5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Madde 6

Türk Ceza Kanunu 6. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 6- (1) Ceza kanunlarının uygulanmasında; a) Vatandaş deyiminden; fiili işlediği sırada Türk vatandaşı olan kişi, b) Çocuk deyiminden; henüz onsekiz yaşını doldurmamış kişi, c) Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi, d) Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler, adlî ve idarî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar,[2] e) Gece vakti deyiminden; güneşin batmasından bir saat sonra başlayan ve doğmasından bir saat evvele kadar devam eden zaman süresi, f) Silah deyiminden; 1. Ateşli silahlar, 2. Patlayıcı maddeler, 3. Saldırı ve savunmada kullanılmak üzere yapılmış her türlü kesici, delici veya bereleyici alet, 4. Saldırı ve savunma amacıyla yapılmış olmasa bile fiilen saldırı ve savunmada kullanılmaya elverişli diğer şeyler, 5. Yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal, biyolojik maddeler, g) Basın ve yayın yolu ile deyiminden; her türlü yazılı, görsel, işitsel ve elektronik kitle iletişim aracıyla yapılan yayınlar, h) İtiyadi suçlu deyiminden; kasıtlı bir suçun temel şeklini ya da daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekillerini bir yıl içinde ve farklı zamanlarda ikiden fazla işleyen kişi, i) Suçu meslek edinen kişi deyiminden; kısmen de olsa geçimini suçtan elde ettiği kazançla sağlamaya alışmış kişi, j) Örgüt mensubu suçlu deyiminden; bir suç örgütünü kuran, yöneten, örgüte katılan veya örgüt adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen kişi, anlaşılır. İKİNCİ BÖLÜM Kanunun Uygulama Alanı Zaman bakımından uygulama

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

655 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2018/365 E., 2023/628 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza Mahkemesi
maddeleri yolmasıyla TCK'nın 314/2, 220/6, 3713 sayılı Kanun’un 5, TCK’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin verilen hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargı
Ceza Genel Kurulu         2018/365 E.  ,  2023/628 K. "İçtihat Metni" İTİRAZ HÜKÜMLÜ İtirazname No : 2015/74963 KARARI VEREN YARGITAY DAİRESİ : (Kapatılan) 16. Ceza Dairesi MAHKEMESİ :Ağır Ceza Mahkemesi SAYISI : 285-306 I. HUKUKİ SÜREÇ Sanığın, 06.02.2009, 08.02.2009 ve 14.02.2009 tarihli eylemler bakımından silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçundan 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 53, ve 63. maddeleri uyarınca ayrı ayrı üç kez 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına hak yoksunluğuna ve mahsuba, 18.01.2009, 18.02.2009, 20.03.2009 ve 06.04.2009 tarihli eylemlere ilişkin silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçlarından açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda 5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunu'nun 223/2-e maddesi uyarınca beratine ilişkin Diyarbakır (Kapatılan) 6. Ağır Ceza Mahkemesince (CMK’nın mülga 250. maddesi ile yetkili ve görevli) verilen 25.02.2010 tarihli ve 402-82 sayılı hükmün, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 01.07.2014 tarih ve 9642-8154 sayı ile; "… 1- 14.02.2009 tarihli eylem bakımından 2911 sayılı Kanun’un suç tarihinde yürürlükte bulunan 33/b maddesi ile suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 32/1. maddesine uygun suçu işlediği yolunda yeterli delil bulunan sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyeti yerine yazılı gerekçe ile beraatına karar verilmesi, 2- Silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından kurulan hükümlere ilişkin olarak yüklenen suçların tarihleri, işlenme yöntemleri ve temel şekilleri itibariyle gerektirdiği cezaların sürelerine göre; hükümden sonra 05.07.2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanun’un geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı ve anılan maddenin birinci fıkrasının "b" bendinde yer alan ‘kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilir’ şeklindeki düzenleme karşısında; sanığın hukuki durumunun yeniden takdir ve tayininde zorunluluk bulunması” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda dosyanın devredildiği Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesince 05.12.2014 tarih ve 285-306 sayı ile sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından açılan kamu davalarının 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkındaki Kanun'un geçici 1/b maddesi uyarınca kovuşturmalarının ertelenmesine, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan 3713 sayılı Kanun’un 2/2. maddesi ile TCK’nın 314/3 ve 220/6. maddeleri yolmasıyla TCK'nın 314/2, 220/6, 3713 sayılı Kanun’un 5, TCK’nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, mahsuba ve cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ilişkin verilen hükmün de sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 12.12.2017 tarih, 2197-5637 sayı ve oy çokluğu ile onanmasına karar verilmiştir. Daire Üyesi ...; ... sanık hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen terör örgütünün propagandası ve 2911 sayılı Kanun'un 32/1. maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK'nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2. maddesi gereğince verilen mahkûmiyet hükmü Dairemizce oy çokluğu ile onanmıştır. Oysa, sanığın örgüt adına işlediği kabul edilen 3713 sayılı Kanun'un 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun'un 32/1. maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur. Çoğunluk ile görüş farklılığımız kanuni düzenlemenin öngörülebilirlik, hakkın özüne dokunma ve uygulanışın yorumlamasına ilişkin olmak üzere üç noktada toplanmaktadır; 1-Hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen yani suç işlediği bir mahkûmiyet hükmü ile tespit edilmemiş olan kişinin örgüt adına suç işlediği kabul edilebilir mi? - Örgüt adına işlendiği kabul edilen suçlar yönünden 6532 sayılı Kanun'un geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiş iken, söz konusu suçların terör örgütü adına işlendiğini ve hatta söz konusu suçların işlendiğini kabul etmek mümkün değildir. Türk Ceza Kanunu’nun 220/6. maddesinde yer alan 'örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi' olarak tarif edilen suç işleyen kişi kimdir? Hukukumuzda ve insan haklarına saygılı tüm hukuk sistemlerinde bu kişi, hakkında mahkûmiyet hükmü verilen kişidir. Dolayısıyla, beraatine hükmolunan ya da hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişiyi suç işleyen kişi olarak kabul edemeyiz. Bu hususta, öğretide de 'Madde 220/6’nın tatbiki için örgüt adına işlenen eylemeler suç duyurusunda bulunması yetmez, dava açılıp cezalandırılmalıdır', 'Sanığın TCK'nın 220/6. maddesi hükmünden sorumlu tutulabilmesi için eylemin örgüt adına işlendiğinin ispatı gerekir', 'Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçunda cezalandırılabilmesi için işlediği Mahkeme kararıyla tespit edilen suç olmalıdır' denilmektedir (Mikael Lyngbo, Prof. Dr. Feridun Yenisey, Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç. Dr. Kemal Şahin, 'Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü', Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi Ortak Projesi, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, 2014, s. 157 vd). Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK'nın 223.maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde kabul edilmiştir. Kovuşturmanın ertelenmesi kararı her şeyden önce bir hüküm değildir. Zira, CMK’nın duruşmanın sona ermesi ve hüküm başlıklı 223/1 maddesinde '...duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı hükümdür' madde düzenlemesinde görüldüğü gibi kovuşturmanın ertelenmesi kararı bir hüküm değildir. Bu nedenle de bir suçun işlendiğini ve suç işleyen kişinin tespitini kanıtlayan belge olarak kabulü mümkün değildir. Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkûmiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir. Yapılan bu açıklamalardan sonra, eldeki davada oluğu gibi örgüt adına işlediği suç hukuken tespit edilememiş olan kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabul edilip edilemeyeceğinin kanuni düzenlemeler, yargısal kararlar ve öğretideki görüşler çerçevesinde incelenmesinde yarar görmekteyiz. Dosyadaki uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un 'Dava ve cezaların ertelenmesi' başlıklı geçici 1’inci maddesine göre; '(1) 31.12.2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı; a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine, b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine, Karar verilir. 2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur. 5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır. 8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz' Söz konusu maddenin gerekçesinde de; 'Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak olarak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1’inci maddesinde yer alan düzenleme ile 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine ve kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Söz konusu maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi halinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır. Mahkemeler tarafından bu kanun yürürlüğe girdikten sonra tensip ile bile 6352 sayılı Yasa'nın geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesi kararı verildiği veya devam eden yargılamalarda bu suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, deneme süresi olarak tespit edilen 3 yıllık süre içerisinde şüphelinin herhangi bir suç işlemesi halinde dava dosyası yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda beraat kararı veya düşme kararı verildiği takdirde ortada örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilen suç kalmayacağından örgüt adına suç işleme suçunun da dayanağı kalmayacaktır. Peki bu durumda yapılması gereken nedir ? Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunu'nun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde karar olarak kabul edilmiştir. Bu durumda terör örgütü adına suç işleme suçunun kaynağı kabul edilen suçun işlendiğinin mahkeme kararı ile tespiti zorunlu olduğundan, örgüt adına suç işleme suçunun yargılamasının bu husus bekletici sorun yapılarak yani bu suç hakkında da durma kararı verilerek kaynak suçtan mahkumiyet kararı verildiği takdirde bu suçta da mahkumiyet verilmesi hukuken zorunlu olan bir durumdur. Yani kaynak suç yokken bu suçun varlığını kabul ederek örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilmesi mümkün değildir. Ayrıca kaynak suçtan beraat etme veya düşme durumunda da örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceği aşikardır. Nitekim; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarındaki 'yasayla öngörülen' kavramından ne anlaşılmalıdır sorusuna Sunday Times- Birleşik Krallık no:6538/74, 26/4/1979 tarihli sayılı kararında cevap vermiştir. -Ulaşılabilir, -Öngörülebilir... olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi A. Tamer Akçam- Türkiye (TCK m. 301), No:27520/07, 25/10/2011,....ve diğerleri- Türkiye(Internet), No:48226/10, 1/12/2015 tarihli kararlarında yasaların öngörülebilir ve ulaşılabilir olmadığı sonucuna ulaşarak ihlal kararları vermiştir. Toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma hakkını kullandığı sırada bu kanuna aykırı davranması nedeniyle failin ayrıca 'örgüt adına suç işleme' suçundan cezalandırılması sonucunu doğuran bu düzenleme AİHM kararlarında sıkça vurgulanan ve üzerinde durulan kanunun öngörülebilirlik ilkesine açıkça aykırılık taşıması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali niteliğindedir (Sunday-Times, Birleşik Krallık, No: 6538/74). Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması, düşme ve beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir. - Ayrıca Terör örgütü propagandası yapmak suçunun örgüt adına işlenen suç olarak kabul edilerek sanık hakkında TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddeleri delaleti ile 314/2. maddesi gereğince cezalandırılmasının yasal olarak mümkün olmadığı zira, 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Yasa'nın 8. maddesi ile 3713 sayılı Terör ile Mücadele Kanunu'nun 7'nci maddesine 4. fıkra eklenmiş ve bazı fiiller TCK 220/6. maddesi kapsamında çıkartılmıştır. Söz konusu fıkraya göre, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına işlenen 3713 sayılı Yasa'nın 28/1. maddesinde yer alan yasa dışı gösteri yürüyüşleri düzenlemek ve bunlara katılmak ile 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işleyenler hakkında ayrıca TCK'nın 220/6. maddesinde tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez, hükmü gereğince terör örgütü propagandası yapmak suçu örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilemez. - Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Kanun'un 4’üncü maddesinde sayılan suçlardan olması gerekir mi? Kanun koyucu terör amacıyla işlenen suçları tek tek katalog olarak saymıştır. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin 3713 sayılı Yasa'nın 4. maddesinde sayılan suçlardan birini işlemesi gerekir. Kanun koyucumuz 3713 sayılı Kanun'un ‘Terör amacıyla işlenilen suçlar’ başlıklı 4’üncü maddesinde; TCK'da düzenlenen adi suçların kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde terör amacıyla işlenen suç sayılacağını kabul edip, bu suçları katalog halinde tek tek saymasına rağmen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanunu’na muhalefet suçlarını bu maddede saymamıştır. Bununla birlikte, aynı kanunda düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında kolluğa direnme, çekim yapan kolluk görevlilerini engelleme (TCK. m.265), yürüyüş sırasında silah taşıma (6136 sayılı Kanun’a muhalefet), mala zarar verme (TCK. m.151, 152), izinsiz tehlikeli madde bulundurma (TCK. m.174) Genel Güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (TCK m.170) eylemelerinin 'düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle' işlenmediğinde şüphe yoktur. Ancak, toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında bu eylemlerin gerçekleşmiş olması toplantı ve gösteri yürüyüşünü sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğunu gerçeğini de değiştirmeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 16.09.2014 tarihli 2014/9-147-376 sayılı kararları). Görüldüğü üzere 2911 sayılı Kanunu'nun asıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmayı düzenleyen gerek 32/1 gerekse 33/1 maddelerinde toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmanın yanında gerçekleştirilen diğer fiillerin başka suçları oluşturması halinde gerçek içtima kuralları uygulanarak cezalandırılması gerektiğinde sadece toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma kapsamında kalan eylemelere ilişkin bölümün düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğu kabul edilmelidir (Ceza Genel Kurulu 11.07.2014 tarihli 2013/9-386-353, 16.09.2014 tarih 2014/9-96-375 sayılı kararı). Silahlı örgütler açısından uygulanabilen bu hükmü düzenleyen kanun koyucunun amacının, örgütün organik yapısına katılmayan dışarıdan kişilerin, her ne şekilde olursa olsun, örgütün hayatta kalmasına veya güçlenmesine katkı sağlayacak biçimde örgüt adına suç işlemesini önlemek olduğu söylenebilir. Yine, bu hükmün düzenleniş amacının kamu barışını bozan suçlarla etkin mücadele etme gayesi olduğu da söylenebilir. Kanun koyucu burada tercihini yaparak hangi suçların terör amacıyla işlenebilen suçlar olduğunu tek tek katalog halinde saymak suretiyle bunun dışında ki suç tiplerini bu kapsamda kabul etmemiştir. Zira kanun koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanunu'nun 302, 307, 309, 311, 312, 313, 314, 315, 320. maddeleriyle 310. maddesinin 1. fıkrasında yazılan suçları doğrudan terör suçları olarak tanımlamıştır. Terör amacıyla işlenen suçları ise 4. maddede katalog halinde tek tek saymıştır. Kanuni sistematik gözönüne alındığında TCK'nın 314. maddesi, TCK'nın 220. maddesine göre daha özel bir düzenlemedir. TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314. maddesine göre daha özel düzenlemedir. Kanun koyucu TMK'nın 4. maddesinde katalog suç sistemini kabul ederek iradesini açıkça ortaya koymuştur. TCK'nın 2/3 maddesinde ki düzenlemede olduğu gibi 'kanunların suç ve ceza içeren hükümlerin uygulamasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz' hükmü de gözönüne alındığında TMK'nın 4. maddesinde sayılan suçlar dışındaki suçların terör amacıyla işlenen suç kategorisine sokulmadığı için bu suçların örgüt adına işlendiği kabul edilerek örgüt üyeliğinden ceza verilmesi mümkün değildir. Bunun dışında kanun koyucu 3713 sayılı Yasa'da yapılan değişiklerle ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bu düzenleme kapsamında olmadığı belirtmiştir. 3713 sayılı Yasada değişiklik yapan 5532 sayılı Yasa'nın gerekçesi üzerinden kamuoyunda suçların kapsamının geniş olduğu eleştirileri üzerine tasarının değiştirilmiş olması ve yasanın genel gerekçesi dikkate alındığında terör suçlarında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgütü üyesi olarak cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiği, işlenen suçun örgütün amacı doğrusunda yaptığı çağrı sonucunda işlenmesi gerektiği, terör amacıyla işlenen suçlarda yasada tek tek sayıldığına göre bu sayılan suçların dışındaki suçların terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini kabulünün mümkün olmadığı bu nedenle de terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenemeyecek bir suç işleyen failin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılması mümkün değildir (Prof. Dr. Feridun Yenisey, Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç Dr. Kemal Şahin, Örgütlü suçlar ve terör suçları- Avrupa Konseyi Ortak Projesi, adı geçen eser s. 157, 158). Kanun koyucu esas itibariyle Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve 2911 sayılı Yasa'da düzenlenen ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki Uluslar arası taahhütlerine aykırılık teşkil etmemesi düşüncesiyle ifade ve toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu katalog suçlar arasında sayılmamıştır. Dolayısıyla birincisi, TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan bir suçu örgüt adına işlenmiş terör suçu kabul ederek ayrıca örgüt üyeliğinden cezalandırılmasına karar verilmesi 'suçta ve cezada kanunilik ilkesi'ne (kanunsuz suç ve ceza olmaz) aykırıdır. İkinci aykırılık unsuru ise toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan ve bu hakkını kullandığını düşünen kişinin kanunda 'ulaşılabilir ve öngörülebilir' şekilde düzenlenmeyen TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 314/2 maddesinde düzenlenen terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması yoluna gidilemez. Üçüncüsü, şiddet eylemi tespit edilemeyen kişinin ihtara rağmen dağılmama eylemi, toplanma özgürlüğü hakkının özünü zedeleyip zedelemeyeceği kararlarının tartışılması gerekir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi 14/11/2017 tarihli Işıkırık/Türkiye kararı; ' Başvuranın TCK’nın 220/6. maddesi ve 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi hususunda değerlendirme, Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220§6 maddesi ve 314§2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir. Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında; Bir müdahale; eğer 'kanunla öngörülmüş' değilse, Sözleşme’nin 11/2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için 'demokratik bir toplumda gerekli' değilse 11. madde ihlal edilmiş olur. Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, 'hukuka uygun' ve 'kanunla öngörülmüş' ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, 27 Haziran 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre 'kanun', yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005‑XI). Öngörülebilirlik, 'kanunla öngörülmüş' ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir. Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda, daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 57 ve 58). Ayrıca Mahkeme, dava konusu tedbir Sözleşme’yle korunan esas bir hakkın ihlalini teşkil ettiğinden, başvuran hakkındaki cezai hükmün Sözleşme’nin 11 § 2 maddesi kapsamında öngörülebilir olup olmadığı hususunu incelediğini vurgular. Benzer şekilde, 314. madde tek başına uygulandığında, mahkemeler sanığın silahlı bir örgütün 'hiyerarşik yapısı' içerisinde suç işleyip işlemediğini değerlendirmektedir. Öte yandan, başvuranın davasında aynı madde 220 § 6 maddesine yollama yapılarak uygulandığında, kendisinin bir hiyerarşik düzen dâhilinde hareket edip etmeme durumu değerlendirme dışında kalmış; yalnızca PKK 'adına' hareket ettiği düşünüldüğünden bir silahlı örgüt üyesi olmaktan mahkûm edilmiştir. Özetle, başvuranın davasında görüldüğü üzere, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai müeyyidenin uygulanmasına yönelik potansiyel bir dayanak teşkil eden eylemler dizisi öyle geniştir ki; hükmün lafzı, bu hükmün yerel mahkemelerce kapsamlı biçimde yorumlanması da dâhil olmak üzere, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlamamaktadır. Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşme’nin 11. maddesi kapsamına giren eylemler nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle; başvuran, barışçıl bir gösterici ve PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir şahıs sıfatları arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; ve Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017). Ancak, Mahkeme’ye göre, başvuranın sırf kamuya açık bir toplantıya katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle TCK’nın 220 § 6 ve 314. maddeleri uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117). Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle TCK’nın 220 § 6 maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşme’nin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; Süleyman Çelebi ve Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; ve Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016). Mahkeme ayrıca bu kararda müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışları ile ciddi şekilde orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır. Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, TCK’nın 220 § 6 maddesinin uygulanışında 'öngörülebilir' olmadığına, zira başvuranın Sözleşme’nin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012). Dolayısıyla, 220 § 6 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir. Buna göre, Sözleşme’nin 11. maddesi ihlal edilmiştir.' şeklindedir. Türk Hukuk Sisteminde esas itibariyle Terörle Mücadele Kanunu'nun 3. maddesinde mutlak terör suçları, 4. maddesinde ise, nispi terör suçları dediğimiz terör amacıyla işlenmiş suçlar incelendiğinde esas itibariyle kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili düzenlemelerin bu maddelerin dışında bırakılıp, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesi (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü), 10. maddesi (ifade özgürlüğü), 11. maddesi (dernek kurma ve toplantı özgürlüğü) düzenlemeleri esas almış, bu özgürlüklerinin korunması amaçlandığı, oysa ki, sonradan yapılan kısmi düzenlemelerle kanunun sistematik düzeninin değiştirilip bozulmasına sebep vermesi nedeniyle AİHM kararlarına aykırı kararlar verildiği ve bunun sonucunda AİHM’den ihlale ilişkin kararlar çıktığı tespit edilmiştir. Kanunumuz sistematiğine uygun olarak ve kanunun düzenlenişi, amacı, gerekçeleri dikkate alınıp uygulamalar yapıldığı zaman herhangi bir ihlalin olmayacağı düşüncesindeyiz, yukarıda da belirttiğimiz gibi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şiddet içeren eylemleri hiçbir şekilde özgürlük kullanımı kapsamında kabul etmemektedir. Ancak, 'düşünce, vicdan ve din özgürlüğü', 'ifade özgürlüğü', 'dernek kurma ve toplantı özgürlüğü' haklarının özüne dokunacak müdahalelerde bulunmaya yönelik kararlarda da hak ihlali kararları vermektedir. Açıklanan gerekçelerle mahkeme kararı ve Dairemizin onama kararı Anayasa, AİHS, yasalarımız ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırı olduğu" düşünceleriyle karşı oy kullanmıştır. II. İTİRAZ SEBEPLERİ Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı 16.03.2018 tarih ve 74963 sayı ile; "6352 sayılı Yasa Kanun'un geçici 1.madde gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında 16. Ceza Dairesinin müteaddit kararlarında 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların 'durma' kararı niteliğinde olduğunun belirtildiği (16/11/2015 tarih ve 2015/5695 E., 2015/5225 K. vd.), durma kararının hangi hâllerde verileceğine dair CMK.nun 223/8 madde ikinci cümlesinde ise soruşturma ya da kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şatın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceğinin hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır. O halde kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığı 6352 sayılı Yasa'nın geçici 1/1 maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Yasadaki düzenleme şekli ve 16. Ceza Dairesinin uygulamasına göre kovuşturmanın ertelenmesine dair soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı bir hali işaret etmekte olup, kovuşturma aşamasında mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakmaksızın kovuşturmanın ertelenmesine karar verecektir. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1.madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine karar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkûmiyet hükmünün kurulamayacağı" görüşüyle itiraz yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesince 29.03.2018 tarih, 1450-1893 sayı ve oy çokluğu ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. III. UYUŞMAZLIĞI KONUSU Özel Daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Temyiz kanun yoluna başvuru olanağı bulunmayan silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve yasalara aykırı hareket etme etme suçlarından kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesi durumunda, sanıklar hakkında örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesinin mümkün olup olmadığının, 2- Mahkûmiyet kararı verilmesinin mümkün olduğunun kabulü hâlinde sanıkların eylemlerinin yasalara aykırı hareket etme suçu kapsamında kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu mu yoksa düzenleyici veya yönetici olma suçunu mu oluşturduğunun, 3- Sanıkların eylemlerinin kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşünü düzenleyen veya yönetenler olarak kabul edilmesi durumunda; AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararları da gözetilerek örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyetlerine karar verilip verilemeyeceğinin, Belirlenmesine ilişkindir. IV. OLAY VE OLGULAR İncelenen dosya kapsamından; PKK silahlı terör örgütüne müzahir uydu üzerinden yayın yapan ROJ TV adlı televizyon kanalında 14.02.2009 tarihinde Abdullah Öcalan’ın (haber içeriğinde Kürt halk önderi olarak bahsedilmiştir.) Türkiye'ye getirilişinin (haber içeriğinde kaçırılışının şeklinde bahsedilmiştir) 11. yıl dönümünde protesto eylemlerinin yapılmasına yönelik haber ve çağrıların yapıldığı, 14.02.2009 tarihli olay tutanağına göre; saat 11.30 sıralarında Batman il merkezi Belediye binası yanında bulunan DTP il binasından çıkan ve yüzleri bez ve puşilerle kapalı kalabalığın il binası önünde bulunan kalabalığa katılımı ile yaklaşık 3.000 kişinin Atatürk Bulvarını araç trafiğine kapatarak "Öcalan Öcalan, Biji serok Apo, Öcalansız dünyayı başınıza yıkarız, Gençlik Apo’nun fedaisidir, Dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, Başkansız yaşam olmaz, Apo’ya uzanan eller kırılsın, AKP şaşırma bizi dağa taşırma, PKK halktır halk burada, Selam selam İmralı’ya bin selam, Öcalan a özgürlük, Batman Ovası Apocular yuvası, intikam intikam" şeklinde sloganlar atıp örgütün sözde konfederalizm bayrağını açarak Bulvar üzerinde yasa dışı eylem yaptıkları, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığın yasa dışı eylemlerine son verip olaysız şekilde dağılmaları yönündeki ikaz ve uyarılarına rağmen grubun dağılmayıp aynı sloganları atarak yasa dışı eylemleri sürdürmeleri üzerine güvenlik güçleri tarafından kalabalığa tazyikli su sıkmak ve göz yaşartıcı gaz kullanmak suretiyle müdahale edildiği, müdahale sonrası ara sokaklara dağılan yüzleri bez ve puşilerle kapalı olup çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan grubun Şirinevler Mahallesi, 1405 ve 1406. Meydan Mahallesi, 1106 Sokak, Gülistan Caddesi, Batman Belediye Binası ve DTP il binası önünden güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunarak çevrede bulunan iş yerlerinin camları, duvarları ve basın kavşağında bulunan trafik ışıklarını tahrip etmeleri üzerine, gruba tekrardan müdahale edilerek dağıtıldığı, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın yukarıda açıklanan yasa dışı eyleme katılıp "Başkansız yaşam olmaz" şeklinde slogan attığı, güvenlik güçlerinin dağılmaları yönündeki uyarılarına aldırış etmediği, gruba yapılan müdahale üzerine dağıtılan kalabalık içerisinde yer aldığı, PKK silahlı terör örgütüne müzahir Roja Ciwan isimli internet sitesinde, "Komalen Ciwanen Ağrı ve Amara saldırılarını yanlız bırakmayacağız" başlıklı yazıda, "Abdullah Öcalan’ın doğum gününü kutlamak" ve "Amara yolunda infaz edilen ... ile ...’ın özgürlük yürüyüşünü devam ettirme" amacıyla örgüt çağrılarının yapıldığı, 06.04.2009 tarihli tutanağa göre Batman il merkezinde, Şanlıurfa ilinde meydana gelen olayları ve güvenlik güçlerinin tutumunu protesto etmek amacıyla DTP Batman il yönetimi tarafından organize yürüyüş ve basın açıklaması sırasında toplanan kalabalığın, "Biji serok Apo, şehit namırın, intikam, katil Erdoğan, be serok jiyan nabe, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan, her Kürt gerilla doğar, baskılar bizi yıldıramaz" şeklinde sloganların atıldığı, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın yukarıda anlatılan etkinliğe katılıp slogan atan ve sonrasında zafer işareti yaparak saygı duruşunda bulunan grup içerisinde yer aldığı, içinde bulunduğu grubun attığı yasa dışı sloganlara alkışla tempo tuttuğu, 18.01.2009 tarihli olay tutanağına göre; Batman DTP il teşkilatı tarafından insan hakları ihlalleri gerekçesiyle gerçekleştirilen basın açıklaması kapsamında Batman Belediyesi önünde toplanan ve sanat sokağına kadar yürüyüş yapan yaklaşık 200 kişilik kalabalığın yürüyüş ve basın açıklaması boyunca "Biji serok Apo, Öcalan Öcalan, dağlarda arama Apocular her yerde, Gençlik aponun fedaisidir, başkansız yaşam olmaz, Erdoğan şaşırma bizi dağa çıkarma, yine yine başkaldırı seninleyiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar attıkları, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılarak slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sağ elini yumruk yapar şekilde atılan sloganları söyleyerek eşlik ettiği, 06.02.2009 tarihli olay tutanağına göre, Batman DTP Belediye başkan adayı tanıtımı ve seçim lokali açılışı nedeniyle gerçekleştirilen etkinliğe katılan kalabalığın "PKK, yaşasın başkan Apo, yaşasın Apo, PKK halktır halk burada, başkansız yaşam olmaz, dağlarda arama Apocular her yerde, dişe diş kana kan seninleyiz öcalan, gençlik aponun fedaisidir" şeklinde sloganlar attıkları, Abdullah Öcalan’ın posteri ile örgütün sözde konfederalizm bayraklarının açıldığı, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanığın 06.02.2009 tarihli etkinliğe katılarak yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, alkışla ve her iki eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiğin, 07.02.2009 tarihli olay tutanağına göre, DTP Batman Belediye başkan adayı tanıtımı kapsamında toplanmaya başlayan kalabalığın, "Biji serok Apo, PKK halktır halk burada, burası kürdistan burdan çıkış yok, dişe diş kana kan seninleyiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar atıp, Abdullah Öcalan’ın posteri ile örgütün sözde konfederalizm bayraklarını açtıkları, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ında 07.02.2009 tarihli PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp, yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, 08.02.2009 tarihli olay tutanağına göre; Batman ili, Gap Mahallesinde DTP seçim lokali açılışı nedeniyle toplanan kalabalığın "Yaşasın başkan Apo, Öcalan öcalan, AKP şaşırma bizi daşa taşırma" şeklinde slogan attıkları, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın 08.02.2009 tarihli PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp, etkinlik sırasında PKK terör örgütünün propagandasını yapmak amacıyla yazılıp bestelenen Oramar isimli Kürtçe parça ile halay çektiği, yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, her iki eliyle yumruk yapmak suretiyle atılan sloganlara eşlik ettiği, 18.02.2009 olay tutanağına göre; 14.02.2009 ve 15.02.2009 tarihlerinde meydana gelen olayları protesto etmek amacıyla DTP il başkanlığı tarafından organize edilen etkinlik çerçevesinde il binası önünde toplanan yaklaşık 3.000 kişilik bir kalabalığın "Davos'ta müslüman ve mazlum Kürdistan'da münafık ve zalim" yazılı pankartlar açıp, "Biji serok Apo, Öcalan Öcalan, intikam intikam, yine yine başkaldırı önderimiz Öcalan" şeklinde yasa dışı sloganlar eşliğinde araç ve yaya trafiğini kapatarak Sanat Sokağına kadar yürüdükleri, CD inceleme ve görüntü tespit tutanağı ile alınan bilirkişi raporuna göre; sanık ...’ın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katıdığı yukarıda yazılı içerikteki sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, sol elini yumruk yapıp sonrasında da sağ eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği, Anlaşılmaktadır. Sanık ..., kolluk ve Cumhuriyet savcılığında susma hakkını kullanmış; sorgu ve mahkemede ise; atılı suçlamaları kabul etmediğini, seçim sürecinde iddianamede belirtilen bazı gösterilere belediye başkanının akrabaları olması nedeniyle katıldığını, bazı gösterilerde halay çektiğini ancak kesinlikle hiçbir gösteride yasa dışı bir hareketinin olmadığını savunmuştur. V. GEREKÇE A. İlgili Mevzuat ve Uyuşmazlık Konusuna İlişkin Açıklamalar Terör konusunu özel bir kanunla düzenleme yoluna giden kanun koyucu, 3713 sayılı Kanun'un 1. maddesinde terörü; "Cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir."; aynı Kanun'un 2. maddesinin birinci fıkrasında terör suçlusunu, "Birinci maddede belirlenen amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu amaçlar doğrultusunda diğerleri ile beraber veya tek başına suç işleyen veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi..." şeklinde tanımlamış, aynı maddenin ikinci fıkrasında ise, terör örgütüne mensup olmasa da örgüt adına suç işleyenlerin de terör suçlusu sayılacağını hüküm altına almıştır. 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'nun "Tanımlar" başlıklı ikinci maddesinde toplantının; "Belli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından bu kanun çerçevesinde düzenlenen açık ve kapalı yer toplantılarını," gösteri yürüyüşünün ise; "Belirli konular üzerinde halkı aydınlatmak ve bir kamuoyu yaratmak suretiyle o konuyu benimsetmek için gerçek ve tüzel kişiler tarafından kanun çerçevesinde düzenlenen yürüyüşü" ifade ettiği açıklanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı" başlıklı 34. maddesinde; "Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir...", Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin "Dernek kurma ve toplantı özgürlüğü" başlıklı 11. maddesinde de; "Herkes, asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir" şeklinde düzenlemelere yer verilmiş, 2911 sayılı Kanun'un 3. maddesinde ise; "Herkesin önceden izin almaksızın, bu Kanun hükümlerine göre şiddet veya silah kullanmadan kanunların suç saymadığı belirli amaçlarla gösteri veya toplantı yürüyüşü düzenleyebileceği" hüküm altına alınmıştır. Toplantı ve gösteri yürüyüşleri, çoğulcu demokrasinin kurulması, farklı kültürel, dini, siyasi, sanatsal ve benzeri fikirlerin oluşabilmesi ve bir arada yaşayabilmelerinin içselleşmesi açısından önemlidir. AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasına göre de; "Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, kolluk kuvvetleri veya devlet idaresi mensuplarınca bu hakların kullanılmasına meşru sınırlamalar getirilmesine engel değildir" şeklinde sınırlama öngörülmek suretiyle, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının sınırsız olmadığı ortaya konulmuştur. Görüldüğü gibi gerek Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gerekse AİHS toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının ancak demokratik bir toplumda gerekli olma kriteri gözetilmek şartıyla, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla sınırlanabileceğini düzenlemektedir. Bununla birlikte soyut kamu düzeni ve kamu güvenliği tehlikesine dayanarak toplantı ve gösteri yürüyüşü yasaklanmamalı, göstericilerin saldırgan ve tehdit edici herhangi bir davranış sergileyip sergilemedikleri tespit edilmelidir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili olarak AİHM tarafından; "Kendine özgü rolü ve özel uygulama alanı bulunmakla birlikte, 11. maddede düzenlenen haklar, 10. maddenin ışığında incelenmelidir. Sözleşmenin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden biri, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır" (AİHM'nin "Ollinger/Avusturya" kararı, 29.06.2006, Başvuru Numarası: 76900/01). "Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, trafiği aksatmak gibi etkilerle günlük yaşam düzenini bir derece bozabilir. Göstericiler şiddet içeren hareketlerde bulunmadıkları sürece, resmi makamların, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamında güvence altına alınan toplantı hakkının özüne halel gelmemesi için barışçıl nitelikteki toplantılara belirli derecede hoşgörü göstermesi gerekmektedir" (AİHM'nin "Disk-Kesk/Türkiye" kararı, 27.11.2012, Başvuru Numarası: 38676/081; Nurettin Aldemir/Türkiye, 18.12.2007, Başvuru Numaraları: 32124/02, 32126/02, 32129/02, 32132/02, 32133/02, 32137/02, 32138/02). "Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikli radikal tedbirler -yetkililere göre kullanılan ifade ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasadışı da olabilir- demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır." (AİHM'nin "Gün/Türkiye" kararı, 18.06.2003, Başvuru Numarası: 8029/07) "Önceden izin alınmamış olsa bile barışçıl bir şekilde yapılan gösterilerde kolluğun bir miktar tolerans göstermesi gerekmektedir." (AİHM'nin "Oya Ataman/Türkiye" kararı, 05.12.2006, Başvuru Numarası: 74552/01) şeklinde kararlar verilmiştir. Öğretide de; "Sözleşme'nin 11. maddesinde yer alan toplanma ve örgütlenme özgürlüklerinin hedeflerinden birisi de, 10. maddede güvence altına alınan kişisel görüşlerin korunmasıdır. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı, ifade özgürlüğünün bir başka görünümü olarak değerlendirilebilir ve bu çerçevede demokratik bir toplum bakımından temel hak niteliğindedir. Kişiler, siyasi, sosyal, kültürel ve benzeri nedenlerle toplanırlar ve gösteriler, yürüyüşler, mitingler düzenleyerek görüşlerini toplu olarak ifade ederler. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanılmasına sınırlama getirilirken Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası dar yorumlanmalı ve Sözleşmenin 10. maddesi altında geliştirilen içtihatlar ile birlikte değerlendirilmelidir. Barışçıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkı, ifade özgürlüğü benzeri bir korumadan faydalanır" (Osman Doğru-Atilla Nalbant, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Açıklama Ve Önemli Kararlar, 2. Cilt, Council of Europe, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay Başkanlığı, 1. Baskı, Ankara 2013, s. 430), "İfade özgürlüğü ve dolayısıyla toplantı ve gösteri yürüyüşü yapma özgürlükleri belirli bir ölçüde abartmayı hatta tahrik etmeyi de kapsar" (Ziya Çağa Tanyar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihadında Toplantı Ve Gösteri Yürüyüşü Hakkı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2011 s. 599), "AİHS'nin 11. maddesinde düzenlenen ilk hak barışçıl toplantı özgürlüğü hakkıdır. Maddenin ilk cümlesine göre, 'herkesin çıkarlarını korumak amacıyla barışçıl toplantı özgürlüğü hakkı vardır.' AİHM, maddede geçen 'toplantı özgürlüğü' kavramını içtihatları ile 'gösteri özgürlüğü'nü de kapsayacak şekilde geniş yorumlamaktadır. Bir toplantı veya gösteri yürüyüşünün barışçıl olup olmadığının tespiti için hakkı kullanmak isteyenlerin öncelikle niyetine bakmak gerekecektir. Hakkı kullanacak kişi veya örgütün o ana kadarki tutum ve açıklamaları burada belirleyici olmaktadır. Bir toplantı veya gösterinin barışçıl olup olmadığını belirlemede bir başka ölçüt de, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının kullanımı sırasındaki tutum ve davranışlardır" (Sibel İnceoğlu, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi Ve Anayasa, Avrupa Konseyi, 1. Baskı, 2013, s. 383) şeklinde görüşlere yer verilmiştir. 