ait olduğu, Kurumca sut değişikliğinden önceki döneme için ilaç bedellerinin karşılanmadığı anlaşılmaktadır. 3-Somut olayda, dava konusu ilacın öncelikle sut kapsamında olup olmadığı, şartlarını sağlayıp sağlamadığı belirlenerek, davacıya ait tüm tedavi evrakları celp edilerek ve yukarıda açıklanan mevzuat kapsamında irdeleme yapılmak suretiyle; davaya konu ilacın söz konusu kanser hastalığının tedavisinde hayati öneme haiz ve kullanılmasının zorunlu olup olmadığının, dolayısıyla kullanılmasının tıbben ve fennen sigortalının iyileşmesine katkıda bulunup bulunmayacağının, ilacın hangi tür kanser hastalarında hangi evrede ve hangi dozda kullanılacağının ve bu hususların nasıl belirleneceğinin, davaya konu ilaçla yapılacak tedavinin bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre daha etkin ve daha yararlı olup olmadığının üniversitelerin tıbbi onkoloji bilim dalından alınacak sağlık kurulu raporu ile saptanmalı, bu saptama yapılırken dosya içinde mevcut görüş, karar ve raporlarda irdelenip varsa çelişkiler giderilmeli, ayrıca bu belirleme yapılırken iyileştirme kavramından anlaşılması gerekenin sigortalı hastanın sağlığına kavuşması ve hastalığın iyileşmesi hususu olduğu göz önünde tutulmalıdır. Ancak, hastanın sağlığına kavuşması ve hastalığın iyileşmesi hususları kuşkusuz mutlak bir şifa anlamına gelmez. Dava konusu ilacın bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre sürekli olarak daha etkin ve daha yararlı olduğunun ve kullanılmasının tıbben zorunlu bulunduğunun tıbbi yöntemlerle belirlenmesi yeterlidir. 3-Bu kapsamda yapılacak araştırmalar sonucunda; davaya konu ilacın anılan hastalığın iyileşmesi için tedavisinde kullanılmasının hayati öneme haiz ve zorunlu olduğu sonucuna varıldığı taktirde ise ilaç bedelinin uygunluğu yönünden ve katkı payını da irdeleyecek biçimde denetime elverişli hesap raporu alınarak sonucuna göre karar verilmelidir. Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, eksik inceleme ve araştırmayla yazılı şekilde karar tesisi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Dosyanın kararı veren İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, Üye ...'ın muhalefetine karşı, Başkan ... ve Üyeler ..., ... ve ...'ün oyları ve oy çokluğuyla 13.11.2023 tarihinde karar verildi. KARŞI OY GEREKÇESİ A. Temel Uyuşmazlık: 1. Çoğunluk ile aradaki temel uyuşmazlık, “davalı kurum sigortalısı olan ve meme kanseri teşhisi konulan davacı sigortalının tedavisi süresince kullanacağı PALBOCİCLİB etken maddeli REAMPLA ilacına ait bedellerin kurumca karşılanıp karşılanmayacağı” noktasında toplanmaktadır. 2. İlk derece mahkemesince yapılan yargılama sonunda, “hükme esas alınan bilirkişi heyet raporu ve tüm dosya kapsamından; davanın kabulü ile, davacının tedavisinde kullanılan PALBOCİCLİB etken maddeli REAMPLA 125 mg isimli ilacın bedelinin davalı kurum tarafında karşılanması gerektiği” gerekçesi ile davanın kabulüne karar verilmiştir. 3. Kararın davalı kurum tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesi “davaya konu ilacın söz konusu kanser hastalığının tedavisinde hayati öneme haiz ve kullanılmasının tıbben ve fennen sigortalının iyileşmesine katkıda bulunduğunun, davaya konu ilaçla yapılacak tedavinin bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre daha etkin ve daha yararlı olduğunun alınan denetime elverişli sağlık kurulu raporu ile saptandığından ve davaya konu ilaç bedelinin Anayasanın 56. Maddesi ve 5510 Sayılı Kanunun 62., 63 ve 64. Maddeleri çerçevesinde ödenmesi gerektiği” gerekçesi ile istinaf isteminin esastan reddine karar verilmiştir. 4. Kararın Kurum tarafından temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile “davaya konu ilacın söz konusu kanser hastalığının tedavisinde hayati öneme haiz ve kullanılmasının zorunlu olup olmadığının, dolayısıyla kullanılmasının tıbben ve fennen sigortalının iyileşmesine katkıda bulunup bulunmayacağının, ilacın hangi tür kanser hastalarında hangi evrede ve hangi dozda kullanılacağının ve bu hususların nasıl belirleneceğinin, davaya konu ilaçla yapılacak tedavinin bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre daha etkin ve daha yararlı olup olmadığının üniversitelerin tıbbi onkoloji bilim dalından alınacak sağlık kurulu raporu ile saptanmalı, bu saptama yapılırken dosya içinde mevcut görüş, karar ve raporlarda irdelenip varsa çelişkiler giderilmeli, ayrıca bu belirleme yapılırken iyileştirme kavramından anlaşılması gerekenin sigortalı hastanın sağlığına kavuşması ve hastalığın iyileşmesi hususu olduğu göz önünde bulundurulması, ilacın anılan hastalığın iyileşmesi için tedavisinde kullanılmasının hayati öneme haiz ve zorunlu olduğu sonucuna varıldığı taktirde ise ilaç bedelinin uygunluğu yönünden ve katkı payını da irdeleyecek biçimde denetime elverişli hesap raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği” gerekçesi ile eksik incelemeden bozulmasına karar verilmiştir. B. Uluslararası Sözleşmeler; 5. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 2 nci maddesine göre “Herkesin yaşama hakkı hukuk tarafından korunur”. Yaşama hakkı, insan yaşamını korur. Yaşama hakkının koruma alanının sınırlarını devletin yükümlülükleri çizer. Sözleşme’nin 2. maddesi devlete üç tür yükümlülük yükleyecek şekilde yorumlanmıştır. Birincisi, devletin bireyi ‘öldürmeme yükümlülüğü’; ikincisi ‘yaşamı koruma yükümlülüğü’; üçüncüsü, ‘ölümü soruşturma yükümlülüğüdür. 6. Türkiye’nin Sözleşmenin 2 nci maddesinin (b) fıkrasında öngörülen yetkiye dayanarak, sadece hastalık ödeneklerine ilişkin III'ncü, ihtiyarlık yardımlarına ilişkin V nci, iş kazalarıyla meslek hastalıkları halinde yapılacak yardımlara ilişkin VI ncı, maluliyet yardımlarına ilişkin IX uncu ve ölüm yardımlarına ilişkin X ncu bölümlerine ait mükellefiyetlerin kabulü, sağlık yardımlarına ilişkin II nci ve analık yardımlarına ilişkin VIII inci bölümlere ait mükellefiyetlerin ise sözleşmenin 3. maddesinde öngörülen yetkiye dayanılarak 9. maddesinin (d) fıkrası ile 48. maddenin (c) fıkrasındaki geçici istisna hükümlerinden yararlanmak suretiyle kabulü onayladığı, 102 sayılı Sosyal Güvenlik (Asgari standartlar) Sözleşmesine göre her üyenin “koruyucu mahiyette veya tedavi şeklinde sağlık yardımları yapılmasını teminat altına alacağı(II. Bölüm Madde 7), yardım yapılacak halin, sebebi ne olursa olsun hastalık hali ile gebelik, doğum ve bunların doğurduğu neticeler olduğu (II. Bölüm Madde 8), hastalık halinde; hekim reçetesiyle lüzum gösterilen ilaçları temin edeceği (II. Bölüm Madde 10.a.III) ve yardımdan faydalananlar veya bunların aile reislerinin, hastalık halinde yapılacak sağlık yardımı masraflarına iştirak ettirilebileceği, ancak bu iştirake taallük eden esasların ilgiliye ağır bir yük teşkil etmeyecek şekilde tesbit edilmesi gerektiği belirtilmiş ve yapılacak yardımların, korunan kimsenin sağlığını korumaya, çalışma gücünü iadeye ve şahsi ihtiyaçlarını karşılayabilme kabiliyetini artırmaya matuf olacağı açıklanmıştır(II. Bölüm Madde 10). 7. 102 sayılı sözleşmede düzenlenen sosyal güvenlik hakkı vazgeçilmez bir temel haktır. Bu kapsamda hastalık halinde tedavisi temel hak olan yaşam hakkını da ilgilendirdiğine göre Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca, onaylanan sözleşme hükümlerine iç hukuk normu olarak üstünlük tanınması gerekir. 8. Avrupa konseyinin kabul ettiği ve Türkiye’nin de üye olduğu Avrupa Sosyal Şartı’nın 12 nci maddesine göre “Tüm çalışanlar ve bakmakla yükümlü oldukları kişiler, sosyal güvenlik hakkına sahiptir”. 13 üncü maddesine göre ise “Yeterli kaynaklardan yoksun olan herkes, sosyal ve tıbbi yardım alma hakkına sahiptir”. Şart “sosyal yardım ve sosyal güvenlik” konularını iki farklı madde altında düzenlemiş ve farklı yükümlülükler getirmiştir. Komite, 12. ve 13. maddelere nezaret etme ve bunları yorumlama amacıyla yardımları sosyal güvenlik ve sosyal yardım olarak sınıflandırmak üzere ölçütler belirlemiştir. Ulusal hukukun bir yardıma ilişkin yaptığı sınırlandırma nihai olmak zorunda değildir. Genel rejimler ile mesleki rejimlerden oluşan sosyal güvenlik sistemi, 12. madde bağlamında belirli beklenmedik olaylar (hastalık, iş maluliyeti, analık, aile yükümlülükleri işsizlik, yaşlılık, ölüm, dul kalma, mesleki kazalar ve hastalıklar) ile ilişkili primli, primsiz ve bunların birleşiminden oluşan (karma) yardımları kapsamaktadır. Ancak beklenmedik olaydan kaynaklanabilecek ihtiyaç durumunu iyileştirmek amacını taşıyan yardımları kapsamaz. 13. madde bağlamındaki sosyal yardım ise ne belirli bir riski kapsayan bir sosyal güvenlik rejimine ilişkin herhangi bir üyelik şartı ne de mesleki faaliyet veya prim ödeme koşulu aranmaksızın tamamıyla bireysel ihtiyaç bazında verilen yardımları ilgilendirmektedir. Yardım ilgili kişinin yeterli kaynaklara sahip olmasını sağlayan herhangi bir sosyal güvenlik yardımının bulunmadığı durumlarda verilmektedir.( Çiçekli, Avrupa Sosyal Şartı-Temel Rehber, s.165–166., Erdoğan, G. Avrupa Sosyal Şartı Ve Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı. TBB Dergisi, Sayı 77, 2008. s: 147) 9. Diğer taraftan Dünya Sağlık Örgütü’nün 1985 yılında Nairobi de tanımladığı şekli ile Akılcı İlaç Kullanımı kavramına da yer vermek gerekir. “Kişilerin klinik bulgularına ve bireysel özelliklerine göre uygun ilacı, uygun süre ve dozda, en uygun maliyetle ve kolayca sağlayabilmeleri” akılcı ilaç kullanımı kapsamında değerlendirilmektedir. Akılcı ilaç kullanımı, öncelikle halkın sağlığını ve toplumun çıkarını gözetir. 10. Akılcı İlaç Kullanımı kapsamında öncelikle hastanın probleminin tanımlanması, kısaca hekim tarafından doğru teşhis konulması, sonrasında ise etkili tedavinin tanımlanması, ilaçlı tedavi uygulanacaksa uygun ilacın seçimi, dozunun ve uygulama süresinin belirlenmesi ve uygun reçete yazılması, sırası ile izlenmelidir. C. İç hukuk mevzuatımız: 11. Anayasamıza göre; Türkiye Devleti, “Sosyal bir hukuk Devletidir(Mad. 2) Kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışma görevi vardır(Mad. 5). Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir(Mad. 17). Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak, insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler(Mad. 56/3). Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir(Mad. 56/4). Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir(Mad. 60/1). Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar(Mad. 60/2). Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirir(Mad. 65)”. 12. Sosyal hukuk devleti; "insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve özgürlükleriyle kamu yararı arasında adil bir denge kurabilen, çalışma hayatını geliştirerek ve ekonomik önlemler alarak çalışanlarını koruyan, onların insan onuruna uygun hayat sürdürmelerini sağlayan, milli gelirin adalete uygun biçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, sosyal güvenlik hakkını yaşama geçirebilen, güçsüzleri güçlüler karşısında koruyarak sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir. Çağdaş devlet anlayışı sosyal hukuk devletinin tüm kurum ve kurallarıyla Anayasa'nın özüne ve ruhuna uygun biçimde kurularak işletilmesini, bu yolla bireylerin refah, huzur ve mutluluğunun sağlanmasını gerekli kılar. 13. Sosyal Güvenlik hakkını düzenleyen 5510 sayılı Kanun'un amacının “sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortası bakımından kişileri güvence altına almak; bu sigortalardan yararlanacak kişileri ve sağlanacak hakları, bu haklardan yararlanma şartları ile finansman ve karşılanma yöntemlerini belirlemek” olduğu birinci maddesinde açıklanmıştır. 14. 5754 sayılı Yasayla büyük ölçüde revize edilen hükümlerle kurulan Genel Sağlık Sigortası (GSS), kişilerin öncelikle sağlıklarının korunmasını, sağlık riskleri ile karşılaşılması halinde ise oluşan harcamaların finansmanını sağlayan bir sigorta kolu olup, yabancılar da dahil ülkede yaşayan herkesi belli şartlarla sağlık güvencesine kavuşturmayı hedeflemektedir. Sisteme üye olmak zorunlu olup, sistem prime dayalıdır. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 3/8 maddesinde “ Genel sağlık sigortası: Kişilerin öncelikle sağlıklarının korunmasını, sağlık riskleri ile karşılaşmaları halinde ise oluşan harcamaların finansmanını sağlayan sigorta” olarak tanımlanmıştır. Genel Sağlık Sigortası, Başbakanlık Sosyal Güvenlik Reformu Kitapçığında (s. 261) “kişilerin ekonomik gücüne ve isteğine bakılmaksızın ortaya çıkacak hastalık riskine karşı, toplumun tüm bireylerinin sağlık hizmetlerinden eşit, kolay ulaşılabilir ve etkin bir şekilde yararlanabilmelerini sağlayan sağlık sigortası” olarak tanımlanmıştır. GSS bizatihi sağlık hizmeti veren bir sigorta kolu olmayıp sağlık hizmetlerinin finansmanını sağlayan bir sigorta koludur. Diğer bir ifade ile GSS, sağlık hizmetlerini dışarıdan satın alma yöntemiyle yerine getirir. Herkesi kapsama alacak genel sağlık sigortası sistemi oluşturulması, herkese sağlık hizmeti verilmesi amaçlanmıştır (Tuncay, Can. A, Yargıtay’ın Sosyal Güvenlik Hukuku İle İlgili 2013 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi tebliğinden). 15. 5510 sayılı Kanunu'nun 62 nci maddesine göre “Bu Kanun gereğince genel sağlık sigortasından sağlanacak sağlık hizmetlerinden ve diğer haklardan yararlanmak, genel sağlık sigortalısı ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler için bir hak, Kurum için ise bu hizmet ve hakların finansmanını sağlamak bir yükümlülüktür. Sağlık hizmetlerinden ve diğer haklardan genel sağlık sigortalısı ile bakmakla yükümlü olduğu kişiler yararlandırılır. Bu Kanun kapsamındaki kişilere sağlanacak sağlık hizmetleri ve diğer haklar ile kişilerden alınan primlerin tutarı arasında ilişki kurulamaz. 16. 5510 sayılı Kanun'un 63 üncü maddesinde “Genel sağlık sigortalısının ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin sağlıklı kalmalarını; hastalanmaları halinde sağlıklarını kazanmalarını; iş kazası ile meslek hastalığı, hastalık ve analık sonucu tıbben gerekli görülen sağlık hizmetlerinin karşılanmasını, iş göremezlik hallerinin ortadan kaldırılmasını veya azaltılmasını temin etmek amacıyla Kurumca finansmanı sağlanacak sağlık hizmetleri” arasında “Kişilerin hastalanmaları halinde ayakta veya yatarak; hekim tarafından yapılacak muayene, hekimin göreceği lüzum üzerine teşhis için gereken klinik muayeneler, laboratuvar tetkik ve tahlilleri ile diğer tanı yöntemleri, konulan teşhise dayalı olarak yapılacak tıbbî müdahale ve tedaviler, hasta takibi ve rehabilitasyon hizmetleri, organ, doku ve kök hücre nakline ve hücre tedavilerine yönelik sağlık hizmetleri, acil sağlık hizmetleri, ilgili kanunları gereğince sağlık meslek mensubu sayılanların hekimlerin kararı üzerine yapacakları tıbbî bakım ve tedaviler(63/1.b)” ve bu bent uyarınca “bentler gereğince sağlanacak sağlık hizmetleriyle ilgili teşhis ve tedavileri için gerekli olabilecek kan ve kan ürünleri, kemik iliği, aşı, ilaç, ortez, protez, tıbbî araç ve gereç, kişi kullanımına mahsus tıbbî cihaz, tıbbî sarf, iyileştirici nitelikteki tıbbî sarf malzemelerinin sağlanması, takılması, garanti süresi sonrası bakımı, onarılması ve yenilenmesi hizmetleri(63/1.f) sayılmıştır. Maddenin 2 nci Fıkrasında ise “Kurumun, finansmanı sağlanacak sağlık hizmetlerinin teşhis ve tedavi yöntemleri ile (f) bendinde belirtilen sağlık hizmetlerinin türlerini, miktarlarını ve kullanım sürelerini, ödeme usul ve esaslarını Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığının görüşünü alarak belirlemeye yetkili” olduğu açıklanmıştır. D. Emsal yargı kararları: 17. İnsan yaşamının kutsallığı ve temel insan haklarından olan, yaşama ve sosyal güvenlik hakkının özüne dokunacak sınırlamalar getirilemeyeceği yönündeki ilkeler göz önüne alındığında; ilaç salınımlı stentle sınırlı olarak, uyuşmazlığın, hekimin tercihine üstünlük tanınarak giderilip, tedavide kullanılması durumunda, ilaç salınımlı stentin, hasta açısından tıbben gerekli olduğu esas alınarak sonuca gidilmesi gerekir(Y. 10. HD. 15.3.2013 tarih ve E. 2012, K. 4954). 18. Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 10.4.2013 tarih ve E. 2606, K. 1271 sayılı karar. Dava SGK ile Türk Eczacıları Birliği arasında imzalanan «Sosyal Güvenlik Kurumu Kapsamındaki Kişilerin Türk Eczacıları Birliği Üyesi Eczanelerden İlaç Teminine İlişkin Protokolün» 3.7. maddesinin 1. fıkrasının (c) ve (d) bentlerinin iptali istemiyle açılmıştır. 9.7.2008 tarihinde imzalanan Protokol'ün 3.7. maddesinde yedi bent halinde sayılan kimi ilaçların sağlanmasının sisteme dahil eczanelerden sırasıyla yapılacağı öngörülmüş, bu uygulama kimi kan hastaları ile diyaliz hastalarının ilaca erişimini zorlaştırmıştır. Özellikle haftada üç - dört kez diyaliz tedavisi gören hastaların uygulamadan olumsuz etkilendiği, çünkü ilgili hekim tarafından yazılan ilaçların temini için öncelikle sıranın hangi eczanede olduğunun ilgili Eczacı Odasından sorulduğu, Odanın yönlendirmesi ile gidilen eczaneden ilacın alınması sonrasında tekrar Eczacı Odasına onaylatıldığı anlaşılmakta, bunun ise özellikle büyük kentlerde hastanın tedavisinde gecikmelere neden olduğu anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, protokolün dava konusu kuralının, kimi hastalar yönünden tedavilerinde kullanılan ilaçlara ulaşımını ve dolayısıyla tedavilerinin zamanında yapılmasını engellediği sonucuna varıldığından Protokolün 3.7. maddesinin, bir yandan Anayasa'nın 2 nci maddesinde belirtilen sosyal hukuk devleti ilkesine, 17 nci maddesindeki kişinin dokunulmazlığı, yaşama, maddi ve manevi varlığının korunması hakkına sahip olduğu hükmüne, 56 ncı maddesindeki sağlık hakkına, 60. maddesindeki sosyal güvenlik hakkına aykırı görülerek Danıştay 10. HD.nin bu görüşlerle bağdaşmayan kararının bozulmasına karar vermiştir. Genel Kurul kararında Hasta Haklarına İlişkin Avrupa Statüsünün kişinin gerekli tedaviyi en hızlı biçimde alma hakkına sahip olduğuna dair 7. madde hükmü ile başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak üzere diğer uluslararası sözleşmelerde bahsi geçen sosyal güvenlik hakkına ilişkin hükümlere de atıf yapılmıştır(Tuncay, Can. A, Yargıtay’ın Sosyal Güvenlik Hukuku İle İlgili 2013 Yılı Kararlarının Değerlendirilmesi tebliğinden). 19. AİHM, 2012 yılında verdiği Panaitescu / Romanya kararında Başvurucunun tedavisi için gerekli iki ilacın pahalı olduğu gerekçesi ile karşılanmaması ve Hamburg’da 2 aylık tedavi için gereken masrafların karşılanmamasını konusunu incelemiştir. Başvurucu lehine ilaç ve tedavi masraflarının karşılanması gerektiğini belirten yerel mahkeme kararı vardır. AİHM bu kararlara rağmen tedavi masraflarının karşılanmamasının usul açısında yaşam hakkını ihlal ettiğine karar vermiştir. AİHM, yaşam hakkını korumakla görevli olan devletin mali sebepleri mazeret göstererek mahkeme kararlarını uygulamasını geciktiremeyeceğini belirtmiştir. 20. AİHM benzer bir yaklaşımla yaşam riski olan A.A/Türkiye (Başvuru No: 50624/19) başvurusunda 2.10.2019 tarihinde tedbir kararı vermiştir. Başvurucunun tedavisi için hayati öneme sahip ilacın temini için daha önce iş mahkemesine ve Anayasa Mahkemesine yaptığı tedbir talepleri olumsuz sonuçlanmıştır. Bunun üzerine başvurucu AİHM başvurmak zorunda kalmıştır. AİHM Başvurucunun yaşam hakkının riske girdiğini dikkate alarak, Başvurucunun herhangi bir kişisel masrafa maruz kalmadan, Pembrolizumab etken maddeli Keytruda isimli ilacın tedavisinden faydalandırılması gerektiğini Hükümete bildirmiştir. Hükümetin tedbir kararı sonrası gerekli tedaviyi sağlamasında sonra tedbir kararı kaldırılmıştır. 