Türk Ceza Kanunu 128. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 128- (1) Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnadlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde, ceza verilmez. Ancak, bunun için isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir.
Haksız fiil nedeniyle veya karşılıklı hakaret
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
119 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2022/527 E., 2023/226 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
maddesi ile korunan kişilerin onur, şeref ve saygınlığına keyfi saldırıları önlemek için TCK'nın 128. maddesinde yasal sınırlamalar getirilmiştir.
Ceza Genel Kurulu 2022/527 E. , 2023/226 K.
"İçtihat Metni"
İtirazname No : 2015/417899
YARGITAY DAİRESİ : 4. Ceza Dairesi
MAHKEMESİ :Asliye Ceza
SAYISI : 1012-601
I. HUKUKÎ SÜREÇ
Sanık ... hakkında hakaret suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın beraatine ilişkin İstanbul Anadolu 75. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 08.10.2015 tarihli ve 1012-601 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 05.07.2022 tarih, 17029-16839 sayı ve oyçokluğu ile; "Sanığın iddianamede katılan yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Daire Üyesi B. ...; "Sanık ... hakkında yerel mahkemece hakaret suçundan verilen beraat kararı, sanığın internet sitesine yazmış olduğu sözlerin hakaret suçunu oluşturduğu gerekçesiyle Dairemizce oy çokluğu ile bozulmuştur. Yerel mahkemenin beraat gerekçesi yerinde olduğundan sayın çoğunluğun bozma kararına katılmıyorum.
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Hakaret suçu Anayasa'nın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin ve Anayasa'nın 74. maddesinde düzenlenen şikâyet hakkının sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, dilekçe hakkı, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması ya da şikâyet hakkı vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır.
Ceza Genel Kurulunun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusal üstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64.), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steur-Hollanda kararı, 2003, prg. 39.) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı, şikâyet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avusturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolovyski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Paturel-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Hajris/Boylş/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520.).
Hukuksuz bir muameleye maruz kalan kişinin bu haksızlığı icra eden sivil veya kamu görevlisi olan kişiye, hukuk önünde hesaplaşması anlamına gelen sözler hakaret olarak düşünülmemelidir. Zira bu halde Anayasayla güvence altına alınan (m. 74) şikâyet hakkının kullanımı söz konusudur. Bu kişinin ilgili makamlara müracaat etmesi de şikâyet hakkının kullanılması amacıyla hareket ettiğinin göstergesi olmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanığın olay tarihinde katılanın çalıştığı banka şubesine işlem yaptırmak için gittiği, katılan tarafından kendisinin oyalandığını, aşağılandığını ve işleminin uzun sürdüğünü belirterek bankanın internet sayfasında bulunan 'Sorun çözelim' bölümüne '09.07.2014 tarihinde ... Adliyesi şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanımefendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklağından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saaat 22 dakikada yaptılar dışardan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bunla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanım efendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılık kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanımefendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikâyetçiyim ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... ... Sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telafisini ve ... hanımın özrünü bekliyorum' şeklinde yazarak katılan hakkındaki şikâyetini dile getirdiği, olayın oluş biçimi, yazı içeriği değerlendirildiğinde, sanığın maruz kaldığını düşündüğü ve iddia ettiği haksızlığa karşı bankanın internet sayfasının 'Sorun çözelim' bölümüne şikâyette bulunduğu yazı içeriğinde kıyafet yönetmeliğinden bahsederek katılanın kıyafetine yönelik ağır eleştiride bulunduğu, sanığın eyleminin şikâyet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığının anlaşılması karşısında, olayda TCK'nın 26/1. maddesinde düzenlenen 'hakkın kullanılması' kapsamında hukuka uygunluk nedeninin bulunduğu gözetilerek sanık hakkında verilen beraat kararının onanması gerekir.
Sonuç olarak sanık tarafından katılana yönelik oluşturulan şikâyet içerikli yazı bütünlüğü dikkate alındığında, sanığın katılana hakaret etme kastının bulunmadığı, sanığın şikâyet ve eleştiri hakkını kullandığı, hakaret suçunun manevi öğesinin oluşmadığı, yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu kanaati ile, beraat kararının bozulması yönündeki sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.",
Daire Üyesi ...; "Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Somut olayda sanığın bankadaki işlemin geciktirilmesine bir tepki olarak, katılanın çalıştığı ...bank'a ait internet şubesindeki 'Sorun çözelim' adlı platformda yazdığı suça konu yazı bir bütün olarak değerlendirildiğinde; sanığın ilgili bankanın genel müdürlüğüne kurumda kılık kıyafet yönetmeliği olup olmadığını, şayet var ise katılanın neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde gezdiğini sorarak gerekli uyarının yapılmasını ve katılanın hal ve davranışlarından rahatsız olduğunu belirterek şikâyetçi olduğu anlaşılmıştır.
Sanığın yazdığı yazının geneli dikkate alındığında, katılana hakaret kastının olmadığı, katılanın giyiminin bankanın kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olup olmadığını sorarak banka şubesinde yaşadığı gecikme ve aksaklıklar nedeniyle şikâyetçi olduğu, hakaret suçunun manevi unsurunun oluşmadığı, mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu kanaati ile; beraat kararının bozulması yönündeki çoğunluk görüşüne iştirak etmiyorum."
Gerekçeleriyle karşı oy kullanmışlardır.
II. İTİRAZ SEBEPLERİ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 12.09.2022 tarih ve 417899 sayı ile; "İtiraza konu uyuşmazlık; sanığa atılı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
Sanık ... hakkında İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının 24.10.2014 gün ve 2014/103728 Soruşturma, 2014/50296 Esas sayılı iddianamesiyle, 'Müştekinin ... ... Şubesinde çalıştığı olay günü şüphelinin bir iş nedeniyle bankaya gittiği ancak işinin geciktiği gerekçesiyle sinirlendiği daha sonra facebook üzerinden müştekiye hitaben '... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor' şeklinde alenen hakaret içerikli yazı yazdığı,' belirtilerek hakaret suçundan TCK'nın 125/1-2-4, 53. maddeleri uyarınca hakaret suçundan cezalandırılması talebiyle kamu davası açılmıştır.
Yapılan yargılama sonunda, İstanbul Anadolu 75. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.10.2015 gün ve 2014/1012 Esas, 2015/601 Karar sayılı kararıyla, 'Çözülmesi gereken sorun sanığın iddianamede bahsi geçen yargılamaya konu yazının hakaret içerip içermediği noktasında toplanmaktadır. Sanığın söz konusu bankaya bir işlem yaptırmak için gittiği açıktır. Bireylerin kamu görevlilerini eleştirme hakkı vardır. Bu hak kullanılırken yukarıda da belirtildiği üzere eleştiri çerçevesinin aşılmaması gerekmektedir. Eleştiri bir övgü olmadığına göre sert ve haşin olması, taciz ve muahezeleri içermesi gayet doğaldır. Bir olayda eleştiri sınırlarının aşılıp aşılmadığı değerlendirilirken eleştiriye konu olan söz ya da yazının tüm olarak ele alınması gerekir. Müştekinin şikâyet dilekçesine ekli sanığın gönderdiği belirtilen yazının tümü irdelendiğinde ise sanığın ilgili bankanın genel müdürlüğüne kurumda bir kılık kıyafet yönetmeliği olup olmadığı şayet var ise müştekinin neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir buluz ile şube içinde geziyor şeklinde soru sorarak buna cevap istediği, yazmış olduğu yazıdan anlaşılmaktadır. Sanığın yazdığı bu cümlede yazının geneli dikkate alındığında kastının müştekiye hakaret niteliğinde olmadığı müştekinin kılık kıyafetini eleştirdiği, eleştirinin de olsa olsa ağır bir eleştiri niteliğinde olduğu kanaati varılmış, bu nedenle atılı hakaret suçunun manevi unsurunun oluşmadığı kanaatine varılarak, 5271 sayılı CMK'nın 223/2-c maddesi gereğince beraatine karar vermek gerekmiş tüm bu nedenlerle aşağıdaki şekilde hüküm kurulmuştur.' değerlendirmesiyle sanık hakkında CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca beraat kararı verilmiştir.
Katılan vekilinin temyizi üzerine Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.07.2022 gün ve 2020/17029 Esas, 2022/16839 Karar sayılı kararı ile,
'Sanığın iddianamede katılana yönelik söylediği sözlerin katılanın onur, şeref ve saygınlığına yönelik olgu isnadı niteliğinde olduğu ve hakaret suçunu oluşturduğu gözetilmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle beraat kararı verilmesi,' gerekçesiyle yerel mahkeme beraat kararının oyçokluğu ile bozulmasına karar verilmiştir.
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.07.2022 gün ve 2020/17029 Esas, 2022/16839 sayılı ilamının muhalefet gerekçesinde açıklandığı üzere:
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye yönelik olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşa yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref, ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Hakaret suçu Anayasa'nın 24 ile 30. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9 ve 10. maddelerinde düzenlenen ifade hürriyetinin ve Anayasa'nın 74. maddesinde düzenlenen şikâyet hakkının sınırlarını oluşturmaktadır. Suçu oluşturan eylem bakımından failin ifade hürriyeti, dilekçe hakkı, mağdur yönünden ise onur, şeref ve saygınlığı ile din, vicdan ve kanaat hürriyetine ilişkin temel kişilik hakları çatışmaktadır. Uyuşmazlığın çözümü, sözü edilen karşılıklı hakların dengelenmesini gerektirmektedir. Ancak, ileri sürülen bir düşünceyle bağlantısı bulunmayan, esasında düşünce açıklaması ya da şikâyet hakkı vasfında da görülemeyen sövme niteliğindeki fiillerin ifade özgürlüğünden yararlanamayacağı açıktır.
Ceza Genel Kurulunun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), içtihatlarında Sözleşme bağlamında ulusal üstü insan hakları hukukunu yorumlarken, kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmalarının zorunlu olduğunu (AİHM Busuioç-Moldova kararı, 2004, prg. 64.), bununla birlikte görevlerini yerine getirirken icra ettikleri eylem ve sözlerine yönelik eleştirilere karşı daha fazla hoşgörü göstermeleri gerektiğini (bkz; AİHM Steur-Hollanda kararı, 2003, prg. 39.) belirtmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca, fiil isnadına dayanmayan ve ispat gerektirmeyen değer yargılarından ibaret sözlerin sarsıcı olsa bile eleştiri hakkı, şikâyet hakkı ve ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebileceğini kabul etmektedir (bkz; AİHM Hriko- Slovakya kararı, 2004, prg. 40, 45; Jeruselam-Avusturya kararı, 2001, prg. 44; Sokolovyski-Polonya kararı, 2005, prg. 47; Paturel-Fransa kararı, 2005, prg. 37; Hajris/Boylş/Bates/Buckley, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku, Ankara 2013, sy.518-520.).
Hukuksuz bir muameleye maruz kalan kişinin bu haksızlığı icra eden sivil veya kamu görevlisi olan kişiye, hukuk önünde hesaplaşması anlamına gelen sözler hakaret olarak düşünülmemelidir. Zira bu halde Anayasayla güvence altına alınan (m. 74) şikâyet hakkının kullanımı söz konusudur. Bu kişinin ilgili makamlara müracaat etmesi de şikâyet hakkının kullanılması amacıyla hareket ettiğinin göstergesi olmaktadır.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanığın olay tarihinde katılanın çalıştığı banka şubesine işlem yaptırmak için gittiği, katılan tarafından kendisinin oyalandığını, aşağılandığını ve işleminin uzun sürdüğünü belirterek bankanın internet sayfasında bulunan 'Sorun çözelim' bölümüne,
'09.07.2014 tarihinde ... ... şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanımefendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklığından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saat 22 dakikada yaptılar dışardan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bunla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanımefendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılık kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hanım neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanım efendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikâyetçiyim ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... ... Sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telafisini ve ... hanımın özrünü bekliyorum'
Şeklinde yazarak, katılanın giyiminin bankanın kılık kıyafet yönetmeliğine uygun olup olmadığını sormak suretiyle banka şubesinde yaşadığı gecikme ve aksaklıklar nedeniyle şikâyetçi olduğu, olayın oluş biçimi, yazı içeriği değerlendirildiğinde, sanığın maruz kaldığını düşündüğü ve iddia ettiği haksızlığa karşı bankanın internet sayfasının 'Sorun çözelim' bölümünde şikâyetini dile getirdiği, yazı içeriğinde kıyafet yönetmeliğinden bahsederek katılanın kıyafetine yönelik ağır eleştiride bulunduğu, sanığın eyleminin şikâyet hakkının kullanılması ve eleştiri kapsamında kaldığı, şikâyet içerikli yazı bir bütün olarak ele alındığında, sanığın katılana hakaret etme kastının bulunmadığı, sanığın şikâyet ve eleştiri hakkını kullandığı, hakaret suçunun manevi öğesinin oluşmadığı, yerel mahkemenin kabul ve gerekçesinin yerinde olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanık hakkında verilen beraat kararının onanmasına karar verilmesi gerektiği," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 11.10.2022 tarih, 12164-19373 sayı ve oyçokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
III. UYUŞMAZLIK KONUSU
Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
IV. OLAY VE OLGULAR
İncelenen dosya kapsamından;
... 4. Noterliğinin 05.04.2012 tarihli ve 9314 yevmiye numaralı vekaletnamesine göre; ... tarafından banka hesaplarından para çekme ve hesaplara para yatırma konularında sanık ...'ın vekil tayin edildiği,
... Bankası ... ... Şubesinin 17.06.2015 tarihli ve 366 sayılı yazısı ve eki tutanağa göre; sanık ... adına düzenlenen vekaletnamenin, ...'a ait hesaba 10.12.2012 tarihinde tanıtıldığı,
... Bankası ... Sarayı Şubesinin 18.03.2015 tarihli ve 679 sayılı yazısı ve eklerine göre; 09.07.2014 tarihinde saat 10.21'de şube üst yetkilisi katılan ... ve yetkili yardımcısı ... imzası ile ... ... Şubesine hitaben gönderilen yazıda, ...'ın hesabından yapılacak işleme esas vekaletnamenin sanık ... tarafından şubeye ibraz edilemediği belirtilerek ... ... Şubesince vekaletnamenin aslının görülüp görülmediği ve asıl nüshasının doküman yönetim sistemine taranıp taranmadığı konusunda bilgi ve işleme onay istenildiği, onay verilmesi üzerine de ... adına aynı gün saat 10.47'de 339,69 ve saat 10.48'de 342,71 TL SGK prim tahsilatı işlemi yapıldığı,
... Bankası ... ... Sarayı Şubesinin 24.06.2015 tarihli ve 1504 sayılı yazısına göre; kamera kayıtlarının saklama süresi 2 ay olduğundan ve bu nedenle bankada geriye dönük sadece 2 ayın arşiv kaydı bulunduğundan 09.07.2014 tarihli şube içi kamera kayıtlarının temin edilemediği,
... Bankasının internet sayfasında yer alan Sorun Çözelim kısmına sanık tarafından 11.07.2014 tarihinde girilerek "Şube Hatalı ve Eksik İşlemler" başlığı altında; "09/07/2014 tarihinde anadolu adliye şubesinde gişe işlemleri için geldiğimde gişe görevlisi ... adlı personel karşıladı işlem yapacağım şube ... şubesi ve vekalet ile işlem yapacağımı ... şubesinin sisteme taratmış olduğunu söyledim fakat teyit alma yerine bir üst şefi olan ... adlı hanımefendi vekaletin fotokopisini vermeme rağmen azarlayarak yanıma geldi vekaleti aslı gibidir neden yaptığımı söyle aslı bende ve bana verilen bir vekalet bunların avukatın yapacağını bilgisizliğinden ve şımarıklığından bir sürü laf geveledi ve işimi 1 saat 22 dakikada yaptılar dışarıdan gelen bir kadının toz bezlerini satın aldılar bu arada ve beni beklettiler bununla ilgili noteri arayın bir azil yok ise işleme devam edeyim dedimse de her defasında vekaletnamenin aslını istiyormuşsunuz bu şekilde çalışıyormuş banka ağzını yüzünü buruşturarak küçümseyerek bu hanımefendi kaldı ki sizlerin kurumunuzun bir kılıf kıyafet yönetmeliğiniz var şayet yönetmeliklerinize tam uyuyorsanız ... hn neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor bunları öğrenmek istiyorum. ve kamera kayıtlarınız gerektiğinde incelenerek gereken uyarının yapılmasını bu hanımefendinin hal ve davranışlarından rahatsız ve şikâyetçiyim. ... şubesinde vekaletin hem aslını kendilerine sunarak başka şubelerde sıkıntı yaşamayacaksınız demelerine rağmen ... sarayı şubesinde yaşadığım bu olayın telefisini ve ... hanım' ın özrünü bekliyorum (... müşterili numaralı mudinizin bakmak isterseniz)" şeklinde yazı yazıldığı,
Anlaşılmaktadır.
Katılan ...; ... Bankası ... Adliyesi şubesinde görevli olduğunu, banka müşterilerinden olan sanık ...'ın olay günü olan 09.07.2014 tarihinde bankaya gelip bir başkası adına vekaleten işlem yaptırmak istediğini ancak yetkisi olmadığı hâlde vekaletnameyi tasdiklemesi gibi nedenler ile işlemin uzadığını ve yaklaşık bir saat sonunda tamamlandığını ve sanığın şubeden ayrılıp gittiğini, 11.07.2014 tarihinde banka hizmetlerinden biri olan internet sayfasındaki Sorun Çözelim adli platform üzerinden sanığın attığı mesajda kendisini şikâyet ettiği ayrıca aynı mesajda kendisini kastederek "... hn. neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor" şeklinde kadınlık onurunu kırıcı nitelikte hakaret ve ayrımcılık teşkil edecek nitelikte beyanda bulunduğunu,
Tanık ...; katılan ile birlikte şubenin operasyon kısmında çalıştığını, sanığın vekaletnameyle sigorta ödemesi yaptırmak istediğini, tanık ...'ın sanığa vekaletname aslının olmaması sebebiyle işlem yapılamayacağını söylediğini ve sanığın itiraz etmesi nedeniyle katılana sorduğunu, tarama ekranında vekaletname siyah beyaz göründüğü için aslı olmadığını düşündüklerini ve bu nedenle aslını talep ettiklerini, sanığın vekaletnamenin üzerine aslı gibidir yaparak imzalamış olduğunu, hukuk biriminden görüş sorduklarında yapamayacağını anladıklarını, ilgili şube ile irtibata geçilip onay alınarak işlemin yapıldığını, sanığın bankaya gelmesi ve işlemlerin yapılmasının ortalama bir saat sürdüğünü,
Tanık ...; şubede gişe personeli olduğunu, müşterilerin yapılacak işlemlerini kontrol etmesi için katılana götürdüklerini, sanığın yapılmasını istediği işlemi kontrol etmesi için katılanın yanına gittiğinde vekaletnamenin fotokopi olduğunu anladığını, katılanın da sanığın avukat olup olmadığını sorduğunu, birlikte gişeye geçtiklerini, katılanın bu defa sanığa avukat olup olmadığını sorduğunu, sanığın da avukat olmadığını, avukat yanında çalıştığını söylediğini, katılanın vekaletin fotokopi olması sebebiyle provizyon işlemlerini başlatmak üzere odasına geri döndüğünü, sanığa "Beş on dakika bekleyin işleminizi kontrol ettikten sonra işlemleriniz gerçekleştirilecektir." dediğini, bunun üzerine sanığın "Siz kendinizi ne zannediyorsunuz, sizi bu şubeden sürerim, muşmulalar, önce giydiği kıyafete dikkat etsin giyinmeyi öğrensin" şeklinde hakaretler etmeye başladığını, katılana bu durumu ilettiğinde katılanın "Herhangi bir karşılık verme." dediğini, yerine dönüp sanıktan beklemesini istediğini, sanığın "Ben dışarı çıkıyorum geldiğimde işlemim mutlaka bitsin." dediğini ve şubeden çıktığını, provizyonu diğer şubeden aldıktan sonra da sanığı beş on dakika beklediklerini, sanığın şubeye gelmesiyle işleminin yapılmasının yarım saatlik bir zamanda olduğunu,
İfade etmişlerdir.
Sanık ...; olay günü bir banka işlemi için ... Adalet Sarayı içerisinde bulunan ...'a gittiğini, vekaletnamede aslı gibidir yapmak istediğini söylediğini ancak katılanın kendisi aşağıladığını ve "Siz yapamazsınız avukatınız gelsin." dediğini, vekaletnameyi önüne fırlattığını, bu nedenle suça konu yazıyı yazdığını, ancak bu yazıyı hakaret kastıyla yazmadığını savunmuştur.
V. GEREKÇE
A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Hukuki Açıklamalar
Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için hakaret suçunun unsurları, anayasal şikâyet hakkı ve ifade hürriyetine ilişkin kavramların açıklanmasında yarar bulunmaktadır.
TCK'nın 125. maddesinde "Hakaret" suçu;
"(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi" şeklinde tanımlanmıştır.
Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s. 430.).
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir.
Eleştiri ise herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur.
Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.
Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasadan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır.
AİHM'e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek yeterli bir altyapının mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.
Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin olmazsa olmaz şartı olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.
Bu bağlamda;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 19. maddesinde;
"Her ferdin fikir ve fikirlerini açıklamak hürriyetine hakkı vardır. Bu hak fikirlerinden ötürü rahatsız edilmemek, memleket sınırları mevzubahis olmaksızın malûmat ve fikirleri her vasıta ile aramak, elde etmek veya yaymak hakkını gerektirir.",
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında;
"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak. kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir," hükümlerine yer verilmiştir.
Anayasamıza bakıldığında;
25. maddesinde "Düşünce ve kanaat hürriyeti" başlığı altında;
"Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz."
26. maddesinde, AİHS'nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık. B. No: 5493/72,07.12.1976.).
Görüldüğü gibi Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa'nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır.
Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.
Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.
Anayasa'nın 74. maddesinde; "Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye'de ikamet eden yabancılar kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine yazı ile başvurma hakkına sahiptir." hükmü yer almaktadır.
Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan personelin iş yerlerinde giyecekleri kıyafetleri hakkında yönetmelikle düzenleme söz konusudur.
Bakanlar Kurulunun 16.7.1982, No: 8/5105 tarihli ve sayılı Yönetmeliği;
"Madde 2 - Bu Yönetmelik, genel ve katma bütçeli kurumlar, mahalli idareler, döner sermayeli kuruluşlar ve kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların iştirakleri ve miiesseselerinde çalışan her sınıf ve derecedeki memurlar. sözleşmeli ve geçici görevle çalışan personel ile işçilerin kılık ve kıyafetlerinin düzenlenmesine ilişkin esasları kapsar.
Madde 3 - Bu Yönetmelikte geçen;
a. 'Kurum ve Kuruluş' deyimi, genel ve katma bütçeli kurumlar, mahalli idareler, döner sermayeli kuruluşlar, kamu iktisadi teşebbüsleri ile bunların iştirak ve müesseseseleri, belirtilen kuramlarda çalışanları, ifade eder.
Ana İlkeler
Madde 5 - 2 nci maddede sözü edilen personelin kılık ve kıyafette uyacakları hususlar:
a. (Değişik: 10/12/2001 -2001/3459 K.) Kadınlar;
Kolsuz ve çok açık yakalı gömlek, bluz veya elbise ile strech, kot ve benzeri pantolonlar giyilmez. Etek boyu dizden yukarı ve yırtmaçlı olamaz. Terlik tipi (sandalet) ayakkabı giyilmez." hükümlerini içermektedir.
Her ne kadar ... Bankası çalışanlarının iş kanunu hükümlerine tabi olmaları nedeniyle kendileri hakkında bu hükümler uygulanmayacak ise de; personelin "kılık kıyafetine görevinin gerektirdiği itinayı göstermemesi" toplu iş sözleşmesinin 36. maddesinin 8. bendine göre disiplin cezasını gerektiren davranışlardan kabul edilmiştir.
Her bireyin kıyafet özgürlüğüne sahip olduğu, ancak kamu görevlilerinin sundukları kamu hizmetinde tarafsızlığı koruyabilmek için bu özgürlüklerinin kısıtlanabileceği kabul edilmektedir.
Diğer taraftan, 10.08.2005 tarihli ve 25902 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'in "Çalıştırılacak kişilerde aranacak şartlar" başlıklı 36. maddesinin altıncı fıkrası;
"Müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan konsomatrisler sadece pavyon ruhsatlı yerlerde çalışabilir." şeklinde düzenlenmiştir. Fıkrada geçen konsomatris ibaresi Yönetmelik'te ayrıca tanımlanmamış olmakla birlikte fıkranın metninden konsomatrisin pavyon olarak tabir edilen iş yerlerinde müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan kişi olduğu anlaşılmaktadır. Benzer şekilde, 19.10.1999 tarihli ve 99/13681 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla yürürlüğe konulup sözü edilen Yönetmelik'in 46. maddesi ile yürürlükten kaldırılan "Açılması İzne Bağlı Yerlere Uygulanacak İşlemler Hakkında Yönetmelik'in "Tanımlar" başlıklı 4. maddesinde konsomatris; "Pavyonlarda, müşteri ile birlikte yiyip içerek sohbet eden, müşterinin eğlenmesini sağlayan ve karşılığında iş yerinden ücret alan bayanı ifade eder.", pavyon; "Genellikle geceleri faaliyet gösteren, gazino özelliği taşımakla birlikte kadınların konsomasyon yapabildiği müzikli-içkili eğlence yerini ifade eder." ifadelerine yer verilmiştir.
Türk Dil Kurumu Sözlüğünde de konsomatris; "Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde müşteri ile birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın", pavyon ise; "Geceleri geç vakte kadar açık, içkili eğlence yeri" şeklinde tanımlanmıştır.
B. Somut Olayda Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Değerlendirme
Sanık ...'ın, olay tarihinde ... Bankası ... Adalet Sarayı Şubesine giderek yanında çalıştığı avukat ...'ın daha önce kendisine vermiş olduğu vekaletnameye istinaden vekil eden adına para yatırma işlemi yaptırmak istediği ancak vekaletnamenin fotokopisini ibraz etmesi nedeniyle şube görevlisi olan katılan ...'ın vekaletnamenin aslını talep ettiği, sanığın da vekaletname fotokopisine Aslı Gibidir şerhi düştüğü, sanığın avukat olmaması nedeniyle bu şekilde işlem yapılamayacağının kendisine bildirildiği, bankanın sisteminde vekaletnamenin taranmış olduğu ancak siyah beyaz göründüğü için daha önceki bir tarihte vekaletnameyi tarayarak sisteme kaydettiği anlaşılan ... ... Şubesinden onay alınmak suretiyle işlemin gerçekleştirildiği, sanığın da bu olaydan iki gün sonra ... Bankasının internet sayfasında yer alan "Sorun Çözelim" kısmına girerek "Şube Hatalı ve Eksik İşlemler" başlığı altında katılan hakkında şikâyetçi olup yazı içeriğinde de "... hn neden bir konsomatris gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor." ifadelerine yer verdiği ve bu şekilde hakaret suçunu işlediği iddia olunan olayda;
Sanığın katılana hakaret etme kastının olmadığına dair savunması ile suça konu ifadenin yer aldığı yazının sanığın maruz kaldığını düşündüğü şubede bekletilmesi ve işleminin geç yapılması nedeniyle yazılmış şikâyet mahiyetinde olması, muhatabın giyim tarzına müdahaleden ziyade eleştiri mahiyetinde ve somut olguya dayalı olması, kullanılan ifadeler nezaket dışı, kaba, rahatsız edici ve ağır eleştiri niteliğinde ise de yüze karşı kullanılmaması, diğer taraftan bu ifadelerin katılanın kıyafetinin yürürlükteki mevzuat kapsamında belirli bir iş yerinde çalışması kabul edilmiş ve konsomatris olarak belirtilmiş kişilerin kıyafeti ile ilişkilendirilen ve fiil isnadına dayanmayan bir değer yargısı niteliğinde olması, bu şekilde katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelik içermemesi ve sövme fiilini de oluşturmaması nedeniyle hakaret suçunun kanuni unsurlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ..., ... ve ...; "Dosya içeriğine göre hakaret suçundan sanık ...'ın Yerel Mahkemece yapılan yargılaması sonunda eyleminin hakaret suçunu oluşturmadığı gerekçesiyle beraatine karar verilmiş, katılan vekilinin temyizi üzerine Özel Dairece eylemin suç oluşturduğu gerekçesiyle oy çokluğuyla bozulmasından sonra, Yargıtay Başsavcılığının itirazını inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca oy çokluğu ile sanığın fiilinin suç oluşturmadığı sonucuna varılmıştır. Arz edeceğimiz nedenlerle sanığın eyleminin hakaret suçunu oluşturduğu düşüncesinde olduğumuzdan sayın çoğunluğun görüşüne katılmak mümkün olmamıştır. Şöyle ki;
Gerçekleşme biçimi konusunda uyuşmazlık bulunmayan olayda özetle; Avukat yanında çalışan sanığın, başka şubeye ait hesap üzerinden vekaleten işlem yapmak üzere olay günü müştekinin çalıştığı ... Şubesine geldiği, bankanın güvenli bankacılık müdürlüğü tebliğlerine göre vekaletnamenin aslının ibraz edilmesi ve tüm sayfalarının ıslak imzalı ve renkli mühürlü olması gerektiği halde sanığın onaysız suret ile işlem yapmak istediği, ayrıca yetkisi olmadığı halde aslı gibidir şerhi düştüğü, banka görevlilerinin bu yolla işlem yapılmasının mümkün olmadığını hukuk birimine sorup öğrendikleri, bunun üzerine asıl hesabın bulunduğu şubede provizyon istendiği, orada doküman yönetim sisteminde taranmış olan vekaletnamenin bulunması ve provizyon verilmesi üzerine sanığın talep ettiği işlemin yapıldığı, provizyon istenmesi ve cevap üzerine işlem yapılması arasında 26 dakika kadar bir süre geçtiği, müşteki ve diğer görevlilerin yaptığı işlemin banka iç mevzuatına uygun ve ayrıca işlem niteliğine göre süresinde yapılmış olduğu, kasıtlı bir geciktirmenin olmadığı, beklemenin nedeninin sanığın vekalet aslı ile gelmemesi ve işlemin başka şubeye ait olmasından kaynaklandığı, müştekinin saptanmış haksız bir davranışı bulunmadığı halde, sanığın bankanın internet sayfasındaki 'Sorun Çözelim' bölümüne yazdığı yazıda bankada karşılaştığı muameleyi şikâyet edip eleştirmenin yanında '... hanım neden bir konsomatris kadın gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor, bunları öğrenmek istiyorum.' biçiminde sözler söylediği sabittir. Sanığın sarf ettiği '... hanım neden bir konsomatris kadın gibi giyinerek bir karış etek ve askılı bir bluz ile şube içerisinde geziyor' şeklindeki sözlerin hakaret suçunu oluşturup oluşturmadığı uyuşmazlık konusunu oluşturmaktadır.
Ceza Genel Kurulunca sanığın eyleminin eleştiri ve şikâyet hakkı kapsamında kaldığı, ayrıca konsomatrisliğin bir iş ve meslek olduğu, bir meslek grubuna benzetilmesinin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide etmeyeceği nedenleriyle sanığın eyleminin suç oluşturmayacağı sonucuna varılmıştır. Somut olayda bu hukuka uygunluk nedenlerinin bulunup bulunmadığının ayrı ayrı ortaya konulması gerekmektedir.
Sanığın eyleminin şikâyet hakkı kapsamında kalıp kalmadığı hususu; şikâyet hakkı, hak arama özgürlüğünün önemli bir yanını oluşturmaktadır. TCK'nın 26. maddesinde 'Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.' hükmüne yer verilerek hakkın kullanılması hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Öte yandan, iddia ve savunma dokunulmazlığı aynı Yasa'nın 128. maddesinde 'Yargı mercileri ve idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirilmelerde bulunulması halinde, ceza verilmez.' şeklinde düzenlenmiştir. İddia ve savunma hakkının kullanılması sırasında kişilerin manevi varlığı kapsamında olan, Anayasa'nın 17. maddesi ile korunan kişilerin onur, şeref ve saygınlığına keyfi saldırıları önlemek için TCK'nın 128. maddesinde yasal sınırlamalar getirilmiştir. Bu düzenlemeye göre iddia ve savunma dokunulmazlığı veya şikâyet hakkından yararlanabilmek için yapılan olumsuz isnat veya değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir. Somut olayda sanık müştekinin çalıştığı bankaya işlem yaptırmak için gelmiş ve bu sırasında gereksiz bekletildiği konusundaki şikâyetini bildirmek için söz konusu başvuruyu yapmıştır. Sanığın şikâyetine konu bankacılık işlemi ile katılanın giyiminin veya davranışının konsomatrise benzetilmesi/benzemesi arasında hiçbir bağlantı bulunmamaktadır. Katılanın veya giyiminin konsomatrise benzetilmesi şeklinde gerçekleşen isnat ve değerlendirmenin, uyuşmazlıkla hiçbir bağlantısının olmadığı açık ve tartışmasızdır. Sanığın bu olumsuz değerlendirmeleri gerçek olsa dahi uyuşmazlıkla bağlantılı olmadığından, şikâyet hakkı kapsamında görülemez. Bu nedenle sanığın eyleminin sayın çoğunluk tarafından şikâyet hakkı kapsamında kabul edilmesi Anayasa'nın 17 ve TCK'nın 128. maddesine açıkça aykırıdır.
Sanığın eyleminin eleştiri hakkı kapsamında kalıp kalmadığı hususu; eleştiri hakkını da içeren ifade özgürlüğü, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 19, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddeleri ile Anayasamızın 25 ve 26. maddelerinde düzenlenmiş ve en geniş anlamıyla güvence altına alınmış temel haklardandır. Bu düzenlemelere nazaran Devletin düşünce açıklamasını yaptırıma tabi tutmama gibi negatif, etkili şekilde koruma gibi de pozitif yükümlülüğü bulunmaktadır. Bu hak, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişimi için ana temeli oluşturmaktadır. Ancak her hak gibi bu hak da sınırsız değildir. Yasal düzenlemelere ve Ceza Genel Kurulunun kararlarına göre, iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır. Yine Anayasa Mahkemesi kararlarında ifade özgürlüğünün meşru bir amaç için, yasayla, demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olarak (bunun için zorlayıcı sosyal ihtiyaç gerekir), ölçülü olacak ve özüne dokunmayacak şekilde (ifadenin türü, şekli, içeriği, açıklandığı zaman ve sınırlama sebeplerinin niteliğine bakılarak bu kriter test edilmektedir) sınırlandırılabileceği ifade edilmektedir.
Öte yandan bireylerin şeref ve itibarı, özel ve aile hayatı Anayasa'nın 17. madesiyle korunan manevi varlık kapsamındadır. Devlet, bireyin manevi varlığının bir parçası olan şeref ve itibara keyfi olarak müdahale etmemek ve üçüncü kişilerin saldırılarını önlemek zorundadır. Yasalarımıza göre bu eylemler ceza hukukunda hakaret suçu olarak düzenlenmiş, özel hukukta ise tazminatı gerektiren haksız fiil sayılmıştır.
Burada ifade özgürlüğü ve bireyin şeref ve itibarının korunması çatışmakta, Devletin bunlar arasında denge kurması gerekmektedir. Bu dengeleme yapılırken şu nokta çok önemlidir; şöhret ve itibarı korunan kişi siyasetçi, kamu gücü kullanan veya topluma mal olmuş kişi ise bu koruma daha esnek olacak, sade vatandaş ise üst düzeyde yapılacaktır. Katılan banka çalışanı olup sade vatandaş konumunda olduğundan şöhret ve itibarının üst düzeyde korunması gerekmektedir. Yargıtay, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları bu yöndedir.
Somut olayda sanık açıkça katılanı giyiminden dolayı konsomatrise benzetmiştir. Türk Dil Kurumu Sözlüğünde konsomatris 'Gazino, bar vb. eğlence yerlerinde müşteri ile birlikte yiyip içerek çalıştığı yere kazanç sağlayan kadın.' şeklinde tanımlanmıştır. İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'in 36. maddesinde ise 'Müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan konsomatrisler sadece pavyon ruhsatlı yerlerde çalışabilir.' hükmü yer almaktadır. Konsomatrislerin çalışma şekli ve müşteriyi eğlendirme biçimine sözlük tanımında ve anılan yönetmelikte yer verilmemiştir, yazılma ve düzenleme gayesi dikkate alındığında esasen buna olanak da yoktur. Uygulamada konsomatris, cinsel bedenini değil, erotik bedenini sohbetiyle birlikte satarak çalıştığı işletmeye para kazandırmaktadır. Gerçek durum genelde bu olmakla birlikte, bunların çalıştığı eğlence yerlerinde bulunmayan erkeklerin ve toplumun çoğunluğunda konsomatrislerin cinsel aktivitelerle para kazanan kadınlar olduğu yönünde yaygın kanaat vardır. Öğreti ve Yargıtay uygulamalarına nazaran bir sözün hakaret suçunu oluşturup oluşturmayacağı belirlenirken tarafların ve içinde yaşanılan toplumun buna yüklediği anlama bakılması gerekmektedir. Sanığın sarf ettiği söze ve toplumun çoğunluğunun kabulüne göre sanık katılanı açıkça cinsel davranışlarla para kazanan kadına benzetmiştir. Bu, bir kadının onur, şeref ve saygınlığına yönelik en ağır saldırılardan birisidir. Bu nitelikte ağır boyutta olan bir fiil ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez.
Ayrıca sanığın eyleminin ifade özgürlüğü olarak kabul edilmesi için kamuoyunu ilgilendiren genel yarara ilişkin bir tartışmaya katkı sağlaması, en azından kendisini ilgilendirmesi gerekir. Somut olayda sanık bankacılık işlemleri dışında ve bununla bağlı olmadığı halde, katılanın tamamen bireysel tercih ve özgürlüğü arasında bulunan, üçüncü kişilerin müdahalesine kapalı olan kılık kıyafet özgürlüğüne de saldıracak biçimde konsomatris benzetmesi yapmıştır. Bu alan ifade özgürlüğü kapsamında değildir. Kıyafetinden dolayı kişilerin saygınlığına saldırılması, nefret söylemi niteliği de taşımaktadır. Aksi düşünceyle kişilerin kılık kıyafet özgürlüğü, özel yaşamı ve yaşam tarzı üçüncü kişilerin müdahalesine açık hale gelir. Eleştiri ve tartışmanın ağır olsa bile ifade özgürlüğü kapsamında sayılması için, tartışılmasında kamusal veya bireysel yarar gerekir. Somut olayda bu unsur da eksik olup bir kadının nasıl giyindiği belirli mesleki nedenler dışında toplumun diğer fertlerini ilgilendirmediği gibi tartışılmasında kamusal veya bireysel hiçbir yarar yoktur.
Saldırı yapılan kişinin siyasetçi veya kamuya mal olmuş kişi olması durumunda kılık kıyafete yönelik sözler eleştiri olarak kabul edilebilir olsa da, katılan banka çalışanı olup sade vatandaş konumundadır. Saygınlığına yönelik korumanın en üst seviyede olması gerekir.
Konsomatrisliğin bir meslek veya iş olup olmadığı, sanığın katılanı veya giyimini bir meslek gurubuna benzetmesinin eylemi hakaret kapsamından çıkartıp çıkartmayacağı hususuna gelince; Konsomatrislik, İşyeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına İlişkin Yönetmelik'in 36. maddesinde ise 'Müşteri ile beraber yiyip içerek müşterinin eğlenmesini sağlayan konsomatrisler sadece pavyon ruhsatlı yerlerde çalışabilir.' şeklinde düzenlenmiştir. Konsomatrislerin çalışma alanlarının belirlenip daraltılması, çalıştıkları yerlerin kontrol ve denetiminin sağlanması, dolayısıyla genel ahlakın ve güvenliğin korunması amacıyla mevzuatta bu şekilde yer verilmiştir. Hakları ve çalışma biçimleri mevzuatta düzenlenmemiştir. Eğlence sektöründe çalışan kadınlar üzerinde yapılan araştırmalara göre (Yalçın, Hatice: 'Eğlence Sektöründe Çalışan Kadınların Çalışma Koşullarının incelenmesi ve Ebeveyn Tutumlarının Çeşitli Değişkenlerle İlişkisi', Karatay Sosyal Araştırmalar Dergisi, Sayı: 3, 2019 Güz.) bu alanda işe girme nedenlerinin %95,6'sında yoksulluk ve ekonomik zorluklar, %60.8'inde kandırılma, istismar ve ihmal, %13'ünde tecavüz, %17,3'ünde aileden kaçma ve %39,1'inde (birden fazla seçenek içermektedir) ise zorlama bulunmaktadır. Bu istatistikten açıkça anlaşıldığı üzere konsomatrislik kadınların serbestçe seçtikleri bir iş değildir. Belirli zorlama veya zorunluluk sonucu katlanmak zorunda oldukları, yıpratıcı ve sosyal dışlamaya neden olan bir iştir. Toplumumuzun sosyal ve kültürel yapısı da dikkate alındığında kadının şeref ve itibarına zarar vermeyen bir iş olarak görülemez. Dolayısıyla katılanın veya giyiminin konsomatrise benzetilmesi, sıradan bir meslek grubuna benzetme olarak değerlendirilemez, onur, şeref ve saygınlığını rencide edecek bir eylem olup hakaret suçunu oluşturur.
Sonuç olarak; sanığın bankada yaptığı işlemle ilgili şikâyeti sırasında katılana yönelik söylediği sözlerin şikâyet konusu ile bağlantısı olmadığı için şikâyet hakkı kapsamında sayılmasının Anayasa'nın 17 ve TCK'nın 128. maddesine aykırı olduğu, kişilerin kıyafeti ve yaşam tarzı nedeniyle rencide edilmesinin eleştiri hakkı veya daha geniş olarak ifade özgürlüğü kapsamında olmadığı, bu yönde karar verilmesinin kişilerin kıyafet özgürlüğü ve yaşam tarzının üçüncü kişilerin müdahale ve saldırılarına açık hale getireceği, konsomatrislik yapma nedenleri, icra biçimi ve genel toplumsal anlayış dikkate alındığında kadının şeref ve itibarına zarar vermeyen bir iş veya meslek olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, açıklanan nedenlerle sayın çoğunluğun eylemin hakaret suçunu oluşturmadığı sonucuna varırken ortaya koyduğu gerekçelerin hukuka uygun olmadığı ve sanığa isnat olunan hakaret suçunun sübut bulduğu kanaatinde olduğumuzdan, sayın çoğunluğun görüşüne katılmak mümkün olmamıştır." gerekçesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan sekiz Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle,
Karşı oy kullanmışlardır.
VI. KARAR
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 05.07.2022 tarihli ve 17029-16839 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,
3- Sanığa yüklenen hakaret suçunun unsurlarının oluşmaması nedeniyle İstanbul Anadolu (Kapatılan) 75. Asliye Ceza Mahkemesinin 08.10.2015 tarihli ve 1012-601 sayılı beraat hükmünün ONANMASINA,
4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 05.04.2023 tarihli müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamaması üzerine 25.04.2023 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğu ile karar verildi.
Diğer kararlar (4)
4. Ceza Dairesi, 2022/11338 E., 2022/24912 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
TCK'nın 128. maddesinde;
4. Ceza Dairesi 2022/11338 E. , 2022/24912 K.
"İçtihat Metni"
KARAR
Hakaret suçundan sanık ...'in, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 125/1, 62/1 ve 52. maddeleri uyarınca 1.500,00 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair ... Asliye Ceza Mahkemesinin 02/12/2015 tarihli ve 2015/357 esas, 2015/774 sayılı kararının 07/03/2016 tarihinde kesinleşmesini müteakip, sanığın denetim süresi içerisinde 15/05/2019 tarihinde işlediği kasıtlı suçtan mahkum olduğunun ihbar edilmesi üzerine, hakkındaki hükmün açıklanmasına ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 125/1, 62/1 ve 52. maddeleri uyarınca 1.500,00 Türk lirası adli para cezası ile cezalandırılmasına dair ... Asliye Ceza Mahkemesinin 12/03/2021 tarihli ve 2021/495 esas, 2021/470 sayılı kararını kapsayan dosya incelendi.
İstem yazısında;
Dosya kapsamına göre, sanığın, katılan ...'in boşandığı eşi olduğu, suç tarihinde aralarında ... Aile Mahkemesinde devam eden boşanma davasına sanık müdafii Avukat ...'ın sunmuş olduğu dilekçesinde " Davacının ... Adliyesinde iş arkadaşı ile yaşadığı ve mahkemeye taşınan konu müvekkili tarafından iffetsizlik olarak değerlendirilmemişken..." şeklindeki sözlerden dolayı hakaret suçundan mahkûmiyetine karar verilmiş ise de, benzer bir olay sebebiyle Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 23/06/2020 tarihli ve 2020/411 esas, 2020/7982 karar sayılı ilâmında belirtildiği üzere, kaba söz ve ağır eleştiri niteliğindeki sözlerin, mağdurların onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmaması karşısında hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığı cihetle, sanığın atılı suçtan beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü ifadeli 22/06/2022 gün ve 94660652-105-06-14632-2021-Kyb sayılı yazılı istemlerine müsteniden ihbar ve mevcut evrak tebliğ olunur." denilmektedir.
Hukuksal Değerlendirme:
5237 sayılı TCK’nın “hakaret” başlıklı 125. maddesinde; “ Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilât ederek işlenmesi gerekir.” hükmü düzenlenmiştir.
Ceza Genel Kurulu’nun 14/10/2008 gün ve 170-220 sayılı kararında da belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.
Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
TCK'nın 128. maddesinde; "Yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnadlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde, ceza verilmez. Ancak, bunun için isnat vedeğerlendirmelerin, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması Gerekir." düzenlemesine yer verilmiştir.
TCK’nın 128. maddesinde düzenlenen ve Anayasanın 36. maddesiyle de güvence altına alınan iddia ve savunma dokunulmazlığı; şahısların yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde, serbestçe ve hiçbir endişenin etkisi altında kalmaksızın haklarını özgürce iddia edebilmeleri veya kendilerini savunabilmeleri imkanının sağlanmasını ifade eder. Eğer böyle bir hak olmazsa, iddia ve savunma serbestçe yapılamayacak ve söylenmesi gereken, cezai yaptırıma maruz kalma korkusuyla ifade edilemeyeceğinden, yapılan yargılama sonucunda hedeflenen, “gerçeğe ulaşma” ve “adaletin gerçekleşmesi” de söz konusu olamayacaktır.
Madde gerekçesinde de açıklandığı üzere; iddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakıaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunulması mümkündür. Bu somut isnatlar veya olumsuz değerlendirmelerin, iddia ve savunma hakkının kullanılmasıyla ilişkilendirilememesi durumunda, hakaret ve hatta iftira suçu oluşabilir.
İddia ve savunma kapsamında, kişilerle ilgili olarak bulunulan somut isnatların yapılan olumsuz değerlendirmelerin uyuşmazlıkla ilişkili olması lazımdır ancak, uyuşmazlığın çözümü açısından faydalı olması aranmamalıdır. Uyuşmazlıkla bağlantılı olmayan isnatlar gerçek olsa bile iddia ve savunma dokunulmazlığının varlığından bahsedilemez.
Savunma dokunulmazlığından söz edilebilmesi için eylemin iddia veya savunma niteliğindeki evrak ile ilgili olarak yapılması, eylemin, yargı organlarına verilen dilekçelerde veya bu organlar huzurunda yapılması ve bu hak kullanılırken sınırın aşılmaması gerekmektedir. (Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 17/07/2007 tarih ve 2007/174 karar)
Anayasa'nın 26. maddesinde, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” hükmüne yer verilmiştir. Bunun yanında, bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen "bilgi" ve "fikirler" için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde "demokratik bir toplum"dan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.
Bununla birlikte, ifade özgürlüğü de mutlak ve sınırsız değildir. Bu hak kullanılırken bireylerin hak ve özgürlüklerini ihlal edecek tutum ve davranışlardan kaçınılması hem ulusal hem de uluslar arası mevzuatlarda yer almaktadır.
Nitekim Anayasa'nın 26. maddesinde koruma altına alınan ifade özgürüğü, aynı maddenin ikinci fıkrasında belirtilen sebeplerle sınırlandırılabilir. Dolayısıyla anılan madde ile Anayasanın 13. maddesine göre, ifade özgürlüğüne yönelik sınırlamalar ancak kanunla yapılabilir ve demokratik toplum düzeninin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamayacağı gibi hak ve özgürlüklerin özlerine de dokunamaz.
Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı “müdahalenin gerekliliği” mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen “gerekli” olma koşulu, müdahalenin bir ‘toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olmasıyla anlaşılabilecektir.
Gerek Anayasa gerekse Sözleşme hükümlerine uygun davranılmaması, devletin pozitif ve negatif yükümlülüklerine aykırı hareket etmesi anlamına gelebilecektir. Zira, negatif yükümlülük kapsamında yetkili makamlar, zorunlu olmadıkça ifadenin açıklanmasını ve yayılmasını yasaklamamalı ve yaptırımlara tabi tutmamalı; pozitif yükümlülük kapsamında ise ifade özgürlüğünün gerçek ve etkili korunması için gereken tedbirleri almalı ve denge unsurunu sağlamalıdırlar. Aksi takdirde AİHM, kişinin şeref ve itibarının haksız bir saldırı altında olmasına rağmen ulusal mahkemeler tarafından gereken ölçüde korunmadığı gerekçesiyle AİHS'nin 8. maddesi açısından ihlal kararı verebilmektedir. Zira AİHM açısından, başvuranların özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğü eşit derecede önemlidir. Denge unsurunun sağlanmasında içtihatlara göre göz önünde bulundurulması gereken temel ilkeler ise, başvuruya konu ifadelerin kamu yararına ilişkin tartışmaya katkısı, ifade sahibinin tanınırlığı ve daha önceki tutumları, ifadenin içeriği, şekli ve etkileridir.
AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir.
AİHM içtihatlarına göre, avukatlar da gerek kamuoyunun önünde gerekse yargılama faaliyetleri esnasında adaletin işleyişine dair yorum yapma hakkına sahiptirler. Ancak bu husustaki eleştiriler belirli sınırları aşmamalıdır. Bu bağlamda adaletin uygun biçimde sağlanması isteği ile yargılama makamlarının mesleki onurları arasında bir denge kurulmalıdır. Aksi takdirde, bir yargı mensubunun önyargılı ve dayanaktan yoksun bir şekilde eleştirilmesi onun itibarını kolayca zedeleyebilecektir. Ancak yine de yargı mensupları da diğer kişiler gibi özellikle kamu yararını ilgilendiren konularla ilgili yapılan eleştirilerde kendilerine karşı yapılan eleştirilere karşı belli bir oranda hoşgörü göstermek zorundadırlar.
AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler eğer bir değer yargısı içermekte ve somut bir olgu isnadından bahsedilemeyecekse, değer yargılarını destekleyecek 'yeterli bir altyapının' mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulmaktadır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.
Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir.
AİHM, Lesnik/Slovakya davasında, ilk olarak kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken hoşgörü göstermeleri gereken eleştiri sınırının diğer insanlara göre daha geniş olduğunu, ancak, kamu görevlilerinin siyasetçilerde olduğu gibi her türlü söylemlerini yakın denetime açtıkları anlamına gelmeyeceğini, üstelik görevlerini hakkı ile yerine getirebilmeleri için kamu güvenine sahip olmaları gerektiğini; bunun ise kamu görevlilerinin asılsız suçlamalara karşı korumakla sağlanabileceğini vurgulamıştır. (Lesnik/Slovakya, 35640/97, 11/03/2003)
Savcı tarafından tanıklık yapmak için mahkemeye bir kişinin çağırılması işlemini “manipülasyon ve kanıtların yasadışı yollarla sunulması” olarak nitelendirmesi nedeniyle, başvuran hakkında, yargılama sırasında kullandığı ifadelerden ötürü hakaret davası açılarak para cezasına çarptırıldığı Nikula–Finlandiya davasında, AİHM, resmi görev yapan memurlara karşı kabul edilebilir eleştiri sınırlarının sade kişilere göre daha geniş olduğunu, ancak bu memurların davranışlarının, tıpkı politikacılar gibi, sürekli denetim altında olacağı ve bu nedenle her türlü eleştiriye göğüs germeleri gerektiği anlamına gelmediğini, aksine görev başındaki memurların sözlü hakaret mahiyetindeki saldırılara karşı korunması gerektiğini yinelemiştir. Bununla birlikte AİHM’e göre, bu davada hakaret içeren bir saldırı söz konusu değildir. Başvuranın temel eleştirisi, sert de olsa, savcının dava devam ederken seçtiği yöntem hakkındadır. Dolayısıyla, savcının mesleki veya diğer nitelikleri hedef yapılmamıştır. Bu nedenle AİHM’e göre, savcı bu eleştirileri hoşgörü ile karşılamalıdır. AİHM, ayrıca, içtihadındaki sonucuna ulaşırken, ifadelerin medya önünde değil, sadece duruşma salonunda söylenmiş olduğunu da özellikle vurgulamıştır. Nitekim AİHM, göre ancak çok istisnai hallerde savunma avukatının ifade özgürlüğüne getirilen bir sınırlama kabul edilebilecektir (Nikula/Finlandiya, 31611/96, 21/03/2002)
Sonuç olarak, sanığın müdafisi aracılığıyla ... Aile Mahkemesinde devam eden boşanma davasına sunmuş olduğu dilekçesinde kullanılan ifadelerin, TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında kaldığı anlaşılmıştır. Bu itibarla somut bir fiil ya da olgu isnat etmek şeklinde kabul edilemezler. Ayrıca bahse konu ifadeler, söylendiği yer ve zaman unsurları da gözetildiğinde müştekinin onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, eleştiri niteliğindedirler. Bu durumun aksinin savunulması, suçla korunmak istenen değeri ölçüsüz bir şekilde genişletmek ve ifade özgürlüğünü ön plana çıkaran evrensel hukuk düşüncesiyle bağdaşmayan bir yorum anlamına gelecektir. Bu itibarla, hakaret suçunun unsurlarının somut olayda oluşmadığı kanaatine varılmıştır.
Sonuç ve Karar:
Yukarıda açıklanan nedenlerle;
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, kanun yararına bozma istemi doğrultusunda düzenlediği tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden,
1-Hakaret suçundan sanık ... hakkında kurulan, ... Asliye Ceza Mahkemesi'nin 12/03/2021 tarihli ve 2021/495 esas, 2021/470 sayılı kararının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA,
2-Hükümdeki hukuka aykırılık, sanığa verilen cezanın kaldırılmasını gerektirmekle, 5271 sayılı CMK’nın 309/4-d maddesi gereğince, sanığın hakaret suçundan, CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca BERAATİNE,
3-Dosyanın Adalet Bakanlığına sunulmak üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 08/12/2022 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2018/618 E., 2021/575 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
ya yer olmadığına karar vermesi üzerine, sanığın itiraz merciine sunduğu dilekçede, katılan hakkında sarfettiği, 'dosyaları karıştırıp, iki önemli delili yok edip, bir iddianame uydurup haksız dava açıyor' biçimindeki suça konu ifadelerin, TCK'nın 128. maddesi kapsamında, iddia ve savunma dokunulmazlığı sınırları içinde kaldığı gözetilmeden, yasal olmayan ve yerinde görülmeyen gerekçeyle ceza veri
Ceza Genel Kurulu 2018/618 E. , 2021/575 K.
"İçtihat Metni"
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 4. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Asliye Ceza
Sayısı : 4-248
Sanık ...’in kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan TCK’nın 125/1-3-a ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 7.300 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin ... (Kapatılan) 1. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 08.05.2012 tarihli ve 241-570 sayılı hükmün, sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 30.10.2014 tarih ve 39261-31181 sayı ile;
“Yargılamaya konu somut olayda; katılanın, Urla Cumhuriyet Savcısı olarak görev yaptığı sırada, sanığın müşteki ve şüpheli sıfatıyla yer aldığı bir soruşturma sonunda, sanık hakkında iddianame düzenleyerek kamu davası açması ve yaptığı şikâyetle ilgili olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermesi üzerine, sanığın itiraz merciine sunduğu dilekçede, katılan hakkında sarfettiği, 'dosyaları karıştırıp, iki önemli delili yok edip, bir iddianame uydurup haksız dava açıyor' biçimindeki suça konu ifadelerin, TCK'nın 128. maddesi kapsamında, iddia ve savunma dokunulmazlığı sınırları içinde kaldığı gözetilmeden, yasal olmayan ve yerinde görülmeyen gerekçeyle ceza verilmesi,” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel Mahkemece 17.03.2015 tarih ve 4-248 sayı ile;
"Sanık ...'in 01.02.2010 tarihli dilekçe ile ... Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığına başvuruda bulunduğu, başvuru dilekçesinde şikâyet başvurusu ile soruşturma yapan Cumhuriyet savcısı müştekinin 'en önemli iki delili yok ettiğini, dosyaları karıştırıp iki önemli delili yok edip bir iddianame uydurduğunu' söyleyerek kamu görevlisi olan Cumhuriyet savcısını delilleri yok eden, iddianame uyduran bir kişi olarak göstermek suretiyle hakaret ettiği, sözlerinin iddia ve savunma sınırını aştığı, aşağılayıcı ve kişilik haklarına saldırı boyutuna ulaştığı, buna göre sanığın üzerine atılı suçun unsurlarıyla oluştuğu sonuç ve kanaatine varılmıştır.
Yargıtay dava konusu sözlerin iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında olduğunu bildirmiş ise de bu görüş Mahkememiz tarafından yerinde bulunmamıştır.
TCK'nın 128/1. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığının amacı, kişilerin hak arama özgürlükleri ile savunma haklarını cezalandırılma korkusu olmadan kullanabilmeleridir. Ancak maddede düzenlenen dokunulmazlık sınırsız değildir. Nitekim maddenin kendisinde, yargı mercileri nezdinde yapılacak sözlü veya yazılı başvurularda 'kişiler ile ilgili somut isnadların ya da olumsuz değerlendirmelerin' bulunması hâli cezasız bırakılmıştır. Dava konusu olayda, soruşturma aşamasında müşteki olan sanığın dilekçesinde yazdığı hususların soruşturma ile ilgisi olmadığı gibi, soruşturmayı yapan Cumhuriyet savcısının kişiliğini hedef alarak iddia dile getirmesini gerektiren bir durum da yoktur. Nitekim TCK'nın 128/1. maddesi, söz konusu sözlerin cezasız kalabilmesi için 'gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerektiğini' hükme bağlamıştır.
Sanığın sarf ettiği sözler gerçek olmadığı gibi somut vakıalara da dayalı değildir. Soruşturmayı yapan Cumhuriyet savcısı ne 'iddianame uydurmuş' ne de 'delilleri yok etmiştir'. Bu sözler gerçek olmadığı gibi herhangi bir somu vakıaya dayalı da değildir. Nitekim, bu başvuruyu inceleyen ... 1. Ağır Ceza Mahkemesi başvuruyu reddetmiştir.
Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen, 2006 yılında HSYK tarafından alınan karar ile iç mevzuatımıza giren Bangalor Yargı Etiği İlkeleri uyarınca, 'tarafsızlık' ve 'bağımsızlık' bir yargı mensubu için en temel değerlerdendir. Öyle ki, bu değerlere sahip olmayan bir kişinin yargı mensubu olarak görev yapması beklenemez.
Sanık sarf ettiği sözler ile Cumhuriyet savcısını iddianame uyduran, delil üreten bir kişi olarak göstermiştir. Buna göre, söz konusu soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı kendisine güven duyulmaması gereken, tarafsız ve bağımsız olmayan bir kişidir. Bu tür ithamlar bir yargı mensubunun sahip olması gereken en temel değerlere sahip olmadığını söylemek anlamına gelir ki yargı mensupları için bundan daha ağır bir hakaret düşünülemez.
Kamu görevlilerinin kendilerine yönelik eleştiriler bakımından daha esnek olmaları gerektiği, hem Yargıtay hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ile vurgulanmış ise de, yargı mensuplarına yönelik eleştiri ve suçlamalar karşısında ifade özgürlüğü daha az koruma görmüştür.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesinin 2. fıkrasında, ifade özgürlüğünün '... yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için...' sınırlanabileceği özellikle vurgulanmıştır.
AİHM bu konuda emsal olan De Haes ve Gijsels/Belçika (1997) kararında; yargı mensuplarının kamunun güvenine sahip olması gerektiğini ve dolayısıyla olgusal temelden yoksun yıkıcı saldırılardan korunmalarının gerekli olduğunu saptamıştır. Yargı mensuplarının mesleki olarak kamu önünde konuşmama gibi bir sorumlulukları olduğundan, kendilerine yöneltilen saldırılara, örneğin politikacılar gibi cevap veremediklerine özellikle işaret edilmiştir. Mahkeme söz konusu kararında, somut olayı irdelerken, yazılan yazıların bilimsel içerikte olduğunu, izah ettiği sorunu kapsamlı şekilde ele aldığını, ciddi bir araştırmaya dayandığını, bu nedenle ifade özgürlüğü kapsamında korunması gerektiğini kabul etmiştir.
Sanığın sözlerinde bilimsel bir yön olmadığı gibi, soruşturma konusu olan iddiasını ispata yarayacak nitelikte de değildir.
AİHM konuyu tartıştığı Lesnik/Slovakya (2003) kararında; bir savcıya yapılan hakaret üzerine verilen cezaya yönelik başvuruyu incelemiştir. Mahkeme yaptığı inceleme sonucunda; kamu görevlilerinin üstlendikleri görevi hakkı ile yerine getirebilmeleri için kamunun güvenine sahip olmaları gerektiğini, bu nedenle kamu görevlilerinin asılsız suçlamalara karşı korunması gerektiğini belirtmiştir. Savcıların adaletin düzgün işlemesi için görev yapan kamu görevlileri olduğunu vurgulayan Mahkeme, başvuru konusu olayda, savcının mesleki ve kişisel özellikleri konusunda kullanılan ifadelerin herhangi bir kanıta dayanmayan değer yargıları olduğunu, savcının kişisel özellikleri konusunda maddi desteği olmayan, hakaret boyutuna varan ifadeler olduğunu vurgulamış ve başvurucuya ceza verilmesinin ifade özgürlüğünü ihlal etmediğine karar vermiştir.
Açıklanan bu nedenlerle; sanığın eyleminin iddia dokunulmazlığı ve ifade özgürlüğü kapsamında kalmadığı, suç teşkil ettiği kanaatine varılmıştır...
" gerekçesiyle bozma kararına direnmiştir.
Direnme kararına konu bu hükmün de sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 12.06.2018 tarihli ve 173517 sayılı "Bozma" istekli tebliğnamesi ile dosya 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesiyle değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 15.11.2018 tarih ve 4247-19799 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
İddia, Urla Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/3082 sayılı soruşturma dosyasının sureti, sanığın katılan tarafından verilen 06.01.2010 tarihli ve 3082 sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karara ilişkin itirazlarını içeren 01.02.2010 havale tarihli dilekçesi, katılan ...’nun anlatımları, sanık savunması ve tüm dosya içeriğinden; Urla Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen 2009/3082 sayılı soruşturmanın ardından Cumhuriyet savcısı olan katılan tarafından sanığın şikâyetçi olduğu ... hakkında hayvanın tehlike yaratabilecek şekilde serbest bırakılması, iftira, kişilerin huzur ve sükûnunu bozma ve hakaret suçlarından delil yetersizliği nedeniyle ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, aynı soruşturma kapsamında 06.01.2010 tarihli ve 11-6 sayılı iddianame ile sanık hakkında mala zarar verme ve hakaret suçlarından kamu davası açtığı ve sanığın ek kovuşturmaya yer olmadığına dair itiraz dilekçesinde “Urla C. Savcısı ... dosyaları karıştırıp iki önemli delili yok edip bir iddianame uydurup haksız dava açıyor” ifadelerine yer verdiği hususunda Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.
Bu bağlamda;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde;
"Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.",
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 10. maddesinin birinci fıkrasında;
"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir.
Anayasa'mıza bakıldığında;
25. maddede “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında;
“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”
26. maddede, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976).
Görüldüğü gibi, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır.
Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.
Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.
Bu bağlamda TCK'nın “Hakaret” başlıklı 125. maddesi;
“(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(3) Hakaret suçunun;
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,
b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,
c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,
İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz
(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.
(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek, hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir. (Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, ..., 2013, s. 430).
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir.
Eleştiri ise, herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur.
Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasa'dan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır.
AİHM’e göre öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler bir değer yargısı içermekte olup somut bir olgu isnadından bahsedilemiyorsa, değer yargılarını destekleyecek 'yeterli bir altyapı'nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulacaktır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.
Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Urla Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan katılanın inceleme dışı bir soruşturma nedeniyle sanık hakkında mala zarar verme ve hakaret suçlarından iddianame düzenlerken, sanığın şikâyetçi olduğu katılan ... hakkında hayvanın tehlike yaratabilecek şekilde serbest bırakılması, iftira, kişilerin huzur ve sükûnunu bozma ve hakaret suçlarından delil yetersizliği nedeniyle ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verdiği, bu karara itiraz eden sanığın, itiraz dilekçesinde katılana hitaben; “…Urla C. Savcısı ... dosyaları karıştırıp iki önemli delili yok edip bir iddianame uydurup haksız dava açıyor…” şeklinde ifadeler kullandığı olayda;
Sanığın katılana hakaret etme niyetinin olmadığına dair savunması ile itiraz dilekçesinin bütünlüğü ve yazılış amacı gözetildiğinde kullanılan ifadeler nezaket dışı, kaba, rahatsız edici ve ağır eleştiri niteliğinde ise de bu ifadelerin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadı içermemesi ve sövme fiilini de oluşturmaması nedeniyle hakaret suçunun kanuni unsurlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün, unsurları oluşmayan hakaret suçundan CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- ... 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 17.03.2015 tarihli ve 4-248 sayılı hükmündeki direnme gerekçesinin YERİNDE OLMADIĞINA,
2- ... 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 17.03.2015 tarihli ve 4-248 sayılı direnme kararına konu hükmünün, unsurları oluşmayan hakaret suçundan CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
3- Dosyanın mahalline iadesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 18.11.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2018/537 E., 2021/706 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
Kaldı ki avukat olan sanığın dilekçesinde yazdığı ağır ve incitici ifadelerin de TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerekir." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
Ceza Genel Kurulu 2018/537 E. , 2021/706 K.
"İçtihat Metni"
Yargıtay Dairesi : 18. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sanık ...’un kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçundan TCK’nın 125/1,3-a ve 52/2-4. maddeleri gereğince 10.950 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin ... 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.03.2014 tarihli ve 433-66 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 18. Ceza Dairesince 13.02.2018 tarih ve 8140-1580 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 04.10.2018 tarih ve 73168 sayı ile;
"...Sanık söz konusu dilekçedeki beyanlarını daha önce bilirkişi incelemesi ile kaybettiği dosyalarda bilirkişilerin kendince yanlı beyanları ile kaybettiğine inandığı davalar ile ilgili olarak marka gözleminin 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu hükümlerine uygun olarak bu hususun ayrı bir uzmanlığı gerektirmeyip herkes ve dolayısı ile mahkeme hâkimi tarafından basit bir gözlem ile yapılabileceğini ifade etmek için yazmıştır.
Diğer ifadeler ile ilgili olarak da temyiz edilen her kararda ilgili mahkeme hâkiminin hukuku yanlış uyguladığı kanaati ile karar temyiz edildiğine göre her temyiz dilekçesi incelendiğinde hukukun yanlış, hatalı ve taraflı uygulandığı iddiasının hakaret olması gibi bir sonucu doğurur ki bunu kabule imkân bulunmamaktadır.
AİHM karalarında olduğu gibi her zaman hoşumuza giden değil incitici veya şok edici beyanlar ile ilgili de eğer sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması hâlinde ceza verilmesi gerekmektedir.
Dilekçe içeriğinin hâkimin reddi istemli olduğuna göre dosya ile ilgili olan güvensizliğe konu gözlemler ile ifadeleri içermesi olağan karşılanmalıdır.
Sanığın davanın devamı sırasında dosyanın bilirkişiye sevk edilip edilmemesi, önceki dosyaların bilirkişiye sevki nedeniyle yaşadığı sıkıntılar nedeniyle davaların kaybedildiği inancı ile hâkimin reddini de içeren dilekçesinde mağdura yönelttiği sözlerin, katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı davranış niteliğinde olduğu, hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığının kabulü gerekir.
Kaldı ki avukat olan sanığın dilekçesinde yazdığı ağır ve incitici ifadelerin de TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gerekir." görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur.
CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 18. Ceza Dairesince 16.10.2018 tarih ve 6440-13084 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa yüklenen kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
İddia, ... 1. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 14.12.2012 tarihli suç duyurusu yazısı ve yazı ekinde yer alan anılan Mahkemenin 2011/68 esas sayılı dosyasına sanık tarafından sunulan 27.12.2012 tarihli dilekçe, sanık savunması ve tüm dosya içeriğinden; ... ... kayıtlı avukat olarak görev yapan sanığın, ... 1. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 2011/68 esas sayılı dosyasına davacı vekili sıfatıyla sunduğu 27.11.2012 tarihli dilekçesinde “...Bu iki markanın birbirine benzer olup olmadığıyla ilişkin çok basit bir tespit ve değerlendirmeyi, huzurdaki sayın hâkimin, yine kendisinin yeterli meslek bilgi ve tecrübeye sahip olmadığını kabul ederek, bilirkişilerin vereceği rapora göre hüküm tesis edeceğini, yani adeta bilirkişiler huzurdaki dava dosyasında hüküm tesis edeceğini 20.11.2012 tarihli celsedeki ifadesiyle kabul ve beyan etmiştir. ... Sayın mahkeme hâkiminin taraflı olduğunu, ihtisas sahibi olduğu konuda davayı bilirkişiye sevk ederek, kendi ikrarıyla davayı incelemeye yetecek mesleki bilgi ve birikime sahip olmadığını kendisinin de kabul ettiğini... ...Bu hususun tespiti okuma yazma becerisi olan 6 yaşındaki bir çocuğun dahi görebileceği kadar açıktır. Buna rağmen bu konuda bilirkişi raporu alma ihtiyacı duyan ... sayın hâkimin davadan çekilmesini talep ediyoruz.” ifadelerine yer verdiği hususunda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında uyuşmazlık bulunmamaktadır.
Doğal haklardan kabul edilen ifade hürriyeti, çoğulcu demokrasilerde, vazgeçilemez ve devredilemez bir niteliğe sahiptir. Öğretide değişik tanımlara rastlanmakla birlikte, genel bir kabulle ifade/düşünce hürriyeti, insanın özgürce fikirler edinebilme, edindiği fikir ve kanaatlerinden dolayı kınanmama, bunları meşru yöntemlerle dışa vurabilme imkân ve özgürlüğüdür. Demokrasinin "olmazsa olmaz şartı" olan ifade hürriyeti, birçok hak ve özgürlüğün temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin de kaynağıdır. İşte bu özelliğinden dolayı ifade hürriyeti, temel hak ve hürriyetler kapsamında değerlendirilerek, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur.
Bu bağlamda;
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. maddesinde;
"Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve herhangi bir yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama, alma ve yayma özgürlüğünü içerir.",
İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 10. maddesinin birinci fıkrasında;
"Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir." hükümlerine yer verilmiştir
Anayasamıza bakıldığında;
25. maddede “Düşünce ve kanaat hürriyeti” başlığı altında;
“Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne amaçla olursa olsun kimse düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz. Düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”
26. maddede, AİHS’nin 10. maddesinin birinci fıkrasındaki düzenlemeye benzer şekilde;
"Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir." hükümleri yer almıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise konuya ilişkin olarak; "İfade özgürlüğü, toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için esaslı koşullardan biri olan demokratik toplumun ana temellerinden birini oluşturur. İfade özgürlüğü, 10. maddenin sınırları içinde, sadece lehte olduğu kabul edilen veya zararsız veya ilgilenmeye değmez görülen 'haber' ve 'düşünceler' için değil, ama ayrıca Devletin veya nüfusun bir bölümünün aleyhinde olan, onlara çarpıcı gelen, onları rahatsız eden haber ve düşünceler için de uygulanır. Bunlar, çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir; bunlar olmaksızın demokratik toplum olmaz. Bu demektir ki, başka şeyler bir yana, bu alanda getirilen her 'formalite', 'koşul', 'yasak' ve 'ceza', izlenen meşru amaçla orantılı olmalıdır." şeklinde görüş belirtmiştir (Handyside/ Birleşik Krallık, B. No: 5493/72, 07.12.1976).
Görüldüğü gibi, Sözleşme'nin 10. maddesinin birinci fıkrası ile Anayasa’nın 25 ve 26. maddelerinde ifade (düşünce) hürriyeti en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır.
Günümüz özgürlükçü demokrasilerinde, istisnalar dışında, geniş bir yelpazeyle düşünceyi açıklama korunmakta ve ifade hürriyeti kapsamında değerlendirilmek suretiyle özgürlüğün sağladığı haklardan en geniş şekilde yararlandırılmaktadır.
Ne var ki; iftira, küfür, onur, şeref ve saygınlığı zedeleyici söz ve beyanlar, müstehcen içerikli söz, yazı, resim ve açıklamalar, savaş kışkırtıcılığı, hukuk düzenini cebir yoluyla değiştirmeye yönelen, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ve şiddet yaratmaya yönelik bulunan ifadeler ise düşünce özgürlüğü bağlamında hukuki koruma görmemekte, suç sayılmak suretiyle cezai yaptırımlara bağlanmaktadır.
Bu bağlamda TCK'nın “Hakaret” başlıklı 125. maddesi;
“(1) Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. Mağdurun gıyabında hakaretin cezalandırılabilmesi için fiilin en az üç kişiyle ihtilat ederek işlenmesi gerekir.
(2) Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur.
(3) Hakaret suçunun;
a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı,
b) Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı,
c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle,
İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz
(4) Hakaretin alenen işlenmesi halinde ceza altıda biri oranında artırılır.
(5) Kurul hâlinde çalışan kamu görevlilerine görevlerinden dolayı hakaret edilmesi hâlinde suç, kurulu oluşturan üyelere karşı işlenmiş sayılır. Ancak, bu durumda zincirleme suça ilişkin madde hükümleri uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK'dan farklı olarak hakaret ve sövme ayrımı kaldırılmış, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat etmek veya sövmek, hakaret suçunu oluşturan seçimlik hareketler olarak belirlenmiştir. (Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, ... Yayınevi, ..., 2013, s. 430).
Hakaret fiillerinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin onur, şeref ve saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı bazı durumlarda nispi olup zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir.
Eleştiri ise, herhangi bir kişiyi, eseri, olayı veya konuyu enine, boyuna, derinlemesine her yönüyle incelemek, belli kriterlere göre ölçmek, değerlendirmek, doğru ve yanlış yanlarını sergilemek amacıyla ortaya konulan görüş ve düşüncelerdir. Genelde beğenmemek, kusur bulmak olarak kabul görmekte ise de eleştirinin bir amacının da konuyu anlaşılır kılmak, sonuç çıkarmak ve toplumu yönlendirmek olduğunda kuşku yoktur.
Her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Kamu görevlilerinin, görevlerini yerine getirirken fonksiyonlarını etkilemeyi ve saygınlıklarına zarar vermeyi amaçlayan aşağılayıcı saldırılara karşı korunmaları zorunlu olmakla birlikte, demokratik bir hukuk devletinde, kamu görevini üstlenenleri denetlemek, faaliyetlerini değerlendirmek ve eleştirmek de kaynağını Anayasa'dan alan düşünceyi açıklama özgürlüğünün sonucudur. Eleştirinin sert bir üslupla yapılması, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgu ise de eleştiri yapılırken görüş açıklama niteliğinde bulunmayan, küçültücü, aşağılayıcı ifadeler kullanılmamalı, düşünceyi açıklama sınırları içinde kalınmalıdır.
AİHM’e göre, öncelikle ifadelerin bir olgu isnadı mı yoksa değer yargısı mı olduğu belirlenmelidir. Zira olgu isnadı kanıtlanabilir bir husus iken, bir değer yargısının kanıtlanmasının istenmesi dahi ifade özgürlüğüne müdahale sayılabilecektir. Yargılamaya konu olan ifadeler bir değer yargısı içermekte olup somut bir olgu isnadından bahsedilemiyorsa, değer yargılarını destekleyecek "yeterli bir altyapı"nın mevcut olup olmadığı AİHM tarafından göz önünde bulundurulacaktır. Zira değer yargılarının dahi belli düzeyde olgusal temel içermesi gerektiği kabul edilmektedir. Öte yandan, hiçbir veriye dayanmayan ve hiçbir altyapısı bulunmayan bir değer yargısı AİHM tarafından da ifade özgürlüğü sınırları içerisinde kabul görmemektedir.
Olgu isnadı içeren ifadeler konusunda ise, en azından ilk bakışta güvenilir görünen delil sunulması gerektiği kabul edilmektedir. Elbette ki, bu deliller sunulamadığı takdirde, AİHM, iddiaların gerçekliğinin kanıtlanmasını beklemektedir.
İfade hürriyetinin yanında iddia ve savunma dokunulmazlığının değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.
TCK'nın 128/1 maddesinde "yargı mercileri veya idari makamlar nezninde yapılan yazılı veya sözlü başvuru, iddia ve savunmalar kapsamında, kişilerle ilgili olarak somut isnatlarda ya da olumsuz değerlendirmelerde bulunulması halinde, ceza verilemez. Ancak, bunun için isnat ve değerlendirmelerin, gerçek ve somut vakalara dayanması ve uyuşmazlıkla bağlantılı olması gerekir."
Madde gerekçesinde "bir hukuka uygunluk nedeni olan ve Anayasamızda da güvence altına alınan (Madde 36) iddia ve savunma dokunulmazlığı düzenlenmiştir. Bir talebin resmi bir makama iletilmesi, dilekçe hakkının kullanılması bağlamında hukuka uygun bir davranıştır. Ancak, dilekçe hakkı, dilekçenin içeriğindeki ifadeler açısından başlı başına bir hukuka uygunluk sebebi olarak mütala edilemez... İddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirilmelerde bulunulması mümkündür. Bu somut isnatlar veya olumsuz değerlendirilmeler, iddia ve savunma hakkının kullanılmasıyla ilişkilendirilmemesi durumunda, hakaret ve hatta iftira suçunu oluşturur. İddia ve savunma kapsamında, kişilerle ilgili olarak bulunulan somut isnatların gerçek olması ve yapılan olumsuz değerlendirmelerin somut vakalara dayanması gerekir. Keza bu isnatların veya yapılan olumsuz değerlendirmelerin uyuşmazlıkla ilişkili olması gerekir; ancak uyuşmazlığın çözümü açısından faydalı olması aranmamalıdır. Somut uyuşmazlıkla bağlantılı olmayan isnatlar gerçek olsa bile iddia ve savunma dokunulmazlığının varlığından bahsedilemez. Keza, somut vakalara dayansa bile uyuşmazlıkla alakası olmayan olumsuz değerlendirmeler açısından iddia ve savunma hakkının kullanılması söz konusu değildir.
Somut uyuşmazlıkla ilgili olmakla birlikte iddia ve savunma sınırını aşan hakareti mütazamın yazı ve sözlerin iddia ve savunma kapsamında mütala edilmesi mümkün değildir. Ancak bu ifadelerin kullanılmasına müsamaha ile bakılabilir. Çünkü, bu gibi durumlarda iddia ve savunmanın sınırı genellikle öfke ve gazabın etkisiyle aşılmaktadır..."
İddia ve savunma ile ilgili öğretide ise "Anayasanın 36. Maddesi ile güvence altına alınan hak arama özgürlüğü kapsamında TCK'nın 128. Maddesinde iddia ve savunma dokunulmazlığı düzenlenmiştir. İddia ve savunma hakkı, her türlü etkiden ve korkudan uzak bir şekilde kullanılması, bu hakkı kullanırken kullanan kişinin herhangi bir endişeye kapılmaması gerekir. Bu serbestliği dava konusu olayın aydınlanması veya bir hakkın ortaya çıkmasına hizmet edecektir." (Centel/Zafer/Çakmut, Kişilere Karşı Suçlar Cilt:1, 2007 Baskı, Sayfa:236)
Hakkın kullanılması olarak kabul edilen ihbar ve şikayet hakkı Anayasanın 36. ve 74. maddelerinde düzenlenmiştir. Herkes kendisi ve kamu ile ilgili konularda yetkili makamlara şikayette bulunmak ve dava açmak hakkına sahiptir. Bu hakkın hakkı doğuran nedenin koyduğu sınırlar içinde kullanılması, kötüye kullanılmaması zorunludur. (CGK 19.12.1994 tarih ve 4-327/349 sayılı kararı)
Bu hakkın kullanılması için gerçekleşmesi gereken koşullar şunlardır;
a) Eylemin iddia ve savunma niteliğindeki evrak ile yazılı olarak veya iddia ve savunma sırasında sözlü olarak yapılması gerektiği (şekil şartı),
b) Eylemin yargı organlarına verilen dilekçelerde veya bu organlar huzurunda yapılması zorunluluğu (yer şartı),
c) Hak kullanırken sınırın aşılmamasının gerekli olduğu (ölçülülük şartı),
Şeklinde sıralanabileceği,
Somut olayda şekil ve yer koşullarının oluştuğu tartışmasız ise de ölçülülük şartının bulunup bulunmadığının incelenmesi gerekecektir. Madde gerekçesinde de ifade edildiği üzere iddia ve savunma sınırını aşan hakareti mutazammın yazı ve sözlerin iddia ve savunma kapsamında mütala edilmesi mümkün değil ise de bu ifadelerin kullanılmasına müsamaha ile bakılabileceği çünkü bu gibi durumlarda iddia ve savunma sınırının genellikle öfke ve gazabın etkisiyle aşıldığı, öfke ve gazap halinin kusurluluğun bir unsuru olan irade yeteneğini de etkilediği gözden uzak tutulmamalıdır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
... ... kayıtlı avukat olarak görev yapan sanığın, ... 1. Fikri ve Sınaî Haklar Hukuk Mahkemesinin 2011/68 esas sayılı dosyasına davacı vekili sıfatıyla sunduğu 27.11.2012 tarihli dilekçesinde “...Bu iki markanın birbirine benzer olup olmadığıyla ilişkin çok basit bir tespit ve değerlendirmeyi, huzurdaki sayın hâkimin, yine kendisinin yeterli meslek bilgi ve tecrübeye sahip olmadığını kabul ederek, bilirkişilerin vereceği rapora göre hüküm tesis edeceğini, yani adeta bilirkişiler huzurdaki dava dosyasında hüküm tesis edeceğini 20.11.2012 tarihli celsedeki ifadesiyle kabul ve beyan etmiştir. ... Sayın mahkeme hâkiminin taraflı olduğunu, ihtisas sahibi olduğu konuda davayı bilirkişiye sevk ederek, kendi ikrarıyla davayı incelemeye yetecek mesleki bilgi ve birikime sahip olmadığını kendisinin de kabul ettiğini... ...Bu hususun tespiti okuma yazma becerisi olan 6 yaşındaki bir çocuğun dahi görebileceği kadar açıktır. Buna rağmen bu konuda bilirkişi raporu alma ihtiyacı duyan ... sayın hâkimin davadan çekilmesini talep ediyoruz.” ifadelerine yer verdiği ve anılan Mahkemece 14.12.2012 tarihinde sanık hakkında suç duyurusunda bulunulduğu olayda;
Sanığın suç kastı ile hareket etmediğine ve dilekçedeki ifadelere yalnızca dava konusuyla sınırlı olarak yer verdiğine dair savunması ile suça konu dilekçenin bütünlüğü ve yazılış amacı birlikte gözetildiğinde kullanılan ifadeler nezaket dışı, kaba, rahatsız edici ve ağır eleştiri niteliğinde ise de TCK'nın 128. maddesindeki iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilmesi gereken bu ifadelerin mahkeme hâkiminin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadı içermemesi ve sövme fiilini de oluşturmaması nedeniyle hakaret suçunun kanuni unsurlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan altı Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 13.02.2018 tarihli ve 8140-1580 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3- ... 3. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 26.03.2014 tarihli ve 433-66 sayılı hükmün, sanığa yüklenen kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret suçunun kanuni unsurları gerçekleşmediğinden CMK'nın 223/2-a maddesi gereğince sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 29.12.2021 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
4. Ceza Dairesi, 2018/2856 E., 2018/11050 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Bununla birlikte, TCK’nın 128. maddesinde düzenlenen ve Anayasanın 36.
4. Ceza Dairesi 2018/2856 E. , 2018/11050 K.
"İçtihat Metni"
Sanık ... hakkında hakaret suçundan yapılan yargılama sonucunda mahkumiyetine dair Samsun 3. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 14/12/2011 gün ve 2010/13 esas, 2011/1496 karar sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyizi üzerine,
Dairemizin 18.06.2014 gün ve 2013/36900 esas, 2014/22173 sayılı kararıyla,
Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun süresi ve kararın niteliği ile suç tarihine göre dosya görüşüldü:
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede,
Sanığa yükletilen hakaret eylemiyle ulaşılan çözümü haklı kılıcı zorunlu öğelerinin ve bu eylemin sanık tarafından işlendiğinin Kanuna uygun olarak yürütülen duruşma sonucu saptandığı, bütün kanıtlarla aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde ve eksiksiz sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı,
Eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve Kanunda öngörülen suç tipine uyduğu,
Cezanın kanuni bağlamda uygulandığı,
Anlaşıldığından, sanık ... müdafiinin, ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmemiş olmakla, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA,
karar verilmiştir.
I-İTİRAZ
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 15/03/2018 gün ve KD - 2018/10854 sayılı yazısı ile,
"KONU : Karar Düzeltilmesi Talebi
TALEPTE BULUNAN : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı
DÜZELTİLMESİ
TALEP EDİLEN KARAR : Yüksek Dairenizin, Samsun 3. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 14/12/2011 gün ve 2010/13 E., 2011/1496 K. sayılı kararına ilişkin 18/06/2014 gün ve 2013/36900 E., 2014/22173 K. sayılı ONAMA kararı.
KONUNUN TAKDİMİ : Samsun 3. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 14/12/2011 gün ve 2010/13 E., 2011/1496 K. sayılı kararı ile hakaret suçundan 10 ay hapis cezasına hükmedilerek, kararın sanık tarafından temyizi üzerine Yüksek Dairenizin 18/06/2014 gün ve 2013/36900 E., 2014/22173 K. sayılı ilamı ile hükmün ONANMASINA karar verilmiştir.
İTİRAZ NEDENLERİ : İtiraza konu olan husus; sanığın, Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimliği'ne hitaben sunduğu dilekçede, avukat olarak görev yapan ...'a yönelik yazdığı sözlerin ifade özgürlüğü ile iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine ilişkindir.
Ceza Genel Kurulu’nun 14.10.2008 gün ve 170-220 sayılı kararında belirtildiği üzere; hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır.
Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı, zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kişilere yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövmek fiilini oluşturması gerekmektedir.
Öncelikli olarak, sanığın söylediği kabul edilen sözlerin Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatlarında özel bir önem atfedilen, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirmek gerekir.
İnsanın serbestçe haber, bilgi ve başkalarının fikirlerine ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına veya başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe ifade edebilmesi, savunabilmesi ve yayabilmesi olarak kabul edilen, ifade özgürlüğü demokratik toplumun temelini oluşturan ana unsurlardan ve toplumun ilerlemesi ve bireyin gelişmesi için gerekli temel şartlardan birini oluşturmaktadır.
Anayasa'nın 26. maddesinde, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir” hükmüne yer verilmiştir. Aynı zamanda bu hak, birçok uluslararası belgeye ve mahkeme kararına da konu olmuştur. Türkiye'nin de yargılama yetkisini kabul ettiği AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesinin 2. paragrafı saklı tutulmak üzere, ifade özgürlüğünün sadece toplum tarafından kabul gören veya zararsız veya ilgisiz kabul edilen "bilgi" ve "fikirler" için değil, incitici, şoke edici ya da endişelendirici bilgi ve düşünceler için de geçerli olduğunu pek çok kararında yinelemiştir. AİHM'e göre ifade özgürlüğü, yokluğu halinde demokratik bir toplumdan söz edemeyeceğimiz çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin bir gereğidir.
Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafı, kamu makamlarının bu özgürlüğün kullanılmasına getirebilecekleri sınırlama rejimini düzenlemektedir. Önemine binaen, ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleler çok istisnai hallerde kabul görmekte ve Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. paragrafının öngördüğü sınırlama kayıtları dar yorumlanmaktadır. Bu nedenle, bir kamu makamının ifade özgürlüğüne yaptığı “müdahalenin gerekliliği” mutlaka ikna edici bir şekilde açıklanmalıdır. Sözleşme’nin anılan maddesinde, belirtilen “gerekli” olma koşulu, müdahalenin bir toplumsal ihtiyaç baskısına karşılık gelmesi ve özellikle izlediği meşru amaçla orantılı olması anlamına gelir. Bir müdahalenin bu kriterleri yerine getirdiği ve dolayısıyla haklı olduğu, ulusal makamların gösterdiği gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olmasıyla anlaşılabilecektir.
AİHM, birçok içtihadında Sözleşme’nin 10. maddesinin sadece ifade edilen düşünce veya bilginin esasını değil, aynı zamanda bunların aktarılma biçimlerini de güvence altına aldığını belirtmiştir. AİHM, Lesnik/Slovakya davasında, ilk olarak kamu görevlilerinin görevlerini yerine getirirken hoşgörü göstermeleri gereken eleştiri sınırının diğer insanlara göre daha geniş olduğunu belirtmiştir (Lesnik/Slovakya, 35640/97, 11.03.2003).
Bununla birlikte, TCK’nın 128. maddesinde düzenlenen ve Anayasanın 36. maddesiyle de güvence altına alınan iddia ve savunma dokunulmazlığı, şahısların yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde, serbestçe ve hiçbir endişenin etkisi altında kalmaksızın haklarını özgürce iddia edebilmeleri veya kendilerini savunabilmeleri imkanının sağlanmasını ifade eder. Eğer böyle bir hak olmazsa, iddia ve savunma serbestçe yapılamayacak ve söylenmesi gereken, cezai yaptırıma maruz kalma korkusuyla ifade edilemeyeceğinden, yapılan yargılama sonucunda hedeflenen, “gerçeğe ulaşma” ve “adaletin gerçekleşmesi” de söz konusu olamayacaktır.
Madde gerekçesinde de açıklandığı üzere; iddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakıaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunulması mümkündür. İddia ve savunma kapsamında, kişilerle ilgili olarak bulunulan somut isnatların yapılan olumsuz değerlendirmelerin uyuşmazlıkla ilişkili olması lazımdır, ancak uyuşmazlığın çözümü açısından faydalı olması aranmamalıdır.
İtiraza konu olayla ilgili olarak yukarıda verilen bilgi çerçevesinde yapılan incelemede; sanık hakkında hakaret suçundan kurulan hükme ilişkin olarak aşağıda açıklanan nedenle itiraz yasa yoluna başvurulması gerektiği düşünülmüştür;
Yargılamaya konu somut olayda; sanığın, Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülmekte olan 2008/80 E. sayılı dosyaya ilişkin olarak mahkemeye sunduğu dilekçede yer alan ve katılana yönelik yazılan "adaletsiz yeryüzünde mazlum hakkını korumak için icat edilen hukuk bilimini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyen, bu kutsal mesleğin zırhı cübbeye sığınarak iftiralarda bulunmaktan utanmayan ... ağabeyimin yakın dostu olup yine ağabeyimin sebep olduğu bir olaydan aldığım 20 sene hapis cezasının Yargıtay'da idamla onanmasını sağlayan eski avukatımdır, af kanunu sayesinde 8,5 yıl yatıp çıkmış olmam dahi planlarını bozmuş olacak ki tahliye davası adı altında iftiralarla infazımı yakmayı ümit etmektedirler.Yaşlı babamın sözlü ve yazılı akdini inkar ettirerek dava ile ilgisi olmayan fuzuli insanları tanık gösterip yüce mahkemenizi meşgul etmişlerdir. Her şeyimi koyduğum mekanı türlü entrikalarla ele geçiremeyince bu seferde belediyeden yıkım kararı çıkartarak beni yıkmayı hedeflemişlerdir. Sonuç olarak; bir tek sözlerinde durdular o da, 'sana ekmek yedirmeyeceğiz'di ancak benimle birlikte 20 çalışanım dolayısıyla onların ailelerini de ekmeklerinden ettiler" sözlerinin katılanın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı hitap tarzı niteliğinde olduğunun, Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında özel önem atfedilen ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin, dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibari ile oluşmadığının gözetilmemesi,
Yine, sanığın yargı merciine sunduğu görülmekte olan bir davaya ilişkin iddia ve savunmaları kapsayan, katılana ilişkin olumsuz değerlendirmeleri içeren söz konusu dilekçede belirttiği sözlerin tamamen sanığın da tarafı olduğu Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nin 2008/80 E. sayılı dosyasıyla ilişkili olduğu, bu davaya ilişkin bir takım iddiaları içerdiği ve sanığın haklılığını ispat kastıyla yazıldığı anlaşılmakla, TCK'nın 128. maddesinde düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazığı kapsamında kaldığı ve hakaret suçunun unsurlarının oluşmadığının gözetilmemesi,
Hususları usul ve yasaya aykırı olduğundan sanık lehine itiraz yoluna başvurulmuştur.
SONUÇ VE İSTEM: Yukarıda açıklanan nedenlerle, Samsun 3. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 14/12/2011 gün ve 2010/13 E., 2011/1496 K. sayılı kararına ilişkin Yüksek Dairenizin 18/06/2014 gün ve 2013/36900 E., 2014/22173 K. sayılı ilamının düzeltilmesi, belirtilen nedenler gözetilerek yerel Mahkeme hükmünün bozulması, itirazın yerinde görülmemesi halinde dosyanın görüşülmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kurulu'na gönderilmesi itirazen arz ve talep olunur."
İsteminde bulunulması üzerine dosya Dairemize gönderilmekle, incelenerek gereği görüşülüp düşünüldü:
II-İTİRAZIN KAPSAMI
İtiraz, hakaret suçundan sanık ... hakkında kurulan mahkumiyet hükmünün, sanık müdafii tarafından temyizi üzerine, onanmasına dair Dairemizin 18.06.2014 gün ve 2013/36900 esas, 2014/22173 sayılı kararına yönelik olup, sanık hakkında hakaret suçunun unsurlarının oluşup oluşmadığının belirlenmesine ilişkindir.
III-KARAR
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçesi yerinde görülmekle, 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle eklenen 5271 sayılı CMK'nın 308. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İTİRAZIN KABULÜNE,
Dairemizce verilen 18.06.2014 gün ve 2013/36900 esas, 2014/22173 karar sayılı ve sanık ... hakkında hakaret suçundan kurulan hükmün onanmasına dair kararın, itiraz nedeniyle sınırlı olarak KALDIRILMASINA,
Sanık ... hakkında hakaret suçundan kurulan, Samsun 3. Sulh Ceza Mahkemesinin 14/12/2011 gün ve 2010/13 esas, 2011/1496 karar sayılı hükmünün yeniden incelenmesi neticesinde:
Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.
Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.
Ancak;
Hakaret fiilinin cezalandırılmasıyla korunan hukuki değer, kişilerin şeref, haysiyet ve namusu, toplum içindeki itibarı, diğer fertler nezdindeki saygınlığı olup, bu suçun oluşabilmesi için, davranışın kişiyi küçük düşürmeye matuf olarak gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Somut bir fiil ya da olgu isnat etmek veya sövmek şeklindeki seçimlik hareketlerden biri ile gerçekleştirilen eylem, bireyin onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte ise hakaret suçu oluşacaktır. Bir hareketin tahkir edici olup olmadığı,
zamana, yere ve duruma göre değişebilmektedir. Kamu görevlileri veya sivil vatandaşlara yönelik her türlü ağır eleştiri veya rahatsız edici sözlerin hakaret suçu bağlamında değerlendirilmemesi, sözlerin açıkça, onur, şeref ve saygınlığı rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnadını veya sövme fiilini oluşturması gerekmektedir.
TCK’nın 128. maddesinde düzenlenen ve Anayasanın 36. maddesiyle de güvence altına alınan iddia ve savunma dokunulmazlığı; şahısların yargı mercileri veya idari makamlar nezdinde, serbestçe ve hiçbir endişenin etkisi altında kalmaksızın haklarını özgürce iddia edebilmeleri veya kendilerini savunabilmeleri imkanının sağlanmasını ifade eder. Eğer böyle bir hak olmazsa, iddia ve savunma serbestçe yapılamayacak ve söylenmesi gereken, cezai yaptırıma maruz kalma korkusuyla ifade edilemeyeceğinden, yapılan yargılama sonucunda hedeflenen, “gerçeğe ulaşma” ve “adaletin gerçekleşmesi” de söz konusu olamayacaktır. Madde gerekçesinde de açıklandığı üzere; iddia ve savunma hakkının kullanılması bağlamında, kişiler açısından somut isnat ifade eder nitelikte maddi vakıaların ortaya konulması ya da kişilerle ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunulması mümkündür. Bu yapılırken iddia ve savunmanın gerekliliği ile orantılı olmak şartıyla bazen muhataplarını küçük düşürücü ifadeler kullanabileceklerdir. Bu somut isnatlar veya olumsuz değerlendirmeler, iddia ve savunma hakkının kullanılmasıyla ilişkilendirilememesi durumunda, hakaret ve hatta iftira suçu oluşturur. Maddi uyuşmazlıkla bağlantılı olmayan isnatlar gerçek olsa bile iddia ve savunma dokunulmazlığının varlığından bahsedilemez. Keza, somut vakıalara dayansa dahi uyuşmazlıkla alakası olmayan olumsuz değerlendirmeler açısından iddia ve savunma hakkının kullanılması söz konusu değildir.
Bu açıklamalar karşısında; sanığın davalı olarak yer aldığı Samsun 3. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülmekte olan 2008/80 esas sayılı dosyaya sunduğu dilekçesinde yer alan ifadelerin, muhatabının onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı hitap tarzı niteliğinde olduğu, dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibari ile oluşmadığı gözetilmeden, sanığın mahkumiyetine hükmolunması,
Kanuna aykırı ve sanık ... müdafiinin temyiz nedenleri yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 31/05/2018 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ceza Hukuku Özel Hükümler
Bir alacak davasında davalı (B)'nin vekili Avukat (O), davacı (A)'nın delil olarak sunduğu senedin sahte olduğunu iddia ederek cevap dilekçesinde, "(A), tahrif edilmiş bu senetle müvekkilimi dolandırmaya çalışan kötü niyetli bir kişidir. Bu eylemi nedeniyle hakkında suç duyurusunda bulunulacaktır." ifadelerine yer vermiştir. Duruşma sırasında ise hâkime hitaben, "Sayın hâkim, karşı tarafın sunduğu belge sahtedir ve kendisi bu sahtecilikle haksız menfaat temin etmeye çalışan bir dolandırıcıdır." şeklinde beyanda bulunmuştur. (A), Avukat (O)'nun bu ifadeleri nedeniyle onur, şeref ve saygınlığının rencide edildiğini ileri sürerek hakaret suçundan şikâyetçi olmuştur. Bu olayda Avukat (O)’nun cezai sorumluluğuna ilişkin aşağıdaki ifadelerden hangisi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun ilgili hükümleri çerçevesinde doğrudur?
A) Avukat (O)’nun ifadeleri, duruşma sırasında bir kamu görevlisi olan hâkime karşı sarf edilmiş olmasa da mahkeme düzenini bozduğundan TCK m. 125/3 uyarınca nitelikli hakaret suçu oluşur.
B) İddia ve savunma dokunulmazlığı yalnızca yazılı dilekçelerdeki beyanları kapsadığından, Avukat (O)’nun duruşma sırasındaki sözlü beyanları hakaret suçunu oluşturur.
C) Avukat (O), (A)'ya hukuka aykırı bir fiil isnat ettiğinden, eylemi hakaret suçunu değil, TCK m. 267'de düzenlenen iftira suçunu oluşturur ve bu suçtan soruşturulması gerekir.
D) Avukat (O)’nun ifadeleri, gerçek ve somut vakıalara dayanması ve uyuşmazlıkla doğrudan bağlantılı olması koşuluyla, TCK m. 128'de düzenlenen iddia ve savunma dokunulmazlığı kapsamında kaldığından hakaret suçu oluşmayacaktır.
E) Avukat (O)’nun duruşma sırasındaki sözleri, mahkeme huzurunda uygun olmayan beyan niteliğinde olduğundan, öncelikle HMK m. 151 uyarınca hakkında disiplin hapsi uygulanmalıdır.