4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 200

Türk Medeni Kanunu 200. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 200 - Koşullar değiştiğinde hâkim, eşlerden birinin istemi üzerine kararında gerekli değişikliği yapar veya sebebi sona ermişse alınan önlemi kaldırır. VII. Yetki

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

15 karar eşleşti
Hukuk Genel Kurulu, 2017/1881 E., 2020/127 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanunun 10.
Hukuk Genel Kurulu         2017/1881 E.  ,  2020/127 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 438. maddesinin 2. fıkrası hükmü gereğince direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağından davacı Hazine vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı Hazine vekili 20.10.1981 tarihli dava dilekçesinde; çekişme konusu Gebze ilçesi Darıca ... mevkiinde kain 2095 parsele uygulanan tapu kaydının 12.05.1955 tarihli ve 47 numaralı tapu kaydından intikal ve ifraz edildiğini, ifrazdan önce 28.05.1954 tarihli ve 86 numaralı tapu kaydı ile miktarı arttırılarak ve sekiz adet tapu kayıtlarının birleştirilmesi ile tek tapu kaydı oluşturulduğunu, tevhit ve tezyide esas teşkil eden Gebze Asliye Hukuk Mahkemesinin 1954/93 E., 192 K. sayılı kararında Hazine hasım gösterilmediğinden ve 2644 sayılı Kanun’un 31. maddesi şartlarına uymadığından geçerli olmadığını, kaldı ki taşınmazın deniz kumsalı niteliğinde olduğunun saptandığını, deniz sınırı ile taşınmazın sınırlarının Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kurulunun 13.03.1972 tarihli ve 7/4 sayılı kararına göre uzman bilirkişiler aracılığıyla tespit edilmesi gerektiğini, deniz ve onun tamamlayıcısı olan kumsal alanların devletin hüküm ve tasarrufu altında ve kamu malı niteliğinde olduğunu ileri sürerek 2095 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile Hazine adına tapuya tesciline, davalıların el atmalarının önlenmesi ile üzerinde bulunan tesislerin kal'ine karar verilmesini talep etmiş, yargılama aşamasında da taşınmaz üzerinde arzi irtifak hakkı sahiplerinin davaya dâhil edilmesini istemiştir. Davalı Cevabı: 5. Dava, ... Sahil Mahallesi İmar İdare ve Bakım İşleri A.Ş.'ye husumet yöneltilerek açılmış olup, taşınmaz üzerindeki arzi irtifak hakkı sahipleri davaya dâhil edilmiştir. 5.1. Davalı ... Sahil Mahallesi İmar İdare ve Bakım İşleri A.Ş. vekili 04.12.1981 tarihli cevap dilekçesinde; taşınmazın Eylül 1927 tarihli ve 104 numaralı tapu kaydı ve tedavül kayıtlarına göre yapılan tapulama tespitinin 23.3.1962 tarihinde kesinleşerek tapuya tescil edildiğini, davacının ileriye sürdüğü hususların bu tespit tarihinden önce olan nedenlere dayandığını, davanın 766 sayılı Kanun'un 31/2 maddesinde yazılı 10 senelik hak düşürücü süre geçirildikten sonra açıldığını, tescil davasının açıldığı tarihte Hazine'ye husumet yöneltilmesi zorunluluğu içeren Kanun hükmü bulunmadığından tescil ilamının Hazine'yi bağlayacağını, taşınmaza bitişik yitik kişilere ait arazilerin bulunmadığını, kıyının birkaç metresi hariç taşınmazın tamamen kara parçası olduğunu, plajın suni olarak meydana getirildiğini belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir. 5.2. Davaya dâhil edilen bir kısım arzi irtifak sahipleri yargılamaya katılarak davanın reddine karar verilmesini istemişlerdir. Mahkeme Kararı: 6. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.04.1987 tarihli ve 1981/327 E., 1987/150 K. sayılı kararı ile; 2095 numaralı parselin 16.08.1985 tarihli bilirkişi raporu, 19.09.1985 tarihli kroki ve 14.11.1986 tarihli harita mühendisi raporu ile belirlenen A, B, C, D kısımları tutarı olan 5054 m2’ye ilişkin tapu kaydının iptaline, E harfi ile gösterilen 4000 m2 tutarındaki yere ilişkin iptal talebinin reddine, davacının tescil talebinin Medeni Kanun (MK)’un 641. madde hükmü gereğince reddine ve tescil harici bırakılan 5054 m2’lik kısmın 775 sayılı Kanun gereğince belediyeye devir edilen yerlerden sayılmasına, 19.09.1985 ve 14.11.1986 tarihli krokilerde gösterilen tesisin E harfi ile belirtilen yere ait olması nedeniyle kal talebinin reddine, davacının meni müdahaleye ilişkin talebinin ise davalıların da istifadeye hakkı olmasına ve tescil harici bırakılan yer üzerinde kamu niteliğini kaldıracak müdahalelerinin muaraza şeklinde önlenmesine karar verilmiştir. 7. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı davalılar ... Sahil Mahallesi İmar İdare ve Bakım İşleri A.Ş. ile... vekilleri temyiz isteminde bulunmuşlardır. 8. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 23.12.1988 tarihli ve 1988/9740 E., 14747 K. sayılı kararı ile; hasımsız olarak açılan tescil ve yüzölçümün arttırılması davalarının Hazine'yi bağlamayacağı, ne var ki Hazine'nin 7 parça temel tapuların belirlenecek kapsamlarına itiraz edemeyeceği, MK’nın 931 ve dava açıldığı tarihte yürürlükte olan 766 sayılı Kanun'un 31/2 ve 3402 sayılı Kanun’un 12. maddelerinin deniz kumsalı niteliğindeki kamu malları hakkında Hazine'nin açtığı davalarda uygulanma yerinin olmadığı, hâl böyle olunca temel tapuların kapsamlarının sağlıklı olarak belirlenmesinden sonra dava konusu parselin bu yer içinde kalıp kalmadığının kesin olarak saptanması, varılacak sonuca göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle karar bozulmuştur. 9. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından bozma kararına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde 19.06.2001 tarihli ve 1989/472 E, 2001/381 K. sayılı kararı ile; 2095 sayılı parselin 1094.78 m2'lik kısmının kıyı kenar çizgisi ile deniz arasında kaldığı, devletin hüküm ve tasarrufu altında olan yerlerden olduğu gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile, dava konusu 2095 parselin bilirkişi rapor ve krokisinde kıyı kenar çizgisi ile deniz arasında kaldığı belirtilen 1094,78m2'lik kısmının davalı adına olan tapu kaydının iptali ile hazine adına tapuya kayıt ve tesciline ve bu kısıma vaki davalı tecavüzünün menine karar verilmiştir. 10. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin bu kararına karşı davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 11. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 03.05.2010 tarihli ve 2010/4307 E., 2010/5197 K. sayılı kararı ile; 14 Mart 2009 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 5841 sayılı Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasına "bu hüküm iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet ve diğer kamu tüzel kişileri dâhil tarafların sıfatına bakılmasızın uygulanır" cümlesi ve aynı Kanun’un 3. maddesi ile de 3402 sayılı Kanun’a " bu kanunun 12. maddesinin 3. fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır" şeklindeki geçici 10. madde eklendiği, öte yandan, 3402 sayılı Kanun'un 12/3. maddesinde öngörülen süre hak düşürücü süre olup kamu düzeni ile ilgili olduğu, diğer taraftan; her davanın açıldığı tarihteki koşullara bağlı olduğu, somut olayda, kadastro tespitinin kesinleştiği 23.03.1962 tarihinden itibaren dava tarihine kadar 10 yıllık sürenin geçtiğinin açık olduğu, ne var ki davalı yararına da 2644 sayılı Kanun’un 8 ve 9. maddelerinde öngörülen koşulların gerçekleşmediği ve belirlenen kıyı kenar çizgisine göre taşınmazın bir kısmının tanımı 3621 sayılı Kanun’un 4. maddesinde yapılan, kıyıda kaldığı keşfen sabit olduğu, hâl böyle olunca; yukarıda değinilen yasal düzenlemeler ve ilkeler gözetilmek suretiyle gerek işin esası gerekse yargılama masrafları avukatlık ücreti ve harç yönünden bir değerlendirme yapılması ve sonucuna göre karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuştur. 12. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından bozma kararına uyulmak suretiyle yapılan yargılama neticesinde 29.05.2012 tarihli ve 2011/73 E, 2012/233 K. sayılı kararı ile, 23.03.1962 yılında yapılan kadastro tespitinin kesinleştiği ve 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesi gereğince 10 yıllık hak düşürücü sürenin dolduğu gerekçesiyle davalı şirket yönünden hak düşürücü süre nedeniyle davanın usulden reddine, hak düşürücü süreye bağlı kararın davanın yargılaması sırasında değişen Kanun kapsamında verilen bir karar olması da gözetilerek davalı şirket vekili yararına avukatlık ücretine hükmolunmamasına, diğer bütün davalılar yönünden 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK)'nun 150/5. maddesinde yer alan düzenleme çerçevesinde davanın açılmamış sayılmasına karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 13. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı Hazine vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 14. Yargıtay 8. Hukuk Dairesince 10.12.2013 tarihli ve 2013/10428 E., 2013/18671 K. sayılı kararı ile; mahkemenin esasa ilişkin önceki kararı ve Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin yukarıda açıklanan bozma kararı ile temyize konu son mahkeme kararı tümüyle, 14.03.2009 tarihinde yürürlüğe giren 25.02.2009 tarihli 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un yürürlüğe girdiği 14.03.2009 tarihinden sonra verilmiş olup; bu Kanunun 2 ve 3. maddeleri ile getirilen yeni düzenlemelere dayanılarak oluşturulduğu, bu yasanın yürürlük tarihinden sonra Hazine’nin açtığı davalarda da 10 yıllık hak düşürücü süre uygulanmaya başlandığı, ne var ki, bozma ve mahkeme kararlarından sonra, son kararın temyizi aşamasında Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararıyla; “25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle 21.06.1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu'nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Kanun’a eklenen geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline” kararı verildiği ve bu iptal kararının 23.07.2011 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandığı, öyle ise, kesin hüküm hâlini almamış ve kazanılmış hakkın istisnasını teşkil eden bu durum karşısında 5841 sayılı Kanun hükümleri uyarınca davanın reddine ilişkin olarak kurulan hükmün verildiği tarih itibariyle doğru olduğu düşünülse ve ayrıca Anayasa'nın 153. maddesine göre iptal kararı geriye yürümez ise de, 10.03.1969 tarihli ve 1/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçe bölümünde belirtildiği üzere iptal, kesin şekilde çözüme bağlanmış uyuşmazlıkları etkilemeyeceği ve henüz anlaşmazlık hâli devam ediyorsa iptalin kapsamına gireceği, bu durumda davanın hak düşürücü süreden reddine ilişkin kurulan kararın Anayasa Mahkemesi'nin anılan iptal kararından sonra doğru olduğunun söylenemeyeceği, bozma ilamının dayanağını oluşturan yasa metni Anayasa Mahkemesince yukarıda değinildiği üzere iptal edilmiş olmakla artık taraflar yararına usuli kazanılmış hakkın gerçekleştiğinden söz edilemeyeceği, hâl böyle olunca, mahkemece, yukarıda açıklanan ilkeler doğrultusunda Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni yasal durum dikkate alınarak, inceleme yapılıp sonuca ulaşılması gerektiği, somut olayda; işin esasının ve dava konusu taşınmaz bölümünün, 28.11.1997 tarihli ve 5/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla belirlenen kıyı kenar çizgisine göre değerlendirilmesi ve ayrıca 19.01.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6099 sayılı Yasa'nın 16. maddesiyle 3402 sayılı Kanun’un 36. maddesine bazı ilaveler getiren 36/A maddesi hükmüne göre kadastro işlemleri sebebiyle açılan davalar nedeniyle yargılama giderlerinden ve avukatlık ücretinden davalı tarafın sorumlu tutulamayacağı hususunun da gözetilerek ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre bir karar verilmesi gerekçesiyle gerekçesiyle bozulmuştur. Direnme Kararı: 15. Gebze 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.05.2015 tarihli ve 2015/285 E., 2015/260 K. sayılı kararı ile; kesinleşen kadastro tespitine, yasada Hazine yönünden ayrık bir düzenleme olmamasına ve 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesi gereğince 10 yıllık hak düşürücü sürenin dava tarihinden önce dolmuş olmasına nazaran bozmanın isabetli olmadığı ve önceki kararın isabetli olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 16. Direnme kararı süresi içinde davacı Hazine vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 17. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; yerel mahkemece bozma kararına uyulmak suretiyle verilen kararın davalı yararına usuli kazanılmış hak oluşturup oluşturmadığı, burada varılacak sonuca göre 25.02.2009 tarihli ve 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesiyle 21.06.1987 tarihli 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümlenin ve 3. maddesiyle 3402 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. maddenin Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline ilişkin Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararının eldeki davaya uygulanıp uygulanamayacağı noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 18. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın “Kıyıdan yararlanma” başlıklı 43. maddesi; “Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyılarla sahil şeritlerinin, kullanılış amaçlarına göre derinliği ve kişilerin bu yerlerden yararlanma imkan ve şartları kanunla düzenlenir.” şeklindedir. 19. 3621 sayılı Kıyı Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinin ilgili kısmı; “…Kıyı Kenar çizgisi: Deniz, tabii ve suni göl ve akarsularda, kıyı çizgisinden sonraki kara yönünde su hareketlerinin oluşturulduğu kumluk, çakıllık, kayalık, taşlık, sazlık, bataklık ve benzeri alanların doğal sınırını, Kıyı: Kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasındaki alanı…” ifade eder, Aynı Kanun’un “Genel esaslar” başlıklı 5. maddesinin ilgili kısmı; “…Kıyılar, Devletin hüküm ve tasarrufu altındadır. Kıyılar, herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır, Kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararı gözetilir. Kıyıda ve sahil şeridinde planlama ve uygulama yapılabilmesi için kıyı kenar çizgisinin tespiti zorunludur…” şeklinde düzelenmiştir. 20. 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun “Kadastro tutanaklarının kesinleşmesi ve hak düşürücü süre” başlıklı 12. maddesinin ilgili 3. fıkrası şöyledir : "Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. " 21. 5841 sayılı Kanun'un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'un 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümle: "Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dahil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır. " 5841 sayılı Kanun'un 3. maddesi ile 3402 sayılı Kanun'a eklenen geçici 10. madde: "Bu Kanunun 12 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü, Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu iddiası ile yürürlük tarihinden önce açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış olan davalarda dahi uygulanır. " şeklindedir. 22. Bilindiği üzere, 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 2. maddesi ile 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesinin 3. fıkrasına eklenen cümle ve 3. maddesi ile eklenen geçici 10. maddesindeki hükmün iptali için Anayasa Mahkemesine başvurulmuş ve Anayasa Mahkemesince 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E, 2011/77 K sayılı karar ile anılan hükümlerin iptaline karar verilmiştir. 23. Anayasa Mahkemesinin 12.05.2011 tarihli ve 2009/31 E., 2011/77 K. sayılı kararında; iptale konu kuralların uygulanması hâlinde kıyı ya da orman niteliğinde olduğu belirlenen alanlar kadastro işlemleri sırasında özel mülk olarak tespiti yapılmış ve kadastro işlemlerinin kesinleşmesinden itibaren on yıldan daha fazla bir süre geçmiş ise bu alanlara ilişkin olarak kamu idaresi tarafından tapu iptali davası açılması olanağı ortadan kalkacağı, böylece kıyı ya da orman alanına dâhil olan bir taşınmaz üzerinde özel mülkiyet mümkün hâle geleceği, Anayasa 'nın 43 ve 169. maddelerinde temel bir değer olarak çevrenin korunması ve herkesin çevreden eşit şekilde yararlanması hakkını güvence altına almak amacıyla kıyıların ve ormanların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu belirtilerek bu alanlarda özel mülkiyet yasakladığı, bu nedenle belli bir sürenin geçmesiyle söz konusu alanlarda özel mülkiyet edinilmesi olanaklı olmadığı gerekçelerine yer verilerek anılan hükümlerin Anayasa 'nın 43. ve 169. maddelerine aykırı olduğundan iptaline karar verilmiştir. 24. Anayasa'nın 153. maddesi uyarınca, Anayasa Mahkemesinin iptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamamakta ve ancak Resmî Gazetede yayımlandıktan sonra yürürlüğe girmektedir. Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının yasama, yürütme ve yargı organları, idari makamlar, gerçek ve tüzel kişileri bağlayacağı açıktır. Diğer taraftan, 6100 sayılı HMK’nın 33. maddesinde “Hâkim, Türk hukukunu resen uygular.” şeklinde ifadesini bulan yasal ilke gözetildiğinde; Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarının kesin hüküm hâlini almamış derdest dosyalar yönünden uygulanmasının zorunluluğu ortadadır. 25. Bu durumda öncelikle üzerinde durulması gereken husus, yerel mahkeme kararının Yargıtay Özel Dairesince bozulmasından sonra, bozma kararının dayanağını oluşturan yasal düzenlemelerin Anayasa Mahkemesinin iptal kararına konu olması üzerine bozma kararına uyulmakla usule ilişkin kazanılmış haktan bahsedilip bahsedilemeyeceği meselesidir. 26. “Usulü kazanılmış hak” kavramı, davaların uzamasını önlemek, hukuki alanda istikrar sağlamak ve kararlara karşı genel güvenin sarsılmasını önlemek amacıyla Yargıtay uygulamaları ile geliştirilmiş, öğretide kabul görmüş ve usul hukukunun vazgeçilmez, ana ilkelerinden biri hâline gelmiştir. Anlam itibariyle, bir davada, mahkemenin ya da tarafların yapmış olduğu bir usul işlemi ile taraflardan biri lehine doğmuş ve kendisine uyulması zorunlu olan hakkı ifade etmektedir. 27. Mahkemenin, Yargıtayın bozma kararına uyması ile bozma kararı lehine olan taraf yararına bir usuli kazanılmış hak doğabileceği gibi, bazı konuların bozma kararı kapsamı dışında kalması yolu ile de usuli kazanılmış hak gerçekleşebilir. Bir mahkemenin Yargıtay dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen biçimde inceleme ve araştırma yapmak ve yine o kararda belirtilen hukuksal esaslar gereğince karar vermek yükümlülüğü oluşur. Bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozma kararında gösterilen ilkelere aykırı bulunması, usule uygun olmadığından bozma nedenidir. 28. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulunun 04.02.1959 tarihli ve 1957/13 E., 1960/5 K. ve 09.05.1960 tarihli ve 21/9 sayılı kararlarında açıklandığı üzere, bir mahkemenin Yargıtayca verilen bozma kararına uyması sonunda kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince karar verme mükellefiyeti meydana gelir ve bu itibarla mahkemenin sonraki hükmünün bozmada gösterilen esaslara aykırı bulunması, usule uygun sayılamaz ve bozma sebebidir; meğer ki, bu aykırılık sadece bozma kararında gösterilen bir usul kaidesine ilişkin bulunsun ve son kararın neticesini değiştirecek bir mahiyet arz etmesin. Mahkemenin bozma kararına uymasıyla meydana gelen durum uyarınca muamele yapma ve hüküm verme durumu, taraflardan birisi lehine ve diğeri aleyhine hüküm verme neticesini doğuracak bir durumdur ve buna usulü kazanılmış hak yahut usule ait kazanılmış hak denilmektedir. 29. Yargıtay içtihatları ile kabul edilen “usulü kazanılmış hak” olgusunun, birçok hukuk kuralında olduğu gibi yine Yargıtay içtihatları ile geliştirilmiş istisnaları bulunmaktadır. Mahkemenin bozmaya uymasından sonra yeni bir içtihadı birleştirme kararı ya da geçmişe etkili bir yeni kanun çıkması karşısında, Yargıtay bozma ilamına uyulmuş olmakla oluşan usulü kazanılmış hak hukukça değer taşımayacaktır. Benzer şekilde; uygulanması gereken bir kanun hükmü, hüküm kesinleşmeden önce Anayasa Mahkemesince iptaline karar verilirse, usulü kazanılmış hakka göre değil, Anayasa Mahkemesinin iptal kararından sonra oluşan yeni duruma göre karar verilebilecektir. Bu husus 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kararı (YİBK)'nda da “...Sonradan çıkan içtihadı birleştirme kararının, temyiz mahkemesinin bozma kararına uyulmakla meydana gelen usule ait müktesep hak esasının istisnası olarak, henüz mahkemede veya temyiz mahkemesinde bulunan işlere tatbiki gereklidir...” şeklinde ifade edilmiştir. Anayasa Mahkemesi iptal kararlarında da aynı ilke geçerlidir. Zira Anayasa Mahkemesinin iptal kararları usulü kazanılmış hakların istisnasını teşkil ederler (Hukuk Genel Kurulu’nun 20.12.2017 tarihli 2017/5-2575 E., 2017/1906 K. sayılı kararı). 30. Anayasa Mahkemesi de, usule ilişkin kazanılmış hak kavramına ilişkin olarak, Yargıtay içtihadının kararlı ve yerleşik bir biçimde uygulandığını, bu içtihadın öngörülebilir, belirli ve ulaşılabilir olduğunda ise kuşku bulunmadığını, dolayısıyla bozma kararı sebebiyle nihai anlamda sonuçlanmış bir karardan söz edilemeyeceğine göre sonradan Anayasa Mahkemesinin iptal kararı gözetilerek karar verilmesinin hukuki belirlilik ilkesi yönünden sorun teşkil etmediğini belirtmiştir (Halil Kadri Buldanlıoğlu ve Necip Buldanlıoğlu, B. No: 2015/10533, 4.4.2018, § 56-63). 31. Yapılan açıklamalar ışığı altında somut olayın incelenmesine gelince; davacı Hazine tarafından çekişmeli taşınmazların kıyıda kaldığı ileri sürülerek eldeki davanın açıldığı, yargılama sırasında 25.02.2009 tarihinde kabul edilen 5841 sayılı Kanun ile değişik 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12/3. maddesindeki; “...Bu tutanaklarda belirtilen haklara, sınırlandırma ve tespitlere ait tutanakların kesinleştiği tarihten itibaren on yıl geçtikten sonra, kadastrodan önceki hukuki sebeplere dayanarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz. Bu hüküm, iddia ve taşınmazın niteliğine yahut Devlet veya diğer kamu tüzel kişileri dâhil, tarafların sıfatına bakılmaksızın uygulanır” hükmünün getirilmesi üzerine Özel Dairece 03.05.2010 tarihinde yapılan temyiz incelemesi sonucu davanın hak düşürücü süre nedeniyle reddi gerektiği yönünden bozulduğu; mahkemece bozmaya uyularak yapılan yargılama sonunda 20.05.2012 tarihinde hak düşürücü süreden davanın reddine karar verildiği; hükmün Hazine vekili tarafından temyizi üzerine Özel Dairece, davada uygulanan kanun metninin Anayasa Mahkemesince iptal edildiği gerekçesi ile bozulduğu; mahkemece önceki kararda direnilmesi üzerine dosyanın Hukuk Genel Kuruluna geldiği anlaşılmaktadır. 32. Eldeki dava sonuçlanıp kesinleşmeden bu davaya uygulanabilecek olan kanun metni Anayasa Mahkemesince iptal edildiğine göre, iptal kararı sonucu oluşan durumun 28.06.1960 tarihli ve 21/9 sayılı YİBK’da da belirtildiği üzere maddi anlamda kesinleşmemiş ve derdest olan eldeki davaya da uygulanması zorunludur. 33. O hâlde; yerel mahkemece Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 34. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, kesinleşen kadastro tespiti gereğince 3402 sayılı Kanun’un 12/3. maddesine göre 10 yıllık hak düşürücü sürenin dava tarihinden önce dolmuş olduğu şeklindeki yerel mahkeme gerekçesinin yerinde olduğu, bu nedenlerle direnme kararının onanması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 35. Diğer taraftan 10.12.2013 tarihli Özel Daire bozma kararının 5. paragrafında taraflar ve dava konusu ilgili olmadığı anlaşılan “Davacı ile davalılardan Turgay 10.11.1983 tarihinde evlenmişler, 2.5.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 2.04.2012 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanunun 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK'nun 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.” şeklindeki ibarelerin maddi hata sonucu bozma kararında yer aldığı, dolayısıyla anılan ibarelerin bozma kararından çıkarılması gerektiği sonucuna varılmıştır. 36. Hâl böyle olunca; direnme kararı bu değişik gerekçe ile bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Özel Dairenin bozma kararının 5. paragrafında yer alan “Davacı ile davalılardan Turgay 10.11.1983 tarihinde evlenmişler, 2.5.2008 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 2.04.2012 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nın 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanunun 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK'nın 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir.” ibarelerinin maddi hata sonucu yazıldığı anlaşıldığından bozma kararından çıkarılmasına ve maddi hatanın bu şekilde düzeltilmesine, 2- Davacı Hazine vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda açıklanan değişik gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, Aynı Kanunun 440. maddesi uyarınca kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere 11.02.2020 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2020/302 E., 2022/1513 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
tam metni aç
Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir (Gümüş, Mustafa Alper, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; İstanbul 2007, s. 41-42). 21. Bu durumda; TMK’nın 194. maddesi uyarınca malik olan eş tarafından diğer eşin açık rızası alınmadan aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması durumunda yapılan bu işlemin “geçerli” kabul edilemeyeceği emredici hüküm
Hukuk Genel Kurulu         2020/302 E.  ,  2022/1513 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 16.09.2013 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan ...’in evli olduğunu, davalı eşin sadakat yükümlülüğüne aykırı hareket etmesi nedeniyle davacı tarafından davalı aleyhine 15.01.2013 tarihinde ... Aile Mahkemesinin 2013/54 E. sayılı dosyası ile boşanma davası açıldığını, ailelerin araya girmesi nedeni ile davacının davasından feragat ettiğini, bunun üzerine Mahkemece 28.02.2013 tarihli ve 2013/54 E., 2013/149 K. sayılı karar ile davanın reddine karar verildiğini, bu tarihten sonra davalı ...’in sadakat yükümlülüğüne aykırı davranışlarının devam ettiğini, mal kaçırmak kastıyla eşlerin aile konutu olarak kullandıkları dava konusu taşınmazı malik olmayan davacı eşinin rızasını almaksızın taraflarla aynı mahallede oturan davalılardan ... isimli şahsa 26.03.2013 tarihinde devrettiğini, aile konutunu kötü niyetle devralan ...’ün dava konusu taşınmazı yine aynı mahallede yaşayan ve mahalle muhtarı olan ...'na 13.08.2013 tarihinde devrettiğini, her iki satışın da muvazaalı olduğunu, satış bedellerinin gerçeği yansıtmadığını, her iki satış tarihinde de taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığını ve diğer davalıların da bu durumu bildiklerini, malik eş ... tarafından davalılardan ...’e gerçekleştirilen satış işleminden sonra müvekkil ... aleyhine 22.07.2013 tarihinde ... Aile Mahkemesinin 2013/699 E. sayılı dosyası ile boşanma davası açıldığını, bu davaya karşılık müvekkili ... tarafından ...’e 29.07.2013 tarihinde ... Aile Mahkemesinin 2013/717 E. sayılı dosyası ile bağımsız tedbir nafakası davası açıldığını, yargılamaların devam ettiğini ileri sürerek malik olmayan davacı eşin rızası olmadan aile konutunun kötü niyetle diğer davalılara devrini sağlayan satış işlemlerinin iptali ile aile konutunun tekrar davalı ... adına tesciline ve tapu kaydına aile konutu şerhi işlenmesine karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı: 5. Davalı ... 21.10.2013 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davalı ... ile hiçbir aile bağının olmadığını, yirmi yıldır ambulans şöförü olarak görev yaptığını, mahallede tanınan ve iyi bir insan olduğunu, ...'in evi satmak istediğini kahvede öğrendiğini, bunun üzerine tarafların evine gittiğini, eşlerin bu esnada evde olduklarını, kendisine çay ikram ettiklerini, davacı ...'e satışa rızası olup olmadığını sorduğunu, davacının bizzat kendisine “sen tanıdığım bir abisin, bu yeri başkası alacağına sen al” dediğini, belediyeye gidip imar plan dairesinden ve tapu dairesinden araştırmalar yaptığını, taşınmaz üzerinde aile konutu şerhi bulunmadığını, hiçbir zaman mal kaçırma gibi kanunsuz ve usulsüz bir işin içine girmediğini, tüm anlattıklarına dair görgü tanıklarının bulunduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 6. Davalı ... 21.10.2013 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, inşaat işiyle uğraştığını, taşınmazı inşaat yapmak için ...'ten satın aldığını, satın aldığı tarihte evin boş olduğunu, tapu ve belediyeden yaptığı araştırmalar sonucunda satışa engel bir durum olmadığı gibi taşınmaz kaydında aile konutu şerhinin de bulunmadığını, vekili tarafından sunulan 06.12.2103 tarihli ikinci cevap dilekçesinde ise, müvekkilinin tapu kaydına güvenerek taşınmazı iyi niyetle satın aldığını, tapuda bildirilen satış bedelinin düşük miktarda harç ödemek amacıyla “belediye emlak rayiç değeri” üzerinden gösterildiğini, her ne kadar muhtar olması nedeniyle diğer davalılarla el ve işbirliği içerisinde olduğu iddia edilmişse de 2009 yılında muhtarlık görevinin son bulduğunu, kaldı ki muhtar olduğu iddia edilen ... Mahallesinin Türkiye’nin en kalabalık nüfuslu mahallesi olduğunu, mahallede oturan herkesi tanımasının mümkün olmadığını, dolayısıyla dava ve cevaba cevap dilekçesinde ileri sürülen bu iddianın gerçeği yansıtmadığını, müvekkilinin taşınmazı satın aldığı tarihte arsa üzerinde bulunan evin boş hâlde olduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 7. Davalı ... vekili 31.12.2013 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, müvekkilinin eşini bir başka kadın ile aldattığı iddiasının doğru olmadığını, eşlerin ortak aldıkları karar ile evlerini sattıklarını, eşlerin ortak çocuklarının hasta olduğunu, müvekkilinin ekonomik durumunun iyi olmadığını, çocuğun tedavisi nedeniyle bankalara borçlandığını, paraya olan ihtiyaç nedeni ile müvekkilinin tek malvarlığı olan taşınmazını satmak zorunda kaldıklarını, taşınmazı ...’e sattığı 26.03.2013 tarihinde müvekkili ...’in değişik bankalara olan toplamda 73.330,55TL miktarda borç ödediğini, çocuğun okulu nedeniyle evi satın alan ...’ten yaz tatiline kadar evde oturma yönünde süre talep edildiğini, ...’ün de bu isteği kabul etmesi nedeniyle eşlerin evde oturmaya devam ettiklerini, 2013 yılı Temmuz ayında evden taşınmaları gerektiği hâlde davacının müvekkili ile tatil meselesi yüzünden tartışma çıkardığını, şahitlerin huzurunda kadının eşine ağza alınmayacak küfürler ettiğini, sonrasında ortak çocuğu da yanına alarak evi terk ettiğini, ailesinin yanına yerleştiğini, müvekkilinin tek başına kaldığını, zorunluluk gereği yeni bir ev kiraladığını, eşini ortak hayatı yeniden kurmak amacıyla bu eve davet ettiğini, davacının eşiyle barışmak istemediğini, bu nedenle müvekkili tarafından davacı ... aleyhine 22.07.2013 tarihinde ... Aile Mahkemesinin 2013/699 E. sayılı dosyası ile boşanma davası açıldığını, bu davaya karşılık ... tarafından da müvekkile 29.07.2013 tarihinde ... Aile Mahkemesinin 2013/717 E. sayılı dosyası ile bağımsız tedbir nafakası davası ve 16.09.2013 tarihinde de kötü niyetli olarak eldeki davayı açtığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 8. ... Aile Mahkemesinin 22.06.2016 tarihli ve 2013/883 E., 2016/756 K. sayılı kararı ile; davacı tarafından aile konutu iddiası ile 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 194. maddesi uyarınca tapu iptal ve tescil talebinde bulunmuş ise de; malik olan eş ...'in dava konusu taşınmazı davacının bilgisi dışında sattığı ve diğer davalılarla el ve iş birliği içinde kötü niyetli olarak hareket ettiği iddiasının ispat edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 9. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 10. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 20.06.2018 tarihli ve 2018/3649 E. ve 2018/7760 K. sayılı kararı ile; “...Davacı, dava konusu taşınmazın aile konutu olduğu iddiası ile Türk Medeni Kanununun 194. maddesi uyarınca satışın iptali ve tescil talebinde bulunmuştur. Dava konusu taşınmazın, davacının eşi ... tarafından 16.03.2013 tarihinde davalılardan ...'e devredildiği, ...'ün de 13.08.2013 tarihinde taşınmazı davalılardan ...'na devrettiği anlaşılmaktadır. Aile konutu olan taşınmazın, hak sahibi olan eş tarafından üçüncü kişiye devri, davacının açık rızasını gerektirmektedir (TMK m. 194/1) (HGK'nun 24.05.2017 tarih 2017/2-1604 esas, 2017/967 karar sayılı kararı). Bu rıza alınmamıştır. Toplanan delillerden davalılardan... ve ...'in birbirlerini tanıdıkları, taşınmazın aile konutu olduğunu bildikleri, el ve iş birliği içinde kısa süre içinde taşınmazı devrederek, kötü niyetli olarak hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Bu sebeplerle davanın kabulü gerekirken, reddine karar verilmesi doğru bulunmamış ve bozmayı gerektirmiştir,...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 11. ... Aile Mahkemesinin 07.10.2019 tarihli ve 2019/510 E., 2019/380 K. sayılı kararı ile önceki kararda yer alan gerekçenin yanında; toplanan delillere göre taşınmazın davacı ... ile davalılardan ... tarafından aile konutu olarak kullanıldığı konusunda bir ihtilaf bulunmadığı, davacı tanığı ... beyanında “davalı ...'in yaklaşık sekiz yıl öncesinde de bu taşınmazı satmayı düşündüğünü, ancak o tarihte bunun gerçekleşmediği, taşınmaz satıldıktan sonra davalı ...'in ...'den kendisine bir ev satın aldığını, taşınmazı ilk satın alan ...'ün taşınmazda bulunan büfeyi bir arkadaşına kiraladığını ve kirasını da ...'ün aldığını” ifade ettiği, yine davacı tanığı ... beyanında “davalı ...'in davacı eşine taşınmazın satılması için çok baskı yaptığını davacının da bunun üzerine ...'e, bu yer nasılsa satılacak bari sen al” dediği, diğer tanık beyanlarına göre de dava konusu taşınmazda uzun yıllar satılık levhasının asılı olduğu, eşlerin evin satışı konusunda birlikte karar verdikleri, evin satışından elde edilen gelir ile borçların ödendiği, TMK’nın 194. maddesi uyarınca malik olmayan eşin açık rızası hususunda geçerlilik şeklinin düzenleme altına alınmadığı, dolayısıyla söz konusu “rızanın” şekle tabi olmaksızın sözlü olarak da verilebileceği, somut olayda muvazaalı bir satıştan söz edilemeyeceği, özellikle davacı tanığı ...'in beyanından “malik olmayan davacı eş ...'in bu satışa muvafakatinin bulunduğu ve davalı ...'e evi satın alması için açıkça onay verdiğinin” anlaşıldığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 12. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 13. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; aile konutu olarak kullanılan taşınmaz hakkında; davalı malik olan eş tarafından işlem tarafı olan davalı ...’e yapılan devir işlemine malik olmayan davacı eşin açık rızasının bulunup bulunmadığı, bulunmadığı sonucuna varıldığı takdirde işlem tarafı olmayan üçüncü kişi konumundaki davalı ...’nın “malik olmayan eşin açık rızasının bulunmadığı” durumunu bildiği veya bilmesi gerektiğinin ispatlanıp ispat edilip edilemediği, buradan varılacak sonuca göre TMK’nın 194. maddesi uyarınca dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı eş adına tesciline karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 14. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 15. Bilindiği üzere TMK’nın “Eşlerin hukuki işlemleri” başlıklı 193. maddesi "Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, eşlerden her biri diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilir” şeklindedir. 16. Aynı Kanun'un 194. maddesinin 1. fıkrasında ise “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz” hükmü düzenleme altına alınmıştır. Anılan maddenin gerekçesine göre aile konutu; eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, acı ve tatlı günleri içinde yaşadığı anılarla dolu bir alan olarak tanımlanmıştır. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 193. maddesi dikkate alındığında kural olarak eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlem yapma serbestîsi kabul edilmişken, aynı Kanun’un 194. maddesi ile bu kurala istisna getirilmiş ve aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması esası kabul edilmiştir. Bu düzenleme ile malik olmayan eşe, aile konutu ile ilgili tapu kütüğüne şerh verilmesini isteme hakkı tanınmış, eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek, eşlerin hukukî işlem özgürlüğü aile birliğinin korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa dahi aile konutuna ilişkin olarak; eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutuyla ilgili kira sözleşmesini feshedemeyecek, aile konutunu devredemeyecek ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamayacaktır. Malik olmayan eşin izni için şekil şartı bulunmamakla birlikte, iznin açık olması gerekmektedir. Açık rızanın varlığını ispat yükü ise aile konutu ile ilgili tasarrufta bulunana aittir. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde öngörülen sınırlandırma, taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulduğu için değil, konut aile konutu vasfı taşıdığı için getirilmiştir. Bu sebeple taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Nitekim aile konutu şerhi kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Aksi düşünce ile tasarruf yetkisine ilişkin sınırlamanın şerh ile başlayacağı kabul edilmiş olur. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da bu vasıf ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. 19. Eş söyleyişle malik olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde tek başına aile konutunu ayni bir hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 24.05.2017 tarihli ve 2017/2-1604 E., 2017/967 K.; 30.03.2021 tarihli ve 2017/2-2809 E., 2021/367 K. sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir (Gümüş, Mustafa Alper, Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; İstanbul 2007, s. 41-42). 21. Bu durumda; TMK’nın 194. maddesi uyarınca malik olan eş tarafından diğer eşin açık rızası alınmadan aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması durumunda yapılan bu işlemin “geçerli” kabul edilemeyeceği emredici hüküm gereğidir. Diğer eşin, geçerli olmayan işlemin iptali için dava açabileceği kuşkusuzdur. 22. Diğer yandan yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı üzere; TMK’nın 194. maddesinde öngörülen aile konutu ile ilgili sınırlandırma, taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulduğu için değil, konutun aile konutu olma özelliği nedeniyle getirildiğinden, taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Bu nedenle işlem tarafı üçüncü kişinin iyi niyetli olup olmamasının önemi bulunmamaktadır. Başka bir ifade ile TMK’nın 194. maddesine dayalı davalarda; işlem tarafı üçüncü kişi konumunda bulunan davalının iyi niyet iddiasına dayanak, devir tarihinde taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmadığı savunması önemini kaybetmiş, madde metninde yer alan “açık rıza” koşulu davalıya ispat külfeti olarak yüklenmiştir. Nitekim benzer hususlar Hukuk Genel Kurulu’nun 15.04.2015 tarihli ve 2013/2-2056 E., 2015/1201 K. sayılı kararı ile de benimsenmiştir. 23. Yapılan açıklamalar çerçevesinde somut olaya gelince; dava konusu taşınmazın aile konutu olduğu konusunda Mahkeme ve Özel Daire arasında çekişme bulunmamaktadır. Dava konusu taşınmazın, malik olan eş davalı ... tarafından 26.03.2013 tarihinde diğer davalı ...’e, ... tarafından da 13.08.2013 tarihinde diğer davalı ...’na devredildiği anlaşılmaktadır. Davacının aile konutu olarak kullanılan taşınmazın kendi “açık rızası” alınmadan devredildiği iddiasına ilişkin ..., ... ve ...’i dinlettiği, bu tanıklardan ...’un davacının abisi olduğu, taraflarla aynı mahallede oturduğu, aynı zamanda mahallenin kahvesini işlettiği, eniştesi olan ... dışındaki diğer davalılar ... ve ... ile uzun yıllardır arkadaş olmaları nedeni ile yakından tanışıp görüştüklerini, kız kardeşi ile davalı eşi arasında uzun yıllardır var olan problemleri tarafların bildiklerini, hatta ...’e “insan arkadaşının ailesine bunu yapar mı” diye sorduğunda ...’ün kendisine “beni öldürsen ben buradan çıkmam” dediğini, evin diğer davalı ...’e satılacağını duyması üzerine bizzat yaşanan sıkıntıları anlattığını, bu nedenle evi almaması gerektiğini ...’e söylediğini, ...’in ise “burayı ne olursa olsun alacağım, ben müteahhitlik yapacağım, onun için burayı almak istiyorum” şeklinde beyanda bulunduğu, diğer davacı tanığı ...’in davalı eşin kuzeni olduğu, taraflarla aynı mahallede oturduğu, beyanında taşınmazı satın alan... ve ...’in evin aile konutu olarak kullanıldığını bildiklerini, tarafların birlikte oturup kalktıklarını, evin ...’e devredilmesi anı da dahil olmak üzere eşlerin ortak çocukları ile birlikte dava konusu evde yaşamaya devam ettiklerini, ...’in evi boşaltması nedeni ile davacının evden mecburen ayrılmak zorunda kaldığını belirttiği, yine davacı tanığı ...’in de taraflarla aynı mahallede oturduğu, davacının evin satışına rızasının bulunmadığını, eşler arasında yaşanan sıkıntıların herkesçe bilindiğini, eşler ortak çocukları ile birlikte evde otururlarken evin devredildiğini, evin diğer davalı ...’e satılacağını duyması üzerine arkadaşı olan ...’e eşler arasındaki problemleri anlattığını, evi satın almaması gerektiğini söylediğini, ...’in kendisini dinlemeyerek evi satın aldığını, sonrasında ...’in kendisine “bu evin bir sürü pürüzü varmış aldığıma da pişman oldum” şeklinde beyanda bulunduğu görülmüştür. Davalı malik ...’in kardeşleri... ve ...’i dinlettiği, her iki tanığın da davacının taşınmazın satışına “açık rızasının” olduğuna dair görgüye dayalı bilgileri bulunmamakla birlikte genel ifadelerle davacının evin satılacağını bildiğini ifade ettikleri, taşınmazı ilk satın alan ...’ün tanık olarak yeğeni ..., aynı mahllede oturan ve tapu memuru olarak görev yapan ... ve mahallede işyeri bulunan ...’ü dinlettiği, her üç tanığın da davacının taşınmazın satışına “açık rızasının” olduğuna dair görgüye dayalı bilgileri bulunmadığı, aynı şekilde son alıcı ... tarafından tanık olarak dinletilen ...’nin de savunmayı ispatlar nitelikte görgüsünün bulunmadığı anlaşılmıştır. 24. Yukarıda açıkça belirtildiği gibi, TMK’nn 194. maddesi uyarınca malik olmayan eşin izni için her ne kadar bir geçerlilik şekli öngörülmemiş, söz konusu iznin bir şekle tabi olmadan verilebileceği düzenleme altına alınmışsa da, maddenin ifadesinden verilen iznin “açık” olması gerektiği hususu tartışmasızdır. Somut olayda toplanan deliller ve dinlenen tanık beyanları uyarınca aile konutu niteliğini taşıyan taşınmazın devir işlemine davacının “açık rızasının” olduğu davalılar tarafından ispatlanamadığı gibi Özel Daire bozma kararında belirtildiği şekilde işlemin tarafı olmayan ve üçüncü kişi konumunda bulunan ...'nın tarafları tanıdığı, taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığını bildiği, dolayısıyla işlem tarafı olan diğer davalı ... ile el ve iş birliği içinde hareket ettiği anlaşılmaktadır. Hâl böyle olunca TMK’nın 194/1. maddesi eşin açık rızasını aradığından, davalılar arasında gerçekleştirilen devir işleminin geçerli olduğunu kabul etmek mümkün değildir. 25. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, TMK’nın 1023. maddesi ile “Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” hükmünün düzenleme altına alındığı, dava konusu taşınmazın kaydında aile konutu şerhi bulunmadığı, dolayısıyla davalıların TMK’nın 1023. maddesinde yazılı iyi niyet iddiasının dinlenebileceği düşünülürse de somut olayda aile konutu olduğunu bildiği hâlde malik olmayan eşin açık rızasını almadan devir işlemini gerçekleştiren davalıların bu iddiasının dinlenemeyeceği, dolayısıyla direnme kararının açıklanan bu nedenlerle genişletilerek bozulması gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 26. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 27. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere,15.11.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2019/765 E., 2022/1369 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
tam metni aç
Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir (Gümüş, M.A., Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; ... 2007, s. 41-42). 20. Bu durumda; TMK’nın 194. maddesi uyarınca malik olan eş tarafından diğer eşin açık rızası alınmadan aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması durumunda yapılan bu işlemin “geçerli” kabul edilemeyeceği emredici hüküm gereğidir.
Hukuk Genel Kurulu         2019/765 E.  ,  2022/1369 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Aile Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar, davacı vekili ile davalılardan ... ve ... mirasçıları vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 2. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili 18.09.2012 tarihli dava dilekçesinde; müvekkili ile davalılardan ...’nün evli olduklarını, eşlerin ... ili, ... ilçesi ... Mahallesi, 417 ada, 7 parselde kayıtlı A Blok 1. Kat, 6 numaralı bağımsız bölümü aile konutu olarak kullandıklarını, davalının ekonomik durumu çok iyi iken işlerinin kötüye gitmeye başladığını, adına kayıtlı birçok taşınmazını satarak borçlarını ödemeye çalıştığını, ancak aile konutu olarak kullandıkları meskeni satacağını düşünemediğini, müvekkilinin rızası alınmaksızın 13.10.2011 tarihinde davalı ... tarafından aile konutu olduğunu bilen diğer davalılar ... ve ...’e ½ hisseli şekilde evin devredildiğini, 15.10.2011 tarihinde de alıcılar ile kira kontratı yapıldığını, böylece evde oturmaya devam edildiğini ileri sürerek dava konusu taşınmazın satış işleminin iptaline ve taşınmazın davalı ... adına tesciline karar verilmesini talep etmiştir. Davalılar Cevabı: 5. Davalılar ... ile ... mirasçıları vekili 01.03.2013 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, açılan davanın kötü niyetli ve haksız olduğunu, davalı ...’in davalı ... ve diğer davalıların murisi ...’e olan ticari borçlarına karşılık evi devrettiğini, buna ilişkin tarafların protokol ve ibraname düzenlediklerini, açılan icra takiplerinin takipsiz bırakıldığını, davalıya olan desteklerini sürdürmek amacıyla 15.10.2011 tarihli kira kontratını yaptıklarını, kira borcunun ödenmemesi nedeniyle ... adına icra takibine geçtiklerini, müvekkillerinin devir tarihinde dava konusu taşınmazın aile konutu olarak kullanıldığını bilmediklerini, zira tapuda böyle bir şerh bulunmadığını, davalı ...’in ... ve ...’de de evleri olduğunu, tüm bunların yanında davacının eşinin borçları hakkında bilgi sahibi olduğunu, borçları karşılığında evin devrine açıkça rızasının bulunduğunu ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. 6. Diğer davalı ... cevap dilekçesi sunmamıştır. Mahkeme Kararı: 7. ... Aile Mahkemesinin 10.09.2015 tarihli ve 2014/233 E., 2015/562 K. sayılı kararı ile; tüm dosya kapsamına göre davacının satıştan haberdar olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 8. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili ile davalılardan ... ile ... mirasçıları vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur. 9. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 10.10.2017 tarihli ve 2016/11009 E. ve 2017/10821 K. sayılı kararı ile; “...Dava, aile konutundan kaynaklanan tapu iptal ve tescil istemine ilişkindir. Mahkemece, davacının satıştan haberdar olduğu gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 194/1. maddesine göre, “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz.” Bu madde hükmü ile aile konutu şerhi “konulmuş olmasa da” eşlerin birlikte yaşadıkları aile konutu üzerindeki fiil ehliyetleri sınırlandırılmıştır. Sınırlandırma, aile konutu şerhi konulduğu için değil, zaten var olduğu için getirilmiştir. Bu sebeple tapuya aile konutu şerhi verilmese bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Zira dava konusu taşınmaz şerh konulmasa dahi aile konutudur. Eş söyleyişle şerh konulduğu için aile konutu olmamakta, aksine aile konutu olduğu için şerh konulabilmektedir. Bu nedenle aile konutu şerhi konulduğunda, konulan şerh “kurucu” değil “açıklayıcı” şerh özelliğini taşımaktadır. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, “emredici” niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. Türk Medeni Kanununun 193. maddesi hükmü ile eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle olan hukuki işlemlerinde özgürlük alanı tanınmış olmakla birlikte Türk Medeni Kanununun 194. madde hükmü ile eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukuki işlem özgürlüğü, “aile birliğinin korunması” amacıyla sınırlandırılmıştır. Buna göre, eşlerden biri diğer eşin “açık rızası bulunmadıkça” aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz. Bu cümleden hareketle, aile konutunun maliki olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde, aile konutunun başkası adına devir edilerek, tescil edilmesi gibi “tek başına” bir ayni hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma “ancak diğer eşin açık rızası alınarak” yapılabilir. Türk Medeni Kanununun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tabi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin "açık” olması gerekir. Somut olayda, davalı eş dava konusu aile konutu üzerinde diğer davalılar adına devir ederek tescil ettirmiş, bu işlem sırasında davacı eşin açık rızası alınmamıştır. Hukuk Genel Kurulunun 15.04.2015 tarih ve 2013/2-2056 esas, 2015/1201 karar günlü kararında açıkça ifade edildiği ve Dairemizce de aynen benimsendiği üzere eşin açık rızası alınmadan yapılan işlemin geçerli olduğunu kabul etmek imkansızdır. Eş söyleyişle eşin "açık rızası alınmadan" yapılan işlemin "geçersiz olduğunu" kabul etmek zorunludur. Gerçekleşen bu durum karşısında yukarıda açıklanan yasal düzenleme ile ilkelere uygun değerlendirme yapılarak davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde ret hükmü kurulması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir,...” gerekçesiyle karar bozulmuştur. Direnme Kararı: 10. ... Aile Mahkemesinin 14.05.2019 tarihli ve 2019/66 E., 2019/332 K. sayılı kararı ile önceki kararda yer alan gerekçenin yanında; toplanan delillere, dinlenilen tanık beyanlarına göre davacının eşi ...’in borçlarından haberdar olduğu, alacaklılarla eşi ile birlikte görüştüğü, hatta iki evden hangisinin verileceğini kararlaştırdıkları, toplantıda davacının bizzat hazır bulunduğu, hâl böyle olunca “satıştan haberi olmadığını iddia etmesinin” hayatın olağan akışına aykırı olduğu, dolayısıyla somut olayda davacının rızasının var olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 11. Direnme kararı yasal süresi içerisinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 12. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; aile konutu olarak kullanılan taşınmaz hakkında; davalı malik olan eş tarafından diğer davalılara yapılan devir işlemine, malik olmayan davacı eşin açık rızasının bulunup bulunmadığı, buradan varılacak sonuca göre 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 194. maddesi uyarınca dava konusu taşınmazın tapu kaydının iptali ile davalı eş adına tesciline karar verilip verilemeyeceği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 13. Uyuşmazlığın çözümü bakımından ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar görülmektedir. 14. Bilindiği üzere TMK’nın “Eşlerin hukuki işlemleri” başlıklı 193. maddesi "Kanunda aksine hüküm bulunmadıkça, eşlerden her biri diğeri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlemi yapabilir.” şeklindedir. 15. Aynı Kanun'un 194. maddesinin 1. fıkrasında ise “Eşlerden biri, diğer eşin açık rızası bulunmadıkça, aile konutu ile ilgili kira sözleşmesini feshedemez, aile konutunu devredemez veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamaz” hükmü düzenleme altına alınmıştır. Anılan maddenin gerekçesine göre aile konutu; eşlerin bütün yaşam faaliyetlerini gerçekleştirdiği, yaşantısına buna göre yön verdiği, acı ve tatlı günleri içinde yaşadığı anılarla dolu bir alan olarak tanımlanmıştır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 193. maddesi dikkate alındığında kural olarak eşlerin birbirleri ve üçüncü kişilerle her türlü hukukî işlem yapma serbestisi kabul edilmişken, aynı Kanun’un 194. maddesi ile bu kurala istisna getirilmiş ve aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması esası kabul edilmiştir. Bu düzenleme ile malik olmayan eşe, aile konutu ile ilgili tapu kütüğüne şerh verilmesini isteme hakkı tanınmış, eşlerin aile konutu ile ilgili bazı hukuksal işlemlerinin diğer eşin rızasına bağlı olduğu kuralı getirilerek eşlerin hukukî işlem özgürlüğü “aile birliğinin’’ korunması amacıyla sınırlandırılmıştır. Tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa dahi aile konutuna ilişkin olarak; eşlerden biri diğer eşin açık rızası bulunmadıkça aile konutuyla ilgili kira sözleşmesini feshedemeyecek, aile konutunu devredemeyecek ve aile konutu üzerindeki hakları sınırlayamayacaktır. Malik olmayan eşin izni için şekil şartı bulunmamakla birlikte, iznin açık olması gerekmektedir. Açık rızanın varlığını ispat yükü ise aile konutu ile ilgili tasarrufta bulunana aittir. 17. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesinde öngörülen sınırlandırma, taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulduğu için değil, konut aile konutu vasfı taşıdığı için getirilmiştir. Bu sebeple taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Nitekim aile konutu şerhi kurucu değil açıklayıcı niteliktedir. Aksi düşünce ile tasarruf yetkisine ilişkin sınırlamanın şerh ile başlayacağı kabul edilmiş olur. Anılan madde hükmü ile getirilen sınırlandırma, emredici niteliktedir. Dolayısıyla bu haktan önceden feragat edilemeyeceği gibi eşlerin anlaşmasıyla da bu vasıf ortadan kaldırılamaz ve açık rıza ancak “belirli olan” bir işlem için verilebilir. 18. Bir başka deyişle; malik olan eş, aile konutundaki yaşantıyı güçlüğe sokacak biçimde tek başına aile konutunu ayni bir hakla sınırlandıramaz. Bu sınırlandırma ancak diğer eşin açık rızası alınarak yapılabilir. Nitekim bu ilkeler Hukuk Genel Kurulunun 24.05.2017 tarihli ve 2017/2-1604 E., 2017/967 K.; 30.03.2021 tarihli ve 2017/2-2809 E., 2021/367 K. sayılı kararlarında da aynen benimsenmiştir. 19. Türk Medeni Kanunu’nun 194. maddesi yetkili eşin izni için bir geçerlilik şekli öngörmemiştir. Bu nedenle söz konusu izin bir şekle tâbi olmadan, sözlü olarak dahi verilebilir. Ancak maddenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, iznin “açık” olması gerekir (Gümüş, M.A., Türk Medeni Kanununun Getirdiği Yeni Şerhler; ... 2007, s. 41-42). 20. Bu durumda; TMK’nın 194. maddesi uyarınca malik olan eş tarafından diğer eşin açık rızası alınmadan aile konutu üzerindeki hakların sınırlandırılması durumunda yapılan bu işlemin “geçerli” kabul edilemeyeceği emredici hüküm gereğidir. Diğer eşin, geçerli olmayan işlemin iptali için dava açabileceği kuşkusuzdur. 21. Diğer yandan yukarıda ayrıntılarıyla açıklandığı üzere; TMK’nın 194. maddesinde öngörülen aile konutu ile ilgili sınırlandırma, taşınmazın tapu kaydına aile konutu şerhi konulduğu için değil, konutun aile konutu olma özelliği nedeniyle getirildiğinden, taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmasa bile o konut aile konutu özelliğini taşır. Bu nedenle işlem tarafı üçüncü kişinin iyi niyetli olup olmamasının önemi bulunmamaktadır. Başka bir ifade ile TMK’nın 194. maddesine dayalı davalarda; işlem tarafı üçüncü kişi konumunda bulunan davalının iyi niyet iddiasına dayanak, devir tarihinde taşınmazın tapu kaydında aile konutu şerhi bulunmadığı savunması önemini kaybetmiş, madde metninde yer alan “açık rıza” koşulu davalıya ispat külfeti olarak yüklenmiştir. 22. Yapılan açıklamalar çerçevesinde somut olaya gelince; dava konusu taşınmazın aile konutu olduğu hakkında Mahkeme ve Özel Daire arasında çekişme bulunmamaktadır. Dava konusu taşınmazın, malik olan eş davalı ... tarafından 13.10.2011 tarihinde diğer davalılar ... ve ...’e ½ hisseli şekilde evi devredildiği anlaşılmaktadır. Davacı aile konutu olarak kullanılan taşınmazın kendi “açık rızası” alınmadan devredildiği iddiasına ilişkin ... ve ...’yi dinletmiş, davalılardan ... ve ... mirasçıları ise devir işlemine malik olmayan eşin “açık rızasının var olduğu” savunmasına ilişkin ..., ... ve ...’nu dinletmiştir. Davacı tanığı ...’ın davalı eş ...’in uzun süredir arkadaşı olduğu, maddi olarak yaşadığı sıkıntılar nedeniyle davalının evi satacağını bildiği, aile konutunu alıcılara gezdirdiği sırada orada bulunduğu ve beyanında “evde davacının olmadığını, kızının olduğunu, gelen kişilerin evin aile konutu olarak kullanıldığını gördüklerini” ifade ettiği, diğer davacı tanığı ...’in eşlerin ortak çocuğu olduğu, aile konutunu devralan kişilerin evi görmeye geldikleri anda orada bulunduğu, babasının gelen kişilere evi gezdirdiği, babasının kendisine borçları nedeniyle evi gezdirdiğini açıkladığı, annesine bu olayı üzülmesin diye anlatmadığı ve beyanında “satıştan annesinin haberi olmadığını, devirden birkaç ay sonra apartman kapıcısından evin satıldığını öğrendiğini” ifade ettiği görülmüştür. Buna karşılık davalı tanıkları ...’in davalılardan ...’ın, ...’ın ...’in ve ...’nin ise ...’nün çalışanları olduğu, ... ve ...’ın beyanlarından; davalılardan ...’in, diğer davalılar ... ve ... ile olan ticari ilişkileri nedeniyle bir evin satışına ilişkin bir toplantı yapıldığı, bu toplantının ...’e ait şirkette gerçekleştiği, toplantı anında davacı ...’ın da orada olduğu, toplantı sonucunda ...’e ait bir evin diğer davalılara devredileceği konusunda anlaştıklarına şahit oldukları ancak bu evin hangi ev olduğunu bilmedikleri, ayrıca ...’in beyanında “davacının evin satışına muvafakat verip vermediğini bilmediğini” açıkça ifade ettiği, ...’ın ise toplantının yapıldığı yerde çay kahve servisi yapması nedeni ile ara sıra toplantı salonuna girmesi nedeniyle olaylara vakıf olduğu ve beyanında “... hanımın herhangi bir konuşmasını duymadım. Ben ... hanımın kocası ile birlikte evi teklif etmesi nedeni ile kocasının işlerinden haberdar olduğunu düşünüyorum” dediği, ...’nin beyanlarından ise; davacının, eşinin işlerinin kötüye gittiğinden haberdar olduğu, işyerine devamlı gelip gitmesi nedeniye “evin satılmasından davacının haberinin olduğunu düşünüyorum” şeklinde beyanda bulundukları anlaşılmıştır. 23. Yukarıda açıkça belirtildiği gibi, TMK’nn 194. maddesi uyarınca malik olmayan eşin izni için her ne kadar bir geçerlilik şekli öngörülmemiş, söz konusu iznin bir şekle tâbi olmadan verilebileceği düzenleme altına alınmışsa da, maddenin ifadesinden verilen iznin “açık” olması gerektiği hususu tartışmasızdır. Somut olayda toplanan deliller ve dinlenen tanık beyanları uyarınca aile konutu niteliğini taşıyan taşınmazın devir işlemine davacının “açık rızasının” olduğu, davalılar tarafından ispatlanamamıştır. Dolayısıyla TMK’nın 194/1. maddesi eşin açık rızasını aradığından, davalılar arasında gerçekleştirilen devir işleminin geçerli olduğunu kabul etmek mümkün değildir. 24. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, TMK’nın 1023. maddesi ile “Tapu kütüğündeki tescile iyi niyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka aynî hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur” hükmünün düzenleme altına alındığı, dava konusu taşınmazın kaydında aile konutu şerhi bulunmadığı, dolayısıyla davalıların TMK’nın 1023. maddesinde yazılı iyi niyet iddiasının dinlenebileceği düşünülürse de somut olayda aile konutu olduğunu bildiği hâlde malik olmayan eşin açık rızasını almadan devir işlemini gerçekleştiren davalıların bu iddiasının dinlenemeyeceği, dolayısıyla Özel Daire bozma kararının açıklanan bu nedenlerle genişletilerek direnme kararının bozulması gerektiği yönünde görüş bildirilmiş ise de bu görüş yukarıda açıklanan sebeplerle Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. 25. O hâlde, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. 26. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Davacı vekilinin temyiz itirazının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen “Geçici Madde 3” atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Aynı Kanun’un 440. maddesi uyarınca kararın tebliğ tarihinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 25.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi.
3. Hukuk Dairesi, 2016/1435 E., 2017/12005 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
tam metni aç
ve ...'ın teyzesi olduğu, bu nedenle de, TMK.'nın 04.05.2007 tarih ve 5650 Sayılı Kanunla değişik 505. maddesi uyarınca davacıların saklı paylı mirasçılardan olmadıkları sonucuna varılarak, davacıların tenkis taleplerinin reddine karar verilmiş;
3. Hukuk Dairesi         2016/1435 E.  ,  2017/12005 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki vasiyetnamenin iptali ve tenkis davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, süresi içinde davacılar tarafından temyiz edilmesi üzerine; temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra, dosya içerisindeki kağıtlar okunup gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacılar; muris ... 'ın 02/09/2010 tarihinde sahibi olduğu ve hisseleri bulunan ... ili ... ilçesindeki taşınmazlarını ölümünden sonra Türkan ...'a kalmak üzere vasiyet ettiğini, vasiyetnamenin düzenlendiği sırada muris ... 'ın temyiz kudretinden yoksun olduğunu, hastane kayıtları, sağlık karnesi ve tedavi kayıtlarının da bu durumu doğruladığını, ayrıca vasiyetname içeriğinin de bu durumu doğruladığını, vasiyetnameden çok kısa bir zaman dilimi sonra vefat ettiğini, murisin kanser hastası olduğunu, hastalığının en son aşamasında iken vasiyetnamenin tanzim edildiğini, vasiyetname içeriğinin de incelendiğinde murisin noterliğe giderek işlem yaptıramayadığını, murisin bunca yıllık kazanımlarını elinden çıkarmaması ve ölümünden hemen önce çıkartılmış görülmesinin iddialarını desteklediğini, murisin şüpheli ölümü ile ilgili olarak da akrabaları hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu, yatalak murisin korkutulması ve zorlanmasının da mevcut olduğunu, tüm bu nedenlerle 02/09/2010 tarihli vasiyetnamenin TMK 557 ve devamı maddeleri uyarınca iptalini, olmadığı takdirde müvekkillerinin saklı payları oranında vasiyetnamenin tenkisine karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Mahkemece; " TMK’nın 557 maddesinde sayılmak suretiyle belirtilen ölüme bağlı tasarrufun iptalini gerektirecek sebeplerin davaya konu vasiyetname için mevcut olmadığı, vasiyetnamenin kayıtsız ve şartsız yapılmış olduğu, kanunda öngörülen şekle ve usule uygun olduğu gerekçesiyle vasiyetnamenin iptali talebinin reddine; Dosyaya sunulan bilirkişi raporunda da açıkça vurgulandığı üzere; muris ... davacılardan ...'ın kardeşi, diğer davacılar ... ... ve ...'ın teyzesi olduğu, bu nedenle de, TMK.'nın 04.05.2007 tarih ve 5650 Sayılı Kanunla değişik 505. maddesi uyarınca davacıların saklı paylı mirasçılardan olmadıkları sonucuna varılarak, davacıların tenkis taleplerinin reddine karar verilmiş; sözkonusu karar davacılar tarafından temyiz edilmiştir. 1-) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, davacıların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir. 2-) Uyuşmazlık , ehliyetsizlik ve cebir şiddet korkuya dayalı vasiyetname tanzimi iddiasına dayalı iptal ve tenkis davası niteliğindedir . Dava tarihinde yürürlükte bulunan 1086 sayılı HUMK'nun 275.maddesine göre; ''Mahkeme, çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir. Hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişi dinlenemez.'' Fiil ehliyeti yokluğu; yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk gibi salt biyolojik nedenlere değil, aynı zamanda bilinç, idrak, irade gibi psikolojik unsurlara da bağlı olduğundan, akıl hastalığı, akıl zayıflığı gibi biyolojik ve buna bağlı psikolojik nedenlerin belirlenmesi, çok zaman hâkimlik mesleğinin dışında özel ve teknik bilgi gerektirmektedir. Hele fiil ehliyetinin nisbi bir kavram olması, kişiye, eylem ve işleme göre değişmesi bu yönde en yetkili sağlık kuruluşu olan ... Kurumundan rapor alınmasını da zorunlu kılmaktadır. Esasen TMK. nun 409/2. maddesinde de, akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceği hüküm altına alınmıştır. Somut olayda, mahkemece; murisin, vasiyetname tarihindeki sağlık durumunun tespit edilebileceği sağlık kuruluşlarına müzekkere yazılarak murise ait tıbbi evrak ve kayıtların celbi istenmiş; ancak murise ait tıbbi evrak ve kayıtlar temin edilemediğinden mahkemece dosya ... Kurumu'na gönderilmeden dosya üzerinden yargılama yapılarak karar verilmiştir. Dosya içindeki murise ait tek tıbbi kayıt olan iptale konu vasiyetnamenin eki niteliğindeki tek hekim imzalı sağlık raporunda ; murisin sorulan sorulara cevap verebildiği bu haliyle akit yapabilme ehliyetinin bulunduğuna kanaat edildiği belirtilmiştir.Ancak davacıların ve dinlenen bir kısım tanıkların beyanları murisin fiil ehliyetinin bulunmadığı yönündedir . O halde mahkemece yukarıda yapılan açıklamalar doğrultusunda; hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olmayan bir konu olan akıl hastalığı veya akıl zayıflığının bilirkişi raporu ile belirleneceği göz önünde bulundurularak dosyanın mevcut hali ile ... Kurumu'na gönderilerek murisin vasiyetname tarihindeki hukuki işlem ehliyeti yönünden inceleme yapılmasının talep edilmesi, varılacak sonuca göre bir hüküm kurulması gerekirken, yalnızca bir kısım tanık beyanları ve düzenleme şeklindeki vasiyetname ekinde bulunan tek hekim raporu göz önünde bulundurularak eksik incelemeye dayalı davanın reddi yönünde hüküm tesisi isabetsiz olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda (1) nolu bendde açıklanan nedenle davacının sair temyiz itirazlarının reddine, (2) nolu bendde açıklanan nedenlerle temyiz edilen hükmün temyiz eden davacılar yararına BOZULMASINA ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edenlere iadesine, 6100 sayılı HMK'nun geçici madde 3 atfıyla 1086 sayılı HUMK.nun 440.maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren 15 günlük süre içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.09.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
8. Hukuk Dairesi, 2015/17904 E., 2016/9068 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAile Mahkemesi
tam metni aç
Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanun'un 10.
8. Hukuk Dairesi         2015/17904 E.  ,  2016/9068 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi DAVA TÜRÜ : Katkı Payı Alacağı ve Katılma Alacağı Davacı-karşı davalı ... ile davalı-karşı davacı ... aralarındaki katkı payı alacağı ve katılma alacağı davasının asıl ve birleşen davanın kısmen kabulüne dair ... 2. Aile Hukuk Mahkemesi'nden verilen 16.04.2015 gün ve 146/311 sayılı hükmün duruşma yapılması suretiyle Yargıtay'ca incelenmesi davacı- karşı davalı vekili tarafından istenilmiştir. Dosya incelenerek işin duruşmaya tabi olduğu anlaşılmış ve duruşma için 26.04.2016 Salı günü tayin edilerek taraflara çağrı kağıdı gönderilmişti. Duruşma günü temyiz eden ... vekili Avukat ... geldi, karşı taraftan kimse gelmedi. Duruşmaya başlanarak temyiz isteğinin süresi içinde olduğu anlaşıldıktan ve hazır bulunanların sözlü açıklaması dinlendikten sonra duruşmaya son verilerek; dosya incelendi, gereği düşünüldü: KARAR Davacı ... vekili, boşanma ile birlikte açtığı davada dava dilekçesinde, davacının rehber öğretmen olduğundan sahibi olduğu ... Merkezi'ni 2000 yılından Mayıs 2004 yılına kadar çalıştırdığını, şirket gelirleri ile... plakalı aracın alındığını, şirketin Mayıs 2004 tarihinde Kemal Güzeller isimli şahsa 76.500,00 TL'ye satıldığını, ama bedelini davalının aldığını, şirkete ait araçlar küçük ortağa devredilir bahanesi ile aracın da davalıya devredildiğini, şirket devredildikten sonra şirketin ...Sandığından tahsil ettiği 70.000,00 TL civarı alacağı ve şirkete ait ... plakalı aracın satışından elde edilen 19.000,00 TL parayı da davalının tahsil ettiğini,... alınan 10.000 TL araç kredisini de davalının kullandığını, şirketin bulunduğu gayrimenkulün 2005-2006 yıllarına ait kira dönemi kira bedeli olan 9.000,00 TL'yi davalının tahsil ettiğini, davalının şirketteki hisse oranının % 10, davacının ise % 90 olduğunu, davalının davacıya ait toplam 178.550,00 TL paraya el koyduğunu açıklayarak fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 178.550,00 TL'nin davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir. Ayrıca birleşen davaya karşı dava olarak açtığı mal rejiminin tasfiyesi davasında,...adına kayıtlı iki taşınmaz, bir dükkan ve iki araca ilişkin mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak isteğinde bulunmuş, dava değerini şimdilik 1.000 TL göstermiş, 27.07.2010 tarihli ıslah dilekçesi ile dava değerini 20.000 TL'ye yükselterek dava tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir. -//- Davalı ... vekili, iddiaların doğru olmadığını, davalının geliri ve aile bütçesine katkısının daha fazla olduğunun davacı tarafından da kabul edildiğini, davalının tüm gelirini ailesi için harcadığını, ... Hizmetleri Ltd. Şti'ni kurarak eşini onore etmek için % 90 payını davacı, % 10 payını kendi adına yaptırdığını, şirketin ortak kazanç ile kurulduğunu, bu şirketin gelirlerinin şirket borçları ve ailenin ihtiyaçları için kullanıldığını, davacı adına da kayıtlı mallar olduğunu, davacının adına kayıtlı mallar dikkate alındığında maddi tazminat talep hakkı bulunmadığını ileri sürerek davanın reddini savunmuştur. Faruk vekili birleşen dava dilekçesinde ise, davalı kadın adına evlilik içinde edinilen üç taşınmaz ve bir araçla ilgili mal rejiminin tasfiye edilerek 1/2 şekilde paylaştırılmasını istemiş, dava dilekçesinde değer gösterilmeden maktu harç ile açılmış, tavzih dilekçesi ile değer 100.000 TL. olarak bildirilmiş ve nisbi harç bu değer üzerinden tamamlanmıştır. Mahkemece, ilk kararında davacı-birleşen davalı ... ...'in alacak davasının kısmen kabulü ile 36.250,00 TL alacağın ...'den tahsiline, fazlaya ilişkin istemin reddine, davalı-karşı davacı ...'in davasının tefrikiyle HMK 150/1. maddesi gereğince üç aylık yasal süre içerisinde yenileninceye kadar işlemden kaldırılmasına karar verilmiştir. ... vekilinin 30.1.2013 tarihli dilekçesi ile davalarını yenilemeleri üzerine tefrik edilen dosya ...2.Aile Mahkemesi'nin 2013/163 Esasına kaydedilerek... vekilinin talepleri bakımından Mahkemece, ...'in taleple bağlı kalınarak davasının kabulü ile 100.000,00 TL alacağın ... (...)'ten tahsiline karar verilmiştir. Taraflar hakkında ayrı ayrı verilen hükümlerin ... vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Dairece yapılan inceleme sonunda; her iki dava dosyası arasındaki hukuki irtibat gözetilerek birleştirilmelerine karar verilmesi, (HMK.m.166) gerek ... gerekse... vekilinin taleplerinin açıklattırılması, hangi mal varlığı için hangi nedenle ne miktar alacak isteğinde bulunduklarının duraksamaya yer bırakmayacak şekilde belirlenmesi, belirlenen mal varlıkları ile ilgili kayıtların eksiksiz getirtilmesi, alacak isteklerinin katkı payı alacağı mı, değer artış payı alacağı mı yoksa katılma alacağı mı olduğunun açıklığa kavuşturulması, netleştirilen taleplerin niteliğine göre Daire uygulamaları da gözetilerek usule uygun şekilde alacak hakkı olup olmadığının, varsa alacak miktarının tesbit edilmesi, gerektiğinde koşullarının var olup olmadığı da dikkate alınarak takas-mahsup hususunun gözden uzak tutulmaması, hüküm kurulurken hangi mal varlığı ile ilgili ne miktar alacağa hükmedildiğinin ve hangi mal varlığı için redde karar verildiğinin açıklanması, kazanılmış hakların da dikkate alınması gerektiği gerekçesi ile ayrı ayrı bozulmuştur. Bozmaya uyularak dava dosyalarının birleştirilerek görülmesi neticesinde Mahkemece...'in,...'tan 36.250,00 TL katkı alacağı 92.750,00 TL katılma alacağı olmak üzere toplam 129.000 TL alacaklı olduğu, ancak ıslah dilekçesi ile 20.000 TL üzerinden nispi harç yatırmakla 20.000 TL alacağın...'tan tahsiline, işbu alacağa dava tarihinden itibaren yasal faiz uygulanmasına, ...'in ziynet alacağı davasında dava ve karşı dava dilekçesinde yer almayan taşınmazlar hakkında usulüne uygun açılmış nispi harcı yatırılmış bir davası bulunmadığından karar verilmesine yer olmadığına, davalı karşı davacı ...'un ise ...'den 31.378 TL katkı payı alacağı, 80.000 TL katılma alacağı olmak üzere toplam 111.378 TL alacağı bulunduğu ancak taleple bağılılık ilkesi gereği 100.000 TL alacağın ...'den tahsiline, 5876 ada 5 parsel nolu taşınmazın ... adına kayıtlı olduğu anlaşılmakla bu taşınmaza ilişkin talebinin reddine, TMK nun 336/2 maddesi gereğince ...'in 20.000 TL alacağı ile...'un 100.000 TL alacağının takas edilerek 80.000 TL alacağın ... tarafından ...'a ödenmesine karar verilmiştir. Hüküm, süresi içerisinde tamamı yönünden davacı-davalı ... vekili tarafından temyiz edilmiştir. Taraflar 23.04.1991 tarihinde evlenmişler, 27.04.2007 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin kararın 27.07.2009 tarihinde kesinleşmesi ile boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi TMK'nun 225/son maddesi gereğince boşanma davasının açıldığı tarihte sona ermiştir. Bu durum karşısında evlilik tarihinden 4721 sayılı TMK'nun yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı TKM'nin 170.maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejimi, 01.01.2002 tarihinden boşanma davasının açıldığı tarihe kadar 4722 sayılı Kanun'un 10. maddesi gereğince, eşler başka bir mal rejimini seçtiklerini ileri sürmediklerinden TMK'nun 202. maddesine göre edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Bozma ilamlarına uyularak dava dosyalarının birleştirilerek yapılan yargılama neticesinde Mahkemece, taraflara taleplerinin açıklattırılması için iki kez süre verilmiş; ne varki ... vekili açıklama amacıyla verildiği dilekçelerde asıl dava ve birleşen davaya karşı açtığı davalarda dava konusu yapılmayan mal varlıklarından da söz etmiştir. Yargıtay ve Dairemizin kabul edilen kökleşmiş uygulamalarına göre dava dilekçesinde dava konusu yapılmayan malvarlıkları sonradan verilen dilekçe ile dava konusu yapılamayacağı gibi devam eden derdest dosyada ıslah ile dahi müddeabihe müddeabih eklenilemeyeceğinden bozmadan bonra davacı-davalı ... vekilinin harcını yatırmak suretiyle dava konusu yapılan malvarlıkları olan asıl dava dosyası için ... ve... plakalı araçlar, ...rehabilitasyon merkezi satışında elde edilen 75,000 TL aynı şirketin satışı sonucu ... ve ...sandığından alınan 70,000 bin TL civarı para ve şirkete ait taşınmazın kiraya verilmesi ile 2005 yılında elde edilen kira geliri; birleşen davaya karşı dava dilekçesinde ise 6210 ada 7 parsel 11 nolu mesken, 5876 ada 5 parselde 1 nolu mesken ve 18 nolu dükkan il... plakalı araçlar yönünden alacak talep edildiğinin sonradan usul ve yasaya aykırı olarak bildirilen malvarlıklarının dava ve inceleme konusu yapılamayacağının kabulü gerekmektedir. 1- Asıl dava yönünden davacı-davalı ... vekilinin temyiz itirazları incelendiğinde; a. Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve uyulan bozma ilâmında açıklandığı üzere işlem yapılıp sonucu Dairesinde hüküm tesis edildiğine göre davacı-karşı davalı vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. b.Asıl dava yönünden davacı-karşı davalının diğer temyiz itirazlarına gelince; Davacı-karşı davalı ... vekili asıl davada ...Eğitim Merkezinin üçüncü şahsa devri nedeniyle SSK ve ...sandığından 70 bin TL civarı paranın davalı erkek tarafından tahsil edildiğini belirterek tahsil edilen bu para ve şirketin bulunduğu gayrimenkulun 2005-2006 kira gelirlerine ilişkin alacak talebinde bulunmuş olup, Mahkeme tarafından bu talepler yönünden olumlu ya da olumsuz bir hüküm kurulmaması HMK 297/2 maddesine aykırı olup bozmayı gerektirmiştir. 2- ... vekilinin, ... tarafından açılan birleşen davaya yönelik temyiz itirazlarına gelince; dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve uyulan bozma ilâmında açıklandığı üzere işlem yapılıp sonucu dairesinde hüküm tesis edildiğine göre davacı-davalı vekilinin temyiz itirazları yerinde görülmemiştir. 3- ... vekilinin, birleşen davaya karşı açtığı karşı davasına yönelik temyiz itirazlarına gelince; Mahkeme, ...'in talepleri yönünden taraf vekilinin sunmuş olduğu ilk 27.07.2010 tarihli ıslah dilekçesi gözetilerek 20.000,00 TL alacağa hükmedilmiş ise de; bozma öncesi Mahkemenin vermiş olduğu hükmün incelenmesinden davacı-davalı lehine 36.250,00 TL'nin davalı-davacı ...'tan tahsiline karar verildiği, hükmün davalı-davacı ... tarafından temyiz edilmediği ve dolayısıyla ... lehine kazanılmış hak oluştuğu anlaşılmaktadır. Dairenin bozma ilamında da belirtildiği üzere kazanılmış hakların gözetilerek davacı- karşı davalı lehine 36.250,00 TL alacağın kabulüne karar verilmesi gerekirken kazanılmış hak ihlal edilerek yazılı şekilde hüküm tesisi hatalı olup bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Temyiz olunan kararın yukarıda (1-b) ve (3) nolu bentte gösterilen nedenlerle ... vekilinin yazılı temyiz itirazları yerinde görüldüğünden kabulü ile hükmün 6100 sayılı HMK'nun Geçici 3. maddesi yollaması ile HUMK’nun 428. maddesi uyarınca BOZULMASINA, diğer temyiz itirazlarının yukarıda (1-a). ve (2) nolu bentte gösterilen nedenlerle reddine, Yargıtay duruşmasının yapıldığı tarihte yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümleri uyarınca 1.350,00 TL Avukatlık Ücreti'nin ...'den alınarak Yargıtay duruşmasında avukat marifetiyle temsil olunan ...'e verilmesine, 342,00 TL peşin harcın istek halinde davacı-karşı davalıya iadesine,taraflarca HUMK'nun 440/I maddesi gereğince Yargıtay Daire ilamının tebliğinden itibaren ilama karşı 15 gün içinde karar düzeltme isteğinde bulunulabileceğine, 24.05.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.