5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Madde 25

Türk Ceza Kanunu 25. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 25- (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez. (2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez. Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

163 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2019/199 E., 2023/634 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
b) Mahkemece verilen ilk kararda Turgut'a yönelik TCK'nın 25. ve 27. maddesi tartışıldığı halde, sanık ...'in Tolgaya yönelik eyleminde TCK'nın 25.
Ceza Genel Kurulu         2019/199 E.  ,  2023/634 K. "İçtihat Metni" İtirazname No : 2019/17833 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 8. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 150-447 I. HUKUKİ SÜREÇ Sanık ...'in, mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçundan 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 86/1, 86/3-e, 87/1-a-son ve 62/1. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına; inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçundan aynı Kanun'un 86/1, 86/3-e, 87/3 ve 62/1. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına; 6136 sayılı Kanun'a aykırılık suçundan aynı Kanun'un 13/1, 62/1 ve 52/2. maddeleri uyarınca 10 ay hapis ve 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, tüm suçlar bakımından TCK'nın 53/1. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna ilişkin Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı hükümlerin, sanık ... müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 29.11.2012 tarih ve 14052-36569 sayı ile; 6136 sayılı Kanun'a aykırılık ve mağdur ...'ya yönelik kasten yaralama suçları bakımından onanmasına, inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçu bakımından ise hesap hatası nedeniyle düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Hükümlerin bu şekilde kesinleşmesinden sonra, sanık ... müdafiinin yargılamanın yenilenmesine ilişkin 27.02.2013 tarihli talebinin Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 26.03.2013 tarih ve 78-68 sayı ile reddedilmesi üzerine bu ek karara sanık ... müdafii tarafından yapılan itirazı inceleyen Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesince 02.04.2013 tarih ve 375 değişik iş sayı ile itirazın reddine karar verilmiştir. Bu karara yönelik olarak Adalet Bakanlığınca 20.06.2013 tarih ve 39880 sayı ile kanun yararına bozma isteminde bulunulması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 03.07.2013 tarih ve 232586 sayı ile; "Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/03/2013 tarihli kararı ile yargılamanın yenilenmesi talebine dair dilekçede belirtilen hususların yargılama ve temyiz aşamasında inceleme konusu yapıldığından bahisle talebin reddine karar verilmiş ise de hükümlü vekilinin 27/02/2013 havale tarihli yargılamanın yenilenmesi dilekçesinde dile getirdiği, sanık ...'in, sanık ...'ı yaralamadığı, sanık ...'in, sanık ...'ı silahla yaraladığı, bu hususun da sanık ... ve sanık ...’in anlatımları ve fizik incelemeler ve kriminalistik bilim uzmanı ... tarafından hazırlanan bilirkişi raporu ile saptandığı, aynı zamanda sanık ...'nın kemik kırığına neden olacak şekilde yaralanması eylemini sanık ...'in mi yoksa sanık ...'in mi gerçekleştirdiğinin belirlenmeden her iki sanık hakkında artırım yapıldığı yönündeki gerekçelerinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 311. maddesi kapsamında, yapılacak yeni değerlendirme sonucunda ortaya çıkacak delillerin sanık lehine kabule değer olabileceği gözetilmeden, itirazın kabulü yerine, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir." düşüncesiyle anılan kararın kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 26.12.2013 tarih ve 17835-30100 sayı ile; "21.01.2013 tarihli fizik inceleme ve kriminalistik bilim uzmanı raporu ile dosyadaki bilgi ve belgelere göre, yargılamanın yenilenmesi talebi ile sunulan delillerin dosyada mevcut delillerle karşılaştırılarak CD'ler arasında atış anına ilişkin saniye veya salise farkı bulunup bulunmadığı, kullanılan tabancaların marka ve özellikleri ile ateş edenler kesin olarak belirlenerek, tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde ret kararı verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına ve müteakip işlemlerin mahkemesince yerine getirilmesine karar verilmiştir. Sanık ... müdafiinin 24.03.2014 tarihli yargılamanın yenilenmesi ve infazın durdurulması talebi üzerine Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 07.04.2014 tarih ve 78-68 sayı ile talebin kabulü ile mağdur ... ile inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümlerinin infazlarının durdurulmasına, evrakın yeni bir esasa kaydına karar verilmiş, bu karar doğrultusunda da dosya 2014/150 esas sırasına kaydedilmiştir. Sanık ... müdafiinin 18.09.2015 tarihli dilekçesi ile 6136 sayılı Kanun'a aykırılık suçuna ilişkin yargılamanın yenilenmesi ile infazının durdurulması talebinin Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 01.10.2015 tarih ve 78-68 sayı ile kabulüne evrakın yeni bir esasa kaydına karar verilmiş, bu karar doğrultusunda dosya 2015/343 esas sırasına kaydedilmiş, anılan Mahkemenin 23.10.2015 tarihli ve 343-232 sayılı kararı ile de bu davanın, aralarında hukuki ve fiili bağlantı olduğu gerekçesi ile aynı Mahkemenin 2014/150 esas sayılı davası ile birleştirilmesine karar verilmiştir. Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucunda 08.11.2016 tarih ve 150-447 sayı ile; sanık ... hakkında, inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçundan kurulup Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşen Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı mahkûmiyet hükmünün 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 323. maddesinin birinci fıkrası uyarınca iptali ile sanık ...'in bu suçtan aynı Kanun'un 223/2-b maddesi uyarınca beraatine; 6136 sayılı Kanun'a aykırılık ve mağdur ...'ya yönelik kasten yaralama suçlarından kurulup Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşen Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı mahkûmiyet hükümlerinin ise iptalini gerektirecek bir neden bulunmadığından CMK'nın 323. maddesinin birinci fıkrası uyarınca onaylanmalarına karar verilmiştir. Onaylama kararlarının, sanık ... müdafii tarafından temyiz edilmeleri üzerine Yargıtay 8. Ceza Dairesince 15.01.2019 tarih ve 10620-563 sayı ile onanmalarına karar verilmiştir. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.03.2019 tarih ve 17833 sayı ile; "1- Sanık ...'in, mağdur sanık ...'dan aldığı silahı, olay gecesi güvenlik birimlerine teslim etmesi gerekirken suçta kullanıp olay yerinden ayrıldığı, teslim olduğu tarihe kadar üzerinde taşıdığı gerekçesi sanığın 6136 sayılı Yasa'ya muhalif silah taşımak suçundan mahkumiyetine karar verilmiş ise de; sanık ..., kendisine ait olmayan ve taşıma kastı olmaksızın diğer sanık ...'dan, kendisinin veya yanında bulunan diğer arkadaşlarına yönelik saldırıda bulunmasını engellemek için aldığı ve kullandığı silahı olaydan hemen sonra atmayarak teslim etmemesi ve daha sonra kendiliğinden teslim etmesi şeklinde gerçekleşen eyleminde sanığın ruhsatsız silah taşıma ve bulundurma kastının olmadığı ve bu kasıtla hareket etmediği, bu haliyle atılı suçun unsurlarının oluşmadığı kanatine varıldığı, 2- Sanıklar ..., Süleyman Çeken, Aziz İhsan Aktaş, ... ve şüpheli ... ...'in yanlarında kimlikleri tespit edilemeyen üç şahıs daha bulunduğu halde, suç tarihinde saat 02.00 sıralarında Sapanca Güral Otele geldikleri, bu sırada diğer şüpheliler ..., ..., Mustafa Çatalbaş, Mustafa Esgil, Kemal Diktaş, Yavuz Ural ve Yusuf Ural'ın da otelin giriş kapısında bulundukları, şüpheli ...'in araçtan inerek doğruca ...'ın üzerine yürüyerek ittiği, ... ve birlikte geldiği şüpheliler ile otelde bekleyen şüpheliler arasında yaşanan arbedede şüpheli ...'ın kendisine ait taşıma ruhsatlı adli emanetin 2009/130 sırasında kayıtlı 1 adet 57981 seri nolu Desert Eagle Magnum marka tabanca ile şüpheli ... ...'i bacağından yaraladığı, bunun üzerine ...'in Tolga'nın elinde bulunan silahı alarak önce ...'ı daha sonra ...'ı bacaklarına ateş ederek yaraladığı, öte yandan şüpheli ...'in üzerinde bulunan ruhsatsız olduğu anlaşılan ve ele geçirilemeyen silah ile yine ... ve ... ayaklarına doğru ateş ederek yaraladığı iddia edilen olayda, a) Sanık ... hakkında ... ve Bülent Çatan'ı yaralamaktan dava açıldığı, yapılan yargılama sonunda sanık hakkında Turgut'a yönelik eyleminden dolayı beraat kararı verildiği halde, Tolga'ya yönelik eylemden dolayı da aynı gerekçelerle beraat kararı verilmesi gerektiği, b) Mahkemece verilen ilk kararda Turgut'a yönelik TCK'nın 25. ve 27. maddesi tartışıldığı halde, sanık ...'in Tolgaya yönelik eyleminde TCK'nın 25. ve 27. maddelerinin tartışılmadığı, Tolga'nın aracından silahı alarak olay yerine geldiği ve ...'i bacağından vücudunda kemik kırığı olacak şekilde yaraladığından, sanık hakkında TCK'nın 25. maddesinin uygulanmasının gerektiği, Mahkemece TCK'nın 25. maddesinin uygulanmadığına karar verilmesi halinde ise, sanık hakkında TCK'nın 27. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının kararda tartışılmasının gerektiği, c) Sanık ... beyanlarında, silahı Tolga'nın elinden aldığı sırada patladığını beyan etmesine rağmen bu husus araştırılmadan ve sanık hakkında taksir hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının kararda tartışılmasının gerektiği, d) Diğer sanıklar Tolga ve Turgut'un, sanık ... ve arkadaşlarına 'PKK 'lılar yine mi geldiniz.' demesi üzerine olayların başladığı ve ilk haksız hareketin Tolga ve diğerlerinden geldiği ve sanık hakkında TCK'nın 29. maddesinin uygulanmasının gerektiği, e) Mahkemece, mağdurlar ..., ...'ın beyanları ve sanık Yavuz Ural'ın beyanı nazara alınarak ve sanık ...'in ve yanındakilerin beyan ve savunmasına itibar edilmeyerek hüküm kurulduğu, ancak, mağdurlar ..., ...'ın beyanları ve sanık Yavuz Ural beyanlarının neden üstün tutulduğu, sanık ... ve yanındakilerin beyanlarına neden itibar edilmediğinin tartışılmadan hüküm kurulduğu, f) ATK 2. İhtisas Kurulu tarafından Tolga hakkında yaptığı muayene ve inceleme sonrası düzenlediği raporda olay nedeni ile mağdur sanık ...'ın organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olduğu bildirildiği, ancak Tolga'nın organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olan eylemin sanıklar ... ve ...'in hangisinin eylemi soncunda meydana geldiği tam olarak tespit edilmeden eksik inceleme sonucu hüküm kurulduğu, Kanaatine varılmıştır. Sonuç ve istem: ... hükümlü ... hakkındaki onama kararının kaldırılarak bozulmasına karar verilmesi," görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Dairesince 04.04.2019 tarih, 8919-4972 sayı ve oy çokluğuyla; "Yargılamanın yenilenmesi talebinin kabule şayan görülmesinin nedeni güvenlik kamera kaydına ilişkin yargılama aşamasındaki bilirkişinin raporundaki hatanın tespit edilmesi ve kayda uygun olarak oluşun tekrar kabulünde, sanıkların hukuki durumunun değişip değişmeyeceği ile sınırlıdır. Bu sınırlama karşısında yerel mahkemece hükmün kesinleşmesinden sonra alınan yeni rapora göre sanıklardan ...’in mağdur ... Çakan’ı vurmadığı belirlenmiş ve beraatına karar verilmiştir. Sanıkların bunun dışında kalan hukuki durumlarında bir değişiklik yaratmadığı kanaatiyle diğer hükümler yönünden onaylanma kararı verilmiştir. Bu tespitler karşısında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının ortaya çıkan yeni delilin etkilemediği hukuki durumlarda da tartışma yapılmasına yönelik itirazın kabulü mümkün görülmemiştir. Delil değişikliğinin etkilemediği, kesinleşen hükümdeki hatalı görülen kabul ve hukuki değerlendirmelerin yargılanmanın yenilenmesi konusu yapılamayacağı ancak CMK'nın 308. maddesine göre Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 29.11.2012 tarihli onama ve düzeltilerek onama kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca lehe itiraz yoluna başvurulabileceği ortadadır. Bu değerlendirme ve sınırlama sonucunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının bu taleplerinin, yargılamanın yenilenmesi kapsamında ileri sürülemeyeceği cihetle, itiraz talepleri yerinde görülmemiştir." gerekçesi ile itiraz nedenleri yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIK KAPSAMI VE KONUSU İtirazın kapsamına göre inceleme sanık ... hakkında mağdur ...'ya yönelik kasten yaralama ve 6136 sayılı Kanun’a aykırılık suçlarından kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanığa atılı 6136 sayılı Kanun’a aykırılık suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı, 2- Sanığın mağdur ...'ya yönelik eyleminin sabit olup olmadığı, 3- Sabit olduğu sonucuna ulaşılması hâlinde sanık hakkında taksir hükümlerinin uygulanmasının mümkün olup olmadığı, 4- Taksir hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığı sonucuna ulaşılması hâlinde sanık hakkında TCK’nın 25/1. maddesinde düzenlenen meşru savunma ve aynı Kanun'un 27/2. maddesinde düzenlenen sınırın aşılması hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığı, 5- TCK'nın 25/1 ve 27/2. maddelerinde düzenlenen müesseselerin uygulanma koşullarının oluşmadığı sonucuna ulaşılması hâlinde sanık hakkında; a- TCK'nın 87. maddesinin uygulanması bakımından eksik araştırma ile karar verilip verilmediği, b- TCK'nın 29/1. maddesinde düzenlenen haksız tahrik hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığı, Hususlarının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; yargılamanın yenilenmesi nedeni dışında kalan ve ilk yargılama sırasında tartışılıp karara bağlanan hususlara ilişkin itirazın Ceza Genel Kurulunca incelenmesinin mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Kolluk tarafından düzenlenen görüntü inceleme ve tespit tutanağında; 14.10.2008 tarihinde saat 02.15 sıralarında Sapanca ilçesinde bulunan Güral Otel'in giriş kısmında meydana gelen ateşli silahla yaralama olayına ilişkin güvenlik kamerası görüntülerinin incelenmesinde; mağdur ...'nın aracından aldığı silahla siyah renkli pantolon ve siyah renkli ceket giyen bir şahsı ayağından vurduğunun, bunun üzerine karşı grupta yer alan spor giyimli bir erkek şahıs tarafından yere yatırıldığının, daha sonra gri takım elbiseli diğer şahsın kendi belinde bulunan koyu renk silahını çıkartarak inceleme dışı mağdur ...'a ateş ettiğinin ve ayağından yaraladığının, akabinde kimliği meçhul diğer bir şahsın da mağdur ...'nın elinde bulunan silahı alarak öncelikle inceleme dışı mağdur ...'a yönelik bir el, daha sonra mağdur ...'nın ayaklarına doğru birkaç el, son olarak da otel içerisinde bulunan şahıslara bir el ateş ettiğinin belirtildiği, Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince düzenlenen 06.01.2010 tarihli ve 9626 sayılı rapora göre; güvenlik kamerası görüntülerinde yer alan ve olay sırasında silahla ateş ettikleri değerlendirilen şahısların tetkik konusu fotoğrafları "Şüpheli 1", "Şüpheli 2" ve "Şüpheli 3"; yine sanık ..., inceleme dışı sanık ... ve mağdur ...'nın fotoğrafları Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince çekildikten sonra sanık ...'in fotoğrafları "Mukayese 1a, 1b, 1c nolu fotoğraflar", inceleme dışı sanık ...'in fotoğrafları "Mukayese 2a, 2b, 2c nolu fotoğraflar" ve mağdur ...'nın fotoğafları ise "Mukayese 3a, 3b, 3c nolu fotoğraflar" şeklinde numaralandırılıp kamera görüntülerinden elde edilen tetkik konusu fotoğraflar ile sanık ..., inceleme dışı sanık ... ve mağdur ...'dan elde edilen mukayese konusu fotoğrafların incelenmesi sonucunda: 1- "Şüpheli 1" şeklinde numarandırılan tetkik konusu fotoğrafta yer alan şahsın görüntünün 03.04 saniyesinde ilk olarak silahı ateşleyen ve yaralama olayını gerçekleştiren kişi olduğunun, 2- "Şüpheli 2" şeklinde numarandırılan tetkik konusu fotoğrafta yer alan şahsın, görüntülerde başka bir şahsa tekme attığı görünen diğer bir şahsın ayak kısımlarını hedef alarak görüntünün 03.14 ve 03.16 saniyelerinde iki el ateş ettiğinin, görüntünün 03.22 saniyesinde ise "Şüpheli 1" şeklinde numarandırılan tetkik konusu fotoğrafta yer alan ve silahla ateş ettikten sonra yere düşürülen kişinin uyluk-baldır kısmını hedef alarak bir el ateş ettiğinin, 3- "Şüpheli 3" şeklinde numaralandırılan tetkik konusu fotoğrafta yer alan şahsın görüntünün 03.22 saniyesinde elindeki silahla "Şüpheli 1" olarak numaralandırılan tetkik konusu fotoğrafta yer alan şahsın bacak kısmını hedef alarak ateş ettiğinin, 4- Bunların dışında silahla atış yapıldığının tespit edilemediğinin, 5- Laboratuvarda dudak okuma yapılmadığının, ayrıca inceleme konusu medyalarda karşılaştırılan görüntü örneklerinden elde edilen verilerin dudak okuma için elverişli olmadığının, 6- Tetkik konusu fotoğraflar ile mukayese konusu fotoğraflar arasında yapılan karşılaştırmalı incelemelerde ise; - Kafa ve yüz şekli, - Göz ve yüz şekli, - Burun, dudak ve çene yapıları, - Kulak yapısı, Yönlerinden inceleme konusu medyalarda karşılaştırılan görüntü örneklerinden elde edilen verinin karar vermek için yetersiz (0)* olduğunun, Belirtildiği, Mahkemece 11.03.2010 tarihli oturumda; Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince düzenlenen 06.01.2010 tarihli raporun ikinci sayfasındaki mukayese konusu fotoğraflar ile huzurda bulunan kişiler karşılaştırıldığında "Mukayese 1a, 1b, 1c nolu fotoğraflar" şeklinde numaralandırılan fotoğrafların sanık ...'e, "Mukayese 2a, 2b, 2c nolu fotoğraflar" şeklinde numaralandırılan fotoğrafların inceleme dışı sanık ...'e, "Mukayese 3a, 3b, 3c nolu fotoğraflar" şeklinde numaralandırılan fotoğrafların ise mağdur ...'ya ait olduğunun tespit edildiği, Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı kararının gerekçesinin; "İddia, sanık savunmaları, mağdur-sanık anlatımları, olay tanıklarının ifadeleri, ATK 2. İhtisas Dairesinin olay nedeni ile mağdur sanık ...'ın organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olduğuna dair raporu, Kocaeli ATK Şube Müdürlüğü raporları, ToyotaSa raporu, Sakarya ATK Şube Müdürlüğünün raporu, olay yeri görgü tespit tutanağı, silahların 6136 tabii olduğuna dair ekspertiz raporu, Sakarya Üniversitesi yazı cevabı ile olay yerine ilişkin güvenlik kamerası kayıtları, fotoğraflar ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; 14.10.2008 günü Sakarya Üniversitesi Rektörlüğünün Temizlik ihalesinin yapılacağı, Sakarya ilinde doğrudan veya dolaylı olarak temizlik şirketleri bulunan sanıklar ..., ..., Yusuf Ural, Yavuz Ural, Mustafa Esgil, Kemal Diktaş ve Mustafa Çatalbaş'ın kapalı usulle yapılacak olan ihaleye girmek istedikleri, yine Ankara ilinde merkezi bulunan sanık ...'in şirket yetkilisi olduğu Tümpa Temizlik şirketinin de bu ihaleye katılmayı planladığı, bu amaçla sanık ...'in yanında şirket çalışanları ... ..., ..., Aziz İhsan Aktaş, Süleyman Çeken ve kimliği tespit edilemeyen bir kısım şahısla ihale saatini beklemek için 3 araç halinde Sapanca ilçesindeki Güral Otel'e geldikleri, olay tarihinde ve saatinde sanıklar ..., Kemal Diktaş, ..., Yavuz Ural, Yusuf Ural, Mustafa Esgil'in otelin giriş kapısında bulundukları esnada sanık ...'in aracı ile otele giriş yaptığı ve doğrudan kalabalık hâlde bulunan sanıklar Turgut ve arkadaşlarına yöneldiği, sanık ... ve Turgut arasında herhangi bir tartışma ve sataşma olmadığı hâlde sanık ...'in mağdur-sanık ...'a yumruk attığı, kavgaya olay yerinde bulunan diğer sanıklar ile sanık ...'le gelen sanıkların da müdahil olduğu, yaşanan bu kargaşada sanık ...'nın aracına yöneldiği, aracında bulunan ruhsatsız silahını alarak olay yerinde gittiği, babası Turgut'un yumruk yemesi ve darp edilmesi nedeni ile tabancayla sanık ...'e ateş ettiği, sanık ...'nın ateş etmesi üzerine sanık ...'in ve yanındaki diğer şahısların sanık ...'ya yöneldikleri, onu etkisiz hâle getirdikleri, bu sırada sanık ...'in Tolga'da bulunan silahı aldığı ve önce Tolga'ya sonra Turgut'a yönelik ateş ettiği, yine olay yerinde bulunan sanık ...'in şoförlüğünü yapan sanık ...'in de üzerinde taşıdığı ruhsatsız silahı ile mağdur sanıklar Turgut ve Tolga'ya ateş ederek ayaklarından yaraladığı, mağdur sanık ...'in yaralanması nedeni ile vücudunda oluşan kırığın yaşamsal fonksiyonlarını 6. derece etkilediği, yine mağdur sanık ...'un 4. derece kemik kırığı oluşacak şekilde, mağdur sanık ...'ın da 5. derece kemik kırığı ve uzuv ve organ zaafı oluşacak şekilde yaralandığı anlaşılmıştır. ... Yine sanık ... yaralama olayına karışmadığını beyan etmiş ise de, müşteki sanıklar ... ve ...'ın beyanları, olay yeri kamera kayıtları, sanık Yavuz Ural'ın beyanı nazara alındığında savunmasına itibar edilmemiştir. Sanık ...'in, mağdur sanık ...'dan aldığı silahı, olay gecesi güvenlik birimlerine teslim etmesi gerekirken suçta kullanıp olay yerinden ayrıldığı, teslim olduğu tarihe kadar üzerinde taşıdığı anlaşıldığında sanığın ayrıca 6136 sayılı Yasa'ya muhalif silah taşımak suçundan mahkûmiyetine karar verilmiştir. Her ne kadar sanık ... mudafiince; mağdur sanık ...'ta tek bir ateşli silah yaralamasının bulunduğu, bu tek yaralanma nedeni ile sanık ... ve ...'in sorumlu tutulamayacağı belirtilmiş ise de olay sonrası Toyota Hastanesince düzenlenen rapor ve CD görüntüleri nazara alındığında sanık müdafiinin savunmasına itibar edilmemiş, sanıklar ... ve ...'in mağdur ...'un ayağına doğru ateş etmeleri neticesi mağdurun ayağında meydana gelen ve kemik kırığına neden olan yaralanma nedeni ile sanıkların birlikte sorumlu oldukları kanaatine varılarak her iki sanığın da cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Yine sanıklar ... ve ...'in mağdur ...'ı yaralaması eylemi nedeni ile TCK'nın 86/1, 86/3-e, 87/1-a-son maddeleri gereğince cezalandırılması yoluna gidilmiştir. Yargıtay 3. Ceza Dairesinin benzer içtihatlarında nitelikli yaralamaya ilişkin verilen cezadan TCK'nun 87/1. maddesine göre artırım yapılması ile yetinilmesi gerektiği, ayrıca 87/3 maddesinden artırım yapılmasının fazla ceza tayini olacağı belirtildiğinden emsal alınan kararlar gereği sanıkların cezalarından 87/3. maddesi gereğince ayrıca artırım yapılmamıştır. Sanıklar ... ve ... müdafii olayda TCK'nın 25. ve 27. maddelerinin uygulanması gerektiğini belirtmiş ise de; dosya içinde mevcut CD incelendiğinde sanıklar ... ile sanığın yanında çalışan diğer sanıkların olay yerine 3 araçla giriş yaptıkları, o sırada otelin kapısında beklemekte olan mağdur sanık ... ve arkadaşlarının yanına geldikleri ve mağdur sanık ...'tan kaynaklanan herhangi bir haksız hareket olmadığı hâlde sanık ...'in mağdur ...'a saldırdığı anlaşıldığından TCK'nun 25, 27 ve 29. madde hükümleri uygulanmamıştır. Sanıklar ... ve ... savunmalarında Güral Otele gittiklerinde kapı önünde bulunan mağdur sanıkların kendilerine 'Pis PKK'lılar yine mi siz geldiniz, burada ne işiniz var.' dediklerini beyan etmişler ise de; bu beyanın olay yerinde bulunan ve haklarında ihaleye fesat karıştırmak suçundan kamu davası açılan sanıklarca ve o sırada olay yerinde güvenlik görevlisi olarak çalışan tanıklarca doğrulanmadığı tespit edildiğinden sanıkların bu yöndeki savunmalarına itibar edilmemiştir. Sanık ... grubu ile mağdur sanık ... arasında meydana gelen tartışma ve arbedede sanık ... ve yanında bulunan çalışanlarının mağdur sanık ...'a saldırdıkları sırada babasının darp edildiğini gören mağdur sanık ...'nın aracına yöneldiği, aracında bulunan silahı alarak olay yerinde bulunan mağdur sanık ... ...'i yaraladığı, mağdur sanık ...'nın eylemini sanık ... ile yanında çalışan sanıklar ..., ... ..., Aziz İhsan Aktaş, Süleyman Çeken'in eylemleri neticesi kapıldığı haksız tahrikin etkisi altında işlediği anlaşılmakla mağdur sanık ... hakkında haksız tahrike ilişkin hükümler uygulanmıştır. Sanıklar ... ve ... müdafiilerince mağdur sanık ...'nın ayağının baştan itibaren aksadığını, yaralanma neticesi herhangi bir uzuv zayıflamasının olmadığını beyan etmişler ise de; mağdurun yaralanma neticesi duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasının olup olmadığının tespiti için mağdur ATK 2. İhtisas Dairesine sevk edilmiş, ATK 2. İhtisas Kurulunun yaptığı muayene ve inceleme sonrası düzenlediği raporda olay nedeni ile mağdur sanık ...'ın organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına neden olduğu bildirilmiş, bu rapor dosya kapsamına ve oluşa uygun görülmekle hükme esas alınmıştır. ..." şeklinde açıklandığı, Sanık ... müdafiinin 27.02.2013 tarihli dilekçesinde; sanık hakkında 6136 sayılı Kanun'a aykırılık ve mağdur ... ile inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçlarından Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 31.03.2011 tarih ve 78-68 sayı ile mahkûmiyet hükmü verildiği ve bu hükümlerin temyiz inceleme sonucunda kesinleştiği belirtildikten sonra; "Somut olayda dava dosyası içerisinde bulunan, olayın gerçekleştiği Sapanca İlçesi Güral Otel'e ait güvenlik kamerası görüntülerinin, gerek soruşturma aşamasındaki görüntü tespit tutanağında, gerekse de yargılama esnasında alınan 06.01.2010 tarihli Adli Tıp Kurumu raporunda maddi gerçeğe aykırı olarak ihmali bir davranışla düzenlenmiş olması sebebi ile hükümlü hakkında yanlış ceza tayinine gidilmiş olup ekte sunulan görüntüler ve Uzman Bilirkişi ... tarafından düzenlenen rapor birlikte ele alındığında hükümlü müvekkilin müşteki ...'a karşı silahlı yaralama eyleminde bulunmadığı ortaya çıkacaktır. 1-) 5271 sayılı Yasa'nın 311. maddesinde, kesinleşmiş bir hükümle sonuçlanan davada hangi hallerde yargılamanın yenilenebileceği tahdidi olarak açıkça ifade edilmiştir. Anılan kanun yolu olağan üstü bir kanun yolu olup yasa koyucu yerel mahkeme aşaması ve temyiz incelemesinde gözden kaçabilecek ve yargılamanın esasını etkileyecek, yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmali ile gerçek dışı tanıklıkta bulunduğu veya oy verdiği anlaşılması durumunda hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi imkânını sağlaması gerektiği açıkça ifade etmektedir. 2-) Sayın Mahkemece Adli Tıp Raporu ve tespit tutanağı hükme esas alınmış, ...'a karşı sanık ...'in eylemi olmamasına, azmettirici, asli veya feri fail olarak nitelendirilmemesine rağmen sayın Mahkemece maddi gerçekliğin aksine asli fail olarak nitelendirilmiş ve neticeden 2 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmıştır. Müşteki ... ifadesinde özetle 'Kendisini Bülent'in arkasından gelen tanımadığı bir şahsın yaraladığını' beyan etmektedir. Sanık ... ifadesinde özete 'İsmini sonradan ... olarak öğrendiği kişinin ayaklarına 2-3 el ateş ettiğini' beyan etmektedir. Adli Tıp Kurumu Koceli Şube Müdürlüğünce 29/01/2009 tarihinde düzenlenen raporda özette '...'ın sağ ayak kemik sırtında ateşli silah yaralanmasına bağlı bir adet mermi giriş ve çıkış deliğinin mevcut olduğu' tespit edilmiştir. 3-) Sayın bilirkişi raporunda mukayese fotoğraflarda 1 numarada yer alan müvekkil hakkında, görüntülerin 3.04 saniyesinde ilk atışı yapan ve yaralama olayını gerçekleştiren kişi olarak bahsedilmektedir. Bu durumun maddi gerçeğe aykırı olduğu, ilk atışı yapan ...'ın beyanı ile dahi ortaya çıkmaktadır. Bilirkişi raporu sonucu sayın Mahkeme yanılgıya düşmüş ayağında bir adet yara olan ...'a iki kişinin ayrı ayrı ateş ettiği gerekçesi ile her iki kişiye de ayrı ayı ceza tayinine gidilmiştir. Anılan bu cezanın maddi gerçekliğe uymadığı gibi, vicdanen de adaleti tesis etmediği sabittir. Sağlıklı bir inceleme sonucunda müvekkilin Turgut'a karşı eyleminin bulunmadığı ortaya çıkacaktır. 4-) Somut olayda müşteki-sanık ...'nın gerek sağ gerekse de sol uyluk tarafından yaralandığı, bu atışlardan birinin ... birisinin ise Bülent tarafından yapıldığı sabittir. Adli Tıp Kurumunca hangi atışın kemik kırığına sebebiyet verdiği tespit edilebilecekken bu durum ihmal edilmiş, sayın Mahkemece Yargıtay içtihatlarına aykırı bir şekilde her iki sanığa da ayrı ayrı nitelikli halden ceza tayinine gidilmiştir. 5-) Her türlü yargılamanın amacı maddi gerçeğe ulaşmak, hakkaniyet ve kamu vicdanına uygun bir karar vermektir. Doktrinde hüküm veren hâkim veya heyetinde nihayetinde insan olarak hata yapabileceği, bu hatanın olağan yolla bazen düzelmesine rağmen bazen de hatalı mahkûmiyet kararlarının kesinleşebileceği, bu hataların giderilebilmesi açısından hükümlülere olağanüstü kanun yollarına başvurabilmeleri imkânı tanınması evrensel hukuk ilkesi olarak kabul edilmektedir. Hukuk devletinde her bireyin hukuka ve hükmü veren mahkemeye saygısı adalet duygusundan ve adil yargılamaya olan inançlarında kaynaklanmaktadır. 7-) Somut olayda bir yaralanmaya karşı iki kişiye ayrı ayrı ceza tayini gerek cezaların şahsiliği ilkesine gerekse de maddi gerçekliği aykırı bir karardır, yine eksik inceleme sonucu tespiti mümkün bir kırığa yol açan eylemin tespit edilememesi de sanıklar açısından mağduriyete yol açmaktadır. Sayın heyetinizce ekte sunulan görüntünün incelenmesi sonucunda somut olayda maddi gerçeğe uymayan bir ceza tayin edildiği ve bu cezaya gerekçe olarakta ihmal sonucu düzenlenen raporun esas alındığı anlaşılacaktır. Sonuç ve istem: Yukarıda arz ve izah edilen ve resen göz önüne alınacak sebeplerden ötürü, a-) Hükümlü ... hakkındaki infazın uygun görülecek şekilde durdurulmasına, b-) Yargılamanın yenilenmesi talebimizin kabulü ile duruşmanın açılmasına karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim." şeklindeki gerekçe ile yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulduğu, Sanık ... müdafi tarafından adli ses ve görüntü analiz uzmanı olan ...'e düzenlettirilen ve yargılamanın yenilenmesi talebine esas olan 21.01.2013 tarihli raporda; Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesince düzenlenen 06.01.2010 tarihli ve 9626 sayılı raporda görüntünün 03.04'üncü dakikasında ilk olarak silahı ateşleyen ve yaralama olayını gerçekleştiren kişinin sanık olduğu tespit edilse de bu tespitin doğru olmadığının, ilk atışın kaydın 03.04'üncü dakikasında mağdur ... tarafından ... isimli şahsa; ikinci ve üçüncü atışların kaydın 03.14 ve 03.15'inci dakikalarında inceleme dışı sanık ... tarafından inceleme dışı mağdur ...'a; dördüncü atışın kaydın 03.20'nci dakikasında sanık tarafından mağdur ...'ya; beşinci atışın kaydın 03.22'nci dakikasında inceleme dışı sanık ... tarafından mağdur ...'ya yönelik olarak yapıldığının, dördüncü ve beşinci atışların mağdur ...'nın ayağına doğru (2sn farkla) sanık ve inceleme dışı sanık ... tarafından yapılmış olduğunun, ancak kimin tarafından hangi ayağa ateş edildiğinin tespitini yapmanın mümkün olmadığının belirtildiği, Adli Tıp Kurumu Fizik İhtisas Dairesi Ses ve Görüntü İnceleme Şubesi tarafından düzenlenen 03.02.2016 tarihli ve 1179-163 sayılı rapor ile ekinde yer alan mukayeseye konu fotoğraflara göre; olay sırasında mağdur ...'nın elinden silahını alan şahsın "1 no.lu şahıs", gri takım elbiseli olup mağdur ... ile inceleme dışı mağdur ...'a ateş eden şahsın "2 no.lu şahıs", olay sırasında ilk ateş eden şahsın ise "3 no.lu şahıs" olarak numaralandırılmasından sonra, inceleme konusu görüntü dosyalarının kayıt kalitesi ve çözünürlüğünün (görüntüyü oluşturan piksel sayısının) düşük olduğu, kişilerin güvenlik kamerasına uygun pozisyon ve yakınlıkta bulunmadığı, aydınlatmanın elverişli olmadığı, kişilerin yüzüne ait karakteristik yüz hat ve yapılarını (genel yüz ve kafa anatomisi ile alın, kaş, göz, burun, kulak, dudak, çene ve benzeri yapıların) temsil eden görsel bilginin yeterli düzeyde olmadığı, postür ve genel beden yapısı yönlerinden benzerlikler görüldüğü belirtildikten sonra; "1 no.lu şahsa" ait görüntü örnekleri ile sanık ...'e ait görüntü örneklerinin; "2 no.lu şahsa" ait görüntü örnekleri ile inceleme dışı sanık ...'e ait görüntü örneklerinin; "3 no.lu şahsa" ait görüntü örnekleri ile mağdur ...'ya ait görüntü örneklerinin mukayeselerinin; "İnceleme konusu medyalardaki analizi yapılan görüntü örnekleri, mukayese konusu görüntü örnekleriyle kısmı benzerlikler göstermekle birlikte karar vermek için yetersizdir(0+)*" şeklinde değerlendirildiği, "clip20081014085240.avi" isimli videonun 03.04'üncü dakikasinda 3 no.lu şahıs tarafından atış yapıldığı, 03.14, 03.15 ve 03.22'nci dakikalarında 2 no.lu şahıs tarafindan atış yapıldığı, 03.20 nci dakikasinda da 1 no.lu şahıs tarafından atış yapıldığı hususlarının tespit edildiği, CD'ler arasında saniye veya salise farkı olup olmadığı hususuyla ilgili yapılan incelemelerde, mevcut CD'lerdeki aynı isimli görüntü dosyalarının birbirlerinin kopyası oldukları ve aralarında bir fark bulunmadığı, Anlaşılmıştır. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Öğretide Ön Soruna İlişkin Görüşler CMK'nın "Hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenleri" başlıklı 311. maddesi uygulama tarihi itibarıyla; "(1) Kesinleşen bir hükümle sonuçlanmış bir dava, aşağıda yazılı hâllerde hükümlü lehine olarak yargılamanın yenilenmesi yoluyla tekrar görülür. a) Duruşmada kullanılan ve hükmü etkileyen bir belgenin sahteliği anlaşılırsa. b) Yemin verilerek dinlenmiş olan bir tanık veya bilirkişinin hükmü etkileyecek biçimde hükümlü aleyhine kasıt veya ihmal ile gerçek dışı tanıklıkta bulunduğu veya oy verdiği anlaşılırsa. c) Hükme katılmış olan hâkimlerden biri, hükümlünün neden olduğu kusur dışında, aleyhine ceza kovuşturmasını veya bir ceza ile mahkûmiyetini gerektirecek biçimde görevlerini yapmada kusur etmiş ise. d) Ceza hükmü hukuk mahkemesinin bir hükmüne dayandırılmış olup da bu hüküm kesinleşmiş diğer bir hüküm ile ortadan kaldırılmış ise. e) Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunlar yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkûm edilmesini gerektirecek nitelikte olursa. f) Ceza hükmünün, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin veya eki protokollerin ihlâli suretiyle verildiğinin ve hükmün bu aykırılığa dayandığının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararıyla tespit edilmiş olması. Bu hâlde yargılamanın yenilenmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının kesinleştiği tarihten itibaren bir yıl içinde istenebilir. (2) Birinci fıkranın (f) bendi hükümleri, 4.2.2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kesinleşmiş kararları ile, 4.2.2003 tarihinden sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvurular üzerine verilecek kararlar hakkında uygulanır." şeklinde düzenlenmiştir. Bu maddede hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenlerine yer verilmiş ve bunlar sınırlı biçimde sayılmıştır. Bunun dışındaki nedenlerle hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesinin istenilmesi mümkün değildir. Kamu düzeninin sağlanması, davaların bir noktada sona ermesi sonucunu, yani kesin hükmü doğurmuştur. Kesin hükümle birlikte artık yargılamaya konu sorun çözülerek, maddi gerçeğe ulaşıldığından kesin hükümle sonuçlanmış bir ihtilaf kural olarak yeniden yargılama konusu yapılamayacaktır. Bununla birlikte bir yargılama faaliyeti sonucu verilen kesin hükümde adli hataların yapılması da mümkündür. Hükmün kesinleşmesinden sonra ortaya çıkan maddi olaylar kesin hükmün maddi gerçeği yansıttığı kabulünü ve kesin hükmün ispatla ilgili temellerini sarsabilecektir. Bu durumda, bir yanda kesin hüküm, diğer yanda ise adli hatanın düzeltilmesi zorunluluğu söz konusu olacaktır. Bu iki değerden birinin tamamen göz ardı edilmesi mümkün olmadığından kanun koyucu maddi temelleri sarsılmış kesin hükümden fedakarlık yapmak zorunda kalmış ve bunun şartlarını belirlemiştir. Bu açıdan yargılamanın yenilenmesi kesin hükmün dokunulmazlığının istisnasını oluşturmaktadır. Kesinleşen hükmün, maddi gerçeğe uymadığına ilişkin kanunda belirtilen şartları taşıyan taleplerin değerlendirilmesi ve yapılacak değerlendirme sonucunda şartların oluşması hâlinde kesinleşen hükmün düzeltilmesi gerekmektedir. İşte bu nedenlerle kanun koyucu bu sorunu çözebilmek için yargılamanın yenilenmesi müessesesinin şartlarını ayrıntılı olarak düzenlemek suretiyle ihdas etmiştir. Yargılamanın yenilenmesi ancak kesinleşmiş hükümlerde başvurulacak bir yol olup hukuki niteliği itibarıyla CMK'nın sistematiği, düzenleniş şekli ve düzenlendiği yer dikkate alındığında tereddütsüz olağanüstü bir kanun yoludur. Yargılamanın yenilenmesindeki amaç, kanunda istisnai ve sınırlı olarak sayılan hâllerin gerçekleşmesi durumunda gerçeğin araştırılması, böylece toplum ve sanığın menfaatinin korunması olduğundan, kesin hükme yönelik olarak ileri sürülen ve gerekli şartları taşımayan her türlü yenilenme talebinin dikkate alınması da söz konusu olmayacaktır. Bu açıklamalar ışığında yargılamanın yenilenmesini; kanunda sınırlı şekilde sayılan yargılamanın yenilenmesi nedenlerinin en az birisine dayalı olarak kesinleşmiş bir hükümde adli hata bulunduğu iddiasıyla kural olarak hükmü veren mahkemeye başvurulmasıyla başlayan, hükmü veren hâkimin katılımı olmaksızın, mahkemece başvurunun şekil ve esas açısından kabulüne karar verilmesi hâlinde devam edilerek hükme konu sanık ve fiil hakkında yeniden kovuşturma yapılmasına imkân sağlayan, olağanüstü bir kanun yolu olarak tanımlamak mümkündür. Yargılamanın yenilenmesi, mutlaka istek üzerine yapılabilecek, davasız yargılama olmaz ilkesinin doğal sonucu olarak mahkemece resen yargılamanın yenilenmesi yoluna gidilmesi mümkün olmayacaktır. Hükmün infaz edilmiş olması veya hükümlünün ölümü de yargılamanın yenilenmesine engel teşkil etmeyecektir. Yargılamanın yenilenmesi başvurusu kural olarak herhangi bir süre sınırlamasına tâbi tutulmamış olup talep hükmü veren mahkemeye yapılmalıdır. Yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulması kesinleşen hükmün infazını kendiliğinden etkilemeyecek, ancak mahkemenin infazın geri bırakılmasına ya da durdurulmasına karar vermesi mümkün olabilecektir. Yargılamanın yenilenebilmesi için hükümde önemli bir adli hatanın yapılmış olması gereklidir. Yargılamanın yenilenmesini gerektiren bu hata, hükümlünün lehine ya da aleyhine olarak yapılmış olabileceğinden hukukumuzda yargılamanın yenilenmesi hem hükümlünün lehine hem de aleyhine olarak başvurulabilecek bir kanun yolu olarak düzenlenmiştir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulması bakımından yargılamanın yenilenmesi nedenlerinden olan ve CMK'nın 311. maddesinde hüküm altına alınan yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulması hâli üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır. Delil; ceza muhakemesinin konusu olan olayda maddi gerçeğe ulaşmak amacıyla kullanılan ispat aracı olup ceza muhakemesi hukukunda delil serbestisi ilkesi gereği akılcı ve gerçekçi olmak ve hukuka aykırı bulunmamak şartıyla her beyan, belge veya belirti, delil olarak kabul edilebilecektir. Olay ise, doğrudan doğruya veya dolayısıyla muhakeme hukuku içinde ispat vasıtası olarak kabul edilen, diğer bir anlatımla doğrudan veya dolaylı olarak ispat aracı olarak kullanılabilecek ve yargılama sonucunu etkileyecek olgulardır. Delil ve olayların, yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul edilebilmesi için yeni olması gerekmektedir. Hükmü veren mahkemeye bildirilmemesi sebebiyle, hükümde dikkate alınmamış olan her olay ve delil hükümlü tarafından bilinip bilinmemesi önemli olmaksızın yeni olarak nitelendirilmektedir. Olay ya da delilin yeniliği, olayın kesin hükümden sonra meydana gelmiş olmasıyla değil, kesinleşmiş olan hükmün verilmesi sırasında değerlendirilip değerlendirilmediği ile bağlantılıdır. Kesin hükümden önce meydana gelen ancak mahkemenin bilgisine sunulmayan ya da mahkeme tarafından değerlendirilmeyen deliller ve olaylar da yeni sayılmalıdır. Bu doğrultuda hükmü veren mahkemeye bildirilmediğinden yargılama yapılırken değerlendirilemeyen her türlü olgu ve delil de yeni sayılmaktadır. Daha önceden mahkemeye bildirilen ancak mahkeme tarafından değerlendirilerek inandırıcı bulunmadığı için dikkate alınmayan delil ve olgular yeni değildir. Buradaki yenilikten anlaşılması gereken taraf bakımından değil, mahkeme bakımından olay ya da delilin yeni olmasıdır. Mahkemece bilinmeyen, incelenmeyen, yargılama konusu yapılmayan ve bu nedenle değerlendirilmeyen deliller yeni delil veya olay kapsamındadır. Yenilik açısından önemli olan delil vasfına sahip olacak biçimde içerikteki yeniliktir. Bu nedenle hükümlünün bildiği veya bilmesi gereken bir olay veya delil, mahkemece bilinmiyorsa veya öğrenilmekle birlikte değerlendirilmemişse yargılamanın yenilenmesi nedeni olabilecektir. Yeni olay ya da delilin yargılamanın yenilenmesi sebebi olması için aynı zamanda önemli de olması gerekmektedir. Diğer bir ifade ile yeni deliller ve olaylar ortaya konulduklarında tek başlarına ya da önceden sunulan delillerle birlikte değerlendirildiğinde sanığın beraatini veya daha hafif bir ceza uygulanmasını gerektirecek nitelikte olmalıdır. Yargılanmanın yenilenmesi talebinin kabule şayan olup olmadığı konusunda şekil şartının yerine getirilmesi yeterli olmayıp ikame olunan olay ve delillerin önceden ileri sürülmeyen ve tamamen yeni nitelik taşıyan yapıda olması ve tek başına veya diğer deliller birlikte incelendiğinde hükümlü lehine değerlendirmeye ve önceki hükmü değiştirmeye mahkemeyi yönlendirecek ciddiyette bulunması gerekmektedir. Bu özelliği taşımayan iddialarla, sırf şekli unsurların yeterliliğinden bahisle yargılamanın yenilenmesinde delil toplamaya ya da bu safha aşılarak duruşmalı incelemeye yönelmek kanun koyucunun amacıyla ve olağanüstü kanun yolu olan yargılamanın yenilenmesinin yapısıyla uyuşmamaktadır. Diğer bir ifade ile yargılamanın yenilenmesi talebinin kabul edilebilmesi için kesin hükümden dönülmesini gerektirecek, duruşma açılmasını haklı ve gerekli kılıcak ciddiyette yeni delil ve olayların ortaya konulması zorunludur. Buna göre, yargılama aşamasında yerel mahkemece temas edilen, bilgi sahibi olunan, incelenen ve hüküm verilirken gözönüne alınan, temyiz aşamasında da Özel Dairece incelenip değerlendirilen bir delile ilişkin olarak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunmak mümkün olmadığı gibi, bu tür nedenlere dayalı olarak yapılan taleplerin de kabul edilmemesi gerekmektedir. Bu nedenle, gerek ilk derece yargılamasında gerekse temyiz aşamasında ileri sürülen, yargılama makamlarının bilgi sahibi olduğu, suçun sübutu ve nitelendirmesi bakımından göz önüne alınan, bu şekilde aşamalarda değerlendirilen olay ve delillere dayalı olarak yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulması durumunda, CMK'nın 318. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca mahkemece yargılanmanın yenilenmesi talebinin kabule değer olmadığına karar verilmesi gerekmektedir. Nitekim CGK'nın 05.06.1995 tarihli ve 164-190 sayılı kararında; "Yargılanmanın yenilenmesi bakımından yeni delil ve vakıanın varlığından bahsedebilmek için delil ve olayın daha önce mahkemeye sunulmamış, mahkemenin bilgisi dışında kalmış, yalnız başına veya diğer delillerle birlikte sonuca etkili olması gerekmektedir. Bu nitelikleri taşımayan delil veya olaylara 'yeni delil ve olay' niteliği yüklenemez.", 15.10.1990 tarihli ve 214-236 sayılı kararında; "Yargı kararının verildiği tarihte, mahkemece bilinmeyen ve mahkûmiyet hükmü kurulurken değerlendirme dışı tutulan yeni delil veya yeni olay diye tanımlanabilecek yeni bir durum ortaya çıkmadığından, önceki hükmün tasdikine ilişkin yerel mahkeme kararı ile bu hükmü onayan Özel Daire kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.", 01.10.1990 tarihli ve 190-212 sayılı kararında; "Yerel mahkeme yargılamanın yenilenmesi davası sırasında, sanığın ileri sürdüğü hususlarda gösterdiği tanıkları dinlemiş, bu tanıkların tümü de sanığın ileri sürdüğü hususları doğrular nitelikte anlatımda bulunmuşlardır. O halde sanığın dilekçesinde ileri sürdüğü hususların doğruluğu kanıtlandığına göre, bu hususların yargılamanın yenilenmesi davasına konu, yargı kararının verildiği tarihte, yargılama heyetinin bilmediği delil veya olay diye tanımlayabileceğimiz yeni delil veya yeni olay olup olmadığına bakılmalı, bu soruya bulunacak cevap olumlu olduğu takdirde, hükümlünün beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren yasa hükmünün uygulanmasını gerektirip gerektirmediğini saptamak gerekecektir.", 27.05.1985 tarihli ve 72-306 sayılı kararında ise; "Öğreti ve uygulamada kabul olunduğu üzere 'yeni vakıa ve delil', evvelce yargıya sunulmamış olan onun bilgisi dışında kalmış olan delildir." sonucuna ulaşılmıştır. Öğretide de; "Yeni vakıa, yahut yeni delil mahkemece bilinmeyen yani mahkemenin hüküm verdiği esnada vakıf olmadığı vakıa yahut delil demektir. Yenilik, vakıa veya delilin vukuu zamanına, yani kronolojik bir esasa göre değil, mahkemece bilinmiş olup olmadığına göre tâyin edilir." (Baha Kantar, Ceza Muhakemeleri Usulü Üçüncü Kitap Kanun Yolları, Ankara, 1953, s. 411), "Muhakemenin yenilenmesi için sebep olarak gösterilen vakıa veya delillerin 'yeni' olması şarttır. Hükümlünün bildiği veya bilmesi lâzım geldiği bir vakıa veya delil, mahkemece malûm değil ise, yenilenme sebebi olabilir." (Faruk Erem, Muhakemenin Yenilenmesi Hakkında Genel Bilgiler, AÜHFD, S. 1-4, C.19, Ankara, 1962, s. 25), "Muhakemenin iadesi sebebi olabilmesi için dermeyan edilen vakıaların veya delillerin yeni olması gerekir. Yeni demek, hüküm tesis olunduğu zaman mahkemece bilinmeyen ve failin kusurluluğunu tesbitte tesir icra edebilen ve ilk hüküm tesisinde hiç nazara alınmamış bulunan hususlardır. Bir vakıa veya delil hüküm tesisi zamanında fail tarafından bilinse, fakat mahkemeye ikâme edilmemiş olsa ve bu sebeple de hükümde değerlendirilmemiş veya hükme tesir etmemiş olsa, bu iadei muhakeme sebebi olabilecektir; zira, bahis konusu olan yenilik fail bakımından değil mahkeme bakımından aranmalıdır." (Ayhan Önder, Ceza Muhakemesi Usulü Hukukunda Yeni Vakalar ve Yeni Deliller Sebebiyle Muhakemenin İadesi, İÜHFM, C. 31, No: 1-4, İstanbul 1966, s. 63), "Hükmü veren mahkemede bildirilmemiş veya bildirilememiş ve bu sebeple hükümde nazara alınmamış olan her türlü vakıa ve deliller, mahkûm tarafından bilinip bilinmemelerinin bir ehemmiyeti olmaksızın yeni sayılırlar. Yani yenilik taraf bakımından değil, mahkeme bakımındandır. Delil ve vakıaların evvelki duruşmada dermeyan edilmemiş ve neticede mahkemenin malûmatı dışında kalmış olmaları yeni kabul edilmeleri için yeterlidir. Evvelki duruşmada dermeyan edilmiş fakat mahkemece inandırıcı görülmeyerek nazara alınmamış delil ve vakıalar 'yeni' sayılmazlar." (Eralp Özgen, Ceza Muhakemesinin Yenilenmesi, Ankara, 1968, s. 95), "Yargılaşan kararın verildiği tarihte hakimin bilmediği delil veya olay diye tarif edebileceğimiz yeni delil veya olayın yenileme sebebi olabilmesi için yalnız başına veya eskilerle birlikte nazara alındığında hükümlünün beraatini veya daha hafif bir cezayı havi kanun hükmünün, yani sonuç cezanın tayininde kullanılması takdire bırakılmayıp, kanun gereği olan normların uygulanması ile mahkum olmasını gerektirecek nitelikte olması gerekir." (Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi, 18. Bası, İstanbul, 2010, s. 1493), "Şüphesiz muhakemenin iadesi için ileri sürülen delil veya vakıanın yeni olması gerekir. Buradaki 'yenilik'ten kasıt, daha önce bilinmeyen, bildirilmemiş veya sonradan ortaya çıkan delil veya olay olabileceği gibi, bir tarafça bilinmekle birlikte mahkemece bilinmeyen veya mahkemeye ismen bildirilmekle birlikte incelenmemiş, üzerinde delil veya olay muhakemesi yapılmamış, kısaca hiç dikkate alınıp değerlendirilmemiş hususlar da olabilir. Çünkü buradaki 'yenilik', taraf bakımından değil, mahkeme bakımındandır. Dermeyan edilmeyip, sadece kendisinden bahsedilerek hiçbir şekilde dikkate alınmayan ve inceleme dışı tutulan delil ve olay arasında fark bulunmamaktadır. Bunlar da kendileri dikkate alınmadan yapılan yargılama açısından 'yenilik' vasıflarını yitirmeyip sürdürürler." (Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, C. 2, 8. Baskı, Ankara, 2013, s. 494), "Yeni delil, mahkemeye sunulmamış, sunulsa bile mahkemece irdelenmemiş, dikkate alınmamış delildir. Bununla birlikte delil irdelenmiş ancak hükme esas alınmamış ise yeni değildir. Yeni delil aslında önceki hükmün yanlış olduğunu gösteren delildir. Buna göre fiil hakkında mahkemenin verdiği karar hukuksal dayanağını kaybediyor veya eski ispat olgusunda şüphe doğuruyorsa, bunu ortaya koyan vakıa ve/veya delil, yeni vakıa ve delildir." (Veli Özer Özbek-... Nihat Kanbur-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, 4. Baskı, Ankara, 2012, s. 806), "Hükmü veren mahkemeye bildirilmediği için hüküm kurulurken dikkate alınmamış her türlü olgu ve deliller yeni sayılır. Daha önceden mahkemeye bildirilen, ancak mahkemece inandırıcı bulunmadığı için dikkate alınmayan delil veya olgular yeni sayılmaz." (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 10. Bası, İstanbul, 2013, s. 793), "Muhakemenin yenilenmesi nedeninin oluşması için olay ve delilin yeni olması gerekmektedir. Kanun koyucu burada yeni kelimesini, oluş tarihinden itibaren çok zaman geçmemiş anlamında değil, daha önce söylenmemiş, görülmemiş, gösterilmemiş, düşünülmemiş anlamında kullanmıştır. Bu nedenle delilin yeni sayılması için ceza muhakemesi sırasında mahkemece varlığının bilinmemesi veya bilindiği halde olay yada delile ulaşılmaması gerekir." (Ahu Karakurt, Ceza Muhakemesi Hukukunda Muhakemenin Yenilenmesi, Ankara, 2009, s. 111), "Mahkemece yargılama sırasında bilinmeyen, bilindiği halde ulaşılamayan ve bu nedenle de kısmen veya tamamen hükmün kurulmasında dikkate alınmamış olan delil yeni delildir." (İlhan Akbulut, Ceza Muhakemesi Usulü Hukukunda Muhakemenin İadesi, İstanbul Barosu Dergisi, Cilt 78, 2004/4, s. 1559), "Yeni olaylar veya yeni deliller ortaya konulup da bunların yalnız başına veya önceden sunulan delillerle birlikte göz önüne alındıklarında sanığın beraatini veya daha hafif bir cezayı içeren kanun hükmünün uygulanması ile mahkum edilmesini gerektirecek nitelikte olması yargılamanın lehe yenilenme nedenidir." (Sevi Bakım, Ceza Muhakemesi Hukukunda Yargılamanın Yenilenmesi, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Özel Sayı, Prof. Dr. Nur Centel'e Armağan, İstanbul, 2013, s. 933) şeklinde görüşlere yer verilmiştir. Diğer taraftan yargılamanın yenilenmesi talebinde bulunulması üzerine uygulanacak usul işlemleri diğer olağanüstü kanun yollarına göre daha ayrıntılı bir şekilde CMK'nın 318-323. maddelerinde düzenlenmiştir. Yargılamanın yenilenmesi istemi hükmü veren mahkemeye yapılır. Bu mahkeme istemin kabule değer olup olmadığına duruşma yapmaksızın karar verir. Kanun'da belirlenen şekilde yapılmadığının veya yargılamanın yenilenmesini gerektirecek yasal hiçbir neden gösterilmediğinin veya bunu doğrulayacak delillerin açıklanmadığının tespiti hâlinde bu istem kabule değer görülmeyerek reddedilecek, aksi hâlde istemin kabule değer olduğuna karar verilip yargılamanın yenilenmesi istemi, bir diyecekleri varsa yedi gün içinde bildirmeleri için Cumhuriyet savcısı ve ilgili tarafa tebliğ edilecektir. Tebliğ aşamasından sonra soruşturmaya ilişkin hükümler çerçevesinde delillerin toplanması ve bunların esassız olup olmadıklarının değerlendirilmesi yani bu kanun yolunun ikinci aşamasına geçilecektir. Bu aşamada tanık, bilirkişi dinlenebilir, arama ve elkoyma işlemi, keşif yapılabilir. Sunulan delillerin inandırıcılığını değerlendirmek için mahkeme kendiliğinden uygun gördüğü her türlü delili toplamaya yetkilidir ve bu hususta da soruşturmaya ilişkin hükümler uygulanacaktır. Delillerin toplanması bittikten sonra Cumhuriyet savcısı ve hakkında hüküm kurulmuş olan kişiden yedi günlük süre içinde görüş ve düşüncelerini bildirmeleri istenir. Delil toplama işlemi tamamlanıp ilgililere diyecekleri sorulduktan sonra mahkeme bu delilleri dosya kapsamındaki diğer delillerle değerlendirip esas ilişkin bir karar verecektir. Yargılamanın yenilenmesi isteminde ileri sürülen iddialar, yeterli derecede doğrulanmaz veya 311. maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentleri ile 314. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde yazılı hâllerde işin durumuna göre bunların önce verilmiş olan hükme hiçbir etkisi olmadığı anlaşılırsa, yargılamanın yenilenmesi istemi esassız olması nedeniyle duruşma yapılmaksızın reddedilecek aksi hâlde mahkeme, yargılamanın yenilenmesine ve duruşmanın açılmasına karar verilecektir. İstisnai hâllerde ise inceleme duruşmasız olarak yapılacaktır (CMK m. 322/1-2). Öte yandan, yargılamanın yenilenmesi kararı bir hüküm değildir. Yargılamanın yenilenmesi kararına rağmen hatalı olduğu iddia edilen ilk hüküm hukuki varlığını devam ettirmektedir. Kaldı ki CMK'nın; "Yeniden yapılacak duruşma sonucunda mahkeme, önceki hükmü onaylar veya hükmün iptali ile dava hakkında yeniden hüküm verir." şeklinde düzenlenen 323/1. maddesinden de bu durum açıkça anlaşılmaktadır. CMK'da yargılamanın yenilenmesi durumunda yapılacak duruşmanın usulüne ilişkin bir düzenleme bulunmamaktadır. Ancak bu duruşma önceki duruşmanın devamı niteliğinde değildir. Bu nedenle de duruşmaya ilişkin kanun hükümlerinin tümünün uygulanması gerekmektedir. Bu durum CMK'nın 323. maddesine ilişkin gerekçesinde; "...Yeni duruşma ilkinden ayrı ve bağımsızdır. Mahkeme, gerek eski delillerin takdirinde gerek yeniden delil toplamada ve bunları birlikte değerlendirmede önceki hükümle bağlı değildir. Bu aşamada duruşmaya ilişkin tüm hükümler uygulanmak suretiyle gerçekleştirilir." şeklinde açıklanmıştır. Öte yandan yargılamanın yenilenmesi de olağanüstü bir kanun yolu olduğundan kesin hüküm otoritesinin korunması açısından iade sebebi olarak ileri sürülen hususla bağlı olarak yeniden duruşma yapılması (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 15. Baskı, İstanbul, 2018, s. 913), diğer bir ifade ile yenileme yargılamasının önceki karardaki hukuka aykırılığın ortadan kaldırılması amacıyla sınırlı olması (Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, 12. Baskı, Beta, İstanbul, 2007, s. 577) gerekmektedir. B. Ön Soruna İlişkin Hukuki Nitelendirme Sanığın, 6136 sayılı Kanun'a aykırılık ve mağdur ... ile inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçlarından mahkûmiyetine ilişkin Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı hükümlerin, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 29.11.2012 tarih ve 14052-36569 sayı ile; 6136 sayılı Kanun'a aykırılık ve mağdur ...'ya yönelik kasten yaralama suçları bakımından onanmasına, inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçu bakımından ise hesap hatası nedeniyle düzeltilerek onanmasına karar verildiği, hükümlerin bu şekilde kesinleşmesinden sonra, sanık müdafiinin yargılamanın yenilenmesine ilişkin 27.02.2013 tarihli talebinin Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 26.03.2013 tarih ve 78-68 sayı ile reddedilmesi üzerine bu ek karara hükümlü müdafii tarafından yapılan itirazı inceleyen Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesince 02.04.2013 tarih ve 375 değişik iş sayı ile itirazın reddine karar verildiği, bu karara yönelik olarak Adalet Bakanlığınca 20.06.2013 tarih ve 39880 sayı ile kanun yararına bozma isteminde bulunulması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 03.07.2013 tarih ve 232586 sayı ile anılan kararın mağdur ... ile inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçları bakımından kanun yararına bozulmasının istenmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 26.12.2013 tarih ve 17835-30100 sayı ile; "21.01.2013 tarihli fizik inceleme ve kriminalistik bilim uzmanı raporu ile dosyadaki bilgi ve belgelere göre, yargılamanın yenilenmesi talebi ile sunulan delillerin dosyada mevcut delillerle karşılaştırılarak CD'ler arasında atış anına ilişkin saniye veya salise farkı bulunup bulunmadığı, kullanılan tabancaların marka ve özellikleri ile ateş edenler kesin olarak belirlenerek, tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde red kararı verilmesi," isabetsizliğinden bozulmasına ve müteakip işlemlerin mahkemesince yerine getirilmesine karar verildiği, sanık müdafiinin 24.03.2014 tarihli yargılamanın yenilenmesi ve infazın durdurulması talebi üzerine Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 07.04.2014 tarih ve 78-68 sayı ile talebin kabulü ile mağdur ... ile inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümlerinin infazlarının durdurulmasına, evrakın yeni bir esasa kaydına karar verildiği, bu karar doğrultusunda dosyanın anılan Mahkemenin 2014/150 esasına kaydedildiği, sanık müdafiinin 18.09.2015 tarihli dilekçesi ile 6136 sayılı Kanun'a aykırılık suçuna ilişkin yargılamanın yenilenmesi ile infazının durdurulması talebinin Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince 01.10.2015 tarih ve 78-68 sayı ile kabulüne evrakın yeni bir esasa kaydına karar verilmesi üzerine bu karar doğrultusunda 6136 sayılı Kanun'a aykırılık suçu bakımından dosyanın 2015/343 esas sırasına kaydedildiği, ardından anılan Mahkemenin 23.10.2015 tarihli ve 343-232 sayılı kararı ile de bu davanın, aralarında hukuki ve fiili bağlantı olduğu gerekçesi ile aynı Mahkemenin 2014/150 esas sayılı davası ile birleştirilmesine karar verildiği, Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonucunda 08.11.2016 tarih ve 150-447 sayı ile; sanık hakkında, inceleme dışı mağdur ...'a yönelik kasten yaralama suçundan kurulup Özel Dairece düzeltilerek onanmak suretiyle kesinleşen Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı mahkûmiyet hükmünün CMK'nın 323. maddesinin birinci fıkrası uyarınca iptali ile hükümlünün bu suçtan aynı Kanun'un 223/2-b maddesi uyarınca beraatine; 6136 sayılı Kanun'a aykırılık ve mağdur ...'ya yönelik kasten yaralama suçlarından kurulup Özel Dairece onanmak suretiyle kesinleşen Sakarya 1. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.03.2011 tarihli ve 78-68 sayılı mahkûmiyet hükümlerinin ise iptalini gerektirecek bir neden bulunmadığından CMK'nın 323. maddesinin birinci fıkrası uyarınca onaylanmalarına karar verildiği, onaylama kararlarının sanık müdafii tarafından temyiz edilmeleri üzerine Yargıtay 8. Ceza Dairesince 15.01.2019 tarih ve 10620-563 sayı ile onanmalarına karar verildiği anlaşılan dosyada; Kamu düzeninin sağlanması ve bu bağlamda kesin hüküm otoritesinin korunması amacıyla hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi nedenlerinin CMK'nın 311. maddesinde sınırlı biçimde sayıldığı, bunların dışındaki nedenlerle hükümlü lehine yargılamanın yenilenmesi yoluna başvurulmasının mümkün olmadığı cihetle; 21.01.2013 tarihli bilirkişi raporunda Mahkemenin 31.03.2011 tarihli kararında yer alan kabulden farklı olarak sadece inceleme dışı mağdur ...'un olay sırasında sanık ... tarafından ateşli silahla yaralanmadığının tespit edildiği, bu anlamda yeni delil niteliğinde olan bu rapora istinaden sanığın sadece inceleme dışı mağdur ...'a yönelik eylemi bakımından yargılamanın yenilenmesi talebinin kabul edilmesi ve yeniden yapılacak duruşmanın yenileme sebebi olarak gösterilen hususla bağlı ve önceki karardaki hukuka aykırılığın ortadan kaldırılması amacıyla sınırlı olarak yapılması gerektiği gözetilmeden, geçerli bir yargılamanın yenilenmesi sebebi ileri sürülmeyen, 6136 sayılı Kanun'a aykırılık suçu bakımından Yerel Mahkemece 01.10.2015 tarih ve 78-68 sayı ile; sanığın mağdur ...'ya yönelik kasten yaralama suçu bakımından ise Özel Dairenin 26.12.2013 tarihli ve 17835-30100 sayılı kanun yararına bozma kararı sonrasında Yerel Mahkemece 07.04.2014 tarih ve 78-68 sayı ile yargılamanın yenilenmesine karar verilmiş ise de; yeniden yapılan yargılama sonucunda bu suçlara ilişkin kurulan ilk mahkûmiyet hükümlerinde bir hukuka aykırılık bulunmadığını değerlendiren Yerel Mahkemece verilen onaylama kararlarının sonuç itibarıyla isabetli olduğu değerlendirilmekle, yargılamanın yenilenmesi nedeni dışında kalan ve ilk yargılama sırasında tartışılıp karara bağlanan hususlara yönelik itirazın bu aşamada Ceza Genel Kurulunca incelenmesinin mümkün olmadığı, kaldı ki hukuka aykırı olduğu düşünülüyor ise Özel Dairece verilen 29.11.2012 tarihli karara karşı sanık lehine her zaman olağanüstü itiraz yoluna başvurulabileceği kabulü edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Ulaşılan sonuç karşısında asıl uyuşmazlık konuları değerlendirilmemiştir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.11.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2019/658 E., 2023/449 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
Olası kastla öldürme suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25/1 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/2-d maddeleri uyarınca beraatine ilişkin Bursa 6.
Ceza Genel Kurulu         2019/658 E.  ,  2023/449 K. "İçtihat Metni" YARGITAY DAİRESİ : 1. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza SAYISI : 310-390 I. HUKUKÎ SÜREÇ Olası kastla öldürme suçundan sanığın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25/1 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 223/2-d maddeleri uyarınca beraatine ilişkin Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesince 21.10.2015 tarih ve 27-231 sayı ile kurulan hükmün, Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.05.2018 tarih ve 343-2204 sayı ile; “(...)Sanığın köy muhtarı olarak görev yaptığı, aynı zamanda köy tüzel kişiliğine ait kooperatif işletmesinin de başkanı olduğu, olay tarihinde gece 04.00 sıralarında maktul ve arkadaşlarının araçla bu kooperatife ait markete gelerek hırsızlık eyleminde bulundukları, marketten çeşitli eşyaları çalarak araçlarına yükledikleri, bu esnada sanık ... ve arkadaşları olan tanıklar ... ve ...'in cep telefonuna dükkandaki alarmdan hırsızlık yapıldığı yönünde sinyal geldiği, bunun üzerine dışarıya ilk çıkan tanık ...'ın maktul ve arkadaşlarıyla karşılaştığı, tanık ...'ın maktulün kullanımında olan aracın ön camına odunla vurup camı patlattığı, ardından olay yerine kendine ait araçla giden sanığın maktulün kullanımında olan ve hırsızlık eşyaları ile birlikte olay yerinden kaçmakta olan aracın önüne geçtiği, maktulün kullanımındaki araçla sanığın kullanımındaki araç arasında temas yaşandığı, maktulün araçla kaçmaya devam ettiği, bu esnada kendi aracını durduran sanığın maktulün kullanımındaki aracın arkasından tabancasıyla ateş ettiği, aracın arka camından giren mermi çekirdeğinin maktulün sırt sol kısmına isabet ettiği, maktulde kot kırığı ile birlikte akciğer yaralanması, iç kanama oluştuğu, aldığı yaranın ve diğer tanık ...'in aracıyla maktulün aracının önüne geçmesinin etkisiyle maktulün kullanımındaki aracın yoldan kısmen çıkarak sağa doğru ağaçlık ve telli alana çarpıp durduğu, maktulün araçtan inerek gece karanlığından istifade edip tarlalara doğru bir müddet kaçtığı ve akşam saatlerinde ölü olarak bulunduğunun anlaşıldığı olayda; sanığın eyleminin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunun unsurlarını oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde beraatine karar verilmesi(...)” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. II. DİRENME GEREKÇESİ Bozma üzerine, Yerel Mahkemece 23.10.2018 tarih ve 310-390 sayı ile; "(...)Somut olayda sanığın başkanlığını yaptığı kooperatife gece vakti hırsızlamak amacı ile giren maktülün marketten aldığı eşyaları aracına yükleyerek kaçmaya çalıştığı, mahkememizce dinlenen ve hırsızlık olayına karışan ... adlı tanığın da yüzlerine maske takarak olay yerine gidip, marketten eşyaları çalarak arabalarına yüklediklerini ve kaçmaya çalışırken bu esnada sanık ile arabalarının kesiştiğini ve kaza yaptıklarını beyan ederek sanık savunmalarını doğruladığı, hırsızlık eylemine konu kooperatifte daha önce defalarca hırsızlık yapıldığı, bu durumun engellenemediği ve köy yeri olmasına rağmen kooperatife alarm sistemi takıldığı ve bu durumda da engellenemeyerek suça konu hırsızlık girişiminin gerçekleştiği akabinde alarmın çalışması ve tanık ...'ın ihbarı üzerine; daha öncesinde olay yerinde aynı şekilde hırsızlık vakaları yaşandığı için olay yerine yanında silahı ile gelen sanığın maktülün hırsızladığı mallar ile kaçmasını önlemek ve durdurmak amacı ile maktulün içerisinde bulunduğu araca doğru bir el ateş ettiği, maktül ve araçta bulunan diğer kişiler arasında önceye dayalı bir husumetlerinin bulunmadığı, bu yönde dosyaya yansıyan herhangi bir delilin de bulunmadığı, sanık muhtarın olay yerine gelmesine müteakip önce maktulün kullandığı araç ile kafa kafaya gelerek karşılaştıkları ve maktulün aracıyla sanık muhtarı geçerek kaçmaya devam ettiği ve bunun üzerine sanığın maktule ait aracın arkasından kooperatife ait marketteki mallar kendi hakimiyetlerine yakın bir alanda iken yapılan haksızlığı durdurmak amacı ile sadece bir kez ateş ettiği, sanığın başkaca ateş etmediğinin dosya kapsamına göre sabit olduğu, maktülü birebir görerek hedef almadığı amacının sadece olay yerinden kaçmaya çalışan aracı durdurmak olduğu, maktul hırsızladığı mallar ile sanıktan uzaklaşmakta ise de henüz suçüstü hâlinin devam ettiği ve sanığın hırsızlanan para ve eşyalar sebebiyle ateş ettiği nitekim hırsızlanan eşyalar ve paraların da maktulün kullandığı araçta ele geçirildiğinin de sabit olduğu, sanığın köyün muhtarı ve aynı zamanda hırsızlığa konu kooperatifin de başkanı olduğu, bu hâlde sanığın maktulü tanımaması, yaptığı atışın tek bir atış olması, aynı zamanda bu atışın uzak atışa yakın yaklaşık 40 metrelik bir atış olduğunun 09.10.2014 tarihli bilirkişi raporuyla da bildirilmesi ki bu durumda sanığın da sıradan bir vatandaş olması dikkate alındığında iyi bir atıcının dahi 40 metreden kolayca hedefi hareket hâlindeki bir nesneyi veya insanı tek atışla belirtildiği şekilde gerçekleştirebilmesinin raporda belirtildiği üzere zor olduğu nitekim 09.10.2014 tarihli bilirkişi raporunda; görüş açısından, incelenen dosya kapsamındaki olay yeri fotoğraflarından edinilen bilgiler çerçevesinde; yerin çiseleyen yağmurdan dolayı kaygan olduğu, gece karanlığı ve yağmur dışında maddi olarak bir engelin bulunmadığı, sokak lambasının yanmasına rağmen havanın karanlık olduğu, mevcut karanlıktan dolayı ateş edilen yerden aracın görülebileceği ancak araç içindeki şahısların sayısı ve yerleri ve araç içindeki konumlarının görülemeyeceği ve bu mesafeden(40 metre) tabanca ile yapılan bir atışın araca isabet ettirilebileceği, ancak nişan almak suretiyle bile araç içindeki bir kişi veya herhangi bir şeye isabet oranının olabildiğince düşük olduğunun değerlendirildiği, olay yerindeki mevcut eğim ile yine dosya kapsamına göre atış mesafesi, atış atıklarının dağılımı ve yoğunluğu ile mermi çekirdeğinin maktulün vücudunda meydana getirdiği yuvarlak şekil birlikte değerlendirildiğinde atışın dike yakın açı ile uzak bir atış olduğunun değerlendirildiğinin bildirildiği, bu durumda sanığın öldürme kastıyla hareket ettiğine dair dosya kapsamına uygun bir delilin bulunmadığı ayrıca hırsızlık olayı nedeniyle hırsızlanan para ve eşyaların hırsızlandığı esnada sıcağı sıcağına suçüstü hâlinde ve meşru müdafa amacıyla tek atış yapıldığının mahkememizce sabit olduğu, nitekim atış yapılması akabinde maktulün kaçtığı aracın durması üzerine sanık tarafından maktule başkaca bir atış yapılmaması da çalınan eşyaların çalınmasını engelleme dışında sanığın bir amaç ve kastının bulunmadığının delilidir. Yukarıda anlatılan hususlar bir bütün olarak değerlendirildiğinde ve yukarıda ifade edilen suça konu olaya benzer Yargıtay 1. Ceza Dairesi kararları ışığında sanığın üzerine atılı suçun hukuka uygunluk nedeni olan meşru müdafaa sınırları içerisinde kaldığı düşünülerek Yargıtay bozma ilamına uyulmayarak ve mahkememiz önceki kararında direnilerek mahkememizce oy birliği ile sanığın CMK 223/2-d ve TCK 25/1 maddesi gereğince beraati yönünde hüküm tesis edilmiştir(...)" gerekçesiyle bozma kararına direnilmesine ve sanığın beraatine karar verilmiştir. Direnme kararına konu bu hükmün de Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.10.2019 tarihli ve 23819 sayılı bozma istekli tebliğnamesi ile dosya, 6763 sayılı Kanun'un 36. maddesi ile değişik CMK'nın 307. maddesi uyarınca kararına direnilen daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 25.11.2019 tarih ve 3567-5127 sayı ile direnme kararının yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın maktule yönelik öldürme eylemini, haksız tahrik altında mı yoksa meşru müdafaa koşulları içerisinde mi gerçekleştirdiğinin belirlenmesine yönelik olup ayrıca somut olayda ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın aşılıp aşılmadığının da değerlendirilmesi gerekmektedir. III. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; 29.04.2014 tarihli olay yeri görgü ve tespit tutanağında; Hamamlıkızık köyü kooperatifinin marketi önünde meydana gelen hırsızlık olayı ile ilgili yapılan incelemede, olay yerinde kullanılan bir adet levye, bir adet demir kesme makası ve sanığa ait bir adet 9 mm çapında mermi atar tabancanın ele geçirildiği, hırsızlık şüphelisi şahısların marketin içerisinden iki beyaz çuval içinde çok sayıda sigara ve 134,90 TL madeni para aldıklarının yazılı olduğu, 29.04.2014 tarihli teşhis tutanağında; olay gecesi saat 04.20 civarında kooperatif marketinde meydana gelen hırsızlıkla ilgili olarak kamera görüntülerinde bulunan ve hırsızlığı yapan kot pantolonlu, siyah deri montlu, siyah ayakkabılı ve maskeli şahsın yakalanan tanık ...'la aynı olduğu ve şahsın görüntülerden kendisini doğruladığının müştereken imza altına alındığının belirtildiği, 30.04.2014 tarihli tutanakta; tanık İbrahim ile Bursa E Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumunda yapılan görüşmede; olay günü maktul ve tanık ... ile gece 02.00'da maktul ...’nın evinde buluştuklarını, maktulün temin ettiği aracın çalıntı olduğunu bilmediğini, ardından Hamamlıkızık köyünde bir bakkala girdiklerini, maktulün dışarıda beklediğini, tanık ...ile 10 dakika içinde iki çuval sigara topladıklarını, dışarı çıkıp uzaklaşırken yolun ortasında pala bıyıklı, 35-40 yaşlarında, bir şahsın elindeki sopayla vurduğu aracın ön camının patladığını, maktulün aracın hâkimiyetini kaybettiğini, olay esansında Fiat Doblo ve siyah renkli bir ... aracın kendilerini takip ettiğini, bu araçlardan birine çarptıklarını, kendilerine 3-4 el ateş eden şahsın başının kel olduğunu ve pijama giydiğini, maktulün kullandığı araç tel örgülere çarpınca kendisinin ön koltuğa sıkıştığını, maktul ve tanık Özkan’ın araçtan çıkıp araziye doğru kaçtıklarını ifade ettiğinin yazılı olduğu, 14.05.2014 tarihli uzmanlık raporunda; olay yerinden elde edilen delillerin incelenmesi sonucu, maktulün vücudundan çıkartılan 9 mm çapındaki deforme mermi çekirdeğinin sanıktan elde edilen BJM1102 seri numaralı tetkik konusu tabancadan atıldığının tespit edildiği, 02.06.2014 tarihli uzmanlık raporunda, maktulün üzerinden çıkartılan kıyafetlerin incelenmesi sonucu maktule ait tişört üzerinde bulunan 1 numaralı giriş deliği etrafındaki atış artıklarının dağılımı ve yoğunluğu itibarıyla yapılan atışın uzağa yakın olduğunun değerlendirildiği, 12.06.2014 tarihli otopsi raporunda; cesedin sırtında soldan giren bir adet mermi çekirdeğinin göğüs sol önde adele içerisinde kaldığının, mermi seyrinin arkadan öne hafif aşağıdan yukarıya doğru olduğunun, yaralanmanın müstakilen öldürücü nitelik taşıdığının, sol göğüs önde hematomlu alanın içerisinden elde edilen 9 mm çaplı, sağ devirli, ucu deforme bir adet mermi çekirdeğinin adli emanete alındığının, kişinin alkollü olmadığının veya vücudunda toksik bir madde ile uyuşturucu bulunmadığının, kişinin ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kot kırıkları ile sol akciğer yaralanması ve iç kanama sonucu meydana gelmiş olduğunun belirtildiği, 02.10.2014 tarihli keşif zaptında; tanıklar ... ve ... ile bilirkişi eşliğinde olay yerine keşfe gelindiğinin, tanık ...'ın; aracın tellere dayanarak durduğu yeri görmediğini, kooperatif başkanı araçtan inerken silahın elinde olduğunu, ayağının kaydığını ve silahın birden ateş aldığını beyan ettiğinin, tanık...'nın ise; hırsızların aracının başkanın aracına göre sağdan geçtiğini, kendisinin arabadan inmediğini ve hırsızların aracının, kendisine çarpmamak amacıyla direksiyonunu kırarak tel örgülere saplandığını, bir el silah sesi duyduğunu, ancak bunun araç durduktan önce mi sonra mı gerçekleştiğini hatırlayamadığını, olayın 5-10 saniye içerisinde meydana geldiğini beyan ettiğinin yazılı olduğu, 06.10.2014 tarihli bilirkişi raporunda; mahkemece yapılan keşif ve dosya kapsamındaki delillerden edinilen bilgiye göre sanık ve tanıkların anlatımları kapsamında sanık ile maktulün karşılaştığı yerle maktule ateş edilen yerin uzaklığının yaklaşık 40 metre olduğunun, ateş edilen yer ile aracın durduğu yerin arasındaki eğimin yer yer %8’e yakın olduğunun, olay yerinin yağmurdan dolayı kaygan olduğunun, olayın gece karanlığında gerçekleştiğinin, sokak lambasının yanmasına rağmen havanın karanlık olduğunun, ateş edilen yerden aracın görülebileceği ancak aracın içindekilerin sayısının ve konumlarının görülemeyeceğinin, 40 metrelik bu mesafeden tabanca ile yapılan atışın araca isabet edebileceği ancak nişan almak suretiyle bile araç içindeki bir kişiye veya herhangi bir şeye isabet oranının oldukça düşük olduğunun değerlendirildiği, olay yerindeki mevcut eğim ile atış mesafesi, atış artıklarının dağılımı ile mermi çekirdeğinin maktulün vücudunda meydana getirdiği şekil birlikte değerlendirildiğinde atışın dike yakın bir açı ile uzak atış olduğu kanaatine varıldığının belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Tanık İbrahim Cumhuriyet savcılığında; cezaevinde kolluk tarafından alınan ve yukarıda özetine yer verilen beyanından farklı olarak, aracın camının kırılması sonrasında araçla olay yerinden kaçarlarken muhtarın arkalarından kendilerini durdurmak için ateş ettiğini, ancak ateş edilmeden öncede bir yere çarpmış olmaları nedeniyle o esnada durmuş vaziyette olduklarını, dolayısıyla muhtarın duran araca ateş ettiğini, kendisinin alkol etkisiyle ne yaptığını bilemediğini, Mahkemede; olay günü maktul ve ... isimli biri ile hırsızlık yapmak için gece vakti marketin kilitlerini kırarak içeri girdiklerini, yüzlerinin maskeli olduğunu, eşyayı çaldıktan sonra iri yarı birinin elindeki kalasla aracın ön camına vurduğunu, ardından önlerinde iki arabanın durduğunu, aracı maktulün kullandığını, önlerindeki iki araca çarpmamak için panikleyerek kaza yaptıklarını, kazadan sonra arkalarından 10 el ateş edildiğini, sonra maktul ve ...’ın araçtan inerek kaçtıklarını, kendisinin sıkışması nedeniyle kaçamadığını, arka koltuktan ön koltuğa doğru geldiğini, tam inecekken elinde silah olan bir adamın gelip kafasına silah dayadığını ve "Kaçma!" dediğini, olduğu yerde kalınca adamın tetik düşürdüğünü, silahın patlamadığını, orda bulunan kişilerin başına toplandıklarını, bu sırada yaşlı birinin kalabalığın kendisine vurmasına engel olduğunu, maktulün araçta nasıl vurulduğunu bilmediğini, araçtan inerken; "Koçum kaçın kurtarın kendinizi!" dediğini, 10 el ateş edildiğini duymasına rağmen neden araçta bir tane isabet olduğunu bilmediğini, kaza yapmadan önce de bir araca çarptıklarını, hırsızlıktan sonra kar maskelerini aracın içinde çıkarttıklarını, Tanık ...kendisinin hırsızlık olayıyla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını, olay saatlerinde arkadaşları ..., ..., ... ve ... Keskiner ile birlikte Değirmenönü Mahallesinde boş bir inşaatta olduklarını, 29.04.2014 günü saat 12.00 sıralarında tanık İbrahim'in kendisine mesaj attığını, ardından saat 17.00 civarında kendisini arayarak; “Ben tutuklandım cezaevine gidiyorum.” dediğini, ne olduğunu sorduğunda maktul ile birlikte kovalandıklarını, maktulün omzundan yaralanıp kaçtığını, kendisinin de yakalandığını söylediğini, sonra maktulün akrabalarıyla birlikte civarda kendisini aramaya başladıklarını, Hamamlıkızık köyü alt tarafında bulunan ormanlık alanda maktulü yerde yatarken gördüklerini ve hemen ambulansı aradıklarını, Tanık ... kollukta; Hamamlıkızık Kalkındırma Kooperatifi başkan vekili olduğunu, 29.04.2014 tarihinde saat 04.20 sıralarında kooperatifin marketinin alarmının çaldığını, evi marketin karşısında olduğundan hemen camdan baktığını, marketin önünde Kartal marka bir araç gördüğünü, kepenk açıkken içeriden birinin sırtında çuvalla dışarı çıktığını, kendisinin hemen bir odun parçası alarak aracın önüne geçtiğini, aracın içinde üç kişi bulunduğunu, şahısların aracı üzerine sürmeleri ile birlikte elindeki odun parçasını araca doğru fırlattığını, bu nedenle aracın ön camının kırıldığını, sonra köy muhtarı olan sanığın aracıyla hırsızların önüne geçtiğini, kendi aracını durdurup olayın şoku ile tabancasını çektiğini, inerken de tabancanın ateş aldığını, ancak hırsızlara doğru ateş ettiğini görmediğini, hırsızlar tekrar kaçmaya çalışırken bu sefer market çalışanı tanık...'nın önlerine geçmeye çalıştığını, o anda hırsızların aracının şarampole düştüğünü, araçtan inen iki kişinin kaçtığını, aracın içindeki üçüncü şahsı yakalayıp jandarmaya teslim ettiklerini, Mahkemede; hırsızlık olayını görünce sanığı telefonla aradığını, "Marketi soyuyorlar." dediğini, kendisinin de odun parçası alarak yola çıktığını, hırsızların başkanın arabasının sağ çamurluğuna çarpıp yola devam ettiklerini, ileride yolun daraldığı, bir yerde aracı şarampole düşürdüklerini, sanığın araçtan inerken silahının patladığını duyduğunu, araçta sıkışan şahsın yaralı olmadığını, sanıkla kendisi arasında 10-15 metre mesafe olduğunu, sanığın tökezlediğini gördüğünü, hırsızlara hedef gözeterek ateş etmediğini, bu bölgede devamlı hırsızlık olduğunu, aynı Kooperatif marketinde en son 5-6 ay önce de hırsızlık olayı meydana geldiğini, bu nedenle güvenlik amacıyla alarm ve kamera sistemi kurduklarını, Tanık... kollukta; Hamamlıkızık Kalkınma Kooperatifine ait marketin çalışanı olduğunu, 28.04.2014 tarihinde saat 23.20 sıralarında marketi temizlendikten sonra kapatıp evine gittiğini, saat 04.00 sıralarında televizyon izlerken marketin alarmının devreye girmesi nedeniyle telefonunun çaldığını, hemen aracıyla markete doğru gittiğini, evden çıkarken kooperatif başkanı ve köy muhtarı olan sanığı araçla giderken gördüğünü, tam ilköğretim okulu kapısına geldiklerinde kooperatifin başkan yardımcısı tanık ...'ın marketten çuvalla çıkan ve araca binmek üzere olan hırsızların hırsızları görüp önüne çıkıp kendilerini durdurmaya çalıştığını, araç durmayınca tanık ...’ın elindeki odun parçasını araca fırlattığını, bunun üzerine aracın ön camının kırıldığını ve hırsızların yola devam ettiklerini tanık ...'tan duyduğunu, yokuş yukarı çıkarlarken sanığın da kendi aracı ile hırsızların aracının önüne geçmeye çalıştığını, sonra aracını durdurup aşağı doğru indiği sırada tabancasının ateş aldığını, hırsızların tekrar kaçmaya çalıştığı sırada bu sefer de kendisinin kaçan aracın önüne geçtiğini, hırsızların kendisine çarpmamak için aracı okulun yanındaki şarampole doğru çevirdiklerini, sonra araç sıkışıp durunca iki kişinin araçtan atlayıp kaçmaya başladıklarını, onları yakalayamadıklarını, ancak üçüncü kişiyi aracın içinde yakaladıklarını ve Jandarmaya teslim ettiklerini, aracın arka koltuğunda çok sayıda sigara gördüğünü, Mahkemede; olay anında havanın yağmurlu olduğunu, markete doğru giderken sanığın yanından geçtiğini, o durunca kendisinin de arkasında durduğunu, önden birden bir aracın çıktığını, sanığın ve kendi aracının önünden geçen aracın tel örgülere çarptığını, olayın ters istikamette olduğunu, hırsızlar aracın içinde iken bir el silah sesi duyduğunu, hırsızların kendi aracına çarpmadıklarını, tanık ...'ın araca doğru odun parçası fırlattığını görmediğini, bunu sonradan öğrendiğini, bir el silah sesi duyduğunu ama nasıl ateş edildiğini görmediğini, İfade etmişlerdir. Sanık kollukta; Hamamlıkızık köyü muhtarı ve aynı zamanda Kooperatif Başkanı olduğunu, 29.04.2014 tarihinde saat 04.20 sıralarında evinde uyuduğunu ve cep telefonuna Kooperatifin marketine ait alarmın ikazının geldiğini hemen kalkıp marketin önüne gittiğini, giderken yolda Kartal marka araçla karşılaştığını, aracın önce yanından geçtiğini, olayın paniğiyle aracını durdurup aşağı inerken yanında bulunan ruhsatlı silahını korktuğundan dolayı çektiğini, bu sırada ayağının kaydığını ve dengesini kaybettiğini, silahının yere düştüğünü ve bir el ateş aldığını, silahından çıkan merminin hırsızların arabasına isabet ettiğini ancak bunun istemeden olduğunu, amacının hırsızları yakalayıp jandarmaya teslim etmek olduğunu, Kolluktaki ek beyanında, Cumhuriyet savcılığında ve Sulh Ceza Mahkemesinde; önceki ifadesine ek olarak, gece yarısı pijamalı şekilde kalkıp aracıyla markete doğru gittiğini, bu sırada yardımcısı tanık ...'ın kendisini telefonla arayarak hırsızların kaçtıklarını ve silahlı olabileceklerini söylediğini hatırladığını, hırsızların aracının kendi arabasının sağ ön çamurluğuna çarpıp kaçmaya devam ettiğini, 50-60 metre uzaklaştıktan sonra aracını durdurduğunu, hırsızların arkasından koşmak için aracından indiğini, o sırada yağmur yağdığı için panikle tökezlediğini ve silahın farkında olmadan ateş aldığını, aracın kaçtığı yolda personel servisi olan Kangoo marka aracın yanında sıkıştığını ve çukura düştüğünü, silahın bir el patlaması haricinde başka bir atış yapmadığını, ruhsatlı tabancasının içinde bir adet mermi bulunduğunu, daha önceden kaç mermi olduğunu hatırlamadığını, Mahkemede; markete doğru giderken tanık ...'ın kendisini telefonla aradığını, yolda markete 50-100 metre kalmışken hırsızların arabasıyla çarpıştıklarını, hırsızların aracın önünü kestiğini, kazadan sonra kendisinin araçtan indiğini ancak ayağının kaydığını inerken tabancasının ateş aldığını, ateş ettiği yerle hırsızların aracının bulunduğu yer arasında 50-60 metre olduğunu araçta sıkışan hırsızı jandarmaya teslim ettiklerini, o sırada arama yapan jandarmaların araçtan inip kaçan iki kişiyi bulamadığını, aynı gün akşam üzeri saat 19.30-20.00 sıralarında maktulün cesedinin bulunduğunu, bilerek ve isteyerek ateş etmediğini, tabancanın kazaen ateş aldığını, pişman olduğunu, beraatini istediğini, Savunmuştur. IV. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat, Öğretide Uyuşmazlığa İlişkin Görüşler ve Emsal Yargı Kararları Meşru Savunma ve Sınırın Aşılması Meşru savunma, gerek 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 49/2. maddesinde, gerekse TCK'nın 25/1. maddesinde bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Meşru savunmanın şartlarına ilişkin olarak iki Kanun arasındaki en önemli fark, meşru savunma yoluyla korunan hakkın niteliğine ilişkindir. Bunun dışındaki şartlar açısından her iki düzenleme ile yerleşik uygulamalar arasında ciddi bir fark bulunmamaktadır. 765 sayılı TCK'nın 49/2. maddesindeki düzenleme; "Gerek kendisinin, gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan haksız bir taarruzu filhal def’i zaruretinin bâis olduğu mecburiyetle işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez." şeklinde olup anılan düzenleme ile meşru savunmanın, kişinin kendisinin veya başkasının sadece nefsine veya ırzına yönelik saldırılarda söz konusu olabileceği hüküm altına alınmıştır. Uygulamada en geniş yorumla maddenin diğer kişilik haklarına yönelik saldırılarda dahi uygulanabileceği kabul edilmiş ise de malvarlığına yönelik saldırıları önlemek maksadıyla işlenen fiiller bu kapsamda değerlendirilmemiştir. Buna karşılık, 5237 sayılı TCK'nın 25/1. maddesinde; "Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez." şeklinde daha geniş bir hükme yer verilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru savunmanın kabulü için saldırının korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması yeterli görülmüştür. "Mala ve mal varlığı haklarına karşı saldırılarda, eski kanunumuzun sisteminde haklı savunma genel düzenlemede tanınmış değildi. Mala karşı olan bir saldırı, ancak ETCK'nun 461. maddesinde yazılı koşullar içinde meydana geldiğinde haklı savunmaya olanak veriyordu." (İçel, Kayıhan, Ceza Hukuku Genel Hükümler 2021 baskı İstanbul- Cadde Bostan, s. 347). 765 sayılı TCK’da "nefse yönelik saldırı" kavramı içinde bazı kişilik haklarının girdiği kabul edilse de Yargıtay basit müessir fiil niteliğindeki eylemlerde meşru savunma kuralını işletme yanlısı değildir (Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 16.02.1992 tarihli ve 7325-8013 sayılı, 06.03.1986 tarihli ve 1239-1693 sayılı kararları). Ancak, yeni TCK'da meşru savunmanın konusu olabilecek haklar bakımından bir sınırlama yapılmamıştır. Bu düzenleme uyarınca artık, meşru savunma hükmü mülkiyet veya zilyetlik hakkına yönelmiş haksız bir saldırıya karşı yapılan savunma dolayısıyla da uygulanabilecektir. Nitekim Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 10.10.2013 tarih 2013/2791 E. ve 2013/5664 sayılı kararında; "Sanığın, maktul ve arkadaşlarının hırsızlık suçunu işlemek amacıyla marketin kepenginin açılmasından itibaren bu suçun gerçekleşmemesi ve vazgeçmeleri için çabalamasına rağmen saldırıyı defedememesi karşısında ve kendisine ait malları korumak amacıyla, olay yerinden malları ile kaçan maktulün bulunduğu araca ateş etmesinde yasal savunma koşullarının gerçekleştiği ve yasal savunmada aşırıya kaçılmadığı.." sonucuna varmıştır. Bu itibarla, mülkiyet hakkını da kapsamı içine alan 5237 sayılı TCK’nın 25. maddesi karşısında bu tür bir yaklaşımın kanuna aykırı olacağı, malvarlığına veya zilyetliğe yönelen saldırılara karşı koymanın meşru savunma kapsamında ele alınmasının kurumun bünyesine daha uygun olacağı düşünülmektedir. Doktrinde bazı yazarlar mülkiyet hakkının meşru savunmanın konusu olabileceğini ileri sürerken; (Gökcan, Ahmet/Artuk, M.Emin, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2022, s.508, Dönmezer, Sulhi/Erman, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, DER Yayınları, İstanbul, 2016, Cilt 2, s.348, Akbulut, Berrin, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2022, s.559); bazı yazarlar TCK’da yapılan yeni düzenleme ile mal için meşru müdafaa kabul edilmişse de bu düzenlemenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesine aykırı olacağını; (Demirbaş, Timur, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2021, s.309-310; Artuç - Gökcan, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, 2021, 1. Cilt, s.686-687); bazı yazarlar ise mülkiyet hakkının meşru savunma çerçevesinde korunmaya değer bir hak olabilmesi görüşünü, TCK'nın kişi hak ve özgürlüklerini ön plana çıkararak koruduğu yönündeki söylemi ile çeliştiği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiğini ifade etmektedir (Özbek,Veli Özer/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, TCK Genel Hükümler, 9. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2018, s.304). Nitekim, AİHS'nin "Yaşam hakkı" başlıklı 2. maddesi; "1. Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infaz edilmesi dışında, hiç kimsenin yaşamına kasten son verilemez. 2. Ölüm, aşağıdaki durumlardan birinde mutlak zorunlu olanı aşmayacak bir güç kullanımı sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlaline neden olmuş sayılmaz: a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasının sağlanması; b) Bir kimsenin usulüne uygun olarak yakalanmasını gerçekleştirme veya usulüne uygun olarak tutulu bulunan bir kişinin kaçmasını önleme; c) Bir ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması..." şeklinde düzenlenmiştir. Sözleşme'nin 2. maddesinin birinci fıkrasında yazılı "ölüm cezası" ise; Sözleşme'ye Ek 13 No.lu Protokol'le kaldırılmış olup kişilerin yaşam hakkının; bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunmasını sağlamak, bir kimseyi kanunda belirtilen usulüne uygun şekilde yakalamak ve tutulu kişinin kaçmasını önlemek ile bir ayaklanma veya isyanın kanuna uygun şekilde bastırılması sebepleriyle mutlak surette zorunlu sınırları aşmayacak şekilde güç kullanımı sonucunda meydana gelen ölüm durumları dışında kimsenin yaşam hakkından mahrum bırakılamayacağı öngörülmüştür. Ancak doktrinde kimi yazarlar malvarlığı üzerinde zilyetlik dışında kalan haklara yönelik saldırıların meşru savunma kapsamında korunabileceğini, malvarlığı haklarının korunması için saldırganın öldürülmesi önünde engel teşkil eden AİHS'nin ikinci maddesi hükmünün sadece kamu gücü kullanan personelin eylemlerine ilişkin dikey bir korumayı düzenlediğini, bu nedenle bireyin bireye karşı savunma fiilinin sınırlanmasına dair yatay bir korumayı kapsamadığını ifade etmektedir (Zafer, Hamide, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Basım Yayım 8. Baskı, İstanbul, 2021, s.401, Kartal, Melik, Meşru Savunmanın Hukuki Esası Bağlamında Gereklilik ve Orantılılık, İstanbul, 2019, S.134-136). Bir kısım yazarlar ise; "Miktarı ve kıymeti ne olursa olsun mal varlığı değeri, bir kişinin hayatı pahasına korunacak bir değer olarak telaki edilemez." düşüncesiyle malvarlığına yönelen saldırılara karşı ölüm neticesinin meydana gelmesi halinde meşru savunmanın söz konusu olmayacağını ileri sürmekle birlikte (Koca, Mahmut- Üzülmez, İlhan Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 15. baskı sf. 286) "Ancak mal varlığına yönelik bir saldırıyı savuşturmak için doğrudan saldırganı hedef almaksızın silah kullanan ve fakat sapma sonucu saldırganın ölümüne sebebiyet veren kişi, meşru savunmanın sınırını kast olmaksızın aşmış olur." şeklindeki ifadelerle savunmada bulunan kişinin dikkatsiz ve özensiz davranarak savunmanın sınırını taksirle aşabileceğini ve TCK'nın 27/1 maddesi uyarınca sorunlu olması gerektiğini değerlendirmektedir (Koca- Üzülmez, s. 287). Gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; 765 sayılı TCK’nın 49/2 ve 5237 sayılı TCK’nın 25/1. maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin aşağıda yazılı şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir; 1- Saldırıya ilişkin şartlar: a) Bir saldırı bulunmalıdır. b) Bu saldırı haksız olmalıdır. c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur. d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır. 2- Savunmaya ilişkin şartlar: a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır. b) Savunma saldırana karşı olmalıdır. c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Saldırı ile savunma arasındaki ölçüyü kullanılan araca ve hakların konusuna göre ayrı ayrı incelemek gerekmektedir. Araç bakımından orantısızlığın değerlendirilmesinde; saldırıda bulunanla savunmada bulunanın kişisel durumlarının ve kullanılan silahın fiziki kuvvetsizliğini gidermek için kullanılabileceğinin de unutulmaması gerekir. Göz önünde bulundurulacak husus, o silahı daha ölçülü bir şekilde (örneğin saldırıyı yapanı, havaya ateş etmek veya bacağından yaralamak suretiyle) saldırıyı defetmek imkanı varken bunun yapılıp yapılmadığı hususudur. Konu bakımından orantısızlığa gelince; saldırıya uğrayan hak ile savunma dolayısıyla zarara uğrayan hak arasında da bir orantının bulunması gerekir. Ancak bu orantı hakların birebir aynı hak olması gerektiğini göstermez. Aksi takdirde, örneğin cinsel dokunulmazlık hakkı yaşam hakkından daha önemsiz bir hak gibi görülecek ve ırzına saldırılan kişinin tecavüzü defetmek için saldırıda bulunanı öldüremeyeceğini kabul etmek gerekecektir. Sadece iki hakkı karşılaştırmak doğru olmayacağı gibi bu kıyaslamayı büsbütün ihmal etmek de hatalı olacak, saldırı ve savunmayı özellikle de saldırı anında saldırıya uğrayanın içinde bulunduğu duruma göre çözümlemek daha doğru olacaktır (Dönmezer/Erman, s.356-358). Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 04.05.2010 tarihli ve 249-108 sayılı kararında; "...Kendisine ait işyerinde bulunan hurda demirlerin çalınmasından duyduğu infialle, maktûl ve arkadaşlarının bulunduğu yere gelerek, at arabalarıyla kaçmakta olan maktûl ve arkadaşlarını korkutarak durdurmak gayesiyle önce havaya, sonra sürekli aynı istikamette olmak üzere at arabalarının tekerleklerine ve yere doğru birden çok kez ateş ettiği sırada, asfalttan seken kurşunlardan birisinin isabet etmesi sonucu maktûlün ölümüne neden olan sanığın eyleminin; kasten öldürme ve kasten yaralama suçlarını oluşturacağı söylenemese de, gerçekleştirilen eylemin yaralamayla sonuçlanabileceğinin öngörülmüş, buna karşılık ölüm neticesinin öngörülememiş olması karşısında, Ceza Genel Kurulunun 22.12.1986/364-613, 05.10.1987/229-440, 22.03.2005/219-35 ve 20.04.2004/ 47-101 gün ve sayılı kararlarında da belirtildiği üzere, 765 sayılı TCY’nın 452/1. maddesinde yer alan "kastın aşılması suretiyle adam öldürme" suçunun, 5237 sayılı TCY’ndaki karşılığını oluşturan ve bu Yasanın 87/4. maddesinde düzenlenmiş bulunan neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçunu oluşturduğu..." gerekçesiyle meydana gelebilecek yaralama neticenin öngörülmesine rağmen harekete devam edilmesi hâlinde neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama suçundan sorumlu olunacağı kabul edilmiştir. Meşru savunmada sona ermemiş, hâlen mevcut bir saldırıya karşı savunma amacıyla karşılık verilmekte, saldırıdan başka türlü korunma imkanı bulunmamakta iken, haksız tahrikte sona ermiş bir haksız fiile zorunlu olmamakla birlikte haksız eylemin yarattığı öfke ile karşılık verilmektedir. Meşru müdafaanın zorunlu olması hâli objektif bir esasa dayanmakta iken; haksız tahrik kişinin kusur iradesinin zayıflamasından dolayı cezanın hafifletilmesini gerektiren subjektif bir esasa dayanmaktadır. Bu nedenle bir tarafta haksız tahrik ile meşru müdafaanın birlikte bulunması mümkün değilken; haksız tahrik içeren davranışa karşı tepki gösteren failin tepki mahiyetindeki fiiline karşı haksız tahriki doğurduğu kabul edilen kişinin meşru müdafaa durumuna girmesi ise mümkündür (Demirbaş, Timur, Haksız Tahrik, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2021, s.99). Keza YCGK'nın 10.12.2013 tarihli ve 60-603 sayılı kararında; "...Olayın sanığın oldukça küçük olan dükkanının içerisinde meydana geldiği, sanığın öncesinde kendisini telefonla tehdit eden, dükkanına gelerek tehditlerini yineleyen, bir süre sonra bu kez yeğeni ile birlikte ellerinde ucu topuz şeklindeki sopalarla gelen, kendisinden fiziki olarak daha güçlü yapıdaki maktul ile yeğeninin saldırı ve savunmada kullanılmak amacıyla imal edilmiş sopalı saldırısına uğradığı, kendisini savunabilmek amacıyla eline aldığı sopa düşürüldükten sonra kafasında dört ayrı yerde kırık oluşacak şekilde yaralandığı, hareket kabiliyeti oldukça sınırlı bulunan bir yere sırt üstü yatırılarak saldırının devam ettirildiği, ancak bu aşamadan sonra elinde olmasına rağmen henüz kullanmadığı silahını yakın mesafeden hedef gözetme imkanı bulunmadan ateşlediği ve maktulü biri hayati tehlike oluşturacak, diğeri ise basit tıbbi müdahale ile giderilecek şekilde yaraladığı, maktul ile yeğeninin bu atışlardan sonra dahi sanığa vurmaya devam ettikleri, ancak sanığın kardeşinin olay yerine gelerek av tüfeğiyle maktule ateş etmesi üzerine saldırılarına son vermek zorunda kaldıkları, ilk haksız hareketin maktulden kaynaklanmasıyla başlayan, devam eden ve artarak devam etmesi de muhakkak olan haksız saldırıyı, o andaki hâl ve şartlara göre önce maktul ve yeğeninin saldırıda kullandıkları sopaların benzeri olan bir sopayla, sopanın elinden alınması üzerine ise, içerisinde çok sayıda mermi bulunmasına rağmen tabancayla yalnızca yakın mesafeden ve hedef gözetme imkanı olmadan iki kez ateş etmek suretiyle defetmeye çalıştığının anlaşılması karşısında, sanığın kendisini başka türlü savunmasının imkansız olduğu, saldırının bir sonucu olan ve saldırgana karşı gerçekleştirilen fiilinde meşru müdafaa şartlarının bulunduğu..." şeklindeki gerekçeyle sanığın vücut bütünlüğüne ve yaşam hakkına yönelen saldırının sanığın yeğeni tarafından av tüfeği ile maktule ateş edilerek ancak defedildiği olayda meşru savunma şartlarının bulunduğu, YCGK'nın 09.04.2019 tarihli ve 1402-297 sayılı kararında ise; "...Köyün dışında, ıssız sayılabilecek bir yerde, güneşin batmasından yaklaşık olarak yarım saat sonra evlerinin yakınında bulunan arazilerine izinsiz giren katılanları projektör vasıtasıyla tanıdıktan sonra iyice tedirgin olan sanık ile eşinin uygun bir şekilde araziden çıkmaları konusunda uyarıda bulunmalarına rağmen, katılanların araziyi terk etmedikleri gibi alaycı bir ifade ile sanığı yanlarına çağırarak eve doğru yaklaşmaları üzerine elindeki tüfekle iki el havaya uyarı ateşi açan sanığın, haklı savunmasında aşırılığa kaçmadan taarruzu defetmekten gayri bir gayesinin bulunmadığını göstermiş olması, sanığın eşi tarafından tanınan katılan Kadir'e karşı olumsuz bir izleniminin bulunması, yaşları nedeniyle daha korunmasız durumda olan sanık ile eşinin olayın meydana geldiği yer ve zaman dikkate alındığında; tedirginlik duymalarının hayatın olağan akışına uygun olması, katılanların saldırıları henüz suç boyutuna ulaşmamış ise de; başlamamış ancak başlaması kesin olan ve başladığında savunmayı olanaksız, ya da çok güç hâle getirecek bir tecavüze karşı yapılan savunmanın meşru olduğu konusunda gerek öğretide gerekse uygulamada herhangi bir duraksamanın mevcut olmaması hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın eylemi, konut dokunulmazlığına yönelmesi muhakkak bir saldırıyı, o anki hâl ve şartlara göre, savunma amacına matuf ve orantılı bir şekilde defetme niteliğinde olduğundan, olayda meşru savunma koşullarının gerçekleştiği..." şeklindeki ifadelerle sanığın konut dokunulmazlığına yönelik saldırının defedilmesi zorunluluğuna yönelen eyleminde meşru savunma koşullarının uygulanması gerektiği, Kabul edilmiştir. Savunmanın, meşru savunmada saldırıya ilişkin şartların bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlâl edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, sınırın aşılması söz konusu olabilmektedir. Sınırın aşılması, 765 sayılı TCK'nın "Zorunluluk sınırının aşılması" başlıklı 50. maddesinde; "49 uncu maddede yazılı fiilerden birini icra ederken kanunun veya salâhiyettar makamının veya zaruretin tâyin ettiği hududu tecavüz edenler, cürüm (Değişik ibare: 5218 - 14.7.2004 / m.1/A-7) ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasını müstelzim ise sekiz seneden aşağı olmamak üzere hapis ve müebbed ağır hapis cezasını müstelzim olduğu takdirde altı seneden on beş seneye kadar hapis cezasile cezalandırılır. Sair hallerde asıl suça müretteb ceza altıda birinden eksik ve yarısından ziyade olmamak üzere indirilir ve ağır hapis hapse tahvil olunur ve âmme hizmetlerinden müebbed memnuiyet cezası yerine muvakkat memnuiyet cezası verilir." ifadeleriyle, 765 sayılı (mülga) TCK'da sadece meşru müdafaa ve zaruret hâlinin ortaya çıkardığı sınır ile kanunun yada yetkili merciin tayin ettiği sınıra tecavüz edenlerin cezasında indirime gidileceği düzenlenmiştir. Sınırın aşılmasını 765 sayılı TCK’ya göre oldukça farklı şekilde düzenleyen 5237 sayılı TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrasında; "Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur." biçiminde ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerin tümü için sınırın kast olmaksızın aşılması, aynı Kanun'un 27. maddesinin ikinci fıkrasında ise; "Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." hükmüne yer verilmek suretiyle sadece meşru müdafaa hukuka uygunluk sebebi için uygulanabilecek özel bir sınırın aşılması hâli düzenleme altına alınmıştır. Buna göre; TCK’nın 27. maddesinin birinci fıkrasında; fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmalıdır. Hukuka uygunluk nedenlerinin sınırı taksirle de aşılmış olabilir. TCK’nın 27/1 maddesinde bu duruma dair özel düzenleme getirilmiştir. Yani gerekli dikkat ve özen gösterilmiş olsaydı hukuka uygunluk nedeninin sınırı aşılmayacaktı denilebilecek bir durumda sınırın taksirle aşılması söz konusu olacaktır. Örneğin; hâkim kararında belirtilen iş yerinin yanındaki konutun da aranması durumunda veya gözaltına alınmasına karar verilen kişinin kanunda öngörülen 24 saatlik sürenin aşılmasına rağmen hâkim veya mahkeme huzuruna çıkarılamaması durumlarında olduğu gibi fiilin taksirle işlenen hâlinin de suç olarak düzenlenmesi koşuluyla sınır aşımının taksirle olup olmadığı araştırılabilir. Yine; kolluk kuvvetlerinin silah kullanma yetkisinin hukuki bir amaca yönelik kullanılması hâlinde TCK'nın 27/1. maddesi hükmü icra edilmektedir. Silahın şüpheli kişiyi yakalama amacını aşan bir tarzda kullanılması hâlinde hukuka uygunluk sebebinde sınır aşılmış olmaktadır. Ancak bu durumda silah kullanan kişinin kastını araştırmak da gerekmektedir. Burada söz konusu olan kast doğrudan kast olabileceği gibi olası kast da olabilir. Yakalamak maksadına yönelik olarak hayati tehlike arz etmeyen bir bölgeye ateş etmek istenirken hayati bir bölgeden mesela kafasından isabet alan kişinin ölmesinde meydana gelen ölüm neticesi gözetilerek muhtemel kastın varlığını söylemek pekala mümkündür. Buna karşılık meydana gelen netice açısından failin kastı mevcut değilse, yine örneğin ölüm neticesi öngörülebilir olmasına rağmen objektif özen yükümlülüğüne aykırı davranılması sonucu fail tarafından öngörülememiş ise bu netice açısından taksirle hareket edildiğinin kabulü gerekir. Örneğin; kaçan şüphelinin yakalanmasını temin amacına matuf olarak, korkutmak için silahın başka bir yöne tevcih edilerek ateşlenmesi ve merminin sekmesi sonucu şüphelinin ölmesi hâlinde failin TCK'nın 27/1. maddesi kapsamında neticeden taksiri dolayısıyla sorumlu tutulması ve buna göre cezalandırılması gerekir (Özgenç, İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 11. Bası, Sekçin Yayıncılık, Ankara, 2015, s.426-431). Failin sınırın aşılmasında taksir derecesinde bir kusuru varsa ve aşım nedeniyle ortaya çıkan netice kanunda düzenlenen taksirli suçlardan birini oluşturuyorsa failin söz konusu fiil nedeniyle sorumluluğu söz konusu olacaktır. Elbette failin sınırı aşmasındaki yanılgısı onun taksirine de dayanmıyorsa, yanılma (hata) kurallarına göre değerlendirme yapılması ve failin sorumlu tutulup tutulmayacağının belirlenmesi gerekmektedir. Ancak yanılmaya (hataya) ilişkin esasları, heyecan sebebiyle sınırı aşma hâli dışındaki durumlar yönünden dikkate almak gerekmektedir (Alman Federal Mahkemesinin 01.07.1952 tarih 119-52 sayılı kararı, Akt: Demirbaş, s.362-363). YCGK'nın, TCK'nın 30/3. maddesinde düzenlenen hatanın koşullarının değerlendirildiği 07.11.2019 tarihli ve 27-644 sayılı kararında; "...Eşi ve iki çocuğuyla birlikte yaşayan sanığın, etrafı duvarla çevrili sitede bulunan 3 katlı müstakil evinin birinci katında yer alan yatak odasında, eşi maktul ile bulunduğu sırada, pencereden ses gelmesi üzerine, yanında yatan eşi maktulün yatakta bulunup bulunmadığını kontrol etmek, ışığı açarak odayı aydınlatmak, işittiğini belirttiği sesin geldiği yöne seslenmek gibi basit bir dikkat veya özenli davranış göstermiş olması durumunda, kendisine yönelmiş bir saldırının bulunmadığını anlayabilecek durumda olmasına karşın, herhangi bir uyarıda bulunmadan, dışarıdan sızan ışığın etkisi ile alaca karanlık olan yatak odasında, yastığının altında muhafaza ettiği yarı otomatik tabancayı eline alıp 13 kez ateşleyerek yaklaşık 4 metre mesafedeki maktulü her biri öldürücü nitelikte 3 isabetle yaralayarak öldürmüş olması karşısında; sanığın daha dikkatli ve özenli davranması durumunda ateş ettiği kişinin, kendisine yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırı içindeki bir hırsız olmadığını anlayabileceği, bu nedenle sanığın bu hatasının kaçınılmaz nitelikte bir hata olmadığı, sanığın TCK’nın 30. maddesinin 3. fıkrasında düzenlenen ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususundaki hata hükmünden yararlanamayacağı..." kabul edilmiştir. TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrasında ise; hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için; 1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 2- Saldırıya ilişkin şartların var olması, 3- Savunmaya ilişkin şartlardan "ölçülülük ya da orantılılık" şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi, Gerekmektedir. Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nın 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir. Nitekim, YCGK'nın 20.12.2018 tarihli ve 305-669 sayılı kararında; "...Mağdur ...ve kardeşi Haydar’ın, kavgada yumruk atmak suretiyle sanık... ile anne ve babasını basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif şekilde yaraladıkları, sanık ile babasının da yumruk atarak karşılık verdikleri göz önüne alındığında, sanık...’ın kendisi ve ailesine yönelmiş haksız saldırıyı o anki hâl ve şartlara göre saldırıyla orantılı bir şekilde defetmek yerine, av tüfeğiyle iki el ateş edip mağdur...’i basit bir tıbbi müdahale ile giderilemeyecek ölçüde yaralaması karşısında, saldırı ile savunma arasında orantı bulunmaması nedeniyle meşru savunma şartlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir. Öte yandan orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle TCK'nın 27. maddesinde düzenlenen sınırın aşılması söz konusu olabilecek ise de; sanığın kendisi ve ailesine yumrukla saldırıldığını bilmesi ve görmesine rağmen tarlaya gelirken beraberinde getirdiği av tüfeğiyle ateş etmek suretiyle saldırı ile savunma arasındaki orantısızlığa ilişkin sınırı kasten aştığı anlaşıldığından aynı maddenin birinci fıkrasının; mağdur ve kardeşinin kavgada yumruk atıp küfretmekten ibaret eylemlerinin ise heyecan, korku veya telaşa neden olabilecek boyutta olmaması nedeniyle de aynı maddenin ikinci fıkrasının uygulanma imkânı bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla sanığın eyleminin haksız tahrik altında kasten yaralama suçunu oluşturduğu..." gerekçesine dayanılarak meşru savunmada sınırın kasten aşılması hâlinde TCK'nın 27. maddesinin uygulanma imkânı bulunmadığına, eylemin haksız tahrik altında kasten öldürme suçunu oluşturacağına hükmedilmiştir. Buna karşılık, YCGK'nın 31.03.2009 gün ve 201-81 sayılı kararında; "...Somut olayda, maktulün de içinde bulunduğu kalabalık tarafından vücut bütünlüğüne yönelik saldırısı karşısında, sanığın kendisini ve yanında bulunan jandarma erlerini savunma hakkının doğduğu kabul edilmelidir. Ancak, sanığın saldırgan kişileri yaralamaya yönelik olarak, örneğin bacaklarına doğru ateş ederek saldırıyı defetmesi olanaklı iken ölenin de bulunduğu kalabalığa doğru şahıs ve hedef gözetmeksizin makineli tabancasıyla seride rasgele ateş etmesi sonucu maktûlü başından vurarak öldürmesi eyleminde, saldırı ve savunmaya ilişkin diğer koşulların bulunduğunda kuşku bulunmamakta ise de, 'gerçekleştirilen savunmanın, maruz kalınan tecavüzü defedecek ölçüde olması' yani 'saldırı ile savunma arasında oran bulunması' koşulu gerçekleşmediğinden yasal savunmanın koşullarının oluştuğundan sözedilemez. Bir başka anlatımla, savunma ile saldırı arasındaki denge savunma lehine tartışmasız biçimde bozulmuş, dolayısıyla da ölçülülük ya da orantılılık ilkesi ihlal edilmiştir. Savunmanın, yasal savunma koşullarında başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle yasal savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilemeyeceğine göre bu durumda, TCY’nın 27. maddesinde düzenlenen 'sınırın aşılması'nın söz konusu olup olamayacağının değerlendirilmesi gerekmektedir. Sanığın, herhangi bir hedef gözetmeden kalabalıktaki kişilerin üzerine rasgele ateş ettiği ve sınırın kastla aşıldığı sabit olduğuna göre, maddenin 1. fıkrasının olayda uygulanma koşullarının bulunmadığı açıktır. Yasa koyucu tarafından sadece yasal savunmaya ilişkin olarak kabul edilen ve anılan maddenin 2. fıkrasında düzenlenen mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelen nedenlerle sınırın aşılmasının olayda uygulanmasının söz konusu olup olamayacağına gelince; Uzun yıllardır yaygın terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bulunan Siirt İlinde gerçekleşen yargılama konusu olayda sanığın ve yanında bulunan iki jandarma erinin maruz kaldığı ve ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşın ısrarla ve artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bir bütün olarak göz önüne alındığında yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku ve telaş ile aşıldığının kabulü zorunludur. Sanığın yaşanılan olayın etkisiyle içine düştüğü psikolojik hâl nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması bunun sonucunda da yasal savunma sınırını aşması beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCY’nın 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma koşulları gerçekleşmiştir...", 26.02.2008 tarihli ve 281-37 sayılı kararında ise; "...gece saat 24.00 sıralarında, kadınlardan ve küçük çocuklardan başka kimsenin bulunmadığı eve tahtadan yapılmış olan tuvalet penceresini kullanarak girecek kadar gözünü karartmış ve makul hareket edemeyecek ölçüde sarhoş olan maktulün, evin içerisinde sanık ...’a, sanığın annesi ...’na ve yengesi ...’na yönelik olarak cinsel ilişkiye girmek istediğini de açıkça ortaya koyan saldırgan hareketlerde bulunup, bahsedilen üç kadının tüm uğraşlarına rağmen saldırılarına son vermeyerek onları zor durumda bırakması, olayın nasıl bir gelişim göstereceğinin belirsizliği ve kadınların güç kullanarak ta saldırılara son vermeye muktedir olamamaları karşısında; tamamen ırza yönelik muhtemel saldırıdan kurtulma gayesine matuf biçimde, eline aldığı tüfeğe bir fişek koyup, maktule rastgele ateş ederek ölümüne neden olan sanığın, meşru savunmanın sınırını olay sırasında kapıldığı mazur görülebilir korku, panik ve şaşkınlıkla aştığını kabul etmek gerekir..." Şeklindeki gerekçelerle meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaşla aşıldığına hükmedilmiştir. 2. Kanunun Emrini İfa ile Hakkın Kullanılması Hukuka Uygunluk Nedenlerinde Sınırın Aşılması Uyuşmazlıkla yakından ilgili olan hukuka aykırılık, suçu oluşturan eylemin niteliği olup hukuka aykırılık ile kastedilen husus, fiilin hukuk sistemiyle çatışması ve hukuk sistemine aykırı olmasıdır. 5237 sayılı Kanunda yer alan bazı suç tanımlarında hukuka aykırı olarak, hukuka aykırı başka bir davranışla, hukuka aykırı diğer davranışlarla, hukuka aykırı yollarla gibi ifadelere yer verilmiştir. Suçun unsurlarından birisi olması sebebiyle hukuka aykırılık kavramına madde metninde ayrıca yer verilmesi, failin olayda bir hukuka uygunluk nedeni olmadığını ve eyleminin hukuka aykırı olduğunu bilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. TCK'da başlıca dört hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiş olup bunlar; kanunun emrini ifa, meşru savunma, hakkın kullanılması ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında CMK’nın 223. maddesinin ikinci fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Meşru savunma hukuka uygunluk nedenine yukarıdaki başlıkta değinilmiş olup bunun dışında ceza sorumluluğunu kaldıran diğer hukuka uygunluk nedenlerine ve bu nedenlerde sınırın aşılması konusuna da değinmekte fayda bulunmaktadır. TCK'nın "Kanunun hükmü ve amirin emri" başlıklı 24. maddesinin birinci fıkrası; "(1) Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez." şeklinde düzenlenmiştir. Kanun'un hükmünün yerine getirilmesini sağlayan kişi açısından yapılacak davranışın bir görev olması, bu hâlin esasen görevin ifası veya görevin yerine getirilmesi olarak anılmasını gerektirir. Kanunen verilen görevini yerine getiren kişinin davranışının hukuka uygun olup olmadığının belirlenmesinde ise verilen yetkinin sınırının aşılıp aşılmadığının araştırılması gerekecektir. Görevin yerine getirilmesi hukuka uygunluk nedeninde kolluk görevlileri zor ve silah kullanma yetkisine sahiptirler. Ancak kolluk görevlilerinin de bu yetkisi sınırsız olmayıp saldırıyı etkisiz kılacak ölçüde orantılı olmalıdır. Kolluk görevlilerinin silah kullanma yetkisini kullanmaları, hiçbir hukuki düzenlemede kaçan kişinin güvenlik güçlerine veya başka bir kişiye saldırıda bulunması şartına bağlanmamıştır. Dolayısıyla kolluk görevlilerinin kendilerine veya başkasına yönelen saldırıya karşı silah kullanmaları da TCK'da düzenlenen meşru savunma şartları dahilinde değerlendirilmesi gereken bir husustur (Özgenç, 2015, s.312-321). Maddede yazılı kanunun hükmünün yerine getirilmesi kavramını, hukuk kurallarının tanıdığı yetkinin kullanılması olarak değerlendiren yazarlar da vardır. Buna göre; Kanun bazen CMK 90. maddesinde yazılı suç üstü hâlinde yakalama yetkisinde olduğu gibi kamu görevlisi olsun olmasın herkese bir yükümlülük getirmiş de olabilir. Amirin veya yetkili merciin (amirin) emrini yerine getirmekle görevli olan kişilerin ise ancak kamu görevlileri olabileceği değerlendirilmektedir (Demirbaş, s. 295-298). Kamu otoritesinin işleyişini ve üstünlüğünü sağlamakla ödevli memurlar, son çare olarak silah kullanabilirler, ancak Kanun bu yetkiyi sadece ve özel olarak bazı kamu görevlilerine vermiştir. Örneğin; görev ve yetkilerini düzenleyen Kanunları gereği; asker, polis, jandarma, çarşı ve mahalle bekçileri, cezaevi müdür ve memurları, gümrük muhafaza görevlileri, sıkıyönetim görevlileri, özel güvenlik hizmetlerine dair kanunun belirlediği kişiler veya Kanun'un açıkça silah kullanma yetkisi verdiği diğer kişiler dışında kalanlar; silah kullanacak olursa, bu madde kapsamında Kanun'un kendilerine yüklediği görevi yerine getirdikleri sırada zorluk çıkaran veya direnen kişilere karşı Kanun kapsamında silah kullandıklarını iddia edemeyeceklerdir (Dönmezer/ Erman, s.320-321). Madde metninde geçen "Kanunun hükmü" deyiminin maddi anlamda kanun kuralı biçiminde geniş değerlendirilmesi gerektiğini savunan yazarlar da bulunmaktadır. Bu yazarlara göre; Kanun terimi maddi anlamda kullanılmış olup, Anayasa'ya göre usulüne uygun şekilde onaylanarak yürürlüğe giren uluslararası sözleşme hükümlerini, kanun hükmünde kararname hükümlerini ve hatta Kanun'un uygulanmasını açıklayan düzenleyici işlemleri de kapsamalıdır. Kanunla bazı kamu görevlilerine verilen silah kullanma yetkisinin, Kanun'un ve Yönetmeliklerin belirlediği şartlarda, Kanun'da ulaşılması istenen amaca yönelik olarak orantılı biçimde kullanılması gerekmektedir. Zor kullanma yetkisini kullanan kamu görevlisinin, görevini yaptığı sırada kişilere karşı görevinin gerektirdiği ölçünün dışında kuvvet kullanması hâlinde; TCK 256. maddesi gereği kasten yaralama suçuna dair hükümlerin uygulanması gerektiği de göz ardı edilmemelidir. Silah kullanma yetkisini haiz kamu görevlilerinin; doğrudan kanunun veya amirin emrini yerine getirdikleri sırada; görevlerini yerine getirmelerini engellemek amacıyla kamu görevlisine karşı silahla karşılık veren veya saldıran kişilerin bulunması hâlinde ise TCK'nın 24/1 maddesi ile 25/1. maddesinde düzenlenen hukuka uygunluk sebeplerinin bir arada bulunması / yarışması söz konusu olabilecektir (Özbek/Doğan/Bacaksız/Tepe, s.293-297). Nitekim YCGK'nın 22.03.2005 tarih ve 219-35 sayılı kararında; "...Somut olayda, PVSY'nin Ek 4. maddesi uyarınca görevli ve yetkili bulunan polis memuru sanık ve arkadaşlarının, bir gün önce sanığın görevli bulunduğu mülki sınırlar içinde işlenen gasp suçu nedeniyle aranan maktül ve arkadaşlarına rastlayıp, onları yakalamaya çalıştıkları, maktül ve arkadaşlarının da sanık ve diğer polis memurlarına kırmak suretiyle silah hâline getirdikleri şişelerle saldırıda bulundukları esnada, sanığın yaptığı uyarı ateşi üzerine polis memurlarının ellerinden kurtularak kaçan maktülü, yakalamak için 'dur' ihtarında bulunarak, ateş açan sanığın silah kullanması yasa gereği ise de, PVS. Nizamnamesinin 17. maddesi gereğince 'suçlunun öldürülmekten ziyade yaralı olarak yakalanmasına dikkat edilmesi gerekirken' bu itinayla hareket edilmediği, böylece yasa hükmüne dayalı silah kullanma hak ve yetkisinin icrasında aşırılığa kaçılarak yasaya uygunluk hududunun aşılması neticesi ölüm sonucunun doğduğu anlaşılmaktadır. Durum yasanın 50. maddesince uygunluk arz etmektedir..." şeklindeki gerekçeyle, kolluk görevlisinin Kanun'un emrini icra ederken sınırı aştığına hükmedilmiştir. YCGK, 13.06.2017 tarihli ve 637-329 sayılı kararında da; "...Köy muhtarı olan sanık Kerim'in, 442 sayılı Köy Kanununun 36. maddesi uyarınca köy içerisinde dirlik ve düzeni korumak, köye gelip gidenlerin ne için gelip gittiklerini anlayarak şüpheli gördüğü şahısları karakola bildirmek şeklinde görevlerinin bulunması, mağdurların gece geç saatlerde şüpheli bir şekilde köy içinde gezerken görülüp sanık ...'ye ait kahvehaneye götürülmelerinin ardından kahvehaneye gelen sanık Kerim'in derhal jandarmaya haber vermesi ve sanık Kerim'in sayıca fazla olan mağdurların jandarma gelene kadar kahvehanede bekletilebilmesi için diğer sanıkların yardımına ihtiyaç duyması karşısında; sanıkların tipe uygun hareketlerinin TCK'nun 24. maddesi uyarınca kanunun emrinin yerine getirilmesi kapsamında kalıp hukuka uygun olduğu..." gerekçesiyle failler hakkında hürriyeti yoksun kılma suçundan TCK'nın 24. maddesi uyarınca beraat kararı verilmesinde isabetsizlik görmemiştir. Suça konu eylemin suç üstü hâlinde yakalama yetkisiyle ve zilyetliğin korunması kavramlarıyla yakından ilgisi olması karşısında uyuşmazlığın isabetli şekilde çözüme kavuşturulması açısından; hakkın kullanılması başlığı altında bu hususlara da kısaca değinilmesinde fayda bulunmaktadır. CMK'nın "Yakalama ve yakalanan kişi hakkında yapılacak işlemler" başlıklı 90/1. maddesi; "(1) Aşağıda belirtilen hâllerde, herkes tarafından geçici olarak yakalama yapılabilir: a) Kişiye suçu işlerken rastlanması. b) Suçüstü bir fiilden dolayı izlenen kişinin kaçması olasılığının bulunması veya hemen kimliğini belirleme olanağının bulunmaması..." şeklinde düzenlenmiştir. Suç üstü hâlinde veya suç üstü sayılan hallerde, herkese faili yakalayarak hürriyetini kısıtlama hakkı verilmiştir. Bu hâlde yakalama, kişinin hürriyetinden yoksun bırakılması suçunu oluşturmaz (Zafer, s.417). CMK'nın 90/1. maddesindeki hâlde Kanun, herkese bu yetkiyi vermiştir. Burada, suç işleyen kişiyi yakalama yükümlülüğünü yerine getiren kişinin kamu görevlisi olup olmadığını bir önemi yoktur. Bu yetkiyi kullanan kişinin örneğin bir yankesiciyi yakalayıp kolluk gelene kadar kaçmasını önleyecek şekilde zor /cebir kullanıp yere yatırarak bekleyen kişinin hürriyeti tahdit suçundan sorumluluğu yoktur (Demirbaş, s.295-296). Suç üstü hâlinde yakalayanın kolluk görevlisi olması hâlinde yakalanan şüphelinin kaçması karşısında arkasından onu durdurmak veya tekrar yakalamak amacıyla silah kullanma ve ateş açma yetkisini Kanun kapsamında kullanan kolluk görevlisinin kanun hükmünü yerine getirmesi nedeniyle hukuka uygunluk nedeninden cezalandırılmaması gündeme gelirken; kamu görevlisi olmayan ve silah kullanma yetkisi de bulunmayan hak sahibinin kaçmakta olan hırsızın arkasından yakalama amacıyla ateş etmesi CMK'nın 90/1. ve TCK 24/1. maddeleri kapsamında kanunun hükmünün yerine getirilmesi hukuka uygunluk sebebi olarak değerlendirilemeyecektir (Artuç/Gökcan, s.568,768). 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun "Savunma hakkı" başlıklı 981. maddesi; "Zilyet, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defedebilir. Zilyet, rızası dışında kendisinden alınan şeyi taşınmazlarda el koyanı kovarak, taşınırlarda ise eylem sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetliğini koruyabilir. Ancak, zilyet durumun haklı göstermediği derecede kuvvet kullanmaktan kaçınmak zorundadır." hükümlerini içermektedir. Zilyetliğin korunması, doktrinde TCK’nın hakkın kullanılmasını düzenleyen 26/1. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken bir husus olarak kabul edilmektedir (Dönmezer-Erman, s.271, Demirbaş, s.334-336; İçel, Kayıhan – Evik, ... Hakan, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 2. Kitap, Beta Yayınevi, İstanbul 2007, s.120). Zilyetliğin korunmasının dayanağı TMK'nın 981. maddesidir. Zilyetliğin korunması, ancak suç üstü hâlinde veya saldıran kişi kaçarken yakalanması sırasında olur. Bu hüküm zilyetliğin önceden korunması (Offendicula) için bir takım tedbirleri alma yetkisini zilyede vermiş ise de; bu tedbirlerin sadece saldırı hâlinde, saldırana karşı ve saldırı fiili ile orantılı olarak gerçekleşmesi şarttır. Öte yandan saldırı anında, yani suç üstü hâlinde zilyetliğin korunması da aynı şartlarla saldırı ile eş zamanlı olmasına bağlıdır. Örneğin zilyedin çantasını kapıp kaçan hırsızın veya gasbedenin uzaklaşması sonrasında ertesi gün bir yerde bu kişiyle karşılaşan zilyedin saldıranı döverek elinden çantayı almaya kalkışması hâlinde zilyetliğin korunmasında hukuka uygunluk nedeninden söz edilemez. (Demirbaş, s.335) Zilyetliğin korunması şartlarının bulunduğu takdirde, zilyedin gasbedenin saldırısına karşı taşınırı geri almak amacıyla yapacağı hareketler, hukuka aykırı sayılmaz. Ancak saldıran kaçtıktan veya suç üstü hâli ortadan kalktıktan sonra zilyedin geri alma veya zor kullanma hakkı da kalmaz. Ayrıca korunan malvarlığı değeri ile zilyedin saldırıda bulunan kişiye verebileceği öngörülen zarar arasında bir oran bulunmaldıır. Örneğin; tavuk kümesine, hırsızlığa karşı önlem amacıyla otomatik silah koyan bir zilyedin, kümesin kapısını açan kişinin ölmesi nedeniyle hakkını kullandığını ileri sürmesi hukuk düzenince korunamaz. (Dönmezer-Erman, s.272) Gelinen aşamada TCK'nın 24. ve 26. maddelerinde düzenlenen hukuka uygunluk hâllerinin, aynı Kanun'un 27/1. maddesinde düzenlenen sınırın aşılması ile birlikte değerlendirilmesi de gerekmektedir. Kanun maddesi ve gerekçedeki anlatımın aksine öğretide kabul edilen görüşe göre; ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması ibaresini, hukuka uygunluk hâllerinde sınırın aşılması olarak anlamak gerekir (Özgenç, İzzet, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Bası, Ankara 2013, s. 413-425; Şen, Ersan, Yeni TCK Yorumu, Vedat Kitapçılık, İstanbul, 2006, C.1, s.74-77; Koca, Mahmut, Yeni TCK’nda Hukuka Uygunluk Nedenleri, Ceza Hukuku Dergisi, S.1, Ekim 2006, s.111 vd.; Bakıcı, Sedat, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 2. Bası, s.615 vd.; Metiner, Haydar -Koç, Ahsen, TCK Genel Hükümleri, Ankara, 2008, C.1, s. 692 vd.). TCK'nın "Ceza Sorumluluğunun Esasları" başlıklı İkinci Kısmının "Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler" başlıklı İkinci Bölümünün 24, 25 ve 26. maddelerinde yazılı hukuka uygunluk nedenlerinin sıralaması ile CMK’nın hüküm çeşitlerini düzenleyen 223. maddesinin sistematiği de bu anlayışı desteklemektedir. Bu doğrultuda, kendisinden önce gelen maddelerden farklı bir başlıkta düzenlenen "sınırın aşılması" bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp, TCK’nun 27. maddenin birinci fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin ikinci fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle; hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde beraat kararı değil, 27. maddenin birinci fıkrasına göre; indirimli ceza veya 27. maddenin ikinci fıkrasına göre; CMK’nın 223. maddesinin üçüncü fıkrasının (c) bendi de gözetilerek ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilecektir. TCK'nın 27. maddesinin birinci fıkrasının uygulanabilmesi için; öncelikle ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran bir neden söz konusu olmalıdır. Failin, sınırları kast olmaksızın aşması da ikinci şarttır. Bir hukuka aykırı saldırı esnasında, savunma hareketinin saldırıya göre çok aşırı olması gibi durumlarda, araçta veya oranda (intensiv) sınırın aşılması söz konusu olacaktır. Buna göre; saldırı ile savunma arasında araç ve aracın kullanılması bakımından orantı bulunmak zorundadır. Öte yandan saldırı ile savunma hareketi arasında sınırın zaman bakımından aşılması durumunda ise zamanda (extensiv) sınırın aşılması söz konusudur. Bu durumda; saldırı anında başlayan savunma hareketinin saldırı defedildikten veya durdurulduktan sonra da devam etmesi veya aşırı ölçüde olması hâlinde de sınırın aşılması kavramından söz edilecektir. Hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kasten aşılması, taksirle aşılması ve heyecanla (mücbir sebeple) aşılması olarak üç şekilde gerçekleşebilir. Sınırın kasten aşılması hâli TCK'da açıkça düzenlenmemiştir. Çünkü bu durumda failin kasten işlediği suçun cezasıyla cezalandırılması gerekecektir. Sınırın taksirle aşılması hâlinde, gerçekleşen neticenin Kanun'da taksirle işlenen bir suç olarak düzenlenmiş olması (tipiklik) ve failin taksir derecesinde bir kusuru olması (kusurluluk) şartıyla taksirle sorumluluk gündeme gelecektir. Bu durum TCK'nın 27/1. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Sınırın heyecan (mücbir sebep) nedeniyle aşılması hâli ise; Alman, Avusturya ve İsviçre Ceza Kanunları'nda failin cezalandırılamayacağı şeklinde hüküm altına alınmış iken TCK Tasarısı'nın 30/2. maddesinde; "sınırın aşılması, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." şeklinde iken kabul edilen TCK'nın 27/2. maddesinde "Meşru savunmada sınırın aşılması, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." biçiminde yer almış ve bu hâl yalnızca meşru savunma ile sınırlandırılmıştır (Demirbaş, s.360-362). TCK'nın 27/1. maddesinin uygulanabilmesi için ilk koşul, bir hukuka uygunluk sebebinin bulunmasıdır. Bunun dışındaki diğer şart ise sınırın aşılmasının amaçta değil, araçta meydana gelmesidir. En son koşul ise sınırın aşılması sonucu gerçekleşen neticenin Kanun'da taksirle işlenebilen bir suç olarak düzenlenmiş olmasıdır. Bu doğrultuda hakkını kullanan kimsenin bir kişinin ölümüne sebebiyet vermesi hâlinde, başkasının yaşam hakkına gereğinden fazla ve aşırı güç kullanarak zarar vermesi nedeniyle sınırı taksirle aştığı değerlendirilecek olursa, bu hâlde fail hakkında TCK'nın 81. maddesi uyarınca kasten öldürmeden değil, TCK'nın 27/1. maddesi uyarınca taksirle öldürmenin düzenlendiği TCK'nın 85. maddesinden ceza verilecek ve cezada indirim yapılacaktır (Dönmezer / Erman, s.381-382). Sınırın taksirle aşılması hâlinde; fail genellikle konuda, aracın seçiminde veya aracın kullanımında sınırı aşmaktadır. Netice olarak hukuka uygunluk sebeplerinde koşulların yoğunluğu veya savunma hareketinin ölçüsünde aşma varsa sınırın aşılmasından, hukuka uygunluk sebebinin şartlarının o anda bulunup bulunmadığı yönünden yani zamanında aşma varsa bu kez de hatadan söz etmek gerekecektir (Özbek/Doğan/Bacaksız/Tepe, s.347-348). Kendisine "Dur!" ihtarında bulunulan şüphelinin bu ihtara aldırmaması hâlinde emniyet görevlilerinin belli şartların gerçekleşmesi kaydıyla silah kullanmasına mevzuatımızda izin verilmiştir. Kaçan şüpheliyi yakalamaya matuf bu silah kullanma yetkisi, hukuki bir yetkidir ve dolayısıyla bu amaca matuf silah kullanılması hâlinde kanunun hükmü icra edilmekte ve hukuka uygun davranılmaktadır. Silahın şüpheli kişiyi yakalama amacını aşan bir tarzda kullanılması hâlinde, bu hukuka uygunluk sebebinin sınırı aşılmış olmaktadır. Bu gibi durumlarda silah kullanma yetkisini haiz olan kişinin kastını araştırmak gerekir. Şayet kişi bu sınırı kasten aşmışsa meydana gelen neticeden kastına göre sorumlu tutulacaktır. Burada doğrudan kast olabileceği gibi olası kast da olabilir. Somut olayın özelliklerine göre olası kastın mevcut olup olmadığını iyi tetkik etmek gerekir (Özgenç, s.428). 3. Sanığın Hukuki Durumunun Belirlenmesine Dair Özel Mevzuat Son olarak, sanığın hem mahalle muhtarı hem de kooperatif başkanı olması karşısında; hukuka uygunluk nedenlerinin sanığın eylemiyle ilişkisinin ortaya çıkartılması bakımından, mahalle muhtarları ile kooperatif başkanlarının görev ve yetkilerine dair mevzuata da kısaca değinmekte fayda bulunmaktadır. 442 sayılı Köy Kanunu'nun 1. maddesi; "Nüfusu iki binden aşağı yurtlara (köy) ve nüfusu iki bin ile yirmi bin arasında olanlara (kasaba) ve yirmi binden çok nüfusu olanlara (şehir) denir. Nüfusu iki binden aşağı olsa dahi belediye teşkilatı mevcut olan nahiye, kaza ve vilayet merkezleri kasaba itibar olunur. Ve Belediye Kanununa tabidir.", 36. maddesi ise; "Muhtarın göreceği Devlet işleri şunlardır: ...2 - Köyün sınırı içinde dirlik ve düzenliği korumak (asayişi korumak); ...6 - Köye gelip gidenlerin niçin gelip gitmekte olduklarını anlamak ve bunlar içinde şüpheli adamlar veyahut ecnebiler görülürse hemen yakın karakola haber vermek; ...11 - Köylünün ırzına ve canına ve malına el uzatan ve Hükümet kanunlarını dinlemiyen kimseleri köy korucuları ve gönüllü korucularla yakalattırarak Hükümete göndermek;..." 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu'nun "Kapsam" başlıklı 2. maddesi; "Bu Kanun, büyükşehir belediyesiyle büyükşehir sınırları içindeki belediyeleri kapsar.", "Diğer Hükümler" başlıklı 28. maddesi; "Belediye Kanunu ve diğer ilgili Kanunların bu kanuna aykırı olmayan hükümleri ilgisine göre büyükşehir ve ilçe belediyeleri hakkında da uygulanır.", Geçici 2. maddesi ise; "Büyükşehir belediye sınırlarına alınan belediyelerin organları büyükşehir belediyesi ilçe veya ilk kademe belediyesi organları; köy muhtar ve ihtiyar heyeti ise mahalle muhtar ve ihtiyar heyeti olarak ilk mahalli idareler genel seçimine kadar görevlerine devam ederler." 4541 sayılı Şehir ve Kasabalarda Mahalle Muhtar ve İhtiyar Heyetleri Teşkiline Dair Kanun'un 3. maddesi; "Mahalle muhtar ve ihtiyar heyetinin göreceği işler şunlardır: ...13 - Mahalleye girdiğini haber aldığı hüviyeti meçhul ve şüpheli şahıslar hakkında zabıtaya haber vermek; ..17 - Cumhurbaşkanınca, halkın ihtiyaçlarını karşılamak ve amme hizmetlerini kolaylaştırmak üzere karar altına, alınacak işlerden o mahalleye taallük eden kısımları tatbik etmek..." 22. maddesi ise; "...Mahalle muhtar ve ihtiyar heyetlerine, vazifelerini ifa hususunda, mahalle bekçileri yardım etmekle mükelleftirler." Hükümlerini içermektedir. Buna göre; köy veya mahalle muhtarlarının, mahallin mülki amiri olarak görev yaptıkları sınırlar içinde can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla şüphelileri kolluğa bildirme ve köy korucusu veya mahalle bekçisi eliyle yakalatarak kolluğa teslim etme görev ve yetkileri bulunmakta olup özel olarak zor veya silah kullanma yetkisi bulunmamaktadır. 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun "Tarif" başlıklı 1.maddesi de; "Tüzel kişiliği haiz olmak üzere ortaklarının belirli ekonomik menfaatlerini ve özellikle meslek veya geçimlerine ait ihtiyaçlarını işgücü ve parasal katkılarıyla karşılıklı yardım, dayanışma ve kefalet suretiyle sağlayıp korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan değişir ortaklı ve değişir sermayeli ortaklıklara kooperatif denir" şeklindedir. Kanun'da yazılı tanıma göre; kooperatiflerin, ortaklarının ekonomik menfaatlerini ve meslek veya geçimlerine dair ihtiyaçlarını sağlamak ve korumak amacıyla gerçek ve tüzel kişiler tarafından kurulan tüzel kişiliği haiz kişi toplulukları oldukları tartışmasızdır. 1163 sayılı Kanun'un "Kooperatif Organları" başlıklı beşinci bölümünün "B) Yönetim kurulu: I – Ödevi ve üye sayısı:" başlıklı 55. maddesi; "Yönetim Kurulu, kanun ve anasözleşme hükümleri içinde kooperatifin faaliyetini yöneten ve onu temsil eden icra organıdır. Yönetim Kurulu en az üç üyeden kurulur. Bunların ve yedeklerinin kooperatif ortağı olmaları şarttır...", "5. Üyelerin titizlik derecesi ve sorumlulukları:" başlıklı 62. maddesi ise; "Yönetim Kurulu, kooperatif işlerinin yönetim için gereken titizliği gösterir ve kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda bütün gayretini sarf eder. (Değişik ikinci fıkra:21/10/2021-7339/7 md.) Yönetim kurulu; kendi tutanakları, genel kurul tutanakları, ortak listeleri, gelir-gider hesapları ve yıllık bilançonun usulüne uygun olarak hazırlanması ve saklanmasından, tetkik olunmak üzere denetçilere verilmesinden sorumludur. Ayrıca görevi sona eren yönetim kurulu üyeleri tarafından sorumlulukları altında bulunan para, mal, defter, belge ve diğer kooperatif varlıklarının seçimlerin yapıldığı genel kurul toplantı tarihinden itibaren üç iş günü içinde tutanakla yeni seçilenlere teslimi zorunludur. Yönetim Kurulu üyeleri ve kooperatif memurları, kendi kusurlarından ileri gelen zararlardan sorumludurlar. Bunların suç teşkil eden fiil ve hareketlerinden ve özellikle kooperatifin para ve malları bilanço, tutanak, rapor ve başka evrak, defter ve belgeleri üzerinde işledikleri suçlardan dolayı kamu görevlisi biçiminde gibi cezalandırılır." Biçiminde düzenlenmiştir. Buna göre; kooperatif başkanı dâhil olmak üzere kooperatifin tüm yönetim kurulu üyelerinin kooperatif üyesi olması zorunlu olmakla birlikte; en başta üyelerinin ekonomik menfaatlerini, mesleki veya geçimlerine dair ihtiyaçlarını sağlayıp korumak amacıyla kooperatifin faaliyetlerini titizlikle icra etmek, kooperatifin başarısı ve gelişmesi yolunda bütün gayreti sarf etmek gibi görev ve yetkilerinin yanı sıra; sorumlulukları altında bulunan kooperatifin para, mal, defter, belge veya diğer kooperatif varlıklarını tutanakla yeni seçilen yönetime teslim etmek zorunda oldukları, hatta bu sorumlulukları nedeniyle görevleri sona erse dahi, kamu görevlisi gibi cezalandırılmak gibi külfetlerinin bulunduğu da hüküm altına alınmıştır. Bu nedenle, kooperatif başkanı ve yönetim kurulu üyelerinin kooperatifin para ve malları gibi malvarlığı değerleri üzerinde hukuken ve fiilen zilyetlik hakkına sahip oldukları tartışmasızdır. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Maktul'ün, tanık İbrahim ve bir arkadaşı ile birlikte 29.04.2014 tarihinde gece saat 03.45 civarında, üçüncü bir kişiden çaldıkları Kartal marka araçla, daha önceden de pek çok kez hırsızlık olayının yaşanan Bursa ili Yıldırım ilçesine 18 km uzaklıktaki Hamamlıkızık Mahallesi (köyüne) gittikleri, mahalle sakinlerinin mensubu olduğu kooperatif marketinin kilidini demir makasıyla kırıp kepengini açtıktan sonra içeriye girdikleri, marketin alarmının çalmasıyla birlikte bunu duyan kooperatif başkan yardımcısı tanık ...'ın hırsızların kooperatif mallarını çuvallarla arabaya yüklediklerini görerek hemen kooperatif başkanı ve aynı zamanda köy muhtarı olan sanığa haber verdiği ve marketin yakınındaki evinden eline bir sopa alarak sokağa çıktığı, market çalışanı tanık...'nın da alarmı duyması üzerine sanığı telefonla arayarak markete doğru yola çıktığı, hırsızlık olayını öğrenen sanığın ruhsatlı tabancasını alarak evinden çıkıp markete doğru hareket ettiği; maktul ve arkadaşlarının marketten çaldıkları muhtelif mallar ve bir miktar para ile geldikleri araca binerek olay yerinden kaçmaya başladıkları sırada, tanık ...'ın marketin önünde yaya olarak aracın önüne geçtiği, maktulün aracı üzerine sürmesi karşısında kenara çekilen tanık ...'ın, elindeki sopayı ön cama fırlattığı, camın kırılmasına rağmen, maktulün yoluna devam ettiği ve ilk kavşakta kendisini durdurmak isteyen sanığın aracının sağ çaprazına çarparak yoluna devam ettiği, sanığın durdurmayı başaramadığı hırsızları yakalamak amacıyla şoför mahallinden tabancası ile birlikte inip aracın arkasından koşarken arka tekerine doğru bir el ateş etmesi neticesinde sürücü koltuğunda bulunan maktulun sırtından isabet alıp yaralanması nedeniyle aracın kontrolü kaybederek yolun sağ tarafındaki tel örgülere sürterek refüjde sıkışıp durduğu, maktulün tanık İbrahim'e; "Kaçın, kendinizi kurtarın!" diyerek hemen araçtan indiği ve kimliği tespit edilemeyen diğer şüpheli ile boş araziye doğru koşarak uzaklaştıkları, ancak aracın içinde sıkışan tanık İbrahim'in köylüler tarafından yakalanarak görevlilere teslim edildiği, maktulün cesedinin ertesi gün akşam saatlerinde olay yerine yakın boş arazide bulunduğu, yapılan incelemeler sonucunda sanığın silahından çıkan merminin Kartal marka aracın arka bagaj camının sol alt köşesinden girerek önce arka koltuğun başlığını, sonra da şoför koltuğunu delip, maktulün sırtından, sol kürek kemiği alt kısmından girerek ön göğüs duvarında kaldığı ve maktulün sanığın tabancasından çıkan ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı akciğer harabiyeti ve iç kanama sonucu hayatını kaybettiğinin belirlendiği olayda; Sanığın Hamalıkızık mahallesi (köyü) muhtarı ve aynı zamanda kooperatif başkanı olarak, kooperatifin marketinde bulunan mallar üzerinde malik sıfatı ile zilyetlik hakkının olduğu, bu hakka yönelik hırsızlık veya koşulları oluştuğunda yağma suçunun işlenmesi halinde; TMK'nın 981/1. maddesi gereğince zilyetin, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defetmek yetkisini haiz olduğu, mülkiyet hakkına yönelik olan ve konusu suç teşkil eden bu eylemde meşru savunmanın saldırıya ilişkin koşullarının gerçekleşmiş bulunduğu anlaşılmaktadır. Olayda çözümlenmesi gereken husus, meşru savunmada saldırı hâlinin gerçekleştiği durumda, savunmanın saldırı ile orantılı olup olmadığının, yani saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanılıp kullanılmadığı ve savunmada sınırın kasten aşılıp aşılmadığıdır. Kast kişinin iç dünyası ile ilgili olup, olay öncesi, sırası ve sonrasındaki dışa yansıyan davranışlarla tespit edilebilecektir. Somut olayda maktul tarafından kullanılan aracın seyir hâlinde kaçmakta iken kendisini engellemek isteyen sanığın aracına vurarak hareketine devam etmesi, sanığın eğimli ve kaygan zeminli yolda gece vakti içinde kaç kişi olduğunu bilmediği aracın arkasından yaklaşık kırk metre mesafe uzaktan tabancasıyla sadece bir el ateş etmiş olması, silah kullanma konusunda uzmanlığı olmayan sanığın atış mesafesi bakımından mermiyi maktule isabet ettirmesi ihtimalinin çok düşük olduğunun bilirkişi raporu ile de tespit edilmesi, sanığın araçtan inerek kaçmaya başlayan maktulün arkasından imkanı varken ateşine devam etmemesi, öte yandan aracın içinde sıkışarak yakalanan diğer şüpheliye yönelik de herhangi bir saldırıda bulunulmaksızın onu da kolluk görevlilerine teslim etmesi hususları birlikte değerlendirildiğinde; sanığın öldürme yönünden doğrudan veya olası kast ile hareket etmediği kabul edilmelidir. Sanığın köy muhtarı ve aynı zamanda kooperatif başkanı olması nedeniyle köyünde huzur ve güveni sağlamak ve kooperatifin mal varlığına yönelik haksız saldırıyı defetmek hakkının bulunduğu ancak haksız saldırıya ilişkin koşullar gerçekleşmiş olmasına rağmen mal varlığı hakkına yönelik bir saldırı söz konusu olduğundan, bu saldırının aynı zamanda kişinin hayatını tehlikeye sokan bir durum arz etmediği hâllerde saldırıya uğrayan ve savunulan yararlar bakımından yani konu bakımından denge bulunmadığı ileri sürülebilir ise de; her olayda uygulanacak kesin ölçütlerin konulma imkânı bulunmaması ve sonucun somut olayın koşullarına göre belirlenmesi gerekliliği karşısında; mal varlığına yönelik saldırının savuşturulmasında silah kullanılması savunmada orantılılık ilkesini ihlal edecektir. Meşru savunmada sınırın aşılmasının kasten mi yoksa taksirle mi gerçekleştiği ise ayrıca değerlendirmelidir. Somut olayda; fiilin işleniş şekli ile gerçekleştiği yer ve zaman dikkate alındığında, meşru savunmadaki sınır aşımının "kişinin içinde bulunduğu korku, heyecan ve telaştan" meydana geldiğinin kabul edilemeyeceği; bu nedenle TCK'nın 27/2. maddesinin uygulama koşullarının oluşmadığı, meşru savunmada sınırın taksirle aşılıp aşılmadığı yönünden yapılan değerlendirmede ise; sanığın yağmalanan mallarla birlikte kaçmakta olan aracı durdurmak için yaklaşık 40 metre mesafeden aracın arka tekerine doğru ateş ettiği, ancak meydana gelen beceri hatası olarak da nitelenen sapma nedeniyle merminin maktulün sırtına isabet ederek ölümüne sebebiyet verdiği, bu şekilde sınırın taksirle aşılması söz konusu olduğundan, sanığın meydana gelen ölüm neticesinden TCK'nın 27/1. maddesi yollamasıyla aynı Kanun'un 85/1. maddesi gereğince taksirle öldürme suçundan cezalandırılmasına karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yerel Mahkemece verilen direnme kararının gerekçesinin isabetli olmadığına; direnme kararına konu hükmün, sanığın, eyleminde hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşıldığı kabul edilerek TCK'nın 27/1. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 85/1. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi gerekirken beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "...Suç tarihinde köy muhtarı olan sanık ...'ın olay gecesi saat 04.00 sularında evinde istirahat ettiği bir anda başkanlığını yaptığı Köy Kalkındırma Kooperatifinin alarmının çalması üzerine hırsızlık yapıldığı kanaati ile taşıma ruhsatlı silahını da yanına alarak aracı ile kooperatif binasına doğru gittiğinde maktülün ve yanındaki diğer iki hırsızın kooperatiften bir kısım eşyaları çalıp maktulün kullanımında olan Kartal marka araçla kaçarken yolda karşılaştığı, sanığın kullanmış olduğu araçla maktulün kullanımındaki Kartal marka aracı durdurmak isterken araçların tamponlarının birbirine sürttüğü ancak hırsızların aracının durmayarak yoluna devam ettiği sanık muhtarın aracını durdurarak kaçmakta olan aracın arkasından bir el Smith Wesson 9 milimetre çapındaki tabancasıyla ateş ettiği ve bu ateş neticesinde aracın şoför koltuğunda oturan maktul ...'nın sırt, sol tarafından aldığı ateşli mermi silah yarası sonucu hayatını kaybettiği sabittir. Dosya kapsamına göre olayın alarm çalması üzerine kooperatif çalışanı tanık ...'ın sanıktan önce kooperatifin binasına gelip sanıkların kaçtığı araçla ilk tanık ...'ın karşılaştığı ve aracın ön camına odun parçasıyla vurarak durdurmaya çalıştığı ancak aracın durmayıp kaçmaya devam ettiği daha sonra sanık muhtarın aracıyla karşılaşan hırsızların bu aracı geçtikten sonra da yine kooperatif çalışanı tanık...'nın aracıyla karşılaştıkları ancak o aracı da geçtikleri ve muhtar olan sanığın kaçan aracın arka tarafından ateş etmesi sonucu arka cam sol alt köşeden giren 1 adet mermi çekirdeğinin arka koltuk sol taraf ve ön şoför koltuğu sol üst tarafından girerek maktulün ölümüne sebebiyet verdiği anlaşılmaktadır. Yapılan yargılama sonucunda yerel mahkemece sanığın eyleminin Türk Ceza Kanun'un 25. maddesi kapsamında meşru müdafaa sınırları içerisinde işlendiği kabul edilerek CMK 223/2-d maddesi gereği beraat kararı verilmiş bu kararın temyizi üzerine Yargıtay 1. Ceza Dairesince sanığın eyleminin TCK'nin 81. maddesi kapsamındaki kasten adam öldürme suçunu oluşturduğu kabul edilerek beraat kararı bozulmuş, yerel mahkemece bozma kararına karşı direnilmesi üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gelmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunda yapılan müzakereler sonucunda eylemin öncelikle TCK'nin 25. Maddesinde düzenlenen meşru müdafa kapsamında kalıp kalmadığı hususu Ceza Genel Kurulu tarafından oylanmış ve oy birliği ile sanığın TCK'nin 25. maddesi gereği meşru müdafaa hâlinde bulunmadığı karara bağlanmış akabinde yapılan 2. oylamada bu kez eylemin TCK'nin 27/1. maddesi gereği düzenlenen hukuka uygunluk durumlarında sınırın kast olmaksızın aşılıp aşılmadığı hususunda yapılan oylamada ise 19'a karşı 6 oyla sanığın hukuka uygunluk nedenlerinde sınırı kast olmaksızın taksirle aştığı kabul edilerek dosya da bulunan direnme kararı farklı gerekçelerle bozulmuştur. Gerekçesini biraz sonra açıklayacağımız üzere dosya kapsamına göre olay da hukuka uygunluk nedenleri bulunmadığı sanığın eyleminin olası kastla kasten adam öldürme suçunu oluşturduğu, bu yönüyle TCK'nin 87/4. maddesi gereği cezalandırılması gerektiği kanaati ile Ceza Genel Kurulumuzun çoğunluk görüşüne katılmıyorum. Şöyle ki; Kendi kabulümüzün gerekçelerini izah etmeden önce çoğunluk görüşüne niçin katılmadığımızı izah etmek için mevzuatla ilgili bazı tespitler yapılması gerekmektedir. Türk Ceza Kanun'un 27/1. maddesinin oluşabilmesi için öncelikle Türk Ceza Kanunu'nun 24, 25 veya 26. maddelerinde düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden herhangi birinin dosyada mevcut olması gereklidir. Bu husus doktrinde Koca, Üzülmez, Hakeri, İçel, Bayraktar Keskin Kiziroğlu, Zafer, Kartal, Artuç, Gökcen gibi birçok ceza hukukçusu tarafından da TCK'nin 27/1. maddesinin var kabul edilebilmesi için öncelikle 'TCK'nin 24, 25 veya 26. maddesinde düzenlenen hukuka uygunluk nedenlerinden birinin dosyada mevcut olması gerekir.' şeklinde açıkça belirtilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulumuzun ilk oylamada Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesindeki meşru müdafaa hâlinin bu dosyada bulunmadığını oy birliği ile kabul etmiş olması tarafımızca da doğru görülmüştür, zira TCK'nin 25. maddesinde düzenlenen meşru savunma hâlinin varlığı için mala veya cana yönelen haksız ve ağır bir saldırının hâlen mevcut olması şarttır, hâlen mevcut bir saldırı durumu dosya kapsamına göre söz konusu değildir, maktul ve arkadaşları iş yerinden çaldıkları sigaraları Kartal marka aracın içerisine koyarak kaçmak isterken sanığın bulunduğu araçla karşılaşmışlar, araçların birbirlerine tamponları dokunmak suretiyle çarptıktan sonra maktulün kullandığı araç durmaksızın yoluna devam etmiş kaçmakta olan bu aracın arkasından sanık olan muhtar kendi aracını durdurup dışarı çıkarak ruhsatlı bulunan silahıyla bir el ateş edip şoförlük yapan maktulün sırt tarafından giren mermiyle ölümüne sebebiyet vermiştir, bu hâliyle sanığa karşı mevcut ve hâlen devam etmekte olan bir saldırı veya böyle bir saldırının tekrar etme durumu objektif olarak dosyada söz konusu olmadığı gibi saldırı ile savunma arasında orantılık dahi bulunmamaktadır. Bu husus Ceza Genel Kurulumuz tarafından da oy birliği ile meşru müdafaa hâli yoktur şeklinde birinci oylamayla karara bağlanmıştır. Türk Ceza Kanunu'nun 27/1. maddesinin uygulanabilmesi için hukuka uygunluk nedenlerinden diğerleri olan TCK'nin 24, 26. maddelerinde düzenlenen hâllerin olayımızda olup olmadığı irdelendiğinde 24. maddesinde düzenlenen kanunun hükmünü yerine getiren, kimse kimseye ceza verilmez ibaresinin burada köy muhtarı olan sanık hakkında uygulanıp uygulanamayacağı tarafımızdan değerlendirilmiştir. Bu hususta hem Köy Kanunu'muzun 36. maddesinde ve hem de Çiftçi Malları Koruma Kanununda hükümler bulunmaktadır. 4081 sayılı Çiftçi Malları Koruma Kanunu'nun 1. maddesinde korunacak Çiftçi Malları sayılırken 2. bentte ziraat'te kullanılan veya ziraatle alakalı olan her nevi menkul ve gayrimenkul malların korunacak mallardan sayıldığı belirtilmiş olup yine bu kanuna göre Çiftçi Malları Koruma Meclisi kendi içerisinde gizli oyla bir Başkan seçeceği belirtilmiştir. Çiftçi Malları Koruma Kanunu 33. maddesinde bekçilerin köy kanunu 77. maddesinde yazılı hâllerde silah kullanmaya yetkili oldukları düzenlenmektedir Bunun dışında bu kanunda silah kullanma yetkileri ile ilgili herhangi bir düzenleme olmadığı gibi muhtarlar hakkında da böyle bir yetki öngörülmemiştir. Köy Kanun'u 77. maddesine bakıldığında da korucuların hangi hâllerde silah kullanabileceği hususunun düzenlendiği Burada da 5 bent hâlinde yapılan tespitten sonra yukarıda sayılan ahvalin dışında köy korucusu silahını kullandığından dolayı ceza görür, korucu silah kullanmaya mecbur olduğu zaman bile mümkün mertebe öldürmeksizin yaralayarak tutmaya dikkat eder şeklinde düzenleme yapılmıştır. Yukarıda açıklandığı üzere ne Köy Kanun'un da ne de Çiftçi Malları Koruma Kanununda köy muhtarına herhangi bir şekilde silah kullanma yetkisi verilmemektedir. Sanığın eylemi TCK'nin 24. maddesinde düzenlenen kanunun emrini icra şeklinde dahi kabul edilemez. (Dosya da bu maddeyi uygulama yeri bulunmamaktadır.) Böylelikle tüm dosya kapsamına bakıldığında sanığın eyleminin yasada belirtilen hiçbir hukuka uygunluk nedeni kapsamında bulunmaması nedeniyle yasal koşulları taşımadığından ne TCK'nin 24, 25, 26. maddeleri ve ne de TCK'nin 27/1. maddesi kapsamında kalmadığı kanaatindeyiz. Kanaatimize göre sanık hırsızlık yapıp kaçtıkları sabit olan maktul ve arkadaşlarına dosyada yapılan keşifte hazır bulunan ve dosyaya rapor sunan bilirkişinin raporuna göre karanlık havada ancak bulunduğu yer itibarıyla sokak lambaları yandığı için aracın görülebildiği ancak içindekilerin görülemediği vaziyetteki araca arkadan bir el ateş etmiş ve karanlık havada aracın sol arka camından giren mermi sonucu şoför mahallindeki maktul ölmüştür kanaatimize göre sanık öldürme kastıyla değil ancak etkili mesafeden etkili bir silahla araçta bulunanların ölebileceğini öngördüğü hâlde maktule doğru ateş etmiş ve öldürme ihtimalini öngördüğü ancak olursa olsun dediği araçtakilerden birinin ölebileceği şeklindeki sonuç bu olayda gerçekleşmiş maktul hayatını kaybetmiştir. Böylelikle sanığın eyleme TCK'nin 87/4. maddesinde düzenlenen olası kastı adam öldürme suçuna sebebiyet vermiş olup yapılan hırsızlık eylemi nedeniyle sanık muhtarın haksız tahrik altında kalarak işlemiş olduğu bu suçtan cezalandırılması gerektiği kanaatiyle Ceza Genel Kurulumuzun çoğunluk görüşüne muhalifim." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ..., Ceza Genel Kurulu Üyesi ...'nin olayın oluşuna, eylemin kabulüne ve ilgili mevzuata dair karşı oy gerekçesiyle aynı yönde başladığı şerhinde; "...Sanığın eylemi, TCK'nin 81, 21/2. maddesinde düzenlenen olası kastı adam öldürme suçuna sebebiyet vermiş olup yapılan hırsızlık eylemi nedeniyle sanık muhtarın haksız tahrik altında kalarak işlemiş olduğu bu suçtan cezalandırılması gerektiği kanaatiyle Ceza Genel Kurulumuzun çoğunluk görüşüne muhalifim..." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan diğer dört Ceza Genel Kurulu Üyesi ise; sanığın eyleminde ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran nedenlerin şartlarının bulunmadığı gerekçesiyle karşı oy kullanmışlardır. V. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yerel Mahkemece sanığın eyleminin meşru savunma kapsamında kaldığına dair direnme gerekçesinin İSABETLİ OLMADIĞINA, 2- Bursa 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 23.10.2018 tarihli ve 310-390 sayılı direnme kararına konu hükmünün; sanığın, eyleminde hukuka uygunluk nedeninde sınırın aşıldığı kabul edilerek TCK'nın 27/1. maddesi uyarınca aynı Kanun'un 85/1. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesi gerekirken beraatine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 3- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.09.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2021/279 E., 2022/391 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
hakkında, olay sırasındaki hareketlerinde TCK'nin 25. maddesi kapsamında hukuka uygunluk bulunduğu gerekçesi ile beraatine karar verilmesi gerektiği düşüncesi ile sayın çoğunluk görüşüne bu sanık yönünden muhalifiz.
Ceza Genel Kurulu         2021/279 E.  ,  2022/391 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi Nitelikli kasten öldürme suçundan suça sürüklenen çocuk ...’in TCK’nın 82/1-d, 29, 31/3, 62 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl; sanık ...’in ise aynı Kanun’un 82/1-d, 29, 62, 53 ve 63. maddeleri gereğince 16 yıl 8 ay hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, mahsuba ve sanık ... yönünden hak yoksunluğuna ilişkin ... 2. Ağır Ceza Mahkemesince oy çokluğu ile verilen 08.06.2018 tarihli ve 582-363 sayılı hükümlere yönelik katılan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı vekili ile sanık ve suça sürüklenen çocuk müdafileri tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine ... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesince 22.10.2018 tarih ve 1957-1879 sayı ile istinaf başvurularının, vekâlet ücreti yönünden düzeltilmek suretiyle esastan reddine karar verilmiştir. Hükmün Cumhuriyet savcısı, katılan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı vekili ile sanık ve suça sürüklenen çocuk müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 02.12.2019 tarih, 2726-5297 sayı ve oy çokluğu ile; "Oluşa ve dosya içeriğine göre; maktulün, eşi sanığa sürekli şiddet eylemlerinde bulunduğu, olay günü sabah saatlerinde maktulün eline bıçak alıp sanığı ikametleri içerisinde kovaladığı, bunu gören suça sürüklenen çocuğun eline aldığı odun parçasıyla maktule vurduğu, maktulün yere düşmesine müteakip sanığın, maktulün kafasına odunla vurmak ve bıçaklamak suretiyle maktulün ölümüne neden olduğu, olayda; Maktulden, suça sürüklenen çocuk ve sanığa yönelen ve haksız tahrik teşkil eden eylemlerin ulaştığı boyut gözetilerek sanık ve suça sürüklenen çocuk hakkında haksız tahrik nedeniyle ceza indirimi öngören TCK'nin 29. maddesi uyarınca azami oranda indirim yapılması gerektiğinin gözetilmemesi suretiyle fazla ceza tayini," isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiş, Çoğunluk görüşüne katılmayan Daire Üyeleri ..... Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesi tarafından suça sürüklenen çocuk ... hakkında annesi sanık ... ile birlikte, maktul (babası) ...'i tahrik altında kasten öldürdükleri gerekçesi 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 82/d, 29, 31/3, 62. maddeleri uyarınca cezalandırılmasına ve suça sürüklenen çocuğa neticeten verilen 10 yıl hapis cezasına konu ... 2. Ağır Ceza Mahkemesinin kararının esastan reddine ilişkin hükmünün, katılan Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının, suça sürüklenen çocuk vekilinin temyiz istemleri sonrasında, Dairemiz heyetince yapılan değerlendirme esnasında, sayın çoğunluğun sanık ... yönünden TCK'nin 29. maddesinin azami oranda uygulanması gerektiğine ilişkin bozma kararına katılmakla birlikte, suça sürüklenen çocuk ... hakkında, olay sırasındaki hareketlerinde TCK'nin 25. maddesi kapsamında hukuka uygunluk bulunduğu gerekçesi ile beraatine karar verilmesi gerektiği düşüncesi ile sayın çoğunluk görüşüne bu sanık yönünden muhalifiz. Şöyle ki; Dairemizin sayın çoğunluk görüşü ile azınlık görüşü arasında eylemin meydana geliş şekline ve suça sürüklenen çocuk ...'in eyleminin yorumlanmasına yönelik kısmen bir görüş ayrılığı bulunmaktadır. Buna göre; olayın meydana geliş şekli ve sanıkların eylemlerinin birlikte iştirak iradesiyle vasıflandırılmasına yönelik gerekçesinde, olayın oluş şekli sırasında bıçağın yere düşmesi üzerine sanık tarafından bıçağın ele geçirilmesiyle haksız hareket engellenmiş olmasına rağmen sanık ve suça sürüklenen çocuğun maktule karşı odunla darp eylemini ve akabinde sanık ...'in maktulü bıçaklaması sebebiyle TCK'nin 25. maddesinin uygulanma koşullarının oluşmadığını belirtmek suretiyle, ilk haksız hareketin maktulden kaynaklanması ve geçmişe ilişkin maktulün süre gelen haksız davranışları nazara alınarak her iki sanık hakkında da haksız tahrik hükümlerini uygulama cihetine gitmiştir. Oysaki; suça sürüklenen çocuk ...'in gerek... Cumhuriyet Başsavcılığında verdiği 10/12/2016 günlü ve gerekse... Sulh Ceza Mahkemesinde vermiş olduğu yine aynı tarihli savunmalarındaki hususlar mahkemece olayın oluş şekli olarak kabul edilmiştir. Ayrıntısında dahi değişmeyen ifadesinde, 'babam elinde bıçak ile evin içinde kovalarken, annem benden yardım istedi, babam ise gelme seni de öldürürüm demek suretiyle beni engelledi, bu arada babam yine annemi bıçakla kovalarken kolunu kapıya çarptığı sırada elindeki bıçak yere düştü, babam eğilip bıçağı almaya çalışırken ben sobaya koymak için bıraktığımız odunlardan birini alıp, koluna ve sırtına vurmak suretiyle ona engel olmaya çalıştım. Annem de odunla babamın kafasına vuruyordu, bıçağı kaptı, 3-4 kez babama sapladı', demektedir. Savunmanın tesbiti esnasında, evet ifadenin yazılış şekli itibarıyle bir kavram karışıklığı oluşmuş isede, beyan bir bütün olarak değerlendirildiğinde, maktulün elindeki bıçağı yere düşürmesi ve tekrar onu almak için çaba göstermesi ile eş zamanlı olarak suça sürüklenen çocuk ...'in eline geçirdiği odun ile maktulün sırtına ve koluna vurmak suretiyle onun yeniden bıçağı ele geçirmesini önlemeye çalıştığı ve bu esnada, diğer sanık ...'in de önce odun ile maktulün kafasına vurarak etkisiz hale getirmeye çalıştığı, daha sonra yerdeki bıçağı ele geçirerek maktule birkaç kez sapladığı anlaşılmaktadır. Suça sürüklenen çocuk ...'in bu oluş içerisindeki hareketleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, başlangıçta maktulün, annesini bıçakla kovalaması, müdahale etmek istediğinde, 'gelme seni de öldürürüm' diyerek ona karşıda saldırabileceğine dair maktulün iradesini açıklaması, maktulün kolunu kapıya çarpıp, elindeki bıçağı yere düşürdüğü ana kadar suça sürüklenen çocuğun hiçbir müdahalesi olmamasına karşın, düşürdüğü bıçağı almaya çalıştığı sırada maktule müdahaleye başlaması gibi hususlarda düşünüldüğünde, o anlık hal ve koşullar içerisinde maktulün bıçağı alma çabasını önlemeye yönelik hareket ettiğinin kabulü ile anlık gelişen olaylar içerisinde, diğer sanık annesi Kiymet'in öldürmeye yönelik hareketlerine aynı kast ile katıldığını kabul etmek, Türk Ceza Yasası'nın 'şüpheden sanık yararlanır' prensibine aykırı düşeceği düşünce ve kanaati ile sayın çoğunluk görüşüne iştirak etmemiz mümkün değildir. Sonuç olarak; yukarıda bahsedilen kabul ve gerekçeye göre suça sürüklenen çocuk ...'in, babası maktulün, geçmişte ailesine yaşattıkları olayların etkisi ve olay günü annesine bıçakla saldırması, kendisini de ölümle tehdit etmesi gibi hareketlerinin bütünlüğü karşısında, gerçekleşen ve bıçağı yeniden ele geçirmesi durumunda daha vahim sonuçların gerçekleşmesi muhakkak olabilecek saldırılarına karşı, TCK'nin 25. maddesi kapsamında kaldığının kabulü gerektiğinden, sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz." görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. Bozmaya uyan ... 2. Ağır Ceza Mahkemesince 09.03.2020 tarih, 47-128 sayı ve oy çokluğu ile; nitelikli kasten öldürme suçundan suça sürüklenen çocuk ...’in TCK’nın 82/1-d, 29, 31/3, 62 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl; sanık ...’in ise aynı Kanun’un 82/1-d, 29, 62, 53 ve 63. maddeleri gereğince 15 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmalarına, mahsuba ve sanık ... yönünden hak yoksunluğuna karar verilmiş, söz konusu hükümlerin sanık ve suça sürüklenen çocuk müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 02.11.2020 tarih, 2840-2623 sayı ve oy çokluğuyla temyiz istemlerinin esastan reddine karar verilmiş, Çoğunluk görüşüne katılmayan Daire Üyeleri M.N. Öztürk ve M. Üstüner ise; "Dairemizin 2019/2726 esas, 2019/5297 karar sayılı dosyasında bozma öncesi verdiğimiz muhalefet şerhi çerçevesinde muhalifiz. Şöyle ki; Dairemizin sayın çoğunluk görüşü ile azınlık görüşü arasında eylemin meydana geliş şekline ve suça sürüklenen çocuk ...'in eyleminin yorumlanmasına yönelik kısmen bir görüş ayrılığı bulunmaktadır. Buna göre; olayın meydana geliş şekli ve sanıkların eylemlerinin birlikte iştirak iradesiyle vasıflandırılmasına yönelik gerekçesinde, olayın oluş şekli sırasında bıçağın yere düşmesi üzerine sanık tarafından bıçağın ele geçirilmesiyle haksız hareket engellenmiş olmasına rağmen sanık ve suça sürüklenen çocuğun maktule karşı odunla darp eylemini ve akabinde sanık ...'in maktulü bıçaklaması sebebiyle TCK'nin 25. maddesinin uygulanma koşullarının oluşmadığını belirtmek suretiyle, ilk haksız hareketin maktulden kaynaklanması ve geçmişe ilişkin maktulün süre gelen haksız davranışları nazara alınarak her iki sanık hakkında da haksız tahrik hükümlerini uygulama cihetine gitmiştir. Oysa ki; suça sürüklenen çocuk ...'in gerek... Cumhuriyet Başsavcılığında verdiği 10.12.2016 günlü ve gerekse... Sulh Ceza Mahkemesinde vermiş olduğu yine aynı tarihli savunmalarındaki hususlar mahkemece olayın oluş şekli olarak kabul edilmiştir. Ayrıntısında dahi değişmeyen ifadesinde, 'babam elinde bıçak ile evin içinde kovalarken, annem benden yardım istedi, babam ise gelme seni de öldürürüm demek suretiyle beni engelledi, bu arada babam yine annemi bıçakla kovalarken kolunu kapıya çarptığı sırada elindeki bıçak yere düştü, babam eğilip bıçağı almaya çalışırken ben sobaya koymak için bıraktığımız odunlardan birini alıp, koluna ve sırtına vurmak suretiyle ona engel olmaya çalıştım. Annem de odunla babamın kafasına vuruyordu, bıçağı kaptı, 3-4 kez babama sapladı', demektedir. Savunmanın tesbiti esnasında, evet ifadenin yazılış şekli itibarıyle bir kavram karışıklığı oluşmuş ise de, beyan bir bütün olarak değerlendirildiğinde, maktulün elindeki bıçağı yere düşürmesi ve tekrar onu almak için çaba göstermesi ile eş zamanlı olarak suça sürüklenen çocuk ...'in eline geçirdiği odun ile maktulün sırtına ve koluna vurmak suretiyle onun yeniden bıçağı ele geçirmesini önlemeye çalıştığı ve bu esnada, diğer sanık ...'in de önce odun ile maktulün kafasına vurarak etkisiz hale getirmeye çalıştığı, daha sonra yerdeki bıçağı ele geçirerek maktule birkaç kez sapladığı anlaşılmaktadır. Suça sürüklenen çocuk ...'in bu oluş içerisindeki hareketleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, başlangıçta maktulün, annesini bıçakla kovalaması, müdahale etmek istediğinde, 'gelme seni de öldürürüm' diyerek ona karşıda saldırabileceğine dair maktulün iradesini açıklaması, maktulün kolunu kapıya çarpıp, elindeki bıçağı yere düşürdüğü ana kadar suça sürüklenen çocuğun hiçbir müdahalesi olmamasına karşın, düşürdüğü bıçağı almaya çalıştığı sırada maktule müdahaleye başlaması gibi hususlarda düşünüldüğünde, o anlık hal ve koşullar içerisinde maktulün bıçağı alma çabasını önlemeye yönelik hareket ettiğinin kabulü ile anlık gelişen olaylar içerisinde, diğer sanık annesi Kiymet'in öldürmeye yönelik hareketlerine aynı kast ile katıldığını kabul etmek, Türk Ceza Yasası'nın 'şüpheden sanık yararlanır' prensibine aykırı düşeceği düşünce ve kanaati ile sayın çoğunluk görüşüne iştirak etmemiz mümkün değildir. Sonuç olarak; yukarıda bahsedilen kabul ve gerekçeye göre suça sürüklenen çocuk ...'in, babası maktulün, geçmişte ailesine yaşattıkları olayların etkisi ve olay günü annesine bıçakla saldırması, kendisini de ölümle tehdit etmesi gibi hareketlerinin bütünlüğü karşısında, gerçekleşen ve bıçağı yeniden ele geçirmesi durumunda daha vahim sonuçların gerçekleşmesi muhakkak olabilecek saldırılarına karşı, TCK'nin 25. maddesi kapsamında kaldığının kabulü gerektiğinden, sayın çoğunluğun görüşüne katılamıyoruz." görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da 27.01.2021 tarih ve 42693 sayı ile; "Sanık ile suça sürüklenen çocuk haklarında gerekçede 'olayın oluş şekli sırasında bıçağın yere düşmesi üzerine sanık tarafından bıçağın ele geçirilmesiyle haksız hareket engellenmiş olmasına rağmen sanık ve suça sürüklenen çocuğun maktüle karşı odunla darp eyleminin ve akabinde sanık Kıymet'in maktülü bıçaklaması sebebiyle TCK'nın 25. maddesinin uygulanma koşullarının oluşmadığı' belirtilmek suretiyle ilk haksız hareketin maktulden kaynaklanması ve geçmişe ilişkin maktulün süre gelen haksız davranışları nazara alınarak her iki sanık hakkında da haksız tahrik hükümlerini uygulama cihetine gidilmiş ise de; mahkemenin suça sürüklenen çocuğun savunmasını hükme esas alarak olayın oluşunu kabul etmesi de dikkate alındığında, maktulün elinden düşürdüğü bıçağı tekrar almak için çaba göstermesi ile aynı zamanda suça sürüklenen çocuğun eline geçirdiği odunla maktulün sırtına ve koluna vurmak suretiyle yeniden bıçağı ele geçirmesine engel olmasına çalıştığı, yine sanığın da maktulün sendelemesinden ve eğilmesinden yararlanarak eline aldığı odunla maktulün kafasına vurarak etkisiz hâle getirmeye çalıştıktan sonra bıçakla maktulün karın bölgesine birkaç kez vurduğu anlaşılmıştır. Sanık ile suça sürüklenen çocuğun bu oluş içerisinde hareketleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde; Suça sürüklenen çocuk açısından, maktulün evin içinde öldüreceğim seni diyerek elinde bıçakla annesi Kıymet'i kovalaması, anne Kıymet'in 'yetiş öldürecek bu adam beni' demesi, maktulün suça sürüklenen çocuk ...'e yönelik 'gelme seni de öldürürüm' şeklindeki açıklaması ve suça sürüklenen çocuğun bıçağın düşürülme anına kadar hiç bir eylemde bulunmayıp babasının bıçağı tekrar almak için hamle yapması üzerine müdahalede bulunması, bıçağın babasınca alınması hâlinde daha vahim sonuçların gerçekleşmesi muhakkak olan bir saldırıdan annesini ve kendisini korumaya çalışması ve maktulün geçmişte ailesine yaşattıkları hep birlikte düşünüldüğünde suça sürüklenen çocuk lehine TCK'nın 25. maddesi şartlarının gerçekleştiğinin kabulünün gerektiği; Sanık Kıymet açısından ise; maktulün eşi Kıymet'i öldürme iradesinin açık olduğu, bıçağın yerden maktul eşi tarafından alınması durumunda artık onu durdurması imkânının kalmayacağı ve daha vahim sonuçların gerçekleşmesinin muhakkak olacağı, suça sürüklenen çocuğun 'annemin gözü kararmıştı, ne yaptığını bilmiyordu' ifadesi ve yine maktulün aileye yaşattıkları olumsuzluklar hep birlikte değerlendirildiğinde, her ne kadar suç sonrası davranışları tasvip edilmese de sanık lehine TCK'nın 27/2. maddesi şartlarının uygulanması şartlarının oluştuğunun kabulünün gerektiği, bu nedenle hem sanık hem de suça sürüklenen çocuk lehine itiraz yoluna gidilmesi zorunluluğunun doğduğu" görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 17.06.2021 tarih ve 6477-10805 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Suça sürüklenen çocuk ...’e yüklenen nitelikli kasten öldürme suçunda meşru savunma koşullarının oluşup oluşmadığı, 2- Sanık ... hakkında TCK’nın 27/2. maddesinde düzenlenen meşru savunmada sınırın aşılması şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 18.11.2016 tarihli “Otopsi Tutanağı”na göre; 1- Maktulün cesedinin kafa bölgesine, haricen ....numaralar ile tarif edilen yaraların, yara yeri özelliklerine göre künt cisim ile yapılmış olduğu, göğüste 6 numara ile batında ... numaralar ile tarif edilen yaraların, yara yeri özelliklerine göre bir tarafı keskin, bir tarafı künt delici kesici alet ile yapılmış olduğu, sağ el ön yüzde 16 numara ile tarif edilen yaranın, yara yeri özelliklerine göre kesici delici alet ile yapılmış olduğu, 2- Kafa bölgesindeki yaralanmaların, beyin kanamasına yol açması nedeniyle öldürücü nitelikte olduğu ancak hangi yaranın beyin kanamasına yol açtığı ayrımının yapılamayacağı, 3- Göğüs ve batındaki delici kesici alet yaralarının müstakilen ve müştereken öldürücü nitelikte olduğu, 4- Kişinin ölümünün çok sayıda delici kesici alet ve künt cisim yaralanmalarına bağlı 6. kaburga kırığı ile birlikte iç organ büyük damar yaralanmaları sonucu iç ve dış kanamaya bağlı olarak meydana geldiği, UYAP kayıtlarına göre; Uludere Asliye Ceza Mahkemesinin 15.07.2016 tarihli ve 96-137 sayılı kararı ile maktul ... hakkında sanık ...’e yönelik eşe karşı kasten yaralama suçundan TCK’nın 86/2, 86/3-a, 62, 50 ve 52. maddeleri uyarınca 3.000 TL adli para cezası verildiği, Uludere Devlet Hastanesince sanık ...’in muayenesi sonucu düzenlenen 09.12.2016 tarihli rapora göre; sol ön kol iç yüzde 2x3 cm ve 1x1 cm’lik kahverengi renginde eski yara izi, sağ ön kol radius medialinde yatay uzanan 4x1 cm’lik kırmızı renkte eski yara izi, sol el dorsal yüzde metakarpal kemikler üzerinde 1x3 cm’lik eski yara izi, sağ meme dış kadran üst tarafta 1x1 cm’lik kahverengi renginde eski yara izi, sağ ayak metatarsal kemikler üzerinde 1x1 cm’lik kurutlu yara olduğu, Anlaşılmıştır. Tanık Kısmet ..., soruşturma evresinde, şüpheli sıfatıyla; “Babam 16.10.2016 günü gece 24.00'te çalıştığı kahveden eve geldi. Biz yatacağı yeri hazırlamıştık. O sürekli kendine kola, kek gibi yiyecekler getirip yerdi. Benden bardak getirmemi istedi, bardak getirdim, o oturma odasında uyuyordu. Bana ‘Işığı kapat odana git!’ dedi, Ben gittim uyudum. Sabah Saat 05.30 civarı namaz için kalktım. Namaz kıldıktan sonra tekrar geri uyudum. Sonra saat 06.30'da tekrar kalktım. Kardeşlerimden ... ile Şermin okula gidecekti, onları hazırlayıp okula gönderdim. Bu arada babam farklı odada annem farklı odada uyuyorlardı. Annem daha önce kalktı. Babam da saat 09.00 civarı kalktı. Babam kahveye gitmek üzere hazırlandı. Bu arada annem ile tartışmaya başladılar. Tartışma sebebi benim üç yaşındaki kardeşim Mahsun'un, babamın kaldığı odadaki televizyonu açalım diye sürekli bağırması idi. Bu bağırma üzerine babam uyandığı için de anneme küfürler edip annemle tartışmaya başlamışlardı. Bu arada titreşimde bulunan babamın telefonu 7-8 kere titreşimli olarak çaldı. Telefonla görüşmek için evin balkonuna geçti. Görüştükten sonra tekrar geri geldi. ‘Kahvaltı hazırlayın, ben kahveye gidip geri geleceğim.’ diyerek dışarı çıktı. Saat daha 10.00 olmadan eve geri geldi. Sonra biz kahvaltı getirdik, o sofraya oturdu ve biraz yedi. Sofrada ben ve üç yaşındaki kardeşim Mahsun vardı. Annem babam ile birlikte yemek yemezdi. Babam da zaten müsaade etmezdi. Küçük kardeşlerim de babamla yemek yemek istemezlerdi çünkü sofrada da bize kötü sözler söyler, küfürler ederdi. Babam sofraya oturunca sofraya kötü bir şekilde baktı ve annemi çağırdı. ‘Bu nasıl yemek, sen nasıl kadınsın, bir şey hazırlayamamışsın, hiçbir şey bilmiyorsun!’ diyerek bağırdı. Annem de ona ‘Eve ne getirdiysen onları yapıyorum, daha iyi bir şey getir onu yapayım!’ dedi. Babam anneme yine küfürler ediyordu. Anneme ‘Ya ben seni öldüreceğim, ya da sen beni öldüreceksin, seni istemiyorum’ dedi. Ben yine sofrada oturuyordum. Yemekleri hep ben hazırlardım. O günkü kahvaltıyı annem hazırlamıştı. Bunu öğrenince babam bana da kızdı, bana küfür edip ... attı. Annem de beni savundu. ‘Okula göndermiyorsun, dışarıda çalıştırmıyorsun, çocuk senin kölen mi olacak?’ dedi. Sonra odadan bir yere gitti. Nereden bulduysa bir elinde bıçak, diğer elinde oklava ile yemek yediğimiz odaya geldi. Anneme küfürler edip kovalamaya başladı. O odadan diğer odalara geçip kaçtı annem. Babam da peşinden gitti kovaladı. O sırada ben çok korktuğum için iki küçük kardeşimi alıp bir odaya geçerek kapıyı üzerimize kilitledim. Mahsun hâlen televizyon için bağırıyordu. Ben de ona bir ... vurup susturdum. O sırada babam annemi öldürecek diye korktuğum için onları dinliyordum. Babam anneme yine küfürler ediyordu. Sonra annem babama odunla vurmuş, babam yerde yatarken anneme, ‘Sana ne yaptıysam pişmanım, beni hep o... dolduruyordu. O yüzden seni ve çocukları hep dövüyordum, daha böyle bir şey yapmayacağım, beni bırak!’ dediğini duyuyordum. Bir süre sonra sesler kesildi. Ben kapıyı açmak istedim ancak babamın annemi öldürmüş olduğunu ve bize de zarar vereceğini düşündüğümden önce kapı deliğinden dışarıda kimse var mı diye baktım. Kimsenin olmadığını görünce yavaşça kapıyı araladım ve dışarı çıktım. Babamın elinde gördüğüm oklava kapının önünde duruyordu. Kendimi korumak için yavaşça onu yerden aldım, odaya doğru gittim. Odaya girdiğimde annemin köşede ağladığını, babamın da yerde kanlar içinde yattığını gördüm. Annem ağlıyordu. Ben, ‘Neden böyle yaptın? Buna nasıl cesaret ettin?’ dedim. O da ağlayarak ‘Sen de gördün, ben yapmazsam o beni öldürecekti!’ dedi. Babam ölmüştü. Yüz üstü yerde yatıyordu. Sonra yavaş yavaş sürükleyerek ikimiz balkona taşıdık. Sonra ben eve içeri girdim. Annem cenazenin üstüne battaniye ve halıları atarak üstünü kapatmıştı. O akşam uyuyamadık, gece saat 03.00 - 03.30 civarı babamı önce nevresimin içine sonra eski bir naylon çadırın içine koyduk, sonra da en altına ince bir minder koyup yavaş yavaş evden çıkartmaya başladık. Ana caddeye çıkmadan arka bahçede sürükleyerek bizim ahırımız ile...'nin henüz boş olan evinin arasındaki boşluğa bıraktık. Naciye ile ilişkisi olduğu için belki onlardan şüphelenir diye bunu yaptık. Cenazeyi annem nevresimden çıkarttı, minderden de indirdi, üzerine naylon çadırı örttü. Sonra ben eve geldim, annem de gelmişti ancak babamın ayakkabısının ayağında olmadığını fark edince annem ayakkabıyı babamın ayağına giydirmek için tekrar gitti. O gece ben uyumadım. Yatağımda öylece oturdum, anemin ne yaptığını bilmiyorum. Sabah olunca annem pencereden aşağıya alt katta oturan amcamın eşi olan ...'a ‘... dünden beri eve gelmedi, ne oldu acaba?’ diyerek seslendi. ... ve amcam...hemen üzerlerini giyip bize çıktılar. Annem onlara ‘... gelmedi, başına bir şey mi geldi?’ dedi. ..., ‘Bir şey olmaz.’ diye annemi sakinleştiriyordu. Şükrü amcam da ‘Korkmayın biz...'ye gider bakarız.’ dediler. Şükrü amcam dışarıya çıktı, tam o sırada yoldan geçen ve işe giden işçiler cenazeyi görüp...Amcamı çağırmışlar. Amcam cenazeyi görünce komşulara haber vermiş, bağırıp çağırmaya başlamışlar. Biz de hemen evden çıktık, oraya gittik, biz de ağlıyorduk, ... Yengem bana, ‘Sen eve git kardeşlerine bak!’ diyerek beni eve gönderdi.”, Soruşturma evresinde, şüpheli sıfatıyla; “Ben her ne kadar ilk ifademde sadece annemin öldürme olayını işlediğini söylemiş isem de, annemin ağabeyim...'i korumak istemesi ve bana bu konuda daha fazla bir şey anlatmamamı söylediği için olayı eksik anlattım. Sadece eksik kalan kısımlarını şimdi tam ve doğru olarak anlatacağım. Olay günü babam kahvaltı yapmak için eve geldiğinde ağabeyim... de evde idi. Tartışmalara O da şahit olmuştu. Babamın annemi öldürmek üzere kovaladığını ve elinde bıçak olduğunu görünce babam elinden bıçağı düşürdüğü sırada annem babamın kafasına önce odunla vurdu. Babam yere düşünce ağabeyim de başka bir odunla babamın koluna, bacaklarına vurdu. Ama tam olarak hepsini göremedim. Ancak bıçak annemin elinde idi. Ben daha sonra cenazenin yanına geldiğimde annemin elinde bıçak vardı, ben çığlık attım. Annem daha sonra babamı kendisinin bıçakladığını, abim...'in ise babam ölmeden önce yere düştüğü sırada babamı odunla dövdüğünü söyledi. Ondan sonraki tüm olaylarda ağabeyim de bize taşımada ve gizlemede yardımda bulundu. Ağabeyim babamı öldürmedi. Öyle bir niyeti olduğunu da düşünmüyorum. Annemi korumak için babam yere düştüğünde kol ve bacaklarına vurmuş. Olay tamamen anlattığım şekilde meydana gelmiştir. Önceki ifademin bu ifademle çelişmeyen kısımları doğrudur.” Yargılama evresinde ise; “Olay günü sabahleyin uyandım. Kardeşlerim ... ve Şermin okula gitmişlerdi. Annem kahvaltıyı hazırlamıştı. Ümit evde yoktu. Evde bir tartışma ortamı başladı. Ben sürekli bu yaşandığı için ve zarar görmemek için bebek olan kardeşim ..., Mahsun ve Nermin’i odaya alıp kapıyı üzerimize kilitledim. Bağrışmalar devam etti. Bu esnada annem sürekli bir odadan bir odaya kaçıyordu. Babam onu kovalıyordu. Görmesem de diğer odadan koşmalarını duyuyordum. Kavga sesleri de geliyordu. Sonra bir sessizlik oldu ancak ben korkumdan yine çıkamadım. Daha sonra dışarıya çıktığımda bir şey göremedim. Gece uyurken annem beni 03.30’da uyandırdı ve olayı anlattı, ilk başta şok oldum, bu olayı nasıl gerçekleştirdiğini sordum, olayları bana anlattı. Daha sonra kendisiyle birlikte cesedi...'nin evine bıraktık. İkimizin gücü babamı kaldırmamıza yetti. Başka kimsenin yardımına ihtiyacımız olmadı.”, Tanık ... ..., yargılama evresinde; “Ben olay günü sabah erkenden okula gittim. Öğle okul bitince eve geçip hızlıca bir şeyler yiyip kahvehaneye geçtim. Evde yemeği kendim hazırlamıştım. Olaylardan haberim olmadı. Sonrasında da hep kahvehanedeydim. Gece 02.00 gibi gelip uyudum. Ben babamın...'ye gittiğini duymuştum. Ertesi sabah mahalleliler cenazeyi bulunca o zaman babamın öldüğünden haberim oldu. Sabah evden ben 06.00 gibi çıktım. Abim... uyuyordu. O kahvehaneyi saat 08.00 gibi açar, ben dediğim gibi öğle vakti kahvehaneye gelince abim kahvehaneden ayrılırdı. Kendisi yarım saat bir saat sonra geldi. Akşama kadar kahvehanedeydik. Gece yarısı birlikte eve geçtik.'', Tanık ..., yargılama evresinde; “Kıymet ... ve Maktul ...'in ikamet ettiği ... Köyü’nün muhtarıyım. Yıllardır aynı köyde ikamet ederiz. Bu karı koca arasında herhangi bir darp olayını bizzat görmedim ancak birden fazla kez duydum. Yani köylülerden duyuyordum. Maktul ...'in eşine şiddet uyguladığı duyuluyordu. Hatta bir kaç defa kendisiyle geçimsizlikleri konusunda konuştum, durumunu öğrenmeye çalıştım. Maktul maddi imkânsızlıkların huzursuzluk yarattığını söylüyordu. Çok borçluydu. Bunu ben de biliyordum. Başka bir bilgim yoktur.”, Şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Suça sürüklenen çocuk ..., soruşturma evresinde ve sorguda; “Olay günü sabah saat 08.30 civarında kalktım. Kalktığımda babam kahvede çayı demleyip eve gelmişti. Balkonda birileri ile telefonla görüşüyordu. Annem mutfakta idi. Ben bir şey yemeden babamın yerine kahvehaneye gittim. Biraz bekledikten sonra kahveye kimse gelmeyince eve geri geldim. Kapıdan girdiğimde annemin bağırışlarını duydum. Babamın elinde bıçak vardı, oturma odasında anneme saldırıyordu. Elinde başka ne olduğunu hatırlamıyorum. Olay anında evde bulunan Nermin, Mahsun ve Muhammed'i kardeşim Kısmet bir odaya götürüp kapıyı kilitlemişti. Annem beni görünce yardım istedi. ‘Bu adam beni öldürecek!’ dedi. Babam da ‘Gelme seni de öldüreceğim!’ dedi. Babam annemi kovalarken elini kapıya çarpıp bıçağı düşürdü. Bıçağı annem kaptı, babam bıçağı almak için eğilirken ben de odanın içinde sobaya koymak için bıraktığımız odunlardan bir tanesini aldım. Kendimi ve annemi korumak için babamın sırtına ve koluna vurmaya başladım. Annem de önce bir odunla babamın kafasına vuruyordu, gözü kararmıştı, ne yaptığını bilmiyordu. Babam yere düşmüştü. Babam yere düşünce ‘Bir daha o kadınla konuşmayacağım, sizi daha dövmeyeceğim!’ gibi sözler söylüyordu. Annem karnından üç dört kere bıçakladı. Babam orada öldü. Ben ondan sonra dışarı çıktım. Biraz dolaşıp geri geldim. Annem ile kardeşim Kısmet babamı balkona götürmüşlerdi. Annem ile kardeşim oturma odasındaki kanlı halıları falan yıkadılar. Annem alt balkonda odun ile bıçağı yakmış. Akşam olunca ben kahveye gittim. Kahvede babamı soranlara ‘Uludere'ye gitmişti, gelmedi.’ dedim. Saat 24.00’te kahveyi temizleyip kapattım, eve geri geldim. Evi toparlamışlardı.‘Ne yapacaksınız babama?’ dedim. ‘Yavaş yavaş dışarı çıkarırız!’ dediler. Ben uyudum, sonra tekrar uyandım. Annem ile kardeşim Kısmet babamı götürmüşlerdi. Nereye götürdüklerini sordum. Bulunduğu yere götürmüşler. Bir naylonun içine koyarak ana yolun kenarından bulunduğu yere götürmüşler. Daha sonra ben uyudum. Sabah annem alt katta bulunan...Amcamlara haber vermiş. ‘Bu adam bu saate kadar eve gelmedi!’ diye onları çağırmış. Beni...Amcam uyandırdı. Bana ‘Baban nerede?’ dedi, ‘Bilmiyorum’ dedim. Ben geri yattım. Uykuya dalacaktım, çığlık sesleri duydum. Pantolonumu giyip dışarı çıktım. Annem, kardeşlerim benden önce oraya gitmişlerdi. Babamı ilk önce kömür ocağına çalışmaya giden işçiler görmüş. Şükrü Amcama, ‘Sizin evin yakınında bir şey var, gelin bakın!’ diye haber vermişler. Ben gittiğimde orası kalabalıktı. Sonra askerler geldi. Babam eskiden beri annemi ve bizi hep döverdi. Konuştuğu ‘Naciye’ isimli kadın babamı doldururdu. Hepsi onun yüzünden oldu. Köydeki herkes babam ile...'nin ilişkisinin olduğunu biliyordu. Ancak kimse bir şey demiyordu. Babam açık seçik o kadınla gezip dolaşırdı, annem ve bize bakmazdı. Annemi geceleri dışarı kovardı. ‘Seni boşayıp onu alacağım!’ diyordu. Sürekli kavga ederlerdi. Evimizde huzur olmazdı. Benim babamı öldürmek gibi bir niyetim yoktu. O gün annemi ve kendimi korudum.”, Yargılama evresinde ise; “Olay günü sabah erken saatlerde kalkıp kahvehaneye giderek çayı demledim. Biz kahvehane işletiyoruz. Bu sebeple ben erkenden kahvehaneye gitmiştim. Eve döndüğümde bu olay yaşanmıştı. Olayın nasıl meydana geldiğini görmedim. Her ne kadar Cumhuriyet Başsavcılığında ben de evin içerisindeymişim gibi olayı anlatmışsam da aslında ben evde değildim. Annem ve kardeşim hapse girmesin diye bu şekilde ifade verdim. Olay anında annem ile babam arasında ne yaşandığını görmedim. Ancak kahvehaneye gitmeden önce sabahleyin babamın anneme saldırdığını gördüm. Babam genel olarak eve sarhoş ve uyuşturucu madde kullanarak gelirdi. Sürekli anneme ve bize cebir uygulardı. Vücudumun birçok yerinde bıçak izleri, sigara izleri var. Olay günü eve geldiğimde babamın öldüğünü duyunca şok oldum. Evden ayrıldım ve gece 12 ye kadar dışarıda gezdim. Babamı soranlara da...'ye gittiğini söyledim. Babamın götürülüp bırakıldığı aşamasında yoktum. Son bir yahut bir buçuk yıldır devlet koruması altındayım. İlk defa kendime gelmeye başladım. Öncesinde hep kötü günler gördük. Babamın ben ve kardeşlerime ve anneme yaptığı kötülükleri günlerce size anlatabilirim. Psikolojik olarak kötü durumdaydım. Görmediğim kötülük ve eziyet kalmadı. Babam kahvehaneden sabaha karşı eve geldiğinde annemi sokağa atar ben kış zamanında çoğu zaman annemin yanında kalırdım. Bu olayla ilgili eğer birileri ceza alacaksa babamın birlikte yaşadığı o kadının ceza alması gerekir. Çünkü o ortaya çıktığından beri düzenimiz yoktu. 13-15 yıldır birlikte olduklarını biliyorum. Birlikte alkol aldıklarını, sabaha kadar beraber zaman geçirdiklerinden haberdarım. Kardeşlerime ben ile annem baktık. Babamın hiçbir emeği yoktur. Babam kaçakçılık ile uğraşırdı. Hatta 12 cep telefonu ve 52 küsür sigara ile yakalandığında bu olayı da benim üzerime attı... Asliye Ceza Mahkemesinde dosyamda var. Ben o dosyamda da gerçeği ifade ettim.”, Sanık ..., soruşturma evresinde ve sorguda; “Maktul ile aramızda köyde bir kadın vardı. Kadının ismi... ...’dır. 13 yıldır eşim ile ilişkileri vardı. Onun yüzünden evde sürekli eşimden dayak yiyordum, bana küfür ediyordu, çocuklarımı dövüyordu, bize sahip çıkmıyordu. Yaptığım yemekleri beğenmiyordu, sürekli kavga çıkarıyordu. İlişkisi olan kadın sürekli bunu dolduruşa getiriyordu, evde hiç huzurumuz olmuyordu. Zaten evde de ayrı yatıyorduk, karı koca hayatımız yoktu. Çocuklarım ile sürekli ben ilgileniyordum. 2016 yılı Nisan ayında eşimin konuştuğu... isimli kadın benim cep telefonuma kendi çıplak fotoğraflarını atmıştı. Bu fotoğrafları önce kızım Şermin gördü, bana gösterdi. Ben de gördüm, o gün eşim ile... akşama kadar birlikte gezmişler, bir yerlere gitmişler. Akşam eşim eve geldiğinde ben bu resimleri kendisine gösterdim, sordum. ‘Sen ne yapıyorsun, ben senin karın değil miyim?’ dedim. Her zamanki gibi beni dövdü, beni dinlemedi, benimle dalga geçti. ‘Benim karım sen değilsin, bu karıdır!’ dedi. Çocuklarımı da dövdü, tüm çocuklarım da buna şahittir. Beni dövünce çocuklarım da korkup ağlıyorlardı. Ağladıkları için kocam onları da dövüyordu. 10 aylık bebeğim dışındaki herkesi dövüyordu. O gece de ayrı yattık, sabah olunca ben...’ye gelerek Polis'e gittim, şikâyetçi oldum. Ondan sonra Savcılık tarafından eşim hakkında yaralama suçundan dava açıldı. Mahkemece yapılan yargılamada eşim hapis yatmadı, para cezası aldı. Ölüm olayı günü sabahleyin saat 08.30 civarında eşimin telefonu çaldı. Eşim telefonla konuşmak için dışarı çıktı, saat 09.30 civarında geri geldi. Ben evde olan şeylerden kahvaltı hazırlamıştım. Ancak sofrayı beğenmeyerek ‘Bu ne biçim yemek?’ diye bana bağırdı. Ben de ‘Evde bunlar var, niye beğenmiyorsun, nimet değil mi?’ dedim. O yine ‘Sen ne biçim kadınsın, hiç bir şey bilmiyorsun!’ diyerek bana, anneme gelişi güzel küfür etti. Bana tekme ... saldırmaya başladı. Tükürdü, bir anda delirdi. O ara nereden aldığını bilmiyorum, elinde bıçak vardı, bana bıçakla saldırdı. Çocuklarım bunu görünce, kızım Kısmet bebeği ve diğer çocukları yanına alarak öbür odaya geçip kapıyı kilitledi. Ben de oradan başka odaya kaçtım ancak odanın kilidi olmadığı için kapıyı tutamadım. Kapıyı açarak üstüme yürüdü. Ben oradan da başka odaya kaçtım. Burası aynı zamanda oturma odasıdır. Eşim araya da geldi. Nasıl olduysa eşim elinden bıçağı düşürdü. Bıçağı yerden almak için eğildiği sırada ben hemen sobanın önünde bulunan odunu gördüm. Bu odunu yerden alarak eğilmiş olan eşimin kafasına vurdum. Allah beni orada korudu, bıçağı alamadı. O alamayınca bıçağı ben aldım. O an nasıl olduğunu bilmiyorum, kendimi korumak için ben onu bıçakladım. Olay yerinde hemen öldü. Ben onu yerde sürüyerek odanın balkonuna çektim. Sonra ‘Allah’ım ben ne yaptım, bu nasıl bir kader, ben nasıl bu suçu işledim?’ diyerek oturduğum yerde ağladım. Çocuklarım görmesin diye üzerine halı ve battaniyeler attım. Sonra çocuklar görmesin diye oturma odasının halılarını ve yerleri suyla temizleyip iz bırakmadım. Zaten evde de çocuklarımdan ..., Mahsun ve ... vardı. ... ve Şermin okulda idi. Ümit ise kahvede idi. Kızım Nermin öğleden sonra okula gideceği için ben çocuklarıma kapıyı açmalarını söyledim. Kendilerine babalarının dışarı çıktığını söyledim. O ara hep ağladığım için, çocuklar beni görünce ‘Niye ağlıyorsun?’ diyorlardı. Kızım ...’i okula götürdü. Öğle vakti diğer çocuklar okuldan eve geldiler. Onlar yemek yiyip dışarı çıktılar. Kızım ...'i okula bıraktıktan sonra eve geri geldi. Evde gün boyu sürekli bulunan çocuklarım; kızım Kısmet, üç yaşındaki oğlum Mahsun ve 10 aylık bebeğim ...'ti. Cenaze akşama kadar o şekilde balkonda kaldı. Ben sürekli ağladığım için çocuklarım bana ‘Niye ağlıyorsun?’ diye sordular. Ben de dişim ağrıyor dedim. Akşam olunca çocukların hepsi eve geldiler. Yemek yedikten sonra herkes yattı. Ben oturdum ağladım. Gece saat 03.00 gibi olduğunda yatakta uyuyan kızım Kısmet'i yataktan kaldırdım. Babasının öldüğünü söyledim, kendisine olayı anlattım, ‘Bana yardım et!’ dedim. O önce çığlık attı, ‘Ben sana yardım etmem, babamı niye öldürdün?’ dedi, Yorganın içine girip ağladı, diğer çocuklar uyuyordu, onlar bir şey duymadı. Kısmet'i üç beş kere kaldırdım gene kabul etmedi. Daha sonra ben de Ona; ‘Sen bana yardım etmezsen ben de kendimi öldüreceğim, baban öldü, anasız da kalırsın!’ dedim. Sonra kızım kalktı, balkona gittik. Kızım ‘Ben bakamam!’ dedi. Gözlerini kapattı, ben bir nevresim ve kullanmadığımız dışarıda olan başka bir balkondan küçük bir naylon çadırı buldum. Nevresimin üzerine cenazeyi koydum. Cenazeyi de çadırın üzerine koydum. O şekilde birlikte cenazeyi taşımaya başladık. Ancak çok ağır olduğundan ve korktuğumuzdan dolayı çok yavaş yavaş dışarı çıkartmaya başladık. Evimizin hemen yukarısındaki karayolunun kenarında bulunan bize ait ahır ile eşimin birlikte olduğu... ...’ın içinde durulmayan evinin arasında kalan dar yere götürebildik. Nevresimden indirdik. Çadırı üzerine örttüm. Kızım ile birlikte eve geri döndük. Kızım odaya giderek yattı. Ben eşimin evde bulunan ayakkabılarını alarak tek başıma tekrar cenazenin yanına geldim. Ayakkabıları ayağına geçirdim ve eve geri döndüm. Ben o gece uyumadım, oturma odasında sabaha kadar ağladım. Sabah saat 06.30'da çocuklarım Şermin ve ...'i okula gönderdim. Sonra eşimin amcasının oğlu olan ancak nüfusta kardeşi gözüken......'e ve eşine pencereden seslendim. Alt kattan...kapıya çıktı. ‘Eşim gece eve gelmedi, Şükrü'yü çağır!’ dedim. ‘Telefonum yok ki arayayım. O arasın dün gece eve gelmedi!’ dedim. Sonra...ve eşi benim evime geldiler. Ben onlara ‘Eşim gece gelmedi, inşallah başına bir şey gelmemiştir!’ dedim. ... da beni teselli etti. ‘Yok başına bir şey gelmemiştir, korkma!’ dedi. Ben onlara ‘... dün...'ye gidecekti, oraya gitmiştir belki!’ dedim. Şükrü de ‘Ben yoldan bir araba durduracağım...'ye gidip soruşturacağım.’ dedi. O sırada öğrenci taşıyan okul taşıtı yolda giderken içindekiler yol kenarında bulunan cenazeyi görmüşler, orada çığlıklar atmışlar. Şükrü de oraya gitmiş ve ...’in cenazesini orada görmüş. Çığlıkları duyunca ben ve...oraya gittik. Kalabalık çoğaldı, çocuklarım geldi, onlar da gördü. Ben orada cenazeyi ilk defa görüyormuş gibi ağladım. Beni oradan bir kadın Şükrü'nün evine götürdü. Daha sonra jandarmalar köye geldiler, benim yanıma geldiler. Olay ile alakalı bana sorular sordular. Ben ...'in kardeşlerinden ve çocuklarından korkup çekindiğim için o gün doğrusunu söylemedim. Yaptıklarımdan dolayı çok pişmanım, mağdurum. İsteyerek yapmadım. Olaylar bir anda gerçekleşti. Geçmişten beri dayak yiyordum, beni dışarılara atıyordu. O gün de bıçakla saldırdığı için kendimi korudum. O yüzden olay bu şekilde oldu. Bıçağı mavi bir poşet içerisine koydum gece 24.00 gibi yalnız başıma giderek evin aşağısından geçen derenin içerisine attım, Kafasına vurduğum odunu da sonradan tekrardan giderek aynı dereye attım.", Yargılama evresinde ise; “Savcılıkta vermiş olduğum ifadelerim ayrıntılı ve doğrudur.1992 yılından beri evliyiz. Tüm evlilik hayatım boyunca bana hep kötü davranıyordu. 13 yıldan beri... ... ile ilişkisi vardı. 13 yıldır beni aldatıyordu ve hep kötü davranıyordu. Beni ve çocuklarımı dövüyordu. Elimde, yüzümde defalarca kez sigara söndürmüştür. 13 yıldan beri kocamla da karı koca ilişkimiz yoktu. Ben konuştuğum zaman çocuklarıma ‘Bir köpek sesi geliyor duyuyor musunuz?’ diye hakaretlerde bulunuyordu. Ben defalarca kendisiyle boşanmak istediğimi söyledim. O da bana ‘Senle boşanırsak kimi döveceğim? Seni döverek stres atıyorum!’ diyordu. Birçok kez yakınlarımın evine gittim. Bu şekilde bir hayat yaşamaktaydım. Canlı cenaze gibiydim. Olay günü sabahleyin saat 08.00 – 08.30 gibi uyanıp balkona çıktı. Zaten biz kendisiyle uzun yıllardan beri ayrı odalarda uyuyorduk. Telefonla konuşuyordu, kiminle konuştuğunu bilmiyorum. Dışarı çıktı, yarım saat sonra tekrar geldi. Çok sinirliydi, döndüğünde ben kahvaltı hazırlamıştım. Hazırladığım kahvaltıya ve bana küfür etti. ‘Bu ne biçim kahvaltı?’ dedi. Tükürdü, sinkaflı sözler söyledi. Sofrada yalnızdı, kimse yanında oturmazdı çünkü herkese bağırıp çağırırdı. ... oğlumdur ancak olay günü evde değildi. Ben evde olan malzemelerle yemeği hazırladığımı söyledim. O sinirle benim üzerime saldırdı. Ben de açık bulduğum odalara kaçtım. Bu esnada kızım Kısmet de kardeşleri Nermin, Mahsun ve ...’i kendisiyle beraber bir odaya kilitledi. Misafir odasına geçtim, kilidi bozuk olduğu için kilitleyemedim. Başka odaya kaçtım, en son beni kahvaltıyı hazırladığım yerde oturma odasında yakaladı. Elinde nereden getirdiğini bilmediğim bir bıçak vardı. ‘Seni de çocukları da öldüreceğim!’ dedi. Bu esnada bana küfürler etmeye devam ediyordu. Bana yumruk ve tekmeler atıyordu. Sobanın yanında bir odun dikkatimi çekti ve odunla kafasına vurdum, sonrasını da hatırlamıyorum. Kaç defa vurduğumu hatırlamıyorum. Kafasına odunla vurduktan sonra yere düştü. Hâlen beni tehdit ediyordu. ‘Ayağa kalkınca seni ve çocukları öldüreceğim!’ dedi. Yere düştükten sonra elindeki bıçak da yere düşmüştü. Bıçağı kendisi almadan önce ben aldım. Bıçakla kendisine kaç defa vurduğumu hatırlamıyorum. Çocuklarımı öldüreceğini söylediği için kendimi kaybetmiştim. Bilerek ve isteyerek öldürmedim. Çocuklarım babalarının öldüğünü görmesin diye hemen odanın yanındaki balkona çıkardım. Balkonda kaldı, odadaki kanları temizledim. Tek başıma yaptım, çocuklarım görsün istemedim. Çocuklar odadan çıktıklarında babalarının dışarı çıktığını söyledim. Onlar da dışarı çıktılar. Akşam eve geldiler. Herkes uyudu. Gece yarısı Kısmet'i uyandırdım. Olayı anlatıp yardım istedim. Çığlık attı, inanmak istemedi. ‘Ben bakamam, yardım edemem’ dedi ve hep ağladı. Daha sonra Kısmet'i bir şekilde ikna ederek cenazeyi... ...'ın içinde oturulmayan evine bıraktık. Sabah olunca cenazeyi fark ettiler. Çocuklarımdan Kısmet dışında bu olayı bilen yoktu. İlk başta kocamın ailesinden korktuğum için söylemedim. Daha sonra savcılıkta her şeyi anlattım.”, Biçiminde savunma yapmışlardır. 1- Suça sürüklenen çocuk ...’e yüklenen nitelikli kasten öldürme suçunda meşru savunma koşullarının oluşup oluşmadığı; Meşru savunma, TCK'nın birinci kitabının, ikinci kısmının, "Ceza Sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler" başlıklı ikinci bölümünde, 25. maddenin 1. fıkrasında; "Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez." şeklinde bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru savunmanın kabulü için saldırının "korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması" yeterli görülmüştür. Öğretide; "Bir kimsenin, kendisini veya başkasını hedef alan bir tecavüz, saldırı karşısında, savunma amacına matuf olarak ve bu saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanması" (İzzet Özgenç, Türk Ceza Kanunu Gazi Şerhi, ... Bakanlığı Yayınları, 3. Bası, ..., 2006, .... 364.); "Bir kimsenin kendisine veya başkasına yöneltilen ağır ve haksız bir saldırıyı uzaklaştırmak amacıyla gösterdiği zorunlu tepki" (Kayıhan İçel, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınları, ..., 2014, .... 307.); "Kişilerin saldırıya karşı verdikleri kendini veya diğer bir insanı koruma içgüdüsünden kaynaklanan doğal tepkinin hukuken meşru görülmesi" (... Yaşar-... Tahsin Gökcan-... Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, ... Yayınevi, 2. Bası, ..., 2014, .... 697.) şeklinde, 765 sayılı TCK'nın yürürlükte olduğu dönemde Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarında "Bir kimsenin ağır ve haksız bir tecavüzü kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak amacı ile gösterdiği zorunlu tepki" olarak tanımlanan meşru savunma; bir kimsenin, gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakkı hedef alan, gerçekleşen ya da gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, saldırı ile eşzamanlı olarak hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde, kendisinden veya başkasından uzaklaştırmak mecburiyetiyle saldırıda bulunan kişiye karşı işlediği ve hukuk düzenince meşru kabul edilen fiillerdir. Gerek öğretide, gerekse yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; TCK'nın 25/1. maddesinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. 1- Saldırıya ilişkin şartlar: a) Bir saldırı bulunmalıdır. b) Bu saldırı haksız olmalıdır. c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur. d) Saldırı ile savunma eş zamanlı bulunmalıdır. 2- Savunmaya ilişkin şartlar: a) Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır. b) Savunma saldırana karşı olmalıdır. c) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Bu açıklamalar ışığında birinci uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Maktul ...’in, sanık ...’in eşi; suça sürüklenen çocuk ...’in ise babası olduğu, dosyaya yansıyan bilgi ve beyanlara göre maktulün evlilikleri süresince sanığa ve ortak çocuklarına şiddet uyguladığı, kötü davrandığı ve yaklaşık on üç yıl süreyle aynı köyde yaşayan... ... ile ilişkisinin bulunduğu, 18.11.2016 tarihinde saat 09.30 sıralarında ... ili... ilçesi ... Köyü’ndeki evlerinde kendisi için hazırlanan kahvaltıyı beğenmeyen maktulün bu nedenle sanık ile tartışmaya başladığı, sanık ile tanık Kısmet ...’in beyanlarından da anlaşılacağı üzere maktulün tartışma sırasında hakaretler ettiği sanığa eline aldığı bıçakla da saldırdığı, evdeki odalara sığınmak isteyen sanığın kapıları kilitleyememesi nedeniyle maktulün saldırısından kaçamadığı, bu aşamada, işlettikleri kahvehaneden eve dönmekte olan suça sürüklenen çocuğun da bıçakla saldırma olayına tanık olduğu, aksi kanıtlanamayan savunmalara göre sanığın eve gelen suça sürüklenen çocuğa hitaben maktulü kastedip, “Bu adam beni öldürecek!” diyerek yardım istediği, maktulün de bulundukları yere yönelen suça sürüklenen çocuğa; “Gelme seni de öldüreceğim!” dediği, kovalama esnasında kolunu kapıya çarpan maktulün elindeki bıçağı yere düşürdüğü, bu sırada sanığın evdeki sobanın yanında bulunan odunlardan biriyle bıçağı almak için eğilen maktulün kafasına vurduğu, suça sürüklenen çocuğun da, aksi kanıtlanamayan savunmaya göre annesini ve kendisini korumak amacıyla, sobanın yanından aldığı bir sopayla maktule vurarak düşmesini sağladığı, gerek babasının annesini bıçakla kovalaması nedeniyle kardeşleriyle birlikte evin bir odasına sığınan tanık Kısmet’in gerekse suça sürüklenen çocuğun soruşturma evresindeki anlatımları uyarınca maktulün, yerde bulunduğu sırada sanığa yönelik “Sana ne yaptıysam pişmanım, beni hep o... dolduruyordu, o yüzden seni ve çocukları hep dövüyordum, daha böyle bir şey yapmayacağım, beni bırak!” şeklinde sözler söylediği, sanığın ise düşen bıçağı alarak maktulü 18.11.2016 tarihli otopsi tutanağından da anlaşılacağı gibi birçok yerinden bıçakladığı, anılan rapora göre maktulün ölümünün çok sayıda delici kesici alet ve künt cisim yaralanmasına bağlı altıncı kaburga kırığı ile birlikte iç organ büyük damar yaralanmaları sonucu iç ve dış kanamaya bağlı olarak meydana geldiği anlaşılan olayda; Eve geldiğinde babası olan maktulün bıçakla annesini kovaladığını gören suça sürüklenen çocuğun, annesinin yardım çağrısı üzerine olaya dâhil olması, suça sürüklenen çocuğa; “Gelme seni de öldüreceğim!” demek suretiyle maktulün, hem sanığın hem de suça sürüklenen çocuğun yaşam hakkına yönelik bir saldırı içerisinde bulunduğunun anlaşılması, suça sürüklenen çocuğun, düşürdüğü bıçağı almak için hamle yapıncaya kadar maktule herhangi bir müdahalede bulunmaması ve aksi kanıtlanamayan savunmasına göre annesini ve kendisini korumak amacıyla maktule, saldırısıyla orantılı bir biçimde sopayla vurması hususları birlikte değerlendirildiğinde; suça sürüklenen çocuk hakkında TCK’nın 25. maddesinde düzenlenen meşru savunma koşullarının gerçekleştiği kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmelidir. 2- Sanık ... hakkında TCK’nın 27/2. maddesinde düzenlenen meşru savunmada sınırın aşılması şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediği; Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, "sınırın aşılması" söz konusu olabilmektedir. Sınırın aşılması, TCK’nın 27. maddesinde; "(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur. (2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez." şeklinde düzenlenmiştir. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında 5271 sayılı CMK’nın 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın, "sınırın aşılması" bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp TCK’nın 27. maddenin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde "beraat" kararı değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nın 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek "ceza verilmesine yer olmadığı" kararı verilecektir. TCK’nın 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır. TCK’nın 27. maddesinin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için; 1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 2- Saldırıya ilişkin şartların var olması, 3- Savunmaya ilişkin şartlardan "ölçülülük ya da orantılılık" şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir. Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nın 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru savunmanın sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Başka bir deyişle, failin amacı, saldırının defedilmesinden çok, kin duygusunu tatmine yönelik ise meşru savunmada sınırın aşılması değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir. Bu açıklamalar ışığında ikinci uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Ayrıntıları birinci uyuşmazlık konusunda açıklandığı şekilde gerçekleşen olayda; Suça sürüklenen çocuğun soruşturma evresinde “Annem de önce bir odunla babamın kafasına vuruyordu, gözü kararmıştı, ne yaptığını bilmiyordu.” şeklindeki beyanları da gözetildiğinde maktulün gerek sanığa gerekse suça sürüklenen çocuğun hayatına yönelik haksız bir saldırı içerisinde bulunduğu hususunda kuşku bulunmasa da, maktulün aldığı sopa darbelerinin etkisiyle yere düşmesi, bıçağın maktulden önce sanık tarafından yerden alınması suretiyle söz konusu haksız saldırının engellenmiş olması ve maktulün, yerde bulunduğu sırada söylediği “Sana ne yaptıysam pişmanım, beni hep o... dolduruyordu, o yüzden seni ve çocukları hep dövüyordum, daha böyle bir şey yapmayacağım, beni bırak!” şeklindeki sözlere rağmen sanığın eylemini sürdürerek maktulü birden fazla kez bıçaklaması karşısında, sanık hakkında TCK’nın 27. maddesinin ikinci fıkrasının uygulanma şartlarının gerçekleşmediğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "İtiraza konu dosyada genel kurulun sayın çoğunluğu ile aramızdaki görüş farklılığının temelini, yerel mahkemece eşi maktul ...’i haksız tahrik altında kasten öldürmek suçundan TCK’nın 82/1-d, 29 ve 62. maddeleri uyarınca 15 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verilen sanık ... hakkında kurulan hükümde meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeniyle aşılmasına ilişkin TCK’nın 27/2. maddesinin uygulanması gerektiği yönündeki düşüncemiz oluşturmaktadır. Somut olayda; Daha önce de eşine karşı şiddet ve tehdit içeren davranışlarda bulunduğu ve bu konuda hakkında yürütülen soruşturma ve açılan davalar olduğu dosya kapsamından anlaşılan maktulün olay günü sabah saatlerinde kahvaltı için oturdukları sofrada sebepsiz yere gerginlik yarattığı ve bu sırada eline aldığı bıçakla eşi olan sanığa yönelerek onu öldüreceğini ifade ettiği, ev içerisinde yaşanan bıçaklı kovalamaca sırasında maktulün kolunu kapıya çarpması sonucu elindeki bıçağı düşürdüğü, bu sırada olay yerine sonradan gelen ortak çocukları SSÇ ...’in sobanın yanında bulunan odun parçasıyla babası olan maktüle vurarak yere düşmesini sağladığı, sanık ...’in ise yere düşen bıçağı alarak maktulü çok sayıda bıçak darbesiyle yaraladığı, maktulün otopsi raporuna göre kesici-delici aletle oluşması mümkün kaburga kırığı, iç organ ve büyük damar yaralanmasına bağlı iç ve dış kanama sonucu hayatını kaybettiği dosya kapsamıyla sabittir. Dosyanın genel kuruldaki görüşmesi sırasında, aynı olayda annesini kurtarma gayesiyle olaya müdahil olan, annesinin yanında yer alıp babası maktule odunla vurarak yere düşmesini sağlayan SSÇ... yönünden, üçüncü kişi lehine meşru savunmada bulunduğundan bahisle TCK’nın 25/1. maddesindeki meşru savunma koşullarının oluştuğu kabul edilmiş, ancak olayın gerçekleşmesi sırasında maktulün düşürdüğü bıçağın sanık ... tarafından ele geçirilmesiyle haksız hareket engellenmiş olmasına rağmen bunun ardından sanığın öldürme fiilini işlemiş olması gerekçesiyle sanık ... hakkında gerek TCK'nın 25. maddesi, gerekse meşru savunmada sınırın mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaş nedeniyle aşılmasına ilişkin TCK’nın 27/2. maddesinin uygulanması koşullarının oluşmadığı değerlendirilmiştir. Buna göre; Meşru savunma, 5237 sayılı TCK'nın 25/1. maddesinde; 'Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez' biçiminde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, meşru savunmanın kabulü için saldırının 'herhangi bir hakka yönelmiş olması' yeterli görülmüştür. Öteden beri öğretide ve uygulamada kabul edilegeldiği üzere; 765 sayılı TCK’nın 49/2. ve 5237 sayılı TCK’nın 25/1. maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta, dolayısıyla eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Meşru savunmanın kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin koşulların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. A-Saldırıya ilişkin koşullar; a) Bir saldırı bulunmalıdır; burada somut bir saldırının varlığı gerekmekte ise de, başlayacağı muhakkak olan ve başladığı takdirde savunmayı olanaksız kılacak veya güç hale getirecek bir saldırıyı başlamış, keza bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı da henüz sona ermemiş saymak zorunludur. b) Saldırı haksız olmalıdır. c) Saldırı 765 sayılı Yasaya göre, nefis ya da ırza; 5237 sayılı Yasaya göre ise herhangi bir hakka yönelik olmalıdır. d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır. B-Savunmaya ilişkin koşullar; a) Savunma zorunlu olmalıdır, b) Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Bu açıklamalar ışığında, öncelikle sanığın eyleminin meşru savunma kapsamında kabul edilip edilemeyeceği değerlendirildiğinde, sanığın oğlu... tarafından sırtına ve koluna odun parçasıyla vurularak yere düşürülen eşi maktulü hayati bölgelerini hedef alan çok sayıda bıçak darbesiyle öldürmesi eyleminde, savunma ile saldırı arasındaki dengenin savunma lehine bozulmuş olduğu, dolayısıyla da ölçülülük ilkesinin ihlal edilmiş olması nedenine dayalı olarak meşru savunma koşullarının bulunmadığı söylenmelidir. Öte yandan; Savunmanın meşru savunma koşullarında başladığı, fakat ölçülülük ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın kabul edilmediği bu gibi durumlarda, 'sınırın aşılması' söz konusu olabilmektedir. 5237 sayılı Kanunun sınırın aşılmasını düzenleyen 27. maddesinin 1. fıkrasına göre; 'Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.' Kanun maddesinin ve gerekçenin aksine öğretide kabul edilen ve özellikle de Prof. Dr. İzzet Özgenç tarafından savunulan görüşe göre, 'Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması' ibaresini 'Hukuka uygunluk hallerinde sınırın aşılması' olarak anlamak gerekir. Zira, 5271 sayılı CMK’nın hüküm türlerini düzenleyen 223. maddesinin sistematiği de bu anlayışı desteklemektedir. Diğer taraftan, 5237 sayılı TCK’nın 27. maddenin 2. fıkrasında, 'Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez' denilmek suretiyle, bu fıkranın uygulama alanı 'meşru savunma' ile sınırlandırılmıştır. 5237 sayılı TCK sisteminde, başlıca dört hukuka uygunluk nedeninden bahsedilmektedir. Bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, bu durumda fail hakkında beraat kararı verilmesi gerekecektir. Buna karşılık, 'sınırın aşılması' bir hukuka uygunluk nedeni değil, 27. maddenin 1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden biridir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde 'beraat hükmü' değil, Yasanın 27/1. maddesine göre indirimli ceza veya Yasanın 27/2. maddesine göre ceza verilmesine yer olmadığı kararı verilmelidir. Bu husus, 5271 sayılı Yasanın 223. maddesinden de açıkça anlaşılmaktadır. Şu halde, 27. maddenin 1. fıkrasının uygulanabilmesi için; öncelikle bir hukuka uygunluk nedeni söz konusu olmalıdır. Failin, hukuka uygunluk nedenine ilişkin koşulların sınırlarını 'kast olmaksızın' aşması da ikinci koşuldur. Dolayısıyla, sınırın kasten aşılması halinde bu madde uygulanamayacaktır. Yine, Kanunda bir hukuka uygunluk nedeni olarak düzenlenmemiş olan 'zorunluluk hali' için de bu maddenin uygulanma olanağı bulunmamaktadır. Bu durumda, olayımız açısından bakıldığında; sınırı kasten aştığı açıkça görülen sanığın eyleminin 5237 sayılı Yasanın 27/1. maddesi kapsamına girmediği ortadadır. Bununla birlikte, her ne kadar sanığın eylemi 5237 sayılı Yasanın 27/1. maddesi kapsamında değerlendirilemez ise de, bu eylemin aynı maddenin 2. fıkrası kapsamında değerlendirilmesine engel teşkil eden bir durum değildir. O nedenle, 2. fıkranın uygulanabilme koşullarının ortaya konulması gerekir. 5237 sayılı Yasanın 27/2. maddesinin uygulanabilmesi için; 1-Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 2-Saldırıya ilişkin koşulların var olması, 3-Savunmaya ilişkin koşullardan 'ölçülülük' şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 4-'Sınırın aşılmasının' mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi, Gerekmekte olup, tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, meşru savunmada sınırı aşan faile ceza verilemeyecektir. Bu durumda; kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü korku, telaş ve şaşkınlık dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan, maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira, kişi sırf maruz kaldığı saldırının tesiriyle, 'heyecan, korku ve paniğe' kapılarak meşru savunmanın sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık; sırf saldırının etkisiyle değil de, (velev ki saldırıdan kaynaklanmış olsa dahi) öfke ve gazap gibi nedenlerle sınırı aştığında ise aynı korumadan faydalanamayacaktır. Başka bir deyişle, sınırın aşılması konusunda failin o anda içinde bulunduğu ruh halini adil bir tarzda göz önünde tutmak lazımdır. Yani, failin niyeti, fiilin icra tarzına ve ruh haline göre ciddi bir saldırının def’inden ziyade, kin duygusunu tatmine yönelik ise 'meşru savunmanın' sınırlarını aşma değil, ancak haksız tahrik söz konusu olabilecektir. Somut olay bu bağlamda değerlendirildiğinde; Eşi maktulün süreklilik gösteren tehdit ve şiddet içerikli davranışlarına maruz kalan, nitekim olay günü de maktul tarafından evin içinde bıçakla kovalanan, kendisini bir odaya kilitlemek ve bu şekilde saldırıdan korunmak istemesine rağmen bunu başaramayan, 'yetiş öldürecek bu adam beni' şeklindeki yardım çağrısına koşan oğlu SSÇ...’in bu yöndeki çabası maktul tarafından 'gelme seni de öldürürüm' şeklindeki tehdit sözüyle engellenmeye çalışılan sanığın, kovalamaca sırasında kolunu kapıya çarpması sonucu elindeki bıçağı düşüren, ardından da oğlu tarafından sırtına ve koluna odunla vurularak yere düşürülen maktulün tümüyle etkisiz hale getirildiğini ya da düştüğü yerden kalkarak kendilerine yönelik saldırısını sürdürme potansiyelinin bulunup bulunmadığını dolayısıyla maktulün haksız taarruzunun yarattığı tehlikelilik halinin tümüyle ortadan kalktığını o anki koşullar ve içinde bulunduğu psikolojik durumunun etkisi altında yeterince isabetli değerlendirebilmesi olağan yaşam deneyimlerine göre beklenemez. Aksine, belki de ölmediği, ağır şekilde yaralanmadığı ve bu şekilde eylemini sürdüremeyecek duruma getirilmediği konusunda sanık nezdinde kesin bir kanaat oluşmayan maktulün kendine geldiğinde ve yerden kalktığında acı, öfke veya intikam duygusuyla daha önce icrasına başladığı ancak karşılaştığı mukavemet nedeniyle kesintiye uğrayan eylemlerini daha şedit bir şekilde tamamlama çabası içine girmesi beklenmelidir. Bu itibarla, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü korku, telaş ve şaşkınlık dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneği ortadan kalkan ve saldırının tekrarlanması endişesini yakından hisseden sanığın eylemini meşru savunmada sınırın aşılması koşulları altında işlediği ve bu nedenle 5237 sayılı TCK’nın 27/2 ile 5271 sayılı CMK’nın 223/3-c maddeleri gereğince hakkında ceza verilmesine yer olmadığına kararı verilmesi gerektiği görüşünde bulunmamız nedeniyle sayın çoğunluğun eylemin haksız tahrik altında işlendiğine dair kabulüne katılamıyoruz." düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi de; "Sanık ... hakkında TCK'nın 27. maddesinin uygulanması gerektiği" görüşüyle, Karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının; a) Suça sürüklenen çocuk ...’e yüklenen nitelikli kasten öldürme suçunda meşru savunma koşullarının oluşup oluşmadığına ilişkin uyuşmazlık konusu bakımından KABULÜNE, b) Sanık ... hakkında TCK’nın 27/2. maddesinde düzenlenen meşru savunmada sınırın aşılması şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğine ilişkin uyuşmazlık konusu bakımından ise REDDİNE, 2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 02.11.2020 tarihli ve 2840-2623 sayılı temyiz başvurusunun esastan reddine dair kararının KALDIRILMASINA, 3- ... 2. Ağır Ceza Mahkemesince 09.03.2020 tarih ve 47-128 sayı ile; sanık ... hakkında verilen hükmün usul ve kanuna uygun olması sebebiyle bu hükme yönelen temyiz istemlerinin ESASTAN REDDİNE, suça sürüklenen çocuk ... hakkında verilen mahkûmiyet hükmünün ise koşulları oluştuğu hâlde suça sürüklenen çocuk hakkında TCK'nın 25. maddesinin uygulanmaması isabetsizliğinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 26.05.2022 tarihinde, birinci uyuşmazlık bakımından oy birliğiyle, ikinci uyuşmazlık bakımından ise oy çokluğuyla karar verildi. 10.05.2022 Tarihli Oturum; ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... ... 26.05.2022 Tarihli Oturum; ... ... ... ... ... ... İtiraz Kabul ... İtiraz Kabul ... İtiraz Kabul ... ... İtiraz Kabul ... ... İtiraz Kabul ... ... ... ... ... İtiraz Kabul ... İtiraz Kabul Yazı İşleri Müdürü/P...
1. Ceza Dairesi, 2022/942 E., 2022/2157 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi TARİHİ :11/05/2017
tam metni aç
maddesinde, gerekse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesinde bir "hukuka uygunluk nedeni" olarak düzenlenmiştir.
1. Ceza Dairesi         2022/942 E.  ,  2022/2157 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ceza Dairesi TARİHİ :11/05/2017 SUÇ :Kasten öldürme HÜKÜMLER :1) Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 30/11/2016 tarih ve 2016/200 Esas, 2016/328 sayılı kararı ile; sanık hakkında maktule yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 27/2. maddesi delaletiyle CMK’nin 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına dair karar 2)Hükmün CMK’nin 280/2. maddesi uyarınca kaldırılarak; sanık hakkında maktule yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 81/1, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına dair Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 11/05/2017 tarih ve 2017/93 Esas, 2017/742 sayılı karar. İTİRAZ EDEN :Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı. TÜRK MİLLETİ ADINA Dairemizin 08/12/2021 tarih, 2021/10343 Esas ve 2021/14776 Karar sayılı temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanmasına ilişkin ilamına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 24/01/2022 tarih, KD-2017/38414 sayılı itiraznamesi ile; Sanık ... hakkında maktul ...’a yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 27/2. maddesi delaletiyle CMK’nin 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına dair Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesince kurulan hükme karşı Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf Esas No : 2022/942 başvurusunda bulunulması üzerine, istinaf başvurusunun kabulü ile duruşma açılarak yeniden kurulan hükümle, sanık ... hakkında maktul ...’a yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 81/1, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 11/05/2017 tarih ve 2017/93 Esas, 2017/742 sayılı kararının, sanık müdafi tarafından temyizi üzerine, Dairemizin 08/12/2021 tarih, 2021/10343 Esas ve 2021/14776 Karar sayılı ilamı ile temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanmasına oy çokluğu ile karar verildiği, Dairemizin onama yönündeki kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 24/01/2022 tarihinde; “Dosya kapsamına göre; ölen ...’un 25/04/2009 ile 04/03/2013 tarihleri arasında sanığın aynı zamanda yöneticisi olduğu aile şirketi olan Denson Madencilik unvanlı şirkette işçi olarak aralıklarla çalıştıktan sonra uyumsuzluğu ve disiplinsizliği nedeniyle işten çıkarıldığı. ...’un başka firmalarda ve işlerde zaman zaman çalışsa da düzenli bir işi olmadığı, alkol ve uyuşturucu kullanması nedeniyle psikolojik ve ekonomik sorunlar yaşadığının anlaşıldığı, bu süreçte eski patronu sanık ... ile telefonla irtibata geçerek değişik zamanlarda tehditle para istemeye başladığı, son dönemde ise “cezaevinden çıktığını, parayı hazırlamasını aksi takdirde öldüreceğini” söylediği, sanığın kendisini tanımakla beraber özel bir yakınlıkları bulunmayan Mehmet’in tehdit ve para taleplerini ciddiye almadığı, olay öncesinde telefonla haraç taleplerine ilişkin aramaların arttığı, ...in sanığı 16/11/2015 günü tekrar arayarak “ben azrailin Mehmet, ya 5.000 TL vereceksin ya da canını alacağım” diyerek tehdit ettiği, aynı gün sanığın Elazığ’da kaldığı dönemlerde ev olarak da kullandığı ofis merkezinde istirahat ettiği sırada gece yarısı arayarak geleceğini söylediği, sanığın da bu duruma ihtimal vermeyerek “geleceksen gel” diyerek cevap verdiği, iki katlı villanın bahçesinde bekçi ... ile sohbet ettikleri sırada saat 00.58’de Mehmet’in bir ticari taksiden inerek bahçe kapısından içeriye girdiği, sanığın kendisini karşıladığı ve bir süre konuşursa ikna edebileceği düşüncesiyle birlikte bina içine girerek ofis katına çıktıkları, burada Mehmet’in hakaret ve tehditlerini sürdürdüğü ve giderek daha da saldırganlaştığı, yaklaşık bir saat kadar sonra ayağa kalkarak yanında getirdiği anlaşılan tabancayı sağ eli ile belinin sol tarafından çekip doğrultmaya çalıştığı sırada sanığın kendisini korumak amacıyla ...’in silah tutan eline sarıldığı, önceden atışa hazır hale getirilmiş olan silahın bu mücadele sırasında iki el ateş aldığı, bu atışlar sırasında sanığın hizasında ve arkasında olan kapının da isabet aldığı, sanığın tabancayı eline geçirip o anki korkuyla ve kendini kurtarma kaygısıyla atışlarına devam ettiği, Mehmet yere düşüp tümüyle etkisiz hale geldikten sonra sanığın gecikmeksizin polis ve sağlık görevlilerini arayarak durumdan haberdar etttiği ve olay yerine ambulans istediği, kısa süre sonra olay yerine güvenlik ve sağlık görevlilerinin geldiği, hastaneye kaldırılan ...in hayatını kaybettiği olayda; Olay yeri incelemesi, otopsi, kriminal ve diğer adli raporlara göre, olay yerinde 10 adet boş kovan bulunması nedeniyle suçta kullanılan tabancadan toplam 10 adet atış yapıldığının anlaşıldığı, bu atışlardan 9 adedinin isabet ettiği maktul ...’in 147 promil alkollü olduğu ve kanında 785 ng anfetamin maddesi tespit edildiği, ofiste bulunan kendisine ve yakınlarına ait diğer silahları kullanma girişiminde bulunmayan sanığın maktulden güçlükle alabildiği tabancayla geç kalması halinde kendisinin öleceği korkusuyla peşpeşe ateş ederek maktûlün ölümüne neden olmasında meşru savunma koşulları oluşmamış ise de, ilk derece mahkemesinin değerlendirmesine uygun olarak TCK’nın 27/2. maddesinde düzenlenen “korku, kaygı ve heyecanla meşru savunmada sınırın aşıldığının kabulünde ve sanığa ceza verilmesine yer olmadığına karar verilmesinde zorunluluk bulunduğu” dikkate alınarak hükmün bozulmasına karar verilmesi gerekirken onanması yasa ve hukuka aykırı olduğu” gerekçe gösterilmek suretiyle itiraz yoluna başvurulduğu anlaşılmakla, 05/07/2012 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun'un 99. maddesiyle 5271 sayılı CMK'nin 308. maddesine eklenen 2 ve 3. bentler ile aynı Kanun'un 101. maddesi gereğince dosyanın itirazen incelenmek üzere Dairemize gönderilmesi üzerine yapılan incelemede; Gereği görüşülüp düşünüldü: Dairemizce verilen temyiz isteminin esastan reddi ile hükmün onanmasına ilişkin kararı usul ve yasaya uygun olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçeleri yerinde görülmediğinden, sanığın eyleminin TCK 27/2. maddesinde belirtilen ''meşru savunmada sınırın aşılması'' olduğu kanaatiyle itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiğine yönelik Daire Başkanı ... ve Üye ...'ın karşı oyları ve oy çokluğu ile İTİRAZIN REDDİNE, dosyanın itiraz konusunda karar verilmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 21/03/2022 gününde karar verildi. KARŞI OY : Yargıtay 1. Ceza Dairemizin 2021/10343 Esas ve 2021/14776 Karar sayılı çoğunluk görüşüne, sanık ...’ın eyleminin TCK'nin 27/2. maddesinde belirtilen "meşru savunmada sınırın aşılması maruz görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilemez’’ şeklinde olduğundan CMK'nin 223/3-c maddesi gereği sanığa "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verilmesi gerektiğinden bahisle katılmamaktayız. I-) Önce konu ilgili Hukuki açıklamada bulunursak; CGK’nin 06.05.2014 tarih, 2012/1-1557 Esas ve 2014/233 sayılı kararı ve CGK’nin 01.03.2016 tarih, 2015/1-1039 Esas ve 2016/96 sayılı kararlarında belirtildiği üzere; meşru müdafaa (yasal savunma) ile meşru müdafaada sınırın aşılması için aranan şartlar şu şekilde belirlenmiştir. 1-Sanığın eylemini meşru müdafaa şartları altında gerçekleştirip gerçekleştirmediği; Meşru savunma, gerek 765 sayılı Kanun'un 49/2. maddesinde, gerekse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesinde bir "hukuka uygunluk nedeni" olarak düzenlenmiştir. Meşru savunmanın şartlarına ilişkin olarak 765 ve 5237 sayılı Kanunlar arasındaki en önemli fark, "meşru savunma yoluyla korunan hakkın niteliğine" ilişkindir. Bunun dışındaki şartlar açısından her iki düzenleme ile yerleşik uygulamalar arasında ciddi bir fark bulunmamaktadır. 765 sayılı TCK'nin 49/2. maddesindeki düzenleme; "Gerek kendisinin, gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan haksız bir taarruzu filhal def’i zaruretinin bâis olduğu mecburiyetle işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez" şeklinde olup, anılan düzenleme ile meşru savunmanın, kişinin kendisinin veya başkasının sadece nefsine veya ırzına yönelik saldırılarda söz konusu olabileceği hüküm altına alınmıştır. Uygulamada en geniş yorumla maddenin "diğer kişilik haklarına yönelik saldırılarda" dahi uygulanabileceği kabuledilmişise de, mal varlığına yönelik saldırıları önlemek maksadıyla işlenen fiiller bu kapsamda değerlendirilmemiştir. Buna karşılık, 5237 sayılı TCK'nin 25/1. maddesinde;"Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez" şeklinde daha geniş bir hükme yer verilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru müdafaanın kabulü için saldırının "korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması" yeterli görülmüştür. Gerek öğretide, gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; 765 sayılı TCK’nin 49/2 ve 5237 sayılı TCK’nin 25/1. maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma,hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. 1. Saldırıya ilişkin şartlar: a) Bir saldırı bulunmalıdır. b) Bu saldırı haksız olmalıdır. c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur. d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır. 2. Savunmaya ilişkin şartlar: a)Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır. b)Savunma saldırana karşı olmalıdır. c)Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, "sınırın aşılması" söz konusu olabilmektedir. 2-Meşru müdafaada sınırın aşılıp aşılmadığı; Sınırın aşılmasını 765 sayılı TCK’ye göre oldukça farklı şekilde düzenleyen 5237 sayılı TCK’nin 27. maddesinde; 1)Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur. 2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez" denilmektedir. Kanun maddesi ve gerekçedeki anlatımın aksine öğretide kabul edilen görüşe göre, "Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması" ibaresini "Hukuka uygunluk hallerinde sınırın aşılması" olarak anlamak gerekir. (..., Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. bası, ..., 2013, s. 413-425; Mahmut Koca, Yeni TCK’nda Hukuka Uygunluk Nedenleri, Ceza Hukuku Dergisi, S.1, Ekim 2006, s.111 vd.; ... Bakıcı, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 2. bası, s.615 vd.; Haydar Metiner-Ahsen Koç, TCK Genel Hükümleri, ..., 2008, C.1, s. 692 vd.) Nitekim 5271 sayılı CMK’nun hüküm çeşitlerini düzenleyen 223. maddesinin sistematiği de bu anlayışı desteklemektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda dört hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiş olup, bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında 5271 sayılı CMK’nin 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın, "sınırın aşılması" bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp, TCK’nin 27. maddenin1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde "beraat" kararı değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nin 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek "ceza verilmesine yer olmadığı" kararı verilecektir. TCK’nin 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır. Aynı maddenin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için; 1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 2- Saldırıya ilişkin şartların var olması, 3- Savunmaya ilişkin şartlardan "ölçülülük ya da orantılılık" şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir. Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nin 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 05.10.2010 gün ve 175-182 ile 31.03.2009 gün ve 201-81 sayılı kararlarda da aynı hususlara vurgu yapılmıştır. Sanığın maruz kaldığı saldırının etkisiyle içine düştüğü psikolojik hal nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması, bunun sonucunda da meşru savunma sınırını aşması hayatın olağan akışında beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCK’nin 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma şartları gerçekleşmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 10.03.1998 gün ve 2-370/75 sayılı kararı ile Birinci Ceza Dairesinin birçok kararında açıkça ifade edildiği gibi, “Sanığın içinde bulunduğu ruh halinin adil bir tarzda göz önünde tutulması gerektiği gibi, saldırının halen varlığını geniş manada anlamak ve başlayacağı artık muhakkak olan saldırıyı başlamış, keza bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı da henüz bitmemiş saymak zorunludur.Kişiye yasal savunmada hiçbir şekilde kaçma yükümlülüğü yüklenemez.” Meşru savunmada bulunulmak suretiyle ihlal edilen, 'bir insanın yaşama hakkı' olduğuna göre, saldırının da o derece önemli bir hakka yönelmesi gerekir. Bu hakların başında yaşama hakkının geldiğinde kuşku yoktur. Başka bir deyişle, kişi kendisinin veya başkasının yaşam hakkına yönelik bir saldırı vuku bulduğunda, bunu saldırganın yaşam hakkında son vermek suretiyle defedebilir. Bunun için, yaşam hakkına yönelik saldırının devam ediyor olması, başlamamış ancak başlayacağı mutlak olması ya da bitmiş ancak tekrar başlayacağı muhakkak olması gerekir. Önemli olan saldırının o an itibarıyla ulaştığı nokta değil, müdahale edilmediği takdirde ulaşabileceği noktadır. Dolayısıyla, bir kişi kavga sırasında tabancasını çektikten sonra, karşıdaki kişinin kafasına, göğsüne değil de, ayağına ya da sağına, soluna, boşluğa ateş ediyor olsa bile, bu hareketin muhatabı olan kişi açısından saldırganı öldürme suretiyle meşru savunmada bulunma hakkı doğmuş olur. Zira bu durumda meşru savunmanın koruduğu değer 'yaşam hakkı' olup kişinin yaşam hakkını korumak için daha ciddi bir yaralanmaya maruz kalması beklenemez. Gergin bir ortamda silahın doğrultulduğu an yaşam hakkına yönelik saldırının başladığı ve eş zamanlı olarak savunmaya hak kazanıldığı andır. Bu durumun aksinin kabulü, belirtilen durumlarda meşru savunmayı anlamsız kılacaktır. Nitekim, dolu bir tabancanın kişiye yöneltilmesi ile ateşlenmesi arasındaki zaman farkı ancak saniyelerle ölçülebilir, aynı şekilde bir kişinin ayağına ateş edildikten sonra göğsüne ateş edilmesi için tabancanın ucunun yukarıya doğru 20 cm daha kaldırılması yeterli olacaktır. Bu durumda, saldırıya maruz kalana, 'saldırgan seni gerçekten öldüreceğini ortaya koyana kadar bekle' anlamına gelecek şekilde yorumda bulunmak, meşru savunma müessesesini anlamsız hale getirecektir. Bir başkasına hasmane bir tutumla silahını tevcih eden kişinin, karşısındaki tarafından meşru savunma koşulları altında öldürülme riskini göze aldığının kabul edilmesi gerekir. Hukuk düzeni, yaşam hakkına saldırılan kişiye, kaçma, saklanma, sabretme, acıma gibi yükümlülükler de yükleyemez. Saldırıya maruz kalan, imkân ve fırsatını bulduğu takdirde saldırgana karşı müdahale edebilmelidir. Yine saldırının, savunmada bulunan kişinin yaşam hakkına yönelik olması ile üçüncü bir kişinin yaşam hakkına yönelik olması arasında bu açıdan fark bulunmamaktadır. II-) Konu ile ilgili somut olay incelendiğinde; Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; Sanığın aksi kanıtlanamayan savunmaları dikkate alındığında, maktül ...’un cezaevinden çıktığını belirterek sanıktan her ay verilmek üzere para haraç talep ettiği, bu konuda önceden de birkaç kez telefon görüşmesi olduğu, ancak almak için gitmediği, bu nedenle sanığın bu durumu kâle almadığı, olay gecesi de maktülün sanığı önce telefonla arayıp geleceğini söylediği, sanığın aynı zamanda ikamet olarak da kullandığı ofisine görüşmek üzere gece 00:58 sırasında bir taksi ile geldiği, sanığın maktülü karşıladığı ve birlikte yukarı ofisine çıktıkları, maktülün otopsi raporuna göre, gelmeden önce alkol ve uyuşturucu aldığı, 147 promil alkollü ve 785 ng anfetamin maddesi uyuşturucu kullandığın belirlendiği, ofiste yaklaşık 1 saate yakın konuştukları, maktulün sanığı tehdit ederek haraç istediği, sanığın maktulü ikna etmeye çalıştığı sırada maktulün sanığa sinkaflı hakaret edip ayağa kalkarak belinden silahı çıkarıp sanığa doğrulttuğu, bu esnada sanık ile maktulün yakın mesafede oturduklarından, sanığın maktülün silah bulunan elini tutarak başka yöne çevirdiği tabancayı maktulün elinden almaya çalışırken silahın 2 kez ateş aldığı, duvara ve kapıya isabet ettiği, sanığın silahı maktülden aldıktan sonra şok geçirerek birden ziyade kez maktüle ateş ederek onun ölümüne sebep olduğu olayda, Olayda alınan bilirkişi raporuna göre, Hem sanık hemde maktülde swaplar ve elbiseler üzerinde atış artığına rastlandığı, olayda 10 adet boş kovan, 6 adet deforme mermi çekirdeğine rastlandığı, olayda kullanılan kovan ve mermilerin HS-9 marka tabancadan atıldığının belirlendiği, yine 9 adet merminin maktüle isabet ettiğinin belirlendiği, Olaydan hemen sonra, sanığın 155 polis ... hattını saat 01:58 de arayarak çözüm tutanağına göre "haraç istemeye gelen biri vardı, silah çekti kapıştık, onu vurdum ya", "silah çekti bana bende elinden böyle silahı bir şekilde aldım, ondan sonra vurdum abi onu’’ şeklinde ifadeler kullandığı, yine 112 Acil merkezini saat 02:00 da arayarak çözüm tutanağına göre "hayır birisi bana silah çekti de o yaralandı", "vallahi bilmiyorum ya öyle boğuşuyorduk silahlar milahlar şey oldu’’ şeklinde beyanlarda bulunmuş ve bulunduğu yerin adresini bildirmiştir. Olay anlık olarak gerçekleşmiştir, maktül sanığa göre daha cüsseli ve kiloludur, maktül haraç almak için olay yerine gelmiştir, alkollü ve uyuşturucu etkisi altındadır. Maktül önce sanığa tehdit ve hakarette bulunmuş, parayı alamayınca elindeki kartı yırtmış, sağ eli ile sol belinden tabancayı çekmiş, önceden de silahın ağzına mermi verildiğinden, sanık maktulün elini yakalayıp silahın yönünü çevirince silah 2 kez ateş almış ve başka yerlere isabet etmiş, sanık maktülden silahı alınca maruz kaldığı saldırının etkisi ile içine düştüğü korku ve kaygı ile birden çok kere ateş ederek maktülün ölümüne sebep olmuş, olayın hemen sonrasında Polis 155 ve Acil 112 yi aramıştır. Olay esnasında sanığın belinde ruhsatlı Glock silahı varken bunu ve ofisteki diğer silahları hiç kullanmamış, maktülün silahını elinden alarak ateş etmiştir. Bu olayda, TCK'nin 25. maddesinde belirtilen "meşru müdafaa" yoktur, ancak TCK'nin 27/2. maddesinde belirtilen korku, kaygı ve heyecanla sınırın aşılması söz konusudur. Eğer sanık maktulü öldürmese idi, haraç için olay yerine gelen tehdit ve hakaretlerde bulunan silahını çeken ve ateşleyen maktül sanığı öldürecekti. Sonuç olarak; olayda TCK'nin 27/2. maddesi uygulanarak CMK'nin 223/3-c gereği "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verilmesi gerekirken, TCK'nin 81/1, 29/1, 62. maddeleri gereğince tahrik altında adam öldürmekten ceza verilmesi gerektiğini belirten kararın Onanmasına karar veren sayın çoğunluğun görüşüne katılmadığımız için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulü ile hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği kanaatiyle sayın çoğunluğun itirazın reddine ilişkin görüşüne muhalifiz.
1. Ceza Dairesi, 2021/10343 E., 2021/14776 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
maddesinde, gerekse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesinde bir "hukuka uygunluk nedeni" olarak düzenlenmiştir.
1. Ceza Dairesi         2021/10343 E.  ,  2021/14776 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Ceza Dairesi SUÇ : Kasten öldürme HÜKÜM :1) Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 30/11/2016 tarih ve 2016/200 Esas, 2016/328 sayılı kararı ile; sanık hakkında maktule yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 27/2. maddesi delaletiyle CMK’nin 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına dair kararı. 2) Kararın istinafı üzerine, Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 11/05/2017 tarih ve 2017/93 Esas, 2017/742 sayılı kararı ile, Hükmün CMK’nin 280/2.maddesi uyarınca kaldırılarak; sanık hakkında maktule yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 81/1, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına dair kararı. TÜRK MİLLETİ ADINA Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 11/05/2017 tarih ve 2017/93 Esas, 2017/742 sayılı kararının, sanık müdafii tarafından 5271 sayılı CMK'nin 291 ve 295. maddelerinde belirtilen süreler içinde, aynı Kanunun 294. maddesi uyarınca gerekçeli olarak temyiz edildiği anlaşılmıştır. Gereği görüşülüp düşünüldü: Sanık hakkında hükmedilen hapis cezasının 5 yılın üzerinde olması nedeniyle bölge adliye mahkemesi kararının 5271 sayılı CMK'nin 286/2-a maddesi gereğince temyizi kabil olduğu belirlenerek yapılan incelemede; Sanık ... hakkında maktul ...’a yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 27/2. maddesi delaletiyle CMK’nin 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmesine yer olmadığına dair Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesince kurulan hükme karşı Cumhuriyet savcısı tarafından istinaf başvurusunda bulunulması üzerine, istinaf başvurusunun kabulü ile duruşma açılarak yeniden kurulan hükümle, sanık ... hakkında maktul ...’a yönelik kasten öldürme suçundan TCK’nin 81/1, 29, 62, 53. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesinin 11/05/2017 tarih ve 2017/93 Esas, 2017/742 sayılı kararında bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, anılan karara karşı süresi içerisinde temyiz talebinde bulunan sanık müdafiinin temyiz dilekçelerinde ve duruşmalı incelemede gerekçeye, meşru savunmaya yönelen ve yerinde görülmeyen temyiz sebeplerinin reddiyle, 5271 sayılı CMK’nin 302/1. maddesi gereğince, isteme uygun olarak TEMYİZ İSTEMİNİN ESASTAN REDDİ ile HÜKMÜN ONANMASINA, Dosyanın, 28.02.2019 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7165 sayılı Kanun'un 8. maddesi ile değişik 5271 sayılı CMK'nin 304/1. maddesi gereğince “Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesine, Yargıtay ilamının bir örneğinin ise Gaziantep Bölge Adliye Mahkemesi 1. Ceza Dairesine gönderilmek üzere” Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, sanığın eyleminin TCK 27/2 maddesinde belirtilen ''meşru savunmada sınırın aşılması'' olduğundan kararın bozulması gerektiğini belirten Daire Başkanı ... ve Üye ...'ın karşı oyları ve oy çokluğu ile 08/12/2021 tarihinde karar verildi. KARŞI OY: Yargıtay 1. Ceza Dairemizin 2021/10343 Esas ve 2021/14776 Karar sayılı çoğunluk görüşüne, sanık ...’ın eyleminin TCK'nin 27/2. maddesinde belirtilen "meşru savunmada sınırın aşılması maruz görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilemez’’ şeklinde olduğundan CMK'nin 223/3-c maddesi gereği sanığa "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verilmesi gerektiğinden bahisle katılmamaktayız. I-) Önce konu ilgili Hukuki açıklamada bulunursak; CGK’nin 06.05.2014 tarih, 2012/1-1557 Esas ve 2014/233 sayılı kararı ve CGK’nin 01.03.2016 tarih, 2015/1-1039 Esas ve 2016/96 sayılı kararlarında belirtildiği üzere; meşru müdafaa (yasal savunma) ile meşru müdafaada sınırın aşılması için aranan şartlar şu şekilde belirlenmiştir. 1-Sanığın eylemini meşru müdafaa şartları altında gerçekleştirip gerçekleştirmediği; Meşru savunma, gerek 765 sayılı Kanun'un 49/2. maddesinde, gerekse 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 25. maddesinde bir "hukuka uygunluk nedeni" olarak düzenlenmiştir. Meşru savunmanın şartlarına ilişkin olarak 765 ve 5237 sayılı Kanunlar arasındaki en önemli fark, "meşru savunma yoluyla korunan hakkın niteliğine" ilişkindir. Bunun dışındaki şartlar açısından her iki düzenleme ile yerleşik uygulamalar arasında ciddi bir fark bulunmamaktadır. 765 sayılı TCK'nin 49/2. maddesindeki düzenleme; "Gerek kendisinin, gerek başkasının nefsine veya ırzına vuku bulan haksız bir taarruzu filhal def’i zaruretinin bâis olduğu mecburiyetle işlenilen fiillerden dolayı faile ceza verilmez" şeklinde olup, anılan düzenleme ile meşru savunmanın, kişinin kendisinin veya başkasının sadece nefsine veya ırzına yönelik saldırılarda söz konusu olabileceği hüküm altına alınmıştır. Uygulamada en geniş yorumla maddenin "diğer kişilik haklarına yönelik saldırılarda" dahi uygulanabileceği kabuledilmişise de, mal varlığına yönelik saldırıları önlemek maksadıyla işlenen fiiller bu kapsamda değerlendirilmemiştir. Buna karşılık, 5237 sayılı TCK'nin 25/1. maddesinde;"Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı, o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez" şeklinde daha geniş bir hükme yer verilmiştir. Anılan düzenlemeye göre, meşru müdafaanın kabulü için saldırının "korunmaya değer nitelikteki herhangi bir hakka yönelmiş olması" yeterli görülmüştür. Gerek öğretide, gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere; 765 sayılı TCK’nin 49/2 ve 5237 sayılı TCK’nin 25/1. maddelerinde düzenlenen ve hukuka uygunluk nedenlerinden birini oluşturan meşru savunma, hukuka aykırılığı ortadan kaldırmakta ve bu nedenle de eylemi suç olmaktan çıkarmaktadır. Bir olayda meşru savunmanın oluştuğunun kabul edilebilmesi için saldırıya ve savunmaya ilişkin şartların birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. 1. Saldırıya ilişkin şartlar: a) Bir saldırı bulunmalıdır. b) Bu saldırı haksız olmalıdır. c) Saldırı meşru savunma ile korunabilecek bir hakka yönelik olmalıdır. Bu hakkın, kişinin kendisine veya bir başkasına ait olması arasında fark yoktur. d) Saldırı ile savunma eşzamanlı bulunmalıdır. 2. Savunmaya ilişkin şartlar: a)Savunma zorunlu olmalıdır. Zorunluluk ile kastedilen husus, failin kendisine veya başkasına ait bir hakkı koruyabilmesi için savunmadan başka imkânının bulunmamasıdır. b)Savunma saldırana karşı olmalıdır. c)Saldırı ile savunma arasında oran bulunmalıdır. Savunmanın, meşru savunma şartlarının bulunduğu sırada başladığı, ancak orantılılık ilkesinin ihlal edilmesi nedeniyle meşru savunmanın gerçekleştiğinin kabul edilmediği durumlarda, "sınırın aşılması" söz konusu olabilmektedir. 2-Meşru müdafaada sınırın aşılıp aşılmadığı; Sınırın aşılmasını 765 sayılı TCK’ye göre oldukça farklı şekilde düzenleyen 5237 sayılı TCK’nin 27. maddesinde; "1)Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yer alan cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur. 2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez" denilmektedir. Kanun maddesi ve gerekçedeki anlatımın aksine öğretide kabul edilen görüşe göre, "Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması" ibaresini "Hukuka uygunluk hallerinde sınırın aşılması" olarak anlamak gerekir. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. bası, ..., 2013, s. 413-425; Mahmut Koca, Yeni TCK’nda Hukuka Uygunluk Nedenleri, Ceza Hukuku Dergisi, S.1, Ekim 2006, s.111 vd.; ... Bakıcı, Ceza Hukuku Genel Hükümleri, 2. bası, s.615 vd.; Haydar Metiner-Ahsen Koç, TCK Genel Hükümleri, ..., 2008, C.1, s. 692 vd.) Nitekim 5271 sayılı CMK’nun hüküm çeşitlerini düzenleyen 223. maddesinin sistematiği de bu anlayışı desteklemektedir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda dört hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiş olup, bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Hukuka uygunluk nedeninin bulunması, eylemin suç olmasını engelleyeceğinden, fail hakkında 5271 sayılı CMK’nin 223. maddesinin 2. fıkrasının (d) bendi uyarınca beraat kararı verilecektir. Buna karşın, "sınırın aşılması" bir hukuka uygunluk nedeni olmayıp, TCK’nin 27. maddenin1. fıkrasındaki durum itibarıyla kusurluluğu azaltan, 27. maddenin 2. fıkrasındaki durum itibarıyla da kusurluluğu ortadan kaldıran nedenlerden bir tanesidir. Başka bir deyişle, hukuka uygunluk nedenlerinde sınırın kast olmaksızın aşılması halinde "beraat" kararı değil, anılan maddenin 1. fıkrasına göre indirimli ceza veya 2. fıkrasına göre CMK’nin 223. maddesinin 3. fıkrasının (c) bendi gözetilerek "ceza verilmesine yer olmadığı" kararı verilecektir. TCK’nin 27. maddesinin 1. fıkrasında, fail bir hukuka uygunluk nedeninin sınırını aşmakta ise de, bunu bilerek ve isteyerek yani kasten yapmamaktadır. Ancak, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılabiliyorsa, fail sınırı kast olmaksızın aşmış olması dolayısıyla taksirinden sorumlu tutulmaktadır. Aynı maddenin 2. fıkrasında, hukuka uygunluk nedenlerinden sadece meşru savunma için sınırın aşılmasına ilişkin özel bir düzenleme öngörülmüştür. Buna göre bu hükmün uygulanabilmesi için; 1- Meşru savunma ile korunabilecek bir hakkın bulunması, 2- Saldırıya ilişkin şartların var olması, 3- Savunmaya ilişkin şartlardan "ölçülülük ya da orantılılık" şartının, savunma lehine ihlal edilmesi suretiyle sınırın aşılması, 4- Sınırın aşılmasının mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmesi gerekmektedir. Tüm bu şartların birlikte gerçekleşmesi halinde, meşru savunmada sınırı aşan faile CMK’nin 223/3-c maddesi uyarınca ceza verilmeyecektir. Bu durumda, kişinin, maruz kaldığı saldırı karşısında içine düştüğü heyecan, korku veya telaş dolayısıyla davranışlarını yönlendirme yeteneğinin ortadan kalkması söz konusu olacağından, meşru savunmada sınırın aşılmasından dolayı kusurlu sayılmayacağı kabul edilir. Dolayısıyla, belirleyici olan maruz kalınan saldırının kişiyi içine düşürdüğü psikolojik durumdur. Zira kişi sırf maruz kaldığı saldırının etkisiyle, "heyecan, korku veya telaşa" kapılarak meşru müdafaada sınırlarını aştığında bu maddeden yararlanabilecek, buna karşılık saldırının etkisinin yanında, saldırıdan kaynaklanmış olsa bile, öfke gibi nedenlerle sınır aşıldığında ise aynı korumadan faydalanılması söz konusu olmayacaktır. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 05.10.2010 gün ve 175-182 ile 31.03.2009 gün ve 201-81 sayılı kararlarda da aynı hususlara vurgu yapılmıştır. Sanığın maruz kaldığı saldırının etkisiyle içine düştüğü psikolojik hal nedeniyle heyecanlanması, paniğe kapılması ve hatta korkması, bunun sonucunda da meşru savunma sınırını aşması hayatın olağan akışında beklenebilecek bir durum olup, somut olayda TCK’nin 27. maddesinin 2. fıkrasının uygulanma şartları gerçekleşmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 10.03.1998 gün ve 2-370/75 sayılı kararı ile Birinci Ceza Dairesinin birçok kararında açıkça ifade edildiği gibi, “Sanığın içinde bulunduğu ruh halinin adil bir tarzda göz önünde tutulması gerektiği gibi, saldırının halen varlığını geniş manada anlamak ve başlayacağı artık muhakkak olan saldırıyı başlamış, keza bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı da henüz bitmemiş saymak zorunludur.Kişiye yasal savunmada hiçbir şekilde kaçma yükümlülüğü yüklenemez.” Meşru savunmada bulunulmak suretiyle ihlal edilen, 'bir insanın yaşama hakkı' olduğuna göre, saldırının da o derece önemli bir hakka yönelmesi gerekir. Bu hakların başında yaşama hakkının geldiğinde kuşku yoktur. Başka bir deyişle, kişi kendisinin veya başkasının yaşam hakkına yönelik bir saldırı vuku bulduğunda, bunu saldırganın yaşam hakkında son vermek suretiyle defedebilir. Bunun için, yaşam hakkına yönelik saldırının devam ediyor olması, başlamamış ancak başlayacağı mutlak olması ya da bitmiş ancak tekrar başlayacağı muhakkak olması gerekir. Önemli olan saldırının o an itibarıyla ulaştığı nokta değil, müdahale edilmediği takdirde ulaşabileceği noktadır. Dolayısıyla, bir kişi kavga sırasında tabancasını çektikten sonra, karşıdaki kişinin kafasına, göğsüne değil de, ayağına ya da sağına, soluna, boşluğa ateş ediyor olsa bile, bu hareketin muhatabı olan kişi açısından saldırganı öldürme suretiyle meşru savunmada bulunma hakkı doğmuş olur. Zira bu durumda meşru savunmanın koruduğu değer 'yaşam hakkı' olup kişinin yaşam hakkını korumak için daha ciddi bir yaralanmaya maruz kalması beklenemez. Gergin bir ortamda silahın doğrultulduğu an yaşam hakkına yönelik saldırının başladığı ve eş zamanlı olarak savunmaya hak kazanıldığı andır. Bu durumun aksinin kabulü, belirtilen durumlarda meşru savunmayı anlamsız kılacaktır. Nitekim, dolu bir tabancanın kişiye yöneltilmesi ile ateşlenmesi arasındaki zaman farkı ancak saniyelerle ölçülebilir, aynı şekilde bir kişinin ayağına ateş edildikten sonra göğsüne ateş edilmesi için tabancanın ucunun yukarıya doğru 20 cm daha kaldırılması yeterli olacaktır. Bu durumda, saldırıya maruz kalana, 'saldırgan seni gerçekten öldüreceğini ortaya koyana kadar bekle' anlamına gelecek şekilde yorumda bulunmak, meşru savunma müessesesini anlamsız hale getirecektir. Bir başkasına hasmane bir tutumla silahını tevcih eden kişinin, karşısındaki tarafından meşru savunma koşulları altında öldürülme riskini göze aldığının kabul edilmesi gerekir. Hukuk düzeni, yaşam hakkına saldırılan kişiye, kaçma, saklanma, sabretme, acıma gibi yükümlülükler de yükleyemez. Saldırıya maruz kalan, imkân ve fırsatını bulduğu takdirde saldırgana karşı müdahale edebilmelidir. Yine saldırının, savunmada bulunan kişinin yaşam hakkına yönelik olması ile üçüncü bir kişinin yaşam hakkına yönelik olması arasında bu açıdan fark bulunmamaktadır. II-) Konu ile ilgili somut olay incelendiğinde; Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre; Sanığın aksi kanıtlanamayan savunmaları dikkate alındığında, maktül ...’un cezaevinden çıktığını belirterek sanıktan her ay verilmek üzere para haraç talep ettiği, bu konuda önceden de birkaç kez telefon görüşmesi olduğu, ancak almak için gitmediği, bu nedenle sanığın bu durumu kâle almadığı, olay gecesi de maktülün sanığı önce telefonla arayıp geleceğini söylediği, sanığın aynı zamanda ikamet olarak da kullandığı ofisine görüşmek üzere gece 00:58 sırasında bir taksi ile geldiği, sanığın maktülü karşıladığı ve birlikte yukarı ofisine çıktıkları, maktülün otopsi raporuna göre, gelmeden önce alkol ve uyuşturucu aldığı, 147 promil alkollü ve 785 ng anfetamin maddesi uyuşturucu kullandığın belirlendiği, ofiste yaklaşık 1 saate yakın konuştukları, maktulün sanığı tehdit ederek haraç istediği, sanığın maktulü ikna etmeye çalıştığı sırada maktulün sanığa sinkaflı hakaret edip ayağa kalkarak belinden silahı çıkarıp sanığa doğrulttuğu, bu esnada sanık ile maktulün yakın mesafede oturduklarından, sanığın maktülün silah bulunan elini tutarak başka yöne çevirdiği tabancayı maktulün elinden almaya çalışırken silahın 2 kez ateş aldığı, duvara ve kapıya isabet ettiği, sanığın silahı maktülden aldıktan sonra şok geçirerek birden ziyade kez maktüle ateş ederek onun ölümüne sebep olduğu olayda, Olayda alınan bilirkişi raporuna göre, Hem sanık hemde maktülde swaplar ve elbiseler üzerinde atış artığına rastlandığı, olayda 10 adet boş kovan, 6 adet deforme mermi çekirdeğine rastlandığı, olayda kullanılan kovan ve mermilerin HS-9 marka tabancadan atıldığının belirlendiği, yine 9 adet merminin maktüle isabet ettiğinin belirlendiği, Olaydan hemen sonra, sanığın 155 polis ... hattını saat 01:58 de arayarak çözüm tutanağına göre "haraç istemeye gelen biri vardı, silah çekti kapıştık, onu vurdum ya", "silah çekti bana bende elinden böyle silahı bir şekilde aldım, ondan sonra vurdum abi onu’’ şeklinde ifadeler kullandığı, yine 112 Acil merkezini saat 02:00 da arayarak çözüm tutanağına göre "hayır birisi bana silah çekti de o yaralandı", "vallahi bilmiyorum ya öyle boğuşuyorduk silahlar milahlar şey oldu’’ şeklinde beyanlarda bulunmuş ve bulunduğu yerin adresini bildirmiştir. Olay anlık olarak gerçekleşmiştir, maktül sanığa göre daha cüsseli ve kiloludur, maktül haraç almak için olay yerine gelmiştir, alkollü ve uyuşturucu etkisi altındadır. Maktül önce sanığa tehdit ve hakarette bulunmuş, parayı alamayınca elindeki kartı yırtmış, sağ eli ile sol belinden tabancayı çekmiş, önceden de silahın ağzına mermi verildiğinden, sanık maktulün elini yakalayıp silahın yönünü çevirince silah 2 kez ateş almış ve başka yerlere isabet etmiş, sanık maktülden silahı alınca maruz kaldığı saldırının etkisi ile içine düştüğü korku ve kaygı ile birden çok kere ateş ederek maktülün ölümüne sebep olmuş, olayın hemen sonrasında Polis 155 ve Acil 112 yi aramıştır. Olay esnasında sanığın belinde ruhsatlı Glock silahı varken bunu ve ofisteki diğer silahları hiç kullanmamış, maktülün silahını elinden alarak ateş etmiştir. Bu olayda, TCK'nin 25. maddesinde belirtilen "meşru müdafaa" yoktur, ancak TCK'nin 27/2. maddesinde belirtilen korku, kaygı ve heyecanla sınırın aşılması söz konusudur. Eğer sanık maktulü öldürmese idi, haraç için olay yerine gelen tehdit ve hakaretlerde bulunan silahını çeken ve ateşleyen maktül sanığı öldürecekti. Sonuç olarak; olayda TCK'nin 27/2. maddesi uygulanarak CMK'nin 223/3-c gereği "ceza verilmesine yer olmadığına" karar verilmesi gerekirken, TCK'nin 81/1, 29/1, 62. maddeleri gereğince tahrik altında adam öldürmekten ceza verilmesi gerektiğini belirten kararın Onanmasına karar veren sayın çoğunluğun görüşüne muhalifiz. 08/12/2021 gününde verilen işbu karar Yargıtay Cumhuriyet savcısı ...'nın huzurunda ve duruşmada savunmasını yapmış bulunan sanık ... müdafii Avukatlar ... ve ...'in yokluklarında 09/12/2021 gününde usulen ve açık olarak anlatıldı.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Hukuku Genel Hükümler

Meşru savunma ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi söylenemez?

A) Saldırı haksız olmalıdır.
B) Saldırı sadece kişinin kendisine yönelik olmalıdır, üçüncü kişilere yönelik saldırıda meşru savunma olmaz.
C) Saldırı ile savunma eş zamanlı olmalıdır.
D) Savunma hareketi saldırgana yönelik olmalıdır.
E) Savunmada zorunluluk bulunmalıdır.

Bu maddeyle ilgili 7 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol