5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Madde 126

Türk Ceza Kanunu 126. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 126- (1) Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır. İsnadın ispatı

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

87 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2020/293 E., 2023/51 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
1- Sanığın, yazdığı yazıda katılanın adının hiç geçmemesi ve suça konu ifadelerin TCK’nın 126. maddesinde de belirtildiği üzere duraksamaya yol açmayacak bir şekilde katılanın şahsına yönelik olduğunun anlaşılamaması ve dolayısıyla matufiyet şartının olayda gerçekleşmediği gözetilmeden, unsurları oluşmayan hakaret suçundan beraati yerine yasal
Ceza Genel Kurulu         2020/293 E.  ,  2023/51 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 18. Ceza Dairesi I. HUKUKÎ SÜREÇ Hakaret suçundan sanık ...'ın, 5237 sayılı TCK'nın 125/1, 62/1 ve 51/1-3. maddeleri uyarınca 3 ay 10 gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve ertelemeye ilişkin ... 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04.02.2015 tarihli ve 520-77 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesince 21.01.2020 tarih, 340-1690 sayı ve oy çokluğu ile; "... 1- Sanığın, yazdığı yazıda katılanın adının hiç geçmemesi ve suça konu ifadelerin TCK’nın 126. maddesinde de belirtildiği üzere duraksamaya yol açmayacak bir şekilde katılanın şahsına yönelik olduğunun anlaşılamaması ve dolayısıyla matufiyet şartının olayda gerçekleşmediği gözetilmeden, unsurları oluşmayan hakaret suçundan beraati yerine yasal ve yeterli olmayan gerekçeyle mahkumiyetine karar verilmesi, 2- Kabule göre de, a- Hakaret suçunun aleni olan gazetede işlenmesine rağmen, TCK'nın 125/4. maddesinin uygulanmaması, b- Suç tarihi itibariyle 65 yaşın üzerinde olan ve öncesinde hapis cezasına mahkumiyeti bulunmayan sanık hakkında, mahkum edildiği kısa süreli hapis cezasının TCK'nın 50/3. maddesine aykırı olarak seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunluluğunun gözetilmemesi..." isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiş, Çoğunluk görüşüne iştirak etmeyen Daire Başkanı... Sanığın yazdığı yazıda suça konu ifadelerin, katılanın şahsına yönelik olduğu bu hususun duraksamaya yol açmayacak şekilde açık olması nedeniyle hakaret suçunda matufiyet şartının olayda gerçekleştiği..." görüşüyle karşı oy kullanmıştır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 16.04.2020 tarih ve 136907 sayı ile; "...Sanık ... ... Gazetesi'nin 03.09.2014 tarihli nüshasında yayımlanan 'Götüreceksen Büyük Götür, Yakalanma' başlıklı yazısında; '...Öyle bir duruma ... ki, günün birinde oğluna telefon açıp 'Evdeki paraları sıfırladın mı' diye sor. O uyanık geçinen geri zekalı oğlun 'hangi paraları babacım' derse sakın yanlış anlama!...' diyerek sanığın yazısındaki açıklamaların aleni olarak katılan ...'nın şeref, haysiyet, namus ve toplum içindeki itibarını ve diğer bireyler nezdindeki saygınlığını rencide edecek nitelikte küçültücü ve tahkir edici boyutta olduğu, yazıda yer alan açıklamalar bir bütün olarak ele alındığında, ülkemizde 17 ve 25 Aralık 2013'te emniyet görevlileri tarafından gerçekleştirilen operasyonlar ve bunlara ilişkin basında yer alan açıklamalarla ilgili olduğu ve sarf edilen sözlerin, katılan ...'a yönelik oluğu açıkça anlaşılmaktadır..." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. 5271 sayılı CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesince 30.06.2020 tarih, 1569-8290 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın hakaret içerikli ifadelerinin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde katılana yöneltilip yöneltilmediğinin ve bu bağlamda sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; ... Gazetesi’nin 03.09.2014 tarihli nüshasının fotokopisi, katılan vekilinin söz konusu yazıda yer verilen hakaret içerikli ifadelerin katılana yöneltildiğine ilişkin beyan ve dilekçeleri, sanığın; söz konusu yazının ...’daki bir rüşvet olayı ile ilgili olduğunu, yazıda katılanın ismine yer verilmediğini, hakaret içermeyen yazınının basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği yönündeki savunması ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; sanığın köşe yazarı olduğu ... Gazetesi’nin 03.09.2014 tarihli nüshasındaki kendisine ayrılan bölümde; “Öyle bir duruma ... ki, günün birinde oğluna telefon açıp 'Evdeki paraları sıfırladın mı' diye sor. O uyanık geçinen geri zekâlı oğlun 'hangi paraları babacım' derse sakın yanlış anlama!” ifadelerine yer verdiği hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. IV. GEREKÇE A. Sanığın Hakaret İçerikli İfadelerinin TCK'nın 126. Maddesinde Belirtildiği Üzere Duraksamaya Yer Vermeyecek Biçimde Katılana Yöneltilip Yöneltilmediğinin Değerlendirilmesi 1. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler TCK'nın “Hakaret” başlıklı 125. maddesi incelendiğinde: “(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.” şeklindeki düzenlenmelere yer verildiği görülmektedir. Bu düzenlemeyle, 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2013, s. 430). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunludur. Bununla birlikle demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasa'dan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. Öte yandan, her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi bakımından “Hakaret suçunda mağdurun belirlenmesi” hususuna da kısaca değinilmesinde yarar bulunmaktadır. TCK’nın “Mağdurun belirlenmesi” başlığını taşıyan 126. maddesi; “Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.” Şeklinde düzenlenmiş olup madde gerekçesinde de; “Hakaret suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça belirtilmediğinde, ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Madde, aslında usûl hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş bulunmaktadır.” açıklamalarına yer verilmiştir. Buna göre hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmakta olup Özel Dairenin yerleşik içtihatları da bu doğrultudadır. 2. Somut Olayda Hukukî Nitelendirme Sanığın köşe yazarı olduğu ... Gazetesi’nin 03.09.2014 tarihli nüshasındaki kendisine ayrılan bölümde “Öyle bir duruma ... ki, günün birinde oğluna telefon açıp 'Evdeki paraları sıfırladın mı' diye sor. O uyanık geçinen geri zekâlı oğlun 'hangi paraları babacım' derse sakın yanlış anlama!” ifadelerine yer verdiği hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık bulunmayan olayda; Her ne kadar sanık, itiraza konu ifadeleri ...’daki bir rüşvet olayına ilişkin olarak kullandığını savunmuş ise de bir bölümünde ... ile ilgili bir yargı kararına değinilirken katılanın ismine de yer verilen itiraz konusu köşe yazısının içeriği ve bütünlüğü birlikte değerlendirildiğinde, hakaret içerikli ifadelerin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde katılana yöneltildiğinde kuşku bulunmamaktadır. Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Sanığın köşe yazısında yer verdiği hakaret içerikli ifadelerin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde katılana yöneltildiğine ilişkin delil bulunmaması nedeniyle itirazın reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. V. GÖRÜŞMELER SIRASINDA GÜNDEME GETİRİLEN ÖN SORUN ve SUÇUN UNSURLARININ OLUŞUP OLUŞMADIĞINA İLİŞKİN UYUŞMAZLIK KONUSU Uyuşmazlığın bu şekilde çözüme kavuşturulmasının ardından Ceza Genel Kurulu Başkanı ve bir kısım Ceza Genel Kurulu Üyesi tarafından sanığın eyleminin ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığına ilişkin değerlendirmenin Ceza Genel Kurulunca mı yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiğinin ve bu bağlamda yüklenen suçun unsurlarının oluşup oluşmadığının ileri sürülmesi üzerine bu hususun da ele alınması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. A. Sanığın Eyleminin İfade Hürriyeti ve Basın Özgürlüğü Kapsamında Kalıp Kalmadığına İlişkin Değerlendirmenin Ceza Genel Kurulunca Mı Yoksa Özel Dairece Mi Yapılması Gerektiği Bozma kararında sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiş olması da dikkate alındığında, bu hususun Özel Dairece, gazeteci olan sanığın yazısında kullandığı ifadelerin, ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü kapsamında kalmadığı sonucuna ulaşıldığı şeklinde anlaşılması gerektiği, açıklanan sebeple bu husustaki değerlendirmenin Ceza Genel Kurulu tarafından yapılmasında zorunluluk bulunmaktadır. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve on Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Özel Daire bozma kararında sair temyiz itirazlarının reddine karar verilmiş olmakla birlikte kararın içeriği dikkate alındığında gazeteci olan sanığın yazısında kullandığı ifadelerin ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığına ilişkin herhangi bir değerlendirmeye rastlanmadığı, Özel Dairenin değerlendirmediği bir hususta Ceza Genel Kurulu tarafından inceleme yapılamayacağı, bu nedenle söz konusu değerlendirmenin Özel Dairece yapılması gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. B. Sanığa Yüklenen Hakaret Suçunun Unsurlarının Oluşup Oluşmadığı 1. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler Uyuşmazlık konusu ile ilgili mevzuat incelendiğinde; Uyuşmazlık konusunun ifade ve basın hürriyetleriyle doğrudan ilgisi nedeniyle, öncelikle bu hususlar ulusal ve uluslararası düzenlemeler kapsamında değerlendirilmeli, ardından haber verme, eleştiri ve ayrıca hukukumuzda içtihatlar yoluyla yer edinen unutulma hakkı ile TCK’nın 125. maddesinde düzenlenen hakaret suçunun unsurları üzerinde durulmalıdır. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "Olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir Anayasa'mıza bakıldığında; 25. maddesinde “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında; “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.” 26. maddesinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Görüldüğü gibi, AİHS'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Basın hürriyeti ise Anayasa'nın 28. maddesinde; "Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına bağlanamaz. Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır. Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27 nci maddeleri hükümleri uygulanır." şeklinde düzenlenmiş, Maddenin atıf yaptığı "Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti" başlıklı 26. maddenin ikinci ve devamı fıkralarında; "Bu hürriyetlerin kullanılması, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği, Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünün korunması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, Devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir. Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir." hükümlerine yer verilmiştir. AİHS’nin 10. maddesinin ikinci fıkrasında da; "Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir." denilmiştir. Basın özgürlüğü, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 3. maddesinde, "Basın Özgürlüğü" başlığı altında; "Basın özgürdür. Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir. Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir." biçimindeki düzenleme altına alınmış ve sınırları çizilmek istenilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan birini ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğü sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen bilgi ve fikirler için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bu, yokluğu halinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. 10. maddede güvence altına alınan bu hak, bazı istisnalara tabi ise de, bu istisnaların dar yorumlanması ve bu hakkın sınırlandırılmasının ikna edici olması gerekir." şeklinde görüş belirtmiştir. (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Ceza Genel Kurulunun 20.03.2007 tarihli ve 65-70 sayılı kararında da belirtildiği gibi; geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser ortaya koyma haklarıdır. Temelini AİHS'nin 10. maddesi ile Anayasa'nın 28. ve devamı maddelerinden alan ve Basın Kanunu’nun 3. maddesinde düzenlenen basın özgürlüğü ve bu kapsamda bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser ortaya koyma hakkı, TCK'nın 26. maddesinin birinci fıkrasında; "Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez." düzenlemesi kapsamında bir hukuka uygunluk nedenidir. Ancak habere ulaşma, haberi yorumlama ve eleştirme ile haberi kamuya ulaştırmayı kapsayan bu hakkın hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilebilmesi için; haberin gerçek ve güncel olması, haberin kamuyu ilgilendirmesi yani kamuoyunun haberi öğrenmekte menfaatinin bulunması ve haber ile haberin veriliş şeklinin uyumlu olması gereklidir (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, ..., 2013, 3. Bası, s. 323; ... Centel, Hamide Zafer, Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, ..., 2010, 6. Bası, s. 336-338; Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2011, 12. Bası, s. 279-282). Nitekim Ceza Genel Kurulunun 24.02.1998 tarihli ve 386-52 sayılı kararında da aynı hususlara vurgu yapılmıştır. Anayasa'nın 2, 13, 14 ve 26/2. ile AİHS’nin 10/2 ve 17. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde; hürriyetlerin demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak; ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü, kamu güvenliği ve düzeninin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite veya tarafsızlığının korunması için kanunla öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlama ve yaptırımlara tabii tutulacağı anlaşılmaktadır. Ancak, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına ilişkin düzenlemelerin dar yorumlanması gerektiği, sınırlandırma için, önemli bir toplumsal ihtiyaç veya zorunluluğun bulunması, bu sınırlandırmanın meşru bir amacı gerçekleştirmek için yapılması, sınırlandırmada aşırıya gidilmemesi ve her halükârda gelişimi zedelemeyecek ölçüde yapılması görüşü genel bir kabul görmüştür. Sınırlama veya müdahale için; yasal bir düzenleme, sınırlamanın meşru bir amacı, fıkrada sayılan sınırlama nedenlerinin bulunması, sınırlamanın meşru amaçla orantılı ve önlemin demokratik toplum bakımından “Zorunlu” olması gerekmektedir. Öğretide de, ifade hürriyetinin, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden ve toplumun gelişip ilerlemesi ve bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil ettiği, bu bağlamda sadece geniş bir kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgi ve fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğu, demokratik bir toplumda olmazsa olmaz tölerans ve hoşgörünün bunu gerektirdiği vurgulanmaktadır (Durmuş Tezcan, M. Ruhan Erdem, Oğuz Sancakdar, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Işığında Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu, Seçkin Yayıncılık, 2. Baskı, 2004, s. 462.). Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Mutlak haklardan olmayan ifade ve basın özgürlüğünün, gerek bilgiye ulaşmada/haber almada, gerekse düşünce ve kanaati açıklama ve yaymada sınırsız bir özgürlük vadetmediği de tartışmadan varestedir. AİHS kişilere her türlü bilgiye erişim hakkı tanımamıştır (AİHM, Loiseau/Fransa Başvurusu). Nitekim hem AİHS, hem Anayasa, hem de Basın Kanunu, demokratik toplumun zorladığı bir gerekliliğin varlığı durumunda, meşru amaçlar için, hakkın özüne dokunmayan ölçülü sınırlamaların getirilebileceğini öngörmüştür. Ancak toplum hayatında temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması kaçınılmazdır. Çünkü toplumsal yaşama gerçeği ve bu gerçeğin zorunlu unsuru olan "Ortak düzen" realitesi, özgürlükler idealitesinin sınırlılığını koşullamaktadır (Eren 2004 s. 15). Düzensizlik, kargaşa ve huzursuzluk içinde gerçek özgürlüğün varlığından bahsedilemez. Hürriyetlerin sınırlandırılmadığı bir ortam, toplum hayatı ve kamu düzeni açısından tehlikeli olduğu gibi bireylerin kendi menfaatlerinin de aleyhinedir. Sınırları belirtilmeyen özgürlükler, özgürlük vaadinden başka bir şey değildir. Bu vaadin sosyal hayat içinde bir kargaşa ortamı yaratmadan, gerçek manada vücut bulabilmesi için ham madde halindeki hürriyetlerin kanun yoluyla işlenmesi ve herkesin hak ve hürriyetlerinin nereye kadar uzanıp nerede bittiğinin açıkça belli edilmesi gerekir (Münci Kapani 1970, s. 204). "Medyanın 4. Kuvvet olarak yasama, yürütme ve yargı erklerine zaruri bir ek olarak görülmesi nedensiz değildir. Bu şekilde tanımlanmasının altında medyanın demokratik toplumda siyasi ve adli mercilere karşı bir denge sağlayacak biçimde bağımsız dolayısıyla da değerli bir faktör olarak rolünün vurgulanması yatar.... Ancak yazılı ve görsel medya çeşitliliği ve içeriği üzerinde uygulanan farklı biçimde ki kontrol ve baskı, medyanın bağımsızlığı ve çoğulculuğunu engelleyebilmektedir. Bazen medyanın gücü demokrasinin işleyişini tehdit etme derecesine varabilecek şekilde kötüye kullanılabilmektedir. Bazı medya organları, azınlıkları, savunmasız başka gruplara karşı düşmanlık, nefret ve şiddeti körüklemek için kullanılmaktadır." (Avrupa da Medya Özgürlüğü ve İnsan Hakları, Thomas Hammarberg, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri 2006-2012). Ne var ki, düşüncelerin şiddete teşvik etmediği durumlarda, yani şiddete başvuru veya kanlı intikam yollarını övmediği, yandaşlarının amaçlarını gerçekleştirme doğrultusunda terör eylemlerinin işlenmesini haklı göstermediği ve kimliği belirli şahıslara karşı telkin ettikleri derin ve mantıksız nefretle şiddete teşvik edebilecekleri şeklinde yorumlanamadıkları takdirde, Sözleşmeci Devletlerin, AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen amaçları, yani toprak bütünlüğünün korunmasını, milli güvenliği, kamu düzeninin korunmasını ve suçun önlenmesini ileri sürerek bile, halkın haber alma hakkını kısıtlayamayacağı yerleşik içtihadlarla kabul edilmektedir (... ... Altan Türkiye Başvuru No: 13237/17, 20 Mart 2018 ve Sürek/Türkiye No. 24762/94, 8 Temmuz 1999). Diğer taraftan Anayasa’nın 12. maddesinin "Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder." biçimindeki ikinci fıkrası, kişilerin sahip oldukları temel hak ve hürriyetleri kullanırken ödev ve sorumluluklarının da bulunduğuna gönderme yapmaktadır. Dolayısıyla ifade ve basın özgürlüklerinin kullanımı yönünden basın için geçerli olan bazı "Görev ve sorumluluklar" da bulunmaktadır (Anayasa Mahkemesi 15.02.2017 tarih, 2014/2983 ve 25.02.2016 tarih, 2015/18567 Başvuru). İfade hürriyeti başkalarının şöhret ve haklarının korunması için sınırlandırılabilir. Bir yanda gazetecinin ifade hürriyeti diğer yanda şeref ve itibarın korunma hakkı karşı karşıya geldiğinde, demokrasi için olduğu gibi bazı ölçütler göz önünde bulundurularak şeref ve itibarın korunma hakkı tercih edilmelidir. Şüphesiz, bir olayın olup olmadığı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanması istenemez. Bunun için yazının hedef aldığı kişinin kimliği, yazının amacı, değer yargısının belli bir olgusal temel içerip içermediği belirlenmelidir. 2. Somut Olayda Hukukî Nitelendirme İfade hürriyetinin zararsız veya kayıtsızlık içeren bilgi ve fikirler için değil aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerli olduğu hususunda kuşku bulunmamakta ise de yazının hedef aldığı katılanın siyasi bir kimliğinin bulunmaması ve yazı içeriğinde verilmesi amaçlanan haberin içeriğiyle bağdaşmayacak şekilde "Geri zekalı" şeklinde sövme niteliğinde ifadelerin kullanılması hususları birlikte değerlendirildiğinde, somut olayda katılanın şeref ve itibarının korunma hakkının gazeteci olan sanığın ifade hürriyetine tercih edilmesi gerektiği ve ifade hürriyeti ile basın özgürlüğü kapsamında kalmadığı anlaşılan sanığın eyleminin hakaret suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Yargıtay 4. Ceza Dairesi ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık sanık tarafından kaleme alınan bir günlük gazetenin 03.09.2014 tarihli nüshasında yayınlanan makaledeki sözleriyle, katılana yönelik hakaret suçunun oluşup oluşmadığı hususundadır. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Siyasetçiler ile yakınlarına, kamu görevlilerine ve sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerinden dolayı kınanmaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel koşullardan birini oluşturmaktadır. Anayasanın 26. maddesinde; 'Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.' hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinin 2. paragrafı saklı kalmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen 'bilgi' ve fikirler için değil, incitici, şoke edici yada endişelendirici bilgi ve düşünceler içinde geçerli olduğunu pek çok kararında yenilemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde 'demokratik bir toplum'dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir. Bununla birlikte ifade özgürlüğü ve basın hürriyeti de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hemde uluslararası mevzuatlarda yer almaktadır. Ancak sınırlamaya ilişkin sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama dar yorumlanmaktadır. AİHM, birçok içtihadında sözleşmenin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. Bu anlamda, AİHM içtihadlarında, basının, toplumun sözcüsü olarak kabul edilmekte ve herkesin kamuoyunu ilgilendiren bilgileri edinme hakkı bulunduğu düşüncesiyle, kamuoyunu ilgilendiren konulara dair bilgi ve fikirleri vermeyi sağlayan basın özgürlüğüne ayrı bir önem atfetmektedir. Öte yandan siyasetçilere ve yakınlarına yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir. Örneğin Lingens/Avusturya davasına konu olan olayda ise, Avusturya'da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koaliasyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski'yi eleştiren yazılarında, 'ahlaksızca', 'yüz kızartıcı', 'en adi türden fırsatçılık' ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkûm olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan olmakla birlikte hakaret niteliğinde görülmemiştir. (Lingens/Avusturya, 9815/82, 08.07.1986) Yine Yüksek Yargıtay 4. CD.'nin 30.12.2022 gün, 2021/31733 esas ve 2022/26595 karar, 02.06.2022 gün, 2020/15393 esas ve 2022/14023 karar sayılı ve pek çok kararlarda bu hususlar vurgulanmıştır. Somut olaya gelince; gazeteci olan sanığın davaya konu edilen gazetedeki yayınlanan makalesinde belirtilen sözlerin, mağdurun onur ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, ağır ve kaba eleştiri niteliğinde olduğu dolayısıyla hakaret suçunun yasal unsurları itibarı ile oluşmadığı bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının Reddi görüşünde olduğumdan, Yüksek Ceza Genel Kurulu sayın çoğunluğunun görüşüne katılmıyorum.", Bir Ceza Genel Kurulu Üyesi de; "Sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşmaması sebebiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği" Düşünceleriyle karşı oy kullanmışlardır. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesinin 21.01.2020 tarihli ve 340-1690 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- ... 2. Asliye Ceza Mahkemesinin 04.02.2015 tarihli ve 520-77 sayılı kararının; "Hakaret suçunun aleni olan gazetede işlenmesine rağmen, TCK'nın 125/4. maddesinin uygulanmaması ve suç tarihi itibariyle 65 yaşın üzerinde olan ve öncesinde hapis cezasına mahkumiyeti bulunmayan sanık hakkında, mahkûm edildiği kısa süreli hapis cezasının TCK'nın 50/3. maddesine aykırı olarak seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesi zorunluluğunun gözetilmemesi..." isabetsizliklerinden, CMUK’nın 326/son maddesi gereğince sanığın ceza miktarı bakımından kazanılmış hakkı gözetilmek suretiyle BOZULMASINA, 4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, sanığın hakaret içerikli ifadelerinin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde katılana yöneltilip yöneltilmediğine ilişkin uyuşmazlık konusu bakımından 22.12.2022 tarihinde; sanığın eyleminin ifade hürriyeti ve basın özgürlüğü kapsamında kalıp kalmadığına ilişkin değerlendirmenin Ceza Genel Kurulunca mı yoksa Özel Dairece mi yapılması gerektiğine ilişkin uyuşmazlık konusu bakımından 22.12.2022 tarihli birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından 01.02.2023 tarihinde yapılan ikinci müzakerede; sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkin uyuşmazlık konusu bakımından ise 01.02.2023 tarihinde oy çokluğu ile karar verildi. 2

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2021/14 E., 2023/384 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Ceza Hakimliği
tam metni aç
tarafından atılarak 'Adi şerefsiz töroris köpek vatan hayini onun bunun oooooooo orsbu çocugu' yorumunun yazıldığı, fotoğraf altındaki diğer mesajlar ve fotoğrafın linkteki konumu dikkate alındığında TCK'nın 126. maddesine göre 'mağdurun şahsına yönelik duraksanmayacak bir durum' bulunup bulunmadığının değerlendirilebilmesi ve maddi gerçeğin tereddütsüz ortaya çıkarılabilmesi için şüphelinin sosya
Ceza Genel Kurulu         2021/14 E.  ,  2023/384 K. "İçtihat Metni" KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Sulh Ceza Hakimliği SAYISI : 4990 Değişik İş I. HUKUKİ SÜREÇ Hakaret suçundan şüpheli ... hakkında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan soruşturma sonucunda 5271 sayılı Ceza muhakemesi Kanunu'nun 172. maddesi uyarınca verilen 29.04.2019 tarihli ve 66192-45973 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı şikâyetçi vekili tarafından yapılan itiraz üzerine inceleme yapan Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliğince 25.06.2019 tarih ve 4990 Değişik iş sayı ile itirazın reddine karar verilmiştir. Bu karara yönelik olarak Adalet Bakanlığının 20.12.2019 tarihli ve 94660652-105-06-14561-2019-Kyb sayılı kanun yararına bozma talebine istinaden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 27.12.2019 tarihli ve 132851 sayılı ihbarname ile dosyanın gönderildiği Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesince 14.09.2020 tarih ve 441-9306 sayı ile kanun yararına bozma isteğinin reddine karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 08.10.2020 tarih ve 132851 sayı ile; "Dosya kapsamına göre; Diyarbakır Barosu Başkanı Av....nin cenaze merasimi esnasında Türkiye Barolar Birliği Başkanı olan müşteki ...'nun vefat eden baro başkanının tabutunu taşırken çekilen bir fotoğrafın bulunduğu linke bir kısım mesajlar yazıldığı, bu mesajlardan birinin şüpheli ... tarafından atılarak 'Adi şerefsiz töroris köpek vatan hayini onun bunun oooooooo orsbu çocugu' yorumunun yazıldığı, fotoğraf altındaki diğer mesajlar ve fotoğrafın linkteki konumu dikkate alındığında TCK'nın 126. maddesine göre 'mağdurun şahsına yönelik duraksanmayacak bir durum' bulunup bulunmadığının değerlendirilebilmesi ve maddi gerçeğin tereddütsüz ortaya çıkarılabilmesi için şüphelinin sosyal medyasına ilişkin kaynak araştırması yapılması ve kolluk araştırması neticesinde şüpheli olduğu düşünülen şahsın kimlik bilgilerinin tespit edilmesi, bu yöne ilişkin tespit yapıldıktan sonra suça konu sosyal medya hesabının kendisi tarafından kullanıp kullanmadığı da sorularak şüphelinin savunmasının alınmasından sonra, oluşacak sonuca göre hukukî durumun takdir ve tayin edilmesi gerektiği gözetilmeksizin eksik soruşturma sonucu kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği," görüşüyle, itiraz kanun yoluna başvurulmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 07.12.2020 tarih ve 25973-18538 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; şüpheli hakkında hakaret suçundan yapılan soruşturma sonucunda, Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın eksik soruşturma sonucu verilip verilmediğinin ve bu kapsamda şikâyetçi vekilinin itirazının reddine yönelik merci kararının yerinde olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Şikâyetçi ... vekili Av. ...'ın 12.04.2019 tarihli şikâyet dilekçesi ile; şüpheli ...'nın Facebook hesabından şikâyetçinin fotoğrafının altına şikâyetçiyi kastederek ve herkesin görebileceği şekilde "Adi şerefsiz Töroris köpek vatan hayini onun bunun oooooooo orsbu çocugu" yorumunu yazarak şikâyetçiye sosyal medya üzerinden alenen hakaret ettiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduğu, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.04.2019 tarih ve 66192-45973 sayı ile; dosya içeriğindeki fotoğraf incelendiğinde beyaz örtüye sarılmış bir tabutun etrafında çok sayıda insan bulunduğu, tabutun üzerinde terör örgütünü simgeleyen renklere sahip bir başka bezin de örtüldüğü, fotoğrafın bir terör örgütü üyesinin cenazesine fotoğraftaki kişilerin katıldıklarına yönelik bir algı oluşturmak amacını taşıdığı ancak fotoğrafta yüzünün üçte biri kadarı görünen bir şahsın şikâyetçiye benzemekle beraber fotoğraftaki kişilerin hiçbirinin isminin zikredilmediği, şüphelinin de isim yazmaksızın paylaşımda bulunduğu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 126. maddesindeki unsurların bulunmadığı belirtilerek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, 02.05.2019 tarihinde şikâyetçi vekiline tebliğ edilmesi üzerine şikâyetçi vekili tarafından 06.05.2019 tarihinde söz konusu karara itiraz edildiği, Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliğince 25.06.2019 tarih ve 4990 Değişik iş sayı ile; itiraza konu kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın dayandığı gerekçelerin usul ve yasaya uygun olduğu gerekçesiyle itirazın reddine karar verildiği, Bu karara yönelik Adalet Bakanlığının 20.12.2019 tarihli ve 14561-2019 Kyb sayılı kanun yararına bozma talebi ve bu talep üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 27.12.2019 tarihli ve 132851 sayılı ihbarnamede; "...Olay hakkında hiçbir araştırma yapılmadan atılı suçun unsurlarının oluşmadığından bahisle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilmiş ise de; şüphelinin sosyal medyasına ilişkin kaynak araştırması yapılması ve kolluk araştırması neticesinde şüpheli olduğu düşünülen şahsın kimlik bilgilerinin tespit edilmesi, bu yöne ilişkin tespit yapıldıktan sonra suça konu sosyal medya hesabının kendisi tarafından kullanıp kullanmadığı da sorularak şüphelinin savunmasının alınmasından sonra, oluşacak sonuca göre hukukî durumun takdir ve tayin edilmesi gerektiği gözetilmeksizin, itirazın kabulü yerine reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir." düşüncesiyle kanun yararına bozma talebinde bulunulduğu, Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesince 14.09.2020 tarih ve 441-9306 sayı ile; "...Dosya kapsamına göre bahse konu ifadelerin TCK'nın 126. maddesinde de belirtildiği üzere duraksamaya yol açmayacak bir şekilde müştekinin şahsına yönelik olduğunun anlaşılamaması ve dolayısıyla matufiyet şartının olayda gerçekleşmediği anlaşıldığından, mercii tarafından itirazın reddine dair verilen kararın yerinde olduğu" gerekçesiyle kanun yararına bozma talebinin reddine karar verildiği, Anlaşılmaktadır. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar TCK'nın "Hakaret" başlıklı 125. maddesi incelendiğinde: "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz. (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır." şeklindeki düzenlenmelere yer verildiği görülmektedir. Bu düzenlemeyle, 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430.). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunludur. Bununla birlikle demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasa'dan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. Öte yandan, her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. TCK'nın "Mağdurun belirlenmesi" başlığını taşıyan 126. maddesi; "Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır." Şeklinde düzenlenmiş olup madde gerekçesinde de; "Hakaret suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça belirtilmediğinde, ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Madde, aslında usûl hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş bulunmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir. Buna göre hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmakta olup Özel Dairenin yerleşik içtihatları da bu doğrultudadır. Diğer taraftan CMK'nın 2. maddesinin (e) bendinde "Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evre" olarak tanımlanan soruşturma evresinde asıl görevli ve yetkili makam Cumhuriyet savcısıdır. CMK'nın "Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi" başlıklı 160. maddesi; "(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.", "Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri" başlıklı 161. maddesi ise; "(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister. (2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür. (3) Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir." şeklinde düzenlenmiş, CMK henüz yürürlüğe girmeden önce 5353 sayılı Kanun ile maddenin 3. fıkrasına; "Sözlü emir, en kısa sürede yazılı olarak da bildirilir." cümlesi eklenmiştir. Aynı Kanun'un "Kamu davasını açma görevi" başlıklı 170. maddesinin ikinci fıkrası ise; "Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler." biçiminde düzenlenmiştir. Anılan Kanun'un "Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar" başlıklı 172. maddesi; "(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir. (2) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz." şeklinde düzenlenmiş iken, 30.04.2013 tarihli ve 28633 sayılı Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun'un 19. maddesi ile maddeye; "Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın etkin soruşturma yapılmadan verildiğinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmesi üzerine, kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde talep edilmesi hâlinde yeniden soruşturma açılır." şeklinde 3. fıkra eklenmiştir. 06.01.2017 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 680 sayılı Kanun Hükmünde Kararname'nin 10. maddesi ile bu maddenin ikinci fıkrası; "Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak yeni delil elde edilmedikçe ve bu hususta sulh ceza hâkimliğince bir karar verilmedikçe, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz." şeklinde değiştirilmiş, bu değişiklik 08.03.2018 tarihli ve 30354 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7072 sayılı Kanun'un 9. maddesi ile kanunlaşmıştır. 31.07.2018 tarihli ve 30495 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7145 sayılı Kanun'un 17. maddesi ile anılan maddenin 3. fıkrasına; "tespit edilmesi" ibaresinden sonra gelmek üzere "veya bu karar aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi" ibaresi eklenerek madde metni son hâlini almıştır. Soruşturma evresinin asıl yetkilisi olan Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için soruşturmaya başlayacaktır. Cumhuriyet savcısının görevi maddi gerçeği ortaya çıkarmak ve adil bir yargılama yapılması için gerekli araştırmayı yaparak şüphelinin lehine veya aleyhine olan bütün delilleri toplamaktır. Ancak soruşturma sırasında maddi gerçeğe ulaşmak için nasıl bir yol izleyeceğine ve hangi kanıtların toplanması gerektiğine ilişkin herhangi bir düzenleme bulunmamaktadır. Aslında suçların çeşitliliği ve toplumsal yaşamın karmaşıklığı göz önüne alındığında böyle bir düzenlemenin çok da isabetli olmayacağı kuşkusuzdur. Cumhuriyet savcısının maddi gerçeğin ortaya çıkartılması amacına yönelik olarak hangi tür olaylarda hangi yolları takip edeceğine ilişkin mevzuatta bir açıklık bulunmamakla birlikte bu husus tamamen bilinmeyen bir konu da değildir. Daha önce karşılaşılan benzer olaylardaki hareket tarzı yoluyla kazanılan ve mesleki birikim olarak isimlendirilebilecek tecrübe, yargısal kararlar ve öğreti, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için Cumhuriyet savcısının yolunu aydınlatmaktadır. Cumhuriyet savcısı soruşturma evresinin sonunda toplanan delillere göre suçun işlendiği hususunda yeterli şüpheye ulaştığı takdirde iddianame düzenleyecek ve kamu davasını açacaktır. Buna karşın soruşturma işlemleri tamamlandıktan sonra, kamu davasının açılması için suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma imkanını ortadan kaldıran şüphelinin ölümü, af, zamanaşımı, şikâyet süresinin geçmesi, ön ödemenin yerine getirilmesi ve uzlaşmanın sağlanmış olması gibi durumlarda kovuşturmaya yer olmadığına karar verecektir. İddianame, toplanan delillere göre suçun işlendiğini gösteren yeterli şüphe oluştuğunda hazırlanacağına göre, elde edilen deliller doğrultusunda hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı ya da failin kusursuzluğu açıkça ortada ise Cumhuriyet savcısı yine kovuşturmaya yer olmadığına karar verebilecektir. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Somut olayda şikâyet dilekçesi ekinde yer alan ve şüphelinin hakaret içerikli yorum yazdığı iddia edilen Facebook ekran çıktısına ilişkin cenaze törenine ait fotoğrafın üst kısmında "PKK BAYRAĞI ALTINDA YÜRÜYEN BAROLAR BİRLİĞİ BAŞKANI..! BÖYLE BİR BAŞKAN İSTEMİYORUM DİYORSAN 1 KEZ PAYLAS!" yazısı ile birlikte şikâyetçinin tek başına olduğu başka bir resminin daha eklenmiş olduğu ve şikâyetçi vekilinin aşamalarda verdiği dilekçelerinde cenazeye ilişkin fotoğrafın Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi'nin cenaze törenine ait olduğunu, şikâyetçinin bu törene katıldığını, fotoğrafta tabutu taşıyan kişilerden birinin de şikâyetçi olduğunu belirttiği anlaşılmaktadır. Bu durumda şikâyet dilekçesi üzerine şüphelinin ilgili sosyal medya hesabına ilişkin kaynak araştırması yapılıp şüphelinin açık kimlik ve adres bilgilerinin tespit edilerek ifadesinin alınması, suça konu paylaşımın yapıldığı sosyal medya hesabının o tarihte şüphelinin kendisi tarafından kullanıp kullanmadığının belirlenmesi ve sonucuna göre soruşturmanın yönlendirilmesi maddi gerçeğe ulaşma açısından zorunludur. Bunların yapılmaması durumunda soruşturma evresinin tamamlandığından söz edilemeyecektir. Bu açıdan şikâyet dilekçesi üzerine Cumhuriyet savcısının şikâyetçi vekilinin somut ve araştırılması gereken iddialarına karşın, "Dosya içeriğindeki fotoğraf incelendiğinde, beyaz örtüye sarılmış bir tabutun etrafında çok sayıda insan bulunduğu, tabutun üzerinde terör örgütünü simgeleyen renklere sahip bir başka bezin de örtüldüğü, fotoğrafın bir terör örgütü üyesinin cenazesine fotoğraftaki kişilerin katıldıklarına yönelik bir algı oluşturmak amacını taşıdığı ancak fotoğrafta yüzünün üçte biri kadarı görünen bir şahsın şikâyetçiye benzemekle beraber fotoğraftaki kişilerin hiçbirinin isminin zikredilmediği, şüphelinin de isim yazmaksızın paylaşımda bulunduğu ve TCK'nın 126. maddesindeki unsurların bulunmadığı" gerekçesiyle verdiği kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının, maddi gerçeğe ulaşma yolunda gerekli soruşturmaya dayandırıldığı, başka bir deyişle, CMK'nın istediği anlamda etkin bir soruşturmanın yapıldığı söylenemez. Bu itibarla, yetersiz araştırmaya dayalı olarak verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın yerinde olmadığı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Kanun yararına bozma 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309 ve 310 uncu maddelerinde düzenlenmiştir. Bilindiği üzere, 5271 sayılı Kanun'un 309/1. maddesi gereğince; hâkim veya mahkeme tarafından verilen ve istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümde hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini belirterek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 310. maddesine göre, 309. maddede belirtilen yetki, aynı maddenin dördüncü fıkrasının (d) bendindeki hâllere özgü olmak üzere ve kanun yararına re'sen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından da kullanılabilmektedir. Kanun yararına bozma yoluna başvurma yetkisi münhasıran Adalet Bakanlığına tanınmış bir yetkidir. Tebligat eksikliği ve yanlışlığı, kanun yolu eksikliği, Yargıtay onaması, lehe yasa değerlendirmesi gerekmesi, kararın aynı zamanda temyiz edilmesi, temyiz süresine ilişkin eski hâle getirme ve hükmün temyizi niteliğinde talepte bulunulması, Cumhuriyet Başsavcılıklarınca verilen ve itiraz edilmeksizin kesinleşen kararlar, Kararda, şekil ve esas açısından herhangi bir hukuka aykırılık hâli bulunmaması hâlinde, dosya kapsamına, gerekçeye ve mahkemenin takdirine ilişkin hususlar, Eksik inceleme, delillerin değerlendirilmesi ve mahkemenin takdirine ilişkin hususlar, Maddi hata, hesap hatası ve yazım yanlışları mahallinde mahkemesince alınabilecek bir kararla düzeltilebileceğinden, Kanun yararına bozmaya konu edilemezler. Mahkemenin delillerin takdirinde hataya düştüğü gerekçesiyle kanun yararına bozma başvurusu yapılamaz. Takdir hataları, ancak itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarında değerlendirme konusu yapılabilir. Kanun yararına bozma, Yargıtay denetiminden geçmeden kesinleşen kararların istisnaî olarak Yargıtayca denetlenmesini sağlayan olağanüstü bir kanun yolu olup olağanüstü ve istisnaî olma özelliğinden dolayı kanun yararına bozma yoluyla bir kararın bozulabilmesi için, mahkemelerin asıl ceza davasını çözmeye devam etmesinin artık imkânsız hale gelmiş olması veya hukuka aykırılığın giderilebilmesi için kanun yararına bozmadan başka imkân kalmamasının gerekli bulunması karşısında, söz konusu dosyalar aleyhine kanun yararına bozma yoluna gidilmektedir. Olağanüstü ve istisnaî kanun yolu olan kanun yararına bozmanın aleyhe tesir etmeyeceği ve sonuca etkili bir durum meydana getirmeyeceğinden bahisle söz konusu dosyalar aleyhine kanun yararına bozma konusu edilemez. Ancak; - İnfaz Kanunlarına ilişkin kararlar, - İdari para cezalarına ilişkin kararlar, - Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararlar, Bu durumun istisnasını oluştururlar. 26.10.1932 tarihli ve 29/32 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere kanun yararına bozma konusu olabilecek kanuna aykırılık hâlleri, uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları olup her hukuka aykırılığın kanun yararına bozma konusu yapılamayacağından söz konusu dosyalar aleyhine kanun yararına bozma yoluna gidilmemektedir. Hakim veya mahkemece verilip istinaf veya temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşen karar veya hükümlerde, maddi hukuka veya yargılama hukukuna ilişkin hukuka aykırılık bulunduğunu öğrenen Adalet Bakanlığı, o karar veya hükmün Yargıtayca bozulması istemini, yasal nedenlerini açıklayarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yazılı olarak bildirecektir. Bunun üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da hükmün veya kararın bozulması istemini içeren yazısına bu nedenleri aynen yazarak, Yargıtay Ceza Dairesine verecek, ileri sürülen nedenlerin Yargıtayca yerinde görülmesi hâlinde karar veya hüküm yasa yararına bozulacak, yerinde görülmezse istem reddedilecektir. Böylece ülke sathında uygulama birliğine ulaşılacak, hakim ve mahkemelerce verilen cezaya ilişkin karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkların, toplum ve birey açısından hukuk yararına giderilmesi sağlanacaktır. Kanun yararına bozma yasa yoluna istinaf ve temyiz incelemesinden geçmeksizin kesinleşmiş hüküm ve kararlara karşı gidilmesi nedeniyle, bu yasa yolu dar kapsamlı olup her türlü hukuka aykırılığın öne sürülüp incelenmesine elverişli bir denetim yolu değildir. 26.10.1932 tarihli ve 29/32 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da yasaya aykırılık halleri açıklanıp, bunların uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları olduğu belirtilmiştir. Şayet yasa yararına bozulan hüküm bir mahkûmiyet hükmü ise ve bozma nedeni de mahkûmiyet hükmünün, davanın esasını çözmeyen yönüne yahut savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, bu durumda hükmü veren mahkemece yeniden yargılama yapılarak hüküm verilecektir. Şayet yasa yararına bozulan hüküm bir mahkûmiyet hükmü ise ve bozma nedeni de mahkûmiyet hükmünün, davanın esasını çözmeyen yönüne yahut savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, bu durumda hükmü veren mahkemece yeniden yargılama yapılarak hüküm verilecektir. Mahkûmiyet hükmü, sayılan ayrıksı haller dışında, cezanın kaldırılmasını veya daha hafif bir ceza verilmesini gerektiren diğer hukuka aykırılıklar nedeniyle bozulmuşsa, bu durumda hükmü veren mahkemede yeniden yargılama yapılmayacak, CMK'nın 309. maddesinin 4. fıkrasının (d) bendi uyarınca cezanın kaldırılmasına veya daha hafif cezaya Yargıtayca hükmedilecektir. Bozma aleyhe ise, bu durumda sadece hükmün yasa yararına bozulması ile yetinilecek, yeniden yargılama yapılması söz konusu olmayacaktır. Yasa yararına bozulan hüküm, mahkûmiyet dışında ve davanın esasını çözer nitelikte diğer bir hükümse ve örneğin; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın düşmesi hükümlerinden biri ise, anılan maddenin 4. fıkrasının (c) bendi uyarınca verilen bozma kararı aleyhte sonuç doğurmayacak ve yeniden yargılama yapılamayacaktır. Anılan Yasa'nın 309/5. maddesi uyarınca verilen bozma kararına karşı direnilemez. Kanun yararına bozma yoluna gidilmesine ilişkin taleplerin reddi hâlinde, Adalet Bakanlığınca tesis edilen işlemin iptali istemiyle idare mahkemelerine açılan davalar sonucunda, idare mahkemeleri; Adalet Bakanlığı işleminin sonuçlarını yargısal alanda doğurduğundan, iptal davasına konu olabilecek bir idari işlem niteliğini haiz bulunmadığından bahisle, idari yargıda dava konusu edilmesinin mümkün olmadığı gerekçesiyle davanın incelenmeksizin reddine karar verilmektedir. Tüm bu açıklamalar ışığında, şüpheli hakkında hakaret suçundan yapılan soruşturma sonucunda Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı yapılan itiraz sonucunda mercince verilen itirazın reddine ilişkin kararın eksik soruşturma sonucu verilip verilmediği hususunun dosya kapsamına, gerekçeye ve mahkemenin takdirine ilişkin hususlar olduğu, Ülke genelinde esaslı yanlışlıkları düzeltmek amaçlı içtihat oluşturulması, olağanüstü kanun yolunun olağan hale getirilmemesi, 26.10.1932 tarihli ve 29/32 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında açıklandığı üzere kanun yararına bozma konusu olabilecek kanuna aykırılık hâlleri, uygulamadaki esaslı yanlışlıklar ile esasa etkili usul hataları olup her hukuka aykırılığın kanun yararına bozma konusu yapılamayacağından, itirazın bu nedenle reddedilmesi gerektiği düşüncesiyle sayın çoğunluğun düşüncesine karşıyım." gerekçesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle, Karşı oy kullanmışlardır. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesinin 14.09.2020 tarihli ve 441-9306 sayılı kanun yararına bozma talebinin reddine ilişkin kararının KALDIRILMASINA, 3- Adalet Bakanlığının kanun yararına bozma talebinin kabulü ile Ankara 4. Sulh Ceza Hakimliğinin 25.06.2019 tarihli ve 4990 Değişik iş sayılı kararının kanun yararına BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.07.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğu ile karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2020/82 E., 2022/653 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Sanıklar 'hırsız var' şeklinde slogan atarken katılan Başbakan'ın ismini zikretmemiş adını anmamış isede, TCK 126 maddesi kapsamında sarf edilen sözlerin atılan Başbakan ...'a yönelik olduğu konusunda bir kuşku bulunmamaktadır.
Ceza Genel Kurulu         2020/82 E.  ,  2022/653 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : (Kapatılan) 18. Ceza Dairesi Sanıklar ..., ..., ... ve ...’un kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan beraatlerine ilişkin ... 5. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 20.04.2016 tarihli ve 59-405 sayılı hükümlerin, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesince 02.10.2019 tarih ve 566-13723 sayı ile; onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca ise 07.12.2019 tarih ve 330413 sayı ile; "...Sanık ... başkanlığında, D .... oluşan düzenleme kurulu tarafından ... Valilik Makamına verilen 13.01.2014 tarihli dilekçeye istinaden 2911 sayılı kanun kapsamında, 18.01.2014 tarihinde, saat:12.30-16:30 saatleri arasında, Cevatpaşa Mahallesi, Salıpazarı Mevkii, ... Caddesi üzerinde toplanılarak, buradan hareketle... Caddesini takiben, Mehmetçik Bulvarı, Cumhuriyet Meydanına kadar yürüyüş ve Cumhuriyet Meydanında son ereceği belirtilerek 'yolsuzluk, yoksulluk, hukuksuzluk, yasaklar, yüzsüzlük, hırsızlık, yalan, talan ve kirliliğe karşı ... direniyor' adı altında gösteri yürüşüyü ve açık yer toplantısı düzenleme talebinde bulunulduğu, Suç tarihinde, saat 12:00 sıralarında, ... Caddesi üzerinde toplanmaların başladığı, saat:13.00 itibarı ile yaklaşık 1000 kişilik bir katılım ile yürüşüye geçen topluluk,...n Caddesi, Mehmetçik Bulvarı, Muammer Aksoy Sokak ve Lise Caddesini takiben, Cumhuriyet Meydanına intikal ettiği, güzergahta ve Cumhuriyet Meydanındaki katılımlar ile ile yaklaşık 1400 kişilik bir katılımın sağlandığı, Konuşmacılar tarafından, konuşmaların yapılması sonrasında, müzik eşliğinde halayların çekildiği ve saat:15.10 itibarı ile etkinliğin sonlandırılarak, topluluğun olaysız dağıldığı, Söz konusu etkinlik sırasında, Sanık ...'ün, ses sistemi donanımlı ... ile, topluluğun önünde ve yanında seyir halinde iken, 'hırsız var' şeklinde slogan attığı, Sanık ...'ın, ses yükseltici megafon ile 'hırsız var' şeklinde slogan attığı, Sanıklar ... ve ...'in, 'hırsız var' şeklinde slogan attıkları ve attırdıkları, Sanıklar T...ve...i'nin 'hırsız...' şeklinde slogan attıkları, Sanıkların bu eylemlerinin kolluk kuvvetlerince görüntüye alındığı ve bu görüntüler ile ilgili görüntü tespit ve çözüm tutanağı düzenlendiği, tüm dosya kapsamına göre değerlendirme yapıldığında, Sanıklar ..., ..., ... ve ...'in 'hırsız var' şeklinde slogan attıkları ve diğer yandan aynı alanda, sanıklar T...ve...i'nin de 'hırsız...' şeklinde slogan attıkları yürüyüş sırasında atılan sloganların çoğul takısıyla yapılmayıp tek kişiye yönelik olduğu, siyasi olaylarla bağlantı kurularak 'hırsız var' şeklinde slogan atıldığı ve sözlerin hedefinin kime yönelik olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Sanıklar 'hırsız var' şeklinde slogan atarken katılan Başbakan'ın ismini zikretmemiş adını anmamış isede, TCK 126 maddesi kapsamında sarf edilen sözlerin atılan Başbakan ...'a yönelik olduğu konusunda bir kuşku bulunmamaktadır. Bu itibarla; sanıkların Katılan Başbakan'a yönelik 'hırsız var' diyerek slogan atmak şeklindeki eyleminin TCK 125/1-3/a maddesinde yazılı görevli memura hakaret suçunu oluşturduğu..." görüşüyle itiraz yoluna başvurulmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 18. Ceza Dairesince 15.01.2020 tarih ve 23592-848 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İnceleme dışı sanıklar ... ve ... hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmiş olup, itirazın kapsamına göre inceleme sanıklar ..., ..., ... ve ... hakkında aynı suçtan verilen beraat hükümleriyle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara yüklenen kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Olay yerini ve anını görüntüleyen kamera kayıtlarının bulunduğu CD, 22.01.2014 tarihli görüntü tespit ve çözüm tutanağı, sanıklar ve inceleme dışı sanıkların; suça konu sözleri, ifade özgürlüğü kapsamında, kimseyi hedef almaksızın ve hakaret kastı ile hareket etmeksizin dile getirdikleri şeklindeki savunmaları ve tüm dosya kapsamından; ... Valilik Makamına sunulan 13.01.2014 tarihli dilekçeye istinaden “Yolsuzluk, yoksulluk, hukuksuzluk, yasaklar, yüzsüzlük, hırsızlık, yalan, talan ve kirliliğe karşı ... direniyor!" adı altında düzenlenen gösteri yürüyüşü ve açık yer toplantısı sırasında, sanık ...’in, ses sistemi donanımlı ... ile topluluğun yanında seyir hâlinde iken "Hırsız var!" şeklinde slogan attığı; sanık ...’in megafonla diğer sanıklar ... ve ...'in ise bağırarak, aynı şekilde "Hırsız var!" şeklinde slogan attıkları hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık konusu ile ilgili mevzuat incelendiğinde; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir Anayasa’mıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü gibi, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Bu bağlamda Türk Ceza Kanunu’nun "Hakaret" başlıklı 125. maddesi; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca- İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2013, s. 430). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek "yeterli bir altyapı"nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi bakımından “Hakaret suçunda mağdurun belirlenmesi” hususuna da kısaca değinilmesinde yarar bulunmaktadır. TCK’nın “Mağdurun belirlenmesi” başlığını taşıyan 126. maddesi; “Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.” Şeklinde düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde de; “Hakaret suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça belirtilmediğinde, ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Madde, aslında usûl hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş bulunmaktadır.” açıklamalarına yer verilmiştir. Buna göre hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmakta olup, Özel Dairenin yerleşik içtihatları da bu doğrultudadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Olay yerini ve anını görüntüleyen kamera kayıtlarının bulunduğu CD, 22.01.2014 tarihli görüntü tespit ve çözüm tutanağı, sanıklar ve inceleme dışı sanıkların; suça konu sözleri, ifade özgürlüğü kapsamında, kimseyi hedef almaksızın ve hakaret kastı ile hareket etmeksizin dile getirdikleri şeklindeki savunmaları ve tüm dosya kapsamından; ... Valilik Makamına sunulan 13.01.2014 tarihli dilekçeye istinaden “Yolsuzluk, yoksulluk, hukuksuzluk, yasaklar, yüzsüzlük, hırsızlık, yalan, talan ve kirliliğe karşı ... direniyor!" adı altında düzenlenen gösteri yürüyüşü ve açık yer toplantısı sırasında, sanık ...’in, ses sistemi donanımlı ... ile topluluğun yanında seyir hâlinde iken "Hırsız var!" şeklinde slogan attığı; sanık ...’in megafonla diğer sanıklar ... ve ...'in ise bağırarak, aynı şekilde "Hırsız var!" şeklinde slogan attıkları hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık bulunmayan olayda; Sanıkların, itiraza konu “Hırsız var!” şeklindeki sözleri kimseyi hedef almaksızın söyledikleri şeklindeki savunmaları ve 22.01.2014 tarihli görüntü tespit ve çözüm tutanağında söz konusu ifadelerin olay tarihinde Başbakan olarak görev yapan katılana yöneltildiğine dair bir belirleme yapılamaması hususları göz önüne alındığında, anılan sözlerin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde katılana yöneltildiğine ilişkin delil bulunmadığı, bu nedenle sanıklara yüklenen kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 20.10.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi. ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... Yazı İşleri Müdürü M.A
Ceza Genel Kurulu, 2023/437 E., 2024/88 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
TCK’nın "Mağdurun belirlenmesi" başlığını taşıyan 126. Maddesi;
Ceza Genel Kurulu         2023/437 E.  ,  2024/88 K. "İçtihat Metni" KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : Ceza Genel Kurulu MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SAYISI : 20-53 Cumhuriyet savcısı I. HUKUKÎ SÜREÇ Sanık hakkında görevi kötüye kullanma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın eyleminin kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125/3-a, 43 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin İlk Derece Mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince oy çokluğuyla verilen 16.02.2022 tarihli ve 54-7 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının onama istemli 07.07.2022 tarihli ve 100449 sayılı tebliğnamesi ile dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmiştir. Ceza Genel Kurulunca 03.11.2022 tarih ve 368-695 sayı ile; sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün, eylemin suç oluşturmaması nedeniyle sanık hakkında beraat kararı verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yargıtay 5. Ceza Dairesince yeniden yapılan yargılamada bozma kararına uyulmasına karar verilmiş, 04.07.2023 tarih ve 20-53 sayı ile sanık hakkında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/2-a maddesi gereğince beraat kararı verilmiştir. Bu hükmün de katılan ... vekili, sanık müdafii ve Yargıtay Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının onama istemli 03.10.2023 tarihli ve 103101 sayılı tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Katılan vekili ve Yargıtay Cumhuriyet savcısı, sanığın eyleminin kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturduğundan sanık hakkında hakaret suçundan mahkûmiyet kararı verilmesi; sanık müdafii ise Özel Daire kararında yer alan; "...hakkında silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan mahkûmiyet hükmü kurulan sanığın örgütün faaliyeti kapsamında sarf ettiği sözlerin disiplin soruşturmasına konu olabileceği anlaşılmakla" ibaresinin kaldırılarak hükmün onanması gerektiği gerekçeleriyle temyiz talebinde bulunmuşlardır. III. İNCELEME KONUSU Sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen beraat hükmünün isabetli olup olmadığına ilişkin temyiz incelemesi yapılmıştır. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Hâkimler ve Savcılar Kurulu 3. Dairesinin 20.10.2016 tarihli ve 9707 sayılı kararı ile teklif edilmesi üzerine Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanının 24.10.2016 tarihli oluru ile sanık hakkında soruşturma izni; 2. Dairenin 03.05.2017 tarihli ve 169 sayılı kararı ile de kovuşturma izni verildiği, Yargıtay 5. Ceza Dairesince 04.04.2018 tarih ve 15-12 sayı ile; iddianamenin A bendinde belirtilen sanığa atılı eylemin TCK’nın 301. maddesinde düzenlenen Devletin kurum ve organlarını aşağılama suçu kapsamında kalma ihtimali bulunduğundan bahisle TCK'nın 301/4. maddesi uyarınca Adalet Bakanlığından izin alınması için CMK’nın 223/8. maddesi uyarınca durma kararı verildiği, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 06.11.2018 tarihli ve 16346 sayılı yazısı ile; sanık hakkında Özel Dairece izin talep edilen suç olarak "Devletin kurum ve organlarını aşağılama" olarak gösterilmişse de söz konusu eylemin "Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini alenen aşağılama" kapsamında kaldığı değerlendirilebileceğinden TCK’nın 301/4. maddesi uyarınca soruşturma izni verildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan ...; 17-25 Aralık sürecinden sonra 2014 yılının Mart ayında cemaatçi olduğu söylenen İl Emniyet Müdürünün görevden alınıp yerine mağdur Yüksel'in atandığını, operasyon şubelerinde değişiklik yapıldığını, kendisinin de KOM Şube Müdürü olduğunu, Iğdır Cumhuriyet Başsavcısı ve Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanını ziyaret etmeleri istendiği için Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan sanık ...'yı ziyarete Asayiş Şube Müdürü, TEM Şube Müdürü ve KOM Şube Müdürü ve yardımcıları olarak birlikte gittiklerini, hatırladığı kadarıyla mağdur ... Bahtiyar, katılan ..., mağdur Aşkın ve katılan ... ile birlikte ziyaret ettiklerini, kapıdan girer girmez sanığın; "Ooo AK Parti müdürleri hoş geldiniz." dediğini, oturduktan sonra sanığa AK Partinin polisi olmadıklarını, bu mesleğe 13 yaşında girdiklerinde henüz AK Partinin olmadığını, Devletin polisi olduklarını söylediğini, sanığın; "Aileniz sizi 13 yaşında yatılı okula mı vermiş, ne zavallı aileleriniz varmış." dediği, bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanından böyle laflar duydukları için şaşırdıklarını, sanığın kendilerini terörist yerine koyduğunu, sonra lafı değiştirdiğini, Adli Kolluk Yönetmeliği'nin değiştiğini söyleyip; "Eskiden hırsızı yakaladığınızda savcıya haber veriyordunuz, şimdi bu Yönetmelik değişikliği sonucunda hem emniyet müdürüne hem de valiye haber vereceksiniz, yani bir nevi hırsızı hırsıza haber vereceksiniz." dediğini, sanığın konuşmalardan rahatsız olup kısa bir süre sonra ayrıldıklarını, bu durumu Emniyet Müdürü mağdur Yüksel'e söylediklerini, onun da Adalet Bakanı Müsteşarı Kenan İpek'i arayacağını ifade ettiğini, birkaç ay sonra sanığın tayininin çıktığını, Mersin’de Digitürk ile ilgili kararı verdiğini, daha sonra açığa alınıp ihraç edildiğini, Katılan ...; olay tarihinde Iğdır’da Asayiş Şube Müdür Yardımcısı olduğunu, 17 Aralık sonrasında göreve yeni başlayan müdür ve müdür yardımcıları olarak toplam altı kişi sanığı makamında ziyaret ettiklerini, sanığın; "Siz şimdi AK Partinin polisleri oldunuz, maalesef o damgayı yediniz, bakalım sizi de göreceğiz." dediğini, devamında; "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürü ve valiye bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." demesi üzerine kendilerinin de devletin polisi olduklarını söylediklerini, Katılan ...; 17-25 Aralık sürecinden sonra görev değişiklikleri üzerine TEM Şube Müdürlüğünde müdür yardımcısı olarak görevlendirildiğini, Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan sanığı yeni göreve başlayan müdür ve müdür yardımcıları olarak ziyarete gittiklerini, sohbet ederken sanığın, o dönemde gerçekleşen kanun değişikliklerinden bahsedip laf arasında; "Siz şimdi AK Partinin polisleri oluyorsunuz.", devamında da; "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürlüğüne bildireceksiniz, artık hırsızı, hırsıza bildireceksiniz." dediğini, sohbetten rahatsız olup; "Biz devletin polisiyiz, devletimize bağlıyız." şeklinde cevap verdiklerini, Mağdur Aşkın Çoksever; Iğdır İl Emniyet Müdürlüğünde 2012-2015 yılları arasında görev yaptığını, Koordinasyon Şube Müdürüyken kamuoyunda 17 Aralık olarak bilinen süreç sonrasında TEM Şube Müdürü olarak görevlendirildiğini, KOM Şube Müdürü katılan ..., Asayiş Şube Müdürü mağdur ... Bahtiyar, Asayiş Şube Müdür Yardımcısı katılan ... ve TEM Şube Müdür Yardımcısı katılan ... ile birlikte Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ile Iğdır Cumhuriyet Başsavcısını ziyaret etmeye karar verdiklerini, 2014 yılı Mart ayı sonlarına doğru sanığı ziyaret ettiklerini, emin olmamakla birlikte sanığın; "Hoş geldiniz AK Partinin atadığı yeni polisler." şeklinde ya da "Hoş geldiniz hükümetin yeni atadığı polisler." dediğini, katılan ...'ın; "Ben mesleğe girdiğimde AK Parti diye bir parti yoktu, biz devletin polisiyiz." dediğini, sanığın sohbet esnasında; "İşiniz zor, işi bilen tecrübeli polisleri görevden aldılar başka birimlere atadılar, yerine sizi verdiler." dediğini, katılan ...'ın ise; "Biz yeni mesleğe başlayan polisler değiliz, uzun yıllardır bu meslekte çeşitli birimlerde görev yapmış insanlarız, tecrübesiz değiliz." dediğini, sanığın Adli Kolluk Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikler ile ilgili konuşurken; "Artık savcılara değil ilk önce mülki amirlere ve emniyet müdürüne bilgi vereceksiniz, mülki amir veya emniyet müdürü hırsızsa hırsızlık yapan birini hırsıza mı ihbar edeceksiniz?" şeklinde sözler söylediğini, katılan ...'ın; "Yanlış yapan insanlar her birimde olabilir, biz görevimizin bilincinde olan insanlarız, görevimizin gereğini yaparız, yanlış yapan varsa onun hakkında da gereken yapılır." şeklinde sözler söylediğini, bu ziyaret sırasında sanıkla en kıdemli olan katılan ...’ın daha çok konuştuğunu, ziyaret amacıyla sanığın odasına girdiklerinde sanığın yanında kimse olmadığını, Mağdur ... Bahtiyar Aydın; Iğdır Emniyet Müdürlüğünde göreve başladıktan yaklaşık bir hafta sonra Iğdır KOM Şube Müdürü katılan ..., Asayiş Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., TEM Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., TEM Şube Müdürü mağdur Aşkın ile birlikte Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan sanığı ziyaret ettiklerini, o gün başka hâkimleri ve Başsavcıyı da ziyaret ettiklerini, odasına girdikleri sanığın; ''Hoş geldiniz AK Partinin atadığı polisler.'' dediğini, aralarında en kıdemli olan katılan ...'ın; "Ben emniyete 1983 yılında girdim ve göreve başladığımda AK Parti isimli bir parti bile yoktu. Ben devletin polisiyim.'' diyerek tepki gösterdiğini, sanığın;''Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden olay olduğu zaman savcıya bilgi veriyordunuz hasbel kader hırsızlığı vali, emniyet müdürü yaparsa hırsızlığı onlara mı haber vereceksiniz?'' dediğini, bu konuşmalar üzerine sanığın; "Nerelerde çalıştınız, bu işleri yürütebilecek misiniz, alt yapınız var mı?" şeklinde hak etmedikleri sözler söylediğini, Mağdur Davut Haner; 2014 yılı Şubat ayında Iğdır Valisi olarak görev yaptığını, o tarihte sanığın ağır ceza mahkemesi başkanı olduğunu, iddianame ve son soruşturmanın açılması kararında bahsedilen hakaret olayı ile ilgili bilgisinin olmadığını, Mağdur Veli Kara soruşturma aşamasında; Iğdır Asayiş Şube Müdürlüğünde görevliyken Kaçakçılık ve Organize Suçlar Müdürlüğünde görevlendirildiğini, şube müdürleri ve yardımcıları ile birlikte adliyeye ziyaret için gittiklerinde, sanığın; "Hoş geldiniz AK Parti Polisleri.", "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda savcıya haber veriyordunuz, şimdi bu Yönetmelik değişikliği sonucunda hem emniyet müdürüne hem de valiye haber vereceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklindeki sözleri birebir kullanıp kullanmadığını aradan iki yıl geçtiği için tam olarak hatırlayamadığını, "İstanbul’daki savcılığın talimatını yerine getirmeyen polisler gibi olmayın." dediğini, genel itibarıyla sert bir tutumu olup; "Bizim talimatlarımızı aynen yerine getirmek durumundasınız, İstanbul'da talimatları yerine getirmeyenler sıkıntı yaşayacaklar." mahiyetinde söz sarf ettiğini, İstinabe yoluyla alınan beyanında; olayda şahsına yapılmış bir hakaret olmadığını, nezaket ziyaretine gittiklerinde, sanığın; "Hoş geldiniz AK Partinin polisleri." demediğini, Tanık ...; kendisinin Başsavcı olarak görev yaptığı Iğdır Adliyesinde sanığın Ağır Ceza Mahkemesi ve Komisyon Başkanı olduğunu, Emniyet personeli ile arasında geçen bir konuşma nedeniyle sorun yaşayıp yaşamadıklarını sorduğu sanığın; "Emniyetteki bir kısım kadroların tasfiye edilip yerine iddianamede bahsedilen müdür ve yardımcıların atandığını, bu kişilerin yanlarına ziyaret için geldiklerinde tasfiye edilen kadroların haklarında olumsuz konuşabileceğini, ön yargı oluşturmaya çalışacaklarını, bu sebeple daha dikkatli ve özenli çalışmaları gerektiğini'' beyan ettiğini söylediğini, ''Hoş geldiniz AK Partinin polisleri, Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığında sadece savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürü ve Valiye de bildireceksiniz yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." sözlerini söylediğine dair bir beyanda bulunmadığını, Tanık Hakan Tekin; 17 Aralık süreci sonrası Iğdır Emniyet Müdürünün atanması sonrası yeni göreve başlayan KOM Şube Müdürü katılan ..., Asayiş Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., TEM Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., Asayiş Şube Müdürü mağdur ... Bahtiyar ve TEM Şube Müdür Yardımcısı mağdur Aşkın'ın Cumhuriyet Başsavcısına, daha sonra Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı sanığa, ardından da kendisine uğradıklarını, geldiklerinde yüzlerinin asık olduğunu, ne olduğunu sorduğunda ziyaret için gittikleri sanığın kapıdan girer girmez; "Hoş geldiniz AK Partinin polisleri." dediğini, bunun üzerine katılan ...'ın; "Ben 1983 yılında emniyet teşkilatına girdim, emniyetin her kademesinde çalıştım, ben devletin polisiyim, ben emniyete girdiğimde AK Parti diye bir parti yoktu." diye tepki göstermesi üzerine gelenlere çay ikram ettiğini, sohbet sırasında; "Adli Kolluk Yönetmeliği'nin değiştiğini, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürü ve valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklindeki sanığın sözleri üzerine ortamın gerildiğini öğrendiğini, bu olaydan bir süre sonra sanık ile karşılaştıklarında sanığın göreve başlayan emniyet müdürlerinin kendisini ziyarete geldiğini, kendisinin de sert bir üslupla konuştuğunu söylediğini, ancak neden böyle davrandığı konusunda bir şey anlatmadığını, İfade etmişlerdir. Sanık ...; Emniyet şube müdürleri ile müdür yardımcılarına söylediği iddia olunan sözlerin hangi suçu oluşturacağı yönünde kafa karışıklığı bulunduğunu, HSK müfettişlerince hazırlanan raporda eylemin TCK’nın 301. maddesi olarak nitelendirildiğini, HSK’nın kovuşturma izni verilmesi kararında ise bir suç nitelendirmesi yapılmayarak sadece kovuşturma izni verildiğini, Doğubayazıt Cumhuriyet Başsavcılığının ise eylemin görevi kötüye kullanma suçu olduğunu belirterek iddianame düzenlediğini, Doğubayazıt Ağır Ceza Mahkemesinin de eylemin görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğunu belirterek son soruşturmanın açılmasına karar verdiğini, son soruşturmanın açılması kararında tekrarlanan; "Hoş geldiniz AK Partinin polisleri." ve "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürü ve valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklindeki sözleri söylemediğini, bu sözleri yazıldığı şekilde dile getirmediğini mağdurlar Veli, ... Bahtiyar ve Aşkın'ın açıkça ifade ettiklerini, konuşmanın geçtiği odada kendisi dâhil toplam yedi kişinin bulunduğunu, iddia edilen sözlerin söylenmesi hâlinde mağdurlar Veli, ... Bahtiyar ve Aşkın'ın da bunu duyması gerekeceğini, sözlerinin suç unsuru barındırmadığını, konuşmanın gerçekleştiği tarihten aylar sonra bir şahıs tarafından şikâyette bulunulması üzerine 20-21 ay sonra mağdurların beyanlarının alındığını, ortada suç unsuru barındıran sözler olsa tamamı emniyet müdürü olan mağdurların bu kadar beklemeksizin hemen tutanak tutup işlem yapmaları gerekeceğini, "Hoş geldiniz AK Partinin yeni atadığı polisler." şeklindeki beyanının, devletin parti devletine dönüşmeye başladığına ilişkin bir eleştiri olduğunu, bu durumun "Hoş geldiniz AK Partinin polisleri." demiş olması ihtimalinde dahi değişmeyeceğini, TCK’nın 301/3. maddesi uyarınca eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağını, TCK’nın 301. maddesindeki suçun oluşması için aşağılama içeren sözlerin varlığı bir zorunluluk olup; sözlerinde herhangi bir aşağılama bulunmadığını, hükümetin AK Parti hükümeti olup İçişleri Bakanının AK Partili olduğunu, Emniyet Müdürlüğü atamalarının İçişleri Bakanlığınca yapıldığını, yani emniyet müdürlerini AK Partinin atadığını, TCK’nın 301. maddesindeki suçun oluşabilmesi için aleniyet unsurunun gerçekleşmesi gerektiğini, makam odasında altı kişiyle birlikte kapalı kapılar arkasında otururken yapılan düşünce açıklamasının aleni yapıldığını iddia etmenin kötü niyet olduğunu, söylediği iddia edilen sözlerin hiçbirinin emniyet müdür ve müdür yardımcılarına izafe edilen sözler olmadığını savunmuştur. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Görüşler Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir Anayasa'mıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." düzenlemeleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü gibi, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Bu bağlamda TCK'nın "Hakaret" başlıklı 125. maddesi; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca- İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek yeterli bir altyapının mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir. İnceleme konusunun sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi bakımından hakaret suçunda mağdurun belirlenmesi hususuna da kısaca değinilmesinde yarar bulunmaktadır. TCK’nın "Mağdurun belirlenmesi" başlığını taşıyan 126. Maddesi; "Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır." Şeklinde düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde de; "Hakaret suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça belirtilmediğinde, ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Madde, aslında usûl hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş bulunmaktadır." açıklamalarına yer verilmiştir. Buna göre hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmakta olup Özel Dairenin yerleşik içtihatları da bu doğrultudadır. Öte yandan TCK’nın "Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama" başlıkla 301. maddesi; "(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, Adalet Bakanının iznine bağlıdır." Şeklindedir. Bu düzenlemeyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal ve hukuki varlığı ile aynı doğrultudaki çıkarları korunmaya çalışılmaktadır. Hükümde, Devletin varlığını oluşturan ve ayrılmaz unsurları arasında bulunan müesseselerin ayrı ayrı sayılması ve bunlara yönelen aşağılayıcı hareketlerin yaptırım altına alınmasıyla güdülen amaç temelde Devletin tüzel kişiliğinin, saygınlığının ve hukuki yararının korunmasıdır. Eleştiri ya da siyasi tenkit amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suçun hukuka aykırılık unsuru kapsamında kalmaz. Maddede sayılan kurumların aşağılanması, eleştiri niteliğini aşan, fikir niteliği bulunmayan, küçültücü, tecavüz niteliğinde veya aşağılaştırıcı bir ifade gerektirmektedir. Bu durumlarda artık düşünce açıklaması söz konusu olamayacağı için hak da söz konusu olmaz (M. Emin Artuk- Ahmet Gökcen, Ceza Hukuk Özel Hükümler, 2017, 16. Baskı, s. 963). Suçun oluşabilmesi için aleniyet şartı aranmakta, kovuşturulması da son fıkra uyarınca Adalet Bakanının iznine tabi bulunmaktadır. TCK'da İkinci Kitap'ta "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler"e yer verilen Dördüncü Kısım'daki "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı Birinci Bölüm'de düzenlenen "Görevi kötüye kullanma" başlıklı 257. madde; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır." şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin, birinci fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır. Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanundan veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevinin gereklerine aykırı davranmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, fiil nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da suç tarihi itibarıyla kişilere haksız kazanç sağlanması gerekmektedir. Anılan maddenin gerekçesinde suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir." biçiminde vurgulanmış, gerekçede yer verilen kazanç ifadesi 6086 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikle sonradan menfaat olarak değiştirilmiştir. Öğretide de TCK’nın 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır (... Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 913 vd; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 769; Veli Özer Özbek - ... Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974). Görevin gereklerine aykırı hareket etmekten, kamu görevlisinin görevini kanun, idari düzenlemeler veya talimatların öngördüğü usul ve esaslardan başka surette ifa etmesi anlaşılmaktadır. Bu anlamda kamu görevlisinin herhangi bir şekilde kanuni yetkisini aşması, kanunun aradığı şekil şartlarına uymaması, takdir yetkisini amacı dışında kullanması, kanunun emir ve müsaade ettiği hareketinin gerektirdiği ön şartlara aykırı hareket etmesi, kendisine teslim edilen ve görevi sebebiyle kullanması gerekli eşyayı usulsüz kullanması gibi fiiller görevin gereklerine aykırılık kapsamında kalmaktadır. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle mağduriyet, kamunun zarara uğraması ve haksız menfaat kavramlarının açıklanması ve somut olayda bunların gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmektedir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyip daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (... Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, Ankara, 2011, s. 911 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 772; Veli Özer Özbek - ... Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s. 974). Kişilere haksız menfaat sağlanması, bir başkasına hukuka aykırı şekilde her türlü maddi ya da manevi yarar sağlanması anlamına gelmektedir. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "ekonomik bir zarar" olduğu vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak kanuni düzenleme içeren 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesinde; kamu görevlilerinin kast, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her olayda hâkim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması hâlinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir. B. Somut Olayın Değerlendirilmesi Iğdır Adliyesinde HSK müfettişleri tarafından yapılan bir soruşturma kapsamında tanık Cumhuriyet Savcısı Hakan Tekin'in 21.10.2014 tarihinde tanık olarak HSK müfettişleri tarafından ifadesinin alınması üzerine iddiaya konu olayın ortaya çıktığı, buna göre Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi ve Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi Adalet Komisyonu Başkanı olan sanığın kendisini ziyaret eden Iğdır İl Emniyet Müdürlüğünde görevli şube müdürü ve müdür yardımcısı olan mağdurlar Veli, Aşkın ve ... Bahtiyar ile katılanlar Gürcan, ... ve Tufan'ı; "Hoş geldiniz AK Partinin polisleri." diyerek karşıladığı, sohbet esnasında onlara hitaben; "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürü ve valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklinde sözler söylediği iddia ve kabul edilen olayda; Sanığın sarf ettiği iddia ve kabul olunan; "Hoş geldiniz AK Partinin polisleri." sözlerinin eleştiri kapsamında kalıp hakaret suçunu oluşturmadığı, "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürü ve Valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." ifadelerinde geçen "hırsız" kelimesi ile de Iğdır İl Emniyet Müdürü ve Iğdır Valisi muhatap alınmaksızın genel bir uygulamadan bahsedilmesi, anılan sözlerin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde Iğdır İl Emniyet Müdürü ve Iğdır Valisine yöneltildiğinin anlaşılamaması ve hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmasının gerekmesi göz önüne alındığında; sanığın eyleminin kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturmadığı, TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama suçunun oluşabileceği kanaati ile Özel Dairece durma kararı verilerek Adalet Bakanından kovuşturma izin alınmış ise de bu suçun oluşabilmesi için aleniyet şartının arandığı, sanığın makam odasının aleni bir yer olmaması nedeniyle eylemin bu suça da vücut vermediği, yine sanığın sarf ettiği sözlerin, üstlendiği kamu göreviyle bir ilgisi bulunmadığından görevi kötüye kullanma suçunu oluştuğundan da bahsedilemeyeceği; her ne kadar sanık müdafiince Özel Daire kararında yer alan; "...hakkında silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan mahkûmiyet hükmü kurulan sanığın örgütün faaliyeti kapsamında sarf ettiği sözlerin disiplin soruşturmasına konu olabileceği anlaşılmakla" ibaresinin kaldırılması talep edilmiş ise de hakkında silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmü kesinleşen sanığın, örgütün faaliyeti kapsamında söz konusu sözleri sarf etmesi nedeniyle istemin yerinde olmadığı anlaşılmakla; sanığa atılı eylemin suç oluşturmaması nedeniyle CMK'nın 223/2-a maddesi gereğince beraatine karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, sanık hakkında kurulan beraat hükmünün onanmasına karar verilmelidir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin usul ve kanuna uygun 04.07.2023 tarihli ve 20-53 sayılı kararının ONANMASINA, 2- Dosyanın, Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21.02.2024 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2022/368 E., 2022/695 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
TCK’nın “Mağdurun belirlenmesi” başlığını taşıyan 126. maddesi;
Ceza Genel Kurulu         2022/368 E.  ,  2022/695 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : Ceza Genel Kurulu Sanık ... hakkında görevi kötüye kullanma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın eyleminin kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK'nın 125/3-a, 43 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 16.02.2022 tarihli ve 54-7 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “Onama” istemli 07.07.2022 tarihli ve 100449 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Temyizin kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen mahkûmiyet hükmü ile sınırlı olarak yapılmıştır. Ceza Genel Kurulunca sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığına ilişkin temyiz incelemesi yapılacaktır. İncelenen dosya kapsamına göre; Hâkimler ve Savcılar Kurulu 3. Dairesinin 20.10.2016 tarihli ve 9707 sayılı kararı ile sanık hakkında soruşturma izni verilmesinin teklif edildiği, Hâkimler ve Savcılar Kurulu Başkanı tarafından 24.10.2016 tarihinde olur verildiği, Hâkimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesinin 03.05.2017 tarihli ve 169 sayılı kararı ile kovuşturma izni verildiği, Yargıtay 5. Ceza Dairesince 04.04.2018 tarih ve 15-12 sayı ile; düzenlenen iddianamenin A bendinde belirtilen sanığa atılı eylemin TCK’nın 301. maddesinde düzenlenen Devletin kurum ve organlarını aşağılama suçu kapsamında kalma ihtimali bulunduğundan bahisle anılan TCK'nın 301/4. maddesi uyarınca ... Bakanlığından izin alınması için CMK’nın 223/8. maddesi uyarınca durma kararı verildiği, ... Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 06.11.2018 tarihli ve 16346 sayılı yazısı ile; sanık hakkında Özel Dairece izin talep edilen suç olarak “Devletin kurum ve organlarını aşağılama” olarak gösterilmişse de söz konusu eylemin “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini alenen aşağılama” kapsamında değerlendirilebileceğinden TCK’nın 301/4. maddesi uyarınca soruşturma izni verildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan ...; 17-25 Aralık sürecinden sonra 2014 yılının Mart ayında cemaatçi olduğu söylenen İl Emniyet Müdürünün görevden alınıp yerine mağdur ...’ın atandığını, operasyon şubelerinde değişiklik yapıldığını, kendisinin de KOM Müdürü olduğunu, Iğdır Cumhuriyet Başsavcısı ve Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanını ziyaret etmeleri istendiği için Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan sanık ...'i ziyarete Asayiş Şube Müdürü, TEM Şube Müdürü ve KOM Şube Müdürü ve yardımcıları olarak gittiklerini, hatırladığı kadar mağdur ..., katılan ..., mağdur ... ve katılan ... ile birlikte ziyarete gittiklerini, kapıdan girer girmez sanığın "Ooo... Parti Müdürleri hoş geldiniz." dediğini, oturduktan sonra sanığa... Partinin polisi olmadıklarını, bu mesleğe 13 yaşında girdiklerinde henüz... Partinin olmadığını, Devletin polisi olduklarını söylediğini, sanığın "Aileniz sizi 13 yaşında yatılı okula mı vermiş, ne zavallı aileleriniz varmış." dediğinden bir Ağır Ceza Mahkemesi Başkanından böyle laflar duymalarına şaşırdıklarını, sanığın kendilerini terörist yerine koyduğunu, sonra lafı değiştirdiğini, Adli Kolluk Yönetmeliği'nin değiştiğini söyleyip "Eskiden hırsızı yakaladığınızda savcıya haber veriyordunuz, şimdi bu Yönetmelik değişikliği sonucunda hem emniyet müdürüne hem de valiye haber vereceksiniz, yani bir nevi hırsızı hırsıza haber vereceksiniz." dediğini, konuşmalardan rahatsız olup kısa bir süre sonra ayrıldıklarını, bu durumu Emniyet Müdürü mağdur ...’a söylediklerini, onun da ... Bakanı Müsteşarı....'i arayacağını ifade ettiğini, birkaç ay sonra sanığın tayininin çıktığını, ...’de Digitürk ile ilgili kararı verdiğini, daha sonra açığa alınıp ihraç edildiğini, Katılan ...; olay tarihinde Iğdır’da Asayiş Şube Müdür Yardımcısı olduğunu, 17 Aralık sonrasında göreve yeni başlayan müdür ve müdür yardımcıları toplam altı kişi olarak sanığı makamında ziyaret ettiklerinde "Siz şimdi... Partinin polisleri oldunuz, maalesef o damgayı yediniz, bakalım sizi de göreceğiz." dediğini, devamında “Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürü ve Valiye bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz.” demesi üzerine kendilerinin de devletin polisi olduklarını söylediklerini, Katılan ...; 17-25 Aralık sürecinden sonra görev değişiklikleri üzerine TEM Şube Müdürlüğünde müdür yardımcısı olarak görevlendirildiğini, Ağır Ceza Mahkemesi başkanı olan sanığı yeni göreve başlayan müdür ve müdür yardımcıları olarak ziyarete gittiklerinde sohbet ederken sanığın, o dönemde gerçekleşen kanun değişikliklerinden bahsedip laf arasında "Siz şimdi... Partinin polisleri oluyorsunuz." devamında da “Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda Savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürlüğüne bildireceksiniz, artık hırsızı, hırsıza bildireceksiniz." dediğini, sohbetten rahatsız olup "Biz devletin polisiyiz, devletimize bağlıyız." şeklinde cevap verdiklerini, aradan uzun zaman geçtiği için, sohbetin ayrıntılarını çok net hatırlamadığını, Mağdur ...; Iğdır İl Emniyet Müdürlüğünde 2012-2015 yılları arasında görev yaptığını, Iğdır İl Emniyet Müdürlüğünde Koordinasyon Şube Müdürüyken kamuoyunda 17 Aralık olarak bilinen süreç sonrasında TEM Şube Müdürü olarak görevlendirildiğini, KOM Şube Müdürü katılan ..., Asayiş Şube Müdürü mağdur ..., Asayiş Şube Müdür Yardımcısı katılan ... ve TEM Şube Müdür Yardımcısı katılan ...’le birlikte Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ile Iğdır Cumhuriyet Başsavcısını ziyaret etmeye karar verdiklerini, 2014 yılı Mart ayı sonlarına doğru sanığı ziyaret ettiklerini, emin olmamakla birlikte sanığın "Hoş geldiniz... Partinin atadığı yeni polisler." şeklinde ya da "Hoş geldiniz hükümetin yeni atadığı polisler." dediğini, katılan ...’in "Ben mesleğe girdiğimde... Parti diye bir parti yoktu, biz devletin polisiyiz." dediğini, sanığın sohbet esnasında "İşiniz zor, işi bilen tecrübeli polisleri görevden aldılar başka birimlere atadılar yerine sizi verdiler." dediğini, katılan ...’in "Biz yeni mesleğe başlayan polisler değiliz, uzun yıllardır bu meslekte çeşitli birimlerde görev yapmış insanlarız, tecrübesiz değiliz." dediğini, sanığın Adli Kolluk Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikler ile ilgili konuşurken "Artık Savcılara değil ilk önce mülki amirlere ve emniyet müdürüne bilgi vereceksiniz, mülki amir veya emniyet müdürü hırsızsa hırsızlık yapan birini hırsıza mı ihbar edeceksiniz?" şeklinde sözler söylediğini, katılan ...’in "Yanlış yapan insanlar her birimde olabilir, biz görevimizin bilincinde olan insanlarız, görevimizin gereğini yaparız, yanlış yapan varsa onun hakkında da gereken yapılır." şeklinde sözler söylediğini, bu ziyaret sırasında sanıkla en kıdemli olan katılan ...’ın daha çok konuştuğunu, ziyaret amacıyla sanığın odasına girdiklerinde sanığın yanında kimse olmadığını, Mağdur ...; ...Emniyet Müdürlüğünde göreve başladıktan yaklaşık bir hafta sonra Iğdır KOM Şube Müdürü katılan ..., Asayiş Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., TEM Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., TEM Şube Müdürü mağdur ... ile birlikte Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi başkanı olan sanığı ziyaret ettiklerini, o gün başka hâkimleri ve başsavcıyı da ziyaret ettiklerini, sanığın odasına girdiklerinde kendilerine ''Hoş geldiniz... Partinin atadığı polisler.'' dediğini, aralarında en kıdemli olan katılan ...’in ''Ben emniyete 1983 yılında girdim ve göreve başladığımda... Parti isimli bir parti bile yoktu. Ben devletin polisiyim.'' diyerek tepki gösterdiğini, sanığın ''Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden olay olduğu zaman savcıya bilgi veriyordunuz hasbel kader hırsızlığı Vali, Emniyet Müdürü yaparsa hırsızlığı onlara mı haber vereceksiniz?'' dediğini, bu konuşmalar üzerine sanığın nerelerde çalıştınız, bu işleri yürütebilecek misiniz, alt yapınız var mı şeklinde hak etmedikleri sözler söylediğini, Mağdur ...; 2014 yılı Şubat ayında Iğdır valisi olarak görev yaptığını, o tarihte sanığın ağır ceza mahkemesi başkanı olduğunu, iddianame ve son soruşturmanın açılması kararında bahsedilen hakaret olayı ile ilgili bilgisinin olmadığını, kendisini hırsızlıkla suçlayan sanıktan şikâyetçi olduğunu ancak davaya katılmak istemediğini, Mağdur ... soruşturma aşamasında; Iğdır Asayiş Şube Müdürlüğünde görevliyken Kaçakçılık ve Organize Suçlar Müdürlüğünde görevlendirildiğini, şube müdürleri ve yardımcılar ile birlikte adliyeye ziyaret için gittiklerinde sanığın, "Hoş geldiniz... Parti Polisleri.", “Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda savcıya haber veriyordunuz, şimdi bu yönetmelik değişikliği sonucunda hem emniyet müdürüne hem de valiye haber vereceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklindeki sözleri motomot olarak kullandığını aradan 2 yıl geçtiği için tam olarak hatırlayamadığını, ...’daki savcılığın talimatını yerine getirmeyen polisler gibi olmayın tarzında sert bir üslupla konuştuğunu, genel itibarıyla sert bir tutumu olup “Bizim talimatlarımızı aynen yerine getirmek durumundasınız, ...'da talimatları yerine getirmeyenler sıkıntı yaşayacaklar.” mahiyetinde söz sarf ettiğini, İstinabe yoluyla alınan beyanında; olayda şahsına yapılmış bir hakaret olmadığını, ... Komisyon Başkanı ...'e nezaket ziyaretine gittiklerinde sanığın “Hoş geldiniz... Partinin polisleri.” demediğini, Tanık ...; kendisinin Başsavcı olarak görev yaptığı Iğdır Adliyesinde sanığın Ağır Ceza Mahkemesi ve Komisyon Başkanı olduğunu, Emniyet Personeli ile arasında bir konuşma geçip bu sebeple aralarında sorun olup olmadığını sanığa sorduğunda, "Emniyetteki bir kısım kadroların tasfiye edilip yerine iddianamede bahsedilen müdür ve yardımcıların atandığını, bu kişilerin yanlarına ziyaret için geldiklerinde tasfiye edilen kadroların haklarında olumsuz konuşabileceğini ön yargı oluşturmaya çalışacaklarını bu sebeple daha dikkatli ve özenli çalışmaları gerektiğini,'' beyan ettiğini söylediğini, ''Hoş geldiniz... Partinin Polisleri, Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığında sadece savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürü ve Valiye de bildireceksiniz yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz.'' sözlerini söylediğine dair bir beyanda bulunmadığını, Tanık Hakan Tekin; 17 Aralık süreci sonrası Iğdır Emniyet Müdürünün atanması sonrası yeni göreve başlayan KOM Şube Müdürü katılan ..., Asayiş Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., TEM Şube Müdür Yardımcısı katılan ..., Asayiş Şube Müdürü mağdur ... ve TEM Şube Müdür Yardımcısı mağdur ... Çolaker’in Cumhuriyet Başsavcısına, daha sonra Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı sanığa, ardından da kendisine uğradıklarını, geldiklerinde yüzlerinin asık olduğunu, ne olduğunu sorduğunda sanığı ziyaret için gittiklerinde kapıdan girer girmez sanığın “Hoş geldiniz... Partinin polisleri.” dediğini, bunun üzerine katılan ...'in “Ben 1983 yılında emniyet teşkilatına girdim, emniyetin her kademesinde çalıştım, ben devletin polisiyim, ben emniyete girdiğimde... Parti diye bir parti yoktu.” diye tepki gösterince oturmalarını söyleyip çay ikram ettiğini, sohbet sırasında “Adli Kolluk Yönetmeliğinin değiştiğini, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürü ve Valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz.” deyince ortamın gerildiğini, KOM Müdürü ve diğerlerinin tepki gösterdiğini anlattıklarını, sanığın tavrının neden böyle olduğunu sorduklarını, bu olaydan bir süre sonra sanık ile karşılaştıklarında sanığın göreve başlayan emniyet müdürlerinin kendisini ziyarete geldiğini, kendisinin de sert bir üslupla konuştuğunu söylediğini, ancak neden böyle davrandığı konusunda bir şey anlatmadığını, İfade etmişlerdir. Sanık ...; Emniyet şube müdürleri ile müdür yardımcılarına söylediği iddia olunan sözlerin hangi suçu oluşturacağı yönünde kafa karışıklığı bulunup HSK müfettişlerince hazırlanan raporda eylemin TCK’nın 301. maddesi olarak nitelendirildiğini, HSK’nın kovuşturma izni verilmesi kararında ise bir suç nitelendirmesi yapılmayarak sadece kovuşturma izni verildiğini, ... Cumhuriyet Başsavcılığının ise eylemin görevi kötüye kullanma suçu olduğunu belirterek iddianame düzenlediğini, ... Ağır Ceza Mahkemesinin de görevi kötüye kullanma suçunu oluşturduğu belirterek son soruşturmanın açılmasına karar verdiğini, son soruşturmanın açılması kararında tekrarlanan "Hoş geldiniz... Partinin polisleri." ve "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık il emniyet müdürü ve valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklindeki sözleri söylemediğini, bu sözleri yazıldığı şekilde dile getirmediğini mağdur olarak beyanları alınan ..., ... ve ...’in açıkça ifade ettiğini, konuşmanın geçtiği odada kendisi dahil toplam 7 kişinin bulunduğunu, iddia edilen sözlerin söylenmesi hâlinde mağdurlar ..., ... ve ...’in de duyması gerekeceğini, nitekim bu şahısların hakkında “Hoş geldiniz... Partinin yeni atadığı polisler, hasbel kader hırsızlığı vali ve emniyet müdürü yaparsa hırsızlığı onlara mı haber vereceksiniz?” şeklinde beyanda bulunduğunu söylediklerini, sözlerinin bu hâliyle suç unsuru barındırmadığını, konuşmanın gerçekleştiği tarihten aylar sonra bir şahıs tarafından şikâyette bulunulması üzerine 20-21 ay sonra mağdurların beyanlarının alındığını, ortada suç unsuru barındıran sözler olsa tamamı emniyet müdürü olan mağdurların 20-21 ay beklemeksizin hemen tutanak tutup işlem yapmaları gerekeceğini, 2010 yılından sonra devletin parti devletine dönüşmeye başladığı, yoğun eleştirilerin olduğu, bu eleştirilerin 2013-2014 yıllarında daha çok dile getirildiğinin bir gerçek olduğunu, “Hoş geldiniz... Partinin yeni atadığı polisler.” beyanının, devletin parti devletine dönüşmeye başladığına ilişkin bir eleştiri olduğunu, hatta “Hoş geldiniz... Partinin polisleri.” demiş olsa bile durumun aynı olacağını, TCK’nın 301/3. maddesi uyarınca eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağını, TCK’nın 301. maddesindeki suçun oluşması için aşağılama içeren sözlerin varlığı bir zorunluluk olup “Hoş geldiniz... partinin yeni atadığı polisler!” cümlesiyle “Hasbel kader hırsızlığı emniyet veya vali yaparsa hırsızlığı onlara mı bildireceksiniz.” sözlerinde herhangi bir aşağılama bulunmadığını, hükümetin... Parti hükümeti olup İçişleri Bakanının... Partili olduğunu, Emniyet Müdürlüğü atamalarının İçişleri Bakanlığınca yapıldığını, yani emniyet müdürlerini... Partinin atadığını, TCK’nın 301. maddesindeki suçun oluşabilmesi için aleniyet unsurunun gerçekleşmesi gerektiğini, makam odasında 6 kişiyle birlikte kapalı kapılar arkasında otururken yapılan düşünce açıklamasının aleni yapıldığını iddia etmenin kötü niyet olduğunu, söylediği iddia edilen sözlerin hiçbirisinin doğrudan muhatap alınan kişilere yönelik olmadığını, emniyet müdür ve müdür yardımcılarına izafe edilen sözler olmadığını, Ak Partili olmak ya da... Partinin polisi olmak aşağılayıcı ise Cumhurbaşkanının... Partili olmasının nereye konulması gerektiğini savunmuştur. Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Bu bağlamda; İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde; "Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.", İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında; "Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir Anayasa'mıza bakıldığında; 25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında; "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz." 26. maddesinde, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde; "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976). Görüldüğü gibi, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır. Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır. Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Bu bağlamda 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun "Hakaret" başlıklı 125. maddesi; "(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir. (2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. (3) Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz (4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır. (5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca- İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2013, s. 430.). Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur. Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir. Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır. AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek "yeterli bir altyapı"nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir. Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir. İnceleme konusunun sağlıklı bir şekilde çözülebilmesi bakımından “Hakaret suçunda mağdurun belirlenmesi” hususuna da kısaca değinilmesinde yarar bulunmaktadır. TCK’nın “Mağdurun belirlenmesi” başlığını taşıyan 126. maddesi; “Hakaret suçunun işlenmesinde mağdurun ismi açıkça belirtilmemiş veya isnat üstü kapalı geçiştirilmiş olsa bile, eğer niteliğinde ve mağdurun şahsına yönelik bulunduğunda duraksanmayacak bir durum varsa, hem ismi belirtilmiş ve hem de hakaret açıklanmış sayılır.” Şeklinde düzenlenmiş olup, madde gerekçesinde de; “Hakaret suçunun oluşabilmesi için mağdurun belli veya belirlenmesinin olanaklı bulunması gereklidir. İşte bu maddeyle suçu işleyen tarafından mağdurun kimliğinin açıkça belirtilmediğinde, ne gibi bir durumun varlığı hâlinde ismin belirtilmiş ve hakaretin açıklanmış sayılacağına ait ölçü gösterilmektedir. Madde, aslında usûl hukuku bakımından ispata yönelik, karineye benzer bir ölçü getirmiş bulunmaktadır.” açıklamalarına yer verilmiştir. Buna göre hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmakta olup, Özel Dairenin yerleşik içtihatları da bu doğrultudadır. Öte yandan TCK’nın "Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını Aşağılama" başlıkla 301. maddesi; "(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Devletin askerî veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı soruşturma yapılması, ... Bakanının iznine bağlıdır." Şeklindedir. Bu düzenlemeyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal ve hukuki varlığı ile aynı doğrultudaki çıkarları korunmaya çalışılmaktadır. Hükümde, Devletin varlığını oluşturan ve ayrılmaz unsurları arasında bulunan müesseselerin ayrı ayrı sayılması ve bunlara yönelen aşağılayıcı hareketlerin yaptırım altına alınmasıyla güdülen amaç temelde Devletin tüzel kişiliğinin, saygınlığının ve hukuki yararının korunmasıdır. Eleştiri ya da siyasi tenkit amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suçun hukuka aykırılık unsuru kapsamında kalmaz. Maddede sayılan kurumların aşağılanması, "Eleştiri niteliğini aşan", "Fikir niteliği bulunmayan", "Küçültücü", "Tecavüz niteliğinde", "Aşağılaştırıcı" bir ifade gerektirmektedir. Bu durumlarda artık "Düşünce açıklaması" söz konusu olamayacağı için hak da söz konusu olmaz (M. Emin Artuk- ... Gökcen, Ceza Hukuk Özel Hükümler, 2017, 16. Baskı, s. 963.). Suçun oluşabilmesi için aleniyet şartı aranmakta, kovuşturulması da son fıkra uyarınca ... Bakanının iznine tabi bulunmaktadır. Türk Ceza Kanunu'nun ikinci kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler"e yer veren dördüncü kısmının "Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı birinci bölümünde düzenlenen “Görevi kötüye kullanma” başlıklı 257. maddesi; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin, birinci fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır. Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanundan veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevinin gereklerine aykırı davranmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, fiil nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da suç tarihi itibarıyla kişilere haksız kazanç sağlanması gerekmektedir. Anılan maddenin gerekçesinde suçun oluşmasına ilişkin genel koşullar; "Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir." şeklinde vurgulanmış, gerekçede yer verilen "kazanç" ifadesi 6086 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikle sonradan "menfaat" olarak değiştirilmiştir. Öğretide de TCK’nın 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır (... Emin Artuk - ... Gökçen - ... Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, ..., 2011, s. 913 vd; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2013, s. 769; Veli ... Özbek - ... Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker ..., Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, ..., 2011, s. 974.). Görevin gereklerine aykırı hareket etmekten, kamu görevlisinin görevini kanun, idari düzenlemeler veya talimatların öngördüğü usul ve esaslardan başka surette ifa etmesi anlaşılmaktadır. Bu anlamda kamu görevlisinin herhangi bir şekilde kanuni yetkisini aşması, kanunun aradığı şekil şartlarına uymaması, takdir yetkisini amacı dışında kullanması, kanunun emir ve müsaade ettiği hareketinin gerektirdiği ön şartlara aykırı hareket etmesi, kendisine teslim edilen ve görevi sebebiyle kullanması gerekli eşyayı usulsüz kullanması gibi fiiller görevin gereklerine aykırılık kapsamında kalmaktadır. Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının saptanabilmesi için öncelikle "Mağduriyet, kamunun zarara uğraması ve haksız menfaat" kavramlarının açıklanması ve somut olayda bunların gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir." şeklinde vurgulanmış, öğretide de mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyip daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir (... Emin Artuk - ... Gökçen - ... Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11. Bası, ..., 2011, s. 911 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2013, s. 772; Veli ... Özbek - ... Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker ..., Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, ..., 2011, s. 974.). Kişilere haksız menfaat sağlanması, bir başkasına hukuka aykırı şekilde her türlü maddi ya da manevi yarar sağlanması anlamına gelmektedir. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "Ekonomik bir zarar" olduğu vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak kanuni düzenleme içeren 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 71. maddesinde; kamu görevlilerinin kast, kusur veya ihmallerinden kaynaklanan mevzuata aykırı karar, işlem veya eylemleri sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her olayda hâkim tarafından, ..., mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması hâlinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir. Bu açıklamalar ışığında inceleme konusu değerlendirildiğinde; Iğdır Adliyesinde HSK müfettişleri tarafından yapılan denetim esnasında ortaya çıkan bir soruşturma kapsamında Cumhuriyet savcısı Hakan Tekin'in 21.10.2014 tarihinde tanık olarak HSK müfettişleri tarafından ifadesinin alınması üzerine iddiaya konu olayın ortaya çıktığı, buna göre Iğdır Ağır Ceza Mahkemesi ve Adli Yargı İlk Derece Mahkemesi ... Komisyonu Başkanı olan sanık ...'in kendisini ziyaret eden Iğdır İl Emniyet Müdürlüğünde görevli şube müdürü ve müdür yardımcısı olan mağdurlar ..., ..., ... ve katılanlar ..., ... Çevik ve ...’i "Hoş geldiniz... Partinin polisleri." diyerek karşıladığı, sohbet esnasında onlara hitaben "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürü ve Valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." şeklinde sözler söylediğinin iddia ve kabul edildiği olayda; Sanık hakkında görevi kötüye kullanma suçundan kamu davası açılmış ve ek savunma hakkı verilmek suretiyle sanık hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan mahkûmiyet kararı verilmiş ise de; görev suçu kapsamında olmayan kişisel suç kapsamında bulunan hakaret suçundan soruşturma ve kovuşturma yapma yetkisinin 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu'nun 93. maddesinde düzenlenmesi ve buna göre kovuşturma yapacak yerin Yargıtay Özel Dairesi olmadığı anlaşılmakla beraber; sanığa atılı olan inceleme dışı görevi kötüye kullanma suçu ile incelemeye konu atılı eylem hakkında bütün olarak görevi kötüye kullanma suçundan dava açılması ve bu eylemler arasında bağlantı olması ile sanık hakkında soruşturma ve kovuşturma izni alınmak suretiyle daha teminatlı olarak dava açılması ve söz konusu kararlarda da atılı suç belirtilmeksizin eylemlerin tek tek sayılması yoluyla sanık hakkında soruşturma ve kovuşturma izinleri verilerek dava açılması, dosyanın geldiği aşama itibarıyla tekrar soruşturma aşamasına dönülmesinin hukuki bir yarar sağlamayıp sanığın aleyhine sonuçlar doğuracak olması nedeniyle; sanığa atılı bu eylem hakkında ayırma kararı verilmeksizin yargılama yapılmasının usul ve kanuna uygun olduğu gözetilerek; Sanığın sarf ettiği iddia ve kabul olunan "Hoş geldiniz... Partinin polisleri." sözünün eleştiri kapsamında kalıp hakaret suçunu oluşturmadığı, "Adli Kolluk Yönetmeliği değişti, eskiden hırsızı yakaladığınızda sadece savcıya bildiriyordunuz, artık İl Emniyet Müdürü ve Valiye de bildireceksiniz, yani hırsızı hırsıza bildireceksiniz." sözünde geçen "hırsız" kelimesi ile Iğdır İl Emniyet Müdürü ve Iğdır Valisinin muhatap alınmaması ve onların şahsına yönelik olarak söylenmeyip genel bir uygulamadan bahsedilerek muhatap belirtilmeksizin ifade edilmesi, anılan sözlerin TCK’nın 126. maddesinde belirtildiği üzere duraksamaya yer vermeyecek biçimde Iğdır İl Emniyet Müdürü ve Iğdır Valisine yöneltildiğinin anlaşılamaması, hakaret suçunun oluşabilmesi için muhatabının belirli olmasında zorunluluk bulunmasının gerekmesi göz önüne alındığında; sanığın eyleminin kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturmadığı, TCK'nın 301. maddesinde düzenlenen Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin Kurum ve Organlarını aşağılama suçunun oluşabileceği kanaati ile Özel Dairece durma kararı verilerek ... Bakanından kovuşturma izin alınmış ise de, bu suçun oluşabilmesi için aleniyet şartının arandığı, sanığın makam odasının aleni bir yer olmaması nedeniyle söz konusu bu suçun da oluşmadığı, TCK'nın 257. maddesi genel, tali ve tamamlayıcı bir hüküm olup kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında görevin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması ile oluşacağı nazara alındığında, sanığın sarf ettiği sözlerin üstlendiği kamu göreviyle bir ilgisi bulunmadığından görevi kötüye kullanma suçunun oluşmayıp hakkında silahlı terör örgütü üyesi olma suçundan mahkûmiyet hükmü kurulan sanığın örgütün faaliyeti kapsamında sarf ettiği sözlerin disiplin soruşturmasına konu olabileceği anlaşılmakla; sanığa atılı eylemin suç oluşturmaması nedeniyle beraatine karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla Özel Daire kararının sanığa atılı eylemin suç oluşturmaması nedeniyle sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Sanığın eyleminin kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunu oluşturduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 16.02.2022 tarihli ve 54-7 sayılı sanık ... hakkında kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan verilen kararın sanığa atılı eylemin suç oluşturmaması nedeniyle sanığın beraati yerine mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 03.11.2022 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.