2911 sayılı Kanun'un "Yasaklara aykırı hareket" başlıklı 28. maddesi; "Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenleyen veya yönetenlerle bunların hareketlerine katılanlar, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 10 uncu madde gereğince verilecek bildirimde düzenleme kurulu üyesi olarak gösterilenlerden 9 uncu maddede belli edilen nitelikleri taşımayanlar, toplantı veya yürüyüşün yapılması hâlinde, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 11 ve 12 nci maddelerde yazılı görevleri yerine getirmeyen düzenleme kurulu üyeleri, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Güvenlik kuvvetlerine veya (...) (1) toplantı veya yürüyüş safahatının teknik araç ve gereçlerle tespit için görevlendirilenlere bu görevlerini yaptıkları sırada cebir ve şiddet veya tehdit veya nüfuz ve müessir kuvvet sarfetmek suretiyle mani olanlar hakkında, fiilleri daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası hükmolunur." şeklindedir. Suç tipinin ilgili geçmiş düzenlemelerine kısaca bakacak olursak, 1956 tarihli ve 6761 sayılı Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkındaki Kanun’un 14. maddesinin ilk üç fıkrası, bu suç tipinin unsuru olan hâlleri farklı fıkralarda hapis cezası ve para cezasına birlikte hükmetmek suretiyle cezai yaptırıma bağlamıştır. Kanun’un 4. maddesinde toplantıları izne tabi kılan düzenleme dolayısıyla özellikle m. 14/ f. 3’te yer alan "gerekli müsaadeyi" almadan toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme, yönetme ve bu hareketlere katılma fiileri bir yıldan üç seneye kadar hapis ve bin liradan beş bin liraya kadar para cezası ile cezalandırılmıştır. Bildirim sistemini benimseyen 1963 tarihli ve 171 sayılı Kanun’un 18. maddesinde ise suçun tanımı 2911 sayılı Kanun’daki tanıma oldukça benzerdir. Birinci fıkraya göre, "Kanuna aykırı toplantı veya kanunsuz yürüyüşleri tertip veya idare edenlerle bunların hareketlerine bilerek iştirak edenler, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde, altı aydan bir yıla kadar hapis ve beşyüz liradan bin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır." hükmü yer almaktadır. 171 sayılı Kanun’la 2911 sayılı Kanun’u suç tipleri açısından karşılaştırdığımızda görülen en bariz fark, mülga Kanun'un 18. maddesinin bir fıkradan ibaret olması ve sadece kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü suçunu düzenlemesidir. 171 sayılı Kanun’da, 2911 sayılı Kanun’un 28. maddesinin ikinci, üçüncü ve dördüncü fıkrasında yer alan suç tiplerinin muadilleri yer almamaktadır. AİHS'nin (Sözleşme) "Toplantı ve dernek kurma özgürlüğü" kenar başlıklı 11. maddesinin ilgili kısmı; "...Herkes barışçıl olarak toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir. Bu hak, çıkarlarını korumak amacıyla başkalarıyla birlikte sendikalar kurma ve sendikalara üye olma hakkını da içerir. Bu hakların kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplum içinde ulusal güvenliğin, kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için gerekli olanlar dışındaki sınırlamalara tabi tutulamaz..." şeklinde olup AİHM pek çok kararında Sözleşme'nin 11. maddesinde korunan toplantı ve dernek kurma özgürlüğü ile 10. maddesinde korunan ifade özgürlüğü arasındaki bağlantıya dikkat çekmiştir (Öllinger/Avusturya, B. No: 76900/01, 29/6/2006, § 38; Ezelin/Fransa, B. No: 11800/85, 26/4/1991, § 37). AİHM, Öllinger/Avusturya kararında; "Başvurunun özelliği ve otonom yapısına karşın 11. madde, 10. madde ışığında ele alınmalıdır. 11. maddede yer almış olan toplantı ve dernek kurma özgürlüğünün amaçlarından biri fikirlerin korunması ve onların açıklanması özgürlüğüdür (bkz. Stankov ve the United Macedonian Organisation Ilinden/ Bulgaristan, B. No: 29221/95 ve 29225/95, 02/10/2001, § 85). Dolayısıyla 10. maddenin ikinci fıkrası altında ifade özgürlüğünün siyasi ve kamu yararını ilgilendiren konularda sınırlandırılmasının daha dar kapsamda olduğu gözetetilmeli (bkz. Stankov ve the United Macedonian Organisation Ilinden/ Bulgaristan, § 88; aynı zamanda bkz. Scharsach ve News Verlagsgesellschaft/ Austria, B. No: 39394/98, 13/11/2003, § 30)" şeklinde değerlendirmelerde bulunmuştur. AİHM, demokratik bir toplumda mevcut düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle savunulan fikirlerin toplantı özgürlüğü ve diğer yasal araçlarla kendisini ifade edebilmesi imkânının sunulması gerektiğini ifade etmiştir (Gün ve diğerleri /Türkiye, B. No: 8029/07, 18/6/2013, § 70). Toplantı özgürlüğü ile bu özgürlük kapsamında düşüncelerini ifade etme hakkı, demokratik bir toplumun temel değerlerini oluşturmaktadır. Demokrasinin özünde açık bir tartışma ortamıyla sorunları çözebilme gücü yer almaktadır. Şiddete teşvik ve demokrasinin ilkelerini reddetme durumları dışında toplantı ve ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasına yönelik önleyici nitelikte radikal tedbirler, yetkililere göre kullanılan ifadeler ve bakış açıları şaşırtıcı ve kabul edilemez görünebilir; ayrıca söz konusu gereklilikler yasa dışı da olabilir, demokrasiye zarar vermekte ve hatta sık sık demokrasinin varlığını tehlikeye atmaktadır. Hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir toplumda, kurulu düzene itiraz eden ve barışçıl yöntemlerle gerçekleştirilmesi savunulan siyasi fikirler; toplantı özgürlüğü uygulanırken diğer yasal araçlarla da kendini ifade edebilme imkânı sunmalıdır (Güneri ve diğerleri/Türkiye, B. No. 42853/98, 43609/98 ve 44291/98, 12/7/2005, § 70). Diğer taraftan AİHM; Sözleşme'nin 11. maddesinin sadece barışçıl toplantı hakkını korumadığını, aynı zamanda devletlere bu hakka dolaylı olarak usulsüz sınırlamalar getirilmesinden kaçınılması yükümlülüğü de yüklediğini ortaya koymuştur (Gün ve diğerleri/Türkiye, § 72). Dolayısıyla, devletler yalnızca barışçıl toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda bu hakka dolaylı olarak usulsüz sınırlamalar getirilmesinden kaçınmakla da yükümlüdürler. AİHM, öte yandan 11. maddenin esasen bireyi, güvence altına alınan haklarını kullanırken kamu güçlerinin keyfi müdahalelerine karşı korumayı hedeflediğini, üstelik bu hakların etkin şekilde kullanılmasını sağlamak amacıyla pozitif yükümlülükler de doğurabileceğini yeniden belirtmektedir (ayrıca bkz. Djavit An/Türkiye, B. No. 20652/92, 20/02/2003, § 57). AİHM, sınırlama kavramının sadece hakkın kullanılmasından önceki bazı önleyici tedbirleri değil hakkın kullanılması sırasında veya kullanıldıktan sonra yapılan muameleleri de kapsadığına karar vermiştir (Ezelin/Fransa, § 39). 2911 sayılı Kanun’un 28. maddesinde düzenlenen suçta korunan hukuki değeriyle kamu düzeninin dirlik ve esenlik unsurunu ilgilendirdiği, kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşü suçu ile korunan bu unsur, bir ideal olarak, vatandaşların barış, sukun ve güven içinde yaşama hak ve güvencesine işaret ettiği anlaşılmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, devletin güvenliğini bozan en etkili tehditlerden biri terörizmdir. Terör eylemleri ve terörle ilişkilendirilen protestolar, 2911 sayılı Kanun’un 28. maddeside düzenlenen suçun kapsamından çıkmaktadır. Zira terör eylemi olarak nitelenen hareketler, "fiilin daha ağır bir suç teşkil etmesi" şeklinde ifade edilen madde tanımına göre TMK kapsamında değerlendirilecektir. İdare hukuku boyutu açısından da kısaca bir değerlendirme yapmak gerekirse, toplantı ve gösteri yürüyüşleri, genellikle toplumda dirlik ve esenliği ilgilendiren bir eylemlilik hâli olarak ele alınmaktadır. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin kamusal alanlarda (yol, sokak, cadde, meydan, gar önü vb.) yapılması kamu düzeninin dirlik ve esenlik yönü ile ilgilidir. Kamu düzeninin bozulmasına yol açacak hareketler, çevreyi rahatsız edecek biçimde yapılan tartışma ve kavgalar, kargaşaya yol açan bağırış çağırışlar, kendiliğinden gelişen kolektif şiddet eylemleri, planlanmış şiddet eylemleri ve silahlı toplanmalar olarak sıralanabilir. Örneklerden görüleceği üzere burada "soyut bir kamu düzeni", daha açık bir deyişle manevi-ahlaki bir esenlik ve manevi ahlaki bir düzen tesisinden ziyade, "maddi kamu düzeni"ni bozan hareketler, idari kolluğun korumakla yükümlü olduğu saha olarak belirlenmiştir. Bu noktada her toplanmanın maddi kamu düzenini etkilediği ve asgari bir düzeyde dahi olsa sükunu bozduğu gözetildiğinde, kamu düzeninin esenlik unsurunun hakkın özüne dokunulmayacak şekilde yorumlanması gereklidir. Uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun'un "Dava ve cezaların ertelenmesi" başlıklı Geçici 1. maddesinde; "1) 31.12.2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı; a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171'inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine, b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine, Karar verilir. 2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur. 3) Mahkûmiyet hükmünün infazı ertelenen kişi hakkında bu mahkûmiyete bağlı olarak herhangi bir hak yoksunluğu doğmaz. Ancak bu kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlemesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen mahkûmiyet hükmüne bağlı hukuki sonuçlar kişi üzerinde doğar ve ceza infaz olunur. 4) Bu madde hükümlerine göre cezanın infazının ertelenmesi hâlinde erteleme süresince ceza zamanaşımı durur, kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi hâlinde, erteleme süresince dava zamanaşımı ve dava süreleri durur. 5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır. 6) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı verilmiş mahkûmiyet hükmünün infazının tamamlanmış olması hâlinde bu mahkûmiyet hükmüne bağlı yasaklanmış hakların 25.5.2005 tarihli ve 5352 sayılı Adlî Sicil Kanununun 13/A maddesindeki şartlar aranmaksızın geri verilmesine karar verilir. 7) Bu madde hükümlerine göre verilen kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararları adlî sicilde bunlara mahsus bir sisteme kaydedilir. Bu kayıtlar, ancak bir soruşturma veya kovuşturmayla bağlantılı olarak Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından istenmesi hâlinde, bu maddede belirtilen amaç için kullanılabilir. 8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz" hükmü yer almaktadır. Madde gerekçesinde de; "Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen ifade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş, Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tâbi tutulmuştur. Bu özgürlüğün kullanım araçlarından biri de basın yahut sözlü veya görüntülü yayın araçlarıdır. Bu araçların, amacına uygun olarak işlevlerini yerine getirmeleri bakımından korunmaları demokratik toplumlarda asıl olup, bu anlamda basın ve yayın özgürlüğü önündeki engeller kaldırılarak ve güvenceler sağlanarak, haber ve düşünceyi özgür kılmak hedeflenmektedir. Bu nedenle, basın yayın yoluyla işlenen suçlara ilişkin dava ve cezaların infazının ertelenmesine ilişkin bazı düzenlemeler yapılması toplumsal barışın sağlanması ve sürdürülmesi bakımından büyük bir önem taşımaktadır" açıklamalarına yer verilmiştir. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesinde yer alan düzenleme ile 31.12.2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Kanun koyucu tarafından tıpkı 03.09.1999 gün ve 23809 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 4454 sayılı Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Kanun'da olduğu gibi, bu düzenlemeyle kanunun kapsamına giren fiiller suç olmaktan çıkarılmamış ve unsurlarında değişiklik yapılmamıştır. Maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi hâlinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır. Basın yayın yoluyla işlenen suçların bahse konu madde kapsamına girdiği hususunda bir tereddüt bulunmayıp, uyuşmazlığın isabetli bir biçimde çözülebilmesi bakımından "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri ile işlenmiş suçlar" ibaresi ve bu ibaredeki "yöntem" sözcüğünden ne anlaşılması gerektiğinin açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. 6352 sayılı Kanun'un Geçici 1. maddesindeki düzenlemenin gerekçesi de göz önüne alındığında "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleri" ibaresi geniş yorumlanarak, sadece düşüncenin değil, kanaat ve değer yargılarını içeren açıklamaların da korunduğu, maddenin uygulanma kapsamının suça göre değil, suçun işlenme yöntemine göre belirlenmesi gerektiği kabul edilmelidir. Buna göre, suç bir düşünce ve kanaat açıklama yöntemi ile işlenmiş ise hangi suç olursa olsun, suç tarihi ve maddede öngörülen cezanın tür ve süresi nazara alınarak madde kapsamında değerlendirilecektir. Yöntemin, "bir amaca ulaşabilmek için izlenen yol, usul ve metot" anlamına geldiği gözetildiğinde, basın yayın yoluyla işlenen suçlar dışında "sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenen suçlar"ın anılan madde kapsamına girebilmesi için düşünce ve kanaat açıklama yönteminin, a- Hukuk düzeni karşısında meşru bulunması, yani yöntemin kendisinin bizzat suç teşkil etmemesi, b- Toplum düzeni içerisinde konuşma, seminer, sempozyum, konferans, resim, heykel gibi mutat bir ifade ve kanaat açıklama yöntemi olması, c- İfade ve kanaat açıklama hakkının özüne aykırı bulunmaması, Gerekmektedir. Görüldüğü gibi, 6352 sayılı Kanunun Geçici 1. maddesinde yer alan kovuşturmanın ertelenmesi kurumu, 31.12.2011 tarihine kadar basın ve yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilen ve temel şekli itibarıyla adli para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı açılmış kamu davasının, maddenin 2. fıkrasında gösterilen sürenin bitimine kadar kesin hükme bağlanmalarının mahkemelerce ertelenmesidir. CMK’nın 223. maddesine göre; "mahkûmiyet, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararları" birer hükümdür. Öte yandan hüküm çeşitlerini gösteren CMK'nın 223. maddesinde bahsi geçen ve 8. fıkrada "... soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir" düzenlemesi ile hangi hallerde verilebileceği belirtilen durma kararı, muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde değildir (Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayıncılık, İstanbul, 2014, 11. Bası, s.733; Yener Ünver-Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, cilt: 2, s.261; Nevzat Toroslu, Ceza Muhakemesi Hukuku, Savaş Yayınevi, Ankara, 2013, s.308; Kubilay Taşdemir- Ramazan Özkepir, Ceza Muhakemesi Kanunu Şerhi, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara, 2007, cilt:1, s.943; Hakan Karakehya, Ceza Muhakemesi Hukuku, 1. Bası, Savaş Yayınevi, Ankara, 2015, s.555). Bu kapsamda, davanın kesin hükme bağlanmasının ertelenmesi kararı da, kovuşturmanın yapılmasını koşula bağlaması ve koşul gerçekleşinceye kadar usuli işlemleri durdurması sebepleriyle CMK'nın 223/8. maddesi anlamında bir durma kararıdır. B. Somut Olaylarda Hukuki Nitelendirme PKK silahlı terör örgütüne müzahir uydu üzerinden yayın yapan ROJ TV adlı televizyon kanalında 14.02.2009 tarihinde yapılan haber ve çağrılar üzerine olay tarihinde sloganlar atılıp, örgütün sözde konfederalizm bayrağının açıldığı, güvenlik güçlerinin toplanan kalabalığın yasa dışı eylemlerine son verip olaysız şekilde dağılmaları yönündeki ikaz ve uyarılarına rağmen grubun dağılmayıp aynı sloganları atarak eylemlerini sürdürmeleri üzerine kalabalığa tazyikli su sıkma ve göz yaşartıcı gaz kullanmak suretiyle gruba müdahale edildiği, müdahale sonrası ara sokaklara dağılan yüzleri bez ve puşilerle kapalı olup çoğunluğu çocuk ve gençlerden oluşan grubun güvenlik güçlerine taşlı saldırıda bulunarak çevrede bulunan iş yerlerinin camları, duvarları ve basın kavşağında bulunan trafik ışıklarını tahrip etmeleri üzerine, gruba tekrardan müdahale edilerek dağıtıldığı, sanığın da eyleme katılıp, "Başkansız yaşam olmaz" şeklinde slogan attığı, güvenlik güçlerinin dağılmaları yönündeki uyarılarına aldırış etmediği, gruba yapılan müdahale üzerine dağıtılan kalabalık içerisinde yer aldığı, PKK silahlı terör örgütüne müzahir Roja Ciwan isimli internet sitesinde yapılan çağrı üzerine 06.04.2009 tarihli tutanağa göre Batman il merkezinde, Şanlıurfa ilinde meydana gelen olayları protesto etme amacıyla sloganların atıldığı, sanığın anlatılan etkinliğe katılıp slogan atan ve sonrasında zafer işareti yaparak saygı duruşunda bulunan grup içerisinde yer aldığı, içinde bulunduğu grubun attığı yasa dışı sloganlara alkışla tempo tuttuğu, 18.01.2009 tarihli olayda sanığın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılarak slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sağ elini yumruk yapar şekilde atılan sloganları söyleyerek eşlik ettiği, 06.02.2009 tarihli olayda sanığın etkinliğe katılarak sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, alkışla ve her iki eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği, 07.02.2009 tarihli olayda sanığın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp yasa dışı sloganlar atan grubun içerisinde yer aldığı, 08.02.2009 tarihli olayda sanığın PKK terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katılıp etkinlik sırasında PKK terör örgütünün propagandasını yapmak amacıyla yazılıp bestelenen Oramar isimli Kürtçe parça ile halay çektiği, yukarıda yazılı içerikteki yasa dışı sloganları atan grup içerisinde yer aldığı, her iki eliyle yumruk yapmak suretiyle atılan sloganlara eşlik ettiği, 18.02.2009 tarihli olayda sanığın terör örgütünün propagandasına dönüşen etkinliğe katıldığı, slogan atan grup içerisinde yer aldığı, sol elini yumruk yapıp sonrasında da sağ eliyle zafer işareti yaparak atılan sloganlara eşlik ettiği ve tüm belirtilen eymlemlere ilişkin olarak sanık hakkında silahlı terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanun’a muhalefet etme suçlarından açılan kamu davaları bakımından 6352 sayılı Kanun’un Geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, bu suçlara ilişkin erteleme kararlarının örgüt adına suç işleme suçuna dayanak olarak kabul edildiği anlaşılmış ise de, Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarihli ve 2014/6548 başvuru numaralı Hamit Yakut kararında, sanığın örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasına karar verilen dosyada, örgüt adına suç işleme suçuna dayanak kabul edilen suçlardan CMK'nın 231. maddesinin (5) numaralı fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına kararı verildiğini ancak hukukî sonuç doğurmamasına rağmen açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verilen suçların terör örgütü üyeliği suçuyla cezalandırılmasına yol açan bir suça esas alınarak başvurucunun TCK'nın 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasında düzenlenen suç uyarınca cezalandırılmasının, suçun hukuka aykırı şekilde kapsamlı şekilde yorumlanması olarak değerlendirildiği ve somut olayda da örgüt adına suç işleme suçuna dayanak olarak kabul edilen suçlar hakkında verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararının CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasında belirtilen durma kararı niteliğinde olup muhakeme şartı gerçekleştiğinde yargılamaya kaldığı yerden devam edileceği için hüküm niteliğinde olmaması nedeniyle ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2017 tarihli ve 41226/09 başvuru sayılı kararlarında da işaret edilen kanunla öngörülmüş olma ilkeleri kapsamında sanığın silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyetine karar verilmesinin isabetli olmadığına karar verilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne, Özel Dairenin onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkemenin sanık hakkında silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan vermiş olduğu mahkûmiyet hükmünün, dayanak suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı; "Sanığın silahlı terör örgütü propagandasi, yasa dışı toplantı düzen ve örgüt düzenleme, sevk ve idare etme ve örgüt adına suç işleme eylemlerinden dolayı Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıp mahkum olmuştur. Kararın temyizi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca lehe yasa değerlendirilmesi yapılması amacıyla Yerel Mahkemeye iade etmesi üzerine yapılan değerlendirme sonucunda; Sanıklar hakkında Terör örgütü propagandası ve yasa dışı toplantı düzenleyerek sevk ve idare etme eyleminden verilen cezalar 6352 sayılı geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine, silahlı terör örgütü adına suç işleme eyleminden dolayı cezalandırılmasına karar verilmiş ve bu kararın temyiz edilmesi sonucunda Özel Dairece hüküm onanmıştır. Görüldüğü üzere İlk Derece Mahkemesi Yargıtay Özel Dairesi ve Genel Kurul’un sayın çoğunluğu ile aramızda suçların subüt ve vasfı yönünden bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözümü gereken husus 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı için kamu davasının ertelenmesine karar verilen ve örgüt adına işlenen suç bakımından “öncü suç” niteliğindeki suçların örgüt adına suça esas alınıp alınmayacağına ilişkindir. Terör örgütü propagandası ve 2911 sayılı yasanın 28. maddesine muhalefet suçlarının 6352 sayılı yasa kapsamında kaldığı kuşkusuzdur. Ancak örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme fiilinde 6352 sayılı yasa kapsamına girmediği tartışmasız kabul edilmektedir. Örgüt adına suç işlemenin şartları şu şekilde sıralanabilir. 1- Fail örgüt üyesi olmayacaktır. 2- Örgütün çağrısı veya amaçları doğrultusunda tek veya özel kanunlarda yer alan bir suç işlenecektir. 3- İşlenen suç 3713 sayılı yasanın 7/4. maddesinde sayılan istisnalar kapsamında kalmayacak; 4- “Öncü suç” yönünden yargılamayı derhal sonlandıran düşme sebepleri gerçekleşmemiş olacaktır. Bu koşullarının oluşması hâlinde fail TCK 220/6. maddesi yollaması ile 314/2. maddesi gereğince cezalandırılacaktır. Yerleşik uygulaması bu doğrultudadır. Öncü suçun temyiz kanun yolunda incelenmesi mümkün olmayan suçlardan ise; yani bir başka merciinin görev alanına giriyorsa bu durumda CMK’nın 218/1. maddesi hükmünün kıyasen uygulanması imkanı doğacak başka mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümü ilgili dairece yerine getirilebilecektir. Nitekim mahkûmiyet sonucu doğurmayan CMK’nın 231/5. maddesi uygulanarak öncü suç hakkının da “hükmün açıklanmasının ertelenmesi” kararı verilmesi halinde örgüt adına işlenen suça esas alınabilmektedir. Somut olayda öncü suç yönünden İlk Derece Mahkemesince yargılama yapılmış ve suç sabit görülerek mahkûmiyet hükmü kurulmuştur. Yani yargılama yapılmadan 6352 sayılı yasa gereğince verilmiş bir erteleme kararı söz konusu değildir. Asıl suçu denetleyen Yargıtay elbette ki öncü suçun sabit olup olmadığı ve unsurlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini denetleyecek Yerel Mahkemenin kabulünün de yasaya aykırılık görmese kararı onayacaktır. Yasal olarak ertelenmesi gereken öncü suçtur. Hiçbir şekilde ifade hürriyeti kapsamında olmayan “örgüt üyeliği” suçu objektif ve subjektif koşulları bakımından 6352 sayılı Yasa kapsamına girmediğinin açıkça anlaşıldığı, bu suç nedeniyle yerleşik uygulamaya aykırı biçimde 6352 sayılı yasa kapsamına girmesi sonucunu doğuracak biçimde uygulama yapılması görüşüne iştirak edilememiştir. Genel Kurulun çoğunluğun kararı doğrultusunda diğer iki uyuşmazlığın değerlendirilmesine ihtiyaç kalmadığından birinci uyuşmazlık yönünden itirazın reddine karar verilmesi düşüncesindeyim" görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; 6352 sayılı Kanun'un geçici 1. maddesi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmesinin silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet kararı verilmesine engel teşkil etmeyeceği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Ulaşılan sonuç karşısında iki ve üç numaralı uyuşmazlık konuları değerlendirilmemiştir. VI. KARAR Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay (Kapatılan) 16. Ceza Dairesinin 12.12.2017 tarihli ve 2197-5637 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA, 3- Batman 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 05.12.2014 tarihli ve 285-306 sayılı hükmünün, dayanak suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen sanık ... hakkında, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkûmiyet hükmü verilemeyeceğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA, 4- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.11.2023 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Diğer kararlar (4)

3. Ceza Dairesi, 2021/4383 E., 2023/2717 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var...Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi
tam metni aç
a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet,
3. Ceza Dairesi         2021/4383 E.  ,  2023/2717 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN MAHKEMESİ : ...Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi SUÇ TARİHLERİ :1-)Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme Suçu Yönünden: 17/12/2013 2-)Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme Suçu Yönünden: Her bir sanık için dosyada yazılı yakalama tarihi 3-)Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma Suçu Yönünden: Her bir sanık için dosyada yazılı yakalama tarihi 4-)Gizliliğin İhlali Suçu Yönünden: Mali Şubede görevli sanıklar yönünden: 18-19-20-21-22-23/12/2013 Organize Şubede görevli sanıklar yönünden: 23-24/12/2013 5-)Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek Suçu İçin: Katılan ...'a yönelik eylem yönünden: 16/03/2013 Katılan...'a yönelik eylem yönünden: 12/10/2013 Katılan...'a yönelik eylemler yönünden: 25/10/2013 ve 08/07/2013 Katılan ...'e yönelik eylem yönünden: 27/04/2013 ve 17/12/2013 Katılan ...'a yönelik eylem yönünden: 17/12/2013 6-)Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Etmek: Katılan ...'a yönelik eylem yönünden: 16/03/2013 Katılan...'a yönelik eylem yönünden: 12/10/2013 Katılan...'a yönelik eylem yönünden: 25/10/2013 Katılanlar ... ve ...'a yönelik eylemler yönünden: 17/12/2013 7-)Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek Suçu için: Katılan ...' yönelik eylem için : 27/04/2013 Katılan...'a yönelik eylem için: 08/07/2013 8-)Resmi Belgede Sahtecilik Suçu İçin: 12/10/2013 HÜKÜM : İstinaf başvurusunun düzeltilerek esastan reddi kararı TEMYİZ EDEN : Sanıklar ve müdafileri, katılanlar ve vekilleri, Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet savcısı (1-... ve müdafi, 2-...ve müdafi 3- ... ve müdafi, 4- ... ve müdafi, 5-..., 6-... ve müdafi 7-... müdafi, 8-..., 9-... müdafi, 10-...müdafi, 11- ..., 12- ...müdafi, 13-... ve müdafi, 14-..., 15- ...müdafi, 16-... müdafi, 17- ... müdafi, 18- ... ve müdafi, 19-... ve müdafi, 20- ... müdafi, 21-..., 22-... ve müdafi, 23-... ve müdafi, 24-... ve müdafi, 25- ... müdafi, 26-... müdafi, 27-... ve müdafi, 28-... müdafi, 29-... ve müdafi, 30-..., 31-... ve müdafi, 32-... müdafi, 33-... müdafi, 34-... müdafi, 35-... müdafi, 36-... ve müdafi, 37-... Bölge Adliye Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığı, 38-T.C. Cumhurbaşkanlığı vekili, 39-T.C. Cumhurbaşkanı ... vekili, 40-... vekili, 41-..., 42-... vekili, 43-Hayati Yazıcı vekili,) TEBLİĞNAME GÖRÜŞÜ : Onama, Düzeltilerek Onama, Bozma, Sanıklar ..., ..., ..., ..., ..., ... hakkında; "Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek, Gizliliğin İhlali" suçlarından Verilen ..., "Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek" suçundan, ..., ..., ..., ..., ... hakkında ise; "Gizliliğin İhlali" suçundan verilen Mahkumiyet Kararlarına İlişkin sanıklar ve müdafilerinin Temyiz Taleplerinin İncelenmesinde; Bölge Adliye Mahkemesi inceleme sonucu, istinaf isteminin esastan reddine karar verildiği, sanıklar hakkında incelenen suçlardan verilen kararın 5 yılın altında olması nedeniyle kesin hüküm niteliğinde olduğu, sanıklar ve müdafilerince temyiz isteminde bulunulan belirtilen kararların kesin nitelikte olması sebebiyle temyiz talebinin REDDİNE, Sanık ... hakkında Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Haberleşmenin Gizliliğini İhlal suçundan kurulan hükme yönelik temyiz talebinin yapılan incelemesinde; Bölge Adliye Mahkemesi inceleme sonucu, istinaf isteminin esastan reddine karar verildiği, sanık hakkında verilen kararın 5 yılın altında olması nedeniyle kesin hüküm niteliğinde olduğunun belirtildiği, sanık ve müdafi tarafından temyiz isteminde bulunulan belirtilen kararın kesin nitelikte olması sebebiyle temyiz talebinin REDDİNE, Katılanlar T.C. Cumhurbaşkanlığı, T.C. Cumhurbaşkanı ... Vekili ile ..., ..., Hayati Yazıcı ve ... vekillerinin temyiz dilekçeleri içeriğinde iddianamede yazılı tüm suçlar açısından temyiz talebine ilişkin olması sebebiyle yapılan incelemede; sanıklar ...ve ... hakkında "Resmi Belgede Sahtecilik" suçundan kurulan Beraat hükümlerine yönelik temyizi karşısında, katılanı olduğu amaç suç olan "Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya teşebbüs etmek" suçunu işleme kastı ile resmi belgede sahtecilik eyleminin işlendiğinin iddia edilmesi karşısında, Ceza Genel Kurulunun 24/09/2013 gün ve 2012/15–1513 E.- 2013/386 K. sayılı ilamında açıklandığı üzere, atılı suçtan zarar görmesi nedeniyle kanunda suçun mağduru olmasa da suçun doğrudan zarar göreni olma sıfatına bağlı olarak atılı suçtan açılan kamu davasına katılma hakkının bulunduğu ve istinaf mahkemesinin atılı suça ilişkin CMK'nın 279/1-b maddesi uyarınca istinaf isteminin reddine dair verilen kararın CMK'nın 260. maddesi uyarınca katılanların temyiz hakkı bulunduğu belirlenerek yapılan incelemede; İzah edildiği üzere belirtilen katılanların doğrudan zarar görmesi, buna bağlı olarak katılma hakkının bulunması nedeniyle; öncelikle, resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan hükümlere yönelik istinaf isteminin reddine dair istinaf kararının kaldırılması ile; Belirtilen katılanlar vekillerinin sanıklar yönünden esastan red kararına konu olduğu tespit edilen Resmi belgede sahtecilik suçundan kurulan beraat hükümlerinin, suç için öngörülen ceza miktarının üst haddi ile hükmün nevine göre, C.M.K. nun 286/2-g maddesi uyarınca kesin nitelikte olması nedeniyle temyiz yeteneği bulunmadığından katılan vekillerinin temyiz isteminin CMK'nın 298. Maddesi uyarınca REDDİNE, Tüm Katılanlar vekillerinin, Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme, Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma, Silahlı Terör Örgütüne Bilerek Ve İsteyerek Yardım Etme, suçlarından kurulan hükümlere yönelik temyiz taleplerinin yapılan incelemesinde; söz konusu suçların niteliği itibariyle katılanların doğrudan zarar görmedikleri ve bu suçlara yönelik davalar yönünden katılma ve hükümleri temyiz etme hakları da bulunmadığından, katılan vekillerinin bu suçlar açısından temyiz isteminin CMK'nın 298. Maddesi uyarınca REDDİNE, Katılan T.C. Cumhurbaşkanlığı vekilinin temyiz dilekçesi içeriğinde iddianamede yazılı tüm suçlar açısından temyiz talebi nedeniyle; Gizliliğin İhlali, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçlarından verilen Beraat ve Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına ilişkin kararlardan dolayı bu kararların kesin nitelikte olması sebebiyle, Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanuna Muhalefet suçundan verilen Beraat kararına ilişkin olarak da suçun niteliği itibariyle katılanın doğrudan zarar görmemesi ve bu suçlara yönelik davalar yönünden katılma ve hükümleri temyiz etme hakkı da bulunmadığından, bu suçlar ve kararlara ilişkin sanıklar hakkındaki katılan vekilinin temyiz temyiz isteminin CMK'nın 298. Maddesi uyarınca REDDİNE, Katılanlar ..., ..., Hayati Yazıcı ve ... vekillerinin temyiz dilekçeleri içeriğinde iddianamede yazılı tüm suçlar açısından temyiz talebi nedeniyle; Gizliliğin İhlali, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre Haberleşmenin Gizliliğini İhlal Etmek, Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek, Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkındaki Kanuna Muhalefet suçlarından hüküm kurulan tüm sanıklar hakkındaki temyiz taleplerinin yapılan incelemesinde; Söz konusu suçların niteliği itibariyle katılanların doğrudan zarar görmedikleri ve bu suçlara yönelik davalar yönünden katılma ve hükümleri temyiz etme hakları da bulunmadığından, katılan vekillerinin temyiz isteminin CMK'nın 298. Maddesi uyarınca REDDİNE, Karar vermek gerekmiştir. İlk Derece Mahkemesince verilen hükme yönelik istinaf incelemesi üzerine Bölge Adliye Mahkemesi tarafından verilen kararın; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 286 ncı maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz edilebilir olduğu, 260 ıncı maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz edenlerin hükmü temyize hak ve yetkisinin bulundukları, 291 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz istemlerinin süresinde olduğu, 294 üncü maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz taleplerinde temyiz sebeplerine yer verildiği, 298 inci maddesinin birinci fıkrası gereği temyiz istemlerinin reddini gerektirir bir durumun bulunmadığı yapılan ön inceleme neticesinde tespit edilmekle, gereği düşünüldü: Bir kısım sanık ve sanıklar müdafilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin; sonuç cezası on yılın altında olan sanıklar yönünden hükmolunan cezaların süresine göre şartları bulunmadığından, sonuç cezası on yılın üstünde olan sanıklar yönünden ise; sanık ve müdafiilerin duruşmalı inceleme istemlerinin CMK’nın 299/1. maddesi uyarınca İlk Derece Mahkemesinde, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi doğrultusunda, savunmaya yeterli imkanın sağlanması ve bu hakkın etkin şekilde kullandırılmış olması, istinaf aşamasında ve temyiz denetiminde sınırsız şekilde yazılı savunma imkanının kullanılabilme olanağının bulunması karşısında savunma hakkının kısıtlanması söz konusu olmadığından, 01.02.2018 tarihli ve 7079 sayılı Kanunun 94. maddesi ile değişik CMK’nın 299/1. maddesi uyarınca takdiren REDDİNE, I. HUKUKÎ SÜREÇ 1. ... 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, 18.03.2019 tarihli ve 2016/304 Esas, 2019/63 Karar sayılı kararı 1-Sanık... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1(Müştekiler..., ..., ... ' a karşı eylemlere ilişkin olarak), sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca katılanlar ..., Mehmet Zafer Çağlayan, ... ile...'a yönelik eyleminden dolayı mahkumiyet d) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 134/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca 2 kez mahkumiyet, e-) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet 2- Sanık ...Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1(Müştekiler..., ..., ... ' a karşı eylemlere ilişkin olarak), sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca katılanlar ..., Mehmet Zafer Çağlayan, ... ile...'a yönelik eyleminden dolayı mahkumiyet 3-Sanık Mehmet Yeşilkaya Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Bilerek Ve İsteyerek Yardım Etme, Terör Örgütüne Üye Olmak suçlarından CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca ayrı ayrı beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundanCMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, d) Gizliliğin İhlali suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, 4-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca beraat, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 5-Sanık ... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütü Kurmak Ve Yönetmek, Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, d) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 6-Sanık ... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 134/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca 2 kez mahkumiyet, d) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 7-Sanık ... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme, Silahlı Terör Örgütüne Üye Olmak suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1(Müştekiler..., ..., ... ' a karşı eylemlere ilişkin olarak), sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca katılanlar ..., Mehmet Zafer Çağlayan, ... ile...'a yönelik eyleminden dolayı mahkumiyet, d) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 134/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca 2 kez mahkumiyet, e) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 8-Sanık ... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütü Kurma veya Yönetme suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1(Müştekiler..., ..., ... ' a karşı eylemlere ilişkin olarak), sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca katılanlar ..., Mehmet Zafer Çağlayan, ... ile...'a yönelik eyleminden dolayı mahkumiyet d) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçu yerine değişen suç vasfına göre, Özel Hayatın Gizliliğini İhlal Etmek suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 134/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca 2 kez mahkumiyet, e) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 9-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) 237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 10-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 11-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/7 maddesi uyarınca davanın reddine, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca beraat, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 12-Sanık Aydın Güven Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 13-Sanık Muhammet Murat Yaşar Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 14-Sanık Hakan Ürkmez Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, 15-Sanık ... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütü Kurmak Ve Yönetmek suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, d) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet 16-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 17-Sanık Osman Balcı Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-b maddesi uyarınca beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 18-Sanık ... Hakkında; a) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 312/1, 3713 sayılı yasanın 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, b) Silahlı Terör Örgütü Kurmak Ve Yönetmek suçundan Hüküm Tesisine Yer Olmadığına, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, d) Gizliliğin İhlali suçundan TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 285/1-4, 53/1-2-3-5, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 19-Sanık Mutlu Acil Hakkında; a) Sanık hakkında Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Resmi Belgede Sahtecilik suçundan CMK'nın 223/2-a maddesi uyarınca beraat, d) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, e) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 20-Sanık Zahide Sağlam Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca Beraat, c-) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 21-Sanık Erol Karaboyun Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca Beraat, d) Gizliliğin İhlali suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, 22-Sanık Samet Ordukaya Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca Beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, 23-Sanık Eren Gökhan Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca Beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 24-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca beraat, 25-Sanık Savaş Akyol Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, 26-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) Silahlı Terör Örgütüne Üye Olma suçundan CMK'nın 223/2-b maddesi uyarınca Beraat, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, 27-Sanık... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) TCK'nın 37/1 maddesi delaletiyle TCK'nın 132/1-1.ve 2.cümleleri, 137/1-a, 43/1(Müştekiler..., ..., ... ' a karşı eylemlere ilişkin olarak), sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak 53/1-2-3-5, TCK 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca katılanlar ..., Mehmet Zafer Çağlayan, ... ile...'a yönelik eyleminden dolayı mahkumiyet, 28-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9 maddeleri uyarınca mahkumiyet, 29-Sanık... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK ' nın 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9, 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan Hüküm Kurulmasına Yer Olmadığına, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, 30-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 5/1, TCK ' nın 62/1, sanık hakkında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı da göz önüne alınarak TCK'nın 53/1-2-3 maddesinin uygulanmasına, 6/1-j, 58/6-9, 63 maddeleri uyarınca mahkumiyet, c) Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Olarak Kaydetmek suçundan CMK'nın 223/2-c maddesi uyarınca Beraat, d) Gizliliğin İhlali suçundan CMK'nın 223/2-e maddesi uyarınca Beraat, 31-Sanık ... Hakkında; a) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek suçundan dolayı CMK nın 223/2-a maddesi uyarınca Beraat, b) 5237 Sayılı TCK' nın 314/2, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununun 3. maddesinde belirtilen terör suçu ile cezalandırılmış olması sebebiyle sanığa verilen cezanın 3713
Ceza Genel Kurulu, 2021/44 E., 2022/790 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
maddesi iptal edilerek bu hükmün yerine, işledikleri her eylem açısından avukatların zaten TCK'nın 6/1-c maddesi gereğince kamu görevlisi olarak kabul edileceklerinden bahisle herhangi bir düzenleme getirilmeyip, bunun aksine 62.
Ceza Genel Kurulu         2021/44 E.  ,  2022/790 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 5. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Sayısı : 271-67 Sanık ...'nun görevi kötüye kullanma suçundan cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasında yapılan yargılama sonucunda sanığın eyleminin zimmet suçunu oluşturduğu kabul edilerek TCK'nın 247/1, 43/1, 248/2, 62 ve 53/1-5. maddeleri uyarınca 3 yıl 5 ay 20 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin Erzurum 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 18.03.2014 tarihli ve 271-67 sayılı hükmün sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 17.09.2020 tarih ve 11187-12288 sayı ile; "TCK'nın 53. maddesinin Anayasa Mahkemesinin 08.10.2015 tarihli ve 2014/140 esas, 2015/85 sayılı iptal kararı doğrultusunda uygulanmasının infaz sırasında nazara alınması ile sanığın adli sicil kaydında yer alan hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin kararın CMK'nın 231/11. maddesi gereğince ele alınması için ilgili mahkemesine mahallince ihbarda bulunulması mümkün görülmüş, yapılan yargılamaya, toplanıp karar yerinde gösterilen delillere, mahkemenin soruşturma sonuçlarına uygun olarak oluşan kanaat ve takdirine, incelenen dosya içeriğine göre sair temyiz itirazları da yerinde görülmemiştir. Ancak; Yüklenen suçun TCK'nın 53/1-e maddesindeki hak ve yetkilerin kötüye kullanılması suretiyle işlenmesi nedeniyle aynı Yasa'nın 53/5. maddesi gereğince bu bentteki hak ve yetkilerin kullanılmasının yasaklanması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde TCK'nın 53/1. maddesindeki hak ve yetkilerin kullanılmasından yasaklanmaya karar verilmesi " isabetsizliğinden düzeltilerek onanmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Daire Üyesi İ.Pektaş; "Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesinde 765 sayılı mülga TCK'ya uyum amacıyla yapılan değişiklik ile maddenin temel yapısı aynı tutulmuş, yalnızca TCK'nın 230'uncu ve 240'ıncı maddeleri yerine 5237 sayılı TCK'nın 257. maddesine atıf yapılmış; ancak, 62. madde yürürlükten kaldırılmadığı için Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesi TCK tarafından yürürlüktedir. Yasa koyucu tarafından Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesi iptal edilerek bu hükmün yerine, işledikleri her eylem açısından avukatların zaten TCK'nın 6/1-c maddesi gereğince kamu görevlisi olarak kabul edileceklerinden bahisle herhangi bir düzenleme getirilmeyip, bunun aksine 62. maddeyi iptal etmeyip hükmün esasını koruyarak revizyona gittiği gözetildiğinde Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesinin TCK'nın 257. maddesi ile sınırlı olacak şekilde bir etki doğurması gerekmektedir. Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesi ile TCK'nın 6. maddesi aynı konuda hükümler içeren normlar olmayıp Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesi avukatlık mesleğine ilişkin doğrudan ve özel bir norm getirirken, TCK'nın 6/1-c maddesi genel olarak kamu görevlisini tanımlamakta, avukatlar için herhangi bir düzenleme içermemektedir. Avukatın TCK anlamında kamu görevlisi sayılıp sayılmayacağının salt TCK'nın 6/1-c maddesindeki tanımdan hareketle her suç tipi açısından genel olarak tespit etmek yerinde olmayacaktır. Avukatın müvekkili ile arasındaki ilişkinin kamu idaresinden ve kamusal otoritenin kullanılmasından bağımsız bir husus olduğu gözden uzak tutulmamalı, avukatın vekâlet ilişkisine dayalı olarak hareket ettiği gözetildiğinde bu vekâlet ilişkisinin TCK anlamında ortaya çıkan sorunlarda ön planda tutulmasına özen gösterilmesi gerektiği nazara alınmalıdır. Bu durum özellikle avukata karşı görevi nedeniyle işlenen suçlar ile avukat tarafından görevinin ifası kapsamında işlenen suçlar bakımından söz konusu olabilmektedir. Bu bakımdan örneğin, avukatın müvekkiline teslim etmesi gereken maddi değeri kendi malvarlığına dahil etmesi durumunda kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişinin bu eylemden etkilendiğini söylemek mümkün olmayacağından burada zimmet suçunun değil güveni kötüye kullanma suçunun gerçekleştiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.11.2020 tarih ve 359142 sayı ile; “...İtiraza konu uyuşmazlık, sanık Av. ...’nun müvekkili müşteki ...'ın adına borçlu olan Temel Daş İnş. San. Tic. AŞ ile diğer borçlu Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ tarafından vekil sıfatıyla kendisine ödenen 4.150 TL ve 7.000 TL tutarında parayı teslim aldığı hâlde, müvekkiline geri ödemede bulunmayarak uhdesinde tutmak şeklindeki eyleminin, TCK'nın 247/1. maddesinde yazılı zimmet suçunu ya da TCK'nın 155/2. maddesinde yazılı güveni kötüye kullanmak suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkindir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 1. maddesine göre; avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder. Yalnız avukatların yapabileceği işler: Madde 35 – (Değişik: 26/2/1970 - 1238/1 md.) 'Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Baroda yazılı avukatlar birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri de takip edebilirler. (Değişik üçüncü fıkra: 23/1/2008-5728/329 md.) Dava açmaya yeteneği olan herkes kendi davasına ait evrakı düzenleyebilir, davasını bizzat açabilir ve işini takip edebilir. Ancak, Türk Ticaret Kanununun 272 nci maddesinde ön görülen esas sermaye miktarının beş katı veya daha fazla esas sermayesi bulunan anonim şirketler ile üye sayısı yüz veya daha fazla olan yapı kooperatifleri sözleşmeli bir avukat bulundurmak zorundadır. Bu fıkra hükmüne aykırı davranan kuruluşlara Cumhuriyet savcısı tarafından sözleşmeli avukat tayin etmedikleri her ay için, sanayi sektöründe çalışan onaltı yaşından büyük işçiler için suç tarihinde yürürlükte bulunan, asgarî ücretin iki aylık brüt tutarı kadar idarî para cezası verilir. Hukuk ve Ceza Muhakemeleri Usulleri kanunları ile diğer kanun hükümleri saklıdır.' Uzlaşma sağlama Madde 35/A – (Ek : 2/5/2001 - 4667/23 md.) 'Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.' 76. maddesine göre, 'Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirileri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.' 109. maddesine göre, 'Türkiye Barolar Birliği, bütün baroların katılmasıyla oluşan bir kuruluştur. Birlik, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Birliğin merkezi Ankara’dır.' 1136 sayılı Kanun bütünüyle değerlendirildiğinde Türkiye Barolar Birliğinin kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olduğu ve avukatların faaliyetlerinin kamu hizmeti olup yargının kurucu unsurları içinde yer aldığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 'Tanımlar' başlıklı 6. maddesine göre, Ceza Kanunlarının uygulanmasında; c) bendinde, kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi, d) bendinde, yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler ve adlî, idarî ve askerî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar, şeklinde tanımlar bulunmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.04.2011 tarihli ve 2010/9-258 esas, 2011/46 sayılı kararına göre de, '5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendindeki 'kamu görevlisi' tanımında yer alan 'katılan kişi' ibaresi ile madde gerekçesinde yer alan 'kamusal faaliyet' açılımından hareketle, bir kimsenin Ceza Kanunu uygulamasında 'kamu görevlisi', yapılan faaliyetin de 'kamusal faaliyet' sayılabilmesi için, kamu adına yürütülen bir hizmetin bulunması, bunun da Anayasa ve yasalarda belirlenmiş usullere göre verilmiş bir siyasal karara dayalı olması ve ayrıca faaliyetin kamuya ait güç ve yetkilerin kullanılması suretiyle gerçekleştirilmesi gerekmektedir.' şeklinde tanımlanmaktadır. Bu açıklamalar çerçevesinde avukatın kamusal faaliyette bulunduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Ancak avukatın, kamusal nitelik taşıyan, yargısal faaliyetlerinin nerede başlayıp, ne şekilde sona ereceği konusunda mevcut yasalarda herhangi bir açıklık bulunmaması nedeniyle, avukatın müvekkili adına yürüttüğü yargısal faaliyetlerin sınırlarının açıkça tanımlanması ve belirlenmesi gerekmektedir. Avukatların yargısal faaliyetlerinin, müvekkilleri adına dava açıp mahkemede yapılan yargılama sonucunda hüküm verilinceye kadar devam edeceği, söz konusu davanın temyiz edilip kesinleştikten sonra avukatın herhangi bir yargısal faaliyetinin söz konusu olmadığı tereddütsüz kabul edilmelidir. Neticelendirilen dava sonrasında, müvekkili adına gerçekleşen tüm faaliyetlerinin özel hukuk hükümleri kapsamında Borçlar Kanunu'nda yer alan vekâlet akdine ilişkin hükümler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği göz önüne alınmalıdır. 5237 sayılı TCK'nın 6-d maddesinde de avukatların yargı görevini yapan kişiler arasında sayıldığı yargısal faaliyetin unsurlarından sayıldığı kabul edilmektedir. Bu açıklamalar çerçevesinde avukat yargısal faaliyetin bir unsuru olarak yargı görevini yapanlar statüsünde olduğu kabul edilmekte ve duruşma ve yargılama faaliyetleri kapsamında kamu görevlisi sayılmalıdır. Zimmet suçu 5237 sayılı TCK'nın 247. maddesinde; '(1) Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (3) Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir.' şeklinde düzenlenmiştir. Madde ile kamu görevlisinin görevi dolayısıyla kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır. Maddenin ilk fıkrasında zimmet suçunun basit şekli düzenlenmiş, İkinci fıkrada, suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hâl olarak öngörülmüş, böylece hileli davranışlarla işlenen zimmet suçu, ayrı bir suç olarak değil, basit zimmet suçunun nitelikli hâli olarak kabul edilmiştir. Yapılan hilenin aldatıcı nitelikte olması ve zimmetin ortaya çıkmamasını sağlamaya elverişli bulunması gerekir. 765 sayılı TCK'nın zimmet suçunu düzenleyen 202. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'dairesini aldatacak' ibaresine, maddede yer verilmeyerek nitelikli zimmet suçunun uygulama alanı genişletilmiş, böylece hileli davranışların olağan ve basit bir denetim, araştırma ve karşılaştırma ile ilk bakışta kolayca ve kesin bir biçimde anlaşılabilecek nitelikte olmamak şartıyla, zimmet veya miktarının kurum içi kayıtlardan ortaya çıkarılması hâlinde de eylemin nitelikli zimmet olarak kabulü mümkün hâle gelmiştir. Maddenin üçüncü fıkrasında ise, 'kullanma zimmeti' olarak da isimlendirilen, suçun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi, suçun basit şekline göre daha az ceza verilmesini gerektiren hâl olarak belirlenmiş olup, kullanma zimmetinde, suçun konusunu oluşturan mal, kullanılan şey ya da paranın kendisi olmayıp, kullanımdan elde edilen yarardan ibarettir. Bu nedenle kullanma zimmetinde esas alınması gereken değer, malın kullanılması ile elde edilen yarardır. Zimmet suçunda, failin kamu görevlisi olması ve görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş veya koruma ve gözetimi altına bırakılmış olan mal ya da eşyayı kendisi veya başkasının yararına olarak kullanması hâlinde, atılı suç oluşmaktadır. Zimmet suçu 765 sayılı Kanun'un 202. maddesi ve 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 247. maddelerinde düzenlenmiş bulunan özgü suçlardandır. Zimmet suçunun faili ancak kamu görevlisidir. Kamu görevlisi, görevi gereği zilyedliği kendisine devir ya da teslim edilen veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mal ya da eşyalar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir tasarrufta bulunması, örneğin bu malları kendisi veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmet suçunun oluşması için, söz konusu para, mal ya da değerlerin mutlaka devlete ait olmasına gerek yoktur. Kişilere ait mallar da bu suçun maddi konusunu oluşturabilir. Nitekim madde gerekçesinde de; 'bu malın mülkiyetinin devlete, herhangi bir kamu kurumuna ya da herhangi bir kişiye ait olması arasında fark bulunmamaktadır' şeklinde tanımlanmıştır. Öğretide; 'Zimmetin kamu görevlisine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle işlenmesi nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun özel şekli ya da failin işi dolayısıyla ağırlaşmış güveni kötüye kullanma suçu' olduğu ileri sürülmüştür (..., Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Ankara 1993, C.2, s. 1298; İzzet Özgenç, Zimmet Suçu, Ankara 2009, s. 13; Fatih Selami Mahmutoğlu, Ekonomik Suçlar Bağlamında Kredi Hukukundan Kaynaklanan Suç ve İdari Suçlar, Ankara 2003, s. 228.). Zimmet bir görev suçu olup, kamu görevlisi vasfı bulunan fail, yetkisini kötüye kullanmak suretiyle bu suçu işlemektedir. Güveni kötüye kullanma suçunda ise fail muhafaza veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş mal üzerinde kendisi veya başkası yararına olarak zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunmakta veya devir olgusunu inkar etmektedir. Güveni kötüye kullanma suçunda malın devri açısından failin şahsına duyulan güven söz konusu iken zimmette failin şahsı önem arz etmektedir. Zimmet suçunda, mal ya da eşyanın zilyetliği kamu görevlisine ya görevi nedeniyle devredilmekte ya da görevi gereği koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmaktadır. Ön şartın gerçekleşmemesi durumunda zimmet suçundan sözedilmesine imkân bulunmamaktadır. 5237 sayılı TCK'nın 155. maddesinde; '1- Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. 2- Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.' şeklinde düzenlenmiştir. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere kanun koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunması veya bu devir olgusunun inkâr edilmesiyle oluşmaktadır. Bu açıklamalar çerçevesinde tüm dosya kapsamına göre, Erzurum Barosuna bağlı avukat olarak görev yapan sanık Av. ...’nun alacaklı bulunan ...'ın 15.11.2007 tarihinde almış olduğu genel vekâletnameye dayanarak müştekinin vekilliğini üstlendiği müvekkilinden aldığı 31.07.2006, 11.09.2006, 20.07.2006 ve 21.10.2006 tarihli faturalarla, borçlu Temel Daş İnş. San. Tic. AŞ aleyhine icra takibi başlattığı ve icra takibi sonucunda borçlu firma tarafından 17.06.2009 keşide tarihli 4.150 TL tutarındaki çeki Şekerbank Erzurum Şubesinden tahsil ettiği hâlde, müvekkili müşteki ...'ı yapmış olduğu tahsilattan haberdar etmediği gibi, tahsil ettiği miktarı da müvekkiline geri ödemede bulunmadığı, Bunun dışında, müşteki ...'ın alacaklı olduğu ve borçlu Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ aleyhine başlatılan icra takibe konu alacağına karşılık olarak, borçlu şirket temsilcisi tarafından sanık Avukat ...'na verilen 30.07.2010 ve 30.08.2010 vade tarihli, her biri 4.950 TL tutarındaki iki adet senet bedeli karşılık olarak, eşi Tuğba Köseoğlu'na ait Albaraka Türk Erzurum Şubesindeki kişisel hesabına yatırılan 7.000 TL tutarındaki parayı müvekkili müşteki ...'a teslim etmeyerek uhdesinde tuttuğu şeklinde gerçekleşen eylemde; Sanığın savunmasında; müvekkili adına tahsil ettiği parayı müştekiye ödeme yaptığını ve müştekiyle karşılıklı ibralaşıldığını elden ödeme yapıldığını ve ibranameyi göndereceğini beyan ettiği, Sanık ...'nun birinci eyleminde; müşteki ve alacaklı ...'dan aldığı 31.07.2006, 11.09.2006, 20.07.2006 ve 21.10.2006 tarihli irsaliyeli faturalarla, borçlu Temel Daş İnş. San. Tic. AŞ aleyhine icra takibi başlattığı ve icra takibi sonrasında, borçlu firma tarafından takibe konu borçla ilgili 17.06.2009 keşide tarihli 4.150 TL tutarındaki çekin sanığa verildiği ve sanık ...'nun Şekerbank Erzurum Şubesinden çek bedelini tahsil ettiği, sanığın suça konu çeki müvekkilinin vermiş olduğu ahzu kabz yetkisine dayanarak bankadan tahsil ettiği, sanık avukatın yargısal herhangi bir eyleminin söz konusu olmadığı, sanık avukatın, müvekkili ile kurduğu hukuki ilişkinin vekâlet akdine dayalı olarak sürdürüldüğü, sanığın icra takibi sırasında borçlu firma yetkililerinden aldığı 4.150 TL parayı müvekkiline teslim etmeyerek kendi uhdesinde tutması eyleminin 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 502. maddesinde yazılı vekâlet akdine ilişkin özel hukuk hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği bu eylemin kamusal bir faaliyet olarak tanımlanamayacağı kabul edilmelidir. Sanık ...'nun ikinci eyleminde; müşteki ...'ın alacaklı olduğu ve ticari ilişkiye dayalı alacağı nedeniyle, borçlu Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ hakkında icra takibine konu alacağına karşılık olarak, borçlu şirket temsilcisi tarafından sanık avukata verilen 30.07.2010 ve 30.08.2010 vade tarihli, her biri 4.950 TL tutarındaki iki adet senet bedeline karşılık olarak, eşi Tuğba Köseoğlu'na ait Albaraka Türk Erzurum Şubesindeki kişisel hesabına yatırılan 7.000 TL tutarındaki parayı müvekkili müşteki ...'a teslim etmeyerek uhdesinde tuttuğu şeklinde gerçekleşen eylemde; 6098 sayılı Borçlar Kanunu'nun 502. maddesinde yazılı vekâlet akdine ilişkin özel hukuk hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, bu eylemin kamusal bir faaliyet olarak tanımlanamayacağı kabul edilmelidir. Tarafların rızasıyla düzenlenen ve kapsamında, ahzu kabz yetkisinin bulunduğu özel vekâletname sonucunda, sanık ...'nun, müşteki ...'a ait, yargısal bir karara dayanmayan ve ticari ilişki sonucunda meydana gelen borca dayalı verilen çek bedelinin Şekerbank Şubesinden ve diğer alacağının Albaraka Türk Şubesinden tahsil edilmesi tarafların güvenine ve ahzu kabz yetkisine dayalı özel hukuk ilişkisi niteliğindedir. Sanığın söz konusu eylemlerinin, mevcut vekâletnamedeki ahzu kabze dayalı özel hukuk ilişkisi kapsamında, Borçlar Kanunu'nun 502. maddesinde yer alan vekâlet sözlemesine aykırı nitelikte bir eylem olarak tanımlamalı ve bu çerçevede sanık avukatın kendisine duyulan güvenin kötüye kullanılması sonucu zincirleme olarak TCK'nın 155/2 ve 43/2. maddeleri uyarınca hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanmak suçunu oluşturduğu..." görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 5. Ceza Dairesince 21.01.2021 tarih ve 6667-253 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eyleminin "zimmet" suçunu mu "hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma" suçunu mu oluşturduğunun belirlenmesine ilişkin olup "hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma" suçunu oluşturduğu sonucuna ulaşılması hâlinde Yerel Mahkeme kararından sonra yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 253. maddesinde yapılan değişiklik uyarınca "uzlaştırma" işlemi yapılması gerekip gerekmediği de değerlendirilmelidir. 1- Sanığın eyleminin "zimmet" suçunu mu "hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma" suçunu mu oluşturduğu; İncelenen dosya kapsamından; Erzurum Baro Başkanlığının 31.12.2012 tarihli ve 252 sayılı yazısına göre; sanık ...'nun Erzurum Barosunda 713 sicil numarası ile kayıtlı olduğu ve 12.02.2001 tarihinden itibaren avukatlık mesleğini fiilen sürdürdüğü, Sivas 2. Noterliğinin 15.11.2007 tarihli ve 26378 yevmiye numaralı vekâletnamesinde; Erzurum Barosu avukatlarından ...’nun ... İş Makinaları Yedek Parça Servis Bakım ve Operatör Eğitim Tic. ve San. Ltd. Şti. adına şirket müdürü mağdur ...’ın vekili olarak tayin edildiği, ahzu kabz yetkisi verildiğine dair ifade içerdiği, Albaraka Türk Katılım Bankası AŞ Erzurum Şubesinin 12.03.2013 tarihli ve 145 sayılı yazısına göre; Tuba Köseoğlu’nun EFT alıcısı olduğu, ekte yer alan EFT makbuzuna göre Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ tarafından Tuba Köseoğlu’na “2 adet ... Makine Senet Bedeli” açıklamasıyla 7.000 TL’nin 07.09.2010 tarihinde EFT yapıldığı, Şekerbank TAŞ Erzurum Şubesinin 16.03.2012 tarihli yazısına göre; sorulan çek bedelinin 18.06.2009 tarihinde Tayfun Aydın’a ödendiği, Mağdurun 21.02.2012 tarihli şikâyet dilekçesinin ekinde yer alan 1000142 numaralı çek fotokopisine göre; keşidecisinin Temel Daş İnş. Ltd. Şti. ve çek bedelinin 4.150 TL olduğu, sanık adına 17.06.2009 tarihinde keşide edildiği, fotokopi üzerinde sanık adına imzalı ve 17.03.2009 tarihli ibare ile “Tarafımıza verilen aslının aynısıdır. Esas No: 2008/279” ibaresinin yazıldığı, Mağdurun 21.02.2012 tarihli şikâyet dilekçesinin ekinde yer alan belgeye göre; sanık adına imzalı, 17.03.2009 tarihli ve “Dosya No: 2008/279 esas, Belgedir” şeklinde başlığın olduğu, borçlusu Temel Daş İnş. Ltd. Şti, alacaklısı ... İş Makinaları Yedek Parça Servis Bakım ve Operatör Eğitim Tic. ve San. Ltd. Şti. olan, alacaktan dolayı icra dosyasına mahsuben Şekerbank Erzurum Şubesine ait 1000142 seri numaralı, 4.150 TL bedelli, 17.06.2009 keşide tarihli çekin alındığı, çek bedelinin ödenmediği takdirde alacaklı tarafın isteğine göre çek veya faturalara dair icra takibine devam edip etmemekte serbest olduğu, tahsilde tekerrür olmamak kaydıyla her iki takibe de devam edebileceği, çek bedelinin gününde ödenmemesi hâlinde tüm alacaklar ve diğer yasal hakların kaldığı yerden hiç tahsilat yapılmamış olması esasına göre devam edeceğinin bildirildiği, Tanık Erol Yıldız’ın beyanının ekinde dosyaya sunduğu senet fotokopilerine göre; borçlunun Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ, alacaklının ... İş Makinaları Yedek Parça Servis Bakım ve Operatör Eğitim Tic. ve San. Ltd. Şti. olduğu, 30.07.2010 ve 30.08.2010 ödeme tarihli 4.950 TL bedelli iki adet bonunun olduğu, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... kollukta; Temel Daş İnş. Ltd. Şti. ve Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ’den olan alacağını tahsil edebilmesi için avukat olan sanığa vekâletname verdiğini, yaklaşık bir yıl sonra Temel Daş İnş. Ltd. Şti’nin parça siparişi vermesi üzerine ödenmemiş borcun bulunduğunu söylediğini, adı geçen şirket yetkilisinin ise borcun ödendiğini ifade edip anılan şirketin 17.06.2009 tarihinde sanık lehine keşide ettiği çekin fotokopisini göndermesi üzerine durumdan haberdar olduğunu, ayrıca sanığın Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ’den olan alacağını da takip ettiğini, sanıkla telefonda görüştüğünde söz konusu şirketten senet aldığını söylediğini, bu senedin bedelini de tahsil edip kendisinden gizlemiş olabileceğini, Savcılıkta; ... İş Makinaları Yedek Parça Servis Bakım ve Operatör Eğitim Tic. ve San. Ltd. Şti’nin ortağı ve müdürü olduğunu, 2006 yılında Temel Daş İnş. Ltd. Şti. ile sonrasında ise Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ ile yapmış olduğu işler karşılığında ödenmesi gereken ücreti alamayınca avukat olan sanığa vekâletname verdiğini, 31.07.2006, 11.09.2006, 20.07.2006 ve 21.10.2006 tarihli faturaların bedellerini icra yoluyla tahsil etmesi için söz konusu faturaları sanığa verdiğini, sanığın borçlu şirketler hakkında icra takibi başlatması üzerine Temel Daş İnş. Ltd. Şti’nin borcuna mahsup edilmek üzere sanık adına 4.150 TL değerinde keşide edip sanığa verdiği çeki sanığın teslim etmediğini ve böyle bir çekin verildiği konusunda da bilgi vermediğini, Mahkemede; iki ayrı firmadan olan alacağını tahsil etmesi için sanığa vekâletname verdiğini, Temel Daş İnş. Ltd. Şti’den alacağının 4.150 TL’sini sanığın tahsil ettiğini anılan firma ile daha sonra başka bir iş yapması nedeniyle öğrendiğini, bu süreçte sanığın alacağı tahsil etmediğini söylediğini, Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ’den olan alacağını da sanığın tahsil ettiği hâlde kendisine ödemediğini, sanığın alacağı olan toplam 14.000 TL’yi 2014 yılı Ocak ayında iade ettiğini, Tanık Erol Yıldız; Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ’nin müdürü olduğunu, şirketin önceki müdürü olan babasının mağdurun yetkilisi olduğu ... İş Makinaları Yedek Parça Servis Bakım ve Operatör Eğitim Tic. ve San. Ltd. Şti. ile iş yapması nedeniyle anılan şirkete iki adet bono verdiğini, senetlerin alacaklı şirketin avukatından daha sonra geri alındığını, bedelinin ödenip ödenmediğini hatırlamadığını, 07.09.2010 tarihli alıcısı Tuba Köseoğlu olan 7.000 TL bedelli EFT makbuzunun bulunduğunu ve dosyaya ibraz etmek istediğini, Tanık Tayfun Aydın; sanığa daha önce sattığı evin borcunun bir kısmına karşılık sanığın çek verdiğini, alacağına karşılık bu çeki bankadan tahsil ettiğini, İfade etmişlerdir. Sanık ...; EFT makbuzunda belirtilen banka hesap numarası eşi adına olsa da bu hesabı kendisinin kullandığını, EFT bedelini kendisinin çektiğini, sonrasında mağdura bu meblağı ödeyip karşılıklı ibralaştıklarını, ibranameyi en geç on gün içinde ibraz edeceğini, mağdurun hiçbir alacağının kalmadığını, mağdurun o tarihte Erzurum’a geldiği için ödemeyi elden yaptığını savunmuştur. Uyuşmazlığın sağlıklı bir çözüme kavuşturulabilmesi için öncelikle güveni kötüye kullanma ve zimmet suçlarının unsurlarının açıklanmasında yarar bulunmaktadır. Güveni kötüye kullanma suçu TCK'nın 155. maddesinde; "(1) Başkasına ait olup da, muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyedliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyedliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkâr eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üçbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur." şeklinde düzenlemiştir. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere kanun koyucu tarafından mülkiyetin korunması amacıyla getirilen güveni kötüye kullanma suçu, failin muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan taşınır veya taşınmaz bir mal üzerinde, kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunması veya bu devir olgusunu inkâr etmesiyle oluşmaktadır. Bu suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi hâlinde ise, daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâli söz konusu olacaktır. Meslek ve sanat, kişinin geçimini sağlamak için uğraştığı ve devamlılık gösteren işlerdir. Genellikle meslek ve sanat serbestçe yapılan ve bireylerin belli bir hizmeti almak veya yaptırmak için başvurdukları iş alanını ifade eder. Örneğin, televizyon tamirciliği, terzilik, dizgicilik, kuru temizlemecilik, matbaacılık, grafikerlik vs. Bu örneklerde de görüldüğü gibi, genellikle meslek ve sanatta, aralarında hizmet ilişkisi olmayan kişiler bu mesleği yapanlardan bir hizmet satın almaktadırlar. Ticaret, kişilerin özel ilişkilerini ilgilendiren alanlarda yapılan ve bir mal değişimini konu alan hareketlerdir. Failin ticari amaçla hareket etmesi yeterlidir. Tacir olması aranmaz. Ancak, mal sahibi olan mağdurun ticaret amacıyla hareket etmesine gerek bulunmamaktadır. Hizmet ise, hizmeti yapanla yaptıran arasında bir ilişkinin olmasını ifade eder. Hizmet ilişkisinin daimi olması zorunlu değildir. Ayrıca, suça konu eşya faile sürekli olarak ve tüm sorumluluğu ona ait olmak koşulu ile teslim edilmelidir. Bu nitelikli hâlin uygulanabilmesi için, failin işi, mesleği, eşyanın hangi amaçla faile verildiği araştırılmalıdır. Suçun nitelikli hâlleri arasında sayılan bir başka durum ise, hangi nedenden doğmuş olursa olsun "başkasının mallarını idare etmek yetkisine sahip kimselerin" güveni kötüye kullanmasıdır. Maddede de açık bir şekilde belirtildiği gibi, idare yetkisinin hangi nedenden doğmuş olduğu önemli değildir. Sözleşmeden doğmuş olabileceği gibi, yasadan veya resmî makam veya merciler tarafından verilen bir karardan da, bu yetki doğmuş olabilir (... Yaşar-Hasan Tahsin Gökcan-Mustafa Artuç, Yorumlu-Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 4. Cilt, Adalet Yayınevi, Ankara 2010, 1. Baskı, s. 4531-4532.). Cezanın ağırlaştırılması sonucunu doğuran bu hâllerde, fail ile mağdur arasındaki hukuki ilişkiye dayanan güven ilişkisi daha yoğundur. Failin sıfatı, onun hukuki ilişkiye uyma konusunda daha özenli davranacağının bir göstergesi olmaktadır. Belli sıfata sahip kişilere karşı toplumda daha fazla güven duygusu vardır. Kişiler, meslek ve sanat icra edenlere, ticaret veya belli hizmeti görenlere, belli bir işi görüyor olmaları nedeniyle normal bir kişiye nazaran daha fazla güven beslerler ve bu güvene dayalı olarak zilyedi veya malik bulundukları malı fazlaca sorgulamadan belli bir maksatla muhataplarına teslim ederler. Suçu nitelikli hâle getiren bu unsur, taraflar arasında güven ilişkisinin tesisini kolaylaştıran hâllerin kötüye kullanılmasını esas almaktadır. Bu ağırlaştırıcı nedenin uygulanması, malın teslimi ile failin sıfatı arasında nedensellik ilişkisi bulunmasına bağlıdır. Mal, faile, sadece sıfatından değil, aynı zamanda sıfatının doğurduğu bir ilişkiden dolayı teslim edilmiş olmalıdır (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Kişilere Karşı İşlenen Suçlar, Cilt 1, 4. Baskı, Beta Yayım, Eylül 2017, s. 478; Veli Özer Özbek-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınları, 12. Baskı, Eylül 2017, Ankara, s. 687; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınları, 4. Baskı, Eylül 2017, Ankara, s. 639-640.). Zimmet suçu ise TCK'nın 247. maddesinde; "(1) Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır. (3) Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir." şeklinde düzenlenmiştir. Madde ile kamu görevlisinin görevi dolayısıyla kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere, zimmet suçunun oluşabilmesi için, suça konu malın kamu görevlisinin şahsının veya bir başkasının zimmetine geçirilmiş olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun oluşması için, söz konusu para, mal ya da değerlerin mutlaka devlete ait olmasına gerek yoktur. Kişilere ait mallar da bu suçun maddi konusunu oluşturabilir. Nitekim madde gerekçesinde de; "Bu malın mülkiyetinin devlete, herhangi bir kamu kurumuna ya da herhangi bir kişiye ait olması arasında fark bulunmamaktadır." denmektedir. Öğretide; zimmetin kamu görevlisine duyulan güvenin kötüye kullanılması suretiyle işlenmesi nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun özel şekli ya da failin işi dolayısıyla ağırlaşmış güveni kötüye kullanma suçu olduğu ileri sürülmüştür (Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Özel Hükümler, Ankara 1993, C.2, s. 1298; İzzet Özgenç, Zimmet Suçu, Ankara 2009, s. 13; Fatih Selami Mahmutoğlu, Ekonomik Suçlar Bağlamında Kredi Hukukundan Kaynaklanan Suç ve İdari Suçlar, Ankara 2003, s. 228.). TCK’nın 247. maddesi de hukuki konu olarak kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyiş düzeni fikrine dayanmaktadır. 247. maddenin yer aldığı bölüm başlığı; “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” olarak düzenlenmiştir. Nitekim doktrinde de zimmet suçuyla korunan hukuki yararın “kamu idaresinin güvenilirliği” olduğu kabul edilmiştir (Özbek, Veli Özer/Kanbur, ... Nihat/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar/Tepe, İlker, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 9. Baskı, Seçkin Yayınevi, 2018, s. 988; Artuk/Gökcen/Yenidünya, Özel Hükümler, 2005, s. 517; Özgenç, İzzet, Zimmet Suçu, Ankara 2012, 2.B. s. 13, Soyaslan, Doğan, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Yetkin Yayınları, Ankara 2005, s. 497, Toroslu, Nevzat, Ceza Hukuku Özel Kısım, Savaş Yayınevi, Ankara Ekim 2005, s. 274; Gündel, Ahmet; Zimmet Sahtecilik Hırsızlık Gasp Dolandırıcılık Emniyeti Suistimal Suçları, Ankara 2002, s. 24; Turabi, Selami, Zimmet Suçları, Ankara 2012, s. 33; İtişgen, Rezzan, Türk Ceza Hukukunda Zimmet Suçu, Prof.Dr. Füsun Sokullu Akıncı’ya Armağan, C.I. İÜHFM 2013, S.1 s. 640; Aslan, Volkan, Zimmet Suçu, Prof.Dr. Füsun Sokullu Akıncı’ya Armağan, C.I. İÜHFM 2013, S.1, s. 48; Koca, Mahmut/Üzülmez, İlhan, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 6. Baskı, Adalet Yayınevi Ankara 2019, s. 920.). Kamu idaresine duyulan güven, kamu görevlisinin görevini doğruluk, dürüstlük ve devlete bağlılık yükümlülüğü içinde yerine getirmesini gerektirirken, idarenin düzgün işleyişi, idareye ait veya idare himayesindeki mal varlığının göreve uygun kullanılmasını zorunlu kılar (Sevük, Handan Yokuş, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2019, s. 584.). Bu suçun ihdasıyla “kamu görevlilerine duyulan güvenin ihlal edilmesi, sarsılması” cezalandırılmaktadır (Artuk, ... Emin/Gökcen, Ahmet/ Alşahin, M.Emin/ Çakır, Kerim, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 18. Baskı, Ankara, 2019, s. 969.). Demokratik bir hukuk düzeninde kamu idaresinin toplum karşısında ‘güvenilir’ olması zorunlu bulunduğu gibi fonksiyon ve etkinliği de ancak yasa gereği kurulmuş bulunan işleyiş düzeninin korunması ile sağlanabilir. Öte yandan, idarenin işleyiş düzeninin korunması, idareye ait veya idare himayesindeki mal varlığının göreve uygun kullanılması ile mümkün olacaktır. Zimmet suçu da bu amaçla kanuna konulmuş suçlardandır. Kamu görevlileri, görevleri gereği yürüttükleri faaliyetleri sırasında dürüst ve sadakatli olma ve zilyetlikleri veya denetimleri altında bulunan mallara karşı görevlerinin gereğine uygun davranmak zorundadırlar. Bu sayede idarenin işleyiş düzeni ve toplumda idareye duyulan güven korunmuş olacaktır. Böylece genel olarak zimmet suçunun hem idarenin güvenilirlik ve işleyişini hem de mali yararlarını korumakta olduğu görüşü paylaşılmaktadır (Baytemir, Erdal, Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar ile Banka Zimmeti, Adalet Yayınevi 2011, s. 4; Tezcan, Durmuş/Erdem, Ruhan Erdem/Önok, ..., Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 15. Baskı, 2017, s. 1063; Gökcan, H.Tahsin, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununda Zimmet Suçu, Eskişehir Barosu Dergisi, S. 9, Şubat 2006, s. 94-95; Ergün, Güneş Okuyucu, Türk Ceza Hukukunda Zimmet Suçu, Ankara 2008, s. 68; Yaşar, .../ Gökcan, Hasan Tahsin/Artuç, Mustafa, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, Adalet Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2014, C.V. s. 7439.). Zimmet bir görev suçu olup, kamu görevlisi vasfı bulunan fail, yetkisini kötüye kullanmak suretiyle bu suçu işlemektedir. Güveni kötüye kullanma suçunda ise fail muhafaza veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş mal üzerinde kendisi veya başkası yararına olarak zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunmakta veya devir olgusunu inkâr etmektedir. Güveni kötüye kullanma suçunda malın devri açısından failin şahsına duyulan güven söz konusu iken zimmette failin şahsı önem arz etmektedir. Zimmet suçunda mal ya da eşyanın zilyetliği kamu görevlisine ya görevi nedeniyle devredilmekte ya da görevi gereği koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunmaktadır. Ön şartın gerçekleşmemesi durumunda zimmet suçundan söz edilmesine imkân bulunmamaktadır. Suça konu mal ya da eşya görevi dolayısıyla değil de kamu görevlisinin şahsına duyulan güven nedeniyle teslim edilmişse zimmet değil, güveni kötüye kullanma suçu gerçekleşebilecektir. Gelinen bu aşamada 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’ndaki konuyla ilgili ve avukatların yapabilecekleri işlere ilişkin düzenlemelerin üzerinde durulması gerekmektedir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun “Avukatlığın mahiyeti” başlıklı 1. maddesi; “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir. Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.” biçiminde tanımlanmıştır. Aynı Kanun’un “Avukatlığın amacı” başlıklı 2. maddesi; “Avukatlığın amacı; hukuki münasabetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır. Avukat bu amaçla hukuki bilgi ve tecrübelerini adalet hizmetine ve kişilerin yararlanmasına tahsis eder. Yargı organları, emniyet makamları, diğer kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadi teşebbüsleri, özel ve kamuya ait bankalar, noterler, sigorta şirketleri ve vakıflar avukatlara görevlerinin yerine getirilmesinde yardımcı olmak zorundadır. Kanunlarındaki özel hükümler saklı kalmak kaydıyla, bu kurumlar avukatın gerek duyduğu bilgi ve belgeleri incelemesine sunmakla yükümlüdür. Bu belgelerden örnek alınması vekaletname ibrazına bağlıdır. Derdest davalarda müzekkereler duruşma günü beklenmeksizin mahkemeden alınabilir.” şeklinde düzenlenmiştir. Adı geçen Kanun'un "Yalnız avukatların yapabileceği işler" başlıklı 35. maddesinin birinci ve ikinci fıkrası; "Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir. Baroda yazılı avukatlar birinci fıkradakiler dışında kalan resmi dairelerdeki bütün işleri de takip edebilirler." biçiminde düzenlenmiştir. Bu hüküm, avukatların tekel hakkının pozitif hukuktaki dayanağı olup yalnız avukatlar tarafından kullanılabilecek yetkileri göstermektedir. Aynı Kanun’un “Uzlaşma sağlama” başlıklı 35/A maddesi; “Avukatlar dava açılmadan veya dava açılmış olup da henüz duruşma başlamadan önce kendilerine intikal eden iş ve davalarda, tarafların kendi iradeleriyle istem sonucu elde edebilecekleri konulara inhisar etmek kaydıyla, müvekkilleriyle birlikte karşı tarafı uzlaşmaya davet edebilirler. Karşı taraf bu davete icabet eder ve uzlaşma sağlanırsa, uzlaşma konusunu, yerini, tarihini, karşılıklı yerine getirmeleri gereken hususları içeren tutanak, avukatlar ile müvekkilleri tarafından birlikte imza altına alınır. Bu tutanaklar 9/6/1932 tarihli ve 2004 sayılı İcra ve İflas Kanununun 38 inci maddesi anlamında ilâm niteliğindedir.” şeklinde düzenlenmiştir. Adı geçen Kanun’un “Avukata karşı işlenen suçlar” başlıklı 57. maddesi; “Görev Sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçların hakimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanır.” şeklinde, Aynı Kanun’un “Soruşturmaya yetkili Cumhuriyet Savcısı” başlıklı 58. maddesi; “Avukatların avukatlık veya Türkiye Barolar Birliği ya da baroların organlarındaki görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında soruşturma, Adalet Bakanlığının vereceği izin üzerine, suçun işlendiği yer Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Avukat yazıhaneleri ve konutları ancak mahkeme kararı ile ve kararda belirtilen olayla ilgili olarak Cumhuriyet savcısı denetiminde ve kayıtlı olunan baro temsilcisinin katılımı ile aranabilir. Ağır ceza mahkemesinin görev alanına giren bir suçtan dolayı suçüstü hali dışında avukatın üzeri aranamaz...” biçiminde düzenlenerek avukatlara karşı işlenen suçlar ve avukatların görevlerinden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı soruşturmanın nasıl yürütüleceği düzenlenmiştir. Anılan Kanun’un “Baroların kuruluş ve nitelikleri” başlıklı 76. maddenin birinci fıkrası; “Barolar; avukatlık mesleğini geliştirmek, meslek mensuplarının birbirileri ve iş sahipleri ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni sağlamak; meslek düzenini, ahlakını, saygınlığını, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını savunmak ve korumak, avukatların ortak ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla tüm çalışmaları yürüten, tüzel kişiliği bulunan, çalışmalarını demokratik ilkelere göre sürdüren kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır.” biçiminde, Söz konusu Kanun’un “Birliğin kuruluş ve nitelikleri” başlıklı 109. maddesi; “Türkiye Barolar Birliği, bütün baroların katılmasıyla oluşan bir kuruluştur. Birlik, tüzel kişiliğe sahip kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşudur. Birliğin merkezi Ankara’dır.” şeklinde olup baroların kuruluş ve nitelikleri ile Türkiye Barolar Birliğinin kuruluş ve nitelikleri düzenlenmiştir. 1136 sayılı Kanun’daki bu düzenlemeler bütünüyle değerlendirildiğinde Türkiye Barolar Birliğinin kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu olduğu ve serbest meslek mensubu olan avukatların faaliyetlerinin kamu hizmeti olduğu ve yargının kurucu unsurları içinde yer aldığı konusunda herhangi bir tereddüt bulunmamaktadır. Esas itibarıyla avukatlık serbest bir meslek olup avukatlar herhangi bir hiyerarşiye tabi değildir. Kazançları da kamu tarafından karşılanmamaktadır. Ancak avukatlığa kabul şartlarında ve görevleri nedeniyle suç mağduru olmaları durumunda özel düzenlemeler getirilmiştir. İlk olarak 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 5. maddesine göre zimmet, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkûm olanların avukatlık mesleğine kabul isteminin reddolunacağı düzenlenmiştir. Bu suçlar 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 48. maddesinde devlet memurluğuna alınmaya engel suçlar arasında da sayılan suçlardandır. Bu açıklamalardan sonra “kamu görevlisi” ve “yargı görevi yapan” kavramları ile 5237 sayılı TCK'nın uygulanmasında avukatların kamu görevlisi olup olmadıklarına ilişkin düzenlemeler üzerinde durulmalıdır. Memur, kamu hizmetlisi, kamu görevlisi kavramları bakımından 765 sayılı TCK zamanında ortaya çıkan karışıklıklar dolayısıyla 5237 sayılı TCK'da tek bir kavram ve standart bir tanım üzerinden hareket edilmesi gerektiğine kanaat getirilmiştir. Buna göre TCK’nın 6. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde, "kamu görevlisi" kavramı, "Kamu görevlisi deyiminden, kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi," şeklinde tanımlanmıştır. Yapılan tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranan yegane ölçüt, gördüğü işin kamusal bir faaliyet olması olarak öngörülmüş, ayrıca kamusal faaliyetin yürütülmesine herhangi bir surette katılan kişiler de kamu görevlisi olarak kabul edilmiştir (Akçin, İhsan, Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara 2019, s.46). O hâlde “kamu görevlisi” sıfatının doğması için “bir kamusal faaliyetin varlığı”, “bu kamusal faaliyetin yürütülmesine katılma” koşullarının bulunması gerekmektedir (Özbek, Veli Özer/Meraklı, Serkan, Ceza Hukukunda Avukatın Kamu Görevlisi Olarak Kabul Edilebilirliği Sorunu, Sılvıa Tellenbach’a Armağan, s. 1159.). Maddenin gerekçesinde de; "765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki 'memur' tanımının doğurduğu sakıncaları aynen devam ettirecek nitelikte olan tanım, Tasarı metninden çıkarılarak; memur kavramını da kapsayan 'kamu görevlisi' tanımına yer verilmiştir. Yapılan yeni tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegane ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır...” denilerek 765 sayılı TCK zamanındaki uygulamadaki sakıncalar vurgulanmıştır. Madde gerekçesinde kamusal faaliyet, “... Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddî karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Keza kişi, bilirkişilik, tercümanlık ve tanıklık faaliyetinin icrası kapsamında bir kamu görevlisidir. Askerlik görevi yapan kişiler de kamu görevlisidirler. Bu bakımdan örneğin bir suç vakıasına müdahil olan, bir tutuklu veya hükümlünün naklini gerçekleştiren jandarma subay veya erleri de, kamu görevlisidirler. Buna karşılık, kamusal bir faaliyetin yürütülmesinin ihaleye dayalı olarak özel hukuk kişilerince üstlenilmesi durumunda, bu kişilerin kamu görevlisi sayılmayacağı açıktır." şeklinde tanımlanmıştır. Bir kamusal faaliyetin varlığından söz edebilmek için bir hizmet olmalı, bu hizmet kamu adına yürütülmeli, kamu adına hizmetin yürütülebilmesi için siyasal bir karar verilmeli, siyasi bir irade ortaya çıkmalı, kamu adına görülecek hizmetin yürütülmesini sağlayan siyasal irade, Anayasa ve yasalarca belirlenen usullere uygun olmalıdır (Özbek, Veli Özer/Meraklı, Serkan, a.g.e, s. 1160.). Madde ve gerekçesi dikkate alındığında, kamu görevlisi toplumu oluşturan bireyler adına kamu erkini kullanmak suretiyle kamu görevini ifa eden kişi, bir başka deyişle devlet ya da diğer kamu tüzel kişileri tarafından ya da bunların gözetim ve denetimleri altında, kamu hizmetini yerine getirmek için, kamu hukuku usulüne uygun olarak, Anayasa’nın 128. maddesindeki ifadeyle "Genel idare esaslarına göre" sürekli veya süreli olarak atanan, seçilen ya da başka bir şekilde görevlendirilen kişi olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda milletvekili, belediye başkanı, belediye ve il genel meclis üyesi, muhtar, avukat, tercüman, tanık ve bilirkişiler faaliyetinin icrası kapsamında kamu görevlisi olarak kabul edilir. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığı belirlenirken dikkat edilmesi gereken nokta, ifa edilen görevin niteliğidir. TCK’nın "Tanımlar" başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrasının (d) bendi ise; "Yargı görevi yapan deyiminden; yüksek mahkemeler adlî ve idarî mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar," olarak düzenlenmiştir. Bu bentte yer alan "ve adlî, idarî ve askerî" ibaresi 02.07.2018 tarihli ve 700 sayılı KHK’nın 156. maddesiyle "adlî ve idarî" şeklinde değiştirilerek metne işlenmiştir. Düzenlemeye ilişkin olarak Kanun taslağının gerekçesi; "Yargı görevi yapan deyiminin, bu Kanunun uygulanmasında, yani suçun unsurunu veya ağırlaştırıcı nedeni veya mağdurunu oluşturduğu hâllerde savcıları da kapsayacağını açıklayan Tasarı, bu suretle savcıları da ceza hukuku uygulaması bakımından hâkimler hakkındaki hükümlere tâbi kılmak istemektedir. Maddede suç unsuru, ağırlaştırıcı veya hafifletici neden olarak bu deyimin yer aldığı hâllerde, böylece savcılar da deyimin kapsamı içinde kalmış olacaklardır. Dikkat edilmelidir ki, burada hukukî ve bilimsel bakımdan ‘yargı görevi’nin tarifini yapmak söz konusu olmayıp amaç, gereken yerlerde savcıları da belirli hükümlerin kapsamı içine almaktır." şeklinde iken, Komisyonun değişiklik gerekçesinde; "Tasarı maddesinde yer alan 'Yargı görevi yapan' deyimine ilişkin tanım, avukatları da kapsayacak şekilde değiştirilmiştir." açıklamalarına yer verilmiştir. TCK'nın “kamu görevlisi” ve “yargı görevini yapan” tanımlarına ilişkin 6. madde gerekçesi şu şekildedir: “765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki “memur” tanımının doğurduğu sakıncaları aynen devam ettirecek nitelikte olan tanım, Tasarı metninden çıkarılarak; memur kavramını da kapsayan “kamu görevlisi” tanımına yer verilmiştir. Yapılan yeni tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegane ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır. Bilindiği üzere, kamusal faaliyet, Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddî karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Keza kişi, bilirkişilik, tercümanlık ve tanıklık faaliyetinin icrası kapsamında bir kamu görevlisidir. Askerlik görevi yapan kişiler de kamu görevlisidirler. Bu bakımdan örneğin bir suç vakıasına müdahil olan, bir tutuklu veya hükümlünün naklini gerçekleştiren jandarma subay veya erleri de, kamu görevlisidirler. Buna karşılık, kamusal bir faaliyetin yürütülmesinin ihaleye dayalı olarak özel hukuk kişilerince üstlenilmesi durumunda, bu kişilerin kamu görevlisi sayılmayacağı açıktır.” Görüldüğü gibi Kanun'da ya da gerekçesinde yargı görevi yapan deyimi tanımlanmamış, sadece bu kavramın içerisine hangi görevlilerin girdiği gösterilmekle yetinilmiştir. Düzenleme ile önce hâkimler ve savcılar yargı görevi yapan kapsamında değerlendirilmiş, Kanun çalışmaları sırasında ise avukatların da bu tanımın içerisinde yer alması sağlanmıştır. Yargı görevi, yasama ve yürütme ile Devlet’in en temel üç fonksiyonundan biri olan yargı fonksiyonunun yerine getirilmesidir. Anayasamızın 9. maddesinde yargı yetkisinin bağımsız mahkemelerce kullanılacağı belirtilmiştir. Dolayısıyla yargılama yetki ve görevi mahkemelere aittir. Ancak, yargılama yetkisinin kullanılmasında mahkemelere yardımcı olan ve yargı yetkisine sahip olmamakla beraber sahip oldukları görev ve fonksiyonları itibarıyla yargısal işlevleri bulunan Cumhuriyet savcıları ile avukatlar da yargı görevi yapan kişiler arasında bulunmaktadır (Hasan Tahsin Gökcan, Açıklamalı Avukatlık Yasası, Seçkin Yayıncılık, Ankara 2012, s. 43-44.). 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun "Yalnız avukatların yapabileceği işler" başlıklı 35. maddesinde düzenlendiği üzere avukatların, önemli bir kısmı yargısal nitelikte olan münhasıran kendilerine tanınmış görev ve yetkileri bulunmaktadır. Ancak avukatların, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’ndan veya diğer düzenlemelerden doğan ve yargısal faaliyete iştirak niteliğinde olmayan başka birtakım görevleri de mevcuttur. Örneğin avukatın müvekkili adına sözleşme hazırlaması veya bankada işlemlerini yürütmesi gibi. O hâlde avukatların yerine getirdikleri görevin niteliğinin belirlenmesi hem mağduru hem de faili oldukları suçlar bakımından önem kazanmaktadır. Avukatların mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek, savunmak ve adli işlemleri takip etmek şeklindeki yetkilerinin yargısal bir işlevi olduğundan ve bu görevleri sırasında TCK'nın 6/1-d maddesi anlamında yargı görevi yapan kişi sayılacaklarından kuşku bulunmamaktadır. Gerekçede de açıkça ifade edildiği üzere avukatlar, TCK'nın 6. maddenin birinci fıkrasının (c) ve (d) bentlerinde yer alan tanımlar karşısında kamu görevlisidirler. Ancak TCK’da bazı hâllerde avukatların kamu görevlisi gibi kabul edilmesi başka bir şey avukatın tüm işlerinde kamu görevlisi sayılacağını kabul etmek başka bir şeydir. Özel normlar sadece konuldukları hâller için geçerlidirler. Özel normdan hareketle genel bir sonuca ulaşmak kanunilik ilkesine ve bunun önemli sonucu olan kıyas yasağına aykırılık oluşturur (Özbek, Veli Özer/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 12. Bası, Seçkin Yayınevi, Ankara, s. 1030-1031.). Avukatların kamu görevlisi olduğu TCK'nın “İşkence” başlıklı 94. maddesinin ikinci fıkrasının (b) bendinde işkence suçunun “Avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla,” işlenmesi hâlinde cezanın arttırılacağı düzenlenmiş ise de bu şekildeki düzenleme genel anlamda avukatın bir kamu görevlisi sayılmasını sonuçlamaz. Sadece işkence suçu bakımından özel faillik statüsünü belirler (Özbek, Veli Özer/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar, a.g.e, s.1031.). Diğer taraftan yargı görevini yapan sıfatıyla avukatın bağlantılı olduğu TCK'da “Rüşvet” başlıklı 252/7. maddesi, “Görevi yaptırmamak için direnme” başlıklı 265/2. maddesi, “Yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 277. maddesi, “Adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” başlıklı 288. maddesi düzenlenmiş ise de yukarıda da belirtildiği üzere yargı görevi yapan ve kamu görevlisi kavramları birbirinden farklı olup bu düzenlemelerden hareketle genel anlamda avukatın her olayda bir kamu görevlisi sayılacağı sonucuna varılamaz. Bu açıklamalardan sonra TCK’nın “Özel kanunlarla ilişki” başlıklı 5. maddesi, 1136 sayılı Kanun’un “Görevi kötüye kullanma” başlıklı 62. maddesi ve “genel norm-özel norm” kavramları hususları üzerinde durulmalıdır. TCK’nın “Özel kanunlarla ilişki” başlıklı 5. maddesi; “(1) Bu Kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.” şeklinde düzenlenmiştir. Maddenin gerekçesi ise "Özel ceza kanunlarında ve ceza içeren kanunlarda suç tanımlarına yer verilmesinin yanı sıra, çoğu zaman örneğin teşebbüs, iştirak ve içtima gibi konularda da bu Kanunda benimsenen ilkelerle çelişen hükümlere yer verilmektedir. Böylece, ceza kanununda benimsenen genel kurallara aykırı uygulamaların yolu açılmakta ve temel ilkeler dolanılmaktadır. Tüm bu sakıncaların önüne geçebilmek bakımından, ayrıca hukuk uygulamasında birliği ve hukuk güvenliğini sağlamak için; diğer kanunlarda sadece özel suç tanımlarına yer verilmesi ve bu suçlarla ilgili yaptırımların belirlenmesi ile yetinilmelidir. Buna karşılık, suç ve yaptırımlarla ilgili olarak bu kanunda belirlenen genel ilkelerin, özel kanunlarda tanımlanan suçlar açısından da uygulanmasının temin edilmesi gerekmektedir." şeklindedir. Buna göre TCK'nın genel hükümleri özel ceza kanunları ile suç ve ceza içeren kanunlar hakkında da mutlak olarak uygulanacak; özel ceza kanunlarında veya ceza hükmü içeren diğer kanunlarda TCK'nın genel hükümlerine aykırı hükümler yer almayacaktır. TCK'nın 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girmesi ile TCK'nın 5. maddesi hükmü karşısında daha önce yürürlüğe girmiş olan diğer kanunlardaki teşebbüs, iştirak, içtima, müsadere ve erteleme gibi hükümler zımnen ilga edilmiş sayılacak iken uygulamada ortaya çıkabilecek sorunlar nedeniyle ve ilgili kanunlarda gerekli değişikliklerin yapılmasına imkân sağlamak amacıyla TCK'nın 5. maddesinin yürürlük tarihi 01.01.2009 olarak belirlenmiştir. Buna ilişkin olarak, 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un Geçici 1. maddesinde “Diğer kanunların, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun Birinci Kitabında yer alan düzenlemelere aykırı hükümleri, ilgili kanunlarda gerekli değişiklikler yapılıncaya ve en geç 31 Aralık 2008 tarihine kadar uygulanır.” şeklindeki düzenleme yer almaktadır. Bu düzenlemeye göre TCK'nın 5. maddesinin yürürlük tarihi olan 01.01.2009 tarihi itibarıyla TCK'nın genel hükümleri arasında bulunan ve 6. maddenin birinci fıkrasının (c) bendinde yer alan kamu görevlisi tanımı, özel ceza kanunları ile suç ve ceza içeren kanunlar hakkında da geçerli hâle gelmiştir. Genel norm ile aynı hukuki yararı koruyan özel norm, genel normun tüm unsurlarını taşımakla birlikte genel normda yer almayan özel bazı unsurları da ihtiva etmektedir. Böyle bir durumda "özel normun önceliği" ilkesi uyarınca olaya genel norm değil özel norm uygulanacaktır. Suçun temel ve nitelikli hâlleri arasındaki ilişki, özgü suç ve genel suç arasındaki ilişki ile genel ve özel kanun arasındaki ilişki, özel-genel norm ilişkisi içinde değerlendirilmektedir (M. Emin Artuk-A. Gökcen- A. Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 8. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2014, s. 636; Veli Özer Özbek, ... Nihat Kanbur, Koray Doğan, Pınar Bacaksız, İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, 2015, s. 612-613; Berrin Akbulut, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 3. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara, 2016, s. 685-686; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Bası, Ankara, 2015, s. 520.). Örneğin, 5237 sayılı Kanun'da zimmet suçunu düzenleyen 247. madde hükmü genel norm niteliğinde iken 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 160. maddesinde düzenlenmiş olan zimmet suçu özel norm niteliği taşıdığından, Bankacılık Kanunu kapsamındaki bir banka görevlisinin zimmet suçunu işlemesi durumunda özel normun önceliği ilkesi gereğince 5237 sayılı TCK'nın 247. maddesi değil Bankacılık Kanunu’nun ilgili hükmü uygulanmalıdır. Suç tarihinden önceki düzenleme uyarınca 1136 sayılı Kanun’un “Görevi savsaklama ve kötüye kullanma” başlıklı 62. maddesi; “Türk Ceza Kanununun 294 ve 295 inci maddelerinde yazılı hallerden başka (Her ne şekilde olursa olsun) bu kanun ve diğer kanunlar gereğince avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi ihmal veya kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 230 ve 240 ıncı maddeleri gereğince cezalandırılır.” şeklinde düzenlenerek avukatların TCK’nın 230 ve 240. madde dışında kalan ve 765 sayılı TCK'da yer alan memurlara özgü diğer suçların faili olamayacakları ifade edilmişti. 1136 sayılı Kanun'un 1. maddesinde yer alan “Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest bir meslektir.” biçimindeki hüküm, anılan Kanun'un 62. maddesinin değişiklikten önceki hâli ve 765 sayılı TCK'nın 279. maddesinde yer alan kamu görevi ve kamu hizmeti şeklindeki ayrım dolayısıyla kamu hizmeti görenlerin memur sayılmaması hususları hep birlikte değerlendirildiğinde, 765 sayılı TCK'nın uygulanmasında avukatlar kamu görevlisi sayılmamaktaydı. 08.02.2008 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Temel Ceza Kanunlarına Uyum Amacıyla Çeşitli Kanunlarda ve Diğer Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 333. maddesi ile yapılan değişikle “Görevi kötüye kullanma” başlığı adı altında anılan Kanun’un 62. maddesi; “Bu Kanun ve diğer kanunlar gereğince avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 257 nci maddesi hükümlerine göre cezalandırılır.” biçiminde düzenlenerek 5237 sayılı TCK ile uyumlu hâle getirilerek suç tarihinde yürürlükte olan şeklini almıştır. Tüm bu açıklamalardan sonra avukatın görevi gereği kendisine tevdi edilen parayı uhdesine geçirmesinde avukatların ceza hukuku anlamında kamu görevlisi olup olmadıklarının belirlenmesi ile söz konusu mal üzerinde görev gereği mi yoksa üstlendiği vekâlet ilişkisi nedeniyle mi hukuki egemenlik kurduğunun değerlendirilmesi açısından öncelikle avukat ile müvekkili arasındaki vekâlet ilişkisine ve ahzu kabz yetkisine değindikten sonra söz konusu değerlendirmenin yapılması gerekmektedir. Öncelikle belirtmek gerekir ki hukukumuzda davayı avukat aracılığıyla takip etme zorunluluğu yoktur. Bir davanın avukat aracılığıyla takip edilmesi zorunlu değil, ihtiyaridir. Ancak avukat aracılığıyla takip edilen davalarda geçerli bir vekâletname bulunması (temsil yetkisi) ve bunun da mahkemeye sunulması dava şartıdır. Genel vekâletname ile avukat, müvekkilinin açmış olduğu veya kendisine karşı açılan davalarda müvekkilini temsil etmektedir. Vekâletname çıkarılması, avukatın onayı olmaksızın da söz konusu olabilir. Davaya vekâlet (temsil yetkisi) verilmesi, tek taraflı bir hukuki işlemdir ve vekâlet verenin tek taraflı bir irade beyanıyla gerçekleşir. Avukat ile müvekkil arasındaki ilişki bir vekâlet ilişkisi niteliğindedir ve avukatlar vekâlet ilişkisi kapsamında görev yapmaktadırlar. Vekâletname ilişkisinin geçerliliği kanunda herhangi bir şekle tabi tutulmamıştır. Bir davanın taraflarının, kendilerini o davada temsil edecek avukatlara verecekleri vekâletnameler de bu kapsamdadır. Avukatın mahkemeye sunacağı vekâletname, avukat ile müvekkil arasındaki vekâlet (temsil) ilişkisini ortaya koyan yazılı bir belge niteliğinde olup, sadece bu ilişkinin üçüncü kişiler ve mahkeme nezdinde ispatı açısından önem taşır. Vekâlet sözleşmesinin kapsamı ve sona ermesi suç tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 386 ile 397 ve 1086 sayılı HUMK'un 62. maddesinde düzenlenmiştir. Suç tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun On Üçüncü Bap'ının Birinci Fasılında "Vekalet" başlığı altında düzenlenen "(A) Tarifi" başlıklı 386. maddesi; "Vekalet, bir akittirki onunla vekil, mukavele dairesinde kendisine tahmil olunan işin idaresini veya takabbül eylediği hizmetin ifasını iltizam eyler. Diğer akitler hakkındaki kanuni hükümlere tabi olmayan işlerde dahi, vekalet hükümleri cari olur. Mukavele veya teamül varsa vekil, ücrete müstahak olur." biçiminde düzenlenmiş olup vekâlet sözleşmesi öğretide “muayyen bir işin veya işlerin yapılması veya idaresini mevzuu edinen bir akit vekile başkasının menfaatine ve iradesine uygun olarak bir iş görme borcu yükleyen bir akit” olarak tanımlanmaktadır. Vekâlet sözleşmesinin sona ermesi ise 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 396 ve 397. maddesinde “azil”, “istifa”, “ölüm”, “ehliyetsizlik” ve “iflas” olarak sayılmıştır. Vekâletnamenin kapsamı, vekilin hangi işlemleri yapmaya yetkili olduğunu gösterir. Vekil normal bir vekâletname ile kanunda belirtilmiş olan işlemleri yapabilir. Suç tarihinde yürürlükte olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 62. maddesinde; "Kanunen salahiyeti mahsusa itasına mütevakkıf hususlar müstesna olmak üzere vekalet, hüküm katiyet kesbedinciye kadar davanın takibi için icap eden bilümum muameleleri ifaya ve hükmün icrasına ve masarifi muhakemenin tahsiliyle bundan dolayı makbuz itasına ve kendisi aleyhinde de işbu muamelatın kaffesinin ifa edilebilmesine mezuniyeti mutazammındır. İşbu mezuniyeti takyit edecek bütün kayıtlar diğer taraf indinde gayri muteber addolunur." şeklindeki açıklamalara yer verilerek bu işlemlerin neler olduğu belirtilmiştir. Ancak, vekilin kanundan dolayı yetkili olduğu bu işlemler dışında, müvekkili adına bazı işlemleri yapabilmesi için vekâletnamesinde bu konuda özel bir yetkinin bulunması gerekir. Yine suç tarihinde yürürlükte olan 1086 sayılı HUMK'un 63. maddesi “Sarahaten mezuniyet verilmemişse vekil sulh olamaz ve aharı tahkim veya ibra ve davadan hiçbir suretle feragat veya hasmın davasını ve teklif olunan yemini kabul veya mahkümünbihi kabız ve haczi fekkedemez. Yeminin kabul veya reddini beyan için salahiyet ancak yemin edecek kimse tarafından yemin teklif olunan meseleye ittıla kesbettikten sonra verilebilir." şeklinde düzenlenmiş olup, bu düzenlemeyle yukarıda açıklanan özel bir yetkinin bulunması zorunluluğu ahzu kabz için de aranmıştır. Suç tarihinden sonra 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı HMK’nın "Davaya vekâletin kanuni kapsamı" başlıklı 73. maddesi; "(1) Davaya vekâlet, kanunda özel yetki verilmesini gerektiren hususlar saklı kalmak üzere, hüküm kesinleşinceye kadar, vekilin davanın takibi için gereken bütün işlemleri yapmasına, hükmün yerine getirilmesine, yargılama giderlerinin tahsili ile buna ilişkin makbuz vermesine ve bu işlemlerin tamamının kendisine karşı da yapılabilmesine ilişkin yetkiyi kapsar. (2) Belirtilen bu yetkiyi kısıtlamaya yönelik bütün sınırlandırıcı işlemler, karşı taraf yönünden geçersizdir." şeklinde, Anılan Kanun'un "Davaya vekâlette özel yetki verilmesini gerektiren hâller" başlıklı 74. maddesi ise; "(1) Açıkça yetki verilmemiş ise vekil; sulh olamaz, hâkimi reddedemez, davanın tamamını ıslah edemez, yemin teklif edemez, yemini kabul, iade veya reddedemez, başkasını tevkil edemez, haczi kaldıramaz, müvekkilinin iflasını isteyemez, tahkim ve hakem sözleşmesi yapamaz, konkordato veya sermaye şirketleri ve kooperatiflerin uzlaşma yoluyla yeniden yapılandırılması teklifinde bulunamaz ve bunlara muvafakat veremez, alternatif uyuşmazlık çözüm yollarına başvuramaz, davadan veya kanun yollarından feragat edemez, karşı tarafı ibra ve davasını kabul edemez, yargılamanın iadesi yoluna gidemez, hâkimlerin fiilleri sebebiyle Devlet aleyhine tazminat davası açamaz, hangileri hakkında yetki verildiği açıklanmadıkça kişiye sıkı sıkıya bağlı haklarla ilgili davaları açamaz ve takip edemez." biçiminde düzenlenmiştir. ... Hukuk İşleri Genel Müdürlüğünün 24.11.2011 tarihli ve 29359 sayılı görüş yazısına göre; “6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden önce düzenlenmiş ve 'ahzu kabz' yetkisi içermeyen vekâletnamelere dayanılarak 01.10.2011 tarihinde ve sonrasında vekâletnamede bulunmayan bir yetkinin dolayısıyla 'ahzu kabz' yetkisinin vekâlet verenin iradesine aykırı bir şekilde kullanılamıyacağı, söz konusu Kanun'un yürürlüğe girdiği 01.10.2011 tarihinden sonra düzenlenen vekâletnamelerde ise aksi belirtilmediği sürece ahzu kabz yetkisinin kullanılabileceği” şeklinde görüş bildirilmiş olup Yargıtay Özel Hukuk Dairelerince de benzer görüş benimsenmiş olup bu doğrultuda uygulama yapılmaktadır. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere suç tarihinde avukatın müvekkilinin parasını tahsil edebilmesi için vekâletnamede ahzu kabz yetkisinin bulunmasının gerektiği ve bu yetkinin de görevi gereği değil müvekkilinin talebi ve iradesi doğrultusunda vekâlet ilişkisi çerçevesinde avukata verildiğinden, istenildiği takdirde de bu yetkinin sonlandırılabileceğinden ve yine vekâlet ilişkisi çerçevesinde müvekkilin vekilini azledebileceğinden söz konusu görevin hizmet ilişkisi çerçevesinde olduğunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Öğretide bir kısım görüşe göre kamu görevlisi olan avukatın, görevi sebebiyle kendisine teslim edilen müvekkiline ait parayı veya başka bir eşyayı 01.01.2009 tarihinden sonra müvekkiline vermemesi durumunda zimmet suçunun oluşacağı ifade edilmektedir (..., İsa, Nitelikleri, Hak ve Yükümlülükleri Kapsamında Avukatlık Suçları, Seçkin Yayınevi, Ankara, 2020, s. 485, Gökcan, Hasan Tahsin, Açıklamalı Avukatlık Yasası, Seçkin Yayınevi, 3. Baskı, 2012, s. 181, Artuk, ... Emin/Gökcen, Ahmet/Alşahin, M.Emin/Çakır, Kerim, Ceza Hukuku Özel Hükümler, 18. Baskı, Ankara, 2019, s. 976-977, Akçin, İhsan, Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, 2. Baskı, Adalet Yayınevi Ankara 2019, s. 50-51.). Buna karşın vekâlet ilişkisine dayalı olarak hareket eden avukatların bu özel vekâlet ilişkisi nedeniyle kamu görevlisi olarak kabul edilemeyecekleri, bu nedenle vekâlet ilişkisi sebebiyle güveni kötüye kullanma suçundan sorumluluklarının doğacağı savunulmaktadır (Sevük, Handan Yokuş, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019, s. 585-586, Özbek, Veli Özer/Doğan, Koray/Bacaksız, Pınar, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 14. Bası, Seçkin Yayınevi, Ankara 2019, s. 1052, Tezcan, Durmuş/Erdem, Ruhan Erdem/Önok, ..., Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 15. Baskı, 2017, s. 1065, Özbek, Veli Özer/Meraklı, Serkan, Ceza Hukukunda Avukatın Kamu Görevlisi Olarak Kabul Edilebilirliği Sorunu, Sılvıa Tellenbach’a Armağan, s. 170.). TCK’nın 6/1-c maddesinde kamu görevlisinin, kamusal faaliyetin yürütülmesine usulünce katılan kişi olduğu belirtilmiştir. Kamusal faaliyetin yürütülmesine katılma ise, kamu hukuku usulüne uygun olmalıdır. Bu tanım gereği avukatların yargısal nitelikteki kamusal faaliyete iştirak ettiği söylenebilir ise de, bu iştirakın her zaman kamu hukuku usulünce gerçekleşmediği açıktır. Gerçekten de, tanıklar, bilirkişiler gibi mahkeme tarafindan yapılan görevlendirmeler dolayısıyla gerçekleşen iştirak ilişkisi kamu hukuku ilişkisi olduğundan kamu görevlisi sayılmaktaydı. Bu bakımdan, yargı merciinin istemiyle görevlendirilen müdafi ve vekil avukatların da benzer bir şekilde kamusal faaliyete katıldıklarının ve kamu görevlisi sayılacaklarının kabul edilmesi söz konusu olabilir. Buna karşın vekâlet sözleşmesi kapsamında vekil veya müdafi olarak görev yapan avukatların kamusal faaliyete iştiraklerinin kamu hukuku çerçevesinde olduğunu kabul etmek güçtür. Vekâlet sözleşmesi kapsamında görev yapan avukatların kamu görevlisi sayılması mümkün görülmemektedir (Özbek, Veli Özer/ Meraklı, Serkan, a.g.e, s. 1168.). İdare teşkilatı içerisinde yer almayan avukatın müvekkiline ait maddi değeri kendi malvarlığına aktarmasında kamu idaresinin güvenirliği ve işleyişi ile ilgili bir zararının oluşmayacağı, müvekkiliyle kurduğu vekâlet ilişkisini zedeleyeceği, avukatın hukuka aykırı olarak mal varlığına geçirdiği maddi değer müvekkile ait maddi bir değer olduğundan, oluşacak zararın da kamu zararı olmayacağı kabul edilmelidir. Avukatın müvekkili ile olan ilişkisinde kamu idaresi ve kamu otoritesi kullanılmayıp aralarındaki ilişkinin bunlardan bağımsız bir durum olduğu göz önüne alınmalıdır. Zira zimmet suçu Millete ve Devlete Karşı Suçlar ve Son Hükümler başlığını taşıyan Dördüncü Kısım altındaki Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar isimli Birinci Bölüm altında düzenlenmiştir. Bu kapsamda devlet otoritesini ve gücünü kullanmakta olan bir personelin işlediği eylemlerin değerlendirilmesi gerektiği, sadece idare yapılanması içerisine dahil olan kişilerin kamu idaresinin güvenirliğine ve işleyişine karşı bir suçun işlenmesine imkân tanıyabileceği söylenebilir. İdare teşkilatı içerisinde yer almayan bir avukatın müvekkiline ait maddi değeri kendi malvarlığına aktarması bu yönüyle kamu idaresinin güvenilirliği ve işleyişi ile bağlantılı bir zarar ortaya koymayacaktır (Özbek, Veli Özer/ Meraklı, Serkan, a.g.e, s. 1170.). 1136 sayılı Kanun’a göre avukatlık bir kamu hizmeti olsa da bir kamu kurumu veya kuruluşuna bağlı olarak çalışmayan ve mesleğini serbest olarak icra eden bir avukatın idare hukuku bağlamında kamu görevlisi kabul edilemez (Sevük, Handan Yokuş, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, 2. Baskı, Adalet Yayınevi, Ankara, 2019, s. 586.). Avukatlık faaliyetinin tek başına ve her durumda kamusal bir faaliyet oluşturmadığı, Devlet hiyerarşisi içerisinde yürütmeye bağlı olarak faaliyet gösteren ve ücretini yine devletten alan kamu görevlileri ile avukatları her koşulda ceza kanunu uygulamasında aynı yere koymak çelişkili sonuçlar doğurabilmektedir. Söz gelimi kamu idaresi aleyhine işlenen suçlarda idarenin iyi işleyişi ve güvenilirliği, kamu görevlisinin devlete olan sadakat yükümlülüğü esas alınmaktadır. Buna karşılık avukatlar serbest bir meslek icra etmekte, herhangi bir hiyerarşiye esas itibarıyla tabi olmamakta ve kazançları kamu tarafından karşılanmamaktadır. Örneğin, TCK’nın 279. maddesinde düzenlenen kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçunda avukatın görevi ile bağlantılı olarak müvekkiline ilişkin öğrendiği bilgiyi yetkili makamlara bildirmesi mecburiyeti kolay açıklanabilecek bir husus değildir (Özbek, Veli Özer/ Meraklı, Serkan, a.g.e, s. 1165-1166.). Öte yandan suç ve cezada kanunilik ilkesinin ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir. Suç ve cezada kanunilik ilkesi modern anayasaların kabul ettiği en temel haklardandır. TC. Anayasasının 38. maddesine paralel olarak TCK'nın 2. maddesinin birinci fıkrasında; "Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez." şeklinde ifadesini bulan bu ilke doğrultusunda kişi hak ve hürriyetlerini keyfi tasarruflara karşı güvence altına alınabilmesi amaçlanmıştır. Suçta ve cezada kanunilik ilkesinin beş ayrı sonucunun olduğu söylenebilir. (Koca, Mahmut; Üzülmez, İlhan; TCK’nun Genel Hükümleri, 14. Baskı, s. 59.) bunlar kıyas yasağı, örf ve adetlerle suç yaratma ve cezayı ağırlaştırma yasağı, idarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulma yasağı, geçmişe yürütme yasağı ve suç ve cezaların belirsizliği yasağı, şeklinde sıralanabilir. (Bkz Roxin, Kindhauser, Ebert, Artuk/Gökcen, Yenidünya, Herbert Tröndle/Thoma, Fischer atfen Koca, Mahmut; Üzülmez, İlhan; a.g.e, s. 60.). Bu sonuçlardan bir kısmı kanun koyucuya, bir kısmı yargıca, bir kısmı ise hem kanun koyucuya hem de yargıca yöneliktir. Belirlilik ilkesi doğrudan kanun koyucuya, kıyas yasağı ve örf adete göre suç ihlas edilemeyeceği ilkeleri yargıca, ceza kanunlarının geçmişe yürümemesi ilkesi ise hem kanun koyucu hem de yargıca yönelik sonuçlar doğurmaktadır (Bauman/Weber/Mitsch, 9, kn4; Ebert, s. 6 atfen Koca, Üzülmez, a.g.e, s. 60.). Belirlilik ilkesi üzerinde önemle durmak gerekecektir. Kanun koyucu suç teşkil eden fiillerin ve bunun sonuçlarını yeterli belirlilikte tarif ettiği zaman bu ilke yerine getirilmiş sayılır. Suç teşkil eden insan davranışlarının ve bunlar için öngörülen yaptırımların nelerden ibaret olduğu açıkça ve herkesin anlayabileceği şekilde belirlenmelidir (Artuk/Gökcen/Yenidünya/Genel Hükümler 7. Baskı s. 99; Özgenç Şahin s. 21.). Kanun koyucunun yükümlülüğü, hangi fiillerin suç teşkil ettiğini belirlemekle sona ermemektedir. Kanun koyucu suç olarak öngördüğü fiili açıkça tanımlamalıdır. Zira kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. TCK’nın 2/1. maddesi aynı zamanda yargıca yönelik bir emir de içermektedir. Şayet bir kimse tarafından gerçekleştirilen davranış, kanunda açıkça suç olarak tanımlanmamışsa böyle bir fiilden dolayı kimsenin cezalandırılması mümkün değildir. Dolayısıyla belirlilik ilkesi kıyas yasağını da kapsamına almaktadır. Yapılan davranış toplum düzeninin devamı bakımından ne kadar katlanılmaz olursa olsun, şayet kanunda suç olarak açıkça tarif edilmemişse, böyle bir davranışta bulunan kişinin cezalandırılması düşünülemez (Koca/Üzülmez, a.g.e, s. 61.). Gerçekten de kişi hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınabilmesi için “suçların yazılı, kesin, sonuçları önceden kolaylıkla görülebilir biçimde kanunla belirlenmesi” ilkesi benimsenmiştir. Zira kanunlar, yalnızca uzmanlar için değil herkes için yapılmakta, bu yüzden de dili açık, kesin, anlaşılır, kolaylıkla ulaşılabilir olmalı, onun sözcüklerine herkes farklı anlamlar vermemelidir (Sami Selçuk, s. 35-36.). “Suçları önlemek istiyor musunuz? Öyle yasalar yapınız ki açık, yalın, anlaşılabilir olsunlar, toplum onları sevsin ve savunmak için bütün gücüyle birleşsin; toplumun hiçbir kesimi onları yıkmaya durmasın, yeltenmesin. Öyle yasalar yapınız ki, bunlar bütün insanlara eşitlik getirsin, kimi insanlara ayrıcalıklar getirmesin; insanlar onlardan çekinsinler; insanları yalnızca onlar titretsinler. Çünkü yasaların saldıkları korku kurtarıcıdır. İnsanları esenliğe götürür…” (Beccaria Sayfa: 202-203 atfen Dr. ...Suç ve Cezada Kanunilik İlkesinin Düşünsel Tarihçesi Makalesi, Ceza Hukuku Dergisi, Yıl 2012, sayı 33, s. 137.). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bu konuda vermiş olduğu kararlarda Sözleşme'nin 7. maddesindeki suç ve cezaların yasallığını değerlendirirken, suçun yasa tarafından açıkça tanımlanmasının gerekli kabul edilebilmesi için eğer kişi söz konusu düzenlemenin lafsından hareketle ve gerekirse mahkemelerin yorumunu da dikkate alarak, hangi eylem ya da ihtimalin ceza sorumluluğunu gerektiğini öngörebiliyor ise şart yerine gelmiş olur (Prof. Dr. ... Doğru, Dr. Atilla Nalbant İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi, 1. cilt, s. 858.). Mahkeme, ... ve ...-Türkiye davasında; kıyas yoluyla ceza kuralının genişletilmesi ve kanunsuz ceza yasağını değerlendirerek, ceza hükmünün kıyas yoluyla geniş yorumlanmasını sözleşmenin 7. maddesine aykırı bulmuştur. Önemine binaen kıyas yasağı ve yorum ilkesi üzerinde de durmak gereklidir. Ceza hukuku kurallarının yorumlanması mümkün olmakla birlikte yorumda kıyas yöntemine başvurulmayacaktır. Yorum, bir pozitif hukuk metni olan kanunun anlam ve kapsamını belirlemek amacıyla, kanun koyucunun iradesinin ne olduğunu anlamak için yapılan fikri faaliyettir (Dönmezer/Erman, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku, İstanbul 1997, Baskı, Cilt 1, s. 254.). Bir kanun hükmünün yorumlanmasında ilk başvurulacak araç, o hükmün lafzıdır. Bu yorum kanun hükmünde yer alan kelimelerin anlamının tespiti ve gramer kurallarının uygulanması suretiyle yapılmaktadır (Tosun, Türk Suç Muhakemesi Hukuku Dersleri, İstanbul 1981, Cilt 1. s. 95.). Yorumun isabetli olması için; kanunun hazırlık çalışmalarından, kanunun sistematiğinden, kanunla düzenlenen hukuk ve müessesenin tarihçesinden, kanunla düzenlenen müesseseye ilişkin mukayeseli hukuktaki düzenlemelerden ve hukukun genel hükümlerinden yararlanmak gerekir (Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 16. Baskı, s. 135.). Kıyas, bir olaya ilişkin hukuk kuralının, kanun tarafından düzenlenmemiş benzer bir olaya uygulanması demektir. Bu şekilde kanunun bir normuna dayanılarak kanunun öngörmediği başka bir norm meydana getirilmektedir. Kanunda somut olarak meydana gelen olayı kapsayan bir hüküm bulunmaması ve dolayısıyla bu boşluğun doldurulması kıyasa yol açmaktadır (İçel/Donay s. 83; S/S-Eser, Tröndle/Fischer; Kindhauser; Mahmutoğlu/Karadeniz, TCK'nun Genel Hükümler Şerhi atfen Koca/Üzülmez a.g.e, s. 12.). Yorum, kanunun esas fikrini, kanun koyucunun gerçek iradesini, normun anlamını belirlemek için yapılan bir fikri faaliyet iken; kıyas esas fikrin geliştirilip genişletilerek benzer yeni bir kural meydana getirilmesini ifade etmektedir. Böylece kıyas yoluyla kanunda düzenlenen normun anlamını ortaya çıkartmak değil kanunda olan boşluk doldurmak amaçlanmaktadır. (İçel/Donay, a.g.e, s. 84.). Anayasa ve kanun tarafından yasaklanan durum da esasen budur. Zira ceza hukukunda kıyasa izin verilmesi Anayasadaki kanunilik ilkesinin ceza hukukunda kişiye sağladığı güvence fonksiyonu tümüyle ortadan kaldırır. Kıyas yasağı suç tipinin öngördüğü bütün unsurları kapsar. Dolayısıyla yalnızca tipiklik unsurlarını değil bunun yanında hukuka aykırılık unsuru kusurluluk, objektif cezalandırabilme koşulları ve cezayı ortadan kaldıran kişisel sebepler ve tüm yaptırımlar yönünden kıyas yoluna gidilemez. Kıyas yasağı çerçevesinde değinilmesi gereken bir husus da genişletici yorumdur. Her hukuk normu gibi ceza hukuku normları da yorumu gerektirir. Lafsı yorumdan hükmün ne anlama geldiği tam olarak anlaşılamadığı hâllerde ayrıca kanunun hazırlık çalışmalarına, sistematiğinden, düzenlenen müessesenin tarihçesinden, mukayeseli hukuk düzenlemelerinden ve son olarak hukukun genel ilkelerinden yararlanılır. Burada yasaklanan genişletici yorum değil genişletici yorum adı altında kıyas yapmaktır. Hukuk güvenliğini korumak için ceza hükümlerinin dar yorumlanması gerekmektedir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; ... İş Makinaları Yedek Parça Servis Bakım ve Operatör Eğitim Tic. ve San. Ltd. Şti’nin müdürü olan mağdur ...'in ticari iş nedeniyle Temel Daş İnşaat ve Sanayi Ltd. Şti’den ve Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ’den alacaklı olduğu, anılan şirketler hakkında icra takibi başlatması için avukat olan sanık ...’a ahzu kabz yetkisi bulunan 15.11.2007 tarihli genel vekâletname verdiği, Temel Daş İnşaat ve Sanayi Ltd. Şti. yetkilisinin 17.06.2009 keşide tarihli sanık lehine keşide ettiği 4.150 TL çekin bedelinin sanığın ev alması nedeni ile borçlu olduğu tanık Tayfun tarafından tahsil edildiği, mağdurun Hür Yıldız İnş. San. Tic. AŞ’den olan alacağına karşılık anılan şirket tarafından sanığın eşinin hesabına EFT yapılan 7.000 TL’nin 07.09.2010 tarihinde sanık tarafından çekilmesine ve sanığın toplam 11.150 TL tahsil etmesine rağmen aradan geçen zaman içerisinde anılan şirketler aleyhine icra takibi başlatıp başlatmadığı ve alacağı tahsil edip etmediği konusunda mağdura bilgi vermediği ve tahsil ettiği parayı kovuşturma aşamasında mağdura iade ettiği olayda; TCK'nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendinde; "kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi" denilmek suretiyle kamu görevlisinin tanımının yapıldığı, maddenin gerekçesinde ise "...Kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegâne ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır." denildikten sonra kamusal faaliyetin de; "Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir." şeklinde tanımlandığı, TCK’nın 6. maddesinin 1. fıkrasının (c) bendindeki "kamu görevlisi" tanımında yer alan "katılan kişi" ibaresi ile madde gerekçesinde yer alan "kamusal faaliyet" kavramından hareketle, bir kimsenin "kamu görevlisi", yapılan faaliyetin de "kamusal faaliyet" sayılabilmesi için, kamu adına yürütülen bir hizmetin bulunması, bunun da Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş usullere göre verilmiş bir siyasal karara dayalı olması ile ayrıca faaliyetin kamuya ait güç ve yetkilerin kullanılması suretiyle gerçekleştirilmesi gerektiği, vekâletnamede ahzu kabz yetkisi bulunan avukat olan sanığın mesleğinin icrası kapsamında icra takibi yapmak üzere mağdurdan senetleri alma işinin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 35/1. maddesinde sayılan yalnız avukatların yapabileceği işler arasında sayılan “adli işlemleri takip etmek” kapsamında olduğu ve kanun koyucunun bu mesleğe olan güvenin ve kamu inancının korunması için ayrı statüde değerlendirerek TCK’nın 6/1-d maddesinde düzenlenen “yargı görevi yapan” tanımına avukatları da dahil ettiği, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76/1 ve 109/1-2. maddelerindeki baroların ve Türkiye Barolar Birliğinin kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olduğu kabul edilmekle birlikte; 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 1. maddesindeki avukatlığın kamu hizmetinin yanı sıra serbest bir meslek olduğuna ilişkin belirleme, 2. maddesinde yazılı amacı, TCK'nın 6/1-c-d fıkralarında düzenlenen "kamu görevlisi" ve "yargı görevi yapan" kavramlarının birbirinden farklı olup aynı sonucu doğurmaması, TCK’nın 6. maddesinin gerekçesinde de belirtildiği üzere mesleklerin icrası sırasında avukatların kamu görevlisi olduğu ancak serbest meslek mensubu olan avukatların yaptığı tüm işlerde kamu görevlisi sayılacağını kabul etmenin TCK'nın 2. maddesinde düzenlenen kanunilik ilkesine ve bunun önemli sonucu olan kıyas yasağına aykırılık oluşturacak olması, 1136 sayılı Kanun'un 35. maddesinde sayılan ve yalnız avukatların yapabileceği işler arasında olan “adli işlemleri takip etmek” kapsamında kalan icra takibinde bulunmak üzere mağdurdan senetleri alma görevini sanık kanundan almakla birlikte, bu yetkiyi kullanma sırasında, müvekkilinin parasını tahsil etmesinin doğrudan avukatlık görevinden doğmayıp tahsilatı özel hukuk tüzel kişileri olan şirketlerden gerçekleştirmiş olması, borçlu olan şirketlerin iradesi doğrultusunda sanığın parayı tahsil etmesi, mağdur tarafından sanığın azledilerek aralarındaki vekâlet ilişkisinin bitirilebileceği gibi sanık tarafından da istifa nedeniyle sonlandırılabilecek olması, yine suç tarihinde yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 397. maddesindeki düzenleme uyarınca aralarındaki vekâlet ilişkisinin ölüm, ehliyetsizlik ve iflas gibi nedenlerle sona erdirilebilecek olması göz önüne alındığında aralarındaki ilişkinin vekâlet ilişkisi olup sanık ile mağdur arasındaki ilişkide kamu otoritesi ve kamu gücünün kullanılmadığı, sanığın eyleminden dolayı kamu idaresinin güvenirliği ve işleyişinin değil sanık ile mağdur arasındaki vekâlet ilişkisinin zarar gördüğü, sanığın hukuka aykırı olarak mal varlığına geçirdiği maddi değerin müvekkili olan mağdura ait bir değer olduğundan oluşan zararın da kamu zararı olmadığı ve sanığın somut olayda TCK’nın 6/1-c maddesinde belirtilen kamusal faaliyetin yürütülmesine katılan kişi konumunda olmadığı, borçlu şirketler tarafından icra takibi haricinde sanık adına çek keşide edilmek ve sanığın eşinin banka hesabına para gönderilmek suretiyle borcun ödenmesi amacıyla yapılan eylemler neticesinde sanık tarafından tahsilat yapıldığından, söz konusu paranın sanığa teslim edilmesinin sanığın doğrudan görevi nedeniyle yani avukat olmasının tabi sonucu olarak değil mağdurun alacaklı olduğu şirketler tarafından sanığın şahsına duyulan güven ilişkisi nedeniyle gerçekleştirildiği ve aralarındaki ilişkinin hizmet ilişkisi kapsamında kaldığı birlikte değerlendirildiğinde; zilyetliği devredilen parayı uhdesinde tutarak müvekkili olan mağdura vermeyip mal edinen sanığın eyleminin hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazının kabulüne karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyeleri ... ve ...; "Sanık ... hakkında Erzurum 1. Ağır Ceza Mahkemesince TCK'nın 247/1, 43/1, 248/2, 62, 53/1-5. maddeleri uyarınca neticeten 3 yıl 5 ay 20 gün hapis ve hak yoksunluğu ile cezalandırılmasına karar verilen olayda; hükmün maliye hazinesi ve sanığın temyizi üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından oy çokluğu ile onanmasına karar verildiği, muhalif üyenin eylemin TCK'nın 155/2. maddesindeki güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gerekçesiyle karşı oy kullandığı, bu karşı oy doğrultusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından eylemin TCK'nın 155/2. maddesindeki hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu gerekçesiyle CMK'nın 308. maddesi gereğince itiraz kanun yoluna başvurulduğu, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca yapılan görüşmede sanığın, katılanın icra marifeti ile tahsil ettiği parasını müvekkiline vermemesi eylemini TCK'nın 155/2. maddesindeki güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğuna oy çokluğuyla karar verilmiş olup bu olayda sanık avukatın eylemini TCK'nın 247. maddesindeki zimmet suçunu oluşturduğu kanaatinde olduğumuzdan Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun çoğunluk görüşüne katılmıyoruz. Şöyle ki; Olayın oluş ve kabulünde sayın çoğunluk ile aramızda bir fark olmayıp sayın çoğunluktan ayrıldığımız husus eylemin nitelendirilmesiyle ilgilidir. Olay kısaca; Erzurum Barosuna kayıtlı avukat olan sanığın genel vekâletnameye istinaden mağdur ...'ın borçlu ... İnş. San. Tic. AŞ'den 4.150 TL parayı icra takibi sonrasında Erzurum Şekerbank Şubesinden tahsil ettiği, yine aynı müvekkilinin alacaklı olduğu borçlu Hüryıldız İnş. San. Tic. AŞ'den icra takibi sonrasında tahsil ettiği 7.000 TL bedeli Erzurum Albaraka Türk Şubesinde eşinin adına olan kişisel hesabına yatırılmasına rağmen bu bedelleri müvekkili mağdur ...'e teslim etmediği, sanık tarafından mağdurun zararının dosyada mevcut havale dekont suretinden de anlaşılacağı üzere yaklaşık 3,5 yıl sonra mağdura ödeme yapıldığı anlaşılmıştır. Son soruşturma kararında eylemi görevi kötüye kullanma olarak nitelendirilerek iki ayrı 257/2. maddesinden dava açılmış, Yargılama yapan Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi eylemin zimmet suçunu oluşturduğu gerekçesiyle ek savunma vererek sanık hakkında 247/1 ve 248. maddelerinden hüküm kurmuş. (oy birliğiyle) Tebliğname onama istemli olup; Uzman Daire oy çokluğuyla zimmetten verilen mahkûmiyet hükmünü onamıştır. Uzman Dairede görevli bir meslektaşımız eylemin güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunu belirterek karşı oy gerekçesi yazmıştır. Eylemin görevi kötüye kullanma, zimmet ve emniyeti suistimal olarak kabul edilmesi davalarında, oluşu ve kabulü aynı olup, tartışma konusu, fiilin hukuki nitelendirilmesindedir. Yakın zamanda Ceza Genel Kurulundan geçen 2021/43 esas numaralı dosyada da benzer konu tartışılmış oy çokluğuyla benzer konu hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma olarak kabul edilmiştir. Yukarıda da bahsedildiği üzere sanık avukatın eyleminde oluş ve kabul açısından farklı bir değerlendirme olmamakla birlikte olayın hukuki nitelendirilmesi açısından sayın çoğunluk ile aramızda fark bulunmaktadır. Bu konuda daha önce Yargıtay 15. Ceza Dairesi ile Yargıtay 5. Ceza Dairesi arasındaki içtihat farklılığının giderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca CMK'nın 308. maddesi gereği itiraz kanun yoluna müracaat edilmiş bu dosyalarda eksiklik veya usuli konulardan esasa girilmemiştir. O dosyalarda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı eylemin zimmet suçunu oluşturduğu yönünde itirazda bulunmuştur. Yasal Mevzuat; Güveni kötüye kullanma; TCK'nın 155. maddesi; '1. Başkasına ait olup da muhafaza etmek veya belirli bir şekilde kullanmak üzere zilyetliği kendisine devredilmiş olan mal üzerinde kendisinin veya başkasının yararına olarak, zilyetliğin devri amacı dışında tasarrufta bulunan veya bu devir olgusunu inkar eden kişi, şikayet üzerine, altı aydan iki yıla kadar hapis ve adli para cezası ile cezalandırılır. 2. Suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun, başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, bir yıldan yedi yıla kadar hapis ve üç bin güne kadar adli para cezasına hükmolunur.' şeklinde düzenlenmiştir. Gerekçede; 'Bu suçla korunan hukuki değer kişilerin mülkiyet hakkıdır. Suçun konusu taşınır veya taşınmaz olabilir. Bu suçta fail, suç konusu malın maliki değildir. Maddenin ikinci fıkrasında bu suçun nitelikli hali düzenlenmiştir. Bu suçun, meslek ve sanat, ticaret veya hizmet ilişkisinin ya da hangi nedenden doğmuş olursa olsun başkasının mallarını idare etmek yetkisinin gereği olarak tevdi ve teslim edilmiş eşya hakkında işlenmesi halinde, failin suçun temel şekline nazaran daha ağır ceza ile cezalandırılması gerekmektedir.' ifadelerine yer verilmiştir. Zimmet; TCK’nın 247. maddesi; '1. Görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçilen kamu görevlisi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. 2. Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında arttırılır. 3. Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi halinde, verilecek ceza yarı oranında indirilebilir.' şeklinde düzenlenmiştir. Gerekçede; 'Kamu görevlisi, bu görevi dolayısıyla zilyetliği, kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu mallar üzerinde ancak görevinin gerektirdiği şeklinde tasarrufta bulunabilir. Madde metninde kamu görevlisinin bu mallar üzerinde görevinin gerekleriyle bağdaşmayan bir surette tasarrufta bulunması, bu malları kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmesi suç olarak tanımlanmıştır. Zimmet suçunun konusu taşınır veya taşınmaz maldır. Bu malın zilyetliğinin kamu görevlisine devredilmiş olması veya kamu görevlisinin bu mal üzerinde koruma ve gözetim yükümlülüğünün bulunması gerekir. Bu malın mülkiyetinin devlete, herhangi bir kamu kurumuna ya da herhangi bir kişiye ait olması arasında fark bulunmamaktadır. Zimmet suçunun oluşabilmesi için, suç konusu malın zimmete geçirilmesi gerekir. Zimmete geçirme, suç konusu mal üzerinde malikmiş gibi tasarrufta bulunmayı ifade eder. Zimmet suçunun faili kamu görevlisidir. Kişinin kamu görevlisi olup olmadığını belirlerken, ifa ettiği görevin niteliği göz önünde bulundurulmak gerekir.' ifadelerine yer verilmiştir. Özel Kanunlarla ilgili TCK'nın 5. maddesi; '1. Bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır.' şeklinde düzenlenmiştir. Gerekçede; 'Özel ceza kanunlarında ve ceza içeren kanunlarda suç tanımlarına yer verilmesinin yanı sıra, çoğu zaman örneğin teşebbüs, iştirak ve içtima gibi konularda da bu konuda benimsenen ilkeler ile çelişen hükümlere yer verilmektedir. Böylece, ceza kanununda benimsenen genel kurallara aykırı uygulamaların yolu açılmakla ve temel ilkeler dolanılmaktadır. Tüm bu sakıncaların önüne geçebilmek bakımından, ayrıca hukuk uygulamasında birliği sağlamak ve hukuk güvenliğini sağlamak için; diğer kanunlarda sadece özel suç tanımlarına yer verilmesi ve bu suçlarla ilgili yaptırımların belirlenmesi ile yetinilmelidir. Buna karşılık, suç ve yaptırımlarla ilgili olarak bu kanunda belirlenen genel ilkelerin, özel kanunlarda tanımlanan suçlar açısından tanımlarına yer verilmesi ve bu suçlarla ilgili yaptırımların belirlenmesi ile yetinilmelidir. Buna karşılık suç ve yaptırımlarla ilgili olarak bu kanunda belirlenen genel ilkelerin, özel kanunlarda tanımlanan suçlar açısından da uygulanmasının temin edilmesi gerekmektedir. Aksi yöndeki düzenlemelerin hukuk devleti ve eşitlik ilkelerine aykırılık oluşturması nedeniyle Hükümet Tasarısındaki madde metni değiştirilmiştir.' ifadelerine yer verilmiştir. Tanımlar: madde 6-1/c; 'Kamu görevlisi deyiminden; kamusal faaliyetin yürütülmesine atama veya seçilme yoluyla ya da herhangi bir surette sürekli, süreli veya geçici olarak katılan kişi', TCK 6-1/d; 'Yargı görevi yapan deyiminden; Yüksek Mahkemeler, adli te idari mahkemeler üye ve hakimleri ile Cumhuriyet savcısı ve avukatlar...,' şeklinde düzenlenme yapılmıştır. Gerekçede; '765 sayılı Türk Ceza Kanunundaki 'memur' tanımının doğurduğu sakıncaları aynen devam ettirecek nitelikte olan tanım, tasarı metninden çıkarılarak; memur kavramını da kapsayan kamu görevlisi' tanımına yer verilmiştir. Yapılan yeni tanıma göre, kişinin kamu görevlisi sayılması için aranacak yegane ölçüt, gördüğü işin bir kamusal faaliyet olmasıdır. Bilindiği üzere, kamusal faaliyet Anayasa ve kanunlarda belirlenmiş olan usullere göre verilmiş olan bir siyasal kararla, bir hizmetin kamu adına yürütülmesidir. Bu faaliyetin yürütülmesine katılan kişilerin maaş, ücret veya sair bir maddi karşılık alıp almamalarının, bu işi sürekli, süreli veya geçici olarak yapmalarının bir önemi bulunmamaktadır. Bu bakımdan, örneğin mesleklerinin icrası bağlamında avukat veya noterin kamu görevlisi olduğu hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Tasarı maddesinde yer alan 'yargı görevi yapan' deyimine ilişkin tanım, avukatları da kapsayacak şekilde değiştirilmiştir. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu, 1. maddesi, Avukatlığın mahiyeti; 'Avukatlık, kamu hizmeti ve serbest meslektir, Avukat, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil eder.' Madde 2: Avukatlığın amacı; 'Avukatlığın amacı, hukuki münasebetlerin düzenlenmesini, her türlü hukuki mesele ve anlaşmazlıkların adalet ve hakkaniyete uygun olarak çözümlenmesini ve hukuk kurallarının tam olarak uygulanmasını her derecede yargı organları, hakemler, resmi ve özel kişi, kurul ve kurumlar nezdinde sağlamaktır.' Madde 35: Yalnız avukatların yapabileceği işler; 'Kanun işlerinde ve hukuki meselelerde mütalaa vermek, mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz bulunan diğer organlar huzurunda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek ve savunmak, adli işlemleri takip etmek, bu işlere ait bütün evrakı düzenlemek, yalnız baroda yazılı avukatlara aittir.' Madde 57: Avukata karşı işlenen suçlar; 'Görev sırasında veya yaptığı görevden dolayı avukata karşı işlenen suçlar hakkında, bu suçlardan hakimlere karşı işlenmesine ilişkin hükümler uygulanır.' Madde 62: Görevi kötüye kullanma; 'Bu kanun ve diğer kanunlar gereğince, avukat sıfatı ile veya Türkiye Barolar Birliğinin yahut baroların organlarında görevli olarak kendisine verilmiş bulunan görev ve yetkiyi kötüye kullanan avukat Türk Ceza Kanununun 257. maddesi hükümlerine göre cezalandırılır.' Bu yasal düzenlemeler sonucunda avukatlar 01.01.2009 tarihinden sonra kamu görevlisi, yargı görevi yapan olarak kabul edilebilir mi? Avukat, kamu görevi yapan olarak kabul edilse bile bu 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesindeki yasal düzenlemeye göre sadece görevi kötüye kullanma suçunun mu faili olabilir, yoksa özgü suç niteliğinde olan zimmet, rüşvet suçlarının da faili olabilir mi? Avukat ile müvekkili arasındaki sözleşme gereği icradan tahsil edilen paranın makul bir süre sonunda müvekkile verilmemesi eylemi zimmet suçunu mu yoksa hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu mu oluşturur? Avukatların mahkeme, hakem veya yargı yetkisini haiz diğer organlar husununda gerçek ve tüzel kişilere ait hakları dava etmek, savunmak adli işlemleri takip etmek şeklindeki yetkilerinin yargısal bir işlevi olduğu ve bu görevleri sırasında TCK'nın 6/1-d maddesi anlamında yargı görevi yapan kişi sayılacaklarında kuşku yoktur. İcra ile ilgili işlemlerde avukatlar yargı görevi yapan kişi olur mu? Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 10.04.2013 tarihli ve 223-469 sayılı ilamında; 'İcra müdürleri birer adli memur, yaptıkları işlemler de adli işlemlerdir' şeklinde karar vermiştir. Yargıtay Ceza Genel Kurulu da 28.01.2020 tarihli ve 1419-38 sayılı ilamında; 'Avukatların TCK'nın 6. maddesinin 1/d bendi kapsamında yargı görevi yapan kişilerden olması ve müvekkilleri adına haciz işlemlerini takip etmelerinin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 35. maddesi anlamında adli bir işlem olması karşısında, bu görev sırasında, görevin engellenmesine yönelik olarak katılan avukata karşı gerçekleştirilen eylemler nedeniyle TCK'nın 265. maddesinin 2. fıkrasında yer alan görevi yaptırmamak için direnme suçunun 'yargı görevi yapan' kişilere karşı işlenmesine ilişkin cezayı ağırlaştıran nitelikli halin uygulanma koşulunun gerçekleştiği ve sanıkların eylemlerinin bir bütün halinde birden fazla kişiyle birlikte yargı görevi yapan kişilere karşı görevi yaptırmamak için direnme suçunu oluşturduğu kabul edilmelidir.' Bu düzenlemeler karşısında; Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu kararları da dikkate alındığında icra işlemlerinde avukatın kamu görevlisi ve yargı görevi yapan kişi olduğunda hiçbir tereddüt bulunmamaktadır. 5237 sayılı TCK'nın 5. maddesi ve 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesinin değerlendirilmesi; Mülga 765 sayılı Türk Ceza Kanunu uygulanmasında avukatlar memur ve dolayısıyla kamu görevlisi sayılmamaktaydı. Bu yüzden Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesinde mülga 765 sayılı Yasanın 230 ve 240. maddelerine atıf yapan bu madde olmasaydı avukatlar hakkında özgü suç niteliğinde olan görevi ihmal ve görevi kötüye kullanma suçlarından yargılanmaları mümkün olmazdı. 1136 sayılı Kanun'un 62. maddesi ile bu mümkün hâle gelmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 5. maddesinin yürürlüğü 01.01.2009 tarihi olarak belirlendiğinden yasa koyucu 1136 sayılı Kanun'un 62. maddesinin 'Görevi savsaklama ve kötüye kullanma' olan başlığını 5237 sayılı TCK'nın 257. maddesi ile uyumlu hâle getirerek görevi kötüye kullanma olarak, madde metnindeki 765 sayılı TCK'nın 230 ve 240. maddelerine yapılan atıfları da 'TCK'nın 257. maddesi olarak 23.01.2008 tarih, 5728 sayılı Kanun'un 333. maddesi ile değiştirilmiş ve TCK'nın 257. maddesi ile uyumlu hâle getirilmiştir. Avukatlar 5237 TCK'nın 6/1-d bendi gereği yargı görevini yapan olarak da kabul edilmiştir. TCK'nın da 'yargı görevi yapan' olarak düzenleme yapan suçlar; Rüşvet başlıklı 252/7. maddesi rüşvet alan veya talebinde bulunan ya da bu konuda anlaşmaya varan kişinin; 'yargı görevi yapan' olması hâlinde cezada arttırım düzenlenmiştir. TCK'nın 277. maddesinde yargı görevi yapanı, bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs başlığı ile suç düzenlenmiş ve özel bir cezalandırma maddesi düzenlenmiştir. Yine TCK’nın 288. maddesinde; Adil yargılanmayı etkilemeye teşebbüs suçu düzenlenmiş ve yargı görevi yapan burada da zikredilmiştir. TCK'nın 265. maddesinde de görevi yaptırmamak için direnme suçu düzenlenmiş, maddenin ikinci fıkrasında arttırıcı neden düzenlenmiş, suçun yargı görevi yapana karşı işlenmesi ağırlaştırıcı neden olarak cezalandırılacağı belirtilmiştir. Nitekim yukarıda bahsedilen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararında da avukata yönelik eylemde de, avukat yargı görevi yapan olarak icradaki işlemlerde kabul edilmiştir. Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesine göre avukatlar sadece görevi kötüye kullanma suçundan mı yargılanacaklar, yoksa yapılan açıklamalara göre, kamu görevlisi ve yargı görevi yapan olarak kabul edilen avukatların sadece kamu görevlisinin faili olabildiği özgü suç niteliğindeki zimmet suçunun da faili olabilecek midir? TCK'nın 5. maddesinin yürürlük tarihi 01.01.2009 olup, madde metninden bu Kanun'un genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır şeklindeki düzenlemeye rağmen, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesinde değişiklik yapan 5328 sayılı Kanun'un 333. maddesiyle sadece Yasa'nın maddesinin başlığı ve atıf maddesi değiştirilmiş olmakla, genel hüküm niteliğindeki TCK'nın 5. maddesinin sonradan yürürlüğe girmesi ve genel hükümlerdeki düzenlemeler dikkate alındığında bu durumda TCK'nın 5. maddesi doğrultusunda TCK ile uygulama yapılması gerekmekte olup, avukatlar 01.01.2009 tarihinden sonra 1136 sayılı Yasa'nın 62. maddesinden farklı olarak görevleri gereği kendilerine devredilen koruma ve gözetim yükümlülükleri altında bulunan mallar üzerinde, mal edinmeleri hâlinde TCK'nın 5, 6/1-c-d maddeleri gereği zimmet suçunun da faili olabileceklerdir. TCK'nın 5. maddesinin yürürlük tarihi 01.01.2009'dur. Bunun amacı özel kanunlardaki ceza içeren hükümler ile özel ceza kanunlarındaki bu Kanun'un (TCK'nın 5237 sayılı maddesi) genel hükümlerine aykırı hükümlerinin gerekli değişikliklerin yapılmasına imkân sağlamaktadır. Burada avukat ile müvekkili arasındaki vekâlet ilişkisine değinmek gerekmektedir. Bir davanın avukat ile takip edilme zorunluluğu yoktur. Avukat ile takip edilen işlerde tarafın kendisine vekil atadığı avukatı gösteren belgeyi yani vekâletnameyi mahkemeye sunması gerekir. Müvekkil avukata hangi yetkileri verdiğini vekâletnamesinde belirtmek zorundadır. 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 35. maddesi yalnız avukatların yapacağı işler arasında adli işlemleri takip etmek olarak göstermiş, icra ve haciz işlemleri de Yüksek Yargıtay kararları, mevzuat ve uygulamaya göre adli işlemler olarak, avukat da bu görevi sırasında yargı görevi yapan olarak kabul edilmiş, vekâletnamesindeki ahzu kabz yetkisinin sağladığı yetkiyle müvekkilinin parasını icradan tahsil etme hak ve yetkisini kullanan avukatın bu parayı müvekkiline vermemek şeklinde gerçekleştirdiği eyleminde, müvekkili ile arasındaki iç hizmet ilişkisi olarak kabul etmek olanaksızdır. Kuru temizlemeye bırakılan kıyafet, terziye bırakılan kumaş, tamirhaneye veya servise bırakılan araçla ilgili olduğunda TCK'nın 155/2. maddesindeki hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçundan bahsedilebilir ise de, kamu görevlisi olduğundan şüphe bulunmayan 'yargı görevi yapan' kabul edilen avukatın eyleminin kuru temizlemeci, terzi veya tamirciden farklı olması gerekir. Burada zimmet ve hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçları açısından kısaca yorum yapmak gerekirse, irtikap suçu nasıl kamu görevlisinin dolandırıcılığı suçu ise, zimmet suçu da, güveni kötüye kullanma suçunun özel şekli ya da failin konumu ve işi gereği ağırlaştırılmış güveni kötüye kullanma suçu olduğu konusundan öğretide görüşler ileri sürülmüştür. Hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunda güven duyulan şahsın kendisi, failin şahsına duyulan güven söz konusu iken zimmet suçunda ise, doğrudan görevin gereği olarak malı teslim alan kamu görevlisi, failin konumu yani kamu görevlisi olmasıdır. Doktrinde bu konu da tartışmalıdır. Bir kısım görüş avukatın bahsedilen olaylarda zimmet suçunun faili olamayacağını belirtirken; (Özbek..., ..., ... TCK Özel Hükümler 14. Baskı, 2019, sayfa 1052, ...., ..., Teorik ve Pratik Ceza Özel Hukuku, 15. Baskı, 2017, sayfa 1065.). Bir kısım görüş de avukatın görevi sebebiyle kendisine teslim edilen müvekkiline ait parayı veya başka bir eşyayı 01.01.2009 tarihinden sonra işlenen suçlarda müvekkiline vermemesi eyleminde zimmet suçunun oluşacağını kabul etmektedirler. (..., İsa, Nitelikleri, Hak ve Yükümlülükleri Kapsamında Avukatlık Suçları Ankara 2020, sayfa 485, ..., Açıklamalı Avukatlık Yasası, 3. Baskı, 2012, sayfa 181, ...., ..., Ceza Hukuku Özel Hükümler, 19. Baskı, sayfa 1022, Akçin, İhsan, Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar, 2. Baskı, Ankara 2019, sayfa 50-51, Prof. Dr....ve Prof. Dr. ... de aynı görüştedirler). Yargıtay 5. Ceza Dairesi 02.05.2014 tarihli ve 170-4862 sayılı ilamında avukatın görevi gereği teslim aldığı parayı malikmiş gibi tasarruf etmesini zimmet saymıştır. Tezcan-Erdem-Önok, Ceza Özel Hukuku sayfa 1251'de avukatların vekâlet ilişkisinden kaynaklı olarak aldıkları mal veya para üzerinde malik gibi tasarrufta bulunmaları hâlinde, TCK’nın 155/2. maddesinin uygulanması gerektiğini düşünmektedir. Ancak avukatın, TCK'nın 6. maddesinde, yargı görevi yapanlar arasında sayılmaları nedeniyle, görevini icra ederken kamu görevlisi sayıldığı kuşkusuzdur. Bu durumda müvekkili ile avukat arasındaki vekâlet akdi sebebiyle verilecek para veya mal da, avukata yargı görevi yaptığı için kendisine teslim edildiğinden Yargıtay içtihadı daha isabetlidir (Artuk, Gökcen, Ceza Hukuku Genel Hükümler, 19. Baskı, sayfa 1022.). Dosya kapsamı, yasal düzenlemeler, madde gerekçeleri Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunun kararları, bir kısım doktrindeki görüşler, sanık ... katılan beyanları, doğrultusunda somut olaya bakıldığında; Sanık avukatın müvekkili ... adına icra marifetiyle; borçlu ... İnş. San. Tic. AŞ'den 4.150 TL parayı icra takibi sonrasında Erzurum Şekerbank Şubesinden tahsil ettiği yine aynı müvekkilinin alacaklı olduğu borçlu Hüryıldız İnş. San. Tic. AŞ'den icra takibi sonrasında tahsil ettiği 7.000 TL bedeli müvekkili mağdur ...'e vermeyerek yaklaşık 3,5 yıl süreyle uhtesinde tuttuğu ve mal edindiği olayda; Sanık avukatın TCK'nın 6/1-c maddesi gereğince kamu görevlisi olduğu, yaptığı işin kamusal faaliyet olduğu, icra işlemlerinin 1136 sayılı Avukatlık Kanunu 35. maddesine göre avukatın takip edebildiği adli işlemlerden olup TCK'nın 6/1-d maddesine göre avukatın icra ve haciz mahallinde ve işlerinde yargı kararlarına göre de yargı görevini yapan olarak kabul edildiği, TCK'nın 5. maddesine göre 'bu kanunun genel hükümleri özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanır' hükmü karşısında 1136 sayılı Avukatlık Kanunu'nun 62. maddesine göre TCK'nın genel hükümlerinin uygulanması gerektiği, TCK'nın 5. maddesinin yürürlük tarihinin 01.01.2009 olduğu, suç tarihinin de 10.05.2010 olduğu, sanığın savunmasının hiçbir maddi delile dayanmadığı ödemede bulunmadığı, TCK'nın 247. maddesinin gerekçesinde zimmete geçirilen malın devlete, bir kamu kuruluşuna veya özel kişilere ait olmasının suçun oluşumu bakımından bir öneminin bulunmadığı anlaşılmakla, Serbest meslek sahibi de olsa sanık avukatın 01.01.2009 tarihinden sonra işlediği kabul edilen görevi gereği zilyetliği kendisine devredilen koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu parayı uhdesinde tutarak müvekkili hak sahibi katılana vermeme eyleminin TCK'nın 247. maddesindeki zimmet suçunu oluşturduğunu düşündüğümüzden, Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun, sanığın bu eyleminin müvekkili ile arasındaki iç ilişkiye, hizmet ilişkisine ilişkin olup bu olayda sanığın kamu görevlisi sayılamayacağı dolayısıyla TCK'nın 155/2. maddesinde düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu yönündeki sayın yüksek çoğunluğun görüşüne yukarıda bahsettiğimiz gerekçelerle muhalifiz." görüşüyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi de; benzer düşünceyle, Karşı oy kullanmışlardır. 2- Yerel Mahkeme kararından sonra yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 253. maddesinde yapılan değişiklik uyarınca "uzlaştırma" işlemi yapılması gerekip gerekmediği; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin 17.09.1987 tarihli 410. toplantısında alınan Ceza Adaletinin Sadeleştirilmesi Hakkında Üye Devletlere Yönelik 18 Sayılı Tavsiye Kararında; "Ceza adaletinin işleyişini hızlandırma ve sadeleştirme işleminde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin özellikle 5. ve 6. maddelerinde öngörülen şartların dikkate alınması gerektiği göz önüne alınarak; Mahkemelere intikal eden ceza davalarının kabarıklığı ve özellikle hafif cezaları gerektirenler ile ceza yargılamasındaki uzunluğun neden olduğu sıkıntılara bakılarak ...yetkili makamlarca ceza işlerinde savcılık ve mahkeme dışı anlaşmalar sağlanması, bu tür ihtilafların uzlaşma yolu ile halledilmesinin tavsiye edilmesi" kabul edilmiştir. Benzer düşünce ve ihtiyaçlar sonucu Türk Ceza Hukuku Sistemine dâhil edilen ve 02.12.2016 tarihli ve 29906 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesiyle yapılan değişikliğe kadar "uzlaşma" başlığı altında düzenlenen uzlaştırma kurumu, uyuşmazlığın yargı dışı yolla ve fakat adli makamlar denetiminde çözümlenmesini amaçlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Uzlaştırma; bu kapsama giren suçlarda, fail ve mağdurun suçtan doğan zararın giderilmesi konusunda anlaşmalarına bağlı olarak devletin de ceza soruşturması veya kovuşturmasından vazgeçmesi ve suçun işlenmesiyle bozulan toplumsal düzenin barış yoluyla yeniden tesisini sağlayıcı nitelikte bir hukuksal kurumdur. 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 73. maddesinin sekizinci fıkrasında, "Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olup, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir." hükmü ile uzlaşma kurumuna, aynı tarihte yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK'nın 253, 254 ve 255. maddelerinde ise, uzlaşmanın şartları, yöntemi, sonuçları, kovuşturma aşamasında uzlaşma ile birden fazla failin bulunması hâlinde uzlaşmanın nasıl gerçekleşeceğine ilişkin hükümlere yer verilmiştir. 19.12.2006 tarihinde yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 2. maddesiyle, TCK'nın 73. maddesinin başlığında yer alan "uzlaşma" ibaresi metinden çıkarılmış, 45. maddesiyle de aynı maddenin 8. fıkrası yürürlükten kaldırılmış, yine 24 ve 25. maddeleri ile CMK'nın 253 ve 254. maddeleri değiştirilmiştir. Yapılan bu düzenlemeye göre uzlaştırmanın bir ceza muhakemesi kurumu olduğu açık ise de birey ile devlet arasındaki ceza ilişkisini sona erdirmesi nedeniyle maddi ceza hukukunu da ilgilendirdiği tartışmasızdır. CMK'nın 5560 sayılı Kanun'un 24. maddesi ile değiştirilen 253. maddesinde uzlaşmanın kapsamı; "(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 4. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 5. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239) suçları. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlar ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez." şeklinde belirlenmiş iken, 09.07.2009 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5918 sayılı Kanun'un 8. maddesiyle CMK'nın 253. maddesinin üçüncü fıkrasına "Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz" cümlesi eklenmiş, 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 34. maddesi ile yapılan değişiklikle madde başlığı "Uzlaştırma" olarak değiştirilmiş ve; "(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra), 4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 5. Hırsızlık (madde 141), 6. Dolandırıcılık (madde 157), 7. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 8. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239), suçları. c) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz..." şeklindeki düzenlemeyle kapsamı genişletilmiş, 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile yapılan değişiklerle; "(1) Aşağıdaki suçlarda, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar gören gerçek veya özel hukuk tüzel kişisinin uzlaştırılması girişiminde bulunulur: a) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar. b) Şikâyete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın, Türk Ceza Kanununda yer alan; 1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88), 2. Taksirle yaralama (madde 89), 3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra), 4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116), 5. İş ve çalışma hürriyetinin ihlali (madde 117, birinci fıkra; madde 119, birinci fıkra (c) bendi), 6. Hırsızlık (madde 141), 7. Güveni kötüye kullanma (madde 155), 8. Dolandırıcılık (madde 157), 9. Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi (madde 165), 10. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234), 11. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239), suçları. c) Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar bakımından ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar. (2) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olanlar hariç olmak üzere; diğer kanunlarda yer alan suçlarla ilgili olarak uzlaştırma yoluna gidilebilmesi için, kanunda açık hüküm bulunması gerekir. (3) Soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile, cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda, uzlaştırma yoluna gidilemez. Uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte aynı mağdura karşı işlenmiş olması hâlinde de uzlaşma hükümleri uygulanmaz..." şeklinde madde mevcut hâlini almıştır. Görüldüğü gibi, 6763 sayılı Kanun ile uzlaştırma kapsamındaki suçların sayıları artırılmış, TCK'nın 106. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen tehdit, aynı Kanun'un 141. maddesinde düzenlenen hırsızlık ve 157. maddesinde düzenlenen dolandırıcılık suçları uzlaştırma kapsamına alınmış, etkin pişmanlık hükümlerine yer verilen suçlara ilişkin sınırlama kaldırılmıştır. Mağdurun veya suçtan zarar görenin gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması koşuluyla, suça sürüklenen çocuklar yönünden ayrıca, üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar da uzlaştırma kapsamına dâhil edilmiştir. 7188 sayılı Kanun'la ise uzlaştırma kapsamına giren suçların sayısı bir kez daha artırılarak, TCK'nın 155. maddesindeki güveni kötüye kullanma, aynı Kanun'un 165. maddesindeki suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu ve 117. maddesinin ilk fıkrasındaki iş ve çalışma hürriyetini ihlal suçu ile bu suçun birden fazla kişiyle birlikte işlenmesi nitelikli hâline ilişkin 119. maddenin birinci fıkrasının (c) bendi kapsam içerisine alınmıştır. Öte yandan bu düzenleme ile CMK'nın 253. maddesinin üçüncü fıkrasındaki "birlikte" ibaresinden sonra gelmek üzere "aynı mağdura karşı" ibaresi eklenmiş, böylece fail tarafından uzlaştırma kapsamına giren bir suçun bu kapsama girmeyen başka bir suçla beraber farklı mağdura karşı işlenmesi durumunda tarafların uzlaşabilmesinin önünde engel kalmamıştır. Bu husus Kanun'un gerekçesinde "Maddenin üçüncü fıkrasında öngörülen değişiklikle, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte ‘aynı mağdura karşı' işlenmiş olması hâlinde uzlaştırma hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmektedir. Böylelikle farklı mağdurlara karşı işlenen suçlar bakımından bu kısıtlama kaldırılmakta ve uzlaştırma kapsamında olması halinde diğer mağdurların şüpheliyle uzlaşabilmelerine imkân tanınmaktadır." biçiminde açıklanmıştır. Diğer taraftan 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren CMK'nın "Mahkeme tarafından uzlaştırma" başlıklı 254. maddesi; "(1) Kamu davasının açılması halinde, uzlaşmaya tâbi bir suç söz konusu ise, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen usule göre, mahkeme tarafından da yapılır. (2) Uzlaşmanın gerçekleşmesi halinde davanın düşmesine karar verilir." şeklinde iken, 19.12.2006 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5560 sayılı Kanun'un 25. maddesi ile; "(1) Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, uzlaştırma işlemleri 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre, mahkeme tarafından yapılır. (2) Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini def'aten yerine getirmesi halinde, davanın düşmesine karar verir. Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arz etmesi halinde; sanık hakkında, 231 inci maddedeki şartlar aranmaksızın, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilir. Geri bırakma süresince zamanaşımı işlemez. Hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildikten sonra, uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkeme tarafından, 231 inci maddenin onbirinci fıkrasındaki şartlar aranmaksızın, hüküm açıklanır." biçiminde değiştirilmiş, 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun'un 35. maddesi ile CMK'nın 254. maddesinin birinci fıkrası; "Kamu davası açıldıktan sonra kovuşturma konusu suçun uzlaşma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde, kovuşturma dosyası, uzlaştırma işlemlerinin 253 üncü maddede belirtilen esas ve usûle göre yerine getirilmesi için uzlaştırma bürosuna gönderilir." şeklinde yeniden düzenlenmiştir. Bu düzenlemeler göz önüne alındığında, uzlaştırma gerek 5560 sayılı Kanun'la yapılan değişiklikten önce, gerekse 5560 ve 6763 sayılı Kanunlarla yapılan değişiklikler sonrası asıl olarak soruşturma evresinde yapılması gereken bir işlem ise de her ne suretle olursa olsun uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması hâlinde kovuşturma aşamasında da uzlaştırmanın mümkün olduğu kabul edilmelidir. Uzlaştırma usulü uygulanmaksızın dava açılması veya suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun ilk defa duruşmada anlaşılması hâlinde uzlaştırmanın uygulanması gerekmekte olup uzlaşma başarıyla gerçekleşir ve edim bir defada yerine getirilirse kamu davasının düşmesine karar verilecektir. Ceza hukukunda genel kural, suçun işlendiği tarihte yürürlükte bulunan kanunun uygulanmasıdır. Sonradan yürürlüğe giren bir kanunun, yürürlük tarihinden önce işlenen suçlara tatbik edilebilmesi, ancak lehe sonuçlar doğurması durumunda mümkündür. Önceki ve sonraki kanunlara göre hükmedilecek cezalar ve güvenlik tedbirleri aynı ise, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren kanunun uygulanmasına imkân bulunmamaktadır. TCK'nın "zaman bakımından uygulama" başlıklı 7. maddesi, 765 sayılı Kanun'un 2. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş olup, her iki maddede de ceza hukuku kurallarının yürürlüğe girdikleri andan itibaren işlenen suçlara uygulanacağına ilişkin ileriye etkili olma prensibi ile bu ilkenin istisnasını oluşturan, "failin lehine olan kanunun geçmişe etkili olması", "geçmişe etkili uygulama" veya "geçmişe yürürlük" ilkesine de yer verilmiştir. Bu ilke uyarınca, suçtan sonra yürürlüğe giren ve fail lehine hükümler içeren kanun, hükümde ve infaz aşamasında dikkate alınmalıdır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanığın mağdura yönelik eyleminin 5237 sayılı TCK'nın 155/2. fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğu sonucuna ulaşılması ve Yerel Mahkeme kararından sonra CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikler sonucu hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamına dahil edilmesi karşısında, mahkemece CMK'nın 223. maddesinin sekizinci fıkrasının ikinci cümlesi uyarınca durma kararı verilerek, aynı Kanun'un 253 ve 254. maddelerinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra, sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunmaktadır. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Dairenin sanık hakkındaki bozma kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün, sanığın eyleminin TCK’nın 155/2. fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden ve CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonucu sanığın eylemine uyan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamına alınması karşısında, CMK'nın 253. maddesinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması nedeninden bozulmasına karar verilmelidir. SONUÇ : Açıklanan nedenlerle, 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 17.09.2020 tarihli ve 11187-12288 sayılı düzeltilerek onama kararının KALDIRILMASINA, 3- Erzurum 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 18.03.2014 tarihli ve 271-67 sayılı sanık hakkında zimmet suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün, sanığın eyleminin TCK’nın 155/2. fıkrasında düzenlenen hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunu oluşturduğunun gözetilmemesi isabetsizliğinden ve CMK'nın 253. maddesinde 24.10.2019 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonucu sanığın eylemine uyan hizmet nedeniyle güveni kötüye kullanma suçunun uzlaştırma kapsamına alınması karşısında, CMK'nın 253. maddesinde belirtilen esas ve usule göre uzlaştırma işlemleri yerine getirildikten sonra sonucuna göre sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması nedeninden BOZULMASINA, 4) Dosyanın, Yerel Mahkemeye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 08.12.2022 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla, ikinci uyuşmazlık bakımından ise oy birliğiyle karar verildi.
1. Ceza Dairesi, 2021/5657 E., 2021/5618 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza Mahkemesi
tam metni aç
b) Sanığın, katılan ...'ı 5237 sayılı TCK'nin 6/1-f maddesi uyarınca kesme tüfek ile sağ siyatik sinir yaralanması oluşması nedeniyle organlarından birinin işlevinin yitirilmesine ve ağır (5.) derecede kemik kırığına neden olacak şekilde yaralama eylemi nedeniyle, TCK'nin 86/1.
1. Ceza Dairesi         2021/5657 E.  ,  2021/5618 K. "İçtihat Metni" MAHKEMESİ :Asliye Ceza Mahkemesi SUÇLAR : 6136 sayılı Kanun'a muhalefet, kasten yaralama HÜKÜMLER : Beraatlere, mahkumiyetlere dair Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle evrak okunarak; Gereği görüşülüp düşünüldü: Sanık ...'ın yokluğunda karar verildiği, gerekçeli karar duruşmada bildirdiği adresin numarasından farklı olan bir adreste annesi ... ... imzasına 06.01.2016 tarihinde tebliğ edilmiş ise de, yapılan gerekçeli karar tebliğinin usulsüz olduğu, bu nedenle sanık ...'nun öğrenme üzerine 18.01.2016 havale tarihli dilekçesi ile vaki temyiz isteminin süresinde olduğu; Anayasa'nın 40/2, 5271 sayılı CMK’nin 34/2. maddeleri uyarınca, hüküm fıkrasında, başvurulacak kanun yolunun, merciinin, başvuru şekli, süresi ve bu sürenin başlangıcının açıkça ve ilgiliyi yanıltmayacak biçimde gösterilmesi gerekmekte olup; başka bir suçtan hükümlü olarak bulunan sanık ...'ün, SEGBİS sistemi ile katıldığı karar duruşmasında 02.12.2015 tarihinde tefhim edilen hükmü, 1412 sayılı CMUK'un 310/1. maddesinde öngörülen 1 haftalık kanuni süre geçtikten sonra 22.03.2016 tarihinde temyiz ettiği görülmekte ise de, 5271 sayılı CMK'nin 263/1. maddesinde sanığın, bulunduğu ceza infaz kurumu ve tutukevi müdürüne beyanda bulunmak suretiyle veya bu hususta bir dilekçe vererek kanun yollarına başvurabileceğinin düzenlendiği de gözetilip hüküm açıklanırken temyiz kanun yolu ihtarının usulüne uygun yapılmadığının anlaşılması karşısında, sanık ...'in temyiz isteminin süresinde olduğu kabul edilerek yapılan incelemede; 1) Sanık ... hakkında katılan ...'i kasten yaralama suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik sanık ...'ın temyiz talebinin incelenmesinde; Gerekçeli kararın sanığa bizzat 06.01.2016 tarihinde tebliğ edildiği, bu kararı 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi uyarınca halen yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK'un 310/1. maddesinde öngörülen bir haftalık süre geçtikten sonra 14.01.2016 tarihinde temyiz eden sanık ...'ın kanuni süresinden sonra vaki temyiz talebinin, CMUK’un 317. maddesi uyarınca isteme aykırı REDDİNE, 2) Sanıklar ..., ..., ... ve ... haklarında 6136 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan verilen beraat hükümlerine yönelik katılan ... vekilinin temyiz sebeplerinin incelenmesinde; Katılan ...'ın 6136 sayılı Kanun'a muhalefet suçundan verilen beraat hükümlerine yönelik davalara katılma ve hükümleri temyize yetkisi bulunmadığından, katılan ... vekilinin temyiz isteminin 1412 sayılı CMUK'un 317. maddesi uyarınca isteme aykırı REDDİNE, 3) Sanık ... hakkında müşteki ...'ü kasten yaralama suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik sanık ...'ın temyiz talebinin incelenmesinde; Sanık hakkında tayin edilen adli para cezalarının türü ve miktarı itibariyle verilen hükümlerin, 14.04.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6217 sayılı Kanun'un 26. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'a eklenen geçici 2. madde gereğince kesin nitelikte olup temyizleri mümkün olmadığından, sanık ...'ın temyiz talebinin 6723 sayılı Kanun’un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun’un 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'un 317. maddesi gereğince istem gibi REDDİNE, 4) Sanık ... hakkında katılan ...'i kasten yaralama suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik sanık ... müdafii ile katılan ... vekilinin temyiz taleplerinin incelenmesinde; a) Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25.04.2017 tarih ve 2015/1167 Esas - 2017/247 Karar sayılı kararında da belirtildiği üzere, sanığa ek savunma hakkı tanınmadan, iddianamede gösterilmeyen 5237 sayılı TCK'nin 87/2-son maddesinin uygulanması suretiyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Pelissier ve Sassi/Fransa, No: 25444/94, P. 67, Sadak ve diğerleri/Türkiye No: 29900/96, 29901/96, 29902/96, 29903/96, 17.07.2001) sayılı kararları ile, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine ve yine 5271 sayılı CMK’nin 226. maddesine muhalefet edilerek sanığın savunma hakkının kısıtlanması, b) Sanığın, katılan ...'ı 5237 sayılı TCK'nin 6/1-f maddesi uyarınca kesme tüfek ile sağ siyatik sinir yaralanması oluşması nedeniyle organlarından birinin işlevinin yitirilmesine ve ağır (5.) derecede kemik kırığına neden olacak şekilde yaralama eylemi nedeniyle, TCK'nin 86/1. maddesi kapsamında kasten yaralama suçundan belirlenen temel cezasının, TCK’nin 3. maddesi uyarınca “cezada orantılılık” ilkesi uyarınca makul bir oranda alt sınırdan uzaklaşılarak tayini gerekirken, asgari hadden ceza verilmesi suretiyle sanığa eksik ceza tayini, c) Katılan ...'ın organlarından birinin işlevinin yitirilmesine neden olacak nitelikte yaralanması karşısında, TCK'nin 86/3-e ve 87/2-b maddelerinin birlikte uygulanması nedeniyle cezasının 8 yıldan az olamayacağı TCK'nin 87/2,son maddesinin son cümlesinde belirlenmesine rağmen, yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle sanığa eksik ceza tayini, d) Sanığa TCK'nin 86/1 ve 86/3-e maddesi uygulanarak verilen 1 yıl 6 ay hapis cezasının katılanın organlarından birinin işlevinin yitirilmesi niteliğindeki yaralanması nedeniyle TCK'nin 87/2-b maddesi uyarınca 2 kat artırılmasına karar verilerek sanığın "3 yıl 18 ay hapis cezası" ile cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken, bir kat artırılmasına karar verilerek sanığın "2 yıl 12 ay hapis cezası" ile cezalandırılması ve bu suretle yanlış uygulama yapılması suretiyle sanığa eksik ceza tayini, e) Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih ve 2014/140 Esas - 2015/85 Karar sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK'nin 53. maddesindeki bazı hükümlerin iptal edilmesi nedeniyle, hak yoksunlukları yönünden sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanık ... müdafii ile katılan ... vekilinin temyiz sebepleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu nedenlerle, 6723 sayılı Kanun'un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı BOZULMASINA, 5) Sanık ... hakkında katılan ...'i kasten yaralama suçundan verilen mahkumiyet hükmüne yönelik sanık ... ile katılan ... vekilinin temyiz taleplerinin incelenmesinde; a) Sanığın üzerine atılı suçun TCK'nin 86/1, 86/3-e, 87/2-b,son maddeleri kapsamında olup alt sınırı 5 yıl hapis cezasından fazla olduğundan 5271 sayılı CMK'nin 150/3. maddesinin açık hükmü karşısında sanığa zorunlu müdafii tayini gerektiğinden, talimat yasağına aykırı olarak savunmasının alındığı sırada müdafii bulunmakta ise de temyize konu hükmün verildiği mahal mahkemesinde zorunlu müdafii atanmadan yargılama yapılarak hüküm kurulması suretiyle sanığın savunma hakkı kısıtlanarak CMK’nin 188/1. maddesine muhalefet edilmesi, b) Sanığın üzerine atılı 5237 sayılı TCK'nin 86/1, 86/3-e ve 87/2-b,son maddelerinde öngörülen cezanın alt sınırının 8 yıl hapis cezası olması nedeniyle, savunmasının ve ek savunmasının yargılamayı yapan mahkemece bizzat alınması, bunun mümkün olmaması durumunda ise SEGBİS sistemi aracılığıyla savunmasının alınması gerektiği gözetilmeden; savunmasının istinabe yoluyla başka mahkemede aldırılması suretiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (F.C.B. v İtalya, No: 12151/86, 28 Ağustos 1991) kararında belirtildiği üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6. maddesine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36. maddesine ve 5271 sayılı CMK'nin 196/2. maddesine muhalefet edilerek sanığın savunma hakkının kısıtlanması, c) Sanık ...'nın katılan ...'ı 5237 sayılı TCK'nin 6/1-f maddesi uyarınca kesme tüfek ile sağ siyatik sinir yaralanması oluşması nedeniyle organlarından birinin işlevinin yitirilmesine ve ağır (5.) derecede kemik kırığına neden olacak şekilde yaralama eylemine TCK'nin 37. maddesi uyarınca iştirak etmesi nedeniyle, sanığın TCK'nin 86/1. maddesi kapsamında kasten yaralama suçundan belirlenen temel cezasının TCK’nin 3. maddesi uyarınca “cezada orantılılık” ilkesi uyarınca makul bir oranda alt sınırdan uzaklaşılarak tayini gerekirken, asgari hadden ceza verilmesi suretiyle sanığa eksik ceza tayini, d) Katılan ...'ın organlarından birinin işlevinin yitirilmesine neden olacak nitelikte yaralanması karşısında, TCK'nin 86/3-e ve 87/2-b maddelerinin birlikte uygulanması nedeniyle cezasının 8 yıldan az olamayacağı TCK'nin 87/2,son maddesinin son cümlesinde belirlenmesine rağmen, yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle sanığa eksik ceza tayini, e) Sanığa TCK'nin 86/1 ve 86/3-e maddesi uygulanarak verilen 1 yıl 6 ay hapis cezasının katılanın organlarından birinin işlevinin yitirilmesi niteliğindeki yaralanması nedeniyle TCK'nin 87/2-b maddesi uyarınca 2 kat artırılmasına karar verilerek sanığın "3 yıl 18 ay hapis cezası" ile cezalandırılmasına karar verilmesi gerekirken, bir kat artırılmasına karar verilerek sanığın "2 yıl 12 ay hapis cezası" ile cezalandırılması ve bu suretle yanlış uygulama yapılması suretiyle sanığa eksik ceza tayini, f) Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih ve 2014/140 Esas - 2015/85 Karar sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK'nin 53. maddesindeki bazı hükümlerin iptal edilmesi nedeniyle, hak yoksunlukları yönünden sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanık ... ile katılan ... vekilinin temyiz sebepleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu nedenlerle, 6723 sayılı Kanun'un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı BOZULMASINA, 6) Sanıklar ... ve ... haklarında katılan ...'i kasten yaralama suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik sanık ... ile katılan ... vekilinin temyiz taleplerinin incelenmesinde; a) Sanıkların üzerine atılı suçların 5237 sayılı TCK'nin 86/1, 86/3-e, 87/2,b-son maddeleri kapsamında olup alt sınırı 5 yıl hapis cezasından fazla olduğundan 5271 sayılı CMK'nin 150/3. maddesinin açık hükmü karşısında, sanıklara zorunlu müdafi tayini gerektiğinden, müdafii atanmadan yargılama yapılmak suretiyle sanıkların savunma hakkının kısıtlanarak CMK’nin 188/1. maddesine muhalefet edilmesi, b) Sanık ...'nın katılan ...'ı 5237 sayılı TCK'nin 6/1-f maddesi uyarınca kesme tüfek ile sağ siyatik sinir yaralanması oluşması nedeniyle organlarından birinin işlevinin yitirilmesine ve ağır (5.) derecede kemik kırığına neden olacak şekilde yaralama eylemine TCK'nin 37. maddesi uyarınca iştirak etmeleri nedeniyle, sanıkların TCK'nin 86/1. maddesi kapsamında kasten yaralama suçlarından belirlenen temel cezalarının, TCK’nin 3. maddesi uyarınca “cezada orantılılık” ilkesi uyarınca makul bir oranda alt sınırdan uzaklaşılarak tayini gerekirken, asgari hadden ceza verilmesi suretiyle sanıklara eksik ceza tayini, c) Katılan ...'ın organlarından birinin işlevinin yitirilmesine neden olacak nitelikte yaralanması karşısında, TCK'nin 86/3-e ve 87/2-b maddelerinin birlikte uygulanması nedeniyle cezasının 8 yıldan az olamayacağı TCK'nin 87/2,son maddesinin son cümlesinde belirlenmesine rağmen, yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle sanıklara eksik ceza tayini, d) Sanıklara TCK'nin 86/1 ve 86/3-e maddesi uygulanarak verilen 1 yıl 6 ay hapis cezalarının katılanın organlarından birinin işlevinin yitirilmesi niteliğindeki yaralanması nedeniyle TCK'nin 87/2-b maddesi uyarınca 2 kat artırılmasına karar verilerek sanıkların "3 yıl 18 ay hapis cezası" ile cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken, bir kat artırılmasına karar verilerek sanıkların "2 yıl 12 ay hapis cezası" ile cezalandırılması ve bu suretle yanlış uygulama yapılması suretiyle sanıklara eksik ceza tayini, e) Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih ve 2014/140 Esas - 2015/85 Karar sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK'nin 53. maddesindeki bazı hükümlerin iptal edilmesi nedeniyle, hak yoksunlukları yönünden sanıkların hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, f) Sanık ... hakkında kurulan mahkumiyet hükmünde; iddianamede yazılı bulunan 5237 sayılı TCK'nin 39. maddesinin uygulanmaması ihtimaline binaen ek savunma hakkı verilmesi gerekirken, sanığa TCK'nin 39. maddesinin uygulanması ihtimaline binaen ek savunma hakkı verilmesi suretiyle 5271 sayılı CMK'nin 226. maddesine aykırı davranılması, Bozmayı gerektirmiş, sanık ... ile katılan ... vekilinin temyiz sebepleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu nedenlerle, 6723 sayılı Kanun'un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı BOZULMASINA, 7) Sanıklar ... ve ... haklarında katılan ...'i kasten yaralama suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerine yönelik sanık ... ile katılan ... vekilinin temyiz taleplerinin incelenmesinde; a) Sanıkların üzerine atılı suçların 5237 sayılı TCK'nin 86/1, 86/3-e, 87/2,b-son maddeleri kapsamında olup alt sınırı 5 yıl hapis cezasından fazla olduğundan 5271 sayılı CMK'nin 150/3. maddesinin açık hükmü karşısında, sanıklara zorunlu müdafi tayini gerektiğinden, müdafii atanmadan yargılama yapılmak suretiyle sanıkların savunma hakkının kısıtlanarak CMK’nin 188/1. maddesine muhalefet edilmesi, b) Sanık ...'nın katılan ...'ı 5237 sayılı TCK'nin 6/1-f maddesi uyarınca kesme tüfek ile sağ siyatik sinir yaralanması oluşması nedeniyle organlarından birinin işlevinin yitirilmesine ve ağır (5.) derecede kemik kırığına neden olacak şekilde yaralama eylemine TCK'nin 39/2-a maddesi uyarınca iştirak etmeleri nedeniyle, sanıkların TCK'nin 86/1. maddesi kapsamında kasten yaralama suçlarından belirlenen temel cezalarının, TCK’nin 3. maddesi uyarınca “cezada orantılılık” ilkesi uyarınca makul bir oranda alt sınırdan uzaklaşılarak tayini gerekirken, asgari hadden ceza verilmesi suretiyle sanıklara eksik ceza tayini, c) Katılan ...'ın organlarından birinin işlevinin yitirilmesine neden olacak nitelikte yaralanması karşısında, TCK'nin 86/3-e ve 87/2-b maddelerinin birlikte uygulanması nedeniyle cezasının 8 yıldan az olamayacağı TCK'nin 87/2,son maddesinin son cümlesinde belirlenmesine rağmen, yanılgıya düşülerek yazılı şekilde karar verilmesi suretiyle sanıklara eksik ceza tayini, d) Sanıklara TCK'nin 86/1 ve 86/3-e maddesi uygulanarak verilen 1 yıl 6 ay hapis cezalarının katılanın organlarından birinin işlevinin yitirilmesi niteliğindeki yaralanması nedeniyle TCK'nin 87/2-b maddesi uyarınca 2 kat artırılmasına karar verilerek sanıkların "3 yıl 18 ay hapis cezası" ile cezalandırılmalarına karar verilmesi gerekirken, bir kat artırılmasına karar verilerek sanıkların "2 yıl 12 ay hapis cezası" ile cezalandırılması ve bu suretle yanlış uygulama yapılması suretiyle sanıklara eksik ceza tayini, e) Anayasa Mahkemesinin 24.11.2015 tarih ve 29542 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 08.10.2015 tarih ve 2014/140 Esas - 2015/85 Karar sayılı kararı ile 5237 sayılı TCK'nin 53. maddesindeki bazı hükümlerin iptal edilmesi nedeniyle, hak yoksunlukları yönünden sanıkların hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması, Bozmayı gerektirmiş, sanık ... ile katılan ... vekilinin temyiz sebepleri bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükümlerin bu nedenlerle, 6723 sayılı Kanun'un 33. maddesiyle değişik 5320 sayılı Kanun'un 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’un 321. maddesi uyarınca isteme aykırı BOZULMASINA, 31.03.2021 gününde oy birliğiyle karar verildi.
3. Ceza Dairesi, 2021/937 E., 2021/10530 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220 § 6 maddesi ve 314 § 2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir.
3. Ceza Dairesi         2021/937 E.  ,  2021/10530 K. "İçtihat Metni" İNCELENEN KARARIN; İtiraz Eden : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı İtiraz Yazısının Tarihi : 20.06.2019 İtiraz Edilen Karar : Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27.02.2019 tarih ve 2018/1093 - 2019/1323 sayılı onama kararı İtiraz İle İlgili Mahkeme Kararı :...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.12.2014 tarih ve 2014/110 - 2014/343 sayılı kararı İtirazla İlgili Hüküm : TCK'nın 314/3 ve 220/6 maddeleri yollamasıyla 314/2, 220/6-2. cümle, 3713 sayılı Kanunun 5/1, TCK’nın 62, 53 ve 58/9. maddeleri uyarınca mahkumiyet Suç : Silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme Dosya incelenerek gereği düşünüldü ; I-İTİRAZ KONUSU: Dairemizin 27.02.2019 tarih ve ...Karar sayılı kararına Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz edilmekle; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz yazısı ve ekindeki dava dosyası incelendiğinde; Sanık hakkında...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.12.2014 gün ve 2014/110 Esas, 2014/343 sayılı kararıyla silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan mahkumiyet, 2911 sayılı Kanuna muhalefet ve terör örgütü propagandası yapmak suçlarından ise 6352 sayılı Kanunun geçici 1/b maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, kararın sanık müdafii tarafından temyiz edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının onama talep eden 31.01.2018 tarihli tebliğnamesi üzerine, Dairemizin 27.02.2019 tarih ve ...Karar sayılı ilamı ile silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan kurulan mahkumiyet hükmünün onanmasına oyçokluğu ile karar verildiği anlaşılmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 20.06.2019 tarih ve 2015/63178 sayılı itiraz yazısında özetle; “Terör örgütü propagandası yapmak, 2911 s.K.'na muhalefet ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçlarından sanık ... hakkında,...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31/12/2014 gün ve 2014/110 Esas, 2014/343 Kararı ile terör örgütü propagandası yapmak ve 2911 s.K.'na muhalefet suçlarınsan 6352 s.K.'nun 1/1-b maddesi gereğince kovuşturmasının ertelemesi, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunda ise mahkumiyet kararı verilmiştir. Mahkumiyet hükmü sanık müdafisi tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 27/02/2019 gün ve ...Karar sayılı kararı ile oy çokluğuyla onanmıştır. Karşı oy, hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin mahkum olmaması nedeniyle örgüt adına suç işlediğinin kabulüne imkan bulunmadığı ve 2911 s.K.'na muhalefet suçunun 3713 s.K.'nun 4.maddesinde sayılan suçlardan olmaması nedeniyle de bu suçu işleyen kişilerin örgüt adına suç işlemekten cezalandırılmasına imkan bulunmadığına dairdir. İtirazın konusu, 2911 sayılı yasaya muhalefet ve silahlı terör örgütü propagandası yapmak suçlarından hakkında kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen sanığın ayrıca silahlı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasının mümkün olmadığı” gerekçesi ile anılan kararın kaldırılarak,...2. Ağır Ceza Mahkemesinin 31.12.2014 gün ve 2014/110 Esas, 2014/343 sayılı kararının bozulmasına karar verilmesi, itiraz kabul edilmediği takdirde, itiraz hakkında bir karar verilmek üzere dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi talep edilmiştir. II)İTİRAZ NEDENLERİ: Mezkur ilama ilişkin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının anılan itiraz yazısı ile; "... Cumhuriyet Başsavcılığının 2011/387 sayılı iddianamesi ile; PKK terör örgütü güdümünde yayın yapmakta olan www.firatnews.org isimli internet sitesinde;19 Mart 2011 tarihli KOMALÊN CİWAN: GENÇLİK ROLÜNÜ OYNAYACAK başlığı altında “Komalên Ciwan, Newrozu, özgürlük serhıldanlarına dönüştürmenin yanı sıra Kürdistan gençliğinin içinden geçilen tarihi süreçte “yönünü özgürlük dağlarına vermesinin en kutsal görevleri” olduğu belirtilerek, gerillanın özgürlük zemini olduğunun vurgulandığı açıklamada “Kürdistan gençliği bu dönemde onuruna sahip çıkarak özgürlük saflarında yerini alacaktır. Newroz ile birlikte özgürlük mücadelesindeki ısrarını yenileyecektir. İlk Newroz isyanını zafere ulaştırmayı dağlarda ateş yakarak kutlayan demirci Kawa gibi 2011 yılını özgürlük yılına dönüştürüp Kürdistan dağlarında yakacağı ateşle halkımıza özgürlük müjdesi vermek Kürdistan gençliğinin tarihsel görevi olmaktadır.Önder Apo'ya ve şehitlerimize layık bir gençlik olmanın ölçüsünü bu süreçte vereceğimiz mücadele belirleyecektir. Özgür ve onurlu bir yaşamın yolunun buradan geçtiğinin bilinciyle kuzey, güney, doğu, batı Kürdistan ve yurt dışında yaşayan tüm gençleri bulundukları alanlarda Newroz ateşini serhıldanlarla büyütmeye ve ‘ya özgürlük, ya özgürlük’ şiarıyla zaferi yaratmaya çağırıyoruz.” şeklinde, 20 Mart 2011 tarihli KONGRA-GEL NEWROZ MESAJI başlığı altında “Başta gençler ve kadınlar olmak üzere tüm halkımızı, Önderliğimizin çözüm projesi olan Demokratik Özerk Kürdistanı inşa etmeye, Önder APO’ya ve halkımıza yönelik konseptleri boşa çıkarmak temelinde özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz. Bu duygularla başta Rêber Apo olmak üzere tüm özgürlük tutsaklarının, Gerillanın, Kürdistan Halkının ve bölge halklarının kutsal Newroz bayramını kutluyor, Newroz’un özgürlük ve barışa vesile olmasını diliyoruz.” şeklinde beyanlara yer verildiği, PKK DEN NEVROZ MESAJI başlığı altında “Kürt halkını, 2011 Newroz’unu bir özgürlük ve demokratik çözüm Newrozu haline getirme temelinde kutlamaya, birliklerini, örgütlülüklerini geliştirmeye ve kendisine yönelik her türlü saldırıya karşı öz savunmasını yapmaya çağırıyoruz. Tüm PKK militan, kadro, savaşçı, sempatizan ve taraftarlarını Newroz’un özgürlükçü ruhuna bağlılık temelinde, zafer kişiliği ve kararlılığıyla halkımızın varlığını koruma ve özgürlüğünü sağlama mücadelesine her koşul altında öncülük etmeye çağırıyoruz.” Kürt halkı, 2011 Newroz’unu özgürlüğünü sağlamanın Newroz’u haline getirmede kararlıdır. Şırnak ve Iğdır’da başlayıp, Amed’de zirveleşmekte olan Newroz kutlamalarında gösterdiği kararlılığı, direnişi saygıyla selamlıyoruz” şeklinde ve "www.dozaciwanan.com "isimli internet sitesinde 19 Mart 2011 tarih ve KCK:KCK NEVROZ MESAJI: DEMOKRATİK ÇÖZÜMDE ISRARLI OLACAĞIZ başlığı altında “Özgürlük, direniş, birlik ve mücadele günü olan Newroz, öncelikle özgürlük mücadelemizin çözüm aşamasına gelmesinde büyük emeği olan Önder Apo’ya, tüm yurtsever halkımıza, tüm bölge halklarına, tüm yapımıza ve özgürlük gerillasına, zindan direnişçilerine ve tüm şehit ailelerine kutlu olsun’’ diyen KCK, Newroz kutlamalarını toplumsal mücadelenin zirvesi haline getirme çağrısı yaptı. AKP hükümetini halkımızın Newroz alanlarında yükselttiği ulusal-demokratik taleplerini ve çağrılarını doğru anlamaya, Kürt gençlerinin kanını akıtmaya ve siyasetçilerini tutuklayarak teslim alma siyasetine son vermeye çağırıyoruz. 2011 yılını demokratik çözüm yılı ve özgürlükler yılı haline getirmek için bu Newroz’u çağdaş Kawaların ruhuna ve özüne uygun olarak karşılamaya, Newroz kutlamalarını toplumsal mücadelenin bir zirvesi haline dönüştürmeye ve yüksek bir katılım ve kararlılıkla karşılamaya çağırıyoruz” şeklinde çağrılara yer verildiği, bu çağrılara uyan kişiler arasında yer alarak 20/03/201 ve 24/12/2010 tarihli Nevruz eylemlerine katılarak, yasa dışı örgüt ve lideri lehine slogan attığı, taş ve Molotof kokteyli atan grupla birlikte hareket ettiği, yine 13/01/2011 günü ... İlinde görülen ve kamuoyunda KCK Davası olarak bilinen davada sanık durumunda bulunan tutuklu şahıslara destek vermek amacıyla, terör örgütüne müzahir internet sitelerinden olan www.rojaciwan.com isimli internet sitesinde “KÜRDİSTAN HALK İNİSİYATİFİ 13 OCAK’TA AMED YAŞAM DURMALI” başlığı ile örgüt adına yayınlanan talimatlarda; “Kürdistan Demokratik Halk İnisiyatifi, Kürt siyasetçilerin yargılandığı KCK Davasının 13 Ocak’ta görülecek olan duruşmasına güçlü katılım çağrısı yaparak, “Halkımız bulunduğu her alanda adeta yaşamı dondurarak mahkeme sürecine dâhil olmalıdır. 13 Ocak’ta yeniden görülecek davada sadece Kürt siyasetçiler değil, onların şahsında milyonlarca halkımızın, kimliği, dili ve özgürlüğü yargılanmaktadır. Bu yargılama adı altında sürdürülen siyasi soykırımı asla kabul etmeyeceğimizi ve halkımızın son neferi kalana kadar bu mücadelenin sürdürüleceği bilinmelidir Halkımız bulunduğu her alanda adeta yaşamı dondurarak mahkeme sürecine dâhil olmalıdır ve sonuç alıcı eylem gerçekleştirmelidir. Başta Amed Halkı olmak üzere Ocak ayının 13’ünde görülecek davaya serhildan ruhuyla katılmalı ve iradelerini sahiplenmelidir.” şeklinde talimatların yayınlandığı, sanığın bu talimata uyarak aynı gün yapılan terör örgütü propagandasına dönüşen toplantı ve gösteri yürüyüşüne katıldığı, 15/02/2011 tarihinde de Abdullah Öcalan'ın yakalanıp Türkiye'ye getirilmesinin yıl dönümünde yine örgüt propagandasına dönüşen toplantıya katıldığı ve bu suretle atılı suçları işlediği iddiası ile kamu davası açılmıştır. Yerel mahkeme, terör örgütü propagandası yapmak ve 2911 s.K.'na muhalefet suçlarından 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesine istinaden kovuşturmanın ertelenmesine karar vermiş, temyiz konu suçtan ise sanığın mahkumiyetine hükmetmiştir. Örgüt üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suç işlemek suçunun doğası gereği, suçun failinin terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaması ve işlediği suçu bu terör örgütü adına işlemesinde zorunluluk bulunmaktadır. O halde örgüt adına işlendiği iddia edilen bir diğer suçun varlığının yargısal bir faaliyet sonucunda kesin olarak belirlenmesinde de zorunluluk bulunmaktadır. 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının, bu kararlara konu eylemlerin örgüt adına işlenmiş suç niteliğinde olduğunun tespiti için yeterli olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. 6352 sayılı Yasa geçici 1. madde gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında Yargıtay 16. Ceza Dairesinin müteaddit kararlarında 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların "durma" kararı niteliğinde olduğunun belirtildiği (16/11/2015 gün ve 2015/5695 E., 2015/5225 K. vd.), durma kararının hangi hallerde verileceğine dair CMK.nun 223/8 madde ikinci cümlesinde ise soruşturma ya da kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şartın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceğinin hüküm altına alındığı anlaşılmaktadır. O halde kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığı 6352 sayılı Yasanın geçici 1/1 maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Yasadaki düzenleniş şekline ve Yargıtay 16. Ceza Dairesinin müstakar uygulamasına göre kovuşturmanın ertelenmesi kararı, soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı bir hali işaret etmekte olup, kovuşturma aşamasında mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakmaksızın kovuşturmanın ertelenmesine karar verecektir. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1. madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine karar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkumiyet hükmünün kurulamayacağı düşünülmekle anılan Yüksek Daire kararına itiraz etmek gerekmiştir." şeklindeki gerekçe ile kararın kaldırılması için CMK'nın 308. maddesi uyarınca itiraz isteminde bulunmuştur. III-İTİRAZ DEĞERLENDİRİLMESİ: Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca “2911 sayılı yasaya muhalefet ve silahlı terör örgütü propagandası yapmak suçlarından hakkında kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen sanığın ayrıca silahlı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırılmasının mümkün olmadığı” düşüncesiyle Dairemizin 27.02.2019 gün ve ...Karar sayılı kararına itiraz edilmiş ise de; Sanığın silahlı terör örgütü PKK/KCK'nın yayın organlarındaki çağrı üzerine 20.03.2011 tarihinde örgüt propagandasına dönüşen gösteride güvenlik güçlerinin dağılın ihtarına ve zor kullanmalarına rağmen dağılmamakta ısrar etmek suretiyle 2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet etmek suçundan yapılan yargılama sonucunda bu suç nedeniyle hakkında 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesine, ancak bu eylemi örgütün çağrısı doğrultusunda gerçekleştirmiş olması nedeniyle örgüt adına suç işlediği kabul edilerek TCK'nın 220/6. maddesi yollamasıyla 314/2. maddesi gereğince cezalandırılmasına karar verilmiştir. İtirazın konusu, örgüt adına işlendiği kabul edilen suç hakkında durma kararı verilmesi halinde, bu eylemin örgüt adına suç işlemeye esas alınıp alınamayacağına ilişkindir. TCK'nın 220/6. maddesi gereğince ceza kanununda ya da özel ceza yasalarında yer alan herhangi bir suç terör örgütlerinin amaçları doğrultusunda örgüt mensuplarının talimatıyla gerçekleştirilmesi halinde bu suçun yanında örgüt adına suç işlemekten de ilgilinin cezalandırılması gerekmektedir. Örgüt adına işlenen öncü suç hakkında hüküm verilip kesinleşmesinin gerekip gerekmediği hususuna gelince; CMK'nın 218/1. maddesi gereğince yüklenen suçun ispatı, ceza mahkemelerinden başka bir mahkemenin görev alanına giren bir sorunun çözümüne bağlı ise; ceza mahkemesi bu sorunla ilgili olarak bu Kanun hükümlerine göre karar verebilir. Kaldı ki somut olayda sorunun çözümü bir başka ceza mahkemesinin görevine de girmemektedir. Öncü suç olan 2911 sayılı Kanunun 32/1. maddesine muhalefet etmek fiilinin suç tarihi itibariyle ve işleniş yöntemi bakımından 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamına girdiği, dolasıyla kamu davasının ertelenmesi gerekeceğinde bir tereddüt yoktur. Ancak bu suça bağlı olarak sanığın mahkum edilmesi gereken örgüt üyeliği suçu 6352 sayılı Kanunun kapsamında bulunmamaktadır. Zira, yerleşik uygulamaya göre hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları da mahkumiyet hükmü sonucu doğurmamasına rağmen örgüt üyeliği için esas alınabilmektedir. Gerek hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına konu olan, gerekse 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında kalan fiillerin işlendiği ön sorun olarak çözülüp bu konuda suçun sübut bulduğu yönünde vicdani kanaat oluşmuşsa öncü suçun ertelenmesine rağmen örgüt üyeliği açısından esas alınabilmektedir. Öncü suçun sübut bulmaması halinde gerek hükmün açıklanmasının geri bırakılması, gerekse 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında verilen kararlar nedeniyle, örgüt üyeliği suçundan verilen mahkumiyet hükümlerinde Dairenin temyiz denetimi sırasında bozma kararı verilmektedir. Dairemizin istikrar kazanmış uygulaması karşısında, önceki kararda değişiklik yapılmasını gerektiren herhangi bir nedenin bulunmadığı anlaşılmıştır. IV-KARAR: 1)Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraz gerekçeleri yerinde görülmediğinden İTİRAZIN REDDİNE, 2)02.07.2012 gün ve 6352 sayılı Kanunun 99. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 308. maddesine eklenen (2) ve (3) fıkra hükümleri uyarınca dosyanın itiraz konusunda karar verilmek üzere Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi amacıyla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 09.12.2021 tarihinde üye ...’ın itirazın kabulü gerektiği yönündeki karşı oyu ve oyçokluğuyla karar verildi. ... ... ... ... ... Başkan Üye (M) Üye Üye Üye KARŞI OY: Sanık ...’a yüklenen silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme, terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçlarından dolayı ... 5. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılaması sonucunda; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 25.12.2013 tarihli 2012/8825 Esas sayılı ilamıyla; “sanığın örgüt adına işlediği 2911 sayılı Yasanın 32/1 maddesine aykırılık suçunun ve terör örgütünün propagandasını yapma suçlarının sanığa yüklenen suçların tarihi, işlenme yöntemi ve temel şekli itibariyle cezanın süresine göre hükümden sonra yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesi kapsamında kaldığı ve anılan maddenin 1. fıkrasının b bendine göre “Kovuşturma evresinde kovuşturmanın ertelenmesine karar verilir” şeklindeki düzenlemenin karşısında hukuki durumunun takdir edilmesi, örgüt adına suç işleme yönünden ise 6352 sayılı Yasanın 85. maddesinde, TCK 220/6 maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle sanığın hukuki durumunun yeniden takdir ve değerlendirilmesinin zorunlu olduğu“ düşüncesiyle bozma kararı verdiği, Dosyanın suç yeri itibariyle Batman’a gönderilmesi üzerine,...2. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda; silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan temyiz incelemesine konu olan mahkumiyet hükmünün verildiği, terör örgütünün propagandasını yapma ve 2911 sayılı Kanuna (32/1 maddesine) muhalefet suçlarından ise 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği tespit edilmiştir. Bu karara muhalefet etmemizin sebebi; 27.02.2019 tarih, ...Karar sayı ile sanık sanık ... hakkındaki kararın oy çokluğuyla onanmasına karar verildiği, karara tarafımızca muhalefet edildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da bu karara karşı 20.06.2019 tarih, 16-2015/63178 sayı ile itirazı üzerine dosya yeniden esasa kaydedilerek Dairemizin 2021/937 Esas numarası üzerinden yürütüldüğü, Dairemizce yapılan inceleme sonucunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itirazı yerinde görülmeyerek oy çokluğuyla itirazın reddine karar verildiği, Bu karar daha önce yazdığımız muhalefetten sonra Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararı da dikkate alınarak muhalefet yazılmıştır. Kısaca; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2007 tarihli Işıkırık / Türkiye (Başvuru no: 41226/09) kararında ve Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararında 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçlarından mahkumiyet hükmü kurulsa bile kanunilik, öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik ilkeleri doğrultusunda sanık hakkında örgüt adına suç işleme suçundan kaynak suç olarak kabul edilemeyeceği ve sanığın cezalandırılamayacağı açıkça belirtilmiştir. Sanık hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen terör örgütünün propagandası ve 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçlarının örgüt adına işlenmiş oldukları kabul edilerek, silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçundan TCK'nın 314/3, 226/6 delaleti ile 314/2 maddesi gereğince verilen mahkumiyet hükmü Dairemizce oy çokluğu ile onanmıştır. Oysa, sanığın örgüt adına işlediği kabul edilen 3713 sayılı Kanunun 7/2 maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma, 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesinde düzenlenen silahlı terör örgütünün propagandasını yapma suçunun 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile değişik 3713 sayılı Kanunun 7/4. maddesinde yazılı suçlardan olduğu, dolayısıyla örgüt adına suç işleme suçunun kaynağı olamayacağı kabul edildiği halde mahkemece bu suçun da kaynak suç olarak kabul edildiği ve 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur. Çoğunluk ile görüş farklılığımız kanuni düzenlemenin (kanunilik) öngörülebilirlik, uygulanışı ve yorumlanışına ilişkin olmak üzere üç noktada toplanmaktadır; 1-Hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen yani suç işlediği bir mahkumiyet hükmü ile tespit edilmemiş olan kişinin örgüt adına suç işlediği kabul edilebilir mi? - Örgüt adına işlendiği kabul edilen suçlar yönünden 6532 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi uyarınca kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiş iken, söz konusu suçların terör örgütü adına işlendiğini ve hatta söz konusu suçların işlendiğini kabul etmek mümkün değildir. Türk Ceza Kanununun 220/6 maddesinde yer alan “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi” olarak tarif edilen suç işleyen kişi kimdir? Hukukumuzda ve insan haklarına saygılı tüm hukuk sistemlerinde bu kişi, hakkında mahkumiyet hükmü verilen kişidir. Dolayısıyla, beraatine hükmolunan ya da hakkında kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişiyi suç işleyen kişi olarak kabul edemeyiz. Bu hususta, öğretide de “Madde 220/6’nın tatbiki için örgüt adına işlenen eylemlere suç duyurusunda bulunması yetmez, dava açılıp cezalandırılmalıdır”, “Sanığın TCK 220/6 hükmünden sorumlu tutulabilmesi için eylemin örgüt adına işlendiğinin ispatı gerekir”, “Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçunda cezalandırılabilmesi için işlediği Mahkeme kararıyla tespit edilen suç olmalıdır” denilmektedir (Mikael Lyngbo, Prof. Dr. Feridun Yenisey, Yrd. Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç. Dr. Kemal Şahin, "Örgütlü Suçlar ve Terör Suçları Eğitim Modülü”, Avrupa Birliği ve Avrupa Konseyi Ortak Projesi, Türkiye Adalet Akademisi Yayınları, 2014, s. 157 vd.). Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtay’ın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK‘nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde kabul edilmiştir. Kovuşturmanın ertelenmesi kararı her şeyden önce bir hüküm değildir. Zira, CMK’nın duruşmanın sona ermesi ve hüküm başlıklı 223/1 maddesinde “-duruşmanın sona erdiği açıklandıktan sonra hüküm verilir. Beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi kararı hükümdür” madde düzenlemesinde görüldüğü gibi kovuşturmanın ertelenmesi kararı bir hüküm değildir. Bu nedenle de bir suçun işlendiğini ve suç işleyen kişinin tespitini kanıtlayan belge olarak kabulü mümkün değildir. Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir. Yapılan bu açıklamalardan sonra, eldeki davada oluğu gibi örgüt adına işlediği suç hukuken tespit edilememiş olan kişinin örgüt adına suç işlediğinin kabul edilip edilemeyeceğinin kanuni düzenlemeler, yargısal kararlar ve öğretideki görüşler çerçevesinde incelenmesinde yarar görmekteyiz. Dosyadaki uyuşmazlığın esasını oluşturan ve 05.07.2012 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanunun "Dava ve cezaların ertelenmesi" başlıklı geçici 1’inci maddesine göre; “(1) 31.12.2011 tarihine kadar, basın ve yayın yoluyla ya da sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle işlenmiş olup; temel şekli itibarıyla adlî para cezasını ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektiren bir suçtan dolayı; a) Soruşturma evresinde, 04.12.2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 171 inci maddesindeki şartlar aranmaksızın kamu davasının açılmasının ertelenmesine, b) Kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine, c) Kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine, Karar verilir. (2) Hakkında kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesi kararı verilen kişinin, erteleme kararının verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlememesi hâlinde, kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verilir. Bu süre zarfında birinci fıkra kapsamına giren yeni bir suç işlenmesi hâlinde, bu suçtan dolayı kesinleşmiş hükümle cezaya mahkûm olunduğu takdirde, ertelenen soruşturma veya kovuşturmaya devam olunur. ... (5) Birinci fıkra kapsamına giren suçlardan dolayı hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının verilmiş olması hâlinde dahi, bu madde hükümleri uygulanır. … (8) Bu madde hükümlerine göre kamu davasının açılmasının, kovuşturmanın veya cezanın infazının ertelenmesi kararlarının verildiği hâllerde, bu suçlar 26.9.2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun erteleme ve tekerrüre ilişkin hükümlerinin uygulanmasında göz önünde bulundurulmaz”. Söz konusu maddenin gerekçesinde de; "Temel hak ve hürriyetlerden kabul edilen İfade ve basın özgürlüğü, çoğulcu demokrasilerde vazgeçilmez ve devredilemez bir hak olarak kabul edilmektedir. İleri demokrasilerin 'olmazsa olmaz şartı' olan ifade ve basın hürriyeti, birçok hak ve hürriyetin temeli, kişisel ve toplumsal gelişmenin kaynağı olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle, ifade hürriyeti, birçok uluslararası belgeye konu olmuş. Anayasamızda da ayrıntılı düzenlemelere tabi tutulmuştur. Görüldüğü üzere, 6352 sayılı Kanunun Geçici 1’inci maddesinde yer alan düzenleme ile 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen suçlar bakımından, soruşturma evresinde kamu davasının açılmasının ertelenmesine, kovuşturma evresinde, kovuşturmanın ertelenmesine ve kesinleşmiş olan mahkûmiyet hükmünün infazının ertelenmesine karar verilebilmesi için suçun; 1- 31.12.2011 tarihine kadar işlenmiş olması, 2- Basın yayın yoluyla veya sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle gerçekleştirilmiş bulunması, 3- Adli para ya da üst sınırı beş yıldan fazla olmayan hapis cezasını gerektirmesi, şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Söz konusu maddenin ikinci fıkrasında, hakkındaki kamu davasının açılmasının veya kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen kişinin kararın verildiği tarihten itibaren üç yıl içinde birinci fıkradaki kapsama giren yeni bir suç işlememesi halinde kovuşturmaya yer olmadığı veya düşme kararı verileceği, aksi durumda ise soruşturma ve kovuşturmaya devam olunacağı hüküm altına alınmıştır. Mahkemeler tarafından bu kanun yürürlüğe girdikten sonra tensip ile bile 6352 sayılı yasanın geçici 1. maddesi gereğince kovuşturmanın ertelenmesi kararı verildiği veya devam eden yargılamalarda bu suçlardan kovuşturmanın ertelenmesine karar verildiği, deneme süresi olarak tespit edilen 3 yıllık süre içerisinde şüphelinin herhangi bir suç işlemesi halinde dava dosyası yeniden ele alınarak yapılan yargılama sonucunda beraat kararı veya düşme kararı verildiği takdirde ortada örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilen suç kalmayacağından örgüt adına suç işleme suçunun da dayanağı kalmayacaktır. Peki bu durumda yapılması gereken nedir ? Ceza Genel Kurulunun, Dairemizin ve Yargıtayın diğer Dairelerinin istikrarlı uygulamalarından 6352 sayılı Kanunun geçici 1. maddesinin 1. fıkrasına göre verilen kovuşturmanın ertelenmesine ilişkin karar anılan maddenin 4. fıkrası ile CMK‘nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi hükmü karşısında durma kararı niteliğinde karar olarak kabul edilmiştir. Bu durumda terör örgütü adına suç işleme suçunun kaynağı kabul edilen suçun işlendiğinin mahkeme kararı ile tespiti zorunlu olduğundan, örgüt adına suç işleme suçunun yargılamasının bu husus bekletici sorun yapılarak, yani bu suç hakkında da durma kararı verilerek kaynak suçtan mahkumiyet kararı verildiği takdirde (bu suçta da mahkumiyet verilmesi hukuken zorunlu olan bir durumdur.) Yani kaynak suç yokken bu suçun varlığını kabul ederek örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilmesi mümkün değildir. Ayrıca kaynak suçtan beraat etme veya düşme durumunda da örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceği aşikardır. Nitekim; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, içtihatlarındaki “yasayla öngörülen” kavramından ne anlaşılmalıdır sorusuna Sunday Times- Birleşik Krallık no:6538/74, 26/4/1979 tarihli sayılı kararında cevap vermiştir. -Ulaşılabilir, -Öngörülebilir... olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi A. Tamer Akçam- Türkiye (TCK m. 301), No:27520/07, 25/10/2011, Cengiz ve diğerleri- Türkiye (Internet), No:48226/10, 01.12.2015 tarihli kararlarında yasaların öngörülebilir ve ulaşılabilir olmadığı sonucuna ulaşarak ihlal kararları vermiştir. Toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma hakkını kullandığı sırada bu kanuna aykırı davranması nedeniyle failin ayrıca “örgüt adına suç işleme” suçundan cezalandırılması sonucunu doğuran bu düzenleme AİHM kararlarında sıkça vurgulanan ve üzerinde durulan kanunun öngörülebilirlik ilkesine açıkça aykırılık taşıması nedeniyle sözleşmenin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkının da ihlali niteliğindedir. (Sunday-Times, Birleşik Krallık, No: 6538/74) Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Dairemizin istikrarlı uygulamalarında örgüt adına işlenen suçlarda araç suçların zaman aşamasına uğraması, düşme ve beraat kararı verilmesi halinde üyelik suçundan mahkumiyet kararları verilemeyeceği kabul edilmiştir. -Ayrıca Terör örgütü propagandası yapmak suçunun örgüt adına işlenen suç olarak kabul edilerek sanık hakkında TCK 226/6 ve 314/3 maddeleri delaleti ile 314/2 maddesi gereğince cezalandırılmasının yasal olarak mümkün olmadığı zira, 11.04.2013 tarihli 6459 sayılı Yasanın 8. maddesi ile 3713 sayılı Terör ile Mücadele Kanunu 7'inci maddesine 4. fıkra eklenmiş ve bazı fiiller TCK 220/6 maddesi kapsamında çıkartılmıştır. Söz konusu fıkraya göre, terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına işlenen 3713 sayılı Yasanın 28/1 maddesinde yer alan yasa dışı gösteri yürüyüşleri düzenlemek ve bunlara katılmak ile 7/2 maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapmak suçunu işleyenler hakkında ayrıca TCK'nın 220/6 maddesinde tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez, hükmü gereğince terör örgütü propagandası yapmak suçu örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçuna kaynak olarak kabul edilemez. Yerel mahkemenin 2911 sayılı Kanuna muhalefet suçlarından 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesine istinaden kovuşturmanın ertelenmesine karar verdiği, ancak temyize gelen örgüt adına suç işleme suçunda ise mahkumiyet kararı verdiği tespit edilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı da daha önceki muhalefetimizde belirttiğimiz gibi; "Örgüt üyesi olmamakla birlikte terör örgütü adına suç işlemek suçunun doğası gereği, suçun failinin terör örgütünün hiyerarşik yapısına dahil olmaması ve işlediği suçu bu terör örgütü adına işlemesinde zorunluluk bulunmaktadır. O halde örgüt adına işlendiği iddia edilen bir diğer suçun varlığının yargısal bir faaliyet sonucunda kesin olarak belirlenmesinde de zorunluluk bulunmaktadır. 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının, bu kararlara konu eylemlerin örgüt adına işlenmiş suç niteliğinde olduğunun tespiti için yeterli olup olmadığının belirlenmesi gerekmektedir. 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesi gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesi kararlarının niteliğine bakıldığında Yargıtay 16. Ceza Dairesinin istikrarlı olarak 6352 sayılı Yasa gereğince verilen kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların "durma niteliğinde" olduğu belirtildiği (16.11.2015 tarih, 2015/5695 E, 2015/5225 K.) Durma kararlarının hangi hallerde verileceğine dair CMK 223. maddenin 8. Fıkrasında soruşturma veya kovuşturmanın şarta bağlandığı, ancak bu şartın henüz gerçekleşmediği hallerde şartın gerçekleşmesini beklemek için durma kararının verileceği hüküm altına alınmıştır. O halde; kovuşturmanın ertelenmesi kararı ile sanığın 6352 sayılı Yasanın geçici 1. maddesinde yazılı suçlardan birini kovuşturmanın ertelenmesi kararının verilmesinden itibaren üç yıl içinde işleyip işlemediğine bakılacak, bu suçlardan birini işlemez ise kovuşturma şartı gerçekleşmediğinden sanık hakkında düşme kararı verilecektir. Kovuşturmanın ertelenmesi kararı soruşturma veya kovuşturma şartına bağlandığı durumlarda soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcılığı, kovuşturma aşamasında ise mahkeme atılı suçun sabit olup olmadığına bakılmaksızın soruşturmanın ve kovuşturmanın ertelenmesine karar vermek zorundadır. Kovuşturma yapamayan mahkemenin, örgüt adına işlediği iddia olunan ve 6352 sayılı Yasa 1. madde kapsamında kalan suçlar yönünden suçun unsurlarının varlığına ya da yokluğuna dair bir tespitte de bulunamayacağı, işin esasına girmeden atılı suçtan beraat hükmü verecek durumda olsa dahi kovuşturmanın ertelenmesine arar vermesi gerektiği, bu nedenle kovuşturmanın ertelenmesine dair kararların örgüt adına işlenmiş bir suçun varlığının kabulüne esas alınamayacağı, esasen kovuşturma şartının gerçekleşmediği hallerde de düşme kararı verileceğinden, örgüt adına suç işlediği iddia olunan kişinin örgüt adına işlendiği iddia olunan suç yönünden yargısal bir tespitin de yapılamayacağı gözetildiğinde, terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işlemek suçunun temelsiz kalacağı, bu nedenle bu suçtan mahkumiyet hükmü kurulamaz." Kaldı ki; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2. Dairesinin 14.11.2007 tarihli Işıkırık / Türkiye (Başvuru no: 41226/09) kararında ve Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararında 2911 sayılı Yasaya muhalefet suçlarından mahkumiyet hükmü kurulsa bile kanunilik, öngörülebilirlik ve ulaşılabilirlik ilkeleri doğrultusunda sanık hakkında örgüt adına suç işleme suçundan kaynak suç olarak kabul edilemeyeceği ve sanığın cezalandırılamayacağı açıkça belirtilmiştir. Bu konudaki ayrıntılı açıklamaları muhalefet şerhinin ileriki safhasında açıklanacaktır. 2-Örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgüt üyesi gibi cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Kanunun 4’üncü maddesinde sayılan suçlardan olması gerekir mi? 3713 sayılı TMK'nın Terör amacı ile işlenen suçlar başlıklı 4. maddesi: Aşağıdaki suçlar 1'inci maddede belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere “kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde”, terör suçu sayılır: a)Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117,118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319'uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar. b)10/7/1953 tarihli ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunda tanımlanan suçlar. c)31/8/1956 tarihli ve 6831 sayılı Orman Kanununun 110 uncu maddesinin dördüncü ve beşinci fıkralarında tanımlanan kasten orman yakma suçları. ç)10/7/2003 tarihli ve 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununda tanımlanan ve hapis cezasını gerektiren suçlar. d)Anayasanın 120'nci maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde, olağanüstü halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar. e)21/7/1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesinde tanımlanan suç) şeklinde düzenleme yapılmıştır. Görüldüğü gibi kanun koyucu terör amacıyla işlenen suçları tek tek katalog olarak saymıştır. Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan birini işlenmesi gerekir. Kanun koyucumuz 3713 sayılı Kanunun ‘Terör amacıyla işlenilen suçlar’ başlıklı 4’üncü maddesinde; TCK'da düzenlenen adli suçların kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde terör amacıyla işlenen suç sayılacağını kabul edip, bu suçları katalog halinde tek tek saymasına rağmen 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Kanununa muhalefet suçlarını bu maddede saymamıştır. Bununla birlikte, aynı kanunda düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri sırasında kolluğa direnme, çekim yapan kolluk görevlilerini engelleme (TCK. m.265), yürüyüş sırasında silah taşıma (6136 sayılı Kanuna muhalefet), mala zarar verme (TCK. m.151, 152), izinsiz tehlikeli madde bulundurma (TCK. m.174) Genel Güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (TCK m.170) eylemlerinin “düşünce ve kanaat açıklama yöntemleriyle” işlenmediğinde şüphe yoktur. Ancak, toplantı ve gösteri yürüyüşü sırasında bu eylemlerin gerçekleşmiş olması toplantı ve gösteri yürüyüşünü sair düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğunu gerçeğini de değiştirmeyecektir (Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 16.09.2014 tarihli 2014/9-147-376 sayılı kararları). Görüldüğü üzere 2911 sayılı Kanunun asıl olarak toplantı ve gösteri yürüyüşlerine katılmayı düzenleyen gerek 32/1 gerekse 33/1 maddelerinde toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılmanın yanında gerçekleştirilen diğer fiillerin başka suçları oluşturması halinde gerçek içtima kuralları uygulanarak cezalandırılması gerektiğinde sadece toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma kapsamında kalan eylemelere ilişkin bölümün düşünce ve kanaat açıklama yöntemi olduğu kabul edilmelidir. (Ceza Genel Kurulu 11.07.2014 tarihli 2013/9-386-353, 16.09.2014 tarih 2014/9-96-375 sayılı kararı) Silahlı örgütler açısından uygulanabilen bu hükmü düzenleyen kanun koyucunun amacının, örgütün organik yapısına katılmayan dışarıdan kişilerin, her ne şekilde olursa olsun, örgütün hayatta kalmasına veya güçlenmesine katkı sağlayacak biçimde örgüt adına suç işlemesini önlemek olduğu söylenebilir. Yine, bu hükmün düzenleniş amacının kamu barışını bozan suçlarla etkin mücadele etme gayesi olduğu da söylenebilir. Kanun koyucu burada tercihini yaparak hangi suçların terör amacıyla işlenebilen suçlar olduğunu tek tek katalog halinde saymak suretiyle bunun dışındaki suç tiplerini bu kapsamda kabul etmemiştir. Zira kanun koyucu 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunun 3. maddesinde, Türk Ceza Kanunun 302, 307, 309, 311, 312 ,313, 314, 315, 320. maddeleriyle 310. maddenin 1. fıkrasında yazılan suçları doğrudan terör suçları olarak tanımlamıştır. Terör amacıyla işlenen suçları ise 4. maddede katalog halinde tek tek saymıştır. Kanuni sistematik gözönüne alındığında TCK'nın 314. maddesi, TCK'nın 220. maddesine göre daha özel bir düzenlemedir. TMK'nın 4. madde ise TCK'nın 314. maddesine göre daha özel düzenlemedir. Kanun koyucu TMK'nın 4. maddesinde katalog suç sistemini kabul ederek iradesini açıkça ortaya koymuştur. TCK'nın 2/3 maddesindeki düzenlemede olduğu gibi “kanunların suç ve ceza içeren hükümlerin uygulamasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde geniş yorumlanamaz” hükmü de gözönüne alındığında TMK'nın 4. maddesinde sayılan suçlar dışındaki suçların terör amacıyla işlenen suç kategorisine sokulmadığı için bu suçların örgüt adına işlendiği kabul edilerek örgüt üyeliğinden ceza verilmesi mümkün değildir. Bunun dışında kanun koyucu 3713 sayılı Yasada yapılan değişiklerle ifade özgürlüğü ve toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının bu düzenleme kapsamında olmadığı belirtmiştir. 3713 sayılı Yasada değişiklik yapan 5532 sayılı Yasanın gerekçesi üzerinden kamuoyunda suçların kapsamının geniş olduğu eleştirileri üzerine tasarının değiştirilmiş olması ve yasanın genel gerekçesi dikkate alındığında terör suçlarında örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen failin örgütü üyesi olarak cezalandırılabilmesi için işlemiş olduğu suçun 3713 sayılı Yasanın 4. maddesinde sayılan suçlardan olması gerektiği, işlenen suçun örgütün amacı doğrusunda yaptığı çağrı sonucunda işlenmesi gerektiği, terör amacıyla işenen suçlarda yasada tek tek sayıldığına göre bu sayılan suçların dışındaki suçların terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenebileceğini kabulünün mümkün olmadığı bu nedenle de terör amacıyla veya terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlenemeyecek bir suç işleyen faalin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılması mümkün değildir (Prof. Dr. Feridun Yenisey, Doç. Dr. Namık Kemal Topçu, Yrd. Doç. Dr. Önder Tozman, Yrd. Doç Dr. Kemal Şahin, Örgütlü suçlar ve terör suçları- Avrupa Konseyi Ortak Projesi, adı geçen eser s. 157, 158) Kanun koyucu esas itibariyle Anayasamızda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ve 2911 sayılı Yasada düzenlenen ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki Uluslararası taahhütlerine aykırılık teşkil etmemesi düşüncesiyle ifade ve toplanma ve örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 2911 sayılı toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu katalog suçlar arasında saymamıştır. Dolayısıyla birincisi, TMK'nın 4. maddesinde sayılmayan bir suçu örgüt adına işlenmiş terör suçu kabul ederek ayrıca örgüt üyeliğinden cezalandırılmasına karar verilmesi “suçta ve cezada kanunilik ilkesi”ne (kanunsuz suç ve ceza olmaz) aykırıdır. İkinci aykırılık unsuru ise toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılan ve bu hakkını kullandığını düşünen kişinin kanunda “ulaşılabilir ve öngörülebilir” şekilde düzenlenmeyen TCK'nın 220/6 ve 314/3 maddesi delaletiyle TCK'nın 314/2 maddesinde düzenlenen terör örgütü üyesi olarak cezalandırılması yoluna gidilemez. Üçüncüsü, şiddet eylemi tespit edilemeyen kişinin ihtara rağmen dağılmama eylemi, toplanma özgürlüğü hakkının özünü zedeleyip zedelemeyeceği kararlarının tartışılması gerekir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Işıkırık/Türkiye (Başvuru no: 41226/09), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 2. Dairesi 14/11/2007 tarihli Işıkırık/Türkiye kararında, Başvuranın TCK’nın 220/6. maddesi ve 314. maddesi uyarınca mahkûm edilmesi hususunda değerlendirme, Müdahale bulunup bulunmadığı hakkında, somut davada Mahkeme, başvuranın bir cenaze törenine ve bir gösteriye katılmasından hareketle TCK’nın 220 § 6 maddesi ve 314 § 2 maddesi uyarınca yasa dışı bir örgüte üyelik suçundan mahkûm edilmesi nedeniyle, başvuranın toplanma özgürlüğü hakkının kullanımına bir müdahalede bulunulduğunu kanaatindedir. Müdahalenin haklı olup olmadığı hakkında; Bir müdahale; eğer “kanunla öngörülmüş” değilse, Sözleşmenin 11/2 maddesinde ortaya konulan meşru amaçlardan biri ya da birkaçını gütmüyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” değilse 11. madde ihlal edilmiş olur. Mahkeme yerleşik içtihadına atıf yaparak, “hukuka uygun” ve “kanunla öngörülmüş” ifadelerinin yalnızca ihtilaf konusu tedbirin iç hukukta yasal bir dayanağının bulunmasını gerektirmediğini, aynı zamanda bu dayanağın kanun kavramının niteliklerini taşıması, yani ilgili kişiler için erişilebilir ve etkileri öngörülebilir olması gerektiğine atıf yaptığını hatırlatır (bk. De Tommaso/İtalya [BD], no. 43395/09, § 106, 23 Şubat 2017 ve bu kararda anılan Medžlis Islamske Zajednice Brčko ve Diğerleri/Bosna-Hersek [BD], no. 17224/11, § 68, 27 Haziran 2017; ve Satakunnan Markkinapörssi Oy ve Satamedia Oy/Finlandiya [BD], no. 931/13, § 142, AİHM 2017 (alıntılar)). Buna ek olarak, yasal normların hukukun üstünlüğü ilkesiyle bağdaşması gerekmektedir (Örneğin bk. Association Ekin/Fransa, no. 39288/98, § 44, AİHM 2001‑VIII; Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, § 57, AİHM 2012; ve Cumhuriyet Vakfı ve Diğerleri/Türkiye, no. 28255/07, § 50, 8 Ekim 2013). Ayrıca, Mahkeme’ye göre “kanun”, yetkili mahkemelerin yorumladığı şekliyle yürürlükte olan hükümdür (bk. Leyla Şahin/Türkiye [BD], no. 44774/98, § 88, AİHM 2005‑XI). Öngörülebilirlik, “kanunla öngörülmüş” ifadesinin getirdiği gerekliliklerden biridir. Mahkeme, öngörülebilirlik koşulunun, cezai sorumluluğun dayanağını oluşturan bir kuralın yalnızca yeterli netlikle ifade edilmesi değil, aynı zamanda, daha da önemli olarak, kamu mercilerinin keyfi müdahalelerine ve bir kısıtlamanın herhangi bir tarafın zararına olacak şekilde kapsamlı olarak uygulanmasına karşı bir koruma tedbiri sağlaması gerektiğini hatırlatır (bk. yukarıda § 57 ve 58). Ayrıca Mahkeme, dava konusu tedbir Sözleşmeyle korunan esas bir hakkın ihlalini teşkil ettiğinden, başvuran hakkındaki cezai hükmün Sözleşme’nin 11 § 2 maddesi kapsamında öngörülebilir olup olmadığı hususunu incelediğini vurgular. Benzer şekilde, 314. madde tek başına uygulandığında, mahkemeler sanığın silahlı bir örgütün “hiyerarşik yapısı” içerisinde suç işleyip işlemediğini değerlendirmektedir. Öte yandan, başvuranın davasında aynı madde 220 § 6 maddesine yollama yapılarak uygulandığında, kendisinin bir hiyerarşik düzen dâhilinde hareket edip etmeme durumu değerlendirme dışında kalmış; yalnızca PKK “adına” hareket ettiği düşünüldüğünden bir silahlı örgüt üyesi olmaktan mahkûm edilmiştir. Özetle, başvuranın davasında görüldüğü üzere, TCK’nın 220 § 6 maddesi uyarınca hapis cezası biçimindeki ağır bir cezai müeyyidenin uygulanmasına yönelik potansiyel bir dayanak teşkil eden eylemler dizisi öyle geniştir ki; hükmün lafzı, bu hükmün yerel mahkemelerce kapsamlı biçimde yorumlanması da dâhil olmak üzere, kamu makamlarının keyfi müdahalelerine karşı yeterli düzeyde koruma sağlamamaktadır. Önemli olan başka bir husus ise, Sözleşmenin 11. maddesi kapsamına giren eylemler nedeniyle başvuranın mahkûm edilmesi nedeniyle; başvuran, barışçıl bir gösterici ve PKK yapılanması dâhilinde suç işleyen bir şahıs sıfatları arasında herhangi bir ayrım kalmamıştır. Bir yasal normun böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanışı, yalnızca temel özgürlüklerin kullanılması ile yasadışı örgüt üyeliği durumlarının, üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmaksızın denk tutulmasına yol açıyorsa, meşru gösterilemez. Mahkeme, terörle mücadelenin yol açtığı zorlukları hafife almamaktadır (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998, § 58, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑IV; ve Döner ve Diğerleri/Türkiye, no. 29994/02, § 102, 7 Mart 2017). Ancak, Mahkemeye göre, başvuranın sırf kamuya açık bir toplantıya katılması ve orada görüşlerini ifade etmesi sebebiyle TCK’nın 220 § 6 ve 314. maddeleri uyarınca cezai olarak sorumlu tutulması, barışçıl toplanma özgürlüğü hakkının özünü ve dolayısıyla demokratik bir toplumun temellerini sarsmıştır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, yukarıda anılan Galstyan, § 117). Mahkeme, somut olayda uygulandığı şekliyle TCK’nın 220 § 6 maddesinin, ifade ve toplanma özgürlüğü haklarının kullanılması üzerinde ciddi bir caydırıcı etki yaratmasının kaçınılmaz olduğu kanısındadır. Dahası, söz konusu hükmün uygulanması, yalnızca daha önce cezai olarak sorumlu bulunan kişileri Sözleşmenin 10 ve 11. maddeleri ile korunan haklarını yeniden kullanmaktan caydırmakla kalmayacak, muhtemelen aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da gösterilere katılmaktan ve daha genel manada açıkça siyasi tartışmaya katılmaktan caydıracaktır (bk., bu davaya uygulanabildiği ölçüde, Huseynli ve Diğerleri/Azerbaycan, no. 67360/11 ve diğer 2 başvuru, § 99, 11 Şubat 2016; Süleyman Çelebi ve Diğerleri/Türkiye, no. 37273/10 ve 17 diğer başvuru, § 134, 24 Mayıs 2016; ve Kasparov ve Diğerleri/Rusya (no. 2), no. 51988/07, § 32, 13 Aralık 2016). Mahkeme ayrıca bu kararda müeyyidenin çarpıcı düzeyde ağır ve bu kişilerin davranışları ile ciddi şekilde orantısız olduğu sonucuna ulaşmıştır. Yukarıda verilen açıklama ve görüşler ışığında, Mahkeme, TCK’nın 220 § 6 maddesinin uygulanışında “öngörülebilir” olmadığına, zira başvuranın Sözleşmenin 11. maddesi ile korunan hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurana yasal koruma sağlamadığı sonucuna varmıştır (bk. Ahmet Yıldırım/Türkiye, no. 3111/10, §67, AİHM 2012). Dolayısıyla, 220 § 6 maddesinin uygulanmasından kaynaklanan müdahale kanunla öngörülmemiştir. Buna göre, Sözleşmenin 11. maddesi ihlal edilmiştir. Türk Hukuk Sisteminde esas itibariyle Terörle Mücadele Kanunun 3. maddesinde mutlak terör suçları, 4. maddesinde ise, nispi terör suçları dediğimiz terör amacıyla işlenmiş suçlar incelendiğinde esas itibariyle kişi hak ve özgürlükleri ile ilgili düzenlemelerin bu maddelerin dışında bırakılıp, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 9. maddesi (düşünce, vicdan ve din özgürlüğü), 10. maddesi (ifade özgürlüğü), 11. maddesi (dernek kurma ve toplantı özgürlüğü) düzenlemeleri esas almış, bu özgürlüklerinin korunması amaçlandığı, oysa ki, sonradan yapılan kısmi düzenlemelerle kanunun sistematik düzeninin değiştirilip bozulmasına sebep vermesi nedeniyle AİHM kararlarına aykırı kararlar verildiği ve bunun sonucunda AİHM’den ihlale ilişkin kararlar çıktığı tespit edilmiştir. Yine, bırakın soruşturma ve kovuşturmanın ertelenmesi kararlarını, yani sanık hakkında kaynak suçtan (öncü suç) bir mahkumiyet kararı tesis edilmeden örgüt adına suç işleme suçundan cezalandırma olamayacağı çok açık ve net iken Anayasa Mahkememiz ayrıca kaynak suçtan cezalandırma olsa bile sanık hakkında örgüt adına suç işleme suçundan ceza verilemeyeceğini açıkça benimsemiştir. Nitekim; Anayasa Mahkemesinin 10.06.2021 tarih, 2014/6548 başvuru nolu Hamit Yakut kararında konuyu tüm ayrıntılarıyla inceleyerek; "Bunun yanında somut olayda ilk derece mahkemesi, başvurucunun örgüt adına işlediğini kabul ettiği kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere katılarak ihtara rağmen kendiliğinden dağılmama suçu yönünden hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar vermiştir (bkz-17). 5271 sayılı Kanun'un 231. maddesinin (5) numaralı fıkrasında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının, kurulan hükmün sanık hakkında bir hukuki sonuç doğurmamasını ifade ettiği belirtilmiştir. Bu çerçevede kanunun açık hükmü gereği herhangi bir hukuki sonuç doğurmayacağı belirtilen hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının somut olayda olduğu gibi başvurucunun terör örgütü üyeliği suçuyla cezalandırılmasına yol açan bir suça esas alınmış olması da 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasında düzenlenen başvuruya konu suçun ne denli kapsamlı yorumlandığını gösteren bir başka husustur. Bir kanun hükmünün böylesine kapsamlı bir şekilde yorumlanması, normal zamanlarda temel hak ve özgürlüklerin kullanılması nedeniyle örgüte üye olmak gibi son derece ağır bir isnada doğrudan neden olmayacak bir kusuru tek dayanak gösterilerek -üyeliğe dair herhangi bir somut delil bulunmadığı halde- bir kişinin terör örgütü üyesi gibi cezalandırılmasına neden olmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi kişilerin anayasal hak ve özgürlüklerini kullanmaları esnasında işledikleri suçlardan dolayı 5237 sayılı Kanun'un 220. maddesinin (6) numaralı fıkrasının bu şekilde uygulanması suretiyle mahkum edilmelerinin özellikle ifade ve toplanma özgürlükleri üzerinde caydırıcı etki yaratması kaçınılmazdır (bkz- 55/ix, 69, 93, 110; ayrıca uygulanan cezaların kişilerin benzer toplantı veya gösterilere katılmasında caydırıcı etki doğurabileceğine ilişkin değerlendirmeler için uyduğu ölçüde bkz. Gürkan Demirtaş, B. No: 2016/12475, 28/11/2019, 37; Hayriye Özde Çelikbilek, B. No: 2016/13542, 24/10/2019, 37). Söz konusu hükmün uygulanması yalnızca daha önce cezalandırılmış kişileri Anayasa'nın 26. ve 34. maddeleri ile korunan haklarını bir daha kullanmaktan caydırmakla kalmaz, hiç kuşkusuz aynı zamanda toplumun diğer mensuplarını da düşüncelerini serbestçe açılamaktan ve toplantı ve gösterilere katılmaktan caydırır (bkz-69). Cezalandırılma korkusunun doğurduğu caydırıcı etki toplumdaki ve kamuoyundaki farklı seslerin susturulmasına yol açar ve hiç kuşkusuz çoğulcu toplumun sürdürülebilmesine de engel olur (Zübeyde Füsun Üstel ve diğerleri [GK], B. No: 2018/176345, 26/7/0219, 135; Ergün Poyraz (2) [GK], B. No: 2013/8503, 27/10/2015, 79). Bu şekilde cezalandırılmalar anayasal haklar üzerinde yarattığı büyük caydırıcı etki nedeniyle meşru görülemez (bkz-55/viii, ix). Yukarıdaki değerlendirmelerin tamamı ışığında somut olayda başvurucu hakkında uygulandığı haliyle terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme suçunun düzenlendiği 5237 sayılı Kanun'un 220. Maddesinin (6) numaralı fıkrasının içerik, amaç ve kapsam itibarıyla belirli olduğundan söz edilemez. Çünkü söz konusu hüküm, Anayasa'nın 34. Maddesi ile korunan anayasal hakkına yönelik keyfi müdahaleye karşı başvurucuya yasal bir koruma sağlayamamaktadır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi 5237 sayılı Kanun'un 220. Maddesinin (6) numaralı fıkrasının uygulanmasından kaynaklanan müdahalenin kanunilik şartını sağlamadığı kanaatine ulaşmıştır." Kanunumuz sistematiğine uygun olarak ve kanunun düzenlenişi, amacı, gerekçeleri dikkate alınıp uygulamalar yapıldığı zaman herhangi bir ihlalin olmayacağı düşüncesindeyiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şiddet içeren eylemleri hiçbir şekilde özgürlük kullanımı kapsamında kabul etmemektedir. Ancak; kanunilik ve öngörülebilirlik koşullarının oluşmasını aramaktadır. Açıklanan gerekçelerle mahkeme kararında sanığa isnat edilen, 1- 3713 sayılı Kanunun 7/2. maddesinde düzenlenen terör örgütünün propagandasını yapma suçunun 6459 sayılı Kanunun 8. maddesi ile değişik 3713 sayılı Kanunun 7/4. maddesinde yazılı suçlardan olduğu, dolayısıyla örgüt adına suç işleme suçunun kaynağı olamayacağı, (kanuni düzenlemeye aykırılık) 2- 2911 sayılı Kanunun 32/1 maddesine muhalefet suçları ilk derece mahkemesi tarafından 6352 sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesi kapsamında “sair düşünce açıklaması” olarak kabul edilmiş ve bu suçlar yönünden kovuşturmanın ertelenmesine karar verilmiştir. Hal böyle iken, kovuşturmanın ertelenmesine karar verilen söz konusu suçların terör örgütü adına işlenmiş kaynak suç kabul etmek mümkün değildir. Çünkü ortada bir mahkumiyet kararı yok yani suç işlediği tespit edilen bir kişi yoktur. (Kovuşturma şartının gerçekleşmemesi) 3- Örgüt adına suç işleme suçu yönünden; 2911 sayılı Yasanın 32/1 maddesine muhalefet (toplantı ve gösteriye katılıp ihtar ve zor kullanmaya rağmen dağılmamakta ısrar etmek) suçunun kaynak suç kabul edilerek sanığın “örgüt adına suç işleme” suçundan cezalandırılması "kanunilik", “öngörülebilirlik” ilkesi ve yine “orantılılık” ilkesine, Anayasa, AİHS, yasalarımız ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları ve Ceza Genel Kurulu kararlarına aykırı (kanunilik şartının gerçekleşmemesi) olduğundan, kararın bozulması gerektiği düşüncesiyle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.

Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu

Ceza Hukuku Genel Hükümler

"Örgüt Mensubu Suçlu" tanımı için aşağıdakilerden hangisi gerekli değildir?

A) Örgütü kurmak
B) Örgütü yönetmek
C) Örgüte katılmak
D) Örgüt adına suç işlemek
E) Örgüt hiyerarşisinde en üstte olmak

Bu maddeyle ilgili 14 soru daha var!

Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.

Hukuksal Eğitim Platformu'na Üye Ol