21. Anayasa Mahkemesi 07.01.2020 tarihli D. B. (B. No:2019/41507 tedbir kararı) kararında hastalar için hayati öneme sahip ilaçların temini konusunda şu ilkeleri ortaya koymuştur. “Sağlık ve sosyal güvenlik hakları, Anayasa’nın 56 ve 60 ıncı maddelerinde güvence altına alınmış olmakla ve devletin söz konusu alanlarda görevleri bulunmakla birlikte, Anayasa’nın 65 inci maddesinde de öngörüldüğü üzere devletin bu görevlerini, öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirmesi gerekmektedir(Fıkra 27). Devletin vücut bütünlüğünü koruma konusundaki ödevi, sağlık hizmetlerinin mutlak anlamda ücretsiz olarak sağlanacağı şeklinde yorumlanamaz (Salim Sayın, B. No: 2013/3382, 4/11/2015, § 41). Devletin bireylere sağlık hizmeti sunma konusundaki yükümlülüğü, ülkenin sosyal ve ekonomik gerçekleriyle yakından ilgilidir. Bu nedenle devlet, kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılabilmesi noktasında, kaynakların tahsis edildiği alanlara ilişkin bazı sınırlamalar öngörebilir. Dolayısıyla sağlık hizmeti sunma konusunda devletin pozitif yükümlülüğünün ekonomik sınırları belirlenirken, devletin kamu kaynaklarını kullanma konusundaki takdir hakkı ile tedavi ücretlerinin bireylere yüklediği ekonomik külfet arasında makul bir denge kurulmalıdır (Salim Sayın, § 40)(Fıkra 28). 22. Sosyal güvenlik, bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin, kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerlerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini en aza indirmek, ayrıca sağlıklı ve asgari hayat standardını güvence altına alabilmektir. Bu güvencenin gerçekleştirilebilmesi için sosyal güvenlik kuruluşları oluşturularak, kişilerin yaşlılık, hastalık, malûllük, kaza ve ölüm gibi sosyal risklere karşı asgari yaşam düzeylerinin korunması amaçlanmaktadır. (Anayasa Mahkemesi'nin 15.12.2006 tarih ve E:2006/lll, K:2006/112 sayılı kararı) 23. Bu kapsamda özellikle Anayasanın 65. maddesinde yer alan; Devletin, sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirebileceğine ilişkin düzenleme ile; Devlete, Anayasa ile yüklenen ödevler arasında öncelikler gözetilmek suretiyle mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde görevlerini yerine getirme imkanı tanınmış olup, bu öncelikler arasında yaşama hakkı da dahil olmak üzere kişilerin ruh ve fizik sağlığı içinde insana yaraşır bir hayat sürdürmesini sağlama görevinin en öncelikli olduğunu belirtmekte fayda vardır (Y. 10. HD. 2014/25784 E ve 2015/3636 K). 24. Danıştay yaşama hakkına ilişkin konularda Anayasanın 65 inci maddesinin uygulama alanı bulamayacağını ve bu nedenle de mali nedenlerle dahi olsa sağlık hizmetlerinin sunumunda çağdaş tanı ve tedavi araçlarından yararlanma yararlanılmasını engellenemeyeceğini, 65 inci maddenin yaşama hakkıyla bağlantılı sağlık hakkının özünü zedeleyecek bir şekilde yorumlanamayacağını, bu nedenle gözlük camı protez bedelleri için Sosyal Güvenlik Kurumu’nun mali nedenleri gerekçe göstererek herhangi bir ödeme yapmama yoluna gidemeyeceğini yine benzer gerekçelerle Anayasanın 65 inci maddesinin kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılması amaçlı olduğu; bu hükümleri Devlete görev olarak yüklenen yaşama hakkını korumak, vatandaşlarının yaşamlarını fiziksel ve ruhsal sağlık içinde sürdürmesini sağlamak görevini ortadan kaldırır şekilde yorumlanmasının mümkün olmadığını, bu bağlamda davacının kanser tedavisi ile ilgili giderinin tümünün ödenmesi gerektiğini belirterek bu şekilde yapılmış olan idari işlemler iptal etmiştir (Dan. 