4721 sayılı Türk Medeni Kanunu Madde 535

Türk Medeni Kanunu 535. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 535- Mirasbırakan vasiyetnameyi bizzat okuyamaz veya imzalayamazsa, memur vasiyetnameyi iki tanığın önünde ona okur ve bunun üzerine mirasbırakan vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan eder. Bu durumda tanıklar, hem mirasbırakanın beyanının kendi önlerinde yapıldığını ve onu tasarrufa ehil gördüklerini; hem vasiyetnamenin kendi önlerinde memur tarafından mirasbırakana okunduğunu ve onun vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan ettiğini vasiyetnameye yazarak veya yazdırarak altını imzalarlar. e. Düzenlemeye katılma yasağı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

3 karar eşleşti
7. Hukuk Dairesi, 2021/5404 E., 2022/5775 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Hukuk Mahkemesi
1- Öncelikle vasiyetname başlıklı belge yönünden yapılan incelemede belgenin “okur-yazar olmayanlara ilişkin vasiyetname” şeklinde düzenlendiği görülmekle, TMK 535. maddesi şartları araştırılmıştır.
7. Hukuk Dairesi         2021/5404 E.  ,  2022/5775 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi Davacı vekili tarafından, davalı aleyhine 12/12/2013 gününde verilen dilekçe ile vasiyetnamenin iptali ve tazminat istenmesi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin bozma ilamına uyularak yapılan duruşma sonunda; davanın reddine dair verilen 03/12/2020 günlü hükmün Yargıtayca duruşmalı incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle, tayin olunan 04/10/2022 günü için yapılan tebligat üzerine temyiz eden davacı vekili Av. ... ile karşı taraftan davalı vekili Av. ... ... ... geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra gelenlerin sözlü açıklamaları dinlendi. Duruşmanın bittiği bildirildi. İş karara bırakıldı. Bilahare dosya ve içerisindeki bütün evrak incelenerek gereği düşünüldü: K A R A R Mahkemece, Yargıtay 3. Hukuk Dairesinin bozma ilamı doğrultusunda araştırma ve inceleme yapılarak verilmiş olan karar usul ve yasaya uygun bulunduğundan yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edene yükletilmesine, 8.400,00 TL Yargıtay duruşma vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine, kararın tebliğinden itibaren 15 gün içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 04/10/2022 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. KARŞI OY Davacı vekili dilekçesinde, miras bırakan ... tarafından “ düzenleme şeklinde vasiyetname” başlığı altında yapılan 07/09/2012 tarihli vasiyetin, usulsüz olduğunu, iradesinin zorlanarak davalı tarafından yaptırıldığını, vasiyet sırasında ağır hasta olan murisin hukuki işlem yapma ehliyetine sahip olmadığını açıklayarak vasiyetnamenin iptalini ve bu süreçte satılan bir adet taşınmaz sebebiyle davalıya verilen bedelin yarısı olan 30.000 TL’nin miras payı olarak iadesini talep etmiştir. Davalının davanın reddini talep ettiği görülmüştür. Toplanan deliller sonrası ilk derece mahkemesi incelemeye konu 03/12/2020 tarihli son kararında ispatlanamayan davanın reddine karar vermiştir. Davacının temyizi üzerine dairemizce yapılan inceleme sonucu, sayın çoğunluk kararın onanması yönünde görüş bildirmiş bulunmakla, bozma yönünde karşı oyumuz aşağıdaki şekilde açıklanmıştır. Tarafların miras bırakanın ... 01/07/1924 doğumlu olup, 23/09/2012 tarihinde tedavi gördüğü Bandırma Devlet Hastanesinde vefat etmiştir. Davaya konu vasiyetname başlıklı belgenin 07/09/2012 tarihinde hastanede tedavi gördüğü sırasında, noter başkatibinin hastaneye gelmesi sonucu şahitler huzurunda düzenlendiği ilgili belgeden görülmektedir. Davacıların itirazı vasiyetnamenin usule aykırı ve baskı altında düzenlendiği ve ayrıca murisin ehliyetinin bulunmadığına yönelik iki ana başlık altında toplanılmakla aşağıda bu hususlar değerlendirilmiştir. 1- Öncelikle vasiyetname başlıklı belge yönünden yapılan incelemede belgenin “okur-yazar olmayanlara ilişkin vasiyetname” şeklinde düzenlendiği görülmekle, TMK 535. maddesi şartları araştırılmıştır. 2- Murisin “ okur-yazar olmadığı” hususu başkatibin “anladım” beyanına istinaden olmuştur. Bu konuda ne gibi araştırma yaptığı belirsiz olup, tamamen şahsi bir tespite dayandığı görülmüştür. Oysa, davacı delillerinin bu konuda sunulmasına rağmen, mahkemece bu hususun tartışılmadığı, sunulan yazı belgelerde çok sayıda “imza” atıldığı halde, bu hususun dikkate alınmadığı açıktır. 3- Özellikle davacı tanıklarının tarafsız beyanları da, murisin esnaflık yaptığı, defter tuttuğu, süt toplayıcılığı gibi halkla sık teması gereken işler yürüttüğü açık olduğu halde, bu hususun da yeterince tartışılmadığı görülmektedir. 4- Dosyada bulunan bu belge ve beyanlar itibariyle esasen murisin “okur yazar” olduğu açık olduğu gibi çok sayıda resmi belgede “imza” bulunduğu halde başkatibin tespitinin hatalı olduğu “parmak basma” şeklindeki onaylamanın usulsüz ve geçersiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Vasiyetnamenin TMK. 535. madde şartlarını taşımadığı açık olmakla, öncelikle bu yönden belgenin geçersizliği dikkate alınarak davanın kabulü gerekirken, davanın reddine karar verilmesi bozmayı gerektirir. 5- Yine usul yönünden belgenin sağlığı incelendiğinde, tutanak tanıkları ... ile ...’ın beyanları itibariylede usulsüz olduğu açıktır. 6- Tanık ... yeminli beyanında, “tanık Hayri’nin orada olup olmadığını hatırlamıyorum”, “Dede elindeki kağıttan ada, parsel vb bilgileri ELİNDEKİ KAĞITTAN OKUYARAK notere vasiyetname yazdırdı”, “daha sonra noter ...” beyanlarını çelişkili olarak bildirmiştir. 7- Tanık Hayri ise “dede halsiz ve enerjisi yoktu” “Evet Hayır şeklinde konuşuyordu” “Tahminimce noterin elinde bir kağıt vardı, oradan ... amcaya sorular soruyordu. Oda, evet veya hayır diyordu. Çok uzun cümleler kurmuyordu”, “ Noter geldiğinde yanında bir yazıcı ve bilgisayar yoktu” “muris elini kaldıramadığı için parmak bastı” diyerek beyanda bulunmuştu. 8- Bu beyanlardan anlaşılacağı üzere “ BELGENİN, hastane odasında bizzat murisin yanında düzenlenmediği, önceden hazırlandığı ve bu haliyle usulsüz olduğu açıktır. Bu tespit, esasen tanıkların çelişkili beyanlarından açıkça anlaşıldığı, murisin, konuşacak mecalinin olmadığı, ayrıntılı tapu bilgilerini bilme ve bildirme imkanının olmadığı, belgenin hastane dışında hazırlanıp getirildiğinin kuvvetle muhtemel olduğu belirgindir. Tanıklar esasen, bu mizanseni yukarıda ki beyanları ile ortaya çıkarmış olmakla, neticeten bu belgenin içerik itibariylede sağlıksız, geçersiz olduğu açıktır. 9- Belgenin, murisin huzurunda düzenlendiği, kendisine okunduğu, anlatıldığı, tanıklarında buna onay verdikleri şeklinde TMK. 535. maddesindeki şekle uyulduğu şeklinde karşı bir argüman getirilebilir ise de, esasen yukarıda bahsetmediğimiz ve ikinci ana itiraz konusu olan “ ehliyetsizlik” ve “baskı” hususları dikkate alındığından esasen, ilgili maddenin aradığı şartlarında gerçekleşmediği ortaya çıkacaktır. 10- TMK. 335. maddesinin aradığı şartlardan birisi de “...ve bunun üzerine miras bırakan vasiyetnamenin son arzularını içerdiği beyan eder.” davranışıdır. Adı geçen tanıklar bu şartın gerçekleştiğini vasiyetnamede ifade etmişler ise de, bu husus, bizzat duruşmadaki beyanları ile çelişmektedir. Çünkü, murisin yeterince konuşamadığı, elindeki belgeyi “OKUDUĞU” veya noterin okuduğu gibi beyanların yanında, “rahatsızdı, halsizdi ve enerjisi yoktu” şeklindeki tutanak tanık beyanlarına göre murisin sağlığının iyi olmadığı, bilinçli-şuurlu olarak bir belgenin hazırlanmasına katılmadığı ve böylece murisin tutanaktaki bu beyanlarının da şüpheli, tartışmalı hale geldiği ve böylece TMK. 535. maddesindeki ilkelerin de gerçekleşmediği açıktır. 11- Son açıklamalarımız gereğince murisin sağlığı yönünden alınan tıbbi raporlar itibariyle yapılan değerlendirmeler sonucunda ise, son alınan 07/07/2020 tarihli raporun yeterli incelemeye dayanmadığı anlaşılmaktadır. 12- Vasiyetnameye dayanak alınan 07/09/2012 tarihli tek kişilik raporun, dayanak konsültasyon ve poliklinik kaydı olmadığı halde, sanki usulünce bir inceleme sonucu düzenlenmiş gibi, hükme esas alınması başlı başına büyük usulsüzlüktür. 13- Mahkemenin başvurusu sonucu alınan Dördüncü Adli Tıp ihtisas kurulunun tespitleri yönünden bakıldığında, bir kısım gerçeklerin ifade edildiği, özellikle murisin 06/09/2012-23/09/2012 tarihleri arasında hastanede yatışı sırasında Genel Cerrahi kliniği tarafından düzenlenen kayıtlarda, “...oral beslenme şikayetiyle ..., DEMANS, şikayetleri on gündür devam ediyor”, şeklinde ki tespitler açıklanmış ve haklı olarak murisin, 07/09/2012 tarihinde fiil ehliyetine haiz olup olmadığının bilinmeyeceği şeklinde rapor tanzim edilmiştir. 14- Üst kurul, vasiyete esas alınan yeterince okunamayan DR. ... ...’a ait evrak yönünden, mahallinde araştırma talep etmiş ve alınan cevapla “ Hastaneye ait Nöroloji Konsültasyon ve Poliklinik Kaydına RASTLANILMADIĞININ” bildirildiği görülmesine rağmen, yine de bu açıklamaların nihai kanaate esas alınması ilginçtir. Çünkü Psikiyatri Doktorunun herhangi bir belge ve kayıt tutmadan rapor tanzim etmesi başlı başına bir usulsüzlüktür. Bandırma Devlet Hastanesinin yıllar sonra verdiği cevap ve açıklamaların sağlıklı olmadığı, Hastayı bizzat gözlemleyen ve tedavi uygulayan Genel Cerrahi Kliniğinde ki kayıtlar itibariyle “ DEMANS” tanısı konulan bir kişi için sağlıklı şeklinde heyet raporu gerçeklerle uyuşmamaktadır. 15- Üst kurulun esasen dosyadaki delilleri tam olarak incelemediği, tanık beyanlarını tahlil etmediği, esasen üst kurulun yapısı ve üye niteliklerine göre olayı değerlendirme yetkinliğine sahip olmadığı da açıktır. İlk heyet raporunda Ruh Sağlığı uzmanları çoğunlukta olduğu halde, son raporda azınlığa düştükleri, konuyla ilgili olmayan “ÇOCUK” uzmanlarının heyette yer aldığı, özellikle Genel Cerrahi yönünden büyük eksiklik bulunduğu dikkate alındığında heyetin, mahkemece sorulan sorulara cevap verme yeterliliğinin bulunmadığı da belirgindir. Bandırma Devlet Hastanesinin 02/10/2012 tarihli raporunda işlem günü, murise 6 ayrı tıbbi işlem yapıldığı, özellikle bu işlemler sırasında farklı enjeksiyonlar için 9 adet ayrı ampul ile uygulama yapıldığı ve böylece murisin çok sayıda müdahaleye maruz kaldığı belirtilmesine rağmen, üst kurul raporunda bunlarla ilgili açıklamada bulunmamaktadır. 16- Dosya kapsamı itibariyle murisin sağlık durumu ile ilgili olarak çok sayıda belge ve buna bağlı olarak çelişki bulunduğu halde, üst kurul raporunun detaylı bir incelemeye dayanmadığı, böylece murisin vasiyetnamenin düzenlendiği sırada ayırt etme gücüne sahip olup olmadığı kesin olarak belirlenmemiş olduğu halde raporun hükme esas alınması uygun olmamıştır. 17- Davalı ...’ın hastaneye yatış öncesinden beri davacının yanında bulunduğu, murisin sağlık sebebiyle, karar alma yetisinin yeterli olmadığı gibi, etkilenme ve baskıya açık bulunması, murisin tam mal varlığı belirlenmemekle birlikte, mal varlığının büyük bir bölümünün vasiyete konu etmesi, murisin hastaneye yatışı ile ölüm arasında geçen 16 günlük süreçte, ağır bir tedavi altında bulunması karşısında; neticeten davacının akıl sağlığının yerinde olmadığı ve hatta ... ön tanısı itibariyle akıl sağlığının tartışmalı bulunması, yine tutanak tanıklarının bu hususları teyit eden açıklamaları itibariyle, vasiyetnamenin tanzimi sırasında fiil ehliyetlinin bulunmamasının kuvvetle muhtemel olması ve manevi etkiye açık bulunması karşısında, vasiyetnamenin gerek usul ve gerekse muhteva yönünden iptali gerektiği, yerel mahkeme kararının bozulması kanaatiyle sayın çoğunluk kararına muhalifim.

Diğer kararlar (2)

3. Hukuk Dairesi, 2015/9732 E., 2016/1301 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
tam metni aç
4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun Mirasbırakan tarafından okunmaksızın ve imzalanmaksızın düzenleme kenar başlıklı 535. maddesi "Mirasbırakan vasiyetnameyi bizzat okuyamaz veya imzalayamazsa, memur vasiyetnameyi iki tanığın önünde okur ve bunun üzerine mirasbırakan vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan eder.
3. Hukuk Dairesi         2015/9732 E.  ,  2016/1301 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ Taraflar arasındaki vasiyetnamenin iptali davasının mahkemece yapılan yargılaması sonucunda, davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün, duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmekle; daha önceden belirlenen, 02.02.2016 tarihli duruşma günü için yapılan tebligat üzerine; temyiz eden davacı vekilleri Av. ..., Av. ..., Av. ... geldiler. Karşı taraftan davalılar vekili Av. ..., Av. ... geldi. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin daha derinlemesine incelenmesi ve bu konuda bir araştırma yapılması gerektiği heyetçe zorunlu görüldüğünden, Yargıtay Kanunu'nun 24/1 ve Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 21/3 maddesi uyarınca görüşmenin 09.02.2016 gününe bırakılması uygun görüldüğünden, belli gün ve saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü: Y A R G I T A Y K A R A R I Davacı vekili dava dilekçesinde; Müvekkilinin ağabeyi ...'in 14/09/2011 tarihinde beyin kanaması geçirdiğini, koma halinde kaldırıldığı ... Hastanesinde 23/09/2011 tarihine kadar yoğun bakımda, 23/09/2011 ile 14/10/2011 tarihleri arasında hastanedeki özel odasında tedavi gördüğünü, daha sonra tedavi ve bakımına evinde devam edilmek üzere taburcu edildiğini, akabinde 26/10/2011 tarihinde yeniden hastaneye yatırılarak tedavisine devam edildiğini, ...'in 14/10/2011 tarihinde hastaneden eve nakledilirken hastanede kendisinin sürekli bakım ve tedavisini yürüten tıp ekibinin önerisi doğrultusunda 3 uzman hemşirenin evdeki bakım açısından sürekli ve kesintisiz desteği sağladığını ve kendini idare edebilme yetisini yitirdiğini ve ancak bu koşullar altında evine nakledilebildiğini, ...'in hastaneden çıkışından vefat anına kadar geçen bütün süreçte hastalığının getirmiş olduğu felç hali, kendi işini tek başına görememe yetersizliği ve beyin kanaması sonucunda vücudunun sağ tarafını kullanamayışı, okuyup anlayıp düşüncelerini anlatabilmekteki yetersizliğinin kesintisiz devam ettiğini, hastalığın vukuu bulduğu günden itibaren müvekkili ve aile fertlerinin hem hergün hastaneye gelerek hem de nakli sırasında sürekli hastanın yanında olduklarını, her türlü tıbbi desteğin ve tedavinin sağlanmasında gözetim ve maddi manevi katkıda bulunduklarını, davalının müvekkilinin erkek kardeş olarak ortaya koyduğu ilgi ve eylemleri sert karşı hamlelerle itelemek yoluna gittiğini, müvekkilinin kardeşinin ziyaretlerini zorlaştırmayı adet edindiğini, sağlık durumu nedeniyle ayırt etme gücünü ciddi ölçüde kaybetmiş olan kocasını tehdit etmeye başladığını ve kendisinin dediklerini yapmazsa onu terk edeceği şeklinde ağır manevi baskı altına aldığını, davalının müteveffanın hasta yatağında nasıl alındığı belli olmayan bir vekaletname yoluyla müvekkiliyle ağabeyinin ortak hesabından para çekmeye başladığını haber aldıklarını, evde felçli ve muhtaç bir halde tedavisine devam edilen müteveffa ... adına eşi davalı tarafından bir vasiyetname düzenlettirildiğini ve felçli müteveffanın sol el parmak izi ile onaylanan vasiyetname ile tüm varlığının davalı eşine verildiğini, vasiyetnamenin kanuna aykırı olduğunu ileri sürerek davaya konu vasiyetnamenin iptalini talep ve dava etmiştir. Davalı vekili cevap dilekçesinde: Dava konusu vasiyetnamenin yapıldığı sırada vasiyetçi ...'in tasarruf ehliyetinin tam anlamıyla mevcut olup, müteveffanın kendi arzusu ile şuurlu bir şekilde bilerek ve isteyerek yasal hakkını kullanmak suretiyle 48 yıllık eşini tüm terekesi üzerinde tek mirasçı olarak tayin ettiğini, alınan Sağlık kurulu raporlarıyla vasiyetçi ...in temyiz kudretine haiz bulunduğunu, her türlü hukuki, tasarrufa ehil olduğu ve vasi tayinine de gerek bulunmadığının ayrıntılı bir şekilde ifade edildiğini, bu sağlık raporlarının yanı sıra vasiyetçi ...in akli durumunun yerinde olduğu ve tasarruf ehliyetine sahip bulunduğunun, vasiyetnamenin düzenlenmesinden hemen önce tanzim edilen doktor raporları ile sabit olduğunu, davacının, ...i vesayet altına aldırmak amacıyla davacının kendi oğlu vasıtasıyla ... Sulh Hukuk Mahkemesine başvurarak ...in temyiz kudretini haiz bulunmadığı gerekçesiyle onu vesayet altına aldırmak istediğini, asılsız ve gerçek dışı beyan ve iddiaların haksız ve hukuki mesnetten yoksun olduğunu belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkemece, ... Noterliği'nin 02/01/2012 tarih ve 00032 yevmiye sayılı vasiyetnamesi, nüfus kayıtları, vasiyetin açılması kararı, murisin ölmeden önceki tüm sağlık raporları, tanık beyanları, Adli Tıp raporu ile tüm dosya kapsamı dikkate alınarak murisin vasiyet tarihinde akıl ve şuurunun yerinde olduğu, fiil ehliyetinin tam olduğu, vasiyetin resmi şekilde yapılıp herhangi bir eksikliğin ve usulsüzlüğünün tespit edilemediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun Mirasbırakan tarafından okunmaksızın ve imzalanmaksızın düzenleme kenar başlıklı 535. maddesi "Mirasbırakan vasiyetnameyi bizzat okuyamaz veya imzalayamazsa, memur vasiyetnameyi iki tanığın önünde okur ve bunun üzerine mirasbırakan vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan eder. Bu durumda tanıklar, hem mirasbırakanın beyanının kendi önlerinde yapıldığını ve onu tasarrufa ehil gördüklerini; hem vasiyetnamenin kendi önlerinde memur tarafından mirasbırakana okunduğunu ve onun vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan ettiğini vasiyetnameye yazarak veya yazdırarak altını imzalarlar" hükmünü ihtiva etmektedir. Söz konusu maddenin gerekçesine bakıldığında ise; bu maddenin sadece okuyup yazmayan kişilerin vasiyetnamesini düzenlemediğinin, burada okuyup yazma bildiği halde bedensel bir özür nedeniyle imza yeteneğine sahip olmayan kişilerin vasiyetinin de söz konusu olduğu açıklanmıştır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun 533. maddesi "Mirasbırakan, arzularını resmi memura bildirir. Bunun üzerine memur, vasiyetnameyi yazar veya yazdırır ve okuması için mirasbırakana verir. Vasiyetname, mirasbırakan tarafından okunup imzalanır. Memur, vasiyetnameyi tarih koyarak imzalar" şeklinde düzenlenmiştir. TMK'nun 533. maddesi gereğince, gerek vasiyetçinin, gerekse resmi memurun bizzat kendi el yazıları ile imza atmaları şarttır. Burada imzanın yerini alabilecek hiç bir işaret veya usul kabul edilemez. Bu anlamda parmak izi imza olarak kabul edilemez. Ölüme bağlı tasarrufların şekline ilişkin özel hükümler, genel hükümlere göre üstün tutulur. El yazısı ile imzasını atamayan vasiyetçi, vasiyetnamesini TMK'da öngörülen şekle göre düzenlettirmek zorundadır. Somut olaya konu iptali istenen .... Noterliğince düzenlenen 02.01.2012 tarih ve 00032 yevmiye nolu Düzenleme Şeklinde Vasiyetname incelendiğinde, vasiyetnamenin tutanağa geçirme işleminin TMK'nun 533.maddesinde düzenlenen okur yazarlara özgü olarak hazırlandığı, ancak vasiyet edenin rahatsızlığından dolayı sağ elini kullanamadığından imza atamadığı sol el parmak izini bastığı belirtilerek imza işleminin okur yazar olmayanlara özgü TMK'nun 535. belirtilen şekilde (parmak izi ile) tamamlandığı görülmüştür. Okuyup yazma bildiği halde bedensel bir özür nedeniyle imza yeteneğine sahip olmayan kişilerin vasiyetnamesinin nasıl düzenleneceğinin TMK'nun 535. maddesinde açıkça düzenlenmiş olması karşısında, davaya konu vasiyetnamenin usulüne uygun yapılmadığı, şekil eksikliği ile malul olduğu anlaşıldığından davanın kabulü gerekirken yazılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi doğru görülmemiş, bozmayı gerektirmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan esaslar gözönünde tutulmaksızın yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz, temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde olduğundan kabulü ile hükmün HUMK.nun 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, Yargıtay duruşmasında vekille temsil edilen davacı taraf için duruşma tarihinde yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi hükümlerine göre takdir edilen 1.350 TL vekalet ücretinin davalıdan alınarak davacıya verilmesine ve peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz edene iadesine, 09.02.2016 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Büyük Genel Kurulu, 2016/8 E., 2016/8 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varYargıtay Hukuk Genel Kurulu İlk Derece Mahkemesi
tam metni aç
Yapılan yargılama sonunda; Nizip Asliye Hukuk Mahkemesi (05.03.20113 gün ve 2011/266 Esas, 2013/231 Karar) “Somut olayda, TMK 533,534,535. maddeleri dikkate alındığında;
Büyük Genel Kurulu         2016/8 E.  ,  2016/8 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ : Yargıtay Hukuk Genel Kurulu İlk Derece Mahkemesi Taraflar arasındaki tazminat davasında yapılan yargılama sonunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nca; “Davacı yargısal faaliyet nedeniyle 6100 sayılı HMK’nun 46. maddesine dayanarak tazminat isteminde bulunmuştur. Davacı ... 23/12/2013 harç tarihli dava dilekçesinde; Resmi vasiyetname tanıklarının, T.M.K.’nun 535/2 1. cümlesi gereğince, “miras bırakanının beyanının kendi önlerinde yapıldığına” dair vasiyetnameye şerh vermeleri zorunlu olduğunu, birinci cümlede miras bırakanın “beyanından” kastedilenin, miras bırakanın vasiyetnamenin içeriğine ilişkin beyanı olduğunu, tanıkların onama şerhi, vasiyetnamenin 7. sayfasının 2. Paragrafında yer aldığını, tanıkların, vasiyetnamenin başka bir sayfasında her hangi bir beyanları da bulunmadığını, tanıklar “miras bırakanın beyanının kendi önlerinde yapıldığına” dair vasiyetnameye şerh vermediklerini, bu noksanlığın dava konusu vasiyetnamede sabit olduğunu, bu nedenle vasiyetnamenin iptali, dolayısıyla da kararın bozulması gerektiğini, ayrıca, vasiyetnamede, gerçeğe uygun olmayan kayıtlarda mevcut olduğunu, murisin 60 adet tapulu taşınmazı mevcut olup, okur yazar olmayan murisin taşınmazlarından bir tanesinin dahi parsel numarasını bilmesi mümkün olmadığını ancak vasiyetnamede murisin 41 adet taşınmazına ait tapu sicil bilgilerini en ince ayrıntısına kadar notere, şahsen ve bizzat sözlü olarak beyan ettiği belirtildiğini, resmi vasiyet senedindeki bu kaydın gerçeğe uygun olmadığını, iddia ederek fazlaya ilişkin hak ve alacakları saklı kalmak kaydıyla, 2.000 TL (İkibin) TL maddi tazminatın, faiziyle birlikte HMK 46/c maddesi gereğince davalı tahsiline karar verilmesini istemiştir. Davalı cevap dilekçesinde; davacının yasal mirasçı sıfatını belgelemesi gerektiğini, davacıdan başka mirasçı varsa MK. 640 md. göre diğer mirasçılarla birlikte dava açılması ya da terekeye temsilci tayini gerektiğini, mirasçı sıfatıyla tek başına açılan davanın sıfat yokluğundan reddedilmesi gerektiğini, 2802 ...93/A maddesine göre hükmün kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde açılabileceğini, mahkeme kararı Yargıtay 3.Hukuk Dairesinin 2013/12623 E. sayılı kararı ile 08.10.2013 tarihinde onandığı, yargılama faaliyetleri tamamlanıp tamamlanmadığı belirsiz olduğunu, vasiyetnamenin düzenlenmesinde herhangi bir şekil eksikliği bulunmamakta olduğunu iddia ederek davanın reddini savunmuştur. Dava dilekçesinin esasa kayıt edilmesini takiben dosya 15.01.2014 tarihinde gündeme alınmış, yapılan görüşmeler sonunda naip üye tayin edilmiş ve dilekçeler aşaması tamamlandıktan sonra 6100 sayılı HMK 138. maddesi gereğince dosya üzerinden dava şartları incelenmiş ve dava şartları bakımından eksiklik bulunmadığı tespit edilmiştir. 6100 sayılı HMK’nun 116. maddesindeki ilk itiraz ileri sürülmediği için herhangi bir inceleme yapılmamıştır. 6100 sayılı HMK’nun 48. maddesi gereğince dava, dava konusu yargısal faaliyette imzası bulunan Daire Başkanı, Üyeleri ve mahkeme hakimine ihbar edilmiştir. Taraflar 6100 sayılı HMK 139. ve 147. maddeleri gereğince meşruhatlı davetiye ile ön inceleme duruşmasına, aynı Kanun’un 140. maddesi gereğince de ön inceleme duruşması yapıldıktan sonra tahkikat duruşmasına davet edilmişlerdir. Ön inceleme aşamasında, dava dilekçesinde belirtilen ancak henüz ibraz edilmeyen mahkeme dosyalarının asılları ilgili mahkemelerden istenilmiş ve dosya içine alınmıştır. Hukuk Genel Kurulu’nca tayin edilen naip üye, 6100 sayılı HMK’nun 139. ve 147. maddeleri uyarınca meşruhatlı davetiye ile tarafları ön inceleme duruşmasına davet etmiş, aynı Kanun’un 137. ve 140. maddeleri uyarınca davacılar vekilinin katılımı ile yapılan ön inceleme duruşması yapıldıktan sonra, tahkikat duruşması için dosya heyete tevdi edilmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nda yapılan işin esası hakkındaki görüşmelere geçilmeden önce, dava konusu dosyanın aşamaları hakkında kısaca bilgi verilmesi gereklidir; Davacı, dava dışı arkadaşları ile birlikte Nizip Asliye Hukuk Mahkemesinde açtıkları dava da; 01.06.2009 tarihinde ölen, (okuryazar olmayan) murisleri Lilüfer Kahraman’a ait Gaziantep 1. Noterliğinde tanzim edilen resmi vasiyetnamenin T.M.K.’nun 557/4 maddesi gereğince iptalini istemişlerdir. Dava dilekçelerinde; vasiyetnamede gerçeğe aykırı kayıtlar bulunduğu gibi, kanunun ön gördüğü şekil şartına aykırı olarak yapıldığını, okur yazar olmayan murisin üzerine kayıtlı 41 adet taşınmazın ada, pafta, yevmiye ve sahife numaralarını ezberden sözlü olarak söyleyebilmesinin mümkün olmadığını, okur yazar olmayanlar için vasiyetnamede resmi memurun vasiyetçiyi takiben tasdik niteliğinde imza etmesi gerektiğini, fakat davaya konu vasiyetnamede noterin imzasının 6. sayfada, vasiyet edenin imzasının ise 7. sayfada olduğunu, ayrıca her sayfanın tanıklar tarafından imza edilerek tasdiklenmesinin vasiyetnameyi sakatlayacak nitelikte şekil şartı olduğunu, vasiyetçinin 41 adet taşınmazdan 31 tanesini 30/04/1985 günü vasiyet lehtarlarına satarak tapuda devrettiğini, dolayısı ile vasiyetnamenin bu taşınmazlar yönünden konusuz kaldığını, bu nedenlerle Muris Lilüfer Kahraman'a ait resmi vasiyetnamenin iptalini, iptal taleplerinin kabul görmediği taktirde 31 adet taşınmaz yönünden vasiyetnamenin hükümsüzlüğünü talep ve dava etmiştir. Yapılan yargılama sonunda; Nizip Asliye Hukuk Mahkemesi (05.03.20113 gün ve 2011/266 Esas, 2013/231 Karar) “Somut olayda, TMK 533,534,535. maddeleri dikkate alındığında; söz konusu vasiyetname düzenlenirken vasiyetname içeriğinde gerekli olan bütün yerlerde noterin isminin yazılıp imzalandığı anlaşılmaktadır. Doktor raporu ve tanık beyanlarından murisin vasiyetname tarihinde fiil ehliyeti bulunmaktadır. Miras bırakan okuryazar olmadığı anlaşılmaktadır. Vasiyetçinin, düzenlenen vasiyetnamenin son arzularına uygun olduğunu beyan etmesi yeterli değildir. Tanıkların da, vasiyetçinin kendi önlerinde beyanda bulunduğunu ve onu tasarrufa ehil gördüklerini ifade edip, bu sözlerin yazılması ile de yetinilmeyip vasiyetnamenin kendi yanlarında resmi memur tarafından vasiyetçiye okunduğunu ve onun vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan ettiğini de belirtmeleri ve bu beyanlarının altını imzalamaları gerekmektedir. Gaziantep 1. Noterliğince hazırlanan vasiyetname tüm bu şekil şartları uygundur. Davacılar davasını ispat edememiştir” gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir. Temyiz istemi üzerine Yargıtay 3. Hukuk Dairesi’nce, mahkeme kararı oybirliği ile onanmış, davacı, karar düzeltme isteminde bulunmamıştır. Dosya içinde bulunan Gaziantep 1. Noterliğinin 28.09.1981 tarih 40486 yev. nolu düzenleme şeklinde vasiyetname incelendiğinde; vasiyetnamenin iki tanık huzurunda yapıldığı, her sayfasında tanıklar, noter ve vasiyetçinin (parmak izi) imzası bulunduğu tespit edilmiştir. Gaziantep Devlet Hastanesi’nin 28.09.1981 gün ve 6094 sayılı raporuna göre : “vasiyetname düzenleyen Lilüfer Kahraman’ın akli melekelerinin yerinde olduğu ve hukuki ehliyetinin bulunduğu” şeklinde rapor verilmiştir. 4721 s. TMK’nun “mirasbırakan tarafından okunmaksızın ve imzalanmaksızın düzenleme” başlıklı 535. maddesi; “Mirasbırakan vasiyetnameyi bizzat okuyamaz veya imzalayamazsa, memur vasiyetnameyi iki tanığın önünde ona okur ve bunun üzerine mirasbırakan vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan eder. Bu durumda tanıklar, hem mirasbırakanın beyanının kendi önlerinde yapıldığını ve onu tasarrufa ehil gördüklerini; hem vasiyetnamenin kendi önlerinde memur tarafından mirasbırakana okunduğunu ve onun vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan ettiğini vasiyetnameye yazarak veya yazdırarak altını imzalarlar.” şeklindedir. Vasiyetnamenin yapıldığı tarihte yürürlükte olan Mülga 743 s. Medeni Kanun’un “okuyup yazamıyan vasiyetçi” başlıklı 482. maddesi ise; “ Vasiyet eden kimse vasiyetnameyi okuyamaz ve imza edemez ise resmi memur şahitler huzurunda vasiyetnameyi kendisine okur. Vasiyetçi vasiyetnamenin son arzularını muhtevi olduğunu beyan eyler. Bu takdirde şahitler vasiyetçinin beyanatı, huzurlarında vakı olduğuna ve onu tasarrufa ehil gördüklerine dair şerh vermekle iktifa etmeyip vasiyetnamenin kendi huzurlarında resmi memur tarafından vasiyetçiye okunduğunu dahi tahrir ve imza ederler.” şeklindedir. Vasiyetnamenin yapıldığı tarihte yürürlükte olan mülga 743 sayılı Medeni Kanun 482. maddeye göre; önce vasiyetçi son arzularını resmi memura bildirecektir. Bu bildirmenin sözlü veya yazılı olabileceği başkasına yazdırılmış bir metnin dahi verilebileceği kabul edilmektedir. Önemli olan resmi memurun vasiyetçinin son arzularının şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde kendisine açıklandığına kanaat getirmesidir. Gerekirse resmi memur vasiyetçiye soru sorarak tereddütlü hususları açıklığa kavuşturabilir. Resmi memur da vasiyetçinin bildirdiği arzuları yazacak veya yazdıracaktır. Yazılan vasiyetname metni okuması için vasiyetnameciye verilmemelidir. Vasiyetname metnini resmi memur iki şahit huzurunda vasiyetçiye okuyacaktır. Yazılan metin bu tarzda kendisine bizzat resmi memur tarafından okunduktan sonra vasiyetçi şahitler huzurunda okunan vasiyetnamenin son arzularını ihtiva ettiğini beyan edecektir. Vasiyetçinin beyanını takiben resmi memur vasiyetnameye tarihini koyacak ve metni imzalayacaktır. Şahitler de sadece vasiyetçinin beyanının huzurlarında yapıldığına ve vasiyetçiyi ölüme bağlı tasarruf yapmaya ehil gördüklerine dair şerh verip imzalamakla yetinmeyip vasiyetnamenin kendi huzurlarında resmi memur tarafından vasiyetçiye okunduğunu da verecekleri şerhte belirteceklerdir. Şahitlerin bu şerhinin resmi memurun imzasından önce yazılıp onlar tarafından imzalanması ve bundan sonra resmi memurun senede tarih koyup imza etmesinin de caiz olduğu kabul edilmektedir. Somut olayda; 1981 tarihli vasiyetnamede tanıkların vasiyetnamenin başından itibaren hazır oldukları, vasiyetçinin doktor raporuna göre kanuni ehliyetinin bulunduğu, tanıkların huzurunda vasiyetçinin beyanlarının tutanağa geçirildiği, her sayfasının vasiyetçi, noter ve tanıklar tarafından imzalandığı, tanıklar huzurunda açıkça ve yüksek sesle okunduğu, vasiyetçinin sol el parmağını basarak imzalamasından sonra tanıkların en son olarak da noter tarafından imzalandığı, vasiyetçinin vasiyetnamenin kendisine okunduğuna dair açık beyanının alındığı, vasiyetçinin tanıklara vasiyetnamenin son arzularına uygun olarak yazıldığını beyan ettiği yazılmıştır. Mevcut bu durum dikkate alındığında vasiyetnamenin usule uygun olarak yapıldığı açıktır. Ayrıca 6100 sayılı HMK 46 maddesinde sorumluluk nedenleri sınırlı olarak sayılmıştır. HMK 46. Maddesine göre Hâkimlerin yargılama faaliyetinden dolayı ancak aşağıdaki sebeplere dayanılarak Devlet aleyhine tazminat davası açılabilir: a) Kayırma veya taraf tutma yahut taraflardan birine olan kin veya düşmanlık sebebiyle hukuka aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. b) Sağlanan veya vaat edilen bir menfaat sebebiyle kanuna aykırı bir hüküm veya karar verilmiş olması. c) Farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verilmiş olması. ç) Duruşma tutanağında mevcut olmayan bir sebebe dayanılarak hüküm verilmiş olması. d) Duruşma tutanakları ile hüküm veya kararların değiştirilmiş yahut tahrif edilmiş veya söylenmeyen bir sözün hüküm ya da karara etkili olacak şekilde söylenmiş gibi gösterilmiş ve buna dayanılarak hüküm verilmiş olması. e) Hakkın yerine getirilmesinden kaçınılmış olması. Davacı, ihbar edilen hakimlerin HMK 46/(c) maddesine aykırı davrandıklarını iddia etmiş ise de ihbar edilen hakimlerin farklı bir anlam yüklenemeyecek kadar açık ve kesin bir kanun hükmüne aykırı karar veya hüküm verdikleri ve hakkın yerine getirilmesinden kaçındıkları ve bunu kasten veya ağır ihmal ile gerçekleştirdikleri yukarıda açıklanan yargılama süreci dikkate alındığında davacı tarafından ispat edilememiştir. Bu nedenle tüm dosya kapsamı dikkate alındığında 6100 sayılı HMK’nin 46/(c) ve maddelerinin şartları oluşmadığında davanın esastan reddine, 6100 sayılı HMK’nin 49 maddesi gereğince esastan reddedilen dava nedeniyle davacıları takdiren 650 TL disiplin para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. HÜKÜM: Yukarıda açıklanan nedenlerle, 1. Davanın esastan REDDİNE, 2. 6100 sayılı HMK 49 maddesi uyarınca takdiren 650,00 TL disiplin para cezasının davacıdan alınarak Hazineye verilmesine, 3. Davacının yaptığı ve aşağıda dökümü yapılan yargılama giderinin üzerinde bırakılmasına, 6100 sayılı HMK 333 maddesi uyarınca hükmün kesinleşmesinden sonra yatırılan avanstan kullanılmayan kısmın davacıya iadesine, 4. Davanın reddedildiği dikkate alındığında alınması gereken 25,20 TL karar ve ilam harcının peşin alınan 58,50 TL harçtan mahsup edilerek bakiye kalan 33,3 TL harcın davacıya iadesine, 5. Avukatlık Asgari Ücret Tarifesi 12. maddesi gereğince 3882,70 TL vekalet ücretinin davacıdan alınarak davalıya verilmesine,” Dair taraf vekillerinin yüzünde oybirliği ile verilen, 16.10.2014 gün ve 2013/20-8 sayılı karar davacı tarafından temyiz edilmiştir. BÜYÜK GENEL KURUL KARARI Davacının temyiz istemi üzerine dosyadaki kağıtların okunmasından sonra gereği düşünüldü: Hukuk Genel Kurulunca yukarıda başlık bölümüne alınan gerekçe ile davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı tarafından temyiz edilmiştir. İşin esasına girilmeden önce önsorun olarak 6100 sayılı HMK 47. maddesinde 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile yapılan değişikliğin eldeki davaya görev bakımında etkisi tartışılmıştır. Öncelikle önsoruna etkili mevzuat değişikliğinden bahsedilmesi gereklidir; 6100 sayılı HMK 46. maddesinde sayılan nedenlerle açılacak tazminat davalarında görevli mahkeme aynı Kanun’un 47. maddesinde düzenlenmiştir. Dava tarihinde yürürlükte olan 6100 sayılı HMK’nın “davaların açılacağı mahkeme” başlıklı 47. maddesi; “MADDE 47- (1) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili hukuk dairesinin tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır.” şeklinde düzenlenmişti. İlgili madde, 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile başlığı aynı kalmak üzere; “MADDE 47- (1) (Değişik: 1/4/2015-6644/3 md.) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hâkimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde; Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Dördüncü Hukuk Dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Dava, bu dairenin Başkan ve üyelerinin fiil ve kararlarından dolayı ise yargılama Yargıtay Üçüncü Hukuk Dairesinde yapılır. Verilen kararların temyiz incelemesi Hukuk Genel Kurulunca yapılır. Temyiz incelemesine, kararı veren başkan ile üyeler katılamaz.” şeklinde değiştirilmiştir. Yayım tarihinde yürürlüğe gireceği belirtilen değişiklik, 10.04.2015 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiş ve derdest davalar bakımından herhangi bir hüküm getirilmemiştir. Mevcut bu hale göre, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Devlet aleyhine açılan tazminat davasında görevli mahkeme ilk derece mahkemesi sıfatı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulu iken, değişiklik ile ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay 4. Hukuk Dairesi olmuştur. 6100 sayılı HMK 114 maddenin (c) bendinde “mahkemenin görevli olması” dava şartı olarak düzenlenmiştir. Mahkemenin dava şartlarının mevcut olup olmadığını, davanın her aşamasında kendiliğinden araştırması gerektiği ve tarafların da dava şartı noksanlığını her zaman ileri sürebileceği kanunun amir hükmüdür. Dava şartının eksik olması halinde nasıl bir usul işlemi yapılacağı ise 6100 sayılı HMK 115 maddesinde belirlenmiştir. Kural olarak dava şartı noksanlığını tespit edilmesi halinde davanın usulden reddine karar verilmesi asıl ise de, dava şartı noksanlığının giderilmesi mümkün ise bunun tamamlanması için kesin süre verilmesi, verilen bu süre içinde dava şartı noksanlığı giderilmemişse davayı dava şartı yokluğu sebebiyle usulden reddedilmesi gereklidir. Kanun koyucu, başlangıçtaki dava şartı noksanlığı, mahkemece, davanın esasına girilmesinden önce fark edilmemiş, taraflarca ileri sürülmemiş ve fakat hüküm anında bu noksanlık giderilmişse, artık başlangıçtaki bu dava şartı noksanlığından ötürü dava usulden reddedilemeyeceğini de 6100 sayılı HMK 115. maddenin 3. fıkrasında düzenlemiştir. Ancak dava açılırken gerçekleşmiş olan veya dava açılırken bulunmayan ancak hüküm anında gerçekleşmiş olan bir dava şartının hükümden sonra değiştirilmesi halinde derdest davalara uygulanacağına dair bir hüküm de bulunmamaktadır. Somut olaya gelindiğinde; temyize konu dava, 6100 sayılı HMK’nın 47. maddesi dikkate alınarak ilk derece mahkemesi sıfatı ile Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda 23.12.2013 tarihinde açılmıştır. Yapılan yargılama sonunda 16.10.2014 tarihinde davanın esastan reddine karar verilmiş, hüküm tarihinden sonra yürürlüğe giren 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 6100 sayılı HMK 47. maddesi değiştirilmiştir. Bir diğer deyişle dava tarihinde ve hüküm anında gerçekleşmiş bulunan dava şartı temyiz aşmasında değiştirilmiş bulunmaktadır. Görüşmeler sırasında azınlıkta kalan üyeler, dava tarihinde görevli mahkemede açılan davanın hüküm verilmeden veya verildikten sonra görevli mahkemenin değişmesi halinde görevsizlik kararı verilemeyeceğini, hukuk devleti kavramının bir unsuru olan ve 1982 Anayasasının 37. maddesinde, "hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz." şeklinde ifade edilen doğal hakimlik ilkesi gereğince davanın açıldığı tarihteki görevli mahkemenin eldeki davaya bakması gerektiğini, davadan hatta hükümden sonra kurulmuş bir mahkemede yargılamaya devam edilmesinin doğal hakimlik ilkesini zedeleyeceğini ve bunun keyfiliğe neden olacağını ve hukukun temel prensiplerine aykırı olduğunu, 6644 sayılı Kanunda derdest davalar hakkında açık bir düzenleme bulunmadığına göre görev konusundaki bu düzenlemenin temyize konu eldeki dava hakkında uygulanamayacağını savunarak işin esasının görüşülmesi gerektiği savunulmuş ise de bu görüş Kurul çoğunluğunca kabul edilmemiştir. Kurul çoğunluğu ise; göreve dair hükümlerin 6100 sayılı HMK’nın 1. maddesi gereğince kamu düzenini ilgilendiren hükümler olduğu, bu nedenle yargılamanın her aşamasında resen dikkate alınması gerektiği, usul hükümlerinin derhal uygulanması ilkesince değişiklik yapan Kanunda düzenlemenin derdest davalar uygulanmayacağına dair açık bir düzenleme bulunmaması halinde derhal uygulanması gerektiği, bu nedenle 01.04.2015 gün ve 6644 sayılı Yargıtay Kanunu İle Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun ile 6100 sayılı HMK 47. maddesi gereğince kararın bozulması gerektiği kabul edilmiştir. Yukarıda açıklanan nedenlerle ilk derece mahkemesi sıfatıyla verilen kararın bozulması gerekmiştir. SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun ilk derece mahkemesi sıfatıyla verdiği kararın BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının temyiz itirazlarının incelenmesine şimdilik yer olmadığına, istek halinde temyiz peşin harcın yatırana geri verilmesine, 13.05.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi. KARŞI OY HMK'nın 47/1. maddesi uyarınca, Yargıtay başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Devlet aleyhine açılmış olan tazminat davalarının, Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülmesine ilişkin hüküm, 11.04.2015 tarihinde yürürlüğe giren 6644 Sayılı Yargıtay Kanunu ile Hukuk Muhakemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunla değiştirilmiş olup, bu görev Yargıtay 4. Hukuk Dairesine verilmiştir. Sözü geçen değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihte, HGK'da ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülen ve derdest olan davalarda, ne yönde hareket edileceğine dair bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumda, aksine bir hüküm bulunmadığı için görevli mahkemeyi değiştiren düzenlemenin, 6644 sayılı Kanun hükmünün yürürlüğe girmesinden sonra açılacak davalar için geçerli olduğu kabul edilmelidir. Usulle ilgili değişikliklerin derhal yürürlüğe gireceğine ilişkin ilke, görevli mahkemeye ve görevli mahkemenin değiştirilmesine ilişkinse geçerli değildir. Nitekim HMK'nın Geçici 1/1. maddesinde, "Bu Kanunun göreve ilişkin hükümlerinin, Kanunun yürürlüğe girmesinden önce açılmış davalarda uygulanmayacağı" hükme bağlanmıştır. Bu düzenleme, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 37. maddesinde yer alan, "Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz" kuralının gereğidir. Davadan önce kurulmuş bir mahkemede görülmekte olan davanın, çıkarılan kanunla başka bir mahkemeye verilmesi, davaya göre yeni bir mahkeme oluşturma ile aynı anlama gelir. Ayrıca HGK, 4. Hukuk Dairesine göre daha teminatlıdır. Yine, HGK'nın, esastan karara bağladığı dosyayı, görevsizlik kararı ile gönderileceği Yargıtay 4. Hukuk Dairesince karar verilmesinden sonra temyiz mercii sıfatıyla karara bağlayacak olması da, ihsası rey gibi değerlendirilecek ve çelişki oluşturacaktır. Bu hususlar, Anayasanın 90. maddesi hükmü gereği iç mevzuat sayılan AİHS'nin "Adil yargılanma hakkı" ile ilgili 6. maddesine de aykırılık teşkil eder. Açıklanan nedenlerle, 6644 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin burada uygulanamayacağı görüşündeyim. 13.05.2016 6. Ceza Dairesi Üyesi KARŞI OY Dava; Yargısal faaliyet nedeniyle hakimin sorumluluğuna dayandırılan tazminat istemine ilişkindir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca dava reddedilmiş; davacı anılan kararı temyiz etmiş, Yargıtay Büyük Genel Kurulu önüne temyiz incelemesi için gelmiştir. Temyiz incelemesi için gelen dosyadaki uyuşmazlık, 6644 sayılı Kanun ile 6100 sayılı HMK'nın 47. maddesinde yapılan değişikliğin eldeki uyuşmazlığa uygulanıp uygulanmayacağı, dolayısıyla Yargıtay Büyük Genel Kurulunun bu uyuşmazlık temyiz incelemesi görevlinin bulunup bulunmadığı, buna dayalı olarak da Yüksek Hukuk Genel Kurulunun çözümleyip karara bağlandığı uyuşmazlıkta görevli olup olmadığı noktalarında toplanmaktadır. 6100 sayılı HMK'nın 47. maddesinde "Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hakimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili Hukuk Dairesinde, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay Hukuk Genel Kurulunda açılır ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Yargıtay ilgili Hukuk Dairesi'nde tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi Yargıtay Hukuk Genel Kurulunca; bu Kurulun ilk derece mahkemesi sıfatıyla tazminat davası sonucunda vermiş olduğu kararlara ilişkin temyiz incelemesi ise Yargıtay Büyük Genel Kurulunca yapılır." denilmektedir. 6644 sayılı Yargıtay Kanunu ile Hukuk Mahkemeleri Kanununda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunu'nun 3. maddesinde "12/01/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 47. maddesinin birinci fıkrası aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir." "(1) Devlet aleyhine açılan tazminat davası, ilk derece ve bölge adliye mahkemesi hakimlerinin fiil ve kararlarından dolayı, Yargıtay ilgili hukuk dairesinde, Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Kanunen onlarla aynı konumda olanların fiil ve kararlarından dolayı Yargıtay 4. Hukuk Dairesinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla görülür. Dava, bu dairenin Başkan ve üyelerinin fiil ve kararlarından dolayı ise yargılama Yargıtay 3. Hukuk Dairesinde yapılır. Verilen kararların temyiz incelemesi Hukuk Genel Kurulunca yapılır. Temyiz incelemesinde kararı veren Başkan ve üyeler katılamaz" denilmektedir. Uyuşmazlık konusu dava 6644 sayılı Kanun yürürlüğe girmeden önce Hukuk Genel Kurulunca açılmış, Hukuk Genel Kurulunca da anılan kanun yürürlüğe girmeden önce esastan karara bağlanmış ve davacı tarafından temyiz edilmiştir. Eldeki uyuşmazlıktaki çözümlenmesi gereken sorun; yeni yürürlüğe giren hükümlerin mevcut uyuşmazlıklara uygulanıp uygulanmayacağı ve asıl önemlisi davaya ilk derece mahkemesi sıfatı ile bakan ve esastan karar veren Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun, göreve ilişkin bozmadan sonra bu kez ilk derece mahkemesi sıfatıyla karar verece olan Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararını temyiz mahkemesi sıfatıyla inceleyip incelemeyeceği noktasında düğümlenmektedir. Genel Kural; her davanın açıldığı tarihteki koşullara göre görülmesi ve çözümlenmesidir. Hukuk Genel Kurulunun 2006/11-58 E, 2006/225 K. ve 2007/11-189 E., 2007/193 sayılı kararlarında belirtildiği gibi, davanın açıldığı sırada görevli mahkemenin dava açıldıktan sonra görevlinde yapılan değişikliğin artık o davayı etkilememesi gerekir. Bir dava görevli mahkemede doğru olarak açıldıktan sonra, görevle ilgili değişiklikler artık bu davayı etkilememelidir. Zira görevli mahkemede dava açıldıktan sonra yapılan değişiklik, görevsizlik kararı verilmesine neden olursa, o davanın yeni görevli kılınan mahkemeye (Yargıtay 4. Hukuk Dairesi) gönderilmesi gerekecek ve gereksiz yere zaman ve gerekiyorsa masraf da yapılmış olacaktır. Esasen kişiler dava açtıkları tarihteki mahkemeyi bilerek dava açmak durumundadırlar; bu kişilerden (davacı) müstakbel veya muhtemel Kanun değişikliklerini de tahmin ederek dava açmaları beklenemez. Aksi halde böyle bir uygulama hukuki ve güven ilkesi ile de bağdaşmayacaktır. Herkes dava açıldığı sırada bağlı olduğu mahkeme ve hakim önünde yargılanma, hak arama hakkına sahiptir. Daha sonra yapılan değişikliklerle mahkemenin ve hakimin değiştirilmesi hukuk devleti kavramı ile bağdaşmayan sonuçlar doğurabilir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu somut olayda hem ilk derece mahkemesi sıfatıyla esastan karar vermiş olacak, hemde Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin bozmadan sonra esastan veya usulden vereceği kararın temyiz mercii olarak anılan uyuşmazlık hakkında karar vermek zorunda kalacaktır ki, bu da hem ihsası rey itirazlarını, hemde Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun bu uyuşmazlıkta hem ilk derece mahkemesi olarak hemde temyiz mahkemesi olarak karar verilmesi gibi bir sorunu da ortaya çıkaracaktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 142. maddesine görev; "mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri Kanunla düzenlenir." Anayasa'nın "Kanuni hakim güvencesi" başlığını taşıyan 37. maddesi, "Hiç kimse Kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz" hükmünü öngörmektedir. Uygulamada ve bilimsel çevrelerde Kanuni hakim güvencesi; uyuşmazlığı yargılayacak ve çözecek olan mahkemenin, o uyuşmazlığın doğmasından önce Kanunen belli olması şeklinde tanımlanmıştır. 1982 Anayasası'nı kabul eden Danışma Meclisinin Anayasa Komisyonunun gerekçesinde, "bu suretle davanın olaydan sonra çıkarılacak bir Kanunla yaratılan bir mahkeme önüne getirilmesi yasaklanmakta yani kişiye yahut olaya görev kişiyi yahut olayı göz önünde tutarak mahkeme kurma imkanı ortadan kaldırılmaktadır. Bu ise tarafsız yargı merciinin ilk gereğidir" denilmektedir. Dikkat edilecek olursa Anayasa'daki bu düzenleme hukuk ya da ceza davaları veya Yüksek Yargı yerleri yönünden herhangi bir ayrım gözetmemiş olup, uyuşmazlığın doğduğu tarihte, bu uyuşmazlığı çözecek olan mahkemenin belli olması durumunda, yargılama yapacak veya yargılamaya devam edecek mahkemeyi gösteren yasal bir düzenleme yapılmadığı takdirde, davanın mutlaka bu mahkeme tarafından çözüme kavuşturulması gerektiği Anayasa buyruğudur. Şu durumda 13/04/2015 tarihinde yürürlüğe giren 6644 sayılı Kanun'un 3. maddesindeki göreve ilişkin düzenlemede görev hususunda eldeki davalara ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığından, her uyuşmazlık meydana geldiği tarihte bu işe bakacak olan mahkemece, olayımızda Hukuk Genel Kurulunca çözümleneceğinden, başka bir anlatımla her dava açıldığı koşullara görev görülüp, çözüleceğinden, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilk derece mahkemesi sıfatıyla görevli, Yargıtay Büyük Genel Kurulu da temyiz mahkemesi sıfatıyla görevle olduğundan işin esasının incelenip karara bağlanması görüşünde olduğumdan sayın çoğunluğun görev yönünden oluşan bozma kararına katılmıyorum. 4. Hukuk Dairesi Üyesi KARŞI OY Hukuk Genel Kurulu'nun HMK'nun 47. maddesi gereğince ilk derece mahkemesi olarak bakıp karara bağladığı işbu dava süresince, yani davanın kendisine intikalinden hüküm verilinceye kadar geçen sürede görevli bir heyet olduğu konusunda çekişme bulunmamaktadır. Ancak hüküm verildikten sonra HMK'nun 47. maddesi 01.04.2015 tarihli ve 6644 sayılı kanunla değiştirilerek Hukuk Genel Kurulu'nun ilk derece mahkemesi olarak yürüttüğü bu görev 4. Hukuk Dairesi ile 3. Hukuk Dairesi'ne verilmiştir. Hukuk Genel Kurulu da bu değişiklikten sonra elinde bulunan derdest dosyalar bakımından doğal olarak görevsizlik kararı vermiştir. Anılan değişiklik HMK'nun 47. maddesinde meydana gelmiştir. HMK'nun zaman bakımından uygulanmasına ilişkin 448. maddesinin amir hükmüne göre "Bu kanun hükümleri tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhal uygulanır." Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nca temyiz incelemesi yapılan Hukuk Genel Kurulu kararı hüküm verilmekle tamamlanmış bir muhakeme işlemidir. Bu itibarla HMK'nun 47. maddesindeki değişiklikten etkilenmesi söz konusu değildir. O halde temyiz incelemesi yapılan Hukuk Genel Kurulu kararının esasının incelenerek bu yönde bir karar verilmesi gerekirken; eldeki davaya zaman bakımından uygulanması mümkün olmayan kanun değişikliğine dayanılarak anıla

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Medeni Hukuk

Resmi vasiyetname düzenlenirken mirasbırakan (M)'nin vasiyetnameyi bizzat okuyamaması veya imzalayamaması durumunda, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'na göre uygulanacak usul aşağıdakilerden hangisidir?

A) Memur, vasiyetnameyi bir tanığın önünde (M)'ye okur ve (M)'nin beyanı üzerine tanık imzalar.
B) Memur, vasiyetnameyi iki tanığın önünde (M)'ye okur ve (M) vasiyetnamenin son arzularını içerdiğini beyan eder.
C) Vasiyetname (M)'nin parmak izi alınarak sulh hâkimine teslim edilir.
D) Bu durumda resmi vasiyetname yapılamaz, el yazılı vasiyetname yapılması gerekir.
E) Memur, vasiyetnameyi (M)'nin en yakın akrabasına okur ve onun onayı alınır.