1982 Anayasası 84. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 84 – (Değişik: 23/7/1995-4121/9 md.)
İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.
Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.
82 nci maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.
Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.
(Mülga son fıkra: 7/5/2010-5982/9 md.)
6. İptal istemi
3. Ceza Dairesi 2022/1228 E. , 2022/4114 K.
"İçtihat Metni"
I-TALEP:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 08.12.2021 tarih ve 2021/134214 sayılı yazısı ile Cumhurbaşkanına hakaret suçundan sanık ... hakkında yapılan yargılama sırasında, adı geçen sanığın yeniden milletvekili seçilerek Anayasa'nın 83. maddesi kapsamında dokunulmazlığa sahip olduğundan bahisle, Anayasa'nın 83/4 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8. maddeleri gereğince, kamu davasının durmasına Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 02/03/2021 tarihli ve 2019/1017 esas, 2021/331 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.
Dosya kapsamına göre, suçun işlendiği 01/01/2016 tarihi itibarıyla 26. dönem milletvekili olan ve hakkında soruşturma başlatılarak, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyası Adalet Bakanlığı'nda bulunan, ancak 20/05/2016 tarihinde kabul edilerek 08/06/2016 tarihli ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6718 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türkiye Cumhuriyet Anayasası'na eklenen geçici 20. maddede yer alan, "Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir." hükmü ile dokunulmazlığı kaldırılan sanığın, üzerine atılı suçlardan açılan kamu davasının yargılaması sırasında, bu kez 24/06/2018 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde yeniden 27. dönem milletvekili seçilmesi üzerine, Anayasa'nın 83/4 ve 5237 sayılı Kanun'un 223/8. maddeleri gereğince sanık hakkındaki kamu davasının durmasına karar verilmiş ise de,
Anayasa'nın 83. maddesinde yer alan, "(2) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. (4) Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır." şeklindeki düzenleme ile,
Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 20/09/2018 tarihli ve 2018/2088 esas, 2018/2728 karar sayılı ilamında, "...geçici 20. maddenin, yasama dokunulmazlığına ilişkin genel hüküm niteliğindeki 83/2 inci fıkrasına nazaran “Anayasal bir özel hüküm” olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anılan hükmün geçici madde olması, hükmün Anayasal hüküm olma niteliğini değiştirmeyeceği gibi özel hüküm olması nedeniyle genel hüküm karşısında öncelikle uygulanma zorunluluğu hukukun temel ilkelerindendir. Madde metninin sarahatine göre, düzenlemenin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına dair bir parlamento kararı olmadığı açıktır. Doğrudan Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin, 20.5.2016 tarihi itibariyle işlem görmüş dokunulmazlık dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından uygulanamayacağı öngörülerek, aynı madde fıkrasında yer alan iki istisna durumuna bir üçüncü istisna olarak eklendiği görülmektedir.
Şu hale göre, dokunulmazlık statüleri geçici 20. madde kapsamında kalan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının, tıpkı ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar da olduğu gibi bu dosyalar sonuçlanıncaya kadar dokunulmazlıklarının bulunmadığının kabulü gerekir. Böylece kovuşturma hukuku yönünden genel hükümlere tabi olan milletvekilinin, yeniden seçilmesi halinde, önceki dokunulmazlığı hukuki niteliği itibarıyla “münferit bir parlamento kararı olan dokunulmazlığın kaldırılması kararı” ile kaldırılmadığından, Anayasa'nın 83/4. maddesi gereğince yeni bir dokunulmazlık korumasına kavuştuğunun kabulüne de imkan bulunmamaktadır..." şeklinde yer alan açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde,
Somut olayda, sanığın 24/06/2018 tarihinde yeniden milletvekili seçilmeden önce, Anayasanın geçici 20. maddesi kapsamında dokunulmazlığının kaldırılarak, hakkında soruşturmaya başlanıldığı ve kamu davası açıldığı, bu durumda yeniden milletvekili seçilmiş olsa dahi, işlenen suçun nev'ine bakılmaksızın bu dosyalar sonuçlanıncaya kadar Anayasa'nın 83/2. maddesinde yer alan düzenleme gereğince milletvekili dokunulmazlığından faydalanamayacağı cihetle, yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir karar verilmesi yerine, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 01/11/2021 gün ve 94660652-105-73-18484-2021-Kyb sayılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrak Dairemize gönderilmiştir.
II- OLAY;
01.01.2016 tarihli olay tutanağında belirtildiği üzere; Cizre'de PKK/KCK bölücü terör örgütü mensuplarına yönelik sürdürülen operasyon esnasında Cizre Devlet Hastanesi çalışanı ...’ın hayatını kaybetmesi ile alakalı olarak, 01.01.2016 günü saat 13.10 sıralarında, Şırnak Devlet Hastanesi morgu önünde, aralarında HDP Tunceli milletvekili olan sanık ... ile HDP Şanlıurfa milletvekili ..., HDP Batman milletvekili ..., HDP Şırnak milletvekili ..., HDP Şırnak İl Başkanı ...'ın bulunduğu 70 kişilik grup toplanarak basın açıklamasında bulunmuş, basın açıklaması esnasında Şırnak Halk Sağlığı Müdürlüğünde çalışan ... tarafından “Katil Devlet Hesap Verecek, ... Yoldaş Ölümsüzdür, Şehit Namırın” şeklinde atılan sloganlar grup tarafından tekrar edilmiş ayrıca; grubun önünde, ...'ın resmi ile “Katilleri Tanıyoruz, Unutmayacağız, Hesap Soracağız, Şehit Namırın, KESK” yazılaması içerir pankart açılmış, saat 13.40 sıralarında toplanan grup olaysız şekilde dağılmıştır.
01.01.2016 tarihli Cumhuriyet savcısı görüşme tutanağına göre konuyla alakalı olarak Cumhuriyet savcısınca, ilgililer hakkında; TCK'nın 215, 301/2 ve 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesinde yer alan suçlardan adli işleme başlanılması, milletvekili olan şahıslar ile ilgili tespitlerin yapılarak ayrı bir tahkikat evrakı hazırlanması talimatı verilmiştir.
01.01.2016 tarihli CD çözüm, analiz ve tespit tutanağı ile sanığın toplanan grup içerisinde yer aldığı, gruba hitaben KESK yürütme kurulu üyesi Gülistan Atasoy ile birlikte basın açıklamasında bulunduğu, grubun önünde açılan “katilleri tanıyoruz, unutmayacağız, hesap soracağız, şehit namırın, kesk” yazılaması mevcut pankartı diğer şahıslarla birlikte tuttuğu, saygı duruşunda bulunduğu, bir kısım şahısların açıklamalarının ardından HDP Tunceli milletvekili olan sanığın söz alarak belirtildiği şekli ile;
“Bende başta ... arkadaşımız şahsında tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyor. İdealleri mücadele azmimize bağlılığımızı tekrar ifade etmek istiyoruz. 2015 yılını dün morgun önünden uğurladık. Ve 2016 yılına yine morgun önünde giriyoruz. Tüm bu yaşananları herkes kendi açısından anlam yüklüyor mesaj alıyor mesaj veriyor. Ama bizde tabi ki hem bu halkın özyönetim mücadelesini direnişinin siyasetini yürütürken hem de bu halkın ihtiyaç duyduğu örgütlendiği tüm alanda ki mücadele alanlarında faaliyet yürüten halkın yanında olan ... arkadaş gibi devlet tarafından faşist saray darbesi tarafından hedeftir. Onun için ... arkadaşımız şahadeti nedeniyle ailesine halkımıza ve mücadele arkadaşlarının başı saolsun. Bugün yaşananlar 90’ların benzeri midir devamı mı dır diye tartışma da var. Ama bir yanıyla
benzerinin devamdır. Siz de iyi biliyorsun ki 90’larda Batanda Cizrede Nusaybinde bu halk Botan bir şeye öncülük etti. Serhildanlığa öncülük etti. Yani bugün yaşanan Botan da bu öncülük tesadüf deil tarihin tekrar tekerrürüdür. Biliyorsunuz 90’larda Botanın serhildanlığı beraberinde bu halkın bir çok alanda örgütlenmesini getirdi. 90 Serhildanı halkın demoratik legal alanda bugün yürüttüğümüz demokratik siyaset alanı açtı. Yine ... arkadaşımızı verdiği emek neticesinde bu halın Serhildanı bildiğiniz gibi emek mücadelesin de örgütlenmenin ilk adımıydı. Bu ilk adımda ağır bedeller yasandı. Tam da bugün bu ağır bedellerde saray ve AKP faşizmi bir halkı hedef aldı. Hedef alırken de hem morgda hem sokakta direnirken ana karnında ki bebekten ölümünü bekleyen yaşlıya kadar katlediliyor. Ve katlederken de tek bir şey ölçü alıyor. Eğer halkın yanındaysan önündeysen mücadelesini yürütüyorsan bunun karalığı içindeysen hedefsin. ... arkadaşta böleydi. Sadece 2 gündür arkadaşı tanıyanlar anlatıyor. Sadece bir emek çalışanı değildi bir sağlıkçı değildi en azından anlatılanlar. Bu halkın her alandaki mücadelesinin yanındaydı. Her dönemde bedel neyi gerekiyorsa hiç gözünü kırpmadan bu mücadelenin bu halkının önündeydi. İşte bu vahşetten de bu son AKP ve saray faşizminin bu halka reva gördüğü ve ilk katlettiği ilk yıldırmak istediği ilk teslim almak istediği bu halkın öncüleri önünde yürüyenleriydi. Ama biliyoruz ki bu halkın direnişi bu halkın direngenliği bu halkın kararlığı ve öncü olan ... arkadaşların mücadele azmi ile sonuca varacaktı. Biz tekrar ... arkadaşın anısına bağlılığın gereği olarak bu zalimlerin zulümlerini engelletecek kararlılığın içinde olacağız. Tekrar hepinizi saygıyla selamlıyorum. ” şeklinde konuşma yaptığı tespit edilmiştir.
Şırnak İl Emniyet Müdürlüğünün "01.2016 " tarihli fezlekesi kapsamında gönderilen tahkikat evrakları, Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/30 sayılı soruşturma numarasına kayıt edilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcısınca tanzim olunan 14.01.2016 tarihli tutanakta da sanığın 26. dönem Tunceli milletvekili olduğu belirtilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığının 17.01.2016 tarih, 2016/30 soruşturma ve 2016/6 karar sayılı ayırma kararı ile terör örgütü propagandası yapmak suçundan yürütülen soruşturma kapsamında, milletvekili olmayan diğer şüphelinin tahkikat evrakının tefriki ile 2016/115 numaralı soruşturmaya kayıt edilmesine karar verilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığının, 10.02.2016 tarih, 2016/30 soruşturma ve 2016/18 nolu fezlekesi ile 26. Dönem milletvekilleri oldukları belirtilerek, sanık yönünden 3713 sayılı TMK'nın 7/2, 5237 sayılı TCK'nın 215, 216/1, 299/1, 53; diğer şüpheliler ..., ... ve ... haklarında ise 3713 sayılı TMK'nın 7/2 maddelerinden, yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması istemi ile fezleke düzenlenerek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. Fezlekede sanığın "...tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyor, idealleri mücadele azmimize bağlılığımızı tekrar ifade etmek istiyoruz... Bu halkın öz yönetim mücadelesini, direnişinin siyasetini yürütürken hem de bu halkın ihtiyaç duyduğu örgütlendiği tüm alandaki mücadele alanlarında faaliyet yürüten halkın
yanında olan ... arkadaş gibi devlet tarafından faşist saray darbesi tarafından hedeftir...90' larda Botanda, Cizre' de, Nusaybin' de bu halk Botan bir şeye öncülük etti. Serhildanlığa öncülük etti tesadüf değil tarihin tekrar tekerrürüdür... Yine ... arkadaşımızı verdiği emek neticesinde bu halkın serhildanı bildiğiniz gibi emek mücadelesinde örgütlenmenin de ilk adımıydı... Tam da bu gün bu ağır bedellerde saray ve AKP faşizmi bir halkı hedef aldı. Hedef alırken de hem morgda hem de sokakta direnirken ana karnındaki bebekten ölümünü bekleyen yaşlıya kadar katlediliyor...İşte bu vahşetten de bu son AKP ve saray faşizminin bu halka reva gördüğü ve ilk katlettiği ilk yıldırmak istediği ilk teslim almak istediği bu halkın öncüleri önünde yürüyenleriydi. Ama biliyoruz ki bu halkın direnişi, bu halkın direngenliği bu halkın kararlılığı ve önce olan ... arkadaşların mücadele azmi ile sonuca varacaktır..." şeklinde konuşma yaptığı ve diğer şüphelilerle birlikte "katilleri tanıyoruz, unutmayacağız, hesap soracağız, şehir namırın" şeklinde ki pankartın arkasında yer alarak, diğer şüphelilerin ise belirtilen pankartın arkasında yer almak sureti ile müsnet suçları işledikleri belirtilmiştir. Fezleke, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 20.06.2016 tarihli üst yazısı ve eki evraklar ile 08.06.2016 tarih, 29736 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 20.05.2016 tarih ve 6718 sayılı Kanun kapsamında iade edilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığının 30.09.2016 tarih, 2016/1608 soruşturma, 2016/127 karar sayılı ayırma kararı ile şüpheli yönünden, TCK'nın 299. maddesi kapsamında yürütülen soruşturma evrakının tefriki ile 2016/2609 soruşturma numarasına kaydına karar verilmiştir.
Cumhuriyet Başsavcılığının 24.11.2016 tarih, 2016/2609 soruşturma ve 2016/38 nolu fezlekesi ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünden, 26. dönem milletvekili olan, Anayasaya'nın geçici 20. maddesi ile dokunulmazlığı kaldırılan sanığın, 01.01.2016 tarihinde yapılan konuşmasında: "faşist saray darbesi tarafından", " saray ve Akp faşizmi", "saray faşizminin" şeklinde konuşma içeriğinde kullandığı "faşist saray darbesi, saray faşizmi" ifadelerinde geçen "faşist" kelimesinin "1.isim olarak İtalya'da 1922-1943 yılları arasında etkinliğini sürdüren, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletmeyi amaçlayan, yetkinin, tek partinin elinde toplandığı düzeni, 2. olarak Demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti" manasına geldiği, faşist'in anlamının da bu öğretiyi ve düşünceyi benimseyen kişi demek olduğu, sarf ettiği bu cümlelerin ise eleştiri ve düşünce sınırlarını aştığı, söyleniş biçimi, söylendiği yere bakıldığında bu ifadelerin küçük düşürme ve aşağılama amacı taşıdığından Cumhurbaşkanına alenen hakaret ettiği, yapılan davete rağmen ifade vermeye gelmediği ayrıca hakkında örgüt propagandası suçundan soruşturma yürütüldüğü belirtilerek, TCK'nın 299/3 maddesi uyarınca kovuşturma izni verilmesi istenmiştir.
Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün konuşmada geçen ifadelerin Cumhurbaşkanına hakaret eylemi kapsamında değerlendirilebileceği kanaatine varıldığından kovuşturma izni verilmesine ilişkin düşüncesine, Adalet Bakanı 01.03.2017 tarihinde "olur" vermiştir.
Şırnak Asliye Ceza Mahkemesine hitaben tanzim olunan Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 14.04.2017 tarih, 2017/2118 soruşturma ve 2017/773 esas sayılı iddianamesi ile halen 26. Dönem Tunceli milletvekili olduğu belirtilen sanığın, Cumhurbaşkanına alenen hakaret suçundan TCK'nın 229/1-2-3, 53/1-2-3 maddelerinden cezalandırılması istenilmiştir.
İddianamenin ilgili kısımlarında," aynen belirtildiği şekli ile", atfedilen eylem şöyle izah edilmiştir;
"İlimiz Cizre ilçesinde gerçekleştirilen operasyon esnasında Cizre Devlet Hastanesi çalışanı ...'ın hayatını kaybetmesi ile ilgili olarak aralarında milletvekili şüphelinin de bulunduğu yaklaşık 70 kişilik bir grubun 01/01/2016 günü Şırnak Devlet Hastanesi morgu önünde toplandığı, milletvekili şüphelinin "katilleri tanıyoruz, unutmayacağız, hesap soracağız, şehit namırın" yazılı bir pankartın arkasında yer aldığı, bazı katılımcıların yaptığı konuşmaların ardından şüpheli ...'nün topluluğa hitaben "...tüm şehitlerimizin önünde saygıyla eğiliyor, idealleri mücadele azmimize bağlılığımızı tekrar ifade etmek istiyoruz... Bu halkın öz yönetim mücadelesini, direnişinin siyasetini yürütürken hem de bu halkın ihtiyaç duyduğu örgütlendiği tüm alandaki mücadele alanlarında faaliyet yürüten halkın yanında olan ... arkadaş gibi devlet tarafından faşist saray darbesi tarafından hedeftir...90' larda Botanda, Cizre'de, Nusaybin'de bu halk Botan bir şeye öncülük etti. Serhildanlığa öncülük etti tesadüf değil tarihin tekrar tekerrürüdür... Yine ... arkadaşımızı verdiği emek neticesinde bu halkın serhildanı bildiğiniz gibi emek mücadelesinde örgütlenmenin de ilk adımıydı... Tam da bu gün bu ağır bedellerde saray ve Akp faşizmi bir halkı hedef aldı. Hedef alırken de hem morgda hem de sokakta direnirken ana karnındaki bebekten ölümünü bekleyen yaşlıya kadar katlediliyor...İşte bu vahşetten de bu son Akp ve saray faşizminin bu halka reva gördüğü ve ilk katlettiği ilk yıldırmak istediği ilk teslim almak istediği bu halkın öncüleri önünde yürüyenleriydi. Ama biliyoruz ki bu halkın direnişi, bu halkın direngenliği bu halkın kararlılığı ve önce olan ... arkadaşların mücadele azmi ile sonuca varacaktır..." şeklinde konuşma yaptığı, konuşmanın içeriğinde geçen diğer ifadeler yönünden şüpheli hakkında Terör Örgütü Propagandası yapmak suçundan soruşturmanın ayrıca yürütüldüğü; Şüphelinin konuşmasının içeriğinde kullandığı söz konusu ifadeler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. madde kapsamında da değerlendirilmemelidir. Zira sözleşmenin 10. maddesindeki içtihatlarında dahi ifade özgürlüğüne çeşitli sınırlar getirmiştir. Şüphesiz genel olaylarla ilgili konularda ve siyasi tartışma konularında açıklamalar yapılabilir. Bu demokratik toplumun önemli bir işlevidir. Ancak bu değerlendirmeler muhatabı kişilerin itibarı ve hakları konusunda belli sınırlamalara tabidir. Kendisine hakaret edilen Türkiye Cumhurbaşkanıdır, bu hususta kabul edilebilir eleştiri sınırlarının normal bireyden daha geniş olması savunulabilir. Ancak Cumhurbaşkanı ve temsil ettiği makamın yasa tarafından sağlanan yasal korumadan da faydalanması gerektiği unutulmamalıdır. Şüphelinin açıklamasında kullandığı ifadelerin kabul edilebilir
eleştiri sınırlarını aştığı ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanının kişisel haklarına haksız saldırı niteliği taşıdığı ve alenen hakaret suçunu şüphelinin işlediği anlaşılmıştır."
18.04.2017 tarih ve 2017/164 iddianame değerlendirme nolu kararı ile Şırnak Asliye Ceza Mahkemesince iddianamenin kabulüne karar verilmesine müteakip, mahkemesinin 2017/253 esas sayılı dosyası ile sanık hakkında kovuşturmaya başlanmıştır.
Süreçte, 25.09.2018 tarihli Tunceli İl Seçim Kurulunun yazısı ile sanığın 24.06.2018 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimlerinde, Tunceli seçim çevresinde, HDP'den yeniden milletvekili seçildiği mahkemeye bildirilmiştir.
Kovuşturma sürecinde özetle; Cumhurbaşkanlığı makamı davadan haberdar edilmiş, 12.05.2017 tarihli Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinin yazısı ile davaya konu suçun re'sen soruşturulması ve kovuşturulması gereken suçlardan olduğu, Cumhurbaşkanının dava ile ilgili herhangi bir şikayetinin ve katılma talebinin bulunmadığı, davadan bilgi edinildiği mahkemeye bildirilmiş ancak vekaletname ibraz eden Cumhurbaşkanı vekilinin 26.03.2018 tarihli dilekçesi ile sanığın atılı suçtan cezalandırılması istemi ile davaya katılma talebinde bulunmuş; 27.03.2018 tarihli duruşmada suçtan zarar görme ihtimaline binaen müşteki ve vekilinin dava ve duruşmalara katılan ve katılan vekili sıfatı ile kabulüne karar verilmiş; temin edilemediğinden, celse arasında sanık hakkında ifadesinin alınmasına ilişkin 29.12.2017 tarihli yakalama emri çıkartılmış; yargılamanın Anayasanın 83. madde hükümleri gereği durmasına ilişkin talepte bulunan ve Cumhurbaşkanlığı sıfatına yönelik değil parti genel başkanı sıfatı ile eleştiride bulunulduğundan atılı suçun yasal unsurlarının oluşmadığını belirten müdafiinin hukuki yardımından yararlanan sanığın 04.01.2018 tarihinde yakalanması üzerine, bir başka müdafii eşliğinde, halen milletvekili olduğunu da beyanla, Diyarbakır 9. Asliye Ceza mahkemesinde yaptığı savunmasında özetle; dokunulmazlığının Anayasaya aykırı olarak kaldırıldığını, partisinden bir kısım şahıslara dair diğer siyasilerin şiddet içerir söylemlerinin dokunulmazlık ve sorumsuzluk kapsamında değerlendirilmesi karşısında kendisinin şiddeti teşvik etmeyen ayrıca şiddet de içermeyen görüş yahut açıklamalarının yasama sorumsuzluğu kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, süreçte saray baskısı ve talimatı ile davaların açıldığını, ... isminde resmi görevli olarak Cizre Devlet Hastanesinde çalışan bir sağlık personelinin panzerden açılan ateş sonucu hayatını kaybetmesi sonrasında, ailesi ve çalışma arkadaşlarının maktulün cenazesini alırken yaptığı konuşmasında saray sözüyle kastettiğinin idari yönetim olduğunu, Cumhurbaşkanına hakaret etme kastının bulunmadığını, eleştiride bulunduğunu, saray sözünün sadece Cumhurbaşkanını anlatmak için kullanılmadığını, konuşmasında suç unsuru bulunduğunu düşünmediğini belki ağır eleştiri olarak kabul edilebileceğini fakat hakaret içerikli her hangi bir söz yada sözcük bulunmadığından atılı suçlamayı kabul etmediğini beyan ettiği görülmüştür. 20.11.2018 tarihinde yapılan 6. duruşma sonunda tefhim olunan hükümle, atılı suçtan yargılama yapma görevinin Ankara
Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğundan 694 sayılı KHK'nın 146. maddesi ile 7078 sayılı Kanunun 141 maddesi ile aynen kabul edilen CMK'nın 161/9 maddesi gereğince dosyanın Ankara Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine, sanığın yokluğunda, sanık müdafiinin yüzüne karşı, itirazı kabil olmak üzere karar verilmiştir.
Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 21.11.2018 tarih 2017/253 esas ve 2018/1211 karar sayılı gerekçeli kararında özetle; 15.8.2017 tarihli 694 sayılı KHK'nın 146. maddesi ile eklenen, 01.02.2018 tarih ve 7078 sayılı Kanunun 141. maddesi ile aynen kabul edilen 5271 sayılı CMK'nın 161/9 maddesinde, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisinin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine ait olduğu hususunda yapılan düzenlemenin, milletvekillerinin yargılanmasına ilişkin özel bir yetki ve görev kuralı getirdiği, görev ile ilgili düzenlemelerin niteliğine nazaran, suç tarihi itibariyle ve halen milletvekili olan sanığın yargılamasının, derhal uygulama alanı bulan CMK'nın 161/9 maddesi gereğince yetkili ve görevli Ankara Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesince yapılması gerektiği kanaatine varıldığı belirtilmiştir. Karar, katılan vekiline 03.12.2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Cumhuriyet savcısınca 27.11.2018 tarihinde dosya görüldüsü yapılmıştır. 26.12.2018 tarihli kesinleşme şerhine göre karar, 17.12.2018 tarihinde kesinleşmiştir.
Kesinleşen karar uyarınca gönderilen dosya, Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesinin 2019/94 esasına kayıt edilmiştir. Bu süreçte de müşteki vekili ve sanık müdafii tarafından dava takip edilmiş, Cumhuriyet savcısının 29.04.2019 tarihli mütalaası doğrultusunda resen açılan 29.04.2019 tarihli duruşmada, tarafların yokluğunda, CMK'nın 4 ve devam eden maddeleri, 694 sayılı KHK'nın 149 ile CMK'nın geçici 3. maddesi uyarınca görevsizlik kararı verilerek, görevli mahkemenin Şırnak Asliye Ceza Mahkemesi olduğundan dosyanın görevli ve yetkili mahkemeye gönderilmesine, ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümü içinde dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesinde gönderilmesine, itirazı kabil karar verilmiştir. 18.05.2019 tarihinde katılan vekiline ve sanık müdafiine elektronik ortamda gönderilen karar okundu sayılmıştır. 01.07.2019 tarihli temyiz formu ile dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 10.09.2019 tarih, 2019/5986 esas ve 2019/7847 sayılı kararı ile özetle; Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 20.11.2018 gün ve 2017/253 esas, 2018/1211 karar sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Dosya, Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 2019/1017 esasına kayıt edilmiştir. Katılan vekilinin haberdar edildiği, sanık müdafii tarafından da süreçte takip edildiği görülen davanın 02.03.2021 tarihli 3. celsesinde tefhim olunan hükümle, süreçte görevsizlik kararına karşı diyecekleri temin edilemediğinden sorulamayan sanık hakkında yapılan yargılamanın, iddia makamının mütalaası doğrultusunda durmasına karar verilmiştir. Tefhim olunan hüküm şöyledir;
"Sanık ... "Cumhurbaşkanlığına Hakaret" suçunu işledikleri iddiasıyla 5237 sayılı TCK'nın 299/1-2-3 maddeleri gereğince cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmış ise de, Anayasa Mahkemesinin 09.10.2020 tarihli ve 31269 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan başvuru numarası 2018/30030 olan 17.09.2020 tarihli kararı değerlendirilerek sanığın 2018 yılı seçimlerinde yeniden milletvekili olarak seçildiğinin anlaşılması üzerine her ne kadar yargılama sürecinde milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılmış ise de, yeniden milletvekili seçildikleri anlaşılmakla Anayasanın 83/4 maddesinde yer alan "tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır" şeklindeki düzenlemesi doğrultusunda, sanık hakkındaki kovuşturma işlemlerin devam etmesi dokunulmazlığın TBMM'nce yeniden kaldırılmasına bağlı olduğundan, sanık hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'ce değerlendirme yapılarak verilecek kararın mahkememize bildirilmesine kadar yargılama hakkında CMK'nın 223/8-2 cümle hükmü gereğince durma kararı verilmesine, bu husustaki gerekli evrakların usulü uygun tanzim edilerek kül halinde TBMM'ye gönderilmesine,
...Cumhuriyet Savcısı ..'nın huzuru ile sanık müdafii.. yüzüne karşı kararın tefhimi ile 7 gün içinde mahkememize verilecek bir dilekçe ile veya tutanağa geçirilmek şartıyla zabıt katibine beyanda bulunmak ve tutanakla tespit edilen beyanı ve imzası Hakim tarafından onaylanmak kaydıyla 5271 sayılı Kanunun 267 ve 268 maddelerinde belirtilen itiraz kanun yolu açık olmak üzere ve 7 günlük yasal süre içerisinde itiraz kanun yoluna başvurulmadığı takdirde kararın kesinleşeceği ihtarı ile 5271 sayılı Kanunun 231'inci maddesi uyarınca açıkça okunup gerekçesi ana çizgileri ile anlatıldı"
Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 02.03.2021 tarih, 2019/1017 esas ve 2021/331 karar sayılı gerekçeli kararının ilgili kısımlarında gerekçe şöyle belirtilmiştir;
"...Anayasa Mahkemesinin 09.10.2020 tarihli ve 31269 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan başvuru numarası 2018/30030 olan 17.09.2020 tarihli kararı değerlendirilerek sanığın 2018 yılı seçimlerinde yeniden milletvekili olarak seçildiğinin anlaşılması üzerine her ne kadar yargılama sürecinde milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılmış ise de, yeniden milletvekili seçildikleri anlaşılmakla Anayasanın 83/4 maddesinde yer alan "tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır" şeklindeki düzenlemesi doğrultusunda, sanık hakkındaki kovuşturma işlemlerin devam etmesi dokunulmazlığın TBMM'nce yeniden kaldırılmasına bağlı olduğundan, sanık hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'ce değerlendirme yapılarak verilecek kararın mahkememize bildirilmesine kadar yargılama hakkında CMK'nın 223/8-2 cümle hükmü gereğince durma kararı verilerek aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur."
Gerekçeli karar, elektronik olarak 06.10.2021 tarihinde katılan vekiline gönderilmiş, 15.06.2021 tarihinde okundu sayılmıştır. Cumhuriyet savcısınca 17.10.2021 tarihinde dosya görüldüsü yapılmıştır. 07.07.2021 tarihli kesinleşme şerhine göre karar, itiraz edilmediğinden 23.06.2021 tarihinde kesinleşmiştir.
Kesinleşen karar gereği TBMM ve de Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmesi sonrasında, 24.08.2021 tarihli Ceza İşleri Genel Müdürlüğü yazısı ile dosya, kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunun değerlendirilmesi yönünden Kanun Yararına Bozma Bürosuna çevrilmişir.
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 01.11.2021 tarih, 94660652-105- 73-18484-2021-Kyb sayılı yazısı ile Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 02.03.2021 tarihli ve 2019/1017 esas, 2021/331 sayılı kararının kanun yararına bozulması istenmiştir.
III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI:
"Cumhurbaşkanına alenen hakaret" suçundan yürütülen yargılama esnasında tekrar milletvekili seçilen sanık hakkında verilen durma kararına konu davanın, Anayasa'ya eklenen geçici 20. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak anılan durma kararında hukuki isabet bulunup bulunmadığına ilişkindir.
IV- HUKUKİ MEVZUAT:
ı-2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması
Madde 14 - (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.)
Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Yasama dokunulmazlığı
Madde 83- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
Geçici madde 20 - (Ek: 20.5.2016-6718/1 md.)
Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir.
ıı-) 5237 sayılı TCK'nın
Cumhurbaşkanına hakaret
Madde 299- (1) Cumhurbaşkanına hakaret eden kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) (Değişik: 29.6.2005 – 5377/35 md.) Suçun alenen işlenmesi hâlinde, verilecek ceza altıda biri oranında artırılır.
(3) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.
ııı-)5271 sayılı CMK'nın
Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri
Madde 161 –
...(9) (Ek: 15.8.2017-KHK-694/146 md.; Aynen kabul: 1.2.2018-7078/141 md.)
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir. Soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekili bizzat yapar. Başsavcı veya vekili, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi hâlinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunur.
Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde konunun, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" kapsamında kalıp kalmadığı ve Anayasanın geçici 20. maddesine tabi olup olmadığı yönleriyle değerlendirilmesi gerekecektir.
Geçici madde 3-(Ek:15.8.2017-KHK-694/149 md.; Aynen kabul: 1.2.2018-7078/144 md.)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161. maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez; bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam olunur. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında başlatılmış soruşturmalarda da bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 16. maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik kararı verilemez.
V- HUKUKSAL DEĞERLENDİRME:
Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde konunun, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" kapsamında kalıp kalmadığı ve Anayasanın geçici 20. maddesine tabi olup olmadığı yönleriyle değerlendirilmesi gerekecektir.
A-) Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamı yönünden yapılan incelemede;
I- YASAMA SORUMSUZLUĞU:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/1. maddesi, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunu düzenlemektedir. Yasama sorumsuzluğu, yasama çalışmalarıyla ilgili fiiller yönünden milletvekilleri için tam ve sürekli bir koruma sağlar. Milletvekilleri sorumsuzluk kapsamına giren bir eylemden ötürü milletvekilliği sıfatı sona ermiş olsa dahi kovuşturulamazlar. Düzenlemenin amacı, milletvekillerinin yasama işlevlerini çekinmeksizin yerine getirebilecekleri bir ortam sağlamaktır.
İddianamede olayın anlatılış biçimi ve suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemin şekil ve icra tarzı itibariyle sanığın, yasama sorumsuzluğundan faydalanamayacağında kuşku bulunmadığından, hukuki niteliği ve amacı itibariyle yasama dokunulmazlığından farklı olan bu kurum değerlendirme konusu yapılmayacaktır.
II- YASAMA DOKUNULMAZLIĞI:
a-Tanımı: Yasama organı üyelerinin korkusuzca görev yapabilmelerini sağlayacak, niteliği yönünde milletvekilinin fikir ve söz hürriyetinin eksiksiz ve serbestçe kullanması amacını güden bir anayasal hukuku kuralıdır(H.G.K1981/4- 1166,1984/365). Milletvekilleri aleyhinde yasama sorumsuzluğuna girmeyen ve suç olan fiillerinden ötürü meclisin kararı olmadıkça kovuşturmaya girişilememesidir (Dönmezer-Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1 sayfa 272).
b-Konu Bakımından Kapsamı: Yasama dokunulmazlığı aynı maddenin 2. fıkrasında milletvekillerine nispi ve geçici bir koruma sağlamaktadır. Dokunulmazlık kapsamında kalan eylemleri nedeniyle milletvekilleri, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar saklı kalmak üzere, seçimden önce veya sonra bir suç
işlediği iddiasıyla, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Yasama dokunulmazlığı ile sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlanmaktadır. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmaları ve tutuklamalar ile vazife yapmaktan alıkonulmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bahsedilen koruma iki şekilde ortaya çıkmaktadır; muhakeme engeli ve infaz engeli.
i-Muhakeme engeli olarak Yasama Dokunulmazlığı:
Anayasanın 83/2 inci fıkrası hükmü yasama dokunulmazlığını bir “kovuşturma engeli" olarak düzenlemiştir. Bu nedenledir ki, tahdidi olarak sayılan, tutulma/yakalama - gözaltına alma, sorguya çekilme ve tutuklama dışında kalan tüm soruşturma işlemleri yapılabilir. Soruşturma sonunda şartları oluşmuşsa kamu davası açılabilir. Fakat kovuşturma yapılamaz. 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddesi gereğince açılan davanın durmasına karar verilmelidir.
ii- İnfaz engeli olarak Yasama dokunulmazIığı:
Anayasanın 83/3 üncü fıkrasında yer alan dokunulmazlık ise bir infaz engeli olarak düzenlenmiştir. Bu dokunulmazlık, başlamış veya henüz başlamamış olan ceza mahkumiyetinin infazını milletvekilliğinin sona ermesine bırakmaktadır. Cezanın infazına engel olan bu dokunulmazlığın kalkması mümkün değildir. Söz konusu dokunulmazlık sadece milletvekilinin yeniden seçilememesi veya mahkum olduğu suç milletvekili seçilmeye engel bir suçsa 84.madde gereğince milletvekilliğinin meclis kararı ile düşürülmesi ile sona erer(M.Feyzioğlu Yasama Dokunulmazlığı sh.23-24).
Dokunulmazlığı kendiliğinden kalkan ya da meclis kararı ile kaldırılan milletvekili yapılan yargılama neticesinde mahkum olursa, kesinleşen mahkumiyet hükmü infaz edilmez, tutuklu milletvekili salıverilir.
c-İstisnaları: Yasama dokunulmazlığına 2. fıkrada iki istisna getirilmektedir;
aa- Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarla ilgili suçüstü halinin anlaşılması gerektiğinde tereddüt etmemek gerektir. 5271 sayılı CMK'nın tanımlar başlıklı 2. maddesinin 1/j bendinde suçüstü hali; 1. İşlenmekte olan suçu, 2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu, 3.Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade eder. Ağır Ceza Mahkemesinin görevi ise 5235 sayılı kanunun 12. maddesinde düzenlenmiştir,
bb- Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14'üncü maddesindeki durumlar:
Anayasanın ne 83/2'inci ne de 14'üncü maddelerinde, yasama dokunulmazlığı dışında kalacak bir suç tipine yer verilmektedir. 14. maddenin son fıkrasında "bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir," denilmekle yetinilmiştir. Tam da bu nedenle düzenlemenin, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan “kanunilik” ilkesine açık aykırılık oluşturduğu ve sonuç olarak belirsizlik-öngörülemezlik hali ile malül olduğu hususunda doktrinde
ittifak bulunduğu görülmektedir (Kemal Gözler Türk Anayasa Hukuku sh. 326, Yavuz Sabuncu Anayasaya Giriş sh.194,) Böylece Anayasa vazı'ının, hangi suçların 14. madde kapsamında kalacağı yönündeki takdir hakkının hakime ait olmasını isteyen bilinçli bir boşluk oluşturduğu söylenebilir.
Anayasanın 83/2.i maddesinde, “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” olarak işaret olunan, anılan maddede de 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler...” 'i, aynı maddenin son fıkrası gereğince yaptırıma bağlayan ceza normlarının hangileri olduğu ya da olması gerektiği hususunda da doktrinde güçlü bir önerinin olmadığı görülmektedir.
Hakimin takdir yetkisini kullanırken suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, belirlilik (Lex Certa) ve kıyas yasağı (Lex stricta) yönünden sorunlu yanına işaret olunan düzenlemeyi, devletin müdahale/cezalandırma yetkisini “demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanma..."(AİHM.Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.3.1962 kararı) zorunluluğunu da gözeterek mümkün oldukça dar yorumlaması gerektiği açıktır. Bu cümleden olarak devletin siyasal fonksiyonlarına karşı işlenen ve konusunu, "Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyet” oluşturan suçların bu nev’iden suçlar olduğunda kuşku duymamak gerekir. Gerek mülga 765 sayılı TCK’nın 125-173.maddelerinde, gerekse mer’i 5237 sayılı TCK'nın 247-343. maddelerinde düzenlenen Devlete karşı suçlardan, anılan değerleri doğrudan koruyan suçların, 3713 sayılı Yasanın 1'inci maddesindeki tanım da dikkate alındığında aynı yasanın 3 üncü maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar olduğu söylenebilir.
Uygulamada terör örgütünün propagandasını yapmak suçu da 14. madde kapsamında kabul edilmektedir (9.C.D.2007/9370-2008/617sy, 16.C.D.2015/8449- 2016/4723).
Bu istisna halinin uygulanması, iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır;
aa-Failin eyleminin, ”Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri” cezalandıran bir suçu oluşturduğu iddia edilmeli,
bb-Bu suçlarla ilgili soruşturma seçimden önce başlatılmalıdır.
B-Anayasanın geçici 20. maddesi yönünden yapılan değerlendirme:
İncelemeye konu talepnamede de işaret olunduğu üzere geçici 20. madde ile ilgili olarak Dairenin görüşü şöyledir;
6718 sayılı Kanunun 1. maddesiyle 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklenen geçici 20. maddenin birinci fıkrası, maddenin TBMM’de kabul edildiği 20.05.2016 tarihi itibariyle; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet Başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, TBMM Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama
dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi olan “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. " hükmünün uygulanmayacağını öngörmektedir.
Anayasanın yasama dokunulmazlığını öngören 83. ve milletvekilliğinin düşmesini düzenleyen 84. maddeleri gözetildiğinde, Anayasa'nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararlarının hukuki niteliği itibarıyla münferit birer parlamento kararı olduklarında duraksama bulunmamaktadır.
Geçici 20. madde ise, 316 milletvekili imzasıyla 12.4.2016 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” ile başlayan yasama süreci sonunda kabul edilmiştir. “Teklif’ ile başlayan süreç, “Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halk oylamasına katılma” başlığını taşıyan Anayasanın 175. maddesinin öngördüğü “özel” süreçtir. Bu sürecin teklif, oylama, kabul ve yürürlüğe girme yönlerinden özel biçim koşulları olduğu gibi, bu süreç sonunda ortaya çıkan Meclis iradesine özel hukuksal sonuçlar bağlanmıştır... (Anayasa Mahkemesi. 2016/54- 2016/117 sayılı ve 3.6.2016 tarihli kararı)
Talep konusu, suç teşkil eden eylem gerçekleştirdikleri gerekçesi ile haklarında fezleke hazırlanıp dosyaları ilgili kurumlara iletilen ve Anayasasının geçici 20. maddesi ile dokunulmazlığı kaldırılmış olan milletvekillerinin, yeniden seçilmeleri halinde, Anayasanın 83/4. maddesindeki teminattan yararlanıp yararlanamayacağıdır. Bilindiği üzere, süreli veya geçici kanunlar olağanüstü halleri ve geçici durumları karşılamak amacıyla ve dolayısıyla nitelikleri yönünden geçici olarak veya kanun metninde açıkça belirtilen süre kadar yürürlükte kalmak üzere meydana getirilirler. Bu ilke Anayasamızda yer alan geçici hüküm niteliğindeki düzenlemeler içinde geçerlidir.
Geçici 20. maddenin düzenlenmesindeki yasa koyucunun amacı madde metninden açıkça anlaşılmakta mıdır? Yoksa bu amacı belirlemek açısından yorum yöntemine mi başvurulmalıdır. Yorum, bir pozitif hukuk metni olan kanunun anlam ve kapsamını belirlemek amacıyla kanun koyucunun iradesinin ne olduğunu anlamak için yapılan fikri faaliyetler olarak adlandırılmaktadır. Kanun koyucunun amacı tam olarak anlaşılamıyorsa bu yönteme başvurulmalıdır. Bir kanun hükmünün yorumlanmasında ilk başvurulacak araç bu hükmün lafzıdır (Erem, Türk Ceza Hukuku syf. 101). Bu yorum, kanun hükmünde yer alan kelimelerin anlamının tespiti ve gramer kurallarının uygulanması suretiyle yapılmaktadır (Tosun, Ceza Hukuku syf. 111).
Lafzı yorum ile, bir kanun hükmünün anlam ve kapsamı tam olarak anlaşılamamış ise, yorum yapabilmek için; kanunun hazırlık çalışmalarından, kanunun sistematiğinden, kanununda düzenlenen hukukun müessesesi tarihçesinden, kanunla düzenlenen müesseseye ilişkin mukayeseli hukuktaki düzenlemelerden ve hukukun genel ilkelerinden yararlanmak gerekir.
"Bir kanun maddesinde yer alan hükümle ilgili olarak hazırlık çalışmaları sırasında yapılan tartışmalar, ileri sürülen görüşler sonucunda ortaya çıkan madde gerekçesinin, kanunun hükmünün anlam ve kapsamının tam olarak anlaşılmasına katkıda bulunan önemli bir yorum aracı olduğundan kuşku yoktur. Ancak belirtmek gerekir ki, madde gerekçesi bir hüküm değildir... madde gerekçesinin bağlayıcı olup olmadığı yönünde yapılan tartışmaların hukuk bilimi ile telifi kabil bir yönü bulunmamaktır.” (Özgenç, TCH, 7. basım syf. 115).
Doktrinde de tartışmalı olan konuyla ilgili olarak şu görüşler ileri sürülmektedir; “Anayasanın geçici 20. maddesi kapsamına giren milletvekilleri hakkında, yukarıda değindiğimiz Anayasa m.83/4 uygulanır mı? İlk bakışta Anayasa m.83/4 'im tüm vekilleri kapsayacağı, bu nedenle de geçici 20. madde kapsamına giren ve dokunulmazlığı bu madde ile kaldırılan milletvekilinin yeniden seçilmekle, hakkında geçici 20. madde uyarınca yürütülen yargılamanın ve yargılamaya bağlı olarak tatbik edilen koruma tedbirlerinin son bulacağı, geçici m. 20 ile dokunulmazlığı kaldırılsa bile tekrar seçilen vekil hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için, Meclisin dokunulmazlığı kaldırması gerektiği, aksi halde yalnızca 26. Dönemi kapsayan geçici 20. maddenin tatbiki suretiyle yargılamaya ve koruma tedbirlerine 27. Dönemde otomatik olarak devam edilemeyeceği fikri ileri sürülebilir. Gerçekten de bu bakış açısı, Anayasa madde 83/4 'ün mantığına da uygundur.
Bununla birlikte; geçici m.20’nin özel düzenleme olduğu, 20.05.2016 tarihine kadar işlem görmüş vekil dosyaları ile ilgili dokunulmazlığın kaldırılmasının veya vekilliğin bitmesinin beklenmeyeceği, Meclis kararına gerek olmaksızın geçici md. 20 ile dokunulmazlığı kaldırılan vekilin doğrudan yargılanacağı, bu bakımdan Anayasa madde 83/4 ’ün konu ile ilgili “genel hüküm” olması nedeniyle, “özel hüküm” niteliği taşıyan geçici 20. maddeyi etkilemeyeceği, kaldı ki Anayasa madde 83/4’ün Meclisin dokunulmazlığını kaldırdığı vekillerle ilgili durumu düzenlediği, bu nedenle de Anayasa madde 83/2'den ve 83/4'ün, dokunulmazlığı geçici madde 20 ile kaldırılan milletvekillerini korumayacağı, geçici madde 20’nin bu tespitin aksini öngören bir açıklığa da sahip olmadığı, sonuç olarak geçici madde 20 kapsamına giren milletvekilleri hakkında yargılama süreçlerinin, buna bağlı olarak tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununa göre değerlendirileceği belirtilmelidir ki, kanaatimizce geçici 20. maddenin lafzı, İçeriği, amacı ve gerekçesi bu ikinci görüşe daha uygun düşmektedir” (www..hukukihaber.net.makale5942 Erişim tarihi: 19.07.2018 prf Dr. Ersan Şen).
"Değişiklik ile Anayasanın 83. maddesi ikinci fıkrasının birinci cümlesinin yürürlüğe girecek geçici 20. maddesi hükmü ile yine 83. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları arasında tutarsızlıklar bulunmakta; maddenin son fıkrası da örtülü olarak yürürlük değerini kaybetmektedir." (www.güncelhukuk.com, dokunulan dokunulmazlık, Erişim tarihi: 19.07.2018 Prof Dr. Koksal Bayraktar).
Anayasa yapıcının amacı ve kanunun kapsamının belirlenmesi açısından uygulama ve doktrindeki görüşler dikkate alındığında; madde metninden açıkça
anlaşıldığı üzere 20.05.2016 tarihi itibariyle ilgili birimlere intikal etmiş dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin dosyalan bulunan Milletvekilleri hakkında, “bu dosyalar bakımından'” Anayasanın 83. maddesi 2. fıkra 1. cümlesinin uygulanamayacağı öngörülmüştür.
Bu itibarla geçici 20. maddenin, yasama dokunulmazlığına ilişkin genel hüküm niteliğindeki 83/2 inci fıkrasına nazaran “Anayasal bir özel hüküm” olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anılan hükmün geçici madde olması, hükmün Anayasal hükmü olma niteliğini değiştirmeyeceği gibi özel hüküm olması nedeniyle genel hüküm karşısında öncelikle uygulanma zorunluluğu hukukun temel ilkelerindendir. Madde metninin sarahatine göre, düzenlemenin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına dair bir parlamento kararı olmadığı açıktır. Doğrudan Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin, 20.5.2016 tarihi itibariyle işlem görmüş dokunulmazlık dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından uygulanamayacağı öngörülerek, aynı madde fıkrasında yer alan iki istisna durumuna bir üçüncü istisna olarak eklendiği görülmektedir.
Şu hale göre, dokunulmazlık statüleri geçici 20. madde kapsamında kalan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının, tıpkı ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlarda olduğu gibi kendiliğinden kalktığının kabulü gerekir. Böylece kovuşturma hukuku yönünden genel hükümlere tabi olan milletvekilinin, yeniden seçilmesi halinde, önceki dokunulmazlığı hukuki niteliği itibarıyla “münferit bir parlamento kararı olan dokunulmazlığın kaldırılması kararı” ile kaldırılmadığından, Anayasanın 83/4. maddesi gereğince yeni bir dokunulmazlık korumasına kavuştuğunun kabulüne de imkan bulunmamaktadır. Hakkındaki kovuşturmanın TBMM'nin dokunulmazlığı yeniden kaldırmasına gerek duyulmaksızın genel hükümlere göre devam etmesi gerekir.
Ancak Anayasa Mahkemesinin anılan madde ile ilgili düşüncesi ise 17.09.2020 tarih, 2018/30030 başvuru numaralı, Kadri Enis Berberoğlu başvurusunda şu şekilde ifade edilmiştir:
"...86. Somut olayda Anayasanın 83. maddesinin "Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz." biçimindeki ikinci fıkrasının genel hüküm; geçici 20. maddenin "bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz" biçimindeki hükmünün ise genel hükme getirilen bir istisna hükmü olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmamaktadır.
87. Bu kapsamda her bir dokunulmazlık statüsünün bir yasama döneminde kazanılıp yasama dönemi sona erdiğinde de kaybedileceğini ifade eden 83. maddenin "Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır." biçimindeki dördüncü fıkrasına getirilmiş bir istisna hükmü bulunmamaktadır. Başka bir deyişle tekrar seçilen milletvekilinin Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca yeniden dokunulmazlık kazanacağı kuralı esastır ve geçerliliğini korumaktadır.
88. geçici 20. madde açık bir şekilde ikinci fıkraya bir istisna getirdiğine göre tekrar seçilen milletvekilinin 83. maddenin dördüncü fıkrası uyarınca yasama dokunulmazlığını kazanmasını engelleyen bir istisna hükmü yoktur. Böyle bir istisna hükmü anayasa koyucu tarafından ayrıca ve açıkça konulmadığına göre yeni seçilen milletvekilleri 83. maddenin sağladığı dokunulmazlıktan tam olarak faydalanır, TBMM yeniden dokunulmazlığını kaldırmadığı sürece haklarında soruşturma yürütülemez ve kovuşturma yapılamaz.
89. Anayasa koyucu geçici 20. maddede yeni bir istisna konulması veya yorum yoluyla istisnanın kapsamının genişletilmesi konusunda yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kaldı ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile istisna da oluşturmaz. İstisna getirmek kuralı değiştirmek olduğuna göre yargı organının böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla bir konuda istisna yok ise yargı organı genel kuralı uygulamak zorundadır. Somut olayda geçici 20. maddede tekrar seçilen milletvekilinin yasama dokunulmazlığından faydalanmasını engelleyen ayrı ve açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda yapılması gereken istisnanın kapsamını yorum yoluyla genişletmek veya yorum yoluyla yeni bir istisna getirmek değil genel kuralı uygulamaktır.
90. Eldeki somut uyuşmazlıkta genel kural olan Anayasanın 83. maddesi dar, istisna olan geçici 20. madde ise geniş yorumlanmıştır. Bir istisna geniş yorumlanamaz ve istisnanın kapsamı genişletilemez. Bu ilkenin doğal sonucu olarak başvurucunun yeniden milletvekili seçilmesinden sonra statüsünün geçici 20. madde ile getirilen istisna kapsamına girip girmediği konusunda tereddüt oluşmuş ise başvurucunun durumunun o istisnanın kapsamına girmediği, dolayısıyla kaideye tabi olduğu kabul edilmelidir.
91. Anayasal bir kurum olan yasama dokunulmazlığı milletvekillerinin bir engelle karşılaşmadan yasama faaliyetlerine serbestçe katılmalarını sağlamaya yönelik bir koruma mekanizması niteliğindedir. Bu nedenle yasama dokunulmazlığı, temsili demokrasisinin işleyişi bakımından önemli bir işleve sahiptir. Anayasa yargısına hâkim olması gereken hak eksenli yaklaşım yasama dokunulmazlıklarına ilişkin anayasal kuralların yorumlanması için de geçerlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında bu yaklaşımının bir sonucu olarak Anayasa'nın 83. maddesine getirilen istisnaların Anayasanın 67. maddesinde güvence altına alınan seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı da dikkate alındığında "dar ve özgürlük lehine yorumlanma"sı gerektiğini ifade etmiştir (Mustafa ... Balbay, 114; ... Haberal, B. No: 2012/849, 4/12/2013, 99).
92. Buna karşın başvurucunun milletvekili seçildikten sonra yargılandığı davada durma kararı verilmeyerek tahliyesine hükmedilmeksizin yargılanmaya devam olunması ve bölge adliye mahkemesinin mahkûmiyet hükmünün onanması Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün lafzına ve amacına aykırı olarak geniş bir biçimde ve başvurucunun Anayasanın 67. maddesinde koruma altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının aleyhine olacak şekilde yorumlanması ile mümkün olmuştur.
93. Sonuç olarak Anayasanın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün yeniden milletvekili seçilen başvurucu hakkında uygulanması mümkün değildir. Yeniden milletvekili seçilen başvurucunun Anayasa'nın geçici 20. maddesi kapsamında değerlendirilerek genel hüküm olan 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gereği dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmemesi, maddenin sözüyle çelişen ve anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum olmuştur..."
AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu:
28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, değişiklik gerekçesinde, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır.
Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre AİHS, iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini "destek norm" olarak kabul etmektedir. AİHM ise sözleşmeyi, "yasa sözleşme" olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve AİHM içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşmenin "Kararların bağlayıcılığı ve infazı" kenar başlıklı 46/1. maddesine göre; Sözleşmeci taraflar, taraf oldukları davalarda mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler.
AİHS ile AİHM'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile AİHM arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının,"ikincillik ilkesi", "takdir alanı doktrini" ve "dördüncü derece yargı yeri doktrini" gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07/5/2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır.
Gerek AİHM (Kemmche/Fransa, B.No:17621/91,24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip, itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir.
Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay Başvurusu ile ilgili olarak 15.3.2018 tarih 2018/3007 sayılı kararında, ilgili AİHM ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28/4/2015 tarihli ve E.2013/9-464, K.2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur.Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir;
"... Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa
Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen AİHM kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır (Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21/10/2013, § 137). AİHM'e göre bu, Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında AİHM tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137).
AİHM, ... Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30/4/2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun AİHM'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHM, Anayasanın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (... Uzun, § 66).
2010 yılında, Anayasanın 148. maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir:
"Anayasanın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanunun 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Sözleşme ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasanın 148. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir.
6216 sayılı Kanunun 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, "bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği" ve "bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi" ile sınırlıdır.
Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanunun 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz.
Bu hükümlerin Anayasanın 148. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve
göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasada öngörülen güvencelere göre yapar.
Dolayısıyla Anayasa ve Kanunda bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. ... Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; Sabahat Beğik ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasa'daki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa'da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme "kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi" veya "yerindelik denetimi" olarak nitelendirilemez.
Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hale geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz. §§ 40, 48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasa'daki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur."
Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak AİHM /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. AİHM ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (Gökcan H.Tahsin Bireysel Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları TBB Dergisi).
Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler
yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Asılolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine "hukuk düzeninin tekliği" ilkesi de müsaade etmez.
Bu nedenle Anayasanın geçici 20. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin Daireyi de bağlayan kararı doğrultusunda yorumlanması ve anlaşılması gerektiğinden; Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün, yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında uygulanması mümkün değildir. Genel hüküm niteliğindeki Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gereği dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmesi gerekir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:
01.01.2016 tarihinde işlendiği iddia olunan müsnet Cumhurbaşkanına alenen hakaret suçunun niteliği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret olunan ve 14/2. maddesi kapsamında kalan suçlardan olmaması ve gerekse Anayasanın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün, yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında uygulanmasının mümkün bulunmaması karşısında, Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü sarahatine göre verilen durma kararında hukuka aykırılık görülmediğinden istemin reddine karar verilmiştir.
V- SONUÇ; Açıklanan sebeplerle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 08.12.2021 tarih ve 2021/134214 sayılı kanun yararına bozma isteminin, tebliğnamedeki düşünce de yerinde görülmediğinden, CMK'nın 309. maddesi uyarınca REDDİNE, dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 28.06.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Ceza Dairesi 2022/7608 E. , 2022/6526 K.
"İçtihat Metni"
I-TALEP;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 02.02.2022 tarih ve 2022/11418 sayılı yazısı ile; 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etmek suçundan sanıklar ... ve ... haklarında yapılan yargılama sırasında, adı geçen sanıkların yeniden milletvekili seçilerek Anayasa'nın 83. maddesi kapsamında dokunulmazlığa sahip olduklarından bahisle, Anayasa'nın 83/4 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8-2. maddeleri gereğince, kamu davasının durmasına dair Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 16/02/2021 tarihli ve 2019/1087 esas, 2021/248 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.
Dosya kapsamına göre, suçun işlendiği 27/12/2015 tarihi itibarıyla 26. dönem milletvekili olan ve haklarında soruşturma başlatılarak, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları Adalet Bakanlığı'nda bulunan, ancak 20/06/2016 tarihinde kabul edilerek 08/06/2016 tarihli ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6718 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türkiye Cumhuriyet Anayasası'na eklenen geçici 20. maddede yer alan, "Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir." hükmü ile dokunulmazlığı kaldırılan sanıkların, üzerine atılı suçtan açılan kamu davasının yargılaması sırasında, bu kez 24/06/2018 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde yeniden 27. dönem milletvekili seçilmeleri üzerine, Anayasa'nın 83/4 ve 5237 sayılı Kanun'un 223/8. maddeleri gereğince sanıklar hakkındaki kamu davasının durmasına karar verilmiş ise de,
Anayasa'nın;
14. maddesinde, " (1) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. (2) Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. (3) Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir." şeklinde yer alan düzenleme,
83/2-4. maddesinde yer alan, " (2) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. (4) Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır." şeklinde yer alan düzenleme,
Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 1906/2020 tarihli ve 2020/2705 esas, 2020/3678 karar sayılı ilamında, "...Hak ve özgürlüklerin, yine hak ve özgürlükler kullanılarak ortadan kaldırılamayacağını da teminat altına alan Sözleşmenin 17. maddesine paralel Anayasamızın 14. maddesinin amacı yönünden, yukarıda yer verilen yargısal karar ve doktrindeki görüşler Dairemizce de benimsenmektedir. Bu cümleden olarak, ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemlerin, belirtilen ilkeler doğrultusunda, Anayasanın 14. maddesi gereğince hakkın kötüye kullanılması kapsamında dağerlendirilmesi gerekmektedir.... Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir ...seçimden önce işlendiği iddia olunan terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesinde gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğindeki suçlardan olması nedeniyle yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında kalan bu suç bakımından durma kararı verilmesi usul ve kanuna aykırı olduğundan..." şeklinde yer alan açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde,
Seçimden önce soruşturmasına başlanılan ve Anayasa'nın 14. maddesini ihlâl edici mahiyetteki suçu işledikleri iddia edilen milletvekilleri hakkında, Anayasa'nın 83. maddesinde düzenlenen dokunulmazlık hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığı anlaşılmakla;
Somut olayda, sanıkların 24/06/2018 tarihinde yeniden milletvekili seçilmeden önce, Anayasanın geçici 20. maddesi kapsamında dokunulmazlıklarının kaldırılarak, haklarında soruşturmaya başlanıldığı ve kamu davası açıldığı, bu durumda yeniden milletvekili seçilmiş olsalar dahi, işlenen suçun nev'ine bakılmaksızın bu dosyalar sonuçlanıncaya kadar Anayasa'nın 83/2.maddesinde yer alan düzenleme gereğince milletvekili dokunulmazlığından faydalanamayacakları cihetle, yargılamaya devam edilerek esas hakkında bir karar verilmesi yerine, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 18/01/2022 gün ve 94660652-105-73-19053-2021-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrak Dairemize gönderilmiştir.
II-OLAY;
27.12.2015 tarih ve saat 15.30'da tanzim olunan olay tutanağına göre; PKK/KCK silahlı terör örgütüne müzahir sosyal medya hesaplarından 27.12.2015 tarihinde saat 13.30 sıralarında HDP Şırnak İl Başkanlığı binası önünde toplanılması ve yürüyüş olabileceği yönünde çağrıların tespiti üzerine güvenlik güçlerince gerekli emniyet tedbirleri alınmış, Şırnak Valiliği Hukuk İşleri Müdürlüğü görevlileri ile yapılan görüşmede yapılması muhtemel yürüyüş ile ilgili bir başvurunun olmadığı öğrenilmiş, saat 13.30 sıralarında HDP Şırnak İl binasının önünde toplanan yaklaşık 200 kişilik gruba HDP Şanlıurfa milletvekili Osman Baydemir, HDP Tunceli milletvekili ..., HDP Batman milletvekili ..., HDP Şırnak Milletvekili ...' inde dahil olması ile grup, yolu trafiğe kapatıp: "PKK Halktır Halk Burada", "Biji Serok Apo" şeklinde slogan atmak sureti ile Şehit Üsteğmen ....Caddesini takiben ... Meydanına doğru yürüyüşe başlamış, bunun üzerine ses yayın aracı marifetiyle grubun tamamen duyabileceği şekilde yürüyüşün izinsiz ve hukuksuz olduğu, yürüyüş güzergahında terör örgütüne mensup silahlı şahıslar olduğu yönünde bilgilerin elde edildiği, can güvenlikleri açısından derhal yürüyüşü sonlandırmaları gerektiği şeklinde üç defa uyarı anonsu yapılmış, yasa dışı slogan atarak yürüyüşe devam eden gruba, uyarıları dikkate alınmayınca, yeteri kadar gaz ve su ile müdahalede bulunulmuş, müdahale esnasında çevre sokaklardan ve evlerin bahçelerinden güvenlik güçlerine ve çevreye doğru yoğun şekilde taşlı saldırılar olmuş, bu taşlı saldırılar sonucunda güvenlik güçleri personelinde her hangi bir yaralama olmazken grup içerisindeki bazı vatandaşlar atılan taşlardan dolayı yaralanmış, ismi öğrenilmeyen iki kadın şahsın yaralı olarak, tedavi amaçlı Devlet Hastanesine geldiği öğrenilmiş, saat 14.15 sıralarında grup dağıtılmış, ara sokaklara kaçan örgüte müzahir şahısların ise yaklaşık bir saat kadar ekiplere yönelik taş, eyp ve havai fişekli saldırıları devam etmiş, söz konusu bölgeden ekiplerin ayrılması ile de olaylar sonlanmıştır.
28.12.2015 tarihli DVD çözüm tutanağında; söz konusu yer ve güzergahta bulunan mobesa kameralarına örgüt mensuplarınca zarar verilerek gayrıfaal duruma getirilmesi ayrıca bölgenin terör yönünden sıkıntı arz etmesi ve olay günü telsiz anonslarında bölgede silahlı şahısların olabileceği şeklinde ihbarların gelmesi nedeni ile grupla alakalı olarak görevlilerce kamera kaydının yapılamadığı belirtilmiştir. Saat 15.30 da tanzim olunan bu tutanakta özetle; konuyla ilgili sosyal medyada araştırma yapılırken alakalı görüntüler yüklendiğinin tespit edildiği ve iki adet video kaydının indirilerek dvd ortamına aktarıldığı belirtilip yapılan incelemeden, özetle; Kent Şırnak Haber ibareli videonun başından itibaren grubun ıslıklı ve zılgıtlı şekilde bağırarak çevreye rahatsızlık verdiği, "Kadın Katili Devlet" pankartı arkasında milletvekilleri ..., ..., ... ve....ile HDP İl Başkanı ...'ın oldukları, grubun trafik akışını kapatarak yürüyüşe başladığı ve yürüyüş esnasında aşırı şekilde bağırıp çevreye rahatsızlık verdikleri, aynı cadde üzerinde bulunan Uğurum süpermarket önünde yapılan gazlı ve sulu müdahale sonrasında grubun dağıldığı, market önünde kamyon arkasına saklanan milletvekili ...'in polis araçlarına el kol işaretleri yaparak, "alçak herifler" diye bağırdığı, milletvekilleri ...ile ...'nün bir binanın merdiven kısmına girdikleri ve ağız ve burunlarını sildikleri, bu esnada caddede bulunan polis araçlarına atılan taşların araçlara değerek ses çıkarttıkları, ayrıca "Kadın Katili Devlet" yazılı pankartı tutarak taşıyanlar arasında ... ile ...inde bulunduğu, HDP binası önünde "PKK Halktır Halk Burada" , "Biji Serok Apo" şeklinde sloganların atıldığının, her iki görüntü kalitesinin de zayıflığı ve çekimin uzaktan yapılması nedenleri ile söz konusu sloganları atan şahısların tespitinin yapılamadığı belirtilmiştir.
Saat 15.50 de tanzim olunan, 28.12.2015 tarihli tespit tutanağında da, grupla alakalı olarak söz konusu yer ve mobesa kameralarına örgüt mensuplarınca zarar verilerek gayrıfaal duruma getirilmesi ayrıca bölgenin terör yönünden sıkıntı arz etmesi ve olay günü telsiz anonslarında bölgede silahlı şahısların olabileceği şeklinde ihbarların gelmesi nedeni ile görevlilerce kamera kaydının yapılamadığı: ancak sosyal medyada olay ile ilgili araştırmada, facebook adlı sosyal medya sitesinde konu ile alakalı görüntülerin tespit edildiği ve bu kapsamda ilgili görüntülerden elde edilen resimler sunularak, gruba öncülük eden şahıslardan birisinin milletvekili ..., gruba öncülük eden ve bir eli ile de "Kadın Katili Devlet" yazılı pankartı taşıyan şahsın milletvekili ..., yine grubun önünde yürüyen şahsın milletvekili ..., diğer şahsın ise milletvekili ... olduğunun tespit edildiği belirtilmiştir.
Dosya içeriğinde yer alan ve üzerinde 22.12.2015 yürüyüş yazan bir adet cd içeriğinin ise ...'nün yapmış olduğu konuşmalara ait olduğu görülmüştür.
29.12.2015 tarihli adli kolluk, Cumhuriyet savcısı görüşme tutanağında ise özetle; konu ile alakalı olarak 27.12.2015 günü saat 17.26 da yapılan görüşmede nöbetçi Cumhuriyet savcısınca, 2911 sayılı Kanuna Muhalefet ve terör örgütü propagandası yapmak suçlarından adli işlemlere başlanılması, yolu kapatan şahıslar ile slogan atan şahısların varsa tespitlerinin yapılması, yürüyüşe katılan milletvekilleri için aynı şekilde tespitlerin yapılarak, ifadelerine başvurulmadan ayrı bir fezleke düzenlenmesi, milletvekilleri dışında kalan şahısların ise kimliklerinin tespiti ile hazırlanan evrakların gönderilmesi talimatının verildiği belirtilmiştir.
26. Dönem HDP milletvekilleri oldukları belirtilen ..., ..., ... ve ... hakkında, 2911 sayılı Kanuna Muhalefet ve Terör Örgütü Propagandası Yapmak suçlarından düzenlenen İl Emniyet Müdürlüğünün 29.12.2015 tarihli fezlekesi ile de tahkikat evrakları Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. 30.12.2015 tarihinde ilgili Cumhuriyet savcısınca havale edilen evrak, 2016/7 soruşturma numarasına kayıt edilmiştir. Cumhuriyet savcısı ve zabıt katibince tanzim olunan 14.01.2016 tarih ve 2016/7 soruşturma hazırlık numaralı tutanakta, Türkiye Büyük Millet Meclisine ait internet sitesinin 26. Dönem milletvekili arama formunda yapılan sorgulamada sanıkların 14.01.2016 tarihi itibari ile 26. dönem milletvekili olduklarının tespit edildiği belirtilmiştir.
Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 24.01.2016 tarih ve 2016/12 nolu fezlekesi ile milletvekili olan sanıkların: "Kadın Katili Devlet” yazılı pankartın arkasında yürümeleri ve de sanık Osman Baydemir' in polis araçlarına hitaben "alçak herifler” şeklinde ki söyleminin, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama suçunu oluşturduğundan bahisle soruşturma izni verilmesi isteminde bulunulmuştur. Fakat sanıkların pankart arkasında yürüme şeklindeki eylemleri açısından TCK 301 maddesinde belirtilen suçun şartlarının gerçekleşmediği ayrıca ...'in polis araçlarına hitaben sarfettiği sözlerin ise eylem esnasında polis tarafından gruba gazlı ve sulu müdahale sonrası söylendiği, sarf edilen sözlerin genellik arz etmemesi ve de muhataplarına yönelik olması sebebiyle atılı suç kapsamında değerlendirilemeyeceği ancak hakkında genel hükümlere göre işlem yapılabileceğine ilişkin TCK'nın 301/4 maddesi gereği soruşturma izni verilmesine yer olmadığına dair Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün görüşüne, 24.03.2016 tarihinde Adalet Bakanı olur vermiştir. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 18.05.2016 tarih ve 2016/1037 soruşturma sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı ile de ..., ..., ... ve ... haklarında, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama suçundan soruşturma ve kovuşturma şartı tahakkuk etmediğinden kovuşturmaya yapılmasına yer olmadığına karar verilmiştir.
Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 18.05.2016 tarih, 2016/1037 soruşturma, 2016/28 fezleke sayılı Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne hitaben düzenlenen ve başlık kısmında; mağdurların ilgili polis görevlileri, davacının ise kamu hukuku, suçun şüpheliler ..., ... ve ... yönünden 2911 sayılı Kanuna muhalefet etmek ve sevk maddeleri ise 2911 sayılı Kanunun 23/a maddesi delaletiyle 28/1 ve 5237 sayılı TCK'nın 53; Osman Baydemir yönünden ise 2911 sayılı Kanuna muhalefet etmek ve kamu görevlisine görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçlarından, sevk maddeleri ise 2911 sayılı Kanunun 23/a maddesi delaletiyle 28/1, 5237 sayılı TCK'nın 53 ayrıca 5237 sayılı TCK'nın 125/3-a ve 53 maddeleri olduğu belirtilen fezlekesi ile milletvekili olan sanıkların, müsnet suçları işledikleri iddiasıyla yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması istenilmiştir. Fezlekede özetle; şüpheli milletvekillerinin "Kadın katili devlet" yazılı bir pankartın hemen arkasında yürüdükleri, yürüyüş esnasında "biji serok apo"," pkk halktır, halk burada" şeklinde sloganlar atıldığının tespit edildiği; dosya kapsamında yer alan 27.12.2015 tarihli tutanak ile söz konusu toplantı ve yürüyüş ile ilgili olarak hehangi bir başvurunun yapılmadığının belirtildiği, 2911 sayılı Kanunun 28/1 maddesi ile de kanuna aykırı toplantıya katılmanın suç olarak kabul edildiği ve yaptırıma bağlandığı, .....'in belirtilen eyleminin yanı sıra polis araçlarına hitaben "alçak herifler" şeklinde bağırdığı ve böylelikle müsnet kamu görevlisine hakaret suçunu işlediğinin değerlendirildiği, suç tarihinde ve halen milletvekili şüphelilerin kanuna aykırı nitelikte toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmak sureti ile 2911 sayılı kanuna muhalefet etmek suçunu, ...'in alçak herifler demek sureti ile de kamu görevlisine hakeret suçunu işlediğinin değerlendirildiği belirtilmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 10.06.2016 tarih ve 1724/37069 sayılı yazısı ile de fezleke ile eki evrak, 08.06.2016 tarih, 29736 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 20.05.2016 tarih ve 6718 sayılı Kanun kapsamında işlem yapılmak üzere Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığına iade edilmiştir.
Soruşturma evrakı Cumhuriyet Başsavcılığının 2016/1478 sayılı soruşturma sayısına kayıt edilmiştir. Süreçte şüpheli sıfatı ile ifadelerinin alınması için çağrı kağıtları sanıklara gönderilmiş ise de bir başka suçtan ceza infaz kurumunda tutuklu bulunan Leyla Dirlik dışında ifadeye gelen olmamıştır. Şüpheli sıfatı ile 04.11.2016 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığında ifade veren Leyla Dirlik ise milletvekili olduğunu beyanla özetle; soruşturma kapsamında ifade vermeyeceğini, makama karşı tavrı olmamakla birlikte Anayasa'ya aykırı şekilde dokunulmazlıklarının kaldırıldığını, siyasi saikle yapılan operasyonda verilen talimata istinaden yargı ve emniyetin işlem yaptığını, tarafsız ve bağımsız bir yargılama olacağına inansa idi sorulara cevap vereceğini beyan etmiştir.
Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 12.12.2016 tarih, 2016/1478 soruşturma, 2016/466 esas ve 2016/147 iddianame nolu, Şırnak Asliye Ceza Mahkemesine hitaben düzenlenen, başlık kısmında, suçun:"Kanuna Aykırı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Düzenleme Yönetme Bunların Hareketlerine Katılma"; suç tarihi ve yerinin ise "27.12.2015 Şırnak/Merkez"; sevk maddelerinin de her bir şüpheli için ayrı ayrı "2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 23/a delaleti ile 28/1, 5237 sayılı TCK'nın 53/1-2-3 maddeleri olduğu belirtilerek, sanıklar ..., bir başka suçtan tutuklu olduğu belirtilen ..., ... ve Osman Baydemir'in eylemlerine uyan sevk maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talep edilmiştir.
İddianame anlatımında özetle; halen milletvekili olan sanıkların Anayasaya eklenen geçici 20 madde kapsamında yasama dokunulmazlıklarının kaldırıldığı, sanıklar ...., Osman Baydemir ve ...'ın savunmalarının alınmasına yönelik davete icap etmedikleri; sanık ...'in ise 04.11.2016 tarihinde yakalandığı ve aynı gün tutuklandığı, ifadesinde savunma yapmadığı sadece neden savunma yapmayacağını belirtir beyanda bulunduğu; 27.12.2015 günü sanıkların dahil oldukları yaklaşık 200 kişilik bir grubun Halkların Demokratik Partisi Şırnak İl Başkanlığı binası önünde toplanıp yürümeye başladıkları, sanıkların "Kadın Katili Devlet" yazılı bir pankartın hemen arkasında yürüdükleri ve yürüyüş esnasında "Biji Serok Apo", "PKK Halktır, Halk Burada" şeklinde sloganlar atıldığı; 27.12.21015 tarihli tutanak ile söz konusu toplantı ve yürüyüş ile ilgili olarak herhangi bir başvurunun bulunmadığının belirtildiği, gerçekleştirilen toplantı ve yürüyüş ile ilgili olarak tespit edilen bu hususların 2911 Sayılı Kanunu'nun 23/a maddesine aykırılık teşkil ettiği, böylelikle toplantıyı kanuna aykırı kıldığı; 2911 Sayılı Kanunun 28/1 maddesi ile de kanuna aykırı toplantıya katılmanın suç olarak kabul edildiği, izah edilen bu oluş karşısında suç tarihinde ve halen milletvekili olan şüphelilerin 27.12.2015 tarihinde gerçekleşen ve ifade edilen eylemleri nedeniyle suçu işledikleri belirtilmiştir.
Şırnak Asliye Ceza Mahkemesi, 14.12.2016 tarih, 2016/147 iddianame değerlendirme nolu kararı ile iddianamenin kabulüne karar vermiştir. Dava dosyası, mahkemenin 2016/240 esasına kayıt edilmiştir.
Bu kovuşturma sürecinde özetle; sanıklar ..., ..., ...'nün talimatla ifadelerinin temin edilememesi nedeni ile ifadelerinin alınmasına yönelik yakalama kararları çıkartıldığı, gelen araştırma tutanakları ve bir kısım talimat evrakı cevaplarından ve içeriklerinde sanıkların milletvekili olduklarının belirtildiği; Silivri Ceza İnfaz Kurumu Müdürlüğünün 06.01.2017 tarihli yazısı ile sanık ....'in 04.01.2017 tarihinde tahliye edildiğinin bildirildiği; dosyaya sanıklar müdafiilerince vekaletnamelerin ibraz edildiği; olay tutanağında imzası bulunan polis memurunun resen açılan celsede beyanının alındığı; Valilik Makamının 08.03.2017 tarihli yazısı ile olayla ilgili evrakların tetkikinde söz konusu durumla ilgili bir bilgi veya belgeye rastlanılmadığının bildirildiği; sanık ...'nin müdafiilerinden Av. ...'ın diğer sanık müdafii Av....'e yetki belgesi verdiği; 04.01.2017 (2018) tarihinde Diyarbakır 9. Asliye Ceza Mahkemesinin 2018/24 değişik iş sayı ile yakalaması infaz edilen sanık ...'nün milletvekili olduğunu beyanla savunmasının alındığı; sanık ....'in ise 07.01.2018 tarihinde yakalandığı ve 07.01.2018 tarihinde İzmir 26. Asliye Ceza Mahkemesinin 2018/76 değişik iş sayı ile yapılan sorgusunda milletvekili olduğunu beyanla yine yakalama kararı infaz edilen sanık ...'ında Ankara 28. Asliye Ceza Mahkemesinin 19.04.2018 tarih, 2018/96 değişik iş sayılı sorgusunda milletvekili olduğunu beyanla savunmalarının alındığı; 04.01.2017 tarihli duruşmada SEGBİS sistemi ile müdafii eşliğinde savunmasını yapan sanık ...'in Edirne Cumhuriyet Başsavcılığının 06.11.2018 tarihli dağıtımlı yazısı ile 21.08.2018 tarihinde İpsala ilçesinde yakalanması sonrasında terör örgütüne üye olmak suçundan hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve eki evraklarının dosya içeriğine gönderildiği; Batman İl Seçim Kurulu Başkanlığının 31.10.2018 tarihli yazısı ile ...'ın 24.06.2018 tarihinde yapılan milletvekili genel seçiminde milletvekili seçildiğinin, Yüksek Seçim Kurulu'nun 22.10.2018 tarihli yazısı ile ...'nün 24.06.2018 tarihinde yapılan genel seçimde yeniden milletvekili seçildiğinin bildirildiği; 07.12.2017 tarihli duruşmada Av .'in sanıklar ..., ... ve ... vekili olarak duruşmada hazır bulunduğunun duruşma zaptında belirtildiği görülmüştür.
Yapılan kovuşturma sonunda, 06.12.2018 tarihli duruşmada tefhim olunan hükümle; sanıklar ... ile ... yönünden dosyanın tefrik edilerek başka bir esas üzerinden değerlendirilmesine; sanıklar ...ve ....in ise 2911 sayılı Kanunun 23/a-b maddesi delaleti ile Kanunun 28/1, TCK'nın 53/1-2-3 maddesince hapis cezası ile cezalandırılmalarına istinaf kanun yolu açık olmak üzere karar verilmiştir.
Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 06.12.2018 tarih, 2016/240 esas ve 2018/1292 karar sayılı kararında sanıklar ... ve ... yönünden tefrik kararı verildiği belirtilmiştir. Gerekçeli kararın sanıklar ... ve ... müdafii Av ...'e gönderildiğine dair mazbatalar UYAP sisteminde bulunmakta ise de tebliğe dair evraklar dosya içeriğinde bulunmaktadır.
Dosya bu kez mahkemenin 2018/1134 esasına kayıt edilmiştir. 06.12.2018 tarihli tensiple özetle; sanıklara isnat olunan "2911 Sayılı Yasaya Muhalefet" suçundan yapılan yargılamada görevli ve yetkili mahkemenin Ankara Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi olduğundan görevsizlik kararı verildiği belirtilip, 15.08.2017 tarihli 694 sayılı KHK'nın 146. maddesi ile 01.02.2018 tarihli 7078 sayılı Kanun'un 141. maddesi ile aynen kabul edilen 5271 sayılı CMK'nın 161/9. maddesince dosyanın Ankara Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine, itiraz kanun yolu açık olmak üzere karar verilmiştir.
Mahkemenin 06.12.2018 tarih, 2018/1134 esas, 2018/1294 karar sayılı gerekçeli kararında özetle; Tunceli İlçe Seçim Kurulundan gelen yazı cevabında sanık ...'nün, Batman İlçe Seçim Kurulundan gelen yazı cevabında ise sanık ...'ın 24.06.2018 tarihinde yeniden milletvekili seçildiklerinin belirtildiği, 15.8.2017 tarihli 694 sayılı KHK'nın 146 maddesi ile eklenen ve 01.02.2018 tarihli, 7078 sayılı Kanun'un 141 maddesi ile aynen kabul edilen 5271 sayılı CMK'nın 161/9 maddesi ile milletvekillerinin yargılanmasına ilişkin özel bir yetki ve görev kuralı getirildiği, suç tarihi itibariyle ve halen milletvekili olan sanıkların yargılamasının derhal uygulama alanı bulan CMK'nın 161/9. maddesi gereğince yetkili ve görevli Ankara Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yapılması gerektiğinden görevsizlik kararı verildiği belirtilmiştir. Gerekçeli karar; ... ve diğerleri müdafii Av ...'e 18.12.2018 tarihinde tebliğ edilmiştir. Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 08.01.2019 tarihli kesinleşme şerhinde kararın itiraz edilmeden 26.12.2018 tarihinde kesinleştiği belirtilmiştir.
Süreçte gönderilen dosya, Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesinin 2019/207 esasına kayıt edilmiştir. Bu kovuşturma sürecinde ise özetle; 09.04.2019 tarihinde duruşma yapıldığı ve 10.09.2019 tarihine bırakıldığı ancak 29.04.2019 tarihinde resen yetkisizlik ve görevsizlik kararı yönünden değerlendirme yapılması için açılan resen duruşma açıldığı, tefhim olunan karar ile de dosyanın 5271 sayılı CMK'nın 4 ve takip eden maddeleri ve 694 sayılı KHK'nın 149. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nın geçici 3 maddesi uyarınca görevsizlik kararı verilerek dosyanın görevli ve yetkili mahkeme olan Şırnak Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmesine, Şırnak Asliye Ceza Mahkemesince de görevsizlik kararı verildiğinden ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümü için, dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, itirazı kabil olmak üzere oybirliği ile karar verilmiştir. Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesinin 29.04.2019 tarih ve 2019/207 esas, 2019/128 karar sayılı kararının gerekçesinde özetle, suç tarihi olan 27.12.2015 tarihinde milletvekili olan sanıklara atılı eyleme ilişkin iddianamenin 14.12.2016 tarihinde Şırnak Asliye Ceza Mahkemesince kabul edildiği, 25.08.2017 tarih, 30165 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 694 sayılı KHK'nın 149. maddesiyle düzenlenen CMK'nın geçici 3 maddesi nazara alındığında, görevli ve yetkili mahkemenin Şırnak Asliye Ceza Mahkemesi olduğundan görevsizlik kararı verildiği belirtilmiştir. Gerekçeli karar sanıklar müdafii Av. ...'e ve sanık ... müdafiilerinden Av. ...'a elektronik olarak tebliğ edilmiştir.
Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 23.09.2019 tarih ve 2019/6832 esas, 2019/8550 karar sayılı kararı ile Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin yetkisizlik kararının kaldırılmasına karar verilmiştir.
Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesinin, 17.10.2019 tarihli kesinleşme şerhinde kararın Yargıtay 5 Ceza Dairesinin 23.09.2015 tarih, 2019/6832 esas ve 2019/8550 karar sayılı ilamı ile 23.09.2019 tarihinde kesinleştiği belirtilmiştir.
Dosya Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 2019/1087 esasına kayıt edilmiştir. Bu kovuşturma sürecinde ise özetle; Yargıtay 5. Ceza Dairesi kararı ile Ankara 33. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararına karşı sanık beyanlarının alınması için ilgili mahkemelere talimatların yazıldığı, sanık ... müdafii Av. ... tarafından sunulan dilekçelerde Anayasa Mahkemesinin ... hakkında verdiği karar ile emsal başkaca mahkeme ilamlarını ibraz edilerek Anayasa'nın 83/4 maddesince yargılamada durma kararı verilmesinin talep edildiği, yine talimatların ikmal edilemediği ancak müdafiilerinin talimat duruşmalarında bulundukları, Av ...'in her iki sanık yönünden de Av ...'e yetki belgesi verdiği, 03.03.2020, 30.06.2020, 01.12.2020, 16.02.2021 tarihlerinde duruşmaların yapıldığı görülmüştür. 16.02.2021 tarihinde sanık müdafii Av. ...'in hazır bulunduğu duruşma sonunda tefhim olunan hükümle; sanıklar hakkında yapılan yargılamanın 5271 sayılı CMK'nın 223/8-2 cümle hükmü gereğince durmasına, itiraz kanun yolu açık olmak üzere karar verilmiştir. Tefhim olunan hüküm belirtildiği şekli ile;
"1-Sanıklar ... ve ... "Kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme yönetme bunların hareketlerine katılma" suçunu işledikleri iddiasıyla 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 23/a delaleti ile 28/1 ve 5237 Sayılı TCK'nın 53/1, 2/2 maddeleri gereğince cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmış ise de, Anayasa Mahkemesi'nin 09/10/2020 tarihli ve 31269 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan başvuru numarası 2018/30030 olan 17/09/2020 tarihli kararı değerlendirilerek sanıkların 2018 yılı seçimlerinde yeniden Milletvekili olarak seçildiğinin anlaşılması üzerine her ne kadar yargılama sürecinde milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılmış ise de, yeniden milletvekili seçildikleri anlaşılmakla Anayasa'nın 83/4 maddesinde yer alan "tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır" şeklindeki düzenlemesi doğrultusunda, sanık hakkındaki kovuşturma işlemlerin devam etmesi dokunulmazlığın TBMM'nce yeniden kaldırılmasına bağlı olduğundan, sanık hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'nce değerlendirme yapılarak verilecek kararın mahkememize bildirilmesine kadar yargılama hakkında CMK'nın 223/8-2 cümle hükmü gereğince durma kararı verilmesine,.." şeklindedir.
Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 16.02.2021 tarih ve 2019/1087 esas, 2021/248 karar sayılı durma kararının ilgili kısmında belirtildiği şekli ile özetle, gerekçesi; "Sanıklar ... ve ... Kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme yönetme bunların hareketlerine katılma suçunu işledikleri iddiasıyla 2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu 23/a delaleti ile 28/1 ve 5237 Sayılı TCK'nın 53/1, 2/2 maddeleri gereğince cezalandırılması istemi ile kamu davası açılmış ise de, Anayasa Mahkemesi'nin 09.10.2020 tarihli ve 31269 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan başvuru numarası 2018/30030 olan 17/09/2020 tarihli kararı değerlendirilerek sanıkların 2018 yılı seçimlerinde yeniden milletvekili olarak seçildiğinin anlaşılması üzerine her ne kadar yargılama sürecinde milletvekili dokunulmazlıkları kaldırılmış ise de, yeniden milletvekili seçildikleri anlaşılmakla Anayasa'nın 83/4 maddesinde yer alan "tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır" şeklindeki düzenlemesi doğrultusunda, sanık hakkındaki kovuşturma işlemlerin devam etmesi dokunulmazlığın TBMM'nce yeniden kaldırılmasına bağlı olduğundan, sanık hakkındaki dokunulmazlığın kaldırılması hususunda TBMM'ce değerlendirme yapılarak verilecek kararın mahkememize bildirilmesine kadar yargılama hakkında CMK'nın 223/8-2 cümle hükmü gereğince durma kararı verilmesine...karar verilerek... hüküm kurulmuştur." şeklindedir.
Cumhuriyet savcısı tarafından kararın görüldüsü 17.10.2021 tarihinde yapılmış; mahkemenin 07.06.2021 tarihli kesinleşme şerhlerine göre itiraz edilmeden 24.02.2021 tarihinde kesinleşmiştir.
Süreçte, kararın kesinleşmesine müteakip dosya gereği için Cumhuriyet Başsavcılığı Bakanlık Muhabere Bürosuna ve Cumhuriyet Başsavcılığının 14.06.2021 tarihli yazısı ile de Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi Kanunlar ve Kararlar Daire Başkanlığı'nın 06.07.2021 tarihli yazısı ile de dosya yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebinin mevzuat kapsamında usulünce bildirilmediğinden; Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı aracılığı ile TBMM Başkanlığına gönderilmek üzere Cumhuriyet Başsavcılığına iade edilmiştir. Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 03.08.2021 tarihli dağıtımlı yazısısı ile dosya aslı Adalet Bakanlığına, sureti ise Cumhurbaşkanlığına gönderilmiştir. Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün yazısı ile yazı sureti genelgede belirtilen usul gereği Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 23.08.2021 tarihli yazısı ile Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 03.08.2021 tarihli yazısı ile alınan dosya kapsamında karara karşı kanun yararına bozmaya gidilip gidilmeyeceği hususunun değerlendirilmesi için dosyanın Kanun Yararına Bozma Bürosuna çevrilmesi uygun görülmüştür. 05.10.2021 tarihli yazı ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü dosya aslının, eksiklikleri varsa giderildikten sonra genelge çerçevesinde gönderilmesini Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığından istemiştir.
Şırnak Cumhuriyet Başsavcılığının 28.10.2021 tarihli 2021/1853 muh sayılı yazısı ile ilgili Cumhuriyet savcısınca özetle; Anayasa koyucunun 20.05.2016 tarih ve 6718 sayılı Kanunun 1. maddesi ile Anayasaya geçici 20. madde eklemek sureti ile özel bir düzenleme yaptığı, Anayasa yapıcının amacı ve kanun kapsamının belirlenmesi açısından uygulama ve doktrindeki görüşler dikkate alındığında açıkça madde metninden anlaşılacağı üzere 20.05.2016 tarihi itibari ile ilgili birimlere intikal etmiş dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekillerinin bu dosyalar bakımından Anayasanın 83 maddesi 2 fıkra 1. cümlesinin uygulanamayacağının öngörüldüğü; bu itibarla geçici 20 maddenin yasama dokunulmazlığına ilişkin genel hüküm niteliğindeki 83/2. fıkrasına nazaran Anayasal bir özel hüküm olarak düzenlendiğinin anlaşıldığı; anılan hükmün geçici madde olmasının hükmün Anayasal hüküm olma niteliğini değiştirmeyeceği gibi özel hüküm olması nedeniyle genel hüküm karşısında öncelikle uygulanmasının hukukun genel ilkelerinden olduğu, madde metninin sarahatine göre düzenlemenin dokunulmazlığının kaldırılmasına dair bir parlemento kararı olmadığının doğrudan aynı madde fıkrasında yer alan iki istisna durumuna bir üçüncü istisna olarak eklendiği, şu hale göre dokunulmazlık statüleri geçici 20 madde kapsamında kalan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının tıpkı ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olması kaydı ile Anayasanın 14. maddesindeki durumlarda olduğu gibi bu dosyalar sonuçlanıncaya kadar bulunmadığının kabulü gerektiği, böylece kovuşturma hukuku yönünden genel hükümlere tabi olan milletvekilinin yeniden seçilmesi halinde önceki dokunulmazlığın hukuki niteliği itibariyle münferit bir parlemento kararı olan dokunulmazlığın kaldırılması kararı ile kaldırılmadığından, Anayasanın 83/4 maddesi gereğince yeni bir dokunulmazlık korumasına kavuştuğunun da kabulüne imkan bulunmadığı, haklarındaki kovuşturmanın TBMM'nin dokunulmazlığı yeniden kaldırmasına gerek duyulmaksızın genel hükümlere göre devam etmesi gerekirken mahkemenin durma kararı vermesi yerinde görülmediğinden, Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 2019/1087 esas ve 2021/248 karar sayılı kararı hukuka aykırı bulunmakla, kanun yararına bozulması hususunda ihbar ve görüşte bulunulmuştur.
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 18.01.2022 tarih 94660652- 105- 73-19053-2021-Kyb sayılı yazısı ile Şırnak Asliye Ceza Mahkemesinin 16.02.2021 tarih ve 2019/1087 esas, 2021/248 sayılı kararının bozulması istenmiştir.
19.04.2022 tarihli Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığının yazısı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Encü ve diğerleri/Türkiye başvurusuna ilişkin 1 Şubat 2022 tarihinde verdiği ihlal kararı gönderilmiş ve söz konusu kararda, AİHM Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamında inceleme yaparak; 20 Mayıs 2016 tarihinde yapılan Anayasa değişikliği ile başvuranların milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin bu değişikliğin öngörülebilir olmadığını ve bu hususun AİHM'in Selahattin Demirtaş (No.2) (14305/17) ve Kerestecioğlu Demir (68136/16) kararlarında önceden ele alındığını belirterek sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edildiğine karar verildiği, AİHM kararlarının icra süreci Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından takip edildiğinden sunulacak eylem planı/raporuna esas olmak üzere başvuranlardan ... hakkında görülen iş bu davanın akıbeti ile karar kesinleşmiş ise kesinleşme evrakları ile AİHM kararı sonrasında başvuranın talebi üzerine veya resen yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilip gidilmediği; hakkında bilgilerin gönderilmesi istenmiştir. AİHM nin belirtilen kararına ekli listede sanık ...'nün de adı geçmektedir.
III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI:
"2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etmek" suçundan yürütülen yargılama esnasında tekrar milletvekili seçilen sanıklar hakkında verilen durma kararına konu davanın, Anayasa'ya eklenen geçici 20. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak anılan durma kararında hukuki isabet bulunup bulunmadığına ilişkindir.
IV- HUKUKİ MEVZUAT:
Konu ile ilgili hukuki düzenlemeler şöyledir:
A-) 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması
Madde 14 -(Değişik: 3/10/2001-4709/3 md.)
Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Yasama dokunulmazlığı
Madde 83 - Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
Geçici Madde 20 - (Ek: 20/5/2016-6718/1 md.)
Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir.
B-) 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu;
Yasaklara aykırı hareket
Madde 28 – (Değişik: 23/1/2008-5728/422 md.)
Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenleyen veya yönetenlerle bunların hareketlerine katılanlar, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
10 uncu madde gereğince verilecek bildirimde düzenleme kurulu üyesi olarak gösterilenlerden 9 uncu maddede belli edilen nitelikleri taşımayanlar, toplantı veya yürüyüşün yapılması hâlinde, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
11 ve 12 nci maddelerde yazılı görevleri yerine getirmeyen düzenleme kurulu üyeleri, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Güvenlik kuvvetlerine veya (…)(1) toplantı veya yürüyüş safahatının teknik araç ve gereçlerle tespit için görevlendirilenlere bu görevlerini yaptıkları sırada cebir ve şiddet veya tehdit veya nüfuz ve müessir kuvvet sarfetmek suretiyle mani olanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası hükmolunur.
C- 5271 sayılı CMK'nın
Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri
Madde 161 –...(9) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/146 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/141 md.) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir. Soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekili bizzat yapar. Başsavcı veya vekili, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi hâlinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunur...
Geçici Madde3- (Ek:15/8/2017-KHK-694/149 md.; Aynen kabul: 1/2/2018- 7078/144 md.)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez; bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam olunur. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında başlatılmış soruşturmalarda da bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik kararı verilemez.
V- HUKUKSAL DEĞERLENDİRME:
Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde konunun, Anayasa'nın 83. Maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" kapsamında kalıp kalmadığı ve Anayasanın geçici 20. Maddesine tabi olup olmadığı yönleriyle değerlendirilmesi gerekecektir.
A-) Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamı yönünden yapılan incelemede;
I- YASAMA SORUMSUZLUĞU:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/1. maddesi, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunu düzenlemektedir. Yasama sorumsuzluğu, yasama çalışmalarıyla ilgili fiiller yönünden milletvekilleri için tam ve sürekli bir koruma sağlar. Milletvekilleri sorumsuzluk kapsamına giren bir eylemden ötürü milletvekilliği sıfatı sona ermiş olsa dahi kovuşturulamazlar. Düzenlemenin amacı, milletvekillerinin yasama işlevlerini çekinmeksizin yerine getirebilecekleri bir ortam sağlamaktır.
İddianamede olayın anlatılış biçimi ve suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemin şekil ve icra tarzı itibariyle sanıkların, yasama sorumsuzluğundan faydalanamayacağında kuşku bulunmadığından, hukuki niteliği ve amacı itibariyle yasama dokunulmazlığından farklı olan bu kurum değerlendirme konusu yapılmayacaktır.
II- YASAMA DOKUNULMAZLIĞI:
a-Tanımı: Yasama organı üyelerinin korkusuzca görev yapabilmelerini sağlayacak, niteliği yönünde milletvekilinin fikir ve söz hürriyetinin eksiksiz ve serbestçe kullanması amacını güden bir anayasal hukuku kuralıdır (H.G.K1981/4- 1166,1984/365). Milletvekilleri aleyhinde yasama sorumsuzluğuna girmeyen ve suç olan fiillerinden ötürü meclisin kararı olmadıkça kovuşturmaya girişilememesidir (Dönmezer-Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1 sayfa 272)
b-Konu Bakımından Kapsamı: Yasama dokunulmazlığı aynı maddenin 2. fıkrasında milletvekillerine nispi ve geçici bir koruma sağlamaktadır. Dokunulmazlık kapsamında kalan eylemleri nedeniyle milletvekilleri, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar saklı kalmak üzere, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği iddiasıyla, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Yasama dokunulmazlığı ile sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlanmaktadır. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmaları ve tutuklamalar ile vazife yapmaktan alıkonulmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bahsedilen koruma iki şekilde ortaya çıkmaktadır; muhakeme engeli ve infaz engeli.
i-Muhakeme engeli olarak Yasama Dokunulmazlığı:
Anayasanın 83/2 inci fıkrası hükmü yasama dokunulmazlığını bir “kovuşturma engeli" olarak düzenlemiştir. Bu nedenledir ki, tahdidi olarak sayılan, tutulma/yakalama - gözaltına alma, sorguya çekilme ve tutuklama dışında kalan tüm soruşturma işlemleri yapılabilir. Soruşturma sonunda şartları oluşmuşsa kamu davası açılabilir. Fakat kovuşturma yapılamaz. 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddesi gereğince açılan davanın durmasına karar verilmelidir.
ii- İnfaz engeli olarak Yasama DokunulmazIığı:
Anayasanın 83/3 üncü fıkrasında yer alan dokunulmazlık ise bir infaz engeli olarak düzenlenmiştir. Bu dokunulmazlık, başlamış veya henüz başlamamış olan ceza mahkumiyetinin infazını milletvekilliğinin sona ermesine bırakmaktadır. Cezanın infazına engel olan bu dokunulmazlığın kalkması mümkün değildir. Söz konusu dokunulmazlık sadece milletvekilinin yeniden seçilememesi veya mahkum olduğu suç milletvekili seçilmeye engel bir suçsa 84.madde gereğince milletvekilliğinin meclis kararı ile düşürülmesi ile sona erer(M.Feyzioğlu Yasama Dokunulmazlığı sh.23-24).
Dokunulmazlığı kendiliğinden kalkan ya da meclis kararı ile kaldırılan milletvekili yapılan yargılama neticesinde mahkum olursa, kesinleşen mahkumiyet hükmü infaz edilmez, tutuklu milletvekili salıverilir.
c-İstisnaları: Yasama dokunulmazlığına 2. fıkrada iki istisna getirilmektedir;
aa- Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarla ilgili suçüstü halinin anlaşılması gerektiğinde tereddüt etmemek gerektir. 5271 sayılı CMK'nın tanımlar başlıklı 2. maddesinin 1/j bendinde suçüstü hali; 1. İşlenmekte olan suçu, 2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu, 3.Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade eder. Ağır Ceza Mahkemesinin görevi ise 5235 sayılı kanunun 12. maddesinde düzenlenmiştir,
bb- Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14'üncü maddesindeki durumlar:
Anayasanın ne 83/2'inci ne de 14'üncü maddelerinde, yasama dokunulmazlığı dışında kalacak bir suç tipine yer verilmektedir. 14. maddenin son fıkrasında "bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir," denilmekle yetinilmiştir. Tam da bu nedenle düzenlemenin, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan “kanunilik” ilkesine açık aykırılık oluşturduğu ve sonuç olarak belirsizlik-öngörülemezlik hali ile malül olduğu hususunda doktrinde ittifak bulunduğu görülmektedir (...Gözler Türk Anayasa Hukuku sh. 326, Yavuz Sabuncu Anayasaya Giriş sh.194,) Böylece anayasa vazı'ının, hangi suçların 14. madde kapsamında kalacağı yönündeki takdir hakkının hakime ait olmasını isteyen bilinçli bir boşluk oluşturduğu söylenebilir.
Anayasanın 83/2 inci maddesinde, “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” olarak işaret olunan, anılan maddede de 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler...”'i, aynı maddenin son fıkrası gereğince yaptırıma bağlayan ceza normlarının hangileri olduğu ya da olması gerektiği hususunda da doktrinde güçlü bir önerinin olmadığı görülmektedir.
Hakimin takdir yetkisini kullanırken suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, belirlilik (Lex Certa) ve kıyas yasağı (Lex stricta) yönünden sorunlu yanına işaret olunan düzenlemeyi, devletin müdahale/cezalandırma yetkisini “demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanma..."(AİHM.Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.3.1962 kararı) zorunluluğunu da gözeterek mümkün oldukça dar yorumlaması gerektiği açıktır. Bu cümleden olarak devletin siyasal fonksiyonlarına karşı işlenen ve konusunu, "Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyet” oluşturan suçların bu nev’iden suçlar olduğunda kuşku duymamak gerekir. Gerek mülga 765 sayılı TCK’nın 125-173.maddelerinde, gerekse mer’i 5237 sayılı TCK'nın 247-343. maddelerinde düzenlenen Devlete karşı suçlardan, anılan değerleri doğrudan koruyan suçların, 3713 sayılı Yasanın 1'inci maddesindeki tanım da dikkate alındığında aynı yasanın 3 üncü maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar olduğu söylenebilir.
Uygulamada terör örgütünün propagandasını yapmak suçu da 14. madde kapsamında kabul edilmektedir (9.C.D.2007/9370-2008/617sy, 16.C.D.2015/8449- 2016/4723)
Bu istisna halinin uygulanması, iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır;
aa-Failin eyleminin, ”Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri” cezalandıran bir suçu oluşturduğu iddia edilmeli,
bb-Bu suçlarla ilgili soruşturma seçimden önce başlatılmalıdır.
Diğer taraftan; 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun "Tanımlar" başlıklı ikinci maddesinde "toplantı"nın; "Belli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından bu kanun çerçevesinde düzenlenen açık ve kapalı yer toplantılarını", gösteri yürüyüşünün ise, "Belirli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından kanun çerçevesinde düzenlenen yürüyüşü" ifade ettiği açıklanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı" başlıklı 34. maddesinde, "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir...";
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü" başlıklı 11. maddesinde de, "Herkes, asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir" şeklinde düzenlemelere yer verilmiş;
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun 3. maddesinde ise herkesin, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre şiddet veya silah kullanmadan kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla gösteri veya toplantı yürüyüşü düzenleyebileceği hüküm altına alınmıştır.
Toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma hakkı, çoğulcu demokrasinin kurulması, farklı kültürel, dini, siyasi, sanatsal ve benzeri fikirlerin oluşabilmesi ve bir arada yaşayabilmelerinin toplum içinde içselleşmesi açısından önemlidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 34. maddesine göre, "Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ancak millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir."; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre de, "Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak milli güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Maddede, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir" şeklinde sınırlama öngörülmek suretiyle, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının sınırsız olmadığı ortaya konulmuştur.
Görüldüğü gibi gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, ancak "demokratik bir toplumda gerekli olma" kriteri gözetilmek şartıyla, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla sınırlanabileceğini düzenlemektedir. Bununla birlikte soyut kamu düzeni ve kamu güvenliği tehlikesine dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklanmamalı; göstericilerin saldırgan ve tehdit edici herhangi bir davranış sergileyip sergilemedikleri tespit edilmelidir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, "Kendine özgü rolü ve özel uygulama alanı bulunmakla birlikte, 11. maddede düzenlenen haklar, 10. maddenin ışığında incelenmelidir. Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden biri, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır." (Ollinger/Avusturya, 29.06.2006, No: 76900/01) "Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, trafiği aksatmak gibi etkilerle günlük yaşam düzenini bir derece bozabilir. Göstericiler şiddet içeren hareketlerde bulunmadıkları sürece, resmi makamların, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan toplantı hakkının özüne halel gelmemesi için barışçıl nitelikteki toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermesi gerekmektedir." (Disk-Kesk/Türkiye, 27.11.2012, No: 38676/081; Nurettin Aldemir/Türkiye, 18.12.2007, No: 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02, 32138/02)
"Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikli radikal tedbirler -yetkililere göre kullanılan ifade ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasadışı da olabilir- demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır." (Gün/Türkiye, 18.06.2003, No: 8029/07) "Önceden izin alınmamış olsa bile barışçıl bir şekilde yapılan gösterilerde kolluğun bir miktar tolerans göstermesi gerekmektedir." (..../Türkiye, 05.12.2006, No: 74552/01) şeklinde kararlar verilmiştir.
Öğretide de, "Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden birisi de, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğünün bir başka görünümü olarak değerlendirilebilir ve bu çerçevede demokratik bir toplum bakımından temel hak niteliğindedir. Kişiler, siyasi, sosyal, kültürel ve benzeri nedenlerle toplanırlar ve gösteriler, yürüyüşler, mitingler düzenleyerek görüşlerini toplu olarak ifade ederler. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasına sınırlama getirilirken, Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası dar yorumlanmalı ve Sözleşmenin 10. maddesi altında geliştirilen içtihatlar ile birlikte değerlendirilmelidir. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, ifade özgürlüğü benzeri bir korumadan faydalanır." (....-..., İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama Ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, Council of Europe, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı, 1. Baskı, Ankara 2013, s. 430); "İfade özgürlüğü ve dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlükleri belirli bir ölçüde abartmayı hatta tahrik etmeyi de kapsar." (...., Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadında Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2011 s. 599);
2911 sayılı Kanunda "toplantı ve gösteri yürüyüşü" kavramlarının, "halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu oluşturmak suretiyle o konuyu benimsetmek" olarak tanımlanması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Ollinger/Avusturya (29.09.2006, 76900/01) ve Barankevich/Rusya (26.07.2007, 10519/03) kararlarında, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin ifade özgürlüğü ile ilişkisinin açıkça vurgulanması hususları gözetildiğinde, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin bizzat yöntem olarak meşru ve mutat olduğu; düşünce ve kanaat açıklamanın özüne uygun bulunduğu ve sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemlerinden biri olduğu kabul edilmelidir. İstikrar kazanmış Yüksek Yargıtay içtihadları da aynı doğrultudadır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 11.07.2014 tarih 2013/9-386 esas, 2014/353 sayılı kararı)
Diğer yönden 2911 sayılı Kanunun 28. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen ''Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşü düzenlemek'' fiili; hazırlıklar da dahil olmak üzere toplantı veya yürüyüşün yapılabilmesi için gerekli her türlü işlemi yapmak; ''yasadışı toplantı ya da gösteri yürüyüşünü yönetmek'' fiili; topluluğun dağılmaması, amaçlanan doğrultuda devam etmesi için topluluğa ya da etkin bazı kişilere gerekli talimatları vermek, duruma göre, insiyatif geliştirmek, gerekli idare işlemlerini yapmak, topluluğu hareketlendirmek ve yönlendirmek; ''kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşünü düzenleyen ve/veya yönetenlerin hareketlerine katılmak'' fiili ise, bu toplantı veya yürüyüşü düzenleyen ve yönetenlerden olmamakla birlikte, bizzat toplantı ve yürüyüşte hazır bulunarak bu kişilerin hareketlerini paylaşmak anlamına gelmektedir. (Anayasa Mahkemesinin 2011/39 Esas, 2012/37 Karar sayılı kararı; RG:13.10.2012, 28440; Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 22.06.2016, 2016/1725-4550 sayılı kararları)
2911 sayılı Kanunun 28. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suç seçimlik hareketli bir suç olup, bu suçun oluşması için failin ''düzenlemek, yönetmek veya düzenleyen veya yönetenlerin hareketlerine katılmak'' fiillerinden birini işlemesi suçun oluşması için yeterlidir. Nitekim; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25.06.1979 gün ve 232-303 sayılı kararında da; 2911 sayılı Kanunun 28/1. maddesinin suç tarihindeki karşılığını oluşturan 171 sayılı Kanunun 18/1. maddesindeki yazılı suçun; kanunsuz toplantı ve yürüyüşün ''tertip edilmesi'', ''idare edilmesi'' ve ''tertip ve idare edenlerin hareketlerine bilerek iştirak edilmesi, hareketlerinin paylaşılması'' durumunda oluşacağı ifade edilmiştir.
Şu hale göre, somut olay yönünden 2911 sayılı yasanın gerek 28/1 maddesinde düzenlenen suçun, soruşturmasının seçimden önce başlatıldığında ve öngörülen cezanın tür ve miktarı itibariyle "ağır cezayı gerektiren" bir suç olmadığında kuşku bulunmadığı gibi, 3713 sayılı kanun kapsamında bir terör suçu ve/veya "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri” cezalandıran bir suç tipi olmadığında da tereddüt edilmemelidir.
Bu nedenle sanıklara atılı suçun niteliği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret olunan ve 14/2. maddesi kapsamında kalan suçlardan olmadığı ve kovuşturma sürecinde yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında yasama dokunulmazlığı nedeniyle Anayasanın 83/2. maddesi uyarınca işlem yapılması gerektiği anlaşılmaktadır.
T.C. Anayasasının 90/son fıkrasında “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konularda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
Temel hak ve hürriyetlere ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli protokoller Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmıştır. Anayasal düzenleme karşısında, ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesi bir iç düzenleme şekline dönüşmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de; kişinin hakkı ile toplumun çıkarı ve özellikle kişinin temel ifade özgürlüğü hakkı ve demokratik toplumun terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı kendini korumaya ilişkin meşru hakkı arasında bir denge kurulması ihtiyacını beraberinde getirmektedir. (Zana v. Türkiye) Devletlerin terör ile mücadelesinin zorluklarına vurgu yaparak, müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, hedeflenen meşru amaca uygun olup olmadığını, devlet yetkililerince ileri sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli bulunup bulunmadığı ortaya konulmalıdır. (Yılmaz ve Kılıç/ Türkiye davası)
Terör ile mücadele kendine özgü bir takım zorlukları barındırdığından devletler bu mücadelede daha geniş bir takdir marjına sahip olduğu kabul edilmekle birlikte terör ile mücadelede bir hukuk rejimidir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerin ihmal edilebileceği bir alan değildir.
Toplantı veya gösteri yürüyüşünde olsun veya olmasın; yazı veya sözler (atılan slogan, taşınan pankart veya giyilen üniforma) ile verilen mesajın şiddete çağrı, tahrik ve teşvik edici ya da silahlı direnişe ve isyana davet şeklinde veya insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtacak nefret söylemi olup olmadığı değerlendirilmeli, doğrudan veya dolaylı şiddete çağrı var ise sanığın kimliği, konumu, konuşulan yer ve zamanı gibi açık ve yakın tehlike testi bakımından analize tabi tutulmalıdır.
İfade özgürlüğü sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak saldırgan, şok eden, rahatsızlık veren veya ayrılık yaratabilen fikirler içinde uygulanabilmelidir.
Ancak, devletin birliği ve anayasal düzenine karşı suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 14. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır. Bu madde de 2001 yılında yapılan değişiklik ile, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri yıkmak "amacı ile kullanılamayacağı" hükmü yerine, bu hak ve özgürlükleri yıkmayı "amaçlayan faaliyetler" olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. Yapılan değişiklik ile madde metninde yer verilen "faaliyet" deyiminin sadece eylemi mi yoksa ifade hürriyeti sınırları dışında kalan yasalarda suç olarak tanımlanan düşünce açıklamalarını da içerip içermediği sorunun özünü teşkil etmektedir. Doktrinde "faaliyetin" maddi eylemi içerdiğini ileri sürenler olduğu gibi, eylem ve söylemi içerdiğini ifade eden görüşler de mevcuttur. Nitekim ...; “Bu düzenleme, fiil ya da suç tipini değil amacı esas almaktadır.” görüşünü savunarak, farklı bir bakış açısı sergilemiştir.
Yargısal içtihatlara bakıldığında Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih 2002/1 Esas, 2008/1 Karar sayılı kararında;
"Düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini, ancak her düşünce açıklamasının değil, demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu değerlendirilmelidir." sonucuna varmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.03.1962 tarihli kararında, "demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır." demek suretiyle 14. maddenin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir.
Avrupa Sözleşmesinin 17. maddesindeki hak ve özgürlüklerin, yine hak ve özgürlükler kullanılarak ortadan kaldırılmasının yasaklanacağına dair ilke ile, Anayasamızın 14. maddesindeki benzer düzenlemenin amacı yönünden, yukarıda yer verilen yargısal karar ve doktrindeki görüşler Dairemizce de benimsenmiş olup; ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemler Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanılması niteliğinde görüldüğünden, demokrasi ile yönetilen ülkelerde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli üyelerin bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin ettikleri ve demokrasiyi koruma yükümlülükleri de bulunduğu gözetildiğinde, demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edememesi Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun olacağının kabulü gerekmektedir.
Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir. Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalara bağlı değildir (CMK 225. m.). Mahkeme, iddianamede gösterilen eylem/eylemler ile bağlı ise de, iddia makamı tarafından suçun vasıflandırılmasıyla bağlı değildir. Suçun vasıflandırılmasında ceza hukuku kuralları çerçevesinde özgürce karar verebilecektir.
Diğer taraftan Anayasanın 12. maddesinin "Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır.
Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir.
B-Anayasanın Geçici 20. maddesi yönünden yapılan değerlendirme:
İncelemeye konu talepnamede de işaret olunduğu üzere geçici 20.madde ile ilgili olarak Dairenin görüşü şöyledir;
6718 sayılı Kanunun 1. maddesiyle 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklenen geçici 20. maddenin birinci fıkrası, maddenin TBMM’de kabul edildiği 20.05.2016 tarihi itibariyle; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet Başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, TBMM Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi olan “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. " hükmünün uygulanmayacağını öngörmektedir.
Anayasanın yasama dokunulmazlığını öngören 83. ve milletvekilliğinin düşmesini düzenleyen 84. maddeleri gözetildiğinde, Anayasa'nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararlarının hukuki niteliği itibarıyla münferit birer parlamento kararı olduklarında duraksama bulunmamaktadır.
Geçici 20. madde ise, 316 milletvekili imzasıyla 12.4.2016 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” ile başlayan yasama süreci sonunda kabul edilmiştir. “Teklif’ ile başlayan süreç, “Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halk oylamasına katılma” başlığını taşıyan Anayasanın 175. maddesinin öngördüğü “özel” süreçtir. Bu sürecin teklif, oylama, kabul ve yürürlüğe girme yönlerinden özel biçim koşulları olduğu gibi, bu süreç sonunda ortaya çıkan Meclis iradesine özel hukuksal sonuçlar bağlanmıştır... (Anayasa Mahkemesi. 2016/54- 2016/117 sayılı ve 3.6.2016 tarihli kararı)
Talep konusu, suç teşkil eden eylem gerçekleştirdikleri gerekçesi ile haklarında fezleke hazırlanıp dosyaları ilgili kurumlara iletilen ve Anayasasının geçici 20. maddesi ile dokunulmazlığı kaldırılmış olan milletvekillerinin, yeniden seçilmeleri halinde, Anayasanın 83/4. maddesindeki teminattan yararlanıp yararlanamayacağıdır. Bilindiği üzere, süreli veya geçici kanunlar olağanüstü halleri ve geçici durumları karşılamak amacıyla ve dolayısıyla nitelikleri yönünden geçici olarak veya kanun metninde açıkça belirtilen süre kadar yürürlükte kalmak üzere meydana getirilirler. Bu ilke Anayasamızda yer alan geçici hüküm niteliğindeki düzenlemeler içinde geçerlidir.
Geçici 20. maddenin düzenlenmesindeki yasa koyucunun amacı madde metninden açıkça anlaşılmakta mıdır? Yoksa bu amacı belirlemek açısından yorum yöntemine mi başvurulmalıdır. Yorum, bir pozitif hukuk metni olan kanunun anlam ve kapsamını belirlemek amacıyla kanun koyucunun iradesinin ne olduğunu anlamak için yapılan fikri faaliyetler olarak adlandırılmaktadır. Kanun koyucunun amacı tam olarak anlaşılamıyorsa bu yönteme başvurulmalıdır. Bir kanun hükmünün yorumlanmasında ilk başvurulacak araç bu hükmün lafzıdır (Erem, Türk Ceza Hukuku syf. 101). Bu yorum, kanun hükmünde yer alan kelimelerin anlamının tespiti ve gramer kurallarının uygulanması suretiyle yapılmaktadır (Tosun, Ceza Hukuku syf. 111).
Lafzı yorum ile, bir kanun hükmünün anlam ve kapsamı tam olarak anlaşılamamış ise, yorum yapabilmek için; kanunun hazırlık çalışmalarından, kanunun sistematiğinden, kanununda düzenlenen hukukun müessesesi tarihçesinden, kanunla düzenlenen müesseseye ilişkin mukayeseli hukuktaki düzenlemelerden ve hukukun genel ilkelerinden yararlanmak gerekir.
"Bir kanun maddesinde yer alan hükümle ilgili olarak hazırlık çalışmaları sırasında yapılan tartışmalar, ileri sürülen görüşler sonucunda ortaya çıkan madde gerekçesinin, kanunun hükmünün anlam ve kapsamının tam olarak anlaşılmasına katkıda bulunan önemli bir yorum aracı olduğundan kuşku yoktur. Ancak belirtmek gerekir ki, madde gerekçesi bir hüküm değildir... madde gerekçesinin bağlayıcı olup olmadığı yönünde yapılan tartışmaların hukuk bilimi ile telifi kabil bir yönü bulunmamaktır.” (..., TCH, 7. basım syf. 115).
Doktrinde de tartışmalı olan konuyla ilgili olarak şu görüşler ileri sürülmektedir; “Anayasanın geçici 20. maddesi kapsamına giren milletvekilleri hakkında, yukarıda değindiğimiz Anayasa m.83/4 uygulanır mı? İlk bakışta Anayasa m.83/4 'im tüm vekilleri kapsayacağı, bu nedenle de geçici 20. madde kapsamına giren ve dokunulmazlığı bu madde ile kaldırılan milletvekilinin yeniden seçilmekle, hakkında geçici 20. madde uyarınca yürütülen yargılamanın ve yargılamaya bağlı olarak tatbik edilen koruma tedbirlerinin son bulacağı, geçici m. 20 ile dokunulmazlığı kaldırılsa bile tekrar seçilen vekil hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için, Meclisin dokunulmazlığı kaldırması gerektiği, aksi halde yalnızca 26. Dönemi kapsayan geçici 20. maddenin tatbiki suretiyle yargılamaya ve koruma tedbirlerine 27. Dönemde otomatik olarak devam edilemeyeceği fikri ileri sürülebilir. Gerçekten de bu bakış açısı, Anayasa m. 83/4 'ün mantığına da uygundur.
Bununla birlikte; geçici m.20’nin özel düzenleme olduğu, 20.05.2016 tarihine kadar işlem görmüş vekil dosyaları ile ilgili dokunulmazlığın kaldırılmasının veya vekilliğin bitmesinin beklenmeyeceği, Meclis kararına gerek olmaksızın geçici md. 20 ile dokunulmazlığı kaldırılan vekilin doğrudan yargılanacağı, bu bakımdan Anayasa md.83/4 ’ün konu ile ilgili “genel hüküm” olması nedeniyle, “özel hüküm” niteliği taşıyan geçici 20. maddeyi etkilemeyeceği, kaldı ki Anayasa m.83/4’ün Meclisin dokunulmazlığını kaldırdığı vekillerle ilgili durumu düzenlediği, bu nedenle de Anayasa m.83/2'den ve 83/4'ün, dokunulmazlığı geçici m.20 ile kaldırılan milletvekillerini korumayacağı, geçici m.20’nin bu tespitin aksini öngören bir açıklığa da sahip olmadığı, sonuç olarak geçici m. 20 kapsamına giren milletvekilleri hakkında yargılama süreçlerinin, buna bağlı olarak tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’ha göre değerlendirileceği belirtilmelidir ki, kanaatimizce geçici 20. maddenin lafzı, içeriği, amacı ve gerekçesi bu ikinci görüşe daha uygun düşmektedir. ” (www..hukukihaber.net.makale5942 Erişim tarihi: 19.07.2018 prf Dr. Ersan Şen)
"Değişiklik ile Anayasa’nın 83. maddesi ikinci fıkrasının birinci cümlesinin yürürlüğe girecek geçici 20. maddesi hükmü ile yine 83. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları arasında tutarsızlıklar bulunmakta; maddenin son fıkrası da örtülü olarak yürürlük değerini kaybetmektedir." (www.güncelhukuk.com, dokunulan dokunulmazlık, Erişim tarihi: 19.07.2018 Prof Dr. Koksal Bayraktar).
Anayasa yapıcının amacı ve kanunun kapsamının belirlenmesi açısından uygulama ve doktrindeki görüşler dikkate alındığında; madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere 20.05.2016 tarihi itibariyle ilgili birimlere intikal etmiş dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin dosyalan bulunan Milletvekilleri hakkında, “bu dosyalar bakımından'” Anayasanın 83. maddesi 2. fıkra 1. cümlesinin uygulanamayacağı öngörülmüştür.
Bu itibarla geçici 20. maddenin, yasama dokunulmazlığına ilişkin genel hüküm niteliğindeki 83/2 inci fıkrasına nazaran “Anayasal bir özel hüküm” olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anılan hükmün geçici madde olması, hükmün Anayasal hükmü olma niteliğini değiştirmeyeceği gibi özel hüküm olması nedeniyle genel hüküm karşısında öncelikle uygulanma zorunluluğu hukukun temel ilkelerindendir. Madde metninin sarahatine göre, düzenlemenin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına dair bir parlamento kararı olmadığı açıktır. Doğrudan Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin, 20.5.2016 tarihi itibariyle işlem görmüş dokunulmazlık dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından uygulanamayacağı öngörülerek, aynı madde fıkrasında yer alan iki istisna durumuna bir üçüncü istisna olarak eklendiği görülmektedir.
Şu hale göre, dokunulmazlık statüleri geçici 20.madde kapsamında kalan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının, tıpkı ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlarda olduğu gibi kendiliğinden kalktığının kabulü gerekir. Böylece kovuşturma hukuku yönünden genel hükümlere tabi olan milletvekilinin, yeniden seçilmesi halinde, önceki dokunulmazlığı hukuki niteliği itibarıyla “münferit bir parlamento kararı olan dokunulmazlığın kaldırılması kararı” ile kaldırılmadığından, Anayasa'nın 83/4. maddesi gereğince yeni bir dokunulmazlık korumasına kavuştuğunun kabulüne de imkan bulunmamaktadır. Hakkındaki kovuşturmanın TBMM'nin dokunulmazlığı yeniden kaldırmasına gerek duyulmaksızın genel hükümlere göre devam etmesi gerekir.
Ancak Anayasa Mahkemesi'nin anılan madde ile ilgili düşüncesi ise 17.09.2020 tarih, 2018/30030 başvuru numaralı, ... başvurusunda şu şekilde ifade edilmiştir:
"...86. Somut olayda Anayasa'nın 83. maddesinin "Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz." biçimindeki ikinci fıkrasının genel hüküm; geçici 20. maddenin "bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz" biçimindeki hükmünün ise genel hükme getirilen bir istisna hükmü olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmamaktadır.
87. Bu kapsamda her bir dokunulmazlık statüsünün bir yasama döneminde kazanılıp yasama dönemi sona erdiğinde de kaybedileceğini ifade eden 83. maddenin "Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır." biçimindeki dördüncü fıkrasına getirilmiş bir istisna hükmü bulunmamaktadır. Başka bir deyişle tekrar seçilen milletvekilinin Anayasa'nın 83. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca yeniden dokunulmazlık kazanacağı kuralı esastır ve geçerliliğini korumaktadır.
88. Geçici 20. madde açık bir şekilde ikinci fıkraya bir istisna getirdiğine göre tekrar seçilen milletvekilinin 83. maddenin dördüncü fıkrası uyarınca yasama dokunulmazlığını kazanmasını engelleyen bir istisna hükmü yoktur. Böyle bir istisna hükmü anayasa koyucu tarafından ayrıca ve açıkça konulmadığına göre yeni seçilen milletvekilleri 83. maddenin sağladığı dokunulmazlıktan tam olarak faydalanır, TBMM yeniden dokunulmazlığını kaldırmadığı sürece haklarında soruşturma yürütülemez ve kovuşturma yapılamaz.
89. Anayasa koyucu geçici 20. maddede yeni bir istisna konulması veya yorum yoluyla istisnanın kapsamının genişletilmesi konusunda yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kaldı ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile istisna da oluşturmaz. İstisna getirmek kuralı değiştirmek olduğuna göre yargı organının böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla bir konuda istisna yok ise yargı organı genel kuralı uygulamak zorundadır. Somut olayda geçici 20. maddede tekrar seçilen milletvekilinin yasama dokunulmazlığından faydalanmasını engelleyen ayrı ve açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda yapılması gereken istisnanın kapsamını yorum yoluyla genişletmek veya yorum yoluyla yeni bir istisna getirmek değil genel kuralı uygulamaktır.
90. Eldeki somut uyuşmazlıkta genel kural olan Anayasa'nın 83. maddesi dar, istisna olan geçici 20. madde ise geniş yorumlanmıştır. Bir istisna geniş yorumlanamaz ve istisnanın kapsamı genişletilemez. Bu ilkenin doğal sonucu olarak başvurucunun yeniden milletvekili seçilmesinden sonra statüsünün geçici 20. madde ile getirilen istisna kapsamına girip girmediği konusunda tereddüt oluşmuş ise başvurucunun durumunun o istisnanın kapsamına girmediği, dolayısıyla kaideye tabi olduğu kabul edilmelidir.
91. Anayasal bir kurum olan yasama dokunulmazlığı milletvekillerinin bir engelle karşılaşmadan yasama faaliyetlerine serbestçe katılmalarını sağlamaya yönelik bir koruma mekanizması niteliğindedir. Bu nedenle yasama dokunulmazlığı, temsili demokrasisinin işleyişi bakımından önemli bir işleve sahiptir. Anayasa yargısına hâkim olması gereken hak eksenli yaklaşım yasama dokunulmazlıklarına ilişkin anayasal kuralların yorumlanması için de geçerlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında bu yaklaşımının bir sonucu olarak Anayasa'nın 83. maddesine getirilen istisnaların Anayasa'nın 67. maddesinde güvence altına alınan seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı da dikkate alındığında "dar ve özgürlük lehine yorumlanma"sı gerektiğini ifade etmiştir (Mustafa Ali Balbay, 114; Mehmet Haberal, B. No: 2012/849, 4/12/2013, 99).
92. Buna karşın başvurucunun milletvekili seçildikten sonra yargılandığı davada durma kararı verilmeyerek tahliyesine hükmedilmeksizin yargılanmaya devam olunması ve bölge adliye mahkemesinin mahkûmiyet hükmünün onanması Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün lafzına ve amacına aykırı olarak geniş bir biçimde ve başvurucunun Anayasa'nın 67. maddesinde koruma altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının aleyhine olacak şekilde yorumlanması ile mümkün olmuştur.
93. Sonuç olarak Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün yeniden milletvekili seçilen başvurucu hakkında uygulanması mümkün değildir. Yeniden milletvekili seçilen başvurucunun Anayasa'nın geçici 20. maddesi kapsamında değerlendirilerek genel hüküm olan 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gereği dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmemesi, maddenin sözüyle çelişen ve anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum olmuştur."
AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu:
28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, değişiklik gerekçesinde, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır.
Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre AİHS, iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini "destek norm" olarak kabul etmektedir. AİHM ise sözleşmeyi, "yasa sözleşme" olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve AİHM içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşmenin "Kararların bağlayıcılığı ve infazı" kenar başlıklı 46/1. maddesine göre; Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler.
AİHS ile AİHM'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile AİHM arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının,"ikincillik ilkesi", "takdir alanı doktrini" ve "dördüncü derece yargı yeri doktrini" gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07/5/2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır.
Gerek AİHM (Kemmche/Fransa, B.No:17621/91,24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip, itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir.
Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay Başvurusu ile ilgili olarak 15.3.2018 tarih 2018/3007 sayılı kararında, ilgili AİHM ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28/4/2015 tarihli ve E.2013/9-464, K.2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur.Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir;
"...Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen AİHM kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır (Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21/10/2013, § 137). AİHM'e göre bu, Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında AİHM tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137)
AİHM, Hasan Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30/4/2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun AİHM'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHM, Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (Hasan Uzun, § 66).
2010 yılında Anayasanın 148 maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir:
Anayasanın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Sözleşme ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa'nın 148. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir.
6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, "bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği" ve "bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi" ile sınırlıdır.
Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz.
Bu hükümlerin Anayasa'nın 148. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelere göre yapar.
Dolayısıyla Anayasa ve Kanunda bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. Ahmet Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; Sabahat Beğik ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasa'daki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa'da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme "kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi" veya "yerindelik denetimi" olarak nitelendirilemez.
Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hale geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz. §§ 40, 48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasa'daki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur."
Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak AİHM /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. AİHM ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (... Bireysel Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları TBB Dergisi).
Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine "hukuk düzeninin tekliği" ilkesi de müsaade etmez.
Bu nedenle Anayasanın geçici 20. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin Daireyi de bağlayan kararı doğrultusunda yorumlanması ve anlaşılması gerektiğinden; Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün, yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında uygulanması mümkün değildir. Genel hüküm niteliğindeki Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gereği dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmesi gerekir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde: 27.12.2015 tarihinde işlendiği iddia olunan müsnet 2911 sayılı Kanuna muhalefet suçunun niteliği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret olunan ve 14/2. maddesi kapsamında kalan suçlardan olmaması ve gerekse Anayasanın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün, yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında uygulanmasının mümkün bulunmaması karşısında, Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gözetilerek verilen durma kararında hukuka aykırılık görülmediğinden istemin reddine karar verilmiştir.
V- SONUÇ; Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 02.02.2022 tarih ve 2022/11418 sayılı kanun yararına bozma isteminin, tebliğnamedeki düşünce de yerinde görülmediğinden, CMK'nın 309. maddesi uyarınca REDDİNE, dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE,11.10.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
3. Ceza Dairesi 2022/1234 E. , 2022/3922 K.
"İçtihat Metni"
I-TALEP:
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.12.2021 tarih ve 2021/138300 sayılı yazısı ile Silahlı terör örgütüne üye olma, terör örgütü propagandası yapmak ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet etmek suçlarından sanık ... hakkında yapılan yargılama sırasında, adı geçen sanığın yeniden milletvekili seçilerek Anayasa'nın 83. maddesi kapsamında dokunulmazlığa sahip olduğundan bahisle, Anayasa'nın 83/2 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/8. maddeleri gereğince, kamu davasının durmasına dair Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 18/02/2021 tarihli ve 2016/244 esas, 2021/92 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.
Dosya kapsamına göre, suçların işlendiği 28/05/2015, 21/07/2015, 06/08/2015, 24/11/2015 ve 2016 tarihleri itibarıyla 25 ve 26. dönem milletvekili olan ve hakkında soruşturma başlatılarak, yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları Adalet Bakanlığı'nda bulunan, ancak 20/05/2016 tarihinde kabul edilerek 08/06/2016 tarihli ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6718 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile Türkiye Cumhuriyet Anayasası'na eklenen geçici 20. maddede yer alan, "Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir." hükmü ile dokunulmazlığı kaldırılan sanığın, üzerine atılı suçlardan açılan kamu davasının yargılaması sırasında, bu kez 24/06/2018 tarihinde
yapılan milletvekili seçimlerinde yeniden 27. dönem milletvekili seçilmesi üzerine, Anayasa'nın 83/4 ve 5237 sayılı Kanun'un 223/8. maddeleri gereğince sanık hakkındaki kamu davasının durmasına karar verilmiş ise de,
Anayasa'nın 83. maddesinde yer alan, "(2) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır. (4) Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır." şeklindeki düzenleme ile,
Benzer bir olaya ilişkin Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 20/09/2018 tarihli ve 2018/2088 esas, 2018/2728 karar sayılı ilamında, "...geçici 20. maddenin, yasama dokunulmazlığına ilişkin genel hüküm niteliğindeki 83/2 inci fıkrasına nazaran “Anayasal bir özel hüküm” olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anılan hükmün geçici madde olması, hükmün Anayasal hüküm olma niteliğini değiştirmeyeceği gibi özel hüküm olması nedeniyle genel hüküm karşısında öncelikle uygulanma zorunluluğu hukukun temel ilkelerindendir. Madde metninin sarahatine göre, düzenlemenin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına dair bir parlamento kararı olmadığı açıktır. Doğrudan Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin, 20.5.2016 tarihi itibariyle işlem görmüş dokunulmazlık dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından uygulanamayacağı öngörülerek, aynı madde fıkrasında yer alan iki istisna durumuna bir üçüncü istisna olarak eklendiği görülmektedir.
Şu hale göre, dokunulmazlık statüleri geçici 20. madde kapsamında kalan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının, tıpkı ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar da olduğu gibi bu dosyalar sonuçlanıncaya kadar dokunulmazlıklarının bulunmadığının kabulü gerekir. Böylece kovuşturma hukuku yönünden genel hükümlere tabi olan milletvekilinin, yeniden seçilmesi halinde, önceki dokunulmazlığı hukuki niteliği itibarıyla “münferit bir parlamento kararı olan dokunulmazlığın kaldırılması kararı” ile kaldırılmadığından, Anayasa'nın 83/4. maddesi gereğince yeni bir dokunulmazlık korumasına kavuştuğunun kabulüne de imkan bulunmamaktadır..." şeklinde yer alan açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde,
Somut olayda, sanığın 24/06/2018 tarihinde yeniden milletvekili seçilmeden önce, Anayasanın geçici 20. maddesi kapsamında dokunulmazlığının kaldırılarak, hakkında soruşturmaya başlanıldığı ve kamu davası açıldığı, bu durumda yeniden milletvekili seçilmiş olsa dahi, işlenen suçun nev'ine bakılmaksızın bu dosyalar sonuçlanıncaya kadar Anayasa'nın 83/2.maddesinde yer alan düzenleme gereğince milletvekili dokunulmazlığından faydalanamayacağı cihetle, yargılamaya devam
edilerek esas hakkında bir karar verilmesi yerine, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 04/11/2021 gün ve 94660652-105-04-12093-2021-Kyb sayılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrak Dairemize gönderilmiştir.
II- OLAY ;
Suç tarihlerinde milletvekili olan ve yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin fezlekeleri, 08/06/2016 tarih ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6718 sayılı Kanun ile Türkiye Cumhuriyet Anayasası'na eklenen geçici 20. maddesi uyarınca ya da genelgeye uygun tanzim edilmemesi nedeni ile iade edilen ancak yargılama sürecinde, 24/06/2018 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde yeniden 27. dönem milletvekili seçilen sanık ... hakkında, süreçte tanzim olunan iddianamelere matuf diğer davalarının da birleştiği Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/244 esasına kayıtlı davada yapılan yargılama neticesinde, 18/02/2021 tarih, 2016/244 esas ve 2021/92 sayılı karar ile "yargılama sürecinde yeniden milletvekili olması nedeni ile yasama dokunulmazlığı kaldırılıncaya kadar ya da milletvekilliği sona erinceye kadar yargılamanın, CMK'nın 223/8. maddeleri gereğince durmasına" karar verilmiştir.
Yargılamaya konu suçların, Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14. maddesindeki durumlar" yönünden değerlendirilmesi gerekliliği karşısında, birleşen dava dosyalarına dair bir kısım bilgilere yer verilmek sureti ile uyuşmazlığa konu olayın anlatılmasında fayda bulunmaktadır. Bu kapsamda dava dosyalarına ilişkin bilgiler özetle, şöyledir;
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 20.10.2016 tarih, 2016/307 esas ve 2016/199 karar sayılı birleştirme kararına konu dava dosyasında;
Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının 19.10.2016 tarih 2016/5707 soruşturma, 2016/1581 esas ve 2016/199 nolu iddianamesi ile sanık ...'ün, diğer sanıklar ... ve... ile birlikte terör örgütü propagandası yapmak suçundan, 3713 sayılı TMK'nın 7/2 ve 53/1 maddelerinden cezalandırılması istenilmiştir.
İddianamede özetle, Doğubayazıt C. Başsavcılığınca tamamlanan tahkikat evraklarının, 6723 Sayılı Kanun hükümleri gereği fezlekeye bağlanarak gönderilmesi üzerine başlatılan soruşturmada, 07.06.2015 tarihinde gerçekleştirilen 26. dönem milletvekilli genel seçimlerine yönelik 28.05.2015 tarihinde Doğubayazıt ilçe merkezinde yapılan açık hava toplantısında, HDP Ağrı milletvekili adayı ve halen milletvekili sıfatı taşıdığı belirtilen sanığın, yaptığı konuşmasında terör örgütünün yapmış olduğu mücadeleden direniş olarak bahsettiği ve bu direnişin Doğubayazıt'ta devam ettiğini, yeni ve canlı kaldığını ifade ederek bölücü terör örgütünün yöntemlerini meşru göstermeye çalışarak silahlı terör örgütü PKK/KCK'nın propagandasını yaptığı iddia edilmiştir.
Bahse konu konuşma şöyledir;
"Aziz bazid halkı cefakar fedakar halk başım gözüm üzerine hoş geldiniz kürt hikayesi direniş hikayesidir hep öldürdüler ve işkence ettiler ama direnişimiz hep yeni ve canlı kalmıştır. Bazidin ruhunda var. Onların gözleri görmüyor gözlerini açsınlar direniş ruhu bazid te devam ediyor ne zaman zora girseler ellerini hemen dinimize islam dinimize atıyorlar her ne kadar deselerde biz kardeşiz dinimiz bir gelin bize yardım edin bizi unutmuşlar bize siz yoksunuz dediler dilimizi vermemişler, görüyorlar ki bu vatanın partisi gün gün sesini yükseltiyor", "bugün HDP yeni bir dünya kuruyor bu yeni dünya sizin için topluluğumuz ve halkımız için bu büyük bir fırsat önümüze gelmiştir barış için sayın Öcalan m özgürlüğü ve tüm özgürlükler için oylarınızı HDP ye verin" şeklinde konuşma yaptığının tespit edildiği, konuşmanın bazı bölümlerinde; "kürt hikayesi direniş hikayesidir hep öldürdüler ve işkence ettiler ama direnişimiz hep yeni ve canlı kalmıştır. Bazidin ruhunda var. Onların gözleri görmüyor gözlerini açsınlar direniş ruhu bazid te devam ediyor"
İl Seçim Kurulunun 11.11.2015 tarihli yazısı ile 26. Dönem milletvekili seçimlerinde milletvekili seçildiği bildirilen sanık hakkında, atılı suçtan dokunulmazlığının kaldırılması hususunda düzenlenen Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının 16.12.2015 tarih, 2015/3 nolu fezlekesi, Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün 10.06.2016 tarihli yazısı gereği, 08.06.2016 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 6718 sayılı Kanun kapsamında işlem yapılmak üzere, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 20.06.2016 tarihli yazısı ile iade edilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesince iddianamenin kabul edilmesine müteakip 2016/305 esasa kaydı sonrası, tensiple verilen tefrik kararı ile 2016/307 esasa kayıt edildiği anlaşılan dosyanın 20.10.2016 tarihli tensiple verilen karar ile aynı mahkemenin 2016/246 esas sayılı dosyası ile yargılamanın birliği ve usul ekonomisi gereği aralarında hukuki ve fiili bağlantı bulunduğundan birleştirilmesine karar verilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 17.11.2016 tarih, 2016/341 esas ve 2016/215 karar sayılı birleştirme kararına konu dava dosyasında;
Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının 18.10.2016 tarih, 2016/5701 soruşturma, 2016/1572 esas ve 2016/196 nolu iddianamesi ile silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan, 5237 sayılı TCK'nın 220/7 ve 314/3 maddeleri delaleti ile TCK'nın 314/2,53 maddeleri uyarınca, sanıklar ... ve...'in cezalandırılmaları istenilmiştir. İddianame başlığında da sanığın Halkların Demokratik Partisi Ağrı Milletvekili olduğu belirtilmiştir.
İddianamede özetle, Doğubayazıt C. Başsavcılığınca tamamlanan tahkikat evraklarının, 6723 Sayılı Kanun hükümleri gereği fezlekeye bağlanarak gönderilmesi üzerine başlatılan soruşturmada, Diyadin ilçesi sınırlarında bulunan Tendürek Dağında artan terör olayları nedeni ile Ağrı Valiliği tarafından Tendürek Dağı ve civarındaki yaylalar için Geçici Güvenlik Bölgesi kararı alındığı ancak; 26. Dönem
Milletvekili olan sanığın, 06.08.2015 tarihinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin terör örgütü mensuplarına yönelik gerçekleştirdiği operasyonlara canlı kalkan diye tabir edilen mahiyette engel olmak isteyen, bu operasyonları protesto etmek amacıyla kırsal alanda örgüt mensuplarına yakın bir yerde çadır kuran grupla birlikte aktif bir şekilde hareket ederek, silahlı terör örgütüne yardım etme suçunu işlediği iddia olunmuştur.
Gerek iddianame, gerekse süreçte düzenlenen Diyadin ve Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılıklarının fezlekeleri ile eki evraklarından anlaşılacağı üzere; Valilik makamının Tendürek Dağı ve civarında bulunan yaylalar için geçici güvenlik bölgesi kararı alınmasını protesto etmek ve canlı kalkan olmak için Tendürek Dağına doğru yola çıktıkları, Tendürek kırsalında örgüt mensuplarının bulunduğu yere çadır kurdukları, yaklaşık iki hafta çadırda PKK/KCK terör örgütü mensuplarına yönelik yapılacak olan operasyonu engellemek için canlı kalkan olarak bulunan şahısların tespitine dair yürütülen tahkikat kapsamında tanzim olunan 25.08.2015 ve 01.02.2016 tarihli tespit tutanakları ile temin edilen görüntülerden grup içerisinde bulunduğu ve grupla hareket ettiği tespit edilen, silahlı terör örgütüne üye olma, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme suçlarından olay kapsamında tespitleri yapılan diğer şahıslar hakkında yürütülen 2016/91 soruşturma dosyasından, halen milletvekili olmaları nedeni ile yasama dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin fezleke tanzimi için diğer şüpheli... ile birlikte evraklarının tefrikine müteakip, sanık yönünden silahlı terör örgütüne üye olma, Dirayet Taşdemir yönünden ise silahlı terör örgütüne yardım etme suçlarından dokunulmazlıklarının kaldırılması hususunda düzenlenen Diyadin Cumhuriyet Başsavcılığının, 03.05.2016 tarih, 2016/25 nolu ve Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının 06.05.2016 tarih, BM 2016/807 sayılı üst yazısı ile gönderilen fezlekenin, Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 10.06.2016 tarihli üst yazısı ve eki evrak ile 08.06.2016 tarih ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Kanun kapsamında iadesi sonrası silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan düzenlenen Diyadin Cumhuriyet Başsavcılığının 27.06.2016 tarih, 2016/45 nolu fezlekesi ile gönderilmesi sonrasında tanzim olunan Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının 06.10.2016 tarih ve 2016/7 nolu fezlekesi ile gönderilen tahkikat evraklarına matuf olarak atılı suçtan yargılanması istenilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2016 tarihli kararı ile iddianame kabul edilmiştir. Karar başlığında suç adları silahlı terör örgütüne üye olma olarak işlenmiştir. 2016/302 esasa kaydedilen dosyanın, 19.10.2016 tarihli tensiple verilen kararla aynı mahkemenin 2016/247 esasına kayıtlı dava dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. Mahkemenin 19.10.2016 tarih, 2016/302 esas ve 2016/197 karar sayılı gerekçeli kararın başlığında da suç adı silahlı terör örgütüne üye olma olarak belirtilmiştir.
2016/247 esas sayılı dava dosyasında, 17.11.2016 tarihinde sanık müdafiilerinin de hazır bulunduğu duruşmada verilen karar ile de sanık yönünden açılan davanın tefriki ile yeni esasa kaydına karar verilmiş, mahkemenin 2016/341 esasına kaydedilen dava dosyasının da 17.11.2016 tarihinde tensiple verilen karar ile bu kez
aynı mahkemenin 2016/244 esas sayılı dava dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 17.11.2016 tarih, 2016/341 esas ve 2016/215 karar sayılı gerekçeli kararının başlığında suç adı silahlı terör örgütüne üye olma, karar tarihi ise 18.11.2016 tarihi olarak belirtilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 20.02.2017 tarih, 2016/246 esas ve 2017/108 karar sayılı birleştirme kararına konu dosyasında;
Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının, 04.08.2016 tarih, 2016/3407 soruşturma, 2016/1226 esas ve 2016/147 iddianame numaralı, başlığında suç tarihleri; 21/07/2015, 06/10/2015, 08/10/2015, 02/12/2015 olarak belirtilen iddianamesi ile sanık ...'ün, örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek, terör örgütü propagandası yapmak ve 2911 sayılı yasaya muhalefet suçlarından, TCK'nın 220/6 maddesi yollamasıyla aynı Kanunun 314/2, 2911 sayılı Kanunun 32/1, 33/1-b, 3713 sayılı TMK'nın 7/2 ve TCK'nın 53. maddelerince cezalandırılması istenilmiştir.
İddianamede 21/07/2015, 08/10/2015 ve 02.12.2015 tarihlerinde gerçekleşen olaylara ilişkin tespit ve değerlendirmelere yer verilerek, milletvekili olan sanığın atılı suçları işlediği ileri sürülmüştür.
Soruşturma aşamasında terör örgütü propagandası yapmak suçundan tanzim olunan kolluk fezlekesi ile ekleri ve de dosya içeriğine alınan diğer tahkikat evrakları kapsamında, 11.12.2015 tarihli görüntü inceleme ve tespit tutanağı ile 02.12.2015 günü Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi kampüsünde ADÖ-DER, DEM-GENÇ organizesinde gerçekleştirilen eylem esnasında grup ilerisinde olduğu, gerilla marşının okunduğu esnada saygı duruşunda bulunduğu; 08.10.2018 tarihli görüntü inceleme ve tespit tutanağı ile 08/10/2015 tarihinde gerçekleştirilen eylemde bulunduğu, “komployu kınıyoruz halkımızın öz yönetimini selamlıyoruz” ibarelerin yazılı olduğu pankartı tuttuğu, yine pankartın görevlilerce kuvvet kullanılarak diğer şahısların elinden alınmaya çalışıldığı esnada pankartın çubuklarından tutmak suretiyle vermemek için direndiği, sonrasında katlayıp elinde tuttuğu; 11.12.2015 tarihli dvd inceleme ve tespit tutanağı ile 21/07/2015 tarihinde gerçekleşen eylemde yolu trafiğe kapatarak basın açıklaması yapan, yasadışı slogan atan grup içerisinde olduğu, grup ile birlikte oturma eylemine katıldığı; 11.12.2015 tarihli dvd inceleme ve tespit tutanağı ile 11/07/2015 günü gerçekleşen eylemde, basın açıklaması yapan ve yasadışı slogan atan grup içerisinde olduğu; 15.12.2015 tarihli dvd inceleme ve tespit tutanağı ile 07.06.2015 tarihinde gerçekleşen etkinliğe katıldığı; 03.12.2015 tarihli açık kaynak araştırma raporu ile sosyal medya sitesinde kullanıcısı olabileceği değerlendirilen hesaptan yapılan paylaşımlarının tespit edildiği; 08.10.2015 tarihli olay kapsamında yakalanan şüphelilere ilişkin tanzim olunan tahkikat evrakları kapsamında da 18.08.2015 tarihinde öz yönetim ilan edildiğine dair örgüt talimatları ile olay, yakalama ve muhafaza altına alma tutanaklarının celbi sureti ile pankartın görevlilerce kuvvet kullanılarak diğer şahısların elinden alınmaya çalışıldığı esnada pankartı çubuklarından tutmak suretiyle vermemek için direndiği tespit edilen sanığın,
Ağrı İl Seçim Kurulunun 05.01.2016 tarihli yazısı ile 01.11.2015 tarihinde yapılan 26. dönem milletvekili seçimlerinde Ağrı seçim çevresinden milletvekili seçildiği bildirilmiştir.
21/07/2015 tarihli eylemde yolu trafiğe kapatarak basın açıklaması yapan ve yasadışı slogan atan grup içerisinde olduğu ve oturma eylemine katıldığından 2911 sayılı Kanunun 32/1; 08/10/2015 tarihli eylemde suç unsuru pankartın görevlilerce kuvvet kullanılarak şahısların elinden alınmaya çalışıldığı esnada çubuklarından tutmak suretiyle vermemek için direndikleri, bahse konu pankartı tutarken ve sonrasında katlayıp elinde tuttuğunun tespiti ile 12.08.2015 tarihli örgüt açıklaması nazara alındığında öz yönetim ilanını desteklemek için düzenlenen eyleme katıldığından 2911 sayılı Kanunun 32/1, 33/1-b ve 3713 sayılı TMK'nın 7/4 maddesi dikkate alındığında Kanunun 33/1-b maddesi kapsamına giren eylemi nedeni ile TCK'nın 220/6; 02.12.2015 günü gerçekleşen eylemde grup içerisinde olduğu ve marş okunduğu esnada saygı duruşunda bulunduğundan 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddelerine aykırı eylemleri nedeni ile terör örgütü propagandası yapmak, 2911 sayılı kanuna muhalefet etmek, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçlarını işlediğinden 3713 sayılı TMK'nın 7/2, 2911 sayılı Kanunun 32/1 ve 33/1-b, 5237 sayılı TCK'nın 220/6 ve 3713 sayılı TCK'nın 314/2 maddelerince hakkında işlem yapılmak üzere Anayasanın 83/2 maddesi kapsamında yasama dokunulmazlığının kaldırılması düşüncesi ile Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanan 07.01.2016 tarih, 2016/181 soruşturma ve 2016/1 nolu fezleke, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21.06.2016 tarihli yazısı ile Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğünün 10.06.2016 tarihli yazısı gereği, 08.06.2016 tarih ve 29736 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 20.05.2016 tarih ve 6718 sayılı Kanun kapsamında işlem yapılmak üzere iade edilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 08.08.2016 tarihli kararı ile iddianame kabul edilmiş ve mahkemenin 2016/246 esasına kayden kovuşturmaya başlanmıştır. Kovuşturma sürecinde tanzim olunan talimat evraklarına dair tebligat mazbatalarından anlaşılacağı üzere iddianame milletvekili olan sanığın sekreterine, 20.09.2016 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Yukarıda ayrıntılarına özetle yer verilen mahkemenin 2016/307 esas sayılı dosyasının da birleştirilmesine karar verilerek gönderildiği ve müdafiilerinin yapılan duruşmalara katılıp müvekkillerinin halen milletvekili olmakla açılan davaların birleştirilmesine dair istemde bulundukları anlaşılan kovuşturmada, 16.02.2017 tarihinde yapılan 2. duruşmada tefhim olunan kararla, dosyanın aralarındaki bağlantı nedeni ile mahkemenin 2016/244 sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 16.02.2017 tarih, 2016/246 esas ve 2017/108 karar sayılı gerekçeli kararının başlığında, sanığın iş adresinin Türkiye Büyük Millet Meclisi, suç tarihinin 21.07.2015, suçların terör örgütü propagandası yapmak, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşleri düzenleme yönetme bunların hareketlerine
katılma, silahlı terör örgütüne üye olma ve karar tarihinin ise 20.02.2017 tarihi olduğu belirtilmiştir.
Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.01.2021 tarih, 2021/17 esas, 2021/35 karar sayılı birleştirme kararına konu dosyasında;
Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının, 12.01.2021 tarih, 2020/6369 soruşturma, 2021/90 esas ve 2021/15 iddianame numaralı, başlıkta birleştirme talepli olduğu ve suç tarihinin 24.11.2015 tarihi olduğu belirtilen iddianamesi ile sanık ...'ün, terör örgütü propagandası yapmak suçundan TMK'nın 7/2, TCK'nın 53/1, 54/1 maddeleri uyarınca cezalandırılması ve dosyanın Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/244 esas sayılı dosyası ile birleştirmesine karar verilmesi istenilmiştir.
İddianame anlatımında özetle; sanığın, 02/10/2015 tarihinde güvenlik güçleri ile çıkan çatışmada etkisiz hale getirilen örgüt mensubu ... ...'nın 24/11/2015 tarihinde yapılan cenaze törenine katıldığı ve törende "bize düşen çok şey değildir, bir olmaktır, bunların karşısında tek ses olmaktır ki, bir daha mezarlıklara gelmeyelim, yiğitlerimizi toprağa vermeyelim, yük bizim üzerimizdedir, bütün kürtlerin omuzları üstündedir" ve "tüm kürt halkına başsağlığı dilerim ŞOREŞ arkadaşımızın şahsında tüm kürdistan özgürlük şehitlerini saygıyla anıyorum" şeklinde tercümesi yapılan konuşmasında öldürülen teröristi ve teröristleri öven sözlerle terör örgütünün propagandası yaptığı belirtilmiştir.
Terör örgütünün propagandası suçundan düzenlenen Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının 06.11.2019 tarih, 2019/3449 soruşturma, 2020/2 nolu fezlekesi, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 19.11.2020 tarihli yazısı ile 21.12.2011 tarihli genelge kapsamında ağır ceza mahkemelerinde Başsavcı veya başsavcıvekili, mülhakatlarda Cumhuriyet Başsavcısı veya başsavcıvekili olmadığı takdirde Cumhuriyet savcısı tarafından bizzat yapılmasına dair düzenleme uyarınca, Cumhuriyet savcısınca düzenlendiğinden iade edilmiştir.
Soruşturma aşamasında; 02/10/2015 tarihinde güvenlik güçleri ile girdiği çatışmada etkisiz hale getirilen örgüt mensubu ... ...'nın 24/11/2015 tarihindeki cenaze töreninde örgüt propagandası yapıldığının bildirilmesi üzerine şahısların tespitine yönelik 06.02.2017 tarihinde Cumhuriyet savcısınca talimat verildiğine ilişkin 25.08.2017 tarihli savcı görüşme tutanağının tanzim edildiği, tanzim olunan kürtçe konuşma içeriklerinin tercümesine dair raporda Türkçe çevirisine yer verilen milletvekili sanık hakkında yürütülen tahkikat evrakının, Tutak Cumhuriyet Başsavcılığının 18.07.2018 tarih, 2017/539 soruşturma, 2018/23 karar sayılı ayırma kararı ile terör örgütü propagandasını yapmak suçundan yetkisizlik kararı verileceğinden tefrik edilerek 2018/445 sayılı soruşturmaya kayıt edildiği ve 18.07.2018 tarih, 2018/445 soruşturma ve 2018/19 karar sayılı yetkisizlik kararı ile de şüphelinin milletvekili olması ve 25.08.2017 tarihli Resmi Gazetede yayımlanan 694 sayılı KHK ile değişik CMK'nın 161. maddesince soruşturma yapma yetkisinin
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına ait olması nedeni ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 04.03.2019 tarih, 2018/10799 soruşturma ve 2019/596 karar sayılı karşı yetkisizlik kararı ile soruşturmanın 25.08.2017 tarihinden önce başlaması nedeni ile karşı yetkisizlik kararı verilerek, ortaya çıkan yetki uyuşmazlığının çözümü için dosyanın Ankara Batı Nöbetçi Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği; Ankara Batı 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 04.04.2019 tarih, 2019/530 değişik iş sayılı kararı ile Tutak Cumhuriyet Başsavcılığının yetkisizlik kararının kaldırıldığı; süreçte Tutak Cumhuriyet Başsavcılığının 08.05.2019 tarih, 2019/199 soruşturma, 2019/29 nolu fezlekesi ile terör örgütü propagandası yapmak suçundan tanzim olunan tahkikat evraklarının, aynı olay ile ilgili olarak Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesine dava açıldığı ve 2019/350 esas sayılı dosyanın derdest olduğu da bildirilerek Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği; 16.07.2020 tarihli müzekkere ile kolluktan, sanığın 24.11.2015 tarihinde aynı neviden suç işleyip işlemediği, bu suçlar nedeni ile hakkında soruşturma bulunup bulunmadığı varsa bu suçların örgüt propagandası kapsamında olup olmadığı ve erteleme kararı verilip verilmediği hususlarının araştırılmasının istenildiği, İl Emniyet Müdürlüğünün 17.09.2020 tarihli yazısı ile ve tanzim olunan tutanakla sanıkla ilgili olarak terör örgütü propagandası yapma suçundan Hınıs, Cizre ve Patnos Cumhuriyet Başsavcılıklarında dosyalarının bulunduğu, Cizre Başsavcılığının dosyasında suç tarihinin 01.03.2019; Patnos Başsavcılığının dosyasında ise suç tarihlerinin 2018-2019 yıllarına ilişkin olduğunun belirtildiği; aynı cenazeye katılan ve terör örgütü propagandası yapmak suçundan başkaca kişiler hakkında verilen Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 10.01.2020 tarih, 2019/350 esas ve 2020/26 karar sayılı gerekçeli kararının ve tahkikat evraklarının temin edildiği; Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 2016/244 esas sayılı dosyasının incelenmek üzere celp edildiği görülmüştür.
Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.01.2021 tarih, 2021/1 dosya nolu kararı ile iddianamenin kabulüne karar verilmiştir. Mahkemenin 2021/17 esasına kaydedilen dosyanın 18.01.2021 tarihli tensiple verilen karar ile Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin, 2016/244 esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir.
Uyuşmazlığa konu, Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 18/02/2021 tarih, 2016/244 esas ve 2021/92 kararına ilişkin dosyada ise;
Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının, 04.08.2016 tarih, 2016/3406 soruşturma, 2016/1227 esas ve 2016/148 nolu, başlık kısmında suç tarihinin "2016" olarak belirtildiği, iddianamesi ile sanığın terör örgütü propagandası yapmak suçundan 3713 sayılı TMK'nın 7/2 , TCK'nın 53 maddelerinden cezalandırılması istenmiştir.
İddianamede özetle; Ağrı HDP milletvekili olan sanığın kullanıcısı olduğu sosyal medya hesabı üzerinden yazdığı yorumlarda yer alan "inkar, asimilasyon, ret politikalarıyla bizi kültürel ve fiziki soykırımdan geçirmelerine izin vermeyeceğiz" "Zalime meydan okuyarak, kazanacağımız tarihi bir süreçten geçtiğimizin
farkındayız" Demokratik özekliğin öncü gücü, öz yönetim inşasının temel harcı olan DBP'nin Ağrı İl Kongresindeyiz" "Kadim ülkemizin Kürdistan zorba ve katliamcı politikalardan yeteri kadar nasibini almıştır, gün direnme günüdür" "Özyönetim devletin katliamlarına isyandır" şeklindeki ifadeleri ile silahlı terör örgütünün öz savunma/halkın örgütlenmesi hedefleri kapsamında örgüt adına propaganda amaçlı beyanlarda bulunduğundan atılı suçtan cezalandırılması istenmiştir.
Silahlı terör örgütünün sözde öz yönetim/özerklik hedefleri kapsamında örgüt adına propaganda amaçlı beyanlarda bulunulduğundan 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesi uyarınca hakkında işlem yapılmak üzere dokunulmazlığının kaldırılması düşüncesi ile hazırlanan Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının 13.04.2016 tarih 2016/768 soruşturma, 2016/9 nolu fezlekesi, 08/06/2016 tarih ve 29736 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 20/05/2016 tarihli ve 6718 sayılı Kanun Kapsamında işlem yapılmak üzere Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21/06/2016 tarihli yazıları ekinde Cumhuriyet Başsavcılığına iade edilmiştir.
Soruşturma aşamasına ilişkin; 04.02.2016 tarihli kolluk fezlekesi kapsamında tanzim olunan tahkikat evraklarında, Siber Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünün 02.02.2016 tarihli yazısına istinaden yapılan araştırmalarda tespiti yapılan sosyal medya hesabındaki paylaşımlarına istinaden sanığın, 31.01.2016 tarihinde DBP (Demokratik Bölgeler Partisi) İl Kongresine katıldığının tespit edildiği ve tanzim olunan açık kaynak araştırma raporları ile ekran görüntüleri sunularak iddianameye konu paylaşımlarının tespitinin yapıldığı; Ağrı İl Seçim Kurulunun 13.04.2016 tarih, 22 sayılı yazısı ile 01.10.2015 tarihinde 26. Dönem milletvekili seçimlerinde HDP den milletvekili seçildiğinin bildirildiği görülmüştür.
Ağrı Ağır Ceza Mahkemesinin 05.08.2016 tarihli kararı ile iddianamenin kabulüne karar verilmesine müteakip tensiple Halkların Demokratik Partisi Ağrı Milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde görev yaptığından sorgu ve savunma ve delillerinin tespiti amacıyla talimat yazılmasına karar verilen 2016/244 esasa kayıt edilen davanın, kovuşturma sürecinde özetle; 27.04.2017 tarihli 3. celsesinde süreçte temin edilemediğinden hakkında yakalama kararı çıkartılmasına karar verilen, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan ifadesinin alınmasına yönelik 15.05.2017 tarihinde yakalama emri düzenlenen sanığın, 19.05.2017 tarihli 4. celsede milletvekili olduğunu beyanla hazır bulunan müdafiileri eşliğinde dokunulmazlığının hukuka aykırı olarak kaldırıldığını belirterek dosya kapsamında bundan sonra savunmasını yapmayacağını fakat yazılı savunmasını daha sonra sunacağını beyan ettiği; ancak yargılamanın daha sonraki safhalarında, 2016/341, 2016/246 ve de 2016/307 esas nolu birleşen dava dosyalarından savunmaları alınmadığından savunmasının alınması ayrıca TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 3. maddesi delaletiyle aynı kanunun 5, TCK'nın 58/9. maddelerinden ek savunma hakkı verilmesi hususunda, süreçte temin de edilemediğinden 27.03.2018 tarihli 7. celsede hakkında tekrar yakalama kararı çıkartılmasına karar verildiği; silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 28.03.2018 tarihinde yakalama emri düzenlenen sanığın 07.04.2018
tarihinde İstanbul'da yakalanması üzerine SEGBİS aracılığı ile hazır edilerek resen açılan celsede, başkaca müdafii eşliğinde, milletvekili olduğunu, dokunulmazlığı bulunduğundan sorguya çekilemeyeceğini, öncelikle usul itirazları hakkında karar verilmesini, eylemlerin siyasi faaliyet kapsamında kaldığını, birleşen davalara ilişkin iddianamelerin tebliği sonrasında savunmada bulunacağını beyan ettiği; 18.02.2021 tarihinde, halen milletvekili olan müvekkilleri hakkında Anayasa Mahkemesinin ...kararı göz önünde bulundurularak durma kararı verilmesini beyan eden müdafiilerinin de hazır bulunduğu 16. celsede ise Ağrı 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2021/17 esas sayılı birleşen dava dosyasına ilişkin belgelerin okunduğu, Cumhuriyet savcısınca yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında durma kararı verilmesine ilişkin mütalaada bulunulması sonrasında duruşma sonunda tefhim olunan hükümle durma kararının istinaf kanun yolu açık olmak üzere tefhim olunduğu görülmüştür.
Tefhim olunan hüküm belirtildiği şekli ile şöyledir;
"1-Sanık ...'ün yargılama sürecinde yeniden milletvekili olması sebebiyle sanık hakkında yasama dokunulmazlığı kaldırılıncaya kadar ya da milletvekilliği sona erinceye kadar yargılamanın CMK 223/8 maddesi uyarınca DURMASINA,
2-Sanığın yasama dokunulmazlığının kaldırılması için Adalet Bakanlığına yazı yazılarak sanık hakkında fezleke düzenlenmesinin istenilmesine,
3-Sanığın yasama dokunulmazlığının kaldırılması ya da milletvekilliği sıfatının sona ermesi durumunda resen dosyanın yeni esasa kaydedilerek yargılamaya yeni dosya üzerinden devamına,
4-Mahkememiz kararın bir suretinin bilgi amaçlı olarak TBMM Başkanlığı ile Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine,..."
Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.02.2021 tarih, 2016/244 esas ve 2021/92 karar sayılı kararının ilgili kısımlarında belirtildiği şekli ile durma kararının gerekçesi, özetle şöyledir;
"Türkiye Büyük Millet Meclisi resmi internet sitesinden alınan ve mahkememizce tutanağa bağlanan bilgiye göre, 24/06/2018 tarihinde yapılan genel seçim sonucu sanığın Ağrı Milletvekili seçildiği açıktır. Bu nedenle hükmün esasın incelenmesinden önce sanığın hukuki durumunun Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. ve 83. maddeleri uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir.
...Anayasanın 83/2 fıkrasında ... hükmüne yer verilmiş olup, somut olayda sanığa isnat edilen suçların Anayasanın 14 maddesi kapsamında yer almadığı gibi Ağır Ceza Mahkemesinin görev alanında yer alan suç üstü hali de bulunmamaktadır.
Bu genel hükümler yanında Anayasa koyucu tarafından, 20.05.2016 tarih, 6718 sayılı Yasanın 1. maddesi ile Anayasaya geçici 20. madde eklemek suretiyle ... özel bir düzenleme yapılmıştır. Sanık hakkında dava açılması ve dokunulmazlığının kaldırılmasında bu madde hükümlerinin uygulandığı dosya kapsamından anlaşılmaktadır.
Anayasa koyucunun amacı ve kanunun kapsamının belirlenmesi açısından uygulama ve doktrindeki görüşler dikkate alındığında; madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere 20.05.2016 tarihi itibariyle ilgili birimlere intikal etmiş dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan Milletvekilleri hakkında, “bu dosyalar bakımından” Anayasanın 83. maddesi 2. fıkra 1. cümlesinin uygulanamayacağı öngörülmüştür. Ancak bu husus yalnızca davanın açıldığı tarih itibariyle kabul edilmiş, dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili yeniden milletvekili seçilmesi halinde ilgili milletvekilinin Anayasa'nın 83. Maddesi uyarınca yeniden dokunulmazlığının kaldırılıp kaldırılmayacağı hususunda bir düzenleme bulunmadığı görülmektedir. Bu itibarla dokunulmazlığı Anayasa'nın geçici 20. Maddesi uyarınca kaldırılan milletvekilinin kovuşturma devam ederken yeniden milletvekili seçilmesi halinde geçici 20. Maddede bu hususta düzenleme bulunmadığında dokunulmazlık hususunun genel hükümler, yani Anayasanın 83/2. Maddesi kapsamında değerlendirilmesi zorunluluğu ve yeniden dokunulmazlığının kaldırılması kararı verilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır.
...Yapılan yargılama, iddia, savunma, T....M. Başkanlığının resmi internet sitesinden elde edilen bilgi tutanağı, duruşmada oluşan vicdani kanaat ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde, suç tarihinden sonra milletvekili seçilen ve halen milletvekili olan sanık ... hakkındaki davada bugüne kadar durma kararı verilerek dokunulmazlığının kaldırılması talep edilmediğinden, sanık hakkında 6718 sayılı yasanın 1. maddesinin uygulanamayacağı, eylemin TCK.nın 83/2 maddesinde düzenlenen istisnalardan olmadığı, bu haliyle dokunulmazlığı kaldırılmadığı müddetçe yargılamaya devam olunmasının hukuken mümkün bulunmadığı anlaşıldığından, sanık hakkındaki yargılamanın Anayasanın 83/2, CMK nun 223/8 maddesi gereğince durmasına karar verilmesi gerektiği sonucuna varılarak aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.
.."
11.03.2021 tarihinde Cumhuriyet savcısınca dosyanın görüldüsü yapılmıştır. 15.03.2021 tarihli kesinleşme şerhlerine göre ise karar istinaf edilmediğinden, 26.02.2021 tarihinde durma kararı kesinleşmiştir.
12.03.2021 tarihli müzekkere ile sanığın yasama dokunulmazlığının kaldırılması ve hakkında fezleke düzenlenmesi hususunda iddianameler ve gerekçeli karar, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiştir. Aynı tarihli diğer müzekkerelerle de iddianameler ve gerekçeli bilgi amaçlı TBMM Başkanlığına ve Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir.
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 16.03.2021 tarihli yazısı ile yasama dokunulmazlığının kaldırılması talebini içeren fezlekenin Genel Müdürlükçe düzenlenmesinin mümkün olmadığından, kesinleşme şerhli durma kararı ve eki evrakın, mahkemece yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin olarak düzenlenecek fezlekeye bağlanarak Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına sunulmak üzere Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmesi gerektiğinden iade edilmiştir.
Mahkemenin 20.04.2021 ve 28.04.2021 tarihli müzekkereleri ile yargılama safahati bildirilerek dosya Cumhuriyet Başsavcılığı Bakanlık Muhabere Bürosuna gönderilmiştir.
Süreçte tanzim olunan müzekkere içeriklerinden fezleke düzenlenmesi için yazı yazıldığı ve akıbetinin beklenildiği belirtilen dosyanın, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 31.05.2021 tarihli yazısı ile Ağrı Cumhuriyet Başsavcılığının 30.04.2021 tarihli, B.M. 2021/742 sayılı yazısı ekinde alınan karara karşı kanun yararına bozma yoluna gidilip gidilmeyeceği hususunun değerlendirilmesi yönünden Kanun Yararına Bozma Bürosuna çevrilmesi sonrasında, 04/11/2021 tarih ve 94660652-105-04-12093-2021-Kyb sayılı yazısı ile Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 18/02/2021 tarih, 2016/244 esas, 2021/92 sayılı kararının kanun yararına bozulması istenilmiştir.
Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Dairesi Başkanlığının 19.04.2022 tarihli yazısı ile Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunulacak eylem planı/raporuna esas olmak üzere; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Encü ve Diğerleri/Türkiye (56543/16) başvurusuna ilişkin 1 Şubat 2022 tarihinde verilen ihlal kararı da gönderilerek, sanık hakkında ki dosyanın akibeti ve AİHM kararı sonrasında başvuranın talebi üzerine veya resen yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilip gidilmediği hususunda bilgi verilmesi istenilmiştir. Bahse konu kararda kırk şahsın yaptığı başvuruların, konularının benzerliğini göz önünde bulundurarak tek bir karar altında birlikte incelendiği, sözleşmenin 10. maddesinin ihlali nedeni ile milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasından şikayet eden başvuranlara manevi tazminat ödenmesine hükmedildiği belirtilmiştir. Karara ek listede sanığın adının bulunduğu görülmüştür.
20.04.2022 tarihli müzekkere ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne fezleke düzenlenmesi için yazı yazıldığı ve akıbetinin beklenildiği, AİHM kararı sonrasında başvuranın talebi üzerine veya resen yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilmediği hususu ile ilgili olarak mahkemeye herhangi bir başvurunun bulunmadığı bildirilmiştir.
III-KANUN YARARINA BOZMA İSTEMİNE İLİŞKİN UYUŞMAZLIĞIN KAPSAMI:
"Terör Örgütü Propagandası Yapmak", "silahlı terör örgütüne yardım etme", "Örgüte Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşlemek" ve "2911 Sayılı Yasaya Muhalefet" suçlarından yürütülen yargılama esnasında tekrar milletvekili seçilen sanık hakkında verilen durma kararına konu davanın, Anayasa'ya eklenen Geçici 20. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği ve buna bağlı olarak anılan durma kararında hukuki isabet bulunup bulunmadığına ilişkindir.
IV- HUKUKİ DEĞERLENDİRME;
Konu ile ilgili hukuki düzenlemeler şöyledir:
A-) 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
III. Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması
Madde 14 -(Değişik: 3/10/2001-4709/3 md.)
Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.
Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.
Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.
Yasama dokunulmazlığı
Madde 83 - Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.
Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.
Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.
Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasi parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.
Geçici Madde 20 - (Ek: 20/5/2016-6718/1 md.)
Bu maddenin Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edildiği tarihte; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz.
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren onbeş gün içinde; Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığında, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Başkanlığında, Başbakanlıkta ve Adalet Bakanlığında bulunan yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyalar, gereğinin yapılması amacıyla, yetkili merciine iade edilir.
B-) 5237 sayılı TCK'nın
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma
Madde 220- ...
(6) (Değişik: 2/7/2012 – 6352/85 md.) Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan da cezalandırılır. Örgüte üye olmak suçundan dolayı verilecek ceza yarısına kadar indirilebilir.(Ek cümle: 11/4/2013-6459/11 md.) Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.
(7) (Değişik: 2/7/2012 – 6352/85 md.) Örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişi, örgüt üyesi olarak cezalandırılır. Örgüt üyeliğinden dolayı verilecek ceza, yapılan yardımın niteliğine göre üçte birine kadar indirilebilir.
Silahlı örgüt
Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.
(3) Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçuna ilişkin diğer hükümler, bu suç açısından aynen uygulanır.
C- 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu;
Direnme
Madde 32 – (Değişik: 22/7/2010 - 6008/1 md.)
Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşlerine katılanlar, ihtara ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar ederlerse, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçu, toplantı ve gösteri yürüyüşünü tertip edenlerin işlemesi halinde, bu fıkra hükmüne göre verilecek ceza yarı oranında artırılarak hükmolunur.
İhtara ve zor kullanmaya rağmen kolluk görevlilerine karşı cebir veya tehdit kullanılarak direnilmesi halinde, ayrıca 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 265 inci maddesinde tanımlanan suçtan dolayı da cezaya hükmolunur.
23 üncü maddede yazılı hallerden biri gerçekleşmeden veya 24 üncü madde hükmü yerine getirilmeden yetki sınırı aşılarak toplantı veya gösteri yürüyüşlerinin dağıtılması halinde, yukarıdaki fıkralarda yazılı fiilleri işleyenlere verilecek cezalar, dörttebire kadar indirilerek uygulanabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.
Toplantı ve yürüyüşe silahlı katılanlar
Madde 33 -(Değişik: 22/7/2010 - 6008/2 md.)
(Değişik birinci fıkra: 27/3/2015-6638/8 md.) Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine;
a) Ateşli silahlar veya havai fişek, molotof ve benzeri el yapımı olanlar dâhil
patlayıcı maddeler veya her türlü kesici, delici aletler veya taş, sopa, demir ve lastik çubuklar, boğma teli veya zincir, demir bilye ve sapan gibi bereleyici ve boğucu araçlar veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirler veya her türlü sis, gaz ve benzeri maddeler taşıyarak veya kimliklerini gizlemek amacıyla yüzlerini tamamen veya kısmen bez vesair unsurlarla örterek katılanlar iki yıl altı aydan dört yıla kadar,
b) Yasadışı örgüt ve topluluklara ait amblem ve işaret taşıyarak veya bu işaret ve amblemleri üzerinde bulunduran üniformayı andırır giysiler giyerek katılanlar ile kanunların suç saydığı nitelik taşıyan afiş, pankart, döviz, resim, levha, araç ve gereçler taşıyarak veya bu nitelikte sloganlar söyleyerek veya ses cihazları ile yayınlayarak katılanlar altı aydan üç yıla kadar, hapis cezası ile cezalandırılırlar.
Toplantı ve gösteri yürüyüşünün kanuna aykırı olması halinde ve dağılmamak için direnildiği takdirde, ayrıca 32 nci madde hükümlerine göre cezaya hükmolunur.
D- 3713 sayılı TMK'nın
Terör örgütleri
Madde 7 - (Değişik: 29/6/2006-5532/6 md.)
Cebir ve şiddet kullanılarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemleriyle, 1 inci maddede belirtilen amaçlara yönelik olarak suç işlemek üzere, terör örgütü kuranlar, yönetenler ile bu örgüte üye olanlar Türk Ceza Kanununun 314 üncü maddesi hükümlerine göre cezalandırılır. Örgütün faaliyetini düzenleyenler de örgütün yöneticisi olarak cezalandırılır.
(Değişik ikinci fıkra: 11/4/2013-6459/8 md.) Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu suçun basın ve yayın yolu ile işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. Ayrıca, basın ve yayın organlarının suçun işlenmesine iştirak etmemiş olan yayın sorumluları hakkında da bin günden beş bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur. (Ek cümle:17/10/2019-7188/13 md.) Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Aşağıdaki fiil ve davranışlar da bu fıkra hükümlerine göre cezalandırılır:
a) (Mülga: 27/3/2015-6638/10 md.)
b) Toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde;
1. Örgüte ait amblem, resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması,
2. Slogan atılması,
3. Ses cihazları ile yayın yapılması,
4. Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi.
(Ek fıkra: 27/3/2015-6638/10 md.) Terör örgütünün propagandasına dönüştürülen toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde, kimliklerini gizlemek amacıyla
yüzünü tamamen veya kısmen kapatanlar üç yıldan beş yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Bu suçu işleyenlerin cebir ve şiddete başvurmaları ya da her türlü silah, molotof ve benzeri patlayıcı, yakıcı ya da yaralayıcı maddeler bulundurmaları veya kullanmaları hâlinde verilecek cezanın alt sınırı dört yıldan az olamaz.
İkinci fıkrada belirtilen suçların; dernek, vakıf, siyasî parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğretim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde işlenmesi halinde bu fıkradaki cezanın iki katı hükmolunur.
(Ek fıkra: 11/4/2013-6459/8 md.) Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına;
a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu,
b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu,
c) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu, işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez.
E- 5271 sayılı CMK'nın
Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri
Madde 161 –...(9) (Ek: 15/8/2017-KHK-694/146 md.; Aynen kabul: 1/2/2018-7078/141 md.) Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ve bu yer ağır ceza mahkemesine aittir. Soruşturmayı Cumhuriyet Başsavcısı veya görevlendireceği vekili bizzat yapar. Başsavcı veya vekili, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısından soruşturmanın kısmen veya tamamen yapılmasını isteyebilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı zorunlu olan delilleri toplar ve gerekmesi hâlinde alınacak kararlar bakımından bulunduğu yer sulh ceza hâkimliğinden talepte bulunur.
Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde konunun, Anayasa'nın 83. Maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" kapsamında kalıp kalmadığı ve Anayasanın geçici 20. Maddesine tabi olup olmadığı yönleriyle değerlendirilmesi gerekecektir.
Geçici Madde3- (Ek:15/8/2017-KHK-694/149 md.; Aynen kabul: 1/2/2018- 7078/144 md.)
Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında açılmış olan davalarda, bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra hükmü uyarınca yetkisizlik ve görevsizlik kararı verilemez; bu davalara kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakılmaya devam olunur. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihe kadar milletvekilleri hakkında başlatılmış soruşturmalarda da bu maddeyi ihdas eden Kanun Hükmünde Kararname ile bu Kanunun 161 inci maddesine eklenen dokuzuncu fıkra
hükmü uyarınca yetkisizlik kararı verilemez.
Belirtilen yasal düzenlemeler çerçevesinde konunun, Anayasa'nın 83. Maddesinin İkinci Fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" kapsamında kalıp kalmadığı ve Anayasanın geçici 20. Maddesine tabi olup olmadığı yönleriyle değerlendirilmesi gerekecektir.
A-) Anayasa'nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan "Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar" ibaresinin kapsamı yönünden yapılan incelemede;
I- YASAMA SORUMSUZLUĞU:
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/1. maddesi, milletvekillerinin yasama sorumsuzluğunu düzenlemektedir. Yasama sorumsuzluğu, yasama çalışmalarıyla ilgili fiiller yönünden milletvekilleri için tam ve sürekli bir koruma sağlar. Milletvekilleri sorumsuzluk kapsamına giren bir eylemden ötürü milletvekilliği sıfatı sona ermiş olsa dahi kovuşturulamazlar. Düzenlemenin amacı, milletvekillerinin yasama işlevlerini çekinmeksizin yerine getirebilecekleri bir ortam sağlamaktır.
İddianamede olayın anlatılış biçimi ve suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemin şekil ve icra tarzı itibariyle sanığın, yasama sorumsuzluğundan faydalanamayacağında kuşku bulunmadığından, hukuki niteliği ve amacı itibariyle yasama dokunulmazlığından farklı olan bu kurum değerlendirme konusu yapılmayacaktır.
II- YASAMA DOKUNULMAZLIĞI:
a-Tanımı: Yasama organı üyelerinin korkusuzca görev yapabilmelerini sağlayacak, niteliği yönünde milletvekilinin fikir ve söz hürriyetinin eksiksiz ve serbestçe kullanması amacını güden bir anayasal hukuku kuralıdır(H.G.K1981/4- 1166,1984/365). Milletvekilleri aleyhinde yasama sorumsuzluğuna girmeyen ve suç olan fiillerinden ötürü meclisin kararı olmadıkça kovuşturmaya girişilememesidir (Dönmezer-Erman Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku cilt 1 sayfa 272)
b-Konu Bakımından Kapsamı: Yasama dokunulmazlığı aynı maddenin 2. fıkrasında milletvekillerine nispi ve geçici bir koruma sağlamaktadır. Dokunulmazlık kapsamında kalan eylemleri nedeniyle milletvekilleri, ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar saklı kalmak üzere, seçimden önce veya sonra bir suç işlediği iddiasıyla, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Yasama dokunulmazlığı ile sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlanmaktadır. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmaları ve tutuklamalar ile vazife yapmaktan alıkonulmasının önüne geçilmek istenmiştir. Bahsedilen koruma iki şekilde ortaya çıkmaktadır; muhakeme engeli ve infaz engeli.
i-Muhakeme engeli olarak Yasama Dokunulmazlığı:
Anayasanın 83/2 inci fıkrası hükmü yasama dokunulmazlığını bir “kovuşturma engeli" olarak düzenlemiştir. Bu nedenledir ki, tahdidi olarak sayılan,
tutulma/yakalama - gözaltına alma, sorguya çekilme ve tutuklama dışında kalan tüm soruşturma işlemleri yapılabilir. Soruşturma sonunda şartları oluşmuşsa kamu davası açılabilir. Fakat kovuşturma yapılamaz. 5271 sayılı CMK'nın 223/8 maddesi gereğince açılan davanın durmasına karar verilmelidir.
ii- İnfaz engeli olarak Yasama DokunulmazIığı:
Anayasanın 83/3 üncü fıkrasında yer alan dokunulmazlık ise bir infaz engeli olarak düzenlenmiştir. Bu dokunulmazlık, başlamış veya henüz başlamamış olan ceza mahkumiyetinin infazını milletvekilliğinin sona ermesine bırakmaktadır. Cezanın infazına engel olan bu dokunulmazlığın kalkması mümkün değildir. Söz konusu dokunulmazlık sadece milletvekilinin yeniden seçilememesi veya mahkum olduğu suç milletvekili seçilmeye engel bir suçsa 84.madde gereğince milletvekilliğinin meclis kararı ile düşürülmesi ile sona erer(M.... Yasama Dokunulmazlığı sh.23-24).
Dokunulmazlığı kendiliğinden kalkan ya da meclis kararı ile kaldırılan milletvekili yapılan yargılama neticesinde mahkum olursa, kesinleşen mahkumiyet hükmü infaz edilmez, tutuklu milletvekili salıverilir.
c-İstisnaları: Yasama dokunulmazlığına 2. fıkrada iki istisna getirilmektedir;
aa- Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali: Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçlarla ilgili suçüstü halinin anlaşılması gerektiğinde tereddüt etmemek gerektir. 5271 sayılı CMK'nın tanımlar başlıklı 2. maddesinin 1/j bendinde suçüstü hali; 1. İşlenmekte olan suçu, 2. Henüz işlenmiş olan fiil ile fiilin işlenmesinden hemen sonra kolluk, suçtan zarar gören veya başkaları tarafından takip edilerek yakalanan kişinin işlediği suçu, 3.Fiilin pek az önce işlendiğini gösteren eşya veya delille yakalanan kimsenin işlediği suçu ifade eder. Ağır Ceza Mahkemesinin görevi ise 5235 sayılı kanunun 12. maddesinde düzenlenmiştir,
bb- Seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14'üncü maddesindeki durumlar:
Anayasanın ne 83/2'inci ne de 14'üncü maddelerinde, yasama dokunulmazlığı dışında kalacak bir suç tipine yer verilmektedir. 14. maddenin son fıkrasında "bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir," denilmekle yetinilmiştir. Tam da bu nedenle düzenlemenin, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan “kanunilik” ilkesine açık aykırılık oluşturduğu ve sonuç olarak belirsizlik-öngörülemezlik hali ile malül olduğu hususunda doktrinde ittifak bulunduğu görülmektedir (Kemal Gözler Türk Anayasa Hukuku sh. 326, Yavuz Sabuncu Anayasaya Giriş sh.194,) Böylece anayasa vazı'ının, hangi suçların 14. madde kapsamında kalacağı yönündeki takdir hakkının hakime ait olmasını isteyen bilinçli bir boşluk oluşturduğu söylenebilir.
Anayasanın 83/2 inci maddesinde, “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” olarak işaret olunan, anılan maddede de 'Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler...” 'i, aynı maddenin son fıkrası gereğince yaptırıma bağlayan ceza normlarının hangileri olduğu ya da olması
gerektiği hususunda da doktrinde güçlü bir önerinin olmadığı görülmektedir.
Hakimin takdir yetkisini kullanırken suçta ve cezada kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, belirlilik (Lex Certa) ve kıyas yasağı (Lex stricta) yönünden sorunlu yanına işaret olunan düzenlemeyi, devletin müdahale/cezalandırma yetkisini “demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanma..."(AİHM.Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.3.1962 kararı) zorunluluğunu da gözeterek mümkün oldukça dar yorumlaması gerektiği açıktır. Bu cümleden olarak devletin siyasal fonksiyonlarına karşı işlenen ve konusunu, "Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğü ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyet” oluşturan suçların bu nev’iden suçlar olduğunda kuşku duymamak gerekir. Gerek mülga 765 sayılı TCK’nın 125-173.maddelerinde, gerekse mer’i 5237 sayılı TCK'nın 247-343. maddelerinde düzenlenen Devlete karşı suçlardan, anılan değerleri doğrudan koruyan suçların, 3713 sayılı Yasanın 1'inci maddesindeki tanım da dikkate alındığında aynı yasanın 3 üncü maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar olduğu söylenebilir. Uygulamada terör örgütünün propagandasını yapmak suçu da 14. madde kapsamında kabul edilmektedir (9.C.D.2007/9370-2008/617sy, 16.C.D.2015/8449- 2016/4723)
Bu istisna halinin uygulanması, iki şartın birlikte gerçekleşmesine bağlanmıştır;
aa-Failin eyleminin, ”Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri” cezalandıran bir suçu oluşturduğu iddia edilmeli,
bb-Bu suçlarla ilgili soruşturma seçimden önce başlatılmalıdır.
Diğer taraftan; 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun "Tanımlar" başlıklı ikinci maddesinde "toplantı"nın; "Belli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından bu kanun çerçevesinde düzenlenen açık ve kapalı yer toplantılarını", gösteri yürüyüşünün ise, "Belirli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından kanun çerçevesinde düzenlenen yürüyüşü" ifade ettiği açıklanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı" başlıklı 34. maddesinde, "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir...";
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü" başlıklı 11. maddesinde de, "Herkes, asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir" şeklinde düzenlemelere yer verilmiş;
2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun 3. maddesinde ise herkesin, önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre şiddet veya silah kullanmadan kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla gösteri veya toplantı yürüyüşü düzenleyebileceği hüküm altına alınmıştır.
Toplantı ve gösteri yürüyüşleri yapma hakkı, çoğulcu demokrasinin kurulması,
farklı kültürel, dini, siyasi, sanatsal ve benzeri fikirlerin oluşabilmesi ve bir arada yaşayabilmelerinin toplum içinde içselleşmesi açısından önemlidir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 34. maddesine göre, "Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ancak millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir."; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre de, "Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak milli güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Maddede, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir" şeklinde sınırlama öngörülmek suretiyle, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının sınırsız olmadığı ortaya konulmuştur.
Görüldüğü gibi gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, gerekse Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının, ancak "demokratik bir toplumda gerekli olma" kriteri gözetilmek şartıyla, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla sınırlanabileceğini düzenlemektedir. Bununla birlikte soyut kamu düzeni ve kamu güvenliği tehlikesine dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklanmamalı; göstericilerin saldırgan ve tehdit edici herhangi bir davranış sergileyip sergilemedikleri tespit edilmelidir.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, "Kendine özgü rolü ve özel uygulama alanı bulunmakla birlikte, 11. maddede düzenlenen haklar, 10. maddenin ışığında incelenmelidir. Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden biri, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır." (Ollinger/Avusturya, 29.06.2006, No: 76900/01) "Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, trafiği aksatmak gibi etkilerle günlük yaşam düzenini bir derece bozabilir. Göstericiler şiddet içeren hareketlerde bulunmadıkları sürece, resmi makamların, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan toplantı hakkının özüne halel gelmemesi için barışçıl nitelikteki toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermesi gerekmektedir." (Disk-Kesk/Türkiye, 27.11.2012, No: 38676/081; Nurettin Aldemir/Türkiye, 18.12.2007, No: 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02, 32138/02)
"Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikli radikal tedbirler -yetkililere göre kullanılan ifade ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez
görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasadışı da olabilir- demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır." (Gün/Türkiye, 18.06.2003, No: 8029/07) "Önceden izin alınmamış olsa bile barışçıl bir şekilde yapılan gösterilerde kolluğun bir miktar tolerans göstermesi gerekmektedir." (Oya Ataman/Türkiye, 05.12.2006, No: 74552/01) şeklinde kararlar verilmiştir.
Öğretide de, "Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden birisi de, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğünün bir başka görünümü olarak değerlendirilebilir ve bu çerçevede demokratik bir toplum bakımından temel hak niteliğindedir. Kişiler, siyasi, sosyal, kültürel ve benzeri nedenlerle toplanırlar ve gösteriler, yürüyüşler, mitingler düzenleyerek görüşlerini toplu olarak ifade ederler. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasına sınırlama getirilirken, Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası dar yorumlanmalı ve Sözleşmenin 10. maddesi altında geliştirilen içtihatlar ile birlikte değerlendirilmelidir. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, ifade özgürlüğü benzeri bir korumadan faydalanır." (Osman Doğru-Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama Ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, Council of Europe, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı, 1. Baskı, Ankara 2013, s. 430); "İfade özgürlüğü ve dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlükleri belirli bir ölçüde abartmayı hatta tahrik etmeyi de kapsar." (Ziya Çağa Tanyar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadında Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2011 s. 599);
2911 sayılı Kanunda "toplantı ve gösteri yürüyüşü" kavramlarının, "halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu oluşturmak suretiyle o konuyu benimsetmek" olarak tanımlanması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Ollinger/Avusturya (29.09.2006, 76900/01) ve Barankevich/Rusya (26.07.2007, 10519/03) kararlarında, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin ifade özgürlüğü ile ilişkisinin açıkça vurgulanması hususları gözetildiğinde, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin bizzat yöntem olarak meşru ve mutat olduğu; düşünce ve kanaat açıklamanın özüne uygun bulunduğu ve sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemlerinden biri olduğu kabul edilmelidir. İstikrar kazanmış Yüksek Yargıtay içtihadları da aynı doğrultudadır. (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 11.07.2014 tarih 2013/9-386 esas, 2014/353 sayılı kararı)
Şu hale göre, somut olay yönünden 2911 sayılı yasanın 32/1,33/1-b maddelerinde düzenlenen suçların , soruşturmasının seçimden önce başlatıldığında ve öngörülen cezanın tür ve miktarı itibariyle "ağır cezayı gerektiren" bir suç olmadığında kuşku bulunmadığı gibi, 3713 sayılı kanun kapsamında bir terör suçu ve/veya "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan
haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetleri” cezalandıran bir suç tipi olmadığında da tereddüt edilmemelidir.
Bu nedenle sanığa atılı suçun niteliği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret olunan ve 14/2. maddesi kapsamında kalan suçlardan olmadığı ve kovuşturma sürecinde yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında yasama dokunulmazlığı nedeniyle Anayasanın 83/2. maddesi uyarınca işlem yapılması gerektiği anlaşılmaktadır.
Öte yandan, ifade özgürlüğü T.C. Anayasasının 26. ve Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Sözleşmenin 10. maddesi ile teminat altına alınmıştır.
İfade özgürlüğünün kullanımına meşru bir müdahale için;
1-Müdahalenin kanunlarda öngörülmüş olması,
2-Ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu emniyeti, kamu düzeninin sağlanması ve suçun işlenmesinin önlenmesi, sağlığın korunması, ahlakın, başkalarının şöhret ya da haklarının korunması, gizli tutulması kaydıyla alınmış bilgilerin açıklanmalarının engellenmesi ve yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanmasına ilişkin değerlerden bir veya bir kaçını korumaya yönelik olmalıdır.
3-Müdahale demokratik bir toplumda gerekli bulunmalıdır.
İfade özgürlüğü terörle mücadele kapsamında en çok müdahale ve sınırlamaya maruz kalan temel haklardandır. Nitekim 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 7/2. maddesindeki propaganda yasağı bu duruma örnek teşkil etmekle birlikte kanun koyucu madde de zaman zaman yaptığı değişikliklerle özgürlüğü genişletmiştir. Bu amaçla 11.04.2013 tarih ve 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu; terör örgütünün propagandası suçunun oluşabilmesi için; örgütün “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da teşvik edecek şekilde” yapılması zorunlu kılınarak, sınırlamanın AİHS uygun hale getirilmesi amaçlanmıştır. Ancak, aynı Kanunun 7. maddesinin 2. fıkranın b bendinde ise; toplantı ve gösteri yürüyüşünde gerçekleşmese dahi, terör örgütünün üyesi veya destekçisi olduğunu belli edecek şekilde;
1-Örgüte ait resim veya işaretlerin asılması ya da taşınması,
2-Slogan atılması,
3-Ses cihazları ile yayın yapılması,
4-Terör örgütüne ait amblem, resim veya işaretlerin üzerinde bulunduğu üniformanın giyilmesi,
Şeklindeki fiil ve davranışlar propaganda suçundan cezalandırılacaktır. Bu düzenleme ile kanun koyucu herhangi bir unsurun varlığına bağlı olmaksızın bu suçun oluşacağı kabul edilmek suretiyle ifade özgürlüğü parametrelerini dışlayan tipe uygun eylem tanımlaması yapmıştır.
T.C. Anayasasının 90/son fıkrasında “usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası antlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. Usulüne göre yürürlüğe konmuş
temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konularda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası antlaşma hükümleri esas alınır.”
Temel hak ve hürriyetlere ilişkin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ekli protokoller Türkiye Büyük Millet Meclisince onaylanmıştır. Anayasal düzenleme karşısında, ifade özgürlüğüne ilişkin Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesi bir iç düzenleme şekline dönüşmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de; kişinin hakkı ile toplumun çıkarı ve özellikle kişinin temel ifade özgürlüğü hakkı ve demokratik toplumun terör örgütlerinin faaliyetlerine karşı kendini korumaya ilişkin meşru hakkı arasında bir denge kurulması ihtiyacını beraberinde getirmektedir. (Zana v. Türkiye) Devletlerin terör ile mücadelesinin zorluklarına vurgu yaparak, müdahalenin acil bir toplumsal ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığı, hedeflenen meşru amaca uygun olup olmadığını, devlet yetkililerince ileri sürülen gerekçelerin ilgili ve yeterli bulunup bulunmadığı ortaya konulmalıdır. (Yılmaz ve Kılıç/ Türkiye davası)
Terör ile mücadele kendine özgü bir takım zorlukları barındırdığından devletler bu mücadelede daha geniş bir takdir marjına sahip olduğu kabul edilmekle birlikte terör ile mücadelede bir hukuk rejimidir. Uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerin ihmal edilebileceği bir alan değildir.
Toplantı veya gösteri yürüyüşünde olsun veya olmasın; yazı veya sözler (atılan slogan, taşınan pankart veya giyilen üniforma) ile verilen mesajın şiddete çağrı, tahrik ve teşvik edici ya da silahlı direnişe ve isyana davet şeklinde veya insanda saldırgan duygular oluşturacak biçimde anlamsız bir nefret yaratarak şiddetin doğmasına uygun bir ortamı kışkırtacak nefret söylemi olup olmadığı değerlendirilmeli, doğrudan veya dolaylı şiddete çağrı var ise sanığın kimliği, konumu, konuşulan yer ve zamanı gibi açık ve yakın tehlike testi bakımından analize tabi tutulmalıdır.
İfade özgürlüğü sadece memnuniyetle karşılanan zararsız veya önemsiz sayılan insanların kayıtsız kalabileceği bilgi ve fikirler için değil, aynı zamanda demokratik toplumu şekillendiren çoğulculuğun, hoşgörünün ve geniş fikirliliğin doğasında bulunan bir gereklilik olarak saldırgan, şok eden, rahatsızlık veren veya ayrılık yaratabilen fikirler içinde uygulanabilmelidir.
Ancak, devletin birliği ve anayasal düzenine karşı suçları işlemek amacı ile oluşturulan silahlı terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 14. madde kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceği doktrinde tartışmalıdır. Bu madde de 2001 yılında yapılan değişiklik ile, Anayasada yer alan hak ve özgürlüklerin, bu hak ve özgürlükleri yıkmak "amacı ile kullanılamayacağı" hükmü yerine, bu hak ve özgürlükleri yıkmayı "amaçlayan faaliyetler" olarak kullanılamayacağı hükmü getirilmiştir. Yapılan değişiklik ile madde metninde yer verilen "faaliyet" deyiminin sadece eylemi mi yoksa ifade hürriyeti sınırları dışında kalan yasalarda suç olarak tanımlanan düşünce açıklamalarını da içerip içermediği sorunun özünü teşkil
etmektedir. Doktrinde "faaliyetin" maddi eylemi içerdiğini ileri sürenler olduğu gibi, eylem ve söylemi içerdiğini ifade eden görüşler de mevcuttur. Nitekim ...; “Bu düzenleme, fiil ya da suç tipini değil amacı esas almaktadır.” görüşünü savunarak, farklı bir bakış açısı sergilemiştir.
Yargısal içtihatlara bakıldığında Anayasa Mahkemesi 29.01.2008 tarih 2002/1 Esas, 2008/1 Karar sayılı kararında;
"Düşünce açıklamalarının Anayasanın 14. maddesi kapsamında kötüye kullanma olarak değerlendirilebileceğini, ancak her düşünce açıklamasının değil, demokratik yaşam için doğrudan açık ve yakın tehlike oluşturan düşünce açıklamalarının bu kapsamda olduğu değerlendirilmelidir." sonucuna varmıştır.
Yargıtay 9. Ceza Dairesi yerleşik içtihatlarında, terör örgütü propagandası suçunun Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanımı olduğunu kabul edegelmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Da Becker/ Belçika, B. No: 214/56, 27.03.1962 tarihli kararında, "demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır." demek suretiyle 14. maddenin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir.
Avrupa Sözleşmesinin 17. maddesindeki hak ve özgürlüklerin, yine hak ve özgürlükler kullanılarak ortadan kaldırılmasının yasaklanacağına dair ilke ile, Anayasamızın 14. maddesindeki benzer düzenlemenin amacı yönünden, yukarıda yer verilen yargısal karar ve doktrindeki görüşler Dairemizce de benimsenmiş olup; ülkenin bölünmez bütünlüğüne ve anayasal düzene yönelik suç oluşturan söylem ve eylemler Anayasanın 14. maddesi kapsamında hakkın kötüye kullanılması niteliğinde görüldüğünden, demokrasi ile yönetilen ülkelerde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli üyelerin bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin ettikleri ve demokrasiyi koruma yükümlülükleri de bulunduğu gözetildiğinde, demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edememesi Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun olacağının kabulü gerekmektedir.
Hüküm, ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir. Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunmalara bağlı değildir (CMK 225. m.). Mahkeme, iddianamede gösterilen eylem/eylemler ile bağlı ise de, iddia makamı tarafından suçun vasıflandırılmasıyla bağlı değildir. Suçun vasıflandırılmasında ceza hukuku kuralları çerçevesinde özgürce karar verebilecektir. Dolayısıyla iddianamede terör örgütünün propagandası olarak nitelendirilen fiilin bu vasfı taşıyıp taşımadığını belirlemek mahkemenin görevi kapsamındadır.
Diğer taraftan Anayasanın 12. maddesinin "Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır.
Demokratik hukuk devletinde, halkın iradesinin tecelli ettiği parlamentoda görevli milletvekillerinin, demokratik toplum düzenini koruma yükümlülüklerinin
bulunduğunda kuşku yoktur. Bu sisteme bağlı kalacaklarına dair yemin eden vekillerin, ülke bütünlüğüne ve demokratik sisteme yönelik suç işlemeleri halinde milletvekili dokunulmazlığından istifade edemeyeceklerine dair kabulün, Anayasanın lafzına ve ruhuna uygun düşeceği değerlendirilmelidir.
Şu hale göre, terör örgütünün propagandasını yapmak suçunun 3713 sayılı yasanın 7/2 maddesinde düzenlenmiş terör suçu olması itibariye Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesinde gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
B-Anayasanın Geçici 20. maddesi yönünden yapılan değerlendirme:
İncelemeye konu talepnamede de işaret olunduğu üzere geçici 20.madde ile ilgili olarak Dairenin görüşü şöyledir;
6718 sayılı Kanunun 1. maddesiyle 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına eklenen geçici 20. maddenin birinci fıkrası, maddenin TBMM’de kabul edildiği 20.05.2016 tarihi itibariyle; soruşturmaya veya soruşturma ya da kovuşturma izni vermeye yetkili mercilerden, Cumhuriyet Başsavcılıklarından ve mahkemelerden; Adalet Bakanlığına, Başbakanlığa, TBMM Başkanlığına veya Anayasa ve Adalet komisyonları üyelerinden kurulu Karma Komisyon Başkanlığına intikal etmiş yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına ilişkin dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi olan “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. " hükmünün uygulanmayacağını öngörmektedir.
Anayasanın yasama dokunulmazlığını öngören 83. ve milletvekilliğinin düşmesini düzenleyen 84. maddeleri gözetildiğinde, Anayasa'nın 85. maddesinde sözü edilen yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya milletvekilliğinin düşmesine ilişkin TBMM kararlarının hukuki niteliği itibarıyla münferit birer parlamento kararı olduklarında duraksama bulunmamaktadır.
Geçici 20. madde ise, 316 milletvekili imzasıyla 12.4.2016 tarihinde TBMM Başkanlığına sunulan “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” ile başlayan yasama süreci sonunda kabul edilmiştir. “Teklif’ ile başlayan süreç, “Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halk oylamasına katılma” başlığını taşıyan Anayasanın 175. maddesinin öngördüğü “özel” süreçtir. Bu sürecin teklif, oylama, kabul ve yürürlüğe girme yönlerinden özel biçim koşulları olduğu gibi, bu süreç sonunda ortaya çıkan Meclis iradesine özel hukuksal sonuçlar bağlanmıştır... (Anayasa Mahkemesi. 2016/54- 2016/117 sayılı ve 3.6.2016 tarihli kararı)
Talep konusu, suç teşkil eden eylem gerçekleştirdikleri gerekçesi ile haklarında fezleke hazırlanıp dosyaları ilgili kurumlara iletilen ve Anayasasının geçici 20. maddesi ile dokunulmazlığı kaldırılmış olan milletvekillerinin, yeniden seçilmeleri halinde, Anayasanın 83/4. maddesindeki teminattan yararlanıp yararlanamayacağıdır. Bilindiği üzere, süreli veya geçici kanunlar olağanüstü halleri ve geçici durumları karşılamak amacıyla ve dolayısıyla nitelikleri yönünden geçici olarak veya kanun
metninde açıkça belirtilen süre kadar yürürlükte kalmak üzere meydana getirilirler. Bu ilke Anayasamızda yer alan geçici hüküm niteliğindeki düzenlemeler içinde geçerlidir.
Geçici 20. maddenin düzenlenmesindeki yasa koyucunun amacı madde metninden açıkça anlaşılmakta mıdır? Yoksa bu amacı belirlemek açısından yorum yöntemine mi başvurulmalıdır. Yorum, bir pozitif hukuk metni olan kanunun anlam ve kapsamını belirlemek amacıyla kanun koyucunun iradesinin ne olduğunu anlamak için yapılan fikri faaliyetler olarak adlandırılmaktadır. Kanun koyucunun amacı tam olarak anlaşılamıyorsa bu yönteme başvurulmalıdır. Bir kanun hükmünün yorumlanmasında ilk başvurulacak araç bu hükmün lafzıdır (Erem, Türk Ceza Hukuku syf. 101). Bu yorum, kanun hükmünde yer alan kelimelerin anlamının tespiti ve gramer kurallarının uygulanması suretiyle yapılmaktadır (Tosun, Ceza Hukuku syf. 111).
Lafzı yorum ile, bir kanun hükmünün anlam ve kapsamı tam olarak anlaşılamamış ise, yorum yapabilmek için; kanunun hazırlık çalışmalarından, kanunun sistematiğinden, kanununda düzenlenen hukukun müessesesi tarihçesinden, kanunla düzenlenen müesseseye ilişkin mukayeseli hukuktaki düzenlemelerden ve hukukun genel ilkelerinden yararlanmak gerekir.
"Bir kanun maddesinde yer alan hükümle ilgili olarak hazırlık çalışmaları sırasında yapılan tartışmalar, ileri sürülen görüşler sonucunda ortaya çıkan madde gerekçesinin, kanunun hükmünün anlam ve kapsamının tam olarak anlaşılmasına katkıda bulunan önemli bir yorum aracı olduğundan kuşku yoktur. Ancak belirtmek gerekir ki, madde gerekçesi bir hüküm değildir... madde gerekçesinin bağlayıcı olup olmadığı yönünde yapılan tartışmaların hukuk bilimi ile telifi kabil bir yönü bulunmamaktır.” (Özgenç, TCH, 7. basım syf. 115).
Doktrinde de tartışmalı olan konuyla ilgili olarak şu görüşler ileri sürülmektedir; “Anayasanın geçici 20. maddesi kapsamına giren milletvekilleri hakkında, yukarıda değindiğimiz Anayasa m.83/4 uygulanır mı? İlk bakışta Anayasa m.83/4 'im tüm vekilleri kapsayacağı, bu nedenle de geçici 20. madde kapsamına giren ve dokunulmazlığı bu madde ile kaldırılan milletvekilinin yeniden seçilmekle, hakkında geçici 20. madde uyarınca yürütülen yargılamanın ve yargılamaya bağlı olarak tatbik edilen koruma tedbirlerinin son bulacağı, geçici m. 20 ile dokunulmazlığı kaldırılsa bile tekrar seçilen vekil hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmesi için, Meclisin dokunulmazlığı kaldırması gerektiği, aksi halde yalnızca 26. Dönemi kapsayan geçici 20. maddenin tatbiki suretiyle yargılamaya ve koruma tedbirlerine 27. Dönemde otomatik olarak devam edilemeyeceği fikri ileri sürülebilir. Gerçekten de bu bakış açısı, Anayasa m. 83/4 'ün mantığına da uygundur.
Bununla birlikte; geçici m.20’nin özel düzenleme olduğu, 20.05.2016 tarihine kadar işlem görmüş vekil dosyaları ile ilgili dokunulmazlığın kaldırılmasının veya vekilliğin bitmesinin beklenmeyeceği, Meclis kararına gerek olmaksızın geçici md. 20 ile dokunulmazlığı kaldırılan vekilin doğrudan yargılanacağı, bu bakımdan Anayasa
md.83/4 ’ün konu ile ilgili “genel hüküm” olması nedeniyle, “özel hüküm” niteliği taşıyan geçici 20. maddeyi etkilemeyeceği, kaldı ki Anayasa m.83/4’ün Meclisin dokunulmazlığını kaldırdığı vekillerle ilgili durumu düzenlediği, bu nedenle de Anayasa m.83/2'den ve 83/4'ün, dokunulmazlığı geçici m.20 ile kaldırılan milletvekillerini korumayacağı, geçici m.20’nin bu tespitin aksini öngören bir açıklığa da sahip olmadığı, sonuç olarak geçici m. 20 kapsamına giren milletvekilleri hakkında yargılama süreçlerinin, buna bağlı olarak tutuklama ve adli kontrol tedbirlerinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’ha göre değerlendirileceği belirtilmelidir ki, kanaatimizce geçici 20. maddenin lafzı, içeriği, amacı ve gerekçesi bu ikinci görüşe daha uygun düşmektedir. ” (www..hukukihaber.net.makale5942 Erişim tarihi: 19.07.2018 prf Dr. Ersan Şen)
"Değişiklik ile Anayasa’nın 83. maddesi ikinci fıkrasının birinci cümlesinin yürürlüğe girecek geçici 20. maddesi hükmü ile yine 83. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları arasında tutarsızlıklar bulunmakta; maddenin son fıkrası da örtülü olarak yürürlük değerini kaybetmektedir." (www.güncelhukuk.com, dokunulan dokunulmazlık, Erişim tarihi: 19.07.2018 Prof Dr. Koksal Bayraktar).
Anayasa yapıcının amacı ve kanunun kapsamının belirlenmesi açısından uygulama ve doktrindeki görüşler dikkate alındığında; madde metninden açıkça anlaşıldığı üzere 20.05.2016 tarihi itibariyle ilgili birimlere intikal etmiş dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin dosyalan bulunan Milletvekilleri hakkında, “bu dosyalar bakımından'” Anayasanın 83. maddesi 2. fıkra 1. cümlesinin uygulanamayacağı öngörülmüştür.
Bu itibarla geçici 20. maddenin, yasama dokunulmazlığına ilişkin genel hüküm niteliğindeki 83/2 inci fıkrasına nazaran “Anayasal bir özel hüküm” olarak düzenlendiği anlaşılmaktadır. Anılan hükmün geçici madde olması, hükmün Anayasal hükmü olma niteliğini değiştirmeyeceği gibi özel hüküm olması nedeniyle genel hüküm karşısında öncelikle uygulanma zorunluluğu hukukun temel ilkelerindendir. Madde metninin sarahatine göre, düzenlemenin milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasına dair bir parlamento kararı olmadığı açıktır. Doğrudan Anayasanın 83. maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesinin, 20.5.2016 tarihi itibariyle işlem görmüş dokunulmazlık dosyaları bulunan milletvekilleri hakkında, bu dosyalar bakımından uygulanamayacağı öngörülerek, aynı madde fıkrasında yer alan iki istisna durumuna bir üçüncü istisna olarak eklendiği görülmektedir.
Şu hale göre, dokunulmazlık statüleri geçici 20.madde kapsamında kalan milletvekillerinin dokunulmazlıklarının, tıpkı ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlarda olduğu gibi kendiliğinden kalktığının kabulü gerekir. Böylece kovuşturma hukuku yönünden genel hükümlere tabi olan milletvekilinin, yeniden seçilmesi halinde, önceki dokunulmazlığı hukuki niteliği itibarıyla “münferit bir parlamento kararı olan dokunulmazlığın kaldırılması kararı” ile kaldırılmadığından, Anayasa'nın 83/4. maddesi gereğince yeni bir dokunulmazlık
korumasına kavuştuğunun kabulüne de imkan bulunmamaktadır. Hakkındaki kovuşturmanın TBMM'nin dokunulmazlığı yeniden kaldırmasına gerek duyulmaksızın genel hükümlere göre devam etmesi gerekir.
Ancak Anayasa Mahkemesi'nin anılan madde ile ilgili düşüncesi ise 17.09.2020 tarih, 2018/30030 başvuru numaralı, Kadri Enis Berberoğlu başvurusunda şu şekilde ifade edilmiştir:
"...86. Somut olayda Anayasa'nın 83. maddesinin "Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz." biçimindeki ikinci fıkrasının genel hüküm; geçici 20. maddenin "bu dosyalar bakımından, Anayasanın 83 üncü maddesinin ikinci fıkrasının birinci cümlesi hükmü uygulanmaz" biçimindeki hükmünün ise genel hükme getirilen bir istisna hükmü olduğu konusunda bir ihtilaf bulunmamaktadır.
87. Bu kapsamda her bir dokunulmazlık statüsünün bir yasama döneminde kazanılıp yasama dönemi sona erdiğinde de kaybedileceğini ifade eden 83. maddenin "Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır." biçimindeki dördüncü fıkrasına getirilmiş bir istisna hükmü bulunmamaktadır. Başka bir deyişle tekrar seçilen milletvekilinin Anayasa'nın 83. maddesinin dördüncü fıkrası uyarınca yeniden dokunulmazlık kazanacağı kuralı esastır ve geçerliliğini korumaktadır.
88. Geçici 20. madde açık bir şekilde ikinci fıkraya bir istisna getirdiğine göre tekrar seçilen milletvekilinin 83. maddenin dördüncü fıkrası uyarınca yasama dokunulmazlığını kazanmasını engelleyen bir istisna hükmü yoktur. Böyle bir istisna hükmü anayasa koyucu tarafından ayrıca ve açıkça konulmadığına göre yeni seçilen milletvekilleri 83. maddenin sağladığı dokunulmazlıktan tam olarak faydalanır, TBMM yeniden dokunulmazlığını kaldırmadığı sürece haklarında soruşturma yürütülemez ve kovuşturma yapılamaz.
89. Anayasa koyucu geçici 20. maddede yeni bir istisna konulması veya yorum yoluyla istisnanın kapsamının genişletilmesi konusunda yargı organına açık bir yetki vermemiştir. Kaldı ki yargı organı kural koyucu bir organ olmadığı için yorum yolu ile istisna da oluşturmaz. İstisna getirmek kuralı değiştirmek olduğuna göre yargı organının böyle bir yetkisi yoktur. Dolayısıyla bir konuda istisna yok ise yargı organı genel kuralı uygulamak zorundadır. Somut olayda geçici 20. maddede tekrar seçilen milletvekilinin yasama dokunulmazlığından faydalanmasını engelleyen ayrı ve açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bu durumda yapılması gereken istisnanın kapsamını yorum yoluyla genişletmek veya yorum yoluyla yeni bir istisna getirmek değil genel kuralı uygulamaktır.
90. Eldeki somut uyuşmazlıkta genel kural olan Anayasa'nın 83. maddesi dar, istisna olan geçici 20. madde ise geniş yorumlanmıştır. Bir istisna geniş yorumlanamaz ve istisnanın kapsamı genişletilemez. Bu ilkenin doğal sonucu olarak başvurucunun yeniden milletvekili seçilmesinden sonra statüsünün geçici 20. madde
ile getirilen istisna kapsamına girip girmediği konusunda tereddüt oluşmuş ise başvurucunun durumunun o istisnanın kapsamına girmediği, dolayısıyla kaideye tabi olduğu kabul edilmelidir.
91. Anayasal bir kurum olan yasama dokunulmazlığı milletvekillerinin bir engelle karşılaşmadan yasama faaliyetlerine serbestçe katılmalarını sağlamaya yönelik bir koruma mekanizması niteliğindedir. Bu nedenle yasama dokunulmazlığı, temsili demokrasisinin işleyişi bakımından önemli bir işleve sahiptir. Anayasa yargısına hâkim olması gereken hak eksenli yaklaşım yasama dokunulmazlıklarına ilişkin anayasal kuralların yorumlanması için de geçerlidir. Nitekim Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında bu yaklaşımının bir sonucu olarak Anayasa'nın 83. maddesine getirilen istisnaların Anayasa'nın 67. maddesinde güvence altına alınan seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı da dikkate alındığında "dar ve özgürlük lehine yorumlanma"sı gerektiğini ifade etmiştir (Mustafa ... Balbay, 114; ... Haberal, B. No: 2012/849, 4/12/2013, 99).
92. Buna karşın başvurucunun milletvekili seçildikten sonra yargılandığı davada durma kararı verilmeyerek tahliyesine hükmedilmeksizin yargılanmaya devam olunması ve bölge adliye mahkemesinin mahkûmiyet hükmünün onanması Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün lafzına ve amacına aykırı olarak geniş bir biçimde ve başvurucunun Anayasa'nın 67. maddesinde koruma altına alınan seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının aleyhine olacak şekilde yorumlanması ile mümkün olmuştur.
93. Sonuç olarak Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün yeniden milletvekili seçilen başvurucu hakkında uygulanması mümkün değildir. Yeniden milletvekili seçilen başvurucunun Anayasa'nın geçici 20. maddesi kapsamında değerlendirilerek genel hüküm olan 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gereği dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmemesi, maddenin sözüyle çelişen ve anayasa koyucunun iradesine aykırı bir yorum olmuştur."
AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı sorunu:
28.01.1987'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvuru yetkisinin kabul edilmesiyle iç hukukun bir parçası haline gelen bireysel başvuru ya da anayasa şikayeti, değişiklik gerekçesinde, kamu gücü tarafından, temel hak ve özgürlükleri ihlal edilen bireylerin başvurdukları olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlanmaktadır.
Anayasanın 90/5 maddesi sarahatine göre AİHS, iç hukukun ayrılmaz bir parçasıdır ve kanunlarla uyuşmazlık halinde uygulanma önceliği bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesi sözleşme hükümlerini "destek norm" olarak kabul etmektedir. AİHM ise sözleşmeyi, "yasa sözleşme" olarak vasıflandırmakta, üye devletlerin sözleşmeye uygun hukuki düzenleme yapma ve AİHM içtihatlarına uyma mecburiyetlerini vurgulamaktadır. Esasen Sözleşmenin "Kararların bağlayıcılığı ve infazı" kenar başlıklı 46/1. maddesine göre; Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin verdiği kesinleşmiş kararlara uymak mecburiyetindedirler.
AİHS ile AİHM'nin yargı yetkisinin tanınması ile birlikte, ulusal mahkemeler ile AİHM arasında ortaya çıkan yetki çatışmasının,"ikincillik ilkesi", "takdir alanı doktrini" ve "dördüncü derece yargı yeri doktrini" gibi çareler üretilmiş ve geliştirilmiştir. Aynı sorun 07/5/2010 tarihi itibariyle (5982/18 md.) derece ve temyiz mahkemeleri arasında da yaşanmaktadır.
Gerek AİHM (Kemmche/Fransa, B.No:17621/91,24.11.1994), gerekse AYM (B.No:2013/1728,12.11.2014), dördüncü yargı yeri doktrini çerçevesinde ikincil niteliği gözardı edilip, itiraz, istinaf ve temyiz gibi kanun yolu derecesinde görerek yapılan bireysel başvuruları kabul edilemez bulmaktadır. Açık keyfilik veya bariz takdir hatası içermedikçe ulusal hukukun yorumlanıp uygulanmasıyla, ilgili hukuki sorunları her iki mahkeme de incelememektedir.
Anayasa Mahkemesi, Şahin Alpay Başvurusu ile ilgili olarak 15.3.2018 tarih 2018/3007 sayılı kararında, ilgili AİHM ve Yargıtay Ceza Genel Kurulu (28/4/2015 tarihli ve E.2013/9-464, K.2015/132) kararlarına da atıfta bulunarak, AİHM ve AYM kararlarının bağlayıcılığı, ikincillik niteliği, inceleme yetki ve sınırları hakkında ayrıntılı tespitlerde bulunmuştur.Anılan kararın ilgili bölümleri şöyledir;
"... Anayasanın 148. maddesi uyarınca herkesin Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunma hakkı bulunmaktadır. Anayasa Mahkemesinin diğer kararları gibi bireysel başvuruları inceleyen Bölüm kararları da yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlamaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); Sözleşmenin 46. maddesi bağlamında, devletlerin taraf oldukları başvurulara ilişkin olarak verilen AİHM kararlarıyla bağlı olma yükümlülüğü altına girdiğini vurgulamaktadır (Del Rio Prada/İspanya [BD],B. No: 42750/09, 21/10/2013, § 137). AİHM'e göre bu, Mahkemenin bir ihlal bulduğunda davalı devletin sadece Sözleşme'nin 41. maddesine göre hükmedilen tazminatı ödeme yükümlülüğünü değil bunun yanında AİHM tarafından bulunan ihlalin ortadan kaldırılması için iç hukukta bireysel ve/veya -gerekiyorsa- genel tedbirler alma ve başvurucuyu, Sözleşme ihlal edilmemiş olsaydı bulunacağı duruma mümkün olan en yakın konuma getirecek şekilde ihlalin etkilerini telafi etme yükümlülüğünü de barındırmaktadır (Del Rio Prada/İspanya, § 137)
AİHM, ... Uzun/Türkiye (B. No: 10755/13, 30/4/2013) kararında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru yolunun AİHM'e başvurmadan önce tüketilmesi gereken bir iç hukuk yolu olduğu sonucuna varırken Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını da dikkate almıştır. Bu bağlamda AİHM, Anayasa'nın 153. maddesinin altıncı fıkrasında yer alan ve Anayasa Mahkemesi kararlarının devletin tüm organları ile gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağını ifade eden hükme atıf yapmış ve Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruya ilişkin kararlarına uyulmasına ilişkin bir sorun yaşanmayacağını değerlendirmiştir (... Uzun, § 66).
2010 yılında Anayasanın 148 maddesinde yapılan değişiklikle Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir. Bu değişikliğin gerekçesi şöyle ifade edilmiştir:
Anayasanın 148. maddesinin üçüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 45. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre herkes, Anayasa'da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden Sözleşme ve buna ek Türkiye'nin taraf olduğu protokoller kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurabilir. Anayasa'nın 148. maddesinin birinci fıkrasında Anayasa Mahkemesine bu başvuruları karara bağlama yetki ve görevi verilmiştir.
6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesinin bireysel başvurulara ilişkin incelemesi, "bir temel hakkın ihlal edilip edilmediği" ve "bu ihlalin nasıl ortadan kaldırılacağının belirlenmesi" ile sınırlıdır.
Anayasa'nın 148. maddesinin dördüncü fıkrası ile 6216 sayılı Kanun'un 49. maddesinin (6) numaralı fıkrasına göre kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlar bireysel başvuruda incelenemez. Aynı Kanun'un 50. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre ise ihlal kararı verilmesi halinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilirken yerindelik denetimi yapılamaz.
Bu hükümlerin Anayasa'nın 148. maddesinin birinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara bağlama yetki ve göreviyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu görevi kapsamında Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme'nin ortak koruma alanında bulunan temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuruları incelemek ve karara bağlamak durumundadır. Anayasa Mahkemesi, bu incelemeyi temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelere göre yapar.
Dolayısıyla Anayasa ve Kanunda bireysel başvuruda inceleme yasağı getirilen alanın temel hak ve özgürlüklere ilişkin olarak Anayasa'da öngörülen güvencelerle ilgili olduğu düşünülemez. Bu alan, bireysel başvuru kapsamı dışındaki hukuka aykırılık iddialarına ilişkindir. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da ifade edildiği üzere temel hak ve özgürlüklere müdahale söz konusu olmadıkça hukuk kurallarının uygulanması ve yorumlanması ile delillerin takdiri ve değerlendirilmesi derece mahkemelerine aittir (örnek olarak bkz. ... Sağlam, B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 42; Sabahat Beğik ve diğerleri [GK], B. No: 2014/3738, 21/12/2017, § 23). Ancak temel hak ve özgürlüklere müdahalenin söz konusu olduğu durumlarda derece mahkemelerinin takdir ve değerlendirmelerinin Anayasa'daki güvencelere etkisini nihai olarak değerlendirecek merci Anayasa Mahkemesidir. Bu itibarla Anayasa'da öngörülen güvenceler dikkate alınarak bireysel başvuru kapsamındaki temel hak ve özgürlüklerin ihlal edilip edilmediğine ilişkin herhangi bir inceleme "kanun yolunda gözetilmesi gereken hususun incelenmesi" veya "yerindelik denetimi" olarak nitelendirilemez.
Aksinin kabulü durumunda Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları karara
bağlama yetki ve görevinin işlevsiz hale geleceği, bunun da bireysel başvurunun etkili bir hak arama yolu olarak öngörülmüş olması amacıyla (bkz. §§ 40, 48) bağdaşmayacağı ortadadır. Anayasa'daki temel hak ve özgürlüklerle ilgili güvenceler kapsamında inceleme yapılmasının kanun yolu denetimi olarak değerlendirilmesi, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuruları inceleme ve karara bağlama görevinin yerine getirilememesi sonucunu doğurur."
Bu durumda (iç) hukukun yanlış yorumlandığını, delillerin yanlış değerlendirildiğini ve uyuşmazlık sonucunun adil olmadığını ileri süren başvurular kural olarak AİHM /(AYM) tarafından, kanun yolu şikayeti olarak görüldüğünden kabul edilemez bulunmaktadır. Bunun istisnası, keyfi uygulama veya bariz kanuna aykırılık halleridir. AİHM ve AYM kararlarında anayasa ve sözleşmede tanınan bir hakkın ihlali ile sonuçlanan hukuka aykırılıklar kanun yolu şikayeti olarak nitelendirilmemektedir (Gökcan H.Tahsin Bireysel Başvuruda Denetim Yetkisinin Sınırları TBB Dergisi).
Şu hale göre; özellikle yargılama ve olağan yasa yolları süreci tamamlanmadan yapılan bireysel başvuru incelemelerinde, AYM'nin delil değerlendirmesinin hak ihlali bağlamında da olsa, asıl yargılama mercileri ile bir yetki çatışması sonucunu doğurduğu açıktır. Hak ihlalini netice veren meşru müdahale için ikame olunan delilin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitin, yargılama konusu suçun sübut ve/veya vasfının tayini yönünden de belirleyici olacağında kuşku yoktur. Ne var ki, yargılama süreci tamamlanmış ve kanun yolu incelemesinden de geçerek kesinleşmiş hükümler yönünden gerçekleştirilen bireysel başvuru sonucunda tespit edilen hak ihlallerinin, gerektiğinde yeniden yargılama sebebi olarak kabul edildiği (CMK 311) sistemde, yargılamanın devamı sırasında ihlal neticesini doğuracak tespitlerin yargılama mercilerince göz ardı edilmesi düşünülemez. Aslolanın haksız-ölçüsüz bir müdahaleye maruz bırakılan temel hakkın bir an önce teslimi olduğuna göre, sair çatışma ve tartışmaların bu değerin önüne geçmesine "hukuk düzeninin tekliği" ilkesi de müsaade etmez.
Bu nedenle Anayasanın geçici 20. maddesinin, Anayasa Mahkemesinin Daireyi de bağlayan kararı doğrultusunda yorumlanması ve anlaşılması gerektiğinden; Anayasa'nın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün, yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında uygulanması mümkün değildir. Genel hüküm niteliğindeki Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gereği dokunulmazlığı tekrar kazandığının kabul edilmesi gerekir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde:
Gerek safahatta birleşen kamu davalarına konu 21.07.2015, 08.10.2015, 02.12.2015 tarihlerinde işlendiği iddia olunan müsnet 2911 sayılı Kanuna muhalefet suçlarının niteliği itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret olunan ve 14/2. maddesi kapsamında kalan suçlardan olmaması ve gerekse Anayasanın geçici 20. maddesi ile getirilen istisna hükmünün, yeniden milletvekili seçilen sanık hakkında uygulanmasının mümkün bulunmaması karşısında,
Anayasanın 83. maddesinin dördüncü fıkrasının emredici hükmü gözetilerek verilen durma kararında bu suçlar yönünden hukuka aykırılık görülmediğinden istemin reddine karar verilmiştir.
Fakat;
3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesinde düzenlenmesi itibariyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83/2. maddesinde işaret edilen ve 14/2. maddesinde gösterilen temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması niteliğinde olduğunda kuşku bulunmayan ve bu nedenle yasama dokunulmazlığının istisnası kapsamında kalan "Terör Örgütü Propagandası Yapmak", "silahlı terör örgütüne yardım etme", "Örgüte Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşlemek" suçları ile ilgili olarak verilen durma kararında, zorunlu bağlantılı öncü suçlarla ilgili davaların 5271 sayılı CMK'nın 218.maddesi kapsamındaki bekletici mesele yapılmasının mahkemenin takdirinde olması ve soruşturma tarihleri de gözetildiğinde usul ve kanuna aykırı olduğundan kanun yararına bozulmasına, istemin bu suçlar yönünden kabulüne karar vermek gerekmiştir.
V- SONUÇ;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, 24.12.2021 tarih ve 2021/138300 sayılı kanun yararına bozma isteminin kısmen KABULÜNE, Ağrı 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.02.2021 tarih, 2016/244 esas ve 2021/92 sayılı kararının, "Terör Örgütü Propagandası Yapmak", "silahlı terör örgütüne yardım etme", "Örgüte Üye Olmamakla Birlikte Örgüt Adına Suç İşlemek" suçları nedeniyle verilen durma kararı yönünden 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunun 309. maddesi gereğince kanun yararına BOZULMASINA, talebin 2911 sayılı Kanuna muhalefet suçları ile ilgili durma kararı yönünden REDDİNE, diğer işlemlerin yapılabilmesi için dosyanın mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 22.06.2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2019/116 E., 2019/275 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi - Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
tam metni aç
Failin sıfatı ve yürütülen kamu görevinin niteliği esas alınarak belirlenen özel soruşturma usullerine ve kovuşturma makamlarının belirlenmesine ilişkin düzenlemeler de Anayasa'nın ilgili hükümleri ile aynı Kanun'un "Soruşturma ve kovuşturma" başlıklı yedinci kısmında yer alan 82 ila 98. maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır.
Ceza Genel Kurulu 2019/116 E. , 2019/275 K.
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu
Mahkemesi :Ceza Dairesi - Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi
Sayısı : 73/7 - 19/22
Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 03.05.2018 tarihli ve 111-165 sayılı son soruşturmanın açılması kararı ile sanıklar ... ve ...'nın görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1, 43/1 ve 53. maddeleri gereğince cezalandırılmaları isteğiyle açılan kamu davasında Yargıtay 5. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 34-19 sayı ile dairenin görevsizliğine ve sanıklar hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapılması için dosyanın Yargıtay 16. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmiştir.
Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.10.2018 tarih ve 7-7 sayı ile; Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 11.07.2017 tarihli ve 245 sayılı iş bölümü kararı gereğince yargılamanın Yargıtay 9. Ceza Dairesince yapılması gerektiğinden bahisle görevsizlik kararı verilmiştir.
Yargıtay 9. Ceza Dairesince 15.11.2018 tarih ve 73-7 sayı ile; yargılamaya Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince devam edilmek üzere dairenin görevsizliğine karar verilmiştir.
Dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince de 17.01.2019 tarih ve 19-22 sayı ile; sanıklar hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesince yargılama yapılmak üzere mahkemenin görevsizliğine ve oluşan görev uyuşmazlığının çözümü için dosyanın Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının uyuşmazlığın giderilmesi istekli 26.02.2019 tarihli ve 17739 sayılı görüş yazısı ile Ceza Genel Kuruluna gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken konu, Yargıtay 9. Ceza Dairesi ile Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi arasında oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenmesine ilişkindir.
Sanıkların Adana Cumhuriyet savcısı olarak görev yapmaktayken, sanık ...'ın 20.01.2014 tarihinde Mersin Cumhuriyet savcılığına, sanık ...'nın da 18.07.2014 tarihinde Zonguldak Cumhuriyet savcılığına atandığı,
Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sistemi (UYAP) sistemindeki kayıtlara göre; her iki sanığın da Adana Cumhuriyet savcısı olarak görev yaptıkları dönemde, kamuoyunda “MİT Tırları” olarak bilinen adli soruşturma kapsamında işledikleri iddia olunan cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etme, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme ile devletin güvenliğine ve siyasal yararlarına ilişkin bilgileri açıklama suçlarından dolayı yürütülen soruşturma kapsamında 08.05.2015 tarihinde tutuklandıkları, Hâkimler ve Savcılar Kurulunca verilen kovuşturma izni üzerine bu suçlardan cezalandırılmaları talebiyle ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay ilgili dairesince yargılamalarının yapılması için haklarında son soruşturmanın açılması kararı verildiği ve Yargıtay 16. Ceza Dairesince görülmekte olan 2015/1 esas sayılı davada yargılamalarının devam ettiği,
Bununla birlikte, her iki sanığın Fetullahçı Terör Örgütü/Paralel Devlet Yapılanması (FETÖ/PDY) silahlı terör örgütüne üye oldukları gerekçesiyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Kurulunca 24.08.2016 tarihli ve 426 sayılı kararla meslekten çıkarıldıkları,
Sanıkların, bir kısmı sonradan atandıkları yerlerde görev yaptıkları tarihte, bir kısmı da tutuklu bulundukları sırada, kamuoyunda “MİT Tırları” olarak bilinen ve yine çeşitli illerde yürütülmekle birlikte kamuoyuna yansıyan diğer bazı adlî soruşturma ya da davalarla ilgili olarak, gerek kendileri, gerek avukatları aracılığıyla yaptıkları ve gazetelerde veya internet ortamında yayınlanan basın açıklamaları üzerine 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 82. maddesi gereğince başlatılan inceleme sonucunda, Hakimler ve Savcılar Kurulunun 09.01.2018 tarihli ve 14 sayılı kararıyla; “Hakkında soruşturma yürütülen ilgililerin basın yayın organları ile internet sitelerinde yer alan demeçlerinde üyesi oldukları FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütünün hükümet politikalarından duyduğu rahatsızlık nedeniyle; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, gerek yurt içinde gerekse uluslararası platformda zor durumda bırakmak ve itibarsızlaştırmak için, yargısal yükümlülük ve görev ile bağdaşmayacak şekilde kamuoyunda 'MİT Tırları, KCK Davaları, Reyhanlı Patlaması, Niğde Saldırısı, Suruç Patlaması' olarak bilinen soruşturmalarla ilgili açıklamalarda bulunmak suretiyle, Milli İstihbarat Teşkilatının Suriye'de faaliyet gösteren aşırı grupları desteklediği ve El-Kaide Terör Örgütüne tırlarla silah gönderdiği intibaını oluşturacak ve Türkiye'nin uluslararası alanda itibarım sarsamaya dönük, Türkiye'yi terörü destekleyen bir ülke pozisyonuna sokmaya yönelik, ülkemiz aleyhine yanlış algılar oluşmasına neden olacak biçimde gerçeğe aykırı haber yapılmasına, görevi gereği öğrendikleri istihbarı bilgileri kamuoyu ile paylaşarak devletin istihbarat kuruluşu olan MİT'in terör örgütleri ile işbirliği yaptığı, faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütemediği algısının oluşmasına sebebiyet verdikleri” gerekçesiyle 2802 sayılı Kanun'un 89. maddesi uyarınca kovuşturma izni verilmesi üzerine Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesince sanıkların söz konusu basın açıklamalarını yapmak suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla haklarında son soruşturmanın açılması kararı verildiği,
İlk derece mahkemesi sıfatıyla dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 26.09.2018 tarih ve 34-19 sayı ile;
"...Hakkında soruşturma yürütülen ilgililerin basın yayın organları ile internet sitelerinde yer alan demeçlerinde üyesi oldukları FETÖ/PDY adlı silahlı terör örgütünün hükümet politikalarından duyduğu rahatsızlık nedeniyle; Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümetini, gerek yurt içinde gerekse uluslararası platformda zor durumda bırakmak ve itibarsızlaştırmak için, yargısal yükümlülük ve göreve ile bağdaşmayacak şekilde kamuoyunda 'MİT TIR'ları, KCK Davaları, Reyhanlı Patlaması, Niğde Saldırısı, Suruç Patlaması' olarak bilinen soruşturmalar ile ilgili açıklamalarda bulunmak suretiyle, Milli İstihbarat Teşkilatının Suriye'de faaliyet gösteren aşırı grupları desteklediği ve El-Kaide Terör Örgütüne tırlarla silah gönderdiği intibaını oluşturacak ve Türkiye'nin uluslararası alanda itibarını sarsmaya dönük, Türkiye'yi terörü destekleyen bir ülke pozisyonuna sokmaya yönelik, ülkemiz aleyhine yanlış algılar oluşmasına neden olacak biçimde gerçeğe aykırı haber yapılmasına, görevi gereği öğrendikleri istihbarı bilgileri kamuoyu ile paylaşarak devletin istihbarat kuruluşu olan MİT'in terör örgütleri ile işbirliği yaptığı, faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütemediği algısının oluşmasına sebebiyet verdikleri sonucuna ulaşılmıştır.' şeklinde açıklama bulunan 22.02.2017 günlü soruşturma raporuna dayalı olarak Hakimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesinin kovuşturma izni verilmesine dair 09.01.2018 gün ve 2018/14 sayılı kararı ile son soruşturmanın açılmasına dair Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 2018/111 Esas, 2018/165 sayılı karar hep birlikte değerlendirildiğinde sanıklara isnat edilen eylemlerin sübutu halinde Yüksek 16. Ceza Dairesinin 08.03.2018 tarih ve 2016/6690 Esas ve 2018/604 sayılı kararında da ifade edildiği üzere; 'TCK’nın 301. maddesinde düzenlenen devletin organlarını aşağılamak suçuna temas edeceği' anlaşılmıştır.
2797 sayılı Yargıtay Kanunu'na 6572 sayılı Kanun'un 27. maddesi ile eklenen geçici 14. madde uyarınca oluşturulan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu tarafından hazırlanan ve 26.02.2016 tarih, 29636 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girip 01.03.2016 tarihi itibariyle uygulanmaya başlanan 12.02.2016 tarih ve 2016/1 sayılı iş bölümü kararına göre, ilk derece yargılaması yapma görevinin Yüksek Yargıtay 16. Ceza Dairesine ait bulunduğu" gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği,
Yargıtay 16. Ceza Dairesince 24.10.2018 tarih ve 7-7 sayı ile;
"...Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinde düzenlenen 'Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama' suçunun niteliği ve mahiyeti itibariyle; kovuşturma yapma yetkisinin, sanıkların görev yaptıkları yerin bağlı bulunduğu Bölge Adliye Mahkemesi'nin bulunduğu yerdeki il Ağır Ceza Mahkemesine ait 2802 sayılı Kanun'un 93. maddesi) olduğu anlaşılmakla birlikte 18.07.2017 tarih, 30127 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca alınan 11.07.2017 tarih ve 245 sayılı ve 03.10.2017 tarihli 306 sayılı iş bölümü değişikliği kararları ile 2018/1 sayılı 09.02.2018 tarihli iş bölümü kararı gereğince, davaya bakmak ve gerektiğinde İlk Derece Mahkemesine görevsizlik kararı vermek görevinin Yargıtay 9. Ceza Dairesine ait olduğu" gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği,
Yargıtay 9. Ceza Dairesince 15.11.2018 tarih ve 73-7 sayı ile;
"...Sanıklar hakkında düzenlenen soruşturma raporu, kovuşturma izni verilmesine ilişkin karar, iddianame ile son soruşturmanın açılmasına dair karar içeriklerinden sanıklara atılı eylemlerin savcılık göreviyle bağlantılı ve dolayısıyla 'görevden doğan veya görev sırasında işlenen' bir eylem olmadığı, üyesi oldukları örgütün nihai amacı doğrultusunda örgüt adına gerçekleştirdikleri son soruşturmanın açılmasına dair karara konu olan eylemlerinin kişisel suç niteliğinde olduğu kabul edilmelidir.
Hâkim ve savcıların kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu Bölge Adliye Mahkemesinin bulunduğu yerdeki il Cumhuriyet Başsavcılığı ve aynı yer Ağır Ceza Mahkemesi'ne aittir (2802 sayılı Kanun'un 93. maddesi).
Ağır Ceza Mahkemesi'nin görevine giren suçüstü halinde ise soruşturma genel hükümlere göre bizzat Cumhuriyet savcısı tarafından yapılacaktır (Aynı Kanun'un 94. maddesi).
Tüm dosya kapsamı birlikte ele anılarak Dairemizce yapılan değerlendirmede;
Türk Ceza Kanununun 301. maddesinde düzenlenen 'Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama' suçunun niteliği ve mahiyeti itibariyle kişisel suç olması nedeniyle kovuşturma yapma yetkisinin, sanıkların görev yaptıkları yerin bağlı olduğu Adana Bölge Adliye Mahkemesi'nin bulunduğu yerdeki Adana Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu, Dairemizin ilk derece yargılama yapma görevinin 18.07.2017 tarih ve 30127 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun 11.07.2017 tarih, 245 ve 306 sayılı kararları ile 21.02.2018 tarih ve 30339 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 09.02.2018 tarih ve 2018/1 sayılı kararında belirtildiği gibi 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 46. maddesindeki kişilerle ve konularla tahdidi olarak sınırlandırıldığı..." gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği,
Dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince de 17.01.2019 tarih ve 19-22 sayı ile;
"Sanıklar hakkında verilen Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesinin son soruşturmanın açılmasına dair karar iddianame niteliğinde bulunmaktadır. CMK'nun 6. maddesi gereğince 'Duruşmada suçun hukuki niteliğinin değiştiğinden bahisle görevsizlik kararı verilerek dosya alt dereceli mahkemeye gönderilemez.' denilmekte olup Yargıtay 9. Ceza Dairesi üst dereceli mahkeme konumunda bulunup sanıklar hakkında görevleri esnasında işlendiğinden bahisle görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılması talebi ile kamu davası açılmış olup üst dereceli mahkeme konumunda bulunan Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanıkların üzerine atılı suçun görev suçu kapsamında kalmayıp kişisel suç niteliğindeki Türk Milletini, Cumhuriyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisini Alenen Aşağılama, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Yargı Organlarını, Askeri ve Emniyet Teşkilatını Alenen Aşağılama suçu kapsamında kalabileceği gerekçesi ile görevsizlik kararı verilerek alt dereceli mahkeme konumunda bulunan mahkememize gönderilmiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesince sanıkların üzerlerine atılı suçla ilgili hukuki vasıflandırma yapılmak suretiyle görevsizlik kararı verilmiş ise de CMK 6. maddesi gereğince bu şekilde hukuki vasıflandırma yapıldıktan sonra dosyanın alt dereceli mahkemeye gönderilmesi mümkün bulunmamaktadır. Kaldı ki sanıkların üzerlerine atılı suçun TCK 257/1 maddesi kapsamında mı yoksa TCK 301/1-2 maddesi kapsamında mı kaldığı hususunda delillerin takdir, değerlendirme ve tartışılması görevinin alt dereceli mahkeme konumunda bulunan mahkememize ait bulunmayıp, üst dereceli mahkeme konumunda bulunan Yargıtay 9. Ceza Dairesine ait bulunduğu" gerekçesiyle karşı görevsizlik kararı verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için, öncelikle konuyla ilgili kavramlar ve bu kavramlara ilişkin yasal düzenlemelerin üzerinde durulması gerekmektedir.
5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinde tanımlanan "soruşturma" ve "kovuşturma"nın yürütülmesine ilişkin usul ve esasları içeren genel hükümler aynı Kanun'da düzenlenmiş, suçun niteliği ile failin sıfatından kaynaklanan özel soruşturma usulleri ile kovuşturma makamlarının belirlenmesine ilişkin hükümler ise Anayasa ve ilgili kanunlarda ayrıca hüküm altına alınmıştır. Buna göre ana kural, soruşturma işlemlerinin yürütülmesi ve kovuşturma makamlarının belirlenmesi açısından genel hükümlerin uygulanması olup bu husustaki özel hükümler ise; failin sıfatı ve/veya suçun niteliğine bağlı olarak, belirli ilkeler doğrultusunda ve mevzuatta açıkça belirtilen istisnai hallerde uygulanmaktadır.
Uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile güvence altına alınan yargı bağımsızlığı ilkesinin bir uzantısı olarak, Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 3. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde tanımlanan "adli ve idari yargı hâkim ve savcılığı" mesleğine mensup kişilerin işledikleri bazı suç tiplerine göre de özel soruşturma usullerinin uygulanacağı ve kovuşturma makamlarının bu doğrultuda belirleneceği öngörülmüştür. Failin sıfatı ve yürütülen kamu görevinin niteliği esas alınarak belirlenen özel soruşturma usullerine ve kovuşturma makamlarının belirlenmesine ilişkin düzenlemeler de Anayasa'nın ilgili hükümleri ile aynı Kanun'un "Soruşturma ve kovuşturma" başlıklı yedinci kısmında yer alan 82 ila 98. maddeleri arasında hüküm altına alınmıştır.
Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nda, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının işledikleri suçlara ilişkin; 82 ila 92. maddeleri arasında "görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlar", 93. maddesinde "kişisel suçlar" ve 94. maddesinde "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâlleri" olmak üzere üç farklı hâl öngörülmüştür.
Suçun "görevden doğan veya görev sırasında işlenmesi" haline ilişkin genel düzenlemeler incelendiğinde; Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun "Soruşturma" başlıklı 82. maddesinde, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar yönünden haklarında inceleme ve soruşturma yapılmasının Adalet Bakanlığının iznine bağlı olduğu, Adalet Bakanının inceleme ve soruşturmayı, adalet müfettişleri veya hakkında soruşturma yapılacak olandan daha kıdemli hâkim veya Cumhuriyet savcısı eliyle yaptırabileceği belirtilmiş,
Aynı Kanun'un "Kovuşturma kararı ve ilk soruşturma" başlıklı 89. maddesinde; "Hâkim ve savcılar hakkında görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar nedeniyle kovuşturma yapılması gerekli görüldüğü takdirde evrak, Adalet Bakanlığınca ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet savcılığına; Adalet Bakanlığı merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarında görevli hâkim ve savcılar hakkındaki evrak ise Ankara Cumhuriyet Savcılığına gönderilir.
Cumhuriyet savcısı beş gün içinde iddianamesini düzenleyerek evrakı, son soruşturmanın açılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına karar verilmek üzere ağır ceza mahkemesine verir.
İddianamenin bir örneği Ceza Muhakemesi Kanunu gereğince, hakkında kovuşturma yapılana tebliğ olunur. Bu tebliğ üzerine ilgili, Kanunda yazılı süre içinde delil toplanmasını ister veya kabul edilebilir istekte bulunursa bu husus göz önünde tutulur ve gerekirse soruşturma başkan tarafından derinleştirilir.",
"Son soruşturma merciileri" başlıklı 90. maddesinde de; "Haklarında son soruşturma açılmasına karar verilenlerden; birinci sınıfa ayrılmış olanlarla ağır ceza mahkemeleri heyetine dahil bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcılarının, son soruşturmaları Yargıtayın görevli ceza dairesinde görülür. Birinci fıkra dışındaki hâkim ve savcıların son soruşturmaları, yargı çevresi içinde bulundukları ağır ceza mahkemesinde yapılır." şeklinde düzenlemelere yer verilmiştir.
Suçun "kişisel suç" niteliğinde olması hâlinde, soruşturma yetkisinin aynı Kanun'un 93. maddesinin suç tarihinde yürürlükte bulunan 1. fıkrası uyarınca; ilgilinin yargı çevresinde bulunduğu ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet başsavcısına, son soruşturma ise o yer ağır ceza mahkemesine, aynı maddenin 2. fıkrasına göre de Adalet Bakanlığı merkez, bağlı ve ilgili kuruluşlarındaki hâkim ve Cumhuriyet savcılarının kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yetkisinin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı ve ağır ceza mahkemesine ait olduğu hüküm altına alınmış iken, 06.01.2017 tarihinde yürürlüğe giren 680 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararname'nin 7. maddesi uyarınca bu fıkrada yapılan ve 08.03.2018 tarihinde yürürlüğe giren 7072 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanun'un 6. maddesi ile aynen kabul edilen değişiklik sonucunda; hâkim ve Cumhuriyet savcılarının kişisel suçları hakkında soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisi, ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yerdeki il Cumhuriyet başsavcılığı ve aynı yer ağır ceza mahkemesine devredilmiştir.
Suçun "ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli" kapsamında işlenmesi durumunda uygulanacak soruşturma usulü ise aynı Kanun'un 94. maddesinde hüküm altına alınmış olup bu maddeye göre "Ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâllerinde hazırlık soruşturması genel hükümlere göre yapılır. Hazırlık soruşturması yetkili Cumhuriyet savcıları tarafından bizzat yürütülür. Bu halde durumun hemen Adalet Bakanlığına bildirilmesi zorunludur."
Anılan kanuni düzenlemeler uyarınca, hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yapılan ihbar ve şikâyetlerin "görevden doğan veya görev sırasında işlenen bir suça" ilişkin olması durumunda kural olarak Hâkimler ve Savcılar Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda sırasıyla soruşturma ve kovuşturma izinleri alınarak, gereği için dosyanın gönderildiği Cumhuriyet Başsavcısı tarafından beş gün içerisinde iddianame düzenlenip o yer ağır ceza mahkemesine sunulması, ağır ceza mahkemesince yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde de son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkemeye gönderilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla "görevden doğan veya görev sırasında işlenen bir suç" bakımından "son soruşturmanın açılması kararı" alınmadan dava açılması ve kural olarak Cumhuriyet başsavcılığınca genel hükümlere göre doğrudan soruşturma yürütülmesi imkânı bulunmamaktadır. Bu nitelikteki suçun, ağır ceza mahkemesinin görevine girmesi ve suçüstü hâlinin mevcut olması durumunda ise; 2802 sayılı Kanun'un 94. maddesi gereğince ilgili Cumhuriyet başsavcılığı tarafından genel hükümlere göre soruşturma yürütülecek, düzenlenen iddianame aynı Kanun'un 89. maddesi gereğince son soruşturmanın açılması kararı verilip verilmeyeceğinin değerlendirilmesi için ağır ceza mahkemesine gönderilecektir.
Görüldüğü üzere, hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçların soruşturması izne bağlı olup bu nitelikte olmakla birlikte ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hallerinde ya da kişisel suçlarda izin şartı aranmamaktadır. Öte yandan, Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nun 90 ve 93. maddelerinde "görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçlar" ve "kişisel suçlar"a dair kovuşturma makamları belirlenmiş, 94. madde kapsamındaki hâl bakımından ise kovuşturma makamları açıkça gösterilmemiştir. Ancak, anılan Kanun'un 90 ve 93. maddelerindeki açık düzenlemeler karşısında, aynı Kanun'un 94. maddesi kapsamında kalan suçlar yönünden kovuşturma makamları, sanığa atılı suçun "görevden doğan veya görev sırasında işlenen" ya da "kişisel" suç olup olmadığına göre belirlenecektir. Dolayısıyla, görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçun ağır ceza mahkemesinin görevine girmesi ve suçüstü hâlinin mevcut olması durumunda aynı Kanun'un 90. maddesine göre görevli ve yetkili mahkeme tespit edilecektir.
Hâkim ve Cumhuriyet savcılarının, ağır ceza mahkemesinin görevine giren suçüstü hâli kapsamında işledikleri kişisel suçlar yönünden ise; yukarıda belirtilen prosedürler işletilmeksizin anılan Kanun'un 93 ve 94. maddelerine göre ilgili Cumhuriyet başsavcılıkları tarafından doğrudan yürütülecek soruşturma sonucunda düzenlenecek iddianame ile haklarında kamu davası açılması ve aynı Kanun'un 93. maddesi gereği ilgilinin görev yaptığı yerin bağlı olduğu bölge adliye mahkemesinin bulunduğu yerdeki ağır ceza mahkemesince yargılama yapılması gerekmektedir.
Diğer taraftan, 2802 sayılı Kanun'un 90. maddesine göre, birinci sınıfa ayrılmış veya ağır ceza mahkemeleri heyetine dahil bulunan hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında görev suçundan açılan davalar bakımından Yargıtayın ilgili dairesi ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmakta ise de; gerek Anayasa'nın 154, gerekse Yargıtay Kanunu'nun 1. maddelerine göre, Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevinin, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olduğu, bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmasının tali ve istisnai bir görev olduğu açıktır.
Bu açıklamalar doğrultusunda sanıklara atılı suça ilişkin kovuşturma makamlarının belirlenebilmesi ve olumsuz görev uyuşmazlığının çözümlenebilmesi bakımından, sanıklara isnat edilen eylemlerin niteliği itibarıyla sanıklar hakkında "görevden doğan veya görev sırasında işlenen suç" nedeniyle kamu davası açılıp açılmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sanıklar hakkında düzenlenen son soruşturmanın açılması kararının içeriğinde;
Sanık ...'ın;
- Suruç'ta meydana gelen saldırıyla ilgili avukatı aracılığıyla 28 Temmuz 2015 tarihli Zaman Gazetesi'ne yaptığı açıklamada;
"Bu grubun faaliyetlerinin sürekli izlenmesi gerekir. Patlamanın olduğu gün ve basın açıklamasının yapıldığı sırada hiçbir MİT ve Emniyet Görevlisinin olay yerinde olmaması oldukça manidardır. Sol gruplar sürekli takipteyken, terörle bu kadar iç içe bir şehirde MİT ve Emniyet Birimlerinin bu olayda takipçi olmaması bir tesadüf olamaz. Amaç PKK'yı kışkırtmak ve ülkede terörü azdırıp HDP'ye giden oyları engellemek ve milliyetçi oyları devşirmektir. Bundan sonra yaşanacak terör eylemlerinin faillerinin bulunması ve olayların faillerinin bulunması ve aydınlatılması mümkün değildir. Ülkemiz için ciddi bir sarmal söz konusudur...
...2012'de Adana El-Kaide operasyonu yapıldığında El-Nusra'ya eleman temin eden, fiziki kayıtlarla da tespit edilen bir şahsın, El-Kaide Türkiye yapılanmasının 2 numaralı ismi olduğu tespit edilmişti. Bu şahıs ile ilgili daha önce Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılama yapılmıştı ve mahkum olmuştu. MİT, bu dosyada 'Bu şahıs bizim adamımız, beraat etmesi lazım.' diye ricacı olmuştu. Osmaniye El-Kaide yapılanmasına yönelik operasyonda, terör örgütüne eleman temin etmekle görevli, El-Kaidenin Suriye'deki Türk yapılanması olarak bilinen 'Ketibetül Türk' grubunun sorumlusu olan şahsın, fiziki izlemeler sırasında birkaç kez Suriye'den Osmaniye'ye geldiğini görünce, terör görevlilerine 'Bu şahsı soruşturma sırasında lokal operasyon yaparak neden almadınız?' diye sordum. TEM görevlisi 'Bu şahsın MİT elemanı olduğunu, bu yüzden bir işlem yapılmadığını' anlatmıştı...
...2012 yılının Eylül ayından itibaren düzenli olarak Adalet Bakanlığı'ndan 'KCK hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalarda tutuklu olan dosya olup olmadığı' Cumhuriyet Başsavcılığımızdan sorulmuş. Bu sorular bir süre sonra baskı şeklinde dönüşmüştür. Bu soruşturmalardan tutuklu kalmaması ile KCK'nın gençlik yapılanması rahatlamış ve çalışmalarına önlerinde bir engel olmadan devam etmişlerdir. Reyhanlı ve Cilvegözü saldırılarından sonra MİT siyasilerinin de katkılarıyla emniyet istihbarat kadrolarını 2013 yılı Haziran Kararnamesinde değiştirdi. Dolayısıyla Emniyet'in istihbarat hafızası sıfırlandı. Emniyet İstihbarata yeni gelecek isimleri de MİT belirledi. Böylece bu tarihten sonra Türkiye'deki istihbarat faaliyetleri tamamen MİT'in kontrolüne geçti. Daha önce MİT'in bir takım faaliyetlerini emniyet istihbarat, karşı istihbarat faaliyetleri ile önlüyordu. Yani emniyet, MİT'in yaptığı atraksiyonlara çomak sokuyordu...
...Artık Türkiye'de, terör faaliyetlerini, yöneten, organize eden, istihbaratını yapan aynı yapıdır. Hakkımda yürütülen inceleme ve soruşturma sırasında eskiden çalıştığım katiplerimin ifadelerine başvurularak IŞİD ile ilgili soruşturma yapıp yapmadığım, bu soruşturmalar sırasında teknik takip ve dinleme yapıp yapmadığım soruşturulmuştur. Bu adeta istihbari bir çalışmadır ve hangi amaca hizmet ettiği de ortadır. Adana'da rutin kontroller sırasında yakalanan silah ve mühimmat dolu otobüs dosyasının kapatılması ve bu dosyayı kapatan savcının kahraman ilan edilmesi, 2013 yılında Adana'da yakalanan Vali... ve Beşir Atalay'ın emniyetin başarısı olarak lanse ettikleri tırda bulunan füze başlıkları dosyasında ve Niğde saldırısında ismi geçen .... hakkında yakalama ve dinlemenin kaldırılması hususları da değerlendirildiğinde, bunların bir basiretsizlik olarak değerlendirilmesi saflık olacaktır." şeklinde,
- Ceza İnfaz Kurumundan gönderdiği 18.07.2015 tarihli mektupta;
"Yaşadığımız açık hukuksuzluğa, lince rağmen memleketimin hayrına olacaksa burada kalmaya devam edeyim. Bütün bu yaşananları gören aydınların, milletin sesi olduğunu düşündüğüm basın mensuplarının ve ve milletin vicdanı olduğuna inandığım hukukçuların sessiz kalması şaşırtıcı. Uygar bir dünyada yaşama beklentisi adına umut kırıcı. Herkes ideolojik elbiselerini giymiş, bugün bana dokunmuyor diye denizde bata çıka boğulmakta olan yargıyı çekirdek çitleyerek izliyorlar.
Avukatım, bizim adımıza verdiği dilekçelerde, muhataplarının elektriğe tutulmuş gibi titremeye başladıklarını, bir ağır ceza başkanına verdiği dilekçeyi, başkanın uzunca süre düşündükten sonra HSYK'ya havale ettiğini, kendisinden beklenen olumlu veya olumsuz kararı bir türlü veremediğini anlattı. Bu kadar baskı altındaki yargıdan adalet çıkar mı? 1,5 yıldır bir açığını bulmaya, yaftalamaya çalışıyorlar. Adana'daki görevimden ayrıldıktan dokuz ay kadar sonra karşılaştığı bir MİT elemanı, çalışmalarımı bildiğinden, mağduriyetime üzüldüğünü belirttikten sonra 'bizimkiler dokuz aydır sizi paralele bağlamaya çalışıyorlar ama bağlantı bulamadılar' dedi. Bende olmayan bağlantıyı kuramazlar. Korkusuz olmam, bir yerlerden güç alıyor şeklinde yorumlanıyorsa ben Allah'tan başka kimseden korkmam. Ayrıca işimde bir haksızlık yaparsam ve milletin her bir ferdinin vebalini alır mıyım diye, kul hakkına girmekten korkarım.
Bulunduğum makamı milletimin hukuk beklentisi için değil de şahsi ikbalim için kullanacaksam, Allah beni burada oturtmasın, gideyim çobanlık yapayım diye niyazda bulundum. Trilyonluk çete dosyalarını soruşturdum. Kapıyı hafif aralasam içeriye rüzgar dolardı. Bir toplu iğne bile temin etmedim. Boğazımdan haram lokma geçmedi. Menfaat karşılığı irademi satmayı en büyük soysuzluk olarak görürüm. Soy derken biraz ecdadımı tanıtayım. Annemin dedesi Çanakkale Şehidi. Destan yazan kahramanlardan biri. Babamın babası ise İstiklal Savaşı Gazisi. Sakarya, Mudanya, Dumlupınar ve Büyük Taarruz gibi büyük savaşlara katılmış ve beş yerinden yaralanmış. Atatürk ve İsmet Paşa'yı Savaş Meydanında atılıp yanına kadar yaklaşmış yakından görmüş bir kahramandı. Ömrünün sonuna kadar aynı evde yaşadık. 80'li yaşlarındayken kendisine maaş bağlanacağı ve istiklal madalyası verileceği söylendi. Evimize kadar gelip teklifi ileten kaymakama, madalyayı gösteriş gibi algıladığını maaşı da kontrol etmeyeceğini, vatanı için savaştığını dünyadayken bunun karşılığını görmeyi doğru bulmadığını söyledi ve reddetti. 'Ak Mustafa' lakaplı, bu dedemle de hep gurur duydum. Hukuk Fakültesini kazandıktan bir kaç ay sonra vefat etti. 'Hep hakkın yanında ol, peygamber postunda iş yapacaksın' diye tavsiye ve duada bulundu.
Muhtemelen bir ay sonra beni yargının saygınlığını zedelediğim iddiası ile mesleğimden ihraç edecekler. Bu anlattıklarım ışığında kararda, saygınlık, onur, şeref kavramlarını yeniden tarif etmeleri gerekmiyor mu ?
Bana zulmedenlere, zulmü alkışlayanlara seyredenlere hakkımı helal etmiyorum. Allah her iki dünyada perişan etsin. Mazlumun sahibi Allah'tır. Ben O'nun adaletinin tecellisini bekliyorum." şeklinde,
- Cumhuriyet Gazetesi'nin sorularına avukatı aracılığıyla verdiği ve ilgili gazetede yayınlanan mülakatında;
“2012 yılının Kasım Ayında MİT yetkilileri yanıma gelerek, aralarında Murat Özdeş isimli bir kişinin de bulunduğu bir grubun bombalı saldırı hazırladığında olduğunu ihbar etti. Suriye istihbaratı adına faaliyet yürüten grubun Suriye'den getirecekleri patlayıcıları Hatay Yayladağı'ndaki Suriyeli muhalif askerlerin bulunduğu çadır kampta patlatacaklarını söylediler. Patlayıcının çöp kamyonuna yerleştirileceğini söyleyen MİT'çiler, grubun içinde bir muhbirlerinin bulunduğunu söylediler. Bunu ihbar kabul edip soruşturmaya geçtik.
Teknik takip sırasında sadece bir kez ortam dinlemesinde saldırıya ilişkin görüşmeler tespit edildi. Ancak fiiliyata geçildiğine dair tespit yapılamadı. MİT yetkilileri bir kaç kez operasyon yapsanız diye teklifte bulundular. Yeterli delil olmadığını, engellemeye yönelik MİT'in de yetkilileri bulunduğunu, gelen bilgileri polisle paylaşmalarını belirterek işimize karışmamalarını söyledim.
Soruşturma sürerken Reyhanlı Saldırısından 3 gün önce, 8 Mayıs Çarşamba günü MİT'ten bir yetkili geldi. Tedirgin ve panik bir halde operasyon yapılmasında ısrar etti. Somut bir gelişme olmadığını söyleyince işimize karışmamaları uyarısında bulundum. Bize hiçbir soruşturmada katkısı olmayan, birçok terör olayında perde gerisinde ya da içinde gördüğümüz MİT'in bu saldırıyı ihbar etmesine şaşırmıştım. Reyhanlı'dan 3 gün önce bu dosyaya operasyon yapın diye yaptıkları ısrarın beni ve polisi içi boş bir dosya ile operasyon ile meşgul ederek saldırının polis tarafından engellenmesinin önüne geçilmek istendi.
MİT yetkilisi ile görüşme yaptıktan 1 saat kadar sonra Hatay Terörle Mücadele Şubesi Müdür Yardımcısı telefonla aradı. Benim de katkılarını bildiğim bir haber elamanını, Suriye İstihbaratı ile irtibatlı kişilerin iki beyaz minibüs ile saldırı hazırladığında olduğunu söylediğini aktardı. Minibüsler ve patlayıcıların Hatay'a getirildiğini, saldırıların Konya ve Ankara'da yapılacağını söyledi. Derhal soruşturma için hazırlık yapmalarını, diğer güvenlik birimlerinden yardım istemelerini söyledim. 9 Mayıs günü failleri teknik takip ile izlemeye başladık. Ancak teknik takip sırasında saldırıya ilişkin bir tespit yapılamadı.
MİT'in Reyhanlı saldırısı öncesinde, bizleri oyalamak için içi boş ihbarda bulundukları olay dışında benimle ve emniyet birimleri ile görüştüğü kesinlikle yalandır. Reyhanlı saldırısından 16 saat kadar önce, 10 Mayıs günü mesai bitiminde MİT'ten bir görevlinin getirdiği kapalı zarfı emniyet binasının girişindeki polise bırakmış. Zarfta bombalı saldırı yapılacağına ilişkin bilgi içeren yazı olduğu kapıda görevli polis memurunun MİT'ten geldiği için önemli olduğunu düşünüp beklemeyerek zarfı TEM şube müdürüne götürmesi üzerine ortaya çıktı. Herhangi bir uyarı yapılmadan alelade bir evrak gibi teslim edilen MİT'in yazısında saldırıda kullanılacak araçların plaka ve diğer bilgileri ile şüphelilerin isimlerinin de bulunduğu çok kıymetli bilgiler olduğu tespit edildi. MİT, Reyhanlı katliamında kendilerini sorumluluktan kurtarmak için kerhen zarfı göndermek zorunda kaldı.
Zaten 8 Mayıs günü bir polis muhbirinin de benzer bilgileri edinmiş ve MİT ile paylaşıldığını söylemiştim. Ancak Terör olaylarındaki tutumunu bildiğimiz halde bu kez yardımları olur düşüncesi ile saldırı ihbarını saldırıdan 2 gün önce bilgileri MİT ile paylaşmamız çok büyük bir hataydı. MİT'le paylaşım yapılmasaydı saldırı hedefi, ihbarda belirtildiği gibi Konya ve Ankara olduğundan bombalı araçlar bu illere ulaşana kadar engellenirdi. Hedef güzergahın uzunluğu ve engellenme ihtimalini bertaraf etmek için hedefin Reyhanlı olarak güncellendiğini, buna MİT'le paylaşmamızdan sonra karar verildiğini düşünüyorum.
Araçları saldırıdan önce durdurabilseydik, TIR aramalarında olduğu gibi 'Biz devlet sırrı taşıyoruz, araçları arayamazsınız' deyip Türkiye'yi ayağa kaldıracaklardı. Katliamdan bir ay kadar sonra Hatay TEM Şube Müdürlüğü, MİT'in saldırı hazırlığını bildiği 2012 yılı Aralık ayından itibaren failleri takip edip, telefon konuşmalarını kaydettiklerini içeren bir bilgi notu gönderildi. MİT'in teknik izlemesine takılan telefon görüşmelerinde şüphelilerin eylem hazırlığı içerisinde olduğu açıkça belli oluyordu.
MİT elemanı olan Suriye uyruklu birisini tanık olarak dinlemiştik. İfadesine olaydan 2 ay önce saldırı planına ihbar ettiğini belirtti. Muhbir, 2013 Eylülünde Ankara'da Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı'na götürülüp sorgulandığını anlattı. İstenen ifadeyi imzalamayacağını söylemesi üzerine özel hayatı ile ilgili dosyalar önüne konularak tehdit edildiğini söyledi. Dosyalardan Reyhanlı saldırısından itibaren 4 ay süre ile bütün faaliyetlerinin MİT tarafından izlendiğini anlayan muhbir en özel görüşmelerinin bile fişlendiğini anlattı. Muhbir ertesi gün de benzer sorgunun yine MİT huzurunda Başbakanlık Teftiş Kurulu'ndan bir başmüfettiş tarafından yapıldığını söyledi.
Saldırıdan bir gün sonra MİT yetkilileri beni ve polisi suçlayan bir dosya hazırlayıp dönemin Başbakanı Erdoğan'a sunum yapmış. Bunun üzerine Ankara'ya gittim. Dönemin Adalet Bakanlığı Müsteşarı Birol Erdem, HSYK Başkan Vekili Ahmet Hamsici, Birinci Daire Başkanı İbrahim Okur'un bulunduğu bir toplantıda Reyhanlı'da MİT'in sorumluluğu ve ihmalini ayrıntılı olarak anlattım. Müsteşar Birol Erdem ayağa fırlayarak 'Ne ihmali Savcı Bey, apaçık ihanet bu' dedi.
Birol Erdem ise konu ile ilgili iddiaları yalanladı. ...'ın o dönemde HSYK'ya gelerek açıklamalar yaptığını belirten Erdem, 'Herhangi bir toplantı olmadı. Konuşmalara tesadüfen tanık oldum. Ama bana atfedilen şeyleri söylemedim.' dedi." şeklinde,
- 19.05.2015 tarihinde Adana F Tipi Ceza İnfaz Kurumundan yaptığı ve Twitter adlı sosyal paylaşım sitesinde yayınlanan açıklamada;
"Kuvvetin hakim galip geldiği hatta ezdiği bir dünyada, hakkı savunan bir avuç insanın arasında bulunmayı ve fırtınanın beni buraya fırlatmasına büyük bir bahtiyarlık olarak görüyor, bana bu onuru ve ayrıcalığı yaşatan Allah'a şükrediyorum. Aslında benim karşılaştığım hukuksuzlukları neden görmezden gelmediğim, muhataplarımın konumunu gözeterek iltimasta bulunmadığım sorun ediliyor. Oysa ben hep böyle davrandım. Sırtımdaki cübbemi milletin emaneti, soruşturma yetkisi için sırtıma geçirdiği bir sembol olarak gördüm. Bunun ağırlığını, vicdani sorumluluğunu hissettim. Benim için çoban Ahmet Amca ile ekabir Ali Efendi arasında fark yoktur. 'E senden sonra gelenler terör dosyalarını tek tek kapattı. IŞİD'e füze başlığı taşındığı, silahlı IŞİD militanlarının geceleyin otobüslerle sınırdan taşındığı, askeri mühimmat ve mermilerin ele geçtiği dosyalar kapatıldı. Alemin akıllısı sen misin?' diyecekler. Ama ben kullandığım yargı yetkisini terör örgütü taşeronları ile paylaşmam, cübbemin üzerinde tepinmeleri için önlerine seremem, vicdanım ve irademi kişisel çıkar, makam beklentisi için satamam. Bunu onursuzluk ve ahlaksızlık sayarım. Sonra nasıl bakarım Ahmet Amcanın yüzüne ? Bu benim fıtratım, kendimi değiştiremem, soysuzluk yapamam. Haysiyetin işportaya düştüğü bir ortamda haysiyet cellatlarının hesaba katmadığı şey buydu. Beni makamla, parayla satın alamazsınız." şeklinde açıklamalarda bulunduğu,
- Bugün Gazetesinin 29.07.2015 tarihli nüshasında yayınlanan "El-Kaide'nin 2 numarası MİT elamanı çıktı" başlıklı haberde;
"2012'de Adana El-Kaide operasyonu yapıldığında El-Nusraya eleman temin eden, fiziki kayıtlarda da tespit edilen bir şahsın, El-Kaide Türkiye yapılanmasının 2 numaralı ismi olduğu tespit edilmişti. Bu şahıs ile ilgili daha önce Adana 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılama yapılmıştı ve mahkum olmuştu. MİT, bu dosyada ' bu şahıs bizim adamımız, beraat etmesi lazım' diye ricacı olmuştu. Osmaniye El-Kaide yapılanmasına yönelik operasyonda, terör örgütüne eleman temin etmekle görevli, El-Kaide'nin Suriye'deki Türk yapılanması olarak bilenen 'Ketibetül Türk' grubunun sorumlusu olan şahsın, fiziki izlemeler sırasında birkaç kez Suriye'den Osmaniye'ye geldiğini görünce, terör görevlilerine 'Bu şahsı neden almadınız' diye sordum. TEM görevlisi 'Bu şahsın MİT elemanı olduğunu, bu yüzden bir işlem yapılmadığını anlatmıştı.' ... “Suruç'taki patlama sırasında hiçbir MİT ve emniyet görevlisinin olay yerinde olmaması manidar” ... “2012'de KCK'nın Mersin yapılanması ile ilgili soruşturma yapıldığını ve dava açıldığını aktararak, bu dosyadan yaklaşık 35 tutuklu ve 30 kadar da haklarında yakalama kararı olan şüpheli olduğunu, ancak 2013 yılında iddianame bile okunmadan mahkeme tarafından tutukluların salıverildiğini ve yakalama kararlarının da kaldırıldığını, KCK hakkında soruşturma yürütülmemesi için bakanlığın baskı yaptığını da belirttiği, 2013'ten sonra emniyetin istihbarat hafızasının sıfırlandığını" beyan ettiği,
- Doğan Haber Ajansı muhabirine vermiş olduğu röportajda;
"Az önce meslektaşlarımız haber verdiler. Bir de gazetecilerden haberiniz var mı diyenler oldu sağolsunlar. Ben de o şekilde öğrendim. Bana şu ana kadar hakkımda soruşturma olduğuna dair tebligat ulaşmadı. Bunu niye yanlış yaptın, niye doğru yaptın diye herhangi bir şekilde soru sorulmadı, benden izah istenmedi. Dolayısıyla ben sadece basından hakkımda araştırma yapıldığı yönünde iddialar şeklinde duyuyordum, biliyordum. Dolayısıyla resmi bir yerden araştırma yapıldığına dair bilgim olmadığı için dedikodu olarak değerlendiriyordum. Yani bugün öğrenmiş oldum böyle bir tasarruf olduğunu. Beni üzen şimdi internette de görebiliyorum. Soruşturmanın selameti ve yargı erkinin nüfuz ve itibarının zarar görmemesi. Bu 18 yıllık meslek hayatımda beni iyi tanıyan hatta teftiş eden bütün müfettişler, meslektaşlarım, yargı ortamında beni tanıyan avukatlar hatta hakkında soruşturma yürüttüğü taraflar bilirler ki en hassas olduğum konu budur. Yargı erkinin nüfuzunun suistimal edilmemesi. Bugün bazı dedikodu gazetelerindeki haberlere itibar edilerek hakkımızda bir tasarrufta bulunulmuş. Şu ana kadar herhangi bir savunma alınmadı. Onu bilemiyorum, bu onların tasarrufu, onların değerlendirilmesi. Muhakkak bir gerekçeleri vardır. Ama ben şundan eminim herhangi yanlış bir şey yapmadım. Tamamen görevim neyi gerektiriyorsa onu yaptım. Ben terör ve örgütlü suçlar soruşturmalarında görevli idim. Dolayısıyla bu işleri yaptım. Yani burada bana söylenen şu. Sen bir terör suçunun niye soruşturdun. Bu şunun gibi, bir kasaba niye etle uğraşıyorsun demek gibi bir şey. Bir iddia vardır ben iddiayı araştırdım. Ancak TIR'ı aramama müsaade edilmediği için daha doğrusu adli kolluk Anayasa'ya aykırı bir şekilde çekildiği için aramayı yapamadım. Ben bununla ilgili tutanak tuttum. Yani burada yanlış olanın ne olduğunu anlayamadım. Eğer burada mercimek, makarna, bulgur götürüldüğü iddia ediliyorsa bunlar suç değildir. Ben bununla ilgili daha önce çok sayıda dinlemeler sırasında bu şekilde özellikle Rozova bölgesine vatandaşlarımızın malzeme götürdüğünü tespit ettiğimizde kolluktaki kolluk amiri arkadaşlarımıza şunları söyledim. Kesinlikle açıkça silahlı terör örgütüne gittiğinden emin olmadığınız bir şeyi engelleyemezsiniz, engellemeyin bu insani yardımlar engellenmez diye, bütün şeyim budur yani. Ben insani yardım olup olmadığını bilmiyorum, çünkü arama yapamadık. Ama bize yapılan ihbarda bomba ve mühimmat olduğu iddiası var. Ben bunun suç olduğunu, terör suçu olduğunu düşünüyorum ve gittiğimizde orada bulunan kişiler devlet görevlisi olduklarını söyledikleri halde herhangi bir görev kağıdı ya da kimlik ibraz etmediler. Dolayısıyla ben onların hala kim olduğunu bilmiyorum. Yarısı terör örgütü mensubu ise bunu bundan sonra da bilmemiz mümkün değil. Hukuk devletinde bunlar olmaz. Hukuk devletinde herkes yaptığının hesabını verir. Ben bugün suçlanıyorsam ben de hesabını veririm. Benim izah edemeyeceğim, açıklayamayacağım herhangi bir şey yok. Alnım ak, zerre kadar herhangi bir şeye tenezzül etmedim. Görevimi yaparken de hiç kimseye boyun eğmedim. Bu kim olursa olsun.
Doğru tespit yapın, bunu istedim. Ben gittiğimde de Başsavcı Bey ve oradaki nöbetçi savcımız genç bir kardeşimizdi. O arkadaşlarımız ayrıldılar. Onların bu işle hiçbir ilgisi yok zaten. Yani o gün sabah jandarmadan bir arkadaş aradı böyle bir ihbar olduğunu belirtti. Bomba ve mühimmat taşınacağı, öncü bir araç olduğu öncü araçtaki plakanın El-Kaide ile irtibatlı bir şahsa ait olduğu, dolayısıyla mühimmatın Suriye'ye götürüleceği bu yönde ihbar olduğu Hatay üzerinden gideceği söyleyince ben muhatabım arkadaşa, öncelikle ihbarın doğru olup olmadığını araştırın, takip edin, tedbirlerinizi ona göre alın, aracı bir süre izleyin, müdahaleyi en doğru yerde yapın yani bir sıkıntı olmasın. Çünkü bomba patlama durumu olur. Failler o anda zarar verebilir çevreye yani yerleşim birimlerinde bu müdahaleyi yapmamalarını bunları kendilerine söyledim. Herhangi bir durum tespitinde de nöbetçi savcımız ile irtibat kurmasını bana da bilgi vermesini söyledim. Ben o gün nöbetçi değildim. Ama bizim uygulamamızda ben Hatay ve Osmaniye'den sorumlu savcıyım. Bir gün bu tür olaylar da öncelikle bana bildirilir, usulü işlemlerde nöbetçi savcı işlemleri yapar. Usulü işlemler dediğimiz arama kararının alınması, bunlarla ilgili. Ben arama kararının alınıp gönderildiğini öğrendim. Aramanın yapılamadığını jandarmadan ve polisten arkadaşlar bana bildirince Başsavcı Vekilimiz Ahmet Bey'e bilgi verdim ve oraya gitmeye karar verdim. Tamamen bu rutin yaptığımız uygulama bu zaten yani. Biz bir terör suç şüphesi varsa bunu araştırırız sonuna kadar bu anayasa da uyguladığımız tüm mevzuatta buna yetkimiz var bunun için gittim. Ama bütün kolluk etrafından çekilince jandarma ve emniyet aramayı yapamadık. Ben yapamadığıma dair de tutanak tuttum. Yani içinde onların ne vardı ne yoktu. Ama tekrar söylüyorum yani orada herhangi bir yardım malzemesi varsa bu bizim memleketimizin izah edemeyeceği bir konu değil, suç değil yani, suç değil ahlaksız da değil. Yani bunun bu kadar abartılmasını anlamıyorum. Benim bu anlattığım konudaki nerede hatam var, nerede kusurum var bunu anlamadım ben beni arayan bir yetkili yani burada işte bunların resmi görevli olduğu yönünde iddiası olduğunda dedim ki; resmi görevliler ile ilgili soruşturma usulü bellidir. Ben eğer orada patates, soğan olduğunu iddia ediyorsanız bizim yargıda bir uygulamamız vardır. Tek tek sayılır aynen geri teslim edilir yani buysa konu. Ağrıma gitti tabi ancak ben sadece bu olaylar yaşanırken bu işle görevliydim. Ben bana ihaneti sormak istiyorsanız ihaneti gördüğüm noktalar oldu. Ama onlarla ilgili gerekli olanların gereklerini yaptım bir kısmını da yasal engel sebebiyle yapamadım. İhaneti gördüm diyorsanız ben ihaneti gördüm tabi. Bir gün bunlar ortaya çıkacaktır. Bu olayda değil, ben orada bir tane soruşturma yapmadım. Ben Reyhanlı patlaması soruşturmasını yaptım, Cilvegözü patlamasını yaptım çok önemlidir bunlar. Ondan sonra Harmuş soruşturmasını yaptım. Albay Harmuş ve Kassam'ın kaçırılması olayı Suriye istihbaratına teslim edildi bir kısım devlet görevlileri tarafından ve o şahıs mahkum oldu o şahıslar. Bir kısmı ile ilgili soruşturma izni verilmedi biliyorsunuz. Ondan sonra orada sadece Harmuş değil eş zamanlı Kassam isimli birisi daha kaçırılıp teslim edilmişti. Ve Albay Harmuş'un daha sonra infaz edildiğini öğrendik. Ondan sonra yine Özgür Suriye Ordusu'nun Avukatı Suriye İstihbaratı elemanı olduğunu tespit ettiğimiz bir grupla ve Türkiye'den bazı yardımcıları ile kaçırıldığını bunda da sıkıntılar olduğunu gördüm. Yani bunun gibi bu soruşturmaların hepsinde sıkıntılar vardı. Ondan sonra bizim yaptığımız teknik takip diye bir dosyamız vardı. Orada da 7 Kasım 2013 tarihinde Adana'da durdurduğumuz bir tırda ve bir depoda yaptığımız arama da mühimmat ele geçirdik. Bunun Suriye'ye gideceği yönünde tapeler vardı. Biz arama noktasına giderken Reyhanlı benzeri bir patlama yapılacağı zannı ile gittik. Çünkü görüşmeler o yönde idi. Ancak mühimmat sevk edildiği tespit ettik. Bunlarla ilgili gerekli işlemi yaptık. Oradaki Tır sürücüsünün bize söylediği, ben bundan daha önce iki defa daha götürdüm, Suriye sınırına bıraktım dedi. Biz kamera görüntülerini inceledik. Ondan sonra sınıra kadar yer gösterme yaptırttık, yer göstermede nereye bıraktığını gösterdi bize. Oraya nereye baktığını biz gördük. Dolayısıyla böyle bir sirkülasyonunun olduğunu görmüş olduk yani. Ama bu dosyalar kapandı. Hangi usule göre kapatıldığı onu ben bilmiyorum ama kapandı.
Gayet tabi açılır yani yargı hep böyle baskı altında olacak hali yok. Bir gün yargı kendiliğinden tekrar çalışmaya başladığında bunlar tabi ki açılır yani.
Şöyle, ben stajım da dahil 94 yılı başında mesleğe girmiş oldum. Yani 21. yıl bitiyor, Adliye camiasının tanıdığım gördüğüm hiçbir zaman bu kadar baskı ve etki olduğunu görmedim. Yani bugün çok önemli dosyalarında artık soruşturulabileceğini ben düşünmüyorum bugünden itibaren. Mesela terör suçlarını soruşturmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Uyuşturucu suçlarının soruşturulabileceğini, çete suçlarının soruşturulabileceğini düşünmüyorum.
Yani bugün hukukun değil güçlünün haklı olduğu bir pozisyonu yaşıyoruz maalesef ben Mersin'e geldikten sonra da bunu gördüm. Artık kendi içimizde de adaletin olmadığını gördüm. Yani bütün bunlarla benimle ilgili ne tasarruf yapılacaksa ben muhataplarıma her şeyi açıklarım, anlatırım. Buna rağmen suç var derlerse başım gözüm üstüne. Ben milletime yanlış yapmadım, milletimin karşısında alnım ak yani beni tanıyanlar bilenler benim hain olmadığımı görsünler anlasınlar." şeklinde basına açıklamalar yaptığı,
Sanık ...'nın;
- 24.07.2015 tarihli Cihan Haber Ajansı ve www.tirsavcilari.com isimli sitede yayınlanan açıklamalarında;
"Bu serbestlikten yararlanan binlerce selefi örgüt militanı Suriye'ye gidip eğitim almış, savaşmış bir kısmı geri dönmüştür. Bu sayede ciddi sayıda militan hem Türkiye'yi hem Suriye'yi tanımış, tecrübe kazanmıştır. Körü körüne Esat karşıtlığı üzerine şekillenen dış politika IŞİD ve El-Kaide gibi örgütlerin kontrolsüz şekilde güçlenmesine sebep olmuştur.
Bu örgütlere eleman kazandıran yayınlara göz yumulmuş. Eleman toplamalarına ideolojik eğitim vermelerine imkan sağlamış. Evlatlarının Suriye'ye savaşa gittiği konusunda binlerce ailenin feryadı gözardı edilmiştir. Adana, Hatay, Gaziantep, Kilis ve Şanlıurfa'da görev yapan ve terör örgütlerine yönelik ciddi tecrübesi bulunan hatta çoğu teröristi ismen bilen TEM ve emniyet istihbarat görevlileri görevlerinden alınmış, yerlerine atananlar yeterince tecrübe kazanamamış. Yapılan toptan değişiklikler tecrübe aktarımına engel olmuştur. Özellikle Adana TMK 10. maddesi ile görevli Cumhuriyet Savcılığı başta olmak üzere selefi örgütlere yönelik teknik takipli dosyalar kapatılmış ve örgütler rahat hareket alanı kazanmıştır. MİT görevlilerinin bir kısmı, bazı örgüt üyeleri ile kirli ilişkilere girmiş; bunun sonucu olarak sağlıklı haber alınması imkanı ortadan kalkmıştır. (Suriye'li Albay Harmuş'un kaçırılması, Niğde'de yakalanan IŞİD üyelerinin bağlantılı olduğu .... gibi kişilerle girişilen kirli ilişkiler bunların somut örnekleridir.) 17-25 Aralık sonrası oluşturulan yeni yargı düzeni ve iktidarın bu yöndeki baskısı sonucunda bir çok Selefi örgüt militanı ceza evlerinden tahliye olmuştur. Bugün bazı gazetelere yansıyan, İstanbul Ömerli'deki Selefi örgüt toplantısında konuşan Halis Bayancuk, daha önceki bir tarihte 'Şam cephesinden sonra yakında İstanbul Cephesini de açacağız' demişti. Bu ve buna benzer kişiler şu anda rahatlıkla hareket etmekte, örgütsel toplantılar yapabilmektedir. Bu şekilde sıralayabileceğimiz bu sebeplerin sonucu karşımıza devasa bir Selefi örgütler sorunu ortaya çıkmıştır. Peki bunca müsamahaya (iyimser ifade ile) rağmen bu silah neden ülkemize döndü ? Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Terör örgütleri akrep gibidir. Sıkıştığı anda herkesi sokabilir. Son dönemde ABD başkanı ile İŞID aleyhine atılan adımlardan dolayı bu saldırı bir göz dağıdır, arkası da gelecektir." şeklinde,
- 16.05.2015 tarihinde tutuklu bulunduğu Adana F Tipi Ceza İnfaz Kurumunda yazdığı mektubunda,
"Sabah gazeteyi aldığımda başlıkta 'Kenan Evren öldü' yazıyordu. Ne kadar kötü bir darbeci olduğunu, işkenceler, idamları, hapisleri de ihmal etmeyin yazmışlardı.
Tam 35 yıl önce bir darbe döneminde kendimi idrak etmiştim. 35 yıl sonra o darbeyi yapan ölmüştü. Ancak yine bir darbe dönemindeyiz, yine hukuk ayaklar altındaydı, bir suç örgütü tarafından ülkeye el konulmuştu. Öyle ki, insanların hapse atılması için 35 yıl önceki kadar bile işi kılıfına uydurma kaygısı gütmeyen bir suç örgütü. Hakimleri, Savcıları bile suçsuz günahsız esir eden bir suç örgütü.
Değişen bir şey yoktu. 35 yıl önce bir darbe döneminde başlayan hikayemi, 35 yıl sonra yine bir darbe döneminde yazmaya başlıyordum. Tam da 35 yıl önceki darbecinin müebbet hapis cezası almış olarak öldüğü günlerde. Darbenin mağdurlarından birisi olarak, esir tutulduğum A-35 koğuşunda.
35 yıl önce ilkokula yazılmıştım. Bir darbe döneminde 17 yıl okudum. Sonra hikayeler yazdım. Sonra yine bir darbe döneminde yine bir okula yazıldım. 35 yıl önce yazıldığım okulun bitiminde Cumhuriyet Savcısı oldum. 35 yıl sonra yazıldığım mezun olunca ne olacağım? bilmiyorum. Bunu kadere yazan biliyor. O ne yazmışsa o olacak. Çok da güzel olacak.
Hikayelerimi yaşayarak yazıyorum. Bu yeni hikayemi de yaşıyorum ama yazar mıyım? Bilmiyorum. Şimdi tahsil zamanı yeni okula yazıldım. Ders çalışmam lazım. Ders çalışmam lazım, zira kanun, ahlak, hukuk tanımayan bahtsızlara ders verilecek zaman geldiğinde hazır olmalıyım." şeklinde,
- 05.07.2015 tarihinde bir yazıda;
"... Bugünün Türkiye'sinde ise, 2 hakim ve 4 savcı meslektaşlarının tutuklanması karşısında tavır takınmaktan korkan, dahası bu zulüm ve adaletsizliğe üç kuruşluk iskemlelerini kaybetme endişesi ile sessiz kalan hatta utanç içerisinde vasıta olan meslektaşları görünce onlar adına ben utanıyorum. Belki de vicdanlarının bozulmuş olduğunu baştan kabul eden Tolstoy, Ivan İlyiç'in arkadaşlarının bu aşağılık düşünceleri karşısında vicdanlarını nasıl temize çıkarttıklarından söz etmiyor. Ama sizin mazeretleriniz var hepsi de çok geçerli. Değil mi ki kiminiz hak ettiği iskemlelere oturamadı. İç denetçi bile olamadınız. Kiminiz istediğiniz kutsal bir beldeye atanamadınız, kiminiz soruşturma bile geçirdi. Hatta o kadar ki istemediğimiz bir yere tayin bile oldunuz. Ne var ki bu büyük acıları yaşamanızda benim bir katkım olmamıştı. Ne sizin arzu ettiğiniz iskemlelere oturup size yer kalmamasına sebep olmuştum. Ne atama kararnamelerinizin altında benim imzam vardı. Ne de size soruşturma açmıştım. Gel gör ki, bu büyük acılarınızı hafifletmek bu acılara yaşatanlardan intikam almak için girdiğiniz yolda ittifak kurduğunuz zalimler bütün acılarınızın intikamını benden aldı umarım artık kutsal intikamınız alındığı, kutsal iskemlelere oturduğunuz, arzu ettiğiniz kutsal beldelere atandığınız için vicdanınız rahatlamıştır. Öyle ya iç denetçi bile oldunuz." şeklinde,
- 16.01.2015 tarihinde, www.adaletgundemi.net isimli internet sitesinde "Basın açıklaması" başlığı ile;
"Son zamanlarda bazı basın yayın organlarında (havuz medyası tabir edilen) hakkında HSYK tarafından bir kısım meslektaşların ve benim, yaptığımız bir soruşturmadan dolayı açığa alınacağımıza ilişkin haberler yapılmıştı. 15.01.2015 tarihinde HSYK 2. Dairesi tarafından hakkımızda açığa alma kararı verildiğini öğrenmiş bulunmaktayım. Öncelikle, kamuoyunda mit tırları soruşturma olarak bilinen soruşturma ile ilgili olarak tarafıma resmi olarak yöneltilmiş bir suçlama bulunmamaktadır. Esasen Hakim ve Savcılar hakkında yapılan inceleme ve soruşturmalar gizlidir. Buna rağmen havuz medyası tabir edilen bir kısım basın yayın organlarında bu gizli soruşturma ve incelemenin detaylarının paylaşılması, bir kısım HSYK görevlilerinin görevlerini kötüye kullandıklarını göstermektedir. Bu konuda tarafımdan gerekli şikayetler yapılmıştır. Uygulanan bu yöntem bazı otoriter rejimlerde rastlanılan, otorite emrinde hareket eden basın aracılığı ile yönetimin sevmediği kişilerin öncelikle basın yolu ile linç edilmesi yöntemidir. Bir hukukçu ve idealist bir Cumhuriyet Savcısı olarak, gelinen noktada artık ülkemizin bir hukuk devleti olmadığını, hiçbir birey ya da kurumun hukuki güvenliğinin kalmadığını üzülerek ifade etmek istiyorum. Bu aşamada hakkımızdaki suçlamalara esas teşkil eden soruşturmanın detaylarını paylaşma niyetinde değilim ancak soruşturmanın gizliliğini ihlal etmeyecek mahiyetteki bazı noktaları ifade edeceğim. Bu soruşturmanın olduğu dönemde ve öncesinde Adana – Hatay – Gaziantep - Suriye çizgisinde yaşanılanları bilmek ve görmek gerekmektedir.
Bu çerçevede:
1) 20/08/2012 tarihinde Gaziantep Merkez'de bombalı saldırı olmuş 9 vatandaşımız şehit olmuş, çok sayıda vatandaşımız yaralanmıştır. Yapılan soruşturmada eylemin çalıntı bir araçla, PKK Militanlarınca gerçekleştirildiği tespit edilmiştir.
2) 11.02.2013 tarihinde Hatay'ın Reyhanlı İlçesindeki Cilvegözü HYPERLINK 'http://www.sabah.com.tr/haberleri/cilvegözü_sinir_kapisi' Sınır Kapısı'nda bombalı saldırı meydana gelmiş, 13 kişi hayatını kaybetmiştir. Yapılan soruşturmada bu olayın faillerinin Suriye Ülkesinden geldikleri belirlenmiştir.
3) 11.05.2013 tarihinde Hatay - Reyhanlı'da bombalı saldırı meydana gelmiş, 52 vatandaşımız şehit olmuş 150'den fazlası yaralanmıştır. Bu olaya ilişkin soruşturmada, faillerin Suriye bağlantılı oldukları, ayrıca Türkiye içerisinde bazı odaklarca korunup kollandıkları, bu kişilerin eylem hazırlığında oldukları bilindiği halde bazı kamu görevlilerince korundukları, eylem bilgisinin Emniyet ve Savcılıktan gizlendiği, eylemden 12 saat önce yasak savma kabilinden adi bir kapalı zarf ile mesai bitiminde emniyete bildirildiği tespit edilmiştir.
4) 07.11.2013 tarihinde Adana Emniyet Müdürlüğü'ne yapılan bir ihbar üzerine, Genel Yetkili Savcılık tarafından verilen arama izni üzerine, Adana Merkezinde bir tırda yapılan aramada 935 adet havan topu mühimmatı ele geçirilmiştir. O tarihte konuya ilişkin olarak Adana Valisi... tarafından, polis şapkası giyilerek yapılan açıklamada 'Muhtemelen sınır dışında, yani Türkiye'de kullanılmayacağını biliyoruz. Ama nerede ve nereye gideceği konusunda farklı bilgiler var. Onlar net değil. Bunlar insanı ihtiyaç değil. Bu maddeler birtakım savaş gereçleri olduğuna göre, birtakım örgütlere veya devletlere gitmesi muhtemel. Tırda uyuşturucu olduğu ihbarı üzerine arkadaşlarımız çalışmalarını yapmışlar ve bunun değerlendirilmesi sonucunda söz konusu yasak malzemelerin bulunduğu tespit edilmiştir ve bunun yasal gereği de yapılıyor. Tırın Konya'dan geçiş bilgisi yaptığı da var. Bununla ilgili kesin bir örgüt ismi yok ama bu şunu gösteriyor, Türkiye'de özellikle çevremizde birtakım yasa dışı örgütlere karşı kararlı tavır sergilendiğini ortaya koyuyor. Bu, gerekli hassasiyetin gösterildiği, intikal eden istihbaratın değerlendirildiğini, suç teşkil eden herhangi bir duruma meydan verilmediğini ortaya koyuyor. Daha önce de çeşitli iddialar vardı. Kimyasal malzemelerin Adana'dan güneye sevk edileceği konusu vardı. Bunları da polisimiz, güvenlik kuvvetlerimiz araştırmış ve en ufak iddiaları bile değerlendirerek meseleyi adli makamlara taşımıştır. Bu da öyle oldu. Türkiye, suç işlemek isteyenlerin ve insan hakları kavramını ihlal edenlerin yararlanabileceği bir ülke olmadığını da bu suretle göstermiş oldu. Adana Emniyet Teşkilatı da ilgili birimlerle işbirliği içerisinde devletimizin güvenliği, vatandaşımızın huzuru için gece gündüz çalışmalarını devam ettiriyor.' Coş bir başka soru üzerine de roket başlıklarının kullanılabileceği aletlerin ise başka yerden temin edilme olasılığı bulunduğunu, roket başlıklarının hangi ülkeye ait olduğunun araştırıldığını, bir kısmının Türkiye'de üretilmiş olmasının muhtemel olduğunu kaydetti. Türkiye'nin teknolojide belli bir noktaya geldiğini bildiren Coş, 'Ama bu teknik birikimini farklı amaçla ve kontrol dışı kullanmak isteyen, yasa dışı yollara teknoloji tahsis etmek isteyenlere karşı da devletimiz bütün birimleriyle etkin şekilde mücadele etmektedir. Teknolojinin insanlığın barışı ve huzuru yönünde kullanılması konusunda güvenlik kuvvetlerimiz kararlı şekilde çalışmalarını sürdürmektedir' denilmiştir. Bu soruşturma dosyası o dönem derhal TMK 10. maddesi ile görevli Başsavcı Vekilliğine aktarılmış, soruşturmaya tarafımızdan devam edilmiştir. Bu organize eden Suriyeli kişiler ile irtibatlı oldukları belirlenmiştir. Bizim görevden alınmamız sonrasında bu dosya ne hikmetse Devlet Sırrı kapsamına alınmıştır.
5) 30.05.2013 tarihinde C. Savcısı M. A. tarafından yürütülen soruşturma kapsamında, bir kısım El Kaide Terör örgütü bağlantılı kişilerin, ülkemizden sarin gazı yapımında kullanılan malzeme temin ettikleri, bu malzemeleri Suriye ülkesine götürecekleri tespit edilmiş, bu kişiler yakalanmış ve haklarında kamu davası açılmıştır.
6) Yaptığımız görev gereğince ve sorumluluk bölgemiz itibarı ile Suriye Ülkesinde devam eden iç savaşta Özgür Suriye Ordusu dışında bazı selefi bir devlet kurdukları, diğer tüm muhalif grupları kendilerine biat etmeye zorladıkları, Suriye Devleti yerine özellikle diğer muhaliflerle savaştıkları, bu grupların nihai hedeflerinin ise Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik cephe açmak olduğu, bunu açık kaynaklarla ifade ettikleri, bu örgütlere dünyanın birçok yerinden katılım olduğu, birçok militanın ülkemiz üzerinden geçerek bölgeye gitmeye çalıştığı, birçok örgüt militanının Adana - Hatay ve Gaziantep'te güvenlik güçlerince yakalandıkları, sınır güvenliği bulunmadığından ülkemize rahat rahat girip çıktıkları, yine o dönemde güvenlik güçlerince ülkemizin birçok yerinden çalınan kamyon - kamyonet türü araçların kaçak yollarla Suriye Ülkesine götürüldüğü, bunlara patlayıcı yüklenilerek ülkemizde eylem yapılabileceği yönünde istihbari bilgilerin bulunduğu tarafımızdan bilinmekte idi. Görüldüğü gibi suçlamaya konu Tır ihbarları, görev bölgemiz itibari ile dikensiz gül bahçesi olmayıp aksine çok titiz olunması, terör eylemlerine fırsat verilmemesi gereken bir ortamda yapılmıştır. Bu ortamda yapılan patlayıcı veya silah yüklü bir araç ihbarını yok saymak, arama yapılması için gereken tedbirlere izin vermemek vatana ihanet sayılabilecek ağırlıkta ihmal göstermek anlamına gelecekti. Bu ortam bilinmeden yahut dikkate alınmadan yapılan ve yapılabilecek yorumlar hariçten gazel okumak niteliğindedir. Hukuk düzeninde olaylar sonuçları ile değil sebepleri ve delilleri ile araştırılarak gerçeğe ulaşır. Sondan - sonuçlardan başlayan ve geriye doğru çıkarımlar yapan anlayış hukuki değil siyasal bir yaklaşımdır. Yapılan soruşturma ve arama işlemlerine gelince: Öncelikle şunun bilinmesi lazım. Gerek 01.01.2014 tarihinde Kırıkhan sınırlarında gerçekleşen olayda gerekse 19.01.2014 tarihinde Adana'da gerçekleşen olayda, ne ihbarda ne arama sırasında ne de arama sonrasında bu araçların resmi bir kuruma ait olduğu, kişilerin o kurumun görevlisi olduğu yönünde hiçbir resmi yazı - bilgi dosyaya girmemiştir. Olaya karışan kişilerin kimlikleri ve görevleri halen bilinmemektedir ve dosyalarda buna dair resmi hiçbir veri yoktur. Zaten buna dair 19.01.2014 tarihli işlem sırasında üstü kapalı da olsa dosyaya sunulan resmi belge üzerine araçlara ve kişilere başka hiçbir işlem yapılmadan salıverilmiştir. Bir Cumhuriyet Savcısı olarak bu olayda esas aldığım ve uyguladığım yasa hükümlerini hatırlatmakta fayda bulunmaktadır.
5271 Sayılı CMK Madde 160 - (1) Cumhuriyet Savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. Görüldüğü gibi Cumhuriyet Savcısı suç işlendiği izlenimi edindiği anda dahi harekete geçmek zorundadır.
5271 Sayılı CMK Madde 119 - (1) (Değişik fıkra; 25/05/2005-5353 S.K./15.mad) Hakim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet Savcısının, Cumhuriyet Savcısına ulaşamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile kolluk görevlileri arama yapabilirler. Yolda hareket halinde olan bir aracın aranmasında gecikmesinde sakınca bulunan hal olgusunun bulunmadığını söylemek imkansızdır.
4483 sayılı memurlar ve diğer kamu görevlilerinin yargılanması hakkında kanun Madde 4- Cumhuriyet Başsavcıları, memurlar ve diğer kamu görevlilerinin bu Kanun kapsamına giren suçlarına ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu öğrendiklerinde ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten başka hiçbir işlem yapmayarak ve hakkında ihbar veya şikayette bulunulan memur veya diğer kurum görevlisinin ifadesine başvurmaksızın evrakın bir örneğini ilgili makama göndererek soruşturma izni isterler. Görüldüğü gibi suç işleyen kim olursa olsun tüm kamu görevlileri için uygulanması gereken genel yasa hükmü 'ivedilikle toplanması gerekli ve kaybolma ihtimali bulunan delilleri tespitten' bahsetmektedir. C. Savcısı zorunlu ve ivedi delilleri toplar, kaybolmasından (Yolda hareket halinde bulunup Suriye ülkesine gidip savaşta kullanılma ihtimali olan) korkulan delilleri derhal toplar. Bu delilleri soruşturma izni vermeye yetkili merciye gönderir. Yasanın bu genel hükmü sadece özel yasasında engelleyici özel bir düzenleme var ise o engelle sınırlı olarak uygulanmaz. (Örneğin 2802 Sayılı Kanun Madde 88- Ağır Ceza Mahkemesinin görevine giren suçüstü halleri dışında suç işlediği ileri sürülen hakim ve savcılar yakalanamaz, üzerleri ve konutları aranamaz, sorguya çekilemez.) Şu halde tarafımızdan yapılan bu soruşturmada tamamen yasalara uygun hareket edilmiştir. Kaldı ki ana yollar üzerinde hareket eden araçlarla ilgili olarak o tarihlerde geçerli olan ve halen neredeyse bütün ülkede uygulanan, Sulh Ceza Hakimlerince verilmiş 'önleme araması' kararları bulunmaktadır. Başka hiç bir karara ihtiyaç olmadan sırf bu önleme araması kararlarına istinaden dahi bu aramalar yapılabilirdi.
Arama yapıldığı sırada tırlarda bulunan kişiler sözlü olarak MİT görevlisi olduklarını beyan etmişlerse de (Ancak kimliklerinin kontrolünü sağlayacak şekilde kolluğa ve savcıya göstermemiş - vermemişlerdir); 2937 Sayılı Kanunun 4. maddesinde Milli İstihbarat Teşkilatının görevleri şunlardır denilerek görevler sayılmış ve ikinci fıkrasında '(Değişik Cümle: 17/04/2014-6532 S.K./1.md) Milli İstihbarat Teşkilatına bu görevler dışında görev verilemez. Milli İstihbarat Teşkilatı birimlerinin görev, yetki ve sorumlulukları Başbakanca onaylanacak bir yönetmelikte belirtilir.' hükmü getirilmiştir. Görüldüğü üzere MİT'in silah ve patlayıcı taşıma, nakletme, ihraç etme gibi görevleri bulunmamaktadır. Ayrıca böyle bir görev verilemeyeceği yasa ile hüküm altına alınmıştır. Kaldı ki, 19.01.2014 tarihli arama sırasında görevi ve yetkisi olmadığı halde olay yerine gelen ve aramaya engel olmaya çalışan dönemin Adana Valisi Sayın..., bizzat dönemin Başbakanına atfen, 'Bu konuda kanun çıkarılacağı' söylenerek yapılan işin yasaya aykırı olduğu itiraf edilmiş, daha sonra da bilindiği üzere yasa değişikliğine gidilmiştir.
Peki, bu görev kime verilmiştir? Harp araç ve gereçleri ile silah, mühimmat ve patlayıcı madde üreten sanayi kuruluşlarının denetimi hakkında yönetmelik bu konuyu düzenlemiştir. Yönetmeliğin 19. Maddesinde 'ihraç veya yurt dışına çıkarmada genel esaslar (1) kontrole Tabi listede belirlenen her türlü harp araç ve gereçleri ile silah, mühimmat ve bunlara ait yedek parçalarla patlayıcı maddelerin ihracı veya yurt dışına çıkarılmasına, Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığının görüşleri de alındıktan sonra Makam tarafından izin verilebilir.' hükmü yer almıştır. Yine mevcut düzenlemelere göre bu tür bir nakil Silahlı Kuvvetler tarafından Valilikler koordine edilerek yapılır. Bu düzenlemeler de dikkate alındığında, yapılan ihbarların MİT ile irtibatlandırılması ve görev suçu gibi değerlendirilmesi imkanı yoktur. Bir basın açıklaması formatının dışına çıkmış olduğunun farkındayım ancak bir kısım kişi ve kurumlar, yasa hükümlerini ve yapılan işin ne olduğunu bilmeden yanlı ve yanlış verilerle, siyasal saiklerle değerlendirme yaparak bundan hukuki sonuçlar çıkarmaya çalışmaktadır. Bu nedenle halk tarafından da hukukun bu konuda ne emrettiğinin bilinmesi gerektiğine inanıyorum. Saygıdeğer Milletim: Ben küçük bir Anadolu Kasabasında çiftçi bir babanın 13. çocuğu olarak dünyaya geldim. Hayata 5 yaşında lastik ayakkabı giyerek ve dana otlatarak başladım. Dershane, özel okul, özel ders alarak değil mütevazi okullarda şahsi gayretimle çalışarak Hukuk Fakültesi kazandım ve ardından çok istediğim bu mesleğe girdim. Meslek hayatımda bilerek kimsenin hakkını yemedim. Hep işimin hakkını vermeye, mesleğimin gerekliliklerini yerine getirmeye çalıştım. Kimseye diyet borcum olmadan, kimseden emir almadan hukuka ve vicdanıma göre kararlar verdim. Hiçbir güç odağına boyun ermedim. Geldiğim hiçbir konumu Allah'tan başkasına borçlu değilim. Çalışmalarım ile her görüşten HSYK - Adalet Müfettişleri ve Başsavcılarımdan takdir gördüm. Bugün bunları, görevimi hakkı ile yaptığım için hakkımda açığa alma kararı verdiler. Şerefimi açığa almaktansa mesleki olarak açığa alınmayı tercih ederim. Beni yokluğa mahkum etmeye çalışanlar bilsinler ki ben her yerde çalışır rızkımı kazanırım. Ancak şerefini kaybedenler bu şereflerini bir daha kazanamazlar. Vatan ve millet sevgisi, hukukun üstünlüğü, kimsenin suç işleme özgürlüğü olmadığı bilinci ile hareket ederken bazı güç odaklarının kirli ilişkilerini bilmeden çomak sokmuşuz. Bunun bir diyeti varsa bunu da öderiz. Ancak hiç kimse kendisini devlet yerine koyamaz. Devlet bütün organları ile devlettir. Devlet sadece yürütme erki veya muhaberat teşkilatından ibaret değildir. Bugün Suriye ülkesinde yaşanan giderek ülkemize ve batı ülkelerine de sirayet eden terör eylemleri, görevimiz sırasında ne kadar önemli bir tezgahı açık ettiğimizi göstermektedir. Bunu aklı selim herkesin göreceğini umuyorum. Elbette ki somut olarak hiçbir kişi ya da kurumu hedef almıyorum. Ancak sorumluların eninde sonunda bağımsız yargı mercileri önünde hesap vermekten kurtulamayacaklarına inanıyorum. Bu karar beni kısa vadede kişisel olarak mağdur edebilir. Ancak ben tarih önünde, vicdan aynasında, hukuk önünde yapmam gerekeni yaptığıma inanıyorum. Şahsıma yapılan mesnetsiz saldırılan hukuka aykırı işlemler ile ilgili olarak da hukuktan başka bir yol bilmediğim için ulusal ve uluslararası merciler önünde hukuk mücadelemi sürdüreceğim. Bugün yapılan şey aslında şahsıma ve bazı mesai arkadaşlarıma karşı yapılanmaktan çok anayasal düzene karşıdır. Devletin adli teşkilatı devletin jandarma teşkilatı nezdinde silahlı kuvvetleri, suça bulaşan çok az sayıda istihbarat görevlisini ve onlara yasa dışı emir verenlerin korumak adına feda edilmektedir. Adeta aslanlar kediye boğdurulmaktadır. Devletin adli teşkilatı, devletin jandarma teşkilatı nezdinde silahlı kuvvetleri sanki başka bir ülkenin teşkilatlarıymış gibi fütursuzca casusluk suçlamaları ile muhatap edilmektedir. Bu akıl ve izan dışı saldırılar inşallah hukuk düzeninde karşılığını bulacaktır. Bize karşı yapılan saldırıların asıl mesajı diğer meslektaşlara yöneliktir. Bütün hakim ve savcılar korkutularak güçlülere dokunulmaması sağlanmak istenilmektedir. Evet, korkanlar olacaktır ama korkaklık bir hakim savcı sıfatı değildir. Dürüst ve namuslu meslektaşlarımın bu korku iklimine boyun eğmeyeceklerini önlerine gelen işlerde hak ve adaletten ayrılmadan hüküm vereceklerine inanıyorum. Büyük Hukuk İnsanı, Onursal Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un dediği gibi 'her hukukçu, bütün insanların ve insanlığın yazgısından sorumludur. Kamuoyuna saygı ile duyurulur." şeklinde
Basına açıklamalar yapmak suretiyle görevi kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır.
Konumuza ilişkin olarak, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler" başlıklı dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde yer alan suçlardan TCK'nın 257. maddesinde tanımlanan "Görevi kötüye kullanma" suçu;
"(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(3) (Mülga: 2/7/2012-6352/105 md.)." şeklinde düzenlenmiştir.
Maddenin birinci fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır.
Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanun veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevi dolayısıyla yetkili bulunmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, fiil nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması gerekmektedir.
Anılan maddenin gerekçesinde; suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar, “Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir” şeklinde vurgulanmış, öğretide de; TCK’nın 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır (Mehmet Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 913 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 769; Veli Özer Özbek - Mehmet Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974).
Görevin gereklerine aykırı hareket etmekten, kamu görevlisinin görevini kanun, idari düzenlemeler veya talimatların öngördüğü usul ve esaslardan başka surette ifa etmesi anlaşılmaktadır. Bu anlamda kamu görevlisinin herhangi bir şekilde kanuni yetkisini aşması, kanunun aradığı şekil şartlarına uymaması, takdir yetkisini amacı dışında kullanması, kanunun emir ve müsaade ettiği hareketinin gerektirdiği ön şartlara aykırı hareket etmesi, kendisine teslim edilen ve görevi sebebiyle kullanması gerekli eşyayı usulsüz kullanması gibi fiiller görevin gereklerine aykırılık kapsamında kalmaktadır.
Bununla birlikte, Ceza Genel Kurulunun yerleşik kararlarında belirtildiği üzere; “görev sebebiyle işlenen suç” kavramının, memuriyet ve kamu görevinden doğan, görev ile bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenebilen, diğer bir ifadeyle failin memur veya kamu görevlisi olmasının suç tipinde kurucu unsur olarak öngörüldüğü ya da bu sıfatın ağırlaştırıcı hâl sayıldığı suçlar olduğu anlaşılmaktadır.
Bu kapsamda, devam etmekte olan soruşturma veya kovuşturmalar hakkında hâkim ve Cumhuriyet savcılarının basına açıklamada bulunma görev ve yetkilerinin olup olmadığı, varsa bu yetkinin ne şekilde kullanılacağı hususunun irdelenmesine gelince;
Suça konu basın açıklamalarının yapıldığı 16.01.2015 ila 29.07.2015 tarihleri arasında uygulanması gereken Hakimler ve Savcılar Kurulunun 18.10.2011 tarihli ve 33 sayılı ile Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 20.02.2015 tarihli ve 153 sayılı genelgelerinde, adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan masumiyet karinesi, hâkim ve Cumhuriyet savcısının tarafsızlığı ilkeleri yanında ilgililerin kişilik hakları ve soruşturmanın gizliliği ilkesi göz önünde bulundurulmak suretiyle; kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini sağlamak amacıyla soruşturmalarla ilgili açıklamaların Cumhuriyet başsavcısı ya da Cumhuriyet başsavcısının bilgilendirilmesi koşuluyla Hâkimler ve Savcılar Kurulunca basın sözcüsü olarak görevlendirilen Cumhuriyet savcısı tarafından yapılması, röportaj ve söyleşi gibi önceden planlanabilen hususlarda Kuruldan izin alınması gerektiği hüküm altına alınmıştır.
Öte yandan, TCK'nın “Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama” başlıklı 301. maddesi ise;
“(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır.
(3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.
(4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır.“ şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Bu suçun hukuki konusu, Devlete ait hukuksal değer ve organların saygınlığıdır. Dolayısıyla, TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen suç, “Devlete karşı suçlar” niteliğinde olmakla birlikte, tahkir suçu vasfını da taşımaktadır. Suçun oluşması için maddede sayılan kavram veya kurumlardan birinin alenen aşağılanması yeterli olup ayrıca bir zararın meydana gelmesi aranmamıştır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Türk Ceza Kanunu, Cilt: 6, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, s. 8313).
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmeti, devletin yargı organları kuvvetler ayrımı temelinde devletin temel kurumları, kendilerinde egemenliğin tezahür ettiği organları olarak Anayasa'mızda ifadesini bulan Yasama, Yürütme ve Yargı erkidir (Zeki Hafızoğulları – Muharrem Özen, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Millete ve Devlete Karşı Suçlar, 1. Baskı, Ankara 2016, 306).
TCK'nın 301. maddesinde yer alan hükûmet, devletin icra organı olarak kamu hizmetlerini üstlenmesi dolayısıyla her faaliyeti ve kararıyla toplum karşısında eleştiri hedefinde bulunmaktadır. Esasen, demokratik rejimlerde yönetimin eleştirilmesi ve kamuoyu denetimine tabi tutulabilmesi açısından en başta hükûmetin eleştiriye açık bulunması zorunludur. Buna rağmen, hükûmetin de devlete ait siyasi iktidarı kullanan bir güç olması dolayısıyla, prestij sahibi olmaya, korunmaya ihtiyacı bulunmaktadır (Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, s. 8326 – 8327).
Bu bilgi ve belgeler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Yargıtay'ın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapmasına ilişkin 2802 sayılı Kanun'un 90. ve 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 1. maddesinde yer alan düzenlemelerin; birinci sınıfa ayrılan veya birinci sınıf hâkim ve Cumhuriyet savcılarının işledikleri iddia olunan görev suçlarıyla sınırlı, dolayısıyla kişi yönünden yetki kurallarına ilişkin özel bir muhakeme usulü olduğu, bu nedenle görev suçu işlendiğinden bahisle Yargıtayca yapılan yargılama sırasında suçun kişisel suç niteliğinde olduğu anlaşıldığında yargılama yetkisi ortadan kalkacağından görevsizlik kararı verilebileceği, bu durumda, duruşmada suçun hukuki niteliğinin değiştiğinden bahisle görevsizlik kararı verilerek dosyanın alt dereceli mahkemeye gönderilemeyeceğine dair CMK'nın 6. maddesinin uygulanma imkânının bulunmadığı gibi son soruşturmanın açılması kararı üzerine sırasıyla dosyanın gönderildiği Özel Dairelerce de duruşma açılmaksızın görevsizlik kararları verildiği,
Suç tarihlerinde birinci sınıf Cumhuriyet savcısı olan sanıkların, kamuoyunda bilinen bazı adli soruşturmalar ve kovuşturmalarla ilgili olarak gazete ve internette yayınlanan açıklamaları nedeniyle Hâkimler ve Savcılar Kurulunca 2802 sayılı Kanun'un 89. maddesi uyarınca kovuşturma izni verilmesi üzerine Tarsus 2. Ağır Ceza Mahkemesince sanıkların eylemleri görev sebebiyle işlenen suç olarak nitelendirilerek aynı Kanun'un 90. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi sıfatıyla son soruşturmanın yapılması için dosya Yargıtaya gönderilmiş ise de;
Sanıkların basına yansıyan açıklamalarının yapıldığı ve yayınlandığı tarihler itibarıyla bu açıklamalarda söz edilen soruşturma ve kovuşturmaların yürütülmesi veya haklarındaki davaya konu açıklamaları yapmaları hususunda kanundan ya da idari düzenlemelerden doğan bir görevleri bulunmadığı gibi bu açıklamalar görevleri sırasında da yapılmadığından, sanıklara atılı eylemlerin görevi kötüye kullanma suçu olarak kabul edilemeyeceği, diğer yandan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin egemenliğinin veya erklerinin ifadesi olan kurumların saygınlığının korunması amacıyla TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen suçun herhangi bir kamu göreviyle bağlantılı ve görevden yararlanılarak işlenmesi zorunlu olmadığı gibi, "özgü suç" niteliği taşımayan bu suç açısından failin memur olmasının kurucu unsur da olmadığı, Hakimler ve Savcılar Kurulunca, sanıkların söz konusu açıklamalarla Türkiye'nin uluslararası alanda itibarını sarsmaya ve Türkiye'yi terörü destekleyen bir ülke pozisyonuna sokmaya yönelik, ülkemiz aleyhine yanlış algılar oluşmasına neden olacak biçimde gerçeğe aykırı haber yapılmasına, görevi gereği öğrendikleri istihbarı bilgileri kamuoyu ile paylaşarak devletin istihbarat kuruluşu olan Milli İstihbarat Teşkilatı'nın terör örgütleri ile işbirliği yaptığı, faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütemediği algısının oluşmasına sebebiyet verdikleri gerekçesiyle, dolayısıyla Cumhuriyet savcılığı görevlerinden doğmayan eylemleri nedeniyle kovuşturma izni verildiği hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanıkların eylemlerinin kişisel suç olarak kabulü gerektiği, Yargıtayın ilk derece yargılaması yapma görevinin görev suçları ile sınırlı ve istisna oluşu da dikkate alınarak açıklanan sebeplerle; sanıklara atılı eylemlerin TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen ya da başka bir suçu oluşturup oluşturmadığı hususunda yargılama yapma yetkisinin Yerel Mahkemeye ait olup Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevsizlik kararının usul ve yasaya uygun olduğu kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.01.2019 tarihli ve 19-22 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle,
1- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 15.11.2018 tarihli ve 73-7 sayılı kararı usul ve yasaya uygun olduğundan, Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 17.01.2019 tarihli ve 19-22 sayılı görevsizlik kararının KALDIRILMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 02.04.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
16. Ceza Dairesi, 2018/7107 E., 2019/5300 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
hakkında kesinleşen hükmün bir örneğinin Anayasanın 84/2 maddesi gereğince gereğinin takdir ve ifası için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmesine,
16. Ceza Dairesi 2018/7107 E. , 2019/5300 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ceza Dairesi
İlk Derece Mahkemesi :...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.03.2017 tarih ve.... sayılı kararı
3- .... 4- ...,
5- ..., 6- ...,
7- ...,
8- ..., 9- ...,
10- ..., 11- ...,
12- ..., 13- ...,
14- ..., 15- ...,
16- ..., 17- ...,
18- ..., 19- ...,
20- ..., 21- ....
22- ..., 23- ...,
24- ..., 25- ...,
26- ..., 27- ...,
28- ..., 29- ...,
30- ..., 31- ...,
32- ..., 33- ...,
34- ..., 35- ...,
36- ..., 37- ...,
38-..., 39- ....
40- ..., 41-.....
42- ..., 43- ...,
44- ..., 45- ...,
46- ..., 47- ...,
48- ..., 49- ...,
50- ..., 51- ....
52- ..., 53- ..., 54- ..., 55- ..., 56- ..., 57- ...,
58- ..., 59- ...,
60- ..., 61- ...,
62- ..., 63- ...,
64- ..., 65- ...,
66- ..., 67- ...,
68- ..., 69- ...,
70- ...,
71- ...,
72- ...,
73- ..., 74- ..., 75- ..., 76- ...,
77- ..., 78- ...,
79- ..., 80- ..., 81- ..., 82- ...,
83- ..., 84....
85- ..., 86- ...,
87- ..., 88- ..., 89- ..., 90- ...,
91- ..., 92- ...,
93- ..., 94- ...,
95- ..., 96- ...,
97- .... 98....
99- ..., 100- ...,
101- ..., 102- ..., 103- ..., 104- ...,
105- ..., 106- ..., 107- ..., 108- ...,
109- ..., 110- ...,
111- ..., 112- ...,
113- ..., 114- ..., 115- ..., 116- ...,
117- ..., 118- ...,
119- ..., 120- ..., 121- ..., 122- ...,
123- ..., 124- ...,
125- ..., 126- ...,
127- ...,
128- ..., 129- ...,
130- ..., 131- ...,
132- ..., 133- ...,
134 ...
Suç : Silahlı terör örgütü yöneticiliği, Silahlı terör örgütüne üye olma, Silahlı terör örgütüne yardım etme, Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, Terör örgütünün propagandasını yapma, Resmi belgede sahtecilik
Hüküm : I- Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ....,..... ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında: TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53, 58/9 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
II- Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., .... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında: TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 62, 53, 58/9 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
III- Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında: TCK’nın 314/1, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
IV- ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında; 3713 sayılı Kanunun 7/1, TCK’nın 314/1, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi.
V- Sanıklar ..., ..., ...,.... , ....... hakkında: TCK’nın 314/3, 220/7, 314/2, 220/7, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53 ve 63. maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
VI- Sanık ... hakkında: TCK’nın 314/3, 220/7, 314/2, 220/7, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 62, 53 ve 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet,
VII- Sanık ... hakkında: TCK’nın 314/3, 220/6, 314/2, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 62, 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet hükmüne dair istinaf başvurusunun esastan reddi,
VIII- Sanık ... hakkında:
a) 3713 sayılı Kanunun 7/1, TCK’nın 314/1, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53, 58/9, 63;
b) TCK’nın 204/1, 43, 3713 sayılı Kanunun 5/2-1, TCK’nın 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurusunun esastan reddine,
IX- Sanık ... hakkında:
a) TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 62, 53, 58/9, 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet hükmüne dair istinaf başvurusunun esastan reddi;
b) Terör örgütünün propagandasını yapma suçundan beraat,
X- Sanık ... hakkında:
a) 3713 sayılı Kanununun 7/1 maddesi yollaması ile TCK’nın 314/1, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53, 58/9 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet;
b) Terör örgütünün propagandasını yapma suçundan beraat,
XI- Sanık ... hakkında:
a) TCK’nın 314/2, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 62, 53, 58/9 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak beraat;
b) Terör örgütünün propagandasını yapma suçundan beraat,
XII- Sanık ... hakkında: TCK’nın 314/1, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53, 58/9 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet,
XIII- Sanıklar ...,...., ..., ..., ..., ....,..., ..., ..., ..., ...,...., ..., ..., ..., ...,, ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında: Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan verilen beraat hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
XIV- Sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... hakkında: Silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan verilen beraat hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
XV- Sanıklar ..., ... hakkında: Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan verilen beraat hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi,
XVI- Sanık ... hakkında: TCK’nın 314/3, 220/7, 314/2, 220/7, 3713 sayılı Kanunun 3 ve 5, TCK’nın 53 ve 63 maddeleri uyarınca verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak beraat.
Temyiz edenler : Sanıklar müdafileri, Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı, İlk Derece Cumhuriyet savcısı
Bölge Adliye Mahkemesince ve ilk derece mahkemesince verilen hükümler temyiz edilmekle;
I- TEMYİZ TALEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Tebliğnamede sanık olarak gösterilen ... ile ... hakında verilmiş bir karar ve temyiz isteminin de olmadığı anlaşılmakla,
Sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmünün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmediği anlaşıldığından, tebliğnamede bu suça dair verilen karara dair temyiz isteminin reddini isteyen,
Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında 2911 sayılı Kanuna muhalefet ve terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından; sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında 2911 sayılı Kanuna muhalefet suçundan; sanıklar ... ve ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının kesinleşmiş olduğu ve bu kararlar hakkında sanıklar müdafilerinin ayrıca temyiz taleplerinin bulunmadığı; sanık ... hakkında 6136 sayılı Kanuna muhalefet suçundan ve sanık ... hakkında da resmi belgede sahtecilik suçundan verilen hükümlere yönelik olarak sanıklar müdafilerinin temyiz taleplerinin bulunmadığı, Sanık ... hakkında 2911 sayılı Kanuna muhalefet ve terör örgütünün propagandasını yapma suçlarından açılan bir da...ın ve verilen bir kararın olmadığı, sanık müdafiinin de bu suçlara yönelik temyiz isteminin bulunmadığı anlaşıldığından, tebliğnamede temyiz istemlerinin iadesini isteyen,
Sanık ... hakkında ilk Derece Mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünde “5 yıl 2 ay” şeklinde belirlenmiş olması karşısında, istinaf incelemesi sonucunda hüküm sonucunda belirlenen hapis cezasının “5 yıl” şeklinde düzeltilerek istinaf incelemesinin esastan reddine dair karar verilmiş olması, CMK’nın 286/2-a maddesi gereğince ilk derece mahkumiyet kararındaki hapis cezasının 5 yılın üzerinde olması nedeniyle kararın temyiz edilebilir nitelikte olduğu anlaşıldığından, tebliğnamedeki temyiz isteminin reddini isteyen,
Düşünceye iştirak edilmemiştir.
Sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmüne yönelik olarak ilk derece Cumhuriyet savcısının; silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan sanık ...’nun mahkumiyetine ilişkin ilk derece mahkemesince verilen hükme karşı sanık ve sanık müdafii tarafından yapılan temyiz istemi ile aynı sanık hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmüne yönelik olarak ilk derece Cumhuriyet savcısının; sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmüne yönelik olarak ilk derece Cumhuriyet savcısının; silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan sanık ...’un mahkumiyetine dair ilk derece mahkemesince verilen hükmüne yönelik olarak sanık müdafiinin temyiz istemlerinin kabul edilebilir olup olmadıklarının incelenmesinde;
Sanık ... hakkındaki hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 06/06/2013 tarih ve.... sayılı; sanık ... hakkındaki hükümlerin Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 20.12.2012 tarih ve.... sayılı; sanık ... hakkındaki hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 20/02/2013 tarih ve.... sayılı; sanık ... hakkındaki hükmün Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 07/04/2014 tarih ve.... sayılı bozma kararları üzerine verilmiş oldukları ve buna göre 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8. maddesinin 1. fıkrası uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nın 310. maddesine göre süresi içinde olduğu belirlenmiş,
Temyiz istemlerinin CMUK’un 317. maddesine göre esasının incelenmesi kabul edilmiştir.
Bu kapsamda;
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ...’in mahkumiyetine ilişkin hükümlere yönelik yapılan istinaf başvurularının esastan reddine dair kararların sanıklar müdafileri;
Silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ...,..., ..., ..., ...’nın mahkumiyetine ilişkin hükümlere karşı yapılan istinaf başvurularının esastan reddine dair kararların sanıklar müdafileri;
Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanıklar ... ..., ..., ..., ..., ...’in mahkumiyetine ilişkin hükümlere yönelik yapılan istinaf başvurularının esastan reddine dair kararların sanıklar müdafiileri;
Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanık ...’in mahkumiyetine dair hükme yönelik olarak sanık ve sanık müdafii;
Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan sanık ...’in mahkumiyetine ilişkin hükme karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararın sanık müdafii;
Silahlı terör örgütü yöneticiliği ve resmi belgede sahtecilik suçlarından sanık ... hakkında verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararların sanık müdafii;
Silahı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ...’in mahkumiyetine ilişkin hükme karşı yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararın sanık müdafii ile Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı;
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ...’ın mahkumiyetine ilişkin hükme yönelik yapılan istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararın sanık müdafii; yine, sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmüne yönelik ilk derece Cumhuriyet savcısı;
Silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan sanık ...’nun mahkumiyetine ilişkin ilk derece mahkemesince verilen hükme karşı sanık ve sanık müdafii; yine, sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmüne yönelik ilk derece Cumhuriyet savcısı tarafından;
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ... hakkında ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün Bölge Adliye Mahkemesince kaldırılarak sanığın beraatine dair verilen hükmün Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı tarafından; yine, sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan ilk derece mahkemesince verilen beraat hükmüne karşı ilk derece Cumhuriyet savcısı;
Silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan sanık ...’un mahkumiyetine dair ilk derece mahkemesince verilen hükmün sanık müdafii;
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanıklar ...,..., ..., ..., ...,..., ..., ..., ..., ..., ...,..., ..., ..., ...,... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ...’nın beraatine dair hükümlere karşı ilk derece Cumhuriyet savcısının istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararların Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı;
Silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan sanıklar ..., ..., ..., ...’un beraatine dair hükümlere karşı ilk derece Cumhuriyet savcısının istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararların Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı;
Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanıklar ..., ...’ın beraatine dair hükümlere karşı ilk derece Cumhuriyet savcısının istinaf başvurusunun esastan reddine dair kararların Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı;
Silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan sanık ... hakkında ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün Bölge Adliye Mahkemesince kaldırılarak sanığın beraatine dair verilen hükmün Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı;
Tarafından temyiz edilmiş olmakla temyiz edenlerin sıfatları, başvuruların süresi, kararların nitelikleri ve temyiz sebeplerine göre dosya incelendi.
II- DURUŞMA TALEPLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Sanıklar ..., ..., ... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... müdafilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin CMK’nın 299/1. maddesi;
Sanık ... müdafiinin duruşmalı inceleme isteminin ise 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8. maddesinin 1. fıkrası uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 318. maddesi,
Uyarınca hükmolunan cezaların süresine göre yasal şartları bulunmadığından,
İlk Derece Mahkemesinde ve Bölge Adliye Mahkemesinde silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi doğrultusunda savunmaya yeterli imkanın sağlanması ve bu hakkın etkin şekilde kullandırılmış olması, temyiz denetiminde sınırsız şekilde yazılı savunma imkanının kullanılabilme olanağının bulunması karşısında, savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... müdafilerinin, duruşmalı inceleme istemlerinin ise 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanunun 94. maddesi ile değişik CMK’nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren REDDİNE,
Karar verilmiştir.
Sanıklar ... ve ... müdafilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin ise, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8. maddesinin 1. fıkrası uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 318. maddesi uyarınca kabulüne karar vermek gerekmiştir.
III- GENEL DEĞERLENDİRME:
A) Yargılama safahatı:
... Cumhuriyet Başsavcılığının 09/06/2010 tarih ve.... sas sayılı iddianame ile açılan ve daha sonra 41 ayrı iddianame ile açılan davaların da birleşmesi ile birlikte toplam 190 sanığın yargılandığı davada; ilk derece mahkemesi tarafından 154 sanık hakkında hüküm verilmiş, diğer sanıklar yönünden tefrik kararları verilmiştir. İlk derece mahkemesince 154 sanık hakkında verilen hükümlerden 139 sanık hakkında verilen hükümlere karşı istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
Yapılan istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından;
Sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... hakkında, bazı suçlar yönünden verilen hükümlerin 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8. maddesinin 1. fıkrası uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 305 ila 326. maddeleri uyarınca temyiz kanun yoluna tabi olduğuna;
Sanıklardan ... hakkında, silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan kurulan hükmün bozulmasına;
Sanıklar ... ve ... hakkında verilmiş olan mahkumiyet hükümlerinin kaldırılarak adı geçen sanıkların beraatlerine,
Diğer sanıklar hakkında ki istinaf istemlerinin ise esastan reddine,
dair karar verilmiştir.
Yapılan temyiz incelemesine ilişkin olarak ise; yukarıda temyiz edenlere ve hükümlere dair yapılan açıklamalarda belirtildiği üzere, toplam 134 sanık hakkında verilen hükümlere yönelik olarak temyiz isteminde bulunulduğu, söz konusu 134 sanıktan ikisi hakkındaki temyiz incelemesinin duruşmalı, diğer toplam 132 sanık hakkında ise verilen hükümlere karşı duruşmasız olarak temyiz incelemesi yapılmasına karar verilmiştir.
Buna göre 52’si mahkumiyet, 36’si beraat olmak üzere toplam 88 sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan verilen hüküm; 30’u mahkumiyet, 5’i beraat olmak üzere silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan toplam 35 sanık hakkında verilen hüküm; 7’si mahkumiyet, 3’ü beraat olmak üzere toplam 10 sanık hakkında silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan verilen hüküm; 1 sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan verilen mahkumiyet hükmü; ayrıca, silahlı terör örgütü yöneticiliği suçundan hakkında hüküm verilen sanıklardan 1’i hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan verilen hüküm; silahlı terör örgütünü yönetmek suçundan hakkında hüküm verilen 2 sanık hakkında da ilk derece mahkemesince verilmiş olan ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8. maddesinin 1. fıkrası uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nın 305 ila 326. maddeleri uyarınca temyiz kanun yoluna tabi olduğundan temyiz incelemesine konu olan terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen hükümler Dairemizce temyiz incelemesine tabi tutularak karar verilmiştir.
Dairemizce yapılan temyiz incelemesinde, öncelikle sanıkların yöneticisi ve üyesi olmakla suçlandıkları silahlı terör örgütü hakkında açıklamalarda bulunulmuş ve daha sonra ise temyiz nedenleri ve denetimi kapsamında sanıklar hakkında verilen hükümler incelenerek verilen kararlar açıklanmıştır.
B)Bir Kısım Sanıkların Sonradan Milletvekili Seçilmesi Nedeniyle Eylemlerinin Yasama Dokunulmazlığı Kapsamında Değerlendirilmesi:
24.06.2018 tarihli TBMM 27. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde, temyiz incelemesine konu olan ve haklarında mahkumiyet ve beraat hükmü kurulan sanıklardan ... ve ...'ın ... Milletvekili, sanık ...'in ... Milletvekili, sanık ...'nın...Milletvekili ve sanık ...’in ise ... Milletvekili olarak seçildikleri anlaşılmıştır.
Bu kapsamda, adı geçen sanıklar yönünden yargılama konusu olan eylemlerinin yasama dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi, haklarında Anayasanın 83. maddesi delaletiyle CMK’nın 223/8 maddeleri gereğince durma kararı verilip verilmeyeceğinin irdelenmesi gerekmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 83. maddesinin ikinci fıkrasında “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır” denilmek suretiyle milletvekillerine nispi ve geçici bir dokunulmazlık sağlanmıştır. Yasama dokunulmazlığı, sorumsuzluktan farklı olarak, yasama çalışmaları dışındaki fiillerden dolayı milletvekillerine nispi ve geçici nitelikte bir koruma sağlar.
Buradaki koruma karşımıza iki şekilde ortaya çıkmaktadır; birincisi muhakeme engeli, diğeri ise infaz engelidir. Bu şekilde milletvekillerinin keyfi ve asılsız ceza kovuşturmalarından ve tutuklamalardan korumak suretiyle vazife yapmaktan alıkonulmaması sağlanmıştır.
Hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılması yasağına, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ise 17. maddelerinde yer verilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14/1. maddesinde “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik, laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz" şeklinde temel ilke belirlendikten sonra, aksine davranışlara ilişkin müeyyidelere mevzuatta yer verilmiştir. Nitekim, seçimden önce bu madde kapsamında suç işleyen milletvekili, Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 83/2 maddesinde öngörülen yasama dokunulmazlığından yararlanamayacaktır. Kanun koyucu, hangi suçların bu madde kapsamında olduğunu tahdidi olarak saymamıştır. Kapsamı belirleme görevi uygulayıcıya aittir. Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçların bu kapsamda kaldığından kuşku yoktur.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 27.3.1962 tarihli Da Becker/Belçika, B. No: 214/56 kararında; “demokratik sisteme yönelik tehdidin ağırlığı ve süresi ile sıkı sıkıya orantılı bir şekilde, kullanılmalıdır” demek suretiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesinin Devlete verdiği yetkinin çerçevesini çizmiştir.
Soruşturmasına seçimden önce başlanan ağır cezayı gerektiren bir suç varsa ve isnat edilen bu suç Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesi kapsamında yer alıyorsa, yasama dokunulmazlığının istisnası söz konusu olur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesinde, tahdidi nitelikte doğrudan suç tiplerinden bahsedilmeyerek sadece suçların kapsamı belirlenmiştir. Belirlenen bu kapsama göre “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı" ve "Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını” amaçlayan faaliyetleri amaçlayan ve barındıran suçlar bu kapsamda yer alır. Nihayet, Anayasanın 14. maddesinde yer alan “kötüye kullanma” kavramı kapsamında değerlendirilebilecek olan eylemler de “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak”, “İnsan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetlerde bulunmak”, “Devletin veya kişilerin, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunma” olarak sayılabilir.
Buna göre, soruşturmaya veya kovuşturmaya konu olan suça ilişkin eylemin söz konusu amaçlar doğrultusunda işlenip işlenmediği, bu amaçları kapsayan türde olup olmadığı tespit edilmelidir. 5237 sayılı TCK’nın 302 ila 308. maddelerinde “Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” ile 309 ila 316. maddelerinde "Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar"ın Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın 14. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken suçlar arasında yer aldıklarında kuşku yoktur.
Söz konusu suçlardan dolayı milletvekili hakkında seçilmeden önce başlayan muhakeme işlemlerine seçimden sonra da devam edilebilir.
Bu noktada belirtilmelidir ki; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 14. maddesi, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığı ve demokrasisi, yani varlığı için olmazsa olmaz unsurları belirlemiştir. Zira, hiçbir devlet varlığına kasteden bir suçu işlemekle suçlanan bir kimsenin dokunulmazlığını kabul etmez. Aksi bir kabul, hak ve nesafet ilkeleri ile eşitlik kuralıyla bağdaşmayacağı gibi adalete olan inancı sarsarak kamu vicdanını da rahatsız eder.
Somut olayda; sanıklar ..., ..., ..., ... ve ...’in yargılandıkları dava ile ilgili soruşturmaya ve kovuşturmaya milletvekili seçilmelerinden çok önce başlanılmış ve haklarındaki sevk ve uygulama maddeleri de TCK’nın 314. maddesi kapsamında kalan suçlara ilişkindir. Yapılan açıklamalar ve belirtilen nedenler ile adı geçen sanıklar hakkında yargılamaya devam edilerek temyiz istemlerinin esasının incelenmesi gerektiği anlaşılmıştır.
IV-HUKUKİ DENETİM;
Temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanabilir. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır. Hukuk kuralı, ceza ve muhakeme hukuku veya diğer hukuk dallarına ilişkin yazılı hukuk kuralları ile milletlerarası antlaşma hükümleridir. Yazılı hukuk kurallarının yanında, içtihatlar, bilimsel görüşler, herkesçe bilinen olaylar ile deneyim kurallarına ve ilkelere aykırılık da, olayın özelliklerine göre hukuka aykırılık sayılabilecektir.
Hukuki denetimin kapsamını belirlemek bakımından öğretideki bir kısım yazarların görüşleri ve yargısal kararlar incelendiğinde;
"Yargıtay, temyiz yolunda yargılama yaparken, uyuşmazlığın ispat yönüne yani fiilin belirlenmesine dokunamaz. Yargıtay sadece esas mahkemesinin duruşmada ortaya konan delillere dayanarak vardığı vicdani kanaatine göre belirlemiş olduğu fiilin hukuk normları karşısındaki durumu konusunda yaptığı tavsifi ve ondan çıkardığı sonuçları denetleyebilir" (Prof. Dr. Feridun Yenisey, İstinafta Maddi Ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Dr. SILVIA TELLENBACH’A ARMAĞAN', Seçkin yayınları syf 1287).
"Yargıtay ne yasa organının yerine geçebilir ne de olay sorununu çözmeye yetkilidir. Yargıtay ilk mahkemenin yerine geçerek olaya ilişkin sorunları çözemez ‘’ (YİBGK 14.12.1992 tarih, 1-5 sayılı kararı).
"Ne var ki, hukuki denetimin sağlıklı yapılabilmesi, olayın hukuksal açıdan duraksamaya yer bırakmayacak biçimde tespit edilmiş olmasına ve delil değerlendirmesinin hatasız gerçekleşmesine bağlıdır." (Krey 35 no. 1206, Meyer - GoBner/Schmit. vor 333 no.1; Volk 34 no 4. Lesch. Kap.5 no 18; Bloy. JuS 1986, s.593; Lesch, JA 2004, s. 681 Aktaran Erdem M.Ruhan-Şentürk Candide Kanun Yolları sh. 180). ‘’Tespitler belirsiz, eksik, çelişkili ise ya da mantık ve tecrübe kuralları ile çatışıyorsa, -hukuki denetim yapabilme imkanı bulunmadığından-Yargıtayın olay tespitiyle olan bağlılığı da ortadan kalkar. İlk derece mahkemesi ve BAM'ın tespiti, hukuki denetim yapılmasına imkan tanımayacak ölçüde eksikse, öncelikle bu nedenle hükmün bozulması gerekir.’’ (Erdem M.Ruhan-Şentürk Candide Kanun Yolları sh.180). Bu bağlamda olayın mahkemece aydınlatılabilmesi mecburiyeti vardır. Kısaca “eksik soruşturma” dediğimiz bu ilkeye aykırılık da hukuki denetim kapsamında görülebilecektir.
Alman Yargıtayı da 07.06.1979 tarihli kararında aynı düşüncede olduğunu şöyle ortaya koymuştur: "Yargıtayın olay yargıcının kanıya varışını denetlemek bakımından sınırlı bir olanağı vardır. Bu, kural olarak Yargıtay için bağlayıcıdır. Özellikle de Yargıtayın kendi değerlendirmesini olay yargıcınınkinin yerine koyma yetkisi yoktur. Özgür kanıtlama yolunda kanıt sunumunu bir ölçüde yinelenmesi yetkisi de yoktur. Eğer Yargıtay sunulmuş olan kanıtlama araçları dolayısıyla kendi değerlendirmesini olay yargıcınınkinin yerine koyacak olursa kendi görev alanının sınırlarını aşmış olur ve kendisine temyiz yargılamasını yasal düzenlemesine göre üstlenme hakkı ve yeterliliği olmayan bir sorumluluk yüklemiş olur. Kuşkusuz olay yargıcına kanıya varış sürecinde tanınmış olan özgürlüğün de sınırları vardır. Olay yargıcı bu yetkisini kendince (keyfi olarak) kullanamayacağı gibi, bütün kanıtları da sonuna kadar değerlendirmek zorundadır. Bunun ötesinde kesin bilimsel verilere, mantığın yasalarına ve günlük yaşamın deneyim kurallarına dikkat etmek zorundadır." (Aktaran Prof. Dr. Ahmet Gökçen, Yrd. Doç. Dr. Kerim Çakır, Ceza Muhakemesinden Temyiz inceleme mercii olarak Yargıtay, Dr. Dr. SILVIA TELLENBACH’A ARMAĞAN, Seçkin yayınları syf. 1001).
Türk doktrininde Yargıtayın istisnai olan maddi olay denetiminin sınırları hakkında; "Bir hukuk normu olmayan fizik ve mantık kuralları ve tecrübe kaidesi, bir hukuk normu gibi ele alınarak bunlara aykırı olan vicdani kanaatin denetlenmesine imkan sağlamaktadır." (Prof. Dr. Feridun Yenisey, İstinafta Maddi Ve Hukuki Mesele Denetimi, Dr. Dr. SILVIA TELLENBACH’A ARMAĞAN, Seçkin yayınları syf. 1282) görüşü savunulmaktadır.
Şu hale göre; özellikle 5271 sayılı CMK'nın yürürlüğe girmesi ve istinaf mahkemelerinin de faaliyete geçirilmesinden sonra ceza yargılama hukukumuzda oluşan kanun yolu sisteminde, hukuka uygunluk denetimi yapmakla görev alanı tanımlanan Yargıtayın kural olarak maddi olay denetimi gerçekleştirme imkanı bulunmamaktadır. Ancak yargılama hukukunun temel kurallarına ve sistemin belirlediği ana ilkelere uyulmakla birlikte "amacın maddi gerçeğe ulaşmak olduğu" gerçeğinin de gözardı edilemeyeceği açıktır. Bu bağlamda delillerle doğrudan temas kurmayan ve öğrenme yargılaması yapamayan Yargıtayın hukuka uygun olarak elde edilen delilleri takdir etme ve bu suretle ilk derece mahkemelerinin vicdani kanaatini denetleme imkanı bulunmamaktadır. Ancak, yüzyüzelik kapsamında bulunmayan delillerin değerlendirilmesindeki isabeti, hükmün gerekçesini esas alarak bu delillerle varılan sonucun, akıl yürütme/mantık kurallarına, genel hayat tecrübelerine ve bilimsel kaidelere uygun olup olmadığını denetleyebileceğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.
Ceza yargılamasının amacı, maddi gerçeğe insan onuruna yaraşır biçimde ulaşmaktır. Bu nedenle suçun varlığı ve sanığın sorumluluğu, hukuka uygun olarak elde edilmiş olmak kaydıyla her türlü delille ispat edilebilir. Ancak çelişmeli yargılamanın gereği olarak kararın temelini oluşturan vicdani kanının, mahkeme huzuruna getirilip tartışılmış delillere dayandırılması esastır. (5271 sayılı CMK'nın 217. maddesi) Bu delillerin hukuka uygun olarak elde edilmesi, gerçekçi ve akılcı olması, maddi vakıayı temsil etmesi ve kanıtlamaya yeterli olması aranmalıdır. Mahkumiyet hükmünün kurulabilmesi için, maddi sorunu çözen makamın sanığın suçlu olduğuna vicdani kanaat getirmesi gerekir. Geçmişte yaşanmış olan bu olay, delil araçları kullanılarak mahkeme önünde temsil edilmelidir. Mahkeme delil araçlarını akıl yürütmek ve tecrübe kurallarına başvurmak suretiyle vicdanına göre değerlendirir. Bundan sonra yine akıl yürüterek boşlukları doldurur ve vicdani kanaate sezgileriyle değil akıl yoluyla ulaşır (M. Feyzioğlu Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin yayınevi syf 139). Mahkeme hükmüne esas alacağı deliller kadar almayacağı delilleri de tartışıp reddetmelidir (O. Yaşar, Uygulamalı ve Yorumlu Ceza Muhakemesi Kanunu, sh. 1849).
Bu açıklamalar doğrultusunda; Yargıtay’ın, esas mahkemesinin duruşmada ortaya konan delillere dayanarak vardığı vicdani kanaatine göre belirlemiş olduğu fiilin hukuk normları karşısındaki durumu konusunda yaptığı tavsifi ve ondan çıkardığı sonuçları denetleyebilecektir.
V- SİLAHLI TERÖR ÖRGÜTÜ:
A) Genel Olarak:
3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 1. maddesinde Türk Ceza Hukuku açısından terörün tanımı yapılmış, 3. ve 4. maddelerinde de hangi suçların terör suçları olarak kabul edileceği belirtilmiştir.
3713 sayılı Kanunun 1. maddesine göre “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”
3713 sayılı Kanunun 3. maddesinde hangi amaçla işlendiklerine bakılmaksızın terör suçu olarak kabul edilen suçlar, yani mutlak anlamda terör suçu olarak kabul edilen suçlar; 4. maddesinde ise terör amacı ile işlenmeleri halinde terör suçu olarak kabul edilen suçlar, yani nispi terör suçları belirtilmiştir.
3713 sayılı Kanunun 3. maddesine göre, 5237 sayılı TCK’nın 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315 ve 320. maddeleri ile 310. maddesinin birinci fıkrasında yazılı suçlar, terör suçlarıdır.
Dava dosyası kapsamında, genel olarak sanıkların bir kısmının yöneticisi, bir kısmının üyesi, bir kısmının yardım ettiği, sanıklardan birinin de üyesi olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek adına suç işlediği iddia olunan örgüt, TCK’nın 314. maddesi kapsamında yer alan silahlı terör örgütüdür. Dolayısıyla sanıklara yüklenen suçlar da 3713 sayılı Kanunun 3. maddesi kapsamında mutlak terör suçlarıdır.
5237 sayılı TCK’nın 314. maddesi bakımından bir örgütün silahlı terör örgüt sayılabilmesi için ya da başka bir ifadeyle, silahlı terör örgütünün kümülatif şu özelliklere sahip olması gerekir:
a) Hiyerarşik yapıya, sıkı bir disipline, eylemli bir işbirliğine sahip olan ve en az üç kişiden oluşan, yapısı, sahip bulunduğu üye sayısı ile araç ve gereç bakımından amaç suçları işlemeye elverişli bir örgüt mevcut olmalıdır;
b) Bu örgüt, Türk Ceza Kanununun ikinci kitap, dördüncü kısım, dördüncü ve beşinci bölümlerde yer alan suçları “amaç suç” olarak işlemek üzere kurulmuş olmalıdır,
c) Bu örgüt silahlı olmalıdır.
Bu genel açıklamalardan sonra, sanıkların bir kısmının yöneticisi, bir kısmının üyesi, bir kısmının yardım ettiği, sanıklardan birinin de üyesi olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek adına suç işlediği iddia olunan örgütün silahlı terör örgütü kapsamında olup olmadığı hususuna değinmekte yarar vardır.
B) PKK/KCK Silahlı Terör Örgütü:
Silahlı terör örgütü PKK, Türkiyenin doğu ve güneydoğusu ile Suriye, İran ve Irak’ın bir kısmını içerisine alan bölgede Marksist-Leninist ilkelere dayalı bağımsız bir Kurdistan devleti kurmak amacı doğrultusunda 27-28 Kasım 1978 tarihinde...ili Lice ilçesi... köyünde (1. Kongre Toplantısı) kurulmuştur. PKK (Partiya Karkeren Kürdistan, Kürdistan İşçi Partisi) adlı yasadışı terör örgütü Türkiye Cumhuriyetinin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ile Suriye, İran ve Irak ülke topraklarının bir kısmını da içine alacak şekilde Marksist-Leninist ilkeler doğrultusunda Kürt devleti kurma amacı taşıyan ve bu amacı doğrultusunda şiddet ve silaha başvuran, 1984 yılından bu güne çok sayıda öldürme, yaralama, köy ve karakol basma, toplu katliam, gasp, soygun, bombalama gibi silahlı eylemleri gerçekleştirmiş olan, Mahkemeler ve Yargıtay ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve ayrıca dünyanın pek çok ülkesi tarafından terör örgütü olarak kabul edilen silahlı bir örgüttür.
PKK kuruluşundan itibaren dönemsel şartlara göre isim değişikliklerine gitmiştir. İlk kuruluşunda 1978 yılında PKK (Partiye Karkaren Kurdistan-Kurdistan İşçi Partisi), 2002 yılında, KADEK (Kongreya Azadi-ü Demokrasiya Kurdistan-Kurdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi), 2003 yılında, KONGRA-GEL (Kurdistan Halk Kongresi), 2005 yılında, KKK (Koma Komalen Kurdistan- Kurdistan Demokratik Konfederalizim), son olarak 2007 yılında, KCK (Koma Ciwaken Kurdistan-Kurdistan Halklar Topluluğu) isimlerini almakla birlike, kuruluştaki amaç hiçbir zaman değişmemiştir.
PKK için yeniden yapılanma sürecinin, silahlı terör örgütünün lideri ve kurucusu olan Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasından birkaç yıl sonra başladığı anlaşılmaktadır. Örgüt lideri Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirilmesi ve yargılanıp hapsedilmesi, liderini kaybeden birçok terör örgütünde olduğu gibi, gerek Türkiye gerekse yurt dışındaki PKK sempatizanları arasında şok etkisi yaratmıştır. PKK terör örgütü takip eden dönemde de, Irak’ın işgali sürecinde, ABD tarafından kenara itilmesiyle ve ABD ve AB tarafından uluslararası terörist örgütleri listesine alınmasıyla iç karışıklıklar ve kırılma emareleri yaşamıştır. Fakat değişen konjenktür PKK silahlı terör örgütünde de değişimi tetiklemiştir. Özellikle PKK, yeni ideolojik pozisyonuna ve politik hedeflerine uygun bir şekilde, Türkiye sınırlarını aşan, bölgedeki tüm Kürtleri içine alan konfedere bir mücadele geliştirmeyi kendisine hedef haline getirmiştir. Stratejisini de buna uygun olarak 2000’lerin başından itibaren değiştirmiştir.
IRA, ETA ve PKK gibi etnik-ayrılıkçı terör örgütleri, ulusaşırı bir suç şebekesi haline dönüşmedikleri sürece, bağımsızlığını istedikleri toprak parçası dışında kalan coğrafyalarda terör uzantıları kurmak gibi bir teşebbüste bulunmazlar. Bunun nedeni, bu tür örgütlerin varlıklarını devam ettirmek için halk desteğine ihtiyaç duymaları ve bu desteğin kendi toprakları haricinde elde edilebilmesinin zor olmasıdır. Ancak özellikle 1990 yıllardan sonra Irak'ın işgali ile başlayan süreç ve peşinden günümüzde yaşanan Suriye'deki iç savaş, PKK’ya bölgesel terör ağı yapılanma sistemi kurma motivasyonu ve fırsatı tanımıştır.
PKK Terör Örgütü, kuruluş sürecinde Marksist-Lenist ideolojiyi benimsemiştir. Sosyalist sistemin 1990’lı yıllarda Sovyetler Birliği başta olmak üzere Doğu Avrupa ülkelerinde çöküş sürecine girmesiyle birlikte örgütün ideolojik söylemleri de değişmiştir.
Terörist başının 1999’da yakalanması akabinde, örgütün temel ideolojisi açısından Marksist-Lenist ideoloji ve Kürtçü motifler baskın bir nitelik taşımaya devam etse de, demokrasi kavramının istismarına dayanan bir söylem gelişmiştir. Bu söylem değişikliğine paralel olarak örgütün nihai hedeflerini değiştirdiği iddiaları, dönemin konjektürü içerisinde gündeme taşınmıştır. Bu doğrultuda örgütün talepleri başlangıçta “Demokratik Cumhuriyet” olarak ifade edilmiş, ancak zamanla taleplerin çıtasının yükseltilmesine paralel olarak “Demokratik Kofederalizim” ve “Demokratik Özerklik” söylemleri ön plana çıkarılmıştır.
Bu yeni yaklaşım, başlangıçta PKK’nın örgütsel yapısına da yansımıştır. Örgüt silahlı terör örgütü olarak şekillenen tarihi mirasının aksine, kendisini siyasal bir hareket olarak lanse edebilecek yollar aramaya başlamıştır. 2000 yılı Ocak ayında yapılan yedinci kongrede, örgüt lideri Öcalan’ın ‘Demokratik Cumhuriyet’ projesine dayalı olarak örgütsel yapılanma konusunda kararlara varmış, bu kongrenin vardığı sonuçlara dayalı olarak da, PKK kökten yeniden yapılandırılmıştır. Bu kapsamda, PKK lider kadrosunun 2005 yılında ilan ettiği KCK Sözleşmesi ile, bölgedeki tüm Kürtleri hiyerarşik olmayan bir ‘Demokratik Özerklik’ modeli çerçevesinde tek bir sosyal, siyasal, adli ve kültürel yönetim çatısı altında örgütlemeyi, kendisine yeni hedef olarak ortaya koymuştur. Bu şekilde, bütün eylemleri kendi kontrolünde tutan PKK gibi öncü bir örgüt yerine, bütün bağlantılı grupları ve örgütleri kendi bünyesinde koordine eden bir örgüt yapılanmasına gidilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi ülkeleri de içine alan değişik bölgeler için, farklı isimler altında değişik örgütler kurulmuştur. PKK lider kadrosu bahsedilen sekizinci Kongrede, “Suriye’de siyasî bir kolun kurulması gerektiğini de ayrıca belirtmiş, söz konusu örgütün açıkça adı da zikredilerek, Kongrede “Suriye Demokratik Birliği Hareketini veya Demokratik Birlik Partisini (PYD) kurmalı ve bu örgütü hareketin bir parçası olarak desteklemelidir” denmiştir.
Bu yeni yaklaşım sonucunda PKK, klasik Leninist terminolojideki ‘öncü bir örgüt’ olarak değil, temelde üyeliğe önem veren, ideolojik ve felsefî temelli güç grubu olarak belirlenmiş, bu kapsamda, Türkiye, İran, Irak ve Suriye'nin her bölgesinde siyasi ve silahlı eylemler yapan HPG, HRK gibi silahlı yapılanmalar, diğer politik ve siyasî örgütlenmeler koordineli çalışmak üzere KCK’nın kontrolüne bırakılmıştır. Bu şekilde PKK/KCK, bir çatı terör örgütü olarak; Türkiye dışında, Suriye’de PYD/YPG, İran’da Kürdistan Hür Yaşam Partisini (PJAK) ve Irak’ta Kürdistan Demokratik Çözüm Partisi (PCDK) ismiyle faaliyetlerini yürütmeye başlamıştır.
PKK silahlı terör örgütü, 1978 yılında kurulduğunda, lider konumunda olan bir Genel Sekreter ve bütün eylemlerden sorumlu olan Yönetim Komitesi bulunan klasik bir Marksist Leninist bir örgüt yapısına sahip iken günümüzde, PKK/KCK diye ifade ettiğimiz şey; (gerçekte içinde PKK’nın da bulunduğu), Türkiye'nin dışında da, organik bağ içerisinde bulunduğu farklı isimli örgütlerle Irak, Suriye ve İran’da da faaliyette bulunan, birçok terör örgütünü de içerisinde barındıran bir örgütler kompleksi olarak karışımıza çıkmaktadır.
Bugün KCK adı verilen oluşum, PKK silahlı terör örgütünü bir devlet sistemi gibi yapılandırmayı hedefleyip birimlerini ve üyelerini sistematik bir yapıya kavuşturmayı amaçlamaktadır. Bu amaçla PKK silahlı terör örgütünün sözde yasama meclisi olduğu tespit edilen PKK/KONGRA-GEL tarafından KCK yapısının anayasası olarak nitelendirilen KCK sözleşmesi kabul edilmiştir. KCK sözleşmesi adı verilen bu sözleşmede, KCK yapılanması ile PKK'nın ideolojik, ahlaki, felsefi ve örgütsel bağlantısı açıkça vurgulanmıştır.
Irak’ın kuzeyinde bulunan örgüt kamplarında 16-22 Mayıs 2007 yılları arasında KONGRA-GEL 5. Genel Kurul adı altında bir toplantı gerçekleştirmiştir. Genel Kurulda, içinde bulunulan aşama örgüt açısından final süreci olarak ifade edilen, bu süreçte, tüm yapılanma ve sempatizanların aktif olarak mücadeleye çağrılmasıyla terörist başı Abdullah Öcalan’ın “Ben bu nedenle KCK sistemini önermiştim. KCK açılımı Komalya Civaka Kurdistan’dır. KCK sistemi, demokratik toplumsal diyalektik bir sistemdir. Kürtler bulunduğu her parçada, o devletlerle demokratik bir diyalog ve yöntemler geliştirirler. Bunlar birbirlerinin karşıtı gibi ak ve kara değillerdir. ... bu nedenle KCK, tüm Kürtleri temsil eder. Ve her parçada Kürtler adına politika üretir. KCK, İran’la Suriye’yle, Türkiye’yle hatta Irak’la Kürtler adına görüşmeler yapabilir. Ve onlarla demokratik diyaloğu geliştirir. KCK hakkında çok daha derin felsefi çözümlemelerim var ancak şimdilik burada bitiriyorum...” şeklindeki talimatları doğrultusunda KKK’nın ismi KCK olarak değiştirilmiştir.
KCK örgütlenme modelinde aynen devletlerde olduğu gibi yasama, yürütme ve yargı olarak örgütlenmeler oluşturulmuş, yeni örgütlenme modeli örgüt mensuplarına ve müzahir kitleye “final niteliğinde yeni bir dönem başladı” şeklinde duyrulmuştur.
Söz konusu değişimin gerekçesi “KCK sözleşmesi”nde, “... 2005 yılının Newroz’unda Kürt halkının demokratik ve komünal yaşamının tarihsel geleneğine sahip çıkarak, toplulukların devlet dışı demokratik konfederasyonu olarak inşaasına başladığımız KKK sistemi, demokraside ve toplumculuk anlayışında derinleşerek gelişirken, toplumculuğu daha güçlü vurgulamak ve devletçi konfederasyonlardan farkını belirginleştirmek amacıyla isimin Koma Ciwaken Kurdistan olarak değiştirmiştir.” şeklinde ifade edilmektedir.
KCK sistemiyle ilgili olarak terörist başı Abdullah Öcalan’ın “... 2005 yılı Newroz’unda Kürt halkının Demokratik Konfederal örgütlülüğünün ve birliğinin ifadesi olan Koma Komalen Kurdistan’ın kuruluşunu ilan ederek, halkımıza yeni bir yaşam felsefesi ve sistemi kazandırdığımıza inanıyorum. Bunun kurucusu olmakla şeref duyuyorum. Tüm halkımızı yeşil zemin üzerindeki sarı güneş içinde kırmızı yıldızlı bayrak altında kendi demokrasisini örgütlemeye, birleşmeye ve kendi kendini yönetmeye çağırırken, bu bayrağı şerefle taşıyacağımı ve önderlik görevlerimi şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da başarıyla yapmaya devam edeceğimi ifade ediyor, her bahardan özgürlüğe daha yakın olan bu bahar da tüm halkımızın, bölgi haklarının ve dostlarımızın Newroz’unu kutluyor selam ve saygılarımı sunuyorum...” şeklindeki açıklamarıyla KCK’nın temel felsefesini ilan etmiştir.
Örgüt dokümanları, lider kadrosu açıklamaları ve örgüte müzahir yayın organlarıdaki yazılara göre; KCK sözleşmesi incelendiğinde, sözleşme, devlet modeli gibi tasarlanan KCK’nın sözde anayasası niteliğinde hazırlandığı anlaşılmaktadır. Anayasaların giriş bölümünde olduğu gibi, sözleşmenin de önsöz ve başlangıç bölümünde, örgütün yeni ideolojik söylemi ana hatlarıyla özetlenmektedir. Bunlar kısaca;
“-Ulus-Devlet sisteminin 20. yy’ın sonlarına doğru toplumsal gelişmenin demokrasi ve özgürlüklerin önünde en ciddi engel durumuna geldiği, bundan çıkışın temel yolunun ulus devlete göre değişen küreselleşme değil, tamamen halka dayanan ve gücünü tabandan alan DEMOKRATİK KONFEDERATİF sistem olduğu,
-Bu sistemin piramit tarzı bir örgütlenme modeli öngördüğü, söz, tartışma ve kararların topluluklara ait olduğu, tabandan en üste kadar delegelerin seçimle geleceği ve tepede bir koordinasyonun oluşturulacağı,
-Kurdistan içinse kendi kaderini tayin etme hakkının, milliyetçi temelde devlet kurmak değil, siyasi sınırları sorun yapmadan ve sınırları esas almadan kendi demokrasisini kurma anlamına geldiği,
-İran’da, Tükiye’de, Suriye’de ve hatta Irak’da oluşacak bir Kürt yapılanmasında tüm Kürtler bir araya gelerek kendi federosyonlarını birleştirerek de üst konfederalizmi oluşturacaklarını,
-Kurdistan demokratik konfederalizminde asıl karar yetkisinin köy, mahalle ve şehir meclis ve delegelerinin olduğu, dolayısıyla halkın ve tabanın kararının geçerli olduğu’’
ifade edilmektedir.
KCK sözleşmesinin başlangıç bölümünde ise;
"-Demokrasinin kaynağını insanlığın başlangıcındaki komünal demokratik değerlere ve tarih boyunca devlet erkini ve temsilcilerinin yetkilerini sınırlayan mücadeleleri ve tutumlara dayandırdığı,
-İktidarı hedeflemeden gerçekleştirilecek olan oluşumların demokratik toplum konfederalizmi kavramıyla ifade edildiği,
-Liberal demokrasiye karşı halkın tabandan örgütlenmesine dayanan ve halkı güç yapan radikal demokrasi 'Koma Komalen Kürdistan sisteminin hem temeli hem de sonu olduğu,
-Cinsiyet özgürlükçü, demokratik ve ekolojik bir toplum, yaşamı hedefleyen 1Koma Civaken Kürdistan sisteminin', öz itibariyle demokratik sosyalist düşüncenin pratikleşme anlamına geldiği,
-Diğer sistemlerden farklı olarak 'Koma Civaken Kürdistan sistemi 'nin ekoloji ve cinsiyet devrimine dayalı dönüşümle radikal ve derin demokrasiyi kuracağı,
-'Koma Civaken Kürdistan sistemi 'nin, karar gücünün komün ve yerel halk meclislerine dayandığı bir temel üzerinden geliştiği,
-Kürt sorununu milliyetçi-devletçi temelde değil de, demokratik ulus yaratarak çözmenin bu sistemin başaracağı önemli görevlerden birisini teşkil ettiği,
-Ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı milliyetçi temelde devlet kurmak değil, siyasi sınırları sorun yapmadan ve sınırları esas almadan kendi demokrasilerini kurma hakkı olduğu,
-Bu sözleşme ile birlikte Kürdistan halkının Özgürlüğünün de klasik ulusal kurtuluşçuluk ve isyancılıkta aranmadığı, Kürt halkını özgürleştirme stratejisinin, esas olarak Kürt halkının demokratik toplum örgütlenmesi ve bunu komşu halklarla demokratik birlik ilişkisi içinde yürütmesi olarak ele alındığı, meşru savunmanın bu temel stratejinin saldırılar karşısındaki koruyucu gücü olduğu,”
ifade edilmektedir.
Sözleşmenin maddeler bölümü incelendiğinde;
1, 2 ve 3 maddelerde, sistemin adının KCK (Koma Ciwaken Kurdistan) olduğu, KCK’nın demokratik toplumcu konfederal bir sistem şeklinde tanımlanarak, terör örgütünü simgeleyen amblem ve bayrak şeklinin tarif edildiği, 4. maddesinde, sistem ve yurttaşlığı başlığı altında; “Kurdistan da doğup yaşayan veya KCK sistemine bağlı olarak yaşayan herkes yurttaştır” şeklinde tanımlandığı, 6. maddesinde, yurttaş olma ve çıkarılma konuları düzenlenerek, suç işleyen kişinin yüksek adalet di... kararı ve Kongra-Gel’in onayıyla yurttaşlıktan çıkarılacağının belirtildiği,
İkinci bölümünde, temel haklar ve özgürlüklerin düzenlendiği, 10. maddenin c fıkrasında, “meşru savunma ve savaş hali durumunda yurtseverliğin bir gereği olarak yurdun, temel hak ve özgürlüklerin savunmasında aktif katılma yükümlülüğü vardır.” ve aynı maddenin i fıkrasında “her KCK yurttaşı mükellefiyeti gereği vergilerini ödemekle yükümlüdür” şeklinde düzenlendiği, 11. maddede KCK’nın kurucusu ve önderinin Abdullah Öcalan olduğu, 12. maddesinde Kongra-Gel’in (Kurdistan Halk Meclisi)nin kurdistanın en yüksek karar (yasama organı) olarak tanımlandığı, bu organın milletlerarası kuruluşlar ve farklı topluluklar arasında antlaşmaların onaylanmasını görüşüp karara bağlama yetkisinin de verildiği, 13. maddesinde, KCK yürütme konseyinden bahsederek yürütme konsey başkanının Abdullah Öcalan tarafından atanacağı, bu konseyin en üst icra organı olarak tanımlandığı, 15. maddede ise, yüksek adalet di...ınından bahsedildiği ve sistemde en yüksek yargı organı olarak belirtildiği, 16. maddede ise, yüksek seçim kuruluna yer verildiği,
-Dördüncü bölüm, 17. maddede, parça örgütlenmelerden (Türkiye, Irak, Suriye ve İran) bahsedildiği, bu örgütlenmelerdeki en yüksek karar organının Halk meclisleri olduğu, nüfus yoğunluğuna göre 150-200 üyeden oluştuğu,,
-Beşinci, Altıncı ve Yedinci bölümlerde eyalet, bölge, kent, mahalle, köy ve sokak yapılandırmalarından ve bunların Komün örgütlenmesinden ve işleyişinden bahsedildiği,
-Sekizinci bölüm 28. maddesinde, yargı sisteminden bahsedilerek mahkemeleri, halk özgürlük mahkemesi, idari mahkemeler ve yüksek askeri mahkemeler olmak üzere üç tür olarak düzenlediği, KJB (Kadın yapılanması) sistemine giren özgün konularda KJB yargı organını yaptığı,
-Dokuzuncu bölüm 32. maddesinde meşru savunma yükümlülüğünün düzenlendiği, bu maddenin “b” bendinde “herkes meşru savunma için hazır olmakla ve meşru savunma çalışmalarını desteklemekle yükümlüdür” denilerek KCK sisteminin içerisindeki mensuplara direniş yükümlülüğü getirilmiştir. 34. maddesinde savaş ve barış kararının Kongra-Gel tarafından salt çoğunluğuyla alınacağı, 35. maddesinde “halkın her hareketliliği ve örgütlerin her faaliyeti bir eylemdir” şeklinde ifade edilerek, bölgede gerçekleştirilebilecek yasa dışı eylemleri meşru bir zemine oturtulmaya çalışıldığı,
-Onikinci bölümün 40. maddesinde ise siyasi partilerin düzenlendiği anlaşılmaktadır.
KCK sözleşmesine göre, Kurdistan toplumlar topluluğunun kurucusu ve önderi Abdullah Öcalan’dır. Başkanlık konseyinde ise Kongra-Gel’in 9. Genel Kurulunda, yeni bir yapılanmayla birlikte tüm yapılanmaların üst organı olarak altı kişiden oluşan KCK genel başkanlık konseyi adı altında oluşuma gidildiği, KCK Yürütme Konseyi ve Kongra-Gel’in eş başkanlık sistemiyle yönetilmesi kararı alındığı, bu kurulda KCK Genel Başkanlığına Abdullah Öcalan’ın yeniden seçildiği, başkanlık konseyi üyeliğine, Cuma (K) Cemil Bayık, Bese Hozat (K) Hülya Oran, Cemal (K) Murat Karayılan, Elif Pazarcık (K) Elif Yıldırım, Avreraj (K) Mustafa Karasu, Sözdar Avesta (K) Nuriye Kesbir isimli örgüt yöneticilerinin getirildiği görülmüştür. 10. Genel Kurulda seçilen 2013-2016 yılları arasında ise, Başkanlık Konseyinin görevine devam ettiği, 2016 yılı Ağustos sonrasında yönetimde bazı değişikliklerin gerçekleştiği görülmüştür.
PKK/KCK terör örgütüne bağlı olarak KCK çatı örgütlenme modeli şeklinde yapılanan, her bir ülkenin farklı bir parça örgütlenmesi olarak kabul edildiği, dört ülkede (Türkiye, Irak, İran ve Suriye) oluşturulan KCK-Türkiye, KODAR-İran, PÇDK-Irak, KCK/Rojava-Suriye isimli yapılanmalardır. Örgüt mensuplarından ele geçen dokümanlarda KCK sistemi tüm Kürtleri çatısı altında toplar, her dört parça veya Kürtlerin yaşadığı diğer yerlerde KCK sistemi kendini örgütler. ... Parça örgütlenmesinde Yasama, Yürütme ve Yargı üçlemesine dayanır. Parça örgütlenmesinin en yüksek karar organı halk meclisidir. 100 ila 200 kişi arasında oluşur ve iç örgütlenmesinde ve çalışma düzeyinde KONGRA-GEL düzenini esas alır.
PKK/KCK terör örgütü Türkiye yapılanmasında; KCK Genel Başkanı Abdullah Öcalan’a bağlı olarak alt birimde 7 kişiden oluşan, KCK Genel Başkanlık Konseyi, Konseyin altında Yasama (KONGRA-GEL) eş başkanlar, Remzi Kartal, Hacer Zagros, KCK Yürütme Konseyi eş başkan Cuma (K) Cemil Bayık, B. Hozad (K) Hülya Oran, Yargı, KCK Adalet Di...ı Said Adikazi (K) Z. Siirt (K) Sultan Kocabey'den oluşmaktadır.
PKK/KCK terör örgütünün dört ülkedeki parça örgütlenmeleri KCK örgütlenme hiyerarşisi içerisinde ve sözleşmeye bağlı olarak faaliyet yürütmektedir.
KCK terör örgütünün, bu şekilde yapılanmasının amacı tabana yayılarak, kitleleşmektir. Bu amaca yönelik araçlar, silahlı terör örgütünün kurucu liderlerinden olan Abdullah ÖCALAN tarafından ortaya konulan “Kent Meclisleri”, “Demokratik Siyaset Akademisi”, “Demokratik Toplum Kongresi” ve “Kooperatifler Hareketi” olmak üzere dört ayaklı paradigmadan oluşmaktadır. Bu oluşumlar, iç ve dış kamuoyunda bölge halkının demokratik haklar için mücadele veriliyor şeklinde zahiri görüntü oluşturmak ve PKK'nın silahlı bir terör örgütü olduğu gerçeğini unutturmaya yöneliktir. PKK silahlı terör örgütünün elebaşı olan hükümlü ... ÖCALAN’ın dört ayaklı paradigmasının KCK yapılanması ve sistemi hakkında yapılan açıklamalarla birlikte değerlendirilmesi de gerekir. KCK yapısının siyasal alana yönelik yapılanması “ekoloji ve yerel yönetimler komitesi”, “sosyal alan”, “ideolojik alan”, “ekonomik ve mali alan komitesi” şeklinde oluşmuş olup, KCK Sözleşmesinde belirtilen usul ve esaslar çerçevesinde faaliyetlerde bulunmuştur. Sosyal alan da kendi içinde sosyal komite, halk sağlığı komitesi, dil ve eğitim komitesi, emekçiler komitesi, şehit aileleri ile dayanışma ve gaziler komitesi, gençlik komitesi, kadın komitesi, özgür yurttaş komitesi, basın komitesi ve benzeri adlarla komite ve koordinasyonlar kurulup faaliyetler yürütmüşlerdir. Ekonomik ve mali alan komitesinin ve bu komitenin faaliyetleri de PKK silahlı terör örgütü lideri olan hükümlü ... ÖCALAN’ın dört ayaklı paradigmasında belirtilen kooperatifçilik felsefesi ile oluşmuştur.
KCK sözleşmesi, örgüt arşivinden ele geçen uygulanma kabiliyeti bulunmayan bir doküman değildir. Yukarıda ayrıntısına yer verildiği üzere, KCK sözleşmesi modern devletlerin anayasası biçiminde hazırlanmış, Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın belli bölgelerindeki toprakları üzerinde “Kurdistan” ismini verdikleri yeri yurt edinerek, bayrak şeklinin tanımladığı, bu bölgede yaşayan ve KCK sözleşmesine bağlı olanları vatandaş olarak tarif eden, sözde yasama, yürütme ve yargı organları oluşturup, halkı vergi vermeye ve çocuklarını askere alma bahanesiyle terör örgütüne göndermeye zorunlu kılan, gerektiğinde savaş ilan etme ve seçim yapma gibi devletin kullanacağı yetkileri KCK yapılanmasına devreden bir anlayışla düzenlendiği görülmektedir.
Sözleşmenin 37. maddesinde PKK’dan bahsedilerek; KCK sistemi içindeki her kadronun ideolojik, ahlaki, felsefi ölçüler açısından PKK yapılanmasına bağlı olduğu, aynı zamanda her kadronun yer aldığı çalışmanın, çalışma ilkeleriyle faaliyet yürüteceği belirtilmiştir. Keza 36. maddede ise PKK’nın KCK sisteminin ideolojik gücü olduğu, “önderlik” olarak ifade edilen yapının PKK’nın felsefesinin ve idolojisinin hayata geçirilmesinden sorumlu olduğu, KCK sistemi içerisinde her çalışanın, PKK’nın ideolojik ve ahkali ölçülerini esas aldığı belirtilmiştir. Bu belirleme PKK ile KCK arasındaki organik bağlantıyı göstermektedir. Nitekim, yıllarca PKK’da yöneticilik yapan kişiler, KCK’nın kurulmasıyla bu yapıda da üst düzey yönetici olarak görev almışlardır.
KCK sözleşmesi örgüt arşivinde kalan bir doküman mı yoksa örgüt tarafından uygulamaya konulmuşmudur? Bu sorunun cevabını dava öncesi ve sonrasında yaşanan süreçteki; terör örgütüne gelir sağlamak amacıyla yöre halkından baskı, korkutma ve sindirme yöntemiyle ya da rızayla yıllarca haraç toplanması, sözde askere alıyoruz bahanesiyle, çocuk yaştakiler başta olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt kökeni vatandaşları terör örgütüne katılmaya ve örgütün amaçları doğrultusundaki eylemlere katılmaya zorlama, zaman zaman esnafa kepenk kapattırma, sıradan örgüt mensuplarına sözde mahkemeler kurdurup yöre halkını, hatta büyükşehir belediye başkanlarını dahi yargılatıp, cezalandırmaları, 2015 yılı ve devam eden zamanlarda KCK yöneticilerinin talimatları doğrultusunda, parti yöneticilerine ya da belediye görevlilerine kanunlara uymayacaklarına ve kendi kendilerini yöneteceklerine ilişkin öz yönetim açıklamaları yaptırılması, Doğu ve Güneydoğu anadolu bölgesinde hendek süreci olarak ifade edilen terör eylemlerinde, halkı, devlete karşı isyana yöneltip, örgütün kırsal alandaki militanları ile şehirlerdeki milisleri vasıtasıyla yöre halkına ve güvenlik güçlerine yönelik aylarca süren ağır silahlarla saldırıda bulunma ve bombalama eylemleri gerçekleştirilmesi, bu sürecin terör örgütü tarafından sözde meşru savunma olarak değerlendirilmesi ve bunun gibi birçok eylemin, sözleşme hükümlerinin uygulandığını gösterir açık örneklerdir.
Güneydoğu Anadolu Bölgesinde belediye teşkilatına bağlı olarak faaliyet gösterdiği ifade edilen, Sosyal Komite, Halk Sağlığı Komitesi, Dil ve Eğitim Komitesi, Emekçiler Komitesi, Şehit Aileleriyle Dayanışma ve Gaziler Komitesi, Gençlik Komitesi, Kadın Komitesi, Özgür Yurttaş Komitesi, Basın Komitesi gibi adlarda kurulup legal görünüm altında, esasen KCK’nın amacı doğrultusunda illegal faaliyetlerin, yöre halkına hizmet sunmak amacıyla gerçekleştirilen siyasi faaliyet veya örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek nitelikte olmadığı açıktır. Halkın, baskılanmayan iradesine uygun olarak seçimle gelinebilecek görevlerde, aday tespitinin ilgili parti yönetimi veya önseçim yerine, KCK üst yönetimi ve örgütün siyasi işlerden sorumlu H. Sabri(K) Sabri 0k tarafından belirlenmesi demokrasinin özüne ve ruhuna aykırılık oluşturacağından şüphe yoktur. Bununla birlikte Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden birisi olan Demokratik Hukuk devleti olmanın bir gereği olarak da, KCK sözleşmesini uygulamaya yönelik olmayan ve bu yönde olduğuna dair şüpheli kalan eylem ve faaliyetlerin örgütsel faaliyet olarak kabul edilmeyeceği açıktır.
KCK, PKK/KONGRA-GEL terör örgütünü bir devlet sistemi gibi yapılandırmayı hedefleyip birimlerini ve üyelerini sistematik bir yapıya kavuşturmayı amaçlayan, örgütün yasama meclisi KONGRA-GEL tarafından kabul edilip sistemin anayasası olarak nitelendirilen KCK (Koma Civaken Kürdistan) sözleşmesinde, KCK ile PKK'nın ideolojik, ahlaki, felsefi ve örgütsel bağlantısının açıkça vurgulandığı ve KCK yapılanması bakımından PKK'nın amaç ve stratejisinin benimsendiği belirtildikten sonra, KCK’nın PKK ile organik bağlantısı, açıklanan amaç ve stratejisi, hiyerarşik yapısı, üye sayısı, sahip olduğu silahlı ve zorlayıcı gücü itibariyle Devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını Devlet idaresinden cebren ayırmaya yönelik amaç suçu gerçekleştirmeye elverişli nitelikte silahlı bir terör örgütüdür.
VI-İDDİA VE KABUL EDİLEN EYLEMLERE DAİR HUKUKSAL DEĞERLENDİRME:
Bu başlık altında sanıkların iddia ve kabul edilen eylemlerinin genel olarak savunmaları ve görevleri ile siyasi parti üyelikleri itibari ile siyasi faaliyet olarak kabul edilip edilemeyecekleri, silahlı terör örgütü kapsamında olup olmadığı hususunda yapılan değerlendirmelerin çerçevesi açıklanmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Siyasi partilerle ilgili hükümler” üst başlığı altında düzenlenen 68. maddesinin ikinci fıkrasında, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olduğu belirtilmek suretiyle siyasi partilerin önemi vurgulanmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de benzer şekilde siyasi partileri demokrasinin hukuki güvencesi olarak değerlendirmektedir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 30/01/1998 tarihli TBKP/Türkiye kararı, 25.05.1998 tarihli Sosyalist Parti ve Diğerleri/Türkiye kararı).
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 68. maddesinin dördüncü fıkrasında, siyasi partilerin program ve eylemlerinin Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; suç işlenmesini teşvik edemeyeceği belirtilmiştir. Böylece, siyasi partilerin eylemlerinin sınırları belirlenmiştir. Yine, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 78. maddesinde demokratik devlet düzeninin korunması amacıyla siyasi partilere ilişkin bazı yasaklar düzenlenmiş; 80. maddesinde devletin tekliği, 81. maddesinde azınlık yaratılmasının önlenmesi düzenlenmiştir.
Anayasa Mahkemesi de bir çok kararında siyasi partilerin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmezliği kuralına uymaları, ülkesi ve milleti ile birliğini ve bütünlüğünü doğrudan ya da dolaylı olarak bozacak hiçbir eylem ve propaganda faaliyetinde bulunmaması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü zedeleyecek her türlü yazı, söz ve davranış siyasi parti faaliyeti ya da eylemi olarak kabul edilemeyecektir. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 30/06/2009 tarihli Herri Batasuna ve Batasuna/İspanya Kararında, terör ve şiddet eylemlerinin siyasi eylemler olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Herri Batasuna adlı siyasi partinin, İspanya’nın Bask bölgesinde tam bağımsızlık isteğini terör eylemleri ile ortaya koyan terör örgütü ETA ile bağlantılı olduğu tespit edilmiş ve bu kapsamda terör örgütü ETA’nın amaçları doğrultusunda Herri Batasuna Partisi üyelerince gerçekleştirilen eylemlerin de siyasi eylemler olarak kabul edilmeyeceği belirtilmiştir.
Burada yeri gelmişken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin bahsi geçen Batasuna/İspanya davası hakkında bilgi verilecek olursa; 17 Mart 2003 tarihinde İspanyol Yüksek Mahkemesi terör eylemlerine doğrudan katılmasa bile adı geçen partinin terör örgütü ETA’nın eylemlerini kınamamak, sözcülerinin yasal olan ya da olmayan her yoldan mücadeleyi sürdüreceklerini söylemeleri, afişler ve gösterilerle ETA terör örgütü ile aynı yönde olacak şekilde halkı devlete karşı kışkırtmak suretiyle dolaylı destek verdiğini kabul etmiştir. İspanyol Yüksek Mahkemesinin söz konusu kararına karşı yapılan itiraz üzerine, İspanya Anayasa Mahkemesi 2004 yılında verdiği kararla Yüksek Mahkemenin gerekçesine benzer şekilde kararı onaylamıştır. Bunun üzerine dava önüne gelen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de hak ihlali görmeyerek yukarıda açıklanan şekilde karar vermiştir.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması” başlıklı 14. maddesinde, Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirinin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılmayacağı belirtildikten sonra; Anayasa hükümlerinin hiçbirinin, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirlenenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamayacağı hükme bağlanmıştır.
Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılmasına dair Anayasanın 14. maddesinde yer alan hükümle aynı yönde olarak, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 17. maddesi ile de bu hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması yasaklanmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Sadak ve Diğerleri” kararında, bir faaliyetin siyasi faaliyet ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilmesi ve Anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin korumasından yararlanabilmesi için bazı ölçütler belirlemiştir. Başka bir ifadeyle, Avrupa İnsan Haklar Mahkemesi anılan kararı ile siyasi faaliyet ve örgütlenme özgürlüğünün kötüye kullanılıp kullanılmadığının tespiti için bir kısım kriterler belirlemiştir. Buna göre, bir faaliyetin siyasi faaliyet ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilmesi ve Anayasa ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin korumasından yararlanabilmesi için gerçekleştirilmekte olduğu bağlam ile birlikte cebir ve şiddet ile ilişkisi, kullanılan yöntem ve takip edilen amacın hukuk ve demokrasi kurallarına uygun olup olmadığı ve bir terör örgütü ile amaç veya yöntem bakımından ya da yapısal bir bağlantısının bulunup bulunmadığına bakılmalıdır.
Yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Yazar ve Diğerleri” kararında; bir siyasi faaliyetteki asıl hedef ve amaçların açıklanan hedef ve amaçlardan daha başka olabileceği, asıl hedef ve amaçların gizlenebileceği belirtilmiştir.
Yukarıda PKK/KCK silahlı terör örgütü ve KCK sözleşmesi hakkında yapılan açıklamalar göz önünde bulundurulduğunda, bu kapsamda gerçekleştirilen eylem ve faaliyetlerin siyasi faaliyet olarak değerlendirilmesi mümkün değildir.
VII-YÜKLENEN SUÇLARA DAİR HUKUKSAL AÇIKLAMALAR:
A) Genel Olarak:
Ceza hukuku bakımından örgütlü suçluluk deyiminden; suç işlemek için örgüt kurmak, yönetmek, bu örgüte üye olmak veya örgütün faaliyeti çerçevesinde suç işlemek anlaşılmaktadır (TCK’nın 6/1-j maddesi).
Yapılanma biçimi ne olursa olsun kanunlarda suç olarak tanımlanan fiillerin işlenmesi amacıyla oluşturulmuş örgütlere suç örgütü denmektedir.
Örgütlü suçlar; genel olarak suç örgütü (TCK’nın 220. maddesi), terör örgütü (3713 sayılı TMK’nın 1. ve 7/1. maddesi), silahlı terör örgütü (TCK'nın 314. maddesi) olarak, bir kısım suçlar için yapılan özel düzenlemeler ayrık olmak üzere farklı yerlerde düzenlenmiştir.
Örgüt kurma ve yönetme suçunda, genel hükümlerden ayrı olarak kanun koyucu hazırlık hareketlerini suç sayarak kamu düzeninin ve güvenliğinin korunmasını sağlamak amacıyla bağımsız bir suç düzenlemesi yapmıştır. Bu suç, somut tehlike suçudur. Düzenleme ile amaç suçtan bağımsız olarak, hazırlık hareketlerini cezalandıran bir suç tipine yer verilmiştir.
Örgüt teşkili, işlenmesi amaçlanan suçlar açısından bir araç niteliğindedir. Suç işlemek için örgüt kurmak, teşekkül meydana getirmek, toplumda hakim olan düzeni tehlikeye maruz bırakmaktadır. İşte bu tehlike nedeniyledir ki, kanun koyucu esasta hazırlık hareketi niteliğindeki davranışları suç haline getirmiş ve suç işlemek için örgüt kurulmasını, işlenmesi amaçlanan suçlardan bağımsız bir suç olarak düzenlemiştir (Özgenç, “Suç Örgütleri”, 8. Baskı sayfa 12-13).
Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçunda korunan hukuki değer, esas itibariyle kamu güvenliği ve barışıdır. Kamu güvenliğinin bozulması, bireyin güvenli ve barış içinde yaşama hakkını da zedeleyecektir. Söz konusu fiiller suç olarak tanımlamak suretiyle, bireyin Anayasada güvence altına alınmış olan hak ve özgürlüklerine yönelik eylemlere karşı da korunması amaçlanmaktadır (Özek, Çetin, “Organize Suç”, Yıl 1998, sayfa 195; Bayraktar, “Suç İşlemeye Tahrik Cürümü”, Yıl, 1997, sayfa 96).
B) Örgüt Kurma ve Yönetme:
5237 sayılı TCK'nın 220/1. maddesinde düzenlenmiştir. Tipik eylem; kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla örgüt kurmak veya kurulmuş olan örgütü yönetmek fiillerinden oluşmaktadır. Bu itibarla suç, seçimli hareketli bir suçtur.
Örgüt kurmak; suç işleme amacıyla yeni bir örgütün oluşturulması veya var olan yasal bir teşkilatın suç örgütüne dönüştürülmesidir. Amaç suçları işlemek için gerekli olan asgari şartları sağlayarak somut ve fiili bir oluşumun meydana getirilmesi gerekir. Suç işlemek amacıyla örgütün yeniden kurulması ya da yasal çerçevede kurulmuş faal bir örgütlenmenin daha sonra sistemli bir şekilde suç örgütüne dönüştürülmesi de mümkündür.
Suç örgütünün oluşabilmesi için fiili birleşme yeterlidir. Ancak muvazaalı bir şekilde mevzuat çerçevesinde kurulmuş siyasi parti, sendika, dernek, vakıf ve şirket görünümdeki oluşumlar da, suç örgütü mahiyeti arz edebilirler. Bu teşekküller bir suç faaliyetinin icrasında bir şemsiye görevi icra etmiş olabilir. Münferit suç vakaları olmamak koşuluyla bu yapılar suç örgütü olarak kabul edilebilecektir (Özgenç, “Suç Örgütleri”, 8. Baskı, sayfa 20). Hatta meşru bir amaç için kurulan bu yapıların sonradan bir suç örgütüne dönüşmesi de mümkündür (Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 29.11.2006 tarihli 846-8666 sayılı kararı).
Örgüt kurma suçu mahiyeti itibariyle çok failli bir suçtur. Üye sayısının en az üç kişi olması gerekir (TCK’nın 220/1 maddesi). Suçun işlenişine katkıda bulunan kişiler aynı yönde hareket ettiklerinden ve aynı amacın gerçekleşmesini hedeflediklerinden çok sayıda kişinin fail olarak katılımıyla gerçekleşebilecek bir suçtur.
Örgüt kurmak ani bir suçtur, üyelik ve yöneticilik gibi temadi etmez.
Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak somut bir tehlike suçu olduğu için oluşturulan örgütün üye sayısı ve malzeme donanımı itibariyle güdülen amaçları gerçekleştirme açısından somut bir tehlike arz edip, etmediği hakim tarafından yapılacak değerlendirmeyle belirlenecektir. Somut zarar tehlikesini oluşturmaya uygunluğu için "amacı gerçekleştirmeye yeterli üye”, "hiyerarşik örgüt yapısı" ve “şiddete dayanan eylem programı”nın varlığını aramak gerekir (Özek, “Kunter’e Armağan”, s sayfa 228-229).
Örgüt soyut bir birleşme olmayıp, bünyesinde hiyerarşik bir yapının, ast-üst ilişkisinin, emir-komuta zincirinin hakim olduğu yapılanmayı ifade eder. Böylece örgüt, mensupları üzerinde hakimiyet tesis eden bir güç kaynağı mahiyetini kazanmaktadır. Bu bağlamda bir organize güç aracından organize güç enstrümanından söz edilebilir.
Suç örgütünün varlığından söz edebilmek için belli bir amaç, maksat etrafındaki bir fiili birleşme yeterlidir. Bu örgütler mahiyetleri itibariyle devamlılık arz ederler. Bu itibarla belli bir suçu işlemek için bir araya gelme halinde bir suç örgütünün varlığından bahsedilemez. Böyle bir durumda suç ortaklarının sorumluluk rejimi iştirake ilişkin hükümlere göre tayin edilir. İştirakin örgütlü suçtan farkı, suç ortakları nezdinde suçun konu veya mağdur itibariyle somutlaşmış olmasıdır. Suç örgütünde ise, suçların konusu ve mağdurunun tayin edilmesi zorunlu değildir.
Örgütün silahlı olup olmaması sahip olunan silahların cins, nitelik ve miktarı somut tehlikenin belirlenmesinde dikkate alınmalıdır. Örgütün, silahlı örgüt vasfını kazanması için mensuplarının silah sahibi olmaları gerekmez. Silahlar üzerinde gerektiğinde tasarruf imkanının olması gerekli ve yeterlidir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu da kararlarında, suç işlemek için örgüt kurmak suçundan bahsedilebilmesi için gereken şartları şu şekilde belirlenmiştir:
Üye sayısının en az üç ve daha fazla kişi olması gerekir.
Üyeler arasında gevşek de olsa bir bağ bulunmalıdır. Örgütün varlığı için soyut bir birleşme yeterli olmayıp örgüt yapılanmasına bağlı olarak gevşek de olsa hiyerarşi ilişkisi olmalıdır.
Suç işlemek amacı etrafında fiili bir birleşme yeterli olup, örgütün varlığının kabulü için suç işlenmesine gerek bulunmadığı gibi, işlenmesi amaçlanan suçların konu ve mağdur itibariyle somutlaştırılması mümkün olmakla birlikte, zorunluluk arz etmemektedir. Örgütün faaliyetleri çerçevesinde suç işlenmesi halinde, fail, örgütteki konumuna göre, üye ve yönetici sıfatıyla cezalandırılmasının yanında, ayrıca işlenen suçtan da cezalandırılacaktır.
Örgüt niteliği itibariyle devamlılığı gerektirdiğinden kişilerin belli bir suçu işlemek veya bir suç işlemek için bir araya gelmesi halinde, örgütten değil ancak iştirak iradesinden söz edilebilecektir.
Amaçlanan suçları işlemeye elverişli üye, araç ve gerece sahip olunması gereklidir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 03.04.2007 tarihli 2006/10-253 - 2007/80; 04.07.2006 tarihli 2006/10-128 - 2006/177; 31.10.2012 tarihli 2011/10-577- 2012/1821 sayılı kararları).
Suç işlemek amacıyla örgüt kurma suçu tamamlayıcı bir suçtur. Bu nedenle bazı suçları işlemek için örgüt kurmanın başka ceza normları tarafından ayrıca özel olarak düzenlenmesi durumunda, ilgili suç tipinde öngörülen hükümlerin uygulanması gerekir. Buna göre soykırım ve insanlığa karşı suç için kurulmuş örgütleri kuran, yöneten ve üye olanlar TCK'nın 78. maddesi, Anayasal düzen ve bu düzenin işleyişine karşı suçları işlemek amacıyla terör örgütü kuranlar, yöneten ve üye olanlar 3713 sayılı Kanunun 7. maddesi ve bu amaca matuf silahlı terör örgütlerini kuran, yöneten ve üye olanlar hakkında ise TCK'nın 314. maddesi uygulanacaktır.
TCK'nın 316. maddesinde düzenlenen “suç için anlaşma suçu” da, suç işlemek için örgüt kurma ve diğer örgüt suçlarından farklı olarak devletin güvenliği ve anayasal düzeni, anayasal düzenin işleyişine karşı suçlardan herhangi birini işlemek üzere anlaşma yeterlidir. Suç işlemek üzere örgüt kurma suçu için en az 3 kişinin organize yapı oluşturması zorunlu bulunduğu halde, TCK'nın 316. maddesinde yazılı suç iki veya daha fazla kişinin amaç ve araç açısından, maddi olgularla belirlenen bir biçimde fikren anlaşması suçun oluşumu için yeterlidir. Bir örgütlenme ve hiyerarşik yapının bulunması gerekmez. TCK'nın 302 ilâ 315 maddelerinde tanımlanan suçların icrasına başlanılmayan hallerde suçların işlenmesi için anlaşmaya varan kişiler yönünden TCK'nın 316. maddesinde yazılı suç oluşacaktır.
Örgütü yönetmekten söz edilebilmesi için ise; failin hiyerarşik olarak örgüt üyeleri üzerinde bulunuyor, geniş bir alanda iş bölümü yapabiliyor, örgüt üyeleri üzerinde sevk ve idarede bulunabiliyor, örgütsel faaliyetlerin organizasyonunda, icrasında, harekete geçiren, engelleyen veya durduran olarak rol üstlenebiliyor, bu faaliyetleri denetleyebiliyor olması gerekir. İşte, söz konusu bu özelliklere sahip olan bir örgüt üyesi örgüt yöneticisi olarak kabul edilebilecektir.
Örgüt yönetmek; örgütün amaçları doğrultusunda örgütü idare etmeyi, emir ve direktif vermeyi, örgüt içinde inisiyatif ve karar verme gücüne sahip olmayı gerektirir. Örgütün varlığının, etkinliğinin ve gelişiminin sağlanması, hedeflerinin belirlenmesi, program ve stratejilerinin saptanmasını ifade eder. Ancak örgütün faaliyetleri çerçevesinde sadece belirli bir suçun işlenmesini organize edenler bu suçun işlenmesini planlayıp, yönetenler örgüt yöneticisi olarak kabul edilemez.
Geniş bir alanda faaliyet yürüten örgütlerin yöneticileri, örgüt yapılanması da dikkate alınarak somut olayın özelliklerine, bu kişilerin örgütün hiyerarşik yapısı içerisindeki konum ve görevlerine göre belirlenmelidir. Bu tür örgütlenmelerde her yöneticinin örgütün tamamını yönetmesi mümkün olmadığından, örgütün bölge, il, ilçe sorumlularının yönetici olup olmadıklarının sorumluluk sahalarındaki örgütsel faaliyetlerin yoğunluğu da gözetilerek belirlenmesi gerekir.
Suç örgütünü yönetmek kesintisiz (mütemadi) suçtur.
Örgüt yöneticileri, hiyeraşik açıdan emir ve talimat vermeye yetkili olduğu mensupların, örgütün amaçları doğrultusunda işledikleri suçlardan dolayı fail olarak sorumludurlar (TCK’nın 220/5 maddesi).
Örgütü yönetme suçunun manevi unsuruna değinilecek olursa, bu suç kasten işlenebilen bir suçtur. Suçun oluşumu için doğrudan kastın varlığı gerekmektedir. Bu suç olası kast ile işlenemez. Suç örgütünün varlığı için suç işlemek amacının açık bir şekilde ortaya konulmuş olması gerekir. Bir oluşumun çekirdeğini oluşturan kişiler suç işlemek amacıyla hareket etmekle birlikte, oluşumun içinde yer alan fakat bu amaçtan habersiz olan kişiler, suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüte üye olmaktan veya bu örgütü yönetmekten sorumlu tutulamazlar (Özgenç, “Suç Örgütleri”, 8. Baskı, sayfa 21-22). Bu haldeki sorumluluk “hata” ilkesine göre çözüme kavuşturulmalıdır.
C) Örgüt Üyeliği:
TCK’nın 220/2. maddesinde düzenlenmiştir. Örgüte üye olanlar, örgütte kurucu ya da yönetici konumunda olmayan, örgütün amacına yönelik nedensel hareketi olan, örgüt disiplinine bağlı, örgüt hiyerarşisi içinde yer alan kişilerdir (Özek, “Organize Suç”, sayfa 241).
Örgüt üyesi, örgüt amacını benimseyen, örgütün hiyerarşik yapısına dahil olan ve bu suretle verilecek görevleri yerine getirmeye hazır olmak üzere kendi iradesini örgüt iradesine terk eden kişidir. Örgüt üyeliği, örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyesi örgütle organik bağ kurup faaliyetlerine katılmalıdır. Organik bağ, canlı, geçişken, etkin, faili emir ve talimat almaya açık tutan ve hiyerarşik konumunu tespit eden bağ olup, üyeliğin en önemli unsurudur. Örgüte yardımda veya örgüt adına suç işlemede de, örgüt yöneticileri veya diğer mensuplarının emir ya da talimatları vardır. Ancak örgüt üyeliğini belirlemede ayırt edici fark, örgüt üyesinin örgüt hiyerarşisi dahilinde verilen her türlü emir ve talimatı sorgulamaksızın tamamen teslimiyet duygusuyla yerine getirmeye hazır olması ve öylece ifa etmesidir.
Örgüte sadece sempati duymak ya da örgütün amaçlarını, değerlerini, ideolojisini benimsemek, buna ilişkin yayınları okumak, bulundurmak, örgüt liderine saygı duymak gibi eylemler örgüt üyeliği için yeterli değildir (Evik, “Cürüm İşlemek İçin Örgütlenme”, sayfa 383 ve devamı).
Örgüt üyesinin bu suçtan cezalandırılması için örgüt faaliyeti kapsamında ve amacı doğrultusunda bir suç işlemesi gerekmez ise de, örgütün varlığına veya güçlendirilmesine nedensel bir bağ taşıyan maddi ya da manevi somut bir katkısının bulunması gerekir. Üyelik mütemadi bir suç olması nedeniyle de eylemlerde bir süre devam eden yoğunluk aranır.
İstikrar kazanmış uygulamaya göre, tek taraflı irade beyanıyla örgüte üye olmak imkanı bulunmamaktadır (Örneğin; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 10.06.2008 tarihli 2007/9-270 - 2007/164 sayılı kararı). Örgüt yönetiminin açık ya da zımni bir kabulü olmalıdır. Örgüt yöneticilerinin, örgüt faaliyeti kapsamında işledikleri bütün suçlardan asli fail olarak sorumlu tutuldukları bir sistemin, tek taraflı irade beyanı ile kendi içinde gizlilik, disiplin ve mutlak sadakat gibi zorunlu kuralları barındıran, dış dünyaya kapalı bir yapıya üye olunabileceğini de kabul etmesi beklenemez.
Temadi eden suçlardan olan örgüt üyeliği, hukuki veya fiili kesinti gerçekleşinceye kadar tek suç sayılır. Örgüt üyeliği, yakalanma, örgütün dağılması, örgütten ihraç ya da kendiliğinden örgütten ayrılma gibi sebeplerden sona erer. Yakalanmayan sanık hakkında düzenlenen iddianame temadi eden suç için hukuki kesinti oluşturmaz. Örgüt üyeliğinden mahkum olduktan sonra tekrar örgütle hiyerarşik bağ kurup süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk gerektiren faaliyetlere katılması halinde yeniden üyelik suçu oluşacaktır.
Örgüt faaliyeti çerçevesinde suç işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı da cezaya hükmolunur (TCK’nın 220/4. maddesi). Örgüt kurma ve yönetme ya da üye olmak fiillerinin cezalandırılabilmesi için örgütün amacı doğrultusunda ve faaliyeti çerçevesinde bir suç işlenmesi şart değildir. Ancak bu kapsamda bir suç işlenirse bu düzenleme doğrultusunda gerçek içtima kurallarına göre cezalandırılacaklardır.
Örgüt üyeliği suçunun manevi unsuru, doğrudan kast ve suç işlemek amacıdır. Örgüte giren kişinin, girdiği örgütün suç işleyen, suç işlemeyi amaçlayan bir örgüt olduğunu bilmesi gerekir. Örgüt üyesinin, örgüte bilerek ve isteyerek katılması, katıldığı örgütün niteliğini ve amaçlarını bilmesi, onun bir parçası olmayı istemesi, katılma iradesinin devamlılık arz etmesi gerekir. Örgüte üye olan kimse, bir örgüte girerken örgütün kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla kurulan bir örgüt olduğunu bilerek üye olmak kastı ve iradesiyle hareket etmelidir. Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte üye olmak suçu için de saikin “suç işlemek amacı” olması aranır (Toroslu, “Ceza Hukuku Özel Kısım”, sayfa 263-266; Alacakaptan “Cürüm İşlemek İçin Örgüt”, sayfa 28; Özgenç, “Ceza Hukuku Genel Hükümler” sayfa 280).
Tüm faillerin kastının suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüte katılmak olması gerekirken hepsinin de aynı suçları işlemek amacında olması gerekmez. Bir oluşuma dahil olan kişinin bu oluşumun suç işlemek amacında olduğunun bilincinde olması aranır.
D) Örgüt Adına Suç İşleme:
Kişiler örgüt hiyerarşisinde yer almamakla beraber örgüte duydukları sempatinin etkisiyle veya bir yarar sağlamak amacıyla, örgüt adını kullanarak suç işleyebilirler. Bu halde örgüt üyesi olmayan kişinin örgüt adına suç işlemesinden söz edilebilir. Bu konudaki ilk düzenleme 3713 sayılı TMK’nın 2/2 maddesinde yer almıştır. Buna göre, “Terör örgütüne mensup olmasa dahi örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt mensubu gibi cezalandırılırlar”. Bu hükümde 02.07.2012 tarih ve 6352 sayılı Kanunla değişiklik yapılarak “ve örgüt mensubu gibi cezalandırılırlar” ibaresi metinden çıkarılmıştır. TCK’nın 220/6. maddesindeki düzenlemenin içeriği dikkate alındığında yapılan değişikliğin hukuki açıdan uygulamada fark yaratmayacağı görülmektedir.
Dairemizce de benimsenen yerleşik yargı uygulamalarına göre, örgüt üyesi olmayan bir kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabulü için, bu suçun işlenmesinin örgüt tarafından istenmesi ya da örgütün bilgisi dahilinde gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Doğal olarak böyle bir suçu işleyenin de bu bilinçle işlemesi aranır.
Örgüt adına işlenen suç karşılıksız olabileceği gibi bir menfaat karşılığında da işlenmiş olabilir.
Örgüt adına sürekli suç işleyen ya da belirsiz sayıda suç işleme iradesinde olan sanığın hukuki durumunun örgütle arasında kurulan bağın niteliğine göre örgüt üyesi suçu kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
5237 sayılı TCK'nın 220/6. maddesinde, “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi, ayrıca örgüte üye olmak suçundan dolayı cezalandırılır” denilerek, TMK'nın 2/2. maddesindeki düzenlemeye paralel bir suç tipine yer verilmiştir.
TCK’nın 220/6 maddesinde 6352 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle hakime örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişinin, örgüt üyeliğinden alacağı cezanın yarısına kadar indirebilme yetkisi tanınmıştır.
11.04.2013 tarih, 6459 sayılı Kanunun 11. maddesi ile değişik TCK'nın 220/6. maddesi gereğince ancak silahlı örgütler adına suç işleyenler örgüt üyeliğinden cezalandırılabilir.
3713 sayılı Kanunun 7/4 maddesi gereğince de, terör örgütünün propagandasını yapmak (TMK 7/2), terör örgütünün bildiri veya açıklamalarını basmak ya da yayımlamak (TMK 6/2), 2911 sayılı Kanunun 28. maddesinde tanımlanan Kanuna Aykırı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşünü düzenleyen ya da yönetenlerin eylemlerine katılmak suçlarını terör örgütü adına işleyenler ayrıca terör örgütü üyesi olmak suçundan cezalandırılamazlar.
E) Örgüte Yardım:
5237 sayılı TCK'da, 765 sayılı eski Ceza Kanununun 169. maddesin de olduğu gibi, müstakil bir şekilde örgüte yardım suçu düzenlenmemiş TCK 220/7 madde de, örgüte üye olmaksızın, örgüte bilerek ve isteyerek yardım eden kişilerin de örgüt üyesi olarak cezalandırlacağı hüküm altına alınmış; böylelikle, örgüte yardım ve yataklık sayılan fiillerin nitelik bakımından örgüte üye olmak dolayısıyla sorumluluğu gerektirdiği vurgulanmıştır.
Türk Ceza Hukukunda silahlı terör örgütlerine yardım suçu, aşağıdaki sistematik içinde düzenlenmiştir.
01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan TCK'nın 314/3, 220/7, 314/2. maddelerinde düzenlenen silahlı terör örgütüne genel nitelikte yardım suçu,
01.06.2005 tarihinden itibaren yürürlükte olan TCK'nın 315. maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütüne silah sağlama suçu,
18.07.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5532 sayılı Kanun ile yeniden düzenlenen ve 16.02.2013 tarihine kadar yürürlükte kalan 3713 sayılı Kanunun 8. maddesinde yer alan ve 16.02.2013 tarihinde yürürlüğe giren 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunun 4. maddesinde düzenlenen terörizmin finansmanı suçu.
Bu çerçeve içerisinde, terör örgütlerine silah sağlamak veya finansman sağlamak suçunun, terör örgütlerine yardım suçunun özel bir düzenleniş şekli olduğu anlaşılmaktadır.
Silahlı terör örgütlerine yardım suçunda yardım fiili, örgütün bizzat kendisi veya mensupları lehine gerçekleştirilebilir. Ceza Genel Kurulunun 31.10.2012 tarih ve 2012/1234 Esas, 2012/1825 sayılı kararında da belirtildiği gibi, yardımın mutlaka örgüte ulaşması, sonuç vermesi gerekmez ve her bir fail, örgütçe verilen veya kendiliğinden üstlenilen görev kapsamında kendi fiilinin gerçekleştirilmesinden sorumlu olacaktır.
Tipik eylem unsuru:
Silahlı terör örgütü üyesi olmayıp, örgütün faaliyetlerinde kullanılmak maksadıyla bunların amaçlarını bilerek, bu örgütlere üretmek, satın almak veya ülkeye sokmak suretiyle silâh temin eden, nakleden veya depolayanların TCK'nın 315. maddesi;
Terör örgütlerine veya mensuplarına para veya değeri para ile temsil edilebilen taşınır veya taşınmaz, maddi veya gayri maddi her türlü mal, hak, alacak ile bunları temsil eden her türlü belgeyi sağlayan veya toplayan kişilerin 6415 sayılı Kanunun 4. maddesi;
Örgütün hiyerarşik yapısına dahil olmamakla birlikte, örgüte veya örgüt üyelerine bilerek ve isteyerek yukarıda sayılanlar dışında barındırma, nakletme, istihbari bilgi sağlama, örgüt mensuplarının araştırılmasını, yakalanmasını engellemeye yönelik imkan sağlama gibi her türlü yardım TCK'nın 314/3, 220/7. maddeleri yollamasıyla 314/2. maddesi kapsamında kalacaktır.
Yardım konusunun suç teşkil etmemesi gerekmektedir, aksi halde örgüt adına suç işlenmesi söz konusu olacaktır.
Manevi unsur: Örgüte yardım suçunda kast unsuru yönünden öğretideki görüşler incelendiğinde;
Bir suçun kanuni tanımında "bilerek", "bildiği halde", "bilmesine rağmen" gibi ifadelere açıkça yer veren suçlar olası kastla işlenemez. (Prof.Dr. İzzet ÖZGENÇ, TCK Genel Hükümler, 7. Baskı, syf. 241)
Kişi, örgütün işlediği somut fiili bilmese de terör örgütü olduğunu, sağladığı yardımın örgütün yararına kullanılacağını bilmeli ve bu irade ile hareket etmelidir. İnsani mülahazalarla yapılan yardımlar örgüte yardım suçunu oluşturmaz. Yapılacak her türlü yardımın suç olarak değerlendirilmemesi gerekir.
Örgüte yardım suçunda manevi unsurun oluşması için genel kasıt yeterli değildir. Özel kasıt ile işlenen bir suçtur. Fail örgütün amacını gerçekleştirmesine katkı sağlamak kastı ile hareket etmelidir. (Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal TOPÇU, Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları, syf. 164)
Suç işlemek amacıyla kurulmuş örgüte bilerek ve isteyerek yardım edilmiş olması gerekir. Başka bir ifadeyle, yardım fiilinin örgütün suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt olduğu bilinerek gerçekleştirilmiş olması gerekir. Fıkra metninde geçen "bilerek" ibaresi doğrudan kastı ifade eder. Doğrudan örgüte değil de örgüt mensuplarına yardım edilmesi halinde, yardım edilen kişilerin suç işlemek amacıyla kurulmuş bir örgüt mensubu olduklarının da bilinmesi gerekmektedir. Örgüt mensuplarına yapılan yardım, aynı zamanda örgüte yapılan yardım olarak değerlendirmek gerekir. Ancak, bu yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet eden bir yardım olması gerekmektedir. (Prof.Dr.İzzet ÖZGENÇ, Suç Örgütleri, 7. Baskı, s. 38-39)
Dairemizce de benimsenen, yerleşik yargısal uygulamalara (Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 05.11.2009 tarih ve ..... K. ) göre de, sanığın, örgütün amacını ve faaliyetlerinde kullanılacağını bilerek yardımda bulunması gerekir.
Yukarıda yer verilen öğretideki görüşler ve istikrar kazanmış Yargıtay uygulamaları göz önüne alındığında; suç örgütleri veya silahlı terör örgütlerine yardım suçunun ancak doğrudan kastla işlenebileceği, yardımın örgütün amacını gerçekleştirmeye hizmet etmesi gerektiği, örgüt üyelerine yapılan yardımın da örgüte yapılmış gibi kabul edilmekle birlikte örgüt üyesinin mensup olduğu örgütün bilinmesi ve bu yardımın da insani mülahazalarla değil örgütün amaçlarını gerçekleştirme gayesiyle yapılması hususunda ortak bir kanaat mevcuttur.
TCK'nın 39. maddesinde düzenlenen suça iştirak kapsamındaki yardım etme ile aynı Kanunun 220/7 maddesinde tanımlanan örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek eylemleri nitelik itibariyle birbirlerinden farklıdır. Sanığın örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenecek somut bir suça dair kasta dayanan ve yardım teşkil eden eyleminin, hem yardım edilen suç bakımından şeriklik kapsamında hem de şartları varsa amaç suç yönünden faillik kapsamında değerlendirilmesi gerekirken, somut bir olaya dayanmayan ancak örgüt faaliyeti kapsamında kullanılmak/değerlendirilmek üzere gerçekleştirilen yardımların TCK’nın 220/7 maddesinde düzenlenen suçu oluşturacağı gözetilmelidir.
Terör örgütünün propagandası; örgütle ile ilgili bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtma, benimsetme ya da yayma amacının yanında, terör örgütünün cebir, şiddet ve tehdit içeren yöntemlerini meşru göstermeli veya bu yöntemleri övmeli ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde yapılmalıdır.
Esasen, terör örgütünün propagandası örgütün meşrulaştırılmasını sağlamaya yönelik yardımın özel şekillerinden biridir. Yardım da ise genel olarak örgüt faaliyetlerinin kolaylaştırmak amacı güdülür.
Nitekim, Yargıtay yerleşik uygulamalarında, propagandanın hangi halde yardım vasfına dönüşeceğini değerlendirilmiş, maddi nitelikteki propagandanın yardım suçunu oluşturacağına karar verilmiştir. ( YCGK. 3.3.2009 tarih, 2008/9-184, 2009/43)
VIII-KARAR:
A) Sanıklar ..., ..., ... ve ... hakkında “Silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen mahkumiyet hükmüne; Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine; sanıklar ..., ..., ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine; sanık ... hakkında “silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme” suçundan verilen mahkumiyet hükmüne; sanık ... hakkında “resmi belgede sahtecilik” suçundan verilen mahkumiyet hükmüne; sanıklar ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen beraat hükmüne; sanıklar ...,..., ..., ...,..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ...,... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen beraat hükümlerine; sanıklar ..., ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan verilen beraat hükümlerine yönelik istinaf başvurularının reddine dair kararlar ile sanık ... hakkında “terör örgütünün propagandasını” yapma suçundan verilen beraat hükmü ile “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak verilen beraat hükmünün temyiz incelemesinde;
Sanık ...’nin eylemlerindeki süreklilik, çeşitlik ve yoğunluk gözetildiğinde, silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil örgüt üyesi olduğunun kabul edilmesi gerekirken suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması, TCK’nın 314/3 ve 220/7. maddelerindeki atfın niteliği ve aleyhe temyiz bulunmaması sebebiyle bozma nedeni yapılmamıştır.
Sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne yardım etme suçundan kurulan mahkumiyet hükmünde, öncelikle temel ceza tayin edilip sonrasında TCK'nın 220/7. maddesinin 2. cümlesi uyarınca gerekli indirim uygulanarak devamında 3713 sayılı Kanunun 5. maddesi gereğince arttırım yapılması ve sonra da TCK’nın 35. maddesi uyarınca indirim yapılması gerekirken, yazılı şekilde uygulama yapılması sonuç ceza değişmediğinden bozma nedeni yapılmamıştır.
Sanık ...’ün eylemlerindeki süreklilik, çeşitlik ve yoğunluk gözetildiğinde, silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil örgüt üyesi olduğunun kabul edilmesi gerekirken suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması, TCK’nın 314/3 ve 220/6. maddelerindeki atfın niteliği ve aleyhe temyiz bulunmaması sebebiyle bozma nedeni yapılmamıştır.
Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında verilen hükümlerin istinaf incelemesi sonucunda Bölge Adliye Mahkemesi tarafından adı geçen sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına konu mahkumiyet kararları bulunup deneme süresi içinde yargılamaya konu suçu işledikleri ve karar ile birlikte CMK’nın 231/11 uyarınca ihbarda bulunulması gerektiğinin gözetilmemesi eleştirilerek bu hususta mahkemece her zaman karar verilebileceğinin belirtilmiş olması karşısında, tebliğnamede tekrardan bu hususta eleştiri öneren görüşe iştirak edilmemiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi kararında sanık ... hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükme yönelik olarak ilk derece mahkemesi gerekçesinde sanığın iki ayrı sahtecilik suçunun söz konusu olduğu ve her iki suçtan ayrı ayrı cezalandırılması gerektiğinin kabul olunmasına rağmen, kurulan hükümde atılı suçtan tek bir hüküm kurulup zincirleme suç hükümleri uygulanarak cezasında artırım yapılarak çelişki oluşturulmasının ve eksik ceza tayininin aleyhe istinaf talebi bulunmadığından bozma nedeni yapılmadığının belirtilmiş olması karşısında, tebliğnamede tekrardan bu hususta eleştiri öneren görüşe iştirak edilmemiştir.
Mahkemenin takdir ve değerlendirmesinde bir isabetsizlik görülmemekle, tebliğnamedeki sanıklar ..., ...,... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında verilen kararlara yönelik bozma düşüncesine iştirak olunmamıştır.
Sanık ... hakkında duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre; ... adlı sanığın ikametinde yapılan aramada ele geçirilen örgütsel döküman niteliğindeki “3. Konferans Belgeleri”adlı klasörde delegeler listesinde ...’in de adının yer alması, KCK/TM yapılanması kapsamında faaliyet yürüten Ekoloji ve Yerel Yönetimler Komitesi tarafından yapılan faaliyetlere katılması, PKK/KCK terör örgütünün talimatları doğrultusunda hareket eden bazı eylemlerin kararlarının alındığı Demokratik Toplum Kongresine konuşmacı olarak katıldığının anlaşılması; Bu toplantılarda, güvenlik güçleri ile girdiği çatışmalar sonucu ölen terör örgütü mensupları için saygı duruşunda bulunularak, eylemleri destekleyici tavırlar sergilenmesi, sanık ...’in ikametinde yapılan aramada el konulmasına ve toplatılmasına karar verilen kitap ve dergilerin ele geçirilmiş olması; PKK silahlı terör örgütünün propagandasına dönüşen eylemlerde katılmaları nedeniyle, haklarında soruşturma yapılan, gözaltına alınan ve tutuklanan kişilerin ailelerinin ziyaret edilmesi ve destek olunması için talimat vermesi; terör örgütünün propagandasına dönüşen, güvenlik güçleri ile girdikleri çatışmalarda ölen terör örgütü mensuplarının cenaze törenlerine katılması; Türkiye Cumhuriyeti’nin silahlı terör örgütü PKK’ya yönelik olarak gerçekleştirdiği operasyonları protesto amacıyla gerçekleştirilen terör örgütünün propagandasına dönüşen gösterilere katılması; aynı şekilde terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN’a yapıldığı iddia edilen sözde fiziki saldırıları protesto adıyla, yine terör örgütünün çağrıları ile gerçekleştirilen eylemlere katılması; aralarında herhangi bir hiyerarşik ilişki olmamasına rağmen 14.11.2008 tarihinde KCK sözcülerinden ...’tan Mersin’de yapılacak olan konferansa katılmak için izin alması; 07/06/2008 tarihinde bulunduğu ortamda yapılan görüşmede PKK silahlı terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN'a destek vermek amacıyla terör örgütü çağrısı ile gerçekleştirilen ''Sayın Öcalan” adı verilen kampanya ile ilgili görüşülmesi ve bu görüşmede PKK silahlı terör örgütü lideri Abdullah ÖCALAN'ın talimatları doğrultusunda KCK yapılanması tarafından oluşturulmaya çalışılan Özgür Belediyecilik Modeli ile ilgili olarak Kuzey Irak'a iki kişinin görevlendirilmesi hususunun görüşülmesi, sanık ...’in de bu görüşmede Kuzey Irak’a kendisinin gidebileceğini belirtmesi ve dosya kapsamına yansıyan benzeri nitelikteki süreklilik arz eden eylemleri nazara alındığında, sanığın örgüt hiyerarşisine dahil olduğuna ilişkin mahkeme kabulünde bir isabetsizlik bulunmamıştır.
Yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin kovuşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya kapsamına göre;
Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi kararlarına yönelik sanıklar müdafileri ile sanık ... hakkındaki mahkumiyet hükmüne dair istinaf başvurusunun esastan reddine yönelik sanık müdafi ve Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısının; sanıklar ...,..., ..., ...,..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ...,... ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında verilen beraat hükümlerine yönelik istinaf başvurularının reddine dair kararlara yönelik olarak Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısının; Sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen beraat hükmüne yönelik olarak ilk derece Cumhuriyet savcısının ve silahlı terör örgütüne üye olma suçundan ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak verilen beraat hükmüne dair Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısınıntemyiz itirazlarının reddiyle, mahkumiyete ve beraate ilişkin hükümlerin ONANMASINA,
B) Sanık ... hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen mahkumiyet hükmüne dair istinaf başvurusunun esastan reddi kararı ile sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen beraat hükmünün temyiz incelemesinde;
1- Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanıklar müdafilerinin temyiz dilekçelerinde ileri sürdükleri nedenler yerinde görülmediğinden, CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddine, ancak;
Sanık ...’in tercüman aracılığıyla ifadesinin alınmamış ve sorgusunun yapılmamış olmasına rağmen, ilk derece mahkemesi hükmünün yargılama giderlerine ilişkin bölümünde sanık ... hakkında tercüman ücretinin yargılama gideri olarak sanığa yükletilmeyeceğinin gözetilmemesi,
2-Sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen hüküm yönünden;
Sanık hakkında verilen beraat hükmünün, “suçun sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması” gerekçesi ile verilmesi gerekir iken dosya kapsamında yer alan deliller ve gerekçe ile uyumlu olmayacak sanığın eylemlerinin kanunda suç olarak tanımlanmadığı gerekçesi ile beraat hükmü kurulması,
Kanuna aykırı olup, sanık ... müdafii ile sanık ... hakkındaki hüküm yönünden de ilk derece Cumhuriyet savcısının temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin bu nedenlerle BOZULMASINA, ancak bu hususlar yeniden yargılamayı gerektirmediğinden sanık ... yönünden CMK'nın 303/1 maddesi, sanık ... yönünden 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan, hükümde yargılama giderine ilişkin kısımda sanık ...... hakkında yer alan “…Kürtçe-Türkçe Bilirkişi tercüme rapor gideri 165 TL,” ibaresinin çıkartılması, “2465 TL” ibaresinin yerine de "2300 TL" yazılmak; sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan kurulan hükmün E-1. Fıkrasında yer alan “unsurları oluşmadığından” ibaresi çıkartılarak yerine “sanık tarafından işlendiğinin sabit olmaması” yazılması, “CMK'nun 223/2-a” ibaresi çıkartılarak yerine “CMK’nın 223/2-e” yazılmak suretiyle diğer yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükümlerin DÜZELTİLEREK ONANMASINA,
C) Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine; sanıklar ..., ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine; sanıklar ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine; sanıklar ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen beraat hükümlerine; sanıklar ..., ..., ..., ... ve ...hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen beraat hükümlerine yönelik istinaf başvurularının esastan reddi kararlarının; sanık ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak beraatine dair hükmün; sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen beraat hükmünün temyiz incelemesinde;
1-Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi kararları yönünden;
a) Toplanıp tartışılan delillere ve tüm dosya kapsamına göre, örğüt yöneticisi olarak kabul için, failin hiyerarşik olarak örgüt üyeleri üzerinde bulunuyor, geniş bir alanda iş bölümü yapabiliyor, örgüt üyeleri üzerinde sevk ve idarede bulunabiliyor, örgütsel faaliyetlerin organizasyonunda, icrasında, harekete geçiren, engelleyen veya durduran olarak rol üstlenebiliyor, bu faaliyetleri denetleyebiliyor olması gerekir. Somut eylem de; sanıkların üstlendikleri görev, emir ve talimat verme yetkileri ile sorumluluk alanları itibarıyla genele yayılmayan ve bağımsız hareket etme imkanı bulunmayan, KCK üst yöneticilerinin emirlerini uygulama ve alt kademeye iletmekten ibaraet faaliyetlerin, örgüt yöneticisi olarak kabul edilmelerinin mümkün olmadığı, ancak sübuta eren eylemlerinin silahlı terör örgütüne üye olma suçunu oluşturduğu nazara alınarak; sanıklardan ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ...’nın eylemlerindeki yoğunluk da dikkate alınmak suretiyle alt sınırdan uzaklaşılarak cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken suç vasfında yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması,
b) Kabul ve uygulamaya göre ise;
i- Sanıklar ... ve ... hakkında verilen hükümlerin istinaf incelemesi sonucunda Bölge Adliye Mahkemesi tarafından adı geçen sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına konu mahkumiyet kararları bulunup deneme süresi içinde yargılamaya konu suçu işledikleri ve karar ile birlikte CMK’nın 231/11 uyarınca ihbarda bulunulması gerektiğinin gözetilmemesi,
ii-Bölge Adliye Mahkemesi kararında sanık ... hakkında Birleşen...5. Ağır Ceza Mahkemesinin..... sırasında kayıtlı eşya hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemiş olması,
iii-Silahlı örgüt olduğuna karar verilen PKK/KCK terör örgütü yöneticiliğinden sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... ve ... hakkında hüküm verilirken, hüküm fıkrasında atıf maddesi olarak silahlı terör örgütlerine uygulama imkanı bulunmayan 3713 sayılı Kanunun 7/1 maddesinin gösterilmesi,
2-Sanıklar ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine dair istinaf başvurularının esastan reddi kararları yönünden; Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğundan sair temyiz itirazlarının reddine, ancak;
Anayasanın 138/1. maddesi hükmü, TCK'nın 61. maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerle 3/1. maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesi çerçevesinde, suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, konusunun önem ve değeri, meydana getirdiği tehlike ile sanıkların kasta dayalı kusurlarının ağırlıkları, güttükleri amaç ve saikleri de göz önüne alındığında; somut dosyada, temel cezanın belirlenmesinde alt sınırdan uzaklaşılması yerinde ise de dosya kapsamındaki delil durumu ve sanıkların örgütsel faaliyetleri dikkate alındığında teşditin derecesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde fazla cezaya hükmedilmesi,
3-Sanıklar ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik istinaf başvurularının esastan reddi kararları yönünden;
Sanıkların kabul edilen eylem ve faaliyetlerinin, yoğunluk, çeşitlilik ve süreklilik itibariyle örgütle organik bağ kurduklarının ve örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduklarının kabulü için yeterli olmadığı; ayrıca dosya kapsamına yansıyan ve gerekçeli kararda kabul edilen delillere göre sanık ...’ün örgüt üyesi olan diğer sanıklarla olan irtibatları ve dosyaya yansıyan faaliyetleri de dikkate alındığında adı geçen bu sanığın eyleminin de örgüte sempati düzeyinde kaldığı gözetilmeden, yazılı şekilde sanıkların örgüt üyeliği suçundan mahkumiyetlerine karar verilmesi,
4-Sanık ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan verilen mahkumiyet hükmü yönünden;
Sanığın yüklenen suçtan mahkumiyetinin gerekçesi olarak; sanığın işlediği iddia olunan eylemleri birlikte işlemiş olmaktan dolayı haklarında...5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/09/2007 tarih ve .... sayılı kararı ile mahkumiyet hükmü verilmiş olmasının belirtilmiş olmasına karşılık; eldeki davada hüküm verildikten sonra, temyiz incelemesi aşamasında sanık müdafii tarafından dosyaya ibraz edilmiş olan bilgi ve belgeler ile Dairemizce UYAP sistemi üzerinden yapılan incelemelere göre,...5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/09/2007 tarih ve 2007/98-322 sayılı kararına ilişkin olan yargılamanın yenilenmesine karar verilmiş olduğu, yeniden yargılama sonucunda...5. Ağır Ceza Mahkemesinin 25/04/2018 tarih ve 2018/206 – 2018/336 sayılı kararı ile sanıkla birlikte aynı eylemi işlediği iddia edilen sanıkların mahkumiyetlerine dair hükümlerin kaldırılarak beraatlerine karar verilmiş olduğu anlaşıldığından,
...5. Ağır Ceza Mahkemesinin 2018/206 Esas sayılı dosyasının getirilerek incelenmesinden sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun tayin ve takdirinde zorunluluk bulunması,
5-Sanık ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik istinaf başvurusunun esastan reddi kararı yönünden;
Sanık savunması ve tüm dosya kapsamına göre; iletişim tespitinde elde edilen bilgilerin suçun işlendiğini göstermeye yeterli olmaması, mahkumiyete esas alınan eylemlerin soyut nitelikte olması, sanığın örgüte yardım ettiğine dair mahkumiyetine yeterli, her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediği, mevcut şüphenin de sanık lehine değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi,
6-Sanık .....hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik istinaf başvurusunun esastan reddi kararının temyiz incelemesinde;
a)Örgüt adına işlemiş olduğu iddia edilen bir kısım eylemlerden dolayı, hakkında beraat hükmü kurulmuş olması, Mahkumiyet hükmünün gerekçesinde yer alan, sanığın silahlı terör örgütünün DÖKH (Demokratik Özgür Kadın Hareketi) bünyesinde örgütsel faaliyet yürüttüğüne; bazı illere dair sunduğu raporların, siyasi faliyetler dışında, terör örgütü faaliyeti olduğuna ve yine bu faaliyetler kapsamında bazı illerden sorumlu olduğuna dair kabul ve değerlendirmeye dayanak alınan somut delilleler gösterilmeden, kabul ile dosya kapsamında ki delillerle arasında bağlantı kurulmaksızın örgüt üyesi olarak kabulu yasaya aykırı olup, 14.7.2008 tarihli eylemini sabit görülerek 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince ertelenmesi karşısında, örgüt adına suç işleme koşullarının gerçekleşip gerçekleşmediği değerlendirilerek sonucuna göre hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken yazılı olduğu şekilde karar verilmesi,
b)Kabul ve uygulamaya göre de; Anayasanın 138/1. maddesi hükmü, TCK'nın 61. maddesinde düzenlenen cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesine ilişkin ölçütlerde 3/1. maddesinde düzenlenen orantılılık ilkesi çerçevesinde; suçun işleniş biçimi, işlenmesinde kullanılan araçlar, işlendiği zaman ve yer, konusunun önem ve değeri, meydana getirdiği tehlike ile sanığın kasta dayalı kusurunun ağırlığı, güttüğü amaç ve saikin yanında, TCK 61/3 maddesi gereğince suçun unsuru olan hususların temel cezanın belirlenmesinde esas alınamayacağına ilişkin düzenleme de göz önünde bulundurularak; hukuka, vicdana, dosya kapsamına uygun şekilde alt sınırdan makul düzeyde uzaklaşılarak bir cezaya hükmedilmesi gerektiği gözetilmeden teşdidin derecesinde yanılgıya düşülmek suretiyle fazla ceza tayin edilmesi,
7-Sanıklar ..., ... ve ... hakkında “silahlı terör örgütü yöneticiliği” suçundan verilen beraat hükümlerine; sanıklar ..., ..., ..., ... ve ...hakkında “silahlı terör örgütüne üye olma” suçundan verilen beraat hükümlerine yönelik istinaf başvurularının esastan reddi kararlarının; sanık ... hakkında “silahlı terör örgütüne yardım etme” suçundan ilk derece mahkemesince verilen mahkumiyet hükmünün kaldırılarak beraatine dair hükmün temyiz incelemesinde;
a) Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
Tüm dosya kapsamına göre, sanığa örgütsel faaliyetlerde kullanılmak üzere para göndereceği iddia edilen ... ve ... adlı kişiler hakkında suça konu olayla ilgili dava açılıp açılmadığı, açılmış dava varsa dava dosyalarının aslı veya onaylı suretlerinin getirtilip incelenmesi, gerekli görülmesi halinde sanığın eylemleri hakkında bilgi ve görgülerinin tanık sıfatıyla sorulması, kaçak konumda iseler örgütsel bağlantılarının kolluk vasıtasıyla araştırılmasından ve ayrıca sanıkla örgütsel içerikli görüşme yaptığı iddia edilen dava dosyasında sanık olarak... ve ...’ın beyanları alındıktan sonra, dosya kapsamında yer alan tüm deliler değerlendirilerek sanığın hukuki durumunun takdir ve tayininin gerektiği gözetilmeden eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması,
b) Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
İkram ERSÖZ adlı kişinin silahlı terör örgütü tarafından öldürüldüğü yönünde yürütülen bir soruşturmanın olup olmadığı tespit edildikten sonra, varsa söz konusu iddia ile ilgili olarak yürütülen soruşturma dosyasının getirtilip incelenmesinden; dava dosyası kapsamında sanık olarak ...’ye ilişkin deliller arasında yer alan arama sonucu ele geçirilen fiziki ve elektronik belgeler ile... adlı kişiden ele geçirilen fiziki ve elektronik belgeler tüm delillerle birlikte değerlendirildikten sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayininin gerektiğinin gözetilmemesi,
c) Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
Sanığın KCK Sözleşmesi adı verilen yasadışı belgede belirtilen ve kurulması öngörülen yapılanmalar içinde görev aldığı, diğer örgüt üyeleri ile ilişki içinde bulunduğu ve örgütsel nitelikte görüşmeler yaptığı, yurtdışı giriş ve çıkış kayıtları, silahlı terör örgütünün faaliyetlerinde kullanılmak üzere maddi destek bulma çalışmalarında yer aldığı, örgütsel nitelikte gerçekleştirilecek eğitim çalışmalarının planlamalarında yer aldığı, terör örgütü mensuplarının ailelerinin sosyal ve ekonomik sorunlarını çözmeye çalışması, şiddet eylemlerini destekler mahiyette görüşme içeriklerinin bulunması ve kendisinin de silahlı terör örgütü mensuplarının simgesi haline gelen kıyafetlerle çektirmiş olduğu fotoğrafları ile terör örgütünün propagandasını içeren müzik ve görüntü kayıtlarının ele geçirilmiş olması karşısında, müsnet suçtan sanığın mahkumiyetine karar vermek gerekir iken yerinde olmayan ve delillerle örtüşmeyen gerekçe ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,
d) Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
Sanığın KCK sözleşmesi içinde yer alan yapılanmalarda görev aldığı ve bu kapsamda da resmi bir yetkisi ve görevi olmadığı halde örgütsel talimatla...’da görevlendirilmesi, silahlı terör örgütü tarafından oluşturulmaya çalışılan “Özgür Belediyecilik” modeli ile ilgili olarak silahlı terör örgütü organizesinde gerçekleştirilen “Özgür Belediyecilik Model Taslağının” tartışıldığı konferansa katılmış olması, örgütsel talimatlar üzerine silahlı terör örgütünün propagandasına dönüşen ve Türkiye Cumhuriyet Devleti güvenlik güçleri ile girdikleri silahlı çatışmalar sonucu ölen örgüt mensuplarının cenaze törenlerine katılması, örgütsel talimatlar doğrultusunda yerel yönetimler içinde işe alım ve işten çıkarma faaliyetlerinde bulunması, silahlı terör örgütüne maddi destek sağlamaya çalışması, silahlı terör örgütünün çağrıları ile gerçekleştirilen yasadışı bir çok eyleme, mitinge ve basın açıklamasına katılması, ikametinde yapılan arama sonucunda silahlı terör örgütünün propagandasını içerir mahiyette video ve müzik kayıtları ile hakkında toplatma kararı verilen örgütsel içerikli yayınların ele geçirilmiş olması, dosya kapsamında yer alan tüm delillerle birlikte değerlendirildiğinde, müsnet suçtan sanığın mahkumiyetine karar vermek gerekir iken yerinde olmayan ve delillerle örtüşmeyen gerekçe ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,
e) Sanık ...... hakkında verilen karar yönünden;
Silahlı terör örgütünün yapılanmalarından olan ve KCK yapılanması içinde yer alan oluşumlarda görev alması, silahlı terör örgütünün çağrıları üzerine gerçekleştirilen ve terör örgütünün propagandasını içerir nitelikte olup şiddet içeren eylemlere katılması, belediye çalışanlarından silahlı terör örgütüne maddi destek sağlamak amacıyla para toplaması, dava kapsamında sanık olarak yargılanan ... ve ... adlı kişilerden ele geçirilen belgelerde sanığın da silahlı terör örgütü yapılanmaları içinde adının yazdığının tespit edilmesi, aynı şekilde sanıklardan ..., ... ve ...’den ele geçirilen belgelerden de sanığın bu yapılanmalarda görevlendirildiğinin anlaşılması, örgütsel nitelikte raporlar düzenlemesi, toplantılara katılması ile benzer şekilde ve nitelikte gerçekleştirdiği eylemler dosya kapsamında yer alan tüm delillerle birlikte değerlendirildiğinde, müsnet suçtan sanığın mahkumiyetine karar vermek gerekir iken yerinde olmayan ve delillerle örtüşmeyen gerekçe ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi,
f)Sanıklar ... ve ... hakkında verilen kararlar yönünden;
Silahlı terör örgütünün amaçları doğrultusunda faaliyet göstererek örgütsel toplantıların yapıldığı iddia edilen yerel yönetimler bürosu olarak adlandırılan yerde çöpten ele geçirilen belgeler arasında silahlı terör örgütünün faaliyetleri kapsamında gerçekleştirilen toplantılarda katılımcılar arasında sanık ...’nin de adının geçiyor olması, yine aynı şekilde ele geçirilen belgelerde sanık ...’ın imzasının bulunması göz önünde bulundurulduğunda, ele geçirilen söz konusu belgelerin dava dosyası kapsamında yer alan tüm delillerle birlikte değerlendirildikten sonra sanığın hukuki durumunun takdir ve tayininin gerektiğinin gözetilmesi lüzumu,
g) Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
Sanık savunması, oluş ve tüm dosya kapsamına göre, sanığın eylemlerinin silahlı terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olduğunu gösterir biçimde çeşitlilik, devamlılık ve yoğunluluk içermemesi nedeniyle örgüt üyesi olarak kabul edilmesine yasal olanak bulunmamakta ise de; silahlı terör örgütünün çağrıları üzerine gerçekleştirilen eylemlerin organizesinde görev yapmasının örgüte yardım suçunu oluşturacağı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,
h)Sanık ... hakkında verilen karar yönünden;
Oluş ve dosya kapsamına göre, sanığın silahlı terör örgütünün yapılanmaları içinde yer alan ve gençlik örgütlenmesi olarak faaliyette bulunan Yurtsever Demokratik Gençlik Hareketinde aktif olarak rol aldığının, PKK silahlı terör örgütünün dağ kadrosu ile ilişki ve irtibat içerisinde olduğunun, örgüt mensubu kişiyi evinde barındırdığının anlaşılması karşısında, sanığın çeşitlilik, süreklilik ve yoğunluk arz eden söz konusu eylemlerinin TCK'nın 314/2. maddesi gereğince silahlı terör örgütüne üye olma suçunu oluşturacağı gözetilmeden suç vasfında düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde hüküm tesisi,
8-Sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçundan verilen beraat hükmünün temyiz incelemesinde;
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen 11.07.2014 tarih, 2013/9-386 esas ve 2014/353 sayılı kararına göre, sanığa yüklenen suçun, hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 05.07.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında düşünce ve kanaat açıklaması yöntemiyle işlendiği ve anılan maddenin birinci fıkrasının “b” bendinde yer alan “kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilir” şeklindeki düzenleme karşısında; sanık hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesi gerektiği gözetilmeyerek yasal ve yeterli olmayan gerekçe ile yazılı şekilde hüküm kurulması,
Kanuna aykırı olup, sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ..., ... müdafilerinin; sanık ... hakkında terör örgütünün propagandasını yapma suçu açısından ilk derece mahkemesince verilen hükme karşı ilk derece Cumhuriyet savcısının; sanıklar ...,..., ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında verilen kararlara dair Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısının; sanık ... hakkında verilen karara dair sanık ... müdafiinin temyiz itirazları yerinde görülmeyerek, Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısının; temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görülmüş olduğundan bu sebeplerden dolayı hükümlerin BOZULMASINA, CMK'nın 307. maddesi uyarınca sanık ...’ın kazanılmış hakkının saklı tutulmasına,
D)Sanıklar ... ve ... hakkında kesinleşen hükmün bir örneğinin Anayasanın 84/2 maddesi gereğince gereğinin takdir ve ifası için Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına gönderilmesine,
E)28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun 304. maddesi uyarınca dosyanın...2. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için... Bölge Adliye Mahkemesi 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.09.2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
TEFHİM ŞERHİ:
17.09.2019 tarihinde verilen işbu karar, Yargıtay Cumhuriyet savcısı...'ın huzurunda, duruşmada savunma yapmış bulunan sanık ... müdafileri Av. ... ve Av. ... ile sanık ... müdafii Av. ...’ın yokluklarında, 18.09.2019 tarihinde usulen ve açık olarak tefhim olundu.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Anayasa Hukuku
Devamsızlık nedeniyle milletvekilliğinin düşebilmesi için bir milletvekilinin bir ay içinde özürsüz veya izinsiz olarak kaç birleşim günü toplantılara katılmaması gerekir?
A) 3
B) 5
C) 7
D) 10
E) Yarısına
Bu maddeyle ilgili 13 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.