10.D.,E.2007/7391, K.2010/7354, K.T.5.10.2010, Dan. İDDGK E.1995/816, K.1997/1, K. T.17.1.1997, Dan. 2. D., E.2007/1200, K.2008/5284, K.T.31.12.2008,) 25. Keza Danıştay'ın İdari Dava Dairelerine konu olan (20.10.2021 tarih ve 2021/44 E, 2021/31 K) ve kesinleşen Bölge İdare Mahkemesi kararlarında "tedavi sürecinde yol haritasının tedaviyi takip eden doktorun takdirinde olduğu, dolayısı ile görüşünün hasta için önem arzettği normal tedavi sürecinde geçen zaman kaybının hasta yönünden telafisi imkansız sonuçlar doğurabileceği hususları dikkate alındığında uygulanmasına yönelik ilacın kullanımına yönelik kurum başvurusunun reddi yolundaki idari işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı" kabul edilmiştir (... BİM. 12. Daire. 13.06.2017 tarih ve 2017/684 E, 2017/617 K) Diğer bir BİM Dairesi kararında da "davacının tedavisinin planlamasından ve bu tedavide uygulanacak ilacın belirlenmesinden talep edilen ilacın kullanılmasından ve kullanması sonrasında çıkacak sonuçtan tedaviyi üstlenip planlayan doktor olduğu, dava konusu talebin kanser hastası olan davacının yaşam hakkını da doğrudan ilgilendirdiği hususları yer verilen anayasal hükümler değerlendirildiğinde dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı" gerekçesine yer verilmiştir (... BİM. 7. Daire 04.11.2020 tarih ve 2020/1380 E, 2020/1251 K). E. Sosyal Güvenlik Hakkının Niteliği; 26. Yaşam ve sosyal güvenlik hakları, Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış evrensel temel insan haklarıdır. Anayasa Mahkemesi, tedbir kararlarında da belirtiği şekilde sağlık hakkını (temelde sosyal güvenlik hakkını) sadece bir sosyal hak olarak görmemekte, aynı zamanda Anayasa’nın 17 nci maddesine göre “yaşam hakkı” kapsamında saymaktadır. Yaşama hakkının varlık nedeni, insanı doğal olmayan ölüme karşı korumaktır. Yaşama hakkı, esas itibarıyla yaşamın sürdürülmesini de güvence altına alır. 27. Sosyal güvenlik hakkı dayanışma ilkesine dayanır. Sosyal güvenlik insanın biyolojik, doğal ve toplumsal risklere karşı güvence altında olmasıdır. Sosyal güvenlik insanın kaderinin piyasaya ve başkalarının insafına terk edilmemesi demektir. 28. Devletler, kişilerin sağlığını ve yaşamını korumak için tedbirler almak zorundadır. Özellikle yaşam hakkının doğrudan ihlali oluşturabilecek durumlarda devletin, tedaviye ve ilaca erişim/bütçe olanakları şeklinde orantılamanın geçerli olmadığı kabul edilmektedir. Başka bir anlatımla kişiler devletin genel olarak herkese sağladığı tedaviden daha yükseğini talep etmesi sosyal haklar kapsamında bir talep olduğu için kabul edilmemektedir. Fakat tedavi veya ilaç temin edilmediği durumlarda kişinin bedensel bütünlüğü bozulacak veya ölüm riski ile karşılaşılacaksa yaşam hakkı kapsamında değerlendirilmekte, bu durumda devletin korumak zorunda olduğu yaşam hakkı kapsamında bir pozitif yükümlülük ortaya çıkmaktadır. Kısaca devletin kişilerin yaşamını koruma için zorunlu ilaçları temin etmesi gerekir. 29. Genelde GSS kapsamında olan kişilerin özelde ise kurum sigortalısının yaşam ve sağlığının Kurumun mali tasarruf kaygılarına üstün tutulması gerektiği açıktır. Sosyal güvenlik ve yaşam hakkının korunmasında, kişinin sağlığına tedavi ile kavuşması yanında, tedavinin hastalığı tedavi etmese bile yaşamını uzatması, alınacak ilacın yararlı olması, başka bir anlatımla uluslararası sözleşmeler ve akılcı ilaç kullanımı ilkelerinde belirtildiği gibi yapılacak yardımların, korunan kimsenin sağlığını korumaya, çalışma gücünü iadeye ve şahsi ihtiyaçlarını karşılayabilme kabiliyetini artırmaya matuf olması yeterlidir. 30. Yaşam hakkı kapsamında tedavi ve ilaç temin edilmesinde, hastanın probleminin tanımlanması, hekim tarafından doğru teşhis konulması, sonrasında ise etkili tedavinin tanımlanması, ilaçlı tedavi uygulanacaksa uygun ilacın seçimi, dozunun ve uygulama süresinin belirlenmesi ve uygun reçete yazılması” aranmalıdır. Yaşam hakkı, salt insanın biyolojik-fiziksel yaşamını değil, hukuksal bir değer olarak onun yaşama hakkını da korumayı içerir. 31. Belirtmek gerekir ki, hastanın probleminin tanımlanması, doğru teşhis konulması, etkili tedavinin tanımlanması, uygun ilaç seçimi, dozu ve uygulama süresi belirlenmesi ve uygun reçete yazılması, tedavi uygulayan hekime aittir. Hekimin bu yönteme uygun hareket edip etmediği ancak denetlenebilir. Hekimin bu tespiti sağlık kurulu raporu ile desteklenmiş ve yargılama sırasında tekrar rapor alınmış ve uygun bulunmuş ise artık akılcı ilaç kullanımından söz edilmeli, bu kapsamda tedavi ve buna bağlı olarak ilaç giderleri karşılanmalıdır. F. Somut Uyuşmazlık: 32. Davacı davalı Kurum sigortalısı olup sosyal güvenlik hakkı bulunmaktadır. Davacı kanser tedavisi görmektedir. 5510 sayılı kanunun 62. maddesi uyarınca “genel sağlık sigortasından sağlanacak sağlık hizmetlerinden ve diğer haklardan yararlanmak, genel sağlık sigortalısı olan davacı için bir hak, Kurum için ise bu hizmet ve hakların finansmanını sağlamak bir yükümlülüktür. 33. Davacı hakkında meme kanseri teşhisi konulmuş tedavisinin devam ettiği sırada ilgili hekim tarafından tedavide uygulanacak ilaç için Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu'na endikasyon dışı ilaç başvurusunda bulunulmuştur. 34. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu yazısında da davacı için anılan ilacın kullanımını uygun görmüştür. 35. Dosya içeriğine ve açıklanan maddi ve hukuki olgulara göre kanser hastası olan davacı açısından “PALBOCİCLİB etken maddeli REAMPLA” ilaç kullanımı akılcı ilaç kullanım kapsamında kalmaktadır. Zira doğru teşhis konulmuş, anılan ilaç uygun olarak seçilmiş, dozu ve uygulama süresi belirlenmiş ve reçeteye bağlanmıştır. Yargılama aşamasında da davacının hastalığının ilerlemesini durdurduğu, tedavide fayda gördüğü alınan raporla saptanmıştır. Davacının yaşam süresinin uzaması, yaşam ve sosyal güvenlik hakkı kapsamındadır. İlacın esas itibarıyla yaşamın sürdürülmesini sağladığı anlaşıldığından, devletin yaşamı koruma yükümlülüğü içinde kaldığı açıktır. Burada salt iyileşme ve sağlığa kavuşma aranması, yaşam hakkının kısıtlanması anlamına gelecektir. Anılan ilacın deneysel olmadığı, Dünya Sağlık Örgütünce onaylandığı da anlaşılmaktadır. Kaldı ki Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu ilacın kullanımını uygun bulmuştur. Bu da ilacın faydalı olduğunu göstermektedir. İlk derece mahkemesi ve Bölge Adliye Mahkemesinin kararları isabetlidir. Çoğunluğun Uluslararası Sözleşmeler ve Anayasa hükümlerine aykırı olarak, yaşam ve sosyal güvenlik hakkını sınırlayıcı şekilde ve özellikle akılcı ilaç kullanımı ilkelerine uygun olarak tedaviyi uygulayan hekimin ve bunu doğru bulan raporları yok sayarak, sigortalı hastanın sağlığına kavuşması ve hastalığın iyileşmesi hususu olduğu göz önünde bulundurulması, ilacın anılan hastalığın iyileşmesi için tedavisinde kullanılmasının hayati öneme haiz ve zorunlu olduğu sonucuna varıldığı taktirde ise ilaç bedelinin uygunluğu yönünden ve katkı payını da irdeleyecek biçimde denetime elverişli hesap raporu alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiği” gerekçesi ile İlk Derece Mahkemesi kararını bozması görüşüne katılınmamıştır.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Anayasa Hukuku

Anayasa uyarınca; "Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek ................ ve ................. ödevidir." Yukarıdaki boşluklara sırasıyla aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?

A) Devletin - vatandaşların
B) Belediyelerin - sanayicilerin
C) Devletin - sivil toplum örgütlerinin
D) Yerel yönetimlerin - vatandaşların
E) Bakanlığın - vatandaşların

Bu maddeyle ilgili 6 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol