5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Madde 261

Türk Ceza Kanunu 261. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 261- (1) İlgili kanunlarda belirlenen koşullara aykırı olduğunu bilerek, kişilerin taşınır veya taşınmaz malları üzerinde, karşılık ödenmek suretiyle de olsa, zorla tasarrufta bulunan kamu görevlisi, fiil daha ağır cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kamu görevinin usulsüz olarak üstlenilmesi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

8 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2022/590 E., 2023/548 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
TCK'nın 257 ve 261. maddelerinde de benzer ifadeler bulunduğundan bu maddelerle getirilen hükümlerin yardımcı norm niteliğinde oldukları kabul edilebilir.
Ceza Genel Kurulu         2022/590 E.  ,  2023/548 K. "İçtihat Metni" KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : 2. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Asliye Ceza SAYISI : 1277-1784 I. HUKUKİ SÜREÇ Nitelikli hırsızlık suçundan sanık ...'ın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 142/1-a, 53 ve 58. maddeleri uyarınca 3 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Eskişehir 4. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 31.12.2015 tarihli ve 162-1124 sayılı hükmün, sanık ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 2. Ceza Dairesince 22.03.2021 tarih ve 7751-5973 sayı ile; "1- Oluşa ve dosya kapsamına göre, sanığın suça konu caminin tuvaletinde yer alan muslukları söküp çalmak suretiyle TCK'nın 142. maddesinin 1. fıkrasının (a) bendinde düzenlenen 'kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında' ve 2. fıkrasının (h) bendinde düzenlenen 'herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında' olmak üzere hırsızlık suçunun iki farklı nitelikli hâlini ihlal ettiği, böylelikle sanığın, suçun daha ağır cezayı içeren nitelikli hâli olan TCK'nın 142. maddesinin 2. fıkrasının (h) bendi uyarınca cezalandırılması gerektiği hâlde suç vasfında yanılgıya düşülerek aynı Kanun'un 142/1-a maddesiyle hüküm kurulması, 2- Çalınan muslukların nitelikleri ile kaç adet olduğuna ilişkin herhangi bir tespit veya beyanın bulunmadığının anlaşılması karşısında, belirtilen hususlar tespit edildikten sonra suça konu muslukların suç tarihi itibarıyla maddi değerlerinin araştırılarak sonucuna göre, sanık hakkında TCK'nın 145. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılmaması," İsabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel Mahkeme ise 20.09.2021 tarih ve 1277-1784 sayı ile; "Suça konu yerin cami şadırvanı ve tuvaletine ait musluklar olup bina dahilinde kilitlenerek muhafaza altına alınmış herhangi bir eşyanın söz konusu olmadığı, muslukların bulunduğu yerde kilitlenerek kapatılmadıkları, çok sayıda musluk olması da dikkate alınarak sanık hakkında değer azlığı hükümlerinin uygulanma koşullarının oluşmadığı," şeklindeki gerekçe ile bozmaya direnerek önceki hüküm gibi sanığın mahkûmiyetine karar vermiştir. Bu hükmün de sanık ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 05.10.2022 tarihli ve 157407 sayılı bozma istekli tebliğnamesiyle dosya 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 36. maddesi ile değişik 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 307. maddesi uyarınca kararına direnilen Daireye gönderilmiş, aynı madde uyarınca inceleme yapan Özel Dairece 10.11.2022 tarih ve 9599-18687 sayı ile direnme kararının yerinde görülmemesi üzerine Yargıtay Birinci Başkanlığına iade edilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. II. UYUŞMAZLIK KONUSU Özel Daire ile Yerel Mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanığın eyleminin TCK'nın 142/1-a maddesinde yazılı suçu mu yoksa aynı Kanun'un 142/2-h maddesinde düzenlenen suçu mu oluşturduğu, 2- Sanık hakkında kurulan hükümde TCK'nın 145. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tespiti bakımından eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilip verilmediği, Hususlarının belirlenmesine ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; Katılan ...’nın, müezzini olduğu Yunus Emre Caminin tuvalet bölümünde bulunan muslukların çalındığı yönünde 24.01.2015 tarihinde müracaatta bulunması üzerine soruşturmaya başlanıldığı, Görgü tespit tutanağı ve ekli krokide; suça konu cami ve etrafının duvar ile çevrili olup iki farklı kapıdan girişinin bulunduğu, Tosun Sokak üzerinde bulunan kapının ana giriş kapısı olduğu, girişe göre sağ tarafta cami binasının yer aldığı, şadırvan ve tuvalet bölümünün ise aynı bahçe içinde ancak Ulu Cami Sokak üzerinde bulunan giriş kapısı tarafında olduğu, şadırvan yönündeki kapıdan içeriye girildiğinde sol taraftan on metre kadar sonra karşıda tuvalet binasının bulunduğu, üstü kapalı, kapı ve penceresi olan tuvalet bölümünden dört adet musluğun sökülmüş olduğu tespitlerine yer verildiği, Görüntü izleme tutanağında; 24.01.2015 tarihinde saat 09.46’da erkek bir şahsın Yunus Emre Caminin tuvalet binasına girdiğinin, abdesthane bölümüne geçerek suların akıp akmadığını kontrol ettiğinin, daha sonra saat 09.48’de elinde bulunan bir poşet ile dışarıya çıktığının, aynı erkek şahsın bir gün önce de saat 10.00 sıralarında abdesthanede bulunan yedi adet musluk başını sökerek geri taktığının, görüntülerde kaydı bulunan şahsın sanık ... olduğunun belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan aşamalarda; Yunus Emre Caminin imamı olduğunu, sabah namazlarından sonra açık tuttuğu cami ve şadırvan ile tuvaletlerin bulunduğu yerleri sürekli kontrol ettiğini, 23.01.2015 tarihinde saat 10.50 civarında caminin şadırvan bölümündeki musluk başlıklarının gevşek olduğunu görünce kamera görüntülerini izlediğini, erkek bir şahsın ana vanadan suyu kapatarak muslukları söktüğünü ancak kamerayı fark edince tekrar yerine takarak olay yerinden ayrıldığını tespit ettiğini, 24.01.2015 tarihinde saat 11.00 sıralarında caminin tuvalet bölümündeki musluk başlıklarının yerinde olmadığını fark edip kamera kayıtlarını kontrol ettiğinde, bir gün önce şadırvanın musluklarını söken şahsın yine camiye gelerek bu kez tuvaletlerdeki muslukları götürdüğünü tespit ettiğini beyan etmiştir. Sanık soruşturmada kamera görüntülerindeki şahsın kendisi olduğunu, elinde bir poşet bulunduğunu ancak poşetin içinde ne olduğunu hatırlamadığını, hırsızlık olayı ile bir ilgisinin olmadığını, Kovuşturmada; önceki beyanlarından farklı olarak suyun boşa akmaması amacıyla musluklardan birisinin su sızdırdığını katılana söylediğini ancak katılanın muslukları çaldığını ileri sürerek kendisini suçladığını, Savunmuştur. IV. GEREKÇE Uyuşmazlık konularının sırasıyla ele alınmasında fayda bulunmaktadır. I- Sanığın eyleminin TCK'nın 142/1-a maddesinde yazılı suçu mu yoksa aynı Kanun'un 142/2-h maddesinde düzenlenen suçu mu oluşturduğuna ilişkin uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesi; A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar TCK'nın 141/1. maddesinde yer alan "zilyedinin rızası olmadan başkasına ait taşınır bir malı, kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla bulunduğu yerden alma" şeklindeki düzenleme ile hırsızlık suçunun temel şekli tanımlanmış, aynı Kanun'un 142. maddesinde ise suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri sayılmıştır. TCK'nın "Nitelikli hırsızlık" başlıklı 142. maddesinin birinci fıkrasının uyuşmazlık konusu ile ilgili hükümleri; "(1) Hırsızlık suçunun; a) Kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında, b) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında, ... İşlenmesi hâlinde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur..." şeklinde düzenlenmiş iken, suç tarihinden önce 28.06.2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 62. maddesiyle TCK'nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi yürürlükten kaldırılarak ikinci fıkraya “h) Herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle ya da bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında” bendi eklenmiş, birinci fıkradaki “iki yıldan beş yıla kadar hapis” şeklindeki yaptırım “üç yıldan yedi yıla kadar hapis” olarak, ikinci fıkradaki “üç yıldan yedi yıla kadar hapis” şeklindeki yaptırım ise “beş yıldan on yıla kadar hapis” olarak değiştirilmiştir. Görüldüğü gibi 6545 sayılı Kanun ile TCK'nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi muhafaza edilerek ceza süresi artırılmış; aynı Kanun ile bu fıkradaki (b) bendi yürürlükten kaldırılmış; ilga edilen bendin metni korunmak suretiyle aynı maddenin ikinci fıkrasına (h) bendi olarak eklenmiş ve bu bentte yazılı suç için beş yıldan on yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. TCK'nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendindeki nitelikli hâlin oluşması için hırsızlık suçunun; kime ait olursa olsun kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde bulunan ya da kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmesi gerekmektedir. Kamu kurum ve kuruluşları kavramından, devletin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü olduğu yasama, yürütme ve yargı niteliğindeki kamu hizmetlerinin görüldüğü yerler anlaşılmalıdır. Örneğin TBMM, bakanlıklar, valilikler, kaymakamlıklar, belediyeler, üniversiteler, okullar, postaneler, adliyeler, kamu hastaneleri, kamu bankaları birer kamu kurum veya kuruluşudur. Suçun işlendiği sırada bu yerlerin kamu hizmetinin yerine getirilmesi için tahsis edilmiş olması yeterli olup bina şeklinde bulunması gerekmez. Bu kapsamda, deprem nedeniyle adliye işlerinin görüldüğü bir çadırda gerçekleşen hırsızlık eyleminde bu nitelikli hâlin uygulanması gerekir (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2015, s; 544 vd). İbadete ayrılmış yer kavramı ise dış dünyadan ayrılmış ve sadece insanların ibadetlerini yapmalarına özgülenmiş her türlü yer şeklinde tanımlanabilir. Dolayısıyla, ibadete ayrılmış yerin bina niteliğinde olmasında bir zorunluluk bulunmamaktadır. Kanun koyucu bu bentte "kime ait olursa olsun" ibaresine yer vermekle, eşyanın kamu kurum ve kuruluşlarında veya ibadete ayrılmış yerlerde olmasını yeterli görmüştür. Eşya, kamu kurum ve kuruluşlarına veya ibadete ayrılmış yerlere ve burada çalışan kişilere ait olabileceği gibi bu kurum ve kuruluşlarda verilen hizmeti almak üzere gelen kişilere ya da ibadete ayrılmış yerlerde ibadet edenlere de ait olabilir. Eşyanın bu yerlerden alınması yeterli olup kime ait olduğunun bir önemi bulunmamaktadır. Ancak madde metni gözetildiğinde, eylemin anılan yerlere ait eklentilerde gerçekleştirilmesi durumunda bu nitelikli hâl uygulanmayacaktır. Bentte düzenlenen diğer bir nitelikli unsur da suçun kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında işlenmiş olmasıdır. Burada eşyanın nerede bulunduğu değil tahsis amacı önem taşımaktadır. Örneğin çeşme, parklardaki oyun araçları, elektrik direkleri, sokak lambaları, trafik ışık ve levhaları, telefon telleri, telefon kulübeleri, banklar bu kapsamdadır. Suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan TCK'nın 142. maddesinin ikinci fıkrasının (h) bendinde ise iki ayrı nitelikli hâl düzenlenmiştir. Birincisi herkesin girebileceği bir yerde bırakılmakla birlikte kilitlenmek suretiyle muhafaza altına alınmış olan eşyanın çalınmasıdır. Bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için eşyanın, herkesin girebileceği bir yerde bulunmasının yanında, kilitlenmek suretiyle de muhafaza altına alınmış olması gerekir. Madde gerekçesinde bu husus, "Ancak bina tanımına girmeyen bir yerde, örneğin otomobilde bulunan eşya hakkında muhafaza altına alınma koşulu aranmış, böylece kapıları kilitli olmayan veya camları kapatılmamış bir otomobildeki eşyanın çalınması nitelikli hırsızlık kabul edilmemiştir." açıklamasıyla vurgulanmıştır. Herkesin girebileceği yer kavramından, cadde, sokak, pazar yeri veya meydan gibi hiçbir sınırlama, engel olmadan kişilerin girme imkânı bulunan kamuya açık yerler anlaşılmalıdır. Bentte yer alan ikinci nitelikli hâl ise bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşyanın çalınmasıdır. Bu nitelikli hâlde öngörülen "bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış" ibaresinden anlaşılması gereken, eşyanın mutlaka belli bir yere kilitlenmesi ya da gizlenmesi olmayıp bina veya eklentisi içinde bulundurulmuş olmasıdır. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşması için farklı neviden fikri içtima ve görünüşte içtima kavramlarına da değinmekte fayda bulunmaktadır. Farklı neviden fikri içtima TCK’nın 44. maddesinde; “İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır.” şeklinde düzenlenmiş olup bu hükmün uygulanabilmesi için işlenen bir fiille birden fazla farklı suçun oluşması gerekmektedir. Kanun koyucu, işlediği bir fiille birden fazla farklı suçu işleyen failin, fiilinin tek olması nedeniyle en ağır ceza ile cezalandırılmasını yeterli görmüş, bu şekilde non bis in idem kuralı gereğince bir fiilden dolayı birden fazla kez cezalandırılmasının da önüne geçilmesini amaçlamış, erime sistemi ni benimsemek suretiyle, bu suçlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı ceza verilmesi ile yetinilmesini tercih etmiştir. Görünüşte içtima ise çeşitli normların aynı fiille ilgili görünmelerine rağmen aslında bunlardan yalnız birinin uygulanabilmesidir (Kayıhan İçel, Suçların İçtimaı, İstanbul, 1972, s. 167). Görünüşte içtima kanunda düzenlenmemiştir, ancak ceza normlarının birbirleriyle olan ilişkisi ve bunların yorumundan aynı fiille ilgili görülen çeşitli normlardan sadece birinin uygulanabileceği sonucuna varmak mümkün olduğundan, kanun koyucunun görünüşte içtima şekillerine yer vermesi gerekmemektedir. (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2015, s.519). Görünüşte içtima hâlinde gerçekte sadece bir norm ihlal edilmekte olup diğer normların ihlali sadece görünüştedir. Çünkü suç tiplerine ilişkin normların hepsi fiilin haksızlık muhtevasını tümü ile kapsamakla beraber gerçekte uygulanacak olan norm, haksızlık muhtevası itibarı ile diğer normları da tüketmekte, tüm normlar haksızlık ilişkisi bakımından tamamen örtüşmektedir. Dolayısıyla, normlardan sadece biri gerçekte uygulanma kabiliyetine sahiptir (Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 73-74.). Görünüşte içtima hâllerinde hangi hükmün uygulanması gerektiği, tüketen-tüketilen norm ilişkisi, yardımcı (tali) normun sonralığı ve özel normun önceliği gibi ilkelere göre belirlenmektedir. Bir ceza normu bir veya daha fazla başka ceza normlarını bünyesine almış ise tüketen-tüketilen norm ilişkisinden söz edilir. Bu durumda normları bünyesine alan ceza normu, diğer normları tüketmektedir. Bu takdirde fiile sadece tüketen norm uygulanabilecektir. TCK'nın 42. maddesinde tanımlanmış olan bileşik suç tüketen-tüketilen norm ilişkisinin tipik görünümlerinden birisidir. Örneğin yağma suçu, hırsızlık ve cebir/tehdit suçlarını bünyesinde barındırmakta, başka bir anlatımla o suçları tüketmektedir. Yardımcı (tali) normlar da, asli normlarla benzer hukuki yararları koruyan normlardır. Bu tür normlar, asli normların tatbik edilemeyeceği durumlarda kanunda boşluk oluşmasını engellemek amacıyla getirilmiş düzenlemelerdir. Asli-yardımcı norm ilişkisinin olduğu durumda fiile yardımcı norm değil asli norm uygulanacaktır. Bir normun yardımcı norm mu asli norm mu olduğunun, asli normun uygulanamadığı yerlerde başvurulan bir norm olmasından anlaşılması bir yana, düzenleme içinde, "fiil daha ağır cezayı gerektiren başka bir suç oluşturmadığı takdirde", "kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında" veya "eylemin başka bir suç oluşturmaması hâlinde" gibi ifadelerin yer alıp almamasına göre de belirlenmekte, bu gibi ifadelerin yer aldığı normların yardımcı norm olduğu kabul edilmektedir. TCK'nın 257 ve 261. maddelerinde de benzer ifadeler bulunduğundan bu maddelerle getirilen hükümlerin yardımcı norm niteliğinde oldukları kabul edilebilir. Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda özel normun önceliği ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır. Suçun temel ve nitelikli hâlleri arasındaki ilişki, özgü suç ve genel suç arasındaki ilişki ile genel ve özel kanun arasındaki ilişki, özel-genel norm ilişkisi içinde değerlendirilmektedir (... Emin Artuk-Ahmet Gökçen- Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 636; Veli Özer Özbek, ... Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2015, s. 612-613; Berrin Akbulut, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s. 685-686). Örneğin TCK’da zimmet suçunu düzenleyen 247. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 160. maddesinde düzenlenmiş olan zimmet suçu özel norm niteliği taşıdığından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki bir banka görevlisinin zimmet suçunu işlemesi durumunda özel normun önceliği ilkesi gereğince TCK'nın 247. maddesi değil Bankacılık Kanunu'nun ilgili hükmü uygulanacaktır. İşlenen bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşması hâlinde uygulanma imkânı bulunan TCK'nın 44. maddesinin, bir fiil ile aynı suçun daha ağır veya daha hafif cezayı gerektiren birden fazla nitelikli hâlinin ihlal edilmesi durumunda uygulanması mümkün değildir. Dolayısıyla aynı suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerine ilişkin düzenlemeleri içeren TCK'nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (a) ve ikinci fıkrasının (h) bentleri arasında farklı neviden fikri içtima ilişkisinden söz edilemeyecektir. Görünüşte içtima kuralları yönünden ise hırsızlık suçunun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâllerine ilişkin düzenlemeleri içeren TCK'nın 142. maddesinin 1. fıkrasının (a) ve 2. fıkrasının (h) bentleri arasında tüketen-tüketilen veya asli-tali norm ilişkisinin bulunmadığı da kuşkusuzdur. Özel-genel norm ilişkisi bakımından ise anılan bentler, hırsızlık suçunun temel şeklinin düzenlendiği TCK'nın 141. maddesine nazaran özel norm niteliğinde bulunmakla birlikte, kendi aralarında bu türde bir görünüşte içtimaya konu olamayacaklardır. Gelinen aşamada ifade etmek gerekir ki, kanun koyucunun ceza hukukuna ilişkin düzenlemeler bakımından eylemin haksızlık içeriğine ve suçla korunan hukuki değere göre hangi çeşit ve ölçülerde ceza verileceğini belirleme yetkisi vardır. Bu şekilde cezanın caydırıcılık fonksiyonunun da işlerlik kazanması sağlanacaktır. Nitekim, kanun koyucu hırsızlık suçunun mağdurlar ve toplum üzerindeki etkisini göz önüne alarak 6545 sayılı Kanun ile TCK’nın 142. maddesinin birinci ve ikinci fıkralarındaki nitelikli hâllere ilişkin cezaları artırmış, ilga ettiği TCK'nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinde yer alan nitelikli hâlin haksızlık içeriğinin daha fazla olduğunu kabul edip daha ağır ceza öngören 142. maddenin ikinci fıkrasına (h) bendi olarak eklemiştir. Diğer taraftan kanun koyucu, hırsızlık suçunun ibadete ayrılmış yerlerde bulunan eşya hakkında işlenmesi hâline özel bir önem atfederek bu durumu cezayı artıran nitelikli hâl olarak kabul etmiştir. İbadete ayrılmış yerin bina niteliğinde olmasında bir zorunluluk bulunmadığı göz önüne alındığında, suçun bina vasfında olmayan ibadete ayrılmış yerlerde işlenmesi durumunda bu nitelikli hâlin uygulanacağında bir şüphe bulunmamaktadır. İbadete ayrılmış yerin bina vasfında olması durumunda ise bu yerin bina niteliği esas alınmaksızın daha az cezayı öngören 142. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinin uygulanması, aynı maddenin ikinci fıkrasının (h) bendinin ancak bu yerlerin ibadete ayrılmış yer vasfını kaybetmesinden sonra tatbik edilmesi sonucunu doğuracaktır ki bu durumun kanun koyucunun iradesine aykırılık teşkil edeceği ortadadır. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Sanığın 24.01.2015 tarihinde saat 09.45 sıralarında katılanın müezzini olduğu Yunus Emre Camine hırsızlık amacıyla gelerek cami ile aynı bahçede bulunan ve ayrı bir yapı niteliğinde olan tuvalet bölümüne girip dört adet musluk başlığını çaldığı anlaşılan dosya kapsamında; İbadete ayrılmış bir yer olmadığında kuşku bulunmayan caminin tuvalet bölümünün, etrafı duvarla çevrili cami binası ile aynı bahçe içinde bulunması nedeniyle caminin eklentisi niteliğinde olması, kaldı ki, tuvaletlerin bulunduğu yerin kendisinin de bina vasfını taşıması nedeniyle içinde bulunan eşya bakımından muhafaza altına alınma koşulunun gerçekleşmiş olması, suça konu muslukların muhafaza edilmek amacıyla ayrıca kilitlenmesinin gerekmemesi karşısında, TCK'nın 142. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde düzenlenen "kamu yararına veya hizmetine tahsis edilen eşya hakkında" ve ikinci fıkrasının (h) bendinde düzenlenen "bina veya eklentileri içinde muhafaza altına alınmış olan eşya hakkında" olmak üzere hırsızlık suçunun iki farklı nitelikli hâlini ihlal eden sanığın, suçun daha ağır cezayı içeren nitelikli hâli olan TCK'nın 142. maddesinin ikinci fıkrasının (h) bendi uyarınca cezalandırılması gerektiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, isabetli bulunmayan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanığın eyleminin TCK'nın 142/1-a maddesinde yazılı bulunan suçu oluşturduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. II- Sanık hakkında kurulan hükümde TCK'nın 145. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tespiti bakımından eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilip verilmediğine ilişkin uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesi; A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar TCK’nın 145. maddesinde; “(1) Hırsızlık suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” hükmü yer almakta iken anılan hüküm, 08.07.2005 tarihli ve 25869 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5377 sayılı Türk Ceza Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 16. maddesi ile; “(1) Hırsızlık suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek cezada indirim yapılabileceği gibi, suçun işleniş şekli ve özellikleri de göz önünde bulundurularak, ceza vermekten de vazgeçilebilir.” şeklinde değiştirilmiştir. Madde ile hırsızlık suçlarında, suça konu değerin azlığı nedeniyle hâkime, cezada indirim yapma veya ceza vermeme yönünde geniş bir takdir yetkisi tanınmıştır. Yargıtay 6. Ceza Dairesinin, değer azlığı ile ilgili olan ve bu konudaki içtihada, daha çoğunu alabilme olanağı varken yalnızca gereksinimi kadar ve değer olarak az olan şeyi alma şeklinde yansıtılan görüşünün, TCK'nın 145. maddesi uygulamasında bütünüyle reddedilmesi mümkün görülmemekte ve maddenin uygulanabileceği hâllerden biri olarak kabul edilmekte ise de maddenin sadece bu tanımlamayla sınırlandırılması mümkün değildir. TCK'nın 145. maddesinin gerek ilk şekli gerekse değiştirilmiş biçimi, hırsızlık suçunun konusunu oluşturan değerin az olmasını temel almaktadır. Değer azlığı ile kanun koyucu tarafından neyin kastedildiği, tereddütleri önleyecek biçimde açıklığa kavuşturulmamış, rakamsal bir sınırlandırma getirilmemiş fakat hâkime, yargılama konusu maddi olayla ilgili olarak takdir ve değerlendirme yetkisi tanınmıştır. Ne var ki kanun koyucu, hâkimin takdirini soyut ve farklı bir disiplinle sınırlandırmıştır. O da, az olarak kabul edilecek değerin, hâkimin takdirinde ceza vermekten vazgeçmesini gerektirecek ölçüde ehemmiyetsiz olması, başka bir ifade ile değere dayalı ihlalin ceza verilmemeyi nasafeten haklı saydıracak alt düzeyde bulunmasıdır. Hâkim, çalınan veya çalınmaya kalkışılan bu değerin azlığını ya indirimli bir cezayla ya da suçun işlenmesindeki özellikler itibarıyla ceza vermemekle değerlendirebilecektir. Maddenin ilk metninden sonraki değişiklikte "suçun işleniş şekli ve özellikleri göz önünde bulundurularak" ibaresinin, "cezada indirim" seçeneğinden sonra ve "ceza vermekten vazgeçilebilir" seçeneğinden önce yazılmasının, suça konu malın değerini farklılaştırmayacağı açıktır. Bu nedenle az ceza verme seçeneğinde daha yüksek değerin aranacağı, ceza vermekten vazgeçme hâlinde ise daha az bir değerin aranmasının gerekli olduğu sonucuna ulaşılmamalıdır. Bu itibarla, TCK'nın 145. maddesinin uygulanmasında, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 522. maddesinde öngörülen "hafif" ya da "pek hafif" kavramlarıyla irtibatlı bir yoruma girilmemeli, Yargıtay'dan, anılan maddenin uygulanması sürecindeki içtihatlarına paralel şekilde, yıllık değer ölçülerini belirlemesi beklenmemelidir. TCK'nın 145. maddesinin düzenleniş amacı gözetilmeli, belirtilen hükmün 765 sayılı Kanun'un 522. maddesinden farklı olduğu kabul edilmelidir. Hâkim, suça konu eşyanın değerinin az olup olmadığı yönündeki değerlendirmesinin yanı sıra her somut olayda, suçun işleniş şekli, mağdur veya sanığın konumu, olayın gerçekleştiği yer ve zamanı dikkate almalı, TCK’nın 3. maddesinde öngörüldüğü üzere "işlenen fiilin ağırlığıyla orantılı" olacak şekilde belirlediği hapis cezası ile suça konu eşyanın değerini karşılaştırarak hakkaniyet ilkesini de gözetmek suretiyle ceza adaletini sağlamalıdır. Görüldüğü gibi madde ile getirilen sistem, sadece malın değerinin objektif ölçütlere göre belirlenerek cezadan indirim yapılması veya ceza verilmemesinden ibaret değildir. Kimi hâllerde belirlenen hapis cezasının, suça konu eşyanın değerinin azlığı karşısında ağır olacağı düşünülebilir ise de örneğin, bir kişinin sınav belgesinin çalınarak sınava girmesinin engellendiği bir durumda, suça konu sınav belgesinin değeri az olmakla birlikte olay sebebiyle suç mağdurunun telafisi imkânsız bir duruma düşmüş olması nazara alınarak hakkaniyet ilkesi gereğince maddenin uygulanmasına yer olmadığına karar verilebilecektir. Buna göre her somut olayda mağdurun konumu, failin kişiliği ve suçun işleniş şekli ayrı ayrı değerlendirilmeli, faili, meydana gelen haksızlığa iten etkenler ve bu haksızlığın mağdur üzerindeki etkileri de gözetilerek, maddenin uygulanıp uygulanmayacağı ve özellikle ceza verilmeme hâliyle ilgili seçeneğin, failin eylemine uygun düşüp düşmeyeceği belirlenmeli ve şekillenen takdirin gerekçesi kararda gösterilmelidir. Ancak burada TCK’nın 147. maddesinde düzenlenen "ağır ve acil bir ihtiyacı karşılamak için hırsızlık suçunun işlenmesi" hâli ile 145. maddede öngörülen değer azlığı kavramı karıştırılmamalıdır. 145. maddede öngörülen değer azlığı ile zorunluluk hâlini düzenleyen 147. maddenin uygulanma şartları birbirinden farklı olup 147. maddenin ayırıcı ölçütü, hırsızlığın ağır ve acil bir ihtiyacı karşılamak için yapılmasıdır. Burada hırsızlığın konusu olan malın değerinin az veya çok olmasının herhangi bir önemi yoktur. Örneğin, ölümcül bir hasta için eczaneden çok pahalı bir ilacın çalınması söz konusu olabilir. Buradaki ölçüt değer değil, ağır ve acil bir ihtiyaç için bu malın çalınmasıdır. Buna karşılık TCK'nın 145. maddesinin uygulanmasındaki en önemli kriter, kuşkusuz değer ölçüsüdür ve bu değerin ceza vermeme ya da belirlenecek bir oranda indirim uygulama hâlini haklı saydıracak düzeyde az olması gerekir. Nitekim Ceza Genel Kurulunun 20.06.2017 tarihli ve 733-341 sayılı; 27.11.2018 tarihli ve 1043-577 sayılı kararlarında da anılan hususlara işaret edilmiştir. B. Somut Olayda Hukuki Nitelendirme Sanığın, katılanın müezzini olduğu caminin eklentisi niteliğinde bulunan, kendisi de ayrı bir yapı şeklindeki tuvalet bölümüne girerek dört adet musluk başlığını çaldığı anlaşılan dosya kapsamında; suçun işleniş şekli ve özellikleri göz önünde bulundurulduğunda, değere dayalı ihlalin ceza verilmemesini nesafeten haklı saydıracak düzeyde olmaması nedeniyle somut olayda ceza verilmekten vazgeçilemeyecek ise de suça konu muslukların değerlerinin araştırılması, elde edilecek sonuca göre suç tarihinde paranın satın alma gücü ve ekonomik şartlar da gözetilerek sanık hakkında kurulan hükümde TCK'nın 145. maddesinin uygulanma koşullarının oluşup oluşmadığının değerlendirilmesi gerekirken eksik araştırmaya dayalı olarak yazılı şekilde karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır. Bu itibarla, isabetli bulunmayan Yerel Mahkemenin direnme kararına konu hükmünün bozulmasına karar verilmelidir. V. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Eskişehir 4. Asliye Ceza Mahkemesinin 20.09.2021 tarihli ve 1277-1784 sayılı direnme kararına konu hükmünün, a- Sanığın eyleminin TCK’nın 142/2-h maddesinde yazılı suçu oluşturduğu gözetilmeden yazılı şekilde uygulama yapılmak suretiyle eksik cezaya hükmolunması, b- Sanık hakkında TCK’nın 145. maddesinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının tespiti bakımından eksik araştırmaya dayalı olarak karar verilmesi, İsabetsizliklerinden BOZULMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.10.2023 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık bakımından oy çokluğuyla, ikinci uyuşmazlık bakımından oy birliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

5. Ceza Dairesi, 2014/9607 E., 2017/4591 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varSulh Ceza Mahkemesi
tam metni aç
maddesinde düzenlenen hakkı olmayan yere tecavüz veya TCK'nın 261. maddesinde düzenlenen kişilerin malları üzerinde usulsüz tasarruf suçunu oluşturabileceği dikkate alınarak davaya bakmanın, delillerin takdir ve tartışılmasının 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Gö
5. Ceza Dairesi         2014/9607 E.  ,  2017/4591 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Sulh Ceza Mahkemesi SUÇ : İcrai davranışla görevi kötüye kullanma HÜKÜM : Mahkumiyet Mahalli mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle dosya incelenerek, gereği düşünüldü: Sanık ...'ün, suç tarihinde Artvin İl Özel İdaresi Yol ve Ulaşım Hizmetleri müdür vekili olarak görev yaptığı, katılan ...'in yazılı rızası alınmadan ve köy ihtiyar heyeti tarafından kamu yararına kamulaştırma kararı alma yönünde herhangi bir uygulama yapılmadan arazisinden yol geçirilmesi suretiyle T.C. Anayasasının 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkının ihlal edildiği iddia edilen olayda; görevi kötüye kullanma suçunun düzenlendiği TCK'nın 257. maddesi genel, tali ve tamamlayıcı bir hüküm olup kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında görevin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması ile oluşacağı nazara alındığında, sanığın eyleminin TCK'nın 154/1. maddesinde düzenlenen hakkı olmayan yere tecavüz veya TCK'nın 261. maddesinde düzenlenen kişilerin malları üzerinde usulsüz tasarruf suçunu oluşturabileceği dikkate alınarak davaya bakmanın, delillerin takdir ve tartışılmasının 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanunun 11. maddesi uyarınca Asliye Ceza Mahkemesinin görevi kapsamında bulunduğu ve görevsizlik kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden karar tarihinde faaliyette bulunan sulh ceza mahkemesinde yargılamaya devam edilerek yazılı şekilde görevi kötüye kullanma suçundan hüküm kurulması, Kanuna aykırı, sanık ve müdafiin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, esası incelenmeyen hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321 ve 326/son maddeleri uyarınca BOZULMASINA, 30/10/2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
İzinsiz Kur'an kursu açma suçundan sanık Mustafa hakkında TCK.nun 261/1, 71, 647 sayılı Yasanın 6. maddeleri uyarınca sanığın 12 ay hapis cezasıyla hükümlülüğüne, cezasının ertelenmesine ilişkin (Çayeli Asliye Ceza Mahkemesi)nden verilen 1998/71 Esas, 1999/9 Karar sayılı ve 11/12/1999 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanık Mustafa tarafı
4. Ceza Dairesi 2000/3652 E., 2000/5196 K. 4. Ceza Dairesi 2000/3652 E., 2000/5196 K. - GEREKÇELERDE ÇELİŞKİ - İZİNSİZ KUR’AN KURSU AÇMAK- 647 S. CEZALARIN İNFAZI HAKKINDA KANUN (MÜLGA) [ Madde 6 ] - 647 S. CEZALARIN İNFAZI HAKKINDA KANUN (MÜLGA) [ Madde 4 ] - 765 S. TÜRK CEZA KANUNU (MÜLGA) [ Madde 261 ] - 765 S. TÜRK CEZA KANUNU (MÜLGA) [ Madde 29 ] "İçtihat Metni" İzinsiz Kur'an kursu açma suçundan sanık Mustafa hakkında TCK.nun 261/1, 71, 647 sayılı Yasanın 6. maddeleri uyarınca sanığın 12 ay hapis cezasıyla hükümlülüğüne, cezasının ertelenmesine ilişkin (Çayeli Asliye Ceza Mahkemesi)nden verilen 1998/71 Esas, 1999/9 Karar sayılı ve 11/12/1999 tarihli hükmün temyiz yoluyla incelenmesi sanık Mustafa tarafından istenilmiş ve temyiz edilmiş olduğundan; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 07/04/2000 tarihli bozma isteyen tebliğnamesiyle 17/04/2000 tarihinde daireye gönderilen dava dosyası başvurunun nitelik ve kapsamına göre görüşüldü. Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; 1- Sanığın savunmalarına göre kursun İlk kapatılmasından sonra kursun burada kalan 7 öğrencinin barınması için kullanıldığı ve bu hususun 05/06/1998 tarihinde tutulan 2 tutanakla da saptandığı ve savunmanın aksine sanığın dershane açtığı, eğitim yaptığı hakkında da bir kayıt bulunmadığı, öğrencilerin bu konuda bilgilerine de başvurulmadığı gibi öğrenimin kim tarafından yaptırıldığı tanıklardan da sorulmadan ve savunma tartışılıp reddedilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması, 2- 647 sayılı Yasanın 4. maddesinin uygulanmamasında gösterilen gerekçelerin, TCK.nun 29/son. ve 647 sayılı Yasanın 6. maddelerinin uygulanmasında gösterilen gerekçelere aykırı olarak çelişki yaratılması, Yasaya aykırı ve sanık Mustafa'nın temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden (HÜKMÜN BOZULMASINA), yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 14/06/2000 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Mahkemece; “*Kamulaştırmasız el atma tazminatı,idarenin,hukuka uygun işlemle değil,hukuka aykırı eylemle, hatta suç olan eylemle (5237s. TCK.m.261) mülkiyetini devraldığı taşınmaza ödeyeceği bedeldir.Anayasanın 46.
Hukuk Genel Kurulu         2005/12-466 E.  ,  2005/458 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : Üsküdar 1. İcra Hukuk Mahkemesi Günü : 27.4.2005 Sayısı : 176-216 Taraflar arasındaki “şikayet” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Üsküdar 1.İcra Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 01.12.2004 gün ve 2004/276-951 sayılı kararın incelenmesi Şikayetçi/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 15.02.2005 gün ve 207-2737 sayılı ilamı ile; (“*Takip konusu yapılan Kartal 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/593 esas, 2004/126 karar sayılı alacaklının lehine kamulaştırmasız el atmadan dolayı tazminata hükmedildiği görülmektedir. İlamda belirtilen alacak tazminat niteliğinde olduğundan bu alacak için 3095 sayılı yasadaki yasal faiz oranlarının uygulanması gerekir. Anayasanın 4709 Sayılı Kanunun 18. maddesi ile değişik 46/son maddesindeki kamulaştırma bedelleri ile mahkemece kesin hükme bağlanan artırım bedelleri için son fıkraya göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanacağı belirlendiğinden tazminat niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmadan dolayı alacaklar anılan madde kapsamı dışında kalmaktadır. Mahkemece İcra Müdürlüğünce uygulanan faiz oranlarının 3095 Sayılı Yasaya (Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlarda gözetilerek) uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile hüküm tesisi isabetsizdir.”* ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN : Şikayetçi/borçlu vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. A.Davacı isteminin özeti: Şikayetçi/borçlu Karayolları Genel Müdürlüğü vekili 01.06.2004 tarihli dilekçesinde özetle; Alacaklı vekilinin Kartal 3. Asliye Hukuk mahkemesinin 2003/148 esas sayılı kamulaştırmasız el atma davasına ait kararı takibe koyduğunu. takibin en yüksek faize ilişkin bölümü ilama ve kamu düzenine aykırı olduğunu. el atma davasının tazminat davası olup, Anayasanın 46. maddesinden yararlanamayacağını, davanın kamulaştırmasız el atma olup karardaki faizin de yasal faiz olduğunu, ifadeyle, ilama ve kamu düzenine, Anayasanın 46.maddesine aykırı olan icra emrinin süresiz şikayet yoluyla iptaline karar verilmesini istemiştir. B- Davalı Tarafın Cevabının Özeti: Karşı taraf/Alacaklı vekili ; kamulaştırmasız el atmaya dayalı ilamlarda Anayasa’nın 46/son maddesinin uygulanması gerektiğini, şikayetin reddini savunmuştur. C- Yerel Mahkeme Kararının Özeti: İcra Mahkemesi: “İdarenin,hukuka uygun işlemle değil,hukuka aykırı eylemle,mülkiyetini devraldığı taşınmaza ödeyeceği bedeldir. Anayasanın 46. maddesi ile,himaye edilen hak ve yasaklanan uygulama dikkate alındığında,mülkiyeti devredip taşınmaz bedelini hükme bağlayan ilamların, 46. madde hükmünden evleviyetle yararlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Takip talepnamesinin ve şikayetin hesap tablosuna müstenit olmayışına,takip konusu alacağın işlemiş faizine tekrar faiz yürütülmesinin mümkün bulunmayışına, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünün kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranları hakkındaki cevabi yazılarına ve icrası istenen ilamda öngörülen faiz başlangıç tarihine(19.2.2003) göre” gerekçesi ile “53 Örnek sayılı icra emrinin işlemiş ve işleyecek faiz kısımlarının,( 32.762.256.063 )TL asıl alacağa,Faiz başlangıç tarihi olan 19.2.2003 Tarihinden 11.11.2003 tarihine kadar aylık %7, 12.11.2003 Tarihinden sonrası için aylık % 4 olmak üzere Amme alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranında yasal faiz yürütülmesi, Biçiminde düzeltilmesine. Hesaplamanın işbu karara göre icra dairesince yeniden yapılmasına, takibin ve şikayetin hesap tablosuna müstenit olmayışı sebebiyle taraflar yatarına yargılama gideri ve ücreti vekalet takdiri gerekmediğine” karar vermiştir. D-Temyiz Evresi, Bozma Ve Direnme: Şikayetçi/borçlu vekilinin temyizi üzerine Yüksek Özel Daire; “*…..Anayasanın 4709 Sayılı Kanunun 18. maddesi ile değişik 46/son maddesindeki kamulaştırma bedelleri ile mahkemece kesin hükme bağlanan artırım bedelleri için son fıkraya göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanacağı belirlendiğinden tazminat niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmadan dolayı alacaklar anılan madde kapsamı dışında kalmaktadır. Mahkemece İcra Müdürlüğünce uygulanan faiz oranlarının 3095 Sayılı Yasaya (Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlarda gözetilerek) uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile hüküm tesisi isabetsizdir.”*Gerekçesiyle bozulmasına karar vermiş; Şikayetçi/borçlu vekili bozmaya uyulmasını; alacaklı vekili ise direnilmesini istemişlerdir. Mahkemece; “*Kamulaştırmasız el atma tazminatı,idarenin,hukuka uygun işlemle değil,hukuka aykırı eylemle, hatta suç olan eylemle (5237s. TCK.m.261) mülkiyetini devraldığı taşınmaza ödeyeceği bedeldir.Anayasanın 46. maddesi ile, himaye edilen hak ve yasaklanan uygulama dikkate alındığında,mülkiyeti devredip taşınmaz bedelini hükme bağlayan ilamların, 46. madde hükmünden evleviyetle yararlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Yıllarca süre davalar sonunda, mülkiyetin devri karşılığı alınabilen bedelin tazminat olarak nitelendirilmesi,ödenmemiş kamulaştırma bedeli sayılmaması,ayrıca,hüküm kıstası ile kamulaştırma bedelinin nizalı ve nizasız kısımları arasında. Kesinleşme kıstası ile faiz uygulanacak dönemler arasında,farklılıklar ve eşitsizlikler yaratılması,bu suretle muhtemel fiili ve keyfi uygulamaların dolaylı himayeye mahzar olabilmeleri,Anayasanın 46. maddesinin 2 ve 4. maddeleri lafzına ruhuna uygun olamayacağından, önceki kararda ısrar olunmak gerekmiştir.”* gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Kararı şikayetçi/borçlu vekili temyiz etmiştir. E- Gerekçe: İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. Kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat istemli dava sonunda verilen, taşınmazların yol olarak terkini ile bedelinin davalı idareden yasal faizi ile tahsiline ilişkin, ilama dayanılarak girişilen ilamlı icra takibinde icra emrinde alacak için istenen ve uygulanan faizin kamu alacaklarının tahsilinde uygulanan faiz olarak hesaplanmasına yönelik icra müdürlüğü işlemi şikayete konu edilmiş; yasal faiz uygulanması gerektiği ileri sürülmüştür. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilamlı takibe konu kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat alacağına; kamulaştırma bedeline ilişkin alacaklara uygulanan Anayasa’nın 46.maddesinin son fıkrasına göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının mı, yoksa 3095 sayılı Kanundaki yasal faiz oranlarının mı uygulanacağı noktasında, toplanmaktadır. İlkin belirtmekte yarar vardır ki, kamu hizmetlerinin gereği gibi yerine getirilebilmesi için gereksinim duyulan taşınmaz malların özel kimseler elinde ve onların mülkiyetinde olması durumunda, devlet ve kamu tüzel kişileri o taşınmazı sahibinden satın alma veya trampa yoluna gidebileceği gibi kamulaştırma yoluyla edinebilmekte ya da herhangi bir işlem yapmaksızın fiilen el koyabilmektedir. Bunlardan ilk iki yol temelini Anayasadan, özel kanunundan veya sözleşmeden almakta iken sonuncu yol olan kamulaştırmasız el atma, hukuksal niteliği itibariyle temelini Borçlar Kanunu’nun haksız eyleme ilişkin hükümlerinden almaktadır. Yeri gelmişken, konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile “kamulaştırma” ve “kamulaştırmasız el atma” kavramlarının irdelenmesinde yarar vardır. Kamulaştırma , T.C. Anayasası’nın 46. maddesinde ve 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda tanımlanmakta ve temelini de bu düzenlemelerden almaktadır. 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun (*5.5.2001 günü yürürlüğe giren*) 4650 Sayılı Kanun ile değişik 8. maddesinde; idarelerin, bu kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle uygulamalarının esas olduğu, anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10. maddesine göre işlem yapılacağı, ifade edilmektedir. Anılan madde ile atıf yapılan Aynı Kanunun “*Kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili*” başlıklı 10.maddesinde de ; “…*.Tarafların anlaştığı veya tarafların anlaşamaması halinde hakim tarafından kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya kamulaştırma bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise, ilk taksitin yine peşin ve nakit olarak hak sahibi adına, hak sahibi tespit edilememiş ise ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere 10 uncu maddeye göre mahkemece yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.* *Bu maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde ilgilinin yokluğunda yapılır.* *Hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda mahkemece, kamulaştırma bedelinin üçer aylık vadeli hesaba dönüştürülerek nemalandırılması amacıyla gerekli tedbirler alınır.* *Kamulaştırılması yapılan taşınmaz mal, tahsis edildiği kamu hizmeti itibariyle sicile kaydı gerekmeyen bir niteliğe dönüşmüş ise, istek halinde mahkemece sicil kaydının terkinine karar verilir.* *Bu tescil ve terkin işlemi sırasında mal sahiplerinin bu taşınmaz mal nedeniyle vergi ilişkisi aranmaz. Ancak, tapu dairesi durumu ilgili vergi dairesine bildirir.* *14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idarî yargıda iptal davası açılması ve idarî yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idarî yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.* *Kamulaştırma işlemine karşı idarî yargıda iptal veya maddi hatalara karşı adli mahkemelerde açılacak düzeltim davalarında hangi idareye husumet yöneltileceğinin davetiye ve ilanda açıkça belirtilmemiş veya yanlış gösterilmiş olması nedeniyle davada husumet yanlış yöneltilmiş ise, gerçek hasma tebligat yapılmak suretiyle davaya devam olunur.”* Hükmüne yer verilmiştir. Kanunun bu açık düzenlemesinden de anlaşılacağı gibi, idarece hak sahibi adına para yatırılmadan tescile karar verilmesi olanaklı değildir. Kamulaştırmanın peşin para ile yapılması asıl olduğundan ödemede de bir gecikme söz konusu olamaz. Ancak, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde; “*Bakanlar Kurulunca kabul olunan büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda bir gerçek veya özel hukuk tüzel kişisine ödenecek kamulaştırma bedelinin o yıl Genel Bütçe Kanununda gösterilen miktarı, nakden ve peşin olarak ödenir. Bu miktar, kamulaştırma bedelinin altıda birinden az olamaz. Bu miktarın üstünde olan kamulaştırma bedelleri, peşin ödeme miktarından az olmamak ve en fazla beş yıl içinde faiziyle birlikte ödenmek üzere eşit taksitlere bağlanır. Taksitlere,peşin ödeme gününü takip eden günden itibaren devlet borçları için öngörülen en yüksek faiz haddi uygulanır*” 4650 sayılı Kanunun 1.maddesi ile de 3. maddeye eklenen fıkrada da: “*İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz”* denilmektedir. Bu düzenlemeye paralel olarak, 3.10.2001 tarih ve 4709 Sayılı Kanunun 18.maddesiyle T.C.Anayasasının 46.maddesinde de değişiklik yapılmıştır. T.C.Anayasası’nın, “*Kamulaştırma*” başlıklı 46.maddesinde; “*Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.* *Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir.* *Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.* *Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.* *İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.”* Hükmü yer almaktadır. Açıklanan bu düzenlemeler ile kamulaştırma işlemi tanımlanmış, özellikleri ortaya konulmuş; kamulaştırma bedeli ve kesin hükme bağlanan artırım bedelinin peşin ve nakden ödenmesi kuralı ve bu kuralın istisnaları açıklanmış; taksitlendirme halinde ve herhangi bir nedenle ödenmemiş olan kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanacağı, kabul edilmiştir. Şu halde, Anayasal ve yasal tanımıyla Kamulaştırma : “*İdarenin, kamu yararı düşüncesiyle ve kamu gücüne dayanarak, karşılık parasını –Kanunun takside olanak tanıdığı haller ayrık olmak üzere- peşin vermek şartıyla, bir taşınmaz malı mal sahibinin rıza ve muvafakatine bakılmaksızın edinmesidir.*” Şeklinde ifade edilebilir. Görülmektedir ki, kamulaştırma işlemi, her şeyden önce temelini Anayasa ve Özel Kanunu’ndan alan yasal bir işlemdir ve bu niteliği itibariyle kamulaştırmasız el atma eyleminden temelde ayrılmaktadır. Bu nedenle de, gerek Kamulaştırma Kanununun 3.maddesinde ve gerekse Anayasa’nın 46. maddesinin son fıkrasında düzenlemeye konu edilen ve kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanacağı ifade olunan bedel; Kanun gereği taksitlendirmeye konu olan ve herhangi bir nedenle ödenmemiş olan ihtilafsız kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedelidir. Eş söyleyişle, hukuken geçerli bir kamulaştırma işlemi varsa ve kamulaştırma bedeli de davaya konu edilsin edilmesin sonuçta kesinleşmişse, ancak bu durumda, Anayasa’nın 46.maddesinin son fıkrasında açıklanan faizin uygulanma olanağından söz edilebilecektir. “Kamulaştırmasız el atma” eylemine gelince; Kamulaştırmasız el atma hukuksal nitelikçe bir haksız eylemdir. Haksız eylemden doğan borçlar tazmini nitelikte olup, bunlara yasal faizin uygulanması esastır. Kamulaştırmasız el atmalarda, kişi yani el konulan taşınmazın sahibi dilerse el atmanın önlenmesini, dilerse el konulan taşınmazın mülkiyetini idareye bırakması karşılığı bedelinin tazminini istemek hakkına sahiptir. Bedel istenmesi durumunda; bu bedelin belirlenmesinde, kanunda açık bir atıf bulunmamasına karşın yerleşen yargısal uygulama gereği, hesap tarzı bakımından Kamulaştırma Kanunu’nun değer biçme yöntemine ilişkin hükümlerinin kıyasen uygulanıyor olması, temelini Kamulaştırma Kanunundan değil haksız eylemden alan bu tür tazminat alacaklarının hukuki niteliğini değiştirmeyeceği gibi, belirlenecek bedelin kamulaştırma bedeli olarak nitelendirilmesi sonucunu da doğuramaz. Zira, kamulaştırmasız el atma eylemi ile kamulaştırma yapma yetkisine sahip idarelerin yasaya uygun şekilde gerçekleştirdikleri kamulaştırma işlemleri hukuki mahiyetleri itibariyle birbirlerinden açıkça farklıdırlar. Nitekim, konuya ilişkin 16.05.1956 tarih ve 1956/1-6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da kamulaştırmasız el atma, bir nev’i haksız eylem olarak nitelendirilmiş ve *Kamu tüzel kişiliği tarafından istimlak edilmeksizin taşınmaz malı yola çevrilen (kalbedilen) kimsenin el atmanın önlenmesi davasını açmaya hakkı olduğu; ancak , dilerse mülkiyetin devri karşılığı taşınmaz malın dava tarihindeki bedelini o kamu tüzel kişiliğinden dava edebileceği,* kabul edilmiştir. Sonuç itibariyle ; tazminat niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmaya dayalı dava sonucu hükmedilen meblağlar, Anayasa’nın. 46/son maddesi kapsamı dışında kalmaktadır ve bu meblağlara kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması olanaklı değildir. 3095 Sayılı Kanun (Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlar da gözetilerek) hükümlerinin uygulanması gerekir. Mahkemece, İcra Müdürlüğünce uygulanan faiz oranlarının 3095 Sayılı Kanuna (*Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlarda gözetilerek*) uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır. S O N U Ç : Şikayetçi/borçlu vekilinintemyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 13.7.2005 gününde, oybirliği ile karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Mahkemece; “*Kamulaştırmasız el atma tazminatı,idarenin,hukuka uygun işlemle değil,hukuka aykırı eylemle, hatta suç olan eylemle (5237s. TCK.m.261) mülkiyetini devraldığı taşınmaza ödeyeceği bedeldir.Anayasanın 46.
Hukuk Genel Kurulu         2005/12-465 E.  ,  2005/457 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : Üsküdar 1. İcra Hukuk Mahkemesi Günü : 27.4.2005 Sayısı : 175-215 Taraflar arasındaki “şikayet” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Üsküdar 1.İcra Mahkemesince şikayetin reddine dair verilen 01.12.2004 gün ve 2004/275-950 sayılı kararın incelenmesi Şikayetçi/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 15.02.2005 gün ve 205-2729 sayılı ilamı ile; (“*Takip konusu yapılan Kartal 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 2003/593 esas, 2004/126 karar sayılı alacaklının lehine kamulaştırmasız el atmadan dolayı tazminata hükmedildiği görülmektedir. İlamda belirtilen alacak tazminat niteliğinde olduğundan bu alacak için 3095 sayılı yasadaki yasal faiz oranlarının uygulanması gerekir. Anayasanın 4709 Sayılı Kanunun 18. maddesi ile değişik 46/son maddesindeki kamulaştırma bedelleri ile mahkemece kesin hükme bağlanan artırım bedelleri için son fıkraya göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanacağı belirlendiğinden tazminat niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmadan dolayı alacaklar anılan madde kapsamı dışında kalmaktadır. Mahkemece İcra Müdürlüğünce uygulanan faiz oranlarının 3095 Sayılı Yasaya (Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlarda gözetilerek) uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile hüküm tesisi isabetsizdir.”* ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir. TEMYİZ EDEN : Şikayetçi/borçlu vekili HUKUK GENEL KURULU KARARI Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü: İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. A.Davacı isteminin özeti: Şikayetçi/borçlu Karayolları Genel Müdürlüğü vekili 01.06.2004 tarihli dilekçesinde özetle; Alacaklı vekilinin Kartal 3. Asliye Hukuk mahkemesinin 2003/148 esas sayılı kamulaştırmasız el atma davasına ait kararı takibe koyduğunu. takibin en yüksek faize ilişkin bölümü ilama ve kamu düzenine aykırı olduğunu. el atma davasının tazminat davası olup, Anayasanın 46. maddesinden yararlanamayacağını, davanın kamulaştırmasız el atma olup karardaki faizin de yasal faiz olduğunu, ifadeyle, ilama ve kamu düzenine, Anayasanın 46.maddesine aykırı olan icra emrinin süresiz şikayet yoluyla iptaline karar verilmesini istemiştir. B- Davalı Tarafın Cevabının Özeti: Karşı taraf/Alacaklı vekili ; kamulaştırmasız el atmaya dayalı ilamlarda Anayasa’nın 46/son maddesinin uygulanması gerektiğini, şikayetin reddini savunmuştur. C- Yerel Mahkeme Kararının Özeti: İcra Mahkemesi: “İdarenin,hukuka uygun işlemle değil,hukuka aykırı eylemle,mülkiyetini devraldığı taşınmaza ödeyeceği bedeldir. Anayasanın 46. maddesi ile,himaye edilen hak ve yasaklanan uygulama dikkate alındığında,mülkiyeti devredip taşınmaz bedelini hükme bağlayan ilamların, 46. madde hükmünden evleviyetle yararlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Takip talepnamesinin ve şikayetin hesap tablosuna müstenit olmayışına,takip konusu alacağın işlemiş faizine tekrar faiz yürütülmesinin mümkün bulunmayışına, Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünün kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranları hakkındaki cevabi yazılarına ve icrası istenen ilamda öngörülen faiz başlangıç tarihine(19.2.2003) göre” gerekçesi ile “53 Örnek sayılı icra emrinin işlemiş ve işleyecek faiz kısımlarının,( 32.762.256.063 )TL asıl alacağa,Faiz başlangıç tarihi olan 19.2.2003 Tarihinden 11.11.2003 tarihine kadar aylık %7, 12.11.2003 Tarihinden sonrası için aylık % 4 olmak üzere Amme alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranında yasal faiz yürütülmesi, Biçiminde düzeltilmesine. Hesaplamanın işbu karara göre icra dairesince yeniden yapılmasına, takibin ve şikayetin hesap tablosuna müstenit olmayışı sebebiyle taraflar yatarına yargılama gideri ve ücreti vekalet takdiri gerekmediğine” karar vermiştir. D-Temyiz Evresi, Bozma Ve Direnme: Şikayetçi/borçlu vekilinin temyizi üzerine Yüksek Özel Daire; “*…..Anayasanın 4709 Sayılı Kanunun 18. maddesi ile değişik 46/son maddesindeki kamulaştırma bedelleri ile mahkemece kesin hükme bağlanan artırım bedelleri için son fıkraya göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının uygulanacağı belirlendiğinden tazminat niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmadan dolayı alacaklar anılan madde kapsamı dışında kalmaktadır. Mahkemece İcra Müdürlüğünce uygulanan faiz oranlarının 3095 Sayılı Yasaya (Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlarda gözetilerek) uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken yazılı gerekçe ile hüküm tesisi isabetsizdir.”*Gerekçesiyle bozulmasına karar vermiş; Şikayetçi/borçlu vekili bozmaya uyulmasını; alacaklı vekili ise direnilmesini istemişlerdir. Mahkemece; “*Kamulaştırmasız el atma tazminatı,idarenin,hukuka uygun işlemle değil,hukuka aykırı eylemle, hatta suç olan eylemle (5237s. TCK.m.261) mülkiyetini devraldığı taşınmaza ödeyeceği bedeldir.Anayasanın 46. maddesi ile, himaye edilen hak ve yasaklanan uygulama dikkate alındığında,mülkiyeti devredip taşınmaz bedelini hükme bağlayan ilamların, 46. madde hükmünden evleviyetle yararlanması gerektiği sonucuna varılmıştır. Yıllarca süre davalar sonunda, mülkiyetin devri karşılığı alınabilen bedelin tazminat olarak nitelendirilmesi,ödenmemiş kamulaştırma bedeli sayılmaması,ayrıca,hüküm kıstası ile kamulaştırma bedelinin nizalı ve nizasız kısımları arasında. Kesinleşme kıstası ile faiz uygulanacak dönemler arasında,farklılıklar ve eşitsizlikler yaratılması,bu suretle muhtemel fiili ve keyfi uygulamaların dolaylı himayeye mahzar olabilmeleri,Anayasanın 46. maddesinin 2 ve 4. maddeleri lafzına ruhuna uygun olamayacağından, önceki kararda ısrar olunmak gerekmiştir.”* gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir. Kararı şikayetçi/borçlu vekili temyiz etmiştir. E- Gerekçe: İstek, icra müdürlüğü işlemini şikayete ilişkindir. Kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat istemli dava sonunda verilen, taşınmazların yol olarak terkini ile bedelinin davalı idareden yasal faizi ile tahsiline ilişkin, ilama dayanılarak girişilen ilamlı icra takibinde icra emrinde alacak için istenen ve uygulanan faizin kamu alacaklarının tahsilinde uygulanan faiz olarak hesaplanmasına yönelik icra müdürlüğü işlemi şikayete konu edilmiş; yasal faiz uygulanması gerektiği ileri sürülmüştür. Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilamlı takibe konu kamulaştırmasız el atma nedeniyle tazminat alacağına; kamulaştırma bedeline ilişkin alacaklara uygulanan Anayasa’nın 46.maddesinin son fıkrasına göre kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz oranının mı, yoksa 3095 sayılı Kanundaki yasal faiz oranlarının mı uygulanacağı noktasında, toplanmaktadır. İlkin belirtmekte yarar vardır ki, kamu hizmetlerinin gereği gibi yerine getirilebilmesi için gereksinim duyulan taşınmaz malların özel kimseler elinde ve onların mülkiyetinde olması durumunda, devlet ve kamu tüzel kişileri o taşınmazı sahibinden satın alma veya trampa yoluna gidebileceği gibi kamulaştırma yoluyla edinebilmekte ya da herhangi bir işlem yapmaksızın fiilen el koyabilmektedir. Bunlardan ilk iki yol temelini Anayasadan, özel kanunundan veya sözleşmeden almakta iken sonuncu yol olan kamulaştırmasız el atma, hukuksal niteliği itibariyle temelini Borçlar Kanunu’nun haksız eyleme ilişkin hükümlerinden almaktadır. Yeri gelmişken, konuya ilişkin yasal düzenlemeler ile “kamulaştırma” ve “kamulaştırmasız el atma” kavramlarının irdelenmesinde yarar vardır. Kamulaştırma , T.C. Anayasası’nın 46. maddesinde ve 4650 sayılı Kanunla değişik 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nda tanımlanmakta ve temelini de bu düzenlemelerden almaktadır. 2942 Sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun (*5.5.2001 günü yürürlüğe giren*) 4650 Sayılı Kanun ile değişik 8. maddesinde; idarelerin, bu kanuna göre, tapuda kayıtlı olan taşınmaz mallar hakkında yapacağı kamulaştırmalarda satın alma usulünü öncelikle uygulamalarının esas olduğu, anlaşma olmaması veya ferağ verilmemesi halinde bu Kanunun 10. maddesine göre işlem yapılacağı, ifade edilmektedir. Anılan madde ile atıf yapılan Aynı Kanunun “*Kamulaştırma bedelinin mahkemece tespiti ve taşınmaz malın idare adına tescili*” başlıklı 10.maddesinde de ; “…*.Tarafların anlaştığı veya tarafların anlaşamaması halinde hakim tarafından kamulaştırma bedeli olarak tespit edilen miktarın, peşin ve nakit olarak veya kamulaştırma bu Kanunun 3 üncü maddesinin ikinci fıkrasına göre yapılmış ise, ilk taksitin yine peşin ve nakit olarak hak sahibi adına, hak sahibi tespit edilememiş ise ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere 10 uncu maddeye göre mahkemece yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılması ve yatırıldığına dair makbuzun ibraz edilmesi için idareye onbeş gün süre verilir. Gereken hallerde bu süre bir defaya mahsus olmak üzere mahkemece uzatılabilir. İdarece, kamulaştırma bedelinin hak sahibi adına yatırıldığına veya hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda, ileride ortaya çıkacak hak sahibine verilmek üzere bloke edildiğine dair makbuzun ibrazı halinde mahkemece, taşınmaz malın idare adına tesciline ve kamulaştırma bedelinin hak sahibine ödenmesine karar verilir ve bu karar, tapu dairesine ve paranın yatırıldığı bankaya bildirilir. Tescil hükmü kesin olup tarafların bedele ilişkin temyiz hakları saklıdır.* *Bu maddede öngörülen işlemler, mahkemenin davetine uymayanlar olduğu takdirde ilgilinin yokluğunda yapılır.* *Hak sahibinin tespit edilemediği durumlarda mahkemece, kamulaştırma bedelinin üçer aylık vadeli hesaba dönüştürülerek nemalandırılması amacıyla gerekli tedbirler alınır.* *Kamulaştırılması yapılan taşınmaz mal, tahsis edildiği kamu hizmeti itibariyle sicile kaydı gerekmeyen bir niteliğe dönüşmüş ise, istek halinde mahkemece sicil kaydının terkinine karar verilir.* *Bu tescil ve terkin işlemi sırasında mal sahiplerinin bu taşınmaz mal nedeniyle vergi ilişkisi aranmaz. Ancak, tapu dairesi durumu ilgili vergi dairesine bildirir.* *14 üncü maddede belirtilen süre içinde, kamulaştırma işlemine karşı hak sahipleri tarafından idarî yargıda iptal davası açılması ve idarî yargı mahkemelerince de yürütmenin durdurulması kararı verilmesi halinde mahkemece, idarî yargıda açılan dava bekletici mesele kabul edilerek bunun sonucuna göre işlem yapılır.* *Kamulaştırma işlemine karşı idarî yargıda iptal veya maddi hatalara karşı adli mahkemelerde açılacak düzeltim davalarında hangi idareye husumet yöneltileceğinin davetiye ve ilanda açıkça belirtilmemiş veya yanlış gösterilmiş olması nedeniyle davada husumet yanlış yöneltilmiş ise, gerçek hasma tebligat yapılmak suretiyle davaya devam olunur.”* Hükmüne yer verilmiştir. Kanunun bu açık düzenlemesinden de anlaşılacağı gibi, idarece hak sahibi adına para yatırılmadan tescile karar verilmesi olanaklı değildir. Kamulaştırmanın peşin para ile yapılması asıl olduğundan ödemede de bir gecikme söz konusu olamaz. Ancak, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 3. maddesinde; “*Bakanlar Kurulunca kabul olunan büyük enerji ve sulama projeleri ile iskan projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla yapılacak kamulaştırmalarda bir gerçek veya özel hukuk tüzel kişisine ödenecek kamulaştırma bedelinin o yıl Genel Bütçe Kanununda gösterilen miktarı, nakden ve peşin olarak ödenir. Bu miktar, kamulaştırma bedelinin altıda birinden az olamaz. Bu miktarın üstünde olan kamulaştırma bedelleri, peşin ödeme miktarından az olmamak ve en fazla beş yıl içinde faiziyle birlikte ödenmek üzere eşit taksitlere bağlanır. Taksitlere,peşin ödeme gününü takip eden günden itibaren devlet borçları için öngörülen en yüksek faiz haddi uygulanır*” 4650 sayılı Kanunun 1.maddesi ile de 3. maddeye eklenen fıkrada da: “*İdarelerce yeterli ödenek temin edilmeden kamulaştırma işlemlerine başlanılamaz”* denilmektedir. Bu düzenlemeye paralel olarak, 3.10.2001 tarih ve 4709 Sayılı Kanunun 18.maddesiyle T.C.Anayasasının 46.maddesinde de değişiklik yapılmıştır. T.C.Anayasası’nın, “*Kamulaştırma*” başlıklı 46.maddesinde; “*Devlet ve kamu tüzel kişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.* *Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir.* *Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir. Kanunun taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, taksitlendirme süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.* *Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.* *İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.”* Hükmü yer almaktadır. Açıklanan bu düzenlemeler ile kamulaştırma işlemi tanımlanmış, özellikleri ortaya konulmuş; kamulaştırma bedeli ve kesin hükme bağlanan artırım bedelinin peşin ve nakden ödenmesi kuralı ve bu kuralın istisnaları açıklanmış; taksitlendirme halinde ve herhangi bir nedenle ödenmemiş olan kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanacağı, kabul edilmiştir. Şu halde, Anayasal ve yasal tanımıyla Kamulaştırma : “*İdarenin, kamu yararı düşüncesiyle ve kamu gücüne dayanarak, karşılık parasını –Kanunun takside olanak tanıdığı haller ayrık olmak üzere- peşin vermek şartıyla, bir taşınmaz malı mal sahibinin rıza ve muvafakatine bakılmaksızın edinmesidir.*” Şeklinde ifade edilebilir. Görülmektedir ki, kamulaştırma işlemi, her şeyden önce temelini Anayasa ve Özel Kanunu’ndan alan yasal bir işlemdir ve bu niteliği itibariyle kamulaştırmasız el atma eyleminden temelde ayrılmaktadır. Bu nedenle de, gerek Kamulaştırma Kanununun 3.maddesinde ve gerekse Anayasa’nın 46. maddesinin son fıkrasında düzenlemeye konu edilen ve kamu alacakları için öngörülen en yüksek faizin uygulanacağı ifade olunan bedel; Kanun gereği taksitlendirmeye konu olan ve herhangi bir nedenle ödenmemiş olan ihtilafsız kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedelidir. Eş söyleyişle, hukuken geçerli bir kamulaştırma işlemi varsa ve kamulaştırma bedeli de davaya konu edilsin edilmesin sonuçta kesinleşmişse, ancak bu durumda, Anayasa’nın 46.maddesinin son fıkrasında açıklanan faizin uygulanma olanağından söz edilebilecektir. “Kamulaştırmasız el atma” eylemine gelince; Kamulaştırmasız el atma hukuksal nitelikçe bir haksız eylemdir. Haksız eylemden doğan borçlar tazmini nitelikte olup, bunlara yasal faizin uygulanması esastır. Kamulaştırmasız el atmalarda, kişi yani el konulan taşınmazın sahibi dilerse el atmanın önlenmesini, dilerse el konulan taşınmazın mülkiyetini idareye bırakması karşılığı bedelinin tazminini istemek hakkına sahiptir. Bedel istenmesi durumunda; bu bedelin belirlenmesinde, kanunda açık bir atıf bulunmamasına karşın yerleşen yargısal uygulama gereği, hesap tarzı bakımından Kamulaştırma Kanunu’nun değer biçme yöntemine ilişkin hükümlerinin kıyasen uygulanıyor olması, temelini Kamulaştırma Kanunundan değil haksız eylemden alan bu tür tazminat alacaklarının hukuki niteliğini değiştirmeyeceği gibi, belirlenecek bedelin kamulaştırma bedeli olarak nitelendirilmesi sonucunu da doğuramaz. Zira, kamulaştırmasız el atma eylemi ile kamulaştırma yapma yetkisine sahip idarelerin yasaya uygun şekilde gerçekleştirdikleri kamulaştırma işlemleri hukuki mahiyetleri itibariyle birbirlerinden açıkça farklıdırlar. Nitekim, konuya ilişkin 16.05.1956 tarih ve 1956/1-6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında da kamulaştırmasız el atma, bir nev’i haksız eylem olarak nitelendirilmiş ve *Kamu tüzel kişiliği tarafından istimlak edilmeksizin taşınmaz malı yola çevrilen (kalbedilen) kimsenin el atmanın önlenmesi davasını açmaya hakkı olduğu; ancak , dilerse mülkiyetin devri karşılığı taşınmaz malın dava tarihindeki bedelini o kamu tüzel kişiliğinden dava edebileceği,* kabul edilmiştir. Sonuç itibariyle ; tazminat niteliğinde olan kamulaştırmasız el atmaya dayalı dava sonucu hükmedilen meblağlar, Anayasa’nın. 46/son maddesi kapsamı dışında kalmaktadır ve bu meblağlara kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranının uygulanması olanaklı değildir. 3095 Sayılı Kanun (Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlar da gözetilerek) hükümlerinin uygulanması gerekir. Mahkemece, İcra Müdürlüğünce uygulanan faiz oranlarının 3095 Sayılı Kanuna (*Bütçe Kanununda yer alan yıllar ve oranlarda gözetilerek*) uygun olup olmadığı denetlendikten sonra oluşacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekir. Açıklanan nedenlerle Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup, direnme kararı bozulmalıdır. S O N U Ç : Şikayetçi/borçlu vekilinintemyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 13.7.2005 gününde, oybirliği ile karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.