4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 49

Türk Medeni Kanunu 49. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 49- Tüzel kişiler, kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar. II. Kullanılması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

39 karar eşleşti
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
- SENDİKA KAPATMA DAVASI**- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 49 ]
Hukuk Genel Kurulu 2007/9-617 E., 2007/710 K. Hukuk Genel Kurulu 2007/9-617 E., 2007/710 K. - HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE - SENDİKA KAPATMA DAVASI- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 49 ] - 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 56 ] - 2821 S. SENDİKALAR KANUNU [ Madde 54 ] - 2821 S. SENDİKALAR KANUNU [ Madde 6 ] "İçtihat Metni" Taraflar arasındaki "tespit-iptal ve kayyım tayini sendika kapatma" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Ankara 6.İş Mahkemesince davanın kabulü dair verilen 05.12.2006 gün ve 2005/1137 E- 2006/568 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 9.Hukuk Dairesinin 20.02.2007 gün ve 2007/5140-4747 sayılı ilamı ile: (...Davalı Tarım O.....-İş Sendikası üyesi olan davacılar ile birleşen dosyada davacılardan Türkiye O..... İşçileri Sendikası, davalı sendikanın yasada öngörülen şartlar sağlanmadan kurulduğunu bu nedenle fiil ehliyetinin bulunmadığını, tüzel kişilik kazanamadığını, zira; 2821 sayılı Sendika Kanunu'nun 63/1 fıkrası delaletiyle Türk Medeni Kanunu'nun 56.maddesine göre sendikanın, sendika kurucu üye koşullarını taşıyan en az yedi gerçek kişi ile kurulması gerektiği halde beş kurucu üyenin davalı sendikanın kuruluş tarihinde Türkiye O..... İşçileri Sendikasına üyesi olduklarını, Sendikalar Yasasının 22/1 ve 25/2.maddeleri gereğince sonraki üyeliklerin geçersiz olacağını, yine kurucu üye Yaşar G.....'in adam öldürmeye tam teşebbüs suçundan 8 yıl ağır hapis cezasına hüküm giymiş olduğunu, Cevdet K.....'ın başka işkolunda kurulu bulunan işyerinde çalıştığı, Ayvaz Ş.....'in de çalışıp çalışmadığının dahi tespit edilemediğini, Arif D.... ve Selim G..... adlı kurucu üyelerin sendika tüzüğündeki imzalarının sahte olduğu dolayısıyla kurucular hakkında ağır ceza mahkemesinde kamu davası açıldığı, kısaca beş kurucu üyenin sendika kurucusu olma koşullarını taşımadıklarından TMK'nun 49.maddesi gereğince davalı sendikanın fiil ehliyetine sahip bulunmadığını, diğer taraftan Sendikalar Yasasının 10/3.maddesi gereğince sendika üye sayısı bini aşmadığından genel kurulun üyelerle yapılması gerektiğini, ilan edilen ilk toplantı tarihinde üye sayısının salt çoğunluğu ile toplanması gerekir iken 220 üye ile toplanıldığını, bunun yasaya açıkça aykırı olduğunu belirterek davalı sendikanın baştan itibaren kurulmamış olduğunu ve hukuki ehliyetinin bulunmadığının tespiti faaliyetlerinin durdurulmasına ve Bakanlık kaydının iptali ile yöneticilerin işten el çektirilmesine ve tasfiye işlemleri için kayyım atanmasına karar verilmesini talep etmişlerdir. Davalı Bakanlık, davalı sendikanın kurucuları ve üyeleri ile ilgili davaların halen derdest olduğunu belirterek davanın reddini istemiştir. Davalı sendika ise, Sendikalar Kanununun 6. ve 54.maddelerinde sendika kuruluşu ve kurucu üyelerle ile ilgili ayrıntılı düzenlemeler yapıldığını ve sendikanın kuruluşundaki eksiklik ve kanuna aykırılık durumlarında dava açabilecek kişilerin belirtildiğini,buna göre davacıların dava açma yetkilerinin bulunmadığını aktif husumet yokluğundan davanın usule aykırı olduğunu işkolu değişikliğinin sendikanın kuruluşundan sonra gerçekleştiğini, memnu hakların iadesi durumunda mahkumiyetin kuruculuğa engel oluşturmayacağını, sahte imza konusunda ceza davasının devam ettiğini, kaldı ki, sendikalarının üyesi olan davacıların açmış oldukları genel kurul toplantısının iptaline yönelik taleplerinin bir aylık hak düşürücü süre geçirildikten sonra dava açıldığından hak düşürücü süre nedeniyle reddini istemiştir. Mahkemece davacıların dava açmaya ehil oldukları, davalı sendikanın kuruluş tarihinde beş kurucu üyesinin aynı işkolunda başka sendikaya üye olmaları ve bunlardan birinin de kurucu üye olmaya engel mahkumiyetinin bulunması dolayısıyla davalı sendikanın asgari olması gereken kurucu üye sayısının yediden ikiye düştüğü, kurucu üyelik koşullarını taşıyan iki üye ile sendika kurulamayacağından davalı sendikanın baştan itibaren tüzel kişilik kazanamadığının ve hukuki varlığının bulunmadığının tespitine ve faaliyetlerine son verilmek üzere kapatılmasına, buna bağlı olarak Bakanlık kaydının iptaline ve karar kesinleştiğinde tasfiye işlemlerinin yürütülmesi için kayyım atanmasına karar verilmiştir. Her ne kadar mahkemenin hüküm kısmında davalı Tarım O.....-İş Sendikasının kapatılmasına karar verilmiş ise de; davacılar 2821 Sayılı Sendika Kanunu'nun 63/1.fıkrası delaletiyle Türk Medeni Kanunu'nun 49 ve 56.maddelerine dayanarak bu davayı açmış olduklarından ortada Sendikalar Kanununun 54.maddesine göre açılmış bir dava bulunmaması sebebi ile davalı sendikanın kapatılmasına ilişkin mahkeme kararının kesin olarak verildiğinin kabulü mümkün değildir. Zira kararın kesin olduğunun kabulü ancak Sendikalar Yasanının 54.maddesine uyarınca usulüne uygun tarafça açılmış davalarda yapılan yargılama sonucunda verilen sendikanın kapatılması kararları için söz konusudur. Davacılar Türk Medeni Kanunu'nun 49 ve 56.maddelerinden hareketle dava açmışlar ise de, Sendikalar Yasası'ndaki özel düzenlemeler karşısında genel mahiyetteki Türk Medini Kanunun hükümlerini uygulanarak sonuca gitmek mümkün değildir. Davanın dayanağı 2821 sayılı Sendika Kanunu'nun 6. ve 54.maddeleridir. 2821 sayılı Sendika Kanunu'nun 54.maddesi gereğince Sendikaların kuruluşu sırısında kanuna aykırılık veya eksiklik sebebi ile aynı Yasanın 6/7.fırkası uyarınca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İç İşleri Bakanlığı veya ilgili valilikçe başvurulması halinde görevli mahalli mahkeme gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç işgünü içerisinde sendika ve konfederesyonun faaliyetlerin durdurulmasını karar verebilir. Yasanın atıf yapılan 6/7 fıkrasında ise, "tüzük ve bu madde de sayılan belgeler ile içerdikleri bilgilerin kanuna aykırılığının tespiti veya bu Kanunda öngörülen kuruluş şartlarının gerçekleşmediğinin anlaşılması halinde, vali veya ilgili bakanlıkların her biri sendika veya konfederasyonun faaliyetinin durdurulması veya kapatılması için iş davalarına bakmakla görevli mahalli mahkemeye başvurur." yolunda düzenlemeye yer verilmiştir. Açıklanan bu düzenleme gereği sendikaların faaliyetlerinin durdurulması veya kapatılması davalarının açılmasında dava ehliyeti Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı veya ilgili Valiliktir. Başka bir anlatımla bu kurumlar dışında özel ve tüzel kişiler bu tür dava açma ehliyetine sahip değildir. Davacıların anılan kurumlara dava açmaları için başvurmaları gerekir iken; dava açma ehliyeti bulunmadıkları halde sendikaların faaliyetlerinin durdurulması ve kapatılması için dava açmaları yasal olarak mümkün değildir. Birleştirilen her iki davadaki davacıların sendikanın faaliyetlerinin durdurulması ve kapatılması isteklerinin aktif husumet ehliyetlerinin bulunmaması sebebi ile reddi gerekir iken işin esasına girilerek yazılı şekilde hüküm kurulması hatalıdır. Davacılardan Nebahat Uslu ve Vahdet Mahmut Akınoğlu ayrıca sendika ilk genel kurulunun iptalini talep ettiklerinden ve bu istekle ilgili davayı açmak için aktif husumet ehliyetine sahip bulunduklarından adı geçen davacıların sendikanın olağan genel kurulunun iptali istemi ile ilgili işin esasına girilerek hüküm kurulması yerine yazılı gerekçe ile bu istek ile ilgili karar verilmemiş olması da bozma nedenidir...) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN : Davalılar vekilleri HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: Davalı Tarım O..... İş Sendikası üyesi olan asıl davacılar ve bu dosya ile birleşen davanın davacısı Türkiye O..... İşçileri Sendikası benzer şekilde; davalı Tarım O..... İş Sendikasının kanunen gerekli kuruluş şartları sağlanmadan kurulduğunu, kanuna göre en az yedi gerçek kişi tarafından kurulması gerektiğini ancak, beş kurucu üyenin davalı sendikanın kuruluş tarihinde Türkiye O..... İşçileri Sendikasının üyesi olduğunu, bu durumda sonraki üyeliklerinin geçersiz bulunduğunu, öte yandan kurucu üyelerden Yaşar G.....'in ağır hapis cezasına hükümlü olması, Cevdet K.....'ın başka bir iş kolunda faaliyet gösteren işyerinde çalışıyor olması, Arif D.... ve Selim G.....'in ise sendika tüzüğündeki imzalarının sahte olması ve haklarında resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla kamu davası açılmış bulunması nedeniyle, sendikanın kurucu üyeleri olmalarının mümkün olmadığını, bu durumda davalı Sendikanın kanunun aradığı koşulları taşıyan yedi üye tarafından kurulmadığını, dolayısıyla davalı sendikanın fiil ehliyetinin bulunmadığını ve tüzel kişilik kazanmadığını; diğer taraftan sendika genel kurulunun yasal çoğunluk sağlanmadan toplanıp karar aldığını, bunun da kanuna açıkça aykırı olduğunu ileri sürerek; sendikanın baştan beri kurulmamış olduğunun ve hukuki ehliyeti bulunmadığının tespitine, faaliyetlerinin durdurulmasına, bakanlık kaydının iptaline, yöneticilerin işten el çektirilmesine ve tasfiye işlemleri için sendikaya kayyım atanmasına karar verilmesini talep ve dava etmiştir. Davalı Tarım O..... İş Sendikası; davacıların Sendikalar Kanununun 6 ve 54.maddelerinde sayılan kimselerden olmamaları nedeniyle aktif husumet ehliyetlerinin bulunmadığını, kuruluş tarihinde bir kısım üyelerin başka bir sendika üyesi olmasına rağmen noter vasıtasıyla önceki sendikadan istifa ettiklerini, bu nedenle bu hususun sendikanın tüzel kişiliğine bir etkisinin olmayacağını, olsa olsa istifanın kanunen geçerli olduğu tarihten itibaren üyeliğin gerçekleştiğinin kabul edilebileceğini, Yaşar G.....'in memnu hakların iadesi kararını aldığını, Cevdet K.....'ın çalıştığı yerin iş kolu değişikliği kararının sendikalarının kurulduğu tarihten sonra gerçekleştiğini, Arif D.... ve Selim G..... hakkında açılan davanın devam ettiğini, bir mahkumiyetin söz konusu olmadığını, bu nedenle burada ileri sürülen eksikliklerin sendikanın tüzel kişiliğine bir zarar vermesinin söz konusu olamıyacağını ileri sürerek; davanın reddine karar verilmesini cevaben bildirmiştir. Davalı Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, ileri sürülen iddiaların bir kısmının geçersiz olduğunu, bir kısmının ise, yargı organlarının görev alanına girdiğinden Bakanlıkça bir işlem yapılamayacağını, bu nedenle davanın reddi gerektiğini cevaben bildirmiştir. Mahkemece davanın kabulüne ilişkin olarak verilen karar Özel Dairece, yukarıda açıklanan nedenlerle bozulmuş, yerel mahkeme önceki kararında direnmiştir. Hiç şüphesiz sendikalar demokratik toplum düzeninde vazgeçilmez bir sivil toplum kuruluşudur. Bu nedenle özel düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Sendikalar Kanununun 2.maddesine göre; İşçilerin veya işverenlerin çalışma ilişkilerinde, ortak, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için meydana getirdikleri kuruluşlara sendika denmektedir. Benzer bir tanım Anayasa'nın 51.maddesinde de yer almıştır. Yasal düzenlemede göze çarpan en önemli özellik sendikaların üyelerinin ortak, ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek amacının "çalışma ilişkileri" çerçevesinde gerçekleştirileceğidir. Sendikaların söz konusu ortak amacı onları hem derneklerden ve hem de ticaret ortaklıklarından ayırır. Bu amaç sayesinde sendikalarda; derneklerden farklı olarak "amacın özelleştirilmesi" söz konusu olmaktadır. (Ö.Eyrenci, Sendikalar Hukuku, İstanbul 1984) Aralarındaki farklılıklar nedeniyle, sendikalar uygulamasında Dernekler Kanununa başvuruyu azaltmak için, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu bazı konularda ayrıntılı düzenlemeler yapmış ve sendikaların Dernekler Kanunu'na bağımlılığını bir ölçüde azaltmıştır. Sendikalar Kanunu'nun 63.maddesi işçi ve işveren sendikaları ve konfederasyonları hakkında; Sendikalar Kanunu'nda hüküm bulunmayan hallerde Medeni Kanun ve Dernekler Kanunu'nun bu kanuna aykırı olmayan hükümlerinin uygulanacağını öngörmektedir. Özellikle belirtelim ki, burada açıklanan "aykırı olmama" koşulu geniş olarak anlaşılmalı ve uygulanacak Dernekler Kanunu'ndaki kuralın Sendikalar Kanunu'ndaki herhangi bir kurala değil, sendikaların genel amaç ve özelliğine de aykırı olmamasına dikkat edilmelidir. Bu itibarla Dernekler Kanunu'nun sendikalar için uygulanabilirliği kabul olunan bir kuralına aykırılık Dernekler Kanunu'nda bir yaptırıma bağlanmışsa, bu yaptırım kuralının sendikalar için de uygulanabileceği kabul edilmelidir. (Prof.Dr.Fevzi Şahlanan, Sendikalar Hukuku İstanbul 1995 s.18. vd.) Dolayısıyla Dernekler Kanunu'ndaki bir kuralın sendikalara uygulanabilmesi için aynı konuda Sendikalar Kanunu'nda bir düzenleme bulunmaması gerekir. Davacılar Türk Medeni Kanunun 49 ve 56.maddelerinden hareketle dava açmışlar ise de, aynı konuyu düzenleyen Sendikalar Kanunu'nun 6 ve 54.maddelerinde hüküm bulunduğundan artık genel nitelikteki Türk Medeni Kanunu'ndaki hükümlerin uygulanması mümkün değildir. Hal böyle olunca somut olayda, özel ve ayrıntılı düzenlemeler içermesi nedeniyle 2821 sayılı Sendikalar Kanunu'nun 6 ve 54.maddelerinin uygulanması gerekir. Hemen belirtelim ki, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu'nun 54.maddesi hükmüne göre; sendikaların kuruluşu sırasında kanuna aykırılık veya eksiklik sebebi ile bu kanunda öngörülen kurulma şartlarının gerçekleşmediğinin anlaşılması halinde, aynı kanunun 6.maddesinin 7.fıkrası uyarınca Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı veya ilgili Valilikçe başvurulması halinde iş davalarına bakmakla görevli mahkeme gerekli gördüğü takdirde kurucuları da dinleyerek üç işgünü içerisinde sendika veya konfederasyonun faaliyetinin durdurulmasına karar verebilir. Mahkeme kanuna aykırılığın veya eksikliğin giderilmesi için altmış günü aşmayan bir mehil verir. Eğer verilen mehil sonunda tüzük ve belgeler kanuna uygun hale getirilmemişse, mahkeme sendika veya konfederasyonun kapatılmasına karar verebilir. Kanunda da açıkça işaret edildiği üzere; sendikalar kurulurken gerek kurucu üye olan kişilerin nitelikleri, gerekse evrak ve tüzüğünde meydana gelebilecek kanuna aykırılık veya eksikliklerin giderilmesi amacıyla, sendikaların faaliyetlerinin durdurulması veya kapatılması davalarının açılmasında aktif dava ehliyetinin kimde olduğu, diğer bir söyleyişle kimlerin dava açabileceği sınırlı olarak sayılmıştır. Dava açma hak ve yetkisi Çalışma ve Soysal Güvenlik Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına veya ilgili Valiliğe aittir. Bu durumda, aynı sendika üyesi kişilerin yada bir başka sendikanın dava açma ehliyeti bulunmamaktadır. Davacıların idari mercilere dava açmaları için başvuru imkanları bulunmaktadır. Bu nedenle davalı sendikanın faaliyetlerinin durdurulması ve kapatılması amacını güden davanın aktif husumet yokluğu nedeniyle reddedilmesi gerekir. Ne var ki, davalı Tarım O..... İş Sendikası üyesi davacılar genel kurul kararının da iptalini talep ettiklerinden ve bu talep yönünden aktif dava ehliyetine sahip olduklarından, genel kurulun iptali davası ile ilgili işin esasına girilerek, bu yönden hüküm kurulması gerekirken, bu istekle ilgili karar verilmemiş olması doğru bulunmamıştır. S O N U Ç : Davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 03.10.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Hukuk Genel Kurulu, 2022/920 E., 2023/806 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varGaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 46, 47, 48, 49 ve 702 nci maddeleri.
Hukuk Genel Kurulu         2022/920 E.  ,  2023/806 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 11. Hukuk Dairesi SAYISI : 2022/117 E., 2022/367 K. KARAR : Davanın reddine ÖZEL DAİRE KARARI : Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.11.2021 tarihli ve 2020/4386 Esas ve 2021/6220 Karar sayılı BOZMA kararı Taraflar arasındaki itirazın iptali davasından dolayı yapılan yargılama sonunda İlk Derece Mahkemesince davanın kısmen kabulüne karar verilmiştir. Kararın davalı ... ... vekili tarafından istinaf edilmesi üzerine, Bölge Adliye Mahkemesince anılan davalı vekilinin istinaf başvurusunun kabulü ile İlk Derece Mahkemesi kararı kaldırılarak davanın usulden reddine karar verilmiştir. Bölge Adliye Mahkemesi kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 11. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Bölge Adliye Mahkemesi tarafından Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. Direnme kararı davacı vekilleri tarafından temyiz edilmekle; kesinlik, süre, temyiz şartı ve diğer usul eksiklikleri yönünden yapılan ön inceleme sonucunda, temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra Tetkik Hâkimi tarafından hazırlanan gündem ve dosyadaki belgeler incelenip gereği düşünüldü: I. DAVA Davacı vekili; taraflar arasında ticari ilişki bulunduğunu, davalı ortaklığa, sipariş edilen iplikler karşılığında toplam 2.312.556,56 TL ödeme yapıldığını ancak davalının sadece 1.939.157,28 TL tutarında iplik gönderdiğini, bakiye 373.399,28 TL’nin tahsili için başlattıkları takibin davalı yanın itirazı üzerine durduğunu, itirazın haksız ve kötüniyetli olduğunu ileri sürerek icra takibine vaki itirazın iptaline ve icra inkâr tazminatına karar verilmesini talep etmiştir. II. CEVAP 1. Davalı ... ... vekili; müvekkilinin sözü edilen adi ortaklığın ortağı olmadığını, bu nedenle müvekkiline husumet yöneltilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur. 2. Davalı ... usulüne uygun tebligata rağmen cevap dilekçesi sunmamıştır. III. İLK DERECE MAHKEMESİ KARARI İlk Derece Mahkemesinin 27.06.2018 tarihli ve 2016/93 Esas. 2018/268 Karar sayılı kararı ile; adi ortaklığın taraf ehliyeti olmadığından ortak oldukları iddia olunan ... ve ... ...’in davalı olarak davaya dahil edilmesiyle yargılamaya devam edildiği, her iki davalının da adi ortaklıkta ortak oldukları, davacının 2015 yılı içerisinde sekiz adet fatura karşılığı 1.939.157,28 TL mal alışı karşılığında davalıya 2.312.556,56 TL ödeme yaptığı, yapılan ödemelerin tarih sırasına göre mal alış faturalarından mahsup edildiğinde kalan bakiyesinin 373.399,28 TL olduğu, davacının davalıya 373.399,28 TL fazla ödemesinin bulunduğu, bu nedenle davacının bu miktar kadar davalılardan alacaklı olduğu, davacının davalıların ortağı olduğu şirketi temerrüde düşürdüğüne ilişkin herhangi bir belgenin sunulmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulüne, davalıların Kahramanmaraş 1. İcra Müdürlüğünün 2015/7877 Esas sayılı takibe vaki itirazlarının 373.399,28 TL yönünden iptaline, asıl alacağa takip tarihinden yasal faiz işletilmesine, 74.679,85 TL icra inkâr tazminatının davalılardan tahsiline karar verilmiştir. IV. İSTİNAF A. İstinaf Yoluna Başvuranlar İlk Derece Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı ... ... vekilince istinaf başvurusunda bulunulmuştur. B. Gerekçe ve Sonuç Bölge Adliye Mahkemesi 07.11.2019 tarihli ve 2019/12 Esas. 2019/1330 Karar sayılı kararı ile; icra takibinde borçlunun Dilgen ... ve ... Fabrikası ... ve Ortağı şeklinde gösterildiği, adi ortaklığın tüzel kişiliğinin bulunmadığı, adi ortaklığın borcu sebebiyle adi ortaklık aleyhine dava açılmasının veya icra takibi yapılmasının mümkün olmadığı, taraf ehliyeti kamu düzeninden olup mahkemece kendiliğinden göz önüne alınacağı, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nda (6100 sayılı Kanun) dava açıldıktan sonra diğer kişilerin davaya dahil edilmek suretiyle davalı sıfatını kazanması ve husumetin bu kişilere yöneltilmesi konusunda bir düzenleme yer almadığı, bu nedenle alacak davalarında davaya zorunlu dava arkadaşlığı dışında dahili dava yolu ile davalı olarak taraf eklenmesinin mümkün olmadığı, öte yandan itirazın iptali davasının görülebilmesinin geçerli bir icra takibinin varlığına bağlı olduğu, ortada geçerli takip yoksa itirazın iptali davasının görülebilmesine usulen olanak bulunmadığı, davacı tarafça adi ortaklık aleyhine girişilen icra takibinin geçerli bir takip olarak kabul edilemeyeceği, bu sebeple dava şartı yokluğundan davanın reddine karar verilmesi gerekirken işin esasına girilmesinin yerinde olmadığı gerekçesiyle davalı ... ... vekilinin istinaf başvurusunun kabulüne, 6100 sayılı Kanun'un 353/1-b-2 maddesi gereğince İlk Derece Mahkemesi kararının kaldırılarak davanın dava şartı yokluğundan usulden reddine karar verilmiştir. V. BOZMA KARARI 1. Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 2. Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile; "...Dava, itirazın iptali istemine ilişkin olup, Bölge Adliye Mahkemesince, yazılı gerekçeyle davanın usulden reddine karar verilmiştir. Davacı yan, takip talebinde, borçluyu, “Dilgen ... ve ... Fabrikası ... ve Ortağı” olarak göstermiş olup, davayı da husumet yönelttiği davalı tarafı bu şekilde göstererek açmıştır. Bu gösterimde adi ortaklığın adı yanında davalı ...’in ismi de açıkça zikredilmiş ve adi ortaklığın diğer ortağı olan davalı ... ...’den de “ortağı” sıfatıyla bahsedilmiştir. Belirtilen adi ortaklığın ortaklarının davalılar olduğu ve başka bir ortak bulunmadığı konusunda tereddüt bulunmadığı gibi, davalı ... de takibe itiraz dilekçesiyle, husumetin kendisine yöneltildiğini kabul etmiştir. Bu hale göre, husumetin adi ortaklığın ortağı olan iki ayrı kişiye yöneltilmiş olduğu kabul edilerek, işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçeyle davalı ... hakkındaki davanın usulden reddine karar verilmesi doğru görülememiş, bölge adliye mahkemesi kararının bozulmasına karar vermek gerekmiştir..." gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. VI. BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİNCE VERİLEN DİRENME KARARI Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda tarih ve sayısı belirtilen kararı ile önceki gerekçe tekrar edilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. VII. TEMYİZ A. Temyiz Yoluna Başvuranlar Bölge Adliye Mahkemesinin yukarıda belirtilen direnme kararına karşı süresi içinde davacı vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur. B. Temyiz Sebepleri 1.Davacı vekili Av. ...; davalılara husumetin doğru şekilde yöneltildiği, davalı ... ...’in de icra takibindeki itirazıyla husumetin kendisine yöneltildiğini kabul ettiğini, davalıların usule uygun olarak davaya dahil edildiğini, ortaklar arası husumetin iç ilişkileriyle alakalı olduğunu, bu hususta müvekkiline kusur izafe edilemeyeceğini, taraf teşkilinin sağlandığını belirterek direnme kararını temyiz etmiştir. 2. Davacı vekili Av. ... Aslı Güney; adi ortaklığın ortakları tarafından icra takibine gerçekleştirilen itiraz ile taraf teşkilinin sağlandığını, davalıların kendilerine husumet tevcih edildiğini kabul ettiklerini belirterek direnme kararını temyiz etmiştir. C. Uyuşmazlık Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu icra takibinin usulüne uygun olarak başlatılıp başlatılmadığı, eldeki davada taraf teşkilinin sağlanıp sağlanmadığı, buradan varılacak sonuca göre Bölge Adliye Mahkemesince verilen davanın usulden reddine ilişkin kararının yerinde olup olmadığı noktasında toplanmaktadır. D. Gerekçe 1. İlgili Hukuk 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun (6098 sayılı Kanun) 620 ve 638 inci maddeleri. 6100 sayılı Kanun'un 50, 59, 114, 115 ve 124 üncü maddeleri. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun (4721 sayılı Kanun) 46, 47, 48, 49 ve 702 nci maddeleri. 2. Değerlendirme 1. Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile hukuki kavram ve kurumların ortaya konulmasında yarar bulunmaktadır. 2. Adi ortaklık, belli bir amacı gerçekleştirmek isteyen kimselerin bir araya gelerek oluşturdukları, ayrı bir tüzel kişiliği bulunmayan, kuruluş ve işleyişlerinde sıkı şekil kurallarına tabi olmamaları ve basit bir yapıya sahip bulunmaları nedeniyle uygulamada sıkça karşılaşılan özel borç ilişkisi mahiyetindeki birlikteliklerdir. 6098 sayılı Kanun'un 620/1 inci maddesinde adi ortaklık sözleşmesi, iki ya da daha fazla kişinin emeklerini ve mallarını ortak bir amaca erişmek üzere birleştirmeyi üstlendikleri sözleşme olarak tanımlanmıştır. Bu kapsamda bir ortaklık kanunla düzenlenmiş ortaklıkların ayırt edici niteliklerini taşımıyorsa, adi ortaklık sayılır (6098 sayılı Kanun md. 620/2). 3. Adi ortaklığın 4721 sayılı Kanun'un 47 ve devamında düzenlenen hükümler çerçevesinde tüzel kişiliği bulunmamaktadır. Bu sebeple adi ortaklığın 4721 sayılı Kanun'un 48 ve 49 uncu maddeleri anlamında hak ve fiil ehliyeti mevcut değildir. Adi ortaklığın taraf ehliyetinin mevcut olup olmadığı ise 4721 sayılı Kanun hükümlerine göre belirlenecektir. Zira taraf ehliyeti; davada taraf olabilme, usuli hukuki ilişkinin sujesi olabilme yeteneği olup maddi hukuktaki medeni haklardan istifade (hak) ehliyetinin medeni usul hukukundaki görünümüdür. Buna göre medeni haklardan istifade ehliyeti bulunan her tüzel kişi (4721 sayılı Kanun md. 46) davada taraf olabilme ehliyetine de sahiptir (6100 sayılı Kanun md. 50). Gerçek veya tüzel kişiliği olmayan kuruluş yahut toplulukların taraf ehliyeti de bulunmadığından adi ortaklığın da davalarda taraf ehliyetleri bulunmamaktadır. 4. Bu durum icra takipleri için de geçerlidir. Zira icra takiplerinde de alacaklı veya borçlu taraf olarak yer alabilmenin ilk koşulu; taraf ehliyetinin mevcudiyetidir. Dolayısıyla adi ortaklığın taraf ehliyeti mevcut olmadığından, icra takiplerinde de alacaklı veya borçlu olarak yer alamazlar. Bu nedenle, adi ortaklık için yahut ortaklığa karşı dava açılacak ise adi ortaklığı oluşturan her bir gerçek veya tüzel kişiye dava dilekçesinde veya icra takip talebinde yer verilmesi zorunludur ve adi ortaklık tarafından açılacak davaların yahut icra takiplerinin de el birliği mülkiyeti kuralları gereğince (6098 sayılı Kanun md. 638., 4721 sayılı Kanun md. 702) bütün ortaklar tarafından mecburi dava arkadaşı olarak (6100 sayılı Kanun md. 59) birlikte hareket edilmesi gerekir. 5. Taraf ehliyeti 6100 sayılı Kanun'un 114/1-d maddesi gereğince dava şartlarından biri olup aynı zamanda icra takipleri bakımında da bir takip şartıdır. Bu sebeple hem davalarda hem de icra takiplerinde taraf ehliyeti, davalarda mahkemece, icra takiplerinde ise takip hukukunun doğasına uygun ölçüde icra memurunca/mahkemece kendiliğinden gözetilmesi gerekir. Aynı zamanda bu durum, taraflarca takibin/davanın her aşamasında ileri sürülebilen bir takip şartı olarak değerlendirilmelidir (6100 sayılı Kanun md. 115/1). Zira bu husus aynı zamanda kamu düzenine ilişkindir. 6. 6100 sayılı Kanun'un 115/2 nci maddesi gereğince Mahkeme, dava şartı noksanlığını tespit ederse davanın usulden reddine karar verir. Ancak, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verir. Bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddeder. Maddenin üçüncü fıkrası gereğince ise dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, başlangıçtaki dava şartı noksanlığından ötürü, dava usulden reddedilemez. 7. 6100 sayılı Kanun'un 124 üncü maddesi, davalardaki iradi değişikliği hüküm altına almış olup buna göre diğer kanunlarda yer alan özel hükümler saklı kalmak kaydıyla ve karşı tarafın açık rızası ile davada taraf değişikliği mümkündür. Ancak, maddi bir hatadan kaynaklanan veya dürüstlük kuralına aykırı olmayan taraf değişikliği talebi, karşı tarafın rızası aranmaksızın hâkim tarafından kabul edilebileceği gibi dava dilekçesinde tarafın yanlış veya eksik gösterilmesinin kabul edilebilir bir yanılgıya dayandığı durumlarda, hâkim karşı tarafın rızasını aramaksızın taraf değişikliği talebini kabul edebilir. 8. İradi taraf değişikliği takip hukukunda açıkça düzenlenmemiştir. Ancak icra takiplerinde de icra takip taraflarının da yanlış yahut eksik olarak gösterilme durumları söz konusu olabilmektedir. Bu durumlar maddi hatadan yahut temsilcide yanılma nedeniyle yanlış gösterme gibi nedenlerden kaynaklanabilir. Böyle bir durumda icra takibinin iptali ve tekrar ikâmesi hakkaniyete aykırı sonuçlara neden olabilir. Bunu önlemek için, maddî hata ve temsilcide yanılma halleriyle sınırlı olarak istisnaî bazı hallerde icra takibi esnasında da taraf değişikliği yapılabileceğinin kabulü gereklidir. 9. Buradan hareketle davada olduğu gibi icra takibinde de tarafların yanlış gösterilmesi, bu hareketin maddi hatadan yahut dürüstlük kuralına aykırı olmayan bir durumdan veyahut kabul edilebilir bir yanılgıya dayanmasından ileri geldiği durumlarda 6100 sayılı Kanun'un iradî taraf değişikliğine ilişkin hükümlerinin -niteliği uygun düştüğü ölçüde kıyasen- uygulanması mümkün olmalıdır. 10. Bu çerçevede başlatılan bir icra takibinde dürüstlük kuralına aykırı olmayan veya kabul edilebilir bir yanılgıya dayalı olarak adi ortaklığa karşı husumet yönetilmesi sonrasında adi ortaklığın ortaklarının tamamının icra takip dosyasına itirazlarını sunmak suretiyle kendilerine husumetin yöneltildiğini kabul ettiği durumlarda 6100 sayılı Kanun'un 115/3 maddesi hükmü niteliğine uygun düştüğü ölçüde kıyasen uygulanarak eksik olan takip şartının giderildiği kabul edilmelidir. Yine adi ortaklığa husumet yöneltilerek açılan bir davanın yargılaması sırasında ortakların davaya dahili neticesinde taraf sıfatına ilişkin dava şartı eksikliğinin tamamlanmış olması durumunda taraf teşkilinin sağlandığı kabul edilerek yargılamaya devam edilmelidir. 11. Yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; dava konusu icra takip dosyasında yer alan takip talebi ve ödeme emirlerinde borçlunun "Dilgen ... ve ... Fabriskası Adi Ortaklığı ... ve Ortağı" olarak gösterildiği, Bakırköy 5. İcra Müdürülüğünün 2015/7733 Esas sayılı dosyasında ödeme emrine dair tebligatın borçlu olarak belirtilen adi ortaklığa gönderildiği, sonrasında anılan ödeme emrine davalılar ... ve ... ... vekili tarafından borca ve icra müdürlüğünün yetkisine itiraz edildiği, Bakırköy 5. İcra Müdürlüğünce verilen yetkisizlik kararını müteakip dosyanın gönderildiği Kahramanmaraş 1. İcra Müdürlüğünün 2015/7877 Esas sayılı dosyası kapsamında yine adi ortaklık adına ödeme emrinin tebliğ edildiği, anılan ödeme emrine davalı ... ... vekilince süresi içerisinde itiraz edildiği anlaşılmaktadır. 12. Dava konusu icra takibinde borçlu olarak kaydedilen adi ortaklığın tüm ortakları davalılar ... ve ... ...'dir. Dava konusu icra takiplerinde borçlu olarak gösterilen adi ortaklık yanında davalı ...'in ismi de belirtilmiş olup diğer ortak olan ... ...'den de "ortağı" ifadesiyle bahsedilmiştir. Bunun yanında davalı ... ... de her iki ödeme emrinin tebliğine itiraz ederek husumetin kendisine yöneltildiğini kabul etmiştir. 13. Bunun yanında işbu itirazın iptali davasında da adi ortaklığın tüm ortaklarının yargılamaya katılımları sağlandığına göre husumetin adi ortaklığın her iki ortağına da yöneltildiği kabul edilerek işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekmekle, Bölge Adliye Mahkemesince verilen davalı ... ... vekilinin istinaf başvurusunun kabul ile İlk Derece Mahkemesince verilen karar kaldırılarak davalı ... ... yönünden davanın usulden reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir. 14. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; taraf ehliyetine ilişkin hususun icra takiplerinde de kamu düzenine ilişkin olup süresiz süresiz şikayete tabi olduğu, davalı ... ...'in itirazında kendisi aleyhine açıkça bir icra takibi yapılmadığını belirttiği, takip talebinde yer almayan kimseye ödeme emrinin gönderilmeyeceği, adi ortaklığın borçlarından tüm ortaklarının müteselsilen sorumlu olduğu, bu sebeple alacaklının alacağını hangi ortaktan tahsil etmek istiyor ise takip talebinde bu kişileri açıkça belirtmesi gerektiği, aksi durumda ihtiyari takip arkadaşı olarak ve "ortağı" ibaresinden yola çıkılarak borçlu olarak gösterilmeyen ortağın takibe eklenemeyeceği, bu haliyle somut olayda husumetin adi ortaklığın ortaklarına yöneltildiğinin kabul edilemeyeceği, bu itibarla takip talebi ve dava dilekçesinde ismi geçmeyen davalı ... ... yönünden usulden ret kararı verilmesi gerektiği, 6100 sayılı Kanun'un 124 üncü madde koşullarının mevcut olmadığı, bu sebeple direnme kararının onanması gerektiği görüşü ile adi ortaklık aleyhine icra takibi yapılamayacağı, davalı ...'in takip talebinde isminin yer aldığı ancak diğer davalı ... ... hakkında icra takibinin söz konusu olmadığı, icra takibinin davalı ... bakımından geçerli olduğu, bu itibarla anılan davalı bakımından direnme kararı hatalı olup diğer davalı bakımından verilen direnme kararının yerinde olduğu, bu sebeple direnme kararının belirtilen değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüşler, Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 15. Hâl böyle olunca; Bölge Adliye Mahkemesince önceki kararda direnilmesi doğru olmadığından, hükmün Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle bozulması gerekmiştir. VIII. KARAR Açıklanan sebeplerle; Davacı vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6100 sayılı Kanun’un 371 inci maddesi gereğince BOZULMASINA, İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, Dosyanın 6100 sayılı Kanun’un 373 üncü maddesinin ikinci fıkrası uyarınca kararı veren Bölge Adliye Mahkemesine gönderilmesine, 13.09.2023 tarihinde oy çokluğuyla kesin olarak karar verildi. K A R Ş I O Y Taraf ehliyeti HMK. md. 114,1-d gereğince dava şartıdır. Hukuk davalarında taraf ehliyetinde olduğu gibi icra takibinin taraflarının (alacaklının ve borçlunun) da taraf ehliyetine sahip olmaları gerekir. Gerçek ve tüzel kişilerin hak ehliyeti (MK. md.8 ve md.48 ) ve dolayısı ile taraf ehliyeti vardır. Adi ortaklık gibi tüzel kişiliği olmayan toplulukların taraf ehliyeti yoktur (TBK.md.620). Taraf ehliyeti olmayanların talebi üzerine (veya taraf ehliyeti olmayanlara karşı) başlamış ve devam edilmiş icra takipleri ve işlemleri geçersizdir. İcra müdürü ve icra mahkemesi bu işlemlerin geçersizliğini kendiliğinden gözetir. Bu husus kamu düzenine ilişkin olup süresiz şikayet yolu ile icra mahkemesinden takibin iptali istenebilir. İtirazın iptali davasının görülebilmesi geçerli bir icra takibine bağlı olduğundan ve icra takibi ile sıkı sıkıya bağlı olduğundan itirazın iptali davasında icra takibinin geçersizliği, mahkemece kendiliğinden gözetilip dava şartı yokluğundan davanın usul yönünden reddine karar verilmesi gerekir. Somut olayda genel haciz yolu ile ilâmsız icra takibinde alacaklı takip talebinde borçlu olarak “... ... ve ... Fabrikası ... ve Ortağı”nı göstermiş ... ve ... ... takipte borçlu sıfatı ile gösterilmemiş ve ödeme emri bu şahıs işletmesine hitaben düzenlenerek aynı adreste daimi çalıştığını beyan eden ... ... imzasına fabrika adresinde tebliğ edilmiştir. Hakan ve ... ... vekili icra dosyasında yetki ve borca itiraz sonrasında icra dosyası yetkisizlik kararı ile yetkili Kahramanmaraş İcra Müdürlüğüne gönderilmiştir. Yetkili icra müdürlüğünce “... ... ve ... Fabrikası ... ve Ortağı” ibaresini borçlu kısımda yazılarak ödeme emri düzenlenmiş bu ödeme emrinin aynı adrese tebliği üzerine ... ... vekili icra dosyasına yaptığı itirazında, dosya borçlusu olarak gösterilen ... ... ve Perese Fabrikasının tüzel kişiliği bulunmadığını hukuken geçersiz olduğunu, kendisinin adi ortaklığın ortağı olduğunu, alacağın dayanağının ödeme emrinde gösterilmediğini, borçlu olmadığını beyan etmiştir. Açıkça kendisi aleyhinde bir takip olmadığını vurgulamıştır. İİK 58 inci maddesi takip talebinde yer alacak hususları düzenlemiştir. Söz konusu maddenin birinci fıkrasının ikinci bendinde “ Borçlunun ve varsa kanunî temsilcinin adı, soyadı, alacaklı tarafından bilinmiyor ise Türkiye Cumhuriyeti Kimlik numarası veya vergi kimlik numarası, şöhret ve yerleşim yerinin” yazılması yazılacağı düzenlenmiştir. İcra hukukuna özgü durumları haricinde takip talebi dava dilekçesine benzetilebilir. Takip talebinde kişinin hakkında takip yapıldığı yazılı değil ise geçerli olmayan bu takibe dayanarak ödeme emri çıkarılamaz. Ödeme emri çıksa dahi bu husus alacaklıya bir hak bahşetmez. İcra takibi takipte borçlu olarak gösterilmeyen ihtiyari takip arkadaşlarına teşmil edilemez. TBK’nın 638 inci maddesinin son fıkrası “ Ortaklar, birlikte veya bir temsilci aracılığı ile bir üçüncü kişiye karşı ortaklık ilişkisi çerçevesinde üstlendikleri borçlardan, aksi kararlaştırılmamış ise müteselsilsen sorumludurlar.” Bu hükme göre adi ortaklığın tüzel kişiliği olmadığı için adi ortaklık ilişkisi içinde ... borçların alacaklıları borcun tamamını bir ortaktan alabileceği gibi tüm ortaklardan da alabilir. Bunun için hangi ortağı veya ortakları takip etmek istiyor ise takip talebinde isim ve adreslerini açıkça borçlu tarafta göstermelidir. Aksi halde ortakların ihtiyari takip arkadaşı olmaları dikkate alınarak icra takibi takip talebinde borçlu gösterilmeyen adi ortaklık ortağına “ort” ibaresinden yola çıkılarak takibe eklenemez. Takip alacaklısı, “... ... ve ... Fabrikası ... ve Ortağı”nı davalı göstererek itirazın iptalini talep ettiği, ... ... vekilini cevap dilekçesinde adi ortaklığın ortağı ya da yetkilisi olmadığını, davanın tarafı olmadığını bu nedenle husumet itirazında bulunduklarını belirterek davanın reddini talep etmiştir. Şu hale göre adi ortaklığı oluşturan kişiler takip talebinde borçlu tarafta gösterilmemiş kendilerine ödeme emri çıkarılmamıştır. Takip talebinde tüzel kişiliği olmayan adi ortaklığın ismi olan ‘ ... ... ve ... Fabrikası ... ve Ortağı’ isminin yazılmasından hareketle, adi ortaklık ismi içinde geçen ...’in ve “Ort.” İbaresi ile ... ...’in de takipte borçlu olarak gösterildiği sonucuna varılamaz. Yetkili icra dairesinde icrada itiraz eden ... ... vekili itirazında öncelikle tüzel kişiliği olmayan fabrika isminin borçlu olarak yazılması nedeniyle takibin geçersiz olduğunu beyan ettikten sonra borcun olmadığı itirazının ileri sürmesi karşısında husumetin adi ortaklığın ortaklarına yöneltildiği kabul ettiği görüşü isabetli değildir. Takip talebinde ve itirazın iptali dava dilekçesinde borçlu olarak hiç adı geçmeyen ... ... yönünden itiraz iptali isteminin usulden reddine karar verilmesi gereklidir. Aksi halde bu şekilde verilen itirazın iptali kararı ile ... ... aleyhinde icra takibinin devamı söz konusu olamaz. Nitekim 19. Hukuk Dairesi 18.03.2003 tarih, 2003/2293 Karar sayılı kararında “ Özetle takip talebi ve ödeme emrinde borçlu adi ortaklık gösterilerek tek bir ödeme çıktığı, adi ortaklığı oluşturan şirketlerin takip talebinde ayrı ayrı borçlu gösterilmediğine göre tüzel kişiliği olmayan adi topluluk aleyhine icra takibi geçersizdir. İtirazın iptali dava koşulları oluşmadığı için reddi gerekir” şeklinde bir görüş benimsenmiştir. Takip talebinde borçlu olarak yer almayan bir kişinin itirazın iptal davasına eklenmesi de mümkün değildir. HMK’nın 124 üncü maddesinin olayda uygulanma şartları bulunmamaktadır. Bölge Adliye Mahkemesinin direnme kararının onanması görüşünde olduğumdan Çoğunluğun bozma yönündeki görüşüne katılamıyorum.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Diğer taraftan, gerek Türk Medeni Kanunun 25. gerekse Borçlar Kanunun 49.maddelerine bakıldığında manevi tazminata ilişkin hükümlerin kişinin kişiliğe ilişkin olan hakları, başka bir ifadeyle kişisel varlıkla ilgili zararları gidermek amacıyla düzenlendiği görülür.
14. Hukuk Dairesi 2006/14693 E., 2007/1737 K. 14. Hukuk Dairesi 2006/14693 E., 2007/1737 K. - ELATMANIN ÖNLENMESİ - MADDİ MANEVİ TAZMİNAT- 4721 S. TÜRK MEDENİ KANUNU [ Madde 25 ] - 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 44 ] - 818 S. BORÇLAR KANUNU [ Madde 49 ] "İçtihat Metni" Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 27.05.2004 gününde verilen dilekçe ile elatmanın önlenmesi ve maddi-manevi tazminat istenmesi üzerine yapılan duruşma sonunda; davanın elatma istemi yönünden kabulüne, tazminat istemi yönünden kısmen kabulüne dair verilen 09.05.2006 günlü hükmün Yargıtayca incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmekle süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra dosya ve içerisindeki bütün kağıtlar incelenerek gereği düşünüldü: Dava, hasılat kira ilişkisinden kaynaklanan muarazanın giderilmesi, kar kaybı zararının tahsili ve manevi tazminat istemleri ile açılmıştır. Davalı, kira sözleşmesinin haklı olarak Belediye Encümen kararıyla feshedildiğini, davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, taraflar arasındaki muarazanın giderilmesine 9.650.79 YTL. kar yoksunluğu zararı ile 5000.YTL. manevi tazminatın davalıdan tahsiline, davacı tarafın fazla isteminin reddine karar verilmiştir. Hükmü, davalı temyiz etmiştir. Taraflar arasındaki 29.07.2003 başlangıç tarihli Beton Elamanları Üretim Tesisi kirası 3 yıl sürelidir. Kira süresi 29.07.2006 tarihinde bitmesi gerekirken davalı Belediye Encümen kararı ile 21.04.2004 tarihinde feshedilmiş, davacı kiracı feshe karşı koyarak kiralanan alanı terk etmemiştir. Somut olaya uygulanması zorunlu Borçlar Kanunun 286.maddesince birden fazla seneler için akdedilmiş kira sözleşmesinin ifa süresi içinde feshi için sözleşmenin taraflarından biri veya her ikisince akdin icrasına tahammül edilemez bir hale getiren sebeplerin gerçekleşmesi gerekir. Bu halde dahi fesih ancak iki taraftan her birinin diğerine tam bir tazminat vermek ve kanuni ihbar sürelerine riayet etmek şartıyla mümkündür. Somut olayda ise, Encümence saptanan ve fesih için gösterilen gerekçelerden bazılarının varlığı yaptırılan incelemede bilirkişice belirlenmiş ise de, bu olgu davalı kiralayan bakımından akdin bütününe göre icrasını tahammül edilemez hale getirdiğini kabule yeterli değildir. Dolayısıyla, esasen eylemli olarak devam etmekte olduğu anlaşılan kira ilişkisinde davalı kiralayan Belediye'nin çıkardığı muarazanın giderilmesinde yasaya aykırılık yoktur. Yapılan yargılamaya, toplanan delillere ve tüm dosya içeriğine göre davalının diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiş, reddi gerekmiştir. Ancak; Davada, kiralayan Belediye'nin kiralanan alana ve kiralananın şantiye giriş kapısına hafriyat dökerek kullanıma engel olunduğu iddiası ile kiralanandan yararlanılamayan günlere karşılık kar yoksunluğu zararı da istenmiş, mahkemece bu istek kısmen hüküm altına alınmıştır. Kar kaybı, kardan yoksun kalma karşılığı meydana gelen zarardır. Bu zarar kiralayanın kusuruyla meydana gelmiş ve kiracının mal varlığında ilerde meydana gelecek çoğalmayı engellemişse kuşkusuz bir yöntemle bulunacak kar kaybı zararının hüküm altına alınması gereklidir. Ancak, davalı kiralayan fesih ihbarına rağmen kiralananı boşaltmamış, sözleşme ilişkisi eylemli olarak devam etmiş, kiralanan yer kiracı davacının zilyetliğinde kalmıştır. Davacının bu isteminin nedeni kiralanan alana ve kiralanan alanın giriş kapısı önüne dökülen malzemeler nedeniyle kiralanandan yararlanılmamasıdır. Somut uyuşmazlıkta, davacının istemesi üzerine verilen ihtiyati tedbir kararının uygulanması için düzenlenen 07.06.2004 günlü tutanakta gerek kiralanan şantiyede işçi olarak çalışan kişi, gerekse davacının şirket müdürü olduğunu beyan eden G… ….. G.., davalı Belediye tarafından şantiye kapısına konulan hafriyat malzemeleriyle, kiralanan alandaki hafriyat artıklarının kepçe kullanarak azami 10 saatte kaldırılabileceğini ifade etmiştir. Görülüyor ki; davacının kar kaybı zararına neden olduğunu ileri sürdüğü davalı Belediye'nin döktüğü hafriyat malzemeleri nihayet bir gün içinde ve yine davacı kiracının olanaklarıyla ortadan kaldırılabilecektir. Bu durumda davacının isteyebileceği kullanılacak kepçenin saat başı çalışma ücretiyle, kepçeyi kullanacak kişi için ödenecek yevmiyeden ibarettir. Davacı, makine imkanı ile bir gün çalışarak kiralanan sahayı yeniden kullanılır hale getirecek iken bunu yapmamış, beklemek suretiyle zararın ortaya çıkmasına kendisi sebebiyet vermiştir. Borçlar Kanunun 44.maddesi hükmünce hiç kimsenin kendi kusurundan yararlanma olanağı yoktur. Bu nedenle, zararın ortaya çıkmasına kendi kusuruyla neden olan davacı şirketin kar mahrumiyeti istemi reddedilmelidir. Diğer taraftan, gerek Türk Medeni Kanunun 25. gerekse Borçlar Kanunun 49.maddelerine bakıldığında manevi tazminata ilişkin hükümlerin kişinin kişiliğe ilişkin olan hakları, başka bir ifadeyle kişisel varlıkla ilgili zararları gidermek amacıyla düzenlendiği görülür. Bu hükümler mal varlığına ilişkin zarar halini kapsamamaktadır. Her sözleşme ilişkisi bozulduğunda az veya çok o sözleşmenin tarafları manevi bir üzüntüye, manevi bir zarara düşebilirler ise de, bu üzüntü asla Türk Medeni Kanunun 25 ve Borçlar Kanunun 49.maddelerinde korunan kişisel hakların ihlal edilmesi ile ortaya çıkan bir elem değildir. Açıklanan bu nedenle, sözleşme ilişkisinin ihlali sebebiyle davacı yana manevi tazminat takdiri ve bunun hüküm altına alınmasıda doğru olmamıştır. Karar bütün bu nedenlerle bozulmalıdır. SONUÇ : Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün BOZULMASINA, peşin yatırılan harcın istek halinde yatırana iadesine, 23.02.2007 tarihinde oybirliği ile karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2021/383 E., 2022/1288 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
Hukuk Genel Kurulu         2021/383 E.  ,  2022/1288 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, ... Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalının 22.04.2011 tarihinde Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na (HSYK) gönderdiği şikâyet dilekçesi ile ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan müvekkili hakkında ağır iddia ve ithamlarda bulunarak şikâyetçi olduğunu, şikâyet ile ilgili yapılan inceleme sonrası müvekkili hakkında "Soruşturmaya yer olmadığına" karar verildiğini, uzun bir meslek geçmişi olan ve çevresinde sayılan bir kişi olan müvekkilinin zarar verme kastıyla ortaya atılan asılsız ve ağır iftiralar sebebiyle toplum içinde küçük düştüğünü ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; zamanaşımı def'înde bulunduğunu, davacının müvekkiline ait taşınmazda işgalci konumunda bulunan kişilerin işlettiği cafe ve bara sürekli gitmesi ve bu kişilerle olan samimiyetinden dolayı müvekkilinde bazı haklı şüpheler oluştuğunu, çevredeki esnafın da davacının müvekkili ile cafe sahibi kişiler arasındaki hukukî sorunları konuştuğunu söylemesi üzerine müvekkilinin şikâyet dilekçesi vermek zorunda kaldığını, işyeri güvenliği için kamera taktırdığını ancak kayıtlarda davacının çok sık gittiği mekânda işletmeci olan kişilerle aynı masada oturup sohbet ettiğinin tespit edildiğini, haklı şüphe nedenlerinin oluşmasından dolayı yasal şikâyet hakkı kapsamında müvekkilinin şikâyette bulunduğunu belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 26.11.2015 tarihli ve 2014/109 E., 2015/454 K. sayılı kararı ile; şikâyet dilekçesinin içeriği, HSYK'nın kararı, tanık anlatımları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde davalının davacı hakkında yaptığı şikâyeti haklı gösterecek emarelerin bulunmadığı, şikâyetin haksız olup hak arama özgürlüğü kapsamında kalmadığı, şikâyet dilekçesinde davacının kişiliği hedef alınarak onur ve haysiyetine saldırıda bulunulduğu gerekçesiyle davanın kabulü ile 20.000TL manevi tazminatın davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 07.03.2018 tarihli ve 2016/4348 E., 2018/1595 K. sayılı kararı ile; “… Dava dosyasının incelenmesinde; davalı tarafından yapılan şikâyet sonucunda davacı hakkında Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 3. Dairesinin 13/09/2012 tarih 2012/5621 sayılı kararında, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen mekana sık sayılabilecek aralıklarla gittiği, çoğu zaman arkadaşları ve ailesi olduğu halde giderek yemek yedikleri, alkol aldıkları, ancak davalının iddia ettiği olayların gerçekleştiğine dair delil elde edilemediği, davalının şikâyet dilekçesinde daha abartılı ifadeler kullandığı halde muhakkik tarafından alınan beyanında bir kısım hususlardan bahsetmediği, dilekçeye ekli fotoğraflardaki kişilerin ise davacının eşi ve çocukları olduğu, davacının nüfuz kullandığına dair somut delil elde edilemediği, iddiaların doğrulanmadığı gerekçeleriyle davacı hakkında soruşturma izni verilmesine yer olmadığına karar verildiği anlaşılmaktadır. Davacı hakkında davalı tarafından verilen şikâyet dilekçesi bir bütün halinde değerlendirildiğinde; dilekçe içeriğindeki bazı ifadeler abartılı olmakla birlikte kişilik haklarını rencide edici ve özel hayatı ihlal edici mahiyette olmayıp, mülkiyeti davalıya ait taşınmazda mekan işleten dava dışı kişiler ile arasında ceza ve hukuk davaları olmakla husumetin bulunması, davacının ise bu kişilerin işlettiği mekana sıklıkla gittiği nazara alındığında, davalının olağan kuşku üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında şikâyet hakkını kullandığının kabulü gerekir. Şu halde davanın tümden reddi gerekirken, şikâyetin haksız olduğundan ve kişiliği hedef aldığından bahisle istemin kabulüne karar verilmesi doğru görülmemiş, kararın bu nedenle bozulması gerekmiştir…” gerekçesi ile karar bozulmuştur Direnme Kararı: 9. ... Asliye Hukuk Mahkemesinin 05.12.2019 tarihli ve 2019/259 E., 2019/661 K. sayılı kararı ile; davacının aleni bir şekilde yargısal süreçlere nüfuz ettiğine ve kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunan davalının bu isnatlarının ispat edilemediği, soyut iddiadan öteye geçmediği, hâkim ve cumhuriyet savcılarının da mesai dışında ailesi, arkadaşları veya yalnız bir şekilde kamuoyunda rahatsızlık uyandırmayacak mekânlara gidip eğlenmesinin mümkün olduğu, davacının şikâyet dilekçesinde belirtilen kafeye ailesi ve görev yaptığı iş arkadaşlarıyla birlikte gittiğinin tanık anlatımlarıyla sabit olduğu, bu durumda davalının yasal şikâyet hakkının sınırlarını aştığı ve davacının kişilik haklarına saldırıda bulunduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; dava konusu şikâyet dilekçesinde kullanılan ifadelerin hak arama özgürlüğü sınırlarını aşıp aşmadığı, davacının kişilik haklarına saldırı niteliğinde olup olmadığı; buradan varılacak sonuca göre davalının manevi tazminatla sorumlu tutulmasının gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hâkimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 17. Dava konusu şikâyet dilekçesinin verildiği tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 18. Davanın açıldığı tarihte yürürlükte bulunan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 58. maddesinde ise; “Kişilik hakkının zedelenmesinden zarar gören, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat adı altında bir miktar para ödenmesini isteyebilir. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir giderim biçimi kararlaştırabilir veya bu tazminata ekleyebilir; özellikle saldırıyı kınayan bir karar verebilir ve bu kararın yayımlanmasına hükmedebilir.” hükmü bulunmaktadır. 19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. (TBK’nın 58) maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 20. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. (Türk Borçlar Kanunu’nun 58) maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 21. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” kavramına değinmekte fayda bulunmaktadır. 22. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 23. Hiç kuşkusuz bütün hak ve özgürlükler sınırsız değildir. Anayasal hakların gösterdikleri özellikler itibariyle; başkalarının haklarıyla olan ilişkilerine göre daraltılması veya genişletilmesi gerekir. Bu kapsamda konu değerlendirildiğinde çatışma durumunda her iki değerin aynı anda birbirine karşı korunmadığı, somut olaydaki özelliğe göre birinin diğerine üstün tutulduğu görülecektir. 24. Kişilik haklarına yapılan saldırının hukuka uygun sayılması için her şeyden önce kişinin hukukça korunan bir üstün hak ve çıkarının bulunması gerekir. Kişilik haklarının ihlâli görünümünü taşıyan eylem ve açıklamalar başkalarının veya kamunun üstün çıkarını korumak için yapılmışsa, doğru amaca yönelik olduklarından hukuka aykırı sayılamaz. Bu nedenle zabıtaya ya da suçları kovuşturmakla yetkili makamlara yapılan ceza şikâyetleri, ihbarlar, yetkili mercilerde yapılan icra takipleri, açılan hukuk davaları hukuka aykırı değildir. 25. Ancak tecavüzün hukuka uygun olduğunu kabul edebilmek için, hukukça korunan üstün hak ve çıkarın olması yeterli değildir; aynı zamanda bu hak ve çıkarın kötüye kullanılmamış olması da gerekir. 26. Hak arama özgürlüğünün kullanım şekillerinden biri olan şikâyet, yanlışları tartışmanın ve bunlara olası çözümler bulabilmenin bir yolu olduğuna göre serbestçe dile getirilebilmelidir. Hak arama özgürlüğü bağlamında ele alınacak olan şikâyet hakkı, meşru bir amaç için kullanılırken, içeriğine konu bilgi (olgular) ile kanaatler (değer yargıları) açısından bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. Olgular kanıtlanabilir, oysa değer yargılarının doğruluğu kanıta başvurularak ortaya konamaz. Kanaatler bir olay ya da durum konusunda bir bakış açısını veya kişisel bir değerlendirmeyi dile getirir; bunların doğru ya da yanlış olduklarının kanıtlanması olanaksızdır. Fakat kanaatin temelini oluşturan olguların doğru ya da yanlış olduğunu kanıtlamak mümkündür. 27. Şikâyet, kullanılması bir hak olmasının yanında, kişiye sorumluluk da yüklemektedir. Şikâyet hakkının kötüye kullanılmış olup olmadığının tespitinde bakılacak unsur şikâyet hakkının amaca uygun olarak kullanılmış olmasıdır. Amaca uygunluk öz çıkarın korunması ile mümkündür. İlgili makamlara yapılan şikâyet ve ihbar bu hakkın koruduğu çıkarı elde etmek için yapılmışsa amaca uygun bir davranış olarak hukuka da uygundur. Ancak bu hak öz çıkarın korunması yerine başkasını zarara uğratmak için kullanılmışsa artık hukuka uygunluktan söz edilemeyecektir. Başkasını zarara uğratmak için bir hakkın kullanımı iyi niyet kurallarına aykırıdır. 28. Şikâyet hakkı amaca uygun olmak yanında uygun araçlarla da kullanılmalı, hakkın kullanılmasında gerçek olaylara dayanılmalı ve aşırı davranılmamalıdır. Salt kötü düşünce ile yapılan ve temelindeki olaylar gerçek olmayan şikâyet veya ihbar hukuka aykırı davranış niteliğindedir. 29. Şikâyet hakkının kötüye kullanıldığından söz edebilmek için ihbar veya şikâyetin karşı tarafın suçsuzluğunu bilerek zarara uğratmak veya küçük düşürmek amacıyla yapılması yahut şikâyet konusu hakkında delil ve emare olmadığı hâlde şikâyetin yapılmış olması gerekir. 30. Bu hakkın hukuken korunabilmesi ve yerinde kullanıldığının kabul edilebilmesi için, şikâyet edilenin cezalandırılmasını veya sorumlu tutulmasını gerektirecek yeterli kanıtların olması zorunlu değildir. 31. Şikâyeti haklı gösterecek bazı emare ve olguların zayıf ve dolaylı da olsa varlığı yeterlidir. Bu olgu veya emareye dayanılarak, başkalarının da böyle bir olay karşısında, davalı gibi hareket etmesinin uygun görüleceği, diğer bir anlatımla orta düzeydeki kişinin de somut olaydaki gibi davranacağı ve bu çerçevenin içinde kalan şikâyet hakkının yerinde kullanıldığı kabul edilmelidir. Aksi hâlde şikâyetin hak arama özgürlüğü sınırları aşılarak kullanıldığı ve şikâyet edilenin kişilik değerlerine saldırı oluşturduğu sonucuna varılmalıdır. 32. Hak arama hürriyeti ile kişilik haklarının karşı karşıya geldiği durumlarda, hukuk düzeninin bu iki değeri aynı zamanda koruma altına alması düşünülemez. Daha az üstün olan yararın, daha çok üstün tutulması gereken yarar karşısında o olayda ve o an için korumasız kalmasının uygunluğu kabul edilecektir. 33. Öte yandan, demokratik bir toplumda, bireylere, yargı sistemi ve ona dâhil olan kamu görevlilerini eleştirme ve onlar hakkında yorum yapma hakkı tanınmış olmakla birlikte, bu eleştirilerin kişilerin şeref ve itibarlarının korunmasını isteme haklarını ihlal eder boyuta ulaşmaması gerekir (Anayasa Mahkemesi, Emin Aydın, B.No: 2013/3178, 25.06.2015). 34. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; davacının Cumhuriyet Savcısı olup, ... Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı sırada hiç tanımadığı davalı tarafından Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’ne başlığı ile yazılan 22.04.2011 tarihli dilekçe ile şikâyet edilerek, yazarlar evi adındaki mekana sürekli gidip yüksek derecede alkol alıp etrafa korku saldığı, alkollü olan işletmede uygunsuz davranışlarda bulunduğu, bu mekanda kadınlarla alem yaptığı, bu mekanın sahibi olan kişilerin yargıya intikal etmiş şikâyet ve soruşturmalarında etkisi olduğu, bu kişiler için nüfuzunu kullandığı kanaatinde olduğu ileri sürülmüştür. Davalının bu şikâyet dilekçesi Hâkimler Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) intikal etmiş ve HSYK tarafından davacı aleyhine başlatılan inceleme sonucu 30.05.2012 tarihli inceleme fezlekesi düzenlenmiştir. İnceleme fezlekesi ile davalının ileri sürdüğü iddiaların kesin olmayan afaki iddialar olduğu, kesin, inandırıcı iddia ve deliller bulunmadığı gibi şikâyetin Cumhuriyet Savcısı davacı tarafından yapılacağından endişe duyulan afaki şüpheleri bertaraf etme amacına yönelik olduğu sonucuna varılarak soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verilmiştir. 35. Davalı şikâyet dilekçesinde, hukukî ve cezai ihtilaf içerisinde bulunduğu dava dışı üçüncü kişiler ile yaşadığı sorunlar sebebiyle bu sorunlarla hiçbir ilgi ve alakası olduğu ispatlanamayan davacıya yönelik nüfuzundan dolayı bir takım iddialar ortaya koymuştur. Davalı bu iddiaları ileri sürerken, hiçbir insanın normal karşılamayacağı şekilde davacının kadınlarla alem yaptığına yönelik isnatlarda bulunmuş ve bu olguları da ispat edememiştir. 36. Öte yandan; şikâyet dilekçesinde yer alan davacının kadınlarla alem yapmış olduğuna yönelik ifadelerin şikâyet konusu olay ile ilgisi de bulunmamaktadır. Kullanılan bu ifadeler davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu gibi şikâyet hakkı sınırları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmayıp, davacının kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olduğu sonucuna varılmıştır. 37. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; söylenen sözlerin kişilik haklarına saldırı teşkil eder nitelikte olmadığı, davalı ile husumeti bulunan üçüncü kişilerin işletmesine Cumhuriyet Savcısı olan davacının sık gitmesi sebebiyle oluşan olağan şüphe üzerine hak arama özgürlüğü kapsamında davalının şikâyet hakkını kullandığı, bu nedenle direnme kararının Özel Daire bozma kararındaki gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir. 38. Hâl böyle olunca; mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 39. Ancak, Özel Dairece diğer temyiz itirazları yönünden bir inceleme yapılmadığından buna ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi gereğince karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 18.10.2022 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.
Hukuk Genel Kurulu, 2017/3141 E., 2021/1691 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
tam metni aç
Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir.
Hukuk Genel Kurulu         2017/3141 E.  ,  2021/1691 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi 1. Taraflar arasındaki “manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın kısmen kabulüne ilişkin karar, davalı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir. 2. Direnme kararı davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü: I. YARGILAMA SÜRECİ Davacı İstemi: 4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim üyesi olduğunu, dava dışı ... ile birlikte Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/46 E. sayılı dosyasına hukukî mütalaa verdiklerini, davalının bu dosyada vekil olup, 30.06.2012 tarihli dilekçe ile mütalaanın hukuka aykırı olduğundan bahisle müvekkilini Yüksek Öğretim Kuruluna (YÖK), Dicle Üniversitesi Rektörlüğüne, Hukuk Fakültesi Dekanlığına şikâyet ettiğini, şikâyet dilekçelerinde hakaret içerikli ifadeler kullandığını, davalı hakkında suç duyurusunda bulunulduğunu, dilekçe içerisindeki ifadelerin müvekkilinin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini ileri sürerek 20.000TL manevi tazminatın 30.04.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini talep etmiştir. Davalı Cevabı: 5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; davacının kötü niyetli olduğunu, eldeki dava açılmadan önce ilgili baroya bilgi verilmesi gerektiğini, Türkiye Barolar Birliği (TBB) meslek kurallarının 27/2. maddesinin ihlal edildiğini, Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinde sunulan mütalaa doğrultusunda değil aksine karar verildiğini, davacı ile dava dışı ...’in hazırladıkları mütalaanın usul ve yasaya aykırı olduğunu, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na (HMK) göre bilimsel mütalaanın hâkimin yargılama görevi kapsamına giren konuları içermemesi gerektiğini, 2709 sayılı Anayasa’nın 138. maddesi uyarınca hiç kimsenin mahkemelere tavsiye ve telkinde bulunamayacağını, müvekkilinin avukat olup davaya konu edilen sözlerin savunma sınırları içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini, talep edilen tazminat miktarının fahiş olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme Kararı: 6. Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.06.2014 tarihli ve 2013/129 E., 2014/888 K. sayılı kararı ile; davalının Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen davada vekil olarak yer aldığı, Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğretim görevlisi olan davacının ise bu dosyaya hukukî mütalaa sunduğu, mahkemece bahsi geçen mütalaanın aksine karar verildiği ve kararın Yargıtay denetiminden geçerek onandığı, davalının verdiği dilekçelerinde kullandığı ifadelerin davacının kişilik haklarını zedelediği, davalı tarafın beyanlarının savunma hakkı kapsamında değerlendirilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın kısmen kabulü ile 10.000TL manevi tazminatın 30.04.2012 tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmiştir. Özel Daire Bozma Kararı: 7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı vekili temyiz isteminde bulunmuştur. 8. Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 17.12.2015 tarihli ve 2014/17625 E., 2015/14873 K. sayılı kararı ile; “...Dosya arasındaki bilgi ve belgelerden, davacının hazırladığı hukuki mütalaa nedeniyle davalı avukatın davacı hakkında şikayet dilekçeleri verdiği görülmektedir. Söz konusu şikâyet dilekçelerinde kullanılan ifadelerin davacının kişilik haklarına saldırı içerdiği iddiasıyla davalı hakkında şikayette bulunulmuştur. Hakaret suçundan açılan kamu davası sonunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş ise de hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı, maddi anlamda kesin hüküm teşkil eder nitelikte bir hüküm olmadığından hukuk yargıcı yönünden ortada bağlayıcı nitelikte bir ceza mahkemesi kararı bulunmamaktadır. AİHM'nin 22 Nisan 2013 tarihli 48876/08 başvuru nolu kararında “İfade özgürlüğünün, demokratik bir toplumun vazgeçilmez esasını ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşulunu oluşturduğunu, 10. maddenin 2. fıkrası hükümleri saklı kalmak kaydıyla ifade özgürlüğünün sadece kabul edilen, zararsız ya da farklı olan «bilgi» ya da «düşünceler» için değil ama ayrıca hoşa gitmeyen, sarsıcı ya da rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğunu, bunların, «demokratik toplumun» onlarsız olamayacağı çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gereği olduğunu, 10. maddede açıklandığı gibi bu özgürlüğe yapılan sınırlamaların her halde dar yorumlanması gerektiğini ve herhangi bir sınırlama gereksiniminin ikna edici bir biçimde ortaya koyulması gerektiğini,...” ifade etmektedir. Somut olaya gelince, davalının avukat olarak takip ettiği bir dosyaya davacı öğretim üyesi tarafından hukuki mütalaa verildiği, dosyanın bu mütalaanın aksine karar çıktığı ve onandığı, davalı avukatın söz konusu mütalaayı hukuka aykırı görmesi nedeniyle davacı hakkında şikayette bulunduğu, söz konusu şikayet dilekçelerinde davalının sarf ettiği düşüncelerinin yukarıda değinildiği gibi hoşa gitmeyen, sarsıcı hatta rahatsız edici olanları dahi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi, Anayasa'nın 26. maddesi uyarınca ifade ve düşünce özgürlüğü kapsamında korunması gerektiği, kişisel değer yargısı niteliğindeki beyanların eleştiri sınırlarında kaldığının kabulü ile istemin tümden reddi yerine kısmen kabulü doğru olmadığından kararın bozulması gerekmiştir...” gerekçesiyle karar oy çokluğuyla bozulmuştur. Direnme Kararı: 9. Diyarbakır 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 20.12.2016 tarihli ve 2016/174 E., 2016/859 K. sayılı kararı ile önceki karar gerekçesi genişletilmek suretiyle direnme kararı verilmiştir. Direnme Kararının Temyizi: 10. Direnme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir. II. UYUŞMAZLIK 11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının 30.04.2012 tarihli Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesi verdiği beyan dilekçesinde ve 30.06.2012 tarihli Yükseköğretim Kurumuna, Dicle Üniversitesi Rektörlüğüne ve Dicle Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığına verdiği şikâyet dilekçelerinde kullanılan ifadelerin hak arama özgürlüğü ile iddia ve savunma dokunulmazlığı sınırlarını aşıp aşmadığı; buradan varılacak sonuca göre davacının kişilik haklarına saldırının söz konusu olup olmadığı ve davalının manevi tazminatla sorumlu tutulup tutulamayacağı noktalarında toplanmaktadır. III. GEREKÇE 12. Uyuşmazlığın çözümü açısından öncelikle konuyla ilgili kavram ve yasal düzenlemelerin irdelenmesinde yarar vardır. 13. Manevi zarar, kişilik değerlerinde oluşan objektif eksilmedir. Duyulan acı, çekilen ızdırap manevi zarar değil, onun görüntüsü olarak ortaya çıkabilir. Acı ve elemin manevi zarar olarak nitelendirilmesi sonucu, tüzel kişileri ve bilinçsizleri; öte yandan, acılarını içlerinde gizleyenleri tazminat isteme haklarından yoksun bırakmamak için yasalar manevi tazminat verilebilecek bazı olguları özel olarak düzenlemiştir. 14. Bunlar kişilik değerlerinin zedelenmesi [Türk Medeni Kanunu (TMK) m. 24], isme saldırı (TMK m. 26), nişan bozulması (TMK m. 121), evlenmenin butlanı (TMK m. 158/2), boşanma (TMK m. 174/2) bedensel zarar ve ölüme neden olma [818 sayılı Borçlar Kanunu (BK) m. 47, 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 56] durumlarından biri ile kişilik haklarının zedelenmesi (818 sayılı BK m. 49, 6098 sayılı TBK m. 58) olarak sıralanabilir. 15. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesi ile 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesi diğer yasal düzenlemelere nazaran daha kapsamlıdır. 16. Türk Medeni Kanunu’nun 24. maddesinde; “Hukuka aykırı olarak kişilik hakkına saldırılan kimse, hakimden, saldırıda bulunanlara karşı korunmasını isteyebilir. Kişilik hakkı zedelenen kimsenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar ya da kanunun verdiği yetkinin kullanılması sebeplerinden biriyle haklı kılınmadıkça, kişilik haklarına yapılan her saldırı hukuka aykırıdır.” düzenlemesi mevcuttur. 17. Dava konusu dilekçelerin verildiği tarihte yürürlükte bulunan ve somut olaya uygulanması gereken 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 49. maddesinde ise; “Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir. Hâkim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır. Hâkim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir.” hükmü yer almaktadır. 18. Türk Medeni Kanunu’nun 24 ve Borçlar Kanunu’nun 49. maddelerinde belirlenen kişisel haklar, bedensel ve ruhsal tamlık ve yaşam ile nesep gibi insanın, insan olmasından güç alan varlıklar ya da kişinin adı, onuru ve sır alanı gibi dolaylı varlıklar olarak iki kesimlidir. 19. Görüldüğü üzere BK'nın 49. maddesi gereğince kişilik hakları zarara uğrayanların manevi tazminat isteme hakları vardır. 20. Bu aşamada “hak arama hürriyeti” ile “iddia ve savunma dokunulmazlığı” kavramlarına değinmekte fayda bulunmaktadır. 21. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın (Anayasa), “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine göre; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.” 22. Anayasa’nın 36. maddesi ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) “Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde ceza verilemez” şeklindeki 128. maddesi ile iddia ve savunma dokunulmazlığı anayasal ve yasal teminat altına alınmıştır. Her hakta olduğu gibi iddia ve savunma dokunulmazlığı da sınırsız olmayıp, madde devamında, “Ancak, bunun için, isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerektiği” bildirilmiştir. 23. Söz konusu madde ile her ne kadar dokunulmazlığın kullanımına şekil, yer ve ölçülülük yönünden sınırlama getirilmiş olsa da maddi gerçeklerin iddia ile savunmanın çarpışması sonucu ortaya çıkacağı dikkate alındığında bu sınırlamaların mümkün olduğunca dar yorumlanması gerekmektedir. Yargılama esnasında kullanılan ifadelerin ve eleştiri hakkının makul olmayan ölçüde sınırlandırılmasının Anayasa’nın 36. maddesi altında güvence altına alınan hakların gereğince yerine getirilmesini engelleyeceği unutulmamalıdır. Yargının işleyişine halel getirmemek adına davanın tarafları herhangi bir müeyyide veya ceza tehdidi altında kalmamalıdırlar (Kenan Gül, B. No: 2015/17892, 19.02.2019, § 45-46). 24. Anayasa’nın ve TCK’nın kabul ettiği esasa göre, iddia ve savunma hakkının kullanılması ancak meşru vasıta ve yollardan yararlanmak suretiyle olmalıdır. İddia ve savunma hakkının her türlü etkiden uzak olarak kullanılması esastır. Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvurular ile bir davada tarafların yargı mercileri önünde iddia ve savunmalarını hiçbir endişeye kapılmadan serbestçe yapmaları gerekir. Ancak bu serbesti, başvuru veya dava konusu olayın aydınlığa kavuşması, bir başka anlatımla hakkın meydana çıkarılmasına vesile olması amacına hizmet etmelidir. Böyle olduğu takdirde Anayasa’nın öngördüğü meşru vasıta ve yollara başvurulmuş olur. Ancak başvuru veya dava sebebiyle söylenmesinde ve yazılmasında yarar bulunmayan, diğer bir deyişle davanın aydınlığa kavuşmasında ve hakkın meydana çıkarılmasında hiçbir olumlu etkisi olmayan iddialarda bulunulmasında veya yazı ve sözlerin kullanılmasında meşruiyet vardır denilemez. Bu gibi durumlarda iddia ve savunma sınırı aşılmış olur. 25. Tüm bu açıklamalar ve yasal düzenlemeler ışığında somut olay incelendiğinde; Yeşilyurt Asliye Hukuk Mahkemesinin 2008/46 E. sayılı dosyasında davalının vekil sıfatıyla görev yaptığı, bu dosyaya davacı ile dava dışı ...’in hukukî mütalaa sundukları, davalı avukatın davacı ile dava dışı ...’in verdikleri mütalaanın hukuka aykırı olduğu iddiasıyla farklı kurumlara şikâyet ettiği, Ceza Mahkemesince dilekçe içeriklerinde kullanılan ifadelerin hakaret suçunu oluşturduğu sabit görürek davalı hakkında adli para cezasına hükmedildiği ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildiği, ayrıca davacı ile birlikte hukukî mütalaayı hazırlayan dava dışı ...’in aynı sebeplerden dolayı davalıya karşı açtığı manevi tazminat davasının Diyarbakır 3. Asliye Hukuk Mahkemesinin 25.04.2016 tarihli ve 2015/382 E., 2016/463 K. sayılı kararıyla kısmen kabul edildiği ve kararın Özel Dairece onanarak kesinleştiği anlaşılmaktadır. 26. Bu durumda; davalı tarafından verilen dilekçelerde yer alan "…HMK ve mantık çerçevesi içinde ne olduğu belirsiz yazı, Adına hukuki mütalaa dedikleri yazı, ancak bu iki akademisyen bilim adamlarının da hukukun da, üniversitenin de, YÖK'ün de adını batırmış kendi itibarları ile birlikte akademiyanın da ve en önemlisi hukukun da adını batırmaya cüret etmişlerdir. …sorun artık bilim yuvalarının dahi hukuk bilmez ya da utanma bilmez ya da paraya tamah eden kişilere ünvan vermesinde, ...bu zatlar hangi kategoride onu da vicdanlara bırakıyoruz, …ve hukuk fakülteleri ve adalet adına utanç verici bir rapor, …haddini bilmez ve maaselef utanarak ifade ediyorum hukuk bilmez, ticaret hukukunda adının önünde ünvanı olan ve medeni usul hukukunda adının önünde ünvanı olan iki kişinin beyanları bu dosyaya girer, …bu yazıyı yazan titri (ünvanı) olan kişiler hukuk bilmediği gibi mahkeme kararını sonuna kadar okumaktan aciz ünvanlı kişilerdir, …gerek kendileri için gerekse de akademiya için gerekse adalet için utanç verici bu yazıyı kaleme almazlardı, …hukuk cinayeti işleyecek cüretkarlıktadırlar... ya aldıkları mütalaa (!) ücretinden ya da hatırdan ya da hiç hukuk bilmediklerinden bu cinayeti işlemişlerdir, …Dicle Üniversitesi Hukuk fakültesinde okuyan malum iki zatın öğrencileri dahi ünvanlı bu iki kişiden daha iyi bilir (İnşallah) hukuk bilmeyen bu zatlar, …kâr etmenin fakirleşmeye değil zenginleşmeye neden olduğunu anlayamayacak kapasitede olan…" şeklindeki ifadelerin davacıyı küçük düşürücü nitelikte olduğu, iddia ve savunma sınırları içerisinde değerlendirilmesi mümkün olmadığı ve davacının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği sonucuna varılmıştır. 27. Hâl böyle olunca; mahkemece yukarıda açıklanan hususlara değinilerek verilen direnme kararı usul ve yasaya uygun olup yerindedir. 28. Ne var ki, Özel Dairece tazminat miktarı yönünden bir inceleme yapılmadığından bu yöne ilişkin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir. IV. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Direnme uygun olduğundan, davalı vekilinin hükmedilen tazminat miktarına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın YARGITAY 4. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 16.12.2021 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

(X) Derneği, kurucuların kuruluş bildirimini mülki amire vermesiyle tüzel kişilik kazanmış, ancak henüz ilk genel kurul toplantısını yaparak zorunlu organlarını oluşturmamıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'na göre, bu derneğin fiil ehliyeti hakkındaki aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?

A) Tüzel kişilik kazandığı an fiil ehliyetini de kazanmıştır.
B) Fiil ehliyetini kazanabilmesi için mülki amirin onayı gerekmektedir.
C) Zorunlu organlarını oluşturmadığı için fiil ehliyetini henüz kazanmamıştır.
D) Fiil ehliyeti, dernekler kütüğüne kaydedildiği an başlar.
E) Fiil ehliyeti sınırlıdır, ancak borç altına girebilir.

Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol