2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu Madde 39

İcra ve İflas Kanunu 39. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 39 – İlama müstenit takip, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrar. Noter senedine müstenit takip, senedin mahiyetine göre borçlar veya ticaret kanunlarında muayyen olan zamanaşımlarına tabidir. İcranın iadesi:

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

5 karar eşleşti
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
- 2004 S. İCRA VE İFLAS KANUNU [ Madde 39 ]
12. Hukuk Dairesi 2009/6382 E., 2009/14188 K. 12. Hukuk Dairesi 2009/6382 E., 2009/14188 K. - İCRANIN GERİ BIRAKILMASI - KEFALET - ŞİKÂYET - ZAMANAŞIMI- 2004 S. İCRA VE İFLAS KANUNU [ Madde 38 ] - 2004 S. İCRA VE İFLAS KANUNU [ Madde 39 ] - 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 125 ] "İçtihat Metni" Mahalli mahkemece verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı vekili tarafından istenmesi üzerine, bu İşle ilgili dosya mahallinden Daireye gönderilmiş olmakla okundu ve gereği görüşülüp düşünüldü: İİK'nın 38. maddesine göre, İcra Dairesi'ndeki kefaletler, ilam mahiyetini haiz belgelerden olup, ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabidir. İİK'nın 39. maddesine göre de; ilama müstenit takip, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrar. Somut olayda alacaklı tarafından borçlu Şeref aleyhinde şikayete konu takip dosyalarında bonolara dayalı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takip başlatılmıştır. Ebazer ise, 29.06.1999 tarihinde İcra Müdürlüğü'ne müracaat ederek icra kefili olmuştur. İcra Müdüriüğü'nce gerekli prosedür tamamlanmış ve kefile icra emri gönderilerek aleyhinde hacizler tatbik edilmiştir. İcra kefaleti kambiyo senedinden ayrı bir taahhüdü İçerdiğinden, Borçlar Kanunu'nun 125. maddesine göre 10 yıllık zamanaşımı süresine tabi olup, icra kefili yönünden yapılan son işlem tarihinden, yenileme ve de şikayet tarihine kadar bu zamanaşımı süresi gerçekleşmemiştir. O halde, mahkemece yukarıda açıklanan nedenlerle, borçlu (icra kefili) Ebazer'in zamanaşımı itirazının reddi yerine, yazılı gerekçeyle şikayetinin kabulüyle icranın geri bırakılmasına karar verilmesi isabetsizdir. Sonuç: Alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK 366 ve HUMK'nın 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), 29.06.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

2. Hukuk Dairesi, 2024/1578 E., 2024/7989 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varKonya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un (4721 sayılı Kanun) 6 ncı ve 194 üncü maddeleri; 2004 sayılı Kanun'un 39 uncu maddesi;
2. Hukuk Dairesi         2024/1578 E.  ,  2024/7989 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : Konya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Hukuk Dairesi SAYISI : 2023/3048 E., 2023/2933 K. KARAR : Başvurunun esastan reddi İLK DERECE MAHKEMESİ : Konya 3. Aile Mahkemesi SAYISI : 2023/95 E., 2023/1799 K. Taraflar arasındaki anlaşmalı boşanma protokolünden kaynaklı tapu iptali ve tescili davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan rapor dinlendikten sonra dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili dava dilekçesinde özetle; tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, taraflar arasında hazırlanan protokole göre Konya İli ... İlçesi ... Mahallesi 29139 ada 1 nolu parselde bulunan ... Mahallesi ... Sokak ... Evleri C-1 Blok 11.Kat 48 Nolu dairenin 1/2 hissesini boşanma kararının kesinleşmesinden sonra ... ... adına devredileceğinin tespitine ve protokolün onaylanmasına karar verildiği, ancak davalının mahkeme kararı kesinleşmiş olmasına rağmen taşınmazın 1/2 hissesinin devrine yanaşmadığını, müşterek çocuğa da dava konusu taşınmazı satacağına dair mesajlar gönderdiğini belirterek dava konusu taşınmazın 1/2 hissesinin davacı adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP Davalı vekili cevap dilekçesinde özetle; tapu devir işlemlerini gerçekleştirmek üzere ... Tapu Sicil Müdürlüğü'nden 77996 sıra numarası ile randevu aldığını ancak davacının tapu masraflarından kendi hissesine düşen kısmı karşılayamayacağını söylediği için randevunun iptal edildiğini, davacının Kasım-Aralık aylarında davalının vekilini de arayarak hisse devri için ne yapabileceğini sorduktan sonra devir için payına düşen masrafı ödeyemeyeceğini söylediğini, dolayısıyla devir işlemlerinin davacıdan kaynaklı nedenlerle yerine getirilemediğini belirterek davanın reddini talep etmiştir. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; tarafların Çumra Asliye Hukuk Mahkemesi (Aile Mahkemesi Sıfatıyla) 2022/576 Esas, 2022/595 Karar sayılı ilamı ile boşandıkları, boşanma ilamında "Konya İli, ... İlçesi, ... Mah., 29139 Ada, 1 parselde bulunan ... Mahallesi ... Sok. ... Evleri C1 Blok, Kat:11, Daire: 48 nolu müşterek konutun 1/2 hissesinin boşanma kararının kesinleşmesinden sonra davalı ... ... adına devredileceğinin tespitine" karar verildiği ve taşınmazın davalı adına kayıtlı olup 1/2 hissesinin davacı adına devredilmediği anlaşılmakla, davacının davasının kabulü ile davalı adına kayıtlı, Konya İli, ... İlçesi, ... Mah., 29139 Ada, Parsel No:1, Blok:C1, Kat:11, 48 nolu bağımsız bölüme ilişkin tapu kaydının 1/2 hissesinin iptali ile, davacı adına tapuya kayıt ve tesciline, davalı aleyhine yargılama giderleri ve vekalet ücretine karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili istinaf başvurusunda bulunmuştur. B. İstinaf Sebepleri Davalı vekili yasal süresi içerisinde verdiği istinaf dilekçesinde özetle; tapu devrinin davacıdan kaynaklı nedenle gerçekleştirilemediğini, bu nedenle davanın kabulü ile yargılama giderlerinden sorumlu tutulmasının hatalı olduğunu belirterek İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılmasına karar verilmesini talep etmiştir. C. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; taraflar arasında görülen boşanma davasının duruşmasında, davacı konumunda olan erkeğin dava konusu taşınmazın 1/2 hissesini boşanma kararının kesinleşmesinden sonra davalı kadın adına devir edeceğini beyan ettiği, boşanma ilamında da boşanma kararının kesinleşmesinden sonra devir işlemlerinin yapılacağının tespitine karar verilmek sureti ile işbu kararın 15.09.2022 tarihinde kesinleştiği, dosyamız davalısı erkeğin 12.09.2022 tarihinde henüz boşanma kararı kesinleşmeden devir için tapudan randevu aldığı gibi davalının üçüncü kişi ile yaptığı randevu iptaline dair görüşmeden işbu randevunun davacıdan kaynaklı nedenle iptal edildiğinin kabul edilemeyeceği, davacının dosyaya sunduğu mesaj kayıtları ile davalının, dava konusu evi üçüncü kişiye satacağı yönündeki söylemleri nedeni ile davalının işbu davanın açılmasına sebebiyet verdiği anlaşılmakla, davanın kabulü ile yargılama giderlerinden davalının sorumlu tutulmasında isabetsizlik olmadığı gerekçesiyle başvurunun esastan reddine karar verilmiştir. V. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri Davalı vekili temyiz dilekçesinde özetle; kadının tapu devri için erkekten herhangi bir talepte bulunmadığını, kadının devir masraflarını reddetmesi nedeniyle devrin gerçekleştirilemediğini, davalının kötü niyetli olmaması nedeniyle yargılama giderlerinden sorumlu tutulmasının hatalı olduğunu, davanın reddine karar verilmesi gerektiğini ileri sürerek kararın bozulmasına karar verilmesini talep etti. C. Gerekçe 1. Uyuşmazlık ve Hukuki Nitelendirme Uyuşmazlık, anlaşmalı boşanma protokolünden kaynaklı tapu iptali ve tescili davası neticesinde mahkemece davanın kabulü ile davalı adına olan tapunun iptaline karar verilmesinin hatalı olup olmadığı ile erkek aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmesinin hukuka aykırı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. 2. İlgili Hukuk 4721 sayılı Türk Medeni Kanun'un (4721 sayılı Kanun) 6 ncı ve 194 üncü maddeleri; 2004 sayılı Kanun'un 39 uncu maddesi; 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (6100 sayılı Kanun) 369 uncu maddesinin birinci fıkrası ile 371 inci maddesi. 3. Değerlendirme 1.Bölge Adliye Mahkemelerinin nihai kararlarının bozulması 6100 sayılı Kanun'un 371 inci maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı hâlinde mümkündür. 2.Temyizen incelenen karar, tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dayandıkları belgelere, uyuşmazlığa uygulanması gereken hukuk kuralları ile hukuki ilişkinin nitelendirilmesine, dava şartlarına, yargılama ve ispat kuralları ile kararda belirtilen gerekçelere göre usul ve kanuna uygun olup davalı vekilce temyiz dilekçesinde ileri sürülen nedenler kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir. VI. KARAR Açıklanan sebeplerle; Temyiz olunan Bölge Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı Kanun'un 370 inci maddesinin birinci fıkrası uyarınca ONANMASINA, Aşağıda yazılı temyiz giderinin temyiz edene yükletilmesine, Dosyanın İlk Derece Mahkemesine, kararın bir örneğinin Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 30.10.2024 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
12. Hukuk Dairesi, 2020/5470 E., 2020/9801 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Bölge Adliye Mahkemesi
tam metni aç
Öte yandan İİK'nun 39. maddesinde;
12. Hukuk Dairesi         2020/5470 E.  ,  2020/9801 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : ... Bölge Adliye Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı Bölge Adliye Mahkemesince verilen kararın müddeti içinde temyizen tetkiki alacaklı tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü : Alacaklı tarafından başlatılan ilamlı icra takibinde borçlunun icra mahkemesine başvurusunda, takip konusu alacağın, ilamın karar tarihinden itibaren 10 yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra takibe konulduğunu ileri sürerek icranın geri bırakılmasını talep etmiş mahkemece, zamanaşımı süresinin başlangıcının kesinleşme tarihi olması gerektiği dayanak ilamda kesinleşme şerhinin olmadığı, kesinleşmiş olsa dahi kararın kesinleştiğinin davalı alacaklıya tebliğ edilmediği ve buna ilişkin bir iddianın dahi olmadığını belirterek, İİK’nun 33/a maddesindeki icranın geri bırakılması şartların oluşmadığı gerekçesi ile istemin reddine karar verildiği, alacaklının istinaf yoluna başvurusu üzerine Bölge Adliye Mahkemesince, istinaf başvurusunun kabulü ile mahkeme kararının kaldırılmasına, şikayetin kabulü ile icranın geri bırakılmasına karar verildiği, kararın alacaklı tarafından temyiz edildiği anlaşılmaktadır. 6098 sayılı TBK’nun 156. maddesinde (818 sayılı EBK 135. md.); “Zamanaşımının kesilmesiyle yeni bir süre başlar. Borç bir senetle ikrar edilmiş veya bir mahkeme ya da hakem kararına bağlanmış ise, yeni süre her zaman on yıldır.” hükmüne yer verilmiş olup yine TBK’nun 157. maddesinde (818 sayılı EBK 136. md. ) “Bir dava veya def’i yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, dava süresince tarafların yargılamaya ilişkin her işleminden veya hakimin her kararından sonra yeniden işlemeye başlar. Zamanaşımı, icra takibiyle kesilmişse, alacağın takibine ilişkin her işlemden sonra yeniden işlemeye başlar.” hükmüne yer verilmiştir. Öte yandan İİK'nun 39. maddesinde; “İlama müstenit takip, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrar” hükmüne yer verilmiştir. İlam verildiği tarihten itibaren on yıl içinde borçluya tebliğ edilirse bu tebliğ tarihinden itibaren yeni bir on yıllık süre başlar. Borçlu bu hükmü temyiz eder ve hüküm Yargıtay'ca onanmak suretiyle kesinleşirse, on yıllık zamanaşımı süresi, hükmün kesinleştiği tarihten itibaren başlar. (Prof. Dr. Baki Kuru İcra İflas Hukuku 3. Baskı Cilt III Sayfa 2178). Bu durumda; ilam karar verildiği tarihten itibaren on yıl içinde borçluya tebliğ edilirse, bu tebliğ tarihinden itibaren yeni bir on yıllık zamanaşımı süresi işlemeye başlar (TBK m.157/ EBK m.136). Borçlu bu hükmü temyiz eder ve hüküm Yargıtay’ca onanmak suretiyle kesinleşirse, on yıllık zamanaşımı süresi hükmün (ilamın) kesinleştiği tarihten itibaren işlemeye başlar. (Prof. Dr. Baki Kuru İcra İflas Hukuku Elkitabı Sayfa 779 ve 3. Baskı Cilt III Sayfa 2179). Somut olayda, takip dayanağı 03/05/2006 karar tarihli ilamın Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 08/04/2008 tarih ve 2006/12220 E. - 2008/4636 K. sayılı kararı ile onandığı ve mevcut dosyada takibe dayanak ilamın takip tarihinde de henüz kesinleştiğine ilişkin bilgi ve belge olmadığı görülmekle, bu tarihten sonra 27/02/2018 tarihinde 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmeden takibin yapıldığı anlaşılmaktadır. O halde; Bölge Adliye Mahkemesince, borçlunun İİK’nun 33/1. maddesine dayalı zamanaşımı itirazının, takip konusu ilamın kesinleşmeden takibe konulabilecek ilamlardan olduğu ve zamanaşımının ilamın karar tarihinden başlatılması gerektiği gerekçesi ile zamanaşımı itirazının kabulü ile icranın geri bırakılmasına karar verilmesi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Davalı alacaklı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, ... Bölge Adliye Mahkemesi 18. Hukuk Dairesi'nin 10.06.2020 tarih ve 2018/2130 E. - 2020/811 K. sayılı kararının yukarıda yazılı nedenlerle, 5311 sayılı Kanun ile değişik İİK'nun 364/2. maddesi göndermesiyle uygulanması gereken 6100 sayılı HMK'nun 373/2. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, dosyanın kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 16/11/2020 gününde oybirliğiyle karar verildi.
12. Hukuk Dairesi, 2018/6829 E., 2019/7579 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varİcra Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Alacaklı tarafından borçlu aleyhine başlatılan ilamlı takipte, borçlu İcra Mahkemesi'ne başvurusunda; alacaklı yanın 13/03/2002 tarihinde verilen mahkeme kararına dayalı olarak 13 seneyi aşkın bir süre sonra takip başlattığını, İİK.nun 39/1. ve 818 Sayılı Borçlar Kanununun 135/2 maddesi gereğince zamanaşımının gerçekleştiğini belirterek takibin iptaline karar verilmesini talep ettiği, mahkemece da
12. Hukuk Dairesi         2018/6829 E.  ,  2019/7579 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :İcra Hukuk Mahkemesi Yukarıda tarih ve numarası yazılı mahkeme kararının müddeti içinde temyizen tetkikinin borçlu tarafından istenmesi üzerine bu işle ilgili dosya mahallinden daireye gönderilmiş olup, dava dosyası için Tetkik Hakimi ... tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve dosya içerisindeki tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü: Alacaklı tarafından borçlu aleyhine başlatılan ilamlı takipte, borçlu İcra Mahkemesi'ne başvurusunda; alacaklı yanın 13/03/2002 tarihinde verilen mahkeme kararına dayalı olarak 13 seneyi aşkın bir süre sonra takip başlattığını, İİK.nun 39/1. ve 818 Sayılı Borçlar Kanununun 135/2 maddesi gereğince zamanaşımının gerçekleştiğini belirterek takibin iptaline karar verilmesini talep ettiği, mahkemece davanın kısmen kabulüne karar verilerek icra emrinin iptal edildiği görülmektedir. İİK’nun 33/1. maddesinde; icra emrinin tebliği üzerine borçlu yedi gün içinde dilekçe ile icra mahkemesine başvurarak borcun zamanaşımına uğradığı veya imhal veya itfa edildiği itirazında bulunabilir. İtfa veya imhal iddiası yetkili mercilerce re'sen yapılmış veya usulüne göre tasdik edilmiş yahut icra dairesinde veya icra mahkemesinde veya mahkeme önünde ikrar olunmuş senetle tevsik edildiği takdirde icranın geri bırakılmasına karar verileceği hükmü düzenlenmiştir. İİK'nun 33.maddesi nazara alındığında icra emrinde, fazla talep edilen kalemlerin bulunması yada sair hususlarla takibin yapılamayacağının sübuta ermesi halinde hükmün, icranın geri bırakılması şeklinde kurulabileceği açık şekilde düzenlenmiş olup icra emrinin iptali doğru görülmemiştir. Öte yandan; HMK.nun 297.maddesine göre; hükmün hiçbir tereddüte yer bırakmayacak şekilde açık, anlaşılır olması gerektiği nazara alındığında, somut olayda mahkemece, gerekçe kısmında şikayete konu dayanak ilamın zamanaşımına uğradığına ilişkin bir kısım tespitler yapılmakta ise de, hüküm kısmında icra emrinin tamamının iptaline karar verilerek çelişki oluşturmaktadır. O halde HMK'nun 297 ve 298. maddelerine uygun olarak açık, net, anlaşılır ve infazda tereddüt oluşturmayacak nitelikte bir hükmün varlığından söz edilemeyeceğinden, yazılı şekilde hüküm tesisi de isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ : Borçlunun temyiz itirazlarının kısmen kabulü ile mahkeme kararının yukarıda yazılı nedenlerle İİK'nun 366. ve HUMK’nun 428. maddeleri uyarınca (BOZULMASINA), peşin alınan temyiz harcının istek halinde ilgiliye iadesine, ilamın tebliğinden itibaren 10 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 02/05/2019 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2014/582 E., 2016/85 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var... Ağır Ceza
tam metni aç
Görüldüğü gibi, söz konusu kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanununun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır.
Ceza Genel Kurulu         2014/582 E.  ,  2016/85 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : ... Ağır Ceza Davacı ...'ın haksız tutuklanma sonucu uğramış olduğu zararlar nedeniyle 150.000 Lira maddi ve 250.000 Lira manevi tazminatın yasal faizi ile birlikte davalı Maliye Hazinesinden tahsili talebiyle açtığı davada, talebin kısmen kabulü ile 26.785,60 Lira maddi, 15.000 Lira manevi tazminatın dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine ilişkin, ... Ağır Ceza Mahkemesince verilen ... gün ve ... sayılı hükmün davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay ... Ceza Dairesince ... gün ve ...-... sayı ile; “...Dava 466 sayılı Kanun hükümlerine dayalı tazminat istemine ilişkin olup; Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih ve 256-57 sayılı kararında 466 sayılı Kanunun 2. maddesindeki üç aylık sürenin başlangıcı için 21.04.1975 tarih ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına atıf yapılarak kesinleşen beraat kararından davacının haberdar olmasının aranması gerektiği şeklinde olup adı geçen kararda tazminat davasının ne zamana kadar açılması gerektiğine dair bir açıklama bulunmaması karşısında Borçlar Kanununun 60. maddesinde tazminat davasının, zarar verici fiil veya olayın vukuundan itibaren her halde 10 yıl sonra zamanaşımına uğrayacağı kabul edilmekle, kanun dışı yakalanan veya tutuklanan kimseler bakımından, yakalama veya tutuklama haksız fiili ceza davasının kesinleşmesi ile netleştiğinden bu tarih olayın vuku tarihi olup, bu tarihten itibaren 10 yıl dolduktan sonra 466 sayılı Kanuna göre tazminat istenemeyecektir. İncelemeye konu olan dosya kapsamına göre beraat kararının kesinleşme tarihinin 21.03.1989 olduğu, bu tarihden itibaren 10 yıl dolduktan sonra dava açıldığının anlaşılmış olması karşısında, davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesi” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise ... gün ve ... sayı ile; “Mahkememizce haksız tutuklama tazminatına ilişkin görülen davada tarafların beyanları alınmış maddi ve manevi tazminata ilişkin gerekli ekonomik ve sosyal incelemeler yaptırılmış, mahkememizde daha önce ... tarihinde karar verilmiş karar Yargıtay ... Ceza Dairesinin ... tarih ...-... sayılı kararı ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.03.2010 tarih 256-57 sayılı karara atıf yapılarak yasada öngörülmeyen 10 yıllık haksız fiile ilişkin zamanaşımı süresinin mevcut dosyada uygulama alanı bulacağı belirtilerek davanın reddi yerine kabulüne karar verilmesinin kanuna aykırı olduğundan bahisle mahkememiz kararının bozulmasına karar verildiği anlaşılmıştır. Mahkememizce yeniden esasa kaydı yapılarak taraf beyanları alınmış ve mahkememizin ... tarih ... sayılı kararında davacı lehine verilen ve kısmen kabul edilen maddi ve manevi tazminat biçimindeki kararın mahkeme gerekçesine göre doğru olduğu, bu konuda 10 yıllık haksız fiile ilişkin zamanaşımı süresinin işlemeyeceği, beraat kararının kesinleşme tarihinin 13.03.1989 olduğu, beraat kararının sanığa tebliğ edildiğine dair dosyada herhangi bir bilgi ve belge bulunmadığı gibi 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliğinden önce de davacının da davasında haklı olarak belirttiği üzere ortada esasen yasal bir engel bulunmamakla beraber davacının 12 Eylül 1982 dönemi (darbe döneminde) tutuklanmış olması ve bu dönemde toplum üzerinde ciddi sosyal ve siyasal baskıların bulunması ve bunun özellikle o dönemde tutuklanmış kişiler yönünden daha sonraki yıllarda gerek kendilerine gerekse ailelerine yönelik olarak bu baskı ve takiplerin bir müddet daha devam ettirildiği bu psikoloji ve baskı altında bulunan davacının da davasını hür ve aktif bir biçimde herhangi bir baskıya ve daha sonrasında gelebilecek tehlikelere maruz kalmadan takip edebileceği yönünde bir inancının bulunmadığı, bu hususun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin çeşitli kararlarında irdelendiği, söz konusu fiili imkansızlığın davacının davasını açmasının önünde engel teşkil ettiği, bu nedenle bu konuda haksız fiile ilişkin zamanaşımı hükümlerinin bu dosya itibari ile uygulanmasının adalete ve hakkaniyete aykırı sonuçlar doğuracağı, Türk Medeni Kanunu 4. maddesi gereğince 'Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir' biçimindeki kural da göz önünde bulundurularak Yargıtay .... Ceza Dairesinin ...-... sayılı kararına karşı direnilmesine karar vermek gerektiği" gerekçesiyle direnerek, ilk hükümdeki gibi karar vermiştir. Bu hükmün de davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 22.09.2014 gün ve 93639 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davasının süresinde açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; davacı ...'ın halkı hükümete karşı isyana teşvike iştirak suçundan 12.09.1980 tarihinde gözaltına alınarak 07.11.1980 tarihinde tutuklandığı, 38 ay tutuklu kaldıktan sonra 06.10.1983 tarihinde tahliye edildiği, ... ve Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askeri Mahkemesinin ... gün ve ... sayılı kararı ile beraatine hükmedildiği, kararın temyiz edilmeksizin 21.03.1989 tarihinde kesinleştiği, kesinleşmiş beraat kararının davacıya tebliğ edilmediği, gözaltına alınması ve tutuklanması nedeniyle 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca 20.12.2010 tarihinde açılan tazminat davasında yerel mahkemece 26.785,60 Lira maddi ve 15.000 Lira manevi tazminata hükmedildiği anlaşılmaktadır. 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca açılacak tazminat davalarının hukukumuza girişi ve hukuki niteliği konularına değinilmek suretiyle uyuşmazlık sağlıklı bir şekilde çözümlenebilecektir. Haksız ve hukuka aykırı olarak yakalanan veya tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası, ülkemizde ilk kez 1961 Anayasasında düzenlenmiş, 30. maddesinde, yakalama ve tutuklamanın hangi hallerde söz konusu olacağı açıklandıktan sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında işleme tâbi tutulan kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar kanuna göre Devletçe ödenir” hükmü yer almıştır. Anayasada yer alan bu düzenleme doğrultusunda, 15.05.1964 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren “Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki” 466 sayılı Kanunun 1. maddesinde 7 bend halinde, tazminatı gerektiren haller ayrıntılı olarak düzenlenmiş, 466 sayılı Kanunun 1. maddesinin 8. bendinde yer alan, aynı tür suçtan mahkûm olanlar, itiyadi suçlular ve suç işlemeyi meslek veya geçinme vasıtası haline getirenlerin tazminat isteyemeyeceklerine ilişkin hüküm 10.01.1991 gün ve 3696 sayılı Kanun ile kaldırılmıştır. Haksız yakalanan ve tutuklanan kimselere tazminat ödenmesi esası 1982 Anayasasında da sürdürülmüş ve 19. maddesinde yakalama ve tutuklama şartlarına işaret edildikten sonra maddenin son fıkrasında; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, kanuna göre, Devletçe ödenir” hükmüne yer verilmiştir. Anılan hüküm bu kez 17.10.2001 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4709 sayılı Kanunun 4. maddesi ile; “Bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklinde değiştirilmiştir. Devletimizin tarafı olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 5. maddesinde de kişilerin özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceği belirlenmiş ve maddenin son fıkrasında bu şartlara aykırı davranılması halinde mağdur olan herkesin tazminat istemeye hakkı olduğu esası kabul edilerek, bireyin keyfi olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmasının engellenmesi amaçlanmıştır. 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5320 sayılı CMK’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanunun 18. maddesi ile 07.05.1964 gün ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanun yürürlükten kaldırılmış ve 5271 sayılı Kanunun Yedinci Bölümünde, Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat ana başlığı altında, 141 ilâ 144. maddelerinde, tazminat isteme şartları ve sonuçları yeniden kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş ise de, 5320 sayılı Kanunun 6. maddesindeki; “(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ilâ 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır. (2)Bu tarihten önceki işlemler hakkında ise, 7.5.1964 tarihli ve 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkında Kanun hükümlerinin uygulanmasına devam olunur” hükmü uyarınca, 466 sayılı Kanun hükümleri 1 Haziran 2005 tarihinden önce gerçekleşen işlemler yönünden varlığını sürdürmektedir. Davaya konu işlem tarihi itibarıyla uygulanması gereken 466 sayılı Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki Kanunun 1. maddesi; “1. Anayasa ve diğer kanunlarda gösterilen hal ve şartlar dışında yakalanan veya tutuklanan veyahut tutukluluklarının devamına karar verilen; 2. Yakalama veya tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar kendilerine yazılı olarak hemen bildirilmeyen; 3. Yakalanıp veya tutuklanıp da kanuni süresi içinde hakim önüne çıkarılmayan; 4. Hakim önüne çıkarılmaları için kanunda belirtilen süre geçtikten sonra hakim kararı olmaksızın hürriyetlerinden yoksun kılınan; 5. Yakalanıp veya tutuklanıp da bu durumları yakınlarına hemen bildirilmeyen; 6. Kanun dairesinde yakalandıktan veya tutuklandıktan sonra haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraetlerine veya ceza verilmesine mahal olmadığına karar verilen; Mahkum olup da tutuklu kaldığı süre hükümlülük süresinden fazla olan veya tutuklandıktan sonra sadece para cezasına mahkum edilen kimselerin uğrayacakları her türlü zararlar, bu kanun hükümleri dairesinde Devletçe ödenir” hükmünü içermektedir. Kişilerin suçluluğu mahkeme kararı ile kesinleşmeden önce uygulanan yakalama ve tutuklama gibi koruma tedbirleri, bazen bir kısım zararların meydana gelmesine de neden olabildiğinden, hürriyetten yoksun kalanların haklarının teslim edilmesi amacıyla bu tedbirlerin uygulanması sonucu meydana gelen zararların tazminine yönelik olarak söz konusu düzenleme öngörülmüştür. Öğretide yer alan yaygın görüşe göre; mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına nazaran, kural olarak Devletin yargılama faaliyetinden dolayı mali sorumluluğu kabul edilmemekte, ancak kanun ile düzenleme yapılması halinde tazminat verilebileceği belirtilmektedir. Yakalama ve tutuklamanın haksızlığını giderici bir müessese olan tazminat sisteminin hukuki niteliği de tartışmalıdır. Haksız yakalanan ve tutuklanan kişilere karşı devletin tazminat sorumluluğunun dayanağı, farklı teorilere dayandırılmış şahsi kusur, yardım, kusursuz sorumluluk, haksız fiil, risk teorisi veya organ teorisi gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. Hakimlerin hukuki sorunluluklarını düzenleyen 6100 sayılı HMK'nun 46. maddesindeki genel kuralın tazminatın dayanağı olduğu görüşü şahsi kusur teorisini açıklamış, haksız yakalanan veya tutuklanan kişilere ödenen paranın tazminat değil devletin bu kişilere yardımı olduğunu ileri süren görüş de yardım teorisini ortaya koymuştur. Risk teorisi ise; toplumda herkesin kanun dışı yakalanma veya tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmakla beraber, uygulamada ancak bazı kişiler haksız olarak tutuklandığına, kamu düzeni faydası için bazı kimselerin zarar görebildiğine, bu zararın toplum tarafından giderilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Devletin kendisine organik olarak bağlı olan organlarının yaptığı işlemlerden doğan zarardan sorumluluğu da organ teorisi ile açıklanmıştır. Haksız fiil teorisine göre ise, hukuk düzeninin uygun bulmadığı, hukuka, kanuna, örf ve adete aykırı olan zarar verici filler haksız filler olup tazminat isteme hakkını doğuracaktır. Haksız fiile dayanan sorumluluk hukukunda da; kişinin hukuka aykırı ve kusurlu eylemleri ile sebep olduğu zarardan sorumluluğunu ifade eden kusur ilkesi ve kusuru aranmaksızın sadece kendisinin zarara sebep olması halinde zarardan sorumluluğunu ifade eden sebebiyet ilkesi olarak iki ilke ortaya çıkmaktadır. Diğer taraftan, adalet hizmetinin yürütülmesi sırasında bir zarar doğmuşsa kusurlu olup olmadığına bakılmaksızın devletin sorumlu tutulması gerektiği görüşü de kusursuz sorumluluk teorisi ile açıklanmıştır. Bu konuda, "Devletin tazminat sorumluluğu Anayasanın 2. maddesinde de; 'Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir' şeklinde açıklanan ilkede de belirtildiği üzere hukuk devleti sayılmanın bir gereği olarak bireylerin eşitliği, hak ve özgürlüklerin kullanılmasının teminatı olarak kusura dayanmayan (kusursuz) sorumluluk esasına dayanmaktadır" (Mustafa Albayrak, Fatma Özer, Fikret İlhan, Mustafa Erdoğan Koruma Tedbirleri Nedeniyle Tazminat Davaları, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s.1); "466 sayılı kanunda öngörülen maddi ve manevi tazminatlar, hakimlerin görevlerini yaparken kasıtlı olmayan fakat hizmet kusuru olarak nitelendirilebilecek hatalı davranış ve kararları ya da ihmali hareketleri ile haksız yakalama veya tutuklamaya sebep olduklarının anlaşılması üzerine devletin objektif sorumluluğunun kabul edilmesi nedeniyle ortaya çıkan tazminatlardır" (Hasan Köroğlu, Haksız Tutuklama Tazminatı, Adil Yayınevi, Ankara 1996, s.21) görüşleri ileri sürülmüştür. 466 sayılı Kanunun gerekçesinde de; “...yakalanmaları ve tutuklanmalarında kanuna uymayan bir cihet bulunmamakla beraber bilahare haklarında kovuşturma yapılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına veyahut beraatlerine karar verilerek bu suretle tutuklanmaları veya yakalanmalarının haksızlığı meydana çıkmış olanların da Devletten tazminat isteyebilecekleri ve bu tazminatın hukuki mesnedinin de objektif mesuliyet esasına istinat ettiği netice ve kanaatine varılmaktadır” açıklamasına yer verilmiştir. Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun 23.11.2004 gün ve 177-203 sayılı kararında ise; 466 sayılı Kanuna dayalı tazminatlarda, her türlü sorunun, öncelikle bu kanun normlarıyla çözümlenmesi gerektiği, açıklık bulunmayan ahvalde “tazminat hukuku” kıyaslamasına başvurulacağı, fiilin en ziyade “haksız fiil” benzeri olduğu gözetilerek çözüme ulaşılacağı vurgulanmıştır. Haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarının hukukumuzdaki tarihsel süreci ve hukuki niteliğine ilişkin bu genel açıklamalardan sonra 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davalarında azami bir dava açma süresinin olup olmadığı değerlendirilmelidir. 466 sayılı Kanunun 2. maddesinin birinci fıkrasında; “1 nci maddede yazılı sebeplerle zarara uğrayanlar, kendilerine zarar veren işlemlerin yapılmasına esas olan iddialar sebebiyle haklarında açılan davalar sonunda verilen kararların kesinleştiği veya bu iddiaların mercilerince karara bağlandığı tarihten itibaren üç ay içinde, ikametgahlarının bulunduğu mahal ağır ceza mahkemesine bir dilekçeyle başvurarak uğradıkları her türlü zararın tazminini isteyebilirler” hükmü yer almakta olup, maddede belirtilen üç aylık dava açma süresinin, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmektedir. Gerçekten 466 sayılı Kanun hükümlerine göre tazminat davalarının süresinde açılıp açılmadığına ilişkin uyuşmazlıklar Ceza Genel Kurulunun gündemine defalarca gelmiş ve istikrarlı bir şekilde, kanunun 2. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen üç aylık dava açma süresinin, 21.04.1975 gün ve 3-5 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, davacı hakkında açılan ve beraatle sonuçlanan ceza davasının kesinleştiğinin tebliği veya bu kesinleşmenin öğrenilmesinden itibaren başladığı kabul edilmiştir. Fakat sözü edilen dosyalarda 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için 2. maddede belirtilen üç aylık sürenin dışında esas alınacak azami bir sürenin olup olmadığı tartışılmamıştır. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun “Tazminat İsteminin Koşulları” başlıklı 142. maddesinin 1. fıkrasında yer alan; “Karar veya hükümlerin kesinleştiğinin ilgilisine tebliğinden itibaren üç ay ve her hâlde karar veya hükümlerin kesinleşme tarihini izleyen bir yıl içinde tazminat isteminde bulunulabilir” şeklindeki düzenlemeyle tebliğden itibaren üç ay ve her halde kesinleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde tazminat talebinde bulunulabileceği hüküm altına alınmıştır. 818 sayılı Borçlar Kanununun "Müruru zaman" başlıklı 60. maddesinde; zarar gören tarafın zararı ve failini öğrenme tarihinden itibaren bir yıl ve her halde fiilin vukuundan itibaren on yıl, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun "Zamanaşımı" başlıklı 72. maddesinde de, zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her hâlde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle tazminat isteminin zamanaşımına uğrayacağı belirtilmiştir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 13. maddesinde ise, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idari dava açmadan önce, bu eylemleri yazılı bildirim üzerine veya başka süretle öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve her halde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesini istemeleri gerektiği düzenlenmiştir. Görüldüğü gibi, söz konusu kanunlar uyarınca açılacak davalarda tebliğ ya da öğrenmeden başlayan asıl sürenin yanında eylem ya da işlem tarihinden itibaren azami dava açma süreleri öngörülmüş, 2004 sayılı İcra İflas Kanununun 39. maddesinde ise, ilama dayanan takibin, son muamele üzerinden on sene geçmekle zamanaşımına uğrayacağı hüküm altına alınmıştır. 466 sayılı Kanun hükümlerine göre açılacak tazminat davaları için de, 2. maddede belirtilen ve beraat hükmünün kesinleşmesinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren işleyen üç aylık sürenin dışında esas alınacak makul azami bir süre kabul edilmelidir. Özellikle 1982 Anayasasının "kişi hürriyeti ve güvenliği" ile ilgili olup tutuklama şartları ve haksız tutuklama işlemlerinden de bahsedilen 19. maddesinde yapılan; “bu esaslar dışında bir işleme tabi tutulan kişilerin uğradıkları zarar, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre, Devletçe ödenir” şeklindeki değişiklikten sonra, tazminat hukukunun genel prensiplerine göre 10 yıllık azami bir sürenin kabul edilmesi, hak arayışlarının kötüye kullanılacak biçimde süresiz kılınmasını önleyebileceği gibi adalet ve nasafet kurallarına da uygun ve isabetli olacaktır. Böylece, haksız yakalama ve tutuklama nedeniyle tazminat davalarına da hukukumuzdaki diğer tazminat davalarındaki gibi dava açmak için azami süre şartı getirilecek ve beraat ile sonuçlanmış ceza dava dosyalarının kesinleşmesinden sonra süresiz olarak 466 sayılı Kanuna göre dava açma keyfiliğinin de önüne geçilecektir. Nitekim Ceza Genel Kurulu'nun ... gün ve ...-.. ve .. gün ve ..-.. sayılı kararlarında da beraat hükmünün kesinleştiğinin tebliğinden veya öğrenilmesinden itibaren 3 ay ve her halde kararın kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde açılmayan tazminat davasının süresinde açılmadığının kabulü gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; ... ve Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askeri Mahkemesince ... gün ve ... sayı ile kurulan beraat hükmünün 21.03.1989 tarihinde kesinleştiği, 466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının ise kesinleşme tarihinden itibaren 10 yıl geçtikten sonra 20.12.2010 günü açıldığı anlaşıldığından, beraat hükmünün kesinleşmesinden itibaren 10 yıl içinde açılmayan tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerekirken, tazminat talebinin kısmen kabulüne karar verilmesi isabetsizdir. Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, "466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- ... Ağır Ceza Mahkemesinin ... gün ve ... sayılı direnme hükmünün, "466 sayılı Kanun hükümleri uyarınca tazminat davasının süresinde açılmadığından bahisle reddine karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi" isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 23.02.2016 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

İcra ve İflas Hukuku

Alacaklı (A), borçlu (B) aleyhine asliye hukuk mahkemesinden 15.01.2010 tarihinde kesinleşen bir alacak ilamına dayanarak 20.03.2015 tarihinde ilamlı icra takibi başlatmıştır. Bu takip dosyası kapsamında en son 10.05.2016 tarihinde borçlunun maaşına haciz müzekkeresi gönderilmiştir. Takip dosyası uzun süre işlem görmedikten sonra alacaklı (A), 25.06.2027 tarihinde dosyayı yenileyerek (B)’nin bir taşınmazına haciz konulmasını talep etmiştir. Borçlu (B), zamanaşımı iddiasıyla icranın geri bırakılmasını talep etmek istemektedir. Bu durumda, ilamlı icrada zamanaşımı kurumuna ilişkin aşağıdaki ifadelerden hangisi hukuken doğrudur?

A) Zamanaşımı süresi, ilamın kesinleşme tarihi olan 15.01.2010'dan itibaren on yıl olduğundan ve takip 2015'te başlatıldığından, takipteki sonraki işlemlerin zamanaşımının hesaplanmasında bir önemi bulunmamaktadır.
B) Alacaklının 2015 yılında başlattığı icra takibi zamanaşımını kesmiş ve 10.05.2016 tarihli son işlemden itibaren on yıllık yeni bir süre işlemeye başlamıştır; bu süre dolduğundan borçlunun zamanaşımı iddiası yerindedir.
C) İlamlı takiplerde zamanaşımı def'i, takibin kesinleşmesinden sonra takibi yürüten icra dairesine karşı bir itiraz olarak sunulabilir ve icra müdürü bu durumu re'sen dikkate alarak takibi durdurabilir.
D) 2015 yılında başlatılan takip, zamanaşımını durdurmuş olup, takip dosyasının işlemden kaldırıldığı süreler hesaba katılmadığından zamanaşımı süresi, durma süresi eklenerek hesaplanmalı ve takip devam etmelidir.
E) Mahkeme ilamları, nitelikleri gereği Türk Borçlar Kanunu'nda düzenlenen ve alacağın kaynağına göre değişen beş veya on yıllık genel zamanaşımı sürelerine tabi olduğundan, olayın esasına göre bu süreler değerlendirilmelidir.