1982 Anayasası Madde 60

1982 Anayasası 60. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 60 – Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar. B. Sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler:

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

98 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2015/3431 E., 2021/355 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
maddesinin birinci fıkrasındaki "çalıştığı işten ayrıldıktan sonra" ifadesinin Anayasa'nın 10, 48, 49 ve 60. maddelerine aykırı olduğu kanısına varılarak iptali ve yürürlüğünün durdurulması için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmuştur.
Hukuk Genel Kurulu         2015/3431 E.  ,  2021/355 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tespit" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Kocaeli 6. İş Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar davalı ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olduğunu, ancak 21.01.2010 tarihli tahsis talebinin Sosyal Güvenlik Kurumunun (SGK/Kurum) 24.02.2010 tarihli cevabi yazısı ile sigortalılık başlangıç tarihinin 01.08.1987, doğum tarihinin 03.02.1965, 30.01.2010 tarihine kadar prim gün sayısının 6931 olduğu, mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun (506 sayılı Kanun) Geçici 81. maddesinin B ve C bentlerinde öngörülen şartların gerçekleşmediği belirtilerek kabul edilmediğini, bu işleminin kanuna aykırı olduğunu ileri sürerek, davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olduğunun tespitine, 24.02.2010 tarihli Kurum işleminin iptaline ve dava tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti ile aylık bağlanmasına, aylık ve gelire hak edilen tarihten itibaren yasal faiz işletilmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı ... vekili cevap dilekçesinde; davacının 506 sayılı Kanun’un Geçici 81. maddesinde belirlenen yaşlılık aylığı bağlanması için gerekli koşulları taşımadığını, sigortalılık başlangıç tarihinin tespiti talebi bakımından ise, davanın hak düşürücü süre içinde açıldığının tespiti hâlinde davacının iddia ettiği tarihte sözü edilen işyerinde çalışıp çalışmadığı konusunda resen araştırma yapılması gerektiğini belirterek davanın reddini istemiştir. Mahkeme Kararı: 6. Kocaeli 6. İş Mahkemesinin 28.03.2013 tarihli ve 2012/458 E., 2013/146 K. sayılı kararı ile; işe giriş bildirgesi verilmiş olduğundan 5 yıllık hak düşürücü sürenin geçmediği, çalışılan işyerinin konut olması nedeniyle komşu işyeri tanığı tespit edilemediği, işyerinden dönem bordrosu verilmediği, davacı tanıklarının davacının sözü edilen işyerinde çalıştığını doğruladıkları, Derince Belediyesi tarafından temin edilebilen ruhsat kayıtlarının gönderildiği, toplanan bu delillere göre davacının 01.02.1983 tarihinde dava dışı işyerinde çalıştığının anlaşıldığı, sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olarak kabul edilmesi hâlinde 506 sayılı Kanun’un Geçici 81. maddesinin (bd) bendi uyarınca 25 yıl sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 gün prim gün sayısı şartlarının yerine getirilmesi gerektiği, sigortalılık süresi ve prim gün sayısı koşullarını yerine getiren 03.02.1965 doğumlu davacının 47 yaşını 03.02.2012 tarihinde doldurduğu, bu nedenle 01.04.2012 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olduğunun tespitine, 01.04.2012 tarihinden itibaren yaşlılık aylığına hak kazandığının tespitine ve fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiştir. Özel Dairenin Bozma Kararı: 7. Kocaeli 6. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararını süresi içinde davalı SGK vekili temyiz etmiştir. 8. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 10.03.2014 tarihli ve 2014/3895 E., 2014/5120 K. sayılı kararı ile; "...Dosyadaki yazılara, toplanan delillere ve hükmün dayandığı gerektirici sebeplere ve özellikle temyiz edenin sıfatına göre, sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 5510 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince davanın yasal dayanaklarından olan 506 Sayılı Yasanın 62. maddesindeki, sigortalı olarak çalıştığı işten ayrıldıktan sonra yazılı istekte bulunan ve yaşlılık aylığına hak kazanan sigortalıya bu isteğinden sonraki aybaşından başlanarak yaşlılık aylığı bağlanır, hükmü uyarınca davacının çalıştığı işten ayrılıp ayrılmadığı araştırılıp belirlendikten sonra yaşlılık aylığı bağlanması talebine ilişkin olarak karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O halde, davalı Kurum avukatının bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır..." gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Kocaeli 6. İş Mahkemesinin 10.06.2014 tarihli ve 2014/149 E., 2014/277 K. sayılı kararı ile; hayatın olağan akışına göre çalışanın kendisini ve ailesini geçindirmek zorunda olduğu, bu nedenle emekli maaşı almadan işten ayrılamayacağı, ayrıca dosya içeriğinden ve hizmet cetvelinden davacının emekli edilmediği için çalışmaya devam ettiğinin anlaşıldığı, bu nedenle bu yöne ilişkin bozma kararına uyulmadığı; öte yandan davanın yazılı istek olarak kabul edilmesi gerektiği gerekçesiyle önceki hükümde direnilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı SGK vekili tarafından temyiz edilmiştir. Hukuk Genel Kurulunun Anayasa Mahkemesine başvurusu 11. Hukuk Genel Kurulunun 17.09.2019 tarihli ve 2015/10-3431 E., 2019/1 Değişik İş sayılı kararı ile; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun (5510 sayılı Kanun) Geçici 1. maddesinin ikinci fıkrası uyarınca somut olayda uygulanması gereken mülga 506 sayılı Kanun'un 62. maddesinin birinci fıkrasındaki "Sigortalı olarak çalıştığı işten ayrıldıktan sonra yazılı istekte bulunan ve yaşlılık aylığına hak kazanan sigortalıya bu isteğinden sonraki ay başından başlanarak yaşlılık aylığı bağlanır" hükmünde yer alan "çalıştığı işten ayrıldıktan sonra" ifadesinin 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın (Anayasa) 10. maddesi kapsamında "sosyal devlet" ve "hukuk devleti" ilkeleri ile bağdaşmadığı, yine sigortalının yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla yaşlılık aylığı talebinde bulunduğu sırada çalışma hayatına devam etmesinin sosyal güvenlik hakkı ile örtüştüğü, bu nedenle sözü edilen ifadenin sosyal güvenlik hakkına aykırı olduğu, öte yandan 29.04.1986 tarihli ve 3279 sayılı 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Ek Maddeler Eklenmesi Hakkında Kanunla yaşlılık aylığı bağlanan emeklilerin aynı anda hem aylık almaları hem de çalışmalarının mümkün hâle getirildiği, 5510 sayılı Kanun'un Geçici 14. maddesinin ilk fıkrası uyarınca 506 sayılı Kanun kapsamındaki sigortalıların yaşlılık aylığı alırken sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışmaya devam edebilecekleri, bu durumda da yaşlılık aylığı başvurusunda bulunan sigortalının işten ayrılmasının artık bir öneminin kalmadığı, nitekim şekli şartını yerine getirmek için sigortalının çalıştığı işten çıkışını yaptırıp yazılı tahsis talebinde bulunduktan sonra sosyal güvenlik destek primi ödemek suretiyle ertesi gün işbaşı yapabileceği, yine yaşlılık aylığı tahsis taleplerinde 506 sayılı Kanun'un 31. maddesinin Kuruma üç aylık inceleme süresi tanıdığı, ancak uygulamada bu sürenin çok daha uzun olduğu, bu süre içinde sigortalının gelir elde edemeyebileceği, ayrıca tahsis talebinin Kurumca reddinin bile mümkün olduğu, bu nedenle sözü edilen düzenlemenin sigortalıyı korunaksız hâle getirdiği, 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'na tabi sigortalılar için böyle bir şart öngörülmediği, bu nedenle eşitlik ilkesine de aykırılık oluşturduğu, sonuç olarak 506 sayılı Kanun'un 62. maddesinin birinci fıkrasındaki "çalıştığı işten ayrıldıktan sonra" ifadesinin Anayasa'nın 10, 48, 49 ve 60. maddelerine aykırı olduğu kanısına varılarak iptali ve yürürlüğünün durdurulması için Anayasa Mahkemesine başvuruda bulunulmuştur. Anayasa Mahkemesinin İptal Kararı 12. Anayasa Mahkemesinin (AYM) 03.03.2021 tarihli ve 31412 sayı Resmi Gazetede yayımlanan 14.01.2021 tarihli ve 2019/104 E., 2021/3 K. sayılı kararı; "....B. Anayasa’ya Aykırılık Sorunu 4. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri HakkındaKanun’un 43. maddesi uyarınca kural, ilgisi nedeniyle Anayasa’nın 13. maddesi yönünden de incelenmiştir. 5. 506 sayılı Kanun’un mülga 62. maddesinin birinci fıkrasında sigortalı olarak çalıştığı işten ayrıldıktan sonra yazılı istekte bulunan ve yaşlılık aylığına hak kazanan sigortalıya, bu isteğinden sonraki aybaşından başlanarak yaşlılık aylığı bağlanacağı öngörülmüş olup anılan fıkrada yer alan “…çalıştığı işten ayrıldıktan sonra…” ibaresi itiraz konusu kuralı oluşturmaktadır. 6. Anayasa’nın 60. maddesinde “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir./ Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar.” denmektedir. Buna göre sosyal güvenlik herkes için bir hak ve bunu gerçekleştirmek devlet için bir görevdir. 7. Sosyal güvenlik; bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerinin en aza indirilmesi, ayrıca sağlıklı ve asgari hayat standardının güvence altına alınmasıdır. Bu güvencenin gerçekleştirilebilmesi için sosyal güvenlik kuruluşları oluşturularak kişilerin yaşlılık, hastalık, malullük, kaza ve ölüm gibi sosyal risklere karşı asgari yaşam düzeylerinin korunması amaçlanmaktadır. Kişilere sağlanan bu anayasal güvencelerin yaşama geçirilebilmesi için devlet, tüm çalışanlara sosyal güvenlik hakkını sağlamak ve bunun için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür. 8. Hizmet akdine bağlı olarak çalışan sigortalının yaşlılık aylığına hak kazanabilmesi için yaş, prim gün sayısı ve sigortalılık süresi şartlarının yanı sıra yazılı olarak tahsis talebinde bulunmadan önce kural uyarınca çalıştığı işten ayrılması gerekmektedir. 9. Yaşlılık aylığı sigortalıya uzun vadeli sigorta kollarından ömür boyu ödeme vadeden bir sigorta türü olup sosyal güvenlik hakkı kapsamındadır. Aylık tahsis talebinde bulunabilmek için birtakım koşulların öngörülmesi, söz konusu hakkı sınırlamaktadır. Bu itibarla hizmet akdiyle çalışanlar bakımından yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunabilmek için itiraz konusu kural uyarınca aranan işten ayrılmış olma, bir başka deyişle aktif çalışma hayatını sona erdirme koşulunun da bu çerçevede bir sınırlama olduğu açıktır. 10. Anayasa’nın 13. maddesinde “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” denilmektedir. Buna göre temel hak ve özgürlüklere sınırlama getiren kanuni düzenlemelerin Anayasa’da öngörülen sınırlama sebebine uygun ve ölçülü olması gerekir. 11. Anayasa’nın 60. maddesinde, sosyal güvenlik hakkı için herhangi bir sınırlama nedeni öngörülmemiş olmakla birlikte özel sınırlama nedeni öngörülmemiş hakların da hakkın doğasından kaynaklanan bazı sınırlarının bulunduğu kabul edilmektedir. Öte yandan Anayasa’nın başka maddelerinde yer alan hak ve özgürlükler ile devlete yüklenen ödevler, özel sınırlama sebebi gösterilmemiş hak ve özgürlüklere sınır teşkil edebilir. 12. Devletin sosyal güvenlik hakkını sağlamak amacıyla gerekli teşkilatı kurma yükümlülüğü kapsamında oluşturulan SGK sosyal güvenlikle ilgili kanunları uygulamakla görevlidir. Bu görevin ifasının kişilerin sigortalılık statü ve haklarının belirlenmesi ve sağlanması için belirli bir düzenin varlığını gerektirdiği açıktır. Sigortalıya yaşlılık aylığı bağlanması durumunda kural olarak fiilî çalışmanın son bulacak ve aktif çalışan statüsünün değişecek olması nedeniyle bu hususun sigortalı kayıtlarına işlenmesi gerekmektedir. Kuralla sigortalıya yaşlılık aylığı bağlanması için SGK’ya yazılı başvurudan önce çalışılan işten ayrılma koşulunun öngörülmesi suretiyle sigortalılık statüsünde meydana gelen değişikliğin işyeri ile SGK kayıtlarına sağlıklı olarak işlenmesi ve böylece sosyal güvenlik sisteminin düzenli bir şekilde işleyişinin sağlanması amaçlanmaktadır. Dolayısıyla kuralla getirilen sınırlamanın hakkın doğasından kaynaklandığı, bu yönüyle anayasal açıdan meşru bir amaca dayandığı anlaşılmaktadır. 13. Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen sınırlamanın ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından sınırlamanın zorunlu olmasını diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmamasını, orantılılık ise hakka getirilen sınırlama ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir. 14. Kuralın yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla yaşlılık aylığı bağlanan sigortalıların yeniden çalışmaya başlamaları hâlinde aylıkları kesilirken 506 sayılı Kanun’un mülga 63. maddesinde 3279 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle yaşlılık aylığı alanlara talep etmeleri ve kendilerinden sosyal güvenlik destek primi kesilmesi şartıyla hem yaşlılık aylığı alma hem de aktif çalışmaya başlama imkânı getirilmiştir. Sigortalının çalıştığı işten ayrılmadan da pasif sigortalı statüsüne geçirilerek prim ödemelerinin buna göre düzenlenmesinin sosyal güvenlik sisteminin düzenli işleyişi üzerinde olumsuz bir etkisinin olacağı söylenemez. Mülga maddenin ilk hâlinde bulunmayan bu yeni imkân karşısında itiraz konusu kuralla kişinin yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunabilmesi için işten ayrılma şartının öngörülmesinin sosyal güvenlik sisteminin düzenli işleyişini sağlama bakımından elverişli bir sınırlama olduğundan bahsedilemez. 15. Bir hakka getirilen sınırlamanın gerekli kabul edilebilmesi için ulaşılmak istenen amaç bakımından getirilen önlemin zorunlu olması, diğer bir ifadeyle aynı amaca daha hafif bir sınırlama ile ulaşılmasının mümkün olmaması gerekir. Yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunan sigortalının ya da SGK’nın tahsis talebinde bulunulduğunu işverene bildirmesi ve SGK ile işveren kayıtlarının buna göre düzenlenmesi mümkündür. Sigortalının yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmadan önce çalıştığı işten fiilen ayrılmasını gerektirmeyecek daha hafif nitelikteki tedbirlerle de sosyal güvenlik sisteminin düzenli bir şekilde işleyişinin sağlanması amacına ulaşılabileceği gözetildiğinde kuralla öngörülen sınırlamanın anılan amaca ulaşma bakımından gerekli olmadığı da anlaşılmaktadır. 16. Öte yandan 506 sayılı Kanun’un mülga 31. maddesinin birinci fıkrası ile 31/5/2006 tarihli ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 42. maddesinde yaşlılık aylığı bağlanacak sigortalıların tahsis taleplerine SGK tarafından gerekli belgelerin ve incelemelerin tamamlandığı tarihten itibaren en geç üç ay içinde yazılı olarak cevap verilmesi öngörülmüştür. İtiraz konusu kural uyarınca sigortalının yaşlılık aylığı talebinde bulunabilmesi için işten ayrılması gerektiği gözetildiğinde kural, sigortalının söz konusu üç aylık dönemi herhangi bir gelir elde etmeksizin geçirmek zorunda kalmasına neden olmaktadır. Her ne kadar daha sonra aylık bağlandığında sigortalıya aylık bağlanmayan dönemlerin ödemesi yapılabilmekte ise de bu durum sigortalının aylar boyunca ekonomik olarak hiçbir gelir elde edememesinin neden olduğu mağduriyetleri tümüyle ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla kuralın getirdiği sınırlamanın sonuçları itibarıyla orantılı olduğundan da bahsedilemez. 17. Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 13. ve 60. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir..." gerekçesiyle 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun mülga 62. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…çalıştığı işten ayrıldıktan sonra…” ibaresinin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar verilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun Geçici 1. maddesi atfıyla uygulanması gereken mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun 62. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “…çalıştığı işten ayrıldıktan sonra…” ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 14.01.2021 tarihli ve 2019/104 E., 2021/3 K. sayılı kararı ile Anayasa’ya aykırı bulunarak iptal edildiği de dikkate alındığında; sigortalılık başlangıç tarihi 01.02.1983 olarak kabul edilen davacının 01.04.2012 tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazanıp kazanmadığı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. 5510 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesinin ikinci fıkrasındaki "17/7/1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı kanunlara göre bağlanan veya hak kazanan; aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edilir. Bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümleri uygulanır." hükmü uyarınca davanın yasal dayanağını mülga 506 sayılı Kanun'un 62, 108 ve Geçici 81. maddeleri oluşturmaktadır. 15. 25.08.1999 tarihinde kabul edilerek 08.09.1999 tarihli ve 23810 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun ile eklenen, Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ve sonrasında 4759 sayılı Kanun ile bir bölümü değişikliğe uğrayan 506 sayılı Kanun'un Geçici 81. maddesindeki düzenlemeler kapsamında yaşlılık aylığı bağlama koşullarının 4447 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin yürürlüğe girdiği 08.09.1999 ve 4759 sayılı Kanun’un kabul edildiği 23.05.2002 tarihindeki “sigortalılık süresi”nin kaç yıl olduğu dikkate alınarak belirlenmesi gerekir. 16. Buna göre, Geçici 81. maddenin (A) bendi uyarınca 4447 sayılı Kanun'un yürürlükten tarihinden önce yürürlükte bulunan hükümlere göre yaşlılık aylığı bağlanmasına hak kazanmış olanlar ile sigortalılık süresi 18 yıl ve daha fazla kadınlar ve sigortalılık süresi 23 yıl ve daha fazla olan erkekler hakkında 4447 sayılı Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten önce yürürlükte bulunan hükümler uygulanacaktır. 17. 506 sayılı Kanun’un 4447 ve 4759 sayılı Kanunlarla yapılan değişiklikten önceki 06.03.1981 tarihli ve 2422 sayılı Kanun'un 6. maddesi ile değişik 60. mddesinin (A) bendine göre ise; "Sigortalının: a) Kadın ise 50, erkek ise 55 yaşını doldurmuş olması ve en az 5000 gün veya, b) Kadın ise 50, erkek ise 55 yaşını doldurmuş olması, 15 yıldan beri sigortalı bulunması ve en az 3600 gün yahut, c) Kadın ise 50, erkek ise 55 yaşını doldurmamış olmakla beraber, kadın ise 20 erkek ise 25 yıldan beri sigortalı bulunması ve en az 5000 gün, Malüllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş olması şarttır". 18. 506 sayılı Kanun’un Geçici 81. maddenin (B) bendi ile maddenin (A) bendindeki şartları taşımayan sigortalılar yönünden 23.05.2002 tarihindeki sigortalılık süresi esas alınarak kademeli bir sistem benimsenmiştir. Bu kapsamda (B) bendinin (d) alt bendi uyarınca sigortalılık süresi 15 (dahil) yıldan fazla 16 yıldan az olan kadınlar 20 yıllık sigortalılık süresini ve 43 yaşını doldurmaları, sigortalılık süresi 18 yıl 6 ay (dahil) dan fazla, 20 yıldan az olan erkekler 25 yıllık sigortalılık süresini ve 47 yaşını doldurmaları ve en az 5150 gün malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi ödemiş bulunmaları şartıyla yaşlılık aylığından yararlanabileceklerdir. 19. Sigortalılık süresinin başlangıcı ise, 506 sayılı Kanun'un 108. maddesinin birinci fıkrasına göre sigortalının yürürlükten kaldırılmış 5417 ve 6900 sayılı kanunlara veya bu kanuna tabi olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihtir. Tahsis işlemlerinde nazara alınacak sigortalılık süresi de bu sürenin başlangıç tarihi ile, sigortalının tahsis yapılması için yazılı istekte bulunduğu tarih, tahsis için istekte bulunmuş olmayan sigortalılar için de ölüm tarihi arasında geçen süredir ( 506 sayılı Kanun m.108/2). 20. Öte yandan 506 sayılı Kanun'un 62. maddesinin birinci fıkrasında; "Sigortalı olarak çalıştığı işten ayrıldıktan sonra yazılı istekte bulunan ve yaşlılık aylığına hak kazanan sigortalıya bu isteğinden sonraki ay başından başlanarak yaşlılık aylığı bağlanır." düzenlemesi bulunmakta olup bu hükme göre sigortalının yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmadan önce çalıştığı işten ayrılması gerekmektedir. Ancak yukarıda (12. paragraf) yer verildiği üzere "çalıştığı işten ayrıldıktan sonra" ibaresi AYM tarafından Anayasa'ya aykırı bulunarak iptal edilmiştir. 21. Anayasa'nın 21.01.2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanun ile değişik 152. maddesine göre; "Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddi görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır. Anayasa Mahkemesinin işin esasına girerek verdiği red kararının Resmî Gazetede yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı kanun hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz". 22. 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkındaki Kanun'un (6216 sayılı Kanun) 40. maddesinde de Anayasa'nın 152. maddesine paralel düzenleme mevcut olup beşinci fıkrasında; "...(5) Anayasa Mahkemesi, işin kendisine noksansız olarak gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse ilgili mahkeme davayı yürürlükteki hükümlere göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse mahkeme buna uymak zorundadır." hükmü yer almaktadır. 23. Anayasa'nın 152. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 40. maddesinin beşinci fıkrasında da belirtildiği üzere Anayasaya aykırı olduğunu ileri sürerek hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvuran mahkeme, esas hakkında verdiği karar kesinleşinceye kadar AYM'nın kararı geldiği takdirde bu karara uymak zorundadır. 24. Bu nedenle somut olayda uygulanması gereken 506 sayılı Kanun'un 62. maddesinin birinci fıkrasındaki "çalıştığı işten ayrıldıktan sonra" ibaresinin iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı doğrultusunda değerlendirme yapılarak sonuca varılması gerekmektedir. 25. Somut olayda, davacı 21.01.2010 tarihli dilekçesi ile yaşlılık aylığı tahsis talebinde bulunmuş, Kurumun 24.02.2010 tarihli yazısında hizmet başlangıç tarihinin 01.08.1987, doğum tarihinin 03.02.1965 ve 30.01.2010 tarihine toplam prim gün sayısının 6931 olduğu, 506 sayılı Kanun'un Geçici 81. maddesinin (B) ve (C) bentlerine göre 50 yaşını doldurduğu 03.02.2015 tarihinde müracaat etmesi gerektiği bildirilmiştir. 26. Davacı nüfus kaydına göre 03.02.1965 doğumlu olup hizmet cetvelinden 21.01.2010 tarihinden sonra çalışmaya devam ettiği, Kuruma en son 2012 yılı Mart ayında 30 gün çalışma bildirildiği görülmüştür. 27. Davacı eldeki dava ile dava tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığının tespiti yanında sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olduğunun tespitini de talep etmiştir. Mahkemece davacının sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olduğunun tespitine karar verilmiş, hükmün bu bölümü bozma kararı kapsamı dışında kalarak kesinleşmiştir. 28. Bu durumda yukarıda yapılan açıklamalar ile somut olaya ilişkin maddi ve hukuki olgular bir arada değerlendirildiğinde; sigortalılık başlangıç tarihinin 01.02.1983 olduğu çekişmesiz olan davacının 08.09.1999 tarihine kadar sigortalılık süresi 16 yıl 7 ay 7 gün olup 506 sayılı Kanun'un Geçici 81. maddesinin (A) bendinde öngörülen şartları taşımamakta ise de, (B) bendinin (d) alt bendi kapsamında 22.05.2002 tarihinde sigortalılık süresi 19 yıl 3 ay 22 gün olmakla tahsis talep tarihi itibariyle 25 yıllık sigortalılık süresi, 47 yaş ve 5150 prim gün sayısı koşullarını yerine getirmesi gerekmektedir. Dava tarihi (29.03.2012) itibariyle 25 yıldan fazla sigortalılığı bulunan davacının prim gün sayısı da 5150 günden fazladır. 47 yaşını ise 03.02.2012 tarihinde doldurmuştur. 29. Bu nedenle yaşlılık aylığı bağlanması için gerekli koşulları yerine getiren davacının 506 sayılı Kanun'un 62. maddesindeki "çalıştığı işten ayrıldıktan sonra" ibaresinin Anayasa Mahkemesince iptal edilmesi karşısında artık çalıştığı işten ayrılıp ayrılmadığının araştırılmasına gerek olmayıp 01.04.2012 tarihi itibariyle yaşlılık aylığına hak kazandığı açıktır. 30. Hâl böyle olunca direnme kararı bu değişik gerekçe ile onanmalıdır. 31. Dava tarihinin 29.03.2012 olmasına rağmen direnme kararında 14.04.2014 olarak yazılması ise mahallinde her zaman düzeltilmesi mümkün maddi hata olarak kabul edildiğinden esas etkili görülmemiş ve bozma nedeni yapılmamıştır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ile ONANMASINA, Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 25.03.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Diğer kararlar (4)

10. Hukuk Dairesi, 2022/8123 E., 2023/11238 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi
tam metni aç
n geç başlatıldığı yönündeki iddiaların gerçek dışı olup sigortasının işe başladığı gün olan 01.11.2009 tarihinde başlatıldığını, 5510 sayılı Kanun'un fiili hizmet (itibari hizmet) zammını düzenleyen 40 ıncı maddesinin 16 numaralı bendinin Anayasa'nın 13 üncü ve 60 ıncı maddelerine aykırılığı nedeni ile iptal edildiğini, ...
10. Hukuk Dairesi         2022/8123 E.  ,  2023/11238 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 34. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/924 E., 2022/1203 K. KARAR : Esastan ret İLK DERECE MAHKEMESİ : ... 17. İş Mahkemesi SAYISI : 2017/145 E., 2020/27 K. Taraflar arasındaki davacının davalı işveren yanında 01.06.2008 - 01.11.2009 tarihleri arasında kalan sürenin sigortalılık süresi olarak tespiti ile birlikte 01.06.2008 - 25.11.2011 tarihleri arasında geçen çalışmalarının 5953 sayılı Basın İş kanunu kapsamında geçtiğinin tespiti ve buna göre itibari hizmet süresi ile fiili hizmet süresi zammının tespiti davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davacı ve davalılardan Kurum ile birlikte ... TV Holding A.Ş. ile ... TV Medya Hizmetleri AŞ. vekillerince istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince davacı ve davalıların vekillerinin başvurularının esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalılardan kurum ile birlikte ... TV Holding A.Ş. vekillerince temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesi ile müvekkilinin 01.06.2008 - 25.11.2011 tarihleri arasında davalı şirket bünyesinde yayın operatörü/gazeteci olarak çalıştığını, ... anahaber, ... Haber, ... TV Haber gibi programlarda yayın operatörlüğü görevini yaptığını, işe 01.06.2008'de başlamasına rağmen sigortasının 01.11.2009 tarihinde başlatıldığını, yine müvekkilinin basın - haber işinde çalıştığı halde sigortasının 1/a sigorta kolundan düz işçi gibi yapıldığını, davacının sigortasız hizmetinin tespiti ve sigortalı hizmetinin de 2A basın sigortası koluna düzeltilmesini talep ettiklerini belirterek, müvekkilinin 01.06.2008 tarihinden işten çıkışının verildiği tarihe kadar davalı işyerinde yayın operatörü/gazeteci olarak basın sigorta kolunda çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1.Davalı ... AŞ (... TV Holding AŞ) vekili cevap dilekçesi ile davacının basın mesleğinde çalışanlar ile çalıştırılanlar arasındaki münasebetlerin tanzimi hakkında kanun kapsamında değerlendirilecek bir hizmeti bulunmadığından sigorta hizmetinin bu kol uyarınca düzeltilmesi talebinin mesnetsiz olduğunu, yaptığı işin yayın operatörlüğü olduğunu, yayın akışını programa göre takip ederek, reklam saatlerini ayarlamak ve ana kumandada canlı yayına geçiş için geri sayım yapmaktan ibaret olduğunu, yaptığı işin fikri ve sanatsal bir çaba gerektirmediğinin aşikar olduğunu, sigorta hizmetinin müvekkili şirket tarafından geç başlatıldığına yönelik iddiaların da asılsız olduğunu, sigortasının işe başladığı gün 01.11.2009 tarihinde başlatıldığını ve işten ayrıldığı güne dek eksiksiz olarak müvekkili şirketçe ödendiğini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 2.Davalı SGK vekili cevap dilekçesi ile davacının çalışmaları bakımından müvekkili Kurum kayıtlarının esas olduğunu, davacının çalıştığını iddia ettiği dönemlerin kurum kayıtları ile örtüşmediğini, huzurdaki dava ile ileri sürülen iddiaların kurum kayıtlarına eş değerde belgelerle kanıtlanması gerektiğini, salt tanık anlatımlarına dayalı olarak kanıtlanmasına muvafakat etmediklerini belirterek, davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile Celp edilen SGK kayıtlarına göre davacının 01.11.2009 - 30.09.2011 tarihleri arasında davalı ...Ş. (... TV Holding AŞ), 01.10.2011 - 25.11.2011 tarihleri arasında ise dahili davalı ...Ş. (Işıl Televizyon Yayıncılık A.Ş.) tarafından sigorta bildirimlerinin yapıldığı, davacının son hizmet süresine göre davanın açıldığı 26.04.2013 tarihine kadar yasada öngörülen 5 yıllık hak düşürücü sürenin dolmadığı, davalı ... AŞ (... TV Holding AŞ)'nin 01.07.2006 tarihinde 506 sayılı Kanun kapsamına alındığı ve halen kanun kapsamında bulunduğu ve bu yönden tespite engel bir durumun bulunmadığı, celp edilen banka kayıtlarına göre davalı ... AŞ (... TV Holding A.Ş.) tarafından 29.07.2008, 30.07.2008, 05.08.2008, 26.08.2008, 02.09.2008 ve 28.10.2008 tarihleri arasında periyodik olarak ödemeler yapıldığı, dinlenen tanıkların davacının 2008 yılı Temmuz ayında davalı işyerinde çalışmaya başladığını belirttikleri görülmüştür. Tüm dosya kapsamı ve dinlenen tanık beyanları hep birlikte değerlendirildiğinde tanıkların davacının 2008 yılı 6. ayında itibaren işyerinde çalışmasının olduğunu beyan ettikleri ve banka kayıtlarında davacıya 30.07.2008 tarihinden itibaren ücret ödemesi yapıldığı görülmekle davacının 01.07.2008 - 01.11.2009 tarihleri arasında davalı işyerinde çalıştığı, yine davacının yaptığı işin yayın operatörlüğü olduğu, yayın operatörlüğünün basın sektöründe genel olarak görsel ve işitsel yayın kuruluşlarında yayın gerçekleştiren kişi olduğu ve bu işin teknik özelliği yanında fikri çalışmasının da ağırlıklı olduğu, davacının fikri çalışmasının bedensel çalışmasının üzerinde olacağından çalışmasının Basın İş Yasası'na girdiği, bunun sonucu olarak itibari hizmetten yararlanması gerektiği anlaşılmakla davanın kısmen kabulü ile, davacının; 01.07.2008 – 31.12.2008 arası 180 gün günlük 21,29 TL, 01.01.2009 – 30.06.2009 arası 180 gün günlük 22,20 TL, 01.07.2009 – 01.11.2009 arası 120 gün günlük 23,10 TL ücretle davalılar nezdinde ve 01.06.2008 – 25.11.2011 tarihleri arasında 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak ve 2A sigorta kolunda çalıştığının tesbitine, aşkın talebin reddine, dair karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile davalılar vekilleri istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri 1.Davacı vekili istinaf dilekçesinde özetle; davacının sigortasız çalışma döneminin başlangıcının hatalı tespit edildiğini, davacının haziran 2008 yılında davalı işverenlik bünyesinde çalışmaya başladığının bordro ve kamu tanık beyanı ile sabit olduğunu, gerekçeli kararın hüküm kısmında davacının işe başlangıç tarihi 01.07.2008 olarak belirtilmesinin ardından, 01.06.2008 - 25.11.2011 tarihleri arasında çalışması olduğu tespitinin yapılmış olup verilen kararın çelişkiler barındırdırdığını, bir aylık bir ret dolayısıyla karşı tarafa hükmedilen vekalet ücretinin hukuka ve hakkaniyete uygun olmadığını, kararının kaldırılarak davacının 01.06.2008 tarihinde işe başladığı kabul edilip bir aylık çalışmasının hesabının yapılarak 01.06.2008 - 25.11.2011 tarihleri arasında 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak ve 2a sigorta kolunda çalıştığının tespitine, davalı taraflar lehine hükmedilen vekalet ücretinin kaldırılmasına karar verilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. 2.Davalı Kurum vekili; davacının yaptığı iş yayın operatörlüğü olup; 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak kabulünün mümkün olmadığından 2 A kolundan sigortalı olarak tespitin de mümkün olmadığını, İstinaf mahkemesinin kaldırma kararındaki gerekçedeki eksikliklerin giderilmediği halde tespite ilişkin değerlendirme yapıldığını, davacının çalışmaları bakımından müvekkil Kurum kayıtlarının esas olduğunu, Kurum dava açılmasına sebebiyet vermediğinden, davanın kurum aleyhine vekalet ücreti ve yargılama giderlerine hükmedilmemesi gerektiğini belirterek, istinaf yoluna başvurmuştur. 3.Davalı şirketler vekili; gazetecilik kavramının asli unsuru olan fikir ve sanat işlerinin davacının iş tanımı içerisinde yer almadığını, kaldı ki davacının haber departmanında yayın operatörü olarak çalışıyor olmasının, yerleşik yargıtay içtihatları gereğince basın işçisi olarak sayılması için yeterli olmadığını, davacının müvekkil şirket tarafından sigortasının geç başlatıldığı yönündeki iddiaların gerçek dışı olup sigortasının işe başladığı gün olan 01.11.2009 tarihinde başlatıldığını, 5510 sayılı Kanun'un fiili hizmet (itibari hizmet) zammını düzenleyen 40 ıncı maddesinin 16 numaralı bendinin Anayasa'nın 13 üncü ve 60 ıncı maddelerine aykırılığı nedeni ile iptal edildiğini, ... 22. İş Mahkemesi tarafından, basın ve gazetecilik mesleğinde çalışanların fiili hizmet süresi zammından faydalanmasının Anayasa'ya aykırı olduğu iddiasıyla, 5510 sayılı Kanun'un 40 ıncı maddesinin 16 numaralı bendinin iptali için Anayasa mahkemesi” ne başvurulduğunu, ilgili başvurunun Anayasa mahkemesi'nin 25.12.2019 tarihli genel kurulu'nda gündeme alınarak değerlendirilmiş olup Anayasa mahkemesi'nin 2019/62 Esas, 2019/98 Karar sayılı kararı ile 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 40 ıncı maddesinin ikinci fıkrasının 16 numaralı bendi, Anayasa'nın 13 ve 60 ıncı maddelerine aykırı bulunarak iptal edildiğini, davacının iddiaları ile yerel Mahkeme tarafından verilen usul ve yasaya aykırı kararı kabul anlamına gelmemekle birlikte, bir an için davacının Basın İş Yasası'na girdiği düşünüldüğünde dahi gerekçeli kararda belirtildiği gibi itibari hizmetten yararlanmasının mümkün olmadığını, davanın reddi gerektiğini belirterek istinaf kanun yoluna başvurmuşlardır. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile mahkeme gerekçesinde 15.10.2019 havale tarihli bilirkişi raporu doğrultusunda karar verildiğinin belirtildiği, 15.10.2019 tarihli bilirkişi raporunda, davacının 01.07.2008 - 01.11.2009 arası çalışmalarının kabulü ile 01.07.2008 – 25.11.2011 tarihleri arasında 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak ve 2A sigorta kolunda çalıştığının tespitine karar verilmesi şeklinde görüş bildirildiği, davacı talebine göre davanın kısmen kabulünün yerinde olduğu, ancak mahkemenin hüküm fıkrasında davacının basın iş kanunu kapsamında çalışmalarına ilişkin, 01.07.2008 – 25.11.2011 tarihleri arasında 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak ve 2A sigorta kolunda çalıştığının tespitine denmesi gerekirken, davacının 01.06.2008 – 25.11.2011 tarihleri arasında 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak ve 2A sigorta kolunda çalıştığının tespitine denilmesinin HMK'nun 304.maddesi gereğince mahallinde düzeltilmesi mümkün yazım hatası olduğu kabul edilmekle, dosya kapsamı ve mahkemenin gerekçesine göre İlk Derece Mahkemesi kararının usul ve yasaya uygun olduğu anlaşılmakla, davacı vekili, davalı ... vekili, davalı Kurum vekili ve dahili davalı ... vekillerinin istinaf başvurularının oy birliği ile esastan reddine dair karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde, davalılardan Kurum ile birlikte ... TV Holding AŞ. vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davalı ... AŞ. vekili; gazetecilik kavramının asli unsuru olan fikir ve sanat işlerinin davacının iş tanımı içerisinde yer almadığını, kaldı ki davacının haber departmanında yayın operatörü olarak çalışıyor olmasının, yerleşik yargıtay içtihatları gereğince basın işçisi olarak sayılması için yeterli olmadığını, davacının müvekkil şirket tarafından sigortasının geç başlatıldığı yönündeki iddiaların gerçek dışı olup sigortasının işe başladığı gün olan 01.11.2009 tarihinde başlatıldığını, 5510 sayılı Kanun'un fiili hizmet (itibari hizmet) zammını düzenleyen 40 ıncı maddesinin 16 numaralı bendinin Anayasa'nın 13 ve 60 ıncı maddelerine aykırılığı nedeni ile iptal edildiğini, davacının iddiaları ile yerel Mahkeme tarafından verilen usul ve yasaya aykırı kararı kabul anlamına gelmemekle birlikte, bir an için davacının Basın İş Yasası'na girdiği düşünüldüğünde dahi gerekçeli kararda belirtildiği gibi itibari hizmetten yararlanmasının mümkün olmadığını, davanın reddi gerektiğini belirterek kararın bozulmasını talep etmiştir. 2.Davalı SGK vekili özetle, davacının çalışmalarının kurum kayıtlarında görüldüğü gibi olduğunu, hak düşürücü sürenin geçtiğini, iddianın yazılı delil ve belge olmadan sadece dinlenen tanıklar beyanı ile ispatının kabul edilemeyeceğini, tanıkların Yargıtay'ın aradığı nitelikte olmadığını, çalışmanın basın iş kapsamında olmadığını, Kurumun fer'i müdahil olup aleyhine vekalet ücreti yargılama giderine hükmedilemeyeceğini beyanla kararın bozulmasını talep etmiştir. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, davacının davalı işveren yanında 01.06.2008 - 01.11.2009 tarihleri arasında kalan sürenin sigortalılık süresi olarak tespiti ile birlikte 01.06.2008- 25.11.2011 tarihleri arasında geçen çalışmalarının 5953 Sayılı Basın İş Kanun'u kapsamında geçtiğinin tespiti ve buna göre itibari hizmet süresi ile fiili hizmet süresi zammının tespiti gerekip gerekmediğine ilişkindir. 2. İlgili Hukuk 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 370 ve 371 inci maddeleri, mülga 506 sayılı Kanun'un 79 ve ek 5 inci maddesi ile 5510 sayılı Kanun'un 86 ve 40 ıncı maddesi hükümleridir. 3. Değerlendirme 1.İtibari hizmet süresi, ağır ve yıpratıcı işlerde çalışanların erken yıpranmaları nedeniyle daha erken emekli olabilmeleri için kanun koyucu tarafından belirlenmiş erken emeklilik sağlayan düzenlemelerden biridir. İtibari hizmet süresi fiilen olmayan ancak kanun koyucu tarafından verilen imkân nedeniyle varsayılan bir sürenin sigortalılık süresine eklenmesi şeklinde ortaya çıkmış ve 506 sayılı Kanun kapsamında düzenlenmiştir. 2.506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun Ek 5 inci maddesinde: “506 sayılı Kanuna göre sigortalı sayılanların, aşağıda sayılan görevlerde geçen sigortalılık sürelerine, bu sürelerin her tam yılı için, hizalarında gösterilen süreler, sigortalılık süresi olarak eklenir. Sigortalılar Hizmetin Geçtiği Yer Eklenecek Süre I-a) 212 sayılı Kanun'la değiştirilen 5953 sayılı Kanun'u Değiştiren 5953 sayılı basın mesleğinde 212 sayılı Kanun'un birinci maddesi 90 gün, çalışanlarla çalıştıranlar kapsamına giren, arasındaki münasebetleri düzenleyen kanun kapsamına tabi olarak çalışan sigortalılar. b) Basın kartı yönetmeliğine göre Basın müşavirlikleri 90 gün, basın kartına sahip olmak suretiyle gazetecilik yaparken, kamu kurumlarına giren ve bu kurumlarda meslekleriyle ilgili görevlerde istihdam edilen sigortalılar. ...Kesirlerin hesaplanmasında tam yıl 360 gün olarak alınır. Fiilen çalışılmış güne eklenecek itibari hizmet günü sayısının bulunmasında (Çalışılan gün sayısı x 0,25) formülü uygulanır.” düzenlemesini içermektedir. 3. Görüldüğü üzere kanunun uygulanması bakımından, ancak, ilgili maddelerde sayılı ve sınırlı olarak öngörülen “Hizmetin geçtiği yer – Kapsamdaki İşler/İşyerleri - Kapsamdaki Sigortalılar” yönünden belli çalışma şartlarının tümünün gerçekleştiği durum için uygulama olanağı bulunmaktadır. 4.Buna göre 506 Sayılı Kanun bakımından, “a-) 212 sayılı Kanunla değiştirilen 5953 sayılı Kanun kapsamına tabi olarak çalışan sigortalılar. b-) Basın kartı yönetmeliğine göre basın kartına sahip olmak suretiyle gazetecilik yaparken, kamu kurumlarına giren ve bu kurumlarda meslekleriyle ilgili görevlerde istihdam edilen sigortalılar.” ek 5 inci maddenin 1 inci bendi kapsamında itibari hizmetten faydalanabilecektir. 5. 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştırılanlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun'un 1 inci maddesinde, bu Kanun hükümlerinin Türkiye’de yayınlanan gazete ve mevkutelerle haber ve fotoğraf ajanslarında her türlü fikir ve sanat işlerinde çalışan ve İş Kanunundaki "işçi" tarifi kapsamı dışında kalan kimselerle bunların işverenleri hakkında uygulanacağı, bu Kanunun kapsamına giren fikir ve sanat işlerinde ücret karşılığı çalışanlara gazeteci deneceği belirtilmiş, 2 nci maddesinde, birinci maddenin kapsamı içerisinde bulunup da Devlet, il ve belediyeler ve İktisadi Devlet Teşekkül ve kurumlarıyla sermayesinin yarısından fazlası bu teşekküllere ait şirketlerde istihdam edilen memur ve hizmetliler hakkında bu Kanun hükümlerinin uygulanmayacağı öngörülmüştür. 6.Ayrıca belirtilmelidir ki, 20.04.1994 günü Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren ve 1 inci maddesine göre amacı, radyo ve televizyon yayınlarının düzenlenmesine ve Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun kuruluş, görev, yetki ve sorumluluklarına ilişkin esas ve usulleri belirlemek olan 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun “Radyo ve Televizyon Kuruluşlarının Haber Birimlerinde Çalışanlar” başlığını taşıyan 38. maddesinde, radyo ve televizyon kuruluşlarının haberle ilgili birimlerinde çalışanların da 5953 sayılı Kanun'a tabi oldukları açıklanmış olup, bu kanunun yürürlükten kaldırılmasından sonra 03.03.2011 tarihi itibari ile yürürlüğe girmiş olan 6112 Sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun un "Haber birimlerinde çalışanlar" başlıklı 23 üncü maddesinde de Medya hizmet sağlayıcılarının haber birimlerinde çalıştırılacak basın kartlı personelin 13.06.1952 tarihli ve 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanuna tabi olduğu belirtilmiştir. 7.Anlaşılacağı üzere, kanun koyucu tarafından 5953 sayılı Kanun kapsamına tabi olarak çalıştırılanlara itibari hizmet süresi hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu haktan yararlanma “Her Türlü Fikir ve Sanat İşlerinde Çalışma” koşuluna bağlanmıştır. Anılan kavram, gazetecilik mesleğinin yerine getirilmesine ilişkin olarak ve doğrudan doğruya ilgili alanlarda çalışmayı ifade etmekte olup, buna göre, yazar, muhabir, editör, redaktör, düzeltmen, çevirmen, sayfa sekreteri, fotoğrafçı, kameraman, ressam, karikatürist vb. çalışanların, bu meslekle doğrudan doğruya ilgili olduklarından gazeteci olarak kabul edilmeleri gerekmekte, buna karşın, aynı tür işyerlerinde teknik sorumlu, şoför, sekreter, muhasebe elemanı, satış, pazarlama vb. işlerde çalışanların ise söz konusu Kanuna tabi gazeteci olarak değerlendirilmeleri olanaklı görünmemektedir. 8. 6112 sayılı Radyo Ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun bakımından ise, radyo ve televizyon kuruluşlarının haberle ilgili birimlerinde çalışma kavramının, haberin oluşumuna doğrudan katkı sağlama olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Buna göre; haber müdürü, editör, prodüktör, muhabir, foto muhabiri, haber spikeri, haber kameramanı vb. çalışanların 5953 sayılı Kanuna tabi oldukları belirgin ise de, uplink görevlisi, şoför, diğer teknik ve idari personel, vb. çalışanların, haberin oluşumuna doğrudan katkısı olmadıklarından kapsam dışı tutulmaları zorunludur. 9. 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu bakımından irdeleme yapılacak olursa; itibari hizmet kavramı yerine fiili hizmet süresi zammı kavramı kullanılmış ve 5510 sayılı Kanun'un 40 ıncı maddesinde fiili hizmet süresi zammından kimlerin hangi şartlarla faydalanabileceği hususu düzenlenmiş olup, basın ve gazetecilik mesleğinde olanlar ve Türkiye Radyo-Televizyon Kurumunda haber hizmetinde çalışanlar bakımından, 19.01.2013 tarihli resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6385 sayılı Kanun'un 15 inci maddesi ile eklenen düzenleme ile, basın ve gazetecilik mesleğinde Basın Kartı Yönetmeliğine göre basın kartı sahibi olmak suretiyle fiilen çalışanların ve Türkiye Radyo-Televizyon Kurumunda Basın Kartı Yönetmeliğine göre basın kartı sahibi olmak suretiyle; Türkiye Radyo-Televizyon Kurumunda haber hizmetinde fiilen çalışanların bu çalışma sürelerinin fiili hizmet süresi zammının hesabında gözetileceği hüküm altına alınmış, 6385 sayılı Kanun'un 21 inci maddesinde de bu düzenlemenin 2008 yılı Ekim ayı başından itibaren geçerli olacağı belirtilmiştir. 10. Ne var ki, 5510 sayılı Kanun'a, 6385 sayılı Kanun'un 15 inci maddesi ile eklenen 16 ncı Alt bendinde yer alan, "basın ve gazetecilik mesleğinde olan kişilerden,-"Basın Kartı Yönetmeliğine göre basın kartı sahibi olmak suretiyle- fiilen çalışanların- itibari hizmetten faydalandırılması gerektiğine ilişkin kanun maddesine karşı somut norm denetimi yolu ile Anayasaya aykırılık iddiası ileri sürülmüş ve Anayasa Mahkemesi’nin 25.12.2019 gün ve 2019/62 Esas, 2019/98 Karar sayılı kararı ile 16 numaralı bendin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline dair karar verilmiş olup, karar 14.02.2020 tarih ve 31039 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. 11.Diğer taraftan, 7256 sayılı Kanun'un 32 nci maddesi ile benzer mahiyette bir bent 13.11.2020 tarihi itibari ile yürürlüğe girmiş olup, bent hükümleri; Kapsamdaki işler/işyeri Kapsamdaki sigortalılar Eklenecek Gün sayısı "16) Basın ve 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre basın 90 gazetecilik kartı sahibi olmak suretiyle fiilen çalışanlar. Mesleğinde" şeklinde iken,; bu bent üzerinde bir değişiklik de 13.10.2022 tarihli ve 7418 sayılı Basın Kanun'u ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkındaki Kanunun 24 üncü maddesiyle bu sırada yer alan “14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine” ibaresi “09.06.2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanunu'na” şeklinde değiştirilmiştir. 12. Sonuç olarak maddenin son hali; Kapsamdaki işler/işyeri Kapsamdaki sigortalılar Eklenecek Gün sayısı "16) Basın ve 09.06.2004 tarihli ve 5187 sayılı Basın Kanunu'na 90 Gazetecilik Mesleğinde göre basın kartı sahibi olmak suretiyle fiilen çalışanlar. Şeklini almıştır. 13. Görüldüğü üzere basın kanunu kapsamında geçen çalışmalar nedeniyle itibari hizmet süresinin tespiti / fiili hizmet süresi zammından faydalandırılması amacıyla açılan davalarda; 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun geçici 7 nci maddesi hükmünde yer alan "Bu Kanun'un yürürlük tarihine kadar 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı, 02.09.1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17.10.1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17.10.1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı Kanun'un geçici 20 nci maddesine göre sandıklara tâbi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiilî hizmet süresi zammı, itibarî hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Yasa hükümlerine göre değerlendirilirler" hükmü ve genel olarak Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması) kuralı karşısında, mahkemece, öncelikle talep konusu dönem ve bu döneme göre davacı hakkında uygulanması gereken yasal mevzuat ve şartları ayrı ayrı tespit edilmeli ve 01.10.2008 tarihi öncesindeki dönem bakımından 506 sayılı Kanun'un ek 5 inci maddesinde yer alan itibari hizmetin, 01.10.2008 tarihi ve sonrası dönem bakımından ise 5510 sayılı Kanun'un 40 ıncı maddesi hükümleri kapsamında hak kazanılan fiili hizmet süresi zammının şartları irdelenerek, yasal çerçevede bir karar verilmelidir. 14.Yapılacak irdelemede, davalı iş yerinin kapsam ve kapasitesi ile gerçekleşen çalışmanın niteliği irdelenmeli, bu bakımdan davalı iş yeri hakkında, öncelikle kanun kapsama alınıp alınmadığı hususu ile itibari hizmet kapsamında olup olmadığı, Sosyal Güvenlik Kurumunca veya İş Müfettişlerince denetim yapılıp yapılmadığı araştırılmalı, iş yerinde itibari hizmete tabi olarak bildirim yapılan kişilerin varlığı ile birlikte, davacının nerede, iş yerinde hangi bölümde, ne surette çalıştığı, tüm bilgi ve belgeler ile bordrolu tanıklar dinlenildikten sonra net olarak belirlenmeli, çalışmanın 5953 sayılı Kanun kapsamına girip girmediği hususunda, davacının yaptığı işin fikir ve sanat işi niteliğinde olup olmadığının tespitinde iletişim fakültelerinde görevli bilirkişi yada bilirkişi heyetinden rapor alınarak, dinlenilen bordrolu tanıklar ile davacı hakkında iş yerinde tutulan tüm belgeler ve kayıtlar dikkatle incelendikten sonra, sonucuna göre bir karar verilmeli, ulusal veya yerel televizyon veya radyolarda geçtiği iddia edilen çalışmalar bakımından da haberle ilgili birimlerinde ve haber program kayıtlarına ilişkin cd çözümleri ile birlikte RTÜK kayıtlarının istenmesinden sonra yapılan işin fikir ve sanat işi niteliğinde olup olmadığı tespit edilmeli ve 30.09.2008 tarihinden önceki çalışmalar yönünden 506 sayılı Kanun'un Ek 5 inci Maddesinin 3 üncü fıkrasında yer alan "...Fiilen çalışılmış güne eklenecek itibari hizmet günü sayısının bulunmasında (Çalışılan gün sayısı x 0.25) formülü uygulanır." hükmü ile Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 16.05.2000 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan 18.02.2000 gün ve 1997/1 Esas - 2000/1 Karar sayılı kararında, itibari hizmet süresinin, salt sigortalılık süresine eklenmesi gerekeceği, ayrıca bu sürenin fiili prim ödeme gün sayısına eklenmesinin söz konusu olamayacağına ilişkin kararı dikkate alınmalı ve 01.10.2008 tarihi ve sonrası geçen çalışma dönemleri bakımından fiili hizmet süresi zammından faydalanabilmek için 40 ıncı maddede aranan " basın kartı sahibi olmak suretiyle" ibaresi ile getirilmiş olan basın kartının varlığına ilişkin koşul da araştırılmalı ve oluşacak sonuca göre infaza elverişli şekilde bir karar verilmelidir. 15. Eldeki dava bakımından ise, davacının hizmet tespiti istemi bakımından 01.06.2008 tarihi ve sonrasını kapsayacak şekilde öncelikle bordrolu tanıkların varlığının araştırılması ve iddia konusu dönemde davacının fiilen yaptığı işin belirlenmesi, bu yönde davacı hakkında kayıtların varlığı gerek RTÜK ve gerekse davalı iş yerinden araştırılmalı, davacının adının geçtiği program ve diğer videoların bulunup bulunmadığı araştırılmalı ve 506 sayılı Kanun'un ek 5 inci maddesinin I-a bendi kapsamında 01.06.2008-01.10.2008 tarihleri arasında kalan dönemde çalışmalarının geçip geçmediği hususunun netleştirilmesi gereklidir. 16. Diğer taraftan, davacının talebinin 01.10.2008 tarihi ve sonrasındaki süreleri de kapsadığı anlaşılmakta olduğundan, anılan tarih sonrasında yapılan yasal düzenlemeler ile birlikte basın kartının olmadığı hususunun dikkate alınması ile bu dönem bakımından talebin reddi gerektiği dikkate alınmalıdır. 17.Kabule göre de Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 297 nci maddesinin (2) nci fıkrasında "hükmün sonuç kısmında, gerekçeye ait herhangi bir söz tekrar edilmeksizin, taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, mümkünse sıra numarası altında açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde gösterilmesi gereklidir", hükmü öngörülmüş olup, mahkemece, kabule konu olunan 30.09.2008 tarihinden önceki çalışmalar yönünden davanın yasal dayanağının 506 sayılı Kanun'un Ek 5 inci maddesi olduğu anılan maddenin 3 üncü fıkrasının "... Fiilen çalışılmış güne eklenecek itibari hizmet günü sayısının bulunmasında (Çalışılan gün sayısı x 0.25) formülü uygulanır." hükmü gereği, hüküm kurulması gerekmekte olduğu, yine Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nun 16.05.2000 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanan 18.02.2000 gün ve 1997/1 Esas - 2000/1 Karar sayılı kararında, anılan Kanunun Ek 5 inci maddesinde öngörülen itibari hizmet süresinin, salt sigortalılık süresine eklenmesi gerekeceği, ayrıca bu sürenin fiili prim ödeme gün sayısına eklenmesinin söz konusu olamayacağına ilişkin kararı dikkate alınmaksızın, yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; 1. Temyiz olunan, İlk Derece Mahkemesi kararına karşı istinaf başvurusunun esastan reddine ilişkin Bölge Adliye Mahkemesi kararının ORTADAN KALDIRILMASINA, 2. İlk Derece Mahkemesi kararının BOZULMASINA, Peşin alınan temyiz karar harcının istek halinde ilgiliye iadesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, bozma kararının bir örneğinin kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, Üye ...'ın muhalefetine karşı, Başkan ... ile Üyeler ..., ... ve ...'ün oyları ve oy çokluğuyla, 14.11.2023 tarihinde karar verildi. KARŞI OY GEREKÇESİ I. TEMEL UYUŞMAZLIK 1. Çoğunluk ile aradaki temel uyuşmazlık “işveren tarafından gazeteci olduğu halde 4857 sayılı Kanun kapsamında hizmeti bildirilen ve açtığı bu dava ile Basın İş Kanunu’na tabii olması nedeni ile primlerin 5953 sayılı Kanun kapsamında bildirilmesi gerektiğinin tespiti ile 506 sayılı Kanun döneminde basın kartı sahibi olmadan fiili hizmet süresi zammı kabul edilen davacının 5510 sayılı Kanun döneminde geçen hizmetinin basın kartı sahibi olmaması nedeni ile fiili hizmet süresi zammından yararlanıp yararlanmayacağı” noktasında toplanmaktadır. 2. Davacı, davalı işveren yanında 01.06.2008-01.11.2009 tarihleri arasında kalan sürenin sigortalılık süresi olarak tespiti ile birlikte 01.06.2008-25.11.2011 tarihleri arasında geçen çalışmalarının 5953 sayılı Basın İş Kanun'u kapsamında geçtiğinin tespiti ve buna göre itibari hizmet süresi ile fiili hizmet süresi zammının tespiti karar verilmesini talep etmiştir. 3. İlk Derece Mahkemesince yapılan yargılama sonunda “davacının yaptığı işin 5953 sayılı Kanun kapsamında basın işi olarak değerlendirildiği, her iki kanun döneminde de 5953 sayılı kanun kapsamında çalıştığı” gerekçesi ile davacının; 01.07.2008 – 31.12.2008 arası 180 gün günlük 21,29 TL, 01.01.2009 – 30.06.2009 arası 180 gün günlük 22,20 TL, 01.07.2009 – 01.11.2009 arası 120 gün günlük 23,10 TL ücretle davalılar nezdinde ve 01.06.2008 – 25.11.2011 tarihleri arasında 5953 sayılı Kanun kapsamında gazeteci olarak ve 2A sigorta kolunda çalıştığının tespitine karar verilmiş, kararın istinaf edilmesi üzerine ise davalıların istinaf istemlerinin reddine karar verilmiştir. 4. Kararın temyizi üzerine çoğunluk görüşü ile “davacının 5510 sayılı Kanun döneminde basın kartı sahibi olmaması nedeni ile fiili hizmet süresinden yararlanamayacağı” gerekçesi ile bozulmasına karar verilmiştir. II. YASAL MEVZUAT 5. Mülga 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun Ek 5/a maddesinde göre “5953 sayılı Kanun'u Değiştiren 212 sayılı Kanun'un birinci maddesi kapsamına giren işyerlerinde 212 sayılı Kanun'la değiştirilen 5953 sayılı basın mesleğinde çalışanlarla çalıştıranlar arasındaki münasebetleri düzenleyen kanun kapsamına tabi olarak çalışan sigortalıların sigortalılık sürelerine, bu sürelerin her tam yılı için 90 gün sigortalılık süresi eklenir. 6. 01.10.2008 tarihinde 506 sayılı Kanun'u kaldıran 5510 Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası fiiliz hizmet süresi zammı düzenlemesinde Basın İş Kanunu kapsamında çalışanlara yer vermemiş, ancak 10.01.2013 tarihinde resmi gazetede yürürlüğe giren 6385 sayılı kanunu ile 5510 sayılı Kanun'un 40/1.16 maddesine ekleme yapılarak “Basın ve gazetecilik mesleğinde Basın Kartı Yönetmeliğine göre basın kartı sahibi olmak suretiyle fiilen çalışanlar” fiili hizmet süresi zammından yararlandırılırken (Mad. 15), geçici 21/c maddesi ile de “15 inci maddenin 2008 yılı Ekim ayı başından itibaren geçerli olmak üzere yayımı tarihinde yürürlüğe gireceğin, düzenleyerek, 01.10.2008-10.01.2013 arasında da Basın çalışanı için geçmişe etkili olarak fiili hizmet süresi zammından yararlanma kuralını getirmiştir. 7. 6285 sayılı Kanunla getirilen bu düzenlemenin somut norma denetimi ile Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüş ve Anayasa Mahkemesi yaptığı inceleme sonunda; “Kuralla fiilî hizmet zammından yararlanacak basın kartı sahibi olanların tespiti Basın Kartı Yönetmeliği’ne bırakılmıştır. Böylece basın kartı sahibi olmak için gerekli şartlar ve dolayısıyla fiilî hizmet zammının uygulanacağı basın ve gazetecilik mesleğinde çalışanların belirlenmesinde temel esaslar ve ilkeler kanunla düzenlenmeyerek bu konudaki düzenleme yetkisi yönetmelik aracılığıyla bütünüyle yürütme organına verilmiştir. Basın ve gazetecilik mesleğinde fiilen çalışanların fiilî hizmet zammından yararlanmaları için kuralda olduğu gibi Basın Kartı Yönetmeliği’ne göre basın kartı sahibi olmaları şartının öngörülmesi yeterli değildir. Kanunilik ölçütünün gerçekleşmesi için sosyal güvenlik hakkının sınırlanmasına yol açan söz konusu düzenleme nedeniyle basın kartının niteliği ile ne şekilde verileceği konusunda ve bu kartın verileceği kişilerde aranacak şartları içeren temel ilkelerin anılan hakka keyfi bir şekilde müdahale edilmesini önleyecek şekilde kanunla açık bir şekilde ortaya konulması gerekir. Kanunda söz konusu temel ilkeler ve kanuni çerçeve belirlenmeksizin itiraz konusu kuralla sosyal güvenlik hakkına sınırlama getirilmesine imkân tanınması temel hakların ancak kanunla sınırlanabileceğini öngören Anayasa hükmünü ihlal etmektedir” gerekçesi ile iptaline karar vermiş, iptal hükmünün de dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir (25.12.2019 2019/62-98 RG. 14.02.2020). 8. İptal kararından sonra 17.11.2020 tarihli resmi gazetede yürürlüğe giren 7256 sayılı Kanun'u ile 5510 sayılı Kanun'un 40/1.16 maddesi bu kez “Basın ve gazetecilik mesleğinde 14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre basın kartı sahibi olmak suretiyle fiilen çalışanların fiili hizmet süresi zammından yararlanacakları kuralı getirilmiştir. Ancak anılan kararname 24.07.2018 tarihli RG. İletişim Başkanlığı Teşkilatı hakkında olup, kararnamede, basın kartı, alabilecekler, arana şartlar, iptal edilecek haller, iptalin sonuçları ile ilgili hiçbir kurala yer verilmemiş, Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesi yaptığı yönetmeliği bırakılmıştır. 9. Anayasa Mahkemesinin iptal kararından yaklaşık 2 yıl 8 ay sonra 5187 sayılı Basın Kanunu’na ek maddeler getiren 18.10.2022 tarihinde yayımlanan 7148 sayılı Kanun ile basın kartı, alabilecekler, arana şartlar, iptal edilecek haller, iptalin sonuçları ile ilgili hükümlere yer verilmiştir. III. DEĞERLENDİRME: 10. Anayasanın 13 üncü maddesine göre “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir”. Anayasaya göre “Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz(Mad. 104). 11. Sosyal güvenlik hakkı, sosyal hukuk devletinde geçerli olan sosyal güvenlik ve sosyal adalet ilkelerinin bir gereği olarak insanlara asgari yaşam düzeyi sağlamak ve onları korumakla görevli devletten bu yönde gerekli tedbirleri almasını ve teşkilatlarını kurmasını talep etme hakkı sunar. Sosyal güvenlik hakkının nitelikleri ise vazgeçilmez ve devredilmez bir hak olduğu, bu haktan yararlanmanın zorunlu bulunduğu ve devletin sosyal güvenlik hakkının yaşama geçirilmesinde müdahalesinin gerekliliği olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla vazgeçilmez ve anayasal bir hak olan sosyal güvenlik hakkı bu niteliği itibariyle kamu düzenindendir. Sigortalı olmak çalışma ve prim ödeme ilkesine bağlı olduğundan, “hizmet tespiti” ve “prime esas kazancın tespiti” davaları sosyal güvenlik hakkının özünü oluşturmaktadır. (Y. HGK. 08.06.2022 tarih ve 2020/(21)10-280 E, 2022/871 K.). 12. Fiili hizmet süresi zammı kavramı, özünde ağır ve yıpratıcı işlerde çalışan sigortalıları koruma düşüncesiyle sosyal güvenlik mevzuatında yer almaktadır. Bu kapsamda değerlendirilen işler, çalışanların fiziki ve ruhsal sağlıklarını olumsuz yönde etkilemekte ve bu işlerde çalışanların diğer alanlarda çalışanlara göre daha fazla yıpranmalarına neden olarak ömürlerini kısaltabilmektedir. Fiili hizmet süresi zammı ile bu tür işlerde çalışan sigortalılara, Kanunda öngörülmüş olan ek prim ödeme gün sayısını ilave etmek ve yaş hadlerinden indirim yapmak suretiyle diğer sigortalılara göre daha erken emeklilik ve daha yüksek yaşlılık aylığı alma imkanı yaratılmaktadır. Dolayısı ile fiili hizmet süresi zammı, sosyal güvenlik hakkı kapsamında kalmaktadır. Özü itibari ile fiili hizmet süresi yapılan işin niteliğine verilmektedir. İş yapıldığı halde, fiili hizmet süresi zammının ayrıca bir şekil şartına bağlanması sosyal güvenlik hakkını kısıtlayacaktır. 13. Diğer taraftan iş ilişkisinde yapılan işin niteliğine göre aradaki ilişkinin 4857 sayılı İş Kanunu ile 5953 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında kalıp kalmadığının, hangi hukuk kuralının uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi, hukuki nitelendirme olup hakimin takdirindedir. Tarafların bu yöndeki beyanları, iradeleri de sonuca etkili değildir. Kısaca Basın İş Kanunu’na tabi veya Deniz İş Kanunu kapsamında kalan bir çalışana, 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında olduğu kabul edilerek, 4857 sayılı kanun hükümleri uygulanmaz. 14. İşverenin yaptığı işin niteliğine göre 5593 sayılı Kanun kapsamında çalışan sigortalının sigorta primlerini 4857 sayılı kanun kapsamında bildirmesi, sosyal güvenlik hakkının ihlalini doğuracaktır. Bu şekilde prim ödemesi aynı zamanda kurum alacağı olduğu için kurumu da bağlamayacaktır. IV. SOMUT UYUŞMAZLIĞA GELİNCE; 15. Öncelikle davacının haber bölümünde yönetmen olarak çalıştırıldığı, 5953 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında çalışan olduğu ve Basın İş Kanunu kapsamında kalan bir işyerinde çalıştığı sabit olup bu konu uyuşmazlık dışıdır. O halde davacı sigortalı ile 4857 sayılı Kanun kapsamında sözleşme imzalanmış olması ve sigorta primlerinin bu kapsamda bildirilmesi hukuka aykırı olup, davacının hizmetinin Basın İş Kanunu kapsamında geçtiğinin tespiti ile primlerin bu kapsamda bildirilmesi istemi yanında fiili hizmet süresi zammından yararlanma isteminde hukuki yararı vardır. 16. Gerek mahkemenin ve gerekse çoğunluğun sigortalının hizmetinin Basın İş Kanunu kapsamında geçtiğinin tespiti ile primlerin 5953 sayılı Kanun kapsamında tahsili ve ayrıca 506 sayılı Kanun döneminde 01.06.2008 – 01.10.2008 tarihleri arasında 506 sayılı yasanın ek 5 maddesi kapsamında itibari hizmet süresi zammından yararlanması gerektiği konusunda bir uyuşmazlık ve bir görüş aykırılığı bulunmamaktadır. Aykırılık sigortalının Basın İş Kanunu kapsamında olduğu kabul edilen 5510 sayılı kanun dönemi olan 01.10.2008 – 25.11.2011 tarihleri arasında 5510 sayılı Kanun'un 40 ıncı maddesi kapsamında fiili hizmet süresi zammından yararlanması gerekip gerekmediği, yararlanması için “basın kartı sahibi olma” koşulunun aranıp aranmayacağı noktasındadır. 17. Belirtmek gerekir ki 5510 sayılı kanun döneminde “basın kartı sahibi olma” koşulu ilk defa 6385 sayılı Kanun'un 15 inci maddesi ile 5510 sayılı Kanun'un 40 ıncı maddesine eklenen kural ile 10.01.2013 tarihinde getirilmiş, ancak aynı kanunun 21 inci maddesi ile geçmişe etkili olarak 01.10.2008 tarihine kadar çekilmiştir. Düzenleme ile Basın Kartı yönetmeliğine göre basın kartı sahibi olma koşulu gelmiştir. Öncelikle basın kartı zorunluluğu 10.01.2013 tarihinde getirildiğine ve öncesinde de bu zorunluluk olmadığına göre 01.10.2008-10.01.2013 arası dönem için basın kartı sahibi olma koşulunu aramak isabetli değildir. Zira bir kimse belki gelecekte çıkacak yasa ile geçmişe etkili olarak hak sahibi olayım düşüncesi ile hareket edemeyeceği gibi bir şekil şartına da zorlanamaz. İtibarı hizmet süresi işin niteliğine göre verildiğine ve çıkan kanunda geçmişe etkili olarak lehe düzenleme içerdiğine göre davacının yararlandırılması gerekir. 18. Diğer taraftan “basın kartı sahibi olma” koşulu Yönetmelik hükümlerine bırakılmıştır. Sosyal güvenlik hakkı temel hak olup, Anayasanın 13 üncü maddesi uyarınca temel haklar ancak kanunla sınırlanır. Sigortalı 5953 sayılı Basın İş Kanunu kapsamında çalışmaktadır. Anılan kanunda bu yönde bir sınırlama bulunmamaktadır. Nitekim yukarda açıklandığı gibi Anayasa Mahkemesi aynı gerekçe ile düzenlemeyi Anayasa aykırı bulmuş, iptal etmiş, ancak iptal hükmünüm dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar vermiştir. Yönetmelik kanunda açık düzenleme olmadığına göre sadece Anayasa’ya değil kanununa da aykırıdır. 19. Anayasa Mahkemesi iptal kararından sonra dokuz aylık süre içinde düzenleme yapılmış ise bu kez “14 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine göre basın kartı sahibi” olma koşulu getirilmiştir. Ancak 24.07.2018 tarihli RG. İletişim Başkanlığı Teşkilatı hakkında olup, kararnamede, basın kartı, alabilecekler, arana şartlar, iptal edilecek haller, iptalin sonuçları ile ilgili hiçbir kurala yer verilmemiştir. Anayasa Mahkemesinin iptal gerekçesinde açıklandığı üzere temel haklar ancak kanunla sınırlanır. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi temel hakları sınırlamayı düzenleyemez. Kaldı ki kararnamede de basın kartı alabilecekler, şartlar yer almamakta, iptale neden olan yönetmeliği bırakılmıştır. 20. Anayasa Mahkemesi kararından yaklaşık üç yıl sonra 18.10.2022 tarihinde yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Kanunu’na ek maddeler getiren 7148 sayılı Kanun ile “basın kartı sahibi olma” yasal düzenlemeye kavuşmuştur. O halde 18.10.2022 tarihine kadar Basın İş Kanunu kapsamında olan sigortalıların 5953 sayılı Kanun'a tabi işyerinde çalışması nedeni ile fiili hizmet süresinden yararlandırılması gerekmektedir. 21. Kaldı ki sigortalının 4857 sayılı İş Kanun'u kapsamında sözleşme imzalayarak, anılan dönemde “basın kartı sahibi” olmasını engelleyen de davalı işverendir. Zira basın kartı alınması için Basın İş Kanunu kapsamında yazılı sözleşme imzalanması gerekir. V. SONUÇ: 22. Gerek 506 sayılı Kanun döneminde ve gerekse 5510 sayılı Kanun döneminde haber bölümünde yönetme olarak Basın İş Kanunu kapsamında çalıştığı anlaşılan davacı sigortalının 506 sayılı Kanun dönemi gibi 5510 sayılı Kanun döneminde de çalıştığı süre içinde “kanun ile basın kartı sahibi olma” koşulu düzenlenmediğinden fiili hizmet süresinden yararlanması gerekir. Bu bir sosyal güvenlik hakkı olup vazgeçilemez ve kanun dışında sınırlamaya tabi tutulamaz. Davacının 01.10.2008-25.11.2011 tarihleri arasında 5510 sayılı Kanun'un 40 ıncı maddesi kapsamında fiili hizmet süresi zammından yararlanması gerekir. Kararın onanması görüşünde olduğumdan çoğunluğun bozma gerekçesine katılınmamıştır.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/232 E., 2022/1324 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi
tam metni aç
maddesinin Anayasa’nın 2, 5, 10, 11, 12, 17, 20, 35, 60 ve 138. maddelerine aykırılığı iddiası ile iptali için Anayasa Mahkemesine başvurular yapılmıştır.
Hukuk Genel Kurulu         2021/232 E.  ,  2022/1324 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi 1. Taraflar arasındaki “Kurum işleminin iptali ve tespit” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... İş Mahkemesinin davanın kabulüne ilişkin kararına karşı davalı ... vekilinin istinaf başvurusu üzerine ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi tarafından verilen davalı vekilinin istinaf başvurusunun kısmen kabulü ile ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında kurulmak suretiyle davanın kabulüne dair karar davalı ... vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin boşandığı eşinden fiilen ayrı yaşadığını, boşandıktan sonra mernis kaydında belirtilen ... Mahallesi ... Sokak ... ... adresinde ikamet ettiğini, boşandığı eşi ile hiçbir zaman bir araya gelmediklerini, Kurumdan ölüm aylığı almaktayken muvazaalı boşandığı iddiası ile ödenen aylıklara ilişkin borç çıkarıldığını, Kurum işleminin iptali için ... İş Mahkemesinin 2011/593 E. sırasına kayden açılan davanın reddedildiğini, red kararının temyiz incelemesinden geçerek kesinleştiğini, sonrasında ölüm aylığının yeniden bağlanması için yaptığı başvurunun Kurum tarafından 16.03.2017 tarihinde reddedildiğini ileri sürerek yeniden ölüm aylığı bağlanması talebinin reddine ilişkin Kurum işleminin iptali ile kesilen ölüm aylığının yeniden bağlanmasına karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı ... (Kurum/SGK) vekili cevap dilekçesinde; sosyal güvenlik kontrol memuru tarafından düzenlenen 27.12.2010 tarihli ve RT-318 sayılı raporda davacının boşandığı eşi ile fiilen birlikte yaşadığının tespit edilmesi nedeniyle ölüm aylığının kesilerek 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesine istinaden 17.10.2008 tarihinden itibaren ödenen aylıkların borç çıkarıldığını, yersiz ödenen ölüm aylıklarının tahsili için ... İcra Müdürlüğünün 2012/9263 sayılı dosyası üzerinden başlatılan icra takibine davacının itiraz etmesi üzerine ... İş Mahkemesinin 2012/601 E. sırasına kayden açılan itirazın iptali davasının kısmen kabulüne karar verildiğini, öte yandan Kurum işleminin iptali için ... İş Mahkemesinin 2011/593 E. sırasına kayden açılan davanın reddedildiğini belirterek davanın reddini savunmuştur. İlk Derece Mahkemesi Kararı: 6. ... İş Mahkemesinin 05.04.2018 tarihli ve 2017/211 E., 2018/63 K. sayılı kararı ile; Kurum işleminin iptali için ... İş Mahkemesinin 2011/593 E. sırasına kayden açılan davanın reddedildiği, ... İcra Müdürlüğünün 2012/9263 sayılı dosyası üzerinden başlatılan icra takibine davacının itiraz etmesi üzerine ... İş Mahkemesinin 2012/601 E. sayılı dosyası ile açılan itirazın iptali davasının kısmen kabulüne karar verildiği, bu kararların kesinleşmesi sonrasında davacının kesilen ölüm aylığının yeniden bağlanması için yaptığı başvurunun Kurum tarafından reddedilmesinin hatalı olduğu, davacının son başvuru tarihi itibariyle boşandığı eşi ile birlikte yaşayıp yaşamadığı konusunda Kurumun araştırma yapması gerektiği, öte yandan tanıkların davacı ile boşandığı eşinin birlikte yaşamadıklarına dair beyanlarının samimi olduğu, davalı Kurumun davacının son başvuru tarihi itibariyle boşandığı eşi ile birlikte yaşadığını ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın kabulü ile davacının ölüm aylığının kesilmesi işleminin iptaliyle Kuruma borçlu olmadığının ve 24.02.2017 tarihini takip eden 01.03.2017 tarihi itibariyle kesilen ölüm aylığının yeniden bağlanması gerektiğinin tespitine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi Kararı: 7. ... İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili tarafından istinaf yoluna başvurulmuştur. 8. ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin 25.04.2019 tarihli ve 2018/1030 E., 2019/621 K. sayılı kararı ile; nüfus kayıtları, emniyet araştırması, tanık beyanları ve davalı Kurum tarafından davacının 24.02.2017 tarihinde yeniden ölüm aylığı bağlanması talebi sonrasında boşandığı eşi ile birlikte yaşadığına dair delil sunmaması karşısında davalı Kurum vekilinin istinaf başvurusunun bu yönden yerinde olmadığı, diğer taraftan ilk derece mahkemesince davacının yeniden tahsis talebinin reddine yönelik Kurum işleminin iptali yerine aylık kesme işleminin iptaline karar verilmesinin hatalı olduğu gerekçesiyle ilk derece mahkemesi kararı kaldırılıp düzeltilerek yeniden esas hakkında hüküm kurulmak suretiyle davanın kabulü ile yeniden tahsis talebinin reddine yönelik Kurum işleminin iptaliyle 24.02.2017 tarihini takip eden 01.03.2017 tarihi itibariyle ölüm aylığı bağlanması gerektiğinin tespitine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 10. Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesinin 02.07.2020 tarihli ve 2019/4149 E., 2020/3070 K. sayılı kararı ile; “…Dava; 5510 sayılı Yasa'nın 56/2. fıkrası uyarınca boşandığı eşi ile birlikte yaşadığının tespit edilmesi nedeniyle kesilen ölüm aylığının 24/02/2017 tarihi itibariyle yeniden bağlanması istemine ilişkindir. Hüküm, davalı Kurum vekilince temyiz edilmiştir. Davanın, yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin ikinci fıkrasıdır. Fıkrada: “Eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96. madde hükümlerine göre geri alınır.” düzenlemesine yer verilmiştir. Düzenleme ile ölen sigortalının kız çocuğu veya dul eşi yönünden, boşanılan eşle boşanma sonrasında fiilen birlikte olma durumunda, ölüm aylığının kesilmesi ve ödenmiş aylıkların geri alınması öngörülmektedir. Buna göre, daha önce sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusu, gelir veya aylık kesme nedeni ve bağlama engeli olarak benimsenmiştir. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 59/2. maddesinde: “Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında tespit ettikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemler, yemin hariç her türlü delile dayandırılabilir. Bunlar tarafından düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir.” hükmü yer almaktadır. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 56'ncı maddesinin ikinci fıkrasına dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve özellikle taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. Bu nedenle Anayasanın 20'nci maddesi ile 5510 sayılı Kanun, 5490 sayılı Nüfus Hizmetleri Kanunu, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri Ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, 4857 sayılı İş Kanunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ve diğer ilgili mevzuat hükümleri göz önünde bulundurulmak suretiyle yöntemince araştırma yapılmalı, tarafların göstereceği tüm kanıtlar toplanmalı, bildirilen ve dinlenilmesi istenilen tanıkların ifadeleri alınmalı, davacının ve boşandığı eşinin su, elektrik, telefon aboneliklerinin hangi adreste kimin adına tesis edildiğini saptanmalı, varsa çalışmaları nedeniyle resmi/özel kurum ve kuruluşlara verilen belgelerde yer alan adresler dikkate alınmalı, boşanan eşler 4857 sayılı Kanun hükümleri kapsamında yer almakta iseler adlarına ödeme yapılabilecek özel olarak açılan banka hesabı bulunup bulunmadığı belirlenmeli, davacının ve boşandığı eşinin kayıtlı olduğu adreslerde kapsamlı Emniyet Müdürlüğü/Jandarma Komutanlığı araştırması yapılmalı, tanık sıfatıyla bilgi ve görgülerine başvurulmalı, boşanılan eşle eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği, toplanan kanıtlar ışığı altında değerlendirildikten sonra elde edilecek sonuca göre karar verilmelidir. Dosyadaki kayıt ve belgelerden; davacının 05/04/2007 tarihinde eşinden boşandığı, 1996 yılında vefat eden babasından dolayı yetim aylığı aldığı, annesinin 15/01/2007 tarihinde vefat ettiği, davacıya 17.10.2008 - 16.04.2011 tarihleri arasında yersiz ödenen aylık ve sağlık giderleri için borç çıkarıldığı, bu işlemin iptali için açılan davanın reddedildiği ve kararın Dairemizce onandığı, aynı konuya ilişkin itirazın iptali davasının da davacı aleyhine sonuçlanıp kesinleştiği, kurum işleminin iptaline yönelik kararın kesinleşmesinden sonra, davacının 24.02.2017 tarihli dilekçesi ile davalı Kurumdan babasından dolayı yeniden ölüm aylığı bağlanması talebinde bulunduğu, Kurumun önceki denetmen raporuna göre talebi reddettiği, yeni bir araştırma yapmadığı, yeni talebine ilişkin davayı ispat külfetinin davacıya ait olduğu anlaşılmıştır. Somut olayda; Mahkemece, bazı araştırmaların yapıldığı ancak toplanan delillerin kabule yeterli olmadığı görülmüştür. Mahkemece yapılacak iş; yukarıda izah edilen açıklamalar doğrultusunda; davacı ve eşinin kayıtlı olduğu adreslerde, kolluk kuvvetleri aracılığıyla araştırma yaptırtarak adres beyanlarının doğruluğunu sorgulamak, komşu ve muhtarların tanık olarak beyanına başvurmak, Kurumdan davacı ve eşinin Medula sistemindeki hastane ve eczane kayıtlarını, getirtmek, boşanma tarihinden itibaren nerelerde ve hangi adrese kayıtlı olarak tedavi olduklarını sorgulamak, davacının ve eşinin seçmen geri izleme raporlarını getirterek, adres beyanlarını sorgulamak, kayıtlı oldukları adreslerdeki abonelikler, kira kontratları ve abonelik faturalarını sorgulamak tüm delilleri topladıktan sonra sonuca göre karar vermekten ibarettir. O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve Bölge adliye Mahkemesince yeniden verilen “Davanın Kabulü” kararı bozulmalıdır.” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı : 11. ... Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesinin 11.11.2020 tarihli ve 2020/1077 E., 2020/1583 K. sayılı kararı ile; sosyal güvenlik kontrol memuru tarafından düzenlenen 27.12.2010 tarihli ve RT-318 sayılı raporda yer alan davacının boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığına dair tespitin ileriye yönelik sınırsız etki doğurmasının hukuken mümkün olmadığı gibi yasal koşullara dayanarak ölüm aylığı başvurusunda bulunan kişiden boşandığı eşiyle ayrı yaşadığını ispat etmesini beklemenin de doğru olmadığı, ölüm aylığının bağlanmasına ilişkin koşulların yeniden oluştuğunun iddia edilmesi hâlinde aylık başvurusunun yeniden değerlendirilmesi gerektiği, davacının başvurusundan uzun süre önce yapılmış denetime dayalı tespitin sürekli geçerli olacağı ve ölüm aylığının yeniden bağlanmasına ilişkin başvurunun mahkeme tarafından değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin yaklaşımın hukuken savunulmasının mümkün olmadığı, yöntemince oluşturulmuş bir Kurum işleminin bulunmaması ve Kurum tarafından keyfi yaklaşımla gerçekleştirilen aylık bağlamama işlemine ilişkin davacının ispat külfetinin olmaması karşısında davanın kabulüne karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle oy çokluğu ile direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı süresi içinde davalı ... Başkanlığı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının boşandığı eşi ile fiilen birlikte yaşamadığını iddia ederek 17.10.2008-16.04.2011 tarihleri arasındaki dönem yönünden Kurum işleminin iptali ile kesilen ölüm aylığının yeniden bağlanması istemiyle açtığı davanın reddi kararının temyiz incelemesinden geçerek kesinleşmesi ve aynı konuya ilişkin davalı Kurum tarafından başlatılan icra takibine davacının itiraz etmesi üzerine açılan itirazın iptali davasında davanın kısmen kabulüne dair verilen kararın kesinleşmesi sonrası boşandığı eşi ile ayrı yaşadığından bahisle ölüm aylığının yeniden bağlanması için yaptığı 24.02.2017 tarihli başvurunun Kurum tarafından 16.03.2017 tarihinde reddedildiğini ileri sürerek Kurum işleminin iptali ile kesilen ölüm aylığının yeniden bağlanmasına ilişkin eldeki dava bakımından ispat yükünün davacıda olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre 24.02.2017 tarihi sonrasında birlikte yaşama olgusunun gerçekleşip gerçekleşmediği hususunda yapılan araştırma sonucunda toplanacak deliller değerlendirilerek karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Davanın yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) 56. maddesinin 2. fıkrasıdır. 15. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun “Gelir ve aylık bağlanmayacak haller” kenar başlıklı 56. maddesinde: “Ölen sigortalının hak sahiplerinden; a) Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıyı veya gelir ya da aylık bağlanmış olan sigortalıyı kasten öldürdüğü veya öldürmeye teşebbüs ettiği veya bu Kanun gereğince sürekli iş göremez hâle veya malul duruma getirdiği, b) Kendisinden aylık bağlanacak sigortalıya veya gelir ya da aylık bağlanmamış olan sigortalıya veya hak sahibine karşı ağır bir suç işlediği veya bunlara karşı aile hukukundan doğan yükümlülüklerini önemli ölçüde yerine getirmemesi nedeniyle ölüme bağlı bir tasarrufla mirasçılıktan çıkarıldıkları, hususunda kesinleşmiş yargı kararı bulunan kişilere gelir veya aylık ödenmez. Ödenmiş bulunan gelir ve aylıklar, 96. madde hükümlerine göre geri alınır. Eşinden boşandığı hâlde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96. madde hükümlerine göre geri alınır.” düzenlemesi yer almaktadır. 16. 01.10.2008 tarihinden önce yürürlükte bulunan ve sosyal güvenlik mevzuatının temelini teşkil eden 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ile 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu'nda yer almayan dava konusu düzenleme ilk kez 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Kanun'da yer almıştır. 17. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin 2. fıkrasının madde başlığında “bağlanmayacak” sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde “bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir” ibareleri kullanılmış, böylelikle daha önceki sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, “boşandığı eşiyle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama” olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak kabul edilmiştir. 18. Anılan maddenin gerekçesinde de açıklandığı üzere, düzenleme ile hakkın kötüye kullanımının olası uygulamaları engellenmek istenmiş ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için kötüye kullanımın varlığı belirlendiği takdirde, ilgiliyi haktan yararlandırmama; hak sahipliğine son verilmesi ve dolayısıyla gelir veya aylık bağlanmaması esası kabul edilmiştir. 19. Gerçekten de ölüm aylığı almak üzere boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamaya kişiyi sürükleyen etkenin niteliği ve türü, hukuk düzeni açısından önem taşımamaktadır. Çünkü, hakkın kötüye kullanılması hangi dürtüyle (saikle) ortaya çıkarsa çıksın, sonuçta hukuk bakımından sadece ve sadece “kötüye kullanma” olup, hukuk düzeni tarafından korunmamaktadır (Centel, Tankut: Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayanın Aylığının Kesilmesi, MESS Sicil Dergisi, Mart 2012, s. 195). 20. Yeri gelmişken belirtilmelidir ki; hak sahibinin, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşaması her ne saikle olursa olsun, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda (Anayasa) öngörülen bireysel özgürlük kapsamında kalmakta ise de, sosyal görevlerini, malî kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceğine ilişkin Anayasa’nın 65. maddesindeki hüküm uyarınca Devlet, sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gibi, boşanan eşlerin birlikte yaşamasına yasak getirmesi mümkün olmamakla birlikte, bu durumda olan kişileri sosyal sigorta yardımları kapsamı dışında bırakabilir. 21. Bilindiği üzere, 5510 sayılı Kanun’un 56/2. maddesinin Anayasa’nın 2, 5, 10, 11, 12, 17, 20, 35, 60 ve 138. maddelerine aykırılığı iddiası ile iptali için Anayasa Mahkemesine başvurular yapılmıştır. 22. Anayasa Mahkemesi yapılan başvurular üzerine yaptığı değerlendirme sonucunda 28.04.2011 tarihli ve 2009/86 E., 2011/70 K. sayılı kararında, “…ölüm aylığını alabilmek için evli olmamak koşulunu aşmak amacıyla iyi niyete dayanmayan ve dürüst olmayan boşanma isteği ve çabası ile boşanma kararı elde edilip, buna bağlı olarak ölüm aylığı alınması, açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Hakkın kötüye kullanılması, hukuk devletinin koruması altında değerlendirilemez. Bu nedenle hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan itiraz konusu kural hukuk devletine aykırı bir düzenleme olarak görülemez. Resmî evliliği olmadan birlikte yaşayanlar ile ölüm aylığı alabilmek için hakkını kötüye kullanarak resmî evliliğini boşanma ile sonlandırıp boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam edenler, söz konusu hakkı kullanmak bakımından eşit kabul edilemeyeceklerinden, bunlar arasında eşitlik karşılaştırması yapılamaz. Ölüm aylığı yasa koyucunun sosyal güvenlik konusuna geniş bir yaklaşımının sonucu sigortalının ölümü ile aranan koşulların sağlanması hâlinde sigortalının geride kalan hak sahipleri açısından getirdiği bir ödemedir. İtiraz konusu kural, hak edilmediği hâlde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel olma amacını taşıdığından, ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nın mali kaynakları çerçevesinde Anayasa’nın 60. maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir. Ölüm aylığı alabilmek için öngörülen koşulun hakkın kötüye kullanılarak sağlanmak istenmesi sosyal güvenlik hakkıyla bağdaştırılamaz” şeklindeki gerekçeyle hükmün Anayasa’nın 2, 10 ve 60. maddelerine aykırı olmadığına; 5, 11, 12, 17, 20, 35 ve 138. maddeleri ile ilgisi bulunmadığına karar verilmiş ve hükmün iptali yönündeki başvurular oy çokluğuyla reddedilmiştir. 23. Sonuç olarak davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinin 2. fıkrasındaki düzenlemenin, ölüm aylığından yararlanma hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla getirilmiş olması, Anayasa Mahkemesince düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olmadığına karar verilmesi ve yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organları tarafından uygulanmasının zorunlu olması karşısında, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı tespit edilen hak sahiplerine gelir veya aylık bağlanmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesi usul ve yasaya uygundur. 24. Gelinen bu noktada sözü edilen hükmün zaman bakımından uygulanması konusu üzerinde durulmalıdır. 25. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun “Malullük, yaşlılık ve ölüm sigortasına ilişkin bazı geçiş hükümleri” başlıklı 17.04.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5754 sayılı Kanun’un 68. maddesi ile değişik geçici 1. maddesinde: “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten önce, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi kapsamında, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ve bu Kanunla mülga 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında; 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanununa tabi olanlar, bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında kabul edilir. 17.07.1964 tarihli ve 506 sayılı, 2/9/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı Kanunlara göre bağlanan veya hak kazanılan aylık, gelir ve diğer ödenekler ile 8/2/2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ödenmekte olan ek ödemenin verilmesine devam edilir. Bu gelir ve aylıkların durum değişikliği nedeniyle artırılması, azaltılması, kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan ilgili kanun hükümleri uygulanır. Bu Kanunun 4 üncü maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre sigortalı sayılanlara ve bunların hak sahiplerine bağlanmış olan aylık ve gelirler, 55 inci maddenin ikinci fıkrasına göre artırılır…” düzenlemesi bulunmaktadır. 26. Kanun koyucu tarafından geçici 1. madde ile 5510 sayılı Kanun’un yürürlüğünden önce Sosyal Güvenlik Kanunları uygulanmak suretiyle hak sahiplerine bağlanan gelir veya aylıkların durum değişikliği sebebine bağlı olarak kesilmesi veya yeniden bağlanmasında, yine anılan hükümlerin esas alınması gerektiğinin benimsendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu kanunlarda, boşanılan eşle fiili olarak birlikte yaşama olgusu, gelirin veya aylığın bağlanması engeli veya kesilmesi nedeni olarak öngörülmediğinden, 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinin zaman bakımından uygulanması hususu da çözüme kavuşturulmalıdır. 27. Toplum barışının temel dayanağı olan hukuka ve özellikle kanunlara karşı güveni sağlamak ve hatta kanun koyucunun keyfi hareketlerine engel olmak için, öğretide kanunların geriye yürümemesi esası kabul edilmiştir. Buna göre, gerek Özel Hukuk ve gerekse Kamu Hukuku alanında kural olarak her kanun, ancak yürürlüğe girdiği tarihten sonra meydana gelen olaylara ve ilişkilere uygulanır; yürürlük tarihinden önce gerçekleşen olaylara ve ilişkilere uygulanmaz. Bu ilke ile güdülen amaç; hukukî güvenliği temin etmek, kişileri ancak işlemi yaptıkları sırada yürürlükte olan kurallara göre sorumlu tutmak, böylece kazanılmış haklara saygıyı ve kazanılmış hakların korunmasını sağlamaktır. Zira hukukî güvenlik; hukuk devletinin temel taşlarındandır. 28. “Kanunların geriye yürümemesi (geçmişe etkili olmaması)” kuralının bazı istisnaları olup bu kapsamda yeni düzenleme kamu düzeni ve genel ahlâka ilişkin ise geçmişe etki eder şekilde uygulanması gerekir. Yine beklenen (ileride kazanılacağı umulan) haklar yönünden de kanunların geriye yürümesi söz konusudur. Bunlardan başka yargılama hukukuna ilişkin kurallar da ilke olarak geçmişe etkilidir. 29. Bu durumda 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinin 2. fıkrasındaki hükmün zaman bakımından uygulanması yönünden herhangi bir istisnai durumun söz konusu olmaması nedeniyle madde ile getirilen düzenleme 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe girdiğinden, fiili birliktelik daha önce başlamış olsa dâhi maddenin yürürlük tarihi öncesine ilişkin işlem yapılarak borç tahakkuk ettirilmesi mümkün değildir. Ancak 01.10.2008 tarihinden itibaren boşanılan eşle fiili birliktelik söz konusu ise bağlanan aylığın kesilerek borç çıkarılması ve yersiz ödemeye ilişkin olarak 5510 sayılı Kanun’un 96. maddesine göre uygulama yapılması gerekmektedir. 30. Ayrıca belirtilmek gerekir ki, Sosyal Sigortalar Hukukunda kazanılmış (müktesep) haklar dinamik nitelik taşırlar. Değinilen özellikleri gereği dış etkiye açık olan, güncellenen kazanımlardır. Sürekli iş göremezlik geliri ve aylıklar bu özellikleri taşırlar. Çünkü, onlar bir kere tanınmış olmakla alacaklının dış alemle (edim borçlusu ile kendi alacaklıları ile) ilişkisi son bulmamakta aksine yeni başlamakta, sunum koşulları ortadan kalkıncaya kadar mevcudiyetlerini sürdürmektedirler. Dolayısıyla, yaşayan birer varlık olarak haklarında güncellenmeleri (maaş artışları), korunmaları (üçüncü şahıslara karşı) amacıyla yeni düzenlemeler yapılması mümkündür. Önceden doğmuş olmaları yeni düzenlemelerden etkilenmeyecekleri anlamına gelmemektedir (Sözer, A.Naim: Kanunların Önceye Etki Yasağı: Sosyal Sigortalar Hukuku Bakımından Bir Değerlendirme, Journal of Yaşar University, Cilt 8, Sayı Özel, Ocak 2013, s.2529). 31. Bu nedenle 5510 sayılı Kanun’un 56/2. maddesi uyarınca kesme veya iptal işlemine konu ölüm aylığının veya gelirinin 01.10.2008 tarihinden önce bağlanmış olması da sonuca etkili değildir. Diğer bir ifadeyle Kurum tarafından bağlanan ölüm aylığı veya geliri dış etkiye açık olan, güncellenen bir kazanım olduğundan 5510 sayılı Kanun öncesinde bağlanmış olması kazanılmış hakkın konusunu oluşturmayacaktır. 32. Diğer taraftan, yine maddenin amacında da belirtilen 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde yer alan ve maddenin düzenleniş amacı olan dürüstlük kuralı çerçevesinde çözüme gidilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. 33. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesine göre; “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz”. 34. Bu maddedeki hüküm uyarınca bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumayacağı gibi, “hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanamayacağı” ilkesi de gözetilmek suretiyle 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesi açısından 01.10.2008 tarihinden önce hakkın kazanıldığı durumlarda, anılan yasal düzenleme öncesinde ilgililerin her ne amaçla boşanmış olursa olsunlar, fiili birlikteliklerini 5510 sayılı Kanun ile getirilen yeni düzenleme sonrasında da sürdürdüklerinin veya söz konusu düzenlemenin yürürlüğünden itibaren belirtilen nitelikte bir beraberliğe başlandığının tespiti hâlinde TMK’nın 2. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımının varlığı kabul edilerek ilgililere gelir veya aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz hak sahibine fiili birlikteliğin sona erdiği tarihten itibaren diğer koşulların da varlığı durumunda yeniden gelir veya aylık bağlanabileceği açıktır. 35. Hemen belirtmek gerekir ki; 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinde oldukça yalın olarak; "eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen" ifadesi yer almakta olup maddede, boşanmanın amacına/saikine yönelik herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle gerek Kurum tarafından gerekse yargı organları tarafından uygulama yapılırken, eşlerin boşanma iradelerinin gerçek veya samimi olup olmadığı ya da boşanmanın muvazaalı olup olmadığı konusunda bir araştırma ve inceleme çabasına girilmemesi, boşanmaya ilişkin kesinleşmiş yargı kararının geçerliliğinin sorgulanmaması gerekmektedir. Zira kesinleşmiş karara dayanan boşanmanın hukukî durum ve sonucunun, eşlerin gerçek iradelerine dayanıp dayanmadığının araştırılması bir başka bir mahkemenin yetki ve görevi içerisinde yer almamaktadır. Kaldı ki, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda "anlaşmalı boşanma" adı altında hukukî bir düzenlemenin de bulunduğu dikkate alınmalıdır. 36. Ayrıca vurgulanmalıdır ki; boşanma tarihi itibariyle gerçek/samimi boşanma iradesine sahip olan (evlilik birliği temelinden sarsılan) veya olmayan tüm eşlerin, maddenin yürürlük tarihi olan 01.10.2008 tarihinden itibaren her ne sebeple olursa olsun eylemli olarak birlikte yaşadıklarının saptanması durumunda bağlanan gelirin veya aylığın kesilmesi zorunluluğu bulunmaktadır. 37. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinde, “eşinden boşandığı hâlde, boşandığı eşiyle” ibareleri yer aldığından, birden fazla evlilik ve doğal olarak birden fazla boşanmanın gerçekleşmiş olması durumunda, boşanılan herhangi bir eşle eylemli olarak birlikte yaşama durumunda madde hükmünün uygulanacağı gözetilmelidir. 38. Somut olayda; babası 30.10.1996 tarihinde; annesi 15.01.2007 tarihinde vefat eden davacının 05.04.2007 tarihinde anlaşmalı olarak eşinden boşandığı, tahsis talebi üzerine babasından dolayı 01.05.2007 tarihinde ölüm aylığı bağlandığı, sosyal güvenlik kontrol memuru tarafından düzenlenen 27.12.2010 tarihli ve RT-318 sayılı raporda davacının boşandığı eşi ile fiilen birlikte yaşadığı yönünde görüş bildirilmesi üzerine davalı Kurum tarafından ölüm aylığının kesilerek 17.10.2008-16.04.2011 tarihleri arasında ödenen 17.049,31 TL’nin borç çıkarıldığı, davacının bu işleme karşı açtığı davada ... İş Mahkemesinin 23.12.2015 tarihli ve 2015/541 E., 2015/604 K. sayılı karar ile Kurum işleminin yerinde olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verildiği, kararın Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesinin 17.03.2016 tarihli ve 2016/4879 E., 2016/4639 K. sayılı ilamı ile onanarak kesinleştiği, eldeki davada davacının boşandığı eşi ile birlikte yaşamadığını, ölüm aylığının bağlanması için yaptığı 24.02.2017 tarihli başvurunun Kurum tarafından 16.03.2017 tarihinde reddedildiğini ileri sürerek ölüm aylığının yeniden bağlanmasına karar verilmesini talep ettiği anlaşılmaktadır. 39. Şu hâlde yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; ölüm aylığının yeniden bağlanması için 24.02.2017 tarihinde yapılan başvuru davalı Kurum tarafından kesinleşen karar dayanak alınarak reddedilmiş ise de davacının daha önce açtığı ve temyiz incelemesinden geçerek kesinleşen ... İş Mahkemesinin 23.12.2015 tarihli ve 2015/541 E., 2015/604 K. sayılı karar ile davacı ve boşandığı eşinin 17.10.2008-16.04.2011 tarihleri arasındaki dönemde fiilen birlikte yaşadıkları olgusu kesinleşmiştir. 40. Öte yandan kamu düzenini ilgilendiren eldeki davada kendiliğinden araştırma ilkesi uygulandığından ispat yükünün bir tarafa yüklenemeyeceği ve boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşama olgusunun aylık bağlama engeli olduğu gözetilerek 24.02.2017 tarihinden sonraki dönem yönünden davacının boşandığı eşi ile fiilen birlikte yaşamaya devam edip etmediği konusu açıklığa kavuşturulmalıdır. 41. Bu itibarla davacının ölüm aylığının bağlanması için başvuruda bulunduğu 24.02.2017 tarihi sonrası davacı ve eski eşinin Adres Kayıt Sisteminde kayıtlı adreslerinin tespiti ile bu adreslerde fiilen birlikte yaşama olgusu yönünden kolluk araştırması yapılmalı, seçmen geri izleme raporları temin edilmeli, muhtar ve komşuların tanık olarak beyanına başvurulmalı, kayıtlı olduğu adreslerdeki tüm abonelik kayıtları getirtilmeli, medula kayıtlarında 24.02.2017 tarihinden itibaren davacı ve boşandığı eşin hangi şehirlerde tedavi oldukları sorgulanmalı, davacı ve eski eşin varsa maaş aldığı banka kayıtları tespit edilip kayıtlı adresleri temin edilmeli, ayrıca kirada oturuyorlarsa kira sözleşmeleri getirtilmeli ve toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmelidir. 42. Hâl böyle olunca direnme kararı yukarıda açıklanan bu değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı bozulmalıdır. IV. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; Davalı ... vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda belirtilen değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 371. maddesi gereğince BOZULMASINA, Dosyanın 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 373/2. maddesi gereğince Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine 19.10.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.
10. Hukuk Dairesi, 2024/5834 E., 2024/5538 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
Anayasa'nın 60 ıncı maddesi şöyledir:
10. Hukuk Dairesi         2024/5834 E.  ,  2024/5538 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi SAYISI : 2018/12 E., 2024/55 K. KARAR : Kısmen Kabul Taraflar arasındaki hizmet tespiti davasında verilen karar hakkında yapılan temyiz incelemesi sonucunda, Dairece Mahkeme kararının bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemesince bozmaya uyularak yeniden yapılan yargılama sonucunda davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Mahkeme kararı, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda; temyiz dilekçelerinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi ... tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I.DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; davacının Ocak 1990 yılından askere gittiği, 22.05.1996 tarihine kadar davalılardan ...'ya ait Kale içi .... Sokak, No:19 Denizli adresinde bulunan tuhafiye ve konfeksiyon giyim mağazasında tezgahtar olarak asgari ücretle çalıştığı, 22.05.1996 - 22.11.1997 tarihleri arasında askerlik görevini yaptığı, askerlik dönüşü 01.12.1997 tarihinden itibaren tekrar eski iş yerinde işe başlayıp çalışmalarına devam ettiği, davalı ...'nun da bu dönemde ... ... Konf.Teks. Ltd. Şti.'yi kurup, 01.04.1999 tarihinde davacıya Kale içindeki iş yerinde değil yeni açtığı iş yerinde çalışacağını bildirip 01.04.1999 - 01.04.2001 tarihleri arasında bu şirkete ait iş yerinde çalıştığı, 01.04.2001 tarihinde son dört aylık ücretini alamadığından 1475 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerine göre iş akdini bildirimsiz olarak feshettiği, iş akdini feshettikten sonra davacı davalı iş yerindeki çalışmalarının SSK'ya bildirilmediği duyumunu alıp bunun üzerine SSK'dan hizmet cetveli aldığında, yaklaşık 10 yıllık çalışması süresince sadece 1995 yılında hiç tanımadığı bir inşaat iş yerinden 42 gün SSK'lı hizmetinin bildirildiğini öğrendiği iddiasıyla Ocak 1990 - 01.04.2001 (askerlik dönemi hariç) tarihleri arasındaki çalışmalarının tespitine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. II.CEVAP 1.Davalılar vekili cevap dilekçesinde özetle; davalı ...'nun bir dükkan işletmecisi olup, diğer davalının ise hükmi şahsiyeti haiz olduğu, bu nedenle davanın ayrı ayrı kişiliklere yöneltilmesi ve ayrılması gerektiği, çalışma süreleri dikkate alındığında ilk şahıs için zamanaşımı söz konusu olduğu, davalı iş yerlerinde davacının kendi işlerini takip edip, herhangi bir ücret karşılığı çalışmadığı gibi işçi sıfatı ile çalışmasının da olmadığı savunmasıyla davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. 2.Davalı Kurum vekili cevap dilekçesinde özetle; davanın haksız ve yersiz olarak açıldığı, davacının sigorta sicil numarasının bildirilmediğinden dosyasının incelemediği, davacının çalıştığını iddia ettiği dönemi ispatlaması gerekip, bu tür hizmet tespiti davalarının kamu düzenini ilgilendirdiğinden, hiç kuşkuya düşülmeyecek şekilde ispatlanması gerektiği, Kurum kayıtlarının esas olup, davacının bunun aksini ancak aynı nitelikte yazılı belgelerle ispatlayabileceği, bu tür davaların açılmasına bildirge ve bordroları zamanında vermeyen veya hiç vermeyen işverenlerin neden olup, davanın kabulü yoluna gidilecek olursa, Kurumun dava açılmasına sebebiyet vermediğinden aleyhine vekalet ücreti ve yargılama giderine hükmedilmemesi gerektiği savunmasıyla davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir. III.MAHKEME İLK KARARI Mahkeme tarafından 20.03.2012 tarihli ve 2003/722 Esas, 2012/207 Karar sayılı karar ile dava konusu dönemde davalı işverenliklerin iş yerlerinden diğer davalı Kuruma bildirilmiş herhangi bir hizmet veya işe giriş bildirgesinin bulunmadığı, 1976 doğumlu olan davacının 09.09.1991 tarihine kadar öğrenim görüp, 22.05.1996 - 22.11.1997 tarihleri arasında da askerlik görevini yaptığı, 06.05.1995 - 20.06.1995 tarihleri arasında dava dışı ... İşcan isimli işverenin 65010.20 sigorta sicil nolu iş yerinden SGK.'ya bildirilmiş 42 gün hizmetinin bulunduğu, 506 sayılı Kanun'un 79/10 uncu fıkrası uyarınca işveren tarafından hizmetleri ve çalıştığına dair belgeleri Kuruma verilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti talebinde bulunabilecekleri, şayet sigortalının çalıştığının Kurumca tespit edilmesi halinde (denetim tutanakları, dönem bordroları, işe giriş bildirgesi, vb.belgelerle) 5 yıllık hak düşürücü sürenin söz konusu olmayacağı, bu dava dosyasında hak düşürücü süreyi engelleyecek herhangi bir kayıt ve belgenin bulunmadığı, davacı 1995 yılında dava dışı işveren yanında hiç çalışmadığını, bu işvereni hiç tanımadığını iddia etmişse de, bu iddiasını aynı mahiyette yazılı belgelerle ispatlayamadığı, dolayısıyla davacının 06.05.1995 tarihinde bir başka işveren nezdinde hizmetleri görünmekle, bu hizmetlerinin sona erdiği 20.06.1995 tarihinden önceki hizmetlerinin 506 sayılı Kanun'un 79/10 uncu fıkrası uyarınca hak düşümüne uğradığı, 20.06.1995 tarihinden sonraki hizmetleri yönünden ise bu hizmetlere ilişkin yazılı bir kayıt ve belge bulunmamakla beraber, davanın mahiyeti gereği yerleşik Yargıtay içtihatları doğrultusunda dinlenen bordro tanıkları ve komşu iş yeri çalışanları olan tanıkların anlatımlarından davalı ...'nun başlangıçta nakış atölyesi bulunup, bilahare ... ... Konfeksiyon Tekstil Ltd. Şti.ni kurup, bu şirketin kurucu ortağı ve müdürü olduğu, şirket iş yerinin 22.01.1997 tarihinde 506 sayılı Kanun kapsamına alındığı, davalının nakış atölyesi dışında Mevsim 1, Mevsim 2, Mevsim 3, Mevsim 4 isimli hazır giyim satış mağazalarının da bulunup, tanıkların değişik sürelerle bu iş yerlerinde çalıştıkları, tanık ... ve ...'nın 1997/2.3.4.5 inci ayları, 1998 yılı 4-12 inci ayları, 2002 yılı 5 inci aylarına ilişkin ... ... şirketince düzenlenen ücret bordrolarında isimlerinin yer alıp, tanık ... Akçakoca'nın da davalının Kaleiçindeki iş yerine komşu iş yeri sahibi olup bu tanıkların anlatımlarına itibarla davacının hak düşürücü süreye uğrayan ve askerlik dönemi dışında kalan sürede 21.06.1995 - 12.05.1996 tarihleri arasında 322 gün davalı ... yanında, 01.12.1997 - 01.04.2001 tarihleri arasında 1200 gün diğer davalı ... ... Konfeksiyon Tekstil Ltd. Şti. bünyesinde (... ... Konfeksiyon Ltd. Şti. İş yeri sicil dosyasında bu iş yerinden birçok kereler sigortasız işçi çalıştırıldığından bahisle burada çalıştığını iddia eden kişilerce verilmiş şikayet dilekçelerinin bulunup, bu şikayetlerin de davalı işverenliğin çalışanlarını Kuruma bildirme yükümlülüğüne uymadığı yönünde Mahkememize bir kanaat vermekle) hizmet akdiyle, 506 sayılı Kanun kapsamında, asgari ücretle çalıştığı kanaatine varılarak hesap yönünden 19.09.2011 tarihinde düzenlettirilen son bilirkişi raporundaki sürelere itibarla, (kısa kararda her ne kadar 01.12.1999 - 01.04.2001 tarihleri arasında 1200 gün süre tefhim edilmiş ise de, aslında 01.12.1999 yerine 01.12.1997 yazılacak iken sehven maddi hata ile 01.12.1999 yazıldığı, zira 01.12.1997 - 01.04.2001 tarihleri arasındaki sürenin 1200 gün etmediği, bunun tamamen maddi hatadan ibaret olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacının, 21.06.1995 - 12.05.1996 tarihleri arasında 322 gün davalı ... yanında, 01.12.1997 - 01.04.2001 tarihleri arasında, 1200 gün davalı ... ... Konfeksiyon Tekstil Ltd. Şti.'ye ait 20212.20 sigorta sicil nolu iş yerinde 506 sayalı Kanun kapsamında, hizmet akdiyle, asgari ücretle çalıştığının ve bu hizmetlerinin de Kuruma bildirilmesi gerektiğinin tespitine, fazla talebin reddine karar verilmiştir. IV.BOZMA VE BOZMADAN SONRAKİ YARGILAMA SÜRECİ A. İlk Bozma Kararı 1. Mahkemenin 20.03.2012 tarihli ve 2003/722 Esas, 2012/207 Karar sayılı kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Dairemizce 18.11.2013 tarihli ve 2013/18593 Esas, 2013/21569 Karar sayılı ilamla aşağıdaki gerekçeyle Mahkeme kararı bozulmuştur: "...somut olayda, Mahkemece davanın ispatlandığı gerekçesi ile kabulüne karar verildiği anlaşılmakta ise de; bu kararın eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirmeyle verildiği anlaşılmaktadır. Zira, dosya arasında mevcut olan, davacıya ait hizmet döküm cetvelinde davacı adına talep ettiği dönemler içerisinde 06.05.1995 - 20.06.1995 tarihleri arasında davadışı bir iş yerinden bildirimlerin bulunduğu, yargılama sürecinde bu iş yerinden verilen işe giriş bildirgesindeki davacının imzasını doğruladığı anlaşılmakta olup Mahkemece bu çalışma yönünden davacının talebine konu dönemler bakımından kesinti oluşup oluşmadığı belirlenmeli ve davalı ... ile bu iş yeri arasında herhangi bir organik bağ olup olmadığı da belirlendikten sonra, hak düşürücü sürenin de gerçekleşip gerçekleşmediği değerlendirilerek bir karar verilmesi gerekir. Diğer taraftan, dosyadaki belgelere göre, davalı ...’nin her ne kadar diğer davalı ... ... Konfeksiyon Tekstil Ltd. Şti.’nin kurucu ortağı olduğu anlaşılmakta ise de, bu şirketin 08.05.1996 tarihinde kurulduğu ve talep konusu dönem bakımından davalı ...’nin şirketin kurulmasından önce de Kaleiçinde faaliyet gösterip göstermediği,adına açılan iş yeri veya faaliyetine ilişkin vergi veya oda kaydı bulunup bulunmadığı hususunun araştırılmaması da isabetsizdir.Ayrıca davalı ... ... Konfeksiyon Ltd. Şti.’nin iş yeri dosyalarından 09.10.1998 tarihinde bir adres değişikliği yaptığı, adresin Kiremitçi Mahallesi 1471 Sok. No:5 iken Yunusemre Mahallesi ... Sok No:2 adresi olarak değiştirildiği, dinlenen tanıkların bu konu hakkında herhangi bir beyanda bulunmadıkları ve davacının bu adreslerde hangi tarihler arasında, kimin nezdinde, ne kadar çalıştığı hususları da araştırılmalıdır. Mahkemece, davacının, kesintisiz olduğunu iddia ettiği çalışmasının gerçekliği, işin ve iş yerinin kapsam ve niteliğiyle süresinin belirlenebilmesi amacıyla; davacının çalışmaları ile ilgili tüm belgeler davalı kurumdan getirtilmeli, kuruma bildirim yapılmayan dava konusu dönemde davacı ile birlikte çalışan ve işverenlerin bordrolarında olabildiğince talep konusu dönemin tamamında çalışmış kayıtlı kişiler seçilerek, gerektiğinde, aynı yörede komşu veya benzeri işleri yapan başka işverenler ve bu işverenlerin çalıştırdığı bordrolara geçmiş kişiler kurumdan veya emniyet araştırması ile saptanarak bilgi ve görgülerine başvurulmalı, bunun dışında sigortalının kayıtlarda gözükmeyen çalışmalarının hangi nedenlerle kayıtlara geçmediği ya da bildirim dışı kaldığı hususu gereğince araştırılmalı, yargılama sürecinde dinlenen tanık anlatımlarının değerlendirilmesinde, iş yerinin kapsamı, kapasitesi ve niteliği nazara alınmalı,askere gidiş tarihinden önce ve askerden döndükten sonra hayatın olağan akışı içerisinde makul sürelerde çalışmayacağı hususu gözetilmeli, davacının talebine göre bir kısım süre yönünden 18 yaşını doldurmadığı da hatırda tutularak davanın kabulü halinde 506 sayılı Yasanın 60/G maddesi dikkate alınmalı, böylece bu konuda gerekli tüm soruşturma yapılarak uyuşmazlık konusu husus, hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip; deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir. Mahkemenin, yukarıda açıklanan esaslar doğrultusunda araştırma yaparak elde edilecek sonuca göre karar vermesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme sonucu yazılı şekilde hüküm kurması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir..." B. Mahkemece ilk Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkeme tarafından 10.05.2016 tarihli, 2014/9 Esas, 2016/123 Karar sayılı karar ile hükmüne uyulan bozma ilamı doğrultusunda, bozma ilamında ayrıntılı olarak belirtilen tüm hususlarda yeniden araştıma yapıldığı, kamu tanıkları dinlenildiği, tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde davacının 1990 yılı Ocak ayından askere gittiği 22.05.1996 tarihine kadar ...'nun Kaleiçindeki mağazasında askerlik dönüşü 01.12.1997 tarihinden 01.04.2001 tarihine kadar da davalı ...'nin kurduğu ve ortağı olduğu davalı şirkete ait yeni iş yerinde askerlik süresi hariç aralıksız çalışıp, Ocak/1990 - 01.04.2001 tarihleri arasındaki dönemde davalılara ait iş yerinde askerlik hariç hizmetlerinin tespitini talep ve dava ettiği, davacının 31.03.1976 doğumlu olup 31.03.1994 tarihinde 18 yaşını doldurduğu, 22.05.1996 - 22.11.1997 tarihleri arasında askerlik yaptığı, 06.05.1995 - 20.06.1995 tarihleri arasında ... isimli iş yerinden SGK'na hizmetlerinin bildirildiği, ... ile davalılar arasında organik bir bağ bulunmadığı, davalı şirketin 08.05.1996 tarihinde kurulup, davalı ...'nin davalı şirketten önce Kaleiçinde de faaliyet göstermekte olduğu, 03.03.1986 - 31.10.1996 tarihleri arasında Kaleiçi ... Sokak, No:19 da belirli bir mala tahsis edilmiş mağazalarda diğer dış giyim perakende satış işinden dolayı Pamukkale VD. yetki alanında , 01.11.1996 - 30.04.1999 tarihleri arasında Gürpınar VD. yetki alanında ticari faaliyet kaydının, 17.03.1987 - 08.08.2005 tarihleri arasında Denizli Terziler - Tuhafiyeciler, Konfeksiyoncular ve Giyim Sanatkarları Odası kaydının bulunup, faaliyet adresinin Saraylar Mah. Kaleiçi ... Sokak, No:19 olarak göründüğü, kamu tanıkları anlatımlarının ortak değerlendirmesinden tanıkların davalı şirketin adres değişikliğine ilişkin beyanlarında; davalı ...'na nakış atölyesi (... Konfeksiyon Ltd. Şti.-...'in ...'nin oğlunun adı olduğu) nde çalışırken Kaleiçinde tuhafiye mağazasının da bulunduğu, kamu tanığı ...(...)'nın adres değişikliğine ilişkin ayrıntılı bilgisinin bulunup, davacının kaleiçindeki mağazada çalışırken o mağaza kapanınca Kınıklı'daki nakış atölyesine çalışmak için geldiği, davacı ile Kınıklı'daki atölyede 1,5 yıldan fazla, 2 yıla yakın bir süre çalıştıkları, ...'in hizmet döküm cetveline göre 10.09.1998-18.05.2001 tarihleri arasında önce ...'na ait Karaman Mahallesindeki nakış atölyesinde işe başlayıp, 2001/Haziran ayına kadar bu atölyede aralıksız çalışıp, atölyenin Karaman Mahallesinden (tanık burada 1-2 ay çalıştıktan sonra) Kınıklı tarafına Kınıklı Polis Karakolunun yakınına şu anki üniversite kampüsünün yakınlarında bir yere taşındığı Kınıklı'da yaklaşık 1-1,5 sene kadar çalışıp, buradan Bursa Caddesine atölyenin tekrar taşındığı, Bursa Caddesi üzerinde halen Migros'un bulunduğu yerin karşı sırasında bir yer olup, şu an yıkıldığı 2001/Haziran ayına kadar Bursa Caddesindeki atölyede çalışıp, davacı ile de davalı ...'ye ait Kınıklıdaki anakış atölyesinde çalışırken tanıştığı, davacının bu atölyeye Kaleiçindeki Mevsim Giyim isimli hazır giyim eşyalarının satıldığı, yine davalı ...'ye ait iş yerinde çalışırken bu iş yerinin kapanması nedeniyle Kınıklıdaki atölyeye geldiği, davacı ile Kınıklıdaki atölyede 1,5 yıldan fazla, 2 yıla yakın bir süre beraber aralıksız çalıştıkları, davacının iş yeri servisini kullanıp, iş yerine mal getirip götürme işini de yaptığı, atölyeden tanıktan önce ayrıldığı, davalı ile davacının, 06.05.1995 - 20.06.1995 tarihleri arasında hizmetlerinin bildirildiği dava dışı ... ile aralarında organik bir bağ bulunmadığı, 21.06.1995 - 22.05.1996 tarihlerinde de askerlik görevini ifa edip, askere alınma tarihinden yaklaşık15-20 gün kadar önce işten ayrıldığı da düşünülürse, bu davanın 16.05.2003 tarihinde açılıp, 16.05.1997 tarihinden önceye ilişkin taleplerinin hak düşümüne uğradığı, davacının 01.12.1997 - 31.03.1999 tarihleri arasında 480 gün davalı ...'nun Kaleiçindeki tuhafiye mağazasında, bu mağazanın kapanmasından sonra 01.04.1999 - 01.04.2001 tarihleri arasında da ... Konfeksiyon Tekstil Ltd. Şti. iş yerinde 720 gün hizmet akdiyle, asgari ücretle çalıştığı kanaatine varıldığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile davacının 01.12.1997 - 31.03.1999 tarihleri arasında 480 gün davalı ... iş yerinde, 01.04.1999 - 01.04.2001 tarihleri arasında 720 gün ... ... Konf. Teks. Ltd. Şti.'ye ait 20212.20 sigorta sicil no.lu iş yerinde 506 sayılı Kanun kapsamında, hizmet akdiyle, asgari ücretle çalıştığının ve bu hizmetlerinin de Kuruma bildirilmesi gerektiğinin tespitine, fazla taleplerin reddine karar verilmiştir. C. İkinci Bozma Kararı 1. Mahkemenin 10.05.2016 tarihli, 2014/9 Esas, 2016/123 Karar sayılı kararına karşı süresi içinde davacı vekili ile davalılardan Kurum ve ... vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Dairemizce 12.09.2017 tarihli ve 2017/3121 Esas, 2017/5666 Karar sayılı ilamla aşağıdaki gerekçeyle Mahkeme kararı bozulmuştur: "...Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılamada, hak düşürücü sürenin belirlenmesinde hataya düşüldüğü gibi, davalılardan ...’ye ait iş yeri bakımından yeterli seviyede komşu tanığın varlığı ve komşu iş yerindeki bordrolu tanıkların araştırılarak dinlenildiği söylenemeyeceğinden bu yönde yapılan araştırma ve adres değişikliği hakkında ve özellikle tanıklardan ...’ın beyanına göre 1998-2001 yılları arasında kalan dönemde hangi davalıya ait iş yerinde çalışmaların geçtiği belirlenememiş ve bu yöndeki araştırma yetersiz kalmıştır. Mahkemece anılan dönem bakımından davacının çalışmalarının gerçekliği ve hangi dönemde kimin yanında geçtiği hususunda yeniden yapılacak araştırma ve irdeleme sonucuna göre bir karar verilmesi ile hak düşürücü sürenin de ilk bozma kararımız çerçevesinde irdelenmesi gereği dikkate alınmaksızın yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir..." D. Mahkemece ikinci Bozmaya Uyularak Verilen Karar Mahkeme tarafından yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı dinlenen taraf ve kamu tanıkları ve aldırılan bilirkişi raporu kapsamından davacının 01.04.19991 ile 01.04. 2001 tarihleri arasında davalı ... ... Ltd. şirketinde hizmet akdi ile asgari ücret üzerinden davacı ile çalışması hakkında ücret ile 720 gün çalıştığı kanaati gerekçesiyle tashihen davanın kısmen kabulüne, davacının çalışması yönünden davalı ...'na karşı 1990 ile 22.05.1996 tarihleri arasında çalışması yönünden açılan davanın hak düşürücü süre ile reddine, davacının davalı ... karşı açtığı hizmet tespit davasının kısmen kabulü ile davalıya ait konfeksiyon iş yerinde 01.12.1997 ile 31.03.1999 tarihleri arasında 480 gün asgari ücret ile tam zamanlı olarak çalıştığının tespitine, davacının davalı ... ... Konfeksiyon Tekstil Ltd.Şti'ye karşı açtığı davanın kabulü ile davacının 01.04.1999 ile 01.04.2001 tarihleri arasında iş akdine bağlı olarak asgari ücretle tam zamanlı olarak çalıştığının tespitine karar verilmiştir. VI.TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davacı vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacının davalı nezdinde tezgahtar olarak çalıştığının sabit olduğu, askerlik ile iş akdinin son bulmadığı, davacının dava dışı inşaat iş yerinde çalışmasının tamamen kurgu olduğu, hak düşürücü sürenin bulunmadığı iddiasıyla temyiz isteminde bulunmuştur. 2.Davalılar vekili temyiz dilekçesinde özetle; davacının gerçek kişi nezdinde hiç çalışmadığı, diğer davalı şirket yönünden aynı değerlendirme yapılması gerektiği, davacının çalışmasını ispat edemediği iddiasıyla temyiz isteminde bulunmuştur. 3.Davalı Kurum vekili temyiz dilekçesinde özetle; kamu düzenine ilişkin davada iddianın ispat edilemediği iddiasıyla temyiz isteminde bulunmuştur. C.Gerekçe 1.Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Dava, davacının davalılar nezdinde hizmet akdine dayalı olarak askerlik dönemi hariç olmak üzere 01.01.1990 - 01.04.2001 tarihleri arasındaki tam ve kesintisiz çalıştığının tespiti davasıdır. 2.İlgili Hukuk 1. Anayasa'nın 60 ıncı maddesi şöyledir: "Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. / Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar." 2. 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 31.05.2006 tarih ve 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun Geçici 7 inci maddesinin 1 inci fıkrası uyarınca, anılan Kanunun yürürlük tarihine kadar 506, 1479, 2925, 2926, 5434 sayılı Kanunlar ile 506 sayılı Kanun'un Geçici 20 nci maddesine göre oluşturulan sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet sürelerinin tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirileceği ve genel olarak Kanunların geriye yürümemesi kuralı karşısında, davanın yasal dayanağı davaya konu süre itibariyle 506 sayılı Kanun'un mülga 2, 6 ve 79 uncu maddeleridir. 3. 506 sayılı Kanun'un mülga 2 nci maddesinin 1 inci fıkrası şöyledir: "Bir hizmet akdine dayanarak bir veya birkaç işveren tarafından çalıştırılanlar bu kanuna göre sigortalı sayılırlar." 4. 506 sayılı Kanun'un mülga 6 ncı maddesi şöyledir: "Çalıştırılanlar, işe alınmalariyle kendiliğinden 'Sigortalı' olurlar. / Sigortalılar ile bunların işverenleri hakkında sigorta hak ve yükümleri sigortalının işe alındığı tarihten başlar. / Bu suretle sigortalı olmak hak ve yükümünden kaçınılamaz ve vazgeçilemez. / Sözleşmelere, sosyal sigorta yardım ve yükümlerini azaltmak veya başkasına devretmek yolunda hükümler konulamaz.." 5. 506 sayılı Kanun'un mülga 79 uncu maddesinin ilgili fıkrası şöyledir: "...Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 (10 yıl 01.06.1994 tarih ve 3995 sayılı Kanunun 3 üncü maddesi ile 5 yıl olarak değiştirilmiştir) yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır..." 6. 6100 sayılı Kanun'un 194 üncü maddesi şöyledir: "(1) Taraflar, dayandıkları vakıaları, ispata elverişli şekilde somutlaştırmalıdırlar. (2) Tarafların, dayandıkları delilleri ve hangi delilin hangi vakıanın ispatı için gösterildiğini açıkça belirtmeleri zorunludur." 3. Değerlendirme 1.506 sayılı Kanun kapsamında sigortalılık niteliği, anılan Kanun'un 2 nci maddesine göre hizmet akdinin kurulması ve 6 ncı maddesi gereğince çalışmaya başlanması ile edinilir. 2. Anayasa'nın 60 ıncı maddesinde yer alan sosyal güvenliğin yaşama geçirilmesindeki etkisi gözetildiğinde, sigortalı konumunda geçen çalışma sürelerinin saptanmasına ilişkin davalar kamu düzeni ile ilgili olduğundan özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmeleri zorunludur. Bu bağlamda, hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, ... insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyip gerek görüldüğünde kendiliğinden araştırma yapılarak delil toplanabileceği açıktır. 3. Somut olayda; davacı 31.03.1976 doğumlu olup 22.05.1996 - 22.11.1997 tarihleri arasında askerlik görevini yerine getirmiştir. Davalı işverenlere ait iş yerinden herhangi bir bildirimi bulunmayan ancak 06.05.1995 - 20.06.1995 tarihleri arasında 42 gün dava dışı inşaat iş yerinden bildirimleri bulunan davacı, 16.05.2003 tarihinde açtığı eldeki dava ile Ocak 1990 - 01.04.2001 tarihleri arasında davalılar nezdinde hizmet akdine tabi olarak askerlik süresi hariç tam ve kesintisiz çalıştığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir. Mahkemece, 22.05.1996 tarihi öncesine ilişkin isteminin hak düşürücü süre nedeniyle reddine, davacının davalı ...'na ait iş yerinde 01.12.1997 - 31.03.1999, davalı ... ... Konfeksiyon Tekstil Limited Şirketi'ne ait iş yerinde 01.04.1999 - 01.04.2001 tarihleri arasında çalıştığının tespitine karar verilmiştir. Ne var ki davacının inşaat iş yerinde hiç bir zaman çalışmadığı yönündeki aşamalardai iddiası hakkında yeterli araştırma yapılmamıştır. 4. Mahkemece, davacının 06.05.1995 - 20.06.1995 tarihleri arasında dava dışı inşaat iş yerinden yapılan bildirimlerin gerçek olmadığını beyan etmesi karşısında işveren davaya dahil edilmeli, göstereceği deliller toplanmalı, bu iş yerinin dönem bordroları ile varsa vergi ve sigorta denetim raporları getirtilmeli, bordro tanıkları ile komşu iş yeri tanıkları belirlenerek dinlenmeli, davacının söz konusu bildirime konu çalışmalarının gerçek olmadığına ilişkin davacı iddiası hiçbir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak biçimde çözümlenip; deliller hep birlikte değerlendirilip takdir edilerek, varılacak sonuç uyarınca bir karar verilmelidir. 5. Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki olgular gözetilmeksizin eksik araştırma ve inceleme neticesinde yazılı şekilde hüküm kurulmuş olması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Mahkeme kararının BOZULMASINA, Dosyanın kararı veren Mahkemeye gönderilmesine, Peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz eden ilgililere iadesine, 20.05.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2015/3946 E., 2019/266 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİş Mahkemesi
tam metni aç
İtiraz konusu kural, hak edilmediği hâlde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel olma amacını taşıdığından, ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nın mali kaynakları çerçevesinde Anayasanın 60. maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir.
Hukuk Genel Kurulu         2015/3946 E.  ,  2019/266 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İş Mahkemesi Taraflar arasındaki “alacak” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda Konya 4. İş Mahkemesince davanın reddine dair verilen 31.12.2014 tarihli, 2013/40 E., 2014/692 K. sayılı karar davalı ... vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 26.03.2015 tarihli, 2015/2406 E., 2015/5596 K. sayılı kararı ile; “…Dava, hak sahibi konumunda yer alan davalıya fuzulen ödenen aylıklarının tahsili istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir. Hükmün, davacı Kurum avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, temyiz isteğinin süresinde olduğu anlaşıldıktan ve Tetkik Hâkimi (…) tarafından düzenlenen raporla dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra işin gereği düşünüldü ve aşağıdaki karar tespit edildi. Hakkında verilen boşanma kararı 03.05.2011 tarihinde verilen davalıya, yaşamını yitiren sigortalı babasından bağlanan ölüm aylığının, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığının belirlendiği gerekçesiyle davacı Kurumca 2012 yılında gerçekleştirilen işlemle 01.09.2011 tarihi itibarıyla kesilerek, 19.12.2011 – 17.08.2012 döneminde yersiz ödendiği ileri sürülen aylıklar yönünden 8.238,84 TL borç tahakkuk ettirildiği anlaşılmaktadır. Davanın yasal dayanağı olan 5510 sayılı Kanunun 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 56. maddesinin 2. fıkrasında, eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıklarının kesileceği, bu kişilere ödenmiş olan tutarların, 96. madde hükümlerine göre geri alınacağı yönünde düzenleme yapılmıştır. Anılan maddeye dayalı açılan bu tür davalarda eylemli olarak birlikte yaşama olgusunun tüm açıklığıyla ve taraflar arasındaki uyuşmazlık konusu dönem yönünden ortaya konulması önem arz etmektedir. İnceleme konusu davada mahkemece gerekli araştırmanın yapıldığı anlaşılmakla; Somut olayda Sosyal Güvenlik Kontrol Memurluğu'nca gerçekleştirilen soruşturma kapsamında elde edilen somut veri ve saptamalar, bu soruşturma kapsamında beyanına başvurulan İ. T.'nin ve A.E.’nin davacı ve boşandığı eşinin beraber yaşadıklarına yönelik beyanı, davalı ile boşanmış olduğu eşinin adreslerinin aynı olması, İlçe Seçim Kurulu Başkanlığının cevabı, davalının adına elektrik ve su aboneliğinin olmaması, boşanılan eşin işyeri adresinde elektrik ve su aboneliğinin olması, Adliye Nüfus Müdürlüğünün cevabı, yargılama sırasında dinlenen tanık A.E.’nin beyanı ve 17.06.2010 tarihli Sosyal Güvenlik Kontrol Memuru raporunun aksinin ispat edilemediği anlaşılmıştır. Bu maddi ve hukuki olgular göz önünde bulundurulmaksızın, mahkemece yanılgılı ve hatalı değerlendirme sonucu davanın reddine karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir. O hâlde, davacı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir. HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: Dava alacak istemine ilişkindir. Davacı vekili, yapılan denetimlerde müvekkili Kurum’dan ölüm aylığı almakta olan davalının boşandığı eşi ile fiilen birlikte yaşamaya devam ettiğinin tespit olunması üzerine ölüm aylığının 01.09.2011 tarihi itibari ile kesildiğini, bu çerçevede, 19.12.2011-17.08.2012 tarihleri arasında davalıya yersiz şekilde ödenen 8.238,84TL’nin ihtara rağmen iade edilmediğini ileri sürerek bu bedelin ödeme tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili duruşmalardaki beyanlarında müvekkilinin boşandıktan sonra eski eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam ettiği iddiasının gerçeği yansıtmadığını savunarak davanın reddini istemiştir. Mahkemece her ne kadar davalının ölen babasından ölüm aylığı almak için boşandığı iddia edilmiş ise de dinlenen tanık anlatımları ve toplanan delillerden davalının gerçekten eşiyle boşandığı ve fiilen birlikte yaşamadığı, boşandıktan sonra ölen babasına ait evde kalmaya devam ettiği, eski eşin zaman zaman çocukları görmek vb. sebeplerle davalının yanına gelmesinin aynı evde yaşadıkları anlamına gelmeyeceği, anlaşmalı boşanmış olmalarının da iddiayı ispata yeterli olmadığı, eski eşin 30.01.2013 tarihinde bir başkası ile evlenip çocuk sahibi olduğu, bu nedenle SGK tarafından davalıya yeniden aylık bağlandığını, bu nedenlerle boşanma sonrası fiili birlikteliğin söz konusu olmadığı ve ödenen aylıkların geri istenemeyeceğinin sabit olduğu gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Davacı vekilinin temyiz itirazları üzerine hüküm Özel Dairece yukarıda karar başlığında yazılı gerekçe ile bozulmuştur. Bozma kararına karşı yerel mahkeme, davalı ve eski eşin kayıtlı adresinin beyanla tesis edildiğini, söz konusu adresin aynı zamanda davalının ölen babasının da adresi olduğunu, davalının boşandığı eşinin adres kaydının bu şekilde gözükmesinin boşandıktan sonra birlikte yaşadıklarını ispata yetmeyeceğini, davalının babası adına olan abonelikleri kullanmaya devam etmesinin hayatın olağan akışına uygun düştüğünü, boşandıktan sonra ayrı bir abonelik tesisi gibi bir uygulamanın söz konusu olmadığını, Kurum denetmenlerince tutulan tutanakta bilgisine başvurulduğu belirtilen kişilerin yazılı ve imzalı beyanlarının yer almadığını, bu kişilerin mahkeme huzurunda verdikleri yeminli ifadelerinde fiili birlikteliğe dair hiçbir görgü bildiremediklerini, muhtarın denetmenlere verdiği yazılı ifadede açıkça evlilikleri döneminde de geçimsizliğin bulunduğuna dair duyumlarını bildirdiğini, nitekim eski eşin boşandıktan sonra bir başkası ile evlenip çocuk sahibi olduğu da gözetildiğinde davalı ve S.G. arasındaki boşanmanın gerçek bir boşanma olduğunu, ölüm aylığı almak içi hileli boşanarak fiilen birlikte yaşamadıklarını, bu durumun kolluk araştırması ile de tespit edildiğini belirterek direnme kararı vermiştir. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık somut olayda davalının eski eşi ile fiilen birlikte yaşadıkları, haksız şekilde ölüm aylığı aldığı iddiasının sabit olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. Davanın yasal dayanağı 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56. maddesinin ikinci fıkrasıdır. Anılan maddede: “Eşinden boşandığı hâlde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96. madde hükümlerine göre geri alınır…” düzenlemesi yer almaktadır. 01.10.2008 tarihinden önce yürürlükte bulunan ve sosyal güvenlik mevzuatının temelini teşkil eden, 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ile 5434 sayılı T.C. Emekli Sandığı Kanunu'nda yer almayan dava konusu düzenleme ilk kez 01.10.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nda yer almıştır. 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinin ikinci fıkrasının madde başlığında “bağlanmayacak” sözcüğüne yer verildikten sonra fıkra metninde “bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir” ibareleri kullanılmış, böylelikle, daha önceki sosyal güvenlik kanunlarında yer almayan, boşanılan eşle fiilen (eylemli olarak) birlikte yaşama olgusu, gelir/aylık kesme nedeni olarak düzenlendiği gibi, eylemli olarak birlikte yaşama, aynı zamanda gelir/aylık bağlama engeli olarak da benimsenmiştir. Anılan maddenin gerekçesinde de açıklandığı üzere, düzenleme ile hakkın kötüye kullanımının olası uygulamaları engellenmek istenmiş ve bu amacın gerçekleştirilebilmesi için kötüye kullanımın varlığı belirlendiği takdirde, ilgiliyi haktan yararlandırmama; hakkın kötüye kullanılması durumunda hak sahipliğinin ortadan kalkması ve dolayısıyla gelir veya aylık bağlanmaması esası kabul edilmiştir. Gerçekten, ölüm aylığı almak üzere boşandığı eşle fiilen birlikte yaşamaya kişiyi sürükleyen etkenin niteliği ve türü, hukuk düzeni açısından önem taşımamaktadır. Çünkü, hakkın kötüye kullanılması hangi dürtüyle (saikle) ortaya çıkarsa çıksın, sonuçta hukuk bakımından sadece ve sadece “kötüye kullanma” olup, hukuk düzeni tarafından korunamayacaktır (Centel, T.; Boşandığı Eşiyle Birlikte Yaşayanın Aylığının Kesilmesi, MESS Sicil Dergisi, Mart 2012, s. 195). Başka bir anlatımla, hak sahibinin boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşaması her ne saikle olursa olsun, 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda öngörülen bireysel özgürlük kapsamında kalmakta ise de, Anayasa’nın Devletin sosyal görevlerini, mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getirmesine ilişkin 65. maddesi uyarınca sosyal sigorta yardımlarına hak kazanma koşullarını düzenleme yetkisine sahip olduğu gibi, Devletin boşanan eşlerin birlikte yaşamasına yasak getirmesi imkân dâhilinde olmamakla birlikte, bu durumda olan kişileri sosyal sigorta yardımları kapsamı dışında bırakması mümkündür. Nitekim bahse konu yasal düzenlemenin Anayasaya aykırılığı iddiası ile iptali için Anayasa Mahkemesine başvurular üzerine yapılan değerlendirme sonucunda 28.04.2011 tarihli ve 2009/86-70 sayılı kararında anılan Mahkeme, “…ölüm aylığını alabilmek için evli olmamak koşulunu aşmak amacıyla iyi niyete dayanmayan ve dürüst olmayan boşanma isteği ve çabası ile boşanma kararı elde edilip, buna bağlı olarak ölüm aylığı alınması, açıkça hakkın kötüye kullanılmasıdır. Hakkın kötüye kullanılması, hukuk devletinin koruması altında değerlendirilemez. Bu nedenle hakkın kötüye kullanılmasını engellemeyi amaçlayan itiraz konusu kural hukuk devletine aykırı bir düzenleme olarak görülemez… Resmî evliliği olmadan birlikte yaşayanlar ile ölüm aylığı alabilmek için hakkını kötüye kullanarak resmî evliliğini boşanma ile sonlandırıp boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşamaya devam edenler, söz konusu hakkı kullanmak bakımından eşit kabul edilemeyeceklerinden, bunlar arasında eşitlik karşılaştırması yapılamaz… Ölüm aylığı… yasa koyucunun sosyal güvenlik konusuna geniş bir yaklaşımının sonucu sigortalının ölümü ile aranan koşulların sağlanması hâlinde sigortalının geride kalan hak sahipleri açısından getirdiği bir ödemedir. İtiraz konusu kural, hak edilmediği hâlde ölüm aylığı alınarak hakkın kötüye kullanılmasına engel olma amacını taşıdığından, ölüm aylığı almayı hak edenler açısından SGK’nın mali kaynakları çerçevesinde Anayasanın 60. maddesinde ifade edilen güvenceyi sağlamaya çalışmanın bir gereğidir. Ölüm aylığı alabilmek için öngörülen koşulun hakkın kötüye kullanılarak sağlanmak istenmesi sosyal güvenlik hakkıyla bağdaştırılamaz” gerekçesiyle, hükmün Anayasa’nın 2, 10, 60 ve 65. maddelerine aykırı olmadığını; 5, 11, 12, 17, 20, 35 ve 138. maddeleri ile ilgisinin bulunmadığını belirtilerek, oy çokluğuyla başvuruların reddine karar vermiştir. Sonuç olarak, davanın yasal dayanağını oluşturan 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinin ikinci fıkrasındaki düzenlemenin, ölüm aylığından yararlanma hakkının kötüye kullanılmasını engellemek amacıyla getirilmiş olması ve düzenlemenin Anayasaya aykırı olmadığının tespitine ilişkin Anayasa Mahkemesi kararı nedeniyle, yürürlükteki kanunları uygulamakla yükümlü olan yargı organlarınca uygulanmasının zorunlu olması karşısında, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı tespit edilen hak sahiplerine gelir veya aylık tahsisi yapılmaması, bağlanan gelir veya aylığın kesilmesine ilişkin Kurum işlemleri hukuka uygundur. 5510 sayılı Kanun’un 56. maddesinin uygulanmasında üzerinde durulması gereken bir diğer husus da, maddede yer alan “boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen” şeklinde ifade edilen boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiğidir. Bilindiği üzere, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “İspat yükü” başlıklı 6. maddesinde, kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her birinin, hakkını dayandırdığı olguların varlığını kanıtlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş olup, ispat yükünün kanunda özel bir düzenleme bulunmadıkça, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan kendi yararına hak çıkaran tarafa ait olduğu, yasal bir karineye dayanan tarafın, sadece karinenin tarafını oluşturan vakıaya ilişkin ispat yükü altında bulunduğu ve kural olarak karşı tarafın yasal karinenin aksini ispat edebileceği kabul edilmektedir. Boşanılan eşle fiilen birlikte yaşama olgusunun nasıl kanıtlanması gerektiği ve ispat yükü hususunda 5510 sayılı Kanun’un 59 ve 100. maddelerinin irdelenmesi gerekmektedir. Anılan Kanun’un 59. maddesinde Kurumun denetleme ve kontrol yetkisi belirtilmiş, 59/2. maddesinde “Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurlarının görevleri sırasında tespit ettikleri Kurum alacağını doğuran olay ve bu olaya ilişkin işlemler, yemin hariç her türlü delile dayandırılabilir. Bunlar tarafından düzenlenen tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerlidir.” hükmüne yer verilmiştir. Öte yandan 5510 sayılı Kanunun 100’üncü maddesinde ise bilgi ve belge isteme hakkı, bilgi ve belgelerin Kuruma verilme usulü düzenlenmiştir. Özellikle belirtilmelidir ki, bu hükümler uyarınca Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından tutulan tutanaklar aksi sabit oluncaya kadar geçerli kabul edilmektedir. Diğer bir anlatımla, yetkili kişilerce düzenlenen ve tarafların ihtirazi kayıt koymaksızın imzaladığı tutanaklar aksi kanıtlanıncaya kadar geçerli olup, aksi ise ancak yazılı delille kanıtlanabilir. Kaldı ki Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları ve iş müfettişi raporlarının, rapora dayanak alınan tutanaklar ile birlikte değerlendirilmesi ve ancak belirtilen nitelikteki ekli tutanakların, anılan Kanun kapsamında aksi sabit oluncaya kadar geçerli belge olduğunun kabulü, 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesinde de açıkça hüküm altına alınmıştır. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun 14.11.1979 tarihli, 1014 E., 1364 K. ile 04.02.2009 tarihli ve 2009/9-2 E., 2009/48 K. sayılı kararlarında da aynı hususlar vurgulanmıştır. Ne var ki, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından yapılan incelemelere dayalı tutanakların değerlendirildiği ve varılan sonucun yazıya geçirildiği raporların, sadece memur veya müfettiş tarafından düzenlenmiş olmaları, anılan raporların 4857 sayılı İş Kanunu’nun 92/son maddesi ile 5510 sayılı Kanunun 59. ve 100. maddeleri kapsamında aksinin yazılı delille kanıtlanması gereken belgeler olarak kabulleri için yeterli sayılamaz. Ayrıca 5510 sayılı Kanun’un 59/2. maddesinde belirtilen aksi sabit oluncaya kadar geçerli olan tutanakların, Kurumun denetim ve kontrol ile görevlendirilmiş memurları tarafından belgelere dayalı olarak düzenlenmiş olması veya belgeye dayalı olmamakla birlikte hazır bulunan işveren, işçi veya üçüncü kişi beyanları uyarınca düzenlenerek, doğruluğu ilgili kişilerin imzaları ile tasdik edilen ve imza inkârına konu olmayan tutanaklar olması gerekmektedir. Bu ilkeler ışığında somut olay değerlendirildiğinde, Davalı Kurumun aylık kesme işlemine esas olunan 22.04.2012 tarihli yoklama memuru raporunda bilgi ve görgüsüne ulaşıldığı belirtilen kişilerin usule uygun şekilde verdikleri ve imza altına aldıkları ifadeleri bulunmadığı gibi, “(S.G.)’ın fiilen ... ile beraber yaşayıp yaşayamadığına yönelik net bir bilgiye ulaşılamamıştır” dedikten sonra bu kişilerin “gerek kimlik paylaşım sisteminde kayıtlı adreslerinin aynı olması ve gerekse civar soruşturmasında edinilen bilgiler doğrultusunda adı geçen kişinin boşandığı eşi S.G. ile fiilen birlikte yaşamaya devam ettiğine yönelik kanaat hâsıl olduğundan” şeklinde gerekçe içeren rapor kendi içerisinde de çelişkiler taşımaktadır. Bu nedenle yukarıda yapılan açıklamalar çerçevesinde belgeye dayanmayan, üçüncü kişilerin imzalı beyanlarını içermeyen, çelişkili ve bu nedenlerle aksinin yazılı delil ile kanıtlanması gereken belge olarak kabul edilmesi mümkün olmayan 22.04.2012 tarihli rapora Özel Dairece aksi yönde vasıf atfedilmesi isabetli sayılamaz. Buna ek olarak, mahkemece yapılan ve Özel Dairece de yeterli görüldüğü bozma kararı içeriğinden anlaşılan araştırmada, davalı ve eski eşinin adrese dayalı nüfus kayıt sistemlerinde yer alan “Konya Selçuklu Esenler Mahallesi İniş Sok. 21/1” adresinin davalının babası O.U.’nun 20.06.2007 tarihinden beri kayıtlı adresi olduğunun, davalının boşandığı eşi ile evliyken bu adreste beraber yaşadıklarının tespit edildiği de gözetildiğinde eski eşin adresinin güncellenmemesinden davalı aleyhine sonuç çıkarılamayacağı açıktır. Aynı şekilde SEÇSİS sisteminde de bu adresin gözüküyor olması, bilhassa davalının eski eşinin boşanmadan sonra söz konusu sandıkta oy kullandığının da ispatlanamadığı gözetildiğinde, birlikte yaşamayı ispata elverişli bir delil olarak kabul edilemez. Yine, söz konusu adreste davalının babası adına abonelik kaydının bulunmasında olayın oluş şekline göre hayatın olağan akışına aykırılık bulunmadığı gibi, davalının kendi adına aboneliğin bulunmaması veya eski eşin yalnızca iş yeri adreslerinde aboneliğinin bulunması da tek başına sonuca etkili olmayacaktır. Kurum soruşturmasında ifadesine başvurulduğu belirtilen İ.T. ve A.E.’nin birlikte yaşama yönündeki ifadeleri bu kişilerin imzasını taşımadığı gibi, bu kişiler tanık sıfatıyla mahkeme önünde ifadesine başvurulduğunda açıkça bir arada yaşamaya dair bilgilerinin olmadığını beyan etmişlerdir. Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki; mahalle bakkalı olan A.E.’nin memurlarla görüşüldükten sonra dükkâna gelen Ayşe’nin çocuğuna baban eve geliyor mu diye sorduğu ve çocuğun evet diyerek cevap verdiği yönündeki ifadesine de hukuken değer atfedilemeyeceği izahtan varestedir. Tüm bunların aksine, dosya kapsamında yapılan kolluk soruşturmasında davalı ve eski eşinin bir arada yaşamadıkları tespit olunduğu gibi, mahkeme önünde verilen yeminli tanık ifadelerinde de Kurum’un iddiasının aksi beyan edilmiş olduğu, eski eş S.G.’nin daha sonra bir başkası ile evlendiği ve çocuk sahibi olduğu da gözetildiğinde yerel mahkemenin yazılı şekilde fiili yaşama olgusunun ispat edilemediği gerekçesi ile Kurum’un alacak iddiasını yerinde görmeyerek davanın reddine karar vermesi usul ve yasaya uygundur. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında kesintiye konu dönemin sekiz ay gibi kısa bir zaman dilimine ilişkin olduğu, mahkemece yapılan araştırmanın ve özellikle kolluk kuvvetlerince yapılan tahkikatın bu durumu da gözeterek araştırma yapıldığını göstermeye yeterli olmadığı, direnme hükmünün bu nedenle eksik araştırmaya yönelik olarak değişik gerekçeyle bozulması gerektiği yönünde ileri sürülen görüş, açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. Tüm bu nedenlerle, yerel mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun direnme kararının onanması gerekmiştir. SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile yukarıda açıklanan nedenlerle direnme kararının ONANMASINA, karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 07.03.2019 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Genel

Sosyal hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak devlet, toplumun belirli kesimlerini sosyal güvenlik bakımından özel olarak korumakla yükümlüdür. 1982 Anayasası’nın ilgili hükümleri uyarınca, aşağıdakilerden hangisi sosyal güvenlik bakımından "özel olarak korunması gereken" gruplar arasında sayılmamıştır?

A) Harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri.
B) Malul ve gaziler.
C) Yaşlılar ve engelliler.
D) Yükseköğretim mezunu işsiz gençler.
E) Korunmaya muhtaç çocuklar.