1982 Anayasası 58. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 58 – Devlet, istiklal ve Cumhuriyetimizin emanet edildiği gençlerin müsbet ilmin ışığında, Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda ve Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmayı amaç edinen görüşlere karşı yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı tedbirleri alır.
Devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır.
B. Sporun geliştirilmesi ve tahkim [21]
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
5 karar eşleşti
6. Ceza Dairesi, 2016/6833 E., 2017/1003 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
1924 Anayasanında aleni yargılanma hakkına ilişkin 58. Maddede"Mahkemelerde muhakemât alenidir.
6. Ceza Dairesi 2016/6833 E. , 2017/1003 K.
"İçtihat Metni"
Müşteki ...'a yönelik yağma suçundan sanık ... hakkında 5237 sayılı TCK'nın 149/1-a-c-h, 168/3, 53. maddeleri gereğince 6 yıl 6 ay hapis cezası ve suça sürüklenen çocuk ... hakkında TCK'nın 149/1-a-c-h, 31/2, 168/3. maddeleri uyarınca 3 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Burhaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10/11/2015 tarih ve 2015/200 Esas, 2015/262 karar sayılı hükmün sanıklar ... ve ... ile savunmanları tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesi 25/04/2016 tarih ve 2016/1074 Esas 2016/3394 Karar sayı ile;
“Sanık ... ile birlikte yakınanı yağmaladıkları iddiasıyla hakkında kamu davası açılan sanık ... hüküm tarihinde 18 yaşını doldurmadığı halde, 5271 sayılı CMK’nın 185. maddesine aykırı olarak duruşmaların kapalı yerine açık yapılması ve hükmün de açık duruşmada tefhim edilmesi,” gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiştir.
Bozma sonrası Burhaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 24/05/2016 gün ve 2016/151 E. 2016/159 K. sayılı kararı ile;
“DİRENME GEREKÇESİ :
UYUŞMAZLIK KONUSU HUSUS : Erişkin sanık yada sanıklar ile birlikte suç işleyen ... ayrı açılan kamu davasının, yargılama aşamasında genel mahkemede birleştirilmesi durumunda, duruşmaların kapalı mı yapılacağı yoksa açık mı yapılacağıdır?
Öncelikle erişkin sanıklarla ilgili ve SSÇ'ler ile ilgili bu hususa ilişkin normatif düzenlemelere bakalım.
CMK Madde 182 - (1) Duruşma herkese açıktır.
(2) Genel ahlâkın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hâllerde, duruşmanın bir kısmının veya tamamının kapalı yapılmasına mahkemece karar verilebilir.
(3) Duruşmanın kapalı yapılması konusundaki gerekçeli karar ile hüküm açık duruşmada açıklanır.
CMK Madde 185 - (1) Sanık, onsekiz yaşını doldurmamış ise duruşma kapalı yapılır; hüküm de kapalı duruşmada açıklanır.
ÇKK Madde 17 - (1) Çocukların yetişkinlerle birlikte suç işlemesi hâlinde, soruşturma ve kovuşturma ayrı yürütülür.
(2) Bu hâlde de çocuklar hakkında gerekli tedbirler uygulanmakla beraber, mahkeme lüzum gördüğü takdirde çocuk hakkındaki yargılamayı genel mahkemedeki davanın sonucuna kadar bekletebilir.
(3) Davaların birlikte yürütülmesinin zorunlu görülmesi hâlinde, genel mahkemelerde, yargılamanın her aşamasında, mahkemelerin uygun bulması şartıyla birleştirme kararı verilebilir. Bu takdirde birleştirilen davalar genel mahkemelerde görülür.
Normatif düzenlemelere yer verdikten sonra konu ile ilgili UYAP portalından temin edilen güncel Yargıtay uygulamalarına bakalım.
"Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle incelenerek, gereği görüşülüp düşünüldü:
1-Suça sürüklenen çocuk ... hakkında hırsızlık suçlarından kurulan hükümlerin temyiz incelemesinde;
Suça sürüklenen çocuk ... hakkında atılı suçtan açılan kamu davasının Nazilli 1. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 21.04.2015 tarih ve 2015/343 Karar sayılı karar ile yaşı büyük sanık ... hakkında açılan kamu davası ile birleştirilmesine karar verildiği, çocukların yetişkinlerle birlikte suç işlemesi hâlinde, 5395 sayılı Yasa'nın 17/3. maddesi gereğince davaların birlikte yürütülmesinde mahkemelerin uygun bulması şartıyla yargılamanın her aşamasında birleştirme kararı verilebileceği, birleştirilen davaların genel mahkemelerde görüleceği, 5271 sayılı CMK'nın 185. maddesine uyarınca onsekiz yaşını doldurmamış çocukların duruşmalarının kapalı yapılacağı ve hükmün de kapalı duruşmada açıklanacağı anlaşılmakla, karar oturumu da dahil olmak üzere birleştirme kararını takip eden tüm oturumların kapalı yerine açık yapılması hükmün dahi açık oturumda tefhim edilmesi giderilmesi ve tekrarlanması olanağı bulunmadığından, hırsızlık suçuna konu eşyanın önem ve değeri, meydana gelen zararın ağırlığı dikkate alınarak 5237 sayılı TCK'nın
61. maddesi uyarınca temel ceza belirlenirken alt sınırdan hüküm kurulması ise aleyhe temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır...."
"Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü:
Sanık ...ın yokluğunda verilen kararın, başka bir suç nedeniyle farklı bir yargı çevresinde bulunan sanığa 4.6.2013 tarihinde ceza infaz kurumu aracılığıyla tebliğ edildiği, sanığın 5.6.2013 tarihli dilekçesi ile hükmü temyiz ettiği, temyiz dilekçesindeki infaz koruma memuru ve hakim havale tarihlerinin 5.6.2013 tarihi olduğu ve sanığın yasal süresi içinde hükmü temyize getirdiğinin anlaşılması karşısında, sürenin geçirilmiş olması nedeniyle talebin reddi konusunda tebliğnamede yer alan düşünceye iştirak edilmemiştir.
Suça sürüklenen çocuk .... hakkında atılı suçlardan açılan kamu davasının 10.5.2012 tarih 2012/410 karar sayılı karar ile yaşı büyük sanığın yargılaması ile birleştirilmesine karar verildiğinin anlaşılması karşısında, çocukların yetişkinlerle birlikte suç işlemesi hâlinde, 5395 sayılı Yasa'nın 17/3. maddesi gereğince davaların birlikte yürütülmesinde mahkemelerin uygun bulması şartıyla yargılamanın her aşamasında birleştirme kararı verilebileceği, birleştirilen davaların genel mahkemelerde görüleceği, 5271 sayılı CMK'nın 185. maddesine uyarınca onsekiz yaşını doldurmamış sanıkların duruşmalarının kapalı yapılacağı ve hükmün de kapalı duruşmada açıklanacağı anlaşılmakla, karar oturumunun da dahil olduğu 7.6.2012 tarihli oturum ve izleyen oturumların kapalı yerine açık yapılması hükmün dahi açık oturumda tefhim edilmesi giderilmesi ve tekrarlanması olanağı bulunmadığından bozma sebebi yapılmamıştır.
Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hakimin takdirine göre sanık... ile suça sürüklenen çocuk ... müdafiinin temyiz itirazları yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle eleştiri dışında usul ve kanuna uygun bulunan hükmün tebliğnameye kısmen uygun olarak ONANMASINA, 17.03.2015 gününde oy birliğiyle karar verildi."
"Dosya incelenerek gereği düşünüldü;
Oluşa ve dosya içeriğine uygun olan mahkemenin kabul ve değerlendirmesinde bir isabetsizlik görülmediğinden tebliğnamedeki (1 nolu) bozma düşüncesi benimsenmemiş; Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 19/10/2010 tarihli, 2010/3-193 esas ve 2010/202 karar sayılı kararında da belirtildiği üzere iştirak halinde suç işleyen yaşı küçük sanıklar ile yaşı büyük sanıkların ayrı ayrı görülmekte olan davalarının mahkemelerin karşılıklı uygun görmesi sonucunda genel mahkemelerde birleştirilmesi halinde, birleştirme sonrasında yargılamanın da genel mahkemede ve bu mahkemenin tabi olduğu usule göre yapılması gerektiğinden, somut olayda, birleştirme sonrasında duruşmanın kapalı yerine açık olarak yapılmasında isabetsizlik görülmediğinden, tebliğnamedeki (2 nolu) bozma düşüncesine katılınmamıştır...."
Yukarıda üç farkı dairenin sonuç olarak iki farklı kararına yer verildi. Uyap ekranından güncel aramalar yapıldığında son dönemde genellikle farklı Yargıtay dairelerinin yukarıda örnek olarak verilen ilk iki karar doğrultusunda uygulama yaptığı, yani bizim kararımızdaki bozma gerekçesi doğrultusunda kararlar verdiği - mezkur kapalı yargılama usulünü benimsediği görülmektedir.
Örnek kabilinden verdiğimiz 2.Yargıtay Daire kararında bahsedilen YCGKK'na da yol gösterici olması bakımından aşağıda yer verilmiştir.
"Sanık ... müşteki ... yönelik kasten yaralama suçundan eylemine uyan 765 sayılı TCY'nın 456/1, 55/3, 59/2 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca 900 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, müşteki ...'a yönelik kasten yaralama suçundan ise 765 sayılı TCY'nın
456/4, 55/3, 59/2 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca 297 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, sanığa verilen para cezaları anılan Yasanın 72. maddesi uyarınca toplanarak sonuç olarak 1.197 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 647 sayılı Yasanın 6. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına ilişkin, Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.09.2005 gün ve 458-692 sayılı hüküm sanık müdafii tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 28.05.2008 gün ve 13002-7240 sayı ile;
“1- 18 yaşından küçük sanıkların yargılanmasının gizli yapılması ve hükmünde gizli tefhim edilmesi gerektiğinin gözetilmemesi suretiyle CMK.nun 185. maddesine aykırı davranılması,
2- 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun 25/1 ve geçici 1/3 madde ve fıkrası uyarınca duruşmalarda Cumhuriyet Savcısının hazır bulundurulamayacağının gözetilmemesi,
3- 5252 sayılı Yasanın 9/3. maddesi uyarınca lehe olan hükmün önceki ve sonraki kanunların bütün hükümlerinin olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle saptanması ve her iki kanunla ilgili uygulamanın denetime imkan verecek ve ayrıntılı şekilde kararda gösterilerek hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde karar verilmesi,
4- 18 yaşından küçük sanıklar hakkında 5395 sayılı Kanunun 23. maddesinin uygulama alanının değerlendirilmemesi,
5- Sanık...ın yasal hakları hatırlatılarak savunması alınmadan karar verilmesi,
6- Mağdur ....ın burun kemiğinde oluşan kırığın hangi sanığın eylemi sonucu gerçekleştiği tesbite çalışılarak sonucuna göre sanıklar hakkında TCK.nun 463. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması,
7- İlk haksız hareketin kimden geldiği araştırılarak sonucuna göre sanıklar hakkında haksız tahrik hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışmasız bırakılması” isabetsizliklerinden bozulmuştur.
Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesince 20.01.2009 gün ve 589-12 sayı ile;
Özel Daire bozma ilamına 2. bendi hariç uyma kararı verilmiş ise de; bozmadan sonra yapılan yargılama sırasında da sanığın sorgusu yapılmadan hüküm tesis edilmiştir.
Bu hükmün de sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının“bozma” istekli 27.08.2010 gün ve 127243 sayılıtebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; çocuklar hakkında büyüklerle birlikte genel mahkemelerde yapılan yargılamada Cumhuriyet Savcısının hazır bulundurulup bulundurulamayacağının belirlenmesine ilişkindir.
Dosyanın incelenmesinde;
Kocaeli C.Başsavcılığının 29.05.2003 gün ve 1590 sayılı iddianamesi ile sanık ...'ın inceleme dışı bırakılan yaşı büyük sanıklar ..., ... ve yaşı küçük sanık .... ile birlikte kasten yaralama suçunu işlediklerinden bahisle Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı,
Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesince 15.10.2003 günlü oturumda verilen ara kararıyla sanıklar ... ve ... ... yaşlarının 18'den küçük olması nedeniyle bu sanıklar hakkındaki dava dosyasının tefrik edilerek 2253 sayılı Yasanın 6. maddesi uyarınca Kocaeli Çocuk Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği,
Kocaeli Çocuk Mahkemesince 14.04.2004 gün ve 913-278 sayı ile, mahkemelerinde görülmekte olan dava dosyası ile Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2003/458 esas sayılı dava dosyası arasında hukuki ve fiili irtibat bulunduğundan bahisle, 1412 sayılı CYUY'nın 2 ve 3. maddeleri gereğince davaların Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2003/458 esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine ve yargılamanın Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 2003/458 esas sayılı dosyası üzerinden yürütülmesine karar verildiği,
Tüm sanıklar hakkında genel mahkeme sıfatıyla yargılama yapan Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesince 20.09.2005 gün ve 458-692 sayı ile, müştekiler...ve ...a yönelik kasten yaralama eylemleri nedeniyle sanıkların hükümlülüğüne karar verildiği anlaşılmaktadır.
2253 sayılı Yasanın “suçların birlikte işlenmesi hali” başlıklı 9. maddesinin 3. fıkrası,
“Davaların birlikte yürütülmesinin zorunlu görülmesi halinde; genel mahkemeler, yargılamanın her safhasında çocuk mahkemelerinin uygun bulması şartıyla birleştirme kararı verebilir. Bu takdirde birleştirilen davalar genel mahkemelerde görülür.”
5395 sayılı Çocuk Koruma Kanununun “iştirak halinde işlenen suçlar” başlıklı 17. maddesinin 3. fıkrası ise,
“(3) Davaların birlikte yürütülmesinin zorunlu görülmesi hâlinde, genel mahkemelerde, yargılamanın her aşamasında, mahkemelerin uygun bulması şartıyla birleştirme kararı verilebilir. Bu takdirde birleştirilen davalar genel mahkemelerde görülür.”
Şeklinde düzenlenmiştir.
Her iki yasanın ilgili maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, iştirak halinde suç işleyen yaşı küçük sanıklar ile yaşı büyük sanıkların ayrı ayrı görülmekte olan davalarının mahkemelerin karşılıklı uygun görmesi sonucunda genel mahkemelerde birleştirilebileceği ve birleştirme sonrasında yargılamanın da genel mahkemede ve bu mahkemenin tabi olduğu usule göre yapılacağında kuşku bulunmamaktadır. 5271 sayılı CYY’nın, “duruşmada bulunacaklar” başlıklı, 188. maddesinin birinci fıkrasında duruşmada hükme katılacak hakimler ve C. Savcısının hazır bulunması genel koşuluna yer verildikten sonra, 2. fıkrada açıkça, sulh ceza mahkemelerinde yapılan duruşmalarda C. Savcısının bulunmayacağı hükme bağlanmıştır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Yerel mahkeme yaşı küçük olan sanık ... hakkındaki yargılamayı haklarında verilen hükümlülük kararı kesinleşen yaşları büyük sanıklar ile birlikte genel mahkeme sıfatı ile yaptığından duruşmalarda C. Savcısının hazır bulunması usul ve yasaya uygundur.
Ancak, incelenen dosyada yerel mahkemece sanığın usulüne uygun olarak sorgusu yapılıp, savunması alınmadan mahkûmiyet kararı verildiği saptanmış olup, 1412 sayılı CYUY’nın 236 ve 135. maddeleri ile 5271 sayılı CYY’nın 191 ve 147. maddeleri uyarınca sanığın sorgusu yapılmadan mahkumiyet hükmü tesisi 1412 sayılı CYY’nın 308. maddesi kapsamında hukuka kesin aykırılık oluşturmaktadır.
Bu itibarla yerel mahkeme direnme hükmünün, sanığın savunmasının usulünce saptanarak hüküm tesis edilmesi zorunluluğuna aykırı davranılması nedeniyle bozulmasına, uyulan kısımlar yönünden hükmün bu aşamada Özel Daire tarafından incelenmesine gerek bulunmadığı sonucuna ulaşıldığından dosyanın doğrudan yerel mahkemeye gönderilmesine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Kocaeli 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 20.01.2009 gün ve 589-12 sayılı direnme hükmünün saptanan usule aykırılık nedeniyle BOZULMASINA,
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.10.2010 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki düşünceye kısmen uygun olarak oybirliğiyle karar verildi."
Bu aşamadan sonra aleniyet ilkesi ile ilgili açıklama yapalım. Akabinde somut olaya özgü değerlendirme yapılacaktır.
I- GİRİŞ OLARAK
Aleni Yargılanma ya da yargılamanın açık yapılması adil yargılanma hakkının bir unsurudur. İnsanlık adil yargılanma haklkını çok uzun ve çetin bir süreçten sonra elde edebilmiştir. Bugün adil yargılanmanın toplumsal açıdan ne denli önem taşıdığı açıktır.
Toplum hiç şüphesiz bir uzlaşmanın ürünüdür. Devlette bu uzlaşmanın tecessüm ettiği varlık olmalıdır. Devletin nihai amacı toplumsal düzeni ve toplumsal barışı sağlamakatır. Ancak bu amacını gerçekleştirirken bireylerin insan olmaktan doğan haklarına saygı göstermekle yükümlüdür. Adil yargılanma hakkı devletin hiçbir gerekçeyle feda etmemesi, edememesi gereken temel haklardan biridir.
Adalet mülkün temeli ise adalete ulaşabilmek için yapılan yargılama süreci de mülkün meşru temeller üzerinde oturması açısından çok büyük önem taşımaktadır. Bu sürecin adilliği devlet açısından bir görev bireyler açısından bir haktır. Adil yargılanma hakkının varlığından söz edebilmek için kişinin güvenceli yargılanmasına gereksinim vardır. Devlet, yargılama sonucunda adaletin gerçekleştiği, adalete uygun bir kararın mahkemelerden çıkmış olduğu yargısına hem taraflarca hem tüm toplumca varılmasını sağlamalıdır. Toplumun adil bir yargılama kanısına varması, adaletin devletçe sağlanmakta olduğuna inanması ve buna güvenmesi yukaırda vurgulanmaya çalışılan, mülkün meşru temeller üzerine oturtulması amacının yanında devletin adli mercilerine sağlanmasıyla birlikte bu merciler dışında bir takım kanun dışı oluşumlara yönelebilecek taleplerinde önüne geçilmesinde en büyük etken olacaktır.
Adil yargılanmanın gerçekleşip gerçekleşmediğinin denetimi ise yargılamanın aleniyeti ile sağlanacaktır. İşte bu nedenledir ki adil yargılanma her zaman açık yargılanma hakkı ile birlikte düşünülmüş ve düzenlenmiştir.
II.TANIM.
Geniş olarak aleni yargılanma yargılamaya katılması zorunlu olan kişilerin dışında kalanların yargılamaya katılma olanağına sahip olmaları anlamına gelir. Zorunlu olan kişilerin bulunması duruşmada açıklığı sağlamaz. Bu kişiler yargılamanın unusurudurlar, bunlarsız duruşmanın adil yargılanma hakkını ortadan kaldırdığı açıktır ancak ihlal aleni yargılanma yönünde değil adil yargılanmanın diğer unsurları yönünden olacaktır.Bunlarsız yapılan duruşmada silahlraın eşitliği ilkesinden sözedebilmek mümkün değildir.
Aleni yargılanmada önemli olan katılabilme olanağının bulunmasıdır. Çeşitli sebeplerle duruşmaya kimsenin katılmamış olması aleniyete engel değildir.
Açıklık isteğinin hazır bulunması ve yapılanları görmesi kadar söylenenleri işitmesi ve gösterilenleri görmesidir. Duruşmayı izleyen kişilerin örneğin çok büyük ve yeterli tertibat sağlanmamış duruşma salonlarında muhakeme işlemlerini duymadan orada hazır bulunmaları aleniyetin sağlandığı anlamına gelmeyecektir. Yine taraf olan savcının hakim ile duruşma sırasında dinleyicilerin duymayacağı şekilde konuşması açıklık prensibine aykırıdır.
Açıklığın anlamı konusunda belirtilmesi gereken bir konu da, muhakeme işlemlerini sadece görülmesi, duyulması değil aynı zamanda kişilerin gördüklerini ve duyduklarını başkalarına yayabilmesi imkanıdır ki bu konu ayrı bir başlık altında incelenecektir.
III.AÇIKLIĞIN HUKUKSAL METİNLERİDE YER ALMASI
Açıklık, adil yargılanmanın bir unsuru ve teminatı olmakla, insanlığın uzun ve zorlu savaşımları sonucu elde edilmiştir. Hak uluslararası metinlerde özellikle Amerika Birleşik Devletleri Anayasaları'nda yer almıştır. Çalışma sırasında ulaşılabilen en eski metin 1789 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'dır. Anayasanın 3. maddesinde "kimsenin … ya da açık duruşmada itiraf etmedikçe vatana ihanetten suçlu bulunamayacağını" düzenlemektedir. Yine değişiklikler başlığı altında ve VI. Maddede "bütün ceza davalarında sanık hızlı ve aleni muhakemeden faydalanır." hükmüne yer verilmiştir.
10 Aralık 1948 tarihinde Birleimiş Milletler Genel Kurulu'nca kabul ve ilan edilen (R.G.1949 gün 7217 sayılı nüshası.bakınız Dustur III. Tertip, c.30, s.1020) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin onuncu maddesinde "herkes haklarını vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından nesafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir" hükmüne yer verilmiştir.
4 Kasım 1950 tarihinde Roma'da imza edilen, 3 Eylül 1950 tarihinde yürürlüğe giren (Türkiye tarafından 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylanarak 10.03.1954 gün ve 6366 sayılı İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Buna Ek Protokolün Tastiki Hakkında Kanun adı altında yürürlüğe konmuştur. R.G. 19.03.1954 tarih ve 8662 sayılı nüshası, Dustur III. tertip, c. 35, s.1567 ) Kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. Maddesi birinci fıkrası "her şahıs … ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir. Hüküm açık celsede verilir." Hükmü ile aleni yargılanma hakkının ve ayrıca hükmünde açık celsede verileceğini düzenlemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Divanının 18. Maddesinde de "Divanda duruşmaların herkese açık olarak yapılacağı …" düzenlenmiştir.
AGİK çerçevesinde ilk kez 1986 Viyana Toplantısının Kapanış Belgesi olan 1989 tarihli Viyana Belgesinde adil yargılanma hakkı kapsamında aleni yargılanma hakkı katılan devletlerce bir üstlenim olarak kabul edilmiştir. (ilke 13.9.)
Kophenag Belgesi Viyana üstlenimine "hem ceza hem hukuk davalarını kapsayacak şekilde genişleterek" yer vermiş (par.5.16) ancak yasayla öngörülen koşullarda ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklere ve uluslararası üstlenimlere uygun olarak duruşmaların kapalı yapılabileceği belirtilmiştir. (par.12) Ayrıca hak Paris Şartında da yer almıştı.
Hukukumuzda aleni yargılanma hakkını mecellede rastlıyoruz. Tanzimat dönemine kadar yapılan duruşmalarda her davayı güvenilir ve dürüst kimselerin dinlediğini ve bunların "şuhud'ül -hal" nitelemesiyle şahit olarak imzalarının alındığı şer'iye sicillerindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu durum bir tür aleni yargılanma şeklinde ifade edilebilir. Ancak bunların her davada bulunmaları söz konusudur ki bu durumda dikkat çekicidir. Şuhud'ül-hal kurumundan başka mecellede hakimin yargılamayı aleni icra edeceği düzenlenmiştir. Aleni yargılanma cezai yargılamada da kabul edilmiştir. Yine tanzimat dönem sonrası dönemde 1861 tarihli Ticaret Usul Kanununun III. faslından ticari yargılamanın aleniliği yer almıştır. 1876 tarihli Kanun- Esasi de yargılamanın aleniliğine yer vermiştir. (Dustur I. Tertip IV/4 vd) 1879 tarihli usul-i Mu-hakeme -i Hukukiye Kanun -ı Muvakkatın 1917 tarihli Usul-i Muhakeme-i Şer'iye kararnamesinin ikinci faslında yargılamanın aleniliği düzenlenmiştir. 1924 Anayasanında aleni yargılanma hakkına ilişkin 58. Maddede"Mahkemelerde muhakemât alenidir. Yalnız Usûl-i Muhakemât Kanûnu mûcibince bir muhâkemenin hafiyyen reyânına mahkeme karar verebilir." Hükmü yer almış 1961 Anayasanın 135.maddesinde duruşmanın açıklığı ilkesi benimsenmiş, 1982 Anayasasının 141. maddesinde de aleni yargılanma "duruşmalar herkese açıktı" hükmü ile tanınmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 373 vd maddelerinde de aleni yargılanma hakkı yer almış ayrıca hükmünde aleni tefhim olunacağı belirtilmiştir.
IV.ALENİ YARGILANMA HAKKININ KAPSAMI
Aleni yargılanma hakkı Anayasamızda düzenlenmiş şekliyle "mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır." Hükmü ile tanınmıştır. Hükümden de anlaşılacağı üzere aleni yargılanma hakkı duruşmalarla sınırlandırılmıştır. Aynı paralelde CMUK'nun düzenlemesi de "duruşma herkese açıktır" şeklindedir. Yine CMUK'nundaki düzenleme "duruşmanın gizli olması kararı ve sebepleri aleni olarak tefhim olunacağı gibi hüküm dahi her halde aleni tefhim olunur" hükmü ile tefhim konusuna da açıklık getirmiştir ki A.İ.H.S 6. Maddede hükmün açık celsede verileceği hükmü aynı yöndedir.
A.İ.H.Sözleşmesinin 6. Madde birinci fıkrasında "herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili anlaşmazlıkların çözümlenmesi, gerek kendisine yöneltilen herhangibir suçlamanın karara bağlanması konusunda … açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir." Düzenlemesi ile adil yargılama dolayısı ile aleni
yargılanma isteme hakkını "medeni hak ve vecibelerle ilgili anlaşmazlıklar ve cezai sahada serdedilen bir isnadın esasına (yani medeni hak davaları ile ceza davaları) ile sınırlamış görünmektedir.
A- Özel Hukuka İlişkin Hak ve Yükümlülüklerin Belirlenmesi
Komisyon ve divan kararlarında özel hukuk alanındaki hak ve yükümlülük kavramının açık bir tanımı yapılmamıştır. Geleneksel özel hukuk uyuşmazlıklarının 6. Madde kapsamına girdiği konusunda bir tereddüt yoktur. Örneğin haksız fiilden doğan tazminatlar akdi ilişkilerden kaynaklanan hak ve yükümlülükler ve aile hukuku alanındaki uyuşmazlıklar medeni hak ve yükümlülük çerçevesi içinde değerlendirilmektedir. Ayrıca kişinin hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi açısından sonuç doğuran bütün idari tasarrufların da madde kapsamına girdiği kabul edilmektedir. Gerçekten Divan 6. Maddenin uygulama alanı belirleyen kavramları sözleşmedeki diğer kavramlar gibi ulusal niteleme ve değerlendirmelerden bağımsız otonom kavramlar olarak görmekte (D.i.v.K.Königh Almanya 26.06.1978, A 27, s.29§ 88; Deweer/Belçika, 27.02.1980, A 35 s.22, § 42; De Cubber/Belçika, 26.10.1984, A 86, s.18, § 32) ve bu kavramları yorumlarken maddi kriteri yani yargılamaya konu teşkil eden hak yahut iddianın cevherini esas almakta ve kavramların anlamlandırılması konusunda tüm ihtimalleri kapsayacak soyut ve genel bir formül vermekten çok her somut olayı kendi özel koşulları içinde değerlendirmekte böylece sonuca varmaktadır. Özet olarak divan söz konusus hakkın içeriği veya bu tasarrufun sonuçlarını ele alarak" kamusal" veya "özel" nitelikten hangisinin ağır bastığı araştırmakta ve böylece bir sonuca varmaktadır.
Bu bağlamda Divan, bir hukukçunun avukatlık stajı için yaptığı bir başvurusunun meslek kuruluşunca reddedilmesini, (23.06.1994 Series A no. 292-A)(27) bir gaz şirketi kurmak için istenen izin talebinin geriçevrilmesini 6.madde kapsamında görürken seçme seçilme hakkı, kamu görevinde istihdam edilme hakkı salınan vergiye itiraz gibi davalarda kamusal yönün ağır bastığı görüşüne dayanarak 6. Maddenin uygulanmayacağı görüşüne yer vermiştir.
1- Divana Göre Medeni Hak ve Vecibe Niteliğinde Olan İdari İşlemler(28)
- Mülkiyet hakkı ile ilgili olan idari işlemler
- Bir meslek sanat veya başka bir iktisadi faaliyetin yürütülmesi ile ilgili idari kararlar
- Reşit olmayan çocukları ana babasından ayırarak korunması amacıyla idari önlemler alınması
- Çalışma hayatı, sosyal sigorta, iş sözleşmesinin bozulması, işten çıkarma ile ilgili idari işlemler
- İdarenin kusurundan doğan zararın tazminine ilişkin nizalar
- İdarenin taktir yetkisini kullanmasından doğan nizalar
2- Kamusal Yönü Ağır Basan ve Medeni Hak ve Vecibe Kavramının Dışından Kalan Nizalar(29)
- Siyasi Haklar
- Devlet Memurluğuna girme ve memurluk düzeni
- Yabancıların ülkeye kabulü, sınır dışı etme
- Vergilendirme
- Kişi özgürlüğünün kısıtlanması
- Kamu fonlarından yapılan ödemeler
B- Suç İsnad Hakkında Karar Verilmesi
Bu hüküm suç isnadı alrındaki kişinin adil yargılanma hakkını ve dolayısıyla aleni yargılanma hakkını güvence altına almaktadır. Divana göre suç ithamı " bir makamın kişiye işlediği bir suç dolayısıyla resmi bildiride bulunmasıdır." İtham konusunun suç olup olmadığı kuşkusuz milli hukuka göre belirlenir. Medeni hak ve vecibeler konusunun incelenmesi sırasında da belirtildiği üzere suç isnadı deyimi de ulusal nitelemelerden bağımsız otonom bir kavramdır. (Div. K. Adolf/Avusturya, 02.03.1982, A 49, s.15 § 30; Wenheoff/Belçika, 27.06.1968, A 7, s.26, § 19; Engel et autres/Hollanda, 08.06.1976, A 22, s.34, § 81)(31)
Yani ulusal hukukça suç değil, disiplin işlemini gerektiren bir ihlal olarak nitelendirilmesi halinde, itham konusunun suç mu disiplin işlemi mi olduğuna karar vermede Divan ve Komisyon yetkilidir.
İtham konusunun Divan ve komisyonca değerlendirilmelerinde esas alınan kriterlere geçmeden önce, bu konuda önemli bir sorun olan idari cezalar- idari yaptırımlar üzerinde durmak gerekmektedir. Çünki suçlulukla mücadelede hürriyeti bağlayıcı olamayan kimi cezalar söz konusu olduğunda mahkemelerin yükünü bir bakıma azaltmak buna karşılık, bu konularda idarenin etkinliğini daha da artırmak gayesiyle idari yaptırımlara başvurma yetkisinin kapsamı bu tür cezaları da içerecek biçimde pek çok ülkede hızla gelişme göstermektedir. Genellikle İdari cezalardan dönüştürülen bu tür cezalara karşı yargı denetimi açıktır. Ancak yargısal denetimin dışında olan ve Anayasaya aykırılığı ileri sürülemediği, trafik para cezaları gibi bazı uygulamalar vardır ve şüphesiz 6. maddeyi ihlal etmektedirler.
Gerçekten kamu hizmeti görmekte olan idarenin kamu gücünü kullandığı ve bu yüzden yaptırım uygulama ayrıcalığına sahip bulunduğu doğrudur. Bu durum Fransa'da uzun tartışmalara sebep olmuş ve Fransız Doktirini idari yaptırım uygulamasına karşı çıkmıştır ve idarenin ceza mahkemelerinin görevine bir müdahale olarak kabul etmiştir.
Fransız Anayasa Konseyi'de bu yönde tutum sergilemiş ancak zamanla yaptırımları anayasal güce sahip ceza hukuku ilkelerinin uygulanması şartında karar kılmıştır.
Ülkemizde de idari ceza kavramı tartışılmış kimi yazarlar bunların idarece uygulanmasının cezai niteliklerini ortadan kaldırmayacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak ülkemizde yaptırımın ceza olmadığını savunan pek çok yazar vardır.
Divan kendi koyduğu ölçütlere göre yaptığı değerlendirmeler sonucunda; bir yaptırımın cezai niteliği ağır basarsa bu yaptırımı 6. madde kapsamında değerlendirmekte ve bu maddede ki güvencelerden faydalandırmaktadır. Divana göre bir suçun cürüm veya basit bir kabahat ya da düzen ihlali olup olmadığının belirlenmesi devletlerin taktirine bırakılırsa 6. Maddeyi uygulamak imkanı ortadan kalkacaktır. Buna karşılık divan disiplin cezalarının sözleşmenin 6. maddesi kapsamına girmediğini kabul etmektedir.
V-ALENİ YARGILANMA HAKKI KAPSAMINDA ORTAYA ÇIKAN KİMİ SORUNLAR
Aleni yargılanma hakkının tanınması ve uygulanması konusunda sorunlar; kanun yollarına başvurulması halinde üst mahkemelerde aleni yargılanma hakkının uygulanması, yine bu bağlamda Anayasa Mahkemelerinde hakka riayet edilip edilmeyeceği sorunu duruşmada açıklık ilkesinin kapsamında ele alınacak olan basın özgürlüğü ve aleni yargılama sözlü yargılama ilişkisi olarak özetlenebilir.
A- Temyiz Mahkemelerinde İncelemelerin Duruşmalı ve Kamuya Açık Yapılıp Yapılmayacağı Sorunu
Komisyon ve Divana yapılan başvurularda şikayetler daha çok bu yönde yoğunlaşmıştır. Aleni yargılama ilkesinden ilk derece mahkemelerinde sapılması hiç bir şekilde kabul edilmemektedir. Komisyon ve Divan istinaf ve temyiz gibi kanun yollarına başvurulduğu durumlarda, üst mahkemelerdeki incelemenin duruşmalı ve kamuya açık olup olmayacağını yapılan incelemenin niteliğine göre belirlemektedir.
Sözleşme, taraf devletleri çok dereceli bir yargılama usulü kabulüne mecbur kılmış değildir. Bununla bereaber bir devlet istinaf ya da temyiz yargılamasını da öngörmüşse, 6. Madde hükmüne bu merciler önünde de, bunların kendilerine has yargılama özellikleri hesaba katılmak kaydıyla riayet olunacaktır. Divan Üst mahkemedeki incelemelerin duruşmalı ve kamuya açık olup olmayacağını yapılan incelemenin niteliğine göre belirlemektedir. İnceleme sadece hukuki sorunları inhisar ediyorsa duruşma yapmaya gerek yoktur. Hukuki sorunlarla birlikte işin esasıda inceleme konusu yapılıyorsa, dava duruşmalı ve kamuya açık olarak görülmelidir.
Ektebani/İsveç davasında Divan istinaf mahkemesinde işin esasının da incelenmesine rağmen şikayetçinin gösterdiği tanıkları d
Diğer kararlar (4)
22. Hukuk Dairesi, 2017/31145 E., 2017/9461 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. 6356 sayılı Kanun’un 58. maddesinde, “İşçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla, aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği ka
22. Hukuk Dairesi 2017/31145 E. , 2017/9461 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 3. Hukuk Dairesi
DAVA TÜRÜ : İŞE İADE
Taraflar arasında görülen dava sonucunda verilen kararın, temyizen incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, temyiz talebinin süresinde olduğu anlaşıldı. Dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:
Y A R G I T A Y K A R A R I
Davacı İsteminin Özeti:
Davacı vekili, müvekkiline ait fabrikada çalışanların 15.10.2015 tarihinde iş bırakarak beş gün süreyle eylem yapıldığı, tüm uyarılara rağmen eyleme katılanların işbaşı yapmaması ve meydana gelen direniş karşısında, şirketin başvurusu üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından görevlendirilen müfettişlerce düzenlenen müfettiş raporunda, iş sözleşmelerinin işverence feshinin sendikal nedene dayanmadığı konusunda isabetli bir tespit yapılmasına rağmen, işveren feshinin haklı bir nedene dayanmadığı ve işçi çıkışlarının toplu işçi çıkarma olarak değerlendirildiği belirtilerek, müfettiş raporu ile müvekkili şirket aleyhine yapılan tüm tespitlerin iptalini talep ve dava etmiştir.
Davalı Savunmasının Özeti:
Davalı Kurum, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.
İlk Derece Mahkeme Kararının Özeti:
İlk Derece Mahkemesi, İş Teftiş Kurulu’nun yaptığı değerlendirmeler sonucunda, işyerinde teftiş tarihi itibariyle çalışan işçi sayısının 62 olarak tespit edildiği, bu işçilerden bir kısmının iş sözleşmelerinin 12.10.2015 ve 14.10.2015 tarihinde, diğer bir kısmının ise 19.10.2015 tarihi itibariyle feshedildiği, 19.10.2015 tarihinde iş sözleşmesi feshedilen işçilerin işten ayrılış bildirgesinde ‘işveren tarafından işçinin ahlak ve iyiniyet kurallarına aykırı davranış nedeniyle fesih’ nedeninin (kod 29) bildirildiği, işverenin 19.10.2015 tarihinde feshi gerçekleştirmeden önce, 16.10.2015 tarihinde işçilere noter kanalıyla ihtarname keşide ederek, 15.10.2015 tarihinden bu yana sürdürdükleri kanun dışı grev ve direnişe son vererek, işbaşı yapmalarını ihtar ettiği, daha sonra iş sözleşmelerinin 6356 sayılı Sendikalar Kanunu ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 58,60,70/1 maddeleriyle 4857 sayılı İş Kanunu’nun 25/1-(g) ve (h) maddesi uyarınca haklı sebeple tazminatsız olarak feshedildiğinin bildirildiği, dosya içinde bulunan müfettiş raporu ve diğer belgeler değerlendirildiğinde, işyerinde yapılan teftişin sebebinin, eylemin, toplu işçi çıkarmaya ilişkin 29. maddeye aykırı olup olmadığının tespiti olduğu, madde metninde feshin haklılığından ziyade işten çıkartmanın prosedürünün düzenlendiği, işyerinde çalışan işçilerle gerçekleşen çalışmama eyleminin işverence işten çıkartılan işçilerin işe alınması ve işçilerin çıkarlarını koruma ve düzeltme amacını taşıdığı, Avrupa Sosyal Şartının 6/4 maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ve ILO ile benimsenen kurallara göre, işçilerin ekonomik ve sosyal durumlarını etkileyen ve işyerindeki uygulamalara yönelik olarak kısa süreli protesto eylemlerinin toplu eylem hakkına dahil olduğu, eylemin barışçıl bir niteliğin dışına çıkmaması ve ölçülülük ilkesi ile bağdaşmayan bir tutuma rastlanmaması sebebiyle eylemin kanun dışı grev olmadığı, müfettiş raporundaki tespitlerin yerinde olduğu kanaatine varılarak davanın reddine karar verilmiştir.
İstinaf:
İlk Derece Mahkemesinin kararına karşı davalı istinaf yoluna başvurmuştur.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararının Özeti:
Bölge Adliye Mahkemesince; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 106/3 maddesine göre maddi vakıaların tek başına tespit davasına konu olamayacağı, aynı Kanun’un 114/1-(h) maddesine göre de, hukuki yararın dava şartı olduğu, iptali istenen müfettiş raporunda işverenin yaptığı feshin haksız olduğuna ve işçilerin eyleminin kanun dışı sayılamayacağına dair tespitte bulunulduğu, her bir işçinin hangi işçilik alacağından ne miktarda alacaklı olduğu yönünde bir tespit yapılmadığı, müfettişlerce somut olaya ilişkin kanaat belirtildiği, İş Kanunu’nun 92/3 maddesinde belirtilen davanın ise ancak iş müfettişlerinin miktar içeren ve hangi işçiye ait olduğu belirtilen işçilik alacaklarına ilişkin olduğu, davanın taraflarının işçi ve işveren olduğu; bu davada Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ve Türkiye İş Kurumu’nun taraf sıfatının da bulunmadığı, bu dava ile 6356 sayılı Kanunu’nun 71. maddesine göre toplu iş sözleşmesi süreci devam ederken işçiler tarafından yapılan bir grevin kanun dışı olup olmadığının tespitinin de istenmediğini, somut olayda işçilik alacaklarına ilişkin olarak miktar yönünden bir tespit yapılmaması, müfettiş raporunun maddi vakıa tespiti ve ileride açılacak eda davasında dayanılabilecek delil niteliğinde olması dikkate alındığında ilk derece mahkemesince verilen ret kararının yerinde olması nedeniyle, davalı vekilinin istinaf başvurusunun düzeltilmiş gerekçe ile 6100 sayılı Kanun'un 353/1-b.1 maddesi gereğince esastan reddine dair karar verilmiştir.
Temyiz:
Bölge Adliye Mahkemesi kararını davacı vekili temyiz etmiştir.
Gerekçe:
İlk Derece Mahkemesinin davanın esastan reddine dair kararı, Bölge Adliye Mahkemesince, değişik gerekçelerle yerinde görüldüğünden, davacı işverenin istinaf başvurusu hakkında esastan ret kararı verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararında, davacı işverenin Türk İş Kurumu’na yaptığı yazılı başvuru, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92. maddesinin 3. fıkrası kapsamında değerlendirilerek; gerek davacı işverenin istinaf başvurusu, gerekse İlk Derece Mahkemesinin kararı bu yasal dayanak çerçevesinde ele alınmıştır. Böylece, Dairemizin İş Kanunu’nun 92/3. maddesine ilişkin emsal kararlarına atıf yapılmak suretiyle, somut olayda, 6100 sayılı Kanun'un 106/3 ve 114/1-(h) maddesine göre davacının bu davayı açmakta hukuki yararının bulunmadığı, davalı Kuruma da husumet yöneltilemeyeceği kanaatine varılmıştır.
Çözümü gereken ilk mesele, somut olayda davacı işverenin başvurusunun hangi yasal dayanak çerçevesinde ele alınıp değerlendirileceği ve bu davayı açmakta hukuki yararının bulunup bulunmadığıdır. Davacı işverence Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Kur ... İl Müdürlüğü’ne hitaben yazılan 19.10.2015 tarihli şikayet dilekçesinde, bir kısım işçilerinin 15.10.2015 tarihi saat 14.50’den itibaren 6356 sayılı Kanun'a aykırı olarak iş bırakma eylemi yaptığı, ekli listede isimleri bulunanların 15.10.2015 günü 15.00/23.00 vardiyasında, 16.10.2015 günü 07.00/15.00 ve 15.00/23.00 vardiyasında, 17.10.2015 günü 07.00/15.00 ve 15.00/23.00 vardiyasında, 19.10.2015 günü 07.00/15.00 vardiyasında işbaşı yapmayarak kanun dışı grev ve iş bırakma eylemine halen devam ettiğini ifade ederek, kanun dışı grev ve iş bırakma eylemine katılan çalışanların 6356 sayılı Kanun’un 78. maddesinin (g) ve (h) bentleri uyarınca cezalandırılmalarını talep ettiği anlaşılmaktadır.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı iş müfettişinin raporunda ise, işyerinde işçilerce gerçekleştirilen çalışmama eyleminin ‘kanun dışı grev’ olmadığı, 19.10.2015 tarihinde işçilerin hizmet akitlerinin işverence 6356 sayılı Kanun’un 58,60 ve 70/1. maddeleri ile 4857 sayılı Kanun’un 25/II, (g) ve (h) maddesi uyarınca feshedilmesi işleminin haklı nedenden yoksun olduğu, bu çerçevede işyerinde çalışan işçilere kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi gerektiği, ayrıca işverenin 12.10.2015-19.10.2015 tarihleri arasında 38 işçinin hizmet akdini 4857 sayılı Kanun’un 17. maddesine istinaden feshederek, toplu işçi çıkarma eylemini gerçekleştirdiği, toplu işçi çıkarma prosedürüne uymadığı, bu nedenle işveren hakkında idari para cezası uygulanması gerektiği yönünde tespitte bulunulmuştur.
Davacı işverenin 19.10.2015 tarihli başvurusu ile, işçilerin 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun 78. maddesine göre cezalandırılması yönünde talebi varken, bu talebin dışına çıkılarak, talebin kapsamını aşacak şekilde tespit yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle öncelikle davacı işverenin mevcut davayı açmakta hukuki yararının bulunduğunun kabul edilmesi gerekir. Bölge Adliye Mahkemesin kararı bu yönüyle yerinde değildir.
Dosya kapsamına göre ise, ilk derece mahkemesi tarafından kabul edildiği şekilde, işçiler tarafından gerçekleştirilen eylemin kanun dışı grev olup olmadığı hususu önem kazanmaktadır.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün "Sendika Özgürlüğü ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 ve Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve İstihdam koşullarının belirlenmesi yöntemlerine ilişkin 151 sayılı Sözleşmelerine göre sendikanın amaçları doğrultusunda üyelerinin etkinlikte bulunmalarını sağlayabilirler.
Anayasa'nın 51. maddesinde “sendika kurma hakkı”, 54. maddesinde de “grev ve lokavt hakkı” güvence altına alınmıştır.
Anayasa'nın 13. maddesine göre, temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.
6356 sayılı Kanun’un 58. maddesinde, “İşçilerin, topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla, aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev denir. Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde, işçilerin ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını korumak veya geliştirmek amacıyla, bu Kanun hükümlerine uygun olarak yapılan greve kanuni grev denir. Kanuni grev için aranan şartlar gerçekleşmeden yapılan grev kanun dışıdır” şeklinde kurala yer verilmiştir.
Açıklanan uluslarası düzenlemeler ve yasal düzenlemeler çerçevesinde; işçilerin bireysel veya toplu iş hukukuna dair bazı haklarının savunulması için demokratik ve barışçıl toplu eylem hakları bulunmakla birlikte; bu hakkın sınırsız şekilde kullanımı söz konusu değildir. Eylemin işverene özel olarak zarar verme kastı içermemesi ve ölçülü olması gereklidir.
Davaya konu müfettiş raporunda, eylemin işçilerin ekonomik ve sosyal durumlarını etkileyen veya işyerindeki uygulamalara yönelik olarak kısa süreli demokratik bir hakkın kullanımı niteliğindeki protesto eylemi olduğu, bu şekliyle barışçıl olduğu ve ölçülülük ilkesi ile bağdaşmayan bir yönüne rastlanmadığı ifade edilmiştir. Oysa, işçilerin 15.10.2015-19.10.2015 tarihleri arasında iş başı yapmadıkları, vardiya sistemini aksattıkları, işverence keşide edilen ihtarnameye rağmen eylemlerine son vermedikleri, bu şekilde toplu iş bırakma eyleminin zamanlaması ve süresi değerlendirildiğinde ölçülü olmaktan uzak olduğu açıktır.
Diğer taraftan, toplu eylemin amacının işyerinde sürekli olarak fazla çalışma yapılması nedeniyle çalışma şartlarının düzeltilmesi ve işten çıkartılan arkadaşlarını desteklemek olduğu, eylemin süre itibariyle sadece iki buçuk gün devam ettiği ileri sürülmüş ise de; eylemin asıl amacının işten çıkartılan çalışma arkadaşlarının işe alınmasını sağlamak olduğu, eylemin “dayanışma” amacıyla yapıldığı açıktır. Dayanışma amacıyla yapılan böyle bir eylemin, işçiler tarafından ileri sürüldüğü şekliyle, sadece iki buçuk gün devam ettiği kabul edilse dahi, eylemin “süre” itibariyle “ölçülü” olduğundan söz edilemez.
Anılan nedenlerle, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna göre, işçiler tarafından gerçekleştirilen eylemin kanun dışı olduğunun kabulü ile dava konusu müfettiş raporunun iptaline karar verilmesi gerekirken, hatalı değerlendirme ile davanın reddine karar verilmesi; Bölge Adliye Mahkemesi tarafından da hatalı gerekçe ile başvurunun esastan reddine dair karar verilmesi doğru olmamıştır.
Sonuç:
Belirtilen nedenlerle, Bölge Adliye Mahkemesi kararı ile İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine 25.04.2017 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
21. Hukuk Dairesi, 2015/15754 E., 2016/11676 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
fıkrasının Anayasaya aykırı olmadığına karar verilmiştir. Somut olayda, 506 sayılı Yasanın konuyla ilgili 58. madde hükmü açık olup buna göre davacının aylığının kesilmesine yönelik Kurum işlemi doğru olduğundan Mahkemece, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
21. Hukuk Dairesi 2015/15754 E. , 2016/11676 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ :İş Mahkemesi
Davacı, 10.07.2012-23.08.2014 tarihleri arasında ödenen aylıklardan dolayı Kuruma borçlu olmadığının tespitine, aksi yöndeki Kurum işleminin iptaline karar verilmesini istemiştir.
Mahkeme ilamında belirtildiği şekilde, isteğin kabulüne karar vermiştir.
Hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tesbit edildi.
K A R A R
Dava ,davacının maluliyet aylığı bağlandıktan sonra fiilen çalışmaya başladığının tespit edilmesiyle nedeniyle aylığının kesilmesine ilişkin kurum işleminin iptali ile borçlu olmadığının tespiti istemine ilişkindir.
Mahkemece davanın kabulü ile, davacının 10.08.2012-28.03.2014 tarihleri arasında ödenilmiş aylıklar ve işleyen faizler yönünden davalı Kuruma borçlu olmadığının tespitine,bu yöndeki 25.09.2014 tarihli işlemin iptaline karar verilmiştir.
Dosyadaki kayıt ve belgelerden davacıya 02.02.1999 tarihli rapor maluliyete başlangıç alınmak suretiyle bağlanan maluliyet aylığının , davacının 10.07.2012 tarihinde çalışması tespit edildiği için durdurulduğu,10.07.2012-23.08.2014 arası yersiz ödenen aylıkların iadesinin istenildiği, hizmet cetvelinde davacının 10.07.2012-06.08.2012 tarihleri arasında ve 24.02.2014 tarihinde 4a kapsamında çalıştığının göründüğü ,davacının 28.08.2014 tarihinde tekrar tahsis talebinde bulunması üzerine, 08.09.2014 tarihli Bölge Sağlık Kurulu kararına göre çalışma gücünün %60'ını kaybettiğinden malul sayıldığı ve 01.10.2014 tarihinden geçerli olmak üzere yeniden malullük aylığı bağlandığı anlaşılmaktadır.
506 sayılı Yasa'nın aylığın kesilmesi ve yeniden başlaması başlıklı 58. maddesi şöyledir.
''Malullük aylığı almakta iken sigortalı olarak çalışmaya başlayanların malullük aylıkları,çalışmaya başladıkları tarihten başlayarak kesilir.
Yukarıdaki fıkraya göre malullük aylığı kesilenlerden işten ayrılarak malullük aylığı verilmesi için yazılı istekte bulunan sigortalıya ,kontrol muayenesine tabi tutulmak ve malüllüğünün devam ettiği anlaşılmak sartıyla,eski malullük aylığı,yazılı istekte bulunduğu tarihten sonraki ay başından başlanarak ödenmeye başlanır.''
5510 sayılı yasanın malüllük aylığının hesaplanması başlangıcı,kesilmesi ve yeniden bağlanması başlıklı 27.maddesinde ,
''Malüllük aylığı almakata iken bu kanuna göre veya yabancı bir ülke mevzuatı kapsamında çalışmaya başlayanların malullük aylıkları,çalışmaya başladıkları tarihi takip eden ödeme dönemi başında kesilir ve bu kanuna tabi olarak çalıştıkları süre zarfında 80. maddeye göre belirlenen prime esas kazançları üzerinden 81.madde gereğince kısa ve uzuzn vadeli sigorta kolları ile genel sağlık sigortasına ait prim alınır.Bunlardan işten ayrılarak yeniden malullük aylığı bağlanması için yazılı istekte bulunan ya da emekliye ayrılan veya sevkedilenlere ;kontrol muayenesine tabi tutulmak ve ilk aylığına esas malullüğünün devam ettiği anlaşılmak kaydıyla ,4. maddenin birinci fıkrasının c bendi kapsamında çalışıyorsa görevinden ayrıldığı tarihi,diğerlerine ise istek tarihlerini takip eden ödeme döneminden itibaren yeniden malullük aylığı hesaplanarak bağlanır'' denilmektedir.
Anayasa Mahkemesinin 2015/105 E.,2016/133 K sayılı 14.07.2016 tarihli kararı ile 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun 16.10.2007 tarihli ve 5698 sayılı Kanunun 1.maddesiyle yapılan değişiklik öncesi yürürlükte bulunan 58. maddesinin 1. fıkrasının Anayasaya aykırı olmadığına karar verilmiştir.
Somut olayda, 506 sayılı Yasanın konuyla ilgili 58. madde hükmü açık olup buna göre davacının aylığının kesilmesine yönelik Kurum işlemi doğru olduğundan Mahkemece, yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurumun bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.
SONUÇ: Hükmün yukarıda açıklanan nedenlerle BOZULMASINA, 26.09.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2020/189 E., 2020/888 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAnkara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
tam metni aç
Bunlar hakkın tanımında yer alır ve onun Anayasal sınırlarını oluştururlar. Diğer bir anlatımla Anayasa, hakkı ancak o sınırlar içerisinde tanıyabilir. 58. Anayasanın 51. Maddesinin birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara s
Hukuk Genel Kurulu 2020/189 E. , 2020/888 K.
"İçtihat Metni"
MAHKEMESİ : Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesi
1. Taraflar arasındaki “sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti ile kapatılması” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı ... (İdare) vekili 11.04.2018 harç tarihli dava dilekçesinde; davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikasının, sendika sayılma talebi ile yaptığı 26.09.2013 tarihli başvurusunun, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının (Bakanlık) kuruluş müracaatının 5253 sayılı Dernekler Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin görüşü doğrultusunda 27.06.2014 tarihinde reddedilerek kuruluş işleminin yapılmadığını, bunun üzerine davalı tarafça 27.06.2014 tarihinde bu işlemin iptali istemi ile açılan davada Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli ve 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı kararı ile sendikaların kuruluşunun izne tabi olmadığı, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununun 6. maddesindeki prosedür gerçekleştirilmeden doğrudan başvurunun reddi yolunda tesis edilen dava konusu işlemde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle işlemin iptaline karar verildiğini, bu kararın Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onandığını, sonrasında 14.02.2018 tarihli ve 23246/9388 sayılı yazı ile sendikanın kuruluş işlemi gerçekleştirildiğini, aynı tarihli yazıyla 26.09.2013 tarihli başvurunun yeniden incelemesi sonucunda kurucu sekiz kişinin emekli oldukları ve Sendika tüzüğünde, Sosyal Güvenlik Kurumu ile kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar ile bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanların sendikaya üye olabileceğinin düzenlendiğinin anlaşılması üzerine kuruluş müracaatındaki aykırılıkların ve eksikliklerin Kanunlarda öngörülen düzenlemelere uygun olacak şekilde giderilerek bir ay içinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına gönderilmek üzere müvekkiline bildirilmesi gerektiği aksi takdirde 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunun ilgili maddelerine göre işlem tesis edileceği hususunun davalı Sendikaya bildirildiğini, belirtilen sürenin sonunda davalı Sendika tarafından, belgelerdeki eksikliklerin giderildiğine ve Tüzüğün ilgili maddelerinde kanuna uygun düzenleme yapıldığına dair bir müracaat olmadığını, Anayasa, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ve 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda emeklilerin sendika kurabileceğine ilişkin hüküm bulunmadığını ayrıca Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) 87 ve 151 sayılı Sözleşmelerinde de emeklilerin sendika kurabilecekleri yolunda bir düzenlemeye yer verilmediğini ileri sürerek, davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikasının yok hükmünde sayılarak kapatılmasına karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı Yeni Emekliler Birliği Sendikası (Sendika) vekili 10.05.2018 havale tarihli cevap dilekçesinde; Tüzüğün ve kuruculara ait belgelerin 26.09.2013 tarihli yazı ekinde davacı İdareye sunulduğunu, bu şekilde müvekkili Sendikanın tüzel kişilik kazandığını ancak davacı tarafça müvekkilinin dernek olarak kabul edilerek sendikal faaliyetinin engellendiğini, müvekkili Sendikanın uluslararası sözleşmeler çerçevesinde kurulduğunu ve faaliyetine devam ettiğini, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun ile 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununda emeklilerin sendika olarak örgütlenmesini engelleyen bir düzenleme bulunmadığını, çalışanlar kavramının sadece faal olanları değil; aynı zamanda çalışmaktan kaynaklı hakları olan kişileri de kapsadığını, emeklilerin sosyal hak ve çıkarlarının savunulmasını engelleyen kuralların uluslararası sözleşme normlarına aykırı olduğunu, müvekkilinin emeklileri örgütlemek isteyen bir sendika olduğu için kurucularının da emeklilerden oluştuğunu belirterek davanın reddini savunmuştur.
İlk Derece Mahkeme Kararı:
6. Ankara 9. İş Mahkemesinin 20.11.2018 tarihli ve 2018/225 E., 2018/876 K. sayılı kararı ile; Anayasa, kanunlar ve uluslararası sözleşmelerde sadece çalışanların haklarından söz edildiği, sendikal örgütlenmenin, vakıf gibi etkinlik alanları sınırlı örgütlenmelerin çalışanların ihtiyaçlarını karşılamaktaki yetersizliği nedeniyle, çalışanların işverene karşı ekonomik ve sosyal çıkarlarını koruma ve geliştirme ihtiyacından doğduğu, bu ihtiyacın bir gereği olarak da çalışanların sendikal örgütlenme hakkını güvenceye bağlayan yasal düzenlemeler yapıldığı, sadece çalışanlar için getirilmiş olan sendikal haklardan bu durumda olmayanların yararlandırılmasının hakkın özüne uygun olmadığı, aktif çalışma hayatından ayrılmış olanların, 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun 3. maddesinde kabul edildiği üzere, önceden bir izin almadan dernek veya vakıf gibi dayanışma örgütleri kurarak, amaçları doğrultusunda faaliyette bulunma hakları olduğu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 47. maddesi ile özel hukuk tüzel kişiliğinin kendileri ile ilgili özel hükümleri uyarınca kazanılacağının düzenlendiği, davalı Sendikanın kuruluş tüzüğü incelendiğinde, üyeler adına toplu sözleşme yapma gibi ancak çalışanlar ile işverenler arasında yapılması mümkün olan amaçlara da yer verildiği, sendika organlarına ilişkin düzenlemelerin de 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunundaki düzenlemeye paralel şekilde yapıldığı, bu nedenle davalı Sendikanın dernek, vakıf gibi başka bir dayanışma örgütü statüsünde olduğunun da söylenemeyeceği, bu durum itibariyle davalı Sendikanın tüzel kişiliğinin 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanun kapsamında devamının mümkün olmadığı, emekli sendikası kurulabileceğine ilişkin ayrı bir yasal düzenleme de olmadığı, o hâlde davalı oluşumun sendika tüzel kişiliği ile faaliyetlerini sürdürmesine yasal olanak bulunmadığı, herhangi bir sınırlama ve izne tabi olmadan, dernek veya vakıf türü örgütlenme imkanının varlığı nedeniyle bu durumun örgütlenme hakkının sınırlanması olarak değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle davanın kabulü ile Yeni Emekliler Birliği Sendikasının yok hükmünde sayılarak kapatılmasına karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararı :
7. Ankara 9. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
8. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 05.03.2019 tarihli ve 2019/481 E., 2019/421 K. sayılı kararı ile; iç mevzuatta çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenlemeye yer verilmekte ise de, gerek uluslararası sözleşmeler, gerek emsal yargı kararları, gerekse Sosyal Haklar Avrupa Komitesinin (SHAK), sosyal şart anlamında çalışanlar kavramını yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla sınırlı tutmaması ve bu kavramın emeklileri, evde çalışanları ve işsizleri yani çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsayacağı şeklindeki kararlarının bulunmasına göre emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğunun kabulü gerektiği gerekçesiyle davalının istinaf başvurusunun kabulü ile ilk derece mahkemesinin karanın bu yönlerden kaldırılmasına ve davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı :
9. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı İdare vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
10. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 27.06.2019 tarihli ve 2019/4095 E., 2019/14387 K. sayılı kararı ile; “…Öncelikle belirtmek gerekir ki, hukukumuzda tüm bireyler örgütlenme özgürlüğüne sahiptir. Bu anlamda olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 33 üncü maddesinde yer alan düzenlemeye göre “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.”
Türkiye Cumhuriyetinde her birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Bununla birlikte, örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin, hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan tabiidir ki her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
Sendika hakkı da, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk halinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkanı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda AİHM’in Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü yada özel bir boyutudur.
Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği üzere, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmeleri’nde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nda yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açık bir şekilde ifade edilmiştir.
Her ne kadar İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 11 inci maddesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 22 nci maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 8 inci maddesi’nde; sendika kurma hakkı tarif olunurken “Herkes” ibaresi kullanılmış ise de, söz konusu düzenlemeler sadece “çalışanlar ve işverenler”in sendika kurabileceğine dair Anayasa’mızın 51 inci maddesi ile çelişmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90 ıncı maddesinin son fıkrasında, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
Nitekim Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (Gözübüyük, A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara, 2010, s.10 ; Teziç, Erdoğan: Anayasa Hukuku, İstanbul, 2018, s.11). Anayasa ile milletlerarası andlaşmanın çatışması durumunda ise Anayasa üstün tutulmalıdır (Atar, Yavuz: Türk Anayasa Hukuku, Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası andlaşmalar ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin andlaşmalar, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, Hüseyin: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir.
Şu hususu da ifade etmek gerekir ki, toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (Narmanlıoğlu, Ünal: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, sh.40). Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyecektir.
Bu noktada, davacının, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti talebinin ve bu çerçevede dava süresinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
Bir hukuki işlem konusu (içeriği) itibariyle olduğu gibi meydana gelişi bakımından da emredici hukuk kurallarına aykırı bulunabilir. Meydana gelişe ilişkin emredici hukuk kuralları hukuki işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir ve bu özellikleriyle konuya (içeriğe) ilişkin olan maddi nitelikteki hükümlerden ayrılırlar. Öze ilişkin emredici hükümlere aykırılık halinde hukuki işlem şeklen mevcut ve meydana gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı hüküm ve sonuç doğurmaz. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallarına aykırılık halinde ise kurucu unsurların, örneğin irade beyanının veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukuki işlem şeklen dahi meydana gelememektedir. İşte bu değişik özellikler göz önüne alınmak suretiyle öze ilişkin emredici hükümlere aykırılık halinde mutlak butlandan ve hukuki işlemin şekli unsurlarını tespit eden emredici hukuk kurallarına aykırılık sebebiyle hukuki işlemin mevcudiyet kazanamaması halinde ise hukuki işlemin yokluğundan söz edilmektedir. Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davalar da hak düşürücü süre içinde açılmış olmaları zorunlu değildir. Yokluk halinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dahi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir.
Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı STİSK gerekse 4688 sayılı KGSTSK’da öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir. Diğer taraftan kurucuların tamamı aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekli olduğundan, bu eksiklik giderilemez niteliktedir ve bu anlamda 4688 sayılı KGSTSK’nın 6’ncı maddesi ve 6356 sayılı STİSK’nın 7’nci maddesi gereğince süre verilmesi de gerekmez. Ayrıca, yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere somut olayda yok hükmünde olan bir hukuki işlem söz konusu olduğundan, bu nitelikteki davaların süreye bağlı olmadığının da kabulü gerekmektedir.
Açıklanan maddi ve hukuki olgular karşısında, İlk Derece Mahkemesince, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti ile kapatılmasına karar verilmesi isabetli olduğundan, Bölge Adliye Mahkemesince istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı :
11. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin 09.10.2019 tarihli ve 2019/2831 E., 2019/2213 K. sayılı kararı ile; “…Yargıtay tarafından "Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davalar da hak düşürücü süre içinde açılmış olmaları zorunlu değildir. Yokluk halinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dahi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir. Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı STİSK gerekse 4688 sayılı KGSTSK’da öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden, davalı sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir." gerekçesi İdare Mahkemesi ve Danıştay'ın yukarıda bahsedilen kararları ile çelişmektedir. Davalı sendika idari yargının vermiş olduğu kararlarla sabit olduğu üzere, yasaya uygun olarak kurulmuştur, bu nedenle yok hükmünde sayılması hukuken mümkün değildir.
Somut olayda, davalı sendika tüzüğü "üyelik, sendikaya üye olabilecekler" başlıklı 7. maddesinde "Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, dul ve yetimler ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilir." düzenlemesi yer almakta olup, iç mevzuatımızda çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenleme yer almakta ise de, gerek yukarıda yer verilen uluslararası sözleşmeler içeriği, gerek emsal yargı kararları, gerekse “Sosyal haklar Avrupa komitesi (SHAK) ; Sosyal Şart anlamında "çalışanlar" kavramını, yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla da sınırlı tutmamıştır. Komiteye göre çalışanlar, örneğin emekliler, evde çalışanlar ve işsizler gibi çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsar" (Mesut Gülmez, Avrupa Konseyi Hukukunda Sendikal Hak Ve Özgürlükler s.97) şeklindeki kararına göre, emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğu kabulü gerekmektedir…” gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
12. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
Gönderme Kararı :
13. Yargıtay (Kapatılan) 22. Hukuk Dairesinin 04.02.2020 tarihli ve 2020/200 E., 2020/1547 K. sayılı kararı ile; “…Direnme kararında her ne kadar İdare Mahkemesi ve Danıştay kararıyla sendikanın yasaya uygun olarak kurulduğu belirtilmiş ise de, söz konusu kararlar sendikanın kuruluş evrakının ... tarafından teslim alınmaması ve başvurunun reddi işleminin iptaline ilişkin olduğundan, anılan kararlar sendikanın T.C. Anayasası, 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu hükümlerine uygun olarak kurulduğu hukuki sonucunu doğurmamaktadır. Nitekim bu husus adli yargının görev alanına dahildir.
Diğer taraftan bozma ilâmında ayrıntılı bir şekilde açıklandığı üzere, T.C. Anayasası’nın 51 inci maddesinde açık bir şekilde sadece “çalışanlar ve işverenler” tarafından sendika kurma hakkının kullanılabileceğinin belirtildiği, Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmelerin çatışması durumunda normlar hiyerarşisi ilkeleri gereği en üst norm olan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği, buna mukabil direnme kararında somut uyuşmazlıkta T.C. Anayasası’nın 51 inci maddesinin hangi hukuki sebep ile uygulanmadığına dair hiçbir gerekçenin yer almadığı görülmektedir.
Açıklanan bu hususlar doğrultusunda Dairemizin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararının usul ve kanuna uygun olduğu anlaşıldığından, dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmesi gerekmiştir.” gerekçesiyle dosyanın temyiz incelemesi için Yargıtay Hukuk Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
14. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda;
1- İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 11. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesi ve Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinde sendika kurma hakkı tarifi sırasında “herkes” ibaresi kullanılırken, 87 ve 98 sayılı ILO sözleşmeleri ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Şartında yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabileceğinin ifade edilmesi ve yine Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenlerin” sendika kurabileceğine dair düzenleme bulunduğu, bununla birlikte Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 07.05.2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmü karşısında uluslararası sözleşme ile Anayasanın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasada yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanmasının gerekip gerekmediği,
2- Anayasada yer alan düzenlemenin öncelikle uygulanmasının gerektiğinin kabulü hâlinde; sendika kurma hakkına sadece aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanların mı sahip olduğu ve burada varılacak sonuca göre çalışmaya dayalı hakları kullanan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının bulunup bulunmadığı, buna göre emekliler tarafından kurulduğu anlaşılan davalı sendikanın 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ve 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanununda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile davalı sendikanın yok hükmünde olup olmadığı ve bu nitelikteki davaların süreye bağlı olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden;
15. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (2709 sayılı Anayasa/Anayasa) 11. maddesi; “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.” şeklinde düzenlenmiş olup bu madde ile Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü vurgulanmıştır.
16. 2709 sayılı Anayasanın 13. maddesinde yer alan; “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” şeklindeki hüküm ile de temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına dair hususlar düzenlenmiştir.
17. Ayrıca Anayasanın 33. maddesi aynen; “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.
Hiç kimse bir derneğe üye olmaya ve dernekte üye kalmaya zorlanamaz.
Dernek kurma hürriyeti ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hürriyetlerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Dernek kurma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
Dernekler, kanunun öngördüğü hallerde hâkim kararıyla kapatılabilir veya faaliyetten alıkonulabilir. Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, derneği faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.
Birinci fıkra hükmü, Silahlı Kuvvetler ve kolluk kuvvetleri mensuplarına ve görevlerinin gerektirdiği ölçüde Devlet memurlarına kanunla sınırlamalar getirilmesine engel değildir. Bu madde hükümleri vakıflarla ilgili olarak da uygulanır.” şeklindedir.
18. Diğer taraftan 2709 sayılı Anayasanın 51. maddesinde yer alan; “Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir.
Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/5 md.)
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz.” şeklindeki hüküm ile sendika kurma hakkı ayrıntılı olarak açıklanmıştır.
19. Toplu iş sözleşmesi ve toplu sözleşme hakkının düzenlendiği Anayasanın 53. maddesi ise;
“İşçiler ve işverenler, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahiptirler.
Toplu iş sözleşmesinin nasıl yapılacağı kanunla düzenlenir.
(Ek fıkra: 23/7/1995-4121/4 md.; Mülga üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.)
(Mülga dördüncü fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.)
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Memurlar ve diğer kamu görevlileri, toplu sözleşme yapma hakkına sahiptirler.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Toplu sözleşme yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde taraflar Kamu Görevlileri Hakem Kuruluna başvurabilir. Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları kesindir ve toplu sözleşme hükmündedir.
(Ek fıkra: 7/5/2010-5982/6 md.) Toplu sözleşme hakkının kapsamı, istisnaları, toplu sözleşmeden yararlanacaklar, toplu sözleşmenin yapılma şekli, usulü ve yürürlüğü, toplu sözleşme hükümlerinin emeklilere yansıtılması, Kamu Görevlileri Hakem Kurulunun teşkili, çalışma usul ve esasları ile diğer hususlar kanunla düzenlenir.” şeklindedir.
20. Anayasanın 54. maddesi de; “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.
Grev hakkı ve lokavt iyiniyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.
(Mülga üçüncü fıkra: 7/5/2010-5982/7 md.)
Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.
Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.
Yüksek hakem kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.
(Mülga yedinci fıkra: 7/5/2010-5982/7 md.)
Greve katılmayanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiç bir şekilde engellenemez.” şeklinde olup grev hakkı ve lokavt düzenlenmiştir.
21. Yine Anayasanın 90. maddesinin son fıkrası; “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” şeklinde hüküm içermektedir.
22. Bu aşamada ülkemiz tarafından onaylanan ve dava konusu ile ilgili olan uluslararası sözleşme hükümlerine değinmekte yarar bulunmaktadır.
23. Sendika Özgürlüğü ve Sendikalaşma Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı ILO Sözleşmesi'nin 2. maddesine göre; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.”
24. 87 sayılı ILO Sözleşmesi’nin 10. maddesine göre ise; “Bu sözleşmede “örgüt” terimi, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade eder.”
25. Diğer taraftan Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesi ile de çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler öngörülmüştür.
26. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi ise; “Âkit Taraflar, çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi; taahhüt ederler.” şeklinde düzenlenmiştir.
27. Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrasına göre;
“Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir.”
28. Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendine göre de; “Herkese kendi ekonomik ve sosyal menfaatlerini korumak ve geliştirmek için sendika kurma ve sadece sendikanın kendi kurallarına tabi olarak kendi seçtiği bir sendikaya katılma hakkı tanınır. Bu hakkın kullanılması ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini korumak için demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamalardan başka sınırlara tabi tutulamaz.”
29. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesinin birinci fıkrasına göre ise; “Herkes başkalarıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir; bu hak, kendi menfaatlerini korumak için sendika kurma ve sendikaya katılma hakkını da içerir.”, aynı maddenin ikinci fıkrasına göre de; “Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiç bir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez.”
30. Uluslararası sözleşme hükümleri bu şekilde ortaya konulduktan sonra kanuni düzenlemelerin açıklanması gerekmektedir.
31. 4857 sayılı İş Kanununun (4857 sayılı Kanun) 2. maddesi; “Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.
İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve meslekî eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.
İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür.
(Ek fıkra: 23/7/2010-6009/48 md.; Mülga dördüncü fıkra: 20/6/2012-6331/37 md.)
İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir. İşveren vekilinin bu sıfatla işçilere karşı işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumludur.
Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz.” şeklinde düzenlenmiş olup işçi ve işveren kavramı açıklanmıştır.
32. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’nun (6356 sayılı Kanun) 1. maddesinde Kanunun amacı “Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” şeklinde belirtilmiştir.
33. 6356 sayılı Kanunun 2. maddesinde de sendika kavramı “İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar”, toplu iş sözleşmesi kavramı ise “İş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan sözleşme” olarak tanımlanmıştır.
34. Aynı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasında da fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
35. Yine 6356 sayılı Kanunun 19. maddesinin 6. fıkrası ile; Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alarak işten ayrılan işçilerin sendika üyeliğinin sona ereceği, ancak çalışmaya devam edenler ile kuruluş ve şubelerinin yönetim, denetleme ve disiplin kurullarındaki görevleri sırasında yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alanların üyeliğinin, görevleri süresince ve yeniden seçildikleri sürece devam edeceği hüküm altına alınmıştır.
36. Ayrıca kamu kurum veya kuruluşlarında işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlileri hakkında uygulanacağı öngörülen 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’nun (4688 sayılı Kanun) 1. maddesinde düzenlenen Kanunun amaçları arasında, kamu görevlilerinin ortak ekonomik, sosyal ve meslekî hak ve menfaatlerinin korunması ve geliştirilmesi için oluşturdukları sendika ve konfederasyonların kuruluşu, organları, yetkileri ve faaliyetlerine dair usul ve esasları düzenlemek olduğu ifade edilmiştir.
37. Aynı Kanun’un 4. maddesinde ise, sendikaların hizmet kolu esasına göre, Türkiye çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
38. Öte taraftan 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (4721 sayılı Kanun) 47. maddesi;
“Başlıbaşına bir varlığı olmak üzere örgütlenmiş kişi toplulukları ve belli bir amaca özgülenmiş olan bağımsız mal toplulukları, kendileri ile ilgili özel hükümler uyarınca tüzel kişilik kazanırlar.
Amacı hukuka veya ahlâka aykırı olan kişi ve mal toplulukları tüzel kişilik kazanamaz.” şeklindedir.
39. Yine aynı Kanun’un 59. maddesi; “Dernekler, kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülkî amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar.
Kuruluş bildiriminin içeriği ve gerekli belgelerin nelerden ibaret olduğu, yönetmelikte gösterilir.” şeklinde düzenlenmiştir
40. Bununla birlikte 5253 sayılı Dernekler Kanunu’nun (5253 sayılı Kanun) 1. maddesi ile Kanunun kapsam ve amacının “Dernekler, dernek şube veya temsilcilikleri, federasyonlar, konfederasyonlar, merkezleri yurt dışında bulunan dernekler ve vakıflar ile diğer kâr amacı gütmeyen kuruluşların Türkiye'deki şube veya temsilciliklerinin yasak ve izne tâbi faaliyetlerini, yükümlülüklerini, denetimlerini ve uygulanacak cezalar ile bunlara ilişkin diğer hususları düzenlemek” olduğu vurgulanmıştır.
41. Aynı Kanunun 3. maddesinde yer alan; “Fiil ehliyetine sahip gerçek veya tüzel kişiler, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir.
Ancak, Türk Silâhlı Kuvvetleri ve kolluk kuvvetleri mensupları ile kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri hakkında özel kanunlarında getirilen kısıtlamalar saklıdır.
(Ek fıkra:27/12/2020-7262/12 md.) 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 53 üncü maddesinde belirtilen süreler geçmiş veya affa uğramış olsa bile; 7/2/2013 tarihli ve 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun kapsamında yer alan suçlar ile Türk Ceza Kanununda yer alan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçlarından mahkûm olanlar derneklerin genel kurul dışındaki organlarında görev alamazlar. Dernek organlarına seçildikten sonra yukarıdaki suçlardan mahkûm olanların görevi sona erer. Yasaklanmış hakların geri verilmesi kararı verildiği takdirde bu fıkra hükümleri uygulanmaz.
Onbeş yaşını bitiren ayırt etme gücüne sahip küçükler; toplumsal, ruhsal, ahlakî, bedensel ve zihinsel yetenekleri ile spor, eğitim ve öğretim haklarını, sosyal ve kültürel varlıklarını, aile yapısını ve özel yaşantılarını korumak ve geliştirmek amacıyla yasal temsilcilerinin yazılı izni ile çocuk dernekleri kurabilir veya kurulmuş çocuk derneklerine üye olabilirler.
Oniki yaşını bitiren küçükler yasal temsilcilerinin izni ile çocuk derneklerine üye olabilirler ancak yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar.
Çocuk derneklerine onsekiz yaşından büyükler kurucu veya üye olamazlar.” şeklindeki hüküm ile dernek kurma hakkı düzenlenmiştir.
42. Somut olayda; davalı sendikanın ilk kuruluş belgesi, davacı İdareye 26.09.2013 tarihli dilekçe ile teslim edilmiş ancak davacı İdare tarafından davalı Sendikanın kuruluş işlemleri gerçekleştirilmemiştir. Kuruluş talebinin reddi işleminin iptali için davalı Sendika tarafından idari yargıda açılan dava sonucunda Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı kararı ile sendikaların kuruluşunun izin sistemine tabi olmadığı gerekçesiyle idari işlemin iptaline karar verilmiş ve bu karar Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onanmıştır. Bu aşamadan sonra davacı İdare tarafından 14.02.2018 tarihinde davalı Sendikanın kuruluş işlemleri gerçekleştirilmiş ancak aynı yazıyla Sendikanın çalışanlar tarafından kurulmadığı gerekçesiyle bu eksikliğin giderilmesi için bir aylık süre verilmiş ve anılan eksiklik giderilmediği için eldeki dava açılmıştır.
43. Davalı Sendika, Tüzüğünün 1. maddesinde sendikanın adının “Yeni Emekliler Birliği Sendikası” olduğu belirtilmiştir.
44. Tüzüğün “üyelik” başlıklı 3. maddesi; “Sendikaya üyelik; herhangi bir Sosyal Güvenlik Kurumu ile kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanları kapsar.”, “sendikaya üye olabilecekler” başlıklı 7. maddesi ise; “Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, bunların dul ve yetimleri ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilirler.” şeklinde düzenlenerek davalı Sendikanın üyelerinin aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerden oluşacağı ifade edilmiştir.
45. Uyuşmazlığın çözümünde öncelikle temel hak ve hürriyetlerin kullananlar yönünden sınıflandırılması hususuna değinmekte yarar bulunmaktadır.
46. Temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak veya onları kullanmak bakımından herkes aynı konumda değildir. Bazı temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için sadece insan olmak yeterli iken, diğer bazı temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için vatandaş olmak gerekir. Keza, bazı temel hak ve hürriyetlerden ise sadece belirli kategorilerde bulunan kişiler yararlanabilir. Nihayet, temel hak ve hürriyetlerden yararlanma bakımından yabancılar apayrı bir durumda bulunurlar (Gözler, K: Türk Anayasa Hukuk Dersleri 2011, s. 119).
47. Anayasa’da bulunan pek çok temel hak ve hürriyet, özellikle “Kişinin Hak ve Ödevleri” kişinin hakları ve ödevleri başlıklı ikinci kısmın ikinci bölümünde bulunan temel hak ve hürriyetlerin çoğu, vatandaş-yabancı ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlara tanınmıştır. Bu temel hak ve hürriyetlerden yararlanmak için insan olmak yeterlidir. Ayrıca başka bir şart aranmaz. Anayasada bu temel hak ve hürriyetler düzenlenirken “her insan” denmemiş onun yerine aynı anlamda olan “herkes” ifadesi kullanılmıştır.
48. Nitekim, Anayasa’nın 17. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olup yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkı herkese tanınmıştır. Yine Anayasa da yer alan kişi hürriyeti ve güvenliği, özel hayatın gizliliği, haberleşme hürriyeti, dernek kurma hürriyeti, hak arama hürriyeti, çalışma ve sözleşme hürriyeti ve sosyal güvenlik hakkı gibi temel hak ve hürriyetlerden herkesin yani bütün insanların yararlanabileceği kabul edilmiştir.
49. Öte yandan Anayasanın ikinci kısmının “Siyasi Hak ve Ödevler” başlıklı dördüncü bölümünde düzenlenen seçme ve seçilme hakkı, siyasi faaliyette bulunma hakkı, kamu hizmetlerine girme hakkı sadece vatandaşlara tanınmıştır.
50. Dolayısıyla sadece vatandaşlara tanınan temel hak ve hürriyetleri hâliyle vatandaş olmayan yabancılar kullanamaz. O hâlde siyasi haklardan yabancıların yararlanmaması kural, yararlanabilmesi ise istisnayı teşkil eder. O nedenle yabancıların kullanabileceği siyasi hakların Anayasa tarafından açıkça öngörülmesi gerekir. Örneğin, Anayasanın 74. maddesinde düzenlenen ve bir siyasi hak olan dilekçe hakkı, karşılılık esasına uygun olmak şartıyla yabancılar tarafından kullanılmasına izin verilmiştir.
51. Ayrıca bazı temel hak ve hürriyetler sadece belirli kategoride bulunan kişilere tanınmıştır.
52. Bundan başka 17.10.2011 tarihli ve 24556 (Mükerrer) sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkındaki Kanunu’nun (4709 sayılı Kanun) 2. maddesiyle değişik 2709 sayılı Anayasanın 13. maddesiyle temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı hüküm altına alınmış olup bu düzenleme genel sınırlandırma sebeplerine yer vermeyen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin sistemine de uygundur.
53. 2709 sayılı Anayasa temel hak ve hürriyetlerin ancak Anayasa’da belirtilen şartlarla sınırlanabileceğini öngörmüş, böylece sınırlamanın da bazı sınırlarını kabul etmiştir.
54. Sınırlama, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna uygun olmak zorundadır. Bu şart özellikle Anayasa’nın temel hak ve hürriyetler için ek güvenceler belirtmiş olması durumunda önem kazanmaktadır. Gerçekten Anayasa, bir çok hâllerde sadece bir hak veya hürriyeti tanımakla yetinmemiş; aynı zamanda kanun koyucunun, o hak veya hürriyeti düzenlerken yapamayacağı hususları da belirtmiştir. Anayasa’nın 51. maddesinde yer alan sendika kurma hakkıyla ilgili düzenlemelerde bu şekildedir.
55. Dolayısıyla Anayasa’daki ek güvencelere aykırı bir kanuni düzenleme mümkün değildir. Ayrıca sınırlamanın Anayasanın sadece sözüne değil ruhuna yani Anayasanın bütününe ve ondan çıkan temel anlama da aykırı olmaması gerekir.
56. Anayasa Mahkemesinin 25.12.2008 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2006/142 E., 2008/148 K. sayılı kararı ile de kanuni sınırlamanın ancak Anayasanın ilgili maddesinde o hürriyet için öngörülmüş olan sınırlama sebeplerine dayanılabileceği kabul edilmiştir.
57. Bununla birlikte bir temel hak ve hürriyetin doğrudan doğruya Anayasa tarafından öngörülen sınırları bulunabilir. Bunlar hakkın tanımında yer alır ve onun Anayasal sınırlarını oluştururlar. Diğer bir anlatımla Anayasa, hakkı ancak o sınırlar içerisinde tanıyabilir.
58. Anayasanın 51. Maddesinin birinci fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usullerin kanunda gösterileceği ifade edildikten sonra, dördüncü fıkrada işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırlarının gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenleneceği vurgulanmıştır.
59. Görüldüğü üzere, Anayasa tarafından sendika kurma hakkı, belirli kategoride bulunan kişilere, yani sadece çalışanlara ve işverenlere tanınmıştır. Dolayısıyla Anayasa sendika kurma hakkını, çalışanlar ve işverenler tarafından kullanılabilmesi sınırı ile tanıyıp düzenleme yoluna gitmiştir.
60. Diğer taraftan sendikal haklarla ilgili en önemli ILO Sözleşmelerinden olan 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 2. maddesi; “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.” şeklinde düzenlenmiş olup sözleşmenin istihdam biçimlerine, statülerine ve yaptıkları işin niteliğine bakılmaksızın tüm çalışanları kapsadığı açıktır.
61. Yine 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 10. maddesiyle sözleşmede geçen örgüt teriminin, çalışanların veya işverenlerin çıkarlarına hizmet ve bu çıkarları savunma amacını güden çalışanların ve işverenlerin her türlü kuruluşunu ifade ettiği vurgulanmıştır.
62. Örgütlenme ve Toplu Pazarlık Hakkına İlişkin 98 sayılı ILO Sözleşmesinde ise; çalışanlar ve işverenlerin, teşkilatlanma ve ihtiyari toplu müzakere hakkına dair düzenlemeler bulunmaktadır.
63. Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı’nın 5. maddesi ile, sözleşmenin taraflarının çalışanların ve işverenlerin ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak için yerel, ulusal ve uluslararası örgütler kurma ve bu örgütlere üye olma özgürlüğünü sağlamak veya desteklemek amacıyla ulusal yasanın bu özgürlüğü zedelemesini veya zedeleyici biçimde uygulanmasını önlemeyi taahhüt ettiği belirtilmiştir.
64. Yukarıda ayrıntılı olarak belirtildiği gibi, uluslararası hukukta çalışma yaşamının en önemli metinleri olan 87 sayılı ve 98 sayılı ILO Sözleşmelerinde yer alan hükümler ile Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartında yer alan hükümlerde sendika hakkının çalışanlar tarafından kullanılabilecek bir hak olduğu açıkça ifade edilmiştir.
65. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesi ile Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 22. maddesi ve Ekonomik, Siyasal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 8. maddesinde; sendika kurma hakkı tarif olunurken “herkes” ifadesi kullanılmışken Anayasanın 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenler”in sendika kurabileceği vurgulanmıştır.
66. Anayasa’nın “Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü” başlıklı 11. maddesinde, Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralı olduğu ve kanunların Anayasaya aykırı olamayacağı belirtilmiştir.
67. Anayasanın 90. maddesinin son fıkrasında ise, uluslararası sözleşme hükümleri ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda temel hak ve hürriyetlere ilişkin uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı ifade edilmekle birlikte uluslararası sözleşmeler ile Anayasa’nın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasa’da yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanması gerektiği açıktır.
68. Zira Anayasanın şekli ve maddi üstünlüğü bulunmaktadır. Devletin tüm organlarının varlığı ve yetkilerinin kaynağı Anayasadır. Anayasa kuralları eşdeğerdedir ve hiçbirinin diğerine mutlak üstünlüğü yoktur. Böyle olunca, bir Anayasa hükmü ile uluslararası sözleşme hükmü çatıştığında, Anayasanın uluslararası hukuka yollama yapan hükmü üstün sayılıp, uluslararası sözleşme ile çatışan hükmü ihmâl etmek demek, Anayasa kuralları eşdeğer değil sonucunu doğurur (Atay, E. Ethem: Uluslararası Antlaşmaların İç Hukuktaki Yeri ve İdareyi Bağlayıcılığı, Hukuk Kurultayı 2000, s.412).
69. Diğer taraftan hukuk normları arasında ve buna paralel olarak bu normları koyan organlar arasında bir hiyerarşi vardır. Anayasa kanundan üstündür; çünkü kanunu Meclisin adi çoğunluğu, Anayasayı ise kurucu iktidar koymuştur ve ancak tali kurucu iktidar, yani Meclisin üçte ikilik nitelikli çoğunluğu değiştirebilir. Öte yandan, uluslararası sözleşme ile kanun arasında hiyerarşi kurulamaz; çünkü her ikisi de Meclisin adi çoğunluğuyla kabul edilirler. O hâlde uluslararası sözleşmelere kanun üstü bir değer atfedilemez (Gözler, K.: Milletlerarası Andlaşmalara Kanun Üstü Bir Değer Tanınabilir mi?, 2004).
70. Bu itibarla; Anayasa, bir devletin en yüksek hukuk kuralı olup, normlar hiyerarşisinde en üst sırada bulunmaktadır (Gözübüyük, A. Şeref: Anayasa Hukuku, Ankara 2010, s. 10; Teziç, E.: Anayasa Hukuku, İstanbul 2018, s.11). Anayasa ile uluslararası sözleşmenin çatışması durumunda Anayasa üstün tutulmalıdır (Atar, Y.: Türk Anayasa Hukuku Konya, 2012, s.353). İlke olarak uluslararası sözleşmeler ile kanunların birbirlerine üstünlüğü yok ise de, sadece temel haklara ilişkin sözleşmeler, Anayasa’da öngörülen koşul ve sınırlamalar içerisinde yasalara aykırı olabilir (Pazarcı, H.: Uluslararası Hukuk, Ankara, 2007, s.28).
71. Öte yandan, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası gereğince temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin Anayasa’ya aykırılığı iddia edilemeyeceği için bu sözleşmelerin Anayasa ile birlikte yorumlanması gerekir. Bu husus Hukuk Genel Kurulunun 25.05.2005 tarihli ve 2005/9-320 E., 2005/355 K. sayılı kararı ile de benimsenmiştir.
72. Gelinen noktada Anayasa’nın 51. maddesi ile uyumlu kanuni düzenlemeler ele alınarak değerlendirilmelidir.
73. 4857 sayılı İş Kanun’un 2. maddesinin birinci fıkrası ile işçi; bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişi, işveren ise; işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişi yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlar olarak tanımlanmıştır.
74. 6356 sayılı Kanun’un 2. maddesinde sendika kavramının, işçilerin ve işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar olarak tanımlandığı, aynı Kanun’un 6. maddesinin birinci fıkrasında ise; fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip olduğu açıkça ifade edilmiştir.
75. Bununla birlikte 4688 sayılı Kanun’un 4. maddesinde; sendikaların hizmet kolu esasına göre, ülke çapında faaliyette bulunmak amacıyla bir hizmet kolundaki kamu işyerlerinde çalışan kamu görevlileri tarafından kurulacağı belirtilmiştir.
76. 6356 sayılı Kanun bakımından işçi sayılanlar İş Kanununda belirtilenden daha geniştir. Buna göre; öncelikle iş sözleşmesine dayanarak çalışanlar işçidir. Bu konuda iş sözleşmesinin türünün de bir önemi yoktur. Bunun yanında, ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre mesleki faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de 6356 sayılı Kanun uygulaması bakımından işçi sayılır ve sendika kurucusu olabilir. Böylelikle 6356 sayılı Kanun uygulamasındaki işçi sayılanlar sadece iş sözleşmesine dayanarak çalışanlarla sınırlı tutulmamış ve konusu iş görme olan bazı sözleşmelerle çalışanlar da işçi sayılarak bunların da sendika kurmalarına olanak sağlanmıştır (Ekmekçi Ö.: Toplum İş Hukuku Dersleri 2018, s.51).
77. Bu itibarla; 6356 sayılı Kanun, işçi ve işveren sendika kurucularında sadece fiilen çalışma koşulunu yeterli görmektedir. Hem işçi hem de işveren gerçek ve tüzel kişilerde aranan bu koşul, işçiler gibi gerçek kişi işveren sendikası kurucularında da fiilen devam etmekte olan bir çalışmayı anlatmaktadır. Eklemek gerekir ki, kamu görevlileri sendikası kurucu olmak için en az iki yıldan beri kamu görevlisi olarak çalışmayı gerekli görmüştür (Demir F.: Sendikaların Kuruluş ve İşleyişi, Çalışma ve Toplum Dergisi 2013, 39. sayı, s.4,29).
78. O hâlde sendika kurucusu olacak kişinin fiilen çalışıyor olması gerekir. Fiilen çalışması olmayan kişilerin sendika kurucusu olabilmesi mümkün değildir (Ekmekçi Ö.: Toplum İş Hukuku Dersleri 2018, s.52).
79. Ayrıca, 6356 sayılı Kanunun 19. maddesinin 6. fıkrası ile; Sosyal Güvenlik Kurumundan yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alarak işten ayrılan işçilerin sendika üyeliğinin sona ereceği, ancak çalışmaya devam edenler ile kuruluş ve şubelerinin yönetim, denetleme ve disiplin kurullarındaki görevleri sırasında yaşlılık veya malullük aylığı ya da toptan ödeme alanların üyeliği, görevleri süresince ve yeniden seçildikleri sürece devam edeceği hüküm altına alınarak sendika üyesi olabilmek için çalışma şartının arandığı
hususu vurgulanmıştır.
80. Bilindiği üzere çalışanların sendika kurabileceği yönündeki Anayasa hükmünün daraltılarak fiilen çalışma düzeyine indirgendiği, bu durumun geçici işsiz kalanlar, kayıt dışı çalışanlar ya da bağımlı çalışmayan kişiler yönünden örgütlenme hakkına aykırı olduğu, bu durumun Anayasa ve uluslararası sözleşmelerle çeliştiği, mevcut kuralın Anayasa’nın 51. ve 90. maddelerine aykırı olduğu belirtilerek 6356 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrası ile diğer bazı maddelerin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru sonucunda, Anayasa Mahkemesi 11.11.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2013/1 E., 2014/161 K. sayılı kararı ile; “…Kanun'un 6. maddesinde, fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişilerin sendika kurma hakkına sahip oldukları belirtilmiş olup "fiilen çalışan" ibaresi, dava konusu kuralı oluşturmaktadır. Sendikalar, çalışanlar ve işverenlerin hak ve menfaatlerini korumak amacıyla, yine bunların üretimden gelen güçlerine dayanarak faaliyet gösteren örgütlü yapılardır. Bireysel olarak zayıf durumda bulunan çalışanlar, örgütlenmek ve sendikalaşmak suretiyle işveren karşısındaki pazarlık güçlerini artırmakta, gerek hak ve menfaatlerinin korunmasında gerekse sorunlarının çözümünde etkin bir konum elde etmektedirler. Sendika kurma hakkının düzenlendiği Anayasa'nın 51. maddesinin birinci fıkrasında "Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz." denilmektedir. 6356 sayılı Kanun'un 2. maddesinde sendikalar "işçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşlar" olarak tanımlanmışlardır. Söz konusu tanımda "işçi" kavramına yer verilmiş olup bir kişinin işçi olarak kabulü için çalışıyor olması gerekmektedir. Nitekim Anayasa'nın 51. maddesinin birinci fıkrasında da bu hak açıkça çalışanlara tanınmış bir hak olarak kabul edilmiştir. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa'nın 51. maddesine aykırı değildir. İptal talebinin reddi gerekir…” gerekçesiyle 6356 sayılı Kanunun 6. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa'ya aykırı olmadığı yönünde karar vermiştir.
81. Bu açıklamalara göre, hukukumuzda ancak aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanlar sendika kurma hakkına sahip olup, aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip değildir. Zira, Anayasa Mahkemesinin 11.11.2015 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanan 2013/1 E., 2014/161 K. sayılı kararı da bu yöndedir.
82. Uyuşmazlığın çözümüne yönelik olmak üzere son olarak, dernek kurma hakkı ile toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı üzerinde durmak gerekir.
83. Anayasanın 33. maddesinin birinci fıkrası; “Herkes, önceden izin almaksızın dernek kurma ve bunlara üye olma ya da üyelikten çıkma hürriyetine sahiptir.” şeklinde düzenlenmiş olup bu madde ile tüm bireylere kendi menfaatlerini korumak için kendilerini temsil eden bir toplu teşekkül oluşturarak bir araya gelebilme özgürlüğü diğer bir anlatımla örgütlenme özgürlüğü tanınmıştır.
84. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyetinde her bir birey dernek kurmak suretiyle örgütlenme hakkını kullanabilir. Ancak örgütlenme hakkının varlığı gerekçesiyle, her bireyin hukuk sisteminde yer alan her türlü tüzel kişiliği kurabilme hakkına sahip olması düşünülemez. Diğer taraftan her tüzel kişi, kuruluş koşullarının yerine getirilmesi suretiyle hukuk aleminde var olabilir.
85. Sendika hakkı, demokratik toplumun temeli olan örgütlenme özgürlüğünün bir parçasıdır. Örgütlenme özgürlüğü, bireylerin kendi menfaatlerini korumak için kollektif oluşumlar meydana getirerek bir araya gelebilme özgürlüğüdür. Bu özgürlük, bireylere topluluk hâlinde siyasal, kültürel, sosyal ve ekonomik amaçlarını gerçekleştirme imkânı sağlar. Sendika hakkı da, çalışanların, bireysel ve ortak çıkarlarını korumak amacıyla bir araya gelerek örgütlenme özgürlüğünün bir parçası olarak görülmektedir.
86. Sendika hakkı, örgütlenme hakkının çalışma yaşamındaki görünümüdür. Bu anlamda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 12.11.2008 tarihi ve 34503/97 Başvuru Numaralı Demir ve Baykara/Türkiye kararında da belirtildiği gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin birinci fıkrası sendika özgürlüğünü içermekle birlikte, sendika özgürlüğü, dernek kurma özgürlüğünün bir türü ya da özel bir boyutudur.
87. Bununla birlikte, sendika hakkı çalışanların hak ettikleri sosyal haklara ulaşmaları için bir araç olarak nitelendirilebilir. Sendika hakkının, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarıyla perçinlenmesi gerekir.
88. Toplu iş sözleşmesi, işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında, iş sözleşmesinin yapılması, içeriği ve sona ermesi ile ilgili hükümleri düzenlemek için yapılan, tarafların karşılıklı hak ve borçlarını, toplu iş sözleşmesinin uygulanmasını ve denetimi ile uyuşmazlıkların çözüm yollarına ilişkin hükümleri de içerebilen yazılı bir sözleşmedir.
89. İşçiler ile işverenlere karşılıklı olarak ekonomik, sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacıyla tanınan toplu iş sözleşmesi yapma hakkı, işçiler tarafından sendikalar aracılığı ile kullanılmaktadır.
90. Grev ise, işçilerin topluca çalışmamak suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarıdır.
91. Anayasa’nın 53. maddesinin birinci fıkrasında; işçiler ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla toplu iş sözleşmesi yapma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Aynı maddenin beşinci fıkrasında ise; memurlar ve diğer kamu görevlilerinin toplu sözleşme yapma hakkına sahip olduğu vurgulanmıştır.
92. Yine Anayasa’nın 54. maddesinin birinci fıkrası ile; toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde işçilerin grev hakkına sahip olduğu ifade edilmiştir.
93. Toplu iş ilişkisinin temelini teşkil eden sendika hakkı (özgürlüğü), toplu iş sözleşmesi hakkı ve buna bağlı olarak grev hakkı birbirinden ayrılmaz nitelikte olup, toplu iş ilişkisinin varlığından, ancak bu üç müessesenin bir arada bulunması ile söz edilebilir (Narmanlıoğlu, Ü.: İş Hukuku Toplu İş İlişkileri, İstanbul, 2013, s.40).
94. Toplu iş sözleşmesi ve grev haklarından birinin dâhi yokluğunda sendika faaliyetlerinin sağlıklı bir şekilde işlemesinden söz edilemez.
95. Aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler sendika kurma hakkına sahip olması durumunda dâhi toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramaz. Zira, emeklilerin grev hakkını gerçekleştirebilecek niteliği bulunmamasının yanı sıra Anayasa tarafından grev hakkı sadece işçilere tanınmıştır.
96. Ayrıca, toplu iş sözleşmesinin taraflarının işçi sendikası ile işveren sendikası veya sendika üyesi olmayan işverenler olması, toplu iş sözleşmesinin işçiler ve işverenlerin, karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumlarını ve çalışma şartlarını düzenlemek amacıyla yapılması ve emekli maaşının esasını oluşturan prim oranı, asgari işçilik oranı gibi hususların işveren tarafından belirlenememesi karşısında toplu iş sözleşmesi hakkının da emekliler tarafından verimli şekilde kullanılamayacağının kabulü gerekir.
97. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 17.05.2018 tarihi ve 31846/08 Başvuru Numaralı Tüm Emekliler Sendikası/Türkiye kararı ile; başvuranın ulusal mahkemeler tarafından hakkında verilen faaliyetten men ve kapatma kararıyla dernek kurma özgürlüğü ile sendika kurma hakkının ihlâl edildiğini, bununla birlikte ulusal mahkemelerce daha önce verilen ve kesinleşen iki ayrı karar bulunması nedeniyle de kesin hüküm gücü ilkesinin ihlâl edildiğini ileri sürmesi üzerine hukuki güvenlik ile ilgili şikâyet bakımından; başvuranın ulusal mahkemeler önündeki yargılama sırasında bahsi geçen kesinleşmiş iki karara atıfta bulunmadığı, ayrıca karar düzeltme talebinin de olmadığı gerekçesiyle söz konusu şikâyetin iç hukuk yollarının tükenmemesi nedeniyle reddedildiği, sendika özgürlüğü ile ilgili şikâyet bakımından ise; 6356 sayılı Kanun’da, sendikanın işçiler veya işverenler tarafından meydana getirilen tüzel kişiliğe sahip kuruluş olarak tanımlandığının tespit edildiği, bu nedenle ulusal mahkemelerin yalnızca 6356 sayılı Kanun’un gereklerine riayet edilerek kurulmuş olan toplulukların böyle bir unvanı kullanabilecekleri ve ne çalışan ne serbest meslek sahibi ne de işveren olmaları nedeniyle başvuran kuruluşun kurucularının bu unvanı kullanmalarına izin verilmediği değerlendirmesinde bulundukları, mevcut davada olduğu gibi bir dernek ya da sendika kurulması konusunda, yetkili makamlarca bazı formalite ve koşulların gerekli tutulabileceğinin kabul edilmesi gerektiği, başka bir ifadeyle iç hukukun herhangi bir grubun kendi kuruluşu ve faaliyetlerinin devamı için riayet etmesi gereken biçim ve esasa ilişkin bir dizi gereklilikler öngörmesinin bir sorun teşkil etmediği, yetkili makamlarca başvurana dayatılan sınırlamanın, esasen üyelerinin ortak menfaat doğrultusunda birlikte hareket etme ehliyetiyle değil sendika unvanıyla ilgili olduğu, bu bağlamda ulusal mahkemelerin 5253 sayılı Dernekler Kanunu uyarınca sendika kurmak isteyen emeklilerin önünde dernek kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığını belirtmeye özen gösterdiklerinin gözlemlendiği, sendika unvanının, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması yönünden şart olmadığı, netice itibariyle başvuran kuruluşun kurucularının başka bir isim alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebileceği gerekçesiyle söz konusu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle reddedildiği görülmektedir.
98. Yukarıda aktarılan karardan açıkça anlaşılacağı üzere, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi; sendika kurma hakkının yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanınmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinde yer alan dernek kurma ve toplantı özgürlüğü hakkını ihlâl etmediği, sendika kurmak isteyen emeklilerin başka bir isim alarak ve başka bir kanuna dayanarak faaliyetlerine devam edebileceği, sendika unvanının, dernek kurma özgürlüğünün etkin bir şekilde uygulanması bakımından şart olmadığı sonucuna varmış ve başvurunun kabul edilemez olduğu yönünde karar almıştır.
99. Tüm bu hususlar bir arada değerlendirildiğinde; şekli ve maddi anlamda üstünlüğü bulunan Anayasanın normlar hiyerarşisinde en üst sırada olduğu, kanunların temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerle farklı hükümler içermesi durumunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin esas alınacağı yönündeki Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmeler arasında farklı hükümler bulunması hâlinde uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı şeklinde yorumlanamayacağı; bu itibarla, Anayasa'nın, sendika kurma hakkını yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanıdığı dikkate alındığında, bu kapsamda bulunmayan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının Anayasal bir dayanağının bulunmadığı anlaşılmaktadır.
B. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden;
100. 6356 sayılı Kanunu’nun “Kuruluş Usulü” başlıklı 7. maddesinde yer alan düzenlemelere göre;
“(1) Kuruluşlar, kurucularının kuruluşun merkezinin bulunacağı ilin valiliğine dilekçelerine ekli olarak kuruluş tüzüğünü vermeleriyle tüzel kişilik kazanır. Sendikalar için kurucuların kurucu olabilme şartlarına sahip olduklarını ifade eden yazılı beyanları; üst kuruluşlar için ilgili kuruluşların genel kurul kararları dilekçeye eklenir.
(2) Vali, tüzük ve kurucuların listesini on beş gün içerisinde Bakanlığa gönderir. Bakanlık; kuruluşun adını, merkezini ve tüzüğünü on beş gün içinde resmî internet sitesinde ilan eder.
(3) Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş şartlarının sağlanmadığının anlaşılması hâlinde ilgili valilik kanuna aykırılık veya eksikliklerin bir ay içinde giderilmesini ister. Bu süre içinde kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmemesi hâlinde, Bakanlığın veya ilgili valiliğin başvurusu üzerine mahkeme, gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç iş günü içinde kuruluşun faaliyetinin durdurulmasına karar verebilir. Mahkeme kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir.
(4) Tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmesi üzerine mahkeme durdurma kararını kaldırır. Verilen süre sonunda tüzük ve belgelerin kanuna uygun hâle getirilmemesi hâlinde ise mahkeme kuruluşun kapatılmasına karar verir.”
101. Kamu görevlileri sendikalarının kuruluş işlemleri de, 4688 sayılı Kanunu’nun 6. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiş olup maddenin birinci fıkrası; “Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar.”, üçüncü fıkrası; “Sendikanın kurucuları; sendika tüzüğü ve kamu görevlisi olduklarını gösterir belge ile sendikayı ilk genel kurula kadar sevk ve idare edeceklerin isimlerini kuruluş dilekçelerinin ekinde sendika merkezinin bulunacağı ilin valiliğine vermek zorundadırlar.” beşinci fıkrası ise; “Yukarıda anılan belge ve tüzüklerin ilgili valiliğe verilmesi ile sendika veya konfederasyon tüzel kişilik kazanır.” şeklindedir.
102. 4688 sayılı Kanunun 6. maddesinin yedinci ve sekizinci fıkralarına göre de; “Tüzüğün veya bu maddede sayılan belgelerin içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespit edilmesi ya da bu Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşmediğinin anlaşılması halinde, ilgili valilik eksikliklerin bir ay içinde tamamlanmasını ister. Tamamlanmadığı takdirde sendika veya konfederasyonun faaliyetinin durdurulması için ilgili valilik bir ay içinde iş mahkemesine başvurur. Mahkeme, kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir süre verir. Verilen süre sonunda tüzük ve belgeler kanuna uygun hale getirilmemişse, mahkeme sendika veya konfederasyonun kapatılmasına karar verir.”.
103. Görüldüğü üzere, Anayasamızda ve 4688 sayılı Kanun’da açıkça ifade edildiği gibi, sendikaların önceden izin almaksızın serbestçe kurulabileceği hususu tartışmasızdır.
104. Ayrıca 87 sayılı ILO Sözleşmesinin 2. maddesinde de, çalışanlar ve işverenlerin önceden izin almaksızın istedikleri kuruluşları kurabileceği belirtilmiştir.
105. O hâlde davacının, davalı Sendikanın yok hükmünde olduğunun tespiti talebinin ve bu çerçevede dava süresinin de değerlendirilmesi gerekmektedir.
106. Bir hukuki işlem konusu (içeriği) itibariyle olduğu gibi, meydana gelişi bakımından da emredici hukuk kurallarına aykırı bulunabilir. Meydana gelişe ilişkin emredici hukuk kuralları hukuki işlemin unsurlarını oluşturan, onun mevcudiyet şartlarını belirleyen kurucu-şekli nitelikteki hükümlerdir ve bu özellikleriyle konuya (içeriğe) ilişkin olan maddi nitelikteki hükümlerden ayrılırlar. İçeriğe ilişkin emredici hükümlere aykırılık hâlinde hukuki işlem şeklen mevcut ve meydana gelmiş olmakla birlikte, başlangıçtan itibaren hiç kimseye karşı hüküm ve sonuç doğurmaz. Kurucu-şekli nitelikteki emredici hukuk kurallarına aykırılık hâlinde ise kurucu unsurların, örneğin irade beyanının veya kanuni şeklin eksikliği sebebiyle hukuki işlem şeklen dahi meydana gelememektedir.
107. Hükümsüzlük hâlleri, yokluk ve butlan olarak iki alt kategoride ele alınabilir.
108. Kavram olarak yokluk; bir hukuki işlemin doğabilmesi için öngörülen ve kurucu nitelikte olan emredici hükümlere aykırılık hâlidir. Bu aykırılık, işlemin unsurlarında eksikliğe yol açar ve işlemi "yokluk" ile sakat hâle getirir. Yok sayılan işlem, şeklen dahi meydana gelmemiştir. Yokluk, bunu ileri sürme konusunda hukuki menfaati bulunan herkes tarafından her zaman ileri sürülebilir ve tespit ettirilebilir, hâkim tarafından da resen dikkate alınır.
109. Butlan ise; bir işlemin, konusuna ilişkin emredici hükümlere aykırı olması hâlidir. Eş söyleyişle, bir işlemin konusu; kanuna, ahlâka, adaba, kamu düzenine, kişilik haklarına aykırı ya da, imkânsız ise, bu işlem batıldır. Yokluktaki gibi, butlanda da kesin geçersizlik söz konusudur; hâkim bunu resen göz önünde bulundurur ve herkes bu geçersizliği, iptal davasında öngörülen üç aylık süreyle bağlı olmaksızın ileri sürebilir ve tespit ettirebilir. Yokluk ve butlan arasında sonuçları değil, sebepleri bakımından farklılık bulunmaktadır (Bilgili F., Demirkapı E.: Şirketler Hukuku, 2012, s.190).
110. Dolayısıyla içeriğe ilişkin emredici hükümlere aykırılık hâlinde mutlak butlandan; hukuki işlemin şekli unsurlarını tespit eden emredici hukuk kurallarına aykırılık sebebiyle hukuki işlemin mevcudiyet kazanamaması hâlinde ise hukuki işlemin yokluğundan söz edilmektedir. Yok hükmünde olan işlemler, baştan beri hüküm ifade etmezler ve bunların yok hükmünde olduğunun tespiti için açılacak davaların da hak düşürücü süre içinde açılması zorunlu değildir. Yokluk hâlinde, hukuki işlem bir veya daha fazla unsurunun yokluğu nedeniyle şeklen dâhi olsa mevcudiyet (varlık) kazanamamaktadır. Hukuken yok olan bir işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanabilmesi mümkün değildir.
111. Yokluk hâlinin resen göz önünde bulundurulacağı, herkesin bu geçersizliği ileri sürebileceği ve hukuken yok olan işleme hiçbir hukuki sonuç bağlanamayacağı hususu Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2008 tarihli ve 2008/11-246 E., 2008/239 K. ile 02.03.2014 tarihli ve 2013/11-1048 E., 2014/430 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
112. Öte yandan kurucuların tamamı aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler olduğundan, bu eksiklik giderilemez nitelikte olup bu anlamda 4688 sayılı Kanun’un 6. maddesi ve 6356 sayılı Kanun’un 7. maddesi gereğince süre verilerek tamamlanması da mümkün değildir.
113. Bu bağlamda inceleme konusu davada, davalı Sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulduğu anlaşılmakla, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden davalı Sendikanın yok hükmünde olduğunun tespitine karar verilmesi gerekmektedir
114. Davacı İdare tarafından davalı Sendikanın kuruluş işlemlerinin gerçekleştirilmemesi üzerine kuruluş talebinin reddi işleminin iptali için davalı Sendikanın idari yargıda açılan dava sonucunda Ankara 7. İdare Mahkemesinin 14.01.2016 tarihli ve 2014/2268 E., 2016/33 K. sayılı olup sendikaların kuruluşunun izin sistemine tabi olmadığı gerekçesiyle idari işlemin iptaline dair verilen ve Danıştay 10. Dairesinin 19.10.2017 tarihli ve 2016/3745 E., 2017/4220 K. sayılı kararı ile onanan kararının ise, Sendikanın kuruluş evrakının davacı İdare tarafından teslim alınmaması ve başvurunun reddi işleminin iptaline ilişkin olduğundan, anılan kararın Sendikanın Anayasa, 6356 sayılı Kanun ve 4688 sayılı Kanun hükümlerine uygun olarak kurulduğu hukuki sonucunu doğurmadığı, nitekim bu hususun adli yargının görev alanına dâhil olduğu açıktır.
115. Yukarıda ayrıntılı olarak izah edildiği üzere somut olayda yok hükmünde olan bir hukuki işlem söz konusu olduğundan, bu nitelikteki davaların süreye bağlı olmadığının da kabulü gerekmektedir.
116. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, sendika kurma hakkının temel bir hak olduğu, temel hakkın da yok hükmünde sayılamayacağı sadece Anayasa ve uluslararası sözleşmelerde sayılan durumlarda sınırlamaya tabi tutulabileceği, sendika kurma hakkının öznesinin iç hukuk normu hâline gelen ve Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi hükümlerine göre kendi çıkarlarını korumak için “herkes” olduğu, her ne kadar Anayasa’nın 51. maddesindeki düzenleme gibi 87 sayılı ILO Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartında “çalışanlar ve işverenler” kavramına yer verilmiş ise de, bu sözleşmeleri denetlemekle görevli komitelerin, “çalışanlar” kavramına çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de girdiğini belirttiği, Anayasa’nın 51. maddesinde sendika kurma hakkının çalışanlara ve işverenlere tanınmasına rağmen aynı maddenin ikinci fıkrasında yasak kapsamında olan kişi ve mesleklerin sayılmadığı, nitekim yargı kararları ile bu kapsama girmeyen çiftçi ve üreticilerin sendika kurabileceğinin kabul edildiği, Anayasa’nın yasak öngörmemesi nedeniyle sözleşmeye uygun yorumlanması gerektiği, temel hakkın genişletilmesinin bir çatışma olarak değerlendirilemeyeceği, Anayasa’nın 90. maddesinin son fıkrası ile temel haklara ilişkin sözleşmelere üstünlük tanınması ve Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulamayacağı nedeniyle uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerektiği, Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı gerekçesiyle uluslararası sözleşmenin uygulanmamasının, uluslararası sözleşmenin Anayasa’ya uygunluğunun denetlenmesi anlamına geldiği, sendika kurma hakkının temel bir hak olduğu, toplu pazarlık yapma ve grev hakkının ise bu hakkın sonuçları olduğu ve sonuçlarının sınırlandırılabileceği, burada “menfaat” ölçütünün esas alınması gerektiği, emeklilerin de çalışanlar gibi korunması gereken hak ve çıkarları bulunan kişiler olduğu, emekli kişilerin özlük haklarını korumak ve yaşam koşullarını geliştirmek için sendika kurma hakkına sahip olması gerektiği, sendika kurma hakkı temel hak olup toplu is sözleşmesi ve grev haklarının ise bu hakkın sonuçları olduğu, bu itibarla toplu iş sözleşmesi ve grev haklarının sınırlanabileceği, temel ölçünün menfaatin bulunup bulunmadığı noktası olması gerektiği, Anayasa'nın 51.maddesi ile uluslararası sözleşmeler çatışmadığından temel hak olan sendika kurma hakkının iç mevzuata göre yok hükmünde sayılmasının doğru olmadığı, emeklilerin önünde dernek kurma konusunda engel bulunmamasının, sendika kurma haklarının olmadığı anlamına gelmeyeceği sonuç itibari ile çıkarları doğrultusunda herkes gibi temel hak olan sendika kurma hakkını, iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşme hükümlerine göre emeklilerin de kullanabileceği, bu nedenle Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesinin direnme kararının yerinde olduğu ve kararın onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
117. Hâl böyle olunca, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 6. Hukuk Dairesince verilen direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı bozulması gerekir.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 373/1. maddesi gereğince BOZULMASINA,
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 17.11.2020 tarihinde yapılan ikinci görüşmede oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
KARŞI OY
1. Özel Daire ile Bölge Adliye Mahkemesi arasında direnmeye konu temel uyuşmazlık; Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’nın 51. maddesi ve buna dayanılarak çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikası ve Toplu Sözleşme Kanunu uyarınca sadece çalışanların kurma hakkına sahip olduğu sendika kurma hakkına emeklilerin sahip olup olmadıkları, Türkiye tarafından onaylanan ve sendika kurma hakkı da içeren temel haklara ilişkin sözleşmelerin bu hakkı verip vermeyeceği, bu kapsamda;
1.1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 51. maddesinde sadece “çalışanlar ve işverenlerin” sendika kurabileceğine dair düzenleme bulunmakta iken, Anayasa’nın 90. maddesinin beşinci fıkrasında yer alan “…Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarasıandlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecekuyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” düzenleme karşısında uluslararası sözleşme ile Anayasanın aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda Anayasada yer alan düzenlemelerin öncelikle uygulanmasının gerekip gerekmediği,
1.2. Anayasada yer alan düzenlemenin öncelikle uygulanmasının gerektiğinin kabulü hâlinde; sendika kurma hakkına sadece aktif çalışma hayatı içerisinde yer alan çalışanların mı sahip olduğu ve burada varılacak sonuca göre çalışmaya dayalı hakları kullanan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının bulunup bulunmadığı, buna göre emekliler tarafından kurulduğu anlaşılan davalı sendikanın 6356 sayılı Kanun ve 4688 sayılı Kanunda öngörülen kuruluş koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği ile davalı sendikanın yok hükmünde olup olmadığı ve bu nitelikteki davaların süreye bağlı olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır.
2. Bölge Adliye Mahkemesinin Türkiye tarafından onaylanan ve iç hukuk normu hâline gelen Uluslararası Sözleşmeler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi, 87 sayılı ILO sözleşmesi ve Kişisel ve Siyasal Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşmesi hükümleri ile emsal Anayasa, Danıştay ve Yargıtay kararlarına atıf yaparak;
“Anayasanın 90/son maddesi uyarınca iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere göre emeklilerin de sendika kurma haklarının olduğu, Yargıtay bozma kararının İdare Mahkemesi ve Danıştay kararı ile çeliştiği, davalı sendikanın idari yargının verdiği kararlarla sabit olduğu üzere yasaya uygun olarak kurulduğu, bu nedenle yok hükmünde sayılmasının hukuken mümkün olmadığı, davalı sendika tüzüğünün "üyelik, sendikaya üye olabilecekler" başlıklı 7. maddesinde "Sendikaya bu tüzüğün 3. maddesinde belirtilen kurum ve kuruluşlardan emekli olanlar, dul ve yetimler ile 65 yaş maaşı alanlar üye olabilir." düzenlemesinin yer aldığı, iç mevzuatımızda çalışanların sendika kurabileceğine dair düzenleme yer almakta ise de, gerek uluslararası sözleşmeler içeriği, gerek emsal yargı kararları, gerekse Sosyal Haklar Avrupa Komitesinin (SHAK), sosyal şart anlamında "çalışanlar” kavramını yalnızca aktif çalışma yaşamındaki çalışanlarla sınırlı tutmaması ve bu kavramın emeklileri, evde çalışanları ve işsizleri yani çalışmaya (emeğe) dayalı hakları kullanan kişileri de kapsayacağı şeklindeki kararlarının bulunmasına göre emeklilerin sendika kurma haklarının bulunduğunun kabulü gerektiği” gerekçesiyle verdiği direnme kararı;
Çoğunluk görüşü ile Özel Dairenin bozma gerekçelerinden biri olan “şekli ve maddi anlamda üstünlüğü bulunan Anayasanın normlar hiyerarşisinde en üst sırada olduğu, kanunların uluslararası sözleşmelerle farklı hükümler içermesi durumunda, uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanacağı yönündeki Anayasa’nın 90. maddesinin, Anayasa hükümleri ile uluslararası sözleşmeler arasında farklı hükümler bulunması hâlinde uluslararası sözleşmelere üstünlük tanınacağı şeklinde yorumlanamayacağı; bu itibarla, Anayasa'nın, sendika kurma hakkını yalnızca çalışanlara ve işverenlere tanıdığı dikkate alındığında, bu kapsamda bulunmayan ve aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkının Anayasal bir dayanağının bulunmadığı, emeklilerin sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden yok hükmünde olacağı” gerekçesi kabul edilerek bozulmuştur.
3. Çoğunluk görüşü aşağıda açıklanan gerekçeler ve özellikle sendika kurmanın temel haklardan olmasına, temel hakların yok hükmünde sayılmamasına, temel haklara ilişkin Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen ve temel hakları içeren uluslararası sözleşmelerin en üst norm olmasına, Anayasa’da bu konuda açık düzenleme bulunmamasına ve kişi ve meslek olarak bir sınırlama getirmemesine, Avrupa İnsan Hakları, Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay’ın emsal kararlarına göre isabetli olmamıştır. Zira;
4.1. Normatif düzenlemeler:
4.1.1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası;
Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü:Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz(Madde 11).
Temel hak ve hürriyetlerin niteliği: Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir(Madde 12).
Sınırlanması: Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz(Madde 13).
Maddi ve Manevi varlığını koruma: Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir(Madde 17).
Sendika Kurma Hakkı: Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Hiç kimse bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaz.
Sendika kurma hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabilir.
Sendika kurma hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.
İşçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin bu alandaki haklarının kapsam, istisna ve sınırları gördükleri hizmetin niteliğine uygun olarak kanunla düzenlenir.
Sendika ve üst kuruluşlarının tüzükleri, yönetim ve işleyişleri, Cumhuriyetin temel niteliklerine ve demokrasi esaslarına aykırı olamaz(Madde 51).
Uluslararası Sözleşmelerin Anayasaya göre niteliği: Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır(Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.).
4.1.2. 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu:
Amaç: Bu Kanunun amacı, işçi ve işveren sendikaları ile konfederasyonların kuruluşu, yönetimi, işleyişi, denetlenmesi, çalışma ve örgütlenmesine ilişkin usul ve esaslar ile işçilerin ve işverenlerin karşılıklı olarak ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma şartlarını belirlemek üzere toplu iş sözleşmesi yapmalarına, uyuşmazlıkları barışçı yollarla çözümlemelerine, grev ve lokavta başvurmalarına ilişkin usul ve esasları düzenlemektir(Madde 1).
Sendika: İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak ekonomik ve sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için en az yedi işçi veya işverenin bir araya gelerek bir işkolunda faaliyette bulunmak üzere oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kuruluşları ifade eder(Madde 2/1.g).
İşçi ve işveren kavramı: Bu Kanunun uygulanması bakımından işçi (Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi), işveren (işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren) ve işyeri kavramları 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununda tanımlandığı gibidir(Madde 2/3).
İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılır(Madde 2/4).
Kuruculuk şartları: Fiil ehliyetine sahip ve fiilen çalışan gerçek veya tüzel kişiler sendika kurma hakkına sahiptir(Madde 6).
4.1.3. 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu:
Kamu görevlisi: Bu Kanun kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların kadro veya pozisyonlarında istihdam edilenlerden işçi statüsü dışında çalışan kamu görevlilerini ifade eder(Madde 3/1.a).
Kuruluş işlemleri: Sendika ve konfederasyonlar önceden izin almaksızın serbestçe kurulurlar. Sendika kurucusu olabilmek için kamu görevlisi olarak çalışmak yeterlidir(Madde 6).
4.2. Normatif iç hukuk düzenlemelerine göre sendika kurma hakkı:
Gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sı (Ekim 2003 değişikliği ile) ve gerekse buna göre yasama tarafından çıkarılan 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikalar ve Toplu Sözleşme Kanunu, çalışanlar ve işverenler ile işçi niteliği taşımayan kamu görevlilerinin sendika kurabileceklerini belirtmektedir. Anayasa’da sadece “çalışanlar” ibaresi kullanılırken, kanunlar “fiilen çalışan” (istihdam edilen) kavramına yer vermiştir.
6356 sayılı kanunda özne işçi ve işveren olup, kanunun ayrıca “İş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişilerin de bu Kanunun ikinci ila altıncı bölümleri bakımından işçi sayılacağını” belirtmiş, işçi (çalışan) kavramını genişletmiş, ancak bunlar yönünden Toplu İş Sözleşme ve Greve ilişkin hükümlerin uygulanamayacağını belirterek, toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı tanınmamıştır.
4.3. Anayasa Mahkemesi 6356 sayılı Sendikalar Kanunu’nda “Kurucu şartları içinde yer alan “fiilen çalışan” ibaresini oy çokluğu ile Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. (2013/1 Esas, 2014/161 Karar). Anayasa Mahkemesi kararının 6356 sayılı kanunun işçi ve işveren ilişkilerini düzenlemesi nedeni ile kabul edilebilir yönü vardır. Ancak Anayasa Mahkemesi kanunun Anayasa’ya aykırılığını incelemektedir. Kanunun Uluslararası Sözleşmelere aykırılığının tespiti yönünde bir denetim görevi bulunmamaktadır.
4688 sayılı Kamu Görevlileri Kanununun 15. maddesinde bazı kamu görevlilerine sendika kurma ve üye olma yasağı getirilmiştir. Anayasa Mahkemesi bu madde de yer alan yasaklamalardan ilk olarak, “MSB ile Türk Silahlı Kuvvetlerinde çalışan sivil memurlar ve kamu görevlileri (2013/21 E, 2013/57), ikinci olarak Emniyeti hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahil personeli (2013/130 E, 2014/18 K) ve son olarak da TBMM Başkanlığı idari teşkilatında çalışanları (2015/62 E, 2015/84 K.) yasak kapsamına alınmasını Anayasaya aykırı bulmuştur.
5.1. Uluslararası Sözleşmeler:
5.1.1Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi(Türkiye tarafından 10.03.1954 tarih ve 6366 sayılı kanunla onaylandı): Madde 11. "Herkes, barışçıl nitelikli toplanma özgürlüğü ve çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya girme hakkı dahil, başkalarıyla birlikte örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir" .
5.1.2. Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi(Türkiye Sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamıştır. Bakanlar Kurulu 07.07.2003 tarihinde sözleşmenin onaylanmasını kararlaştırmış ve 21.07.2003 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmıştır.): Madde 22. "Herkes başkalarıyla birlikte dernek kurma hak ve özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, herkesin çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkını da içerir (22/1). Bu hakkın kullanılmasına ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin, kamu düzeninin, genel sağlık veya ahlâkın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuken öngörülmüş ve demokratik bir toplumda gerekli olan sınırlamaların dışında başka hiçbir sınırlama konamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler ve polis teşkilatı mensuplarının bu hakkı kullanmaları üzerine hukuki kısıtlamalar konulmasını engellemez (22/2)".
5.1.3. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi(Bakanlar Kurulu Kararı 27 Mayıs 1949 tarih ve 7217 Sayılı Resmi Gazete'de yayınlanmıştır.: Madde 23/4. "Herkesin çıkarlarının korunması amacıyla sendikalar kurmaya ve bunlara katılmaya hakkı vardır".
5.1.4. BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi (Türkiye Cumhuriyeti sözleşmeyi 15 Ağustos 2000 tarihinde imzalamış, sözleşme 04.06.2003 tarihli ve 4867 sayılı kanunla uygun bulunmuş ve Bakanlar Kurulu 10.07.2003 tarihinde sözleşmeyi onaylamıştır): Madde 8. "Bu sözleşmeye taraf devletler herkese ekonomik ve toplumsal çıkarlarının korunup geliştirilmesi için sendika kurma ve ancak ilgili örgütün kurallarına bağlı olmak koşuluyla istediği sendikaya üye olma hakkını ve bu hakkın kullanılmasında demokratik bir toplumda ulusal güvenlik ya da kamu düzeni ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından zorunlu bulunan ve ancak yasayla konulmuş olanlar dışında bir kısıtlama uygulamamayı üstlenir(1/a bendi). Sendikaların serbestçe faaliyette bulunma hakkı, ulusal güvenliği veya kamu düzenini veya başkalarının hak ve özgürlüklerini koruma amacıyla, demokratik bir toplumda gerekli olan ve hukuken öngörülen sınırlamaların dışında her hangi bir sınırlamaya tabi tutulamaz(1/c bendi). Bu madde, silahlı kuvvetler veya polis mensuplarının veya Devlet idaresinde görevli olanların bu hakları kullanmalarına hukuken öngörülen sınırlamalar koymalarını engellemez(8/2 bendi)".
5.1.5. Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi: Madde 12. "Herkes, barışçıl bir biçimde toplanma özgürlüğü ile her düzeyde, özellikle siyaset, sendika ve yurttaşlıkla ilgili konularda örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu, herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara girme hakkını da içerir".
5.1.6. Gözden Geçirilmiş Sosyal Şartı(ve Avrupa Sosyal Şartı) 1. Bölüm 5. Maddesi. “Tüm çalışanlar ve işverenler, ekonomik ve sosyal çıkarlarını korumak amacıyla ulusal ve uluslararası kuruluşlar düzeyinde örgütlenme özgürlüğüne sahiptir”.
5.1.7. 87 nolu Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme(Kanun Tarih ve Sayısı: 25 Kasım 1992 / 3847, R.G. 22 Aralık 1992 / 21432 mükerrer, Bakanlar Kurulu Kararı 8 Ocak 1993 / 93-3967 , R.G. 25 Şubat 1993 / 21507): Madde 2. Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.
5.1.8. 151 sayılı Çalışma İlişkileri (Kamu Hizmeti) Sözleşmesi(Kabul tarihi/kanun no: 25 Kasım 1992 / 3848. RG. 11 Aralık 1992 / 21432-Mükerrer. Yürürlük tarihi: 12 Temmuz 1993): Madde 4. Kamu görevlileri, çalıştırılmaları konusunda sendikalaşma özgürlüğüne halel getirecek her türlü ayrımcılığa karşı yeterli korumadan yararlanacaklardır.
5.2. Uluslararası Sözleşmelere Göre Sendika Kurma Hakkı:
87 sayılı Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına ilişkin sözleşme ile Avrupa sosyal Şartı sendika kurma hakkı öznesine çalışanları(151 sayılı sözleşmede kamuda istihdam edilenleri kapsamaktadır) koyarken, Türkiye’nin onayladığı Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesive Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi sendika kurmada özne olarak herkesi kapsamış ve herkesin kendi çıkarlarını korumak için sendika kurabileceklerini belirtmişlerdir.
87 sayılı ILO sözleşmesinde çalışanlar kavramına yer verilmesine rağmen, Uluslararası Çalışma Örgütü(ILO), denetimler sonucu oluşturduğu “Komite Kararları”nda, komitenin, emekli çalışanlara yalnızca sendikaya katılma ve söz konusu örgütün kurallarına tabi biçimde işleyişinde yer alma hakkı verilmesinin örgütlenme özgürlüğü ilkelerine aykırı bulmadığını (412. Sıra- Vaka No. 2888, paragraf 1085.), bir sendikanın özel çıkarlarını savunmaları için emekli çalışanları temsil edip edemeyeceğine karar verme hakkının, tüm sendikaların iç özerklikleriyle ilgili bir sorunu olduğunu (413. Sıra) belirtmiştir.
Keza Avrupa Sosyal Şartı’nın yerine getirilip getirilmediğini denetleyen Sosyal Haklar Avrupa Komitesi, Polonya raporunda açıkça “sosyal şart anlamında çalışanlar kavramının yalnızca aktif çalışanları değil aynı zamanda çalışmaya dayalı hakları kullanan kişileri (emekli, işsiz ve evde çalışanları) de kapsayacağını” belirterek, emeklilerin de Avrupa Sosyal Şartına göre sendika kurmaları gerektiğini vurgulamıştır.
Görüldüğü gibi her ne kadar 87 sayılı sözleşme ile Avrupa Sosyal Şartında çalışanların sendika kurabileceği kuralına yer verilmiş ise de sözleşme ve şartın uygulanmasını denetleyen komiteler, açıkça çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de bu sözleşme hükümlerine göre sendika kurabileceklerini belirtmişlerdir.
Nitekim anılan sözleşmelere dayanılarak, Avrupa Sendikalar Konfederasyonuna (ETUC) bağlı Emekli ve Yaşlı Sendikaları Konfederasyonu (FERPA) örgütü kurulmuş olup, Avrupa da yaklaşık 10 milyon emekliyi temsil eden 23 ülkede sendika örgütlenmesi bağlıdır(www. ferpa.online).
Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ve BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesine dayanılarak da 2010 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde İşsiz Sendikası (UCUBED) kurulmuştur(Kuşlu, Özlem. İşsiz Sendikası ve UCubed Örneği. ÇSGB Çalışma Dünyası Dergisi. Cilt 1. Sayı:2. Ekim-Aralık 213. s: 85-104).
5.3. Türk Yargı Makamlarının Sendikal Haklarda Uluslararası Sözleşmelere Bakış Açısı:
5.3.1. Anayasa Mahkemesi: Anayasa Mahkemesi, iç hukuk düzenlemeleri olan kanunların Anayasaya somut veya somut denetimini yaparken, kanunların Anayasa’ya uygunluğuna bakmakta, denetimi yapılan normun Uluslararası Sözleşmelere uygun olup olmadığını denetlememektedir. Zaten böyle bir görevi de yoktur. Ancak bireysel başvuru da hak ihlallerinin denetimini yaparken, Anayasa yanında Uluslararası Sözleşmelerin hükümlerine de atıf yapmıştır. Daha çok destek normu olarak kullandığı anlaşılmaktadır.
Anayasa Mahkemesinin 16.04.2014 tarih ve 2013/5447 Başvuru no ile Bireysel Başvuruda, sendikal hakların ihlal edildiğine dair verdiği karara göre:
“Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır. Sendikaya üye olma özgürlüğü, bir kimsenin sendikaya üye olmasının iradî olmasını gerektirir. Bu özgürlük aynı zamanda, birden çok sendikadan istenilen sendikanın seçilmesi ve o sendikaya üye olma hakkını da içerir(B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68). Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı, örgütlenme özgürlüğünün şekli ve özel bir yönüdür(bkz. Belçika Ulusal Polis Sendikası kararı / Belçika, 27 Ekim 1975, B. No: 4464/70, § 17). Sendikaya üye olmama hakkına AİHS’de açıkça yer verilmemiş olması, örgütlenme özgürlüğünün negatif yönünün AİHS’in 11. maddesinin dışında bırakıldığı ve sendikaya üye olmaya zorlamanın bu hükmün amacına uygun olduğu anlamına gelmez. AİHS’in 11. maddesinin, sendika üyeliği anlamında her türlü zorlamaya izin verecek şekilde yorumlanması, bu hükmün amaçladığı özgürlüğün özünü zedeler(bkz. Young, James ve Webster / Birleşik Krallık, B.No: 7601/76; 7806/77, 13/8/1981, § 52). Belli bir sendikaya üye olmaya zorlama, AİHS anlamında her zaman sorun oluşturmasa da, somut olayın koşulları altında belirli bir zorlama şekli, AİHS’in 11. maddesi ile korunan örgütlenme özgürlüğünün özüne zarar verebilir(bkz.Gustafsson / İsveç, B.No: 15573/89, 25/4/1996, § 45). Örgütlenme özgürlüğünün amaçlarından biri, AİHS’in 9. ve 10. maddelerinde güvence altına alınan kişisel düşüncelerin korunmasıdır. Bu koruma, negatif ve pozitif örgütlenme özgürlüğünün birlikte güvence altına alınmasıyla sağlanabilir(bkz.Chassagnou ve Diğerleri/ Fransa, B.No: 25088/94, 28331/95, 28443/95, 29/4/1999, § 103). Kişisel düşüncelerin korunması ise, AİHS’in 11. maddesinde zımni olarak kabul edilen kişinin seçim yapma hakkının önemli bir sonucu ve bu maddenin negatif yönünü ortaya koyan önemli bir unsurdur(bkz.Sorensen ve Rasmussen / Danimarka, B.No: 52562/99, 52620/99, 11/1/2006, § 54). Sendikal hakların kullanılması konusunda devletin pozitif ve negatif yükümlülükleri bulunmaktadır. Anayasa'nın 51. maddesi uyarınca çalışanlar, önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptirler. Bu hakların gerçek ve etkili şekilde serbestçe kullanılmasını sağlamak, devletin pozitif yükümlülüğü içindedir. 51. maddede ayrıca, hiç kimsenin bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamayacağı düzenlenmiş olup, bu hakların serbestçe kullanılmasını sağlamak ve buna ilişkin engelleyici durumları ortadan kaldırmak da devletin negatif yükümlülüğü kapsamında değerlendirilmektedir. AİHS’in 11. maddesi temel olarak, maddede yer verilen haklardan etkili bir şekilde faydalanılmasını sağlama konusunda devletin pozitif yükümlülüğünü gerekli kılar. Bunun yanında, sendikaya üye olmama hakkına AİHS’de yer verilmemiş olması, örgütlenme özgürlüğünün negatif yönünün AİHS’in 11. maddesinin dışında bırakıldığı anlamına gelmeyeceği için sendikaya üye olmaya zorlama da 11. maddeye aykırılık oluşturur. AİHS’deki bu düzenleme ve anlayışa paralel olarak, Anayasa’nın 51. maddesi de, sendikaya serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme hakları ile hiç kimsenin bir sendikaya üye olmaya ya da üyelikten ayrılmaya zorlanamaması ilkesi devletin bu hak kapsamındaki pozitif ve negatif yükümlülüklerini içermektedir.
5.3.2. Danıştay uygulaması:
Danıştay bazı kararlarının gerekçesinde Uluslararası Sözleşmelerdeki (AGİT’e, AIHS’ne, ILO Sözleşmesine ve diğer antlaşmalardaki) kurallara başvurmuş, açıklayıcı ve destekleyici gerekçe yapmıştır.
Danıştay 1. Dairesi 22.04.1992 tarih ve 1992/136 E, 1992/147 K. Sayılı kararı ile Anayasa’da o zaman için sadece işçiler sendika kurabilir düzenlemesine karşın “sendika kurma hakkının yalnızca isçi ve işverenlere özgü olduğu anlamına gelecek bir anlatımın yer almadığı, Anayasa bütünüyle incelendiğinde, kamu görevlilerinin sendika kurma hakkının anayasal bir hak olarak yer almadığı, ancak bunu yasaklayan bir hükmün de bulunmadığı, bir hakkın anayasada yer almamış olmasının, yasayla tanınmasına engel olamayacağı, nitekim, 1961 Anayasasının 47. maddesinde yalnızca toplu sözleşme ve grev hakkından söz edilmesine ve lokavta ilişkin bir hüküm bulunmamasına rağmen, 275 sayılı Kanunun lokavtı, yasal bir hak olarak işverenlere tanıdığı, Anayasanın 51. maddesinde kamu görevlilerinin sendika ve üst kuruluş kurma hakkı konusunda bir düzenleme yer almamış olmakla birlikte Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) nün Sendika Özgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin 87 sayılı Sözleşme ile Kamu Hizmetinde Örgütlenme Hakkının Korunmasına ve İstihdam Koşullarının Belirlenmesi Yöntemlerine İlişkin 151 sayılı Sözleşmenin onaylanarak kamu görevlileri de dahil olmak üzere herkese sendika kurma hakkı tanınmasına ve konunun yasal olarak düzenlenmesine Anayasal bir engel bulunmadığı” şeklinde görüş belirtmiştir.
Danıştay 10. Dairesi ise memurların sendika kurmaları ve sendikal faaliyette bulunmalarını engelleyen İçişleri Bakanlığı genelgesinin iptali istemiyle açılan davada, “Anayasamızda kamu personelinin sendikalaşma hakkı düzenlenmemiş olmakla birlikte söz konusu hakkın kullanılmasını engelleyen bir hükme de yer verilmemiştir. Temel hak ve özgürlükler kapsamı içindeki bir hakkın sadece Anayasada yer almadığı gerekçesiyle kullanılması engellenmez…” İfadelerine yer vermiş, kamu görevlilerinin sendikalaşma hakkının AİHS’nin 11. maddesiyle güvence altına alındığını açıkça belirtmiş ve söz konusu genelgenin iptaline karar vermiştir(Danıştay 10. Dairesi, 10.11.1992 gün ve 1991/1262 E, 1992/3911 K.).
Keza Danıştay 10. Dairesi, “Emeklilik statüsü içinde bulunan kişilerin aktif olarak çalışmamakla beraber çalışanlar gibi korunması ve geliştirilmesi gereken hak ve çıkarları bulunan kişilerdir. Emekli ve yaşlılık aylıkları ile öteki sosyal güvenlik hakları, emeklilerin birey olarak tek başına sosyal güvenlik kuruluşlarına, yani kamu işverenine karşı savunabilecekleri, koruyup geliştirebilecekleri haklar değildir. Bu haklar da, aktif çalışma yaşamındaki ücretlilerin hakları gibi, sendikal örgütler aracılığıyla korunması ve geliştirilmesi gereken haklardır” içtihadı ile emeklilerin sendika kurabileceklerini belirtmiştir (20.07.2007 gün ve 2004/11046 E, 2007/4117 K.).
5.3.3. Yargıtay Uygulaması:
Yargıtay, bazı kararlarında iç hukuk normlarından hareket ederken, birçok kararında uluslararası anlaşmaları kanun hükmünde değerlendirmekte ve kararlarında gerekçe olarak yer vermektedir.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesi yerel mahkemelerin işçi ve memur emeklileri tarafından kurulan 2821 sayılı önceki Sendikalar Kanunu’nu ile 4688 sayılı Kanun kapsamında değerlendirme yaparak kapatma kararı veren yerel mahkeme kararlarını gerekçesiz olarak onarken (18.12.2006 gün ve 11979-14232 ve 28.01.2008 gün ve 14594-689 sayılı ilamları) daha sonra verdiği kararlarda ise uluslararası sözleşmelerin iç hukuk normu hâline geldiğini ve Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca uygulanması gerektiğini belirterek emeklilerin ve Çiftçilerin sendika kurabileceklerine karar vermiştir(14.11.2011 gün ve 2010/9354 E, 2011/11833 K. -emekliler için, 27.11.2012 gün ve 2011/12583 E, 2012/18032 K. –Çiftçiler için).
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin kararlardaki gerekçesi: “T.C. Anayasasının 03/10/2001 tarihli 4709 sayılı Kanunun 20. maddesiyle değişik 51. maddesinin 1. fıkrasında çalışanlar ve işverenlerin önceden izin almaksızın sendika kurabilecekleri düzenlenmiştir. 2821 sayılı Sendikalar Kanunu ve 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu ile sendikal haklar açısından işçiler ve işverenler hak öznesi; 4688 sayılı Yasada da kamu görevlileri hak öznesi kabul edilmiştir. Dolayısıyla iç hukukumuzda yapılan düzenlemeler çerçevesinde aktif olarak çalışma hayatına dahil olanlar için sendikal haklarla ilgili düzenleme yapılmıştır. Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler ve ülkedeki yürürlükte bulunan tüm mevzuat gözönünde bulundurulduğunda, işçiler-işverenler ve kamu görevlilerinin sendikal haklarının düzenlendiği anlaşılmaktadır. Buna mukabil dava konusu sendikanın üyelerinin ve dolayısıyla emeklilerin sendikal hakları ile ilgili bir düzenleme olmadığı gibi emeklilerin sendika kurmalarının yasak olduğunu belirten bir düzenleme de yoktur. Ayrıca Anayasanın 17. maddesinde "Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir." bu düzenlemede, herkesin dolayısıyla emeklilerinde maddi varlıklarını korumak ve geliştirmek amacıyla örgütlenmesi ve sendika kurmaları güvence altına alınmıştır.
Yine Anayasanın 90/son maddesine göre "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz.(Ek cümle: 07/05/2004-5170 S.K./7.mad.). Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır." hükmü çerçevesinde, Türkiye tarafından kabul edilip usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalardan, B.M. Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin 8. maddesi, B.M. Medeni ve Siyasi Sözleşmesinin 11. maddesi uyarınca sendikal haklardan herkesin yararlanacağı hususu düzenlenmiştir. Bu sözleşmelerde belirtilen "Herkes" kapsamına aktif çalışma yaşamı içinde bulunanların yanısıra, aktif çalışma hayatından ayrılmış emekliler de dahildir. Dosya bilgileri ve sendikanın tüzüğüne göre adı geçen sendika emeklilerin maaş vb. gibi haklarını koruyacak ve geliştirecektir. Bu da tipik bir ekonomik çıkar savunması ve dolayısıyla sendika konusu olabilecek bir faaliyettir.
Yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler doğrultusunda, T.C. Anayasa'sı ve 2821, 2822 ve 4688 sayılı yasalarda işçiler, işverenler ve kamu görevlileri sendikal hakların öznesi olarak düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerde, emeklilere (çiftçilere) sendikal haklarını yasaklayan bir kural da yoktur. Yukarıda belirtilen ve usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan uluslararası andlaşmalarla da sendika hakkı "herkes"e tanındığına göre, emeklilerin (çiftçilerin) sendika kurma haklarının olduğunun kabulü ile açılan davanın reddine karar verilmesi gerektiği hâlde, kabulüne yönelik karar doğru görülmemiş bozulması gerekmiştir”.
Yargıtay 9. Hukuk Dairesi de üretici köylülerin sendika kurabileceklerine ilişkin uluslararası sözleşmeleri esas alan yerel mahkeme kararını onarken (30.12.2010 gün ve 2010/33345-41972), yargı organını temsil eden yargıçların sendika kuramayacaklarına oy çokluğu ile karar vermiştir(2011/49782 E, 2012/4945 K).
Direnmeye konu uyuşmazlıkta emeklilerin sendika kuramayacaklarını belirten Yargıtay 22. Hukuk Dairesi ise, 4688 sayılı yasa kapsamında “Uluslararası Çalışma Örgütü'nün 87 sayılı Sözleşmesi'nin 2. maddesine göre “Çalışanlar ve işverenler herhangi bir ayırım yapılmaksızın önceden izin almadan istedikleri kuruluşları kurmak ve yalnız bu kuruluşların tüzüklerine uymak koşulu ile bunlara üye olmak hakkına sahiptirler.” Aynı sözleşmenin 9. maddesine göre ise “Bu sözleşmede öngörülün güvencelerin silahlı kuvvetlere ve polis mensuplarına ne ölçüde uygulanacağı ulusal mevzuatla belirlenir.” 4688 sayılı Kanun'un “Sendika üyesi olamayacaklar” başlıklı 15. maddesinin (j) bendinin dava tarihinde yürürlükte bulunan metnine göre “Emniyet hizmetleri sınıfı ve emniyet teşkilatında çalışan diğer hizmet sınıflarına dahilpersonel”in sendika üyesi olamayacakları ve sendika kuramayacakları hususu belirtilmiştir. İnceleme konusu davada, davalı sendikanın, sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan emniyet hizmetleri sınıfına dahil polis memurları tarafından kurulduğu anlaşılmakla” polislerin kuramayacağını” (2016/12861 E, 2016/16434 K) içtihat ederken, 9. Hukuk Dairesinin oy çokluğu ile kuramaz dediği yargıçların, sendika kurabileceklerine karar vermiştir(2015/8020 E, 2015/15117 K). Aynı Özel Daire Anayasa’nın 90/son maddesi uyarınca temel hak olan sendika kurma hakkını düzenleyen AIHS, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, 87 sayılı ILO sözleşmesi hükümleri ile AIHM’nin Demir-Baykara Türkiye kararına atıf yaparak köy ve mahalle muhtarlarının sendika kurabileceklerine karar vermiştir(2015/1519 E, 2015/29700 K).
6. İç Hukuk Normu Hâline Gelen Uluslararası Sözleşmelerin Esas Alınması:
Anayasa’nın 11. maddesinde anayasanın bağlayıcı ve üstün olduğu ve kanunların Anayasa’ya aykırı olamayacağı belirtilmiş ise de aynı Anayasa uluslararası onaylanan ve iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere ayrı bir statü tanımış ve Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini belirtmiştir. Özellikle de temel haklar konusunda çatışma halinde ise uluslararası sözleşmelerin esas alınacağını belirterek, temel haklarda uluslararası sözleşmelerin üst norm olarak uygulanacağını kabul etmiştir. O hâlde Anayasa’nın 11. maddesi uyarınca 90/son maddesinin gözönünde bulundurarak uluslararası sözleşmeleri yargı makamlarının öncelikle uygulaması gerekir. Sonuç itibariyle temel haklara ilişkin iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşme hükümlerini yerel mahkeme, bölge adliye mahkemesi ve temyiz mahkemesi uygulamak zorundadır. Uygulamak zorunda olan mahkeme, Anayasa veya yasa ile çatıştığını belirterek uygulamaz ise o zaman Anayasa Mahkemesinin yapmadığı bir denetimi yapar ve Anayasanın bağlayıcılığını ihlal etmiş olur.
6.1. Yargı Uygulaması:
6.1.1. Anayasa Mahkemesi yukarda belirtilen 2013/5447 başvuru no ile verdiği kararda “Anayasanın 90. maddesindeki düzenleme uyarınca usulüne uygun olarak yürürlüğe konulan temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalarda yer alan düzenlemelerin kanun hükmünde olduğu belirtilerek, 7/5/2004 tarihinde yapılan değişiklikle fıkraya eklenen son cümle ile hukukumuzda kanunlar ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşmalar arasında bir çeşit hiyerarşi ihdas edilmiş ve aralarında uyuşmazlık bulunması halinde andlaşmalara öncelik tanınacağı hüküm altına alınmıştır. Bu düzenleme uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası bir andlaşma ile bir kanun hükmünün çatışması halinde, uluslararası andlaşma hükmünün öncelikle uygulanması gerekir. Bu durumda başta yargı mercileri olmak üzere, birbiriyle çatışan temel hak ve özürlüklere ilişkin bir uluslararası andlaşma hükmü ile bir kanun hükmünü önlerindeki olaya uygulamak durumunda olan uygulayıcıların, kanunu göz ardı ederek uluslararası andlaşmayı uygulama yükümlülükleri vardır(B. No. 2013/4439, 6/3/2014, § 35). Anayasa’nın 90. maddenin beşinci fıkrası uyarınca, sözleşmeler hukuk sistemimizin bir parçası olup, kanunlar gibi uygulanma özelliğine sahiptir. Yine aynı fıkraya göre, uygulamada bir kanun hükmü ile temel hak ve özgürlüklere ilişkin olan sözleşme hükümleri arasında bir uyuşmazlığın bulunması hâlinde, sözleşme hükümlerinin esas alınması zorunludur. Bu kural bir zımni ilga kuralı olup, temel hak ve özgürlüklere ilişkin sözleşme hükümleriyle çatışan kanun hükümlerinin uygulanma kabiliyetini ortadan kaldırmaktadır (B. No. 2013/2187, 19/12/2013, § 45).
6.1.2. Danıştay, 7.12.1989 tarih ve 6/4 sayılı içtihadı birleştirme kararında AİHS'nin iç hukukun bir parçası olduğunu, anayasaya aykırı olsa bile yasaların önce ya da sonra olmalarına bakılmadan uygulanacağını, yasanın sözleşmeyi değiştiremeyeceğini, çünkü yasalar üstü olduğunu belirtmiştir(22.5.1991, 1723/933).
Danıştay 5. Dairesi’nin, 21.5.1991 günlü, E.1986/1723, K.1991/933 sayılı kararında “Anayasanın 90. maddesindeki hüküm karşısında, uluslararası antlaşmaların Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğine ve bu antlaşmalarla bir devletin diğer devletlere karşı antlaşmada yer alan hak ve hürriyetlerden kendi vatandaşlarını da yararlandırmak konusunda uluslararası yükümlülük altına girmiş olduğuna göre, usulüne uygun şekilde onaylayarak yürürlüğe konulmuş bu nitelikte bir antlaşmanın, Anayasaya aykırı hüküm taşısa bile uygulanmaktan alıkonulamayacağı, kendisinden önce veya sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı ya da sonradan çıkan yasanın antlaşma kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek uygulanmasının savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir. Anayasa, antlaşmaların Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini açıklamak suretiyle, ulusal hukuk yönünden antlaşmaların üstünlüğü ilkesini benimsediğini belirtmiş olmaktadır.” denilmiş ve antlaşmalara üstünlük tanınmıştır.
6.1.3.Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu, tabii babalığına hükmolunan çocuğun, gayri sahih nesebi olarak, babasına mirasçı olacağına ilişkin, 22.02.1997 tarihli, 1/1 sayılı kararında, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine, 1950 tarihli AİHS’ne, 1959 tarihli Çocuk Hakları Sözleşmesine dayanmış ve kararını bunun üzerine kurmuştur.
6.2. Doktrin görüşü:
6.2.1. Gözübüyük ve Gölcüklü’ye göre, Anayasa’ya aykırılığı öne sürülemeyen bir anlaşmanın, Anayasa’ya aykırı diye uygulanmaması, Anayasa’nın getirdiği sisteme ters düşer. Keza, bir anlaşmadan sonra yürürlüğe giren kanunun, "sonraki kanun" veya "özel hüküm" denilerek anlaşma karşısında öncelikle uygulanması da, aynı şekilde mümkün olmamalıdır. Anlaşmalar, kendi kurallarına göre değiştirilir; ulusal normlarla bunları tek taraflı değiştirmenin veya ilga etmenin imkanı yoktur(Feyyaz Gölcüklü, Şeref Gözübüyük, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Uygulaması, Turhan Kitabevi, Genişletilmiş 3. Bası, Ankara, 2002. s.21).
6.2.2. Selçuk’a göre: "Anayasa yapıcı, Anayasa’yı yaparken, uluslararası anlaşmaları yasa düzeyinde öngörmüş olabilir. Ancak bu, onun öznel iradesidir(occasiolegis). Aynı Anayasa yapıcısı, anayasaya aykırılık iddiasını engelleyerek, bu öznel iradeyi aşmış; o anda bile geleceğe yönelik nesnel iradeyi (ratiolegis) açıklamıştır. Artık bugün, Anayasa’ya karşın dokunulmazlığını koruyarak yürürlükte kalan bir anlaşma hükmü varsa, bu hüküm, Anayasa’ya karşın uygulanacak demektir. Yargıçlar, yasaları, yasa koyucunun öznel değil; nesnel iradesine göre yorumlayarak uygulamak zorundadırlar.(Sami Selçuk, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi ve Türk Uygulaması, Yargıtay Dergisi, Cilt:25, Temmuz 1999, s.410).
6.2.3. Benzer görüş olarak; "... Anayasa’nın eksenini oluşturan ‘insan haklarına saygı’ ilkesi, sadece AİHS’in değil, fakat bütün uluslararası insan hakları normlarının anayasal değerde sayılmasını zorunlu kılmaktadır... Bütün bir hukuk sisteminin uyum içinde olmak zorunda olduğu bir Sözleşmenin anayasal değerde olduğunu, hatta kimi yönlerden anayasa üstü konumda bulunduğunu ayrıca söylemek fazladır." (Tekin Akıllıoğlu, Uluslararası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt:1, Sayı:2-3, Mayıs-Eylül 1991, s.41, 42).
6.2.4. Yüzbaşıoğlu’na göre ise, özellikle Başlangıç’ın 4. paragrafı ile 2. ve 5. maddeler bağlamında, 1982 Anayasası’nın, uluslararası hukuka açıklık ilkesini esas alan bir anayasa olduğu ve bu doğrultuda da, uluslararası hukukun ulusal hukuka üstünlüğü ilkesini öngördüğü kabul edilebilir. Böyle olunca, uluslararası hukuk düzeninin en önemli kaynağı olan anlaşmaların da, ulusal hukuk kurallarına üstün olduğunda şüphe yoktur(Necmi Yüzbaşıoğlu, Avrupa İnsan Hakları Hukukunun Niteliği ve Türk Hukuk Düzenindeki Yeri Üzerine, İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt:11, Sayı:1, Mayıs 1994. s.30).
6.2.5. Gülmez’e göre, “İnsan hakları yazılı hukukunun ILO’nun kuruluşundan 2004’e uzanan 85 ve BM’nin kuruluşundan 2004’e uzanan 59 yıllık evrimi, “olması gereken” kurallar niteliği taşıyan insan haklarını “olan” kurallara dönüştürmüş; soyut düşünce ve ilkelere, gözle görülüp elle tutulan, yani belgelerde okunabilen, ihlal edildiği zaman da –büyük bir çoğunluğu yargısal nitelik taşımayan- koruma ve denetim yollarına başvurabilen “somut” kurallar özelliği kazandırmıştır. Artık birey, uluslararası insan hakları hukukunun “konusu” değil “öznesi”dir. Bireyin devleti önceleyerek doğuştan öznesi olduğu düşünülen ve söylenen hakları, uluslararası hukukça güvenceye bağlanmıştır, ihlal eden devlete karşı hak arama yolları vardır. Üstelik bireyin hakkını araması, kimi koruma ve denetim sistemlerinde, yalnızca yurttaşı olduğu devletin sözleşmeye taraf olmasına ya da onaya ek olarak yetki bildiriminde bulunmasına bağlı değildir”. Gülmez, Anayasa’nın 90/son cümlesindeki “esas alınır” denilerek “emir kipi ile noktalandığına” işaret ederek, uyuşmazlığı çözecek yargı yerinin bu açık anlatım karşısında yasayı bırakarak sözleşme hükümlerini uygulama yükümlülüğü getirdiğinin altını çizmektedir(Mesut Gülmez, “Sendikal Haklara İlişkin Sözleşmelerin İç Hukuka Üstünlüğü ve Yasalarımızdaki Aykırılıklar”,Çalışma ve Toplum, Sayı 4, 2005/1, s. 11-56).
7.Temel hakların niteliği ve sınırlandırılması:
İnsan haklarının anayasal deyimlenişi olarak adlandırabileceğimiz “temel hak”kın doktrinde bir diğer anlamca yakını “kamu hakları ve özgürlükleri”dir. Kamu özgürlükleri; “yasayla tanınan ve idareye karşı”; temel hak ve özgürlükler ise “Anayasa ile tanınan ve yasamaya karşı” ileri sürülen hukuki çıkar ve değerleri ifade eder. “İnsan hakları”nın ifade ettiği ise, sadece belli bir ülkede belli bir alanda anayasayla ve yasalarla tanınan hak ve özgürlükler değil, insanlığın ulaştığı her gelişme aşamasında bütün insanlara tanınması gereken hak ve özgürlüklerdir. Temel haklar anayasalarda düzenlenen, güvence altına alınan, yasama ve yürütme organlarının tasarrufu ile kolayca kaldırılamayan haklardır(Yrd.Doç.Dr. Meltem Dikmen Caniklioğlu, Anlamı, Kapsamı Ve Sınırlarıyla Temel Haklar Ve Anayasalarımız. https://hukuk.deu.edu.tr/2020/01. S. 461 vd.).
7.1. Temel hak olarak sendikal haklar: Sendika kurma, sendikaya üye olma, çıkma veya sendikaya üye olmama da temel haklardandır. Anayasa Mahkemesinin yukarda belirtile 2013/5447 başvuru sayılı kararında da açıklandığı gibi “Sendika, çalışanların mali ve sosyal haklarını korumak ve geliştirmek için meydana getirilen kuruluştur. Sendikal özgürlük kavramı, sendika kurma hakkı ile sendikaya üye olma ve sendikadan çıkma haklarını kapsamaktadır. Sendikaya üye olma özgürlüğü, bir kimsenin sendikaya üye olmasının iradî olmasını gerektirir. Bu özgürlük aynı zamanda, birden çok sendikadan istenilen sendikanın seçilmesi ve o sendikaya üye olma hakkını da içerir(B. No: 2013/5486, 4/12/2013, § 68)”.
7.2. Temel hak olan sendika kurma hakkının, genel nitelikte temel hak olan dernek kurma hakkından farkı:
Dernek, kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarıdır. Dernekler Kanunu Md.2a).
Sendika ise kazanç amacı gütmeden üyelerinin ekonomik, sosyal hak ve çıkarlarını korumak ve geliştirmek için kurulurlar, dolayısı ile sendika üyelerinin ekonomik ve sosyal çıkarları için hareket ederler. Bu kapsamda müzekkere, toplu sözleşme ve barışçıl eylem hakları vardır. Ancak derneklerin üyeleri adına ekonomik, sosyal hak ve çıkarları için hareket etmesi olanağı bulunmamaktadır. Kısaca sendikalar ile derneklerin amacı farklıdır. Bu nedenle emeklilerin dernek kurarak örgütlenme hakkını kullanmalarına engel bulunmadığı, bu nedenle sendika kuramayacaklarını belirtmek doğru bir tespit değildir.
7.3. Temel haklar ve bu kapsamda sendika kurma hakkının sınırlandırılması;
Anayasanın 13. maddesinde temel hakların özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabileceği, bu sınırlamaların, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı açıkça belirtilmiştir.
Sendika kurma ile ilgili 51. maddenin ikinci fıkrasında ise “Sendika kurma hakkının ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleriyle ve kanunla sınırlanabileceği” açıkça düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi kişiler veya meslek bazında Anayasa’da bir sınırlamaya yer verilmemiştir.
Belirtmek gerekir ki Anayasa’da açıkça çalışanlar dışında başka kişilerin, somut uyuşmazlıkta olduğu gibi emeklilerin veya işsizlerin sayılmaması, Anayasa’nın bunlar açısından yasak getirdiği, sendika kuramayacakları veya sendikaya üye olamayacakları anlamına gelmez. Nitekim Ekim 2003 değişikliğinden önce Anayasa’da sadece işçiler ve işverenlerin sendika kurma hakkı öngörülürken, kamu görevlileri olan memurların sendika kurmaları ve Türkiye içinde yargılama süreci sonrası kuramayacakları yönünde oluşan ve kesinleşen karara karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine hak ihlali yapıldığı gerekçesi ile başvurulması üzerine, AİHM “yasa koyucunun gecikmesinin neden olduğu kanun boşluğunun, sendika özgürlüğünün sınırlanabileceği koşullara uygun olan bir toplu iş sözleşmesinin iptal edilmesi için başlı başına yeterli olabileceğini kabul edemeyeceği, dava konusu müdahalenin, yani başvuranların sendikasının, yetkili makamla toplu görüşme yapmasının ardından imzaladığı toplu sözleşmenin geriye işleyecek biçimde iptal edilmesinin, Sözleşme’nin 11§2. maddesine göre “demokratik bir toplumda gerekli” olmadığı bulgusuna varıldığını, kamu görevlisi olarak başvuranların, sendika kurma haklarına müdahale edilmesinden ötürü Sözleşme’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir(Demir Baykara/Türkiye 12.11.2008 tarih ve 34503/97 Başvuru no).
Diğer taraftan kanun veya uluslararası sözleşme ile Anayasa’daki temel hakların genişletilmesi olanaklıdır ve bu Anayasa’da belirtilen sınırlamalara (millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâk ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleri) girmiyorsa, Anayasa’ya aykırılık teşkil etmeyecektir. Zira bu durumda Anayasa’da belirtilen temel hakların genişletilmesi, kanun hükmü hâline gelen uluslararası sözleşmelere uygun yorumlanmasının bir sonucudur. Bu durumda Anayasa’nın sözleşme ile çatıştığından söz edilemez.
Kaldı ki Anayasa’ya göre çalışan kavramı içinde nitelendirilmeyen çiftçilerin, üretici köylülerin iç hukuk normu haline gelen uluslararası sözleşmelere göre sendika kurabilecekleri yukarda belirtilen yargı kararları ile de kabul edilmiş, Anayasa ile çatıştığından söz edilmemiştir.
Yukarda da açıklandığı üzere, 87 sayılı SendikaÖzgürlüğüne ve Örgütlenme Hakkının Korunmasına İlişkin Sözleşme ile Avrupa Sosyal Şartı, Anayasa’nın 51. Maddesi gibi sadece çalışanlar kavramına yer vermesine rağmen, her iki sözleşmenin uygulanmasını denetleyen komite açıkça, çalışan kavramında fiilen çalışanlar yanında çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin (emekli, işsiz ve evde çalışanları) de yer alması gerektiğini raporlarında belirtmişlerdir.
8. Değerlendirme ve Sonuç:
8.1. Sendika kurma, sendikaya üye olma, çıkma ve üye olmama hakkı temel bir haktır. Temel haklar yok hükmünde sayılamaz, ancak sınırlamaya tabi tutulabilir. Sınırlamalar ise Anayasa ve Uluslararası Sözleşmelerde sayılıdır ve bu sayılmalar dar tutulmalı ve genişletilmemelidir.
8.2. Bu temel hakkın öznesi, iç hukuk normu haline gelen ve Anayasa’ya aykırılığı da ileri sürülemeyen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler (BM) Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Avrupa Birliği Temel Haklar Bildirgesi hükümlerine görekendi çıkarlarını korumak için herkestir. Her ne kadar Anayasa’nın 51. Maddesi düzenlemesi gibi sadece 87 sayılı ILO Sözleşmesi ve Avrupa Sosyal Şartı çalışanlar ve işverenler kavramına yer vermiş ise de, bu sözleşmeleri denetimle görevli komiteler çalışanlar kavramına çalışmaya dayalı hakları kullanan kişilerin de (emeklilerin, işsizlerin ve evde çalışanların) girdiğini belirtmişlerdir.
8.3. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 51. maddesinde çalışanlar ve işverenler bakımından sendika kurma hakkı belirtilmiş ise de aynı maddenin ikinci fıkrasında yasak kapsamında kişiler ve meslekler sayılmamıştır. Nitekim yargı kararları ile bu kapsama girmeyen çiftçi ve üreticilerin sendika kurabilecekleri kabul edilmiştir.
8.4. Anayasa ile sözleşmeler arasında özne (çalışan-çıkarları olan herkes) bakımından bir çatışma yoktur. Anayasa’nın yasak öngörmemesi nedeni ile Anayasa’nın sözleşmeye uygun yorumlanması gerekir ve temel hakkın genişletilmesi bir çatışma olarak değerlendirilemez.
Nitekim 1961 Anayasa’sında lokavt hakkı yokken, kanunla işverene tanınmıştır.
Keza Anayasa’da “yakalanan veya tutuklanan kişinin, tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç 48 saat içinde hâkim karşısına çıkarılması öngörülmesine” rağmen, Ceza Muhakemeleri Kanunu’nda gözaltı süresinin kişi için 24 saati geçemeyeceği kabul edilmiştir.
Diğer taraftan Anayasa’da yer almamasına rağmen, Anayasa Mahkemesi uluslararası sözleşme uyarınca sendikaya üye olmama (negatif temel hak) hakkının da olduğunu belirtmiştir.
8.5. Çoğunluğun kabul ettiği gibi sözleşmeler ile Anayasa’nın çatışması hâlinde ise konu oldukça tartışmalı olmakla birlikte, Anayasa’nın 90/son maddesi ile temel haklara ilişkin sözleşmelere üstünlük tanınması ve Anayasa’ya aykırılık yoluna başvurulamaması nedeni ile uluslararası sözleşme hükümlerinin uygulanması gerekir. Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı kabul edilerek uygulanmaması, uluslararası sözleşme hükmünün Anayasal denetimi demektir ki, Anayasa Mahkemesinin yapmadığı bir denetim, denetim görevi olmayan, kanunları ve özellikle temel haklara ilişkin sözleşme hükümlerini uygulamakla görevli ilk derece, istinaf veya temyiz mahkemesine verilmiş olunacaktır.
8.6. Belirtmek gerekir ki “aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emeklilerin sendika kurma hakkına sahip olması, toplu iş sözleşmesi ve grev haklarını bünyesinde barındıramayacağından, esasen emekliler tarafından kurulacak sendika bir dernek niteliğinden öteye de geçemeyeceği” yönündeki bir gerekçe ise 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesinin işçiler dışında, sendika kurma hakkı tanıdığı, ancak toplu iş sözleşmesi yapma ve grev hakkı tanımadığı, iş sözleşmesi dışında ücret karşılığı iş görmeyi taşıma, eser, vekâlet, yayın, komisyon ve adi şirket sözleşmesine göre bağımsız olarak meslekî faaliyet olarak yürüten gerçek kişiler dikkate alındığında isabetli değildir. Zira sendika kurma hakkı temel hak, toplu pazarlık yapma ve grev hakkı ise bu hakkın sonuçları olup, sonuçlarından olan toplu pazarlık ve grev hakları sınırlanabilir. Burada temel ölçü, menfaatlerinin olup olmadığıdır. Derneklerin amacı ile sendikaların amaçlarının farklı olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
8.7. 4688 sayılı kanunun kamuda aktif çalışanları, 6356 sayılı kanunun ise işçi ve işverenleri kapsaması nedeni ile emeklileri içerisine almadığından, emeklilerin bu kanunlar kapsamında sendika kurmak için başvurmalarının iç mevzuat uyarınca kabul edilmemesi çoğunluk görüşü ile “Emeklilerin sendika üyesi ve kurucusu olamayacağı sabit olan aktif çalışma hayatı içerisinde yer almayan emekliler tarafından kurulan sendikanın, gerek 6356 sayılı Kanun, gerekse 4688 sayılı Kanunlarda öngörülen kuruluş koşulları gerçekleşmediğinden yok hükmünde olacağı” kabul edilmiştir. Oysa emekliler bu kanunlar kapsamında değil, uluslararası sözleşmelere göre sendika kurmak için başvurmuşlardır. Anılan kanunların uluslararası sözleşmeler ile çatıştığı açıktır. Anayasa’nın 51. maddesi ise sözleşmeler ile yukarda açıklandığı üzere çatışmamaktadır. Temel hak olan sendika kurma hakkının iç mevzuata göre yok hükmünde sayılması doğru olmamıştır.
8.8. Emekliler de, çalışanlar gibi korunması gereken hak ve çıkarları bulunan kişilerdir. Devletten maaş almaktadırlar. Kamu kurumunda çalışanlar nasıl örgütlenme hakkı kapsamında özlük ve çalışma koşulları için sendika kurma hakkına sahip ise emeklilerde özlük hakları ve yaşam koşulları için bu hakka sahip olmalıdır. Emeklilerin önünde dernek kurma konusunda hiçbir engel bulunmadığı, bu nedenle sendika kurma haklarının olmadığı şeklindeki değerlendirme, sendikanın faaliyet alanı ve amacı dikkate alındığında isabetli değildir.
8.9. Sonuç itibari ile çıkarları doğrultusunda herkes gibi temel hak olan sendika kurma hakkı olan emekliler, iç hukuk normu hâline gelen uluslararası sözleşmelere göre sendika kurabilirler. Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararı bu nedenle isabetlidir. Kararın onanması gerektiğini düşündüğümüzden açıklanan nedenlerle sayın çoğunluğun aksi yöndeki bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Ceza Genel Kurulu, 2017/625 E., 2018/275 K.
düşük eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
1924 Anayasanında aleni yargılanma hakkına ilişkin 58. madde de 'Mahkemelerde muhakemât alenidir.
Ceza Genel Kurulu 2017/625 E. , 2018/275 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ağır Ceza
Nitelikli yağma suçundan sanık ...'nın TCK'nun 149/1-a-c-h, 168/3, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba, sanık ...'un ise TCK'nun 149/1-a-c-h, 31/2, 168/3 ve 63. maddeleri gereğince 3 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba ilişkin Burhaniye 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 10.11.2015 gün ve 200-262 sayılı hükümlerin, sanıkların müdafileri ile sanık ... tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 25.04.2016 gün ve 1074-3394 sayı ile;
"...Sanık ... ile birlikte yakınanı yağmaladıkları iddiasıyla hakkında kamu davası açılan sanık ... hüküm tarihinde 18 yaşını doldurmadığı halde, 5271 sayılı CMK’nın 185. maddesine aykırı olarak duruşmaların kapalı yerine açık yapılması ve hükmün de açık duruşmada tefhim edilmesi," isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 24.05.2016 gün ve 151-159 sayı ile;
"Aleni Yargılanma Hakkı
1- Giriş Olarak
Aleni yargılanma ya da yargılamanın açık yapılması adil yargılanma hakkının bir unsurudur. İnsanlık adil yargılanma hakkını çok uzun ve çetin bir süreçten sonra elde edebilmiştir. Bugün adil yargılanmanın toplumsal açıdan ne denli önem taşıdığı açıktır.
Toplum hiç şüphesiz bir uzlaşmanın ürünüdür. Devlette bu uzlaşmanın tecessüm ettiği varlık olmalıdır. Devletin nihai amacı toplumsal düzeni ve toplumsal barışı sağlamaktır. Ancak bu amacını gerçekleştirirken bireylerin insan olmaktan doğan haklarına saygı göstermekle yükümlüdür. Adil yargılanma hakkı devletin hiçbir gerekçeyle feda etmemesi, edememesi gereken temel haklardan biridir.
Adalet mülkün temeli ise adalete ulaşabilmek için yapılan yargılama süreci de mülkün meşru temeller üzerinde oturması açısından çok büyük önem taşımaktadır. Bu sürecin adilliği devlet açısından bir görev bireyler açısından bir haktır. Adil yargılanma hakkının varlığından söz edebilmek için kişinin güvenceli yargılanmasına gereksinim vardır. Devlet, yargılama sonucunda adaletin gerçekleştiği, adalete uygun bir kararın mahkemelerden çıkmış olduğu yargısına hem taraflarca hem tüm toplumca varılmasını sağlamalıdır. Toplumun adil bir yargılama kanısına varması, adaletin devletçe sağlanmakta olduğuna inanması ve buna güvenmesi yukarıda vurgulanmaya çalışılan, mülkün meşru temeller üzerine oturtulması amacının yanında devletin adli mercilerine sağlanmasıyla birlikte bu merciler dışında bir takım kanun dışı oluşumlara yönelebilecek taleplerinde önüne geçilmesinde en büyük etken olacaktır.
Adil yargılanmanın gerçekleşip gerçekleşmediğinin denetimi ise yargılamanın aleniyeti ile sağlanacaktır. İşte bu nedenledir ki adil yargılanma her zaman açık yargılanma hakkı ile birlikte düşünülmüş ve düzenlenmiştir.
2- Tanım
Geniş olarak aleni yargılanma, yargılamaya katılması zorunlu olan kişilerin dışında kalanların yargılamaya katılma olanağına sahip olmaları anlamına gelir. Zorunlu olan kişilerin bulunması duruşmada açıklığı sağlamaz. Bu kişiler yargılamanın unusurudurlar, bunlarsız duruşmanın adil yargılanma hakkını ortadan kaldırdığı açıktır, ancak ihlal aleni yargılanma yönünde değil adil yargılanmanın diğer unsurları yönünden olacaktır. Bunlarsız yapılan duruşmada silahların eşitliği ilkesinden söz edebilmek mümkün değildir.
Aleni yargılanmada önemli olan katılabilme olanağının bulunmasıdır. Çeşitli sebeplerle duruşmaya kimsenin katılmamış olması aleniyete engel değildir.
Açıklık isteğinin hazır bulunması ve yapılanları görmesi kadar söylenenleri işitmesi ve gösterilenleri görmesidir. Duruşmayı izleyen kişilerin örneğin çok büyük ve yeterli tertibat sağlanmamış duruşma salonlarında muhakeme işlemlerini duymadan orada hazır bulunmaları aleniyetin sağlandığı anlamına gelmeyecektir. Yine taraf olan savcının hâkim ile duruşma sırasında dinleyicilerin duymayacağı şekilde konuşması açıklık prensibine aykırıdır.
Açıklığın anlamı konusunda belirtilmesi gereken bir konu da, muhakeme işlemlerini sadece görülmesi, duyulması değil aynı zamanda kişilerin gördüklerini ve duyduklarını başkalarına yayabilmesi imkanıdır ki, bu konu ayrı bir başlık altında incelenecektir.
3- Açıklığın Hukuksal Metinlerde Yer Alması
Açıklık, adil yargılanmanın bir unsuru ve teminatı olmakla, insanlığın uzun ve zorlu savaşımları sonucu elde edilmiştir. Hak uluslararası metinlerde özellikle Amerika Birleşik Devletleri Anayasaları'nda yer almıştır. Çalışma sırasında ulaşılabilen en eski metin 1789 tarihli Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'dır. Anayasanın 3. maddesinde 'kimsenin … ya da açık duruşmada itiraf etmedikçe vatana ihanetten suçlu bulunamayacağını' düzenlemektedir. Yine değişiklikler başlığı altında ve VI. maddede 'bütün ceza davalarında sanık hızlı ve aleni muhakemeden faydalanır' hükmüne yer verilmiştir.
10 Aralık 1948 tarihinde Birleimiş Milletler Genel Kurulu'nca kabul ve ilan edilen (R.G.1949 gün 7217 sayılı nüshası.bakınız Dustur III. Tertip, c.30, s.1020) İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin onuncu maddesinde 'herkes haklarını vecibelerinin veya kendisine karşı cezai mahiyette herhangi bir isnadın tespitinde, eşitlikle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından nesafetle ve açık olarak görülmesi hakkına sahiptir' hükmüne yer verilmiştir.
4 Kasım 1950 tarihinde Roma'da imza edilen, 3 Eylül 1950 tarihinde yürürlüğe giren (Türkiye tarafından 18 Mayıs 1954 tarihinde onaylanarak 10.03.1954 gün ve 6366 sayılı İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi ve Buna Ek Protokolün Tastiki Hakkında Kanun adı altında yürürlüğe konmuştur. R.G. 19.03.1954 tarih ve 8662 sayılı nüshası, Düstur III. tertip, c. 35, s.1567 ) kısa adıyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinin birinci fıkrası 'her şahıs … ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir. Hüküm açık celsede verilir.' Hükmü ile aleni yargılanma hakkının ve ayrıca hükmünde açık celsede verileceğini düzenlemiştir.
Avrupa İnsan Hakları Divanının 18. maddesinde de 'Divanda duruşmaların herkese açık olarak yapılacağı…' düzenlenmiştir.
AGİK çerçevesinde ilk kez 1986 Viyana Toplantısının Kapanış Belgesi olan 1989 tarihli Viyana Belgesinde adil yargılanma hakkı kapsamında aleni yargılanma hakkı katılan devletlerce bir üstlenim olarak kabul edilmiştir. (ilke 13.9.) Kophenag Belgesi Viyana üstlenimine 'hem ceza hem hukuk davalarını kapsayacak şekilde genişleterek' yer vermiş (par.5.16) ancak yasayla öngörülen koşullarda ve uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklere ve uluslararası üstlenimlere uygun olarak duruşmaların kapalı yapılabileceği belirtilmiştir. (par.12) Ayrıca hak Paris Şartında da yer almıştır.
Hukukumuzda aleni yargılanma hakkını mecellede rastlıyoruz. Tanzimat dönemine kadar yapılan duruşmalarda her davayı güvenilir ve dürüst kimselerin dinlediğini ve bunların 'şuhud'ül -hal' nitelemesiyle şahit olarak imzalarının alındığı şer'iye sicillerindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Bu durum bir tür aleni yargılanma şeklinde ifade edilebilir. Ancak bunların her davada bulunmaları söz konusudur ki bu durumda dikkat çekicidir. Şuhud'ül-hal kurumundan başka mecellede hakimin yargılamayı aleni icra edeceği düzenlenmiştir. Aleni yargılanma cezai yargılamada da kabul edilmiştir. Yine tanzimat dönem sonrası dönemde 1861 tarihli Ticaret Usul Kanununun III. faslından ticari yargılamanın aleniliği yer almıştır. 1876 tarihli Kanun- Esasi de yargılamanın aleniliğine yer vermiştir. (Dustur I. Tertip IV/4 vd) 1879 tarihli usul-i Mu-hakeme-i Hukukiye Kanun-ı Muvakkatın 1917 tarihli Usul-i Muhakeme-i Şer'iye kararnamesinin ikinci faslında yargılamanın aleniliği düzenlenmiştir. 1924 Anayasanında aleni yargılanma hakkına ilişkin 58. madde de 'Mahkemelerde muhakemât alenidir. Yalnız Usûl-i Muhakemât Kanûnu mûcibince bir muhâkemenin hafiyyen reyânına mahkeme karar verebilir.' hükmü yer almış, 1961 Anayasanın 135. maddesinde duruşmanın açıklığı ilkesi benimsenmiş, 1982 Anayasasının 141. maddesinde de aleni yargılanma 'duruşmalar herkese açıktır' hükmü ile tanınmıştır. Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 373 vd. maddelerinde de aleni yargılanma hakkı yer almış ayrıca hükmünde aleni tefhim olunacağı belirtilmiştir.
4- Aleni Yargılanma Hakkının Kapsamı
Aleni yargılanma hakkı Anayasamızda düzenlenmiş şekliyle 'mahkemelerde duruşmalar herkese açıktır.' hükmü ile tanınmıştır. Hükümden de anlaşılacağı üzere aleni yargılanma hakkı duruşmalarla sınırlandırılmıştır. Aynı paralelde CMUK'nun düzenlemesi de 'duruşma herkese açıktır' şeklindedir. Yine CMUK'nundaki düzenleme 'duruşmanın gizli olması kararı ve sebepleri aleni olarak tefhim olunacağı gibi hüküm dahi her halde aleni tefhim olunur' hükmü ile tefhim konusuna da açıklık getirmiştir ki A.İ.H.S 6. maddesinde ki hükmün açık celsede verileceği hükmü aynı yöndedir.
A.İ.H. Sözleşmesinin 6. maddesinin birinci fıkrasında 'herkes gerek medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili anlaşmazlıkların çözümlenmesi, gerek kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması konusunda … açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.' düzenlemesi ile adil yargılama dolayısı ile aleni yargılanma isteme hakkını medeni hak ve vecibelerle ilgili anlaşmazlıklar ve cezai sahada serdedilen bir isnadın esasına (yani medeni hak davaları ile ceza davaları) ile sınırlamış görünmektedir.
A- Özel Hukuka İlişkin Hak ve Yükümlülüklerin Belirlenmesi
Komisyon ve divan kararlarında özel hukuk alanındaki hak ve yükümlülük kavramının açık bir tanımı yapılmamıştır. Geleneksel özel hukuk uyuşmazlıklarının 6. madde kapsamına girdiği konusunda bir tereddüt yoktur. Örneğin haksız fiilden doğan tazminatlar akdi ilişkilerden kaynaklanan hak ve yükümlülükler ve aile hukuku alanındaki uyuşmazlıklar medeni hak ve yükümlülük çerçevesi içinde değerlendirilmektedir. Ayrıca kişinin hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesi açısından sonuç doğuran bütün idari tasarrufların da madde kapsamına girdiği kabul edilmektedir. Gerçekten Divan 6. maddenin uygulama alanı belirleyen kavramları sözleşmedeki diğer kavramlar gibi ulusal niteleme ve değerlendirmelerden bağımsız otonom kavramlar olarak görmekte (D.i.v.K.Königh Almanya 26.06.1978, A 27, s.29 s.88; Deweer/Belçika, 27.02.1980, A 35 s.22, s.42; De Cubber/Belçika, 26.10.1984, A 86, s.18, s.32) ve bu kavramları yorumlarken maddi kriteri yani yargılamaya konu teşkil eden hak yahut iddianın cevherini esas almakta ve kavramların anlamlandırılması konusunda tüm ihtimalleri kapsayacak soyut ve genel bir formül vermekten çok her somut olayı kendi özel koşulları içinde değerlendirmekte böylece sonuca varmaktadır. Özet olarak divan söz konusus hakkın içeriği veya bu tasarrufun sonuçlarını ele alarak 'kamusal' veya 'özel' nitelikten hangisinin ağır bastığı araştırmakta ve böylece bir sonuca varmaktadır.
Bu bağlamda Divan, bir hukukçunun avukatlık stajı için yaptığı bir başvurusunun meslek kuruluşunca reddedilmesini, (23.06.1994 Series A no. 292-A)(27) bir gaz şirketi kurmak için istenen izin talebinin geri çevrilmesini 6. madde kapsamında görürken seçme seçilme hakkı, kamu görevinde istihdam edilme hakkı salınan vergiye itiraz gibi davalarda kamusal yönün ağır bastığı görüşüne dayanarak 6. maddenin uygulanmayacağı görüşüne yer vermiştir.
1- Divana Göre Medeni Hak ve Vecibe Niteliğinde Olan İdari İşlemler (28)
- Mülkiyet hakkı ile ilgili olan idari işlemler
- Bir meslek sanat veya başka bir iktisadi faaliyetin yürütülmesi ile ilgili idari kararlar
- Reşit olmayan çocukları ana babasından ayırarak korunması amacıyla idari önlemler alınması
- Çalışma hayatı, sosyal sigorta, iş sözleşmesinin bozulması, işten çıkarma ile ilgili idari işlemler
- İdarenin kusurundan doğan zararın tazminine ilişkin nizalar
- İdarenin taktir yetkisini kullanmasından doğan nizalar
2- Kamusal Yönü Ağır Basan ve Medeni Hak ve Vecibe Kavramının Dışından Kalan Nizalar (29)
- Siyasi Haklar
- Devlet Memurluğuna girme ve memurluk düzeni
- Yabancıların ülkeye kabulü, sınır dışı etme
- Vergilendirme
- Kişi özgürlüğünün kısıtlanması
- Kamu fonlarından yapılan ödemeler
B- Suç İsnad Hakkında Karar Verilmesi
Bu hüküm suç isnadı alrındaki kişinin adil yargılanma hakkını ve dolayısıyla aleni yargılanma hakkını güvence altına almaktadır. Divana göre suç ithamı 'bir makamın kişiye işlediği bir suç dolayısıyla resmi bildiride bulunmasıdır.' İtham konusunun suç olup olmadığı kuşkusuz milli hukuka göre belirlenir. Medeni hak ve vecibeler konusunun incelenmesi sırasında da belirtildiği üzere suç isnadı deyimi de ulusal nitelemelerden bağımsız otonom bir kavramdır. (Div. K. Adolf/Avusturya, 02.03.1982, A 49, s.15 s. 30; Wenheoff/Belçika, 27.06.1968, A 7, s.26, s.19; Engel et autres/Hollanda, 08.06.1976, A 22, s.34, s. 81)(31)
Yani ulusal hukukça suç değil, disiplin işlemini gerektiren bir ihlal olarak nitelendirilmesi halinde, itham konusunun suç mu disiplin işlemi mi olduğuna karar vermede Divan ve komisyon yetkilidir.
İtham konusunun Divan ve komisyonca değerlendirilmelerinde esas alınan kriterlere geçmeden önce, bu konuda önemli bir sorun olan idari cezalar - idari yaptırımlar üzerinde durmak gerekmektedir. Çünkü suçlulukla mücadelede hürriyeti bağlayıcı olamayan kimi cezalar söz konusu olduğunda mahkemelerin yükünü bir bakıma azaltmak buna karşılık, bu konularda idarenin etkinliğini daha da artırmak gayesiyle idari yaptırımlara başvurma yetkisinin kapsamı bu tür cezaları da içerecek biçimde pek çok ülkede hızla gelişme göstermektedir. Genellikle İdari cezalardan dönüştürülen bu tür cezalara karşı yargı denetimi açıktır. Ancak yargısal denetimin dışında olan ve Anayasaya aykırılığı ileri sürülemediği, trafik para cezaları gibi bazı uygulamalar vardır ve şüphesiz 6. maddeyi ihlal etmektedirler.
Gerçekten kamu hizmeti görmekte olan idarenin kamu gücünü kullandığı ve bu yüzden yaptırım uygulama ayrıcalığına sahip bulunduğu doğrudur. Bu durum Fransa'da uzun tartışmalara sebep olmuş ve Fransız doktrini idari yaptırım uygulamasına karşı çıkmıştır ve idarenin ceza mahkemelerinin görevine bir müdahale olarak kabul etmiştir.
Fransız Anayasa Konseyi'de bu yönde tutum sergilemiş ancak zamanla yaptırımları anayasal güce sahip ceza hukuku ilkelerinin uygulanması şartında karar kılmıştır.
Ülkemizde de idari ceza kavramı tartışılmış kimi yazarlar bunların idarece uygulanmasının cezai niteliklerini ortadan kaldırmayacağını ileri sürmüşlerdir. Ancak ülkemizde yaptırımın ceza olmadığını savunan pek çok yazar vardır.
Divan kendi koyduğu ölçütlere göre yaptığı değerlendirmeler sonucunda; bir yaptırımın cezai niteliği ağır basarsa bu yaptırımı 6. madde kapsamında değerlendirmekte ve bu maddede ki güvencelerden faydalandırmaktadır. Divana göre bir suçun cürüm veya basit bir kabahat ya da düzen ihlali olup olmadığının belirlenmesi devletlerin taktirine bırakılırsa 6. maddeyi uygulamak imkanı ortadan kalkacaktır. Buna karşılık divan disiplin cezalarının sözleşmenin 6. maddesi kapsamına girmediğini kabul etmektedir.
5- Aleni Yargılanma Hakkı Kapsamında Ortaya Çıkan Kimi Sorunlar
Aleni yargılanma hakkının tanınması ve uygulanması konusunda sorunlar; kanun yollarına başvurulması halinde üst mahkemelerde aleni yargılanma hakkının uygulanması, yine bu bağlamda anayasa mahkemelerinde hakka riayet edilip edilmeyeceği sorunu duruşmada açıklık ilkesinin kapsamında ele alınacak olan basın özgürlüğü ve aleni yargılama sözlü yargılama ilişkisi olarak özetlenebilir.
A- Temyiz Mahkemelerinde İncelemelerin Duruşmalı ve Kamuya Açık Yapılıp Yapılmayacağı Sorunu
Komisyon ve Divana yapılan başvurularda şikayetler daha çok bu yönde yoğunlaşmıştır. Aleni yargılama ilkesinden ilk derece mahkemelerinde yapılması hiçbir şekilde kabul edilmemektedir. Komisyon ve Divan istinaf ve temyiz gibi kanun yollarına başvurulduğu durumlarda, üst mahkemelerdeki incelemenin duruşmalı ve kamuya açık olup olmayacağını yapılan incelemenin niteliğine göre belirlemektedir.
Sözleşme, taraf devletleri çok dereceli bir yargılama usulü kabulüne mecbur kılmış değildir. Bununla beraber bir devlet istinaf ya da temyiz yargılamasını da öngörmüşse, 6. madde hükmüne bu merciler önünde de, bunların kendilerine has yargılama özellikleri hesaba katılmak kaydıyla riayet olunacaktır. Divan üst mahkemedeki incelemelerin duruşmalı ve kamuya açık olup olmayacağını yapılan incelemenin niteliğine göre belirlemektedir. İnceleme sadece hukuki sorunları inhisar ediyorsa duruşma yapmaya gerek yoktur. Hukuki sorunlarla birlikte işin esasıda inceleme konusu yapılıyorsa, dava duruşmalı ve kamuya açık olarak görülmelidir. Ektebani/İsveç davasında Divan istinaf mahkemesinde işin esasının da incelenmesine rağmen şikâyetçinin gösterdiği tanıkları dinlemeyi ve duruşmayı reddetmesi üzerine 'suçla itham edilen herkesin 6. madde çerçevesinde ilke olarak açık duruşma hakkına sahip olduğuna' karar vermiş ve istinaf mahkemesinin aksi yöndeki tutumunu sözleşmeye aykırı bulmuştur. (Div.K. Ektebani/İsveç, 26.5.1988, A 134, s.12, s. 24)
Sözleşmenin 6. maddesinde sözü geçen '…bir isnadın esası hakkında…' düzenlemesi dikkate alındığında kesinleşmemiş bir mahkûmiyet veya beraat kararının işin 'esası' nı çözüme bağladığı söylenemeyecektir. O halde temyzi aşamasında da işin esasının incelenebileceği gerçeği kabul edilmelidir. (Div. K. Pakelli/Almanya, 25.04.1983, A 64, s.14 s, 29; Fretto et autres/İtalya, s.23-28; Fejde/İsveç, 29.10.1991, A 212-c, s.67, s.26; Kremzow/Avusturya, 21.10.1993, A 268-...58) Yine 'esas hakkında' ibaresi davanın maddi yönü yanında hukuki yönünü de içermektedir. (Div K., Delcourt/Belçika, s.12-16, s.22-26; Wemhof 27.6.1968, A 7, s.26, ; Ringeisen/Avusturya, 16.7.1971, A 13, s.45, s.110; Buhholz/Almanya, 6.5.1981, A 42, s.15, s. 48; Artico/İtalya, 13.5.1980, A 37, s.15, s. 31-37; Sutter/İsviçre, 22.2.1984, A 74, s.13, s.28) (46)
Divan ve komisyon 6. madde hükmünün ihlal olunup olunmadığını araştırken ulusal hukuk düzeyinde yargılamanın bütününü göz önünde tutmaktadır. Yargılamanın belli bir safhasına ihlal edilen bir hususun sonraki safhalarda telafi edilmiş olması her zaman mümkündür. (Pretto/İtalya, 8.12.1983, A 71, s.12-13; Adolf/Avusturya, s.19; Öztürk/Almanya, 21.2.1984, A 73, s.21)
Divan istinaf (yahut temyiz) davasının yalnızca hukuki yönüne inhisar etmesi yanında başvuru sabibinin geçerli bir temyiz nedeni göstermemesi hâlinde bu merciler önünde ilgilinin de katılacağı bir açık duruşmaya gerek görmemiştir.
6. maddenin birinci fıkrasının temel hükümlerinden biri olan 'açık duruşma'dan ilgili açık bir beyan ile yahut zımnen vazgeçebilecektir. Vazgeçmenin zımni olduğu hallerde bunun hiçbir teredüte yer vermeyecek şekilde belirgin olması ve aynı zamanda kamu yararına ters düşmemesi gerekir. (Div. K., Deweer/Belçika, 27.2.1980, A 35, s.215, s.49; Hakansson et Struresson/İsveç, 21.2.1990, A 171-a, s.20, s.66 )
B- Anayasa Mahmemelerinde Açık Yargılama Yapılması Sorunu
6. maddenin uygulama alanına dahil davalarada, 6. madde hükmü anayasa mahkemelerini de bağlamaktadır. Bu durumda elbetteki anayasa mahkemesi önünde görülen davaların özel niteliği gözönüne alınacak ve değerlendirme bu açıdan yapılacaktır. (DEP adına Hatip Dicle v Türkiye ve HEP adına Feridun Yazar, Ahmet Karataş ve İbrahim Aksoy Türkiye)
C- Açık Duruşmanın İstisnaları
Açık duruşma hükmüne getirilen istisnalar fıkranın ikinci cümlesinde gösterilmiştir. Sözleşmeye göre;
'… ancak demokratik bir toplumda genel ahlak, kamu düzeni ve milli güvenlik yararı veya küçüklerin korunması veya davaya taraf olanları özel hayatlarının gizli tutulması gerektiğinde veya davanın açık celsede görülmesinin adaletin selametine zarar vereceği ölçüde, duruşmalar dava süresince tamamen veya kısmen basına ve dinleyicilere kapalı olarak sürdürülebilir.
Divan cezaevi içinde yapılan disiplin suçu yargılamasının kamu düzeni ve güvenlik nedeniye; meslek odası tarafından yapılan yargılamanın da meslek sırrı ve özel hayatın korunması mülahazalarıyla gizli yapılmasının fıkradaki meşruluk hallerine dayanarak madde hükmünü ihlal eder bulmamıştır. (Div. K., Campell et Fell/İngiltere, 28.6.1984., A 80 s.42, s.86; Albert et Le Comte/Belçika, 10.2.1983, A 58, s.18,34; Engel et Autres/Hollanda, 8.6.1976, A 22, s.37, s.89)
Anayasamızın 141. maddesi açıklığı kamu güvenliğinin ve genel ahlakın gerektirdiği durumlarla sınırlamış Türk Ceza Usul Yasası da 373. maddesinde duruşmaların herkese açık olduğunu belirttikten sonra 'ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde duruşmanın bir kısmının veya tamamının gizli olmasına mahkemece karar verilebilir' düzenlemesini getirmiştir. '15 yaşını henüz bitirmemiş olan çocuklara ait duruşma mutlaka gizli olur.'
Açıklık, isteyenlerden bazılarının hazır bulunmasına belli kayıt ve şartlarda müsade etmemeye mani değildir. (CMUK 378) Bunun gibi sarhoş ve esrarkeşlerin mahkemenin ciddiyeti ve ağırbaşlılığı ile telifi kabil olmayacak şekilde pejmürde kıyafetli serserilerinde bulunmasına müsade etmemek (Codice di Procedura Penale İtaliano 426 m) açıklık prensibine aykırı düşmez.
Sözleşmenin 6. maddesinin Anayasamız ve Ceza Usul Yasamıza oranla açıklığı sınırlayan daha geniş bir alan getirdiği düşünülebilirse de yine sözleşmede sınırlamalar için getirilen 'demokratik bir devlet' ölçüsü ile sınırlamayı da sınırlamıştır. Gerçekten sözleşmeyle getirilen sınırlamalar demokratik devlet ölçüsüyle bağdaştığı oranda haklı sayılabilecektir. Sözleşmeye ve CMUK'na göre duruşma gizli olsa dahi hüküm her hâlde aleni olarak tefhim olunacaktır. Ancak Divana göre hükmün muhakkak açık duruşmada verilmesi, mahkeme kararının her zaman muhakkak açık duruşmada okunacağı anlamına gelmez. Örneğin mahkeme kararının, ilgililerin bilgi edinmesi amacıyla mahkeme kalemine bırakılması veya kolayca görülebilecek şekilde mahkeme binasının uygun bir yerine asılması halinde de aleniyet sağlanmış olacaktır.
D- Gizli Duruşmalar ve Basın Özgürlüğü
Sözleşmenin 6. maddesi basın ve kamunun duruşmaya girmesinin engellenebileceğini belirtmiştir. Basın ve kamu kurumlarının birbirlerine ve bağlacı ile bağlanmış olmalarının değeri ne olacaktır ne olabilir?
Aleni yargılanma hakkını mümkün olduğunca sağlama ve güvence altına alma yönünde yorum yapılarak 've' bağlacını 'veya olmayan' biçiminde yorumlanması gerekmektedir. Böylelikle mahkeme veya bağlacı ile bağlanan taraflardan birini diğerini engelleme yoluna gidemeyecektir. Yasaklama sebeplerinden biri sadece kamunun duruşmaya katılmasını engelliyorsa, duruşma salonuna dinleyici alınmaz; ancak basın mensupları daha sonra neşir unsurunu gerçekleştirebilmek için duruşmaya kabul edilebilir.
Böylece aleni yargılanma hakkıyla getirilen güvence de ortadan kaldırılmamış olacaktır. Sonuç olarak hiçbir yasaklama sebebi yoksa her iki kurumda duruşmaya alınmalıdır, kurumlardan birisi için yasak varsa yasak diğeri için uygulanmamalıdır.
Basın mensuplarının duruşmaya katılmasının sınırı konusunda sözleşmede bir hüküm yoktur. Ancak bu konunun sözleşmenin 10. maddesinde düzenlenen ifade özgürlüğü içinde bulunup engellenemeyeceği düşünülebilir. Donay, duruşmanın düzenini bozmadığı ve adil yargılama ilkesini zedelemediği sürece film ve fotoğraf çekimi ile televizyon ile yaymaya izin verilebilir görüşündedir. Bütün sorun duruşmanın düzeniyle adil yargılama arasındaki dengeyi koruyabilmektir. Anayasamızın Basın Hürriyeti başlığı altında düzenlediği 28. maddesinin 6. fıkrası 'Yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hakim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere olaylar hakkına yayım yasağı konamaz' şeklindedir. Bu doğrultuda Basın Kanununda ceza kovuşturmasının başlamasından ve son kararın yargı hâlini almasına kadar hakim ve mahkemelerin hüküm karar ve işlemleri hakkında mütalaa yayınlanmasının yasaklanması, hakimleri tesir altında bırakmamak için konulduğu ve duruşmada olan bitenin hikaye edilmesini yasaklamadığından açıklık prensibine aykırı değildir.
Adalet ile basın hürriyeti arasındaki münasebeti düzenlemek tatbikatta her zaman kolay olmamaktadır. Mahkemelerde aleni yargılanma hakkına diğer hürriyetlerin sınırları ihlal edilmeden mümkün olduğunca riayet edilmelidir. Teknolojik gelişmeler sonunda davaların naklen yayını söz konusu olabilse dahi bu durum aynı zamanda kamunun aleni duruşmayı mahkeme salonunda izlemesine engel teşkil etmemelidir.
E- Sözlülük
Sözleşmede, duruşmaların açıklığından söz edilmesine rağmen sözlülük konusunda herhangi bir hüküm mevcut değildir. Sözleşmenin 6. maddesi 3. fıkrasının d bendinde 'iddia şahitlerini sorguya çekmek, veya çektirmek müdafaa şahitlerinin de iddia şahitleriyle aynı şartlar altında davet edilmesine ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek' hükmü de dayanak alınarak açıklığın zımnen sözlülüğü içerdiği söylenebilir.
Ancak açıklık ve sözlülük birbirine karıştırılmamalıdır. Gerçekten duruşmanın açık olması, tarafların belge ve evrak teatisini engellemeyeceği gibi kapalı bir duruşmada da sözlü yargılama yapılabilir.
Son yıllarda Divan aleni yargılamanın en azından ilk derece yargılamalarında, sözlülüğü de içerdiğini hükmetmiştir. (Fredin II Judgement of 23.2.1994, Series A no:283-A). Yine Divan kişinin öncelikle talep etmesi hâlinde, bu talebin yerine getirilmemesini haklı gösterebilecek müstesna hallerin yokluğu durumunda aleni yargılamanın sözlü duruşma hakkını da içerdiği görüşündedir. (Fischer Judgement of, 26.4.1995, Series A no:312). Bu yönde bir talebi olmaması hâlinde kişinin bu hakkından vazgeçtiği ve onu öncelikle yerel mahkemenin, uyuşmazlık konusunda kamu yararının sözlü yargılamayı gerektirip gerektirmediği yönünde değerlendirmesine bıraktığı varsayılır.
Sonuç olarak sözlülük aleni yargılamadan farklı fakat onun içerdiği bir kurumdur. Divanın yukarıda belirtilen kararlarında da anlaşılacağı üzere 'sözlü yargılama' kurumuna gittikçe artan bir önem gösterdiği anlaşılmaktadır.
6- Nihai Olarak
Aleni yargılanma hakkı üzerinde yapılan bu çalışmada da vurgulandığı üzere aleni yargılanma adil yargılanmanın hem bir unsuru hem de teminatı olmakla, fertlerin yargıyı dolayısyla devleti denetledikleri bir kurum ola gelmiştir.
Ceza Muhakemesine Hakim Olan İlke ve Haklar Konusu
İlgili olduğu konuda yön verici fikri içeren genel kurala ilke denir. Konunun ayrıntıları bu yön verici fikre (ilkeye) uygun veya aykırı düşmeyecek biçimde düzenlenir. Yasa koyucunun ceza hukuku alanında düzenleme yaparken sahip olduğu takdir yetkisi, sınırsız olmayıp Anayasa ve hukukun genel ilkeleriyle sınırlandırılmıştır. Hukuk devleti, Anayasanın ve yasaların üstünde, yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri bulunduğunun bilincinde olan devlettir. İlkeler yasada açıkça yer almasa da aksine hüküm bulunmadıkça göz önünde tutulur. Hak ise hukuken korunan menfaati ifade eder ve bazı haklar ilke niteliğindedir.
Ceza muhakemesinin tüm evre ve devreleri bakımından anlam ifade eden en önemli hak ve ilkeler şunlardır;
- Ceza muhakemesinin kamusallığı ilkesi: İlke, suç iddiasının kamu adına devlet tarafından hazırlanması ve yargılanmasını ifade eder.
- Masumluk karinesinden yararlanma-lekelenmeme ilkesi: İlke, adli makamların kişiyi kesin bir mahkûmiyet kararı bulunmadan suçlu olarak ilan edememesini ifade eder.
- Kendisini ve yakınlarını suçlayıcı beyanda bulunmaya ve delil göstermeye zorlanamama (nemo tenetur) ilkesi: İlke kişinin kendisine karşı yapılan suçlama nedeniyle konuşmaya ve delil göstermeye zorlanamayacağını; adli makamların ikrar elde etmek için şüpheliye işkence ve kötü muamele yapmasının yasak olduğunu ifade etmektedir. Aynı korumadan suçlanan kişinin yakınları da yararlanır.
- Makul sürede yargılanma ilkesi: İlke, yargılama süresinin gereğinden fazla uzamamasını ifade eder. İşlemler olağan hayatın akışına uygun bir sürede bitirilmelidir. Bu sürenin belirlenmesinde, davanın kapsamı ve ağırlığı dikkate alınır. Ancak mahkemeler önündeki dava sayısının fazlalığı veya hakim açığının bulunması yargılama süresinin uzamasını haklı gösterecek nedenler değildir.
- Şüpheden sanık yararlanır ilkesi: İlke, delillerin duruşmada tartışılması sonucunda sanığın suçluluğu veya suçsuzluğu yönünde hakimde vicdani kanaat uyanmaması halinde, bu durumdan sanığın yararlandırılması ve beraat kararı verilmesi gerektiğini ifade eder.
- Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ilkesi: İlke, mahkemelerin yürütmenin ve davanın taraflarının kontrolünde olmamasını ifade eder.
- Doğal (tabi) hakim ilkesi: İlke, kişinin kendisine isnat edilen suç tarihinden önce ve kanunla kurulmuş bir mahkeme önünde yargılanma hakkını ifade eder.
- Çelişmeli muhakeme ilkesi: İlke, muhakemenin bütün süjelerinin (iddia, yargılama ve savunma) birbirlerinin işlemlerinden haberdar olmalarını ve bu işlemlere karşı diyeceklerini (savunma veya iddialarını) hazırlamak için gerekli zamana sahip olmalarını ifade eder.
- Soruşturmanın ve kamu davasının mecburiliği (kanuniliği) ilkesi: İlke, suçun işlendiğine dair basit şüphe üzerine soruşturmanın adli makamlarca başlatılması veya soruşturma sonunda suçun işlendiğine dair yeterli şüphe üzerine iddianamenin düzenlenmesi zorunluluğunu ifade eder.
- Davasız yargılama olmaz ilkesi: İlke, mahkemelerin iddia makamının iddianamesinde belirttiği kişi ve olayla bağlı olarak karar verme mecburiyetini ifade eder. Bu ilkeye göre iddia ve talep yoksa yargılamada yok demektir.
- Delilerin doğrudan doğruyalığı ilkesi: İlke, suçluluk konusunda karar verecek olan mahkemenin araya başka bir makam girmeden delillerle doğrudan doğruya temasa geçmesini ifade eder. Bu ilke gereğince hakim, kural olarak hükmünü duruşmada, önünde tartışılan delillere dayandırmalıdır.
- Duruşmanın sözlülüğü ilkesi: İlke, delillerin doğrudan doğruyalığı ile yakından ilgili bir ilkedir ve dosyadaki tüm delillerin duruşmada dinlenmesini, okunmasını ve tartışılmasını ifade eder. Bu nedenle tanıklar duruşmada kural olarak dinlenir; tanıklık edecekleri olaya ilişkin yazılı açıklamada bulunamazlar.
- Kendisine yapılan isnadı ve haklarını öğrenme hakkı: Kişi neyle suçlandığını ve bu suçlamalarla ilgili ne gibi haklara sahip olduğunu bilmelidir. Aksi takdirde bireysel
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Anayasa Hukuku
Gençliğin korunması maddesinde Devletin gençleri korumakla yükümlü olduğu "kötü alışkanlıklar" arasında hangisi sayılmamıştır?
A) Alkol düşkünlüğü.
B) Uyuşturucu maddeler.
C) Kumar.
D) Aşırı teknoloji kullanımı.
E) Suçluluk.
Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.