5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Madde 48

Türk Ceza Kanunu 48. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 48- (1) Müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder. Süreli hapis cezası

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

7 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2018/74 E., 2018/86 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
...'nca, bu fiil nedeniyle Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na 5237 sayılı TCK'nun 155. ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 48. maddelerinden işlem yapılması gerektiği düşüncesiyle 27.04.2008 ve 21.10.2008 tarihlerinde suç duyurusunda bulunulmuştur.
Ceza Genel Kurulu         2018/74 E.  ,  2018/86 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Asliye Ceza 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık suçundan sanıklar ..., ..., ... ve ...'nun 5271 sayılı CMK'nun 223/2-e maddesi gereğince beraatlerine ilişkin, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 06.07.2011 gün ve 1043-826 sayılı hükmün, katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayı ile; "...2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son madde fıkrasında 'Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak kârını ve/veya mal varlığını azaltamaz' hükmü bulunmakta olup, anılan yasanın 47/A-6 madde fıkrası uyarınca da 'Bu kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler...'in cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Kanun metninden anlaşılacağı üzere, 'örtülü işlem' kanunda açıkça tanımlanmamış, ancak, '... emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemler...' ifadesi kullanılarak örtülü işlemlere örnek verilmiştir. Bu şekilde örnekleme yoluyla sayma yöntemi, örtülü işlemlerin yalnızca emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat tespit edilmesi halinde suç olarak kabul edilebileceği algısını ortadan kaldırdığı gibi, böyle bir ilişki olmasaydı hiç yapılmayacak veya farklı bir şekilde yapılacak olan muvazaalı işlemlerin de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini mümkün hale getirmiştir. Başka bir anlatımla, ilişkili şirketlerle yapılan işlemlerde sadece emsalinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması değil, normal şartlarda yapılmayacak olan bir işlemin, sırf aradaki ilişkinin/bağlantının varlığından ötürü yapılması halinde de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini gerektirecektir. Anılan madde hükmü dikkate alındığında, ilişkili şirketlerle yapılan ve halka açık anonim ortaklığın kârını ve/veya mal varlığını azaltan her türlü örtülü/muvazaalı işlemin bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak' tabirinin yasada yazılı sınırlayıcı olmayan örtülü işlem örneklerinden biri olduğu, bu sebeple örtülü işlemin fiyat farklılığından başka bir şekilde gerçekleşmesi durumunda 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat...' ın suçun unsuru olarak kabul edilmesine imkan bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Dosyadaki tüm bilgi ve belgeler incelendiğinde; ...grubu bünyesinde bulunan ve halka açık anonim ortaklık statüsünde olan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. ve Milliyet Gazetecilik A.Ş. (yeni unvanı ...Gazetecilik A.Ş.) nin gazete kağıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalatı gerçekleştiren yine ...grubu bünyesinde bulunan ...Dış Ticaret ve Mümessillik A.Ş.(1997-2007 dönemi) ile Işıl İthalat İhracat Mümessillik A.Ş.(2006-2007 dönemi)nin bu alımları bir çok kez doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, ...grubunun/ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu, off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine ...grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan, ithalat sürecine fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve bir katma değer yaratmayan off-shore şirketler (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) gereksiz yere aracı kılınarak üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in kârının/mal varlığının azaltıldığı anlaşılmaktadır. Somut olayda, gazete kağıdı ve baskı malzemesi alımı/ithalatı işlemlerinde, ...grubunun kontrolünde olan, dolayısıyla halka açık anonim ortaklıklar Hürriyet ve Milliyet ile ilişkili olan yurt dışında kurulu ... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd. Şirketlerinin, ikinci bir aracı olarak dolanlı işlemler için kullanıldıkları ve örtülü/muvazaalı işlemler ile halka açık şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'in kârının/mal varlığının azaltılarak, örtülü kazanç aktarımı yapıldığı anlaşılmaktadır. Burada, emsallerinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması hususu aranmayacaktır. Çünkü, normal şartlarda bu off-shore şirketler, (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) ...grubunun/ailesinin kontrolü altında/ilişkili olmasaydı hiçbir şekilde ithalata dahil edilmeyeceklerdi. Dolayısıyla, halka açık anonim şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'ten ...grubuna/ailesine kaynak aktarımını gizlemek amacıyla ithalat sürecine hiçbir katkısı bulunmayan off-shore şirketlerin dahil edilmesi Sermaye Piyasası Kanunu 15/son madde fıkrası kapsamında başlı başına yeterli örtülü/muvazaalı bir işlemdir. Kaldı ki, bu örtülü işlemler sonucunda ...grubu/ailesi lehine fakat, halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in aleyhine olarak aktarılan miktarların büyüklüğü dikkate alındığında, normal şartlarda hiçbir şekilde yapılmayacak olan bu işlemlerin, aradaki ilişki/bağlantı nedeni ile yapılması emsallere göre bariz farklılığı da ortaya koymaktadır. Tüm bu anlatılanlar ve dosya kapsamına göre; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkemeye sunulan 17.05.2011 tarihli bilirkişi heyet raporunun çoğunluk görüşüne göre; 'halka açık anonim şirketin faaliyetine yönelik ihtiyaç duyulan malzemelerin ilk elden üretici firmalardan temini yerine, bahsi geçen şirket hissedarları ile irtibatlı off-shore firmalarına kazanç aktarmak suretiyle temin edildiği, eylemin halka açık anonim ortaklığın mal varlığını normale göre azaltıcı bir mahiyet taşıdığı, suçun maddi unsurunun işlemin yapıldığı anda tamamlandığı ve emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat unsurunun da gerçekleştiği' belirtilmiş olmasına rağmen, yasal ve yeterli olmayan azınlık görüşüne itibar edilerek, emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat veya bedel uygulandığı yönünde delil bulunmadığı ve atılı suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçe gösterilerek, atılı suçun unsurlarında yanılgıya düşülmek suretiyle sanıkların mahkûmiyetleri yerine yazılı gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi..." isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Yerel mahkeme ise 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayı ile; "...Yargıtay 7. Ceza Dairesi 2499 sayılı Yasanın 15/son fıkrasındaki düzenlemede yer alan '... emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak...' şeklindeki düzenlemede farklı fiyat, ücret ve bedel ibarelerinin örnekleme amacıyla verildiğini, bunun dışındaki işlemlerin de yasal düzenleme kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, dosyamızdaki somut olayda da bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel gibi işlemlerin aranmasına gerek olmadığını, yurt dışında kurulu off shore şirketlerin ...Grubunun kontrolü altında olan şirketler olmasa hiç bir şekilde ithalat sürecine dahil edilmeyeceklerini, buna göre yapılan işlemlerin üstü örtülü (muvazaalı işlemler) olduğu, suçun oluştuğunu belirterek bozma kararı vermiştir. 2499 sayılı ve daha sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 1. maddesinde kanunun amacı düzenlenmiş olup, buna göre borsada işlem gören halka açık şirketlerin işlem gördüğü sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içerisinde çalışmasını, yatırımcıların hak ve yararlarının korunmasını sağlamaktır. Diğer bir deyimle söz konusu düzenleme ile sermaye piyasasındaki hareketlerin ekonominin doğal işleyişine uygun biçimde sürmesini, bu piyasaya özellikle halka açık şirketlerin yönetimleri ve sermaya piyasasında çalışan kişiler ve alım yapan diğer aracı kurum ve şahıslar tarafından değişik yollarla yapılan piyasanın istikrarını, şirketler arasındaki serbest rekabeti bozan işlemleri denetlemek ve hisse alım satımı yoluyla piyasaya dahil olan yatırımcılarını bu tür hareketlerin etkisinden koruyarak bunların hak ve yararlarını korumak amacıyla düzenleme yapıldığı anlaşılmaktadır. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-6 maddesi, 15/son maddesine yollamada bulunmakta olup, aynı düzenleme 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 110/1-b maddesinde aynı şekilde yeniden düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemede halka açık şirketin kendisi ile ilişkili bulunduğu, diğer bir şirket veya şahısla emsallerine göre farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortalıkların kârını veya mal varlığını azaltmak suç olarak düzenlenmiştir. Dosyamızdaki somut olayda ...Gazetecilik A.Ş. yönetiminde olan sanıkların kendileriyle ilişkili olan ...Ticaret A.Ş. ve Işıl İthalat Ticaret A.Ş. adlı şirketlerle 1997-2007 yılları arasında baskı malzemeleri ithalatı işine ilişkin sözleşmeler yaptıkları, söz konusu şirketlerin yönetimlerinin dosyamız sanıkları oldukları hususunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur. Ayrıca bu şirketler arasındaki gazete ve baskı malzemelerine ilişkin ithalat işlemleri açık biçimde yapılmış işlemlerdir. Yapılan bilirkişi incelemelerinde söz konusu dönem içerisinde yapılan ithalat işlemlerinde sadece % 4'lük bir kısmın emsallerine göre yüksek bedelli %96'lık kısmın ise emsallerine göre daha düşük bedelli alışlar olduğu saptanmıştır. Dolayısıyla kanunun amacı ve yasa maddesindeki düzenleme gözönüne alındığında sanıklar yönünden suçun oluşabilmesi için, gizli işlemlerle ilişkide bulundukları diğer şirketlere haksız kazanç aktarımı yapılması ve bunun sonucunda borsada işlem gören ...Gazetecilik A.Ş.'nin kârının veya mal varlığının azaltılması ve doğal olarak bunun sonucunda da hisse senedi alım satım yoluyla piyasada işlem yapan küçük yatırımcının zararına bir durumun doğmuş olması gerekir. Dosyadaki incelemelerden ...Gazetecilik AŞ'nin söz konusu ithalat işleminden herhangi bir şekilde zarar görmediği, kâr veya mal varlığı azalması gibi bir durumun söz konusu olmadığı, küçük yatırımcı aleyhine meydana gelen bir zarar durumunun söz konusu olmadığı görülmektedir. Bilirkişi raporundaki bir kısım üyeler ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi kararında ...Gazetecilik A.Ş. ile diğer şirketlerin ilişkili olmamaları halinde ithalat sürecine dahil edilmeyecekleri yönündeki görüşleri de mahkememizce benimsenmemiştir. Çünkü gerek sanıklar gerekse müdafiileri tarafından sunulan delillerden söz konusu gazete ve baskı malzemelerinin alım işinin bu şekilde ilişkili ve off shore diye tabir edilen şirketlerle yapılmasının vergi muafiyeti, depolama, depoda uzun süre bekletme ve ...Gazetecilik A.Ş.'nin aynı zamanda gazete kağıdı dağıtımı yapması sebebiyle dağıtım ve nakliye gibi konularda şirkete avantaj sağlayıcı ve rekabet gücünü artırıcı şirket lehine olanaklar sunduğu anlaşılmakta olup ilişkili şirketlerin gereksiz yere ithalat sürecine dahil edildikleri fikrinin doğru olmadığı düşünülmüştür. Öte yandan mahkememizce 2499 sayılı Yasanın 47/6, 6362 sayılı Yasanın 110/1-b maddesindeki düzenlemede örtülü işlem tabirinin içinde emsallerine göre farklı fiyat, ücret ve bedel unsurlarının olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü madde metni bir bütün olarak değerlendirildiğinde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunma ile bu tür işlemlerin yapılmasının sonucu halka açık şirketin kârının ve mal varlığının azaltılması unsurlarının tamamen birbiriyle bağlantılı olduğu, diğer bir deyimle madde metnindeki 'gibi' ibaresinin halka açık şirket ile ilişkili diğer şirketler arasındaki değişik ticari faaliyetlerin yapılmasını değil sadece örtülü işlemlerle halka açık ortaklığın kâr veya mal varlığını azaltıcı işlemler bakımından örnekleme olarak düzenlenmiş bir ibaredir. Dolayısıyla halka açık şirket ile ilişkili şirket arasındaki yasa metninde yasaklanan işlemin mutlak surette halka açık şirketin kâr veya mal varlığını azaltıcı nitelikte olması gerekir. Diğer şekilde halka açık ortaklık ile ilişkili şirketlerin her türlü ticari faaliyetinin yasak olması gibi bir durumun kabulü söz konusu olur ki böyle bir durumun yasa tarafından düzenlenmiş olabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin bu yöndeki görüşü uygun bulunmamıştır. Ayrıca 2499 sayılı Yasanın 47/son maddesi incelendiğinde, maddede belirtilen suçun oluşabilmesi için elde edilecek menfaatin kesin biçimde belli olması gerekmekte olup, suç tarihleri itibari ile kâr veya mal varlığı azaltılması suretiyle yatırımcı aleyhine oluşan böyle bir menfaat miktarı da söz konusu değildir..." gerekçesi ile ilk hükümde direnilmesine karar vermiştir. Bu hükmün de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 23.06.2015 gün ve 700-241 sayı ile; "...1) Sanıklar hakkında usulüne uygun açılmış kamu davasının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde: İncelenen dosya kapsamından; Star Gazetesinin 01.10.2001, 02.10.2001 ve 04.10.2001 tarihli nüshalarında yer alan haberlerde; Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ve Milliyet Gazetecilik Anonim Şirketi'nin gazete kâğıdı ve baskı malzemesi ithalatlarının off-shore ülkelerde kurulu bulunan paravan şirketler üzerinden yapıldığı, bu şekilde her iki şirketin de zarara uğratıldığı, böylece hem vergi kaçırıldığı hem de halka açık olan bu şirketlerden sözkonusu paravan şirketlere kazanç aktarıldığı, paravan şirketlerin Hürriyet ve Milliyet Anonim Şirketlerinin hakim ortağı olan ...'a ait olabileceği iddialarında bulunulması üzerine Sermaye Piyasası Kurulunca başlatılan inceleme sonucunda, ... Denetleme Dairesince düzenlenen 14.10.2008 tarihli denetleme raporuna istinaden Kurul Karar Organınca 15.10.2008 gün ve 1086 sayı ile; Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ile eski ünvanı Milliyet Gazetecilik Anonim Şirketi olan ...Gazetecilik Anonim Şirketi'nin ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemelerinin, ...Grubu şirketlerinden ...Dış Ticaret ve Mümessillik Anonim Şirketi tarafından 1997-2007 döneminde doğrudan üretici firmalar yerine kamuoyunda vergi cenneti olarak bilinen off-shore ülkelerde kurulu bulunan, ...ailesinin sahip olduğu/kontrolünde olan, herhangi bir personeli ve müştemilatı bulunmayan, günlük işlemlerini ve faaliyetlerini yine yurt dışında kurulu bulunan ve ...ailesinin kontrolünde olan Falcon Purchasing Services Limited'ten alınan hizmetler aracılığı ile yürüten Eurozone Trading Limited, ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited ünvanlı şirketler üzerinden %30'a varan fiyat farkları ile ithal edilmesi suretiyle maruz kalınan ek maliyetler dolayısıyla hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ile ...Gazetecilik Anonim Şirketi'nin zarara uğratılması hususlarının Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde incelenmesi sonucunda; Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık Anonim Şirketi ile eski ünvanı Milliyet Gazetecilik Anonim Şirketi olan ...Gazetecilik Anonim Şirketi'nin ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemeleri ithalatı işlemlerinin, söz konusu işlemlere fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve ...ailesinin sahibi olduğu/kontrolünde olan Eurozone Trading Limited, ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited ünvanlı şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi suretiyle hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet ve ...Gazetecilik aleyhine bahse konu şirketlere haksız olarak menfaat sağlanmasında sorumluluğu bulunduğu değerlendirilen ..., ..., ... ve ... hakkında 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesi ile Sermaye Piyasası Kanununun 48. maddesi kapsamında işlem yapılmak üzere, TCK'nun 279. maddesi uyarınca Üsküdar Cumhuriyet Savcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesi nedeniyle ... vekillerince 21.10.2008 tarihinde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunulduğu, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.12.2008 tarihinde; şüphelilerin savunmalarında Sermaye Piyasası Kurulunca daha önce istenilen belgelerden Eurozone, ... ve Shawcliff ile Clarity ve Falcon şirketlerine ait bilgi ve belgelerin kurula intikal ettirildiğini belirtmeleri nedeniyle, ibraz edilen belgeler üzerinde yapılacak inceleme sonucu ek rapor düzenlenmesinin istenmesi üzerine, Sermaye Piyasası Kurulunca 06.04.2009 tarihli denetleme raporu düzenlenerek Kurul Karar Organının 17.04.2009 gün ve 249 sayılı kararı uyarınca Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, raporda; ibraz edilen belgelerin 14.10.2008 tarihli denetleme raporundaki emniyeti suistimal suçu kapsamında yapılan değerlendirmeyi daha da güçlendirdiğinin belirtildiği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca 29.05.2009 gün ve 19344-1435 sayı ile; ...tavsif edilen eylemde Türk Ceza Kanunu'nda yer alan güveni kötüye kullanma suçunun yasal unsurlarının oluşmadığı, şüpheliler hakkındaki şikayet ve ihbara konu eylemin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47. maddesinde düzenlenmiş olan örtülü kazanç aktarımı suçu yönünden değerlendirilmesi gerektiği ve bu konuda Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun özel yetki kararı uyarınca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yetkili olduğu belirtilerek yetkisizlik kararı verildiği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 01.06.2009 gün ve 32972-8595 sayı ile; 2499 sayılı Kanunun 49/1. maddesine göre aynı Kanunun 47. maddesindeki suçlar nedeniyle soruşturma yapılabilmesinin ancak Sermaye Piyasası Kurulunun açıkça bu suçtan savcılığa başvurusu ile mümkün olacağı, kurulun bu yolda bir başvurusu bulunmadığı gibi eylemi vasıflandırmada da güveni kötüye kullanma suçunda ısrar ettiği, bu durumda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Sermaye Piyasası Kanununun 47. maddesi kapsamında soruşturma yapılmasının mümkün olmadığı, esasen şüphelilere yükletilen eylemin 2499 sayılı Kanunun 15/son ve 47. maddesi kapsamında değerlendirilmesi görüşüne de katılınmadığı, eylemin Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca güveni kötüye kullanma suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtilerek yetkisizlik kararı ile dosyanın Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca 08.06.2009 gün ve 10904 sayı ile; şüpheliler ..., ..., ... ve ... hakkında '...Nihai olarak, Hürriyet ve Milliyet’in gazete kâğıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalat gerçekleştiren ...Dış Ticaret’in, gazete kâğıdı ve baskı malzemesi alımlarını direkt olarak üretici firmalar yerine ...Ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu ve kamuoyunda 'vergi cenneti' olarak bilinen off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine ...Grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan şirketler (Eurozone, ..., Shawcliff) üzerinden ve üretici firmalar tarafından İstanbul ...Dış Ticaret teslim fiyatlı olarak kesilen faturalara aynı gün veya bir gün sonra işlemlere konu olan gazete kâğıtlarını, üretici firmaların satış fiyatları üzerine yüksek kâr marjı koyarak ...Dış Ticaret’e fatura etmesi şeklinde alım işlemlerinin gerçekleştirildiği kanaatine varılmıştır. Yukarıda izah edilen işlemler, Sermaye Piyasası Kurulunun 14.10.2008 tarihli denetleme raporu ve 06.04.2009 tarihli ek inceleme raporları kapsamında ve bu kurul tarafından güveni kötüye kullanma suçu olarak tavsif edilerek Başsavcılığımıza suç duyurusunda bulunulmuş ise de; ceza mevzuatımıza göre Cumhuriyet savcıları kurum ve kurullarca yapılan hukuksal tavsiflerle bağlı değildir, delil değerlendirmesi ve hukuksal vasıflandırma Cumhuriyet savcısının takdirindedir. Türk Ceza Kanununun 155. maddesi, güveni kötüye kullanma suçunu düzenleyen genel norm iken, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son maddesi özel norm niteliğindeki 'örtülü kazanç aktarımı' suçunu düzenlemektedir. Somut olayda; güveni kötüye kullanma suçunun maddi unsuru eylemde 'zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunma' olarak vuku bulması gerekirken, suç duyurusuna konu raporlarda gazete kağıdı ve baskı malzemesi temini dışında bir tasarrufta bulunulmadığı, bu tasarruflar yapılırken paravan şirketler üzerinden ve dolaylı olarak mal alınması nedeniyle kazanç aktarıldığı belirtilmiş olup, incelemeye konu faaliyetler şirket amacı doğrultusunda gerçekleştirilmekle birlikte, kağıt temini yapılırken halka açık olan Hürriyet ve Milliyet’in malvarlığının, paravan şirketler aracılığıyla gurubun halka açık olmayan şirketlerine aktarılması şeklindedir. Bu itibarla, eylemin 'malın zilyedliğin devri amacı dışında kullanılması' değil, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son kapsamındaki 'örtülü işlemlerle halka açık ortaklığın kârını/mal varlığını azaltma' olarak kabulü ve özel normun somut olayda vuku bulduğu, bu özel düzenleme karşısında şüphelilere isnat edilen eylemde genel düzenleme konumdaki güveni kötüye kullanma suçunun oluşmadığı kanaatine varılmıştır. Açıklanan nedenlerle, güveni kötüye kullanma suçuna yönelik isnatta suçun yasal unsurları oluşmadığı...' gerekçesiyle ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca aynı tarihte 10904-1503 sayı ile; '...Ceza Muhakemesi Kanununun 160 vd. maddeleri, bir suçun işlendiği izlenimini edinen Cumhuriyet savcısının derhal soruşturmaya geçeceğine dair amir hükümler içerdiği gibi, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 49/1. maddesi soruşturma yetkisini sınırlamış ise de, aynı yasanın 49/2. maddesi, CMK’daki genel düzenlemeye paralel olarak Cumhuriyet savcısına soruşturma yetkisi vermiştir ve 2499 sayılı Yasanın 49/2’nci maddesine göre '…Bu Kanuna aykırı fiillerin işlendiğine dair bilgi edinen Cumhuriyet savcıları, Kurulu haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler…' şeklinde düzenleme getirmiştir. Sermaye Piyasası Kurulunun suç duyurusuna konu ettiği 14.10.2008 tarihli denetleme raporu ile 06.04.2009 tarihli ek inceleme raporlarında da ‘kazanç aktarımı’ndan defalarca bahsedilmiş olup, raporlarda yer alan hususların 2499 sayılı Yasanın 15/son maddesi kapsamında ... tarafından değerlendirilmesinin talep edileceği kanaati mevcut ise de; Şüphelilere yönelik örtülü kazanç aktarımı eyleminin, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık oluşturduğu ve bu suçlara yönelik olarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun 16/10/2001 tarih 24555 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan özel yetki kararı uyarınca Başsavcılığımızın yetkisinin bulunmadığı...' şeklindeki gerekçeyle soruşturma dosyasının yeniden yetkisizlik kararıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, ... vekillerinin şüpheliler ..., ..., ... ve ... hakkındaki 08.06.2009 tarihli ek kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararın kaldırılması için yaptıkları itiraz başvurusunun, Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanınca 26.06.2009 gün ve 602 sayı ile 'Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının vermiş olduğu karar ve gerekçenin yerinde olduğu' belirtilerek reddedildiği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 15.07.2009 tarihinde dosyadaki belgeler Sermaye Piyasası Kuruluna gönderilerek, 2499 sayılı Kanunun 49/2. maddesi uyarınca iddia ve savunma belgelerinin birlikte incelenip değerlendirilmesinden sonra verilecek kararın Başsavcılıklarına gönderilmesinin talep edilmesi üzerine; ... Denetleme Dairesince düzenlenen 18.09.2009 tarihli denetleme raporuna istinaden Kurul Karar Organınca 25.09.2009 gün ve 851 sayı ile; Hürriyet ve Milliyet'in ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemelerinin doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, gazete kağıdı ve baskı malzemesi tedarik işlemlerine fiili olarak herhangi bir katkısı bulunmayan ve ...ailesine ait ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited unvanlı şirketler üzerinden üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde, hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet ve Milliyet'in gazete kağıdı ve baskı malzemesi birim maliyetlerinin makul bir karşı edim olmaksızın yükseltilerek, Hürriyet ve Milliyet'in kârının ve dolayısıyla malvarlığının faiz hariç toplam 33.117.914 TL azaltılmasında sorumluluğu bulunan ..., ..., ..., ... ve soruşturma sırasında bu kişilerin fiillerine iştirak ettiği tespit edilecek diğer şahıslar hakkında SPK'nun 47/1-A-6 maddesi kapsamında işlem yapılmak üzere aynı kanunun 49. maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesi nedeniyle ... vekillerince 19.10.2009 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına şikayet dilekçesi verildiği, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 23.12.2009 gün ve 23414-16386 sayı ile; şüpheliler hakkında 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-5 maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için iddianame düzenlendiği, İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesince 31.12.2009 tarihinde 1021 sayı ile; şüphelilere isnat edilen fiile ilişkin olarak emsal fiyat, ücret ve bedel araştırması yapılmadığı, bariz fiyat farkının ne olduğunun gösterilmediği, şüphelilerin mal alımı yaptığı iddia edilen yurt dışındaki şirketlerle ilgili olarak, hangi şirketten hangi tarihlerde, hangi evsafta, ne miktarda ve tutarda mal alımı yapıldığının belirtilmediği, delillerinin gösterilmediği, olay delil ilişkilendirilmesinin yapılmadığı, hangi delillerin şüphelilerin lehine, hangilerinin aleyhe olduğuna dair hiçbir belirlemeye yer verilmediği gerekçeleriyle iddianamenin iadesine karar verildiği, Cumhuriyet savcısının bu karara yönelik itirazı üzerine İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nce 05.01.2010 gün ve 2 sayı ile itirazın kabul edilerek, iddianamenin iadesi kararının kaldırıldığı, İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'nce 06.01.2010 tarihinde 40-13 sayı ile; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca hukuken değiştirilemez, bölünemez ve tek nitelikteki fiilin, iki ayrı suç tipi haline dönüştürülerek, biri yönünden güveni kötüye kullanma suç vasfı ile kovuşturmama kararı verilip, diğeri yönünden ise aynı fiil ve şüpheliler hakkında 2499 sayılı Kanuna muhalefet iddiasına dayalı yetkisizlik kararı verilmesi üzerine Cumhuriyet Savcılığınca tek fiile ilişkin soruşturmanın devam ettirilmesinin hukuken mümkün olmadığı, kesinleşmiş olan kovuşturmama kararının şüphelilere atılı bölünemez nitelikteki fiil hakkında olduğu, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının bölünmüş fiille ilgili yetkisizlik kararından sonra suç tarihi olan 1997-2007 yılları arasındaki döneme ilişkin olarak aynı fiil hakkında yeni maddi delil meydana çıkmadıkça, çıksa dahi kovuşturmama kararına itirazı reddeden mahkeme başkanınca bu hususta karar verilmedikçe veya kovuşturmama kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin karar kanun yararına bozma yolu ile ortadan kaldırılmadıkça, şüpheliler hakkında aynı ve tek fiil hakkında soruşturma evresinin kanunen devam edemeyeceği, Cumhuriyet savcısınca aynı fiil yönünden suç vasfının değiştirilerek soruşturma evresinin devam ettirilmesinin hukuki dayanağının bulunmadığı, yargılamaya devam edilebilmesi için öncelikle kanunda öngörülen soruşturma şartları oluştuktan sonra düzenlenmiş bir iddianame ile açılmış davanın bulunması gerektiği, soruşturma evresi ile ilgili olarak kanuni soruşturma şartlarının bulunmadığı gerekçesiyle, 5271 sayılı CMK'nun 223/8. maddesinin 2. cümlesi gereğince yargılamanın durmasına, 5271 sayılı CMK'nun 172/2 ve 173/6. maddelerine göre Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca gerekli işlemlerin ikmali ve takdiri açısından dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verildiği, ... vekillerinin bu karara itirazı üzerine İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesince 27.01.2010 tarihinde 112 sayı ile; 5237 sayılı TCK'nun 44. maddesine göre aynı eylemle birden fazla suçun işlenebilmesinin mümkün olduğu, sanıklara yüklenen soruşturmaya konu eylemin hem 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçu, hem de 2499 sayılı Kanunun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanunun 47/A-6 maddesinde yazılı suç kapsamında kalabileceği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmama kararının, 2499 sayılı Kanuna muhalefet suçundan yapılacak soruşturmaya engel teşkil etmeyeceği, özel usule tabi olan bu soruşturmaya ilişkin olarak ...'nun da yazılı başvurusunun bulunduğu gerekçesiyle İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'nin yargılamanın durmasına ilişkin kararının kaldırıldığı, Anlaşılmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 'Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar' başlıklı 172. maddesi; '(1) Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda, kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması hâllerinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verir. Bu karar, suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilir. Kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilir. (2) Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz...' şeklinde düzenlenmiş, Madde gerekçesinde; '1412 sayılı Kanunun 164 üncü maddesinde, yeterli delil bulunmaması veya keyfiyetin takibe değer görülmemesi hâlinde, takipsizlik kararı verilmesine dair hüküm yer almaktadır. Tasarı ilk olarak bu işlemi belirlemek üzere 'kovuşturmaya yer olmadığına dair karar' terimini getirmiştir. Soruşturma evresinden kovuşturmaya geçip geçmeme söz konusu olduğundan bu terim değişikliği uygun görülmüştür. Madde ayrıca kamu davasının açılması için şüpheyi haklı kılacak yeterlikte ve kuvvette delil, iz, eser ve emarenin elde edilmemesi ölçütünü kullanmaktadır. Yeterli kuvvette makul şüphe bulunduğu anlaşılacak olursa, kovuşturma evresine geçilecektir. Maddenin ikinci fıkrasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, kamu davasının, aynı eylem ve aynı kişi hakkında açılabilmesi yeni delil, iz, eser ve emarenin meydana çıkmasına veya şüphe nedenlerinin takdirinde ağır hata olmasına bağlanmıştır. Böylece kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların zamanaşımı süresince şüphelinin başında, tâbir yerinde ise Demoklesin Kılıcı gibi durması ve onun özgürlükler bakımından bir tehdit oluşturması önlenmek istenmektedir. Bazı usul kanunlarında mahkemelerin beraat kararlarının temyize tâbi tutulmadığı görülüyor. Bu yeni düzenleme neticesinde, Cumhuriyet savcısı kovuşturmaya yer olmadığına dair bir karar verdikten sonra yeni delil, iz, eser ve emare bulunmadıkça artık Adalet Bakanı da Cumhuriyet savcısından kamu davası açmasını isteyemeyecektir. Maddenin son fıkrasında yeni delil, iz, eser ve emarenin ne olduğu tanımlanarak uygulama açısından açıklık getirilmiştir' açıklamalarına yer verilmiştir. Aynı kanunun 'Cumhuriyet savcısının kararına itiraz' başlıklı 173. maddesi; '(1) Suçtan zarar gören, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kendisine tebliğ edildiği tarihten itibaren onbeş gün içinde, bu kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi başkanına itiraz edebilir. (2) İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını gerektirebilecek olaylar ve deliller belirtilir. (3) Başkan, kararını vermek için soruşturmanın genişletilmesine gerek görür ise bu hususu açıkça belirtmek suretiyle, o yer sulh ceza hakimini görevlendirebilir; kamu davasının açılması için yeterli nedenler bulunmazsa, istemi gerekçeli olarak reddeder; itiraz edeni giderlere mahkum eder ve dosyayı Cumhuriyet savcısına gönderir. Cumhuriyet savcısı, kararı itiraz edene ve şüpheliye bildirir. (4) Başkan istemi yerinde bulursa, Cumhuriyet savcısı iddianame düzenleyerek mahkemeye verir. (5) Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılmaması hususunda takdir yetkisini kullandığı hâllerde bu madde hükmü uygulanmaz. (6) İtirazın reddedilmesi halinde; Cumhuriyet savcısının, yeni delil varlığı nedeniyle kamu davasını açabilmesi, önceden verilen dilekçe hakkında karar vermiş olan ağır ceza mahkemesi başkanının bu hususta karar vermesine bağlıdır' şeklinde düzenlenmiş iken, 14.04.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6217 sayılı Kanunun 22. maddesiyle, bu maddenin birinci fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesi başkanına' ibaresi 'ağır ceza mahkemesine', üçüncü ve dördüncü fıkralarında yer alan 'Başkan' ibareleri 'Mahkeme' ve altıncı fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesi başkanının' ibaresi 'ağır ceza mahkemesinin' şeklinde değiştirilmiş, 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 71. maddesiyle de, maddenin birinci fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesine' ibaresi 'ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki sulh ceza hâkimliğine' şeklinde; dördüncü fıkrasında yer alan 'Mahkeme' ibaresi 'Sulh ceza hâkimliği' şeklinde ve altıncı fıkrasında yer alan 'ağır ceza mahkemesinin' ibaresi 'sulh ceza hâkimliğinin' şeklinde değiştirilmek suretiyle son şeklini almıştır. Madde gerekçesinde; 'Madde, Cumhuriyet savcısının kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlarına karşı itirazı ve bunun incelenmesi ile görevli mercii ve usulü göstermektedir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara karşı maslahata uygunluk sistemini kabul eden ülkelerde de Cumhuriyet savcısının vereceği takipsizlik kararlarına karşı kanun yoluna başvurulabilmesi kabul edilmektedir. Tasarı 175 inci maddesinde kovuşturmaya yer olmadığı hakkındaki kararların, yeni delil, iz, eser ve emare olmadan değiştirilemeyeceğini kabul etmiş bulunduğundan, itiraz olanağı daha fazla önem taşımaktadır. Madde, itiraz hakkını esasta suçtan zarar gören şikâyetçiye ve şikâyetçisi bulunmayan hâllerde karar veren Cumhuriyet savcısının bağlı olduğu ağır ceza mahkemesi nezdindeki Cumhuriyet başsavcısına vermiş bulunmaktadır. İtiraz süresi, kararın tebliği tarihinden itibaren onbeş gündür. İtiraz mercii, Cumhuriyet savcısının mensup olduğu ağır ceza işlerini gören mahkeme dairesine en yakın bulunan ağır ceza işlerini gören mahkemenin başkanıdır. İtiraz dilekçesinde, kamu davasının açılmasını haklı gösterebilecek olaylar, delil, iz, eser ve emarelerin gösterilip açıklanması zorunludur. Aksi takdirde işlem hemen ret olunur. Usulüne uygun şekilde düzenlenerek süresi içinde verilmiş dilekçe veya yetkili Cumhuriyet başsavcısının yazısı üzerine başkan kararını vermek için şu işlemleri gerçekleştirebilir: 1. Cumhuriyet savcısından soruşturma dosyasını göndermesini isteyebilir. 2. Bir diyeceği varsa bildirmesi için, bir süre belirleyerek dilekçeyi şüpheliye tebliğ edebilir. 3. Gerekli görürse, soruşturmanın genişletilmesi için sulh ceza hâkimini görevlendirebilir. Ancak bu hâlde, hangi hususta soruşturma yapılacağını görevlendirme kararında göstermelidir. Bu incelemesi sonunda başkan şu iki karardan birisini verecektir: 1. İstemin geçerli olduğu hususunda kanaat getirecek olursa, kamu davasının yani kovuşturmanın açılmasına karar verecektir. 2. Bu kanaate varamazsa, istemi gerekçeli olarak ret edecektir yani istemin dayandığı hususları neden dolayı geçerli görmediğini kararında belirtecektir. Bu hâlde, istemde bulunan suçtan zarar görmüş şikâyetçi ise adı geçeni giderleri ödemeye mahkûm edecek ve kararını Cumhuriyet savcısına ve şüpheliye bildirecektir. Maddenin (3) numaralı fıkrasına göre, Cumhuriyet savcısının yeni delil, iz, eser ve emarelerin varlığı nedeniyle kamu davası açması ağır ceza mahkemesi başkanının bu hususta karar vermesi koşuluna bağlanmıştır. Bu düzenlemenin nedeni 175 inci maddede kovuşturma açılmaması kararına bağlanan otoritedir' biçiminde açıklamalarda bulunulmuştur. Soruşturma evresinin asıl yetkilisi olan Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez ceza muhakemesinin temel amacı olan maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için soruşturmaya başlayacaktır. Cumhuriyet savcısının görevi maddi gerçeği ortaya çıkartmak ve adil bir yargılama yapılması için gerekli araştırmayı yaparak şüphelinin lehine veya aleyhine olan bütün delilleri toplamaktır. Kamu davasını açma tekelini elinde bulunduran Cumhuriyet savcısı soruşturma evresinin sonunda toplanan delillere göre suçun işlendiği hususunda yeterli şüpheye ulaştığı takdirde iddianame düzenleyecek ve kamu davasını açacaktır. Buna karşın soruşturma işlemleri tamamlandıktan sonra, kamu davasının açılması için suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma imkanını ortadan kaldıran şüphelinin ölümü, af, zamanaşımı, şikayet süresinin geçmesi, ön ödemenin yerine getirilmesi ve uzlaşmanın sağlanmış olması gibi durumlarda kovuşturmaya yer olmadığına karar verecektir. İddianame toplanan delillere göre suçun işlendiğini gösteren yeterli şüphe oluştuğunda hazırlanacağına göre, elde edilen deliller doğrultusunda hukuka uygunluk sebeplerinin varlığı ya da failin kusursuzluğu açıkça ortada ise Cumhuriyet savcısı yine kovuşturmaya yer olmadığına karar verebilecektir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda itiraz hakkı, süresi ve mercii gösterilecek, karar suçtan zarar gören ile önceden ifadesi alınmış veya sorguya çekilmiş şüpheliye bildirilecektir. Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar adli-idari nitelikte bir işlem olup başka bir anlatımla karma nitelikte bir karardır. Bu nedenle kişi hakkında verildiği fiile ilişkin olarak beraat kararında olduğu gibi kesin hüküm sonuçlarını doğurmayacaktır. Ancak kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kesin hüküm sonuçlarını doğurmaması, soruşturma makamının bu karardan her zaman keyfi biçimde dönebileceği ve kamu davası açabileceği anlamına da gelmemektedir. Kanuni düzenleme ve madde gerekçesinden de açıkça anlaşıldığı üzere, fail hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra aynı fiile ilişkin olarak yeniden soruşturma yapılabilmesi kanun koyucu tarafından 'yeni delilin meydana çıkması' şartına bağlanmış ve bu husus ceza muhakemesi şartı olarak belirlenmiştir. Nitekim öğretide bu hususun ceza muhakemesi şartı olduğu açıkça vurgulanmıştır. (Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin Saygılar Kırıt-Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erdem, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, s. 65) Uygulamada yapılan soruşturma sonucunda 'ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar' olarak ifade edilen kararlar da verilmektedir. 'Ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar', soruşturma kapsamında bir kısım fiillerin kamu davası açılmasını gerektirecek nitelikte olmaması, bir kısım fiillerin ise kamu davasının açılmasını ya da yetkisizlik gibi başka kararlar verilmesini gerektirmesi halinde, kamu davası açılmasını gerektirmeyen fiillerden dolayı verilen kararlardır. 'Ek kovuşturmaya yer olmadığına dair karar'ın hukuki niteliği ve sonuçları itibarıyla, verildiği fiile ilişkin olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan bir farkı bulunmamaktadır. Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için 'fiil' ve 'aynı fiil' kavramları üzerinde durulması gerekmektedir. Fiil kavramı; ceza muhakemesinde ve maddi ceza hukukunda kullanılan ortak bir kavram olmakla birlikte içerik olarak birbirinden farklılık arz etmektedir. Ceza muhakemesi anlamında fiil, uyuşmazlık konusu olay olup, muhakemenin konusunu oluşturan olayın bütününü ifade etmektedir. Maddi ceza hukukunda ise fiil, belirli bir amaca yönelen, kişinin isteğine göre ve iradesine bağlı, dış dünyada etki doğuran icrai yahut ihmali bir insan davranışıdır. Ceza muhakemesindeki fiil, maddi ceza hukuku anlamında tek bir fiilden oluşabileceği gibi birden fazla fiilden de oluşabilir. Bu itibarla ceza muhakemesindeki fiil kavramı, maddi ceza hukukundaki fiil kavramından daha geniş bir içeriğe sahiptir. Bununla birlikte, maddi ceza hukuku anlamındaki tek fiilin, ceza muhakemesinde birden fazla fiili oluşturması da mümkün değildir. Ceza muhakemesinde Cumhuriyet savcısı, yapmış olduğu soruşturma sonucunda kaleme aldığı kovuşturmaya yer olmadığına dair karar veya iddianame ile uyuşmazlığın konusunu ve sınırlarını ortaya koymaktadır. Ceza muhakemesine konu edilen fiilin aynı olup olmadığının tespitinde de iddianame veya kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda belirtilen olaylar bütününün esas alınması gerekmektedir. Buna göre iddianame ve kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda yer alan fiilin işlendiği yer, fiilin süresi, zamanı, kullanılan araçlar, kullanılma biçimleri belirtilmek suretiyle bireyselleştirilerek tanımlanan olaylar gözönünde bulundurularak fiilin aynı olup olmadığı belirlenecektir. Fiilin aynı olup olmadığının belirlenmesinde Cumhuriyet savcısınca yapılan hukuki nitelendirmenin bir önemi bulunmamaktadır. Bu aşamada ceza muhakemesine hakim olan 'hukuk devleti', 'adil yargılanma hakkı' ve 'non bis in idem' ilkelerinin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. Hukuk devleti ilkesi; adaletin gerçekleştirilmesinde, devletin kendi koyduğu kurallara kendisinin de bağlı olmasını ifade etmektedir. Hukuk devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasanın bulunduğu bilincinde olan devlettir. Başka bir anlatımla hukuki güven ortamının bulunduğu, karar ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olduğu devlete 'hukuk devleti' denilmektedir. Hukuk Devleti ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm işlem ve eylemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerektirir. Hukuk devletinin görevlerinden biri de kişinin hukuk güvenliğini sağlamaktır. Hukuk güvenliği, temel hak güvencelerinde korunan ortak değerdir. Bu noktada hukuk devletinin yaratacağı hukuki güven ortamı, sadece normların öngörülebilir olmasını, karar ve işlemlerin yargı denetimine bağlı olmasını değil, aynı zamanda kesin bir hükümle yargılanması sona eren kişinin, tekrar ceza muhakemesine konu olmasını engellemeyi gerektirir. Kişinin iç huzurunu bozan ömür boyu sürebilecek hukuki belirsizlikler hukuk güvenliğini tehdit eden unsurlardır. Diğer bir anlatımla kişinin tekrar yargılanma ihtimali altında yaşaması, hukuk güvenliğini ihlal eden bir durumdur. Bu anlamda kovuşturmaya yer olmadığına dair kararların Cumhuriyet savcısı tarafından her zaman ve koşulsuz olarak yeniden canlandırılabilir olması, zamanaşımı süresince şüphelinin başında 'Demoklesin Kılıcı' gibi durması, bireyin özgürlüklerini ve hukuk güvenliğini tehdit eder niteliktedir. Nitekim bu husus CMK'nun 172. maddesinin gerekçesinde de açıkça belirtilmiştir. Kanun koyucu, kişi özgürlüğünü tehdit eden bu durumu bertaraf edebilmek için kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın kesinleşmesinden sonra şüpheli hakkında yeniden soruşturma yapılabilmesini 'yeni delilin meydana çıkması' şartına bağlamıştır. Kanun maddesiyle getirilen bu şart gerçekleşmeden kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen kararın ve bu kararın kişi açısından oluşturduğu hukuki güvenlik alanının geçersiz kılınmasını doğuracak işlemler yapılması, bu kapsamda aynı fiil nedeniyle bu kez kamu davası açılması, kanun koyucunun iradesine açıkça aykırı olacaktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde hüküm altına alınan 'adil yargılanma hakkı' hukukun üstünlüğü ile adalete erişimi koruyan ve kişilerin ceza muhakemesinin ilk aşaması olan soruşturmanın başından itibaren açık ve adil bir şekilde yargılanmalarını teminat altına alan mutlak bir hak olup, kişilerin hukuk devleti kuralları içinde yargılanmasını öngörür. Adil yargılanma hakkı hukuk devleti ilkesinin bir gereği olup, bireyler için bir hak, devlet için ise bir görevdir. Adil yargılanma hakkının amacı, yargılamanın doğru, hakkaniyete uygun ve adil bir biçimde yerine getirilmesini sağlamaktır. Bu kapsamda bireyler, yargılamanın usul ve esas ilkelerine uygun şekilde başlatılıp, yürütülüp, sonuçlanmasını isteme hakkına sahiptir. Adil yargılama, ceza muhakemesi hukukunda, sanığa ve mağdura tanınan hakların tümü ve insan hakları ihlal edilmeden yapılan yargılama olarak tanımlanmakta olup, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin tamamında geçerli olan bir hak olarak karşımıza çıkmaktadır. Daha önce soruşturma veya kovuşturmaya tâbi tutulmuş olan bireyin, aynı fiilden dolayı tekrar soruşturmaya veya kovuşturmaya tâbi tutulması ve hatta buna tâbi tutulabileceği endişesi taşıması adil yargılanma hakkı ilkesine aykırılık oluşturmaktadır. Bu ilkenin temelinde insan onurunun korunması yatmaktadır. Kişinin daha önce soruşturma ve kovuşturmaya tâbi olduğu fiilden dolayı, önceden kanunla belirlenmiş istisnai şartlar gerçekleşmeden tekrar şüpheli veya sanık statüsüne sokulması, insan olmasından kaynaklanan varlığını yani onurunu zedeleyici niteliktedir. Öte yandan ceza muhakemesi yapılabilmesi için bir takım 'olmazsa olmaz' (sine qua non) şartlar bulunmaktadır. Bu bağlamda muhakeme yapılabilmesinin şartlarından birisi de 'Non bis in idem' olarak ifade edilen, aynı fiilden dolayı verilmiş bir hükmün veya açılmış bir davanın bulunmamasıdır. Kanunlarda açıkça yazılı olmadan da uygulanan bir hukuk normu olarak doktrinde de kabul olunan ve muhakeme hukukunun ana ilkelerinden olan 'Non bis in idem' ilkesi; 1412 sayılı CMUK'nun 253. maddesinin üçüncü fıkrasında; 'Aynı konuda, aynı sanık için evvelce verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava var ise davanın reddine karar verilir' şeklinde, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun 'Duruşmanın sona ermesi ve hüküm' başlıklı 223. maddesinin yedinci fıkrasında ise; 'Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir' şeklinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemelerden anlaşılacağı üzere, aynı fiil nedeniyle, aynı sanık hakkında önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa, sonradan açılmış olan davanın reddine karar verilecektir. 'Non bis in idem' ilkesine uluslararası sözleşmelerde de yer verilmiş olup, konu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 7 numaralı Ek Protokolünün 'Aynı suçtan iki kez yargılanmama ve cezalandırılmama hakkı' başlıklı 4. maddesinin ilk fıkrasında; 'Hiç kimse bir devletin ceza yargılaması usülune ve yasaya uygun olarak kesin bir hükümle mahkûm edildiği ya da beraat ettiği bir suçtan dolayı aynı devletin yargısal yetkisi altındaki yargılama usulleri çerçevesinde yeniden yargılanamaz veya mahkûm edilemez' şeklinde ifade edilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nda soruşturma aşamasına ilişkin 'Non bis in idem' ilkesini karşılayacak bir düzenlemeye yer verilmemiş iken, 5271 sayılı CMK'nun 172. maddesinin 2. fıkrasında 'Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra yeni delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamaz' denilmek suretiyle 'non bis in idem' ilkesinin ceza soruşturmasını da kapsaması sağlanmıştır. Görüldüğü gibi 'aynı fiil' ifadesine 5271 sayılı CMK'nun 172/2 ve 223/7. maddelerinde açıkça yer verilmiş, böylece ceza muhakemesinin temel ilkelerinden biri olan aynı fiilden dolayı iki kez yargılama olmaz (non bis in idem) ilkesinin gerek soruşturma aşamasında gerekse kovuşturma aşamasında geçerli olduğu hüküm altına alınmıştır. Bu ilkenin ihlal edilmesi, kişi bakımından kişisel özgürlüğün ihlali sonucunu doğurmakta, devlet bakımından ise hukuk devleti ilkesini zedelemektedir. Öte yandan 'non bis in idem' ilkesi adil yargılanma hakkının da doğal bir sonucudur. CMK'nun 172/2. maddesi ve madde gerekçesinden de anlaşıldığı üzere 'non bis in idem' ilkesi, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararları da kapsamaktadır. Bir başka ifade ile 'non bis in idem' ilkesinin etkisi bakımından soruşturma aşamasında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının kovuşturma evresi sonunda verilen hükümden, kanunda belirlenen şartlar gerçekleşmediği sürece kişiye sağladığı hukuki güvenlik alanı açısından farklı olmadığının kabulü gerekmektedir. Buna göre; soruşturma evresi sonucunda kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilip bu karar kesinleştikten sonra, Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda sınırları belirlenen fiil (kanunda yer alan ifadeye göre 'aynı fiil') hakkında 'yeni delil meydana çıkmadıkça' kamu davası açılamaz. Nitekim öğretide de; 'non bis in idem' ilkesine soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararı da kapsayan geniş bir anlam verilmektedir. (İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler 9. Bası, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2013, s. 953; Neslihan Göktürk, Fikri İçtima, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s. 270) Ortaya çıkan bu sonuç karşısında, Cumhuriyet savcısınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda açıklanan fiil hakkında, farklı bir hukuki nitelendirme yapılarak (yani aynı fiile ilişkin olarak) soruşturma yapılıp fail hakkında dava açılamaz. Örneğin kasten öldürme suçundan kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilen şüpheli hakkında 'yeni delil' meydana çıkmadıkça, bu kez aynı fiil taksirle öldürme suçu olarak nitelendirilmek suretiyle kamu davası açılamaz, zira fiil aynıdır. Gelinen bu aşamada kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın önleme etkisi üzerinde de durulması gerekmektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu, muhakemeyi soruşturma ve kovuşturma olmak üzere iki ana evreye ayırmıştır. Bir suç işlendiği şüphesini öğrenen Cumhuriyet savcısı, kamu davasını açmaya yer olup olmadığını tespit etmek üzere, maddi gerçeği araştırmak mecburiyetindedir. Soruşturma evresi sonunda Cumhuriyet savcısı, yaptığı araştırma faaliyetlerinin neticesinde bir sonuç çıkarmaktadır. Bu sonuç, kamu davası açılmasına gerek olduğu ya da olmadığı yönünde olacaktır. Soruşturma aşamasında, Cumhuriyet savcısı tarafından verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar, muhakeme faaliyeti sonunda, yargılama makamı tarafından verilmiş kararlar olmayıp, adli-idari nitelikte kararlardır. Ancak, bu kararlara itiraz yolunun açık olması nedeniyle itiraz üzerine kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, mahkeme denetiminden geçerek, yargı halini alır ve yargı otoritesi özelliğini gösterir. Gerek itiraz üzerine kesinleşen, gerekse itiraz edilmeksizin kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar bakımından, yeni delil ortaya çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı Cumhuriyet savcısı aynı işe tekrar el atamayacağından, kesin hükmün önleme etkisine benzer bir hal doğmaktadır. 1412 sayılı CMUK'da Cumhuriyet savcısının verdiği takipsizlik kararları, yargı otoritesi göstermeyen, idari bir karar niteliğinde düzenlendiğinden Cumhuriyet savcısı, bu kararını, kendiliğinden, Adalet Bakanı ve Adalet Müfettişinin talebi ya da ilgilinin isteği üzerine geri alıp soruşturma yapabilmekte ve kamu davası açabilmekteydi. Diğer bir ifadeyle Cumhuriyet savcısı, hiçbir şarta bağlı olmadan, takipsizlik kararından sonra, dava zamanaşımı süresi dolmadan kamu davası açabilmekteydi. Ancak bu düzenleme öğretide hukuk güvenliğine aykırı olduğu düşüncesiyle eleştirilmekte, takipsizlik kararından sonra yeni bir dava açılması için yeni delil şartı aranması gerektiği ileri sürülmekteydi. Öğretinin bu eleştirileri gözönüne alınarak düzenlenen ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nun 172/2. maddesiyle kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, yeni bir delil meydana çıkmadan Cumhuriyet savcısınca kendiliğinden kamu davası açılamayacağı hüküm altına alınmıştır. Diğer bir ifade ile kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra, meydana yeni bir delil çıkmadığı müddetçe aynı delil ve emarelere dayanarak yeni bir iddianame düzenlenemeyecektir. Kanun koyucu bu düzenleme ile kişilerin hukuk güvenliğini sağlamak istemiştir. CMK'nun 172/2. maddesinde yer alan 'yeni delil' kavramından ne anlaşılması gerektiğine gelince; kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan önce mevcut olan, ancak ele geçirilemeyen, dosyada bulunan ancak Cumhuriyet savcısı tarafından görülmeyen ve değerlendirilmeyen delil, yeni delildir. Yeni bir soruşturmanın başlatılabilmesi için, delilin yeni olmasının yanında, tek başına veya diğer delillerle birlikte bir suçun işlendiğini kuvvetle ispatlama gücüne sahip olması gerekir. Dava açmaya yetecek kadar güçlü elverişlilikte veya kovuşturmama kararının nedenini ortadan kaldırıcı ve ayrıca davanın da açılmasını sağlayacak kuvvette, suç şüphesini kuvvetlendirici nitelikte bulunması gerekir. Bu nitelikte yeni bir delil ortaya çıktığında, Cumhuriyet savcısı işe tekrar el atarak, iddianame düzenleyebilecek, kabulü halinde kamu davası açılmış olacaktır. Kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz edilmesi üzerine, itiraz reddedildiğinde bu karar kesinleşir. İtirazın reddi üzerine yeni delil olsa dahi, aynı fiilden dolayı Cumhuriyet savcısının kendiliğinden dava açması mümkün değildir. Önceden verilen dilekçe hakkında karar vermiş olan merciin, kamu davasının açılması hususunda karar vermesi gerekir. Diğer bir anlatımla Cumhuriyet savcısınca kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilip karar itiraz edilmeksizin kesinleştiğinde Cumhuriyet savcısının aynı işe tekrar el atması için, yeni bir delilin ortaya çıkması yeterli iken; kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz edilerek itiraz merciine başvurulduğunda; itiraz merciinin kararı ile kovuşturmaya yer olmadığı kararı kesinleşmişse, Cumhuriyet savcısının iddianame düzenlemesi için, (5271 sayılı CMK'nda yargılama makamının kararını Cumhuriyet savcısının kaldırması kabul edilmediğinden) yeni delilin yanında, önceden verilmiş itiraz dilekçesi hakkında karar veren merciin, kamu davasının açılması hususunda, yeniden bir karar vermesi gereklidir. Bu husus kanun koyucu tarafından ceza muhakemesi şartı olarak düzenlenmiştir. Kanun koyucu, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın dava zamanaşımı süresince bir tehdit oluşturmasını önlemek amacıyla, aynı kişi hakkında, aynı fiilden dolayı tekrar soruşturma başlatmak için yeni delil şartını getirerek, kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara 'kesin hüküm' niteliği vermemekle birlikte, kişiler açısından hukuki güvenli alan oluşturarak adeta 'kesin hükmün önleme etkisini yaratan bir hal' olarak düzenlemiştir. Bu suretle, insan haklarını ilgilendiren yönü nedeniyle şüpheliye önemli bir yargısal güvence getirilmiş, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, kesin hükmün önleyici etkisine benzer sonuçlar doğuran bir karar niteliğine sahip olmuştur. Böylece, kişilere getirilen kanuni teminatla, soruşturma aşamasına tekrar dönülebilir endişesi ortadan kalkmış bulunmaktadır. Nitekim Yargıtay uygulamaları da bu yönde istikrar kazanmıştır. Cumhuriyet savcısınca verilip denetimden geçmeden kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ile merciince itirazın reddedilmesi üzerine kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar arasında, önleme etkisi bakımından bir farklılık bulunmamaktadır. Zira CMK'nun 172/2. maddesinde 'kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildikten sonra' ifadesi kullanılmakta, yeni bir delil meydana çıkmadıkça, aynı fiilden dolayı kamu davası açılamayacağı ifade edilmektedir. Nitekim öğretide de; kovuşturmaya yer olmadığı kararının kesin hüküm teşkil etmediği, ancak yeni delil meydana çıkmadıkça aynı fiilden dolayı fail hakkında yeniden soruşturma işlemlerine başlanamayacağı ve kamu davası açılamayacağı, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itirazın merciince ret edilmesi durumunda ise Cumhuriyet savcısının fail hakkında aynı fiilden dolayı kamu davasını açabilmesinin yeni delilin meydana çıkmasının yanında önceden verilen dilekçe hakkında karar vermiş olan merciin bu hususta karar vermesine bağlı olduğu, bu hususun kanun koyucu tarafından ceza muhakemesi şartı olarak düzenlendiği vurgulanmıştır (Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2014, 2. Bası, s. 833-841; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 9. Bası, s. 538-543; Tülay Kitapçıoğlu, Ceza Muhakemesi Kanununda Soruşturmanın Sonuçlandırılması, Legal Yayıncılık, İstanbul 2014, 1. Bası, s. 151-156; Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin Saygılar Kırıt- Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erdem, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2013, 5. Bası, s. 592-596; Cumhur Şahin, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2012, 3. Bası, s. 126-128; Veli Özer Özbek–M.Nihat Kanbur–Koray Doğan–Pınar Bacaksız–İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012, 4. Bası, s. 506-512; Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi, Beta, İstanbul 2010, 18. Bası, s.1169-1180; Asiye Selcen Ataç, Türk Ceza Hukukunda Kesin Hükmün Önleme Etkisi, Doktora Tezi, İstanbul 2010, s.65-73) Diğer taraftan direnme hükümlerinin temyiz yargılama makamı olan Ceza Genel Kurulunun görevi, denetimini yaptığı hükümde hukuka aykırılık bulunup bulunmamasına göre direnme hükmünü bozmak veya onamaktır. Temyiz incelemesi sırasında Ceza Genel Kurulu, temyiz nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlığı çözecek nitelikte bir karar verecektir. Temyiz edilen hükümde hukuka aykırılık bulunmaması halinde hüküm onanacak, hukuka aykırılık bulunması halinde ise CMUK'nun 321. maddesine göre hüküm bozulacak ya da bozulan hüküm yerine aynı kanunun 322. maddesine göre Ceza Genel Kurulunca davanın esasına hükmedilecektir. Buna göre; Ceza Genel Kurulu temyiz dilekçesinde ileri sürülüp sürülmediğine bakılmaksızın gerek hükümdeki gerekse hükümden önce verilip de hükme tesir eden kararlardaki tüm kanuna aykırılıkları inceleyip, aykırılık tespit etmesi halinde de bozma kararı verme hak ve yetkisine sahiptir. Bu konuyla ilgili olarak getirilen sınırlamalar, 1412 sayılı CMUK’nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 326. maddesinin son fıkrasında yer alan, 'Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz' kuralı ile 05.03.1941 gün ve 50-7 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca, katılanın münhasıran kendi şahsi haklarına hasrettiği temyiz istemi üzerine, sanık lehine bozma yapılamamasıdır. Bu iki istisna dışında, Ceza Genel Kurulunca incelenen ve kanuna aykırılık taşıdığı belirlenen bir hükmün, temyiz edenin sıfatı nazara alınarak, sanık lehine veya aleyhine bozulmasına bir engel bulunmamaktadır. Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda 08.06.2009 gün ve 10904 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair kararda fiil; 'Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. (Hürriyet) ve ...Gazetecilik A.Ş. (Milliyet)’nin ihtiyacı olan gazete kâğıdı ve baskı malzemeleri ithalatı işlemlerinin, söz konusu işlemlere fiili olarak herhangi bir katkısı bulunmayan ve ...Ailesinin sahibi olduğu/kontrolünde olan Eurozone Trading Limited, ... Trading Company Limited ve Shawcliff Trading Limited ünvanlı şirketler üzerinden gerçekleştirilmesi suretiyle hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsasında işlem gören Hürriyet ve ...Gazetecilik aleyhine bahse konu şirketlere haksız olarak menfaat sağladıkları' şeklinde anlatılmak ve sanıkların bu fiillerinin 5237 sayılı TCK'nun 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunu oluşturmadığı belirtilmek suretiyle sanıklar hakkında kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği, yine Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca soruşturmaya konu edilen fiil aynı şekilde anlatıldıktan sonra aynı tarihte bu kez sanıkların fiillerinin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47. maddesinde düzenlenen örtülü kazanç aktarımı suçunu oluşturabileceği gerekçesiyle yetkisizlik kararı verilerek sanıklar hakkında soruşturma yapılmak üzere dosyanın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildiği, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen 08.06.2009 gün ve 10904 sayılı kovuşturmaya yer olmadığına dair karara suçtan zarar gören sıfatıyla Sermaye Piyasası Kurulunca itiraz edilmesi üzerine CMK’nun 173. maddesinin işlem tarihinde yürürlükte bulunan şekli uyarınca itirazı incelemekle görevli en yakın ağır ceza mahkemesi başkanınca itirazın reddine karar verildiği, böylece sanıkların aynı fiillerine ilişkin olarak hem itiraz edilmek suretiyle kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın, hem de yetkisizlik kararının bulunduğu, yetkisizlik kararıyla dosyanın gönderildiği İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca Sermaye Piyasası Kurulundan yeniden görüş istendiği, daha önce sanıkların eylemlerinin TCK'nun 155. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği yönünde iki kez görüş bildiren Sermaye Piyasası Kurulunca bu kez sanıkların eylemlerinin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği görüşüyle aynı kanunun 47/A-6 maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulduğu, bu suç duyurusu üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca sanıkların 2499 sayılı Kanununun 47/A-6 ve TCK'nun 43. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açıldığı anlaşılan somut olayda, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar ve yetkisizlik kararı ile yetkisizlik kararı sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede sanıklara atfedilen fiilin aynı olması, aynı fiilden dolayı sanıklar hakkında verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararın itiraz edilerek kesinleşmesi, yukarıda açıklandığı şekliyle verildiği fiil itibarıyla kişiler açısından hukuki güvenlik alanı oluşturan ve kesin hüküm benzeri sonuç doğuran kovuşturmaya yer olmadığına dair karardan sonra sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı yeniden soruşturma yapılabilmesinin 'yeni delilin meydana çıkmasına' ve CMK'nun 173/6. maddesinde ceza muhakemesi şartı olarak öngörülen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yönelik itiraz dilekçesi hakkında önceden karar veren merciin kararına bağlı olması ve kanun koyucu tarafından bunun ceza muhakemesi şartı olarak öngörülmesi karşısında; aynı fiile ilişkin olarak daha önceden verilip kesinleşen kovuşturmaya yer olmadığına dair karar bulunduğu halde Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca verilen yetkisizlik kararı üzerine, CMK'nun 172/2. maddesi anlamında 'yeni delil' meydana çıkıp çıkmadığı açıklığa kavuşturulmadan ve CMK'nun 173/6. maddesinde belirlenen ceza muhakemesi şartı gerçekleşmeden Sermaye Piyasası Kurulunca yapılan farklı hukuki nitelemeye dayanılarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca, sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı kamu davası açılması bir hukuk devletinde kanuna, adil yargılanma hakkına ve 'non bis in idem' ilkelerine aykırılık oluşturmaktadır. Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara vaki itiraz üzerine merciince, itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının CMK’nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek önceden verilen itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu hususta karar vermesi beklenip sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinden" sair yönleri incelenmeksizin oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Genel Kurul Üyeleri ..., ... ve ...; "Sanıklara isnad olunan fiil, halka açık anonim şirketlerden olan Hürriyet ve DDT (Milliyet) A.Ş.'ne, 1997 ilâ 2007 yıllarında, kağıt ve baskı malzemeleri ithalinde, gerekli olmadığı hâlde vergi cenneti olarak nitelendirilen ülkelerde kurulan ve sermayesinin büyük bölümü kendilerine ait şirketleri aracı kılmak suretiyle, adı geçen şirketler ve hissedarların zararına işlem yapmak suretiyle yaklaşık 36 milyon $ haksız kazanç elde etmektir. ...'nca, bu fiil nedeniyle Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na 5237 sayılı TCK'nun 155. ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 48. maddelerinden işlem yapılması gerektiği düşüncesiyle 27.04.2008 ve 21.10.2008 tarihlerinde suç duyurusunda bulunulmuştur. Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca; 29.05.2009 gün ve 19344-1435 sayılı yetkisizlik kararıyla, ihbar ve şikayete konu olan eylemin 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçunu oluşturduğu, bu suçun yargılamasının HSYK tarafından yetkilendirilen İstanbul (ihtisas) ilgili asliye ceza mahkemesinde yapılabileceği ve soruşturmasının da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılması gerektiği düşüncesiyle, evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 01.06.2009 gün ve 32972-8595 sayılı yetkisizlik kararı ile evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine de, 08.06.2009 gün ve 10904-1503 sayılı ikinci yetkisizlik kararıyla, aynı gerekçelerle evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiş ve iddia edilen eylemin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A. maddesine muhalefet suçunu oluşturduğunu belirterek güveni kötüye kullanma suçundan ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Ek kovuşturmama kararına katılan SPK Vekilince itiraz edilmiş, Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 26.06.2009 tarihli kararıyla itiraz reddedilmiştir. Daha sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ekonomik suçlar bürosu tarafından, SPK'dan(Kurumdan) izin de alınmak suretiyle, diğer bir ifadeyle Kurumun 07.10.2009 tarihinde yaptığı, sanıkların 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanun'un 47/A-6. maddesinden cezalandırılması istemini içeren başvuruda bulunması üzerine yürütülen soruşturma hitâmında ilgili ihtisas mahkemesine hitâben iddianame düzenlenmiştir. İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 31.12.2009 tarihinde, eksik soruşturma yapıldığı, delillerin fiil ve faillerle irtibatlandırılmadığı gerekçesiyle 5271 sayılı CMK'nın 170 ve 174. maddeleri uyarınca iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de; bu karar aleyhine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vâki itirazı üzerine, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü kararıyla iddianamenin iadesi kararının kaldırılması ve iddianamenin kabulü kararı üzerine iş bu dava açılmıştır. İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bu kez de, CMK'nın 172/2, 173/3-6 ve 223/8. maddelerine aykırı olarak iddianame düzenlendiği gerekçesiyle durma kararı verilmiş ise de; bu karar aleyhine de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vaki itirazı üzerine, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla ... durma kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Yapılan yargılama sonucunda İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 06.07.2011 gün ve 1043-826 sayılı kararıyla sanıkların atılı suçları işlediklerinin sabit olmaması gerekçesiyle beraetlerine karar verilmiştir. Katılan vekilinin temyizi üzerine; Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozulmuştur. İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı kararıyla önceki hükümde direnmiş, katılan vekilinin temyizi üzerine Yüksek Ceza Genel Kurulu'na gelmiştir. Yukarıda özetlendiği veçhile İlk Derece Mahkemesi ile Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık suçun sübutuna ilişkin ise de; Yargıtay Ceza Genel Kurulunda ön sorun olarak ele alınan; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma sonucunda 08.06.2009 tarihinde ikinci kez 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A. maddesine muhalefet suçundan yetkisizlik, ek olarak ta güveni kötüye kullanma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, katılan SPK vekilince yapılan itirazın merciince reddedilmesi karşısında, CMK'nın 172/2 ve 173/6. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında 'yeni delil'in meydana çıkıp çıkmadığı ve buna bağlı olarak usulüne uygun bir şekilde açılmış bir kamu davasının bulunup bulunmadığı hususunda çoğunlukla aramızda görüş ayrılığı bulunmaktadır. Sorunu üç ayrı başlık altında inceleyecek olursak; 1- Ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen 08.06.2009 günlü kararın niteliği : Öncelikle, suç tarihi itibariyle yürürlükte ve lehe olan kanun olması münasebetiyle suçun sübutu hâlinde sanıklara uygulanması gereken 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan suçlara bakmakla görevli özel yetkili İstanbul mahkemeleri, birer ihtisas mahkemesi olup, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yargı çevresi dışında bulunan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bu suçları soruşturma yetki ve görevi bulunmamaktadır. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan bir suç ihbar veya şikayeti Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettiğinde, buna ilişkin evrakın görevsizlik/yetkisizlik kararı ya da fezlekeye bağlı olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettirmesi gerekir. 29.05.2009 tarihinde yapılan işlem de budur. Ancak; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın verdiği karşı yetkisizlik kararıyla evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine, 08.06.2009 tarihinde verilen ikinci yetkisizlik kararının ekinde TCK'nın 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçu yönünden kovuşturmama kararı verilmiş olup, bu işlemlerin yapıldığı tarih itibariyle, Cumhuriyet başsavcılıkları arasında yetki uyuşmazlığının çözümüne ilişkin olarak CMK'nın 161/7. maddesindeki gibi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu karar; ikinci kez verilen madde itibariyle yetkisizlik (görevsizlik) kararını desteklemek amacıyla gerekçe oluşturma çabasının sonucu verilmiş olup, CMK'nın 172/1. maddesine de uygun değildir. Ek kovuşturmama kararında; yalnızca soruşturma konusu fiilin TCK'nın 155. maddesine girmediğinin tespiti yapılmış olup, 2499 sayılı SPK'nın 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A. maddesine muhalefet suçuna yönelik olarak 'kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması'na dair bir değerlendirme yoktur. Tam tersine 08.06.2009 günlü yetkisizlik kararı ve eki kovuşturmama kararında ... fiilin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamına girdiği ve bu suçta soruşturma yapma görevinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na ait olduğu belirtilmiştir. Daha sonra ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sanıklar hakkında aynı fiile yönelik olarak yaptığı soruşturma sonrasında 2499 sayılı SPK'nın 47/A maddesine muhalefetten dava açmıştır. 'Aynı konuda biri doğru, diğeri yanlış iki karar aynı zamanda verilmişse, yanlışı yok sayılmalıdır. Meselâ aynı eylem hakkında bir tavsiften kamu davası açılmış, diğer tavsiften açılmamışsa, hatalı olan ikincisini ortadan kaldırmak için vakit kaybedilmemelidir.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 206 – Kunter / Yenisey / Nuhoğlu) Nitekim, Yüksek Yargıtay CGK 19.04.1978 gün ve 78/1-129 sayılı içtihadıyla yukarıda alıntı yapılan görüş doğrultusunda karar vermiştir. Öte yandan 2499 sayılı SPK'nın 49/1. maddesi uyarınca, aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçundan soruşturma yapılabilmesi, Kurumun Cumhuriyet başsavcılığına başvuruda bulunmasına, diğer bir ifadeyle Kurum tarafından soruşturma izni verilmesine bağlıdır. Bu husus soruşturma şartıdır. Böyle bir başvuruda bulunulmadan önce verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar yok hükmündedir. Somut olayda, Kurumun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvuru tarihi, 07.10.2009 olup, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen ek kovuşturmama kararı ise 08.06.2009 tarihlidir. Ek kovuşturmama kararı, hem Kurumun başvurusundan önce ve hem de soruşturmaya yetkili olmayan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verildiği için yok hükmünde kabul edilmeli, aynı eylem dolayısıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ihtisas mahkemesine hitâben düzenlediği iddianame yeterli görülmelidir. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi de, 03.05.2006 günlü ve 433/10350 sayılı kararında, 4483 SK'nın 9. maddesine göre izin alınmadan verilen kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğuna hükmetmiştir. Esasen Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozmakla bu görüşü desteklediğini açıkça ortaya koymuştur. 2- Evreden (safhadan) dönülememesi ilkesi ve ceza yargılamasında verilebilecek kararlar : 'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi, Kovuşturma: iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,' ifade eder.(CMK'nın 2. maddesinin 1. bendinin e ve f bendi hükümleri) 'Evreler sadece zorunlu değildir. Fazla olarak birbirinden ayrılmaları da kesindir. Bu demektir ki kovuşturma evresine geçmiş bir işte artık soruşturma evresine dönülemez ... Keza kovuşturma evresinde verilen bir hüküm bozulduğunda, iş sadece kovuşturma evresine dönebilir. Bu da gösteriyor ki, soruşturma evresi kesin olarak aşılmıştır.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 637 – Kunter / Yenisey / Nuhoğlu) Konuyla ilgili olarak 10.06.1942 gün ve 26/16 sayılı İBK'nda da benzer düşüncelere yer verilmiştir. İzin veya karar alınmadan dava açılmışsa ya da eksik soruşturma söz konusuysa bu eksiklikler mahkemesince giderilip, sonucuna göre karar verilecektir. Ancak; kesinlikle soruşturma evresine dönülemeyecektir. Somut olayda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'ne hitaben düzenlenen iddianame, itiraz üzerine İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü, ... kararıyla kabul edilmiş olup, bu tarihten itibaren kovuşturma evresine geçilmiştir. Artık soruşturma evresine dönülmesi mümkün değildir. CMK'nın 223. maddesi uyarınca, ceza yargılaması sonucunda verilebilecek nihai kararlar; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, red ve düşme olup, durma kararları nihai kararlardan değildir. Ceza yargılamasında davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi mümkün olmadığı gibi, karara bu ad verilmeksizin böyle bir sonuç doğuracak biçimde bozma kararı da verilemez. 3- İtiraz üzerine verilen kararlar ve sonuçları : Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. (CMK m. 267). CMK'nın 223/8. maddesi hükmüne göre, durma kararları itirazı kâbil kararlardandır. Aynı Kanun'un 271/4. maddesine göre de, itiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Kesinleşen kovuşturmama kararı, kesin hüküm etkisini doğurmaz ise de; şüpheli için bir teminat oluşturur. Yeni delil elde edilmedikçe aynı fiilden dolayı dava açılamaz. (CMK m. 172/2). Hatta karar itiraz üzerine kesinleşmiş ise; yeniden dava açılması itiraz mercinin muvafakatına bağlıdır. (CMK m.173/6) Emredici olan bu hükümler her türlü tartışmadan varestedir. Ancak; somut olayımızda yukarıda açıklandığı üzere; -Dava konusu fiille ilgili olarak verilmiş bir kovuşturmama kararı bulunmadığı, 2499 sayılı SPK'nın 47/A-6 maddesi kapsamındaki soruşturmanın kesintisiz olarak devam ettiği, -Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vermiş olduğu ek kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğu, ortadan kaldırılmasına gerek bulunmadığı, -Kurumun başvurusu üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca düzenlenen iddianamenin usül ve yasaya uygun bulunduğu, açıktır. Kaldı ki, ön sorun olarak kabul edilen husus; yâni CMK'nın 172/2 ve 173/6. maddeleri hükümlerine aykırı bir şekilde dava açıldığı hususu, ilk derece mahkemesince durma kararına konu edilmiş ise de; itiraz üzerine İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla durma kararı kaldırılmıştır. Bu karar da kesindir. Yargıtay aşamasında bu husus tekrar inceleme konusu yapılamaz, diye düşünmekteyiz. Açıklanan nedenlerle; 2499 sayılı SPK'na aykırılık suçunun sabit olduğuna dair Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin bozma kararı sonrasında sanıkların beraetine dair İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin direnme hükmünün, sanıklar hakkında usulüne uygun olarak açılmış bir dava olmadığı için, bozulmasına ilişkin çoğunluk görüşüne katılmıyoruz." görüşüyle, Genel Kurul Üyesi A. Ömeroğlu; "Ceza yargılamasında 'davasız yargılama olmaz'. Türk Ceza Yargılama Sisteminde dava açma tekeli Cumhuriyet savcısına aittir. Benimsenen sisteme göre de, bir suç işlendiğine dair ihbar ya da şikayet üzerine ve ya re'sen bilgi sahibi olan Cumhuriyet savcısı ceza soruşturması başlatır. Başlatılan bu soruşturma, ya şüpheli hakkında bir suç isnadını içeren iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi, ya kamu davasının açılmasının ertelenmesi (5271 sayılı CMK'nın 176. m) ya da kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmesi ile sona erer. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı bir 'dava açmama' kararıdır. Başka bir tabirle 'soruşturmanın sona erdirilmesi' kararıdır. İdari–Hukuki niteliği itibariyle bu karar bir ceza muhakemesi işlemidir ve doğrudan fiilin aslı ile ilgili olup soruşturma safhasını bitirir. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı 5271 sayılı CMK'nın 172. maddesine göre; 1 - Kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi, 2 - Kovuşturma imkanının bulunmaması, Bu cümleden olarak, a-Yargılama şartının gerçekleşmemesi, b- Eylemin suç teşkil etmemesi, c- Şahsi cezasızlık sebeplerinin bulunması, d- Uzlaşma, e- Ön Ödeme nedeniyle verilebilir. Zikredilen sebeplere dayanmayan kovuşturmaya yer olmadığı kararı, CMK'nın 172. maddesi anlamında bir kovuşturmaya yer olmadığı kararı değildir. Kovuşturmaya yer olmadığı kararları CMK'nın 173/6. maddesindeki hal müstesna olmak üzere idari bir karardır ve her zaman geri alınabilir. CMK'nın 173/6. maddesi kapsamında mahkeme/hakim kararı ile onanarak kesinleşen kararlar ise yargısal nitelik taşır. Bu şekilde kesinleşen kararlardan sonra yeni bir delil elde edilip önceki kararı onayan mahkeme/hakimin muvafakatı alınmadan soruşturmaya devam edilemez. Ancak unutulmamalıdır ki bu hal, soruşturmaya son veren CMK'nın 172. maddesi kapsamında tahdidi olarak sayılan sebeplere istinaden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararları için geçerlidir. Amaç 'aynı fiilden bir kez yargılanılır' ilkesi gereğince şüpheliyi sürekli yargılama tehdidi altında tutmamaktır. Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi halinde nasıl hareket edileceği hakkında CMK'da bir düzenleme yoktur. Yargılama mercii, önüne gelen hukuki uyuşmazlığı çözmek zorunda olduğundan yargılama hukukunda istisnai ve sınırlayıcı hükümler dışında 'kanunilik' ilkesi uygulanmaz ve kıyas dahil her türlü yorum araçları kullanılarak sorun çözülür. Tarihi süreç itibariyle 'suçluyu cezalandırma', 'sanığı koruma' evrelerini geride bırakan ceza yargılamasının amacı 'maddi gerçeği açığa çıkarmak'tır. Bu nedenle sanığı koruma evresinden kaldığı anlaşılan 'sanık lehine yorum' diye bir yorum türü de yoktur. Bu itibarla mevcut sorun özellikle TCK'nın 44. ve CMK'nın 225 ve 226. maddeleri ile ilgili istikrar kazanmış uygulamalar ışığında çözülmelidir. Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi hukuken mümkün değildir. Ancak böyle bir durumda, fiilin aslıyla ilgili olarak yapılan ve sürdürülegelen işleme üstünlük tanınmalıdır. Zira işlem vazeden kurumun iradesinin bu yönde olduğu açıktır. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında; a- Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının 08.06.2009 tarih 2009/10904 sayılı ek Kovuşturmaya Yer Olmadığına dair kararının CMK 172/1. maddesi kapsamında soruşturmayı sona erdiren bir KYOK olmadığından, b- Zikredilen ve yoklukla malül ek Kovuşturmaya Yer Olmadığı Kararına rağmen soruşturmaya devam edilip sanık hakkında kamu davası açılarak soruşturma konusu fiilin aslı hiç bir aşamada takipsiz bırakılmadığından aynı kanunun 173/6. maddesinin somut olayda uygulama yeri bulunmadığından, c- Açılan kamu davası safahatında ve sonunda bir çok mercii ve nihayet Yargıtay Yüksek 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 tarih 12736-8459 sayılı ilamı ile denetimden geçirilen usuli eksiklik iddialarının gelinen aşama itibariyle dinlenme imkanı kalmadığından sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum." düşüncesiyle, Genel Kurul Başkanı ve onsekiz Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 28.10.2015 gün ve 325307 sayı ile; "...I.Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın İtiraz Kanun Yoluna Başvuru Yetkisinin Kapsamı ve Niteliği; A. Genel Olarak Mahkemelerin veya hakimlerin verdikleri kararların denetlenmesi adil yargılanma hakkının bir gereği ve muhakeme hukukunun temel bir ilkesidir. Bu denetimi sağlamak amacıyla farklı ülke mevzuatlarında farklı kurumlar ihdas edilmiş, ilk derece mahkemelerince verilen kararların veya kanun yolu muhakemesinde verilen kararların bir biçimde denetlenmesi sağlanmak istenmiştir. Bu denetim gerek ülkede uygulanan hukukun yeknesaklaşması, gerekse ceza muhakemesinin amacına uygun olarak her hangi bir insan hakları ihlaline yol açmaksızın, sanığın ve muhakemenin diğer süjelerinin haklarını koruyarak maddi ve hukuki gerçeğe uygun bir hüküm kurulması amaçlarına hizmet eder. (Vesile Sonay Evik, 'Ceza ve Ceza Yargılaması Hukuku Bağlamında Adil Yargılanma Hakkı', Karşılaştırmalı Güncel Ceza Hukuku Serisi 3, Adil Yargılanma Hakkı ve Ceza Hukuku, (Ed. Kayıhan İçel-Yener Ünver), Seçkin Yay., Ankara 2004, s. 307, Bahri Öztürk/Mustafa Ruhan Erdem, Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, 12. Baskı, Seçkin Yay., Ankara 2008, s. 65, Nurullah Kunter/Feridun Yenisey/Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 16. Bası, Beta Yay., İstanbul 2008, s. 26-27; Nur Centel/Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Baskı, Beta Yay., İstanbul 2010, s. 6.) CMUK’nun 322. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen başsavcılığın itirazı kanun yolu, Ceza Dairelerinin kararlarına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kararın kendisine verilmesinden itibaren 30 gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebileceği şeklinde kanuna eklenmiş, bu kanun yolu 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesinde Yargıtay Ceza Dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, re’sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde, sanık lehine başvurulması durumunda süre aranmaksızın Ceza Genel Kuruluna itiraz edebileceği şeklinde yer almıştır. B. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın İtiraz Kanun Yolunun Amacı ve Niteliği; 1. Kanun Yolunun Amacı Kanun yollarının ortak amacı mahkemelerce verilen kararların hukuka veya maddi gerçeğe uygunluğunun denetlenmesidir. Yargı makamlarınca verilen kararlarda bir yanlışlığın, hukuka aykırılığın bulunması her zaman mümkündür ve bu hukuka aykırılığın veya yanlışlığın ortadan kaldırılması kanun yolu olarak adlandırılan yeni bir yargılama ile mümkün olabilir (Öztekin Tosun, 'Kanunyollarının Ceza Muhakemesi Hukukundaki Yeri', MHAD, Y. 3, S. 4, 1969, s. 7; Kunter/ Yenisey/Nuhoğlu, s. 1370; Feridun Yenisey, 'Temyizin Genişletilmesi Sorunu', İÜHFM, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e Armağan, C. 52, S. 1-4, 1987, s. 118.). Ceza muhakemesi hukukunda yargılama makamlarının işlemlerinde ortaya çıkabilecek hataların ortadan kaldırılması, muhakeme faaliyetinin amacı ve kapsamı bağlamında değerlendirilmelidir. Maddi ve hukuki gerçeği muhakeme kurallarına uyarak ortaya çıkarmak zorunda olan bu süreçte, yapılan işlemlerin her zaman bu maddi ve hukuki gerçeğe uygun olması beklenemez. Ancak ideal olan ilk aşamadan itibaren doğru işlemin yapılması ise de muhakeme kanunları, hatalı kararlara karşı, onları düzeltmeye veya ortadan kaldırmaya yarayan yollar da öngörmüşlerdir. Başsavcılığın itirazı veya olağanüstü itiraz olarak adlandırılan kanun yolu da esas itibariyle bu amaca hizmet eder. YCGK'nun veya daireler arasında ortaya çıkan çelişkili kararların bir şekilde denetlenmesi gerekir. Bunun ise her zaman içtihadı birleştirme yoluyla yapılması, daha sonra değiştirilmesinin zorluğu bakımından sakıncalar doğuracaktır. Ayrıca Yargıtayın iş yoğunluğu nedeniyle verebileceği hatalı kararlar bu kanun yolu aracılığıyla denetlenebilecektir. Adaletin tesisi bakımından asıl olan sürat değil isabettir. Bu kanun yolunun gerekliliği konusunda karar verirken iki temel hareket noktası esas alınmalıdır. Bunlardan ilki kanun yoluna ihtiyaç olup olmadığı ikincisi ise kanun yolunun sistemin genel ilkelerine uygunluk taşıyıp taşımadığıdır. a. İhtiyaç Değerlendirmesi Yargı mercilerince verilen kararların denetlenmesi gerekliliği konusunda bir tartışma olmamakla birlikte bu denetimin ne ölçüde yapılması gerektiği ihtiyaç değerlendirmesinde belirleyici olacaktır. Denetimin bir noktada artık kesilmesi bir zorunluluktur. Zira aksi durumda hiç bitip tükenmeyen bir denetim muhakemesi ortaya çıkar ki bu yargı erkine duyulan güvenin ortadan kalkması sonucunu doğurur. Yargıtay Ceza Genel Kurulunca direnme üzerine verilen kararların hukuka aykırı olduğunun düşünülmesi durumunda Başsavcılığa, ek bir hükmün denetlenmesi imkânını sağlamak, bu noktada bir ihtiyaca cevap vermektedir. Zat ve mahiyetine göre, açık ve mutlak hukuka aykırılık hallerinde, ceza adaleti ilkelerine uygun olarak Başsavcılığın direnme üzerine verilen YCGK kararlarına CMK'nun 308. maddesindeki hak ve yetkisini kullanılması ceza adaletinin tesisi, yargı kararlarına karşı kamudaki adalet duygusunun yerleşmesi ve mutlak maddi hakikatin gerçekleşmesine fayda sağlayacağı her türlü izahtan varestedir. Esasen başsavcılığın itirazı kanun yolunun çok sıklıkla başvurulan bir yol olmaması Yargıtay bakımından önemli bir ek yük getirmemektedir. b. Sistemin Genel İlkelerine Uygunluk Değerlendirmesi Savcıya tanınan itiraz yetkisi bu kapsamda silahların eşitliğini ihlal eder nitelikte değildir. Kanun yolu muhakemesinin tali yeni bir dava olduğu düşünülürse ve savcının kamusal konumu ele alınırsa, burada tanınan yetki başsavcılığa tanınan ikinci bir tali dava açmak yetkisi olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla silahların eşitliğine aykırılık teşkil etmez. Silahların eşitliği ilkesini katı ve mutlak bir eşitlik olarak algılamak uygulanabilir değildir. Gerek hukukumuz bakımından gerek Avrupa hukuku bakımından mutlak eşitlikçi bir anlayış imkansız görünmektedir. Gerek soruşturma gerekse kovuşturma aşamasında savcılık makamına tanınan yetkiler düşünüldüğünde bu sonuç ortaya çıkmaktadır. Aksi durumda ceza muhakemesinin medeni muhakemeye veya Kıta Avrupası sisteminin Amerikan sistemine dönüşmeye başladığı sonucu ve sorunu ortaya çıkacaktır. Bilindiği gibi çelişmeli yargılama, yargılama sırasında sunulan delil, görüş ve mütalaalar hakkında mahkemenin kanaatini etkilemek amacıyla bilgi sahibi olabilmeyi ve bunlar hakkında yorum yapabilme hakkının taraflara tanınmasını ifade etmektedir (İnceoğlu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarında Adil Yargılanma Hakkı, s. 240). 2. Niteliği ve Konusu 5271 sayılı CMK'nun 'Olağanüstü Kanun Yolları' başlığını taşıyan 'Üçüncü Kısım'da (5271 sayılı CMK'nun 308. maddesinde) 'Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtiraz' yolu belirtilmektedir. Bu yol yüksek mahkemenin verdiği kararlara karşı bir hukuki hataya engel olmak için bir kez daha kararlarını gözden geçirmek için getirilmiş olup, hukuki hatayı asgariye indirmek için düzenlenmiş bulunmaktadır. Düzenlenen usule göre kararına itiraz edilen Daire, itirazı inceler ve 'yerinde görürse kararını düzeltir', görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir. Bu maddenin düzenleniş biçimi ve getirilmiş olan 'olağanüstü kanun yolu'nun varlık sebebi, hukuki hataya engel olmak amacıyla kararı veren yüksek mahkeme heyetinin bir kez daha kararını gözden geçirmesine imkan vermek içindir. Bir hukuki güvence olarak da gözden geçirmesine rağmen kararında ısrar edenin kararının Ceza Genel Kurulu’na gitmesini sağlamaktadır. Bu durumda açıkça düzenlenmemiş olsa da, işin mahiyeti gereği, Ceza Genel Kurulu’nun baktığı ve özellikle başkaca bir kanun yolu ile bir başka heyetin önüne gitmesi mümkün olmayan kararlarda, hukuki hata bulunması halinde bu yüksek kurulun gözden geçirmesi için itiraz usulü mümkün ve gerekli olup, bu usulün varlık sebebi nedeniyle düzenlenmiş maddenin ruhunda bulunmaktadır. Ayrıca yargısal hataya engel olmak için getirilmiş olan olağan ve olağanüstü kanun yollarının varlık gerekçesi karar veren heyetin kararını gözden geçirmesine imkan tanımak içindir. Ceza Genel Kurulu’nun ilk defa baktığı ve karar verdiği hususta, itiraz üzerine bir kez daha bakması, işin mahiyeti gereğidir ve açık bir kanuni düzenlemeyi gerektirmez. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilmiş itiraz yetkisi, hukuki tutarlılığın sağlanması yönündeki işlevin bir gereğidir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın İtirazında Yargılama Usulü; 1. Başsavcılığın İtirazına Konu Olan Hüküm Başsavcılığın itirazında aleyhine kanun yoluna başvurulan hüküm aslında Yargıtay Ceza Dairesinin kararıdır. Dairece verilen kararın Başsavcılığa ulaşmasından itibaren Başsavcılık bu kararı Ceza Genel Kuruluna itiraz yoluyla götürebilir. (Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun ile CMK’nun 308. Maddesine ek 3. fıkra daha eklenmiştir. 'Madde 79– 5271 sayılı Kanunun 308 inci maddesine aşağıdaki fıkralar eklenmiştir. (2) İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir. (3) Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Ceza Genel Kuruluna gönderir. (4) Ceza Genel Kurulu, hukuka kesin aykırılık halleri saklı kalmak üzere incelemesini itiraz nedenleriyle sınırlı bir şekilde yaparak karar verir.') Bu kararın onama ya da bozma niteliğinde olmasının bir önemi yoktur. Ancak öğretide bozma kararları aleyhine bu yola başvurulamayacağı ifade edilmektedir. Bu görüşün gerekçesi ise bozma durumunda bir hukuka aykırılık bulunsa bile bu konuda yerel mahkemenin yeniden değerlendirme imkânının bulunmasıdır. Kanunda olmayan böyle bir sınırlamanın dayanağı bulunmamaktadır. Gerek onama gerekse bozma kararları bakımından başsavcılığa itiraz yetkisi tanınmıştır. Yerel mahkemece kararın tekrar ele alınacak olması görülen hukuka aykırılığın daha sonraya tehir edilmesi için gerekçe olmamalıdır. Ayrıca bozma kararı verilmesi durumunda hükmün onanması ya da başka yönde bir karar verilmesi gerektiğinin düşünülmesi halinde itiraz yolunun kullanılması mümkündür. Başsavcılığın itirazına konu olan hüküm aslında yerel mahkemenin veya istinaf mahkemesinin hükmü değil Yargıtay Ceza dairesinin hükmüdür. Dolayısıyla verilecek karar da daire kararına ilişkindir. Doğrudan doğruya yerel mahkeme kararına ilişkin değildir. 2. YCGK'nun Direnme Sonucu Verdiği Karar ve Etkileri-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının İtiraz Yetkisi YCGK'nun yerel mahkemenin direnme üzerine verdiği karar daire kararına ilişkindir. Genel Kurul önce daire kararına ilişkin hükmünü daha sonra ise bu kararın yerel mahkeme hükmü üzerindeki etkisini ortaya koymalıdır. Yani daire kararının kaldırılması ve yerel mahkeme hükmünün onanması veya bozulması şeklinde sonuç ortaya konacaktır. Başsavcılığın itirazı aslında temyiz yargılamasının bir devamı niteliğinde olduğundan yapılacak inceleme hukuka uygunluk incelemesidir. Daire kararının hukuka uygun bulunması durumunda ise itirazın reddine karar verilmesi gerekmektedir. Verilen kararın etkileri bakımından ele alınması gereken konu Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının direnme üzerine verilen kararlar karşısındaki durumudur. Daha açık ifadeyle yerel mahkemenin direnme üzerine verilen kararlar karşısında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz imkanının bulunup bulunmadığıdır. Bilindiği gibi, Anayasa’nın 13. maddesine göre hak ve özgürlükler ancak yasa ile sınırlandırılabilir. Ayrıca Anayasada, 'mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkileri, işleyişi, yargılama usulleri kanunla düzenlenir' denilmek suretiyle ceza muhakemesi alanında da yasallık ilkesinin geçerli olduğu vurgulanmıştır (Ay m.142). Bir görüşe göre, ceza muhakemesinde soruşturma işlemlerinin büyük bölümü ve koruma tedbirlerinin tamamı kişinin belirli hak ve özgürlüğüne müdahaleyi gerektirir. Kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin muhakeme kurallarının mutlaka yasa ile düzenlenmesi gerekir. Kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin olmayan muhakeme kurallarında ise yasallık ilkesi geçerli değildir. Bu nedenle ceza muhakemesinde sınırlı bir yasallık ilkesinden söz edilir. Yasallık ilkesinin sınırlı olması, ceza muhakemesinde sınırlı bir kıyas yapılabilmesini ve temel hak ve özgürlüklere ilişkin olmayan konuların düzenleyici işlemlerle düzenlenebilmesi sonucunu doğurur. Diğer bir görüşe göre ise, ceza muhakemesi faaliyetleri yaptırım üretmeye elverişli olduğundan, ceza muhakemesini ilgilendiren tüm kurumların, şüpheli veya sanığın temel hakkına doğrudan doğruya müdahale teşkil etsin ya da etmesin yasayla düzenlenmesinde yarar vardır. Yani ceza muhakemesinde de sıkı bir yasallık ilkesi geçerlidir. Kıyas, yasa koyucu tarafından özel olarak düzenlenmemiş bir alandaki boşluğu doldurmak için, özel olarak düzenlemiş alanlardan en çok benzerlik gösteren hukuk kuralını, kural boşluğu bulunan alana uygulamak demektir. Fakat kıyas yoluyla yasa koyucunun bilerek bıraktığı bir boşluk doldurulamaz. Kıyasta, yasada yer almadığı tespit edilen bir husus, yasada yer alan bir husus veya kavrama benzetilerek ya da yasanın ruhundan hareketle yasa normuna dahil edilmektedir. Ceza muhakemesi hukukunda, yasallık ilkesi hak ve özgürlüklere ilişkin konularla sınırlı olduğundan yani muhakeme hukukunda sınırlı yasallık ilkesi hakim olduğundan kıyas da sınırlıdır. Yani kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin olmayan kurallar kıyas yolu ile genişletilebilirler. Fakat yasallık ilkesi gereğince hak ve özgürlüklere ilişkin alanlarda kıyasa başvurulmamalıdır. Sınırlayıcı hükümler (temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümler kıyas yolu ile genişletilmez.) Örneğin tutuklamanın koşulları yasada tek tek sayılmıştır. Bu koşullar kıyas yoluyla genişletilemez.(CMK m.100). Öte yandan temel ve açık bir hukuka aykırılık hallerinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına yasada açıkça gösterilmemiş olan bir itiraz olanağının sağlanması, temel hak ve özgürlüklere müdahale edilmesi bir yana ceza adaletinin sağlanması için zorunlu bir ihtiyaçtır. Teorik ve pratik olarak direnme ihtimalinin doğması şu koşullarla mümkündür. Ya dairenin onama ya da düzelterek onama kararı itiraz üzerine genel kurulca kaldırılmış ve yerel mahkeme hükmü bozulmuş olabilir. Ya da dairenin bozma kararı itiraz üzerine genel kurulca yerinde görülmüş ve itiraz reddedilmiş olabilir. İtiraz üzerine genel kurulca yapılan inceleme daire kararının incelenmesidir. Dolayısıyla bu aşamada dairenin incelemesi sürmektedir. Öğretide bu durumda direnme kararı verilemeyeceği CMUK'nun 326. maddesine dayanılarak ileri sürülmektedir. (Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, s. 758; Aynı yönde Ünver/Hakeri, s. 895) Oysa CMUK’nun 326. maddesinde düzenlenen uyma mecburiyeti sadece bozmadan sonra verilen direnme kararlarına karşı Ceza Genel Kurulu kararlarını kapsamaktadır. Nitekim hükümde de açıkça ısrar üzerine Ceza Genel Kurulu kararlarına uymanın mecbur olduğu ifade edilmektedir. CMK’da 307/3. maddesinde durum benzer biçimde '…direnme üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı direnilemez.' şeklinde ifade edilmiştir. Yargıtay uygulaması da aynı yöndedir. (İtiraz üzerine verilen kararlarla direnme arasında farklar şu şekilde ortaya konmuştur. 'Yerel mahkemelerin direnme kararları ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı arasında prosedür, dayanak ve hukuki yapı itibariyle farklar mevcuttur. Şöyle ki: 1- İtirazda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı görüşü ile Özel Daire arasında, direnmede ise yerel mahkeme ile Özel Daire kararları arasındaki uyuşmazlık vardır. 2- İtiraz üzerine Cumhuriyet Başsavcılığı görüşü red veya kabul edilirken, direnmede onama veya bozma kararı verilerek Özel Daire ile yerel mahkeme kararlarından birinin hukuka uygunluğu kabul edilmektedir. 3- İtirazda; itiraz nedenleri, direnmede yerel mahkeme kararındaki gerekçe ve kanıtlar hukuki değerlendirmenin esasını oluşturmaktadır. 4- Direnme kararı tarafların temyizi üzerine incelenmektedir. İtirazda ise, tarafların iradesi dışında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başvurusu üzerine Ceza Genel Kurulu'nca inceleme yapılmaktadır. 5- İtiraz ve temyiz sürelerinin farklılığı iki kurum arasındaki maddi ayrıcalığı göstermektedir. 6- İtirazda yerel mahkeme ilk kararı, direnmede ise bozma üzerine verilen ikinci karar incelenmektedir. 7- İtirazda, Ceza Genel Kurulu itiraz mercii olarak, direnmede ise açılan bir temyiz davası üzerine inceleme yapılmaktadır. Ayrıca direnme mahkemeler için bir haktır, istisnai bir yol değildir. CMUK'nun 303. maddesinde yer alan 'itiraz üzerine verilen kararlar kesindir' hükmünün, temyiz faslının 322. maddesinde yer alan Cumhuriyet Başsavcılığı itirazında uygulanma yeri yoktur. Direnme kararı üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararlarına, CMUK'nun 326/1. maddesi gereğince uyma mecburiyeti olduğu halde itiraz üzerine verilen kararlarda böyle bir mecburiyet konulmamıştır. Açıklanan nedenlerle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazı üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararına karşı yerel mahkemelerin direnme hakları bulunduğundan..' YCGK, E. 1989/1-357, K. 1989/420, T. 25.12.1989, Kazancı İçtihat Bilgi Bankası) Değinilmesi gereken bir diğer mesele ise halen yürürlükte bulunan CMUK hükümler bağlamında sebeple bağlı olmama bağlamında genel kurul tarafından verilen kararın, gerek dairenin onama veya bozmasından gerekse yerel mahkemenin ulaştığı hukuki sonuçlardan farklı olması durumudur. Özellikle bağlantılı davalar hakkında verilen kararlara karşı başvurulan temyiz incelemesi sırasında fiiller ya da faillerin bir bölümü hakkında verilen onama veya bozma kararlarına karşı yapılan direnme üzerinde genel kurulun farklı gerekçelerle hükmün farklı noktaları üzerinden verdiği kararların yerel mahkemenin daha sonra vereceği karara etkisidir. Her şeyden önce özellikle bağlantılı ceza davaları bakımından her bir davanın ayrı ayrı ele alınması gerektiği tespiti yapılmalıdır. Daha açık ifadeyle her bir davaya ilişkin dairenin ve genel kurulun kararı birbirinden bağımsız olarak değerlendirilmek durumundadır. Direnme üzerine verilen daire kararlarına karşı Başsavcılığın itiraz yetkisi bulunmalıdır. Yargıtay Başsavcılığı direnme üzerine verilen genel kurul kararına karşı, bağlantılı davaların bir kısmı bakımından itiraz etmek imkanına da sahiptir. Başsavcılığın itirazı kanun yolu Yargıtay Ceza Daireleri ve İcra İflas işleri ile ilgili dairesinin ceza hukukuna ilişkin hükümlerinin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının başvurusu ile Yargıtay Ceza Genel Kurulunca incelenmesini sağlar. Esasen temyiz kanun yolu ile birlikte ele alındığından temyiz incelemesi kapsamına tali bir hukuka aykırılık incelemesidir. Her ne kadar itiraz olarak adlandırılsa da olağan kanun yolu olan itirazla bir ilgisi yoktur ve itiraza ilişkin hükümlerin başsavcılığın itirazına uygulanması söz konusu olmamalıdır. Başsavcılığın itirazına konu olan kararlar henüz kesinleşmemiş kararlardır. Bu bağlamda Başsavcılığın itirazı kararın kesinleşmesine engel olur. Zira Başsavcılığın itirazı CMUK bakımından tüm başvurularda, CMK bakımından aleyhe başvurularda otuz günlük süre ile sınırlanmıştır. Dolayısıyla hükmün kesinleşmesi bu otuz günlük sürenin başvurusuz geçirilmesi, başvurulmayacağının açıklanması ya da başvuru durumunda ret kararının verilmesine bağlıdır. İtiraz yetkisi, direnmeden sonra verilen Ceza Genel Kurulu kararları bakımından geçerlidir. İtiraz üzerine verilen kararlar esasen daire kararına ilişkindir ve direnmeden sonra verilmiş de değildir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun ilk defa baktığı ve karar verdiği hususta, itiraz üzerine bir kez daha bakması işin mahiyeti gereğidir ve açık bir kanuni düzenlemeyi gerektirmez. Bu açıklamalar ışığında ilgili kanunlarda açıkça düzenlenmemiş olsa da, işin mahiyeti gereği, Ceza Genel Kurulu’nun baktığı ve özellikle başkaca bir kanun yolu ile bir başka heyetin önüne gitmesi mümkün olmayan kararlarda, hukuki hata bulunması halinde bu yüksek kurulun gözden geçirmesi için itiraz usulü mümkün ve gereklidir. II. YCGK'nun 23/06/2015 T., E. 2013/7-700, K. 2015/241 Sayılı Kararı'nın İncelenmesi; 1. Olay "Sanıklara isnad olunan fiil, halka açık anonim şirketlerden olan Hürriyet ve DDT (Milliyet) A.Ş.'ne, 1997 ilâ 2007 yıllarında, kağıt ve baskı malzemeleri ithalinde, gerekli olmadığı hâlde vergi cenneti olarak nitelendirilen ülkelerde kurulan ve sermayesinin büyük bölümü kendilerine ait şirketleri aracı kılmak suretiyle, adı geçen şirketler ve hissedarların zararına işlem yapmak suretiyle yaklaşık 36 milyon $ haksız kazanç elde etmektir. ...'nca, bu fiil nedeniyle Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na 5237 sayılı TCK'nun 155. ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 48. maddelerinden işlem yapılması gerektiği düşüncesiyle 27.04.2008 ve 21.10.2008 tarihlerinde suç duyurusunda bulunulmuştur. Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca; 29.05.2009 gün ve 19344-1435 sayılı yetkisizlik kararıyla, ihbar ve şikayete konu olan eylemin 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçunu oluşturduğu, bu suçun yargılamasının HSYK tarafından yetkilendirilen İstanbul (ihtisas) ilgili asliye ceza mahkemesinde yapılabileceği ve soruşturmasının da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılması gerektiği düşüncesiyle, evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 01.06.2009 gün ve 32972-8595 sayılı yetkisizlik kararı ile evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine de, 08.06.2009 gün ve 10904-1503 sayılı ikinci yetkisizlik kararıyla, aynı gerekçelerle evrakı İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na göndermiş ve iddia edilen eylemin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A maddesine muhalefet suçunu oluşturduğunu belirterek güveni kötüye kullanma suçundan ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Ek kovuşturmama kararına, katılan SPK vekilince itiraz edilmiş, Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 26.06.2009 tarihli kararıyla itiraz reddedilmiştir. Daha sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ekonomik suçlar bürosu tarafından, SPK'dan (kurumdan) izin de alınmak suretiyle, diğer bir ifadeyle kurumun 07.10.2009 tarihinde yaptığı, sanıkların 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delâletiyle aynı Kanunun 47/A-6. maddesinden cezalandırılması istemini içeren başvuruda bulunması üzerine yürütülen soruşturma hitâmında ilgili ihtisas mahkemesine hitâben iddianame düzenlenmiştir. İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 31.12.2009 tarihinde, eksik soruşturma yapıldığı, delillerin fiil ve faillerle irtibatlandırılmadığı gerekçesiyle 5271 sayılı CMK'nun 170 ve 174. maddeleri uyarınca iddianamenin iadesine karar verilmiş ise de; bu karar aleyhine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vâki itirazı üzerine, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü kararıyla iddianamenin iadesi kararının kaldırılması ve iddianamenin kabulü kararı üzerine iş bu dava açılmıştır. İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından bu kez de, CMK'nun 172/2, 173/3-6 ve 223/8. maddelerine aykırı olarak iddianame düzenlendiği gerekçesiyle durma kararı verilmiş ise de; bu karar aleyhine de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vaki itirazı üzerine, İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla durma kararının kaldırılmasına karar verilmiştir. Yapılan yargılama sonucunda İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 06.07.2011 gün ve 1043-826 sayılı kararıyla sanıkların atılı suçları işlediklerinin sabit olmaması gerekçesiyle beraatlerine karar verilmiştir. Katılan vekilinin temyizi üzerine; Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozulmuştur. İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı kararıyla önceki hükümde direnmiş, katılan vekilinin temyizi üzerine Yüksek Ceza Genel Kurulu'na gelmiştir. Yukarıda özetlendiği veçhile ilk derece mahkemesi ile Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi arasındaki uyuşmazlık suçun sübutuna ilişkin ise de; Yargıtay Ceza Genel Kurulunda ön sorun olarak ele alınan; Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca yürütülen soruşturma sonucunda 08.06.2009 tarihinde ikinci kez 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A maddesine muhalefet suçundan yetkisizlik, ek olarak ta güveni kötüye kullanma suçundan kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, katılan SPK vekilince yapılan itirazın merciince reddedilmesi karşısında, CMK'nun 172/2 ve 173/6. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında 'yeni delil'in meydana çıkıp çıkmadığı ve buna bağlı olarak usulüne uygun bir şekilde açılmış bir kamu davasının bulunup bulunmadığı hususundadır. 2. Uyuşmazlık konusuna ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesi A. Hükmün Konusu Ceza Yargılama Kanunu’nun 225. maddesinde; hükmün, iddianamede öğeleri (unsurları) açıklanan (gösterilen) suça ilişkin eylem(ler) (fiil) ve sanık (fail) hakkında verilebileceği öngörülmektedir. Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresinin sonunda suçun işlendiğine ilişkin (dair) yeterli kanıta (delile) ulaşıldığı kanısında ise, iddianame adı verilen belgeyi (suçlama belgesini) düzenler ve bunu davayı görecek/yargılamayı yapacak mahkemeye verir (CMK m. 170/2). Cumhuriyet savcısının hazırladığı iddianamenin (suçlama belgesinin), verildiği mahkemece kabulüyle kamu davası açılmış olur (CMK m. 175/1). Aynı zamanda iddianamenin kabulüyle kamu davası açılmış olduğu için, kovuşturma evresi de başlar (CMK m. 175/1). Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, iddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar/eylemlerin, kanıtlarla (mevcut delillerle) ilişkilendirilerek açıklanması gerektiği belirtilmiştir (m. 175/4). Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 225. maddesine göre ise, hükmün konusu, iddianamede öğeleri gösterilen suça ilişkin eylem(ler) (fiiller)dir. Hükmün konusunu, iddianamede sınırları belirtilerek dava konusu yapılan olay/eylem(ler) oluşturur. Bu madde ile ilgili hükümet tasarısı gerekçelerinde de belirtildiği gibi, kamu davasının konusu ile hükmün konusu maddi olay bakımından aynıdır. Mahkeme 'davasız yargılama olmaz' ilkesi uyarınca yargılamayı, iddianamede açıklanan eylem/olay ya da eylemler/olaylar konusunda yapabilir. Mahkeme, sanığın (failin), iddianamede ceza davasının konusu yapılmamış eylemlerini kapsayacak biçimde yargılama yapamaz. Yargıtay’ın yerleşik görüşüne göre de; hükmün konusu, iddianamede gösterilen eylem ve sanık olan kişiyle sınırlıdır. Mahkemeler, iddianamede gösterilen eylem ya da eylemlerle sınırlı olarak yargılama yapmak zorundadır. Bu nedenle Yargıtay’a göre, verilecek son karar (hüküm), kim hakkında ve hangi eylemden dolayı dava açılmışsa o konuyla sınırlı olacaktır. Dava açıldıktan sonra sanığın yeni suçlarının ortaya çıkması durumunda, Cumhuriyet savcısının yeni bir iddianame düzenlemesi gerekir. Davasız yargılama yapılamaması ilkesi mahkemenin açılmamış bir davaya bakmasını yasaklar. Cumhuriyet savcısı bir eylemden/olaydan dolayı ceza davası açmadıkça, mahkeme o eylemle/olayla/suçla ilgili olarak yargılama yapamaz. Bu ilke, öğretide, 'davacı ve davanın olmadığı yerde, yargıç da yoktur' biçiminde belirtilmektedir. Yine bu ilkeye göre, bir mahkeme, hangi sanık için ve hangi olay(lar)/eylem(ler) iddianamede açıklanmışsa, o sanık ve o eylem(ler)/olay(lar) için yargılama yapılabilir ve hüküm kurulabilir. Böylece, ceza davasının konusu ile hükmün konusu iddianamede açıklanan eylem(ler) ve kişi(ler)dir. Başka bir söyleyişle, ceza davasının/kamu davasının konusu ile hükmün maddi konusunun aynı şeyler olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, ceza davasının/kamu davasının 'hukuki konusu' ile hükmün 'hukuki konusu' aynı olmayabilir. Çünkü mahkeme eylem(leri) nitelendirmede özgürdür. Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 170. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde Cumhuriyet savcısının düzenleyeceği iddianamede şüphelinin kimliğinin gösterileceği belirtilmiştir. B. Eylem Kavramı İddianamede açıklanan eylem ya da eylemler hükmün/ceza davasının konusudur. Ceza davası konusu olarak eylem kavramını tanımlamak zordur. Ceza Muhakemesi Kanunu’nda, eylemden (fiilden) ne anlaşılması gerektiği konusunda açık bir düzenleme bulunmamaktadır. Ceza yargılaması hukukundaki eylem (fiil) kavramı ile ceza hukukundaki eylem (fiil) kavramı aynı değildir. Ceza hukukunda suç sayılan eylemin (fiilin) hukuki kavramlar kullanılarak tanımları yapılmıştır. Ceza yargılaması hukukunda 'eylem' (fiil) kavramı, tarihsel olarak failce yaşanmış ve dış dünyaya yansımış olaylardır. Ceza yargılamasının konusu ile ilgili olarak 'eylem' (fiil) deyince ne anlaşılması gerektiği konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır. Tüm görüşlerde ortak olan özellik, eylem (fiil) deyince anlaşılması gereken, daha doğrusu ceza yargılamasının konusu, iddianamede yer alan olay ya da olaylardır. CMK, ceza yargılaması konusunu (uyuşmazlık konusunu) belirlemede ölçütün iddianame olacağını açıkça göstermektedir. Yasaya göre 'Hüküm, ancak iddianamede (…) gösterilen (…) fiil hakkında verilir' (CMK m. 225/1). Görülüyor ki iddianamede belirtilen olay ya da olaylar ceza davasının konusunu oluşturmaktadır. Bu durumda, ceza yargılamasının/hükmün konusu, iddianamede gösterilen eylem(ler)in ne olduğu gözetilerek belirlenecektir. İddianamede gösterilen eylem (fiil) kavramını geniş anlamak gerekir. İddianamede, failce önceden yaşanan tarihsel olayın; bireyselleştirilerek hikaye/tasvir edilip açıklanan dışa yansımış maddi olayın bütününü, ceza yargılamasının/hükmün konusunu oluşturan eylem ya da eylemler olarak kabul etmek gerekir. Başka bir söyleyişle, iddianamede açıklanan maddi olayın bütünü içinde, ceza hukukuna aykırı düşen ve bu nedenle cezalandırılabilir nitelikte olan eylem(ler), davranış(lar) ceza yargılamasının/ hükmün konusu olacaklardır. Böylece, ceza yargılamasının/hükmün konusunu sınırlayan, iddianamede açıklanan dış dünyaya yansımış, maddi insan davranışlarından oluşan olayların bütünüdür. Yargılama makamı, bunların içinden cezai yaptırım konusu olanları açıklayıp yargılayacaktır. Daha doğrusu, mahkeme, Cumhuriyet savcısının düzenlediği iddianamede açıklanan tarihsel olay içinde kalan, tüm eylem(ler)i/davranış(lar)ı yargılamak zorundadır. İddianamede gösterilen olaylarla bağlantı içinde onun ayrılmaz parçası olan olaylar da, iddianamede gösterilmese de ceza yargılamasının konusunu oluşturur. İddianamede gösterilen olayla sonradan ortaya çıkan olay arasında 'bağlantı bulunup bulunmadığı ya da olayların bir bütünün parçası olup olmadığı yer, zaman, mağdur, nedensellik ilişkisi ve sosyal yönden iç içe geçmişlik gibi' ölçütler gözetilerek belirlenecektir. Hükmün/ceza davasının konusu, iddianamede açıklanan eylem ya da eylemlerdir. Cumhuriyet savcısının iddianame metnindeki, tarihi olay içinde yer alan tüm eylemler yargılamaya ve hükme konu olacaktır. Mahkemece, iddianamede, açıklanan eylemler nesnel (objektif) olarak değerlendirilerek, yargılamanın (uyuşmazlığın) konusu belirlenmelidir. Çünkü cezalandırılabilir nitelikte olan, iddianamedeki eylem(ler), davranış(lar) yargılamanın nesnel (objektif) öğesini oluşturur. Bu nedenle yargılamanın/hükmün konusu, Ceza Muhakemesi Kanunu’na göre, nesnel (objektif) niteliktedir. İddianameyi düzenleyen Cumhuriyet savcısının amacı ya da iradesi gibi öznel (sübjektif) ölçütler gözetilerek yargılamanın (uyuşmazlığın) konusu belirlenemez. Yargıtay’ın yerleşik görüşüne göre, bir olayın açıklanması sırasında başka bir olaydan söz edilmesi o olay hakkında dava açıldığını göstermemekte, dava açılacak olayın açıkça ve bağımsız biçimde gösterilmesi gerekmektedir. Cumhuriyet savcısının iddianamede eylem(ler)i/davranış(lar)ı nitelemesi, yani ceza hukuku karşısında bunlara koyduğu hukuksal tanı (teşhis), geçici nitelikte bir nitelemedir. Bu niteleme, daha doğrusu hukuksal tanı değişir. Çünkü mahkeme eylem(ler)i nitelemede özgürdür (CMK m. 225/2). Ceza yargılamasının konusu iddianamede açıklanan eylem ya da eylemlerdir. Hükmün maddi konusunu da yine iddianamede açıklanan eylem ya da eylemler oluşturur. Ancak, mahkeme, iddia ve savunmaya bağlı kalmaksızın iddianamede açıklanan eylem ya da eylemleri Cumhuriyet savcısının hukuki nitelendirmesinden ayrı bir hukuki nitelendirme sonucu hükmün hukuki konusunu belirleyebilir. Ceza yargılaması hukuku, 'eylem' kavramını bir 'tarihi (kronolojik) olay' olarak anlar. İddianame ve son soruşturmanın açılması kararında geçmişte yaşanan tarihi olay, eylem ya da eylemler açıklanır. Ancak, 'eylem' yalnızca iddianame ve son soruşturmanın açılması kararında anlatılanlar değildir. Yaşamın olağan akışına göre, failin tüm davranışları iddianamede anlatılan tarihi olay ile ortak ya da birlikte olay olarak algılanabiliyorsa, ceza yargılaması hukuku bunu yine eylem kavramı olarak anlamaktadır. Bu özelliğin her bir olay bakımından ayrı incelenmesi gerekmektedir. Burada gözetilmesi gereken ölçüt, eylemlerin arasında nesnel (objektif) bir bağlantı olmasıdır. Söz konusu olan eylemlerin, aynı zaman içerisinde yapılmış olması gerekli olmadığı gibi, yeterli de değildir. C. Ceza Yargılamasının Konusu Ceza yargılamasının konusu deyince, bir ceza davası açıldığı zaman, bu dava ile ilgili olarak mahkemeden ne istendiği, hangi kişi(ler) ya da olay(lar) yargılamaya konu olacak ve hükmün konusunu oluşturacak, bunlar akla gelmektedir. Bu nedenle, ceza yargılamasının konusu bir ceza uyuşmazlığıdır. Ceza yargılamasında, mahkeme, ancak bir ceza davası açıldığında, bu dava yoluyla önüne getirilmiş ceza uyuşmazlığı konusunda yargılama yaparak karar verebilir (CMK m. 225). Davasız yargılama yapılamaması başka bir söyleyişle 'davasız yargı olmaz' ilkesi, mahkemenin açılmamış bir davaya bakmasını yasaklamaktadır. Davasız yargılama yapılamaması ilkesinin iki öğesi (unsuru) bulunmaktadır. Bunlar kişi ve eylem öğeleridir. Ceza yargılamasında, Cumhuriyet savcısı suç işlediği şüphesi ile hangi kişi hakkında ceza davası açmış ise, o kişi hakkında yargılama yapılarak karar verilebilir. Şüpheli ya da sanık sıfatıyla dava açılmamış kişi hakkında yargılama yapılamaz ve karar verilemez. Davasız yargılama yapılamaz ilkesinin ikinci öğesi ise 'eylem' ile ilgilidir. Söz konusu ilke gereği, Cumhuriyet savcısının kamu davasını açmak için düzenlediği, suçlama belgesinde (iddianamede), açıklanan eylem ya da eylemler ile ilgili olaylar yargılamanın konusunu oluşturur ve bu maddi olaylar hakkında son karar (hüküm) verilebilir. Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen ceza davasında, iddianamede açıklanmayan eylem ya da eylemler, ceza yargılamasının konusu yapılamayacağı gibi, bu eylem ya da eylemler hakkında karar da verilemez. Ceza yargılamasının konusu bir ceza uyuşmazlığıdır. Ceza yargılamasının konusunu oluşturan ceza uyuşmazlığının konusu da kişi ve eylem olmak üzere iki öğeden oluşur. İddianamede açıklanan dış dünyaya yansımış maddi olayın bütünü içinde yer alan cezalandırılabilir eylem(ler), davranış(lar) ceza yargılamasının nesnel (objektif) ögesini oluşturmaktadır. Ceza yargılamasının konusunu oluşturan nesnel (maddi olay/eylem) ve öznel (şüpheli ya da sanık-kişi) öğesinin aynı kalması kuraldır. Bir ceza yargılamasının, bir kesin hüküm (yargı) ile sona ermesinin özelliklerinden biri de, kesin hükmün (yargının) otoritesinin korunması ve değerliliğidir. Bu da kesin hükmün (yargının) yerine getirilebilmesi ve göz önünde tutulabilmesi sonucu aynı suçtan dolayı aynı sanık aleyhine tekrar ceza davası açılamamasıdır (CMK m. 223/7). Bir kimse hakkında aynı eylemden (fiilden) dolayı açılmış bir dava varsa yeni bir dava açılamaz. Yine bir kimse hakkında bir eylemden dolayı yapılan yargılama sonunda verilmiş kesin hüküm (yargı) bulunuyorsa, aynı eylemden dolayı ikinci defa yargılama yapılamaz. Bir kimse hakkında aynı eylemden dolayı bir kez yargılama yapılabilir (Özbek, Veli Özer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Ankara 2006, s.88). Bu tekrar yargılamama ilkesi Latince 'ne (non) bis in idem' olarak adlandırılmaktadır. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223. maddesinin 7. fıkrası bunu 'Aynı fiil nedeniyle, aynı sanık için önceden verilmiş bir hüküm veya açılmış bir dava varsa davanın reddine karar verilir' diye ifade etmiştir. Ne bis in idem ilkesine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 7 numaralı ek protokolünde de yer verilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne Ek 7 numaralı protokolün 4. maddesinde, 'Hiç kimse, bir devletin yasaları veya ceza yargılaması uyarınca daha önce kesin olarak beraat ettiği (aklandığı) ya da hüküm giydiği (mahkum olduğu) aynı eylemden ötürü aynı devletin ceza mahkemeleri tarafından yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz' hükmü bulunmaktadır. Protokol ile aynı devlet içinde iki kez aynı eylemden dolayı ceza yargılaması yapılamayacağı öngörülmektedir. Ayrıca ek protokolde yargılamanın yenilenmesini gerektiren hallerde bu ilkenin davanın yeniden açılmasını engellemeyeceği de belirtilmiştir (m. 4/2). İki kez yargılanmama hakkı, bu ilke uyarınca ulusal düzeyde tanınmış bir haktır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 15. maddesine dayanılarak dahi bu kuraldan ayrılınamayacağını, yalnızca yeni ya da sonradan öğrenilen olaylar ve verilmiş karara etki edecek derecede önemli yargılama hukuku hataları ile yargılamanın yenilenebileceğini kabul etmiştir (m. 4). Tekrar yargılamama (ne bis in idem) ilkesi, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Sözleşme’nin 14/7. maddesinde, 'hiç kimse, bir ülkenin yasalarına ve ceza usulüne göre daha önce kesin olarak mahkum olmuş ya da beraat etmişse, aynı fiil için yeniden yargılanamaz ve cezalandırılamaz' şeklinde düzenlenmiştir. Ceza yargılaması konusunu oluşturan bir eylem/olay hakkında kesin hüküm verilmiş olması durumunda, aynı eylem/olay hakkında yeniden dava açılamaz ve yargılama yapılamaz. Bir ceza davası sonucunda iki şekilde kesin hükme (yargıya) varılabilir. Birincisi, hükme karşı yasa yoluna gidilemeyecekse, 'biçimsel kesinleşme yoluyla' kesin hükme ulaşılmış olur. İkincisi ise, hükümle maddi hukuka ilişkin hukuki sonuçlar, geleceğe yönelik olarak saptanmış ya da reddedilmişse, 'maddi kesinleşme yoluyla' kesin hükme varılmış olur. Örneğin ceza yargılamasında verilen durma kararları, bir uyuşmazlığın hukuki sonuçlarını geleceğe yönelik olarak çözümlemediği için kesin hüküm olarak değerlendirilemez. Maddi anlamda kesin hüküm için, biçimsel kesinleşme daima zorunludur. Ceza yargılaması konusu olan bir uyuşmazlık hakkında kesin hüküm (yargı) bulunduğunu kabul etmek için, 'eylemin aynı', 'kişinin (sanığın) aynı', 'konunun (davanın) aynı' olması gerekir. Yargıtayımız da kesin hükmün söz konusu olabilmesi için kişinin ve eylemin aynı olması gerektiğini kararlarında açıkça vurgulamıştır. Eylem, uyuşmazlık konusu olan olaydır. Eylemin aynı olması, insan davranışı olan olayın aynı olmasıdır. Eylemin hukuksal nitelendirilmesi değildir. Mahkeme, önüne getirilmiş eylemi her bakımdan incelemiş ve ona bir hukuksal tanı koymuştur. Bu demektir ki bütün öteki hukuki nitelendirmelere uymadığını kabul etmiştir. Eylemin aynılığı, iddianame ile bağlantılıdır. İddianamede sınırı çizilen eylem esas alınır. Eylemin nitelendirilmesi değişse de, iddianamede belirtilen olaylar ile bunların içinde olan suçun maddi unsuru, ikinci bir dava konusu yapılamaz. Bir eylemden ceza davası açılmış ise, aynı kişi ve eylem için bir ceza davası daha açılması kabul edilemez. Bu da yargılama birliği ilkesinin bir sonucudur. Uyuşmazlık bir mahkemenin önündedir. Bu mahkeme/yargıç yargılama organı adına yargılama yapmaktadır. Yargının değerlilik otoritesinin bir çeşidi olarak 'Ne bis in idem' diye ifade edilen bu kural yargılama hukukunun ana ilkelerindendir. Kanunlarda açıkça yazılı olmadan da yaşayan hukuk normu olarak uygulanan ve doktrinde de kabul olunan bu ilke 1973 yılında yasamıza girmiştir. 3. Somut olaya ilişkin itirazlarımız ve değerlendirmeler 1- Ek olarak kovuşturmaya yer olmadığına dair Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen 08.06.2009 günlü kararın niteliği: Öncelikle, suç tarihi itibariyle yürürlükte ve lehe olan kanun olması münasebetiyle suçun sübutu hâlinde sanıklara uygulanması gereken 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan suçlara bakmakla görevli özel yetkili İstanbul mahkemeleri, birer ihtisas mahkemesi olup, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yargı çevresi dışında bulunan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın bu suçları soruşturma yetki ve görevi bulunmamaktadır. 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndan kaynaklanan bir suç ihbar veya şikayeti Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettiğinde, buna ilişkin evrakın görevsizlik/yetkisizlik kararı ya da fezlekeye bağlı olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na intikal ettirmesi gerekir. 29.05.2009 tarihinde yapılan işlem de budur. Ancak; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın verdiği karşı yetkisizlik kararıyla evrakın tekrar Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesi üzerine, 08.06.2009 tarihinde verilen ikinci yetkisizlik kararının ekinde TCK'nun 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçu yönünden kovuşturmama kararı verilmiş olup, bu işlemlerin yapıldığı tarih itibariyle, Cumhuriyet Başsavcılıkları arasında yetki uyuşmazlığının çözümüne ilişkin olarak CMK'nun 161/7. maddesindeki gibi bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu karar; ikinci kez verilen madde itibariyle yetkisizlik (görevsizlik) kararını desteklemek amacıyla gerekçe oluşturma çabasının sonucu verilmiş olup, CMK'nun 172/1. maddesine de uygun değildir. Ek kovuşturmama kararında; yalnızca soruşturma konusu fiilin TCK'nun 155. maddesine girmediğinin tespiti yapılmış olup, 2499 sayılı SPK'nun 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/A maddesine muhalefet suçuna yönelik olarak 'kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi veya kovuşturma olanağının bulunmaması'na dair bir değerlendirme yoktur. Tam tersine 08.06.2009 günlü yetkisizlik kararı ve eki kovuşturmama kararında fiilin 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu kapsamına girdiği ve bu suçta soruşturma yapma görevinin İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na ait olduğu belirtilmiştir. Daha sonra ise, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı sanıklar hakkında aynı fiile yönelik olarak yaptığı soruşturma sonrasında 2499 sayılı SPK'nın 47/A maddesine muhalefetten dava açmıştır. 'Aynı konuda biri doğru, diğeri yanlış iki karar aynı zamanda verilmişse, yanlışı yok sayılmalıdır. Meselâ aynı eylem hakkında bir tavsiften kamu davası açılmış, diğer tavsiften açılmamışsa, hatalı olan ikincisini ortadan kaldırmak için vakit kaybedilmemelidir.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 206 – Kunter/Yenisey/Nuhoğlu) Nitekim, Yüksek Yargıtay CGK 19.04.1978 gün ve 78/1-129 sayılı içtihadıyla yukarıda alıntı yapılan görüş doğrultusunda karar vermiştir. Öte yandan 2499 sayılı SPK'nun 49/1. maddesi uyarınca, aynı Kanun'un 47/A-6. maddesine muhalefet suçundan soruşturma yapılabilmesi, kurumun Cumhuriyet Başsavcılığına başvuruda bulunmasına, diğer bir ifadeyle kurum tarafından soruşturma izni verilmesine bağlıdır. Bu husus soruşturma şartıdır. Böyle bir başvuruda bulunulmadan önce verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar yok hükmündedir. Somut olayda, kurumun İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na başvuru tarihi, 07.10.2009 olup, Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nca verilen ek kovuşturmama kararı ise 08.06.2009 tarihlidir. Ek kovuşturmama kararı, hem kurumun başvurusundan önce ve hem de soruşturmaya yetkili olmayan Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verildiği için yok hükmünde kabul edilmeli, aynı eylem dolayısıyla İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ihtisas mahkemesine hitâben düzenlediği iddianame yeterli görülmelidir. Nitekim Yargıtay 4. Ceza Dairesi de, 03.05.2006 günlü ve 433/10350 sayılı kararında, 4483 SK'nun 9. maddesine göre izin alınmadan verilen kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğuna hükmetmiştir. Esasen Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin 17.04.2012 gün ve 12736-8459 sayılı kararıyla suçun sübuta erdiği gerekçesiyle sanıkların mahkûmiyeti yerine beraatlerine karar verilmesi isabetsizliğinden oybirliğiyle bozmakla bu görüşü desteklediğini açıkça ortaya koymuştur. 2- Evreden (safhadan) dönülememesi ilkesi ve ceza yargılamasında verilebilecek kararlar : 'Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi, Kovuşturma: iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,' ifade eder.(CMK'nun 2. maddesinin 1. bendinin e ve f bendi hükümleri) 'Evreler sadece zorunlu değildir. Fazla olarak birbirinden ayrılmaları da kesindir. Bu demektir ki kovuşturma evresine geçmiş bir işte artık soruşturma evresine dönülemez ... Keza kovuşturma evresinde verilen bir hüküm bozulduğunda, iş sadece kovuşturma evresine dönebilir. Bu da gösteriyor ki, soruşturma evresi kesin olarak aşılmıştır.' (Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, sahife 637 – Kunter/Yenisey/Nuhoğlu) Konuyla ilgili olarak 10.06.1942 gün ve 26/16 sayılı İBK'nda da benzer düşüncelere yer verilmiştir. İzin veya karar alınmadan dava açılmışsa ya da eksik soruşturma söz konusuysa bu eksiklikler mahkemesince giderilip, sonucuna göre karar verilecektir. Ancak; kesinlikle soruşturma evresine dönülemeyecektir. Somut olayda, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul 15. Asliye Ceza Mahkemesi'ne hitaben düzenlenen iddianame, itiraz üzerine İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 05.01.2010 günlü, ... kararıyla kabul edilmiş olup, bu tarihten itibaren kovuşturma evresine geçilmiştir. Artık soruşturma evresine dönülmesi mümkün değildir. CMK'nun 223. maddesi uyarınca, ceza yargılaması sonucunda verilebilecek nihai kararlar; beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkûmiyet, red ve düşme olup, durma kararları nihai kararlardan değildir. Ceza yargılamasında davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi mümkün olmadığı gibi, karara bu ad verilmeksizin böyle bir sonuç doğuracak biçimde bozma kararı da verilemez. 3- İtiraz üzerine verilen kararlar ve sonuçları: Hâkim kararları ile kanunun gösterdiği hâllerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. (CMK m. 267). CMK'nun 223/8. maddesi hükmüne göre, durma kararları itirazı kâbil kararlardandır. Aynı Kanun'un 271/4. maddesine göre de, itiraz üzerine verilen kararlar kesindir. Kesinleşen kovuşturmama kararı, kesin hüküm etkisini doğurmaz ise de; şüpheli için bir teminat oluşturur. Yeni delil elde edilmedikçe aynı fiilden dolayı dava açılamaz. (CMK m. 172/2). Hatta karar itiraz üzerine kesinleşmiş ise; yeniden dava açılması itiraz mercinin muvafakatına bağlıdır. (CMK m.173/6) Emredici olan bu hükümler her türlü tartışmadan varestedir. Ancak; somut olayımızda yukarıda açıklandığı üzere; -Dava konusu fiille ilgili olarak verilmiş bir kovuşturmama kararı bulunmadığı, 2499 sayılı SPK'nun 47/A-6 maddesi kapsamındaki soruşturmanın kesintisiz olarak devam ettiği, -Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığı'nın vermiş olduğu ek kovuşturmama kararının hukuki değerden yoksun olduğu, ortadan kaldırılmasına gerek bulunmadığı, -Kurumun başvurusu üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca düzenlenen iddianamenin usül ve yasaya uygun bulunduğu açıktır. Kaldı ki, ön sorun olarak kabul edilen husus; yani CMK'nun 172/2 ve 173/6. maddeleri hükümlerine aykırı bir şekilde dava açıldığı hususu, ilk derece mahkemesince durma kararına konu edilmiş ise de; itiraz üzerine İstanbul 7. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 27.01.2010 günlü kararıyla durma kararı kaldırılmıştır. Bu karar da kesindir. Yargıtay aşamasında bu husus tekrar inceleme konusu yapılamaz. Ayrıca, ceza yargılamasında 'davasız yargılama olmaz'. Türk Ceza Yargılama Sisteminde dava açma tekeli Cumhuriyet savcısına aittir. Benimsenen sisteme göre de, bir suç işlendiğine dair ihbar ya da şikayet üzerine ve ya re'sen bilgi sahibi olan Cumhuriyet savcısı ceza soruşturması başlatır. Başlatılan bu soruşturma, ya şüpheli hakkında bir suç isnadını içeren iddianamenin mahkeme tarafından kabul edilmesi, ya kamu davasının açılmasının ertelenmesi (5271 sayılı CMK'nun 176. m) ya da kovuşturmaya yer olmadığına kararı verilmesi ile sona erer. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı bir 'dava açmama' kararıdır. Başka bir tabirle 'soruşturmanın sona erdirilmesi' kararıdır. İdari–Hukuki niteliği itibariyle bu karar bir ceza muhakemesi işlemidir ve doğrudan fiilin aslı ile ilgili olup soruşturma safhasını bitirir. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı 5271 sayılı CMK'nun 172. maddesine göre; 1 - Kamu davası açılması için yeterli şüphe oluşturacak delil elde edilememesi, 2 - Kovuşturma imkanının bulunmaması, Bu cümleden olarak, a-Yargılama şartının gerçekleşmemesi, b- Eylemin suç teşkil etmemesi, c- Şahsi cezasızlık sebeplerinin bulunması, d- Uzlaşma, e- Ön ödeme nedeniyle verilebilir. Zikredilen sebeplere dayanmayan kovuşturmaya yer olmadığı kararı, CMK'nun 172. maddesi anlamında bir kovuşturmaya yer olmadığı kararı değildir. Kovuşturmaya yer olmadığı kararları CMK'nun 173/6. maddesindeki hal müstesna olmak üzere idari bir karardır ve her zaman geri alınabilir. CMK'nun 173/6. maddesi kapsamında mahkeme/hakim kararı ile onanarak kesinleşen kararlar ise yargısal nitelik taşır. Bu şekilde kesinleşen kararlardan sonra yeni bir delil elde edilip önceki kararı onayan mahkeme/hakimin muvafakatı alınmadan soruşturmaya devam edilemez. Ancak unutulmamalıdır ki bu hal, soruşturmaya son veren CMK'nun 172. maddesi kapsamında tahdidi olarak sayılan sebeplere istinaden verilen kovuşturmaya yer olmadığı kararları için geçerlidir. Amaç 'aynı fiilden bir kez yargılanılır' ilkesi gereğince şüpheliyi sürekli yargılama tehdidi altında tutmamaktır. Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi halinde nasıl hareket edileceği hakkında CMK'da bir düzenleme yoktur. Yargılama mercii, önüne gelen hukuki uyuşmazlığı çözmek zorunda olduğundan yargılama hukukunda istisnai ve sınırlayıcı hükümler dışında 'kanunilik' ilkesi uygulanmaz ve kıyas dahil her türlü yorum araçları kullanılarak sorun çözülür. Tarihi süreç itibariyle 'suçluyu cezalandırma', 'sanığı koruma' evrelerini geride bırakan ceza yargılamasının amacı 'maddi gerçeği açığa çıkarmak'tır. Bu nedenle sanığı koruma evresinden kaldığı anlaşılan 'sanık lehine yorum' diye bir yorum türü de yoktur. Bu itibarla mevcut sorun özellikle TCK'nun 44. ve CMK'nun 225 ve 226. maddeleri ile ilgili istikrar kazanmış uygulamalar ışığında çözülmelidir. Soruşturma konusu fiilin vasfen ikiye bölünerek bir vasfından kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi diğer vasfından ise iddianame düzenlenmesi hukuken mümkün değildir. Ancak böyle bir durumda, fiilin aslıyla ilgili olarak yapılan ve sürdürülegelen işleme üstünlük tanınmalıdır. Zira işlem vazeden kurumun iradesinin bu yönde olduğu açıktır. Bu açıklamalar ışığında Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığının 08.06.2009 tarih 2009/10904 sayılı ek kovuşturmaya yer olmadığına dair kararının CMK'nun 172/1. maddesi kapsamında soruşturmayı sona erdiren bir KYOK olmadığından ve zikredilen ve yoklukla malül ek kovuşturmaya yer olmadığı kararına rağmen soruşturmaya devam edilip sanık hakkında kamu davası açılarak soruşturma konusu fiilin aslı hiç bir aşamada takipsiz bırakılmadığından, aynı Kanunun 173/6. maddesinin somut olayda uygulama yeri bulunmamaktadır. Açıklanan nedenlerle; İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca 23.12.2009 gün ve 23414-16386 sayı ile; sanıklar hakkında 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-5 maddesi ile 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 43/1 ve 53. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları için açılan iddianamenin usul ve yasaya uygun olduğu, 5271 sayılı CMK’nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta aykırılık oluşturmadığı, usulüne uygun bir kamu davası olduğu" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna müracaat ederek, Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.06.2015 gün ve 700-241 sayılı bozma kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme direnme hükmünün; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkûmiyetleri yerine beraatlerine hükmolunması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı üzerine, dosyayı değerlendiren Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 19.01.2016 gün ve 911-1 sayı ile; "Sanıkların Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık suçundan beraatlerine karar verilen somut olayda Yargıtay Ceza Genel Kurulu çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suçun sübutuna ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle; A- Yerel mahkeme direnme hükmü üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunup bulunmadığı, B- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunduğunun kabulü halinde; 1- Üsküdar Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda aynı fiile ilişkin olarak 08.06.2009 tarihinde Sermaye Piyasası Kanununa aykırılık suçundan yetkisizlik, güveni kötüye kullanma suçundan ise ek kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi, kovuşturmaya yer olmadığına dair karara karşı suçtan zarar gören ... vekilince yapılan itirazın, merciince reddedilmesi karşısında, CMK’nun 172/2 ve 173/6. maddeleri uyarınca sanıklar hakkında usulüne uygun açılmış kamu davasının bulunup bulunmadığı, 2- Sanıklar hakkında usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunduğunun kabulü halinde; a) Bozmadan sonra yapılan yargılamada, direnme hükmü kurulurken hazır bulunan sanık ...’a son sözünün sorulmamasının 5271 sayılı CMK'nun 216/3. maddesine aykırılık oluşturup oluşturmadığı, b) Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanunun 110/1-b maddesinde yer alan 'gibi' ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 14.11.2013 tarih ve 24-133 sayılı kararıyla iptal edilmesinin sanıkların hukuki durumunu etkileyip etkilemeyeceği, Buna bağlı olarak somut olayda; c-1) Sanıklar tarafından gerçekleştirilen ticari işlemlerde 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel' uygulamasının bulunup bulunmadığı hususunun araştırılmasının gerekip gerekmediği, c-2) Soruşturma aşamasında beyanları alınan Şener Mustaoğlu ve Sırrı Topçu ile vergi incelemesi sırasında vergi denetmeni tarafından dinlenen Eylem Gül ile Petrol Ofisi A.Ş.’nin denetimi sırasında SPK uzmanınca dinlenen Tanıl Durkaya’nın yargılama aşamasında tanık olarak beyanlarının alınmasında zorunluluk bulunup bulunmadığı, c-3) Kağıt ithalatına aracılık eden off-shore şirketlerin ithalat işlemlerine katkısının bulunup bulunmadığının belirlenmesi bakımından bilirkişi incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği, Hususlarının değerlendirilmesi gerekmektedir. 1) Yerel mahkeme direnme hükmü üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunup bulunmadığının değerlendirilmesinde: 1412 sayılı CMUK ile 5271 sayılı CMK’ndaki düzenlemeler karşılaştırıldığında; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kurumu, 1412 sayılı CMUK'nda temyize ilişkin hükümler içerisinde düzenlenmişken, 5271 sayılı CMK'nda olağanüstü kanun yolları kısmında yer almıştır. 1412 sayılı CMUK’nun 322/4. maddesi; 'Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başmüddeiumumisi, ilamın kendisine verildiği tarihten otuz gün içinde Ceza Umumi Heyetine itiraz edebilir' biçiminde iken, 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi; 'Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz' şeklinde düzenlenmiştir. Görüldüğü üzere, 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesinde yer alan 'lehe itirazda süre aranmayacağına' ilişkin cümle dışında madde metinleri benzerlik arz etmektedir. 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 99. maddesiyle, 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesine; '(2) İtiraz üzerine dosya, kararına itiraz edilen daireye gönderilir. (3) Daire, mümkün olan en kısa sürede itirazı inceler ve yerinde görürse kararını düzeltir; görmezse dosyayı Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderir' şeklindeki (2) ve (3) numaralı fıkralar eklenmek suretiyle madde son şeklini almıştır. Temyiz incelemesi sonucu Yargıtay ilgili Ceza Dairesince hükmün onanması ile olağan kanun yolları sona ermektedir. Bu aşamadan sonra ancak 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca olağanüstü yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı gündeme gelebilecektir. 5271 sayılı CMK’nun olağanüstü yasa yolları bölümünde yer alıp 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazının, Özel Ceza Daire kararlarındaki hukuka aykırılıkların, Ceza Genel Kurulu tarafından giderilmesini isteme ve bu yolla içtihat birliğini sağlama işlevinin yanı sıra kamuoyunun tatminini amaçlayan diğer bir yönü de bulunmaktadır. 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna, Yargıtay Ceza Dairelerinden biri tarafından temyiz veya kanun yararına bozma incelemesi sonucu verilen kararlar konu olabilecektir. Ayrıca 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 366/5. maddesindeki 'Yargıtay İcra ve İflas Dairesinin ceza hükümlerine mütaallik kararları aleyhine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz olunabilir. Bu itiraz, Ceza Genel Kurulunda İcra ve İflas Dairesinin de iştiraki ile tetkik olunur' biçimindeki düzenleme ile, cezai nitelikte olmak üzere icra ve iflas işleri ile görevli Yargıtay Hukuk Dairesi kararlarına karşı da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi kabul edilmiştir. 1412 sayılı CMUK'nun temyize ilişkin hükümleri arasında yer alan karar düzeltme yoluna 5271 sayılı CMK'nda yer verilmemiş ancak 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanunun 29. maddesiyle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesinin birinci fıkrasına eklenen 'Yargıtay ceza daireleri ile Ceza Genel Kurulu kararlarındaki yazıma ilişkin maddi hataların düzeltilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, ilgili ceza dairesi veya Ceza Genel Kuruluna başvurabilir' cümlesiyle sadece yazıma ilişkin maddi hataların düzeltilmesi ile sınırlı olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına ilgili Ceza Dairesi veya Ceza Genel Kuruluna başvuru yetkisi tanınmıştır. Öte yandan, 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan uyuşmazlıkla ilgili 326/3. maddesinde; 'Yargıtaydan verilen bozma kararına mahkemelerin ısrar hakkı vardır. Israr üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymak mecburidir.' hükmü yer almakta olup, bozma kararı üzerine yerel mahkemece verilen direnme kararının incelenmesi sonucu Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uyma zorunluluğu bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 142. maddesinde, 'Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.' hükmü yer almakta olup kanun yollarına başvurabilmek için bu yolun kanunla düzenlenmiş olması gerekmektedir. Gerek yerel mahkemelerce verilen direnme kararları üzerine gerekse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Ceza Dairelerinden birinin kararına karşı itirazı nedeniyle Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme ise bulunmamaktadır. 5271 sayılı CMK'nun 308/1. maddesinde; 'Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı' denilmek suretiyle, itiraz kanun yoluna başvuru yetkisinin sadece ceza dairelerinin kararları ile sınırlanması, öte yandan 5560 sayılı Kanunun 29. maddesiyle 5320 sayılı Kanunun 8. maddesinin birinci fıkrasına eklenen hükümde ise açıkça; 'Yargıtay ceza daireleri ile Ceza Genel Kurulu kararlarındaki' denilerek hem Yargıtay Ceza Dairelerinin hem de Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı karar düzeltme yoluna başvurulabileceğinin belirtilmesi göz önüne alındığında, kanun koyucunun Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı da olağanüstü itiraz kanun yoluna gidilmesini istemesi halinde karar düzeltme yolunda olduğu gibi bu hususu açıkça madde metninde belirteceği ancak Ceza Genel Kurulunun kararlarına karşı olağanüstü itiraz kanun yolunu kabul etmediği için bu konuda bir düzenleme yapmadığının kabulü gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kurumunun, olağanüstü bir kanun yolu olması ve istisnai niteliği nedeniyle, maddenin kapsamının kıyas yoluyla genişletilmesi de mümkün değildir. Nitekim öğretide de; 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin, sadece Yargıtay Ceza Dairelerinin kararlarına karşı gidilebilen bir kanun yolu olduğu vurgulanmıştır. (Ali Rıza Çınar, Ceza Yargılamasında Olağanüstü Yasayolu Olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İtirazı, Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer’e Armağan, Ankara 2008, cilt I, s. 629-663; Öztekin Tosun, Ceza Adaleti Reformunun İlkeleri Sempozyumu II, Kanun Yolları, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul 1973, s. 133-139; M. Naci Ünver, Ceza Yargılamasında Yasa Yolları, Ankara 1992, s. 141; Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 3. Bası, s. 959-963; Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul 2015, 12. Bası, s. 830-834; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 9. Bası, s. 877-882; Veli Özer Özbek–M.Nihat Kanbur–Koray Doğan–Pınar Bacaksız–İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2015, 7. Bası, s. 879-881; Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin F. Saygılar Kırıt- Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erden, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 8. Bası, s. 742-745; Nurullah Kunter-Feridun Yenisey-Ayşe Nuhoğlu, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi, Beta Yayınları, İstanbul 2008, 16. Bası, s.1513-1516) Bu bilgiler ışığında önsorun değerlendirildiğinde; Gerek yerel mahkemelerce verilen direnme kararlarının temyizi, gerekse Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Yargıtay Ceza Dairelerinden birinin kararına yönelik itirazı üzerine Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi olduğuna ilişkin kanuni bir düzenleme bulunmaması nedeniyle, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı direnme hükmünün temyiz incelemesi sonucunda Ceza Genel Kurulunca verilen 23.06.2015 gün ve 700-241 sayılı karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının CMK'nun 308. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna başvurma yetkisinin bulunmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla; Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararına karşı 5271 sayılı CMK’nun 308. maddesi uyarınca itiraz kanun yoluna başvurulamayacağından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının esası incelenmeksizin saptanan ön sorun nedeniyle reddine" oyçokluğuyla karar verilmiş, Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Başkanvekili ve sekiz Genel Kurul Üyesi; "yerel mahkeme direnme hükmü üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulunca verilen karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 23.06.2015 gün ve 700-241 sayılı bozma kararı ile bu karara Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisinin bulunmadığına ilişkin 19.01.2016 gün ve 911-1 sayılı kararı sonrasında, dosyayı yeni esasına kaydeden yerel mahkemece 15.11.2016 gün ve 349-503 sayı ile; "...Sanıklar hakkında Sermaye Piyasası Kanununa muhalefet suçundan cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açılmış ise de, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararı doğrultusunda; Sanıklar hakkındaki aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara yapılan itiraz üzerine, itiraz merci olan İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi) tarafından 26.06.2009 tarih 2009/602 müteferrik sayılı karar ile itirazın reddine karar verilmesinden sonra, Cumhuriyet savcısı tarafından CMK'nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlenmesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmaması nedeniyle ve kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden, CMK 223/8 maddesi gereğince muhakemenin durmasına, Dosyanın, İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesi (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi)'ne gönderilerek, CMK'nun 173/6. maddesi gereğince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 'Yeni Delil Varlığı' nedeniyle iddianame tanzimine izin verilip verilmeyeceği hususunda karar verilmesi, buna göre usulüne uygun şekilde izin alınarak iddianame düzenlenmesinden sonra dosyanın mahkememize gönderilmesinin istenilmesine,' karar verilmiş, Dosyanın gönderildiği İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza) Mahkemesince 03.01.2017 gün ve 2016/1445 değişik iş sayı ile; "Mahkememizin (Kapatılan 1. Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesinin 2009/602 değişik iş) dosyasında kovuşturmaya yer olmadığına dair karara itiraz üzerine ret kararı verilmiş ise de, yeni delil varlığı nedeni ile sanıklar hakkında yeniden iddianame tanzimine izin verilmesine..." karar verilmiş, Bu kararın kesinleşmesi üzerine, yargılamaya devam eden yerel mahkemece 04.04.2017 gün ve 46-165 sayı ile; "...Yargıtay 7. Ceza Dairesi 2499 sayılı Yasanın 15/son fıkrasındaki düzenlemede yer alan '...Emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak...' şeklindeki düzenlemede farklı fiyat, ücret ve bedel ibarelerinin örnekleme amacıyla verildiğini, bunun dışındaki işlemlerin de yasa düzenlemesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini, dosyamızdaki somut olayda da bariz şekilde farklı fiyat ücret ve bedel gibi işlemlerin aranmasına gerek olmadığı, yurt dışında kurulu off shore şirketlerin ...Grubunun kontrolü altında olan şirketler olmasa, hiç bir şekilde ithalat sürecine dahil edilmeyeceklerini, buna göre yapılan işlemlerin üstü örtülü (Muvazaalı) işlemler olduğu, suçun oluşmuş olduğunu belirterek bozma kararı vermiştir. 2499 sayılı ve daha sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 1. maddesinde kanunun amacı düzenlenmiş olup, buna göre borsada işlem gören halka açık şirketlerin işlem gördüğü sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içerisinde çalışmasını, yatırımcıların hak ve yararlarının korunmasını sağlamaktır. Diğer bir deyimle söz konusu düzenleme ile sermaye piyasasındaki hareketlerin ekonominin doğal işleyişine uygun biçimde sürmesini, bu piyasaya özellikle halka açık şirketlerin yönetimleri ve sermaye piyasasında çalışan kişiler ve alım yapan diğer aracı kurum ve şahıslar tarafından değişik yollarla yapılan piyasanın istikrarını, şirketler arasındaki serbest rekabeti bozan işlemleri denetlemek ve hisse alım satımı yoluyla piyasaya dahil olan yatırımcıların bu tür hareketlerin etkisinden koruyarak bunların hak ve yararlarını korumak amacıyla düzenleme yapıldığı anlaşılmaktadır. 2499 Sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 47/A-6 maddesi 15/son maddesine yollamada bulunmakta olup, aynı düzenleme 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 110/1-b maddesinde aynı şekilde yeniden düzenlenmiştir. Söz konusu düzenlemede halka açık şirketin kendisi ile ilişkili bulunduğu, diğer bir şirket veya şahısla emsallerine göre farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortalıkların kârını veya mal varlığını azaltmak suç olarak düzenlenmiştir. Dosyamızdaki somut olayda ...Gazetecilik A.Ş. yönetiminde olan dosyamız sanıklarının, kendileriyle ilişkili olan ...Ticaret A.Ş. ve Işıl İthalat Ticaret A.Ş. adlı şirketlerle 1997-2007 yılları arasında baskı malzemeleri ithalatı işine ilişkin sözleşmeler yapıldığı, söz konusu şirketlerin yönetimlerinin dosyamız sanıkları oldukları hususunda herhangi bir uyuşmazlık yoktur. Ayrıca bu şirketler arasındaki gazete baskı malzemelerine ilişkin ithalat işlemleri açık biçimde yapılmış işlemlerdir. Yapılan bilirkişi incelemelerinde söz konusu dönem içerisinde yapılan ithalat işlemlerinde sadece % 4'lük bir kısmın emsallerine göre yüksek bedelli % 96'lık kısmın ise emsallerine göre daha düşük bedelli alışlar olduğu saptanmıştır. Dolayısıyla kanunun amacı ve yasa maddesindeki düzenleme gözönüne alındığında sanıklar yönünden suçun oluşabilmesi için, gizli işlemlerle ilişkide bulundukları diğer şirketlere haksız kazanç aktarımı yapılması ve bunun sonucunda borsada işlem gören ...Gazetecilik A.Ş.'nin kârının veya mal varlığının azaltılması ve doğal olarak bunun sonucunda da hisse senedi alım satım yoluyla piyasada işlem yapan küçük yatırımcının zararına bir durumun doğmuş olması gerekir. Dosyadaki incelemelerden, ...Gazetecilik A.Ş'nin söz konusu ithalat işleminden herhangi bir şekilde zarar görmediği, kâr veya mal varlığı azalması gibi bir durumun söz konusu olmadığı, küçük yatırımcı aleyhine meydana gelen bir zarar durumunun söz konusu olmadığı görülmektedir. Bilirkişi raporundaki bir kısım üyeler ve Yargıtay 7. Ceza Dairesi kararında, ...Gazetecilik A.Ş. ile diğer şirketlerin ilişkili olmamaları halinde ithalat sürecine dahil edilmeyecekleri yönündeki görüşleri de mahkememizce benimsenmemiştir. Çünkü, gerek sanıklar gerekse müdafiileri tarafından sunulan delillerden söz konusu gazete baskı malzemelerinin alım işinin bu şekilde ilişkili ve OFF SHORE diye tabir edilen şirketlerle yapılmasının vergi muafiyeti, depolama, depoda uzun süre bekletme ve ...Gazetecilik A.Ş.'nin aynı zamanda gazete kağıdı dağıtımı yapması sebebiyle dağıtım ve nakliye gibi konularda şirkete avantaj sağlayıcı ve rekabet gücünü artırıcı, şirket lehine olanaklar sunduğu anlaşılmakla, ilişkili şirketlerin gereksiz yere ithalat sürecine dahil edildikleri fikrinin doğru olmadığı düşünülmüştür. Öte yandan mahkememizce 2499 sayılı Yasanın 47/6, 6362 sayılı Yasanın 110/1-b maddesindeki düzenlemede örtülü işlem tabirinin içinde emsallerine göre farklı fiyat , ücret ve bedel unsurlarının olması gerektiği anlaşılmaktadır. Çünkü madde metni bir bütün olarak değerlendirildiğinde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunma ile bu tür işlemlerin yapılmasının sonucu halka açık şirketin kârının ve mal varlığının azaltılması unsurlarının tamamen birbiriyle bağlantılı olduğu, diğer bir deyimle madde metnindeki 'gibi' ibaresinin halka açık şirket ile ilişkili diğer şirketler arasındaki değişik ticari faaliyetlerin yapılmasını değil sadece örtülü işlemlerle halka açık ortaklığı kâr veya mal varlığını azaltıcı işlemler bakımından örnekleme olarak düzenlenmiş bir ibaredir. Dolayısıyla halka açık şirket ile ilişkili şirket arasındaki yasa metninde yasaklanan işlemin mutlak surette halka açık şirketin kâr veya mal varlığını azaltıcı nitelikte olması gerekir. Diğer şekilde, halka açık ortaklık ile ilişkili şirketlerin her türlü ticari faaliyetini yasak olması gibi bir durumun kabulü söz konusu olur ki, böyle bir durumun yasa tarafından düzenlenmiş olabileceğini kabul etmek mümkün değildir. Yargıtay 7. Ceza Dairesinin bu yöndeki görüşü uygun bulunmamıştır. Ayrıca 2499 sayılı Yasanın 47/son maddesi incelendiğinde maddede belirtilen suçun oluşabilmesi için elde edilecek menfaatin kesin biçimde belli olması gerekmekte olup, suç tarihleri itibari ile kar veya mal varlığı azaltılması suretiyle yatırımcı aleyhine oluşan böyle bir menfaat miktarı da söz konusu değildir." gerekçesi ile mahkemenin 2010/1043 esas ve 2011/826 karar sayılı hükmünde direnilmesine, sanıkların ayrı ayrı beraatlerine karar verilmiştir. Bu hükümlerin de katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 17.12.2017 gün ve 35103 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesiyle, dosyanın gönderildiği Yargıtay 7. Ceza Dairesince 05.02.2018 gün ve 15373-769 sayı ile; "Dairemizin 17.04.2012 gün ve 2011/12736 Esas, 2012/8459 Karar sayılı ilamı ile İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2010/1043 Esas ve 2011/826 sayılı hükmünün bozulmasına karar verilmiş ve anılan karardan sonra yapılan yargılama sonucu yerel mahkemece verilen direnme hükmü Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 23.06.2015 gün ve 2013/7-700, 2015/241 sayılı ilamı ile bozulmuş olmakla, yerel mahkemece verilen 04.04.2017 günlü hükmün Dairemizin kararına direnme niteliğinde olmadığı gözetilerek yapılan incelemede, Sanıklar hakkında üzerlerine atılı 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan açılan kamu davası sonucu beraat kararı verilmiş olup, iddianamelerdeki sevk ve nitelendirmeye, hükmün konusuna göre 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6110 sayılı Yasayla değişik 14. maddesi ile 27.01.2017 tarih ve 29961 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 01.02.2017 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun işbölümüne ilişkin 20.01.2017 tarih ve 2017/1 sayılı kararı uyarınca, inceleme görevinin Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesine ait bulunduğu" gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmiş, Yargıtay 19. Ceza Dairesince ise 19.02.2018 gün ve 1482-1568 sayı ile; "2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na aykırı davranmak suçlarından sanıklar ..., ..., ... ve ... haklarında yapılan yargılama sonunda beraatlerine dair, İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04/04/2017 gün ve 2017/46 Esas, 2017/165 Karar sayılı hükümlerin katılan vekili tarafından temyizi üzerine, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 17/04/2012 gün ve 2011/12736 Esas, 2012/8459 sayılı kararıyla; 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun 15/son madde fıkrasında ''Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak kârını ve/veya mal varlığını azaltamaz.' hükmü bulunmakta olup, anılan yasanın 47/A-6 madde fıkrası uyarınca da 'Bu kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler...'in cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Kanun metninden anlaşılacağı üzere, 'örtülü işlem' kanunda açıkça tanımlanmamış, ancak, '...emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemler...' ifadesi kullanılarak örtülü işlemlere örnek verilmiştir. Bu şekilde örnekleme yoluyla sayma yöntemi, örtülü işlemlerin yalnızca emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat tespit edilmesi halinde suç olarak kabul edilebileceği algısını ortadan kaldırdığı gibi, böyle bir ilişki olmasaydı hiç yapılmayacak veya farklı bir şekilde yapılacak olan muvazaalı işlemlerin de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini mümkün hale getirmiştir. Başka bir anlatımla, ilişkili şirketlerle yapılan işlemlerde sadece emsalinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması değil, normal şartlarda yapılmayacak olan bir işlemin, sırf aradaki ilişkinin/bağlantının varlığından ötürü yapılması halinde de bu madde kapsamında suç olarak değerlendirilmesini gerektirecektir. Anılan madde hükmü dikkate alındığında, ilişkili şirketlerle yapılan ve halka açık anonim ortaklığın kârını ve/veya mal varlığını azaltan her türlü örtülü/muvazaalı işlemin bu madde kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak tabirinin yasada yazılı sınırlayıcı olmayan örtülü işlem örneklerinden biri olduğu, bu sebeple örtülü işlemin fiyat farklılığından başka bir şekilde gerçekleşmesi durumunda 'emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat...'ın suçun unsuru olarak kabul edilmesine imkan bulunmadığı sonucuna ulaşılmaktadır. Dosyadaki tüm bilgi ve belgeler incelendiğinde; ...grubu bünyesinde bulunan ve halka açık anonim ortaklık statüsünde olan Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş. ve Milliyet Gazetecilik A.Ş. (yeni unvanı ...Gazetecilik A.Ş.) nin gazete kağıdı ve baskı malzemesi ihtiyacı için ithalatı gerçekleştiren yine ...grubu bünyesinde bulunan ...Dış Ticaret ve Mümessillik A.Ş.(1997-2007 dönemi) ile Işıl İthalat İhracat Mümessillik A.Ş.(2006-2007 dönemi)nin bu alımları bir çok kez doğrudan üretici/satıcı firmalar yerine, ...grubunun/ailesinin sahibi olduğu/kontrolü altında bulundurduğu, off-shore ülkelerde kurulu olan ve yine ...grubunda fiili olarak görev yapan kişilerin yönetici olarak göründüğü, personeli ve müştemilatı olmaması sebebiyle herhangi bir operasyonel yetkisi bulunmayan, ithalat sürecine fiili olarak herhangi bir katkısı olmayan ve bir katma değer yaratmayan off-shore şirketler (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) gereksiz yere aracı kılınarak üretici/satıcı birim fiyatlarından daha yüksek bedellerle ithal edilmesi neticesinde halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in kârının/mal varlığının azaltıldığı anlaşılmaktadır. Somut olayda, gazete kağıdı ve baskı malzemesi alımı/ithalatı işlemlerinde, ...grubunun kontrolünde olan, dolayısıyla halka açık anonim ortaklıklar Hürriyet ve Milliyet ile ilişkili olan yurt dışında kurulu ... Trading Ltd. Ve Shawclif Trading Ltd. Şirketlerinin, ikinci bir aracı olarak dolanlı işlemler için kullanıldıkları ve örtülü/muvazaalı işlemler ile halka açık şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'in kârının/mal varlığının azaltılarak, örtülü kazanç aktarımı yapıldığı anlaşılmaktadır. Burada, emsallerinden bariz şekilde farklı fiyat uygulanması hususu aranmayacaktır. Çünkü, normal şartlarda bu off-shore şirketler, (... Trading Ltd. ve Shawclif Trading Ltd.) ...grubunun/ailesinin kontrolü altında/ilişkili olmasaydı hiçbir şekilde ithalata dahil edilmeyeceklerdi. Dolayısıyla, halka açık anonim şirketler olan Hürriyet ve Milliyet'ten ...grubuna/ailesine kaynak aktarımını gizlemek amacıyla ithalat sürecine hiçbir katkısı bulunmayan off-shore şirketlerin dahil edilmesi Sermaye Piyasası Kanunu 15/son madde fıkrası kapsamında başlı başına yeterli örtülü/muvazaalı bir işlemdir. Kaldı ki, bu örtülü işlemler sonucunda ...grubu/ailesi lehine fakat, halka açık anonim ortaklıklar olan Hürriyet ve Milliyet`in aleyhine olarak aktarılan miktarların büyüklüğü dikkate alındığında, normal şartlarda hiçbir şekilde yapılmayacak olan bu işlemlerin, aradaki ilişki/bağlantı nedeni ile yapılması emsallere göre bariz farklılığı da ortaya koymaktadır. Tüm bu anlatılanlar ve dosya kapsamına göre; sanıkların üzerlerine atılı bulunan suçun maddi ve manevi unsurlarının gerçekleştiği ve atılı suçun sanıklar tarafından işlendiği sabit olduğu halde, mahkemeye sunulan 17.05.2011 tarihli bilirkişi heyet raporunun çoğunluk görüşüne göre; 'halka açık anonim şirketin faaliyetine yönelik ihtiyaç duyulan malzemelerin ilk elden üretici firmalardan temini yerine, bahsi geçen şirket hissedarları ile irtibatlı off-shore firmalarına kazanç aktarmak suretiyle temin edildiği, eylemin halka açık anonim ortaklığın mal varlığını normale göre azaltıcı bir mahiyet taşıdığı, suçun maddi unsurunun işlemin yapıldığı anda tamamlandığı ve emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat unsurunun da gerçekleştiği' belirtilmiş olmasına rağmen, yasal ve yeterli olmayan azınlık görüşüne itibar edilerek, emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat veya bedel uygulandığı yönünde delil bulunmadığı ve atılı suçun unsurlarının oluşmadığı gerekçe gösterilerek, atılı suçun unsurlarında yanılgıya düşülmek suretiyle sanıkların mahkûmiyetleri yerine yazılı gerekçelerle beraatlerine karar verilmesi, nedeniyle bozulmuştur. Bozma üzerine yerel mahkemece önceki hükümlerde direnilmesine karar verilmiştir. İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 02/07/2013 tarih ve 2012/1377 Esas, 2013/463 Karar sayılı direnme kararına konu dava dosyası yeniden incelenmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmekle; Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 23/06/2015 gün ve 2013/7-700 Esas, 2015/241 sayılı kararıyla; İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 02.07.2013 gün ve 1377-463 sayılı direnme hükmünün, sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara vaki itiraz üzerine merciince, itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının CMK’nun 173/6. maddesinde belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek önceden verilen itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu hususta karar vermesi beklenip sonucuna göre hüküm kurulması, nedeniyle sair yöneleri incelenmeksizin bozulmuştur. Bozma üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca bu karara itiraz edilmiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 19/01/2016 gün ve 2015/911 Esas, 2016/1 sayılı kararıyla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının, Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararına karşı 5271 sayılı CMK'nun 308. maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz kanun yoluna başvurma yetkisi bulunmaması, nedeniyle esası incelenmeksizin reddine karar verilmiştir. Bozma üzerine yerel mahkemece tekrar önceki hükümlerde direnilmesine karar verilmiştir. İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 04/04/2017 tarih ve 2017/46 Esas, 2017/165 Karar sayılı direnme kararına konu dava dosyası yeniden incelenmek üzere Yargıtay 7. Ceza Dairesine gönderilmekle; Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 05/02/2018 gün ve 2017/15373 Esas, 2018/769 sayılı kararıyla; Sanıklar hakkında üzerlerine atılı 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan açılan kamu davası sonucu beraat kararı verilmiş olup, iddianamelerdeki sevk ve nitelendirmeye, hükmün konusuna göre 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 6110 sayılı Yasayla değişik 14. maddesi ile 27.01.2017 tarih ve 29961 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak 01.02.2017 tarihinde yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun işbölümüne ilişkin 20.01.2017 tarih ve 2017/1 sayılı kararı uyarınca, inceleme görevi Yargıtay Yüksek 19. Ceza Dairesine ait bulunması, nedeniyle görevsizlik kararı verilmiştir. Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nin 05.02.2018 gün ve 2017/15373 Esas, 2018/769 Karar sayılı görevsizlik ilamında ve önceki bozma kararında herhangi bir isabetsizlik bulunmadığı anlaşıldığından kararın düzeltilmesine yer olmadığına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 02.12.2016 gün ve 29906 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'un 36. maddesiyle değişik 307. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince direnme kararını incelemek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesine..." karar verilerek Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara atılı 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanununa aykırı davranmak suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de; Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle, direnme hükmünün Yargıtay Ceza Genel Kurulunca bozulması ve yerel mahkemece bozma gereğince işlem yapılmasından sonra, önceki Özel Daire kararına karşı direnilmesinin yeni hüküm olup olmadığı, yeni hüküm olmadığının kabulü halinde direnmenin mümkün olup olmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. Ceza Genel Kurulunun uyum ve kararlılık gösteren içtihatları uyarınca; Ceza Genel Kurulunun bozma kararı ile direnme hükmü tümüyle ortadan kalkmış olup yerel mahkeme artık yeni ve değişik bir karar vermekte serbesttir. Bozmaya uyularak verilen kararlar da yeni bir karar olup hukuken direnme niteliğinde olmadığından, Ceza Genel Kurulunca incelenmesi mümkün değildir. Ceza Genel Kurulunun bozma kararına uyulduktan sonra verilen kararın yeniden ve doğrudan Ceza Genel Kurulunca incelenmesi, direnme üzerine Ceza Genel Kurulunca verilen kararlara uymanın zorunlu olduğuna ilişkin 1412 sayılı CMUK'nun, 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326. maddesine de aykırıdır. Doğrudan doğruya Ceza Genel Kurulunca inceleme yapılması, yerel mahkeme kararına direnme niteliği kazandıracak ve direnme üzerine verilen Ceza Genel Kurulu kararlarına karşı yerel mahkemelerin direnme yetkisi olmadığına dair temel ilke zedelenecektir. İncelenen dosya kapsamından; Sanıkların Sermaye Piyasası Kanununa muhalefet suçundan beraatlerine ilişkin 02.07.2013 tarihli direnme hükmünün Ceza Genel Kurulunca; sanıklar hakkında aynı fiilden dolayı verilen kovuşturmaya yer olmadığına dair karara vaki itiraz üzerine merciince itirazın reddine karar verilmesinden sonra Cumhuriyet savcısının CMK’nun 173. maddesinin altıncı fıkrasında belirtilen şarta uymadan iddianame düzenlemesi nedeniyle usulüne uygun açılmış bir kamu davası bulunmadığından, mahkemece durma kararı verilerek itiraz dilekçesi hakkında karar vermiş olan itiraz merciinin bu husustaki kararı beklenip sonucuna göre hüküm kurulması gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden sair yönleri incelenmeksizin bozulmasından sonra yerel mahkemece bozma kararı doğrultusunda işlem yapılarak muhakemenin durmasına ve yeni delil varlığı nedeniyle iddianame düzenlenmesine izin verilip verilmeyeceği hususunda karar verilmek üzere dosyanın İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesine (Kapatılan Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi) gönderilmesine karar verildiği, İstanbul Anadolu 3. Ağır Ceza Mahkemesince, 03.01.2017 tarihinde, yeni delil varlığı nedeniyle sanıklar hakkında iddianame düzenlenmesine izin verilmesine karar verildiği, bu kararın kesinleşmesinden sonra yerel mahkemece yapılan yargılama sonucunda sanıkların atılı suçtan beraatlerine hükmolunduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, yerel mahkemenin son uygulaması direnme kararı niteliğinde olmayıp, eylemli uyma sonucu verilen yeni hüküm niteliğinde olduğundan, bu hükmün Özel Dairece incelenmesi gerekmektedir. Bu itibarla, dosyanın temyiz itirazlarının incelenmesi için Yargıtay 19. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; Dosyanın, temyiz incelemesi yapılması için Yargıtay 19. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 13.03.2018 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

8. Ceza Dairesi, 2021/10856 E., 2024/2303 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
e adres bilgilerinin belirtildiği, sanık ...'in, arkadaşı olan Ali Milli isimli şahsın kendisine kargo göndereceğini, teslim alarak tekrardan kendisine göndermesi gerektiğini söylediği yönündeki savunması karşısında Ali Milli isimli şahsın 5237 sayılı Kanun'un 48 inci maddesi kapsamında hakları hatırlatılarak somut olaya ilişkin beyanları alınarak, gerekirse hakkında ihbarda bulunularak dava açılm
8. Ceza Dairesi         2021/10856 E.  ,  2024/2303 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SAYISI : 2016/69 E., 2016/919 K. SUÇ : Başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama HÜKÜM : Beraat TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama Sanık hakkında kurulan hükmün; karar tarihi itibarıyla temyiz edilebilir olduğu, temyiz edenin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulunduğu, temyiz isteğinin süresinde olduğu, temyiz isteğinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü: HUKUKİ SÜREÇ 1.Eskişehir Cumhuriyet Başsavcılığının 06.01.2016 tarihli iddianamesi ile sanık hakkında başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçundan dava açılmıştır. 2.Eskişehir(Kapatılan) 10.Asliye Ceza Mahkemesinin, 01.06.2016 tarihli kararı ile sanık hakkında başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçundan beraat kararı verilmiştir. II. TEMYİZ SEBEPLERİ Cumhuriyet savcısının temyiz isteği, kargo adresi olarak sanık ...'in adı soyadı ve adresinin bildirildiği, suça konu harcamanın sanık ...'in telefon numarasının ve bu telefon numarasının bulunduğu IP numarasından yapıldığı tespit edildiği, diğer suç ortağı olan Ali Milli adlı kişi ile beraber aynı yöntem ve metod ile başka şahıslara ait kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağladıkları, öncelikle yargılama esnasında diğer şüpheli...hakkında iddia edilen suçdan usulüne uygun olarak dava açılması için ihbarda bulunulması, dava açıldığı takdirde davaların birleştirilerek delillerin ve sanıkların hukuki durumunun birlikte değerlendirilmesi gerektiği düşünülmeksizin, eksik inceleme sonucu yazılı şekilde beraat kararı verilmesinin usul ve esas yönünden kanuna aykırı olduğuna ilişkindir. III. OLAY VE OLGULAR 1.Dava konusu olay, mağdur kredi kart bilgileri ile bilgi ve rızası dışında tek seferde internet üzerinden harcama işlemi yapıldığı, alışverişle ile ilgili kargo alıcı ad soyad ve adres bilgisinin sanık ...'e ait olduğu, sanığın böylece başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunu işlediği iddiasına ilişkindir. 2.Mağdur 21.08.2014 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ederek 20.08.2014 günü saat 16:23'te kredi kartı ile 2.099 TL tutarında işlem yapıldığına dair telefonuna mesaj geldiği, müşteri temsilcisi ile görüştüğünd harcamanın Doğuş Planet Elektronik Ticaret isimli iş yerinden yapıldığını öğrendiğini, bilgi ve rızası dışında harcama yapıldığından bahisle şikayetçi olması üzerine soruşturma başlatılmıştır. 3.Yapı ve Kredi Bankası A.Ş. 24.09.2014 tarihli yazı cevabında, TEB Bankasına ait 4556\*\*\*\*\*\*\*\*2215 numaralı kart ile 20.08.2014 tarihinde 2.099 TL tutarlı harcamanın internet üzerinden kart bilgilerinin sisteme girilmesi ile Doğuş Planet Elektronik Ticaret ve Bilişim Hizmetleri A.Ş isimli işyerinden yapıldığı bildirilmiştir. 4.Türkiye Ekonomi Bankası A.Ş. 05.09.2014 tarihli yazı cevabında, kart sahibinin 20.08.2014 tarihinde harcamaya itiraz etmesi üzerine 22.08.2014 tarihinde Doğuş Planet isimli işyeri tarfından iade kaydı gönderildiği belirtilmiş, kredi kart dönem hareketleri yazı ekinde gönderilmiştir. 5.Doğuş .. Elektronik Ticaret ve Bilişim Hizmetleri A.Ş 25.12.2014 tarihli yazı cevabında, n11.com isimli siteden Lenovo cihaz siparişi için harcama yapıldığı, bu alışverişle ilgili kargo adresi olarak sanık ... adı soyadı ve adresinin (Gümüşpala Mah. İnci Sok No:13, Daire:3) bildirildiği, sipariş bilgilerinde ayrıca hakkında ek KYOK(kovuşturmaya yer olmadığına dair karar) kararı verilen Mustafa Başer'in TC kimlik numarasının belirtildiği, alıcı adı Ali Can, 0534 \*\*\* \*\* 22 nolu GSM hattı, alyycan05@outlook.com mail adresi ile 20.08.2014 tarihinde 46.19.\*\*\*.138 nolu IP üzerinden sipariş verildiği bildirilmiştir. 6.TİB 17.02.2016 tarihli ve Turkcell İletişim Hizmetleri A.Ş. 02.02.2015 tarihli yazı cevaplarında, 0534 \*\*\* \*\* 22 numarasının A. Pazarcı MH. 12.CD NO:1 D.1 Manavgat/Antalya adresinde oturan ... isimli şahsa ait olduğu bildirilmiş, yazı ekinde abonelik sözleşşme sureti ve şahsa ait pasaport sureti gönderilmiştir. 7.TİB kayıtlarına göre alışveriş esnasında kullanılan 46.19.\*\*\*.138 nolu IP ye ilişkin kullanıcı kaydı çıkmadığına dair evrak dosyaya sunulmuştur. 8.Antalya Valiliği İl Göç İdaresinin 01.05.2016 tarihli yazı cevabında, ... isim yazılışı ile ikamet alış kaydı ve ikamet başvurusunun olmadığı, adres ve iletişim bilgilerinin kayıtlarda tespit edilemediği bildirilmiştir. 9.Microsoft Corporation vekili 26.06.2015 tarihli yazı cevabında, alışveriş esnasında belirtilen alyycan05@outlook.com adresinin ilk oluşturulması anındaki IP bilgisinin 179.\*\*.\*\*\*.210, 19.08.2014 tarihinde yapılan erişim neticesinde oluşan IP numarasının 46.\*\*\*.\*\*\*.196 nolu IP numarası olduğu bildirilmiş, TİB kayıtlarından kullanıcı kayıtları olmadığı, internet servis sağlayıcılarının yurt dışı kaynaklı olduğuna dair evrak dosyaya sunulmuştur. 10....Tek. Turizm Teks Gıda Tem. Hiz. Koz. Mob. San. Tic. Ltd. Şti. 16.06.2015 tarihli yazı cevabında, n11.com sitesinden verilen siparişin şahsın dolandırıcı olması gerekçesiyle iptal edildiği, fatura kesilmediği, ürünün kargolanmadığı bildirilmiştir. IV. GEREKÇE Oluşa ve tüm dosya kapsamına göre mağdura ait kart bilgilerini ele geçiren sanık mağdurun bilgi ve rızası dışında internet sitesinden harcama işlemi yaptığı, sipariş bilgilerinde alıcı ad soyad ve adres bilgisinin sanık ...'e ait olduğu, sanığın başkasına ait banka veya kredi kartının izinsiz kullanılması suretiyle yarar sağlama suçunu işlediği iddia edilen olayda, sanığın benzer yöntemlerle başka mağdurlara ait kart bilgileri ile harcama işlemi yaptığına dair savunmasında geçen Ali Milli isimli şahıs ile farklı şehirlerde benzer yöntemlerle gerçekleştirilen eylemlere dair devam eden dava dosyalarının bulunduğu, sipariş verilirken menfaatin sağlanacağı adres olarak sanığın ve isim, soyisim ve adres bilgilerinin belirtildiği, sanık ...'in, arkadaşı olan Ali Milli isimli şahsın kendisine kargo göndereceğini, teslim alarak tekrardan kendisine göndermesi gerektiğini söylediği yönündeki savunması karşısında Ali Milli isimli şahsın 5237 sayılı Kanun'un 48 inci maddesi kapsamında hakları hatırlatılarak somut olaya ilişkin beyanları alınarak, gerekirse hakkında ihbarda bulunularak dava açılması halinde birleştirilerek yargılama yapıldıktan sonra sanığın hukuki durumunun Ali Milli isimli kişiyle birlikte tayin ve takdiri yerine eksik araştırma ile yazılı şekilde beraat kararı verilmesi hukuka aykırı bulunmuştur. V. KARAR Gerekçe bölümünde açıklanan nedenle Eskişehir(Kapatılan) 10.Asliye Ceza Mahkemesinin, 01.06.2016 tarihli kararına yönelik Cumhuriyet savcısının temyiz isteği yerinde görüldüğünden hükmün, 1412 sayılı Kanun’un 321 inci maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA, Dava dosyasının, Mahkemesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 12.03.2024 tarihinde karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2019/140 E., 2021/477 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
hakkında, TCK'nın 155 ve SPK'nın 48. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere suç duyurusunda bulunulmasına, SPK'nın 46.
Ceza Genel Kurulu         2019/140 E.  ,  2021/477 K. "İçtihat Metni" Sanıklar ..., ... ve ... hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında eylemin mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet (örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık) suçunu oluşturabileceği gerekçesiyle Kadıköy (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince 04.10.2011 tarih ve 1566-641 sayı ile verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesince 11.05.2012 tarih ve 552-327 sayı ile; "Suçun işlendiği yer itibarıyla görevli ve yetkili mahkemenin Kadıköy Asliye Ceza Mahkemesi olduğu, 2499 sayılı Kanun’un 47/6 maddesi gereğince yargılama yapılabilmesi için aynı Kanun’un 49. maddesi gereğince yargılama şartı olan SPK’nın C. Savcılığına yazılı şikâyet ve başvurusunun olması gerektiği, olayda ise bunun olmadığı, bu hususta davanın açılmadığı, bu şart gerçekleşmeden yargılama yapılamayacağı, bu nedenle Kadıköy Asliye Ceza mahkemesinin görevsizlik kararının hukuka aykırı olduğu" gerekçesiyle karşı görevsizlik kararı verilmesi üzerine ortaya çıkan olumsuz görev uyuşmazlığı Yargıtay 5. Ceza Dairesince 08.10.2012 tarih ve 10940-9909 sayı ile; "İncelenen dosya içeriğine, sanıkların üzerine atılan suçun niteliğine, iddianamede olayın anlatılış biçimine ve Kadıköy 2. Asliye Ceza Mahkemesi kararındaki gerekçeye göre, yerinde görülmeyen İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 11.05.2012 tarihli ve 552-327 sayılı görevsizlik kararının kaldırılmasına" karar verilmek suretiyle çözümlenmiştir. Görevsizlik kararı kaldırılan İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesince 21.12.2012 tarih ve 1539-1398 sayı ile; sanıkların hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan beraatlerine karar verilmiş, hükümlerin katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 25.10.2016 tarih ve 11171-21824 sayı ile; “2499 sayılı (mülga) Sermaye Piyasası Kanunu’nun 1. maddesinde; Kanun'un konusu ve amacının, tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını sağlamak amacıyla; sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını düzenlemek ve denetlemek olduğuna yer verilmiştir. Yürürlükte bulunan 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinde de benzer şekilde olmak üzere Kanun'un amacının; sermaye piyasasının güvenilir, şeffaf, etkin, istikrarlı, adil ve rekabetçi bir ortamda işleyişinin ve gelişmesinin sağlanması, yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunması için sermaye piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi olduğu hususu açıkça belirtilmiştir. Söz edilen yasal düzenlemelerde de açıkça ifade edildiği üzere, tasarrufların etkin ve verimli biçimde milli ekonomiye aktarımının sağlanarak bu yolla iktisadi kalkınmanın sağlanması hedefine ancak sağlıklı işleyen bir sermaye piyasası sistemine sahip olmakla ulaşılabileceği kuşkusuzdur. Bu itibarla ülkelerin kalkınmasında etkin, verimli, şeffaf ve güvenilir biçimde işleyen bir sermaye piyasası sisteminin önemi tartışmasızdır. Bu bağlamda tüm Dünya'da olduğu gibi Ülkemizde de sermaye piyasalarının sağlıklı işlemesine ayrı bir önem verilmiş; piyasaların idari denetim ve gözetimini (regülasyon) gerçekleştirme konusunda öncelikle bağımsız düzenleyici kuruluş sıfatıyla Sermaye Piyasası Kurulu yetkili kılınmıştır. Öte yandan kanun koyucu anılan piyasaların sağlıklı işlemesine verdiği hayati önem sebebiyle belirtilen amacı ihlale yönelik bazı önemli fiilleri ortadan kaldırma gayesine yönelik olmak üzere son çare (ultima ratio) olmak üzere ceza hukuku araçlarına başvurarak bazı fiilleri de suç olarak tanımlamıştır. Bu anlamda, halka açık ortaklıklarda yatırımcıların haklarının yönetimsel fiillerle zarara uğratılması riskini önlemeye özel bir önem atfedilmiştir. Nitekim, Türk Ceza Kanunu'ndaki güveni kötüye kullanma suçu ve Türk Ticaret Kanunu'nda yer verilen yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna ilişkin kurallar dışında 'örtülü kazanç aktarımı yasağı' adı altında özel normlar getirilerek anılan fiillere karşı yatırımcıların korunması ve dolayısıyla sermaye piyasası sisteminin sağlıklı şekilde işlemesi, özel bir suç tipiyle sağlanan cezai korumayla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Sermaye Piyasası Kanunu'nun örtülü kazanç aktarımını yasaklayan hükümleri, söz edilen amacı gerçekleştirmeye yöneliktir. Halka açık anonim ortaklıklarda kontrolü elinde bulunduran kişi veya grubun dışında kalan pay sahiplerinin haklarını ve menfaatlerini zedeleyen, anonim ortaklığın karlarını veya malvarlıklarını azaltan veya artmasını engelleyen özel yönetimsel uygulamalara işlemlere karşı, şirket-yatırımcı pay sahipleri söz edilen normlarla korunmaktadır (Arslan Kaya, Halka Açık Ortaklıklarda Örtülü Kazanç Aktarımı Yasağı (SerPK M. 21). İÜHFM C. LXXI, S. 2, 2013, s. 194). Türk hukuk sisteminde sermaye piyasalarının etkin, verimli, şeffaf ve güvenilir biçimde işlemesini sağlamaya yönelik somut düzenlemelere yer verilmiştir. Nitekim 2499 sayılı (mülga) Sermaye Piyasası Kanunu’nun 15/son maddesinde 'Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak ... örtülü işlemlerde bulunarak kârını ve/veya mal varlığını azaltamaz' hükmü bulunmaktadır. 'Örtülü kazanç aktarımı yasağı' olarak adlandırılan bu fiil, aynı Kanunun 47/A-6 maddesiyle de suç olarak tanımlanmıştır. Anılan normla 'Bu Kanun'un 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler...'in cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. Yürürlükte bulunan 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 21. maddesinde de 2499 sayılı (mülga) Kanun'daki söz edilen düzenlemeye benzer biçimde 'örtülü kazanç aktarımı yasağı' yer almaktadır. Gerçekten Kanun anılan maddesinde örtülü kazanç aktarımı yasağına yer vererek bu konuda temel ilkeleri belirlemiş; 110/1-b ve c maddelerinde bu fiili tanımlayarak seçimlik hareketlerine yer vermiştir. Anılan fiillerin Türk Ceza Kanunu'nda tanımlanan güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli hâlini oluşturacağı belirtilerek örtülü kazanç aktarım yasağını ihlal eden fiillerin yaptırımı belirlenmiştir. 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 110/1-b ve c maddelerinde suç olarak tanımlanan seçimlik hareketler şunlardır: 'b) Yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak (...) örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortaklıkların kârını veya mal varlığını azaltmak c) Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının, yönetim, denetim veya sermaye bakımından doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide bulundukları gerçek veya tüzel kişiler ile emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı olarak farklı fiyat, ücret, bedel, şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunarak kârlarını veya malvarlıklarını azaltmak veya kârlarının veya malvarlıklarının artmasını engellemek' Yer verilen normda açıkça görüldüğü üzere 6362 sayılı Kanun'un 110/1-b maddesi mülga 2499 sayılı Kanun'un 15/son maddesinin aynen tekrarından ibarettir. Bir diğer anlatımla örtülü kazanç yasağı aktarımını oluşturan seçimlik hareketler her iki suç tipi yönünden de birebir aynıdır. Söz edilen normlar çerçevesinde somut uyuşmazlıkta halka açık ortaklık olan ... Tekstil AŞ'nin yönetim kurulu başkanı ve üyeleri olan sanıkların yargılama konusu fiillerinin örtülü kazanç aktarımı yasağı kapsamında olup olmadığının değerlendirilmesine gelince; 1) Halka açık ortaklık statüsünde olan ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ 2003 yılında sahibi olduğu fabrika binasını 5 yıl süreyle grup şirketlerinden doğrudan ilişkili şirket olan ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ'ye kiralamıştır. ... AŞ bu sözleşmeye ilişkin olarak İstanbul Menkul Kıymetler Borsası aracılığıyla kamuoyuna sunduğu 6.11.2003 tarihli Özel Durum Açıklamasında 'fason üretimden ve kiradan elde edilecek gelirlerle şirket borçlarının ödenmesinin planlandığını' bildirmiştir. Ancak bu sözleşme henüz beş yıllık süre sona ermeden 29.03.2006 tarihinde '... AŞ’nin kira borçlarını zamanında ödemediği gerekçesiyle' ... AŞ tarafından tek taraflı olarak feshedilmiştir. Aynı tarihte akdedilen sözleşme ile aynı fabrika binası bu defa grup şirketi olan ...Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'ye kiralanmıştır. 2) ... AŞ'nin hâkim ortağı sanık ... olup, yönetim kurulu üyeleri de sanıklar ... ve ...'dır. ... Tekstil AŞ ve grup şirketlerine hâkim ortak olan sanık ..., ... AŞ ve ...AŞ'nin de kurucu ortaklarındandır. ...'ın söz konusu şirketler nezdindeki paylarını devrettikten sonra, grup şirketleri bünyesinde görev almış kişileri bu şirketlere ortak veya yönetici yaparak belirtilen şirketlerdeki kontrolünü sürdürdüğü belirlenmiştir. Bu anlamda ...AŞ'nin tüm genel kurul toplantılarının ... Holding'in Acıbadem/İstanbul adresindeki merkezinde gerçekleştirildiği hususu sabittir. Öte yandan 10.03.2006 tarihli ...AŞ genel kurul toplantısına ... Holding Genel Müdürü Aykut Kayralı ve Muhasebe Müdürü Orhan Scvil'in vekaleten katıldığı tespit edilmiştir. Sermaye Piyasası Kurulu Denetleme Dairesi Başkanlığının 11.01.2008 tarihli ve XXI-18/9-1 sayılı Denetleme Raporu ve Kurul Karar Organının 02.05.2008 tarihli kararı ile ... AŞ'nin 2003 yılı içinde emsallerine göre düşük faiz oranı ile grup şirketlerine ve hâkim ortak konumunda olan ...'a şirket kaynaklarından fon kullandırıldığı belirlenmiş olup, eksik tahakkuk ettirildiği saptanan 447.240 YTL faiz tutarını ödemeleri ... AŞ’den istenmiştir. Bunun üzerine şirket tarafından ...'dan istenilen faiz tutarı tahsil edilerek ... AŞ hesabına geçirilmiştir. Açıklanan yönetim ve ortaklık bağları ile ... AŞ tarafından sanık ...'a ve diğer grup şirketlerine emsallerine göre düşük faizle borç vermek suretiyle şirket kaynaklarının bu kişi veya kuruluşlara kullandırılması şeklinde gerçekleşen olgular birlikte değerlendirildiğinde ... AŞ ve ...AŞ’nin ... AŞ ile 'ilişkili ortaklık' olduğu ortaya çıkmaktadır. 3) ... AŞ kira borçlarını ödememesine rağmen, bu firmaya ... AŞ tarafından 31.03.2007 tarihinde 1.562.000 YTL tutarında mal satışı gerçekleştirilmiştir. Bu satış sonrasında ... AŞ'nin ... AŞ'den alacağı 5.702.387,51 YTL'ye yani şirket aktifinin yaklaşık dörtte birine yükselmiştir. ... AŞ'den mevcut birikmiş alacaklar dahi tahsil edilmezken bu firmaya mal satışı yapılarak halka açık ortaklığın risklerinin (alacaklarının) arttırılması ticari hayatın teamüllerine uygun olmadığı gibi şirket çıkarlarına da açıkça aykırıdır. 4) ... AŞ, kira borçlarını ödemeyen ... AŞ'ye karşı SPK tarafından 11.01.2008 tarihli denetleme raporu düzenlenene yani ilişkili şirket ile mevcut durum denetim sonucu ortaya çıkana kadar bu şirket hakkında yasal takibatta bulunulmamıştır. ... AŞ ancak denetim tarihinden sonra 11.06.2008 tarihinde ... AŞ aleyhine mevcut borcu olan 2.298.459,16 YTL'nin tahsili amacıyla icra takibi başlatmıştır. Böylelikle halka açık ortaklık lehine olarak 2003 yılında doğan ve sonrasında artarak devam eden bir para alacağının yasal takibine ancak durumun resmî mercilerce denetim sonucunda ortaya çıkarılması üzerine ve beş yıl sonra girişilmiştir. Bu olgunun da ticari hayatın teamüllerine uygun olmadığı ve şirket çıkarlarına aykırı olduğu apaçık ortadadır. Bu itibarla, halka açık ortaklık olan ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’de yönetim kurulu başkanı ve üyeleri olarak görev yapan sanıklar ..., ... ve ...'ın Türk Ceza Kanunu'na göre ve Sermaye Piyasası Kanunu'na göre suç oluşturan hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanmak suretiyle şirket tüzel kişiliği ve pay sahiplerinin müşterek menfaatlerini gözeterek şirketi yönetmek ve şirketin ticari çıkarları doğrultusunda hareket etmek yerine yöneticisi oldukları şirkete olan mevcut kira borcunu ödemeyen doğrudan ilişkili şirket ... AŞ hakkında yaklaşık beş yıl süreyle yasal takibe dahi başlamadıkları gibi bu şirkete ayrıca mal satışı yapmak şeklinde örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortaklığın malvarlığını azaltmak fiillerinin; 2499 sayılı Kanun'un 15/son maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 47/6. maddesi ve 6362 sayılı Kanun'un 21. maddesi delaletiyle aynı Kanun'un 110/1-b-c maddelerindeki suçu oluşturduğu hususunun dosya kapsamındaki tüm delillerle sübuta erdiği gözetilerek sanıkların TCK'nın 7/2. maddesi gereğince lehe olan 2499 sayılı Kanun’un 47/6. maddesi gereğince cezalandırılmalarına karar verilmesi gerektiği hâlde yerinde görülmeyen gerekçeyle yazılı şekilde hüküm kurulması” isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan Yerel Mahkemece 21.02.2018 tarih ve 34-92 sayı ile; sanıklar ..., ... ve ...’ın mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet suçundan aynı Kanun’un 15/son maddesi delaletiyle 47/6, TCK'nın 62/1, 52/2 ve 52/4. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 100.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve taksitlendirmeye karar verilmiştir. Hükümlerin sanık ... ve müdafisi, sanık ... müdafisi ile sanık ... tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 28.01.2019 tarih ve 6083-1014 sayı ile onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 11.03.2019 tarih ve 44335 sayı ile; “İddianamede sanıklara atfedilen eylem, yüklü miktarda kira alacağı olunan bağlantılı şirket Tempa'ya 31.03.2007 tarihinde 1.562.000 TL veresiye (tekstil) mal satışı yaparak halka açık ... Tekstil şirketi zararına 'örtülü kazanç aktarımı' suçunu işlemek. Suç tarihinin tespiti: Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun özel bir şekli olan 'örtülü kazanç aktarımı' suçu somut tehlike suçudur. Yatırımcıların zarara uğramaları veya failin haksız kazanç sağlamasının suçun oluşumu bakımından önemi yoktur. TCK'nın 35. maddesi uyarınca teşebbüs ve 37. maddesi uyarınca suça iştirak mümkündür. Neticesi harekete bitişik bir suçtur. Alım-satım hareketleri tamamlandığında suç oluşur. Bu tespite göre suç tarihi veresiye alım-satım işleminin yapıldığı 31.03.2007'dir. İddianamede de bu tarih gösterilmiştir. Her ne kadar mahkûmiyet hükmünün tesis edildiği Yerel Mahkeme hükmünde suç tarihi '31.03.2007-10.06.2008' şeklinde gösterilmiş ise de bir suçta suç tarihi iki farklı tarih olamaz. Yalnızca müteselsil ve mütemadi suçlarda teselsülün ya da temadinin bittiği tarih (ki o da tek bir tarihtir) suç tarihi olur. Mahkemenin hüküm başlığında gösterdiği 10.06.2008 tarihi, alacak hakkında dair icra takibinin başlatıldığı 11.06.2008 tarihinden bir önceki gündür. Halbuki temadi eden suç olarak kabul edilseydi dahi icra takibinin başlatılması temadiyi kesmez. Alacağın tam ve eksiksiz tahsili veya en geç temadinin hukuki kesintiye uğradığı iddianame tarihi kabul edilmeliydi. Oysa suçun temadi eden suçlardan olduğuna dair bir kabul mevcut değildir. Yüksek Yargıtay 19. Ceza Dairesi de bu dosyaya dair 25.10.2016 tarih ve 2016/21824 karar sayılı kararında suç tarihini '31.03.2007, 10.06.2008' şeklinde göstermiş olmasına karşın 28.01.2019 tarihli 2019/1014 karar sayılı onama kararında '31.03.2007' şeklinde göstermiştir. Dosya incelendiğinde 10.06.2008 tarihinde halka açık şirketi zarara uğratıcı mahiyette bir işlem yapılmamıştır. Neticesi harekete bitişik yargılamaya konu suçta suç tarihi, halka açık ... Tekstil şirketini zarara uğratıcı işlemin yapıldığı 31.03.2007 tarihidir. Bu tarih yalnızca zamanaşımı hesaplaması yönünden değil, aynı zamanda TCK'nın 7. maddesi kapsamında lehe kanun maddesinin tespiti açısından da önem arz etmektedir. Zira suç tarihinde yürürlükte olan 15.12.1999 tarihli ve 4487 sayılı Resmî Gazete'nin 18.12.1999 tarihli ve 23910 sayılı nüshasında yayınlanarak yürürlüğe giren 25. maddesi ile değişik 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 47. maddesinin ilgili ceza içeren hükmü şu şekildedir: '2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 10 milyar liradan 25 milyara kadar ağır para cezası ile cezalandırılır' (2005 yılında paradan altı sıfır atılınca, miktar kendiliğinden 10.000 TL ve 25.000 TL şeklinde olmuştur). Uygulama maddesinde suç tarihinden sonra 23.01.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun'un 372. maddesi ile yapılan değişiklik ile adli para cezası miktarı '5.000 günden 10.000 güne kadar adli para cezası' şeklinde düzenlenmiştir. Daha sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı SPK'nın 21-110/1. maddesi ile de eylemin yaptırımı TCK'nın 155/2 maddesine göre tayin edilir, fakat hapis cezasının üç yıldan az olamayacağı şeklinde düzenlenmiştir. Etkin pişmanlık imkânı getirilmiştir. Yerel Mahkeme her üç kanuna göre hüküm kurup sonuçlarını karşılaştırmadan 'takdiren teşdiden hürriyeti bağlayıcı cezaya ek olarak 6.000 gün adli para cezasına, TCK 62 maddesi uygulamasıyla 5.000 gün adli para cezasına, TCK 52 uygulamasıyla günlüğü 20 TL kabulüyle sonuç olarak 100.000 TL adli para cezasına hükmetmiştir. Hürriyeti bağlayıcı ceza eşit iken hükmedilen sonuç adli para cezası suç tarihinde yürürlükte olan kanun maddesinin öngördüğü azami miktarın üzerindedir. Ayrıca suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı SPK'nın 21. maddesi örtülü kazanç aktarımı suçunu düzenlemiş, ceza düzenlemesini 110. maddede yapmıştır. 21. madde de 110. maddeye atıf yapmıştır. Kanun'un 110/3. maddesi ve fıkrası da kademeli cezalandırmayı öngörmüştür. Örneğin örtülü kazanç aktarımının yapılması ile suç oluşur, soruşturma başlamadan önce ödenirse cezaya hükmolunmaz (suç oluşmaz değil, cezaya hükmolunmaz), soruşturma evresinde ödendiği taktirde ceza yarısı oranında indirilir, kovuşturma evresinde hüküm tesisinden önce ödendiği taktirde ceza üçte biri oranında indirilir. Sanıklar savunmalarında suça konu miktarın öncelikle doğru hesaplanmadığını, şirket hesaplarına göre oluşan miktarın da icra yolu ile tahsil edildiğini savunmuşlardır. Bu savunmanın mahkemesince araştırılarak sanıkların her üç kanuna göre hukuki durumlarının ayrı ayrı tespiti gerektiği düşünülmemiştir. Yüksek Yargıtay 19. Ceza Dairesinin 17.02.2016 tarihli ve 2016/2102 karar sayılı kararında da değindiği üzere 'Hükümden sonra, 30.12.2012 tarihli ve 28513 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan ve aynı gün yürürlüğe giren 30.12.2012 gün ve 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 139. maddesi ile 30.07.1981 tarihli ve 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu tümüyle yürürlükten kaldırılıp 6362 sayılı Kanun'la suç teşkil eden eylemlerin unsurlarının ve yaptırımlarının yeniden düzenlendiğinin anlaşılması karşısında; 5237 sayılı TCK'nın 7/2. maddesi uyarınca 2499 sayılı ve 6362 sayılı Kanunların bütün hükümleri ayrı ayrı olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle denetime olanak sağlayacak biçimde lehe olan yasa hükmünün belirlenmesinden sonra sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekirken, yazılı şekilde hükümler kurulması,' usul ve yasalara aykırı bulunmuştur. Dairenin 10.02.2016 gün ve 2016/1560 karar sayılı kararı da aynı yöndedir. Yukarıdan itibaren yapılan açıklamalarda ayrıntısına değinildiği üzere; Etkin pişmanlık hususu araştırılarak TCK'nın 7/2. madde ve fıkrası kapsamında üç farklı Kanun ile ayrı ayrı hüküm kurulup sonuçları karşılaştırıldıktan sonra hüküm tesisi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi ve kabule göre de suç tarihinde yürürlükte olan Kanun'un öngördüğü hapis cezası aynı iken, suç tarihinde yürürlükte olan Kanun'un öngördüğü adli para cezasından fazlasına hükmedilmek suretiyle yazılı şekilde mahkûmiyet hükmü içeren Yerel Mahkeme hükmü usul ve yasalara aykırıdır.” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesince 14.03.2019 tarih ve 21994-5708 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; suç tarihi tespitinin doğru yapılıp yapılmadığı ve buna bağlı olarak lehe kanun değerlendirmesinin usulüne uygun yapılmaksızın sanıklar hakkında 08.02.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun'la değişik mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu hükümlerinin uygulanmasının isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca öncelikle; 1- Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 110/1-b maddesinde yer alan “gibi” ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 14.11.2013 tarihli ve 24-133 sayılı kararıyla iptal edilmesinin sanıkların hukuki durumunu etkileyip etkilemeyeceği, 2- Buna bağlı olarak somut olayda; a-) Sanıklar tarafından gerçekleştirilen ticari işlemlerde “emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel” uygulamasının bulunup bulunmadığı ve bu bağlamda suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga 2499 sayılı Kanun'un 15/son maddesi delaletiyle 47/A-6 maddesi ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanun'un 110. maddesinin 1. fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde düzenlenen suçun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı, b-) 6362 (mülga 2499) sayılı Kanun’a muhalefet suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığının kabulü hâlinde sanıkların eylemlerinin iddianamede nitelendirildiği gibi TCK'nın 155/2. maddesinde düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturup oluşturmayacağı, Hususlarının değerlendirilmesi gerekmektedir. Ön sorunlara ilişkin uyuşmazlık konularının görüşülmesi sırasında; Ceza Genel Kurulunca ön soruna ilişkin uyuşmazlıklar; suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga 2499 sayılı Kanun'un 15/son maddesi delaletiyle 47/A-6 maddesi ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanun'un 110. maddesinin 1. fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı, anılan suçun unsurları itibarıyla oluşmadığının kabulü hâlinde sanıkların eylemlerinin iddianamede nitelendirildiği gibi TCK'nın 155/2. maddesinde düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturup oluşturmayacağı şeklinde değiştirilip yeniden belirlenerek ön soruna ilişkin uyuşmazlık konularının öncelikle ve birlikte değerlendirilmesi; sanıkların eylemlerinin hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun kabulü hâlinde ise CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler sonucu sanıklara atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamında kalıp kalmadığı hususunun da oylanması gerektiği kabul edilmiş olup anılan uyuşmazlık konuları bu doğrultuda değerlendirilmiştir. İncelenen dosya kapsamından; Sermaye Piyasası Kurulunun 11.01.2008 tarihli ve XXI-18/9-1 sayılı denetleme raporunda; ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'nin, pamuk ipliği üretimi ve çeşitli tekstil dokuma ürünleri imalatı ile bunların yurt içi ve yurt dışında satışını yapan bir şirket olduğu, merkezi İstanbul'da olan şirketin fabrikasının Gaziantep'te bulunduğu, şirketin yaşadığı mali sıkıntılar nedeni ile 05.11.2003 tarihinde, Gaziantep'te bulunan İplik Dokuma ve Boya Entegre Tesisleri ile idari bölümlerden oluşan mülkiyetindeki fabrika binasını makine, ekipman ve demirbaşları ile birlikte 5 yıllığına ... Tekstil Pazarlama Dış Tic. AŞ'ye kiralandığı, sözleşme süresi 5 yıl olmasına rağmen, ...'nın borçlarını ödememesi nedeniyle kira sözleşmesi şirket tarafından 29.03.2006 tarihinde tek taraflı olarak feshedildiği ve aynı yıl içerisinde fabrika binası ...Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'ye yıllığı 960.000 YTL'ye kiralandığı, 30.06.2006 tarihi itibarıyla şirketin %48,39'u halka açık olup şirketin en büyük ortağının %25,45 pay ile ... Holding AŞ olduğu, Sanık ...'ın 11.04.2003 tarihinden itibaren ve hâlen şirketin yönetim kurulu başkanlığını yaptığı, sanık ...'un 27.05.2004-15.06.2005 tarihleri arasında ve 29.06.2006 tarihinden itibaren ve hâlen, sanık ...'ın 29.06.2006 tarihinden itibaren ve hâlen şirket yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı, ... Tekstil'le ticari ilişki içerisinde olan ... Ambalaj AŞ vekili Av. ... tarafından Kurula iletilen şikâyet dilekçelerinde; ... Tekstil'e sattıkları kâğıt bobin patronları sebebiyle 170.000 TL civarında alacaklı olduklarının, ... Tekstil'in borcu ödememesi sebebiyle Gaziantep 3. İcra Müdürlüğünün 2003/7450 ve 2003/9256 sayılı iki dosyası ile ilamsız takip yapıldığının, her iki icra takibine ... Tekstil'in itiraz ettiğinin, kendilerinin de itirazın iptali davası açtıklarının, Gaziantep 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 23.03.2004 tarihli ve 1021-114 sayılı kararı ile itirazın iptaline karar verildiğinin, bu kararın Yargıtay 19. Hukuk Dairesince 23.02.2005 tarih ve 7239-1769 sayı ile onanarak kesinleştiğinin, fabrika içerisinde bulunan mamul ve ham maddelerin haczinin önüne geçebilmek için fabrika binasının ... Tekstil'e kiralandığının, İcra Mahkemesince aldırılan bilirkişi raporunda da tespit edildiği üzere kira sözleşmesinin muvazaalı olduğunun belirtildiği, ... Tekstil'in fabrika binasını kiralamasından sonra fason üretime devam ettiği, fason üretilen malların büyük kısmının ... Tekstil'e satıldığı, 2003 yılında 1.756.349 YTL, 2004 yılında 1.903.177 YTL, 2005 yılında 1.863.094 YTL, 2007 yılında ise 1.563.227 YTL olmak üzere toplam 7.085.847 YTL tutarında mal satışının ... Tekstil'e yapıldığı, ... Tekstil alıcılar hesabının muavin kayıtları incelendiğinde; ... Tekstil tarafından işletildiği dönemde elektrik ve su faturalarının ... Tekstil tarafından ödenmediği, abone olarak ... Tekstil göründüğü için faturaların ... Tekstil adına geldiği, bu fatura tutarlarının daha sonra ... alıcılar hesabına borç kaydedilmek suretiyle ... Tekstil cari hesabına yansıtıldığının tespit edildiği, bu çerçevede şirketin ... Tekstil'den olan alacaklarının içerisinde, ... Tekstil'in ödemediği elektrik ve su faturalarına ilişkin bedellerinin de bulunduğu, mal satışı ve kira sebebiyle cari hesapta oluşan borca karşılık, ... Tekstil'in çeşitli tarihlerde ... Tekstil'e, ... Tekstil'in borçlu olduğu firmalara ... Tekstil adına ödemeler yaptığı, ... Tekstil'in kamu borçlarının bir kısmını ödediği, bu ödemelerin düzenli olmadığı, Diğer taraftan, kira alacağına ve taraflar arasındaki ticari ilişkilerden doğan alacaklara karşılık ...'dan çeşitli tarihlerde senet alındığı, taraflar arasındaki genel uygulama uyarınca ... Tekstil'in gelecek aylardaki kira borçlarına karşılık olarak ... Tekstil'e büyük tutarlarda (10 aylık kira bedeli gibi) senetler verdiği, ... Tekstil'den kira borçları karşılığı alınan senetler, kira günlerinde ... Tekstil alıcılar hesabı borçlandırılmak suretiyle ...'ya geri iade edildiği, ... Tekstil alıcılar hesabı üzerinde yapılan incelemede, kira tutarlarının hiçbirinin ...'dan nakit olarak tahsil edilmediği, kira günlerinde ... alıcılar hesabına kira tutarı kadar borç kaydı yapıldığı, ... Tekstil'den olan alacak tutarı 2005 yılına kadar arttığı, 2005 yılında 4.441.755 YTL'ye ulaşan toplam alacak miktarı, 2006 yılında 500.000 YTL'ye gerilediği, 2007 yılı içerisinde tekrar artarak 31.05.2007 tarihi itibarıyla 5.696.491 YTL'ye ulaştığı, 5 milyonluk dikkat çekici artış sebebiyle yapılan incelemede; kira sözleşmesinin feshedildiği 29.03.2006 tarihinden önce, ... Tekstil alıcılar hesabına borç kaydı yapılmak suretiyle, toplam 4.800.000 YTL tutarındaki alacak senedinin ... Tekstil'e iade edildiği, senet iadeleri sonucunda 31.10.2006 tarihi itibarıyla 3.333.734,19 YTL'ye ulaşan hesabın borç bakiyesinin, 3.340.811,8 YTL'sinin aynı tarihte ... Tekstil'in yeni kiracısı olan ...Tekstil'in alıcılar hesabına devredildiği, söz konusu tutarın 31.03.2007 tarihinde yapılan ters kayıt işlemi ile tekrar ... Tekstil alıcılar hesabına devredildiği, bu işlem sonrasında ... alıcılar hesabının borç bakiyesinin 5.701.937,51 YTL'ye ulaştığı, şirketin ...'dan olan alacaklarında 2006 yılındaki azalmanın alacağın tahsilinden değil, ...'nın borçlarını şirketin yeni kiracısı ...Tekstil'e aktarmasından kaynaklandığı, bu devir işleminin ...Tekstil'in ... Tekstil'e olan borcuna mahsuben gerçekleştirildiği, ... Tekstil'in ... Tekstil'e olan 3.333.734,19 YTL tutarındaki borcunun 31.12.2006 tarihinde ...Tekstil'e devredilmesine ilişkin olarak ...Tekstil ve ... Tekstil'den açıklama alındığı, ...Tekstil'in 03.10.2007 tarihli yazısında, belirtilen dönemde ... Tekstil'le ticari ilişki içerisinde olunduğu, söz konusu tutarın bu sebeple devralındığının ifade edildiği, konuya ilişkin olarak ... Tekstil'in 18.10.2007 tarihli yazısının 5. maddesinde ise; taraflar arasındaki ticari ilişki sebebiyle ... Tekstil'in, ...Tekstil'e borcunun olduğu, bu sebeple tarafların hesaplar arasındaki virman işlemini kabul ettiğinin ifade edildiği, ... Tekstil kira borçlarını ödemediği için kira sözleşmesi feshedilmiş olmasına rağmen, 31.03.2007 tarihinde cari hesaba mahsuben ...'ya 1.562.000 YTL tutarında mal satışının gerçekleştirildiği, söz konusu satış sonrasında ...'dan olan alacağın 5.702.387,51 YTL'ye (şirket aktifinin yaklaşık dörtte birine) ulaştığı, konuya ilişkin ... Tekstil'den açıklama alındığı, Şirket'in 18.10.2007 tarihli yazısında; ... Tekstil'in elindeki serisi bozulmuş stoklarının değerlendirilmesi ve borcun tahsiline imkân tanınması amacıyla kendilerine belli oranda mal satışının gerçekleştirildiği hususlarının ifade edildiği, mevcut alacaklar tahsil edilemezken cari hesaba mahsuben ...'ya mal satışı gerçekleştirilerek alacak tutarının artırılmasının ticari bir mantığının bulunmadığı, bu nedenle şirket açıklamalarının dikkate alınmaması gerektiği, ... Tekstil'in 30.06.2007 tarihli mali tabloları üzerinde yapılan incelemede; şirketin bu dönemde yaklaşık 5.000 YTL tutarında satış gerçekleştirdiği, dönem net zararının yaklaşık 18.000 YTL civarında olduğu, 50.000 YTL sermayesi olan şirketin öz kaynak tutarının -1.319.612,41 YTL'ye gerilediği, ...'nın sermayesinin tamamının karşılıksız kaldığı, satış rakamlarının düşüklüğü ve şirkete ait bir telefon numarasının bulunmamasından anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi feshedildikten sonra şirketin faal olmadığı, ...'nın mali durumu dikkate alındığında, ... Tekstil'in alacaklarının tahsil edilmesinin güç olduğu, ...'dan olan alacak miktarının 5 milyon YTL'yi aşmış olmasına rağmen, bu alacağın tahsili için kanuni yollardan takibin yapılmadığının tespit edilmesi üzerine şirketten yapılan açıklamada; alacağın tahsili için ... ile görüşmelere devam edildiğinin belirtildiği, ...'nın mali sıkıntı içerisinde olmasına ve alacak miktarının 31.05.2007 tarihi itibarıyla 5.696.491 YTL'ye (şirket aktifinin yaklaşık dörtte birine) ulaşmış olmasına rağmen, bu tutarların tahsili için hukuki takip yapılmamasının ticari bir mantığının da bulunmadığı, ... Tekstil ile kira sözleşmesi feshedildikten sonra 80.000 YTL aylık bedel karşılığında fabrika binasının ...Tekstil'e kiralandığı, ... Tekstil ile benzer şekilde kira ödemeleri karşılığında senetler alındığı, nakit ödeme yapılmadığı, kira tutarı kadar cari hesabın borçlandırıldığı, ...Tekstil'den kira borçları karşılığında alınan senetler daha sonra cari hesap ilişkisi içerisinde kira ödemeleri gerçekleştikçe ...Tekstil'e iade edildiği, 31.12.2006 tarihi itibarıyla şirketin ...Tekstil'den 3.814.190 YTL tutarında alacağı bulunduğu, şirketin ... Tekstil ile olan ticari ilişkileri ...Tekstil'le olan ticari ilişkileri arasında fark olmadığı, sistemin eskisi gibi devam ettiği ve ... Tekstil'in yerini ...Tekstil'in aldığı, ... ve ...Tekstil'in yönetim ve ortaklık yapısına ilişkin yapılan incelemede; ... Tekstil'in sanık ..., ...,..., ...ve ... tarafından 19.02.2003 tarihli Ticaret Sicil Gazetesinde ilan edilerek kurulduğu, ... ve ...'nun şirketin kuruluşundan bu yana şirket ortağı olduğu, şirketin en büyük ortağının ... olduğu, sanık ...'ın ...'nın ilk yönetim kurulu başkanı olduğu, ...'ın yaklaşık 7 ay boyunca ... Tekstil yönetim kurulu başkanlığı ile ... Tekstil yönetim kurulu üyeliklerini beraber yürüttüğü, ... Tekstil yönetim kurulu başkanı ... ve yönetim kurulu üyesi ...'ın ...'nın kurucu ortakları arasında yer aldığı, söz konusu kişilerin kiralama işlemi gerçekleşmeden önce ellerindeki ... hisse senetlerini sattıkları, ... ile kira sözleşmesi yapılmadan önce ... yönetim kurulu üyelerinin tamamının değiştirildiği ve yeni yönetim kurulunun, ..., ..., ... ve ...'ten oluştuğu, ...'ın 10.10.2003 ve 25.05.2005 tarihleri arasında, ...'nun ise 25.05.2005-09.07.2007 tarihleri arasında ... Tekstil Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüttüğü, ... ile kira sözleşmesinin imzalandığı dönemde ...'nın yönetim kurulu başkanı olan ...'ın, aynı dönemde ... Tekstil'de de yönetim kurulu üyesi olarak görev yaptığı, ...'ın, ... Tekstil yönetim kurulu üyeliğinden ayrıldığı 27.05.2004 tarihine kadar yaklaşık 7 ay boyunca her iki görevi birlikte yürüttüğü, ... Tekstil'de, 16.10.2003-25.05.2005 tarihleri arasında Yönetim Kurulu üyesi, 25.05.2002 - 09.07.2007 tarihleri arasında ise yönetim kurulu başkanı olarak görev yapmış olan ...'nun, ...'da yönetim kurulu başkanlığı yaptığı, 28.06.2005 -16.03.2006 döneminde, ... Tekstil'in bir sonraki kiracısı olan ...Tekstil'de de Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulunduğu, ...'nun fabrika binası ...Tekstil'e kiralanmadan hemen önce ...Tekstil'de yürüttüğü yönetim kurulu başkanlığı görevinden ayrıldığı, 27.05.2004-29.06.2006 tarihleri arasında ... Tekstil'de yönetim kurulu üyeliğinde bulunan ...'ün, 28.06.2005-16.03.2006 tarihleri arasında (fabrika binası henüz ...Tekstil'e kiralanmadan önce) ...Tekstil'de de Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunduğu, bu çerçevede ...'ün yaklaşık 15 ay boyunca hem ... Tekstil'de hem de ...Tekstil'de yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunduğu, ...’ün fabrika binası kiralanmadan hemen önce ...Tekstil'deki Yönetim Kurulu üyeliği görevinden ayrıldığı, ...'la birlikte ...'nın kurucuları arasında yer alan ...'in, 28.06.2005 tarihine kadar ...Tekstil'de yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunduğu, 28.06.2005 tarihine kadar ...Tekstil Yönetim Kurulu başkanı olarak görev yapan ...'in, 16.03.2004-25.05.2005 tarihleri arasında ... Tekstil'de de yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunduğu, 2005 yılı içerisinde ...'nın ortakları arasında yer alan Abdülkadir Adabağ'ın, 01.01.2005-16.03.2006 tarihleri arasında ...Tekstil'de yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunduğu, ...Tekstil'in ...Beton ve Çimento ismiyle sanık ..., Bekir ..., ... Holding AŞ, ..., ...ve ... tarafından kurulup 1996 yılında mevcut ismini aldığı, 2006 yılına kadar şirketin en büyük ortağının aynı zamanda ... Tekstil'in yönetim kurulu başkanı olan ...olduğu, fabrika binasının ...Tekstil'e kiralanmasından 1 ay önce ...Tekstil'in yönetim kurulu üyelerinin tamamının değiştirildiği, ...Tekstil ortakları ve yönetim kurulu üyelerinden bazılarının ... ve/veya ... Tekstil'in ortakları ve/veya yönetim kurulu üyeleri arasında olduğu, 10.03.2006 tarihli ...Tekstil genel kurul toplantısında yönetim kurulu üyeleri ...'ı ... Tekstil'de de bir dönem yönetim kurulu üyeliği yapan ve ... Holding Genel Müdürü ... tarafından, ... ve ...'ın ise ... Holding muhasebe müdürü Orhan Sevil tarafından vekaleten temsil edildiği, ...Tekstil genel kurul toplantılarının tamamının ... Holding'in merkezinde gerçekleştirildiği şeklinde yapılan tespitler dikkate alındığında; ... Tekstil ve ...Tekstil'in ... Grubunun sevk ve idaresi altında olduğunun, sanık ...'ın anılan şirketlerdeki paylarını devrettikten sonra kendisine yakın olan şahısları şirketlere ortak veya yönetici yaparak şirketler nezdindeki vesayetini devam ettirdiğinin anlaşıldığı, ... Tekstil ve ...Tekstil'in dolaylı olarak ... grubunun vesayeti altında olduğu sonucuna ulaşıldığı, ... Tekstil fabrika binasını kiralayan ... Tekstil'in sanık ... tarafından kurulması, sanık ...'ın ... Tekstil'i kurup kiralama işleminden hemen önce paylarını devretmesi, ... Tekstil yönetim kurulu üyeliğini yapan ...'ın aynı dönemde ... Tekstil'in yönetim kurulu başkanlığını yürütmesi, kira sözleşmesi sona erdikten sonra ... Tekstil'in üretim faaliyetlerini sona erdirmesi, kiralama işleminden hemen önce ... Tekstil yönetim kurulu üyeleri ve ortaklarının değiştirilmesi, alacaklar tahsil edilmezken mal satışı yapılarak ticari hayatın gerekliliklerine aykırı hareket edilmesi, ... Tekstil'in kuruluş süreci, ortaklık yapısı, payların devir şekli ve ... Tekstil ile ... Tekstil arasındaki ticari ilişkilerin niteliği hep birlikte değerlendirildiğinde, ... Tekstil'in ... Tekstil fabrika binasını kiralamak amacıyla kurulmuş paravan bir şirket olduğu sonucuna varıldığı, ... Tekstil'in kendisi üretim yapmaktan vazgeçerek şirket fabrikasını kiraladığı, yapılan özel durum açıklamalarında da kira gelirleri ve fason üretimden elde edilecek gelirlerle şirketin borçlarının ödenmesinin planlandığı belirtilmesine rağmen, kira alacakları için şirketin hukuki takip başlatmadığı, kira tutarlarının nakit olarak tahsil edilmediği, cari hesapta ... Tekstil'in borçlandırılması ile yetinildiği, 2006 yılında ise ... Tekstil'e kira alacağını tahsil edemediğini belirterek kira sözleşmesini feshetmesine rağmen ... Tekstil'e 1.5 milyon tutarında mal satışı yaptığı, 3 yılda şirketin tahsil etmesi gereken kira gelirinin 4.5 milyon YTL, ... Tekstil'in cari hesapta ...'dan alacak tutarı ise 31.05.2007 tarihi itibarıyla 5.696.491 YTL olduğu, bu rakamlara göre şirket fabrika binasının sadece cari hesaba yapılan borç kaydı karşılığında ... Tekstil'e kullandırıldığının tespit edildiği, Şirketin ekonomik faaliyetlerine devam etmesinin kira gelirlerinden ve fason mal satışından gelecek nakit girişine bağlı olduğu dikkate alındığında, ... Tekstil'den olan alacakların nakit tahsil edilmemesinin ve ... Tekstil'den olan alacakların takibinin yapılmamasının şirket tüzel kişiliğinin ve şirket ortaklarının menfaatleri aleyhine bir uygulama olduğu, ... Grubu, ... Tekstil ve ...Tekstil'in dolaylı olarak yönetimini elinde bulundurduğundan yapılan kira sözleşmelerinin muvazaalı olduğu, bu hususun Gaziantep 1. İcra Mahkemesi tarafından yaptırılan bilirkişi raporuyla da tespit edildiği, bilirkişi raporu sonuçlarını dikkate alan Mahkemenin 14.03.2006 tarihli kararında ...'yı tazminat ödemeye mahkûm ettiği, ... ile olan kira sözleşmesinin feshedilme sebebinin de söz konusu Mahkeme kararı olduğunun düşünüldüğü, Bu çerçevede konu ile ilgili olarak; mevcut alacaklar tahsil edilemezken 31.03.2007 tarihinde cari hesaba mahsuben ... Tekstil'e 1.562.000 YTL mal satışı gerçekleştirilmesi ve ... Tekstil'den olan alacakların takibinin yapılmaması sebebiyle ... Tekstil yönetim kurulu üyeleri sanıklar ..., ... ve ... hakkında TCK'nın 155. maddesi uyarınca suç duyurusunda bulunulmasının ve ... Tekstil'den olan toplam alacak tutarının tahsili için gerekli hukuki takibin başlatılmasının ... Tekstil'den istenilmesinin yerinde olacağı, Şeklinde değerlendirmeler yapıldığı, Sermaye Piyasası Kurulunca 02.05.2008 tarih ve 13-510 sayı ile; ... Tekstil hakkındaki iddiaların incelenmesi sonucunda; ticari ilişki içerisinde bulunulan ... Tekstil'den olan mevcut alacaklar tahsil edilememesine rağmen 31.03.2007 tarihinde cari hesaba mahsuben ... Tekstil'e 1.562.000 YTL tutarında mal satışı gerçekleştirilmesine ve söz konusu şirketten olan alacakların takibinin yapılmamasına ilişkin olarak ... Tekstil Yönetim Kurulu Üyeleri, sanıklar ..., ... ve ... hakkında, TCK'nın 155 ve SPK'nın 48. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere suç duyurusunda bulunulmasına, SPK'nın 46. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi uyarınca, ... Tekstil'den olan toplam alacak tutarının tahsili için gerekli hukuki takibatın başlatılmasının ... Tekstil'den istenmesine karar verildiği, Sermaye Piyasası Kurulunun 14.07.2008 tarihli ve B.02.1.SPK.0.61-5081-11705 sayılı suç duyurusunda; ...isimli yatırımcının ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'nin grup şirketleri ile olan borç-alacak ilişkilerine, verileri sipariş avanslarına ve stoklarına ilişkin iddialarının ve Şirket'in Gaziantep'teki fabrika binasının kiralanmasına ilişkin Av. ...'ın dilekçesinde belirtilen hususların 2499 sayılı Kanun ve ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde incelenmesi neticesinde 11.01.2008 tarihli ve XXI-18/9-1 sayılı denetleme raporu hazırlandığı, Anılan denetleme raporunda belirtilen hususlar dikkate alındığında; ... Tekstil ile olan kira sözleşmesinin ...'nın borçlarını ödemediği için ... Tekstil tarafından tek taraflı olarak feshedildiği ve mevcut alacakların tahsilinde güçlük yaşanmasına rağmen, 2007 yılı içerisinde ...'ya mal satışı yapılmaya devam edildiği, ... alıcılar hesabının 2007 yılı kayıtları incelendiğinde, 31.03.2007 tarihinde cari hesaba mahsuben ...'ya 1.562.000 YTL tutarında mal satışının gerçekleştirildiği ve bu satış sonucunda ... alıcılar hesabının borç bakiyesinin 5.702.387,51 YTL'ye ulaştığı, ... Tekstil'den olan alacaklar tahsil edilmediği için kira sözleşmesi fesih edilmiş olmasına rağmen, cari hesaba mahsuben 1.5 milyon YTL tutarında mal satışı gerçekleştirilmesinin ticari bir mantığının olmadığı, öte yandan, ...'dan olan alacak miktarı 5 milyon YTL'yi aşmış olmasına rağmen, bu alacağın tahsili için kanuni yollardan takibin yapılmadığı, alacak takibinin yapılmama gerekçesine ilişkin ... Tekstil'den açıklama istendiği, şirket'in 18.10.2007 tarihli açıklama yazısının 7. maddesinde; alacağın tahsili için ... ile görüşmelere devam edildiğinin belirtildiği, şirket mali sıkıntı içerisinde olmasına ve ...'dan olan alacak miktarı (31.05.2007 tarihi itibarıyla) 5.696.491 YTL'ye (22.589.610 YTL tutarındaki şirket aktifinin yaklaşık dörtte birine) ulaşmış olmasına rağmen, bu tutarların tahsili için hukuki takibin yapılmamasının ticari bir mantığının bulunmadığı, ... Tekstil'in mali durumuna ilişkin olarak yapılan incelemede ise, şirketin faal olarak çalışmadığı ve sermayesinin tamamının karşılıksız kaldığı, bu çerçevede tahsil edilebilmesinin çok güç olduğu bilindiği hâlde, cari hesaba mahsuben ... Tekstil'e mal satışı gerçekleştirilmesinin, ... Tekstil'den olan 5 milyon YTL tutarındaki alacağın tahsili için herhangi bir girişimde bulunulmamasının herhangi bir ticari mantığının olmadığı, 3 yılda şirketin tahsil etmesi gereken kira geliri tutarı 4.5 milyon YTL, ... Tekstil'in cari hesapta ...'dan alacak tutarı ise 31.05.2007 tarihi itibarıyla 5.696.491 YTL olduğu, söz konusu rakamlar dikkate alındığında, şirket fabrika binasının sadece cari hesaba yapılan borç kaydı karşılığında ... Tekstil'e kullandırıldığı, şirket'in ekonomik faaliyetlerine devam etmesinin kira gelirlerinden ve fason mal satışından gelecek nakit girişine bağlı olduğu dikkate alındığında, ... Tekstil'den olan alacakların nakit tahsil edilmemesinin ve ... Tekstil'den olan alacakların takibinin yapılmamasının şirket tüzel kişiliğinin ve şirket ortaklarının menfaatleri aleyhine bir uygulama olduğu, ... Tekstil'in mali durumunun iyi olmaması sebebi ile ilerleyen dönemlerde bu tutarların tahsil edilememesi hâlinde, şirket tüzel kişiliğinin ve ortaklarının zararının realize olacağı, Ticari hayatın gereklerine uygun hareket edildiği ve şirket ortaklarının menfaatleri gözetildiği sürece, fabrika binasının kiralanmasında herhangi bir sakıncanın bulunmadığı, Kurul uzmanlarınca hazırlanan denetleme raporunda, ... Tekstil'den olan alacakların tahsil edilmediği, tahsil edilemeyen tutarlar için faiz tahakkukunun yapılmadığı, belirtilen tutarları tahsil etmek için hukuki herhangi bir girişimde bulunulmadığının tespit edildiği, ... Tekstil'in üretim faaliyetlerini devam ettirmediği dikkate alındığında, 31.05.2007 tarihi itibarıyla ... Tekstil'den olan 5.696.491 YTL tutarındaki alacağın tahsil edilebilmesinin de güç olduğu, TTK'nın ve Borçlar Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca; bir anonim şirketin yönetim kurulu üyelerinin şirketi idare ederken görevlerini özen ve dikkatle yapmak zorunda oldukları, şirket genel kurulunda yapılan seçimle belirlenen şirket yönetim kuruluna, şirketin tüm mal varlığının şirketin faaliyet konusu ve amacına uygun olarak ve tüm şirket ortaklarının ortak çıkarları (kazanç) doğrultusunda kullanılmak üzere zımni olarak tevdi edildiği, bu çerçevede şirketi zarara uğratan usulsüz işlemlerde sorumluluğun şirket yönetim kurulu üyeleri üzerinde olduğu, somut olayda Şirket yönetiminin TTK ve Borçlar Kanunu uyarınca üzerine düşen görevi yerine getirmede özenli davranmadığı, TCK'nın 155. maddesinde tanımlanan güveni kötüye kullanma suçunun unsurlarının oluştuğu, Şirketin tüm mal varlığının, şirket genel kurulunda yapılan seçimle belirlenen yönetim kuruluna rızaen tevdi edildiği, TTK'nın ve Borçlar Kanunu'nun hükümleri uyarınca şirket yönetim kurulunun da şirketin tüm mal varlığını, şirketin faaliyet konusuna ve amacına uygun olarak ve tüm şirket ortaklarının ortak çıkarları (kazanç) doğrultusunda özen ve dikkatle kullanmaları gerektiği, şirketin mal varlığı şirket ortaklarınca bu güven ilişkisi içerisinde şirket yönetimine tevdi edildiği, eğer şirket yönetimince kendisine tevdi ve teslim edilen mal varlığı, şirketin hâkim ortaklarının, yöneticilerinin veya üçüncü kişilerin yararına; şirketin küçük pay sahiplerinin ve/veya şirket tüzel kişiliğinin zararına yönelik olarak kullanılırsa, hizmet sebebiyle güveni kötüye kullanma suçunun meydana geleceği, suçun oluşması için zarar tehlikesinin varlığı yeterli olup suçun takibi için şirket ortaklarının ve/veya diğer mağdurların şikâyetine gerek bulunmadığı, Sonuç olarak, mevcut alacaklar tahsil edilemezken cari hesaba mahsuben ...'ya 1.5 milyon YTL tutarında mal satışı gerçekleştirilmesinin ve ...'dan olan 5 milyon YTL tutarındaki alacağın tahsili için gerekli hukuki girişimlerin yapılmamasının, şirket tüzel kişiliğinin ve şirket ortaklarının menfaatlerine aykırı olduğu, ...'nın mali durumu göz önünde bulundurulduğunda bu tutarların tahsil edilebilmesinin de güç olduğu, bu çerçevede TCK'nın 155. maddesinde tanımlanan güveni kötüye kullanma suçunun unsurlarının somut olayda gerçekleştiği, Ticari ilişki içerisinde bulunulan ... Tekstil’den olan mevcut alacaklar tahsil edilememesine rağmen 31.03.2007 tarihinde cari hesaba mahsuben ... Tekstil'e 1.562.000 YTL tutarında mal satışı gerçekleştirilmesine ve söz konusu şirketten olan alacakların takibinin yapılmamasına ilişkin olarak 02.05.2008 tarihli ve 13-510 sayılı kararı ile, ... Tekstil yönetim kurulu üyeleri olan sanıklar ..., ... ve ... hakkında, TCK’nın 155. maddesi ve SPK'nın 48. maddesi uyarınca işlem yapılmak üzere ilgili yer Cumhuriyet savcılığına suç duyurusunda bulunulmasına karar verilmesi sebebiyle adı geçen şahıslar hakkında, TCK’nın 155. maddesi ve SPK'nın 48. maddesi uyarınca kovuşturmaya geçilmesini ve sanıklar hakkında verilecek mahkûmiyet kararında TCK'nın 53. maddesinin uygulanmasının talep edildiği, Sermaye Piyasası Kurulunun 12.08.2008 tarihli ve XXI-13/15-6 sayılı denetleme raporunda; Kurulun 02.05.2008 tarihli toplantısında, ... Tekstil'den olan alacağın tahsili için Şirkete 2 ay süre tanınmasına karar verildiği, şirketin 03.07.2008 tarihli yazısında ... Tekstil'den olan 2.298.459,16 YTL'lik alacağın tahsili için Gaziantep 4. İcra Dairesinin 2008/8692 numaralı icra dosyası üzerinden takibe başlandığının bildirildiği, gönderilen belgeler incelendiğinde bu hususun doğru olduğu ve alacağın tahsili için ilamsız takibe başlanıldığı, 20.05.2008 tarihi itibarıyla Şirket'in ... Tekstil'den toplam 2.298.459,16 YTL tutarında alacağı bulunmakta olup söz konusu tutarın tamamı için karşılık ayrıldığı ve şüpheli ticari alacaklar hesabında takip edilmeye başlandığı, bu nedenle takibe başlanması yönünde Kurul kararının gerekleri yerine getirildiği anlaşıldığından konuya ilişkin olarak Kurulca yapılacak herhangi bir işlemin olmadığının belirtildiği, ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’nin 30.06.2006 tarihinde yapılan olağan genel kurulu toplantı tutanağına göre; şirketin yönetim kurulu üyeliklerine sanık ..., ... Holding AŞ’yi temsilen sanık ..., ..., sanık ... ve ...’in seçildiği, ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’nin 07.09.2007 tarihinde yapılan olağan genel kurulu toplantı tutanağına göre; şirketin yönetim kurulu üyeliklerine sanık ..., ..., ... Holding AŞ’yi temsilen sanık ..., ... ve ...’in seçildiği, ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’nin 29.08.2008 tarihinde yapılan olağan genel kurulu toplantı tutanağına göre; şirketin yönetim kurulu üyeliklerine ...AŞ’yi temsilen sanık ..., İhlas Madencilik AŞ’yi temsilen Yavuz Özgün, Ceyhan Aral, Abdullah Turalı ve Mahmut Kemal Aydın’ın seçildiği, 05.11.2003 tarihli kira sözleşmesine göre; ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’ye ait fabrika binası ve eklentilerinin aylık 125.000 TL kira karşılığında 5 yıl süreyle ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ’ye kiralandığı, 29.03.2006 tarihli kira sözleşmesine göre; ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’ye ait fabrika binası ve eklentilerinin aylık 80.000 TL kira karşılığında 1 yıl süreyle ...Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’ye kiralandığı, Tedaş AŞ’nin 31.12.2004 tarihli ve 005049 sayılı yazısı ile; ... Tekstil’e elektriğin kesileceği hususunun bildirildiği, Tedaş Gaziantep Müessese Müdürlüğünce 14.01.2005 tarihinde ... Tekstil’e gönderilen ihtarnameye göre; 7176 elektrik abonesinin kurulu bulunduğu ... Tekstil’e ait fabrikayı kiralanması sebebiyle 10.03.2004 tarihli dilekçeye istinaden abonelik talebinin kabul edildiği, abonelik işlemleri için Tedaş’a başvurulması gerektiği, kiralama tarihi olan 05.11.2003 tarihinden 14.01.2005 tarihine kadar birikmiş borcun ana para ve gecikme zammı dahil 2.591.155,03 YTL olduğu, abonelik sözleşmesi imzalamaya gelinmemesi ve borcun ödenmemesi durumunda elektrik enerjisi verilmeye başlanılmayacağı hususlarının ihtar edildiği, Gaziantep 2. İdare Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 86-464 sayılı kararı ile; Tedaş’ın 31.12.2004 tarihli ve 005049 sayılı işleminin iptaline karar verildiği, Danıştay 13. Dairesinin 14.11.2008 tarihli ve 7423-7307 sayılı kararı ile; Gaziantep 2. İdare Mahkemesinin 06.06.2005 tarihli ve 86-464 sayılı kararının onanmasına karar verildiği, Gaziantep 1. Asliye Hukuk Mahkemesinin 27.02.2006 tarihli ve 271-65 sayılı kararı ile; Tedaş’ın ... Tekstil aleyhine açtığı alacak davasının kabulüne, taleple bağlı kalınarak 2.102.226 YTL asıl alacak, 495.288,57 YTL gecikme cezası ve 89.151,94 YTL KDV olmak üzere toplamda 2.686.666,51 YTL davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verildiği, ... Tekstil tarafından ... Tekstil’e kesilen 31.03.2007 tarihli ve 0468906 sayılı 1.060.702 TL’lik fatura ile aynı tarihli ve 0468905 sayılı 502.525,27 TL’lik faturalarda pamuk ve iplik satışına ait bilgilerin bulunduğu, 05.11.2003 tarihli fiili zilyetlik teslim tutanağına göre; Gaziantep 1. Organize Sanayi Bölgesinde kurulu ... Tekstil’e ait fabrikayı ... Tekstil’in ... Tekstil’e teslim ettiği, 31.03.2006 tarihli fiili zilyetlik teslim tutanağına göre; Gaziantep 1. Organize Sanayi Bölgesinde kurulu ... Tekstil’e ait fabrikayı ... Tekstil’in ... Tekstil’e teslim ettiği, ... Tekstil tarafından ... Tekstil aleyhine Gaziantep 4. İcra Müdürlüğünün 2008/8692 sayılı dosyasında 2.298.459,16 TL’lik ilamsız takip yapıldığı, ... Tekstil yönetim kurulu üyeleri olan sanıklar tarafından dosyaya sunulan ödeme belgelerinde; Gaziantep 4. İcra Müdürlüğünün 2008/8692 sayılı takip dosyasındaki alacağa mahsuben ve haricen 27.08.2008 tarihinde 9.446,36 TL (İSOT İnşaat AŞ’ye olan borcun aktarımı) ve 1.095.903,50 TL (Gaziantep SSK İl Müdürlüğüne olan borcun ödenmesi), 28.08.2008 tarihinde 672.274,38 TL (Gaziantep SSK İl Müdürlüğüne olan borcun ödenmesi), 02.09.2008 tarihinde 37.278,11 TL (İstanbul SSK İl Müdürlüğüne olan borcun ödenmesi) ve 51.153 TL (Gaziantep Şehitkamil Vergi Dairesine olan borcun ödenmesi), 01.07.2008 tarihinde 39.813,52 TL (Güven İş Hizmet Org. Ltd. Şti’ne olan borcun ödenmesi), 03.09.2008 tarihinde 393.792,69 TL (...Tekstil’e olan borcun ödenmesi), 31.10.2008 tarihinde 128.330,55 TL (Akyürek Tekstil’e olan borcun ödenmesi) olmak üzere toplamda 2.427.992,11 TL ödemenin yapılması için muvafakat edildiği, bu ödemelerin ise ... Tekstil’in ... Tekstil’de bulunan cari hesabına borç kaydedildiği, Görevsizlik kararı veren Kadıköy (Kapatılan) 2. Asliye Ceza Mahkemesince alınan ve Prof. Dr. ...., B.Y.B. Murakıbı ve Y.M. ...., bankacı ve Y.M. Müşavir .... tarafından hazırlanan 05.04.2011 tarihli bilirkişi kurulu raporuna göre; 1- Sermaye Piyasası Kurulu vekilinin 14.07.2008 tarihlî şikâyet dilekçesi üzerine Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığının 05.10.2009 tarihli ve 2009/8266 numaralı iddianamesinin 14.10.2009 günü kabulü ile açılan 2009/1566 E. sayılı dosyada, hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun 31.03.2007 tarihinde ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ Yönetim Kurulu Üyeleri olan sanıklar ..., ..., ... tarafından işlendiği iddiasının dava konusu olduğu, 2- ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ ile ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ arasında Gaziantep’teki fabrika binası ve eklentilerinin kira sözleşmesi 05.11.2003 tarihinde düzenlenmiş ve fiili zilyetlik teslim tutanağı ile aynı tarihte teslim edildiği, kira sözleşmesinin 29.03.2006 tarihinde sona erdiği ve fiili zilyetlik teslim tutanağı ile 31.03.2006 tarihinde teslim edildiği, 3- ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ nezdindeki ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ’ye ait muavin defter cari hesabı (01.01.2007-07.11.2008) incelendiğinde; a-) 31.03.2007 tarihinde toplam 1.563.227,27 YTL ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ’ye faturalı ticari mal satışı yapıldığı, b-) 31.03.2007 tarihinde ...Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ’ye ait ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ nezdindeki cari hesabının 3.733.367,11 YTL borç bakiyesi, ... Tekstil cari hesabına aktarılarak hesabın borç bakiyesi 5.701.977,51 YTL olduğu, söz konusu işlemler ... Tekstil AŞ tarafından mahsup yolu ile tek taraflı olarak icra edildiği, c-) 03.07.2007 tarihinde 221.603,70 YTL ... Tekstil’e ticari mal satışı yapılmış ve cari hesabın borç bakiyesi 5.921.233,29 YTL’ye ulaştığı, d-) ... Tekstil cari hesabına alacak şeklinde oluşan tahsilatların ise; - 30.11.2007 tarihinde 2.102.226,00 YTL ve 31.03.2008 tarihinde 410.570,99 YTL Tedaş faturası ve elektrik bedeli şeklinde yapılan tahsil işleminin, 2007 yılından önce ... Tekstil cari hesabına borç kaydının bulunması gerekmekte olup Tedaş’a elektrik bedeli olarak ödeme yapılmadığı ve davaların derdest olduğunun açıklandığı, - 01.05.2008 tarihinde toplam 1.130.912,56 YTL ... Tekstil’den mal alımı şeklinde tahsilat sağlandığı, - 03.09.2008 tarihinde 393.792,69 YTL ... Tekstil’in borcu ...Tekstil’e aktarılarak tahsilat sağlandığı, - 07.11.2008 tarihinde ... Tekstil cari hesap borç bakiyesinin kapanmasında, ... Tekstil’in 2.307,31 YTL ...'a olan borcunun ödenmesi şeklinde tahsilat sağlandığı, 4- Sermaye Piyasası Kurulu Karar Organının 02.05.2008 tarihli kararının 05.05.2008 tarihli yazı ile ... Tekstil’e 12.05.2008 tarihinde duyurulduğu, ... Tekstil tarafından 11.06.2008 tarihinde Gaziantep 4. İcra Dairesi 2008/8692 esas sayılı dosyada, ... Tekstil aleyhine 2.298.459,16 YTL asıl alacak üzerinden takip başlatıldığı, İcra Dairesince Mahkeme'ye gönderilen 08.06.2010 tarihli yazısında "Dosyamızda herhangi bir ödeme yoktur." denildiği, Bu durumda; oluşumları yukarıda açıklanmış şekliyle ... Tekstil tarafından icra edilen işlemlerin, SPK’yı dolayısıyla kamuyu zarara uğratan işlemler mahiyetinde olmadıkları, ticari şirketler arasında fabrika kiralanmasından kaynaklanan özel borç-alacak ilişkilerinden kaynaklanan özel hukuk ilişkileri olduğu, Gaziantep 4. İcra Dairesinin 2008/8692 esas sayılı dosyası üzerinden yazdığı 05.02.2010 tarihli yazısında; asıl borcun 2.298.459,16 TL olmak üzere toplamda 3.356.089,59 TL olduğunun ve dosyaya herhangi bir ödeme yapılmadığının, 08.06.2010 tarihli yazısında ise toplam borcun 3.542.477,65 TL olduğunun ve dosyaya herhangi bir ödeme yapılmadığının belirtildiği, Gaziantep 1. İcra Mahkemesinin 14.03.2006 tarihli ve 285-101 sayılı kararı ile; ... Ambalaj San. AŞ’nin davacı, ... Tekstil’in davalı olduğu tazminat davasında; ... Tekstil’in ... Ambalaj isimli şirkete olan borcu sebebiyle başlatılan icra takibi sırasında ... Tekstil’e 1. haciz ihbarnamesi çıkarıldığında davalının kira bedellerini peşin olarak ödediğini belirterek itiraz etmesi üzerine bu itirazın doğru olmadığını ileri süren davacı ... Ambalaj’ın tazminat davası açtığı, bilirkişi raporu doğrultusunda peşin kira ödemesi yapıldığına dair herhangi bir belgeye rastlanılmadığı anlaşıldığından ... Tekstil ve ... Tekstil arasında olan kira sözleşmesinin muvazaalı olduğu tespit edilerek ... Tekstil’in tazminat ödemesine hükmedildiği, Savunma kapsamında dosyaya sunulan izahat isimli belgede; ... Tekstil’in 05.11.2003 tarihinde Organize Sanayi Bölgesi Başpınar/Gaziantep’te bulunan komple fabrika ve eklentilerini ... Tekstil’e kiraya verdiğini, kira sözleşmesinin 4. maddesine göre elektrik tüketim bedelinin ... Tekstil tarafından ödeneceği, ... Tekstil’in Tedaş AŞ’ye elektrik aboneliği müracaatını yapmış olmasına rağmen Tedaş tarafından Nisan/2005 ayına kadar abonelik verilmediğini, Tedaş’ın Kasım/2003 tarihinden Nisan/2005 tarihine kadar bütün faturaları ... Tekstil’e fatura ettiğini, ... Tekstil’in, Tedaş’tan almış olduğu faturaları muhasebe kayıtlarına girerek ilgili gider hesabına borç, Tedaş’a alacak kaydı yaptığını, gerçek üretimi ve elektrik tüketimini kiracı durumundaki ... Tekstil’e aynı tutarda fatura ederek ilgili muhasebe hesabına alacak ... Tekstil’e borç kaydı düzenlendiğini, Tedaş’a alacak kaydı, ... Tekstil’e borç kaydının yapıldığı Kasım/2003 dönemi ile Ocak/2005 dönemini kapsayan muhasebe fişlerinin ekte sunulduğunu, bu fişlerin toplam tutarının 2.102.226,00 TL olduğunu, bilirkişi raporu ve mahkeme kararına göre asıl elektrik tüketimini kiracı ... Tekstil’in yapması nedeniyle gerçek borçlunun ... Tekstil değil ... Tekstil olduğunun karar verilmesi üzerine, ... Tekstil muhasebe kaydını daha önce yapmış olduğu kayıtların ters mahsubu ile düzeltme yaptığı, bu kayıt Kasım/2003 tarihinden Ocak/2005 tarihini kapsayan toplam fatura tutarı olan 2.102.226,00 TL’nin Tedaş’a borç kaydı, ... Tekstil’e alacak kaydı yapıldığı, ... Tekstil’in söz konusu Tedaş’ın bu alacağından dolayı herhangi bir ödeme yapmadığını, ... Tekstil de bu elektrik borcunu ödemediği ve taksitlendirme talebinde bulunacağı, ... Tekstil’in 29.03.2006 tarihinde ... Tekstil’in borçlarını zamanında ödeyememesi nedeniyle kira sözleşmesini tek taraflı feshettiği, 29.03.2006 tarihinde ... Tekstil ile ...Tekstil arasında kira sözleşmesi yapıldığı, ... Tekstil’in borç bakiyesinin devri 31.10.2006 tarihinde 3.340.811,80 TL ve 02.12.2006 tarihinde 678.360 TL olmak üzere 4.019.171,80 TL olarak ... Tekstil’e alacak ...Tekstil AŞ’ye borç kaydı yapıldığı, bu borcun ...Tekstil’e dekont edilmesinin sebebinin ... AŞ’nin 31.10.2006 tarihi itibarıyla 4.088.389,95 TL ...Tekstil'den alacaklı olması olduğu, bu sebeple ...Tekstil’in ... Tekstil’e olan borcunu ödemiş olacağı, ... Tekstil’in de üretim yapan, satış yapan, gelir elde eden ...Tekstil’den alacağını garantiye almış olduğu, ...Tekstil’in, ... Tekstil’in ... Tekstil’e olan borç dekontunu kabul ettiğinden ...Tekstil'in, ... Tekstil’e borçlu duruma düştüğü şeklinde açıklamaların bulunduğu, Anlaşılmaktadır. Katılan vekilleri aşamalarda; şikâyet dilekçesini tekrar ettiklerini, davaya müdahil olarak katılmak istediklerini, her ne kadar Sermaye Piyasası Kanunu’na dayanan özel bir suç söz konusu değilse de sanıkların yetkilisi oldukları şirketin halka açık olması nedeniyle alacağın tahsil edilmemesi ve alacaklı bulunulmasına rağmen mal satışı yapılması nedeni ile 2 ayrı eylemle şirket hissedarları ve ülke ekonomisinin zarara uğratıldığını, bilirkişi raporunu kabul etmediklerini, bilirkişi kurulunun sadece muhasebe kayıtlarını değerlendirdiğini, Kurulun raporunda belirtilen işlemlerin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı hususunun değerlendirilmediğini, Yargıtay içtihatlarına göre sermaye piyasasına ilişkin raporların Maliye, Ceza ve Ticaret Hukuku konusunda uzman kişiler tarafından düzenlenmesi gerektiğini, bu nedenle bilirkişi raporunun eksik ve yetersiz olduğunu, yeniden rapor alınması gerektiğini, sanık müdafisinin görevsizlik iddiasını kabul etmediklerini, davanın TCK’nın 155/2. maddesinden açıldığını, Kadıköy (Kapatılan) Asliye Ceza Mahkemelerinin görevli olduğunu, yargılamanın İstanbul Asliye Ceza Mahkemelerinde yapılmaya başlanması üzerine ise farklı olarak İstanbul Asliye Ceza Mahkemelerinin görevli ve yetkili olduğunu, olayda halka açık şirketin alacakları usulüne uygun olarak tahsil edilmeyerek bilerek zarara uğratıldığını, dosyanın tamamlandığını ifade etmişlerdir. Sanık ... aşamalarda; 2008 yılına kadar yaklaşık 10-15 yıl ... Tekstil’in yönetim kurulu üyesi ve başkanı olarak görev yaptığını, 2008 yılında ise yönetim kurulundan istifa ettiğini, Gaziantep’te şirkete ait tekstil fabrikası olduğunu, ekonomik kriz nedeni ile ... Tekstil firmasının pazar payının daraldığını, ... Tekstil’in ise geniş pazar payı bulunduğunu bu nedenle fabrika binasını ve üretimde kullanılan bütün malzemeleri ... Tekstil’e kiraladıklarını, işçilerden ayrılanların tazminatlarını ödediklerini, ayrılmayanların ise ... Tekstil ile çalışmaya devam ettiklerini, sözleşme tarihinin 2003 olabileceğini, sözleşmenin 1 yıllık olduğunu, aralarında cari bir hesap açtıklarını, zaman zaman kira borcunun ödendiğini, ödenmediği zamanlarda da cari hesaba borç yazıldığını, 3 yıl kadar aralarındaki kira sözleşmesinin devam ettiğini, kira bedelleri ödenmeyince sözleşmeyi feshettiklerini, kiracının da fabrikayı içindeki malzemelerle teslim edip çıktıklarını, bu firmadan kira alacaklarını olduğunu, bu kira alacakları için icraya verdiklerini, 31.03.2007 tarihinde aralarındaki cari hesaba mahsuben ... firmasına 1.562.000 TL’lik bir mal satışı yaptıklarını, belli bir süre sonra bu parayı ... firmasından tahsil ettiklerini, yine icra yolu ile tüm alacaklarını tahsil ettiklerini, ...’dan alacakları kalmadığını, Kurulun iddialarını kabul etmediğini, SPK’nın 14.07.2008 tarihli şikâyetine konu raporu yazan Denetmenin 12.08.2008 tarihli raporunda ... Tekstil’in söz konusu alacağın tahsili için icra takibi başlattıklarını, bu nedenle Kurulun yapacağı bir şey kalmadığını belirttiği, Kurulun da şikâyetten vazgeçtiğini, suçun unsurlarının oluşmadığını, ... Tekstil ile hiçbir ilişkisi olmadığını, bu şirketin hissedarı ve kurucusu olmadığını, ticari hayatta alacaklarını önce iyi ilişkilerle tahsil etmeye çalıştıklarını, bu sebeple ... ile de ilişkilerini hemen bozmayıp görüşmeler yaptıklarını, zaman zaman tahsilat yapınca da icraya başvurmadıklarını ancak tahsilatlar da aksama ve gecikme olunca mecburen icra takibine giriştiklerini, basiretli bir tacir gibi davrandıklarını, şikâyetçi SPK’nın müdahale talebini kabul etmediklerini, davanın TCK’ya dayandığını, SPK’ya dayanan bir dava olmadığını, Kurulun uğradığı bir zarar olmadığını, icra dairesine ödeme yapılmadığını, tahsilatın haricen yapılıp icra dairesine bildirilmediğini, buna ilişkin makbuzları ve cari hesap ekstrelerini sunduklarını ancak buna rağmen tereddüt varsa her iki şirket defterleri üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılabileceğini, SPK tarafından ilk denetleme yapıldığında ... firmasından şirketin tüm alacağının miktarının yanlış tespit edildiğini, daha sonra SPK’nın ek bir rapor düzenlediğini, bu raporda alacak miktarının daha düşük olduğunu ve bu miktarın da icra takibine konu edilmesi sebebiyle kurul kararlarının yerine getirildiğinden yapılacak başka bir işlemin bulunmadığının belirtildiğini, bu ek rapora göre takipsizlik kararı verilmesi gerekirken zamanaşımı gerekçesine dayanılarak takipsizlik kararı verildiğini, bu takipsizlik kararı kaldırılarak bu davanın açıldığını, ortada bir suç ve zararın olmadığını, bilirkişi raporunun savunmasını doğruladığını, bu raporun doğru olduğunu, ortada ne bir zarar ne de bir zarar tehlikesi olduğunu, kaldı ki böyle bir sorun olsa hukuk davasına konu olacağını, buna ilişkin hiçbir hukuk davası olmadığını, SPK suçu yönünden suç duyurusu, kurul kararı ve başvuru olmadığını, bunların yargılama şartı olduğunu, ... Tekstil’in ... Tekstil’e borcunun hiçbir zaman 5.702.387,51 TL’ye ulaşmadığını, Tedaş’ın ... Tekstil’e kiralanan fabrikada elektrik aboneliği vermemesi sebebiyle elektriğin ... Tekstil adına kullanıldığını, ... Tekstil’in Tedaş aleyhine İdare Mahkemesinde dava açtığını, Tedaş’ın da ... Tekstil aleyhine Asliye Hukuk Mahkemesinde dava açıp davayı kazandığını ve icra takibine başlandığını, talep edilen elektrik borcunun 2.591.155 TL olduğunu, şirket kayıtlarında bulunan ancak ...’nın elektrik borcunun ... Tekstil tarafından ödenmemesi sebebiyle ... Tekstil’in ... Tekstil’e elektrikten kaynaklanan böyle bir borcun olmadığını, ...’nın ... Tekstil’e olan borcu icra dosyasında 2.427.992,11 TL olarak nakden tahsil edildiğini, atılı suçu kabul etmediğini, Sanık ... aşamalarda; ... Tekstil’in hukuk işlerini takip ettiğini, aynı zamanda 2006 tarihinden 2008 tarihine kadar da 2 yıl yönetim kurulu üyesi olduğunu, Gaziantep’teki fabrikanın ... Tekstil’e kiralama aşamasında olmadığını, 29.03.2006 tarihinde bu kira sözleşmesinin feshedildiği dönemde de yönetim kurulu üyesi olmadığını, 30.06.2006 tarihinde yönetim kurulu üyesi olduğunu, fesihten sonra kira alacağının ve yine başka alacakların da olduğunun bildirilmesi üzerine 11.06.2008 tarihinde Gaziantep 4. İcra Dairesinin 2008/8692 esas sayılı dosyasında ... Tekstil adına ... Tekstil AŞ aleyhine icra takibi başlattıklarını, takibin ana alacağının 2.298.459 YTL olduğunu ancak bu takip sırasında fazlaya ilişkin haklarını da saklı tuttuklarını, bu takibe konu alacağın 2008 yılı Ağustos ayından Ekim ayına kadar peyderpey ödendiğini ve takip konusu tüm alacaklar ödenerek takibin kapandığını, daha sonra bu soruşturma başlayınca ...’dan yapılan ödeme miktarının 3.973.305,47 TL olduğunu, hesabın bu şekilde kapatıldığını, böylece hem kira alacağı hem de yapılan ticari satışlardan kaynaklanan alacakların tümünün tahsil edildiğini, ... Tekstil’in 05.11.2003 tarihinde 10 aylık kira tutarı olan 1.250.000.000 TL tutarında senedi ...’dan aldığını, günü gelen kira alacağı tahsil edildiğinde de senetlerin iade edildiğini, fabrikayı ... AŞ’ye kiraladıklarında fabrikanın elektrik aboneliğinin ... Tekstil’in üzerinde olduğunu, bu aboneliği uzun süre ...’nın kendi adına devralmadığını, daha doğrusu ... AŞ elektrik aboneliğini devralmak için müracaat ettiği hâlde Tedaş’ın ...’ya aboneliği devretmediğini, bu nedenle bu elektrik aboneliğinden kaynaklanan elektrik borçları da ... Tekstil adına tahsil edildiğini, ... Tekstil’den ... Tekstil AŞ’ye yansıttıklarını, bunun miktarı da 2.102.000 TL civarında olduğunu, her ne kadar bu husus bilançoda yer alıyor ise de Tedaş’a ödeme yapmadıkları için ... Tekstil’den böyle bir alacakları olmadığını, Tedaş’ın da ... Tekstil aleyhine herhangi bir icra takibine geçmediğini, ...’ya dava açtığını, kendisinin icraya verdiği alacak kapsamında söz konusu elektrik bedeli olmadığını, icra takibine konu alacağın sadece kira alacağı ve mal satışından kaynaklanan cari alacaklar olduğunu, onları da tahsil ettiklerini, SPK tarafından suç ihbarı yapılmadan önce Haziran ayında icra takibine başlandığını, suç ihbarının ise 14.07.2008 olduğunu, haklarında verilen ve daha sonra kaldırılan takipsizlik kararının sonucu doğru ise de gerekçesinin yanlış olduğunu, bütün alacağını ... firmasından tahsil ettiklerini, herhangi bir alacakları kalmadığını, Kurul tarafından herhangi bir zararın bulunmadığını ve SPK’ya muhalefetten açılmış bir dava bulunmadığını, mal satışının 31.03.2007 tarihinde, icra takibinin ise 2008’de yapıldığını, uzun süre geçmediğini, karşı tarafla görüşmeler devam ettiği için hemen icra takibine girişilmediğini, kiracı ... Tekstil'e şirketin daha evvel imal edip de elinde bulunan ve satımdan dolayı geri iade edilen bir kısım ipliklerin ... şirketine satıldığını, burada 2499 sayılı Yasa’nın 15-son fıkrasında bahsi geçen hiçbir fiilin işlenmediğini, emsallerine daha az bedelle bir satım veya kiraya verme işlemi olmadığını, tamamen iki şirket arasında ticarete dayalı bir alım satım gerçekleştirildiğini, ... Tekstil'in bir zararı da olmadığını, birikmiş alacaklarını dahi bu şirketten tahsil edip ve aynı zamanda da borçlarını kapattıklarını, cezaların şahsiliği ilkesi gereğince önceki dönemlere ait sorumluluğunun bulunmadığını, bilirkişi raporunda sermaye piyasası anlamında herhangi bir zarara uğratma işlemi olmadığının belirtildiğini, zarar oluştuğunun kabulü hâlinde ise zarar miktarının bilirkişiler tarafından belirlenmesi gerektiği, SPK’nın da 12.08.2008 tarihli raporunda borcun 2.298.459 YTL tutarında olduğunu ve icra takibine başlanıldığını, Kurulca yapılacak başka bir işlem olmadığının ifade edildiğini, bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulanmadığını, atılı suçu kabul etmediğini, Sanık ... aşamalarda; ... Tekstil’de 2006 yılında yönetim kurulu üyeliğine seçildiğini, 2008’de ise bu görevden ayrıldığını, ... AŞ’ye Gaziantep’deki fabrikayı ve tekstilde kullanılan ürünleri kiraladıklarını, daha sonra ise bu firma ile yaptıkları kira sözleşmesini iptal ettiklerini, ilk anda kira alacakları zamanında ödenmemiş ise de icra takibi sonucu kira alacaklarının tümünü tahsil ettiklerini, herhangi bir alacakları kalmadığını, yine ... AŞ’ye sattıkları malın bedelini de tahsil ettiklerini, sorunun ... Tekstil’in ...’ya kiralamış olduğu yere ilişkin ...’nın aboneliğinin bulunmaması ve kiralanan bu yere tahakkuk ettirilen ödenmemiş elektrik bedellerinin sanki sanal olarak ... Tekstil’in borcu imiş gibi görünmesinden kaynaklı olduğunu, ... Tekstil’in bu meblağı borçlanmadığını ve ödeme yapmadığını, faturaları da ... şirketine virmanladığını, Mahkemece bu konuda tarafsız ve teknik bilirkişilerden rapor alınması gerektiğini, suçun sübut bulmadığını, oluşan bir zararın söz konusu olmadığını, sanık ...'ın savunmasına aynen iştirak ettiğini, atılı suçu kabul etmediğini, Savunmuşlardır. 1- Suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga 2499 sayılı Kanun'un 15/son maddesi delaletiyle 47/A-6 maddesi ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanun'un 110. maddesinin 1. fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun unsurları itibarıyla oluşup oluşmadığı, anılan suçun unsurları itibarıyla oluşmadığının kabulü hâlinde sanıkların eylemlerinin iddianamede nitelendirildiği gibi TCK'nın 155/2. maddesinde düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturup oluşturmayacağı; Uyuşmazlık konularında sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi açısından öncelikle mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ile 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nda düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçu ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçları üzerinde ayrıntısıyla durulmalıdır. A- Örtülü Kazanç Aktarımı Yasağına Aykırılık Suçu Mülga 2499 sayılı Kanun’un suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan "Cezai Sorumluluk" başlıklı 47. maddesinin 18.12.1999 tarihli ve 23910 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 4487 sayılı Kanun'un 25. maddesi ile; eklenen birinci fıkrasının A-6. bendi, değişik son bendi ve değişik ikinci fıkrası ile son fıkrası; "Diğer kanunlara göre daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde: A) ... 6. Bu Kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak karı ve/veya mal varlığı azaltılan tüzel tişelerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler, ... 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 10 milyar liradan 25 milyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılırlar. Suçun işlenmesinde, bu bentte yazılı hallerden iki veya daha fazlası birleşirse, hapis cezasının asgari haddi 3, azami haddi 6 yıldır. B) ... C) ... Birinci fıkranın (A), (B) ve (C) bentleri uyarınca verilecek ağır para cezaları üst sınırla bağlı olmaksızın suçun işlenmesi suretiyle temin edilen menfaatin üç katından az olamaz. Bu maddede öngörülen cezaların verilmesini gerektiren fiillerin tekrarı halinde,verilen cezalar yarı oranında artırılarak hükmolunur. Cezaların artırılabilmesi için daha önce verilen cezanın infazı şartı aranmaz.", Mülga 2499 sayılı Kanun’un suç tarihi itibarıyla yürürlükte olan "Temettü ve bedelsiz payların dağıtım esasları" başlıklı 15. maddesinin son fıkrası; "Halka açık anonim ortaklıklar; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak karını ve/veya mal varlığını azaltamaz.", Aynı Kanun'un "Cezaların artırılması" başlıklı 48. maddesi; "Bu Kanun kapsamındaki ihraçcılarla sermaye piyasası kurumlarının yönetim kurulu üyeleri, denetçileri, müdür ve diğer personeli ve yatırım fonu temsilcileri ile sorumlularının ortaklığın, kuruluşun veya fonun paraları ve diğer malları ile sermaye piyasası araçları, defter, evrak, dosya, kayıt ve diğer belgeleri üzerinde işledikleri suçların genel hükümlere göre belirlenen cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur.", "Usul hükümleri" başlıklı 49. maddesi; "47 nci maddede yazılı suçlardan dolayı kovuşturma yapılması, Kurul tarafından Cumhuriyet Savcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru ile Kurul aynı zamanda müdahil sıfatını kazanır. Bu Kanuna aykırı fiillerin işlendiğine dair bilgi edinen Cumhuriyet Savcıları, Kurulu haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler. Cumhuriyet Savcıları kovuşturmaya mahal olmadığına karar verirlerse, Kurul kendisine tebliğ edilecek bu kararlara karşı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa göre itiraza yetkilidir. Bu Kanunda yazılı suçlarla ilgili davalar mahkemelerce acele işlerden sayılır ve öncelikle karara bağlanır.", 30.12.2012 tarihli ve 28513 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanun'un 139. maddesi ile yürürlükten kaldırılan 2499 sayılı Kanun'un 08.02.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun'un 372. maddesi ile değişik 47. maddesi; "Diğer kanunlara göre daha ağır bir cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı takdirde; A) ... 6. Bu Kanunun 15 inci maddesinin son fıkrasında belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler, ... her bir alt bent kapsamına giren fiillerden dolayı iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. B) ... C) ... Birinci fıkranın (A), (B) ve (C) bentleri uyarınca verilecek para cezaları üst sınırla bağlı olmaksızın suçun işlenmesi suretiyle temin edilen menfaatin üç katından az olamaz.", Aynı Kanun'un "Usul hükümleri" başlıklı 5728 sayılı Kanun'un 374. maddesi ile değişik 49. maddesi; "47 nci madde kapsamına giren suçlardan dolayı soruşturma yapılması, Kurul tarafından Cumhuriyet savcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru ile Kurul aynı zamanda katılan sıfatını kazanır. Bu Kanuna aykırı fiillerin işlendiğine dair bilgi edinen Cumhuriyet savcıları, Kurulu haberdar ederek durumun incelenmesini isteyebilirler. Cumhuriyet savcıları kovuşturmaya yer olmadığına karar verirlerse, Kurul kendisine tebliğ edilecek bu kararlara karşı Ceza Muhakemesi Kanununa göre itiraza yetkilidir.", 30.12.2012 tarihli ve 28513 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 6362 sayılı Kanun'un "Güveni kötüye kullanma ve sahtecilik " başlıklı 110. maddesi; "(1) Aşağıdaki fiiller güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli hâlini oluşturur; ancak bu durumda 5237 sayılı Kanunun 155 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre hükmolunacak ceza üç yıldan az olamaz: a) Yatırım kuruluşuna, 58 inci madde kapsamındaki fon kuruluna ve 59 uncu madde kapsamındaki teminat sorumlularına; sermaye piyasası faaliyetleri sebebiyle veya emanetçi sıfatıyla veya idare etmek için veya teminat olarak veya her ne nam altında olursa olsun, kayden veya fiziken tevdi veya teslim edilen sermaye piyasası araçları, nakit ve diğer her türlü kıymeti kendisinin veya başkasının menfaatine satmak, kullanmak, rehnetmek, gizlemek veya inkâr etmek b) Yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak (…) örtülü işlemlerde bulunarak halka açık ortaklıkların kârını veya mal varlığını azaltmak c) Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının, yönetim, denetim veya sermaye bakımından doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide bulundukları gerçek veya tüzel kişiler ile emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı olarak farklı fiyat, ücret, bedel, şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunarak kârlarını veya malvarlıklarını azaltmak veya kârlarının veya malvarlıklarının artmasını engellemek (2) Yatırım kuruluşu, 58 inci madde kapsamındaki fon kurulu ve 59 uncu madde kapsamındaki teminat sorumluları bünyesinde tutulan kayıtları bozan, yok eden, değiştiren veya erişilmez kılan kişiler, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin günden on bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılırlar. Ancak 5237 sayılı Kanunun belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerinden mahkûmiyete bağlanan kanuni sonuçlar, bu suçtan mahkûm olanlar hakkında da uygulanır. (3) Birinci fıkranın (b) ve (c) bentleri kapsamına giren güveni kötüye kullanma suçunu işleyen kişi, etkin pişmanlık göstererek 21 inci maddenin dördüncü fıkrasında yer alan ödemenin yanı sıra bunun iki katı parayı Hazineye; a) Henüz soruşturma başlamadan önce ödediği takdirde, hakkında cezaya hükmolunmaz, b) Soruşturma evresinde ödediği takdirde, verilecek ceza yarısı oranında indirilir, c) Kovuşturma evresinde hüküm verilinceye kadar ödediği takdirde, verilecek ceza üçte biri oranında indirilir.", "Örtülü kazanç aktarımı yasağı" başlıklı 21. maddesi; "(1) Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının; yönetim, denetim veya sermaye bakımından doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide bulundukları gerçek veya tüzel kişiler ile emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı olarak farklı fiyat, ücret, bedel veya şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunmak suretiyle kârlarını veya malvarlıklarını azaltarak veya kârlarının veya malvarlıklarının artmasını engelleyerek kazanç aktarımında bulunmaları yasaktır. (2) Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının, esas sözleşmeleri veya iç tüzükleri çerçevesinde basiretli ve dürüst bir tacir olarak veya piyasa teamülleri uyarınca kârlarını ya da malvarlıklarını korumak veya artırmak için yapmaları beklenen faaliyetleri yapmamaları yoluyla ilişkili oldukları gerçek veya tüzel kişilerin kârlarının ya da malvarlıklarının artmasını sağlamaları da örtülü kazanç aktarımı sayılır. (3) Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları, ilişkili taraf işlemlerinin emsallerine, piyasa teamüllerine, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine uygun şartlarda gerçekleştirilmiş olduğunu belgelemek ve bu durumu tevsik edici bilgi ve belgeleri en az sekiz yıl süre ile saklamak zorundadırlar. Birinci fıkrada belirtilen ilkelere aykırılığın tespitinde izlenmesi gereken usul ve esaslar Kurul tarafından belirlenir. (4) Kazanç aktarımının Kurulca tespiti hâlinde halka açık ortaklıklar, kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıkları, Kurulca belirlenecek süre içinde kendilerine kazanç aktarımı yapılan taraflardan, aktarılan tutarın kanuni faizi ile birlikte mal varlığı veya kârı azaltılan ortaklığa veya kolektif yatırım kuruluşuna iadesini talep eder. Kendilerine kazanç aktarımı yapılan taraflar Kurulca belirlenecek süre içinde aktarılan tutarı kanuni faizi ile birlikte iade etmek zorundadır. Örtülü kazanç aktarımı yasağının ihlali ile ilgili 94 üncü ve 110 uncu maddeler ile ilgili mevzuatta öngörülen hukuki, cezai ve idari yaptırımlar saklıdır.", "Yazılı başvuru ve özel soruşturma usulleri" başlıklı 115. maddesi; “(1) Bu Kanunda tanımlanan veya atıfta bulunulan suçlardan dolayı soruşturma yapılması, Kurul tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlıdır. Bu başvuru muhakeme şartı niteliğindedir. (2) Başvuru üzerine kamu davası açılması hâlinde iddianamenin kabulü ile birlikte, bir örneği Kurula tebliğ edilir ve Kurul aynı zamanda katılan sıfatını kazanır. (3) Bu Kanunda tanımlanan veya atıfta bulunulan suçlardan dolayı yapılan soruşturmada Cumhuriyet savcısı, Kurul meslek personelinden yararlanabilir. Bu suçlardan dolayı şüpheli veya tanık sıfatıyla kişilerin ifadesinin alınması sırasında Kurul meslek personelinin de hazır bulunması sağlanabilir. (4) Bu Kanunda tanımlanan veya atıfta bulunulan suçlardan dolayı yapılan soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığı kararının verilmesi hâlinde, Kurul bu karara karşı itiraza yetkilidir. (5) 4/5/2007 tarihli ve 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun 8 inci maddesi, 109 uncu maddede yer alan suçlar bakımından da uygulanır.”, “Görev ve yetki” başlıklı 116. maddesi; "(1) Bu Kanunda tanımlanan veya atıfta bulunulan suçlardan dolayı yargılama yapmaya Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun ihtisas mahkemesi olarak görevlendireceği asliye ceza mahkemeleri yetkilidir.", TCK'nın "Güveni kötüye kullanma" başlıklı 155. maddesi; (1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.", Şeklinde düzenlenmiştir. Mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’nun 1. maddesinde Kanun’un konusu ve amacının; tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını sağlamak amacıyla; sermaye piyasasının güven, açıklık ve kararlılık içinde çalışmasını, tasarruf sahiplerinin hak ve yararlarının korunmasını, düzenlemek ve denetlemek olduğuna yer verilmiştir. Kanun’un 2. maddesinde de; sermaye piyasası araçları, bu araçların ihracı, halka arzı ve satışı, bunları ihraç veya halka arz edenler, bu Kanun'un 40. maddesi çerçevesinde borsalar ve teşkilatlanmış diğer piyasalar, sermaye piyasası faaliyetleri, sermaye piyasası kurumları ve Sermaye Piyasası Kurulu bu Kanun hükümlerine tabi olduğu belirtilerek Kanun’un kapsamı belirlenmiş, ancak halka açık olmayan anonim ortaklıkların halka arz edilmeyen hisse senedi ihraçları bu Kanun kapsamı dışında olduğu hususu da vurgulanarak bu Kanun’da hüküm bulunmayan hâllerde genel hükümlerin uygulanacağı kabul edilmiştir. Yürürlükte bulunan 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 1. maddesinde de benzer şekilde Kanun’un amacının; sermaye piyasasının güvenilir, şeffaf, etkin, istikrarlı, adil ve rekabetçi bir ortamda işleyişinin ve gelişmesinin sağlanması, yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunması için sermaye piyasasının düzenlenmesi ve denetlenmesi olduğu hususu açıkça belirtilmiştir. Kanun’un 2. maddesinde ise; sermaye piyasası araçlarının, bu araçların ihracının, ihraççılarının, halka arz edenlerin, sermaye piyasası faaliyetlerinin, sermaye piyasası kurumlarının, borsalar ile sermaye piyasası araçlarının işlem gördüğü diğer teşkilatlanmış piyasaların, piyasa işleticilerinin, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliğinin, Türkiye Değerleme Uzmanları Birliğinin, merkezî takas kuruluşlarının, merkezî saklama kuruluşlarının, Merkezî Kayıt Kuruluşunun ve Sermaye Piyasası Kurulunun bu Kanun hükümlerine tabi olduğu belirtilerek Kanun’un kapsamı belirlenmiştir. Ayrıca halka açık olmayan anonim ortaklıkların halka arz edilmeyen pay ihraçlarının, bu Kanun kapsamı dışında olduğu hususu da vurgulanmış, bu Kanun’da ve bu Kanun’a dayanılarak yürürlüğe konulan ikincil mevzuatta hüküm bulunmayan ve diğer kanunlarda bu Kanun’un uygulanmayacağının belirtildiği hâllerde genel hükümlerin uygulanacağı kabul edilmiştir. 6362 sayılı Kanun’un 1. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere; piyasanın işleyişinin yanı sıra gelişmesinin sağlanması, Ülkemiz sermaye piyasasının uluslararası anlamda rekabet gücünün artırılması ve uluslararası finans merkezi olma hedefinin desteklenmesi ve yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunması amacıyla piyasanın düzenlenmesi ve denetlenmesi hususu temel vizyon olarak korunmuştur. Tasarrufların menkul kıymetlere yatırılarak halkın iktisadi kalkınmaya etkin ve yaygın bir şekilde katılmasını teşvik edip sermaye piyasasına yatırım yapılmasının sağlanması bakımından piyasanın güvenilir, şeffaf, etkin, istikrarlı, adil ve rekabetçi bir ortamda işleyişinin ve gelişmesinin sağlanması gerekmekte, böylece yatırımcıların hak ve menfaatlerinin korunması, aldatılmalarının önlenmesi amacıyla piyasanın olması gerektiği biçimde düzenlenmesi ve denetlenmesi sermaye piyasası hukukundaki düzenlemelerin öncelikli amaçlarındandır. Söz edilen yasal düzenlemelerde de açıkça ifade edildiği üzere, tasarrufların etkin ve verimli biçimde milli ekonomiye aktarımının sağlanarak bu yolla iktisadi kalkınmanın sağlanması hedefine ancak sağlıklı işleyen bir sermaye piyasası sistemine sahip olmakla ulaşılabileceği kuşkusuzdur. Bu itibarla ülkelerin kalkınmasında etkin, verimli, şeffaf ve güvenilir biçimde işleyen bir sermaye piyasası sisteminin önemi tartışmasızdır. Bu bağlamda tüm Dünya'da olduğu gibi Ülkemizde de sermaye piyasalarının sağlıklı işlemesine ayrı bir önem verilmiş; piyasaların idari denetim ve gözetimini (regülasyon) gerçekleştirme konusunda öncelikle bağımsız düzenleyici kuruluş sıfatıyla Sermaye Piyasası Kurulu yetkili kılınmıştır. Öte yandan kanun koyucu anılan piyasaların sağlıklı işlemesine verdiği hayati önem sebebiyle belirtilen amacı ihlale yönelik bazı önemli fiilleri ortadan kaldırma gayesi ile son çare (ultima ratio) olmak üzere ceza hukuku araçlarına başvurarak ağır nitelikte ihlaller içeren bazı fiilleri de suç olarak tanımlamıştır. Bu anlamda, halka açık ortaklıklarda yatırımcıların haklarının yönetimsel fiillerle zarara uğratılması riskini önlemeye özel bir önem atfedilmiştir. Bu aşamada örtülü kazanç aktarımı yasağının amacına değinmekte yarar vardır. Bir sermaye şirketinin amacına ulaşabilmesi bakımından sermayesinin korunması gerekmektedir. Bu bakımdan Türk Ticaret Kanunu ile sermayenin korunmasına yönelik kurallar getirilmiştir. Öte yandan aynı grup içinde yer alan ortaklıklar veya yönetim ya da sermaye bakımından ilişkili ortaklıklar söz konusu olunca sermayenin ve küçük pay sahiplerinin/yatırımcıların korunmasına yönelik bazı yönetimsel ilkelerin kabul edilmesi gereklidir. Diğer yandan anonim ortaklıkta kontrolü elinde bulunduran kişi veya kişilerin ortaklık yönetimindeki yönlendirme kabiliyetinden kaynaklanan avantajlı konumuna karşılık yine bu konumundan ötürü bazı ek sorumluluklarının bulunup bulunmadığı hususu anonim ortaklık hukukunun en temel sorunlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu itibarla örtülü kazanç aktarımına ilişkin getirilen kuralların da belirtilen anlayışın sonucu olduğu ifade edilebilir (Dr. İhsan Baştürk, Türk Sermaye Piyasası Hukukunda Örtülü Kazanç Aktarımı Yasağına Aykırılık Suçu, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş Tezcan’a Armağan, C.21, Özel Sayı, 2019, s. 866.). Halka açık ortaklıklar gündeme geldiğinde sermayenin korunmasının ayrı bir önem taşıması ve bu öneme binaen daha geniş bir koruma gerektiği düşüncesiyle TTK ile getirilen kurallara ilaveten Sermaye Piyasası Kanunu ile özel kuralların benimsendiği ve son çare olarak da ceza hukuku araçlarına başvurulması gerektiği kabul edilmiştir. Nitekim, Türk Ceza Kanunu'ndaki güveni kötüye kullanma suçu ve Türk Ticaret Kanunu'nda yer verilen yönetim kurulu üyelerinin sorumluluğuna ilişkin kurallar dışında "örtülü kazanç aktarımı yasağı" adı altında özel normlar getirilerek anılan fiillere karşı yatırımcıların korunması ve dolayısıyla sermaye piyasası sisteminin sağlıklı şekilde işlemesi, özel bir suç tipiyle sağlanan cezai korumayla gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu örtülü kazanç aktarımı yasağına genel bir düzenleme ile yer vermiş idi. "Temettü ve bedelsiz payların dağıtım esasları" başlıklı mülga Kanun'un 15. maddesinin son cümlesine göre; halka açık anonim ortaklıkların; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak kârını ve/veya mal varlığını azaltamayacağı kabul edilmiştir. Bu düzenleme mülga 2499 sayılı Kanun'un 08.02.2008 tarihli ve 26781 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak aynı gün yürürlüğe giren 5728 sayılı Kanun ile herhangi bir değişikliğe uğramamıştır. Ancak 5728 sayılı Kanun'un 372. maddesi ile değişik 47. maddesinin birinci fıkrasının (A) bendinin son cümlesinde sadece adli para cezasında değişiklik yapılmış, belirtilen işlemlerde bulunarak kârı veya mal varlığı azaltılan tüzel kişilerin yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenlerin; 2 yıldan 5 yıla kadar hapis ve 10 milyar liradan 25 milyar liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılacağı düzenlenmişken iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin günden onbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacağı hükme bağlanmıştır. 6362 sayılı Kanun’un 21. maddesiyle oldukça kapsamlı ve müstakil bir norm ile “örtülü kazanç aktarımı yasağı” düzenlemesi kabul edilmiştir. Örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık fiilinin suç olarak tanımlanması ve yaptırımı konusunda ise, bu fiili TCK'da suç olarak tanımlanan güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli hâli olarak düzenleyerek; söz edilen suça konu işlemleri şirkete ve ortaklarına karşı güvenin kötüye kullanılması olarak gören yeni bir yaklaşımı benimsemiştir. Mülga 2499 sayılı Kanun'da örtülü kazanç aktarımı yasağından bahsedilmediği, yalnızca "örtülü işlemler" ibaresine yer verildiği, örtülü işlemlerin de bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi işlemler olduğunun belirtildiği, bu işlemlerin yapılması ile kârın veya mal varlığının azaltılması gerektiği, suçun isminin belirtilmediği, suçun unsurlarının belirlenmesi bakımından mülga Kanun'un 15. maddesinin son fıkrasına atıf yapıldığı, suçun düzenlendiği maddenin başında ise diğer kanunlara göre daha ağır bir cezayı gerektiren bir suç oluşturmadığı taktirde bu eylemlerden dolayı failin cezalandırılacağı kabul edilmiştir. 6362 sayılı Kanun’un 21. maddesinin ilk iki fıkrası ile örtülü kazanç aktarımı yasağının kapsamı ve niteliği belirlenmiştir. Buna göre; 1- Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının; 2- Yönetim, denetim veya sermaye bakımından doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide bulundukları gerçek veya tüzel kişiler ile, 3- Emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı olarak, 4- Farklı fiyat, ücret, bedel veya şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunmak suretiyle, 5- Kârlarını veya mal varlıklarını azaltarak veya kârlarının veya mal varlıklarının artmasını engelleyerek, Kazanç aktarımında bulunmaları yasaktır. 6362 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasında yer alan düzenlemenin aynı Kanun’un 110/1-c maddesinde aynen tekrarlanarak bu yasağın ihlalinin örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunu oluşturduğu kabul edilmiştir. Kanun’un 21. maddesinin 2. fıkrasında ise; 1- Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının, 2- Esas sözleşmeleri veya iç tüzükleri çerçevesinde basiretli ve dürüst bir tacir olarak veya piyasa teamülleri uyarınca, 3- Kârlarını ya da mal varlıklarını korumak veya artırmak için yapmaları beklenen faaliyetleri yapmamaları yoluyla, 4- İlişkili oldukları gerçek veya tüzel kişilerin kârlarının ya da mal varlıklarının artmasını sağlamaları da örtülü kazanç aktarımı sayılacağı kabul edilmiştir. 6362 sayılı Kanun’da yer verilen normda da görüldüğü üzere kanun koyucu kapsamlı bir örtülü kazanç aktarımı yasağını benimsemiştir. Yasak kapsamında kabul edilen ortaklık ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının genişletilmesi yanında halka açık ortaklıkların ihmali davranış yoluyla yani kendilerinden beklenen faaliyetleri yapmamaları yoluyla ilişkili kişilerin mameleklerinde artış sağlamalarının da örtülü kazanç aktarımı olarak kabul edilmesi getirilen en önemli yeniliklerdendir. 6362 sayılı Kanun’da düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun Kanun’un 110. maddesinin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde düzenlendiği, (c) bendinin yukarıda ifade edildiği gibi 21. maddenin ilk fıkrasının tekrarı olduğu, (b) bendinin ise mülga 2499 sayılı Kanun’un 15. maddesinin son fıkrasındaki hâliyle aynen korunduğu, bu bendin ilk hâli; 1- Yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla, 2- Emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak, 3- Halka açık ortaklıkların kârını veya mal varlığını azaltmak, Şeklinde düzenlenmiş ise de 22.07.2014 tarihli ve 29068 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Anayasa Mahkemesinin 14.11.2013 tarihli ve 24-133 sayılı kararı ile; 6362 sayılı Kanun’un 110. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendinde yer alan "...gibi..." ibaresi iptal edilmiştir. 6362 sayılı Kanun’un 110. maddesinin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde düzenlenen fiillerin TCK’nın 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli hâlinin oluşturacağı, verilecek cezanın aynı maddenin ikinci fıkrasına göre belirleneceği ancak hapis cezasının alt sınırının üç yıl olacağı kabul edilmiştir. Mülga 2499 sayılı Kanun’dan farklı olarak suçun düzenlendiği 110. maddenin başlığında “Güveni kötüye kullanma ve sahtecilik” şeklinde nitelendirme yapıldığı, madde metninde de TCK’da düzenlenen güveni kötüye kullanma suçuna atıfta bulunulduğu anlaşılmaktadır. Mülga 2499 sayılı Kanun’da düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun ilk hâlinde ve 5728 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrasında hapis cezasının aynı olduğu ve “iki yıldan beş yıla kadar hapis” şeklinde belirlendiği, adli para cezasının ise “10 milyar liradan 25 milyar liraya kadar ağır para cezası” şeklinde belirlenmiş iken değişiklik sonrası “beşbin günden onbin güne kadar adlî para cezası” şeklini aldığı, 6362 sayılı Kanun’da ise TCK’nın 155. maddesine atıf yapılıp hapis cezasının alt sınırının da üç yıldan az olamayacağı kabul edildiğinden yeni Kanun’da yaptırımın “üç yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adli para cezası” şeklinde düzenlendiği, mülga Kanun’a göre hapis cezasının alt ve üst sınırlarının artırıldığı ancak adli para cezasında ise indirime gidildiği belirlenmiştir. Mülga 2499 sayılı Kanun’un ilk hâlinde ve 5728 sayılı Kanun ile yapılan değişik sonrasında da bulunan para cezalarının üst sınırla bağlı olmaksızın suçun işlenmesi suretiyle temin edilen menfaatin üç katından az olamayacağına ilişkin düzenlemeye 6362 sayılı Kanun’da yer verilmemiş, mülga 2499 sayılı Kanun’da yer almayan etkin pişmanlık müessesesine de ilk kez 6362 sayılı Kanun’da yer verilmiştir. Buna göre etkin pişmanlıktan yararlanmak için Kanun’un 21. maddesinin 4. fıkrasında düzenlenen “Kendilerine kazanç aktarımı yapılan taraflar Kurulca belirlenecek süre içinde aktarılan tutarı kanuni faizi ile birlikte iade etmek zorundadır.” şeklindeki kurala istinaden ödeme yapılması gerektiği gibi bu ödemenin iki katı para da soruşturma başlamadan önce veya sonra ya da kovuşturma aşamasında Hazine’ye ödenmelidir. Mülga 2499 sayılı Kanun’un 5728 sayılı Kanun ile değiştirilmeden önce Kanun’un 47. maddesinin üçüncü fıkrasında yer alan özel tekerrür düzenlemesi değişiklikten sonra kaldırıldığı gibi 6362 sayılı Kanun’da da bulunmamaktadır. Örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçu ile korunan hukuki değer her iki Kanun’da da bireysel yatırımcıların mülkiyet haklarının ve güvenlerinin korunması, ortaklığın zarar görmesinin engellenmesi ve nihayet milli ekonomiyi oluşturan unsurlardan olan sermaye piyasalarının korunmasıdır. Suçun konusu mülga 2499 sayılı Kanun’da halka açık ortaklıkların, 6362 sayılı Kanun’da ise halka açık ortaklıklar, kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının “kâr veya mal varlığı”dır. Mülga 2499 sayılı Kanun’da halka açık ortaklık yetkilileri ve bunların fiillerine iştirak edenler, 6362 sayılı Kanun’da ise halka açık ortaklıklar, kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının yetkilileri örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun failidir. Örtülü işlemin tarafları mülga 2499 sayılı Kanun’da; 1- Halka açık ortaklıklar ile, 2- Yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahıs iken, 6362 sayılı Kanun’da ise mülga 2499 sayılı Kanun’daki taraflarla birlikte; 1- Halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklar ile, 2- Yönetim, denetim veya sermaye bakımından doğrudan veya dolaylı olarak ilişkide bulundukları gerçek veya tüzel kişilerdir. Örtülü kazanç aktarımı suçunda “kazanç aktaran” ve “kazanç aktarılan” olarak iki taraf bulunmaktadır. Ancak her iki Kanun metnine bakıldığında örtülü kazancı aktararak kâr veya mal varlığı kaybına uğrayan tarafın yetkilileri fail sayılmıştır. Yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız (doğrudan veya dolaylı) olarak ilişkili bulunduğu (ilişkide bulundukları) diğer bir teşebbüs veya şahıs (gerçek veya tüzel kişiler) ise işlem sonucu aktifi artan taraf olsa da bu suçun faili olamayacaklardır (Aksi görüş için bkz: Ali Hakan Evik, Örtülü Kazanç Aktarımı Suçu, On İki Levha Yayıncılık, İstanbul, 2021, s. 98-101.). Öte yandan kazanç aktaran ve aktarılan taraflar arasında mülga 2499 sayılı Kanun’da “ilişkili bulunmak”, 6362 sayılı Kanun’da ise hem “ilişkili bulunmak” hem de “ilişkide bulunmak” ifadelerine yer verilmiş olup taraflar arasında yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız (doğrudan veya dolaylı) ilişkili olma durumu aranmıştır. İlişkili işlemin varlığı bakımından söz edilen temel ölçüt, kazanç aktarılan bu kişinin halka açık ortaklık ile yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili olması gerekliliğidir. Bu belirtilen ölçütlerden herhangi birisiyle halka açık ortaklık ile ilişkili olmak yeterlidir. Suçun mağduru mülga 2499 sayılı Kanun’da örtülü kazanç aktarımı sebebiyle halka açık ortaklık nezdindeki kârları veya mal varlıkları azaltılan kişilerdir. 6362 sayılı Kanun’da ise halka açık ortaklıklar, kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklık nezdindeki kârları veya mal varlıkları azaltılan ya da artması engellenen kişilerdir. Devlet/Hazine ve kanun gereği katılan sıfatını alan Sermaye Piyasası Kurulu bu suçta mağdur değildir. Mülga 2499 sayılı Kanun’da suçun unsuru olarak yer verilen fiil; “emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunmak”tır. Mülga Kanun’un 15. maddesinin son fıkrası 6362 sayılı Kanun’un 110/1-b maddesine aynen alınarak tekrar edilmiştir. 6362 sayılı Kanun’un 110/1-c maddesinde ise fiil; “emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı olarak farklı fiyat, ücret, bedel, şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunmak”tır. 6362 sayılı Kanun’un 110. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinin, (b) bendini de kapsayacak şekilde düzenlendiği, (b) bendine giren fiilin evleviyetle ( c ) bendine de girdiği anlaşılmaktadır. Bu itibarla örtülü kazanç aktarımı suçunda tipik fiilin kısaca ilişkili kişilerle maddede sayılan örtülü işlemlerde bulunmaktan oluştuğu ifade edilebilir. Mülga 2499 sayılı Kanun’da örtülü işlemin ne olduğu tanımlanmamış, Kanun'un 15/son maddesinde ''...emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak gibi örtülü işlemlerde bulunarak...'' ifadesi kullanılarak örtülü işlemlere örnek verilmiştir. Maddedeki örnekleme yöntemi örtülü işlemlerde yalnızca emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat bulunması durumunda eylemin suç oluşturacağı düşüncesini ortadan kaldırdığı gibi; normal şartlarda yapılmayacak olan bir işlemin sırf aradaki ilişkinin varlığından dolayı yapılması durumunda veya aradaki ilişkinin gerçek olmadığı durumlarda gerçekleşen muvazaalı işlemlerin de madde kapsamında kalması sonucunu doğuracaktır. 6362 sayılı Kanun’da ise örtülü işlemler; 1- Farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak şeklindeki örtülü işlemlerde bulunmak, 2- Farklı fiyat, ücret, bedel, şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerde bulunmak şeklinde belirlenmiştir. Farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak şeklindeki örtülü işlemlerin “emsallerine göre bariz şekilde” farklılık içerir nitelikte olması gerektiği, farklı fiyat, ücret, bedel, şartlar içeren anlaşmalar veya ticari uygulamalar yapmak veya işlem hacmi üretmek gibi işlemlerin ise emsallerine uygunluk, piyasa teamülleri, ticari hayatın basiret ve dürüstlük ilkelerine aykırı nitelikte olması gerektiği kabul edilmiştir. Mülga 2499 sayılı Kanun’da tanımlanan örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun oluşması için gerekli netice “halka açık ortaklıkların kârını veya mal varlığını azaltmak” şeklinde kabul edilmiştir. 6362 sayılı Kanun’da ise tanımlanan örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun oluşması için gerekli netice “halka açık ortaklıkların kârını veya mal varlığını azaltmak” veya “halka açık ortaklıklar ve kolektif yatırım kuruluşları ile bunların iştirak ve bağlı ortaklıklarının kârlarını veya mal varlıklarını azaltmak veya kârlarının veya mal varlıklarının artmasını engellemek” olarak tanımlanmıştır. Bu itibarla, örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçu her iki Kanun’da da neticeli bir suç ve aynı zamanda suçun konusu üzerinde bir zararın meydana gelmesi arandığından bir zarar suçu niteliği taşımaktadır. Öte yandan kârın veya mal varlığının azalması ile örtülü işlemler arasında da nedensellik bağı bulunmalıdır. Örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçu kasten işlenebilen bir suçtur. Failin suçun maddi unsurlarını bilerek ve isteyerek gerçekleştirmesi gerekir. Mülga 2499 sayılı Kanun’un 49. maddesinde; Kanun’un 47. maddesi kapsamına giren suçlardan dolayı soruşturma yapılmasının, Kurul tarafından Cumhuriyet savcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlı olduğu, bu başvuru ile Kurul’un aynı zamanda katılan sıfatını kazanacağı, 6362 sayılı Kanun’un 115. maddesinde ise; bu Kanun’da tanımlanan veya atıfta bulunulan suçlardan dolayı soruşturma yapılmasının, Kurul tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlı ve bu başvurunun muhakeme şartı niteliğinde olduğu, başvuru üzerine kamu davası açılması hâlinde iddianamenin kabulü ile birlikte, bir örneğinin Kurula tebliğ edileceği ve Kurul’un aynı zamanda katılan sıfatını kazanacağı kabul edilmiştir. B- Hizmet Nedeniyle Güveni Kötüye Kullanma Suçu Güveni kötüye kullanma suçu TCK'nın 155. maddesinde; "(1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur." şeklinde düzenlenmiş, Maddenin gerekçesinde de; "Bu suçla mülkiyetin korunması amaçlanmaktadır. Ancak, söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen kişi (fail) arasında bir sözleşme ilişkisi mevcuttur. Bu ilişkinin gereği olarak taraflar arasında mevcut olan güvenin korunması gerekmektedir. Bu mülahazalarla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar, cezai yaptırım altına alınmıştır... Suçun konusunu oluşturan mal üzerinde belirli bir şekilde kullanmak üzere fail lehine zilyetlik tesisi gerekir. Bu nedenle, güveni kötüye kullanma suçunun oluşabilmesi için hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisinin varlığı gereklidir." açıklaması yapılmıştır. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere kanun koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunulması veya bu devir olgusunun inkâr edilmesiyle oluşmaktadır. Suç, devir amacı dışında tasarrufta bulunma veya inkâr etme şeklinde icrai bir hareketle işlenebileceği gibi malı süresinde devretmeme veya malı güvenle saklamak üzere zilyetliği devralma hâlinde, bakım yükümlülüğünü bilerek yerine getirmeme gibi ihmali hareketle de işlenebilir (Centel/Zafer/Çakmut, s. 472.). TCK'nın 155. maddesinde sözü edilen zilyetlik kavramı 4721 sayılı Medeni Kanunumuzun 973. maddesinde; "Bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir." şeklinde açıklanmış, asli ve fer'i zilyetlik ise aynı Kanun'un 974. maddesinde; "Zilyet, bir sınırlı aynî hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur. Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan aslî zilyet, diğeri fer'î zilyettir." biçiminde tanımlanmıştır. Güveni kötüye kullanma suçunda malın teslimi, belirli biçimde kullanılmak için hukuka ve yöntemine uygun, aldatılmamış özgür bir iradeye dayanılarak tesis edilmektedir. Söz konusu suçun oluşabilmesi için eşya üzerinde mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında bir sözleşme ilişkisi mevcut olmalı ve bu hukuki ilişkinin gereği olarak taraflar arasında oluşan güvenin korunması gerekmektedir. Bu amaçla, eşya üzerinde mevcut sözleşme ilişkisiyle bağdaşmayan kasıtlı tasarruflar ve devir olgusunu inkâr kanun koyucu tarafından cezai yaptırım altına alınmıştır. Eğer mülkiyet hakkına sahip olan kişi ile lehine zilyetlik tesis edilen fail arasında hukuken geçerli bir sözleşme ilişkisi yoksa usulüne uygun bir teslim olmayacağı için güveni kötüye kullanma suçu da oluşmayacaktır. Zira, hukuksal anlamda geçerli bir sözleşmeden söz edilebilmesi için tarafların iradelerinin aldatılmamış olması gerekmektedir. Bu suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde ise, daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâli söz konusu olacaktır. Meslek ve sanat, kişinin geçimini sağlamak için uğraştığı ve devamlılık gösteren işlerdir. Genellikle meslek ve sanat serbestçe yapılan ve bireylerin belli bir hizmeti almak veya yaptırmak için başvurdukları iş alanını ifade eder. Örneğin, televizyon tamirciliği, terzilik, dizgicilik, kuru temizlemecilik, matbaacılık, grafikerlik vs. Bu örneklerde de görüldüğü gibi, genellikle meslek ve sanatta, aralarında hizmet ilişkisi olmayan kişiler bu mesleği yapanlardan bir hizmet satın almaktadırlar. Ticaret, kişilerin özel ilişkilerini ilgilendiren alanlarda yapılan ve bir mal değişimini konu alan hareketlerdir. Failin ticari amaçla hareket etmesi yeterlidir. Tacir olması aranmaz. Ancak, mal sahibi olan mağdurun ticaret amacıyla hareket etmesine gerek bulunmamaktadır. Hizmet ise, hizmeti yapanla yaptıran arasında bir ilişkinin olmasını ifade eder. Hizmet ilişkisinin daimi olması zorunlu değildir. Ayrıca, suça konu eşya faile sürekli olarak ve tüm sorumluluğu ona ait olmak koşulu ile teslim edilmelidir. Bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için, failin işi, mesleği, eşyanın hangi amaçla faile verildiği araştırılmalıdır. Suçun nitelikli hâlleri arasında sayılan bir başka durum ise hangi nedenden doğmuş olursa olsun "başkasının mallarını idare etmek yetkisine sahip kimselerin" güveni kötüye kullanmasıdır. Maddede de açık bir şekilde belirtildiği gibi, idare yetkisinin hangi nedenden doğmuş olduğu önemli değildir. Sözleşmeden doğmuş olabileceği gibi, yasadan veya resmî makam veya merciler tarafından verilen bir karardan da, bu yetki doğmuş olabilir (..,...,...,..,...,..,... Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 4. Cilt, Adalet Yayınevi, 1. Baskı, 2010, Ankara, s. 4531-4532.). Cezanın ağırlaştırılması sonucunu doğuran bu hâllerde, fail ile mağdur arasındaki hukuki ilişkiye dayanan güven ilişkisi daha yoğundur. Failin sıfatı, onun hukuki ilişkiye uyma konusunda daha özenli davranacağının bir göstergesi olmaktadır. Belli sıfata sahip kişilere karşı toplumda daha fazla güven duygusu vardır. Kişiler, meslek ve sanat icra edenlere, ticaret veya belli hizmeti görenlere, belli bir işi görüyor olmaları nedeniyle normal bir kişiye nazaran daha fazla güven beslerler ve bu güvene dayalı olarak zilyedi veya malik bulundukları malı fazlaca sorgulamadan belli bir maksatla muhataplarına teslim ederler. Suçu nitelikli hâle getiren bu unsur, taraflar arasında güven ilişkisinin tesisini kolaylaştıran hâllerin kötüye kullanılmasını esas almaktadır. Bu ağırlaştırıcı nedenin uygulanması, malın teslimi ile failin sıfatı arasında nedensellik ilişkisi bulunmasına bağlıdır. Mal, faile, sadece sıfatından değil, aynı zamanda sıfatının doğurduğu bir ilişkiden dolayı teslim edilmiş olmalıdır (Centel/Zafer/Çakmut, s. 478; Özbek/Doğan/Bacaksız, s. 704, Mahmut Koca/İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, 7. Baskı, Ankara 2020, s. 728-729.). Bu açıklamalar ışığında ön soruna ilişkin uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sermaye Piyasası Kurulunun 11.01.2008 tarihli ve XXI-18/9-1 sayılı denetleme raporu ve 02.05.2008 tarihli ve 13-510 sayılı kararı, 14.07.2008 tarihli ve 5081-11705 sayılı suç duyurusu ve tüm dosya kapsamına göre; 30.06.2006 tarihi itibarıyla %48,39'u halka açık, en büyük ortağı %25,45 pay ile ... Holding AŞ olan ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'nin, pamuk ipliği üretimi ve çeşitli tekstil dokuma ürünleri imalatı ile bunların yurt içi ve yurt dışında satışını yapan bir şirket olduğu, merkezi İstanbul'da olan şirketin fabrikasının Gaziantep'te bulunduğu, özel durum açıklamasında kira gelirleri ve fason üretimden elde edilecek gelirlerle şirketin borçlarının ödenmesinin planlandığının belirtildiği, şirketin yaşadığı mali sıkıntılar nedeni ile 05.11.2003 tarihinde, Gaziantep'te bulunan İplik Dokuma ve Boya Entegre Tesisleri ile idari bölümlerden oluşan mülkiyetindeki fabrika binasını makine, ekipman ve demirbaşları ile birlikte 5 yıllığına ... Tekstil Pazarlama Dış Tic. AŞ'ye kiraladığı, sözleşme süresi 5 yıl olmasına rağmen, ...'nın borçlarını ödememesi nedeniyle kira sözleşmesi şirket tarafından 29.03.2006 tarihinde tek taraflı olarak feshedildiği ve aynı tarihte fabrika binasının ...Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'ye kiralandığı, fabrika binasının Tempa ve ...Tekstil'e sadece cari hesaba yapılan borç kaydı karşılığında kullandırıldığı, kiracı durumundaki bu şirketlerin nakit ödeme yapmadığı, ... Tekstil'in fabrika binasını kiralamak amacıyla kurulmuş paravan bir şirket olduğu, sermayesinin tamamının karşılıksız kaldığı, kira sözleşmesinin feshinden sonra faal olmadığı, ... Tekstil'in ...'dan 5 milyon TL civarında alacağının bulunduğu, ... Tekstil ve ...Tekstil'in ... Grubunun sevk ve idaresi altında olduğu, ... Tekstil'in ... Tekstil'den olan alacakların tahsili için icra takibi de yapmadığı, tahsil edilemeyen tutarlar için faiz tahakkukunun da yapılmadığı, 02.05.2008 tarihli Kurul kararı ile şirkete yapılan uyarıdan sonra 11.06.2008 tarihinde 2.298.459,16 TL için icra takibine başlanıldığı, İcra Dairesi tarafından 2010 yılında Mahkemeye gönderilen yazılarda dosyaya herhangi bir ödeme yapılmadığının belirtildiği, Gaziantep 1. İcra Mahkemesince 14.03.2006 tarih ve 285-101 sayı ile; bilirkişi raporu doğrultusunda ... Tekstil'in ... Tekstil'e peşin kira ödemesi yapmadığı ve bu iki şirket arasındaki kira sözleşmesinin muvazaalı olduğu kabul edilerek davalı ... Tekstil'in davacı ... Ambalaj'a tazminat ödemesine karar verildiği, ... Tekstil ile yapılan kira sözleşmesinin feshedilmesinde asıl sebebin de İcra Mahkemesi kararı olduğu, ... Tekstil'le ticari ilişki içerisinde olan ... Ambalaj AŞ vekili Av. ... tarafından Kurula iletilen şikâyet dilekçelerinde; ... Tekstil'in kendilerine olan borcu ödememesi sebebiyle ilamsız takip yapıldığını, icra takiplerine ... Tekstil'in itiraz ettiğini, kendilerinin de itirazın iptali davası açtıklarını, itirazın iptaline karar verildiğini, bu kararın temyiz edilmesi üzerine kesinleştiğini, fabrika içerisinde bulunan malların haczinin önüne geçebilmek için fabrika binasının ... Tekstil'e kiralandığını, İcra Mahkemesince aldırılan bilirkişi raporunda da belirtildiği üzere kira sözleşmesinin muvazaalı olduğunun belirtildiği, yine ...isimli yatırımcının Kurula sunduğu dilekçesi ile ... Tekstil'in grup şirketleri ile olan borç-alacak ilişkilerine, verilen sipariş avanslarına ve stoklarına ilişkin iddialarda bulunarak incelenmesinin talep edildiği, sonuç olarak şirket tarafından mevcut alacakların tahsil edilememesine rağmen 31.03.2007 tarihinde cari hesaba mahsuben ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ'ye 1.562.000 TL tutarında mal satışı gerçekleştirilip alacakların tahsili için icra takibi yapılmadığından bahisle TCK'nın 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunu işledikleri iddiasıyla ... Tekstil yönetim kurulu üyeleri olan sanıklar ..., ... ve ... hakkında Kurul tarafından suç duyurusunda bulunulması üzerine Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığınca 02.10.2009 tarih ve 13361-8266 sayı ile sanıklar hakkında hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu işlediklerinden bahisle kamu davası açıldığı anlaşılmakla; Örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçundan dolayı soruşturma yapılmasının, Sermaye Piyasası Kurulu tarafından Cumhuriyet başsavcılığına yazılı başvuruda bulunulmasına bağlı olduğu, Anayasa Mahkemesinin 14.11.2013 tarihli ve 24-133 sayılı iptal kararı doğrultusunda suç tarihinde yürürlükte bulunan mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nda düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun, 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nda düzenlenen ve güveni kötüye kullanma suçunun nitelikli hâlini oluşturduğu kabul edilen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçundan unsurları itibarıyla daha lehe olduğu hususları dikkate alındığında; örtülü kazanç aktarımı yasağının amacının, öncelikle halka açık ortaklıklarda sermayenin korunması, aynı grup içinde yer alan ortaklıklar veya yönetim ya da sermaye bakımından ilişkili ortaklıklar söz konusu olduğunda sermayenin ve küçük pay sahiplerinin/yatırımcılarının kontrolü elinde bulunduran kişi veya kişilerin ortaklık yönetimindeki yönlendirme kabiliyetinden kaynaklanan avantajlı konumuna karşı korunması olduğu, bu nedenle halka açık anonim ortaklıkların; yönetim, denetim veya sermaye bakımından dolaylı veya dolaysız olarak ilişkili bulunduğu diğer bir teşebbüs veya şahısla emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulayıp örtülü işlemlerde bulunarak karını ve/veya mal varlığını azaltamayacağının kabul edildiği, bu suçun oluşması için halka açık anonim ortaklığının ilişkili kişilerle Kanun'da sayılan örtülü işlemlerde bulunarak karını ve/veya mal varlığının azaltılması gerektiği, ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'nin, mali sıkıntılar yaşaması nedeniyle aleyhine yapılan icra takiplerinden kurtulmak için üretim yapmaktan vazgeçerek özel durum açıklamasına göre kira gelirleriyle borçlarını ödemeyi planladığı hâlde faal olmadığı ve sermayesinin tamamen karşılıksız kaldığı tespit edilen aynı grup altında bulunan ilişkili şirket ... Tekstil Pazarlama Dış Ticaret AŞ'ye muvazaalı kira sözleşmesi yaparak fabrikasını kiraladığı, şirketin ... Tekstil'den olan alacağını tahsil etmeyip hukuki takip de başlatmadığı gibi aynı şirkete 1.562.000 TL tutarında mal satışı yaptığı anlaşılan somut olayda emsallerine göre bariz şekilde farklı fiyat, ücret ve bedel uygulamak şeklinde örtülü işlemlerden bahsedilemeyeceği, bu nedenle örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçunun unsurları itibarıyla oluşmadığı, ... Tekstil Sanayi ve Ticaret AŞ'nin yönetiminde bulunan sanıklar ile şirket tüzel kişiliği arasındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında olduğu, halka açık anonim şirketin yönetim kurulu üyelerinin şirketi idare ederken görevlerini özen ve dikkatle yapmak zorunda oldukları, şirket genel kurulu tarafından yönetim kuruluna, şirketin tüm mal varlığının şirketin faaliyet konusu ve amacına uygun olarak ve tüm şirket ortaklarının ortak çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere tevdi edildiği, şirketi zarara uğratan usulsüz işlemlerde sorumluluğun şirket yönetim kurulu üyeleri üzerinde olduğu hususları göz önüne alındığında; mali sıkıntılar içerisinde olan ... Tekstil'in üretim yapmak amacıyla kullandığı fabrikayı ilişkili olduğu ... Tekstil'e kiralayarak şirketin üretim yapmasının engellendiği gibi şirketin ticari faaliyetlerine devam etmesinin kira gelirlerinden gelecek nakit girişine bağlı olmasına rağmen kira gelirlerinin tahsili yapılmadığı, tahsil amacıyla hukuki takip de başlatılmadığı, mali durumu itibarıyla ödeme yapma imkânı bulunmadığı anlaşılan ... Tekstil'e 1.562.000 TL tutarında mal satışı yapıldığı, böylece sanıkların şirket mal varlığı üzerinde kendilerinin veya başkalarının yararına olarak tevdi amacına aykırı şekilde tasarrufta bulunarak şirketi ve şirket ortaklarını zarara uğratmaları şeklinde gerçekleşen eylemlerinin bir bütün hâlinde TCK'nın 155. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; sanıkların eylemlerinin mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu’na muhalefet (örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık) suçunu oluşturduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Ulaşılan sonuç karşısında; suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nun 110/1-b maddesinde yer alan “gibi” ibaresinin Anayasa Mahkemesinin 14.11.2013 tarihli ve 24-133 sayılı kararıyla iptal edilmesinin sanıkların hukuki durumunu etkileyip etkilemeyeceğine ilişkin uyuşmazlık konusu bu aşamada değerlendirilmemiştir. 2- Ön soruna ilişkin uyuşmazlığın değerlendirilmesi sonucunda sanıkların eylemlerinin TCK'nın 155. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu sonucuna ulaşılması karşısında; karar tarihinden sonra CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler sonucu sanıklara atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamında kalıp kalmadığı hususunun değerlendirilmesine gelince; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 17.09.1987 tarihli 410. toplantısında alınan Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Üye Devletlere Yönelik 18 Sayılı Tavsiye Kararında; "Ceza adaletinin işleyişini hızlandırma ve sadeleştirme işleminde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin özellikle 5. ve 6. maddelerinde öngörülen şartların dikkate alınması gerektiği göz önüne alınarak; Mahkemelere intikal eden ceza davalarının kabarıklığı ve özellikle hafif cezaları gerektirenler ile ceza yargılamasındaki uzunluğun neden olduğu sıkıntılara bakılarak ...yetkili makamlarca ceza işlerinde savcılık ve mahkeme dışı anlaşmalar sağlanması, bu tür ihtilafların uzlaşma yolu ile halledilmesinin tavsiye edilmesi" kabul edilmiştir. Benzer düşünce ve ihtiyaçlar sonucu Türk Ceza Hukuku Sistemine dâhil edilen ve 02.12.2016 tarihli ve 29906 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesiyle yapılan değişikliğe kadar "uzlaşma" başlığı altında düzenlenen uzlaştırma kurumu, uyuşmazlığın yargı dışı yolla ve fakat adli makamlar denetiminde çözümlenmesini amaçlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Uzlaştırma; bu kapsama giren suçlarda, fail ve mağdurun suçtan doğan zararın giderilmesi konusunda anlaşmalarına bağlı olarak devletin de ceza soruşturması veya kovuşturmasından vazgeçmesi ve suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzenin barış yoluyla yeniden tesisini sağlayıcı nitelikte bir hukuksal kurumdur. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 73. maddesinin sekizinci fıkrasında, "Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir." hükmü ile uzlaşma kurumuna, aynı tarihte yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 253, 254 ve 255. maddelerinde ise, uzlaşmanın şartları, yöntemi, sonuçları, kovuşturma aşamasında uzlaşma ile birden fazla failin bulunması hâlinde uzlaşmanın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin hükümlere yer verilmiştir. 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle, TCK'nın 73. maddesinin başlığında yer alan "uzlaşma" ibaresi metinden çıkarılmış, 45. maddesiyle de aynı maddenin 8. fıkrası yürürlükten kaldırılmış, yine 24 ve 25. maddeleri ile CMK'nın 253 ve 254. maddeleri değiştirilmiştir. Yapılan bu düzenlemeye göre uzlaştırmanın bir ceza muhakemesi kurumu olduğu açık ise de birey ile devlet arasındaki ceza ilişkisini sona erdirmesi nedeniyle maddi ceza hukukunu da ilgilendirdiği tartışmasızdır. CMK'nın 5560 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile değiştirilen 253. maddesinde uzlaşmanın kapsamı; "(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 4. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 5. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239) suçları. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez." şeklinde belirlenmiş iken, 09.07.2009 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5918 sayılı Kanun'un 8. maddesiyle CMK'nın 253. maddesinin üçüncü fıkrasına "Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz" cümlesi eklenmiş, 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile yapılan değişiklikle madde başlığı "Uzlaştırma" olarak değiştirilmiş ve; "(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra), 4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 5. Hırsızlık (madde 141), 6. Dolandırıcılık (madde 157), 7. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 8. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239), suçları. c) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz..." şeklindeki düzenlemeyle kapsamı genişletilmiş, 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile yapılan değişiklerle; "(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra), 4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 5. İş ve çalışma hürriyetinin ihlali (madde 117, birinci fıkra; madde 119, birinci fıkra (c) bendi), 6. Hırsızlık (madde 141), 7. Güveni kötüye kullanma (madde 155), 8. Dolandırıcılık (madde 157), 9. Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi (madde 165), 10. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 11. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239), suçları. c) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz..." şeklinde madde mevcut hâlini almıştır. Görüldüğü gibi, 6763 sayılı Kanun ile uzlaştırma kapsamındaki suçların sayıları artırılmış, TCK'nın 106. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen tehdit, aynı Kanun'un 141. maddesinde düzenlenen hırsızlık ve 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçları uzlaştırma kapsamına alınmış, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlara ilişkin sınırlama kaldırılmıştır. Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar yönünden ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar da uzlaştırma kapsamına dâhil edilmiştir. 7188 sayılı Kanun'la ise uzlaştırma kapsamına giren suçların sayısı bir kez daha artırılarak, TCK'nın 155. maddesindeki güveni kötüye kullanma, aynı Kanun'un 165. maddesindeki suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu ve 117. maddesinin ilk fıkrasındaki iş ve çalışma hürriyetini ihlal suçu ile bu suçun birden fazla kişiyle birlikte işlenmesi nitelikli hâline ilişkin 119. maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsam içerisine alınmıştır. Öte yandan bu düzenleme ile CMK'nın 253. maddesinin üçüncü fıkrasındaki "birlikte" ibaresinden sonra gelmek üzere "aynı mağdura karşı" ibaresi eklenmiş, böylece fail tarafından uzlaştırma kapsamına giren bir suçun bu kapsama girmeyen başka bir suçla beraber farklı mağdura karşı işlenmesi durumunda tarafların uzlaşabilmesinin önünde engel kalmamıştır. Bu husus Kanun'un gerekçesinde "Maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen değişiklikle, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte ‘aynı mağdura karşı' işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Böylelikle farklı mağdurlara karşı işlenen suçlar bakımından bu kısıtlama kaldırılmakta ve uzlaştırma kapsamında olması halinde diğer mağdurların şüpheliyle uzlaşabilmelerine imkân tanınmaktadır." biçiminde açıklanmıştır. Diğer taraftan 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren CMK'nın "Mahkeme tarafından uzlaştırma" başlıklı 254. maddesi; "(1) Kamu davasının açılması halinde, uzlaşmaya tâbi bir suç söz konusu ise, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen usule göre, mahkeme tarafından da yapılır. (2) Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde davanın düşmesine karar verilir." şeklinde iken, 19.12.2006 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 25. maddesi ile; "(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre, mahkeme tarafından yapılır. (2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def'aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arz etmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır." biçiminde değiştirilmiş, 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile CMK'nın 254. maddesinin birinci fıkrası; "Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre yerine getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir." şeklinde yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler göz önüne alındığında, uzlaştırma gerek 5560 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önce, gerekse 5560 ve 6763 sayılı Kanunlarla yapılan değişiklikler sonrası asıl olarak soruşturma evresinde yapılması gereken bir işlem ise de her ne suretle olursa olsun uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması hâlinde kovuşturma aşamasında da uzlaştırmanın mümkün olduğu kabul edilmelidir. Uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması hâlinde uzlaştırmanın uygulanması gerekmekte olup uzlaşma başarıyla gerçekleşir ve edim bir defada yerine getirilirse kamu davasının düşmesine karar verilecektir. Ceza hukukunda genel kural, suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan kanunun uygulanmasıdır. Sonradan yürürlüğe giren bir kanunun, yürürlük tarihinden önce işlenen suçlara tatbik edilebilmesi, ancak lehe sonuçlar doğurması durumunda mümkündür. Önceki ve sonraki kanunlara göre hükmedilecek cezalar ve güvenlik tedbirleri aynı ise, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren kanunun uygulanmasına imkân bulunmamaktadır. TCK'nın "zaman bakımından uygulama" başlıklı 7. maddesi, 765 sayılı Kanun'un 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş olup, her iki maddede de ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin ileriye etkili olma prensibi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, "failin lehine olan kanunun geçmişe etkili olması", "geçmişe etkili uygulama" veya "geçmişe yürürlük" ilkesine de yer verilmiştir. Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Ön soruna ilişkin uyuşmazlığın değerlendirilmesi sonucunda sanıkların eylemlerinin TCK'nın 155. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun kabul edilmesi ve karar tarihinden sonra CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler sonucu sanıklara atılı hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamına dahil edilmesi karşısında, mahkemece CMK'nın 223. maddesinin sekizinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca durma kararı verilerek, aynı Kanun'un 253 ve 254. maddelerinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra, sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme kararına konu mahkûmiyet hükümlerinin, sanıkların eylemlerinin TCK'nın 155. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gözetilmeden mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nda düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçundan mahkûmiyetlerine karar verilmesi ve karar tarihinden sonra CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu TCK'nın 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamına alınması karşısında, mahkemesince CMK'nın 223. maddesinin sekizinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca durma kararı verilerek, aynı Kanun'un 253 ve 254. maddelerinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 19. Ceza Dairesinin 28.01.2019 tarihli ve 6083-1014 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, 3- İstanbul 13. Asliye Ceza Mahkemesinin 21.02.2018 tarihli ve 34-92 sayılı mahkûmiyet hükümlerinin; a) Sanıkların eylemlerinin TCK'nın 155. maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gözetilmeden mülga 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'nda düzenlenen örtülü kazanç aktarımı yasağına aykırılık suçundan mahkûmiyetlerine karar verilmesi, b) CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu TCK'nın 155. maddesinde düzenlenen güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamına alınması karşısında, mahkemesince CMK'nın 223. maddesinin sekizinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca durma kararı verilerek, aynı Kanun'un 253 ve 254. maddelerinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, İsabetsizliklerinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 14.10.2021 tarihinde yapılan müzakerede ön soruna ilişkin (1) numaralı uyuşmazlık konusu bakımından oy çokluğuyla, (2) numaralı uyuşmazlık konusu bakımından ise oy birliğiyle karar verildi.
11. Ceza Dairesi, 2019/7867 E., 2019/8534 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
isimli şahıslar ile sanığın yanında çalışan ...isimli şahsın TCK‘ nın 48. maddesi gereğince tanıklıktan çekinme hakları hatırlatılarak beyanların alınması, özellikle sanığı tanıyıp tanımadıkları, suça konu faturaların hangi gerekçe ile işyerlerinde bulunduğunun sorulması, aramanın yapıldığı yerde ele geçirilen suça konu
11. Ceza Dairesi         2019/7867 E.  ,  2019/8534 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇ : Sahte fatura düzenleme HÜKÜM : Mahkumiyet Sanık hakkında 2009 takvim yılında sahte fatura düzenlemek suçundan açılan kamu davasında; 1- Sanığın bağlantısı ve yetkilisi olduğu şirketlere ait sahte faturaların.... ve....isimli şahısların işyeri adreslerinde yapılan adli aramada ele geçirildiği, sanığın suçlamaları kabul etmeyerek, faturaların şirketine ait olduğunu ancak 2006 yılından beri gayrifaal olduğunu, suça konu belgelerin şirkete ait araçta bulunduğunu, bu aracın da... tarafından yanında çalıştırdığı ... isimli şahıstan kendisinin haberi olmaksızın alındığını, suça konu belgelerden haberi olmadığını, faturalardaki imza ve yazıların kendisine ait olmadığını belirtmesi, 19.07.2012 günlü kriminal raporuna göre de 11 adet sahte faturadaki yazı ve imzaların sanığa ait olmadığının anlaşılması karşısında, maddi gerçeğin kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespiti bakımından,... ve ... isimli şahıslar ile sanığın yanında çalışan ...isimli şahsın TCK‘ nın 48. maddesi gereğince tanıklıktan çekinme hakları hatırlatılarak beyanların alınması, özellikle sanığı tanıyıp tanımadıkları, suça konu faturaların hangi gerekçe ile işyerlerinde bulunduğunun sorulması, aramanın yapıldığı yerde ele geçirilen suça konu faturalardaki imzaların... ve ... isimli şahıslara aidiyeti konusunda yazı ve imza incelemesi için bilirkişi raporu aldırılması, ayrıca suça konu 11 fatura ile ele geçirilen diğer faturaların aynı kişi el ürünü olup olmadığı, aralarında benzerlik olup olmadığının da belirlenmesi, adli aramada ele geçirilen sanık tarafından düzenlendiği belirtilen belgeler ile sanık arasındaki bağlantının açıklığa kavuşturulmasından sonra sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekirken, eksik araştırma ve inceleme ile hüküm kurulması, 2- Kabule göre de; 5237 sayılı TCK'nin 53. maddesine ilişkin uygulamanın Anayasa Mahkemesinin 08/10/2015 tarih ve 2014/140 Esas, 2015/85 Karar sayılı iptal kararı ile birlikte yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanık müdafinin temyiz nedenleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden dolayı 5320 sayılı Kanun‘un 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK'nin 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 28.11.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2015/1166 E., 2019/556 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
tam metni aç
Türk Ceza Kanunu Tasarısının 48. maddesinin ilk fıkrasında tekerrür hükmüyle ilgili olarak “Bir kişi, cürümden dolayı beş yıldan fazla süreyle bir mahkûmiyete uğradıktan sonra, bu mahkûmiyet hükmü kesinleştiği tarihten sekiz yıl ve diğer cezalarda dört yıl içinde başka bir cürüm dah
Ceza Genel Kurulu         2015/1166 E.  ,  2019/556 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 3. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 501-156 Kasten yaralama suçundan sanık ...'ın TCK'nın 86/1, 87/3, 62/1, 53/1 ve 58. maddeleri uyarınca 1 yıl 4 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin Çaycuma Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.02.2008 tarihli ve 501-156 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 14.02.2012 tarih ve 23138-4867 sayı ile TCK'nın 53. maddesinin uygulanmasına ilişkin kısım yönünden düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.06.2015 tarih ve 224759 sayı ile; "...Yüksek Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 1993/1595 E., 1993/1662 K. sayılı kararı ile diğer ceza dairelerinin kararlarında, tutuklulukta geçirilen sürelerden hükmedilen ceza miktarının tutuklama tarihinden itibaren mahsup edilmesi ile belirlenecek infaz tarihinin ilgili cezanın bihakkın tahliye tarihi olarak alınması gerektiği benimsenmiştir. Bu gerekçe ile, hükmedilen 1.350 TL adli para cezasının günlüğü 100 TL üzerinden hapis cezasına çevrilmesi hâlinde, sanığın tutuklandığı tarih olan 30.07.2003 tarihinden itibaren 13 gün eklenmesi ile bulunan 12.08.2003 tarihi tekerrüre esas alınan ilamın infaz tarihi olacaktır. İnfaz tarihinden itibaren 3 yıllık süre 12.08.2006 tarihi itibarıyla dolacaktır. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 28.02.2008 tarihli ve 501-156 sayılı kararın suç tarihi 08.11.2007 tarihi olduğundan ve bu tarih itibarıyla 3 yıllık sürenin dolduğu anlaşılmıştır. Bu yönü ile Yüksek Yargıtay 3. Ceza Dairesinin bahsedilen hükmün düzeltilerek onanmasına ilişkin görüşünün yasaya uygun olmadığı, mahkeme kararından TCK'nın 58. maddesinin uygulanmasına ilişkin kısmın çıkarılarak hükmün düzeltilmek sureti ile onanmasına karar verilmesi gerektiği" görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 3. Ceza Dairesince 06.10.2015 tarih ve 23729-28239 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanık hakkında, 29.07.2003 tarihinde işlediği ve 30.07.2003-02.10.2003 tarihleri arasında tutuklu kaldığı memura mukavemet suçundan 765 sayılı TCK’nın 258/1, 59/1 ve 647 sayılı Kanun’un 4. maddesi uyarınca verilen ve 28.07.2006 tarihinde kesinleşen 1.350 TL adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükmünün, sanığın 08.11.2007 tarihinde işlediği kasten yaralama suçu bakımından tekerrüre esas alınıp alınamayacağının, Ayrıca; 2- Sanık hakkında, katılanın hayat fonksiyonlarına orta (2) derecede etkili kemik kırığına neden olacak şekilde kasten yaralama suçundan, cezada ½ oranına kadar artırım öngören TCK’nın 87/3. maddesi gereğince uygulama yapılırken artırım oranının 1/3 olarak tespitinin isabetli olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; 08.11.2007 tarihli olay, davetname ve salıverme tutanağında; saat 03.00 sıralarında Çaycuma-Bartın kara yolu üzerinde faaliyet gösteren Dost Kalesi Müzikholünün otoparkında kavga olduğu ihbarı üzerine olay yerine gidildiği, katılan ... ile sanık ...'ın toprak zeminde birbirlerine sarılmak suretiyle yumruklaştıklarının görülmesi üzerine olaya müdahale edildiği, sanık ...'ın katılana sinkaflı sözlerle küfrettiği ve "Seni ben daha sonra bulurum" diyerek tehdit ettiği, katılan ...'ün burnundan kan geldiğinin görüldüğü, aşırı derecede alkollü olan her iki şahsın da hastaneye götürülerek tedavilerinin ardından Polis Merkezine davet edildiklerinin belirtildiği, Sanık ... hakkında Çaycuma Devlet Hastanesince 08.11.2007 tarihinde düzenlenen genel adli muayene raporunda; alkolmetreyle yapılan ölçüm sonucunda sanığın 2,32 promil alkollü olduğu, patalojik lezyona rastlanılmadığının bildirildiği, Katılan ... hakkında Çaycuma Devlet Hastanesince 08.11.2007 tarihinde düzenlenen genel adli muayene raporunda; alkolmetreyle yapılan ölçüm sonucunda katılanın 1,33 promil alkollü olduğu, nazal kemikte fraktür mevcut olduğu; aynı hastane tarafından düzenlenen 09.11.2007 tarihli raporda; katılanın burnundaki kemik kırığının hayat fonksiyonlarına etkisinin (1) derecede olduğu ve yaralanmasının basit tıbbi müdahale ile giderilebilicek ölçüde hafif nitelikte olduğu; Zonguldak Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 14.02.2008 tarihli raporda ise; katılanın yaralanmasının basit bir tıbbi müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olmadığı, katılanın 15 gün mutat iştigaline engel teşkil edeceği, kemik kırığının hayat fonksiyonlarına etkisinin orta (2) derecede olduğunun belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Katılan aşamalarda; olay tarihinde saat 02.30 sıralarında alkollü bir şekilde aracıyla Esenlik köyündeki evine gittiği sırada yakıt almak için petrol istasyonuna yaklaştığında, daha önceden tanımadığı sanığın el işareti yapması üzerine durduğunu, sanığın aracının Dost Kalesi Müzikholünün otoparkında olduğunu söyleyerek kendisini oraya kadar götürmesini istediğini, aynı istikamete gideceği için sanığı aracına aldığını ve yakıt aldıktan sonra yola devam ettiğini, Dost Kalesi Müzikholünün önüne gittiklerini, araçtan indikleri sırada sanığın birden sebepsiz yere burnuna yumruk attığını ve kendisine sinkaflı sözlerle küfrettiğini, hemen 155'i aradığını, sanıktan şikâyetçi olduğunu, sanık tarafından zararının giderilmediğini beyan etmiştir. Sanık Kollukta; olay tarihinde saat 22.00 sıralarında kendi aracıyla Çaycuma ilçesinde bulunan Dost Kalesi Müzikholüne gittiğini ve alkol aldığını, gece vakti müzikholden çıkarak otoparka gittiğini, kendi aracının arkasına park etmiş hâlde bulunan başka bir araç olduğunu, araç içerisinde bulunan katılandan aracını diğer tarafa yaklaştırmasını istediğini, bunun üzerine katılanın kendisine "Sen ne diyorsun" dediğini ve akabinde katılanla tartışmaya başladıklarını, daha sonra yaşananları hatırlamadığını, Mahkemede; park meselesi ve alkolün etkisi ile katılanla tartıştıklarını, itiş kakış sırasında katılanın yere düştüğünü, katılana yumruk atmadığını, katılanın yere düşmesi sonucu yaralandığını, Savunmuştur. Dosya içerisinde bulunan ve Yerel Mahkemece tekerrüre esas alınan Çaycuma Asliye Ceza Mahkemesinin 15.06.2006 tarihli ve 135-289 sayılı ilamı incelendiğinde; sanığın 29.07.2003 tarihinde işlediği memura mukavemet suçundan 30.07.2003-02.10.2003 tarihleri arasında tutuklu kaldığı, sanık hakkında 765 sayılı Kanun’un 258/1 ve 59/1. maddeleri uyarınca verilen 5 ay hapis cezasının, 647 sayılı Kanun’un 4. maddesi gereğince 1.350 TL adli para cezasına çevrildiği, sanığın gözaltında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin cezasından mahsubuna karar verildiği, gerekçeli kararın sonuna “İşbu karar aslının aynı olup 28.07.2006 tarihinde kesinleşmiş olup sanığın tutuklulukta geçirdiği süre para cezasını karşıladığından ilam bila infaz iade edilmiştir. 28.2.2008” ibaresi yazılarak mahkeme hâkimi tarafından imzalandığı, Ulusal Yargı Ağı Bilişim Sisteminden (UYAP) alınan 18.12.2007 tarihli sanığa ait adli sicil kaydında ise, Çaycuma Asliye Ceza Mahkemesinin 15.06.2006 tarihli ve 135-289 sayılı, 1.350 TL adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükmünün, 28.07.2006 tarihinde kesinleştiği ve hükmün 02.10.2003 tarihinde infaz edilerek yerine getirildiğine ilişkin açıklamalara yer verildiği, Görülmüştür. Uyuşmazlık konularının sırasıyla ele alınmasında fayda bulunmaktadır. I- Sanık hakkında, 29.07.2003 tarihinde işlediği ve 30.07.2003-02.10.2003 tarihleri arasında tutuklu kaldığı memura mukavemet suçundan 765 sayılı TCK’nın 258/1, 59/1 ve 647 sayılı Kanun’un 4. maddesi uyarınca verilen ve 28.07.2006 tarihinde kesinleşen 1.350 TL adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükmünün, sanığın 08.11.2007 tarihinde işlediği kasten yaralama suçu bakımından tekerrüre esas alınıp alınamayacağı; 765 sayılı TCK’nın “Cürümde tekerrür” başlıklı 81. maddesi; “Bir kimse beş seneden ziyade müddetle bir mahkumiyete uğradıktan sonra cezasını çektiği veya ceza düştüğü tarihten itibaren on sene ve diğer cezalarda beş sene içinde başka bir suç daha işlerse yeni suça verilecek ceza altıda bire kadar artırılır. Yeni suç evvelki mahkumiyete sebep olan suç cinsinden ise hükmedilecek ceza altıda birden üçte bire kadar artırılır. İkinci suç için tayin edilecek cezaya tekerrürden dolayı zammı lazımgelen miktar, hiç bir suretle evvelki suç için hükmedilmiş olan cezaların en ağırından ziyade olarak tayin olunamaz. Evvelki veya sonraki suçlardan biri para cezası veya sürgün ve diğeri başka bir ceza olduğu takdirde tekerrürden dolayı yapılacak zam miktarının tayininde 19 uncu veya 40 ıncı maddelerde yazılı nisbet kaideleri tatbik olunur.” şeklinde, 5237 sayılı TCK'nın “Suçta tekerrür ve özel tehlikeli suçlular” başlıklı 58. maddesi ise; “(1) Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi hâlinde, tekerrür hükümleri uygulanır. Bunun için cezanın infaz edilmiş olması gerekmez. (2) Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı; a) Beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, b) Beş yıl veya daha az süreli hapis ya da adlî para cezasına mahkûmiyet hâlinde, bu cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl, Geçtikten sonra işlenen suçlar dolayısıyla uygulanmaz. (3) Tekerrür hâlinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis cezası ile adlî para cezası öngörülmüşse, hapis cezasına hükmolunur. (4) Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askerî suçlarla diğer suçlar arasında tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma, dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya kıymetli damgada sahtecilik suçları hariç olmak üzere; yabancı ülke mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz. (5) Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişilerin işlediği suçlar dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz. (6) Tekerrür hâlinde hükmolunan ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilir. Ayrıca, mükerrir hakkında cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanır. (7) Mahkûmiyet kararında, hükümlü hakkında mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin uygulanacağı belirtilir. (8) Mükerrirlerin mahkûm olduğu cezanın infazı ile denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması, kanunda gösterilen şekilde yapılır. (9) Mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin, itiyadi suçlu, suçu meslek edinen kişi veya örgüt mensubu suçlu hakkında da uygulanmasına hükmedilir.” biçiminde düzenlenmiştir. Türk Ceza Kanunu Tasarısının 48. maddesinin ilk fıkrasında tekerrür hükmüyle ilgili olarak “Bir kişi, cürümden dolayı beş yıldan fazla süreyle bir mahkûmiyete uğradıktan sonra, bu mahkûmiyet hükmü kesinleştiği tarihten sekiz yıl ve diğer cezalarda dört yıl içinde başka bir cürüm daha işlerse, yeni cürme verilecek ceza altıda birden dörtte bire kadar artırılır ve ayrıca hürriyeti bağlayıcı olmayan bir güvenlik tedbirine hükmolunabilir. İkinci cürüm için saptanacak cezaya tekerrürden dolayı eklenecek miktar, evvelki cürüm için hükmedilmiş olan cezaların en ağırından fazla olamaz.” şeklinde farklı bir düzenleme öngörülmüş olup tasarıdaki maddenin gerekçesi ise; “1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun uygulanmasında tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki suç nedeniyle verilen cezanın infaz edilmesi koşulu aranmakta ve bu durum Yargıtay içtihatlarıyla da yerleşmiş bulunmaktadır. Ancak, bu uygulama, özellikle, infazdan kaçan kişi yönünden bir olanak sağlamakta, firar eden suçluya ödül verilmesi gibi bir neticenin ortaya çıkmasını sonuçlamaktadır. Hâl böyle olunca, suçta tekerrürle mücadele, etkisini büyük ölçüde kaybetmektedir. Mükerrirlerle mücadele etmenin doğru yolunun infaz koşulunun aranmasından vazgeçmek olduğu bir gerçektir. Bu sistem kendi içinde de çelişki yaratmaktadır. Örneğin, müebbet ağır hapis cezasının hükmedildiği durumlarda, ikinci bir suç işlenmesi hâlinde, infaz koşulunun gerçekleşmemesine karşın 1/3/1926 tarihli ve 765 sayılı Kanunun 82 nci maddesine göre, cezanın infazının bir ölçüde ağırlaştırılması öngörülmüştür.” biçiminde düzenlemiştir. Ancak söz konusu madde, tasarıdaki düzenlemeden farklı olarak yukarıda belirtilen şekilde kanunlaşmış olup madde gerekçesi de; “Kişinin daha önce işlediği suç nedeniyle belli bir cezaya mahkûm edilmiş olmasına rağmen suç işlemede gösterdiği kararlılıkla toplum açısından tehlikeliliğini ifade eden tekerrür, kişi hakkında hükmolunan cezanın infazı sırasında dikkate alınacak bir neden ve hatta, infazdan sonra denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasının nedeni olarak görülmüştür. Bu nedenle, tekerrür dolayısıyla kişinin cezasında artırma yapan sistemden vazgeçilmiştir. Tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için, önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması gerekmemekle birlikte; tekerrüre ilişkin sürelerin işlemeye başlaması bakımından önceki mahkûmiyetin infaz edilmiş olması aranmış ve böylece Tasarıdan farklı bir düzenleme yapılmıştır.” biçiminde son hâlini almıştır. Tekerrür, 765 sayılı TCK’da cezanın artırım nedeni olarak öngörülmüş iken yeni sistemde koşullu salıverilme süresini de etkileyecek şekilde bir infaz rejimi olarak düzenlenmiştir. 5237 sayılı TCK'nın 58. maddesinin 1. fıkrasında önceden işlenen suçtan dolayı verilen hükmün kesinleşmesinden sonra yeni bir suçun işlenmesi hâlinde, sanık hakkında tekerrür hükümleri uygulanacağı, tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki hükmün kesinleşmesi ve ikinci suçun kesinleşmeden sonra işlenmesi yeterli olup cezanın infaz edilmiş olmasına gerek bulunmadığı belirtilmiştir. Kanun koyucu tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için önceki cezanın infaz edilmesi koşulunu aramadığı hâlde, maddenin 2. fıkrasında ise infazdan sonra belirli bir sürenin geçmesi hâlinde tekerrür hükümlerinin uygulanmayacağını hüküm altına almıştır. Buna göre, beş yıldan fazla süreyle hapis cezasına mahkûmiyet hâlinde cezanın infaz edildiği tarihten itibaren beş yıl, beş yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasına mahkûmiyet hâlinde ise cezanın infaz tarihinden itibaren üç yıl geçmekle tekerrür hükümleri uygulanamayacaktır. 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesi uyarınca kişinin mükerrir sayılması için ilk hükmün kesinleşmesinden sonra ikinci suçun işlenmesi yeterli olup ilk suçun 1 Haziran 2005 tarihinden önce veya sonra işlenmesinin mükerrirlik açısından herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Uyuşmazlık konusunun çözümü için Kanunlardaki bazı yasal düzenlemeler ile Yargıtay Ceza Daireleri ile Ceza Genel Kurulunun önceki içtihatlarına değinilmesinde fayda bulunmaktadır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazına dayanak teşkil eden Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 20.09.1993 tarihli ve 1595-1662 sayılı kararında; “Şartla tahliye kararından sonra infazı gereken bir süre kalmıyorsa 765 sayılı TCK’nın 17/3. maddesi uyarınca cezanın tamamen infaz edilmiş sayılacağı, ceza ve ceza usulü hukuku açısından ilamların kesinleştiklerinde infaz edileceği ancak aldığı cezadan daha fazla tutuklu kalmış bir hükümlünün cezası şu ya da bu nedenle çok sonra kesinleştiğinde, infazın kesinleşme tarihine kadar uzatılmasının haksızlığa yol açacağı gibi ayrı ayrı belirlenmeleri gereken şartla ve bihakkın salıverme tarihlerinin, kesinleşme tarihi ile üst üste çakıştırılıp birleştirilerek fiilen ve hukuken ortadan kaldırılmış olacağı, oysa şartla ve bihakkın salıverme tarihlerinin birbiriyle birleşemeyen tarihler olduğu”, Söz konusu kararda atıf yapılan Ceza Genel Kurulunun 04.05.1992 tarihli ve 67-129 sayılı kararında ise; “647 sayılı Kanun’un gerekçesinde, şartla salıverme kurumunun cezanın muayyen bir infaz şekli olduğu, cezaevine konulan bir hükümlünün iyi hâlini teşvik etmek amacıyla benimsendiğinin açıkça vurgulandığı, yasada belli bir infaz şekli olan şartla salıverme kurumunun, koşulları bulunan hükümlülere uygulanması hâlinde, cezanın fiilen ve hukuken infaz edildiğini kabul etmekte zorunluluk bulunduğu”, İtiraznamedeki düşüncenin aksine uygulamanın yapıldığı Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 01.03.1989 tarihli ve 564-1125 sayılı kararında da; “Tutuklulukta geçen sürenin, hükümlülükten indirilmesi veya şartla salıverme hesabında göz önünde tutulması ancak hükmün kesinleşmiş bulunması koşulu ile sınırlı olduğu, şartla salıverme hakkından yararlanmasına ilişkin kararın verilebilmesi için hükmün kesinleşme tarihinin başlangıç sayılmasında yasal zorunluluk bulunduğu” Belirtilmiştir. 765 sayılı TCK’nın şartla salıverme kararının geri alınmasına ilişkin düzenlemenin yapıldığı 17. maddesinin 3. fıkrası; “Meşrutan tahliye kararının geri alınmasını icabettiren sebeblerin vukuundan evvel mahkumun ceza müddeti sona ermiş olursa mezkur ceza icra edilmiş sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir. 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un koşullu salıvermenin düzenlendiği 107. maddesinde, yukarıda belirtilen hükme benzer bir düzenleme yapılmamış olup koşullu salıvermenin geri alınması anılan maddede; "... (12) Koşullu salıverilen hükümlünün, denetim süresinde hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlemesi veya kendisine yüklenen yükümlülüklere, hâkimin uyarısına rağmen, uymamakta ısrar etmesi hâlinde koşullu salıverilme kararı geri alınır. (13) Koşullu salıverilme kararının geri alınması hâlinde hükümlünün; a) Sonraki suçu işlediği tarihten itibaren kalan cezasının aynen, b) Yükümlülüklerine aykırı davranması hâlinde, bu yükümlülüklere uymama tarihi ile hak ederek salıverilme tarihi arasındaki süreyi geçmemek koşuluyla takdir edilecek bir sürenin, Ceza infaz kurumunda çektirilmesine karar verilir. Koşullu salıverilme kararının geri alınmasından sonra aynı hükmün infazı ile ilgili bir daha koşullu salıverilme kararı verilmez. (14) Denetim süresi yükümlülüklere uygun ve iyi hâlli olarak geçirildiği takdirde, ceza infaz edilmiş sayılır” Biçiminde düzenlenmiştir. Uyuşmazlık konusunun çözümü için 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’daki cezanın infazına ilişkin bazı yasal düzenlemelere de yer verilmesinde fayda bulunmaktadır. 5275 sayılı Kanun’un “İnfazın koşulu” başlıklı 4. maddesi; “Mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz.” Şeklinde düzenlenmiş olup madde gerekçesinde ise; “Bir mahkûmiyet kararının infazına başlanabilmesi için onun kesinleşmiş olması gerekmektedir. Kesinleşmeyen kararların değişebilmesi ihtimaline karşılık infaz edilen cezanın meydana getirdiği zararın karşılanmasına olanak bulunmadığından, kesinleşme koşulunun kabul edilmesi yerinde ve insan haklarının gereği olan bir ilkedir.” açıklamalarına yer verilmiştir. Yine mahkûmiyet hükümlerinin mutlaka kesinleştikten sonra infaz edilebileceğine ilişkin anılan Kanun’un “İnfazın dayanakları ve kimin tarafından izleneceği” başlıklı 5. maddesi; “Mahkeme, kesinleşen ve yerine getirilmesini onayladığı cezaya ilişkin hükmü Cumhuriyet Başsavcılığına gönderir. Bu hükme göre cezanın infazı Cumhuriyet savcısı tarafından izlenir ve denetlenir.”, “Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılacak işlemler” başlıklı 20. maddesinin 1. fıkrası; “Hapis cezasını içeren kesinleşmiş mahkûmiyet kararları, mahkemece, hangi hükümlü ve hangi cezanın infazına ilişkin olduğu açıkça belirtilmek suretiyle Cumhuriyet Başsavcılığına verilir.”, Şeklinde hükümler içermektedir. Tutuklukta geçirilen süreyle infaz edilmiş mahkûmiyet hükmünde tekerrür süresinin hangi tarihten itibaren başlayacağına dair doktrinde; “Bazen mahkumiyetler tutuklulukta çekilmekte ve şartları uygun olduğu takdirde mahkum olunan suçun cezasının bu tutukluluktan mahsup edildiği haller olmaktadır. Bu şekilde infaz edilen mahkumiyeti sabıka sayarak bundan sonra belli süre içinde kişinin işlediği suçlarda tekerrür hükümlerinin uygulanması gereklidir. Bu şekilde infaz edilen mahkumiyetlerde infaz tarihi olarak tutukluluğu mahsup edilen cezanın kesinleştiği tarih kabul edilmelidir.” (İlhan Üzülmez, Türk Hukukunda Tekerrür, Turhan Kitabevi, Ankara, 2003, s. 118.), “Sanığın eski hükümlülüğü, tutuklulukta geçirilerek infaz edilmiş ise bu durumda, tekerrür süresi, hükmün kesinleştiği tarihten başlayacaktır.” (Osman Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, s. 1870.), “TCK’nın sistemine göre hükmün kesinleşmesinden sonra yeni bir suçun işlenmesi tekerrür hükümlerinin uygulanması için yeterli olup, ilk cezanın infaz edilmiş olması şart değildir. TCK’nın bu düzenlemesi ile eski kanun döneminde uygulamada ve doktrinde tartışmalara sebep olan, tekerrür hükümlerinin tatbiki için cezanın çekilmesinin mi yoksa mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesinin mi yeterli olduğu konusundaki ihtilaf sona ermiştir.” (Artuk/Gökcen, Ceza Kanunu Genel Hükümleri, Adalet Yayınevi, 13. Bası, Ankara, 2019, s. 986-987.), “...Cezanın infazı hükmün kesinleşmesinden önce gerçekleştiğine ve kesinleşme olmadan da tekerrürden hiçbir şekilde söz edilemeyeceğine göre, tekerrür sürelerinin de bu kesinleşmeden itibaren başlayacağını kabul etmek gerekir. 765 s. TCK’nın yürürlük döneminde, 81. maddede öngörülen tekerrür sürelerinin başlangıcının, yani infaz tarihinin sanığın tutukluluğunun nihayete erdiği salıverme tarihi mi, yoksa kararın kesinleşme tarihi mi olduğu hususunda daireler arasında görüş birliği bulunmamaktaydı. Yargıtay’ın bir kısım kararlarında, böyle bir durumda hükmün kesinleşme tarihi temel alınmışken; diğer bazı kararlarında, sanığın tutukluluğuna son verildiği (salıverildiği) tarih dikkate alınmıştı.” (Çetin Arslan/Murat Kayançiçek, Suçta Tekerrür, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2009, s. 134.), Şeklinde görüşler bulunmaktadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Çaycuma Asliye Ceza Mahkemesince 15.06.2006 tarih ve 135-289 sayı ile sanık ... hakkında, 29.07.2003 tarihinde işlediği memura mukavemet suçundan 765 sayılı TCK'nın 258/1 ve 59/1. maddeleri uyarınca 5 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, kısa süreli hapis cezasının 647 sayılı Kanun’un 4. maddesi gereğince sonuç olarak 1.350 TL adli para cezasına çevrilmesine, sanığın gözaltında ve tutuklulukta geçirdiği sürelerin cezasından mahsubuna karar verilmiş, 647 sayılı Kanun’un 4. maddesinin 4. fıkrası uyarınca kesin nitelikte olmayan bu hüküm temyiz edilmeksizin 28.07.2006 tarihinde kesinleşmiştir. Ceza Genel Kurulunun 24.02.2004 tarihli ve 30-49 sayılı kararında da belirtildiği üzere, öncelikle sanığın koşullu salıverilmeye hak kazanması için cezaevinde geçireceği süreler saptanmalı, mahsubu gereken miktar bu süreden indirildikten sonra infaz işlemi yapılmalıdır. 5237 sayılı TCK’nın 7/3. maddesi uyarınca erteleme, koşullu salıverme ve tekerrür hükümleri dışında derhâl uygulanması gereken 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un geçici 1. maddesi gereğince, 1 gün 100 TL sayılmak suretiyle, sanık hakkındaki 1.350 TL adli para cezası, 13 gün olarak hapse çevrilip infaz işlemi bu süreye göre yapılmalıdır. Sanığın 30.07.2003-02.10.2003 tarihleri arasında tutuklu kaldığı göz önüne alındığında, sanığın tutuklulukta geçirdiği süre, almış olduğu cezayı karşıladığından, cezanın tutuklulukta geçirilen süreyle infaz edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Burada tartışılması gereken husus, 28.07.2006 tarihinde kesinleşen ancak tutuklulukta geçirilen süreyle (30.07.2003-02.10.2003 tarihleri arası) infaz edilen hükmün, 08.11.2007 tarihinde işlenen ikinci bir suç bakımından tekerrüre esas alınıp alınamayacağına ilişkindir. Başka bir ifadeyle kesinleşme tarihinden önce tutuklulukta geçen süreyle fiilen infaz edilen hükümlülüğün, hukuken ne zaman infaz edilmiş sayılacağı tartışma konusudur. Her şeyden önce 5275 sayılı Kanun’un 4. maddesinde açıkça belirtildiği üzere hiçbir mahkûmiyet hükmü kesinleşmedikçe infaz edilemez. 5237 sayılı TCK’nın 58. maddesine göre de bir hükmün tekerrüre esas alınabilmesi için kesinleşmiş olması şarttır. Anılan maddede önceden işlenen suçtan dolayı cezanın infaz edildiği tarihten itibaren 3 veya 5 yıllık süreler geçtikten sonra tekerrür hükümlerinin uygulanamayacağı belirtilmiş ise de, bu düzenleme ile infaz edilen hükümler yönünden tekerrürün hangi zamana kadar uygulanabileceği belirtilmiş olup infazdan kaçan hükümlüler yönünden avantaj sağlanmaması amaçlanmıştır. Bir mahkûmiyet hükmünün tekerrüre esas alınabilmesi için kesinleşmiş olması şart olup infaz edilmiş olması gerekmemekle birlikte, infaz edilmiş olması hâlinde tekerrür hükümlerinin uygulanabileceği son tarih belirli hâle gelmektedir. Yeni Türk Ceza ve İnfaz Hukuku sisteminde 765 sayılı TCK’nın 17/3. maddesindeki bir düzenlemeye de yer verilmediği göz önüne alındığında, somut olayda olduğu gibi, mahkûmiyet hükmünün fiilen tutuklulukta geçirilen süreyle infaz edildiği durumda, hukuken infaz tarihi kesinleşme tarihi olarak kabul edilmeli, 3 veya 5 yıllık süreler kesinleşme tarihinden itibaren başlatılmalıdır. İtiraznamedeki düşüncenin kabulü hâlinde bir mahkûmiyet hükmünün, kesinleşmeden önce infaz edildiği anlamına geleceği gibi tutuklulukta geçen süreyle fiilen infaz edilen hükmün, kesinleşmesinin uzun sürmesi hâlinde hiçbir şartta tekerrüre esas alınamayacağı sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, cezanın fiilen infazı hükmün kesinleşmesinden önce gerçekleştiği durumda, kesinleşme olmadan tekerrürden hiçbir şekilde söz edilemeyeceğinden tekerrür sürelerinin kesinleşme tarihinden itibaren başlayacağı kabul edilmelidir. Öte yandan Yerel Mahkemece tekerrüre esas alınan ilamla ilgili sonradan yürürlüğe giren yasalara göre uyarlama yapılması gerektiği düşünülebilirse de; Ceza Genel Kurulunun 15.05.2012 tarihli ve 8-193 sayılı; 20.12.2011 tarihli ve 215-279 sayılı; 14.06.2011 tarihli ve 100-127 sayılı; 14.06.2011 tarihli ve 60-126 sayılı kararlarında çözüme kavuşturulduğu üzere, Yerel Mahkemece tekerrüre esas alınan hükümle ilgili sonradan yürürlüğe giren kanun hükümleri uyarınca uyarlama yapılıp yapılmadığının araştırılması ve yapılmamış ise mahkemesince uyarlama yapılmasının sağlanması gerekmemektedir. Zira belirtilen araştırmanın hüküm kesinleştikten sonra infaz aşamasında yapılması olanaklıdır. Ayrıca, aşağıda yer verilen karşı oy yazısında; somut olayda da Ceza Genel Kurulunun zamanaşımının başlangıç tarihi olarak iddianamenin kabulü koşuluyla iddianamenin düzenlendiği tarih, deneme süresi içerisinde yeniden suç işleyen sanığın ikinci suçun kesinleşmesi koşuluyla deneme süresi içerisinde işlediği suç tarihinin zamanaşımının yeniden işlemeye başladığı tarih olarak kabul edildiği kararlarındaki gibi bir uygulamanın yapılması gerektiği belirtilmiş ise de, söz konusu kurumların uygulanma koşulları, tekerrür hükümlerinin uygulanma koşullarından farklı olup TCK'nın 58. maddesinde "Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun işlenmesi halinde, tekerrür hükümleri uygulanır.", 5275 sayılı Kanun'un 4. maddesinde “Mahkûmiyet hükümleri kesinleşmedikçe infaz olunamaz.” şeklindeki düzenlemeler karşısında somut olayda da aynı doğrultuda karar verilmesi mümkün bulunmamaktadır. Bu itibarla, bu uyuşmazlık konusu bakımından haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...; "Sanık ... hakkında; Çaycuma Asliye Ceza Mahkemesi tarafından yapılan yargılama sonucunda; TCK'nın TCK'nın 86/1, 87/3, 62, 58/6-7 Maddeleri uyarınca 1 Yıl 4 Ay 20 Gün hapis Cezasına hükmedilmiş, anılan kararın sanık tarafından temyiz edilmiş, Yargıtay Yüksek 3. Ceza Dairesi tarafından yapılan inceleme sonucunda hükmedilen cezanın düzeltilerek onanmasına karar verilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından tekerrüre esas alınan hükümlülüğün infaz tarihinden itibaren 3 yıllık süre geçtiğinden bahisle tekerrür hükümlerinin uygulanamayacağından bahisle itiraz edilmesinden sonra, Yargıtay Yüksek 3. Ceza Dairesi tarafından itirazın reddine karar verilmesi üzerine dosya Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kuruluna gönderilmiştir. Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğu tarafından; tekerrüre esas alınan hükümlülüğün kesinleştiği tarihten itibaren 3 yıllık süre içerisinde yeni suç işlendiğinden bahisle tekerrür hükümlerinin uygulanmasında bir isabetsizlik görülmediğine karar verilmiştir. Tekerrüre esas alınan hükümlülüğü tutuklu olarak infaz eden sanığın tahliye tarihinden itibaren 3 yıllık sürenin geçmesine karşın, hükmün kesinleşme tarihinden itibaren üç yıllık süre içerisinde yeni suçun işlenmesi halinde infaz tarihinin tahliye tarihi mi? Yoksa hükmün kesinleşme tarihi mi? Olacağı hususunda sayın çoğunluk ile aramızda uyuşmazlık doğmuştur. Yargıtay Yüksek 3. Ceza Dairesi ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun; tekerrüre esas alınan hükümlülüğün kesinleşmesinden sonra tutuklu olarak geçirilen sürenin infazı karşıladığından bahisle infaza ilişkin hiç bir işlem yapılmadan, ilamın mahkemesine iade edilmesi durumunda hükmün kesinleştiği tarihi infaz tarihi olarak kabul ederek kesinleşme tarihinden itibaren 3 yıllık süre içerisinde incelemeye konu suçun işlendiğinden bahisle tekerrür hükümlerini uygulayan yerel mahkeme kararının isabetli olduğuna ilişkin kabulüne aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir. Uyuşmazlığın çözümü için 5237 sayılı ...nın 58/1 maddesinin, 765 sayılı TCK'nın 81/1-2-3 maddesi ile kıyaslanarak aradaki fark bulunup bulunmadığının tespitinden sonra TCK'nın tekerrür hükümlerinin infaz kanununun amacı ve ceza hukukunun olmazsa olmaz prensiplerinden olan hakkaniyet ilkesi irtibatlandırılarak, somut olayın irdelenmesi gerekmektedir. 765 sayılı TCK'nın 81/1 Maddesinde; 'Bir kimse beş seneden ziyade müddetle bir mahkumiyete uğradıktan sonra cezasını çektiği veya ceza düşt

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Hukuku Genel Hükümler

Hapis cezalarının süreleri ve tanımları ile ilgili olarak, 5237 sayılı TCK'ya göre aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

A) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder ve sıkı güvenlik rejimine göre çektirilir.
B) Müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder.
C) Süreli hapis cezası, kanunda aksi belirtilmeyen hallerde 1 aydan az, 20 yıldan fazla olamaz.
D) Hükmedilen 1 ay veya daha az süreli hapis cezası, kısa süreli hapis cezasıdır.
E) Kısa süreli hapis cezası, hükmedilen bir yıl veya daha az süreli hapis cezasıdır.

Bu maddeyle ilgili 1 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol