5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 152

Ceza Muhakemesi Kanunu 152. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 152 – (1) Yararları birbirine uygun olan birden fazla şüpheli veya sanığın savunması aynı müdafie verilebilir. Müdafiin dosyayı inceleme yetkisi

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

131 karar eşleşti
16. Ceza Dairesi, 2019/4376 E., 2020/3322 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
lındığında aynı avukat tarafından savunulması nedeniyle menfaat çatışmasının oluştuğu anlaşılmakla, sanıkların ayrı ayrı müdafiler yerine ortak müdafiler tarafından savunmalarının yapılması suretiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 38/1 ve 5271 sayılı CMK’nın 152. maddelerine aykırı davranılması,
16. Ceza Dairesi         2019/4376 E.  ,  2020/3322 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi :Ceza Dairesi Suç : Silahlı terör örgütüne üye olma, Silahlı terör örgütüne yardım etme Hüküm : Sanıklar hakkında TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun 3-5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9-7, 63 maddeleri uyarınca, Sanıklar ... ve ... hakkında TCK'nın 314/2, 221/4-2, 3713 sayılı Kanun 3-5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9-7, 63 maddeleri uyarınca, Sanıklar ... ve ... hakkında TCK'nın 314/2, 220/7, 3713 sayılı Kanun 3-5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9-7, 63 maddeleri uyarınca hükmedilen mahkumiyet kararına ilişkin istinaf başvurularının esastan reddi Bölge Adliye Mahkemesince sanıklar ... ve ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma, sanıklar ... ve ... hakkında silahlı terör örgütüne yardım etme suçlarına ilişkin kesin olarak verilen hükümlerin, 24.10.2019 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanunun 29. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nın 286. maddesine eklenen üçüncü fıkradaki düzenleme gereğince temyiz yolunun açılması üzerine anılan kanuna eklenen geçici 5. maddenin 1/f bendinde belirtilen süre içinde temyiz edilmekle tüm sanıklar hakkındaki suçlara ilişkin olarak; Temyiz edenlerin sıfatı, başvurunun süresi, kararın niteliği ve temyiz sebebine göre dosya incelendi, gereği düşünüldü; Sanıklar ..., ..., ... ve ... müdafilerinin duruşmalı inceleme taleplerinin yasal şartları oluşmadığından CMK'nın 299. maddesi gereğince ayrı ayrı REDDİNE, Temyiz talebinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi; Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede; I) Sanıklar ..., ... ve ... yönünden; Sanıklar ... ve ...'ın çocuklarını örgütle iltisaklı okullara veya dershaneye göndermesinin ve sanık ...'in örgütle iltisaklı Zaman Gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet olarak değerlendirilemeyeceği belirlenerek yapılan incelemede; Sanık ... hakkında ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağı beklenilmeden karar verilmesi dosyada mevcut diğer deliller nazara alındığında sonuca etkili görülmemiştir. Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirilmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımın kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanık ... ve sanıklar müdafilerinin temyiz dilekçelerinde ileri sürdüğü nedenler yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddiyle hükümlerin ONANMASINA, II) ... yönünden; ... tarafından yapılan ihbar dilekçesinde sanığın adı geçmemesine rağmen mahkemece ... tarafından yapılan ihbarda sanığın MKE yapılanması içerisinde bulunan kişilerden olduğunun zuhulen yazıldığı belirlenmekle; Yargılama sürecindeki usuli işlemlerin kanuna uygun olarak yapıldığı, hükme esas alınan tüm delillerin hukuka uygun olarak elde edildiğinin belirlendiği, aşamalarda ileri sürülen iddia ve savunmaların temyiz denetimini sağlayacak biçimde eksiksiz olarak sergilendiği, özleri değiştirmeksizin tartışıldığı, vicdani kanının kesin, tutarlı ve çelişmeyen verilere dayandırıldığı, eylemlerin doğru olarak nitelendirildiği ve kanunda öngörülen suç tipine uyduğu, yaptırımların kanuni bağlamda şahsileştirilmek suretiyle uygulandığı anlaşılmakla; sanık ... ve sanık müdafiinin temyiz dilekçelerinde ileri sürdüğü nedenler aşağıda belirtilen hususlar haricinde yerinde görülmediğinden CMK’nın 302/1. maddesi gereğince temyiz davasının esastan reddine, ancak; 1)İlk Derece Mahkemesinin gerekçeli kararında suç adının sanık yönünden de "Silahlı terör örgütüne üye olma" olarak belirtilmesi, 2)Suç tarihinin sanığın silahlı terör örgütüne yardım ettiği tarih olacağı gözetilmeden sanık ... bakımından 29.12.2014 yerine 14.11.2016 olarak yazılması, 3)Sanık hakkında hüküm kurulurken temel cezanın belirlendiği hüküm fıkrasnda; suç adının "silahlı terör örgütüne yardım etme" suçu olarak yazılması gerekirken "silahlı terör örgütüne üye olma" olarak yazılması ve uygulama maddesinin "TCK'nın 314/3 ve 220/7 maddesi yollamasıyla 314/2. maddesi" olarak yazılması gerekirken doğrudan TCK'nın 314/2 maddesi olarak yazılması, 4)Örgüt mensubu olmayan sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nın 58/9 maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi, Kanuna aykırı, sanık ... ve müdafiinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebeplerden dolayı BOZULMASINA, ancak yeniden yargılama yapılmasını gerektirmeyen bu hususların CMK’nın 303/1 maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan ilk derece mahkemesinin karar başlığında suç adı kısmına "Silahlı terör örgütüne yardım etme" ibaresinin de yazılması, gerekçeli karar başlıklarında suç tarihinin sanık yönünden "29.12.2014" olarak yazılması, hükümden “üzerine atılı silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği anlaşılmakla eylemine uyan TCK'nun 314/2. maddesi uyarınca” ibaresinin çıkartılarak yerine “hakkında her ne kadar terör örgütüne üye olmak suçundan cezalandırılması talebi ile dava açılmış ise de, sanığın eylemlerine uyan "Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek" suçunu işlediği sabit görülmekle 5237 sayılı TCK’nın 314/3. ve 220/7. maddeleri delaletiyle 314/2. maddesi gereğince” ibaresinin eklenmesi ve hükümden TCK'nın 58/9. maddesinin uygulanmasına ilişkin kısmın çıkarılması suretiyle sair yönleri usul ve kanuna uygun bulunan hükmün DÜZELTİLEREK ONANMASINA, III) Sanıklar ..., hakkında kurulan hükümlere yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde; 1) ..., ... ve ... yönünden; A)Silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin kamuoyunca da bilinen operasyonel eylemlerinden sonra kayda değer örgütsel bir faaliyeti tespit edilemeyen ve örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair mahkumiyeti gerektirir her türlü kuşkudan uzak, yeterli ve inandırıcı delil bulunmayan sanıkların atılı suçtan beraatleri yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, B)Kabul ve uygulamaya göre de; a) Suç ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca, sanık ...'nın kardeşinin aynı suçtan etkin pişmanlık uygulanarak mahkumiyetine karar verilmesinin, sanık ...'nin kardeşinin ByLock kullanıcısı olduğu için kurumundan ihraç edilmesinin sanıklar yönünden örgütle bağını gösterir husus olarak kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, b) Sanıkların çocuklarını örgüte müzahir okul ve dershaneye göndermesinin ve sanıklar ... ve ...'nin örgütle iltisaklı zaman gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin düşünülmemesi, 2)... yönünden; A)Silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair mahkumiyetini gerektirir her türlü şüpheden uzak delil bulunmayan ve Bank Asya'daki hesap hareketleri mutat gözüken sanığın atılı suçtan beraati yerine delillerin değerlendirilmesinde düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, B)Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın çocuklarından birini örgüte müzahir okula göndermesinin müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 3) ... yönünden ; A) Sanığın örgütsel eylem ve faaliyetleri ile ilgili olarak kendileri hakkında yapılan hazırlık soruşturması sırasında beyanda bulunan başka dosya sanıkları olduğu anlaşılan ...'ın duruşmada etraflıca beyanları alınıp sanığın eylem ve faaliyetleri yer, zaman, mekan ve muhteva itibari ile sorularak somutlaştırılmaya çalışılıp, ifadeler arasında varsa çelişkiler giderilip ayrıca sanığın 2014 yılı öncesi ve 2015 yılına ait Bank Asya kayıtları da dosyaya getirtilip örgüt liderinin talimatından sonra ve bu talimat doğrultusunda hesap açma yahut para yatırma işlemlerinin bulunup bulunmadığı araştırılıp gerekirse yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılarak mutat işlem dışı bir faaliyetinin olup olmadığı da tespite çalışılarak sonucuna göre hukuki durumun tayin ve takdiri gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, B)Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın çocuklarını örgüte müzahir okul ve dershaneye göndermesinin ve örgütle iltisaklı Zaman Gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 4) ... yönünden; A) Bank Asya'daki kayıtları itibari ile işlemleri mutat gözüken sanığın silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin kamuoyunca da bilinen örgütsel eylemlerinin ortaya çıktığı tarihlerden itibaren örgütsel faaliyetlerinin bulunup bulunmadığının tespiti açısından, sohbet toplantısına katıldığını bildiren ... ve ...'nün duruşmada etraflıca beyanlarına başvurulup söz konusu sohbetlerin mahiyeti, hangi tarih itibari ile yapıldığı, kamuya açık olup olmadığı sorulup sanığın örgüt hiyerarşisine girip girmediği her türlü kuşkudan uzak olarak tespit edildikten sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması, B) Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın örgütle iltisaklı zaman gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 5) ... yönünden; A) Silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair her türlü kuşkudan uzak delil bulunmayan, örgütün operasyonel eylemlerinden sonra bu yapıya karşı mesafeli yaklaştığını bildiren ve 03.09.2014 tarihi itibariyle Bank Asya'ya yatırdığı parayı çok kısa bir süre sonra çeken sanığın konumu, kişisel durumu ve dosya kapsamı dikkate alındığında suç kastıyla hareket etmediği anlaşılmakla, atılı suçtan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, B) Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın çocuğunu örgüte müzahir dershaneye göndermesinin ve örgütle iltisaklı Zaman Gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 6)... yönünden; A) Atılı suçun tayini açısından belirleyici nitelikte bulunan ve temyiz aşamasında dosyaya geldiği anlaşılan, sanığın ByLock kullanıcısı olduğunu belirten ayrıntılı ByLock tespit ve değerlendirme tutanağının CMK'nın 217. maddesi uyarınca duruşmada sanık ve müdafiine okunup diyecekleri sorulduktan sonra bir karar verilmesi gerektiğinin gözetilmesi lüzumu, B) Kabul ve uygulamaya göre de; Suç ve cezaların şahsiliği ilkesi uyarınca, sanığın birisi polis memuru olan iki kızında da ByLock tespit edildiği için mesleklerinden ihraç edilmelerinin sanık yönünden örgütle bağını gösteren bir açıklama mahiyetinde değerlendirilemeyeceğinin gözetilmemesi, 7) Şuayip (Şugayıp) Demir yönünden; A) Silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin kamuoyunca da bilinen operasyonel eylemlerinden sonra sanığın örgütsel faaliyetlerine devam edip etmediği, örgütsel faaliyetlerde bulunup bulunmadığının her türlü kuşkudan uzak olarak tespiti açısından 2014 yılı öncesi ve 2015 yılını da kapsar şekilde sanığa ait Bank Asya kayıtları getirtilip yeniden bilirkişi incelemesi yaptırılarak örgüt liderinin talimatından sonra ve bu talimat doğrultusunda işlem yapılıp yapılmadığı bilirkişiye açıklattırılıp ayrıca Ankara Muhabere Elektronik Şube Müdürlüğüne internet üzerinden 17.08.2017 tarihinde ihbarda bulunan kişinin kimliğinin tespitine çalışılarak, kimliğinin tespiti halinde tanık sıfatıyla ifadesine başvurulup, temyiz aşamasında dosyaya geldiği anlaşılan Murat Kaya isimli şahsa ait ifade tutanağı da sanık ve müdafiine okunup yine bu tutanakta ismi geçen Meryem Kuvancı adlı kişinin de tanık sıfatı ile anlatımlarına başvurulduktan sonra sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve araştırma ile yazılı şekilde hüküm kurulması, B) Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın çocuğunu örgüte müzahir dershaneye göndermesinin müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 8)... yönünden; A) Dosya kapsamına göre himmet topladığına dair başkaca delil bulunmayan sanık hakkında kolluk araştırma tutanağının da hükme esas alınamayacağı cihetle, silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin kamuoyunca bilinen operasyonel eylemlerinden sonra örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair mahkumiyeti gerektirir her türlü kuşkudan uzak delil bulunmayan sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesi, B) Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın çocuklarını örgüte müzahir okul ve dershaneye göndermesinin, eşinin FETÖ/PDY bünyesinde yer aldığı için kapatılan kreşte kısa bir süre çalışmasının ve örgütle iltisaklı gazeteye abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 9) ... yönünden; A) Dosya kapsamı, çalıştığı kurum ve konumu da dikkate alındığında silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair her türlü kuşkudan uzak delil bulunmayan sanığın FETÖ/PDY ile irtibatlı ve iltisaklı derneğe üye olmak ve 28.10.2014 itibari ile Bank Asya'da 70.000 TL'lik katılım hesabı açmaktan ibaret eyleminin silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'ye yardım etme suçunu oluşturacağı gözetilmeden suç vasfında düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde hüküm verilmesi, B) Kabul ve uygulamaya göre de; Sanığın çocuğunu örgüte müzahir okul ve dershaneye göndermesinin ve örgütle iltisaklı zaman gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 10) ... yönünden; A) Kararın gerekçe kısmında sanığın eyleminin silahlı terör örgütüne yardım suçunu oluşturduğunu kabul edilmiş olmasına karşın hüküm fıkrasının (a) bendinde silahlı terör örgütüne üye olduğunun kabul edilmesi ve hüküm fıkrasının (b) bendinde de TCK'nın 220/7 maddesinin uygulanması suretiyle kararda ve hükümde çelişkiye düşülmesi, B) Sanığa ait 2014 yılı öncesi ve 2015 yılı da dahil olmak üzere Bank Asya hesap kayıtları getirtilip yeniden bilirkişi incelemesi yapılmak suretiyle örgüt liderinin talimatından sonra ve bu talimat doğrultusunda mutat olmayan işlem yapılıp yapılmadığı bilirkişiye açıklattırılarak sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde karar verilmesi, C) Kabul ve uygulamaya göre de; a) Sanığın çocuklarını örgüte müzahir okul ve dershaneye göndermesinin , örgütle iltisaklı gazeteye abone olmasının ve "suç ve cezaların şahsiliği ilkesi" gereğince sanığın eşinin ihraç edilmesinin müsnet suç yönünden örgütsel faaliyet kapsamında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, b)Sanık hakkında temel ceza belirlenirken atıf maddesi olan TCK’nın 314/3 maddesinin belirtilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, c) Örgüt mensubu olmayan sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nın 58/9 maddesinin uygulanamayacağının düşünülmemesi, 11) ... yönünden; A) Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.10.2009 gün ve 2009/1-85/242 sayılı kararında açıklandığı üzere; sanıklardan birisinin savunulmasının diğer sanık yönünden savunmada zaafiyet yarattığı durumlarda menfaat uyuşmazlığı bulunduğunun kabulü gerektiği; silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanan ve etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan sanık ... ve ...'nin soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki birbirleriyle ilgili beyanları da nazara alındığında aynı avukat tarafından savunulması nedeniyle menfaat çatışmasının oluştuğu anlaşılmakla, sanıkların ayrı ayrı müdafiler yerine ortak müdafiler tarafından savunmalarının yapılması suretiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 38/1 ve 5271 sayılı CMK’nın 152. maddelerine aykırı davranılması, B) Savunmasında kendisinin yanıltıldığını bildiren ve etkin pişmanlık kapsamında beyanda bulunan dosya kapsamına göre de kişisel özellikleri ve konumu itibari ile silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair her türlü kuşkudan uzak delil bulunmayan sanığın muvazaalı olarak 2015 yılı Aralık ayında Kale Feza Eğitim Hizmetleri A.Ş. bünyesindeki Kızılırmak Lisesi'ni satın almasının ve Bank Asya'da örgüt liderinin talimatından sonra katılım hesabı açmasının silahlı terör örgütüne yardım suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde hüküm verilmesi, C) Kabul ve uygulamaya göre de; a) TCK'nın 61/5 maddesi uyarınca sanıklara ceza tayin edilirken TCK’nın 314/2. maddesi gereğince hükmolunan temel cezanın önce 3713 sayılı Kanunun 5/1 gereği artırıldıktan sonra akabinde TCK'nın 221/4 maddesi uyarınca indirim yapılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde uygulama yapılması, b) Etkin pişmanlıktan yararlanan sanıklar hakkında TCK’nın 221/5. maddesi uyarınca bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, 12) ... yönünden; A) Dairemizce de benimsenen Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 20.10.2009 gün ve 2009/1-85/242 sayılı kararında açıklandığı üzere; sanıklardan birisinin savunulmasının diğer sanık yönünden savunmada zaafiyet yarattığı durumlarda menfaat uyuşmazlığı bulunduğunun kabulü gerektiği; silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılanan ve etkin pişmanlık hükümlerinden faydalanan sanık ... ve ...'nin soruşturma ve kovuşturma aşamasındaki birbirleriyle ilgili beyanları da nazara alındığında aynı avukat tarafından savunulması nedeniyle menfaat çatışmasının oluştuğu anlaşılmakla, sanıkların ayrı ayrı müdafiler yerine ortak müdafiler tarafından savunmalarının yapılması suretiyle 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 38/1 ve 5271 sayılı CMK’nın 152. maddelerine aykırı davranılması, B) Etkin pişmanlık kapsamında beyanda bulunan dosya kapsamına göre de kişisel özellikleri ve konumu itibari ile silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair her türlü kuşkudan uzak delil bulunmayan sanığın muvazaalı olarak 2015 yılı Aralık ayında Kale Feza Eğitim Hizmetleri A.Ş. bünyesindeki Kızılırmak Lisesi'ni satın almasının ve Bank Asya'da örgüt liderinin talimatından sonra katılım hesabı açmasının silahlı terör örgütüne yardım suçunu oluşturduğu gözetilmeden suç vasfında düşülen yanılgı sonucu yazılı şekilde hüküm verilmesi, C) Kabul ve uygulamaya göre de; a) TCK'nın 61/5 maddesi uyarınca sanıklara ceza tayin edilirken TCK’nın 314/2. maddesi gereğince hükmolunan temel cezanın önce 3713 sayılı Kanunun 5/1 gereği artırıldıktan sonra akabinde TCK'nın 221/4 maddesi uyarınca indirim yapılması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde uygulama yapılması, b) Etkin pişmanlıktan yararlanan sanıklar hakkında TCK’nın 221/5. maddesi uyarınca bir yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine hükmedilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, c) Sanık ...'nin örgütle iltisaklı zaman gazetesine abone olmasının ve çocuklarını örgüte müzahir okul ve dershaneye göndermesinin müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet kapmasında kabul edilemeyeceğinin gözetilmemesi, 13) ... yönünden; A) Silahlı terör örgütü üyesi olmak suçundan müdafii yardımından faydalandırılmadan yargılanıp anılan suçtan mahkumiyetlerine karar verildiği görüldüğünden ceza muhakemesi hukukunda savunmanın ayrılmaz parçası olan “müdafilik” kavramı üzerinde durmak ve sanıklara 5271 sayılı CMK'nun 150/3. maddesi uyarınca müdafii atanmasının zorunlu olup olmadığının, bu bağlamda zikredilen yasa maddesinde şart koşulan beş yıllık ceza süresinin, suçun basit hali için öngörülen temel cezaya göre mi yoksa uygulanması zorunlu nitelikli haller ile cezayı ağırlaştırıcı nedenlerin de dikkate alınması suretiyle belirlenecek cezaya göre mi tespit edileceğinin irdelenmesi gerekmektedir. Adil yargılamanın zımni gerekleri "hakkaniyete uygun yargılama" kavramından hareket ederek saptanmıştır. Bu gereklerden en önemlisi Anayasa'nın 36. maddesinde de açıkça ifade edilmiş olan "savunma hakkı"dır. Ceza yargılamasındaki savunma haklarının güvence altına alınması demokratik toplumun temel bir ilkesidir. Bu sebeple hakkaniyete uygun bir yargılamanın gerçekleştirilmesi için, yargılamanın yürütülmesi sırasında alınan önlemlerin, savunma hakkının yeterince ve tam olarak kullanılması ile uyumlu olması ve bu hakların teorik ve soyut değil, etkili ve pratik olacak şekilde yorumlanması gerekmektedir (Anayasa Mahkemesi B. No: 2013/4784, 7/3/2014, § 32). Müdafii; şüpheli veya sanığın ceza muhakemesinde savunmasını yapan avukatı ifade eder (CMK m. 2/1-c). Müdafilik ihtiyari veya zorunlu olabilir. 1412 sayılı sayılı CMUK, kişisel savunmada kural olarak isteğe bağlı/ihtiyari müdafilik sistemini benimsemiş, sınırlı hallerde ise kişilerin kendilerini yeterince savunamayacakları ve kamusal bir kurum olan savunmanın zaafa uğrayacağı kabulünden hareketle zorunlu müdafilik sistemini getirmiştir. 5271 sayılı CMK ise zorunlu müdafilik sistemini, istisna olmaktan çıkararak adeta kural haline getirecek şekilde genişletmiştir. (C.G.K. 17/12/2009 t. 2008/1-172 E. 2009/26 K.). Şüpheli veya sanık soruşturma ve kovuşturmanın her aşamasında bir veya birden fazla müdafinin yardımından yararlanabilir. Müdafiiyi kendisi ya da kanuni temsilcisi seçebilir. Müdafii seçebilecek durumda olmadığını beyan ederse, istemi halinde bir müdafi görevlendirilir. Bu haller isteğe bağlı müdafiliktir. Kanunumuz bazı hallerde ise zorunlu müdafiliği benimsemiştir. Bu durum Ceza Genel Kurulunun gündemine de birçok kez gelmiştir. Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 06.12.2016 tarih ve 2016/17-939, 2016/465 sayılı kararında açıklandığı üzere; 1412 sayılı CMUK, kişisel savunmada kural olarak ihtiyari müdafilik sistemini benimsemiş ve sınırlı bazı hallerde zorunlu müdafilik sistemini getirmişken; 5271 sayılı CMK zorunlu müdafiilik sistemini, önemli ölçüde genişletmiştir. 5271 sayılı CMK’ya göre; müdafii bulunmayan şüpheli veya sanığın, çocuk, kendini savunamayacak derecede malul veya sağır ve dilsiz olması (CMK’nın 150/2. maddesi), soruşturma veya kovuşturma konusu suçun cezasının alt sınırının beş yıldan fazla hapis cezasını gerektirmesi (CMK’nın 150/3. maddesi), resmi bir kurumda kusur yeteneğinin araştırılması için gözlem altına alınmasına karar verilecek olması (CMK’nın 74/2 maddesi), tutuklama talebiyle mahkemeye sevk edilmesi (CMK’nın 101/3. maddesi), davranışları nedeniyle hazır bulunmasının duruşmanın düzenli olarak yürütülmesini tehlikeye sokacağı anlaşılan sanığın yokluğunda duruşma yapılması (CMK’nın 204/1. maddesinde) ve kaçak sanık hakkında duruşma yapılması (CMK’nın 247/4. maddesinde) hallerinde, şüpheli veya sanığın istemi bulunmasa, hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafi görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır. Adil yargılanma hakkı, Anayasanın 36/1. maddesinde; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin “Adil yargılanma hakkı” başlıklı 6/1. maddesinde de; “Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, adil ve kamuya açık olarak, … görülmesini isteme hakkına sahiptir..” denilerek teminat altına alınmıştır. Adil yargılanma hakkının muhtevası, savunma ve müdafii yardımından faydalanma hakkı yönünden iç hukukumuzun da bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/3-c maddesinde belirlenmiştir. Buna göre, bir suç ile itham edilen herkes, kendisini bizzat savunmak veya seçeceği bir müdafiin yardımından faydalanmak; eğer avukat tutmak için gerekli maddi olanaklardan yoksun ise ve adaletin yerine gelmesi için gerekli görüldüğünde, resen atanacak bir avukatın yardımından ücretsiz olarak yararlanabilmek hakkına sahiptir. Anılan madde gereğince, bir suç isnadı altında bulunan kişi savunma hakkının kullanılmasında, kendisini bizzat savunma, seçtiği bir müdafi yardımından yararlanma ve bir müdafi tayin etme imkanından yoksun ise ve adaletin selameti için gerekli görülürse re’sen atanacak bir müdafi yardımından yararlanma olmak üzere üç ayrı hakka sahiptir. Bu nedenle, suç isnadı altında bulunan kişinin kendisini bizzat savunması talep edilemez. Savunma hakkının etkin bir şekilde kullanma imkânını sağlayan müdafi yardımından yararlanma hakkı aynı zamanda adil yargılanma hakkının diğer bir unsuru olan “silahların eşitliği” ilkesinin de gereğidir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Pakelli/Federal Almanya Davası, B.No: 8398/78, 25.04.1983). Gözaltı sırasında bir avukatın hazır bulunmaması ile ilgili olarak AİHM, her sanığın, gerekiyorsa resmi olarak görevlendirilen bir avukat tarafından etkili bir şekilde savunulması hakkının adil yargılamanın temel özelliklerinden birisi olduğunu hatırlatmaktadır(Salduz, Poitrimol-Fransa, 23 Kasım 1993 ve Demebukov- Bulgaristan, başvuru no: 68020/01, 28 Şubat 2008). Kural olarak sanığa polis tarafından ifadesinin alındığı veya tutuklu olarak yargılandığı andan itibaren avukat yardımından yararlanma imkanı sağlanmalıdır (Dayanan/Türkiye davası, başvuru no:7377/03). Adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan müdafi yardımından yararlanmadan vazgeçmenin geçerli ve etkin olabilmesi için her türlü şüpheden uzak bir açıklıkta olması, ayrıca sonuçlarının ağırlığı itibariyle asgari garantileri içermesi, önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemesi ve vazgeçmenin sonuçlarının makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerekir (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Salduz/Türkiye Davası, B. No: 36391/02, 27.11.2008; Talat Tunç/Türkiye Davası, B. No: 32432/96, 27.03.2007). Ne var ki; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bazı durumlarda kişinin talebi olmasa da, resen ücretsiz olarak avukat tayin edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Kişinin imkanının olmaması yanında, ayrıca suçlama nedeniyle alabileceği özgürlükten mahrum bırakılmayı gerektiren bir ceza ve davanın karmaşıklığı, avukat yardımının sağlanmasını gerektiren bir hukuki menfaati ortaya çıkarmaktadır (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Talat Tunç/Türkiye Davası, B. No: 32432/96, 27.03.2007). Bu cümleden olarak, kanun koyucu bir suç isnadıyla karşı karşıya kalan şüpheli ya da sanığın, müdafii yardımından faydalanmak hakkından açıkça vazgeçmesi halinde dahi adaletin selameti bakımından re'sen bir müdafiin atanması gerektiğini, 5271 sayılı CMK'da tahdidi olarak düzenlemiştir. Savunma, toplumun suçtan sorumlu olması nedeniyle muhakemenin vazgeçilmez unsuru olduğu için, en azından ağır suçlarda müdafii bulunmasını gerektirir. Nitekim Ceza Muhakemesi Kanunu önce sadece küçükler bakımından (CMK. 150/2) ve gözlem altına almada (CMK. 74/2) kabul edilmiş olan mecburi müdafiiliği yerinde bir şekilde genişletmiştir. CMK'nın 150/3 maddesine göre; alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmada müdafii bulunmayan şüpheli veya sanığa istemi aranmaksızın bir müdafi görevlendirilir. Görüldüğü üzere kanun vazıı, belli ağırlıkta ceza öngören suçlar ile ilgili soruşturma ya da kovuşturmalarda bir müdafiin hukuki yardımından faydalandırılmayı adaletin selameti açısından zorunlu görmüş ve bunu sanık veya şüphelinin isteğine bağlı tutmadığı gibi bu hususta hiç bir istisnaya da yer vermemiştir. AİHS'nin 6. maddesinden daha geniş bir teminat içeren düzenleme bu yönü ile tartışmadan varestedir. Ancak sorun CMK'nın 150/3.maddesinde şart koşulan beş yıllık ceza süresinin, suçun basit hali için öngörülen temel cezaya göre mi yoksa uygulanması zorunlu nitelikli haller ile cezayı ağırlaştırıcı nedenlerin de dikkate alınması suretiyle belirlenecek cezaya göre mi tespit edileceği noktasında toplanmaktadır. Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun içtihadı (06.12.2016 tarih ve 2016/17-939, 2016/465 sayılı kararı) doğrultusunda genel uygulama beş yıllık ceza süresinin, suçun basit hali için öngörülen temel cezaya göre belirlenmesi şeklindedir. Ancak hakkaniyete uygun bir yargılamanın gerçekleştirilmesi için, savunma hakkının yeterince ve tam olarak kullanılması ve bu hakkı teminat altına alan usul kurallarının teorik ve soyut değil, etkili ve pratik olacak şekilde yorumlanması gerekmektedir. Suç genel teorisinde suça etki eden nedenler, suçun temel şeklini düzenleyen suç tipindeki kanuni unsurların dışında kalan ve ona eklenen özel fiili nedenler veya şahsi nedenlerdir. Bu bağlamda suça etki eden nedenler, doktrinde çeşitli ayrımlara tabi tutulmaktadır: Ağırlatıcı-hafıfletici nedenler, genel-özel nedenler, kanuni-takdiri nedenler, fıili-şahsi nedenler gibi. Suça etki eden nedenlerden cezanın artırılmasını gerektiren nedenler ağırlatıcı nedenler iken, indirilmesini gerektirenler hafifletici nedenlerdir. Ceza adalet sistemimizde "bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekillerinin aynı suç sayılacağı" kabul edilmiştir. (TCK md. 43/1, 3. cümle) Keza dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hallerinin de göz önünde bulundurulacağı hüküm altına alınmıştır. (TCK md. 66/ 3) Dairemiz de, 5271 sayılı CMK'nın 286. maddesinin 2/g bendi kapsamında “temyiz edilebilirlik sınırının” belirlenmesinde beraat kararı verilen suç için yasada öngörülen cezanın üst haddinin, nitelikli hal ve ağırlaştırıcı nedenler de gözetilerek saptanması gerektiğini kabul etmektedir. (16/01/2018 tarih, 2017/3415 E. - 2018/495 K. sayılı karar) Esasen suç isnadı altında olan şüpheli ya da sanık için önemli olan husus, tehdit altında tutulduğu hapis cezasının alt veya üst sınırının miktarıdır. Bu miktarın, suçun temel şekli için ya da uygulanması zorunlu nitelikli halleri veya ağırlaştırıcı sebepleri için öngörülmüş olmasının pratikte sanık/şüpheli için hiç bir önemi yoktur.Aksi yöndeki düşünce, ceza adalet sistemimizin kabul ettiği "bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekillerinin aynı suç sayılacağı" olgusuna, kişisel savunmada kural olarak ihtiyari müdafilik sistemini benimseyen 1412 sayılı CMUK'un rağmına, zorunlu müdafiilik sistemini önemli ölçüde genişleten, AİHS'nin 6. maddesinden daha geniş bir teminat içeren 5271 sayılı CMK'nın 150/3.maddesinin amaç ve kapsamına, dürüstlük ilkesine ve adil yargılanma hakkına uygun düşmeyeceği apaçık ortadadır. 5237 sayılı TCK'nın 314/2. maddesinde düzenlenen ve 3713 sayılı TMK'nın 3. maddesinde tadat olunan mutlak terör suçlarından olması nedeniyle aynı kanunun 5. maddesinin zorunlu olarak uygulanmasını gerektiren silahlı terör örgütü üyesi olmak suçu-(ları)nda cezanın alt sınırının beş yıldan fazla (7 yıl 6 ay hapis cezası) olduğu görülmektedir. Bu nedenlerle sanık hakkında, “silahlı terör örgütü üyesi olmak” suçundan yapılan yargılama sırasında, CMK'nın 150/3 maddesi gereğince isteğine bağlı olmaksızın hatta açıkça müdafi istemediğini beyan etse bile müdafii görevlendirme zorunluluğu bulunmaktadır. Bu zorunluluğa uyulmamasının temyizen inceleme konusu yapılıp yapılamayacağına gelince; CMK’nın, “Duruşmada hazır bulunacaklar” kenar başlıklı 188/1. maddesinde; "Duruşmada, hükme katılacak hakimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt katibinin ve kanunun zorunlu müdafiiliği kabul ettiği hallerde müdafiinin hazır bulanması şarttır." denilmek suretiyle duruşmada hazır bulunması gerekenler gösterilirken "zorunlu müdafii "de muhakeme heyetinden sayılmıştır. CMK 289. maddesinin 1-a ve e bendlerinde, "mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması ile Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken kişilerin yokluğunda duruşma yapılması", hukuka kesin aykırılık halleri içinde sayılmıştır. Temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da bu madde kapsamında sayılan hukuka aykırılıklar temyiz denetiminde res’en incelenecektir.(CMK 289/1)Temyiz incelemesi yönünden hukuka kesin aykırılık hallerinde, hükümden önce verilen kararların hükme esas teşkil edip etmediğinin de bir önemi bulunmamaktadır. Bu itibarla, mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkülü için duruşmada hazır bulunması doğrudan şart koşulan zorunlu müdafiin görevlendirilmemesi, CMK 289. maddesinin 1-a-e bendleri bağlamında hukuka kesin aykırılık oluşturması nedeniyle usulüne uygun açılmış bir temyiz davasında temyiz kapsamında gösterilmiş olmasa da res’en inceleme konusu olacaktır. Açıklanan gerekçeler doğrultusunda somut olay değerlendirildiğinde; Silahlı terör örgütü üyeliği suçundan yargılanan, kovuşturma aşamasında kendisinin seçtiği bir müdafiisi bulunmadığı gibi CMK'nın 156. maddesi uyarınca da re'sen müdafi görevlendirilmeyen sanığa, Anayasanın 36. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddelerinde teminat altına alınan adil yargılanma ilkesinin zorunlu sonucu olarak CMK'nın 150. maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca müdafi görevlendirilmesi gerektiği gözetilmeden, savunma hakkının kısıtlanmasını netice verecek biçimde müdafi hazır bulundurulmaksızın mahkumiyet hükmü kurulmak suretiyle CMK 150/3, 188/1, 197/1 ve 289/1-a-e maddelerine muhalefet edilmesi, B) Dosya kapsamına göre silahlı terör örgütü FETÖ/PDY'nin kamuoyunca da bilinen operasyonel eylemlerinin ortaya çıktığı tarihlerden itibaren örgütle irtibat ve iltisakını kesmeye çalıştığı anlaşılan sanığın örgütün hiyerarşik yapısına dahil olduğuna dair mahkumiyetini gerektirir her türlü kuşkudan uzak yeterli ve inandırıcı delil bulunmamakla atılı suçtan beraati yerine mahkumiyetine karar verilmesi, C) Kabul ve uygulamaya göre de; a) Sanığın çocuklarını örgütle iltisaklı dershaneye göndermesinin ve örgütle iltisaklı zaman gazetesine abone olmasının müsnet suç yönünden delil ya da örgütsel faaliyet olarak değerlendirilemeyeceğinin gözetilmemesi, b) FETÖ/PDY'nin MKE yapılanması hakkında ihbarda bulunan ...'ın beyanlarında sanığın adı geçmemesine rağmen mahkemece zuhulen ...'ın beyanlarında adının geçtiği şeklinde kabule yer verilmesi, Kanuna aykırı, sanık ..., . ve sanıklar müdafilerinin temyiz itirazları bu nedenlerle yerinde görülmüş olduğundan bu sebeplerden dolayı hükümlerin BOZULMASINA, sanık ...'ın dosyada mevcut delil durumuna ve bozma sebebine göre TAHLİYESİNE, başka suçtan tutuklu ya da hükümlü değil ise derhal SALIVERİLMESİ için ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına müzekkere yazılmasına, sanık ... ve Şuayip (Şugayıp) Demir'in tutuklulukta geçirdiği süre, mevcut delil durumu, atılı suç için kanun maddelerinde öngörülen ceza miktarı gözetilerek TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMINA, 28.02.2019 tarihinde yürürlüğe giren 20.02.2019 tarih ve 7165 sayılı Kanunun 8. maddesiyle değişik 5271 sayılı Kanunun 304. maddesi uyarınca dosyanın Kırıkkale 1. Ağır Ceza Mahkemesine, kararın bir örneğinin bilgi için Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 21. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.07.2020 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Diğer kararlar (4)

Ceza Genel Kurulu, 2015/1179 E., 2019/515 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza (CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli)
tam metni aç
ile sanık ...’nın aynı avukatla temsil ettirilmeleri suretiyle 5271 sayılı CMK'nın 152/1 ve Avukatlık Yasası'nın 38. maddelerine aykırı davranılması;" isabetsizliğinden hukuki ve fiili irtibat nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulu         2015/1179 E.  ,  2019/515 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza (CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli) Sanıklar ..., ... ve ... hakkında nitelikli yağma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince 20.12.2006 tarih ve 211-350 sayı ile sanıkların eylemlerinin haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlardan olduğu gerekçesiyle ve 5271 sayılı CMK’nın 3, 4 ve 5. maddeleri uyarınca görevsizlik kararı verilerek dosyanın gönderildiği CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince 26.05.2008 tarih ve 240-153 sayı ile sanıklar ... ve ...'ın nitelikli yağma suçundan lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK’nın 149/1-a-c-f-g, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına ve mahsuba, sanık ...'nun ise nitelikli yağma suçuna yardımdan aynı Kanun'un 149/1-a-c-f-g, 39, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluklarına ve mahsuba karar verilmiştir. Hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.06.2010 tarih ve 7383-4286 sayı ile; "...Aynı olay nedeniyle aynı suçlama ve aynı sevk maddeleri uyarınca yargılanan ve aşamalarda değişiklik gösteren savunmalarda inkâra yönelen, bu nedenle de aralarında menfaat çatışması bulunan ve ayrıca getirtilen nüfus kayıtlarına göre kardeş oldukları anlaşılan sanıklar... ve...ile sanık ...’in aynı avukatla, sanıklar ..., ...ve ...’ın aynı avukatla, sanık ... ile sanık ...’nın aynı avukatla temsil ettirilmeleri suretiyle 5271 sayılı CMK'nın 152/1 ve Avukatlık Yasası'nın 38. maddelerine aykırı davranılması;" isabetsizliğinden hukuki ve fiili irtibat nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince 26.12.2012 tarih ve 237-395 sayı ile sanıkların lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK’nın 149/1-a-c-f-g, 62, 53, 58/9 ve 63. maddelere uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunluklarına, cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba hükmedilmiştir. Bu hükümlerin de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 04.03.2015 tarih ve 4007-1208 sayı ile; "...a) Mahkemenin 26.05.2008 tarihli ve 240/153 sayılı kararının sanık ... müdafisi ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edildiği, Cumhuriyet savcısının 'Sanığın mağdur ...’a karşı yağmaya teşebbüs suçundan da cezalandırılması' istemiyle sadece bu suç yönünden aleyhe temyiz ettiği, mağdur ...’a karşı yağma suçundan kurulan hüküm yönünden aleyhe temyiz bulunmadığı, sanık ... hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünde CMUK’nın 326/son maddesinin gözetilmesinin gerektiği anlaşılmakla, sanık ... hakkında mağdur ...’a karşı yağma suçundan kurulan hükümde 5237 sayılı TCK’nın 149/1-a-c-f-g ve 62. maddelerinden sonra gelmek üzere 'Sanığın ceza miktarı yönünden kazanılmış hakkı göz önüne alınarak, CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına' ibaresinin eklenmesine, b) Suç tarihinin 19.04.2005 ve öncesi olması nedeniyle sanıklar hakkında mağdur...’e karşı nitelikli yağma suçundan kurulan hükümlerde 5237 sayılı TCK’nın 58/9. maddesinin uygulanmasına karar verilemeyeceğinden, sanıklar ..., ... ve ... hakkında mağdur...'e karşı nitelikli yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinden TCK’nın 58/9. maddesinin uygulandığı bentlerin çıkartılmasına, c) Hüküm fıkrasının (J) bendinde adli emanetin 2005/1950 sırasında kayıtlı bıçağın müsaderesine karar verilmiş ise de, bıçağın suçta kullanılmadığı ve bulundurulmasının bizahiti suç teşkil etmediği anlaşıldığından, ilgili bentteki 'Yine aynı emanette kayıtlı 9 mm’lik... seri numaralı tabanca, şarjör, 10 adet fişek, 1 adet şarjör, 9 adet fişek ve bıçağın suçta kullanıldıkları anlaşıldığından ve bulundurulmaları suç olduğundan TCK'nın 54/1 maddesi gereğince müsaderesine' ibaresinin, 'Yine aynı emanette kayıtlı 9 mm’lik... seri numaralı tabanca, şarjör, 10 adet fişek, 1 adet şarjör ve 9 adet fişeğin bulundurulması bizahiti suç teşkil ettiğinden 5237 sayılı TCK'nın 54/4. maddesi gereğince müsaderesine, bıçağın suçta kullanılmadığı ve bulundurulmasının bizahiti suç teşkil etmediği anlaşıldığından sahibine iadesine' olarak değiştirilmesine," karar verilmesi suretiyle düzeltilerek onanmasına hükmedilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.09.2015 tarih ve 152259 sayı ile; "...Hükümlü ... vekili Av. ... 29.03.2015 tarihli, Av. M. ... ise 22.06.2015 tarihli, hükümlü ... vekili Av. ... 29.03.2015 tarihli, hükümlü ... vekili Av. ... ise 25.03.2015 tarihli dilekçesinde, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde dinlenen ... ve tanıklar..., ..., ..., ... ve ...'ün görevli 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dinlenilmeyerek sadece ifadelerinin okunulması ile yetinilmesinin CMK'nın 7. maddesine aykırı olduğunu, gerekçeli kararda sanığa verilen mahkûmiyet kararının gerekçesinin belirtilmediğini, mağdur ...'ın daha sonra geri aldığı ilk ifadesi dışında hükümlü aleyhine herhangi bir delil bulunmadığını ileri sürerek itiraz olağanüstü kanun yoluna başvurulmasını talep etmişlerdir. Dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gelmekle karara karşı, aşağıda arz ve izah olunan nedenle itiraz edilmesi gerektiği düşünülmüştür. İtiraz Nedenleri : İtirazın konusunu oluşturan uyuşmazlık; 1) Görevsizlik kararı veren mahkemece yapılan işlemlerin, görevli mahkemece tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığının, 2) Yerel Mahkeme hükmünün gerekçesinin Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yeterli olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. 1) Görevsizlik kararı veren mahkemece yapılan işlemlerin, görevli mahkemece tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığı; İtiraz konusu uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin yasal düzenlemeye bakıldığında; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri' başlıklı 7. maddesi; 'Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.', Hükmünü içermektedir. Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, görevsiz mahkemece yapılan işlemlerin, tekrarlanması olanağı bulunmayanlar dışındakilerin, görevli mahkemece yeniden usulüne uygun olarak yapılması zorunludur. Bir başka deyişle kural, görevsiz mahkemede yapılan işlemlerin tamamının yenilenmesidir. Kuralın istisnası ise, işlemin yenilenmesi mümkün değilse bu işlemin geçerliliğini muhafaza etmesidir. Örneğin; görevsiz mahkemede dinlenilen tanığın görevli mahkemede tekrar dinlenilmesi zorunludur. Ancak, bu tanığın ölmesi hâlinde, yeniden dinlenilmesi mümkün olmadığından önceki beyanı ile yetinilecektir. Bu düzenlemenin diğer bir sonucu olarak, yeterli bir vicdani kanaatin oluşması için duruşmada edinilen izlenimi dikkate alması gereken görevli mahkemenin, yenilenmesi mümkün olduğu hâlde görevli olmayan mahkemede yapılan işlemlere dayanarak hüküm kuramayacağı da söylenebilir. Bu açıklamalar doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK'nın 7. maddesi hükmü karşısında, görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2005/211 esas ve 2006/350 karar sayılı dava dosyasında dinlenen ve yargılamaya konu olayların restoranda geçen kısmıyla ilgili görgüsü bulunan mağdur ..., olay sırasında iş yerinin dışında bulunan tanıklar... ve ..., olayın öncesine ait bilgileri bulunan tanıklar ... ve ... ile mağdur ...'ın kollukta verdiği ilk ifadeden sonra şikâyetten vazgeçmesiyle ilgili bilgisi bulunan tanık ...'ün, görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hazır edilip usulüne uygun şekilde yeniden dinlenildikten ve tanık beyanları diğer delillerle birlikte tartışıldıktan sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi gerekirken, adı geçen kişiler dinlenilmeden ve görevsizlik kararı veren mahkemedeki ifadeleri de okunmadan eksik soruşturmayla hüküm kurulmasının isabetli olmadığı kanaatine varılmıştır. 2) Yerel Mahkeme hükmünün gerekçesinin yeterli olup olmadığı; İtiraz konusu uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin yasal düzenlemelere bakıldığında; 1982 Anayasası'nın 'Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması' başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrası; 'Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Kararların gerekçeli olması' başlıklı 34. maddesinin 1. fıkrası; 'Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230 uncu madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar' başlıklı 230. maddesinin 1. fıkrası; 'Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir: a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler. b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi. c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62 nci maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi. d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar' başlıklı 232. maddesinin 3. fıkrası; 'Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.' Hükmünü içermektedir. Bu düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, mahkeme kararlarının karşı oy da dâhil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Gerekçede, mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmelidir. Gerekçede, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, bunun nitelendirmesinin yapılması ve hüküm bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da, geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır. Ayrıca, hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 308/7 ve 5271 sayılı CMK’nın 289/1-g maddeleri uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır. Bu hususlar Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.10.2014 tarihli, E.2014/1-441 ve K.2014/421 sayılı ve 18.11.2014 tarihli, E.2013/8-830 ve K.2014/502 sayılı kararlarında açıkça vurgulanmıştır. Öte yandan, kararların gerekçeli olması, ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen 'Adil yargılanma hakkı'nın somut görünümlerinden birisi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Gerekçeli karar hakkı olarak adlandırılan bu hak, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru yoluyla önüne gelen olaylarla ilgili verdiği bazı ihlal kararlarında da koruma altına alınmıştır (AYM, B. No: 2012/603, 20.02.2014; B. No: 2013/988, 10.03.2015; B. No: 2013/1213, 04.12.2013; B. No: 2013/4186, 15.10.2014; B. No: 2013/5459, 16.10.2014). Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma hakkının unsurlarından birisi olmakla beraber, bu hak yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Bu nedenle, gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır (AYM, B. No: 2013/1213, 04.12.2013, § 26). Anayasa Mahkemesi, ... ve diğerlerinin yaptığı bireysel başvuruyla ilgili olarak verdiği 15.10.2014 tarihli ve B. No:2013/4186 sayılı kararında; '... 60. Bir muhakemede usule ilişkin koruma sağlayan adil yargılanma hakkının önemli unsurlarından biri olan gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 31). ... 62. Mahkemeler, 'kararlarını hangi temele dayandırdıklarını yeterince açık olarak belirtme' yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülük, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olmasının yanı sıra (bkz. Hadjianastassiou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16.12.1992, § 33), tarafların, muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun bir biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmelerinin sağlanması için de gereklidir (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 34). ... 64. Ayrıca, ... mahkemelerin ileri sürülen iddia ve savunmalara şeklen cevap vermiş olmaları yeterli olmayıp, iddia ve savunmalara verilen cevapların dayanaksız olmaması, mantıklı ve tutarlı olması da gerekir. Diğer bir ifadeyle mahkemelerce belirtilen gerekçeler, davanın şartları dikkate alındığında makul olmalıdır (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 36). 65. Makul gerekçe, davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır (bkz. B. No: 2013/1235, 13.06.2013, § 24). Gerekçelendirme, davanın sonucuna etkili olay, olgu ve kanıtları açıklamak yükümlülüğü olmakla birlikte, bu şekildeki gerekçelendirmenin mutlaka detaylı olması şart değildir. Ancak gerekçelendirmenin, iddia ve savunmadan birinin diğerine üstün tutulma sebebinin ve bu kapsamda davanın taraflarınca gösterilen delillerden karara dayanak olarak alınanların mahkemelerce kabul edilme ve diğerlerinin reddedilmesi hususunda, makul dayanakları olan bir bilgilendirmeyi sağlayacak ölçü ve özene sahip olması gerekmektedir (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 37). 66. Zira bir davada tarafların, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün içerik ve kapsamı ile bu hükme varılırken mahkemenin neleri dikkate aldığı ya da almadığını gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması 'gerekçeli karar hakkı' yönünden zorunludur (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 38). 67. Aksi bir tutumla, mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında 'ilgili ve yeterli bir yanıt' vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olabilecektir (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 39).70. Buna karşın tarafsızlığı, keyfiliği, denetimden kaçmayı ve perdelemeyi önlemek için mahkemeler, kararın verilmesine neden olan temelleri yeterince açık olarak belirtmekle yükümlüdürler. Mahkemelerin yargılama süresince kendilerine iletilen her iddia ve talebi gözetme zorunda olmadıkları biçimindeki serbesti, kararın verilmesine neden olan temellere asgari açıklıkta değinilmesi görevini ortadan kaldıracak şekilde yorumlanamaz (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 58).' Şeklindeki tespitlerinden sonra, gerekçeli karar hakkı ve çelişmeli yargılama ilkesi açısından Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanıkların nitelikli yağma suçlarından mahkûmiyetlerine ilişkin hükmün gerekçesinde, Yerel Mahkemece öncelikle iddia ve savunmada ileri sürülen görüşlerin gösterildiği, 'deliller' bölümünde dosya arasında mevcut bilgi ve belgelerin listesi belirtildikten sonra tanıklar..., ... ve ...'in anlatımlarına yer verildiği, 'Delillerin değerlendirilmesi ve gerekçe' olarak belirtilen bölümde ise, 'Müşteki ve tanık beyanları, sanık savunmaları, ekpertiz raporları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde' denildikten sonra delillerin tartışılmadığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirlenmediği, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durulmadığı ve niçin bu sonuca ulaşıldığının anlatılmadığı, bu kapsamda; hangi tanıkların beyanlarına üstünlük tanındığı, mağdur ... ile babası ...'ın sonradan değiştirdikleri ifadelerinden hangisine neden itibar edildiği yasal gerekçeleriyle tartışılıp açıklanmadan kabul edilen oluşa göre suç nitelendirilmesi yapılarak cezaların belirlendiği anlaşıldığından, hükümlerin Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde ve yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarında öngörülen şekilde kanuni ve yeterli gerekçeyi içermediği hâlde, söz konusu yasaya aykırılık nedenlerinden dolayı hükümlerin bozulmasına karar vermesi gerekirken, yukarıda yazılı şekilde düzeltilerek onanmasına karar vermesinin isabetli olmadığı kanaatine varılmıştır. Sonuç ve İstem : Yukarıda açıklanan nedenle; Dairenizin, 04.03.2015 tarihli ve 2014/4007 Esas, 2015/1208 Karar sayılı ..., ... ve ... ile ilgili hükümlerin düzeltilerek onanmasına dair kararının kaldırılması, İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 26.12.2012 tarih, 2012/237 esas ve 2012/395 sayılı kararının, görevsizlik kararı veren mahkemece yapılan işlemlerin, görevli mahkemece tekrarlanması zorunluluğuna uyulmaması ve mahkeme hükmünün gerekçesinin Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şartları taşımaması nedenlerinden dolayı bozulmasına karar verilmesi, İtirazın, Dairece yerinde görülmemesi hâlinde ise de, dosyanın, Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi,” düşüncesi ile itiraz kanun yoluna başvurulmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Dairesince 10.11.2015 tarih ve 4776-5350 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme sanıklar ..., ... ve ... hakkında mağdur ...'a yönelik nitelikli yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak, hukuki ve fiili bağlantı nedeniyle sanıklar ... ve ...hakkında aynı mağdura yönelik nitelikli yağma suçundan kurulan hükümlere ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2015/1150 esas sayılı dosyası ile birlikte yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Yerel Mahkeme hükümlerinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediğinin, 2- Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Yakalama ve zapt etme, araç arama başlıklı tutanaklarda; Organize Suçlar Şube Müdürlüğüne 19.04.2005 tarihinde 93 numara ile kayıtlı olarak yapılan ihbarda “Drej Ali lakaplı çete liderinin adamlarının... isimli bir şahsı rehin aldıkları ve Bakırköy deniz otobüsleri karşısında bulunan ... Restoran isimli iş yeri içerisinde darbettikleri, burada tutarak 500.000 Amerikan doları ile üzerine kayıtlı mal varlığını vermediği takdirde şahsı öldürüleceklerinin,” bildirilmesi üzerine nöbetçi Cumhuriyet savcısı ile görüşüldüğü, şahısların yakalanması, iş yerinde ve varsa otomobillerinde arama yapılması talimatının alındığı, Sahil Kennedy Caddesi üzerinde bulunan ... Türkü Evine gidildiği, girişe göre sağ tarafta bulunan ve canlı müzik yapılan yerde sol köşedeki masada oturan üç şahsa kimliklerinin sorulduğu, Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi nüfusuna kayıtlı Halil oğlu 1974 doğumlu ...; Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi nüfusuna kayıtlı, Nazif oğlu 1958 doğumlu ... ile birlikte ihbarda sözü edilen İstanbul ili, Şişli ilçesi nüfusuna kayıtlı ... oğlu 1974 doğumlu ... isimli şahıslar olduklarının öğrenildiği, iş yerinin diğer bölümünde bulunan ve Adana ili, Seyhan ilçesi nüfusuna kayıtlı... oğlu 1980 doğumlu ...isimli şahsın da bu kişilerle beraber olduğu düşünülerek bu şahsın üzerinin arandığı, şahsın nereden aldığını beyan edemediği 65 adet 100’lük, 50 adet 50'lik banknotlar hâlinde toplam 9.000 YTL nakit para ile Tekfen Banka ait 20.04.2005 keşide tarihli hamiline düzenlenmiş 17.000 YTL, Asya Finans Banka ait 30.06.2005 keşide tarihli 14.864 Amerikan doları tutarında iki adet çek bulunduğu, iş yerinin girişe göre sol tarafındaki bölümde, sandalye üzerinde, şarjöründe 14 adet, namlusunda 1 adet olmak üzere toplam 15 adet 9 mm çaplı mermi bulunan Glock marka bir tabanca görülmesi üzerine tabancanın muhafaza altına alındığı, tabancayı sahiplenenin olmadığı, ancak görevliler gelmeden önce tabancanın bulunduğu sandalyede sanık ...’ın oturduğunun öğrenildiği, yine bu kişinin kullandığı tespit edilen... plaka sayılı Toyota marka cip içerisinde, aracın şoför koltuğunun yanında bulunan gözde, içinde 14 adet 9 mm çaplı fişek bulunan şarjör ve kılıfı içerisinde bir adet çelik avcı bıçağının bulunarak muhafaza altına alındığı bilgilerine yer verildiği, Mağdur ... hakkında Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fatih Şube Müdürlüğünce düzenlenen 20.04.2005 tarihli raporda; kafatası sol tarafta kulak arkası bölgesinde 10x10 cm ebadında ödem, sol tarafta skapula altı bölgede 1x2 cm ebadında abrazyon, alın orta bölgesinde ekimotik alan bulunduğu bildirilen mağdurdaki yaralanmanın şahsın yaşamını tehlikeye maruz kılmadığı, 7 gün mutat iştigaline engel teşkil ettiğinin bildirildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... 20.04.2005 tarihinde İstanbul Organize Şube Müdürlüğünde verdiği ilk ifadesinde; oto galericisi olduğunu, ortaokulu ve liseyi Drej Ali olarak bilinen ...’ın kardeşi ... ile birlikte okuduğunu, okuldan sonra da ... ile arkadaşlığının sürdüğünü, bu sırada Yasak ailesinin diğer fertleri ile de tanıştığını, ifade tarihinden 10 gün kadar önce Boğaziçi Köprüsünde aracıyla seyir hâlinde iken polislerin kendisini durdurduğunu, aracının plaka problemi nedeniyle karakola götürüldüğünü, açık kimliğini bilmediği Ramazan isimli bir kişiden para karşılığı aldığı polis muhabiri gazetesi kimliğinin yapılan üst araması sırasında üzerinde bulunduğunu, savcılık tarafından tutuklanması talebiyle Mahkemeye sevk edildiğini ancak serbest bırakıldığını, serbest bırakıldığı gün ...’ın kendisini telefonla arayıp ..., kat 1, Şişli adresindeki yazıhanesine çağırdığını, yazıhaneye gittiğinde ...’ın kendisine “..., senin bu olayınla ilgili rezillik oldu, bu iş bizim aileye dokundu, bunun diyeti olarak 250.000 Amerikan doları getireceksin” dediğini, kendisinin ise ...’a neden kendisinden para istediklerini, yaptığı işin Yasak ailesi ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını söylemesi üzerine ...’un “Bu iş benden çıktı, Ali Ağabeyim bu şekilde istiyor, sen parayı nasıl hazırlayacaksın, onu söyle” dediğini, Yasak ailesinin içinde büyüdüğü ve aileyi tanıdığı için korktuğunu, itiraz edemediğini, hiç nakit parasının olmadığını, otomobilini ve hissedarı olduğu telefon dükkânındaki hissesini satarak parayı ödeyebileceğini söylediğini, bu tarihten önce de Yasak ailesine borç para verdiğini ancak borç verdiği bu paraları geri alamadığı gibi isteyemediğini, ...’ın yazıhanesinden ayrıldıktan bir saat kadar sonra bu kez ...’ın kendisini telefonla arayıp bürosuna çağırdığını, ...’ın bürosunun ...’ın yazıhanesi ile aynı binada 5. katta olduğunu, ...’ın yanına gitmeden önce binanın 1. katında yazıhanesi bulunan ...’un yanına tekrar uğradığını, ...’un kendisine “...’ın kendisini Boğaziçi Köprüsündeki olayla ilgili çağırdığını ve çok sinirli olduğunu” söylediğini, ...’ın bürosuna gittiğinde ...’ın kendisine “... bak, ... bundan sonra senin muhatabın değil, senin muhatabın bundan sonra benim, oturmuş olduğun evin tapusunu benim istediğim şahsa devredeceksin, istediğim parayı getirdiğin takdirde, evi geri alacaksın” dediğini, ...’a evin eşinin üzerine kayıtlı olduğunu söyleyince, ...’ın “O vakit gidip hanımınla görüşeceksin, tapuyu benim istediğim kişinin üzerine devredecek” dediğini, bu sırada, silahlı olduklarını bildiği ...’ın korumalığını yapan sanıklar ... ve ...’nun sağına ve soluna geçerek kendisini ...’a ait Seat marka, lacivert renkli bir otomobile bindirmeye çalıştıklarını, karşı koyunca ...’nun belinden beyaz renkli bir tabanca çıkararak kendisine doğrulttuğunu ve araca binmesini istediğini, ...’ın kullandığı aracın arka koltuğuna bu şekilde binmek zorunda kaldığını, yanına ...’nun oturduğunu, evine gittiğini, şahısların dışarıda beklediklerini, durumu eşine anlattığını, eşinin evi kimseye devretmeyeceğini söylemesi üzerine telefonla ...’ı aradığını ve eşinin evi devretmeye yanaşmadığını söylediğini, bunun üzerine ...’ın ikametine geldiğini, eşinin çocuklarla beraber üst kata çıktığını, ...’un kendisine “Bu evi muhakkak vermeniz lazım, yoksa benim de yapacak bir şeyim yok, sen ve ailenden de zarar gören olur” dediğini, evin eşinin üzerine kayıtlı olduğunu, ev alınırken kayınpederinin de katkısının bulunduğunu söylemesine karşın ...’un anlayış göstermediğini, ailesine ve kendisine zarar gelebileceğini ihtar ederek, eşini ikna etmesi gerektiğini, bir gün sonrası için ... plaka sayılı Toyota marka, Land Cruiser model cipi ile ortağı olduğu telefon dükkânındaki hissesinin satılmasını, teminat olarak da tapu verilmesini istediğini, söylenenleri kabul ettiğini, ...’un kapıda ... ve ...’nun bekleyeceklerini söylemesi üzerine, çevredekilerin rahatsız olacağını, ...ve ...’nın da kendisi ile birlikte gitmesini ...’tan istediğini, ...’un kabul etmesi ile tüm bu şahısların gittiklerini, ertesi gün ortağı olduğu telefon dükkânına gittiğini, hissesine karşılık gelen telefon cihazlarını almak istediğini ortağına söylediğini, ortağının şaşırdığını, ancak kendisi için önemli bir durum olduğunu söyleyince telefonları aldığını, aracın bagajına koyduğu telefonlarla Toyata marka cipini, aracın satışına ilişkin vekâletname ile birlikte Kadıköy’de ...’a teslim ettiğini, bu olaydan bir gün sonra ...’ın kendisi telefonla arayarak Mecidiyeköy’deki bürosuna çağırdığını, yanına gittiğinde ...’ın kendisine hakaret ederek tokat atmaya başladığını, aracın kredi ile alındığı için satışının yapılamadığını söyleyerek telefon cihazlarını satıp bir gün sonrası için bulabildiği kadar para getirmesini kendisinden istediğini, aracı ve telefonları alarak ...’ın yanından ayrıldığını, eniştesi...’dan 17.000 YTL ve 14.864 Amerikan doları tutarında iki adet çek aldığını, ortaklıktan ayrılırken aldığı telefon cihazlarını KVK ve GENPA bayilerine satarak 9.000 YTL nakit para temin ettiğini, tüm bunları toparlayarak ...’ın bürosuna gittiğini, ...’ın umduğu parayı göremeyince bürosunda bulunan sopalarla kafasına ve vücudunun çeşitli yerlerine vurarak kendisini darbettiğini, aldığı darbeler sonucu yere yığıldığını, dövüldüğü sırada büroda ...'ın kardeşi ...’ın da bulunduğunu, ...’ın adamlarının ise büronun kapısında beklediklerini, ...’ın kendisine “..., artık 250.000 Amerikan doları vermeyeceksin, bu saatten sonra borcun 500.000 Amerikan doları oldu, babanın dükkânını, evini, çeklerini, her şeyini bana vereceksin” dediğini, ...’a verdiği talimat doğrultusunda ...’ın adamlarından ..., ...ve ...’la beraber iki araca binerek babasına ait ... Restoran isimli iş yerine gittiklerini, ...’ın kendisinin ...’ın yanına gelirken kullandığı araçla, ..., ...’nun ise kendisi ile birlikte... plaka sayılı Toyota marka siyah renkli araçla restorana gittiklerini, hep beraber restorana girdiklerini, Volkan’ın ayrı bir masaya oturduğunu, ..., ... ve kendisinin ise başka bir masaya oturduklarını, ...’un telefon ederek babası ...’ı restorana çağırdığını, restorana gelen babasına, kendisinden 500.000 Amerikan doları alacakları olduğunu, bu paranın ödenmemesi hâlinde kendisine ve ailesine zarar verileceğini söylediğini, babasının Yasak ailesi ile herhangi bir iş ilişkilerini olmadığını söyleyip borcun neden kaynaklandığını sorması üzerine ...’ın “Sen orasını karıştırma amca” dediğini, babasının hisselerin eşinin üzerine kayıtlı olduğunu, mesai saatinin geçmesi nedeniyle bir gün sonra hisseleri devredeceğini söylediğini, kendisinin ise “Hisseleri vermeyelim para bulalım” diye karşı çıkması üzerine ...’un kendisine “Bu saatten sonra artık para olmaz, restorandaki hisseyi vereceksiniz” dediğini, bu sırada eniştesinden aldığı 14.684 Amerikan doları ve 17.000 YTL bedelli çekler ile 50 ve 100 YTL’lik banknotlardan oluşan 9.000 YTL’yi ...’a verdiğini, ...’un da bunları yan masada oturan...’a verdiğini, bir süre sonra sivil kıyafetli polislerin gelerek ihbar olduğunu, kimlik kontrolü yapacaklarını söyleyip kimliklerine baktıkları ..., ... ve...’ı gözaltına aldıklarını, ...’ın oturduğu sandalyenin altında bir tabanca bulunduğunu, herhangi bir ticari ilişkisi bulunmayan, işlediği başka bir suçu bahane ederek kendisinden tehditle para isteyen, kendisini darbeden ve zorla alıkoyan sanıklar ..., ..., ..., ... ve...’dan şikâyetçi olduğunu, Beyan etmiştir. Bu ifade tarihinden iki gün sonra mağdur ..., vekili Av. ...’ün imzasını da taşıyan 22.04.2005 havale tarihli dilekçesinde; ...’ı 15 yıldır tanıdığını, ailece dost olduklarını, dilekçe tarihinden yaklaşık 10 gün kadar önce Boğaziçi Köprüsünde emniyet şeridinde seyir hâlinde iken polisler tarafından yakalandığını, bu olayın basında ve televizyonlarda “Drej Ali’nin adamı yakalandı” şeklinde haberleştirildiğini, bu olaydan birkaç gün sonra ...’la buluştuklarını, Ömer’in kendisine “Hiç ilgimiz yokken senin yüzünden gazete ve televizyonlarda adımız çıktı” şeklinde sözlerle kızdığını, Ömer ile bu durumu konuşmak maksadıyla yine birkaç gün sonra ... Restoranda buluşmak için sözleştiklerini, ...’ın yanında ... olduğu hâlde restoranın otoparkına geldiğini, basında çıkan haberler nedeniyle kendisine yeniden kızarak birkaç kez vurduğunu, korktuğu için restorana geçmeyi teklif ettiğini, bu sırada kendi şoförü olan Volkan Yağız’ın yanlarına geldiğini, Volkan’a arabasının anahtarını ve arabanın torpido gözünde bulunan çeklerle parayı verdiğini, restorana geçip oturduktan bir süre sonra polislerin geldiğini, ...’tan korktuğu için olayı büyüttüğünü, ...’un kendisinden para istediği, ...’ın kendisini dövdüğü, zorla evini, dükkânının hisselerini istediği şeklinde ifade verdiğini, ancak bunları korkusundan uydurduğunu, babasına da kendisini yalancı çıkarmayacak şekilde ifade vermesini tembihlediğini, ...’ın üzerinden çıkan çek ve paranın kendisine ait olduğunu, olayları sakin şekilde düşününce yaptığının yanlış olduğunu anladığını ve avukatı ile gelerek bu dilekçeyi sunduğunu belirttiği, Komiserler İbrahim Emre ve Şenol İleri ile polis memuru Atalay Olgun’un imzalarını taşıyan ancak mağdur ...’ın imzası bulunmayan 22.04.2005 tarihli tutanakta; şikâyetten vazgeçme dilekçesi sunan mağdur ... ile yapılan şifahi görüşmede, sanıklardan ve Yasak ailesinden korktuğu, ailesine bir zarar verilmemesi için şikâyetini geri aldığını beyan ettiğine ilişkin ibarelerin bulunduğu, Görülmüştür. Mağdur ..., sanıkların tutuklanmaları talebiyle sevk edildikleri Sulh Ceza Mahkemesindeki sorgu sırasında müşteki olarak verdiği beyanında; emniyette verdiği ifadenin gerçeği yansıtmadığını, dilekçesinin doğru olduğunu, dilekçesini verirken Emniyet görevlileri ile görüşmediğini, polis tarafından tutulan 22.04.2005 tarihli tutanak içeriğini kabul etmediğini, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ve dosyanın görevsizlikle gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; Boğaziçi Köprüsünde seyir hâlinde iken polisler tarafından yakalandığını, araçtan telsiz, üzerinden de sahte polis kimliği çıkması üzerine polislerin hakkında işlem yaptıklarını, polislere ...’ın adamı olduğunu söylemediğini, basına olayın farklı yansıtıldığını, bu olaydan sonra ...’ın kendisini Mecidiyeköy’deki bürosuna çağırıp birkaç kez kendisine vurduğunu ancak kendisinden herhangi bir maddi talepte bulunulmadığını, silah çekilmediğini, söz konusu çekleri ve 9.000 YTL’yi eşine Zülfü isimli bir galericiden araba almak için denkleştirdiğini, ...’ın kendisinin şoförü olduğunu, bu çek ve paraları Volkan’a muhafaza etmesi için verdiğini, olay günü de eşi ile olan sorunlarında yardımcı olmadığı için ve yine kendisine vurması nedeniyle ...’la tartıştığını, ...’un... plakalı araç içerisinde kendisine kızarak vurduğunu, başını araca çarptığını, ... ve ... ile diğer sanıkların kendisini tehdit etmediğini, parasını almadıklarını, restoranda bulunan tabancanın şoförü olan...’a ait olduğunu düşündüğünü, İnceleme dışı davanın mağduru ... 20.04.2005 tarihinde Kollukta; mağdur ...’ın babası olduğunu, İstanbul ili, Bakırköy ilçesi, Sahil Kennedy Caddesinde bulunan ... Restoran isimli iş yerini 27 yıldır işlettiğini, olay günü oğlu ...’ın kendisini telefonla arayarak telefonu ...’a verdiğini, bu şahsın da kendisine iş yerinde buluşmak istediğini söylediğini, bunun üzerine iş yerine gittiğini, oğlu ..., ... ve isminin sonradan ... olduğunu öğrendiği şahsın bir masada oturduğunu yine ...’ın şoförü olarak bildiği ancak soyadını bilmediği Volkan isimli şahsın da ayrı bir masada tek başına oturduğunu gördüğünü, oğlu..., ... ve ...’nın bulunduğu masaya giderek yanlarına oturduktan sonra ...’ın kendisine, restoranın hisselerini devretmesini söylediğini, nedenini sorduğunda ...’un kendisine “... Amca, bunları soracak durumda değilsin, böyle bir şansın yok, benim dediğim şahısların üzerine hisseni devredeceksin” dediğini, iş yerindeki hisselerin eşinin üzerine olduğunu, ayrıca iş yerinde çalışan Halis Bal ve Murat isimli şahısların da hissesinin olduğunu, bu şahısların hisselerinin de kendilerine güvenmelerinden dolayı eşinin üzerine kayıtlı olduğunu söylediğini, ...’ın da, bu şahısları mağdur etmeyeceğini, hisseleri gösterecekleri şahsın üzerine devretmesini söylediğini, ...’nun telefon numarası vererek bir gün sonra bu telefondan arayıp noterde buluşmalarını söylediğini, ...’un bu arada kendisine muhasebeciyi arattığını ancak saatin geç olması nedeniyle muhasebecisine ulaşamadığını, oğlu...’in o sırada masadan uzaklaşarak telefon görüşmesi yaptığını, ...’un bu telefon görüşmesinden şüphelenip, biraz telaşlanarak belinden siyah renkli bir tabanca çıkartarak oturduğu sandalyenin kılıfının altına koyduğunu ve yerinden kalkarak lavabonun olduğu yere doğru gittiğini, bu sırada iş yerine gelen sivil polislerin kimlik kontrolü yaparak ..., ... ve Volkan isimli şahısları gözaltına aldıklarını, 20.04.2005 tarihli ifadeli teşhis tutanağında; birinci sırada bulunan ve isminin ... olduğunu öğrendiği şahsı, iş yerinde ... ve oğlu... ile aynı masada oturan, kendisine cep telefonu numarası yazdırtan ve bir gün sonra kendisine telefon açıp iş yeri hisselerinin devri için noterde buluşacağını söyleyen kişi olarak teşhis ettiğini, ikinci sırada bulunan ...isimli şahsı, ...’ın şoförü olarak ve iş yerine geldiğinde ayrı bir masada oturan şahıs olarak teşhis ettiğini, altıncı sırada bulunan ...’ı da kendisini cep telefonu ile arayarak iş yerine çağıran ve hisselerini devretmesini isteyen, tabancasını sandalyenin kılıfının altına bırakan kişi olarak teşhis ettiğini, Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde, 18.07.2005 tarihinde; oğlu...’in kendisini iş yerine çağırdığını, iş yerine gittiğinde ..., ... ve oğlunu bir masada, oğlu...’in şoförlüğünü yapan...’ı da başka bir masada gördüğünü, kendisinin bu sırada... ile ... arasında gergin bir durum olduğunu sezdiğini, oğlu ve ...’un dışarıya çıkıp tartıştıktan sonra yeniden masaya oturduklarını, geldiğinde oğlunun kafasında hafif bir çizik gördüğünü, ...’ın ... Restoranın mülkiyetini kendisinden istemediğini, ...’nun kendisine telefon numarası vermediğini ve noterde buluşmak için çağırmadığını, sandalyenin kılıfının altında bulunan tabancanın kime ait olduğunu bilmediğini, emniyetteki ifadesinin doğru olmadığını, oğlu...’in yönlendirmesi ile bu şekilde beyanda bulunduğunu, Mahkemedeki ifadesinin doğru olduğunu, Tanık ... Kollukta; mağdur ...’ın avukatı olduğunu, müvekkilinin Boğaziçi Köprüsündeki olay nedeniyle gözaltına alınmasından sonra tahliye olması için ...’ın yardımcı olduğunu; sanıkların sorgusunda müşteki vekili olarak verdiği beyanında; mağdur... ile kendisinin imzalarını içeren 22.04.2005 tarihli dilekçeyi kendisinin Cumhuriyet savcısına havale ettirdiğini, mağdurla beraber Organize Suçlar Şube Müdürlüğüne giderek dilekçeyi birlikte verdiklerini, mağdurun polis memurları ile tutanakta belirtildiği şekilde bir görüşmesinin olmadığını; Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde 14.09.2005 tarihinde; ...’ın kefaletle tahliye edilmesine ...’ın yardımcı olduğunu, ...’ın ...’ın şoförü olduğunu, ...’in kendisini telefonla arayarak “Ben ... ve arkadaşları hakkında şikâyette bulundum, yanlış ifadeler kullandım, şimdi vicdanen rahatsızım, şikâyetimden vazgeçmek istiyorum” demesi üzerine...’in yazdığı şikâyetten vazgeçme dilekçesini gözden geçirip imzaladığını ve mağdur...’le birlikte dilekçeyi Cumhuriyet savcısına havale ettirip emniyete verdiklerini, polis tutanağında belirtildiği gibi bir görüşmenin gerçekleşmediğini, Tanık ... Kollukta ve 14.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; ... Türkü Evi Restoran isimli iş yerinde otopark görevlisi olarak çalıştığını, olay akşamı Toyota marka, siyah renkli bir cipten mağdur ... ile bir kişinin inerek restorana girdiklerini, bir kişiyi de aracın sürücü koltuğunda gördüğünü, ...’i daha önceden bu aracı kullanırken gördüğünü; 20.04.2005 tarihli teşhis tutanağında birinci sırada bulunan ve ismini ... olarak öğrendiği şahsın olay akşamı siyah renkli Toyota marka cipin arka koltuğundan inen şahıs olduğunu, ...’ın bu aracın sağ ön koltuğundan inerek restorana girdiğini, ...ve ...’u ise daha önceden görmediğini ve tanımadığını; Mahkemede; kolluktaki beyanından farklı olarak Volkan isimli şahsın...’in şoförü olduğunu, teşhis tutanağındaki beyanlarını kabul etmediğini, tutanağı polislerin imzalattığını, Tanık... Kollukta; olay tarihinde ... Restoranın otoparkında çalıştığını, siyah renkli arazi taşıtının mağdur ...’a ait olduğunu, 20.04.2005 tarihli teşhis tutanağında beşinci sırada bulunan ve ismini ...olarak öğrendiği şahsın olay sırasında restoranda cam kenarındaki masada oturan şahıs olduğunu; 14.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ise; ...’ın ...’ın şöförü olduğunu, teşhis tutanağındaki beyanlarını kabul etmediğini, tutanağı polislerin imzalattığını, Tanık ... Kollukta; İstanbul ili, Kadıköy ilçesinde 13 yıldır cep telefonu alım satım işi yaptığını, mağdur ... ile 4-5 yıldır arkadaş olduklarını, ifade tarihinden iki ay kadar önce...’e ortaklık teklif ettiğini, ...’in kendisine verdiği 30.000 YTL ile kâr ortağı olduğunu, yaklaşık bir hafta önce ise...’in özel bir neden dolayısıyla paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek verdiği parayı geri istediğini, bu miktarda nakit parası olmadığı için...’e 30.000 YTL değerinde cep telefonu cihazı verdiğini; 29.05.2006 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; mağdurun paraya neden ihtiyaç duyduğunu sorduğunda, mağdurun eşine araba almak için paraya ihtiyacı olduğunu söylediğini, bu hususu polisteki ifadesinde de belirttiğini ancak ifadesinin ayrıntılı alınmadığını, Tanık ... Bakırköy 14.09.2005 tarihinde 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; ...plaka sayılı aracın kendisine ait olduğunu, bu aracı satmak için mağdur ...’ın Bostancı’daki galerisine götürdüğünü, ... galeride olmadığı için kendisini telefonla aradığını, ...’in telefonda aracı çalışanı olan...’a teslim etmesini söylemesi üzerine aracı Volkan’a teslim ettiğini, Tanık ... 14.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; Kadıköy’de oto galerisinin bulunduğunu, mağdur...’i aynı işi yapması nedeniyle tanıdığını, ifade tarihinden 4-5 ay kadar önce mağdurla ... marka bir aracın 35.000-40.000 YTL bedel karşılığında satışı için anlaştıklarını, mağdurun aracın bedelini kısmen çek, kısmen de nakit olarak ödeyeceğini söylediğini, Tanık ... 28.12.2007 tarihinde, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde; mağdur ...’ın boşandığı eşi olduğunu, mağdurun olay tarihinde ...’la aralarında sorun olduğunu, bu nedenle ...’un evin devrini istediği yönünde polise giderek ifade vermesini kendisinden istediğini, her şeyin ayarlandığını söylediğini, mağdurun bu isteğini kabul etmediğini ve polise ifade vermeye de gitmediğini, kimsenin kendisine gelerek evin devri konusunda kendisinden talepte bulunmadığını, ...’ı mağdurun şoförü olması nedeniyle tanıdığını, Tanık... Kollukta; demir çelik ticareti ile uğraştığını, mağdur ...’ın, eşinin yeğeni olduğunu, mağdurun 14.04.2005 tarihinde iş yerine gelerek, maddi yönden çok sıkışık ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylediğini, neden paraya ihtiyaç duyduğunu mağdura sorduğunda, mağdurun, bunun çok özel ve hayati bir mesele olduğunu söylediğini, bunun üzerine fazla üstelemediğini, mağdurun bu görüşmeden sonra sık sık telefon ederek maddi yardım talep ettiğini, 19.04.2005 tarihinde tekrar iş yerine gelen mağdura müşterilerinden aldığı 14.864 Amerikan doları ve 17.000 YTL tutarında iki adet çek verdiğini, çekleri alan mağdurun iş yerinden ayrıldığını; 28.12.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde; mağdurun eşi ile sorunları olduğunu, eşine araba alarak arasını düzeltmeyi planladığını söylemesi üzerine, mağdura iki adet çek ile bir miktar nakit para verdiğini, İfade etmişlerdir. Birlikte incelenen dosyanın sanığı ...Kollukta; mağdur ...’ın yaklaşık 2 yıldır özel şoförlüğünü yaptığını, ...’la... vasıtasıyla tanıştığını, ...’ı ve ...’yu tanımadığını, olay tarihinde ...’ı... plaka sayılı araçla Kadıköy’den ... Restorana getirdiğini, restoranın önüne geldiklerinde otodan indikleri sırada ...’ın torpido gözünden bir zarf çıkarıp kendisine verdiğini ancak bu zarfın içerisinde ne olduğunu bilmediğini, zarfı alarak montunun sağ cebine koyduğunu daha sonra bu zarfın içerisinden çek ve paraların çıktığını, ...’ın iddia ettiği şekilde kendisinden para istenme olayının olmadığını, ... ile ...’ın kendisine iftira attığını, sanığın ifadesini alan görevlilerce sanığı tanımadığını savunduğu ...’nun telefonunda kullandığını söylediği telefon hat numarasının kayıtlı olduğunun belirtilmesi üzerine...’in numarayı vermiş olabileceğini, restoranda bulunan silahla ilgili bilgisinin olmadığını; 30.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; olay tarihinde ... ile birlikte ...’in restoranına gittiklerini, ...’ın şoförlüğünü yaptığını, bu restorana vardıklarında diğer kısımda ...’ın oturduğunu gördüğünü, bir süre oturduktan sonra...’in kendisine bir zarf içinde para verdiğini, restoranda bulunan tabancanın kendisine ait olduğunu, arama sırasında para, çekler ve tabancanın üzerinden çıktığını, polisten korktuğu için kollukta silahın kendisine ait olduğunu söyleyemediğini, ...’ın ağabeyi olduğunu ancak suç işlemek için herhangi bir örgüt kurmadıklarını kimseye karşı yağma suçunu işlemediklerini; 28.12.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde, görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesini aynen tekrar ettiğini, Birlikte incelenen dosyanın sanığı ... 30.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; ...’ın kardeşi olduğunu, olay yerinde bulunmadığını, ..., ... ve ...’yu tanıdığını, gasp suçunu işlemediğini, para almak için ve cipini teslim etmesi için ... ile birlikte ...’ı arabaya bindirip silah tehdidi ile eve götürmediklerini, suçsuz olduğunu; 14.09.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesini aynen tekrar ettiğini, Sanık ... 08.10.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ve 14.09.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; ...’ı kardeşi ...’ın arkadaşı olması nedeniyle tanıdığını, ...’nun kardeşi ...’un iş ortağı, ...’ın mağdur ...’ın şoförü, ...’ın ise kendi şirketlerinde şoför olduğunu, ancak bu sanıklarla suç işlemek için örgüt kurmadığını, ...’a karşı gasp suçunu işlemediğini, ...’ın, kardeşi ... ile aralarında zaman zaman para alış verişi olduğunu, yine ...’ın kardeşi ile olan 15 yıllık arkadaşlığından yararlanarak isimlerini kullandığını, en son Boğaziçi Köprüsünde polislerce yakalandığında üzerinden sahte polis muhabiri kimliğinin çıkması olayında da...’in isimlerini kullandığını, bu nedenle kardeşi ... ile...’in tartıştığını ve ...’un...’e birkaç tokat attığını duyduğunu, bu nedenle ...’ın kendilerini mağdur etmek için böyle bir şikâyette bulunduğunu, suçlamayı kabul etmediğini, Sanık ... Kollukta, 18.07.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ve 28.12.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi, Taşlıca köyü nüfusuna kayıtlı olduğunu, ithalat ve ihracat işiyle uğraştığını, sanık ...’ın kardeşi olduğunu, mağdur ... ile 15 yıllık arkadaşlıklarının bulunduğunu, sanık ... ile iş ortağı olduğunu, ...’ı ise ...’ın şoförü olması nedeniyle tanıdığını, ...’ın Boğaziçi Köprüsünde sahte komiser kimliği ile yakalanıp gözaltına alınması üzerine...’in serbest kalması için gerekli 5.000 YTL kefalet bedelini kendisinin yatırdığını, ...’in serbest kalmasından sonra arayarak kendisini Mecidiyeköy’deki yazıhanesine çağırdığını, basında ve televizyonlarda...’in ...’ın adamı olduğu yönünde çıkan haberlerden duyduğu rahatsızlığı...’e söylediğini, kızarak...’e bir iki tokat attığını, ...’i kimsenin telkiniyle çağırmadığını ve kendisinden herhangi bir maddi talepte bulunmadığını, olay günü ...’ın çağırması üzerine ... ile birlikte...’in babası ...’ın işlettiği restorana gittiğini, ...’i otoparkta siyah renkli bir aracın sürücü koltuğunda gördüğünü, gidip sağ ön koltuğa oturduğunu, ...’in eşi ile olan sorunlardan ve yazıhanede kendisine vurulmasından bahsederek yüksek sesle ve dik dik konuşması üzerine sinirlenerek araç içerisinde...’in başına bir kez vurduğunu, vurmanın tesiri ile mağdurun başının aracın kapısına çarptığını, silahı olması durumunda...’i sinirinden silahla vurabileceğini, daha sonra restorana geçtiklerini, ..., babası ... ve ... ile birlikte bir süre masada oturduklarını, bu sırada...’in telefonla konuşarak yanlarından uzaklaştığını, bir süre sonra gelen polislerin kendilerini karakola götürdüğünü, mağdurdan para veya çek almadığını, bulunan silahın kendisine ait olmadığını, ...plaka sayılı aracın vaktiyle ortağı olan ...’ya ait olduğunu ama bir süredir bu aracı mağdurun kullandığını, kendisinin bu aracı hiç kullanmadığını, araçta yapılan aramada 09.03.2005 tarihinde Marmaris’te kendi adına kesilmiş trafik cezası tutanağının bulunduğunun bildirilmesi üzerine, mağdurla Marmaris’e gittiklerinde aracı kullanan...’in sürücü belgesi olmadığı için cezanın kendi ehliyetine kesildiğini, suçlamayı kabul etmediğini, Sanık ... Kollukta; Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi, ... köyü nüfusuna kayıtlı olduğunu, ithalat ve ihracat işleriyle uğraştığını, ...’ı 15 yıldır tanıdığını, iş ortaklıkları bulunduğunu, mağdur...’i ise ... vasıtası ile tanıdığını, ...’i ...’un Mecidiyeköy'deki yazıhanesinde gördüğünü, merhabalaştıklarını, .....’in darbedilip, kendisinden para talep edildiğine ilişkin bilgisinin bulunmadığını, böyle bir olaya tanık olmadığını, ...’in evine evin tapusunu almak için gitmediğini, olay günü saat 18.00 sıralarında ...’un, ... ile ... Restorana gideceğini söylemesi üzerine kendisinin de gelmek istediğini söylediğini, bunun üzerine ticari taksiye binerek ...’la Bakırköy'deki ... Restoranın otoparkına gittiklerini, .....’in siyah bir cipin sürücü koltuğunda oturduğunu, ...’un da mağdurun yanına oturduğunu, bir süre sonra ...’un mağdura bağırarak “Bizi rezil ettin, televizyonlara çıktın” diyerek bağırdığını, mağdura tokat atmaya başladığını, ...’in “Beni adamlarımın yanında rezil etme, sonra konuşuruz” diyerek birlikte restorana girdiklerini, ..., babası ve ... ile birlikte bir masada oturduklarını, bir süre sonra polisin gelerek kendilerini masadan kaldırıp arama yaptığını, para ve çek alışverişine tanık olmadığını, tabanca görmediğini, tabancanın kime ait olduğunu da bilmediğini, restoranın devri için ...’a telefon numarasını vermediğini; 30.09.2006 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; olay günü ...’la beraber mağdurun babasına ait restorana gittiğini, ...’in kendilerini kapıda karşıladığını, ... ve mağdur...’in dışarı çıktıklarını, ...’un...’e tokat attığını, ...’in başını kapıya vurduğunu, gasp suçunu işlemediklerini, herhangi bir suç örgütüne üye olmadığını; 14.09.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesini aynen tekrar ettiğini, Savunmuşlardır. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararından sonra dosyanın gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde sanıklar ..., ..., ... ile birlikte incelenen dosyanın sanıkları ... ve...’ın yeniden sorgularının yapıldığı, mağdur ...’ın beyanının tekrar tespit edildiği, 28.12.2007 tarihli celsede inceleme dışı davanın mağduru ...’ın önceki beyanları ile yakalama ve zapt etme tutanağı, doktor ve ekspertiz raporlarının okunduğu, 28.12.2007 tarihli oturumda mağdur ...’ın eşi.....’ın tanık olarak ilk kez ifadesinin alındığı, Kollukta dinlenilen tanık...’ın beyanlarının Mahkemede tespit edildiği, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde sanıklar ..., ..., ... hakkında verilen 26.12.2012 tarihli kararda..., ... ve ...’in beyanlarına yer verildiği ancak....., ..., ... ve ...’ün beyanlarına gerekçede yer verilmediği, Anlaşılmaktadır. Yerel Mahkemece, sanıklar ..., ... ve ...'nun nitelikli yağma suçundan mahkûmiyetlerine ilişkin 26.12.2012 tarihli ve 237-395 sayılı kararda; “Müşteki ve tanık beyanları, sanık savunmaları, ekpertiz raporları ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; ...Müşteki sanık ...'ın Boğaz Köprüsü girişinde trafik polisleri tarafından durdurulduğunda, üzerinde sahte polis kimlik kartının çıkması ve bu olayın yazılı ve görsel basında ...'in daha önceden Drej Ali lakaplı ... ile çıkar amaçlı organize suç örgütüne üye olmak suçundan gözaltına alındığı ve haklarında işlem yapıldığı haberi ile birlikte verilmesi üzerine, sanık ...'ın kardeşi sanık ...'ın aynı gün müştekiyi telefonla arayarak Şişli, Kuştepe, ... Sokak, ..., Kat: 1'deki iş yerlerine çağırdığı, müşteki sanığın belirtilen yere gittiğinde, sanık ...'ın bu olaydan bahsederek, bu olayın kendi ailesine de dokunduğunu, bunun diyeti olarak 250 bin dolar getirmesi gerektiğini ağabeyi ...'ın söylediğini belirttiği, sonra sanık ...'ın da müştekiyi bürosuna çağırdığı, müşteki sanığın belirtilen yere gittiğinde sanık ...'ın bundan sonra muhatabın kendisi olduğunu söyleyerek, müştekiden 250 bin dolar para ve bu parayı verinceye kadar güvence olarak oturmakta olduğu evin tapusunu, kendisinin göstereceği bir şahsa devretmesini istediği, müştekinin evin eşine ait olduğunu söylemesi üzerine, yanına adamları olan sanıklar ... ve ...'yu vererek müştekiyi eşini ikna etmesi için evine gönderdiği, sanıklar ... ve ...'nun müştekiyi sanık ...'a ait bir otoya bindirmek istedikleri, müşteki sanığın itiraz etmesi üzerine sanık ...’nun silahını çıkartarak...'e doğrultmak suretiyle arabaya bindirerek evine götürdükleri ve evin dışında...'i bekledikleri, ...'in evde eşini ikna edemeyince, telefonla durumu sanık ...'a bildirdiği, eve gelen sanık ...'ın müştekiye evi muhakkak vermesi gerektiğini, yoksa kendisinin ve ailesinin zarar göreceğini söyleyip cipini ve ortağı olduğu telefon dükkânındaki hissesini istediği, ...'ın kabul etmesi üzerine sanık ...'ın dışarıda bekleyen sanıklar ... ve ... ile buradan ayrıldıkları, Müşteki sanığın, ertesi gün ... plakalı cipini ve ortağı olduğu dükkândan aldığı 30.000 TL tutarındaki hissesine karşılık gelen telefonları sanık ...'a verdiği, bir gün sonra bu kez sanık ...'ın müştekiyi iş yerine çağırıp gelen müştekiyi tokatlayarak, otosunun kredili olduğundan satılamadığını, vermiş olduğu cep telefonlarının da satılarak parasının ve başka nakit paraların getirilmesini isteyerek müştekiye bu malzemeleri geri verdiği, bunun üzerine müştekinin nakit arayışına girerek eniştesi...'dan temin ettiği 14.684 USD ve 17 milyar lira tutarında iki adet çek ile telefonların satışından elde ettiği 9 milyar lira nakit parayı sanık ...'ın yazıhanesine götürdüğü sanık ...'ın para miktarını beğenmediği için sanık ...’ın da olduğu ortamda müştekiyi darbettiği, bu olay üzerine sanık ...'ın müştekiden talep ettiği parayı 500 bin dolara yükselttiğini, babasının dükkânını, evini, çekleri kendisine vermesi gerektiğini söyleyip müştekiyi sanıklar ..., ... ve ...ile birlikte müştekinin babası ...'ın işlettiği Bakırköy'deki ... Restorana gönderdiği, sanık ...'ın, müştekinin babası ...'ı da restorana çağırdığı ve restorana gelen ...'a müştekiden 500 bin dolar alacakları olduğunu, bu para ödenmediği takdirde ailesine zarar vereceklerini, bu nedenle restorandaki hissesini devretmesini istediklerini söylediği, bu arada müşteki ...'ın dosyada fotokopileri bulunan 9 bin TL ile keşidecisi... olan hamiline yazılı 17.000 TL bedelli 20.04.2005 tarihli çeki ve keşidecisi BBS Genel Taahhüt Makine Sanayi Tic. AŞ olan Karsan Taahhüt Reklam İnş. San. Tic. Ltd. Şti. lehine düzenlenmiş 14.864 USD bedelli 30.04.2005 tarihli çekleri sanık ...'a verdiği, sanık ...'in de bunları yan masada güvenlik amacı ile bekleyen sanık...'a verdiği, bu sırada sanık ...'nun ...'a cep telefon numarasını verip bir gün sonra aramasını ve iş yerinin devri konusunda noterde buluşmalarını söylediği, müşteki ...’ın sanıklardan biraz uzaklaşarak telefon ile polisi aradığı, bu telefon konuşmasından tedirgin olan sanık ...'ın oturduğu masadaki sandalyenin örtüsünün altına üzerinden çıkardığı tabancasını koyduğu ve masadan kalktığı sırada olay yerine gelen polislerce yakalandıkları, sanık...’ın üzerinde müştekiden tehdit ile alınan para ve çeklerin ele geçtiği, sanık ...’ın bıraktığı Glock marka ruhsatsız tabanca, şarjör ve 15 adet mermisinin ve sanık ...'ın kullandığı... plakalı Toyota marka cip içinde şoför koltuğunun yanında bulunan göz içinde 14 adet mermi ve şarjörünün ele geçtiği (her ne kadar yargılama sonunda 6136 sayılı Yasa kapsamında kalan mermiler ve ruhsatsız tabancadan dolayı zamanaşımı süresi dolduğundan düşme kararı vermek gerekmiş ise de şekli bir suç görünümünde olan ruhsatsız silah ve mermi bulundurma suçlarının sübutunu etkilemediği, sözü edilen suçların sabit olduğu) anlaşılmış olmakla, Sanıklar ... ve ...'ın, yukarda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, olay tarihinde müştekiye ait malvarlığına konu nakit para, cip ve cep telefonlarını suç örgütünün korkutucu gücünü kullanmak suretiyle vücut bütünlüğüne zarar verileceği tehtidi ile rızası dışında aldıkları, Sanık ...'nun ise; sanık ...'ın talimatı ile müştekinin eşinin üzerine olan evinin tapusunu müştekinin eşini ikna etmek suretiyle almak üzere ... ile birlikte yanlarına (müştekinin gitmek istememesi üzerine sanık ...'nın silahını çıkartarak müştekiye doğrultup yaşamıyla tehdit etmek suretiyle otomobile bindirerek) müştekiyi alarak evine götürülmesi, müştekinin evinin önünde beklenmesi eylemlerini gerçekleştirdikten sonra müştekinin evin tapusunun sanık ...'ın üzerine devri için eşini ikna edemediğini ...'a bildirmesi üzerine de ...'un müştekinin evine gelip ‘müştekiye evi muhakkak vermesi gerektiğini, yoksa kendisinin ve ailesinin zarar göreceğini’ söylemesi ve daha sonra da müştekiden cipini ve ortağı olduğu telefon dükkânındaki hissesini istemesine karşılık, müştekinin bunu kabul etmek zorunda kalması sürecinde sanığın müştekinin evinin önünde sanık ...'tan aldığı talimat ve dolayısıyla kardeşi ...'ın da bilgisi ve istemi doğrultusunda müştekinin mal varlığına ait belirtilen değerleri devretmesi hususunda ikna edilmesi eyleminde etkin bir şekilde rol alarak üzerine atılı yağma suçunu işlediği, ... Kanaatine varılarak mahkûmiyetlerine yönelik aşağıdaki şekilde hüküm kurmak gerekmiştir.” şeklinde gerekçe gösterilmiştir. Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1- Yerel Mahkeme hükümlerinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediği; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır" şeklinde düzenlenmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Kararların gerekçeli olması" başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; "Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir", "Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar" başlıklı 230. maddesinde de; "(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir: a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler. b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi. c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi. d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar. (2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir. (3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir. (4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir", "Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlıklı 232. maddesinde ise; "(1) Hükmün başına, 'Türk Milleti adına' verildiği yazılır. (2) Hükmün başında; a) Hükmü veren mahkemenin adı, b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği, c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı, Yazılır. (3) Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur. (4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır. (5) Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır. (6) Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun Maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir. (7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir", Hükümlerine yer verilmiştir. Buna göre, Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşı oy da dâhil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. “Başlık” bölümünde; hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, varsa vekilinin ve kanuni temsilcisinin adı ve soyadı, sanığın açık kimliği ile varsa müdafisinin adı ve soyadı, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile hâlen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, "sorun" bölümünde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, "gerekçe" kısmında; mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, "sonuç (hüküm)" kısmında ise; CMK’nın 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı Kanun'un 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nın 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı Kanun'un 53 ve devamı maddelerine göre, mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkânının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercisi tereddüde yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir. Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş uygulamalarına göre, bir karar bozulmakla tamamen ortadan kalkacağından, bozma sonrası yerel mahkeme tarafından CMK’nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca yeniden usulüne uygun olarak hüküm kurulması, bunun yanında direnmeye ilişkin gerekçenin de gösterilmesi gerekmektedir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından mahkeme kararlarının "gerekçe" bölümü üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nın 230. maddesi uyarınca, hükmün gerekçe bölümünde, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, nitelendirilmesi ve sonuç (hüküm) bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da, geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır. Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 5271 sayılı CMK'nın 289/1-g ve 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/7. maddeleri uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır. Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); bir yargılamada hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi için davaya bakan mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). AİHM; mahkemelerin davaya yaklaşma yönteminin, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmaya neden olduğunu tespit ettiği durumları, davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenme hakkı yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesinin ihlali olarak nitelendirmektedir (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84, 85). AİHM ayrıca, derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak özellikle delillerin kabulü ve değerlendirilmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu pek çok kararında yinelemiştir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93 ve 22056/93, 23/4/1997, § 50; Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Bu bağlamda, temel hak ve özgürlüklerin ihlali sonucunu doğuracak derecede ve keyfi olmadıkça belirli bir kanıt türünün (tanık beyanı, bilirkişi raporu veya uzman mütalaası) kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin ilk derece mahkemelerinin görevi olduğunu vurgulamaktadır (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28; S.N./İsveç, B. No: 34209/96, 2/7/2002, § 44). Bunun yanı sıra AİHM; derece mahkemelerinin kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmamakla birlikte somut davanın özelliğine göre esas sorunları incelemiş olduğunun, açık ya da zımni anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararında yer almasına önem vermektedir (Boldea/Romanya, B. No: 19997/02, 15/2/2007, § 30; Hiro Balani/İspanya, B. No: 18064/91, 9/12/1994, § 27). Zira mahkemelerin, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olan “kararlarını hukuken geçerli hangi temele dayandırdıklarını yeterince açıklama” yükümlülüğü altında bulunduklarını belirtmektedir (Hadjianastassiou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16/12/1992, § 33). Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamakta; tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gerekli olmaktadır (Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34). Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında “ilgili ve yeterli bir yanıt” vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlaline neden olabilecektir (Sencer Başat ve diğerleri, § 39). Nitekim Anayasa Mahkemesinin 25.05.2017 gün ve 11798 sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Yerel Mahkemece, sanıklar ..., ..., ... ile birlikte incelenen dosyanın sanıkları ... ve...’ın mağdur ...’a yönelik nitelikli yağma suçunu işledikleri kabul edilerek kurulan mahkûmiyet hükümleri ile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 29.09.2015 tarihli ve 152259 sayılı itiraznamesinde, Yerel Mahkeme hükümlerinin gerekçesinde kimi tanık ifadelerine yer verilmediği, buna ilişkin delillerin tartışılmadığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirlenmediği bu şekilde hükümlerin Anayasa’nın 141 ve CMK’nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörüldüğü şekilde kanuni ve yeterli gerekçe içermediği itirazen ileri sürülmüş ise de; CMK’nın 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince sanıklar ..., ... ve ... hakkında nitelikli yağma suçundan mahkûmiyetlerine dair 26.12.2012 tarihli ve 237-395 sayılı hükümlere ilişkin gösterilen gerekçede; Mağdur ... ile ...’ın Kolluktaki ilk beyanları, bu beyanları doğrulayan adli tıp raporu içeriği ile sanık...’ın yapılan üst aramasında üzerinde 65 adet 100’lük, 50 adet 50'lik banknotlar hâlinde toplam 9.000 YTL nakit para ile Tekfen Banka ait 20.04.2005 keşide tarihli hamiline düzenlenmiş 17.000 YTL, Asya Finans Banka ait 30.06.2005 keşide tarihli 14.864 Amerikan doları tutarında iki adet çek ile yine iş yerinde girişe göre sol tarafındaki bölümde, sandalye üzerinde, şarjöründe 14 adet, namlusunda 1 adet olmak üzere toplam 15 adet 9 mm çaplı mermi bulunan Glock marka bir tabanca bulunduğuna ilişkin 19.04.2005 tarihli yakalama ve zapt etme tutanağının hep birlikte değerlendirilip ilişkilendirilmiş olması, 5271 sayılı CMK'nın 230/1-b maddesinde açıklandığı gibi Yerel Mahkemece, hükmün gerekçe kısmında hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin neler olduğunun belirtilmesi ve bunun dayanaklarının geçerli, yeterli ve kanuni olacak şekilde gösterilmesinin gerektiği, fakat söz konusu leh ve aleyhe delillere makul bir gerekçe ile cevap verilmesi zorunluluğundan bahsedebilmek için bu delillerin öncelikle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olmasının gerektiği, soruşturma aşamasındaki ilk beyanlara ve soruşturma aşamasında elde edilen delil ve raporlara dayanarak mahkûmiyet hükmünü temellendirip gerekçe oluşturan Yerel Mahkeme hükmüne yönelik itirazda, kovuşturma aşamasında var olduğu belirtilen " kimi tanık ifadelerine yer verilmediği, buna ilişkin delillerin tartışılmadığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirlenmediği" şeklindeki eksikliklerin ise davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olmadığı, dolayısıyla Yerel Mahkemece bu delillere neden itibar edilmediğinin belirtilmemesinin CMK'nın 230. maddesine aykırılık teşkil etmeyeceğinin, Yerel Mahkemece kurulan hükümlerde, 5271 sayılı CMK’nın 230. maddesinde (a) bendinde gerekçeli kararda gösterilmesi gerektiği belirtilen iddia ve savunmada ileri sürülen görüşlere yer verilmiş olması, Kanun’un 230. maddesinin (b) bendinde belirtildiği şekilde 26.12.2012 tarihli ve 237-395 sayılı hükme esas alındığı kabul edilen olay yeri tutanağı, ev ve oto arama tutanakları, mağdur ... ve tanıklar ..., ... ve inceleme dışı davanın mağduru ...’ın ifadeli teşhis tutanaklarının tek tek ve açıkça sayılması, reddedilen veya hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesinin ancak dosyada bu nitelikte delil bulunduğunda gündeme gelebileceği ve böyle bir delilin dosyada bulunması hâlinde gerekli olduğu, yine hükümlerde Kanun’un 230. maddesinin (c) bendinde hüküm altına alındığı şekilde ulaşılan kanaatin, sanıkların suç oluşturduğu sabit görülen fiilleri ve bunun nitelendirilmesinin yapıldığının, Anlaşılması karşısında Yerel Mahkemenin sanıkların mahkûmiyetlerine ilişkin gerekçesinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli olduğu kabul edilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Yerel Mahkeme hükümlerinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içermediği, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. 2- Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığı; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Görev” başlıklı 3. maddesinde “Mahkemelerin görevleri kanunla belirlenir” hükmü getirilmiştir. Madde yönünden yetki olarak da tanımlanan görev ilişkisi, mahkemelerin hangi ağırlıktaki suçları yargılama yetkisine sahip oldukları anlamına gelmektedir. Karar tarihi itibarıyla yürürlükteki hâli ile 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 8. maddesinde ceza mahkemelerinin sulh ceza, asliye ceza, ağır ceza ve özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemeleri olduğu belirtilmiştir. 5235 sayılı Kanun’un 9. maddesinin 1. fıkrasında ceza mahkemelerinin, her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca kurulacağı, 4. fıkrada özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemelerinin kuruluşuna ilişkin hükümlerin saklı olduğu belirtilmiştir. Yine aynı Kanun’un 12. maddesinde ağır ceza mahkemelerinin görevleri belirtildikten sonra 13. maddede, “Diğer ceza mahkemeleri, özel kanunlarla belirlenen dava ve işleri görür” hükmüne yer verilmiştir. Bu düzenlemeler karşısında, 5235 sayılı Kanun’un 9 vd. ile 12. maddelerinde belirtilen ağır ceza mahkemelerinin genel yetkili, 9. maddenin 4. fıkrası ile 13. maddede belirtilen ceza mahkemelerinin ise özel yetkili mahkeme niteliğine sahip olduğunu söylemek mümkündür. Söz konusu bu hükümler ve CMK’nın mülga 250. maddesindeki düzenlemeden hareketle bu mahkemelerin özel düzenlemelere dayanılarak kurulmuş “özel yetkili” mahkemeler olduğu sonucu çıkmaktadır. İlgili mevzuatta özel yetki ve özel yetkili mahkemeden bahsedilmese de uygulamada bu hükümlerden hareketle, bu mahkemeler “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” olarak tanımlanmış, doktrin ve uygulamada da bu şekilde ifade edilegelmiştir. (Prof. Dr. Faruk Turhan / Arş. Gör. Meliha Akgül Altıkat / Arş. Gör. Abdurrahim Altıkat / Öğr. Gör. Tarık Söylemiş, 6352 Sayılı Kanunla Kurulan Özel Yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemelerinin Yapısı, Yetkileri ve Uygulanacak Olan Soruşturma ve Kovuşturma Usulleri.) Bu aşamada 5271 sayılı CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli Ağır Ceza Mahkemeleri hakkında detaylı bilgi verilmesi faydalı olacaktır. 1961 Anayasası’nın “Mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkileri ile işleyiş ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir" hükmünü içeren 136. maddesine, 15.3.1973 tarihli ve 1699 sayılı Kanun ile "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya devlet güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet güvenlik mahkemeleri kurulur. Ancak sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır." hükmü eklenmiş, maddenin daha sonraki fıkralarında bu mahkemelerin yapısı belirtilmiştir. Anayasa'nın bu maddesinde yapılan değişiklikle, Devlet güvenlik mahkemeleri anayasal bir kurum hâline getirilmişti. Anayasa'nın 136. maddesine eklenen hüküm doğrultusunda, 11.7.1973 tarihli ve 1773 sayılı "Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"la Devlet güvenlik mahkemeleri kurulmuş ve göreve başlamıştır. Bu Kanun'un 1 ve 6. maddelerinin Anayasa'nın eşitlik ve doğal hâkim ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılmış ve Anayasa Mahkemesi, 06.05.1975 tarihli ve 35-126 sayılı kararı ile Kanun’u şekil yönünden iptal etmiştir. (Hamide Zafer, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin Görevine Giren Suçlarda Muhakeme Usulü, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi Mehmet Somer’in Anısına Armağan Özel Sayısı, s.1078.) 1982 Anayasası’nın 143. maddesinde DGM’lerin kurulmasına yönelik yeniden düzenleme yapılmış ve buna istinaden 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (2845 sayılı DGM Kanunu) yürürlüğe girmiştir. 1982 Anayasası’nın 143. maddesi ve 2845 sayılı DGM Kanunu’nun 1. maddesinde ülkenin bölünmez bütünlüğü, demokratik düzen ve Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçları yargılamak amacıyla DGM’lerin kurulduğu belirtilmiştir. 1982 Anayasası’nın 143. maddesi ve 2845 sayılı DGM Kanunu’nun 5. maddesine göre, bu mahkemelerin bir asıl ve bir yedek üyesi birinci sınıf askeri hâkimler arasından, Cumhuriyet savcı yardımcıları ise, askeri hâkimler arasından atanabilmekteydi. Ancak, DGM’de yargılanan bir sanığın Türkiye aleyhine yaptığı başvuruda AİHM, DGM’lerin askeri mahkemeler olmamalarına rağmen, askeri hâkimin üye olarak bu mahkemelerde görev almasına ve bir sivilin kısmen de olsa silahlı kuvvetler üyelerinden oluşan bir mahkemede yargılanmasına dikkat çekerek, DGM’lerin bağımsız ve tarafsızlığından kuşku duyulacak haklı nedenlerinin bulunduğunu belirtmiş, DGM’lerde askeri hâkimlerin görev yapmasını, AİHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında güvence altına alınmış olan bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma hakkının ihlali olduğuna karar vermiştir. AİHM’nin bu kararları üzerine devam eden süreçte, 18 Haziran 1999 tarihli ve 4388 sayılı Kanunla Anayasa’nın 143. maddesinde ve 22 Haziran 1999 tarihli ve 4390 sayılı Kanun’la 2845 sayılı DGM Kanunu’nun 5. maddesinde yapılan değişiklikle askeri hâkim ve savcıların DGM’lerde görev yapmalarına son verilerek, bu mahkemelerin sivilleştirilmesi sağlanmıştır. Nihayet DGM’lerin kurulmasına yönelik anayasal düzenlemeyi içeren Anayasa’nın 143. maddesi, 5170 sayılı Kanun'la 07 Mayıs 2004 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. Bu düzenleme sonrasında, 5190 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun'la (5190 sayılı Kanun) DGM’ler, 30 Haziran 2004 tarihinde kaldırılmıştır. 5190 sayılı Kanun'la sadece DGM’lerin kaldırılmasına yönelik düzenlemeler yapılmamıştır. Özellikle, gelişen teknolojiye bağlı olarak terör ve organize suçlardaki artış ve bu suçların işleniş şekillerindeki karmaşık yapı nedeniyle, bu suçların hızlı bir şekilde soruşturularak yargılanabilmesi amacıyla, bu suç alanlarında uzmanlaşmış hâkim ve savcıların görev yaptığı ihtisas mahkemelerine ihtiyaç olduğundan hareketle, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na (CMUK) 394. maddeden sonra gelmek üzere “Bazı Suçlara İlişkin Muhakeme Usulü” başlığı altında 394/a-394/d maddeleri eklenerek, kaldırılan DGM’lerin yerine Ağır Ceza Mahkemelerinin kurulmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Bu yeni düzenleme ile “yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde” ağır ceza mahkemelerinin kurulması kabul edilmiştir. Kurulan bu yeni ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçlar da büyük oranda kaldırılan DGM’lerin görevine giren suçlarla aynı tutulmuş, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun’da düzenlenen suçlar, yeni mahkemenin görevi kapsamı dışına çıkarılmıştır. 2004 yılında yapılan bu düzenlemeyi kısaca belirtmek gerekirse; CMUK’ya eklenen md. 394/a’da, katalog hâlinde düzenlenen ve genel olarak Terörle Mücadele Kanunu ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçların yargılanmasında yeni kurulan ağır ceza mahkemelerinin görevli olduğu belirtilmiştir. CMUK’nın, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ile 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılması üzerine de 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK), CMUK’nın 394/a- 394/d. maddesi hükümlerinde önemli bir değişiklik yapılmadan bu maddeler CMK’nın 250 vd. maddelerinde yeniden düzenlenmiştir. CMK’nın 250. maddesinde, CMUK’nın 394/a fıkrasında ise düzenlenen ağır ceza mahkemelerinin kuruluşuna tekrar yer verilmiştir. CMK’nın 250. maddesinde bu ağır ceza mahkemelerinin görev ve yargı çevresinin belirlenmesine yer verilmiş, 251. maddede bu mahkemelerin görev alanına giren suçların soruşturulması ve 252. maddesinde ise kovuşturma usulleri düzenlenmiştir. CMUK’da, ağır ceza mahkemeleri için 394/a-394/d maddelerinde yapılan düzenlemelere, CMK’nın 250-252. maddelerinde benzer şekilde yer verilmiş, yeni düzenlemede bu mahkemelerin özel yetkileri korunmuş ve mahkemenin görevine giren suçlar bakımından herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Mahkemenin yapısı bakımından da CMUK ve CMK’daki düzenlemeler büyük oranda benzerlik taşımaktadır. 02 Temmuz 2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 105. maddesinin 6. fıkrası ile CMK’nın 250-252. madde hükümleri, 05 Temmuz 2012 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmıştır. 6352 sayılı Kanun’un Geçici 2. maddesinde; “...(4) Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlükten kaldırılan 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu maddesinin kovuşturmaya ilişkin hükümleri bu davalarda da uygulanır. (5) Ceza Muhakemesi Kanununun 251 inci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen Cumhuriyet savcıları yürütmekte oldukları soruşturmalara, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcıları göreve başlayıncaya kadar devam ederler. ... (7) Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerine yapılmış olan atıflar, Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış sayılır.” hükmü getirilmiştir. 6352 sayılı Kanun’un 75. maddesi ile TMK'nın 10. maddesi hükmü de yeniden düzenlenmiştir. Yeniden düzenlenen TMK’nın 10/1. maddesinde; TMK kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davaların, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine HSYK tarafından, yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görüleceği belirtilmiştir. Buna göre, 6352 sayılı Kanun ile daha önce görevde olan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin özel yetkileri kaldırılırken, aynı zamanda yeni bir düzenleme ile yeni ağır ceza mahkemeleri kurulmuştur. (Prof. Dr. Faruk Turhan / Arş. Gör. Meliha Akgül Altıkat / Arş. Gör. Abdurrahim Altıkat / Öğr. Gör. Tarık Söylemiş, 6352 Sayılı Kanunla Kurulan Özel Yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemelerinin Yapısı, Yetkileri ve Uygulanacak Olan Soruşturma ve Kovuşturma Usulleri.) 21.02.2014 tarihli ve 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesinde; “12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir. ‘GEÇİCİ MADDE 14- Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemeleri ile bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri kaldırılmıştır. Kaldırılan bu ağır ceza mahkemelerinde görev yapan başkan ve üyeler ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçların soruşturmasında görevlendirilen hâkim ve Cumhuriyet savcıları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, beşinci fıkra uyarınca devirlerin tamamlanmasından itibaren on gün içinde müktesepleri dikkate alınarak uygun görülecek bir göreve atanırlar. Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca yürütülen soruşturma dosyaları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, yetkili Cumhuriyet başsavcılıklarına devredilir. 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemelerinde ve bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemelerinde derdest bulunan dosyalar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte bulundukları aşamadan itibaren kovuşturmaya devam edilmek üzere yetkili ve görevli mahkemelere devredilir. Bu mahkemelerce verilip Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında veya Yargıtayın dairelerinde bulunan dosyaların incelenmesine devam olunur. Üçüncü ve dördüncü fıkralar uyarınca yapılacak devir işlemleri, bu Kanunla kaldırılan ağır ceza mahkemelerinde görevlendirilen hâkimler ile Cumhuriyet savcıları tarafından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on beş gün içinde sonuçlandırılır. Dosyaların devir işlemleri sonuçlandırılıncaya kadar, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, devredilen dosyalarla ilgili koruma tedbirleri hakkında karar vermeye bu mahkemelerin bulunduğu yer hâkim ve mahkemeleri yetkilidir. Ayrıca, bu Kanunla kaldırılan ağır ceza mahkemelerince verilip henüz gerekçesi yazılmamış olan hükümlerin gerekçeleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç on beş gün içinde yazılır. Kaldırılan mahkemelerde bulunan ve kesinleşen dosyalara ait arşiv ve emanetler ile diğer evrak ve dokümanlar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenecek mahkeme veya mahkemelere devredilir ve müteakip işlem ve talepler bu mahkemelerce yerine getirilir veya karara bağlanır. Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun mülga 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri ile Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış atıflar ağır ceza mahkemelerine; bu mahkemelerin üyelerine yapılmış atıflar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Ankara Ağır Ceza Mahkemesine yapılmış sayılır. Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun mülga 250 nci maddesinin birinci fıkrası kapsamına giren suçlar ile Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrası kapsamına giren suçlara yapılan atıflar, Türk Ceza Kanununda yer alan; a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçuna, b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlara, c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlara (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç), yapılmış sayılır. Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi kapsamına giren suçlarla ilgili olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla açılmış olan davalarda, sanığın taşıdığı kamu görevlisi sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma yapılabilmesi için izin veya karar alınması gerektiğinden bahisle durma veya düşme kararı verilemez.” düzenlemeleri yapılmıştır. Bahsedilen son yasal düzenleme ile; T.C. Anayasası’nın 37. maddesinde düzenlenen ve teminat altına alınan “Kanuni hâkim güvencesi” ilkesine uygun olarak, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen usul ve esaslarla yargılama yapan ihtisas mahkemelerinin oluşturulduğu; bu mahkemelerin görev ve yetkilerinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda belirtilen kurallara tabi olacağı, özel yetkili yeni mahkemelerin kurulmasının söz konusu olmadığı, aksine ceza mahkemelerinde ihtisaslaşmanın sağlanmasının amaçlandığı, bu bağlamda; ihtisaslaşma ile mahkemelerin kanunla belirlenmiş görevlerinin değiştirilmesi söz konusu olmadan mahkemeler arasında sadece “iş bölümü” esasının getirildiği, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun mülga 250 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun mülga 10. maddesiyle görevlendirilen, bilahare (02.07.2012 tarihli ve 6352 ile 21.02.2014 tarihli ve 6526 sayılı Kanun’larla) kaldırılan ağır ceza mahkemelerinde olduğu gibi birden fazla mahallin tek bir mahallin yargı alanına bağlanmasının söz konusu olmadığı, bir başka ifadeyle yargı çevresiyle ilgili bir değişikliğin yapılmadığı, keza usûl hükümleri bakımından da özel bir düzenlemenin getirilmediği, genel hükümlerin uygulanmasına devam edileceği kabul edilmiştir. (Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin 12.02.2015 tarihli ve 224 sayılı kararı.) Öte yandan 5271 sayılı CMK’nın; Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri, başlığını taşıyan 7. maddesindeki, “Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.” kuralının üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır. Anılan hüküm, tasarıda olmamasına rağmen, Adalet Komisyonunca yasaya eklenmiş olup eklenme gerekçesi şu şekildedir; "Tasarıya 6 ncı maddeden sonra gelmek üzere "Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri" başlığı altında; görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemlerinin akıbetinin doktrin ve uygulamada tartışmaya yol açmasının önüne geçmek amacıyla tasarıya yeni bir 7 nci madde eklenmiştir." Konu öğretide tartışılmış olup, konuyla ilgili şu görüşler ileri sürülmüştür; “Madde bakımından yetkisiz hâkimin yaptığı işlemler geçersizdir. Böyle bir durumda, yetkisiz mahkemece tüm işlemler yenilenecek, o iş yargılama makamının önüne yeni gelen bir iş gibi görülerek, yeni bir yargılama yapılacak, sadece tekrarlanması mümkün olmayan işlemler varlığını sürdürecektir.” (Öztürk-Erdem; Uygulamalı Ceza Muhakemesi, 11. Baskı, sh.256), “Öğretide, madde bakımından yetkisiz mahkemenin yaptığı işlemler bakımından kural olarak bu işlemlerin geçersiz olduğu kabul edilmekte, tekrarlanması mümkün olanların yok hükmünde sayılacağı ileri sürülmekteydi, yeni düzenleme yasada var olan boşluğu öğretideki baskın görüşe uygun şekilde doldurmuştur.” ( Özbek; Ceza Muhakemesi Hukuku, 1. Baskı, sh. 540), “Duruşmanın sözlülüğü ve doğrudan doğruyalığı ilkeleri madde yönünden yetkisiz hâkimin yaptığı işlemlerin yenilenmesini zorunlu kılar. Ancak, yetkisiz (madde yönünden) mahkemenin tanık ve bilirkişi dinleme tutanaklarını erken dinleme tutanağı olarak kabul etmek, tanıkları ve bilirkişiyi bir daha dinleme olanağı yoksa, yetkisiz mahkemenin işlemleriyle yetinmek gerekir. Bu bağlamda, bir tanık hastalığı veya oturduğu yerin uzaklığı nedeniyle istinabe yoluyla dinlenmiş ise bu tutanaklar geçerli sayılmalıdır. Çünkü, yetkili mahkeme kendisi de doğrudan doğruya tanığı dinleyemeyecek istinabe olunan hâkime başvurmak zorunda kalacaktır. Aynı şekilde, sanık vareste tutulmayı talep etmiş veya sanık hazır bulunmadan yapılabilecek bir istisnai duruşma söz konusu ise yetkili mahkeme, yetkisiz mahkemenin işlemlerine dayanabilmeli ve onları geçerli saymalıdır.” (Centel-Zafer; Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, sh. 514), “Biz, işlemin ‘yenilenmesi mümkün olan ve mümkün olmayan’ ayrımından ziyade, işlemin madde yönünden yetki kavramına, yani asıl ceza davasının kovuşturma evresi bakımından yargılama yetkisinin bölüşülmesine sıkı sıkıya bağlı olup olmamasına göre bir ayrım yapılmasını öneriyoruz. Birinciler, ancak madde yönünden yetkili mahkemece yapılabilecek işlemlerdir. Bunlar, madde yönünden yetkili sayılan ikinci mahkemece mümkünse yeniden yapılabilmeli, bunun için onların ortadan kaldırılmasına (iptaline) ihtiyaç duyulmamalı, yani kaide müeyyidenin hukuk bakımından yok sayılması olmalıdır. Bu kaideye (mesela birinci mahkemece dinlenmiş olan tanığın ölmesinde olduğu gibi) yeniden yapmanın mümkün olmaması veya (birinci mahkemece dinlenmiş olan tanığın istinabe ile dinlenmiş tanık gibi sayılabilmesinde olduğu gibi) yeniden yapmağa ihtiyaç duyulmaması hâllerinde gerektikçe diğer hâllerde istisnalar elbet kabul edilebilecektir. Keza işlemin bir başka makam tarafından ortadan kaldırılması için kanunyolu tanınmış olan hâllerde, yokluk müeyyidesinin sözkonusu olamayacağı da açıktır. Bu da kaidenin bir istinasını oluşturacaktır. Buna karşılık (mesela tali bir davanın çözülmesinde olduğu gibi) madde yönünden yetki kavramının da dışında kalan ikinci grupta işlemlerin, sırf mahkeme madde yönünden yetkisiz diye, yeniden yapılması elbet gerekmez. Bu nedenle mesela birinci mahkemenin verdiği tutuklama veya ihtiyati tedbir kararı, soruşturma evresinde verilen tutuklama kararının kovuşturma evresinde de hükmünü sürdürmesinde olduğu gibi, geçerliğini korumalıdır.” (Kunter-Yenisey-Nuhoğlu; Ceza Muhakemesi Hukuku, sh.384,385). Görüldüğü gibi, kanunla görevsiz mahkemece yapılan işlemlerin, tekrarlanması olanağı bulunmayanlar dışındakilerin, görevli mahkemece yeniden usulüne uygun olarak yapılması zorunluğu getirilmiştir. Bu zorunluluk duruşmanın sözlülüğü, kanıtların doğrudan doğruyalığı ve adil yargılanma ilkesinin doğal sonucudur. Ancak CMK’nın 7. maddesindeki “Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.” ifadesini, işlemin yokluğu anlamında değil, adil bir yargılama için tekrarlanma olanağı var ise yenilenmelidir şeklinde anlamak ve yapılan işlemlerin bizzat o mahkeme huzurunda yapılmasının zorunlu olup olmadığı ölçüsüyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda görevsiz mahkemenin verdiği tutuklama kararının geçerliğini sürdürdüğü, görevsizlik kararı vermiş olan mahkemece dinlenmiş olan tanığın beyanlarının şartlar gerektiriyorsa istinabe yoluyla dinlenmiş tanık gibi beyanının değerlendirilmesi suretiyle hükme esas alınabileceği kabul edilmelidir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; İncelemeye konu olayda her ne kadar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararından sonra dosyanın gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde; inceleme dışı davanın mağduru ... ile tanıklar..., ..., ..., ... ve ...’ün, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hazır edilip yeniden dinlenilmeden ve görevsizlik kararı veren mahkemedeki ifadeleri de okunmadan hüküm kurulması itiraza konu edilmiş ise de; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazında, işlemlerin tekrarlanması istenen CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli ağır ceza mahkemelerini düzenleyen CMK’nın mülga 250-252. madde hükümlerinin, 02.07.2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 105. maddesinin 6. fıkrası ile 05.07.2012 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmış olması, Kanun’un Geçici 2. maddesi ile, “...yürürlükten kaldırılan 250. maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunacağına” ilişkin hükmün de 21.02.2014 tarihli ve 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle getirilen “...Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemeleri ile bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri kaldırılmıştır.” hükmüyle tamamen son verilmiş olması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlükteki şekline göre artık tüm ağır ceza mahkemeleri arasında sadece “iş bölümü” esasının getirilmiş olması, usul hükümleri bakımından da bu mahkemeler arasında özel bir düzenlemenin mevcut olmaması, genel hükümlerin uygulanacağının anlaşılması, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararından sonra dosyanın gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince 14.09.2007 tarihli oturumda sanıklar ..., ... ve birlikte incelenen dosyanın sanığı ...’ın savunmalarının yeniden tespit edilmesi, sanıklara önceki savunmaları, adli sicil ve nüfus kayıtları ile mağdur ... ve inceleme dışı davanın mağduru ...’ın soruşturma aşamasında ve görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdikleri ifadeleri ile dosyada bulunan dilekçeler, yakalama tutanağı, mağdur ... hakkında düzenlenen doktor raporu ve ele geçirilen tabancaya ilişkin uzman raporunun okunarak ayrı ayrı diyeceklerinin sorulması, mağdur ...’ın beyanının yeniden tespit edilmesi; 28.12.2007 tarihli oturumda ise sanık ... ve birlikte incelenen dosyanın sanığı...’ın savunmalarının yeniden tespit edilip, bu sanıklara da önceki ifadeleri ile nüfus ve adli sicil kayıtları ile diğer sanıkların aşamalardaki ifadeleri, iş yeri arama tutanağı, ev arama tutanağı, trafik cezası zabıtları, zapt etme tutanağı, para ve geçici zapt etme tutanağı, yakalama ve zapt etme tutanağı, oto görgü ve zapt etme tutanağı, mağdur ...’a ilişkin haberin bulunduğu gazete küpürü, mağdur ... hakkında düzenlenen adli raporun okunarak sanıklardan diyeceklerinin sorulması suretiyle bu beyan ve delillere karşı savunma olanaklarının sağlanmış olması, Karşısında; Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde beyanları tespit edilen inceleme dışı davanın mağduru ... ile beyanları hükme de esas alınmayan tanıklar..., ..., ..., ... ile ...’ün, çözümsüzlük önermesi düşünülemeyecek olan kanun koyucunun yasal düzenlemesi ile kapatılmış olan CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hazır edilip yeniden dinlenilmesinin mümkün olmadığı gibi, hükme dayanak gösterilen deliller de gözetildiğinde buna gerek de bulunmadığı, yenilenmesi mümkün ve telafisi olanaksız bu husus nedeniyle Yerel Mahkeme hükümlerinin bozulması gerektiği yönündeki itirazda isabet bulunmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince tekrarlanmasında zorunluluk bulunduğu, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Öte yandan sanıklar müdafileri tarafından dosyaya sunulan dilekçelerde, bozma öncesi verilen hükümlerin temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince bozulmasına karar verilmesinden sonra sanıkların beyanları alınmadan bozmaya uyularak yeniden mahkûmiyet hükümleri kurulmasının kanuna aykırı olduğu savunulmuş ise de; Aleyhe bozmadan sonra sanığın beyanın alınması zorunluluğuna ilişkin olarak kısa bir açıklamada bulunulması faydalı olacaktır. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiştir. Anılan bu Kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhine sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. İnceleme konusu olayda ise; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraza konu etttiği sanıklar ..., ... ve ... ile birlikte incelenen dosyanın sanıkları ... ve ...hakkında mağdur ...’a yönelik işledikleri iddia olunan nitelikli yağma suçundan kurulan ilk mahkûmiyet hükümlerine yönelik Cumhuriyet savcısı ... tarafından düzenlenen 27.05.2008 havale tarihli dilekçede herhangi bir temyiz talebinde bulunulmadığı, Yargıtay 1. Ceza Dairesince sadece sanık müdafilerinin temyiz talepleri ile sınırlı olarak incelenen hükümlerin “...Aralarında menfaat çatışması bulunan sanıkların aynı avukatla temsil ettirilmeleri suretiyle 5271 sayılı CMK’nın 152/1 ve Avukatlık Yasası’nın 38. maddelerine aykırı davranılması,” nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verildiğinin anlaşılması karşısında, mâhkûmiyet hükümlerinin diğer yönleri incelenmeksizin sadece sanık müdafilerinin temyiz talepleri ile sınırlı olarak incelenmesi sonucu Yargıtay 1. Ceza Dairesince verilen 09.06.2010 tarihli ve 7383-4286 sayılı bozma kararının aleyhe bozma olarak nitelendirilmesine olanak bulunmamaktadır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 02.07.2019 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2015/1150 E., 2019/516 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza (CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli)
tam metni aç
ile sanık ...’nın aynı avukatla temsil ettirilmeleri suretiyle 5271 sayılı CMK'nın 152/1 ve Avukatlık Yasası'nın 38. maddelerine aykırı davranılması;" isabetsizliğinden hukuki ve fiili irtibat nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulu         2015/1150 E.  ,  2019/516 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 1. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza (CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli) Sanıklar ... ve ... hakkında nitelikli yağma suçundan açılan kamu davasında yapılan yargılama sırasında, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince 20.12.2006 tarih ve 211-350 sayı ile sanıkların eylemlerinin haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlardan olduğu gerekçesiyle ve 5271 sayılı CMK’nın 3, 4 ve 5. maddeleri uyarınca görevsizlik kararı verilerek dosyanın gönderildiği CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince 26.05.2008 tarih ve 240-153 sayı ile sanıkların nitelikli yağma suçuna yardımdan lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK’nın 149/1-a-c-f-g, 39, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunlukları ve mahsuba karar verilmiştir. Hükümlerin sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 09.06.2010 tarih ve 7383-4286 sayı ile; "...Aynı olay nedeniyle aynı suçlama ve aynı sevk maddeleri uyarınca yargılanan ve aşamalarda değişiklik gösteren savunmalarda inkara yönelen, bu nedenle de aralarında menfaat çatışması bulunan ve ayrıca getirtilen nüfus kayıtlarına göre kardeş oldukları anlaşılan sanıklar... ve ... ile sanık ...’in aynı avukatla, sanıklar...’ın aynı avukatla, sanık... ile sanık ...’nın aynı avukatla temsil ettirilmeleri suretiyle 5271 sayılı CMK'nın 152/1 ve Avukatlık Yasası'nın 38. maddelerine aykırı davranılması;" isabetsizliğinden hukuki ve fiili irtibat nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir. Bozmaya uyan CMK'nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince 27.02.2013 tarih ve 304-31 sayı ile sanıkların nitelikli yağma suçundan lehe olduğu kabul edilen 5237 sayılı TCK’nın 149/1-a-c-f-g, 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 10 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına, hak yoksunlukları, cezalarının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine ve mahsuba hükmedilmiştir. Bu hükümlerin de sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 04.03.2015 tarih ve 3395-1185 sayı ile; "...a) Mahkemenin 26.05.2008 tarihli ve 240/153 sayılı kararının sanıklar müdafileri ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edildiği, Cumhuriyet savcısının 'sanıkların mağdur ...’ı yağmaya teşebbüs suçundan da cezalandırılmaları’ istemiyle sadece bu suç yönünden aleyhe temyiz ettiği, mağdur ...'a yönelik yağma suçundan kurulan hüküm yönünden aleyhe temyiz bulunmadığı, sanıklar hakkında kurulan mahkûmiyet hükmünde CMUK’nın 326/son maddesinin gözetilmesi gerektiği anlaşılmakla, sanıkların mağdur ...’a yönelik yağma suçundan kurulan hükümlerde 5237 sayılı TCK’nın 149/1-a-c-f-g ve 62. maddelerinden sonra gelmek üzere 'CMUK’nın 326/son maddesi uyarınca 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına' ibaresinin eklenmesine, b) Suç tarihinin 19.04.2005 ve öncesi olması nedeniyle sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/9. maddesinin uygulanmasına karar verilemeyeceğinden, sanıklar hakkında kurulan mahkûmiyet hükümlerinden 'TCK’nın 58/9. maddesinin uygulanmasına' ibaresinin çıkartılmasına, c) Hüküm fıkrasının (B) bendinde adli emanetin 2003/588 sırasında kayıtlı 7,65 mm çaplı tabanca ve tabanca şarjörünün TCK'nın 54. maddesi uyarınca müsaderesine karar verilmiş ise de, tabanca ve şarjörün bu dosya ile bağlantısı olmadığı anlaşılmakla, 'adli emanetin 2003/588 sırasında 6. sırada kayıtlı 7.65 mm çaplı 152494 seri no.lu tabanca ve 11. sırada kayıtlı tabanca şarjörünün ruhsata tabi olduğu hâlde ruhsatsız olarak kullanıldığı anlaşılmakla TCK'nın 54. maddesi uyarınca müsaderesine' ibaresinin hüküm fıkrasından çıkartılmasına, d) Yargılama masrafının 6183 sayılı Kanun'un 106. maddesinde belirlenen 20 TL'den az olması nedeniyle 6352 sayılı Kanun'un 100. maddesi ve 5271 sayılı CMK'nın 324/4. maddesi gereğince Hazineye yükletilmesi gerekeceğinden, hüküm fıkrasındaki 'CMK’nın 324/4 maddesine göre belirlenen miktarı aşan aşağıda dökümü yazılan masrafların; sanık ... için yapılan 10 TL yargılama giderinin bu sanıktan, sanık ... için yapılan 10 TL yargılama giderinin bu sanıktan tahsiline' ibaresinin 'yargılama giderinin Hazine üzerinde bırakılmasına' şeklinde değiştirilmesine," karar verilmesi suretiyle düzeltilerek onanmasına karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 29.09.2015 tarih ve 242570 sayı ile; "...Hükümlü ... vekili Av. ... 17.04.2015 tarihli dilekçesinde, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde dinlenen ... ve bir kısım tanıkların görevli 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dinlenilmeyerek sadece ifadelerinin okunulması ile yetinilmesinin CMK'nın 7. maddesine aykırı olduğunu, hükümlünün suça ne yönde karıştığına dair açıklayıcı bir isnadın kararda gösterilmediğini, hükümlünün cezalandırılmasını gerektirecek bir eyleminin bulunmadığını ileri sürerek itiraz olağanüstü kanun yoluna başvurulmasını talep etmiştir. Hükümlü ... vekili Av. Müslüm Kayacan 17.04.2015 tarihli dilekçesinde, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde dinlenen ... ve bir kısım tanıkların görevli 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dinlenilmeyerek sadece ifadelerinin okunulması ile yetinilmesinin CMK'nın 7. maddesine aykırı olduğunu, yağma suçlamasında mağdur ...'ın sonradan geri aldığı ilk polis ifadesi dışında bir delil olmadığını ileri sürerek itiraz olağanüstü kanun yoluna başvurulmasını talep etmiştir. Dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gelmekle karara karşı, aşağıda arz ve izah olunan nedenle itiraz edilmesi gerektiği düşünülmüştür. İtiraz Nedenleri : İtirazın konusunu oluşturan uyuşmazlık; 1) Görevsizlik kararı veren mahkemece yapılan işlemlerin, görevli mahkemece tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığının, 2) Yerel Mahkeme hükmünün gerekçesinin Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yeterli olup olmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. 1) Görevsizlik kararı veren mahkemece yapılan işlemlerin, görevli mahkemece tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığı; İtiraz konusu uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin yasal düzenlemeye bakıldığında; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri' başlıklı 7. maddesi; 'Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.' Hükmünü içermektedir. Bu düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, görevsiz mahkemece yapılan işlemlerin, tekrarlanması olanağı bulunmayanlar dışındakilerin, görevli mahkemece yeniden usulüne uygun olarak yapılması zorunludur. Bir başka deyişle kural, görevsiz mahkemede yapılan işlemlerin tamamının yenilenmesidir. Kuralın istisnası ise, işlemin yenilenmesi mümkün değilse bu işlemin geçerliliğini muhafaza etmesidir. Örneğin; görevsiz mahkemede dinlenilen tanığın görevli mahkemede tekrar dinlenilmesi zorunludur. Ancak, bu tanığın ölmesi hâlinde, yeniden dinlenilmesi mümkün olmadığından önceki beyanı ile yetinilecektir. Bu düzenlemenin diğer bir sonucu olarak, yeterli bir vicdani kanaatin oluşması için duruşmada edinilen izlenimi dikkate alması gereken görevli mahkemenin, yenilenmesi mümkün olduğu hâlde görevli olmayan mahkemede yapılan işlemlere dayanarak hüküm kuramayacağı da söylenebilir. Bu açıklamalar doğrultusunda ve 5271 sayılı CMK'nın 7. maddesi hükmü karşısında, görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin 2005/211 esas ve 2006/350 karar sayılı dava dosyasında dinlenen ve yargılamaya konu olayların restoranda geçen kısmıyla ilgili görgüsü bulunan mağdur ..., olay sırasında iş yerinin dışında bulunan tanıklar ... ve ..., olayın öncesine ait bilgileri bulunan tanıklar ....ve ....ile mağdur ...'ın kollukta verdiği ilk ifadeden sonra şikâyetten vazgeçmesiyle ilgili bilgisi bulunan tanık ...'ün, görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hazır edilip usulüne uygun şekilde yeniden dinlenildikten ve mağdur ve tanık beyanları diğer delillerle birlikte tartışıldıktan sonra sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının belirlenmesi gerekirken, adı geçen kişiler dinlenilmeden ve görevsizlik kararı veren mahkemedeki ifadeleri de okunmadan eksik soruşturmayla hüküm kurulmasının isabetli olmadığı kanaatine varılmıştır. 2) Yerel Mahkeme hükmünün gerekçesinin yeterli olup olmadığı; İtiraz konusu uyuşmazlığın çözümü için konuya ilişkin yasal düzenlemelere bakıldığında; 1982 Anayasası'nın 'Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması' başlıklı 141. maddesinin 3. fıkrası; 'Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Kararların gerekçeli olması' başlıklı 34. maddesinin 1. fıkrası; 'Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230 uncu madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar' başlıklı 230. maddesinin 1. fıkrası; 'Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir: a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler. b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi. c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62 nci maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanun'un 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi. d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar.', 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 'Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar' başlıklı 232. maddesinin 3. fıkrası; 'Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur.' Hükmünü içermektedir. Bu düzenlemelerden de anlaşılacağı üzere, mahkeme kararlarının karşı oy da dâhil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunludur. Gerekçede, mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmelidir. Gerekçede, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, bunun nitelendirmesinin yapılması ve hüküm bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da, geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır. Ayrıca, hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca hâlen yürürlükte bulunan 308/7 ve 5271 sayılı CMK’nın 289/1-g maddeleri uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır. Bu hususlar Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 14.10.2014 tarihli, E.2014/1-441 ve K.2014/421 sayılı ve 18/11/2014 tarihli, E.2013/8-830 ve K.2014/502 sayılı kararlarında açıkça vurgulanmıştır. Öte yandan, kararların gerekçeli olması, ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesinde düzenlenen 'Adil yargılanma hakkı'nın somut görünümlerinden birisi olarak da karşımıza çıkmaktadır. Gerekçeli karar hakkı olarak adlandırılan bu hak, Anayasa Mahkemesinin bireysel başvuru yoluyla önüne gelen olaylarla ilgili verdiği bazı ihlal kararlarında da koruma altına alınmıştır (AYM, B. No: 2012/603, 20.02.2014; B. No: 2013/988, 10.03.2015; B. No: 2013/1213, 04.12.2013; B. No: 2013/4186, 15.10.2014; B. No: 2013/5459, 16.10.2014). Mahkeme kararlarının gerekçeli olması adil yargılanma hakkının unsurlarından birisi olmakla beraber, bu hak yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Bu nedenle, gerekçe gösterme zorunluluğunun kapsamı kararın niteliğine göre değişebilir. Bununla birlikte ayrı ve açık bir yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olacaktır (AYM, B. No: 2013/1213, 04.12.2013, § 26). Anayasa Mahkemesi, Oğuz Tatış ve diğerlerinin yaptığı bireysel başvuruyla ilgili olarak verdiği 15.10.2014 tarihli ve B. No:2013/4186 sayılı kararında; '... 60. Bir muhakemede usule ilişkin koruma sağlayan adil yargılanma hakkının önemli unsurlarından biri olan gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 31). ... 62. Mahkemeler, 'kararlarını hangi temele dayandırdıklarını yeterince açık olarak belirtme' yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülük, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olmasının yanı sıra (bkz. Hadjianastassiou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16.12.1992, § 33), tarafların, muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun bir biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmelerinin sağlanması için de gereklidir (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 34). ... 64. Ayrıca, ... mahkemelerin ileri sürülen iddia ve savunmalara şeklen cevap vermiş olmaları yeterli olmayıp, iddia ve savunmalara verilen cevapların dayanaksız olmaması, mantıklı ve tutarlı olması da gerekir. Diğer bir ifadeyle mahkemelerce belirtilen gerekçeler, davanın şartları dikkate alındığında makul olmalıdır (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 36). 65. Makul gerekçe, davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır (bkz. B. No: 2013/1235, 13.06.2013, § 24). Gerekçelendirme, davanın sonucuna etkili olay, olgu ve kanıtları açıklamak yükümlülüğü olmakla birlikte, bu şekildeki gerekçelendirmenin mutlaka detaylı olması şart değildir. Ancak gerekçelendirmenin, iddia ve savunmadan birinin diğerine üstün tutulma sebebinin ve bu kapsamda davanın taraflarınca gösterilen delillerden karara dayanak olarak alınanların mahkemelerce kabul edilme ve diğerlerinin reddedilmesi hususunda, makul dayanakları olan bir bilgilendirmeyi sağlayacak ölçü ve özene sahip olması gerekmektedir (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 37). 66. Zira bir davada tarafların, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün içerik ve kapsamı ile bu hükme varılırken mahkemenin neleri dikkate aldığı ya da almadığını gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması 'gerekçeli karar hakkı' yönünden zorunludur (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 38). 67. Aksi bir tutumla, mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında 'ilgili ve yeterli bir yanıt' vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olabilecektir (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 39). ... 70. Buna karşın tarafsızlığı, keyfiliği, denetimden kaçmayı ve perdelemeyi önlemek için mahkemeler, kararın verilmesine neden olan temelleri yeterince açık olarak belirtmekle yükümlüdürler. Mahkemelerin yargılama süresince kendilerine iletilen her iddia ve talebi gözetme zorunda olmadıkları biçimindeki serbesti, kararın verilmesine neden olan temellere asgari açıklıkta değinilmesi görevini ortadan kaldıracak şekilde yorumlanamaz (B. No: 2013/7800, 18.06.2014, § 58).' Şeklindeki tespitlerinden sonra, gerekçeli karar hakkı ve çelişmeli yargılama ilkesi açısından Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sanıkların nitelikli yağma suçlarından mahkûmiyetlerine ilişkin hükmün gerekçesinde, Yerel Mahkemece öncelikle iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler gösterilmekle birlikte, 'deliller' bölümünde tanık ifadelerine yer verilmeden dosya arasında mevcut bilgi ve belgelerin listesi belirtilmiştir. 'Delillerin değerlendirilmesi ve gerekçe' olarak belirtilen bölümde ise, delillerin tartışılmadığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirlenmediği, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durulmadığı ve niçin bu sonuca ulaşıldığının anlatılmadığı, bu kapsamda; hangi tanıkların beyanlarına üstünlük tanındığı, mağdur ... ile babası ...'ın sonradan değiştirdikleri ifadelerinden hangisine neden itibar edildiği yasal gerekçeleriyle tartışılıp açıklanmadan kabul edilen oluşa göre suç nitelendirilmesi yapılarak cezaların belirlendiği anlaşıldığından, hükümlerin Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde ve yukarıda belirtilen Anayasa Mahkemesi kararlarında öngörülen şekilde kanuni ve yeterli gerekçeyi içermediği hâlde, söz konusu yasaya aykırılık nedenlerinden dolayı hükümlerin bozulmasına karar vermesi gerekirken, yukarıda yazılı şekilde düzeltilerek onanmasına karar vermesinin isabetli olmadığı kanaatine varılmıştır. Sonuç ve İstem : Yukarıda açıklanan nedenle; Dairenizin, 04.03.2015 tarihli ve 2014/3395 Esas, 2015/1185 Karar sayılı ... ve ...'la ilgili hükümlerin düzeltilerek onanmasına dair kararının kaldırılması, İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinin 27.02.2013 tarihli,.2012/304 esas ve 2013/31 sayılı kararının, görevsizlik kararı veren mahkemece yapılan işlemlerin, görevli mahkemece tekrarlanması zorunluluğuna uyulmaması ve mahkeme hükmünün gerekçesinin Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şartları taşımaması nedenlerinden dolayı bozulmasına karar verilmesi, İtirazın, Dairece yerinde görülmemesi hâlinde ise de, dosyanın, Yargıtay Ceza Genel Kuruluna gönderilmesi," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Dairesince 10.11.2015 tarih ve 4774-5349 sayı ile itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI İtirazın kapsamına göre inceleme sanıklar ... ve ... hakkında mağdur ...'a yönelik nitelikli yağma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak, hukuki ve fiili bağlantı nedeniyle sanıklar..., ... ve ... hakkında aynı mağdura yönelik nitelikli yağma suçundan kurulan hükümlere ilişkin Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 2015/1179 esas sayılı dosyası ile birlikte yapılmıştır. Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Yerel Mahkeme hükümlerinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediğinin, 2- Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığının, Belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Yakalama ve zapt etme, araç arama başlıklı tutanaklarda; Organize Suçlar Şube Müdürlüğüne 19.04.2005 tarihinde 93 numara ile kayıtlı olarak yapılan ihbarda “Drej Ali lakaplı çete liderinin adamlarının ... isimli bir şahsı rehin aldıkları ve Bakırköy deniz otobüsleri karşısında bulunan... Restoran isimli iş yeri içerisinde darbettikleri, burada tutarak 500.000 Amerikan doları ile üzerine kayıtlı mal varlığını vermediği takdirde şahsı öldürüleceklerinin,” bildirilmesi üzerine nöbetçi Cumhuriyet savcısı ile görüşüldüğü, şahısların yakalanması, iş yerinde ve varsa otomobillerinde arama yapılması talimatının alındığı, Sahil Kennedy Caddesi üzerinde bulunan... Türkü Evine gidildiği, girişe göre sağ tarafta bulunan ve canlı müzik yapılan yerde sol köşedeki masada oturan üç şahsa kimliklerinin sorulduğu, Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi nüfusuna kayıtlı Halil oğlu 1974 doğumlu ...; Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi nüfusuna kayıtlı, Nazif oğlu 1958 doğumlu ... ile birlikte ihbarda sözü edilen İstanbul ili, Şişli ilçesi nüfusuna kayıtlı Cemal oğlu 1974 doğumlu ... isimli şahıslar olduklarının öğrenildiği, iş yerinin diğer bölümünde bulunan ve Adana ili, Seyhan ilçesi nüfusuna kayıtlı... oğlu 1980 doğumlu ... isimli şahsın da bu kişilerle beraber olduğu düşünülerek bu şahsın üzerinin arandığı, şahsın nereden aldığını beyan edemediği 65 adet 100’lük, 50 adet 50'lik banknotlar hâlinde toplam 9.000 YTL nakit para ile Tekfen Banka ait 20.04.2005 keşide tarihli hamiline düzenlenmiş 17.000 YTL, Asya Finans Banka ait 30.06.2005 keşide tarihli 14.864 Amerikan doları tutarında iki adet çek bulunduğu, iş yerinin girişe göre sol tarafındaki bölümde, sandalye üzerinde, şarjöründe 14 adet, namlusunda 1 adet olmak üzere toplam 15 adet 9 mm çaplı mermi bulunan Glock marka bir tabanca görülmesi üzerine tabancanın muhafaza altına alındığı, tabancayı sahiplenenin olmadığı, ancak görevliler gelmeden önce tabancanın bulunduğu sandalyede sanık ...’ın oturduğunun öğrenildiği, yine bu kişinin kullandığı tespit edilen 34 ZY 0880 plaka sayılı Toyota marka cip içerisinde, aracın şoför koltuğunun yanında bulunan gözde, içinde 14 adet 9 mm çaplı fişek bulunan şarjör ve kılıfı içerisinde bir adet çelik avcı bıçağının bulunarak muhafaza altına alındığı bilgilerine yer verildiği, Mağdur ... hakkında Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fatih Şube Müdürlüğünce düzenlenen 20.04.2005 tarihli raporda; kafatası sol tarafta kulak arkası bölgesinde 10x10 cm ebadında ödem, sol tarafta skapula altı bölgede 1x2 cm ebadında abrazyon, alın orta bölgesinde ekimotik alan bulunduğu bildirilen mağdurdaki yaralanmanın şahsın yaşamını tehlikeye maruz kılmadığı, 7 gün mutat iştigaline engel teşkil ettiğinin bildirildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur ... 20.04.2005 tarihinde İstanbul Organize Şube Müdürlüğünde verdiği ilk ifadesinde; oto galericisi olduğunu, ortaokulu ve liseyi Drej Ali olarak bilinen...’ın kardeşi ... ile birlikte okuduğunu, okuldan sonra da ... ile arkadaşlığının sürdüğünü, bu sırada ... ailesinin diğer fertleri ile de tanıştığını, ifade tarihinden 10 gün kadar önce Boğaziçi Köprüsünde aracıyla seyir hâlinde iken polislerin kendisini durdurduğunu, aracının plaka problemi nedeniyle karakola götürüldüğünü, açık kimliğini bilmediği Ramazan isimli bir kişiden para karşılığı aldığı polis muhabiri gazetesi kimliğinin yapılan üst araması sırasında üzerinde bulunduğunu, savcılık tarafından tutuklanması talebiyle Mahkemeye sevk edildiğini ancak serbest bırakıldığını, serbest bırakıldığı gün ...’ın kendisini telefonla arayıp Murat İş Hanı, kat 1, Şişli adresindeki yazıhanesine çağırdığını, yazıhaneye gittiğinde ...’ın kendisine “..., senin bu olayınla ilgili rezillik oldu, bu iş bizim aileye dokundu, bunun diyeti olarak 250.000 Amerikan doları getireceksin” dediğini, kendisinin ise ...’a neden kendisinden para istediklerini, yaptığı işin ... ailesi ile hiçbir ilgisinin bulunmadığını söylemesi üzerine ...’un “Bu iş benden çıktı, Ali Ağabeyim bu şekilde istiyor, sen parayı nasıl hazırlayacaksın, onu söyle” dediğini, ... ailesinin içinde büyüdüğü ve aileyi tanıdığı için korktuğunu, itiraz edemediğini, hiç nakit parasının olmadığını, otomobilini ve hissedarı olduğu telefon dükkânındaki hissesini satarak parayı ödeyebileceğini söylediğini, bu tarihten önce de ... ailesine borç para verdiğini ancak borç verdiği bu paraları geri alamadığı gibi isteyemediğini, ...’ın yazıhanesinden ayrıldıktan bir saat kadar sonra bu kez...’ın kendisini telefonla arayıp bürosuna çağırdığını, ...’ın bürosunun ...’ın yazıhanesi ile aynı binada 5. katta olduğunu, ...’ın yanına gitmeden önce binanın 1. katında yazıhanesi bulunan ...’un yanına tekrar uğradığını, ...’un kendisine “...’ın kendisini Boğaziçi Köprüsündeki olayla ilgili çağırdığını ve çok sinirli olduğunu” söylediğini, ...’ın bürosuna gittiğinde...’ın kendisine “... bak, ... bundan sonra senin muhatabın değil, senin muhatabın bundan sonra benim, oturmuş olduğun evin tapusunu benim istediğim şahsa devredeceksin, istediğim parayı getirdiğin takdirde, evi geri alacaksın” dediğini, ...’a evin eşinin üzerine kayıtlı olduğunu söyleyince, ...’ın “O vakit gidip hanımınla görüşeceksin, tapuyu benim istediğim kişinin üzerine devredecek” dediğini, bu sırada, silahlı olduklarını bildiği...’ın korumalığını yapan sanıklar ... ve ...’nun sağına ve soluna geçerek kendisini...’a ait Seat marka, lacivert renkli bir otomobile bindirmeye çalıştıklarını, karşı koyunca ...’nun belinden beyaz renkli bir tabanca çıkararak kendisine doğrulttuğunu ve araca binmesini istediğini, ...’ın kullandığı aracın arka koltuğuna bu şekilde binmek zorunda kaldığını, yanına ...’nun oturduğunu, evine gittiğini, şahısların dışarıda beklediklerini, durumu eşine anlattığını, eşinin evi kimseye devretmeyeceğini söylemesi üzerine telefonla ...’ı aradığını ve eşinin evi devretmeye yanaşmadığını söylediğini, bunun üzerine ...’ın ikametine geldiğini, eşinin çocuklarla beraber üst kata çıktığını, ...’un kendisine “Bu evi muhakkak vermeniz lazım, yoksa benim de yapacak bir şeyim yok, sen ve ailenden de zarar gören olur” dediğini, evin eşinin üzerine kayıtlı olduğunu, ev alınırken kayınpederinin de katkısının bulunduğunu söylemesine karşın ...’un anlayış göstermediğini, ailesine ve kendisine zarar gelebileceğini ihtar ederek, eşini ikna etmesi gerektiğini, bir gün sonrası için ... plaka sayılı Toyota marka, Land Cruiser model cipi ile ortağı olduğu telefon dükkânındaki hissesinin satılmasını, teminat olarak da tapu verilmesini istediğini, söylenenleri kabul ettiğini, ...’un kapıda ... ve ...’nun bekleyeceklerini söylemesi üzerine, çevredekilerin rahatsız olacağını, Ali Veysel ve ...’nın da kendisi ile birlikte gitmesini ...’tan istediğini, ...’un kabul etmesi ile tüm bu şahısların gittiklerini, ertesi gün ortağı olduğu telefon dükkânına gittiğini, hissesine karşılık gelen telefon cihazlarını almak istediğini ortağına söylediğini, ortağının şaşırdığını, ancak kendisi için önemli bir durum olduğunu söyleyince telefonları aldığını, aracın bagajına koyduğu telefonlarla Toyata marka cipini, aracın satışına ilişkin vekaletname ile birlikte Kadıköy’de ...’a teslim ettiğini, bu olaydan bir gün sonra...’ın kendisi telefonla arayarak Mecidiyeköy’deki bürosuna çağırdığını, yanına gittiğinde...’ın kendisine hakaret ederek tokat atmaya başladığını, aracın kredi ile alındığı için satışının yapılamadığını söyleyerek telefon cihazlarını satıp bir gün sonrası için bulabildiği kadar para getirmesini kendisinden istediğini, aracı ve telefonları alarak...’ın yanından ayrıldığını, eniştesi ...’dan 17.000 YTL ve 14.864 Amerikan doları tutarında iki adet çek aldığını, ortaklıktan ayrılırken aldığı telefon cihazlarını KVK ve GENPA bayilerine satarak 9.000 YTL nakit para temin ettiğini, tüm bunları toparlayarak...’ın bürosuna gittiğini, ...’ın umduğu parayı göremeyince bürosunda bulunan sopalarla kafasına ve vücudunun çeşitli yerlerine vurarak kendisini darbettiğini, aldığı darbeler sonucu yere yığıldığını, dövüldüğü sırada büroda...'ın kardeşi ...’ın da bulunduğunu, ...’ın adamlarının ise büronun kapısında beklediklerini, ...’ın kendisine “..., artık 250.000 Amerikan doları vermeyeceksin, bu saatten sonra borcun 500.000 Amerikan doları oldu, babanın dükkânını, evini, çeklerini, her şeyini bana vereceksin” dediğini, ...’a verdiği talimat doğrultusunda...’ın adamlarından ..., ... ve ...’la beraber iki araca binerek babasına ait... Restoran isimli iş yerine gittiklerini, ...’ın kendisinin...’ın yanına gelirken kullandığı araçla, ...’nun ise kendisi ile birlikte 34 ZY 0880 plaka sayılı Toyota marka siyah renkli araçla restorana gittiklerini, hep beraber restorana girdiklerini, Volkan’ın ayrı bir masaya oturduğunu, ..., ... ve kendisinin ise başka bir masaya oturduklarını, ...’un telefon ederek babası ...’ı restorana çağırdığını, restorana gelen babasına, kendisinden 500.000 Amerikan doları alacakları olduğunu, bu paranın ödenmemesi hâlinde kendisine ve ailesine zarar verileceğini söylediğini, babasının ... ailesi ile herhangi bir iş ilişkilerinin olmadığını söyleyip borcun neden kaynaklandığını sorması üzerine ...’ın “Sen orasını karıştırma amca” dediğini, babasının hisselerin eşinin üzerine kayıtlı olduğunu, mesai saatinin geçmesi nedeniyle bir gün sonra hisseleri devredeceğini söylediğini, kendisinin ise “Hisseleri vermeyelim para bulalım” diye karşı çıkması üzerine ...’un kendisine “Bu saatten sonra artık para olmaz, restorandaki hisseyi vereceksiniz” dediğini, bu sırada eniştesinden aldığı 14.684 Amerikan doları ve 17.000 YTL bedelli çekler ile 50 ve 100 YTL’lik banknotlardan oluşan 9.000 YTL’yi ...’a verdiğini, ...’un da bunları yan masada oturan ...’a verdiğini, bir süre sonra sivil kıyafetli polislerin gelerek ihbar olduğunu, kimlik kontrolü yapacaklarını söyleyip kimliklerine baktıkları ... ve ...’ı gözaltına aldıklarını, ...’ın oturduğu sandalyenin altında bir tabanca bulunduğunu, herhangi bir ticari ilişkisi bulunmayan, işlediği başka bir suçu bahane ederek kendisinden tehditle para isteyen, kendisini darbeden ve zorla alıkoyan sanıklar..., ..., ... ve ...’dan şikâyetçi olduğunu, Beyan etmiştir. Bu ifade tarihinden iki gün sonra mağdur ..., vekili Av. ...’ün imzasını da taşıyan 22.04.2005 havale tarihli dilekçesinde; ...’ı 15 yıldır tanıdığını, ailece dost olduklarını, dilekçe tarihinden yaklaşık 10 gün kadar önce Boğaziçi Köprüsünde emniyet şeridinde seyir hâlinde iken polisler tarafından yakalandığını, bu olayın basında ve televizyonlarda “Drej Ali’nin adamı yakalandı” şeklinde haberleştirildiğini, bu olaydan birkaç gün sonra ...’la buluştuklarını, Ömer’in kendisine “Hiç ilgimiz yokken senin yüzünden gazete ve televizyonlarda adımız çıktı” şeklinde sözlerle kızdığını, Ömer ile bu durumu konuşmak maksadıyla yine birkaç gün sonra... Restoranda buluşmak için sözleştiklerini, ...’ın yanında ... olduğu hâlde restoranın otoparkına geldiğini, basında çıkan haberler nedeniyle kendisine yeniden kızarak birkaç kez vurduğunu, korktuğu için restorana geçmeyi teklif ettiğini, bu sırada kendi şoförü olan Volkan Yağız’ın yanlarına geldiğini, Volkan’a arabasının anahtarını ve arabanın torpido gözünde bulunan çeklerle parayı verdiğini, restorana geçip oturduktan bir süre sonra polislerin geldiğini, ...’tan korktuğu için olayı büyüttüğünü, ...’un kendisinden para istediği, ...’ın kendisini dövdüğü, zorla evini, dükkânının hisselerini istediği şeklinde ifade verdiğini, ancak bunları korkusundan uydurduğunu, babasına da kendisini yalancı çıkarmayacak şekilde ifade vermesini tembihlediğini, ...’ın üzerinden çıkan çek ve paranın kendisine ait olduğunu, olayları sakin şekilde düşününce yaptığının yanlış olduğunu anladığını ve avukatı ile gelerek bu dilekçeyi sunduğunu belirttiği, Komiserler İbrahim Emre ve Şenol İleri ile polis memuru Atalay Olgun’un imzalarını taşıyan ancak mağdur ...’ın imzası bulunmayan 22.04.2005 tarihli tutanakta; şikâyetten vazgeçme dilekçesi sunan mağdur ... ile yapılan şifâhi görüşmede, sanıklardan ve ... ailesinden korktuğunu, ailesine bir zarar verilmemesi için şikâyetini geri aldığını beyan ettiğine ilişkin ibarelerin bulunduğu, Görülmüştür. Mağdur ..., sanıkların tutuklanmaları talebiyle sevk edildikleri Sulh Ceza Mahkemesindeki sorgu sırasında müşteki olarak verdiği beyanında; emniyette verdiği ifadenin gerçeği yansıtmadığını, dilekçesinin doğru olduğunu, dilekçesini verirken Emniyet görevlileri ile görüşmediğini, polis tarafından tutulan 22.04.2005 tarihli tutanak içeriğini kabul etmediğini, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ve dosyanın görevsizlikle gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; Boğaziçi Köprüsünde seyir hâlinde iken polisler tarafından yakalandığını, araçtan telsiz, üzerinden de sahte polis kimliği çıkması üzerine polislerin hakkında işlem yaptıklarını, polislere...’ın adamı olduğunu söylemediğini, basına olayın farklı yansıtıldığını, bu olaydan sonra ...’ın kendisini Mecidiyeköy’deki bürosuna çağırıp birkaç kez kendisine vurduğunu ancak kendisinden herhangi bir maddi talepte bulunulmadığını, silah çekilmediğini, söz konusu çekleri ve 9.000 YTL’yi eşine Zülfü isimli bir galericiden araba almak için denkleştirdiğini, ...’ın kendisinin şoförü olduğunu, bu çek ve paraları Volkan’a muhafaza etmesi için verdiğini, olay günü de eşi ile olan sorunlarında yardımcı olmadığı için ve yine kendisine vurması nedeniyle ...’la tartıştığını, ...’un 34 ZY 0880 plakalı araç içerisinde kendisine kızarak vurduğunu, başını araca çarptığını, ... ve ... ile diğer sanıkların kendisini tehdit etmediğini, parasını almadıklarını, restoranda bulunan tabancanın şoförü olan ...’a ait olduğunu düşündüğünü, İnceleme dışı davanın mağduru ... 20.04.2005 tarihinde Kollukta; mağdur ...’ın babası olduğunu, İstanbul ili, Bakırköy ilçesi, Sahil Kennedy Caddesinde bulunan... Restoran isimli iş yerini 27 yıldır işlettiğini, olay günü oğlu ...’ın kendisini telefonla arayarak telefonu ...’a verdiğini, bu şahsın da kendisine iş yerinde buluşmak istediğini söylediğini, bunun üzerine iş yerine gittiğini, oğlu ..., ... ve isminin sonradan ... olduğunu öğrendiği şahsın bir masada oturduğunu yine ...’ın şoförü olarak bildiği ancak soyadını bilmediği Volkan isimli şahsın da ayrı bir masada tek başına oturduğunu gördüğünü, oğlu ..., ... ve ...’nın bulunduğu masaya giderek yanlarına oturduktan sonra ...’ın kendisine, restoranın hisselerini devretmesini söylediğini, nedenini sorduğunda ...’un kendisine “Cemal Amca, bunları soracak durumda değilsin, böyle bir şansın yok, benim dediğim şahısların üzerine hisseni devredeceksin” dediğini, iş yerindeki hisselerin eşinin üzerine olduğunu, ayrıca iş yerinde çalışan Halis Bal ve Murat isimli şahısların da hissesinin olduğunu, bu şahısların hisselerinin de kendilerine güvenmelerinden dolayı eşinin üzerine kayıtlı olduğunu söylediğini, ...’ın da, bu şahısları mağdur etmeyeceğini, hisseleri gösterecekleri şahsın üzerine devretmesini söylediğini, ...’nun telefon numarası vererek bir gün sonra bu telefondan arayıp noterde buluşmalarını söylediğini, ...’un bu arada kendisine muhasebeciyi arattığını ancak saatin geç olması nedeniyle muhasebecisine ulaşamadığını, oğlu ...’in o sırada masadan uzaklaşarak telefon görüşmesi yaptığını, ...’un bu telefon görüşmesinden şüphelenip, biraz telaşlanarak belinden siyah renkli bir tabanca çıkartarak oturduğu sandalyenin kılıfının altına koyduğunu ve yerinden kalkarak lavabonun olduğu yere doğru gittiğini, bu sırada iş yerine gelen sivil polislerin kimlik kontrolü yaparak ... ve Volkan isimli şahısları gözaltına aldıklarını, 20.04.2005 tarihli ifadeli teşhis tutanağında; birinci sırada bulunan ve isminin ... olduğunu öğrendiği şahsı, iş yerinde ... ve oğlu ... ile aynı masada oturan, kendisine cep telefonu numarası yazdırtan ve bir gün sonra kendisine telefon açıp iş yeri hisselerinin devri için noterde buluşacağını söyleyen kişi olarak teşhis ettiğini, ikinci sırada bulunan ... isimli şahsı, ...’ın şoförü olarak ve iş yerine geldiğinde ayrı bir masada oturan şahıs olarak teşhis ettiğini, altıncı sırada bulunan ...’ı da kendisini cep telefonu ile arayarak iş yerine çağıran ve hisselerini devretmesini isteyen, tabancasını sandalyenin kılıfının altına bırakan kişi olarak teşhis ettiğini, Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde, 18.07.2005 tarihinde; oğlu ...’in kendisini iş yerine çağırdığını, iş yerine gittiğinde ... ve oğlunu bir masada, oğlu ...’in şoförlüğünü yapan ...’ı da başka bir masada gördüğünü, kendisinin bu sırada ... ile ... arasında gergin bir durum olduğunu sezdiğini, oğlu ve ...’un dışarıya çıkıp tartıştıktan sonra yeniden masaya oturduklarını, geldiğinde oğlunun kafasında hafif bir çizik gördüğünü, ...’ın... Restoranın mülkiyetini kendisinden istemediğini, ...’nun kendisine telefon numarası vermediğini ve noterde buluşmak için çağırmadığını, sandalyenin kılıfının altında bulunan tabancanın kime ait olduğunu bilmediğini, emniyetteki ifadesinin doğru olmadığını, oğlu ...’in yönlendirmesi ile bu şekilde beyanda bulunduğunu, Mahkemedeki ifadesinin doğru olduğunu, Tanık ... Kollukta; mağdur ...’ın avukatı olduğunu, müvekkilinin Boğaziçi Köprüsündeki olay nedeniyle gözaltına alınmasından sonra tahliye olması için ...’ın yardımcı olduğunu; sanıkların sorgusunda müşteki vekili olarak verdiği beyanında; mağdur ... ile kendisinin imzalarını içeren 22.04.2005 tarihli dilekçeyi kendisinin Cumhuriyet savcısına havale ettirdiğini, mağdurla beraber Organize Suçlar Şube Müdürlüğüne giderek dilekçeyi birlikte verdiklerini, mağdurun polis memurları ile tutanakta belirtildiği şekilde bir görüşmesinin olmadığını; Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde 14.09.2005 tarihinde; ...’ın kefaletle tahliye edilmesine ...’ın yardımcı olduğunu, ...’ın ...’ın şoförü olduğunu, ...’in kendisini telefonla arayarak “Ben ... ve arkadaşları hakkında şikâyette bulundum, yanlış ifadeler kullandım, şimdi vicdanen rahatsızım, şikâyetimden vazgeçmek istiyorum” demesi üzerine ...’in yazdığı şikâyetten vazgeçme dilekçesini gözden geçirip imzaladığını ve mağdur ...’le birlikte dilekçeyi Cumhuriyet savcısına havale ettirip emniyete verdiklerini, polis tutanağında belirtildiği gibi bir görüşmenin gerçekleşmediğini, Tanık ... Kollukta ve 14.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; Ziya Türkü Evi Restoran isimli iş yerinde otopark görevlisi olarak çalıştığını, olay akşamı Toyota marka, siyah renkli bir cipten mağdur ... ile bir kişinin inerek restorana girdiklerini, bir kişiyi de aracın sürücü koltuğunda gördüğünü, ...’i daha önceden bu aracı kullanırken gördüğünü; 20.04.2005 tarihli teşhis tutanağında birinci sırada bulunan ve ismini ... olarak öğrendiği şahsın olay akşamı siyah renkli Toyota marka cipin arka koltuğundan inen şahıs olduğunu, ...’ın bu aracın sağ ön koltuğundan inerek restorana girdiğini, ... ve ...’u ise daha önceden görmediğini ve tanımadığını; Mahkemede; kolluktaki beyanından farklı olarak Volkan isimli şahsın ...’in şoförü olduğunu, teşhis tutanağındaki beyanlarını kabul etmediğini, tutanağı polislerin imzalattığını, Tanık ... Kollukta; olay tarihinde... Restoranın otoparkında çalıştığını, siyah renkli arazi taşıtının mağdur ...’a ait olduğunu, 20.04.2005 tarihli teşhis tutanağında beşinci sırada bulunan ve ismini ... olarak öğrendiği şahsın olay sırasında restoranda cam kenarındaki masada oturan şahıs olduğunu; 14.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ise; ...’ın ...’ın şöförü olduğunu, teşhis tutanağındaki beyanlarını kabul etmediğini, tutanağı polislerin imzalattığını, Tanık Orhan Selahattin Çevik Kollukta; İstanbul ili, Kadıköy ilçesinde 13 yıldır cep telefonu alım satım işi yaptığını, mağdur ... ile 4-5 yıldır arkadaş olduklarını, ifade tarihinden iki ay kadar önce ...’e ortaklık teklif ettiğini, ...’in kendisine verdiği 30.000 YTL ile kâr ortağı olduğunu, yaklaşık bir hafta önce ise ...’in özel bir neden dolayısıyla paraya ihtiyacı olduğunu söyleyerek verdiği parayı geri istediğini, bu miktarda nakit parası olmadığı için ...’e 30.000 YTL değerinde cep telefonu cihazı verdiğini; 29.05.2006 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; mağdurun paraya neden ihtiyaç duyduğunu sorduğunda, mağdurun eşine araba almak için paraya ihtiyacı olduğunu söylediğini, bu hususu polisteki ifadesinde de belirttiğini ancak ifadesinin ayrıntılı alınmadığını, Tanık Tuncay Kalaycı Bakırköy 14.09.2005 tarihinde 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; 34 ZY 0880 plaka sayılı aracın kendisine ait olduğunu, bu aracı satmak için mağdur ...’ın Bostancı’daki galerisine götürdüğünü, ... galeride olmadığı için kendisini telefonla aradığını, ...’in telefonda aracı çalışanı olan ...’a teslim etmesini söylemesi üzerine aracı Volkan’a teslim ettiğini, Tanık Zülfü Serhat Sezmiş 14.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; Kadıköy’de oto galerisinin bulunduğunu, mağdur ...’i aynı işi yapması nedeniyle tanıdığını, ifade tarihinden 4-5 ay kadar önce mağdurla Alfa Romeo marka bir aracın 35.000-40.000 YTL bedel karşılığında satışı için anlaştıklarını, mağdurun aracın bedelini kısmen çek, kısmen de nakit olarak ödeyeceğini söylediğini, Tanık Ebru Tan 28.12.2007 tarihinde, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde; mağdur ...’ın boşandığı eşi olduğunu, mağdurun olay tarihinde ...’la aralarında sorun olduğunu, bu nedenle ...’un evin devrini istediği yönünde polise giderek ifade vermesini kendisinden istediğini, her şeyin ayarlandığını söylediğini, mağdurun bu isteğini kabul etmediğini ve polise ifade vermeye de gitmediğini, kimsenin kendisine gelerek evin devri konusunda kendisinden talepte bulunmadığını, ...’ı mağdurun şoförü olması nedeniyle tanıdığını, Tanık ... Kollukta; demir çelik ticareti ile uğraştığını, mağdur ...’ın, eşinin yeğeni olduğunu, mağdurun 14.04.2005 tarihinde iş yerine gelerek, maddi yönden çok sıkışık ve yardıma ihtiyacı olduğunu söylediğini, neden paraya ihtiyaç duyduğunu mağdura sorduğunda, mağdurun, bunun çok özel ve hayati bir mesele olduğunu söylediğini, bunun üzerine fazla üstelemediğini, mağdurun bu görüşmeden sonra sık sık telefon ederek maddi yardım talep ettiğini, 19.04.2005 tarihinde tekrar iş yerine gelen mağdura müşterilerinden aldığı 14.864 Amerikan doları ve 17.000 YTL tutarında iki adet çek verdiğini, çekleri alan mağdurun iş yerinden ayrıldığını; 28.12.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde; mağdurun eşi ile sorunları olduğunu, eşine araba alarak arasını düzeltmeyi planladığını söylemesi üzerine, mağdura iki adet çek ile bir miktar nakit para verdiğini, İfade etmişlerdir. Birlikte incelenen dosyanın sanığı... 08.10.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ve 14.09.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; ...’ı kardeşi ...’ın arkadaşı olması nedeniyle tanıdığını, ...’nun kardeşi ...’un iş ortağı, ...’ın mağdur ...’ın şoförü, ...’ın ise kendi şirketlerinde şoför olduğunu, ancak bu sanıklarla suç işlemek için örgüt kurmadığını, ...’a karşı gasp suçunu işlemediğini, ...’ın, kardeşi ... ile aralarında zaman zaman para alış verişi olduğunu, yine ...’ın kardeşi ile olan 15 yıllık arkadaşlığından yararlanarak isimlerini kullandığını, en son Boğaziçi Köprüsünde polislerce yakalandığında üzerinden sahte polis muhabiri kimliğinin çıkması olayında da ...’in isimlerini kullandığını, bu nedenle kardeşi ... ile ...’in tartıştığını ve ...’un ...’e birkaç tokat attığını duyduğunu, bu nedenle ...’ın kendilerini mağdur etmek için böyle bir şikâyette bulunduğunu, suçlamayı kabul etmediğini, Birlikte incelenen dosyanın sanığı ... Kollukta, 18.07.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde ve 28.12.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde benzer şekilde; Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi, Taşlıca köyü nüfusuna kayıtlı olduğunu, ithalat ve ihracat işiyle uğraştığını, sanık ... ...’ın kardeşi olduğunu, mağdur ... ile 15 yıllık arkadaşlıklarının bulunduğunu, sanık ... ile iş ortağı olduğunu, ...’ı ise ...’ın şoförü olması nedeniyle tanıdığını, ...’ın Boğaziçi Köprüsünde sahte komiser kimliği ile yakalanıp gözaltına alınması üzerine ...’in serbest kalması için gerekli 5.000 YTL kefalet bedelini kendisinin yatırdığını, ...’in serbest kalmasından sonra arayarak kendisini Mecidiyeköy’deki yazıhanesine çağırdığını, basında ve televizyonlarda ...’in...’ın adamı olduğu yönünde çıkan haberlerden duyduğu rahatsızlığı ...’e söylediğini, kızarak ...’e bir iki tokat attığını, ...’i kimsenin telkiniyle çağırmadığını ve kendisinden herhangi bir maddi talepte bulunmadığını, olay günü ...’ın çağırması üzerine ... ile birlikte ...’in babası ...’ın işlettiği restorana gittiğini, ...’i otoparkta siyah renkli bir aracın sürücü koltuğunda gördüğünü, gidip sağ ön koltuğa oturduğunu, ...’in eşi ile olan sorunlardan ve yazıhanede kendisine vurulmasından bahsederek yüksek sesle ve dik dik konuşması üzerine sinirlenerek araç içerisinde ...’in başına bir kez vurduğunu, vurmanın tesiri ile mağdurun başının aracın kapısına çarptığını, silahı olması durumunda ...’i sinirinden silahla vurabileceğini, daha sonra restorana geçtiklerini, ..., babası Cemal ve ... ile birlikte bir süre masada oturduklarını, bu sırada ...’in telefonla konuşarak yanlarından uzaklaştığını, bir süre sonra gelen polislerin kendilerini karakola götürdüğünü, mağdurdan para veya çek almadığını, bulunan silahın kendisine ait olmadığını, 34 ZY 0880 plaka sayılı aracın vaktiyle ortağı olan Tuncay Kalaycı’ya ait olduğunu ama bir süredir bu aracı mağdurun kullandığını, kendisinin bu aracı hiç kullanmadığını, araçta yapılan aramada 09.03.2005 tarihinde Marmaris’te kendi adına kesilmiş trafik cezası tutanağının bulunduğunun bildirilmesi üzerine, mağdurla Marmaris’e gittiklerinde aracı kullanan ...’in sürücü belgesi olmadığı için cezanın kendi ehliyetine kesildiğini, suçlamayı kabul etmediğini, Birlikte incelenen dosyanın sanığı ... Kollukta; Şanlıurfa ili, Merkez ilçesi, Yusufpaşa köyü nüfusuna kayıtlı olduğunu, ithalat ve ihracat işleriyle uğraştığını, ...’ı 15 yıldır tanıdığını, iş ortaklıkları bulunduğunu, mağdur ...’i ise ... vasıtası ile tanıdığını, ...’i ...’un Mecidiyeköy'deki yazıhanesinde gördüğünü, merhabalaştıklarını, ...’in darbedilip, kendisinden para talep edildiğine ilişkin bilgisinin bulunmadığını, böyle bir olaya tanık olmadığını, ...’in evine evin tapusunu almak için gitmediğini, olay günü saat 18.00 sıralarında ...’un, ... ile... Restorana gideceğini söylemesi üzerine kendisinin de gelmek istediğini söylediğini, bunun üzerine ticari taksiye binerek ...’la Bakırköy'deki... Restoranın otoparkına gittiklerini, ...’in siyah bir cipin sürücü koltuğunda oturduğunu, ...’un da mağdurun yanına oturduğunu, bir süre sonra ...’un mağdura bağırarak “Bizi rezil ettin, televizyonlara çıktın” diyerek bağırdığını, mağdura tokat atmaya başladığını, ...’in “Beni adamlarımın yanında rezil etme, sonra konuşuruz” diyerek birlikte restorana girdiklerini, ..., babası ve ... ile birlikte bir masada oturduklarını, bir süre sonra polisin gelerek kendilerini masadan kaldırıp arama yaptığını, para ve çek alışverişine tanık olmadığını, tabanca görmediğini, tabancanın kime ait olduğunu da bilmediğini, restoranın devri için ...’a telefon numarasını vermediğini; 30.09.2006 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; olay günü ...’la beraber mağdurun babasına ait restorana gittiğini, ...’in kendilerini kapıda karşıladığını, ... ve mağdur ...’in dışarı çıktıklarını, ...’un ...’e tokat attığını, ...’in başını kapıya vurduğunu, gasp suçunu işlemediklerini, herhangi bir suç örgütüne üye olmadığını; 14.09.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesini aynen tekrar ettiğini, Sanık ... Kollukta; mağdur ...’ın yaklaşık 2 yıldır özel şoförlüğünü yaptığını, ...’la ... vasıtasıyla tanıştığını, ...’ı ve ...’yu tanımadığını, olay tarihinde ...’ı 34 ZY 0880 plaka sayılı araçla Kadıköy’den... Restorana getirdiğini, restoranın önüne geldiklerinde otodan indikleri sırada ...’ın torpido gözünden bir zarf çıkarıp kendisine verdiğini ancak bu zarfın içerisinde ne olduğunu bilmediğini, zarfı alarak montunun sağ cebine koyduğunu daha sonra bu zarfın içerisinden çek ve paraların çıktığını, ...’ın iddia ettiği şekilde kendisinden para istenme olayının olmadığını, ... ile ...’ın kendisine iftira attığını, sanığın ifadesini alan görevlilerce sanığı tanımadığını savunduğu ...’nun telefonunda kullandığını söylediği telefon hat numarasının kayıtlı olduğunun belirtilmesi üzerine ...’in numarayı vermiş olabileceğini, restoranda bulunan silahla ilgili bilgisinin olmadığını; 30.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; olay tarihinde ... ile birlikte Cemal’in restoranına gittiklerini, ...’ın şoförlüğünü yaptığını, bu restorana vardıklarında diğer kısımda ...’ın oturduğunu gördüğünü, bir süre oturduktan sonra ...’in kendisine bir zarf içinde para verdiğini, restoranda bulunan tabancanın kendisine ait olduğunu, arama sırasında para, çekler ve tabancanın üzerinden çıktığını, polisten korktuğu için kollukta silahın kendisine ait olduğunu söyleyemediğini, ...’ın ağabeyi olduğunu ancak suç işlemek için herhangi bir örgüt kurmadıklarını kimseye karşı yağma suçunu işlemediklerini; 28.12.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesini aynen tekrar ettiğini, Sanık ... 30.09.2005 tarihinde Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde; ...’ın kardeşi olduğunu, olay yerinde bulunmadığını, ..., ... ve ...’yu tanıdığını, gasp suçunu işlemediğini, para almak için ve cipini teslim etmesi için ... ile birlikte ...’ı arabaya bindirip silah tehdidi ile eve götürmediklerini, suçsuz olduğunu; 14.09.2007 tarihinde CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdiği ifadesini aynen tekrar ettiğini, Savunmuşlardır. Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararından sonra dosyanın gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde sanıklar ... ve ... ile birlikte incelenen dosyanın sanıkları..., ... ve ...'nun yeniden sorgularının yapıldığı, mağdur ...’ın beyanının tespit edildiği, 28.12.2007 tarihli celsede inceleme dışı mağdur ...’ın önceki beyanları ile, yakalama ve zapt etme tutanağı, doktor ve ekspertiz raporlarının okunduğu, 28.12.2007 tarihli oturumda mağdur ...’ın eşi Ebru Tan’ın tanık olarak ilk kez ifadesinin alındığı, Kollukta dinlenilen tanık ...’ın beyanlarının Mahkemede tespit edildiği, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde sanıklar ... ve ... hakkında kurulan 27.02.2013 tarih ve 304-31 sayılı kararda; hiçbir tanık beyanının deliller arasında sayılmadığı gibi gerekçeli kararda da bu beyanlara yer verilmediği, Anlaşılmaktadır. Yerel Mahkemece sanıklar ... ve ... hakkında nitelikli yağma suçundan kurulan 27.02.2013 tarihli ve 304-31 sayılı karardaki mahkûmiyet hükümlerine ilişkin olarak; “...Müşteki ...'ın Boğaz Köprüsü girişinde trafik polisleri tarafından durdurulduğunda, üzerinde sahte polis kimlik kartının çıkması ve bu olayın yazılı ve görsel basında ...'in daha önceden Drej Ali lakaplı... ile çıkar amaçlı organize suç örgütüne üye olmak suçundan gözaltına alındığı ve haklarında işlem yapıldığı haberi ile birlikte verilmesi üzerine, Mahkememizin 2010/237 esas sayılı dosyasında haklarında karar verilen...'ın kardeşi ...'ın aynı gün müştekiyi telefonla arayarak ...'deki iş yerlerine çağırdığı, müştekinin belirtilen yere gittiğinde, ...'ın bu olaydan bahsederek, bu olayın kendi ailesine de dokunduğunu, bunun diyeti olarak 250 bin dolar getirmesi gerektiğini ağabeyi...'ın söylediğini belirttiği, sonra...'ın da müştekiyi bürosuna çağırdığı, müştekinin belirtilen yere gittiğinde...'ın bundan sonra muhatabın kendisi olduğunu söyleyerek, müştekiden 250 bin dolar para ve bu parayı verinceye kadar güvence olarak oturmakta olduğu evin tapusunu, kendisinin göstereceği bir şahsa devretmesini istediği, müştekinin evin eşine ait olduğunu söylemesi üzerine, yanına adamları olan sanık ... ve hakkında Mahkememizin 2010/237 esas sayılı dosyasında karar verilen ...'yu vererek müştekiyi eşini ikna etmesi için evine gönderdiği, sanık ... ve ...'nun müştekiyi...'a ait bir otoya bindirmek istedikleri, müştekinin itiraz etmesi üzerine ...’nun silahını çıkartarak müşteki ...'e doğrultmak suretiyle arabaya bindirerek evine götürdükleri ve evin dışında müşteki ...'i bekledikleri, müşteki ...'in evde eşini ikna edemeyince, telefonla durumu ...'a bildirdiği, eve gelen ...'ın müştekiye evi muhakkak vermesi gerektiğini, yoksa kendisinin ve ailesinin zarar göreceğini söyleyip cipini ve ortağı olduğu telefon dükkânındaki hissesini istediği, müşteki ...'ın kabul etmesi üzerine ...'ın dışarıda bekleyen sanık ... ve ... ile buradan ayrıldıkları, Müştekinin, ertesi gün ... plakalı cipini ve ortağı olduğu dükkândan aldığı 30.000 TL'lik hissesine karşılık gelen telefonları ...'a verdiği, bir gün sonra bu kez...'ın müştekiyi iş yerine çağırıp gelen müştekiyi tokatlayarak, otosunun kredili olduğundan satılamadığını, vermiş olduğu cep telefonlarının da satılarak parasının ve başka nakit paraların getirilmesini isteyerek müştekiye bu malzemeleri geri verdiği, bunun üzerine müştekinin nakit arayışına girerek eniştesi ...'dan temin ettiği 14.684 USD ve 17 milyar lira bedelli iki adet çek ile telefonların satışından elde ettiği 9 milyar lira nakit parayı...'ın yazıhanesine götürdüğü, ...'ın para miktarını beğenmediği için Ömer ... olduğu ortamda müştekiyi darbettiği, bu olay üzerine...'ın müştekiden talep ettiği parayı 500 bin dolara yükselttiğini, babasının dükkânını, evini, çekleri kendisine vermesi gerektiğini söyleyip müştekiyi ... ve sanık ... ile birlikte müştekinin babası ...'ın işlettiği Bakırköy'deki... Restorana gönderdiği, ...'ın, müştekinin babası ...'ı da restorana çağırdığı ve restorana gelen ...'a müştekiden 500 bin dolar alacakları olduğunu, bu para ödenmediği takdirde ailesine zarar vereceklerini, bu nedenle restorandaki hissesini devretmesini istediklerini söylediği, bu arada müşteki ...'ın dosyada fotokopileri bulunan 9 bin TL ile keşidecisi Nurettin Çolakoğlu olan hamiline yazılı 17.000 TL bedelli 20.04.2005 tarihli çeki ve keşidecisi BBS Genel Taahhüt Makine Sanayi Tic. AŞ olan Karsan Taahhüt Reklam İnş. San. Tic. Ltd. Şti. lehine düzenlenmiş 14.864 USD bedelli 30.04.2005 tarihli çekleri ...'a verdiği, ...'ın bunları yan masada güvenlik amacı ile bekleyen sanık ...'a verdiği, bu sırada ...'nun ...'a cep telefon numarasını verip bir gün sonra aramasını ve iş yerinin devri konusunda noterde buluşmalarını söylediği, müşteki ...’ın sanıklardan biraz uzaklaşarak telefon ile polisi aradığı, bu telefon konuşmasından tedirgin olan ...'ın oturduğu masadaki sandalyenin örtüsünün altına üzerinden çıkardığı tabancasını koyduğu ve masadan kalktığı sırada olay yerine gelen polislerce yakalandıkları, sanık ...’ın üzerinde müştekiden tehdit ile alınan para ve çeklerin ele geçtiği, ...’ın bıraktığı Glock marka ruhsatsız tabanca, şarjör ve 15 adet mermi ve kullandığı 34 ZY 0880 plakalı Toyota marka cip içinde şoför koltuğunun yanında bulunan göz içinde 14 adet mermi ile şarjörünün ele geçtiği (her ne kadar yargılama sonunda 6136 sayılı Yasa kapsamında kalan mermiler ve ruhsatsız tabancadan dolayı zamanaşımı süresi dolduğundan düşme kararı vermek gerekmiş ise de şekli bir suç görünümünde olan ruhsatsız silah ve mermi bulundurma suçlarının sübutunu etkilemediği, sözü edilen suçların sabit olduğu) anlaşılmış olmakla, Mahkememizin 2010/237 esas sayılı dosyasında haklarında karar verilen... ve ...'ın, yukarda ayrıntılı olarak açıklandığı üzere, olay tarihinde müştekiye ait malvarlığına konu nakit para, cip ve cep telefonlarını suç örgütünün korkutucu gücünü kullanmak suretiyle vücut bütünlüğüne zarar verileceği tehtidi ile rızası dışında aldıkları, Sanık ...'ın; ...'ın talimatı ile müştekinin eşinin üzerine olan evinin tapusunu müştekinin eşini ikna etmek suretiyle almak üzere hakkında Mahkememizin 2010/237 esas sayılı dosyasında karar verilen ... ile birlikte yanlarına (müştekinin gitmek istememesi üzerine ...'nın silahını çıkartarak müştekiye doğrultup yaşamıyla tehdit etmek suretiyle otomobile bindirerek) müştekiyi alarak gittikleri, müştekinin evinin önünde beklenmesi eylemlerini gerçekleştirdikten sonra müştekinin evin tapusunun sanık ... ...'ın üzerine devri için eşini ikna edemediğini ...'a bildirmesi üzerine de ...'un müştekinin evine gelip 'müştekiye evi muhakkak vermesi gerektiğini, yoksa kendisinin ve ailesinin zarar göreceğini' söylemesi ve daha sonra da müştekiden cipini ve ortağı olduğu telefon dükkânındaki hissesini istemesine karşılık, müştekinin bunu kabul etmek zorunda kalması sürecinde sanığın müştekinin evinin önünde...'tan aldığı talimat ve dolayısıyla kardeşi ...'ın da bilgisi ve istemi doğrultusunda müştekinin mal varlığına ait belirtilen değerleri devretmesi hususunda ikna edilmesi eyleminde etkin bir şekilde rol alarak üzerine atılı yağma suçunu işlediği, Sanık ...'ın; müştekinin ... plakalı arıcını ve ortağı olduğu dükkândan hissesine karşılık aldığı telefonları ...'a vermesinden sonra otonun kredili olması nedeniyle satılamaması sonrasında... tarafından çağrılarak darbedilip cep telefonlarının satılarak parasının ve başka nakit paraların getirilmesini isteyerek geri vermesi üzerine ...'dan temin ettiği 14.684 USD ve 17 milyar lira bedelli iki adet çek ile telefonların satışından elde ettiği 9 milyar lira nakit parayı...'ın yazıhanesine götürdüğü, ...'ın para miktarını beğenmediği için Ömer ... olduğu ortamda müştekiyi darbettiği, bu olay üzerine...'ın müştekiden talep ettiği parayı 500 bin dolara yükselttiğini, babasının dükkânını, evini, çekleri kendisine vermesi gerektiğini söyleyip müştekiyi ... ve sanık ... ile birlikte müştekinin babası ...'ın işlettiği Bakırköy'deki... Restorana gönderdiği, ...'ın, müştekinin babası ...'ı da restorana çağırdığı ve restorana gelen ...'a müştekiden 500 bin dolar alacakları olduğunu, bu para ödenmediği takdirde ailesine zarar vereceklerini, bu nedenle restorandaki hissesini devretmesini istediklerini söylediği, bu arada müşteki ...'ın dosyada fotokopileri bulunan 9 bin TL ile keşidecisi Nurettin Çolakoğlu olan hamiline yazılı 17.000 TL bedelli 20.04.2005 tarihli çeki ve keşidecisi BBS Genel Taahhüt Makine Sanayi Tic. AŞ olan Karsan Taahhüt Reklam İnş. San. Tic. Ltd. Şti. lehine düzenlenmiş 14.864 USD bedelli 30.04.2005 tarihli çekleri ...'a verdiği, ...'ın bunları yan masada güvenlik amacı ile bekleyen sanık ...'a verdiği, bu sırada ...'nun ...'a cep telefonu numarasını verip bir gün sonra aramasını ve iş yerinin devri konusunda noterde buluşmalarını söylediği, müşteki ...’ın sanıklardan biraz uzaklaşarak telefon ile polisi aradığı, bu telefon konuşmasından tedirgin olan ...'ın oturduğu masadaki sandalyenin örtüsünün altına üzerinden çıkardığı tabancasını koyduğu ve masadan kalktığı sırada olay yerine gelen polislerce yakalandıkları, sanık ...’ın üzerinde müştekiden tehdit ile alınan para ve çeklerin ele geçtiği süreçte sanığın...'ın talimatıyla müştekiden alınacak paranın ailesinden alınması amacıyla gönderildiği, müştekinin babasının iş yerinde yağma eylemi sırasında bulunarak ...'ın alarak verdiği çekler ile yakalandığı dikkate alındığında yağma eylemi gerçekleştirilirken etkin olarak eyleme katıldığı, ... Kanaatine varılarak sanıkların mahkûmiyetlerine yönelik aşağıdaki şekilde karar verilmiştir.” şeklinde gerekçe gösterilmiştir. Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde fayda bulunmaktadır. 1- Yerel Mahkeme hükümlerinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içerip içermediği; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın "Duruşmaların açık ve kararların gerekçeli olması" başlıklı 141. maddesinin üçüncü fıkrası; "Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır" şeklinde düzenlenmiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun "Kararların gerekçeli olması" başlıklı 34. maddesinin birinci fıkrasında; "Hâkim ve mahkemelerin her türlü kararı, karşı oy dahil, gerekçeli olarak yazılır. Gerekçenin yazımında 230. madde göz önünde bulundurulur. Kararların örneklerinde karşı oylar da gösterilir", "Hükmün gerekçesinde gösterilmesi gereken hususlar" başlıklı 230. maddesinde de; "(1) Mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde aşağıdaki hususlar gösterilir: a) İddia ve savunmada ileri sürülen görüşler. b) Delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi. c) Ulaşılan kanaat, sanığın suç oluşturduğu sabit görülen fiili ve bunun nitelendirilmesi; bu hususta ileri sürülen istemleri de dikkate alarak, Türk Ceza Kanununun 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre cezanın belirlenmesi; yine aynı Kanunun 53 ve devamı maddelerine göre, cezaya mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbirinin belirlenmesi. d) Cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adlî para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin istemlerin kabul veya reddine ait dayanaklar. (2) Beraat hükmünün gerekçesinde, 223. maddenin ikinci fıkrasında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir. (3) Ceza verilmesine yer olmadığına dair kararın gerekçesinde, 223. maddenin üçüncü ve dördüncü fıkralarında belirtilen hallerden hangisine dayanıldığının gösterilmesi gerekir. (4) Yukarıdaki fıkralarda belirtilen hükümlerin dışında başka bir karar veya hükmün verilmesi hâlinde bunun nedenleri gerekçede gösterilir", "Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlıklı 232. maddesinde ise; "(1) Hükmün başına, 'Türk Milleti adına' verildiği yazılır. (2) Hükmün başında; a) Hükmü veren mahkemenin adı, b) Hükmü veren mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının ve zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, vekilinin, kanunî temsilcisinin ve müdafiin adı ve soyadı ile sanığın açık kimliği, c) Beraat kararı dışında, suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, d) Sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile halen tutuklu olup olmadığı, Yazılır. (3) Hükmün gerekçesi, tümüyle tutanağa geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en geç onbeş gün içinde dava dosyasına konulur. (4) Karar ve hükümler bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanır. (5) Hâkimlerden biri hükmü imza edemeyecek hâle gelirse, bunun nedeni mahkeme başkanı veya hükümde bulunan hâkimlerin en kıdemlisi tarafından hükmün altına yazılır. (6) Hüküm fıkrasında, 223. maddeye göre verilen kararın ne olduğunun, uygulanan kanun Maddelerinin, verilen ceza miktarının, kanun yollarına başvurma ve tazminat isteme olanağının bulunup bulunmadığının, başvuru olanağı varsa süresi ve merciinin tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir. (7) Hükümlerin nüshaları ve özetleri mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanır ve mühürlenir", Hükümlerine yer verilmiştir. Buna göre, Anayasa'nın 141 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca mahkeme kararlarının karşı oy da dâhil olmak üzere gerekçeli olarak yazılması zorunlu olup, hüküm; başlık, sorun, gerekçe ve sonuç (hüküm) bölümlerinden oluşmalıdır. “Başlık” bölümünde; hükmü veren mahkemenin adı, mahkeme başkanının ve üyelerinin veya hâkimin, Cumhuriyet savcısının, zabıt kâtibinin, katılanın, mağdurun, varsa vekilinin ve kanuni temsilcisinin adı ve soyadı, sanığın açık kimliği ile varsa müdafisinin adı ve soyadı, beraat kararı dışında suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi, sanığın gözaltında veya tutuklu kaldığı tarih ve süre ile hâlen tutuklu olup olmadığı belirtilmeli, "sorun" bölümünde; iddia ve savunmada ileri sürülen görüşler ortaya konulmalı, "gerekçe" kısmında; mevcut deliller tartışılıp değerlendirildikten sonra, hükme esas alınan ve reddedilen deliller belirlenmeli, delillerle sonuç arasındaki bağ üzerinde durularak, niçin bu sonuca ulaşıldığı anlatılmak suretiyle hukuki nitelendirmeye yer verilmeli ve sonuç bölümünde açıklanan uygulamaların dayanaklarına değinilmeli, "sonuç (hüküm)" kısmında ise; CMK’nın 230 ve 232. maddeleri uyarınca aynı Kanun'un 223. maddesine göre verilen kararın ne olduğu, TCK’nın 61 ve 62. maddelerinde belirlenen sıra ve esaslara göre uygulanan kanun maddeleri ve hükmolunan ceza miktarı, yine aynı Kanun'un 53 ve devamı maddelerine göre, mahkûmiyet yerine veya cezanın yanı sıra uygulanacak güvenlik tedbiri, cezanın ertelenmesine, hapis cezasının adli para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilmesine veya ek güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına veya bu hususlara ilişkin taleplerin kabul veya reddine ait dayanaklar, kanun yollarına başvurma ve tazminat talep etme imkânının bulunup bulunmadığı, kanun yoluna başvurma mümkün ise kanun yolunun ne olduğu, şekli, süresi ve mercisi tereddüde yer vermeyecek biçimde açıkça gösterilmelidir. Öte yandan, Ceza Genel Kurulunun yerleşmiş uygulamalarına göre, bir karar bozulmakla tamamen ortadan kalkacağından, bozma sonrası yerel mahkeme tarafından CMK’nın 34, 230 ve 232. maddeleri uyarınca yeniden usulüne uygun olarak hüküm kurulması, bunun yanında direnmeye ilişkin gerekçenin de gösterilmesi gerekmektedir. Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi açısından mahkeme kararlarının "gerekçe" bölümü üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nın 230. maddesi uyarınca, hükmün gerekçe bölümünde, suç oluşturduğu kabul edilen fiilin gösterilmesi, nitelendirilmesi ve sonuç (hüküm) bölümünde yer alan uygulamaların dayanaklarının gösterilmesi zorunludur. Gerekçe, hükmün dayanaklarının, akla, hukuka ve dosya muhtevasına uygun açıklamasıdır. Bu nedenle, gerekçe bölümünde hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin belirtilmesi ve bunun dayanaklarının gösterilmesi, bu dayanakların da, geçerli, yeterli ve kanuni olması gerekmektedir. Kanuni, yeterli ve geçerli bir gerekçeye dayanılmadan karar verilmesi, kanun koyucunun amacına uygun düşmeyeceği gibi, uygulamada da keyfiliğe yol açacaktır. Bu itibarla keyfiliği önlemek, tarafları tatmin etmek, sağlıklı bir denetime imkân sağlamak bakımından, hükmün gerekçeli olmasında zorunluluk bulunmaktadır. Hükmün gerekçeyi ihtiva etmemesi, 5271 sayılı CMK'nın 289/1-g ve 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 308/7. maddeleri uyarınca hukuka kesin aykırılık hâllerinden birini oluşturacaktır. Diğer taraftan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM); bir yargılamada hak ve özgürlüklerin gerçek anlamda korunabilmesi için davaya bakan mahkemelerin, tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi olduğunu belirtmektedir (Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). AİHM; mahkemelerin davaya yaklaşma yönteminin, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve temel şikâyetlerini incelemekten kaçınmaya neden olduğunu tespit ettiği durumları, davanın hakkaniyete uygun bir biçimde incelenme hakkı yönünden Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 6. maddesinin ihlali olarak nitelendirmektedir (Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84, 85). AİHM ayrıca, derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak özellikle delillerin kabulü ve değerlendirilmesinde geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu pek çok kararında yinelemiştir (Van Mechelen ve diğerleri/Hollanda, B. No: 21363/93, 21364/93, 21427/93 ve 22056/93, 23/4/1997, § 50; Barbera Messegue ve Jabardo/İspanya, B. No: 10590/83, 6/12/1988, § 68). Bu bağlamda, temel hak ve özgürlüklerin ihlali sonucunu doğuracak derecede ve keyfi olmadıkça belirli bir kanıt türünün (tanık beyanı, bilirkişi raporu veya uzman mütalaası) kabul edilebilir olup olmadığına, değerlendirme şekline veya aslında başvurucunun suçlu olup olmadığına karar vermenin ilk derece mahkemelerinin görevi olduğunu vurgulamaktadır (Garcia Ruiz/İspanya, B. No: 30544/96, 21/1/1996, § 28; S.N./İsveç, B. No: 34209/96, 2/7/2002, § 44). Bunun yanı sıra AİHM; derece mahkemelerinin kendilerine sunulan tüm iddialara yanıt vermek zorunda olmamakla birlikte somut davanın özelliğine göre esas sorunları incelemiş olduğunun, açık ya da zımni anlaşılabilir bir şekilde gerekçeli kararında yer almasına önem vermektedir (Boldea/Romanya, B. No: 19997/02, 15/2/2007, § 30; Hiro Balani/İspanya, B. No: 18064/91, 9/12/1994, § 27). Zira mahkemelerin, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olan “kararlarını hukuken geçerli hangi temele dayandırdıklarını yeterince açıklama” yükümlülüğü altında bulunduklarını belirtmektedir (Hadjianastassiou/Yunanistan, B. No: 12945/87, 16/12/1992, § 33). Gerekçeli karar hakkı, kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamakta; tarafların muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, kendi adlarına verilen yargı kararlarının sebeplerini toplumun öğrenmesinin sağlanması için de gerekli olmaktadır (Sencer Başat ve diğerleri [GK], B. No: 2013/7800, 18/6/2014, §§ 31, 34). Bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması hâlinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (Sencer Başat ve diğerleri, § 35). Aksi bir tutumla mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında “ilgili ve yeterli bir yanıt” vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması hak ihlaline neden olabilecektir (Sencer Başat ve diğerleri, § 39). Nitekim Anayasa Mahkemesinin 25.05.2017 gün ve 11798 sayılı kararında da aynı hususlar vurgulanmıştır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Yerel Mahkemece, sanıklar ... ve Volkan Ökan ile birlikte incelenen dosyanın sanıkları..., ... ve ...'nun mağdur ...’a yönelik nitelikli yağma suçunu işledikleri kabul edilerek kurulan mahkûmiyet hükümleri ile ilgili olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 29.09.2015 tarihli ve 242570 sayılı itiraznamesinde, Yerel Mahkeme hükümlerinin gerekçesinde tanık ifadelerine yer verilmediği, buna ilişkin delillerin tartışılmadığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirlenmediği bu şekilde hükümlerin Anayasa’nın 141 ve CMK’nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörüldüğü şekilde kanuni ve yeterli gerekçe içermediği itirazen ileri sürülmüş ise de; CMK’nın 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince sanıklar ... ve Volkan Veysel'in nitelikli yağma suçundan mahkûmiyetlerine dair 27.02.2013 tarihli ve 304-31 sayılı hükümlere ilişkin gösterilen gerekçede; Mağdur ... ile ...’ın Kolluktaki ilk beyanları, bu beyanları doğrulayan adli tıp raporu içeriği ile sanık ...’ın yapılan üst aramasında üzerinde 65 adet 100’lük, 50 adet 50'lik banknotlar hâlinde toplam 9.000 YTL nakit para ile Tekfen Banka ait 20.04.2005 keşide tarihli hamiline düzenlenmiş 17.000 YTL, Asya Finans Banka ait 30.06.2005 keşide tarihli 14.864 Amerikan doları tutarında iki adet çek ile yine iş yerinde girişe göre sol tarafındaki bölümde, sandalye üzerinde, şarjöründe 14 adet, namlusunda 1 adet olmak üzere toplam 15 adet 9 mm çaplı mermi bulunan Glock marka bir tabanca bulunduğuna ilişkin 19.04.2005 tarihli yakalama ve zapt etme tutanağının hep birlikte değerlendirilip ilişkilendirilmiş olması, 5271 sayılı CMK'nın 230/1-b maddesinde açıklandığı gibi Yerel Mahkemece, hükmün gerekçe kısmında hükme esas alınan veya reddedilen bilgi ve belgelerin neler olduğunun belirtilmesi ve bunun dayanaklarının geçerli, yeterli ve kanuni olacak şekilde gösterilmesinin gerektiği, fakat söz konusu leh ve aleyhe delillere makul bir gerekçe ile cevap verilmesi zorunluluğundan bahsedebilmek için bu delillerin öncelikle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olmasının gerektiği, soruşturma aşamasındaki ilk beyanlara ve soruşturma aşamasında elde edilen delil ve raporlara dayanarak mahkûmiyet hükmünü temellendirip gerekçe oluşturan Yerel Mahkeme hükmüne yönelik itirazda, kovuşturma aşamasında var olduğu belirtilen " tanık ifadelerine yer verilmediği, buna ilişkin delillerin tartışılmadığı, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirlenmediği" şeklindeki eksikliklerin ise davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte olmadığı, dolayısıyla Yerel Mahkemece bu delillere neden itibar edilmediğinin belirtilmemesinin CMK'nın 230. maddesine aykırılık teşkil etmeyeceğinin, Yerel Mahkemece kurulan hükümlerde, 5271 sayılı CMK’nın 230. maddesinde (a) bendinde gerekçeli kararda gösterilmesi gerektiği belirtilen iddia ve savunmada ileri sürülen görüşlere yer verilmiş olması, Kanun’un 230. maddesinin (b) bendinde belirtildiği şekilde 27.02.2013 tarihli ve 304-31 sayılı hükme esas alındığı kabul edilen olay yeri tutanağı, ev ve oto arama tutanakları, mağdur ... ve tanıklar ..., ... ve inceleme dışı davanın mağduru ...’ın ifadeli teşhis tutanaklarının tek tek ve açıkça sayılması, reddedilen veya hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesinin ancak dosyada bu nitelikte delil bulunduğunda gündeme gelebileceği ve böyle bir durumda gerekli olduğu, yine hükümlerde Kanun’un 230. maddesinin (c) bendinde hüküm altına alındığı şekilde ulaşılan kanaatin, sanıkların suç oluşturduğu sabit görülen fiilleri ve bunun nitelendirilmesinin yapıldığının, Anlaşılması karşısında Yerel Mahkemenin sanıkların mahkûmiyetlerine ilişkin gerekçesinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli olduğu kabul edilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Yerel Mahkeme hükümlerinin Anayasa’nın 141 ve 5271 sayılı CMK'nın 34, 230 ve 232. maddelerinde öngörülen şekilde yasal ve yeterli gerekçe içermediği, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. 2- Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince tekrarlanmasında zorunluluk bulunup bulunmadığı; 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Görev” başlıklı 3. maddesinde “Mahkemelerin görevleri kanunla belirlenir” hükmü getirilmiştir. Madde yönünden yetki olarak da tanımlanan görev ilişkisi, mahkemelerin hangi ağırlıktaki suçları yargılama yetkisine sahip oldukları anlamına gelmektedir. Karar tarihi itibarıyla yürürlükteki hâli ile 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’un 8. maddesinde ceza mahkemelerinin sulh ceza, asliye ceza, ağır ceza ve özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemeleri olduğu belirtilmiştir. 5235 sayılı Kanun’un 9. maddesinin 1. fıkrasında ceza mahkemelerinin, her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu göz önünde tutularak belirlenen ilçelerde Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun olumlu görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca kurulacağı, 4. fıkrada özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemelerinin kuruluşuna ilişkin hükümlerin saklı olduğu belirtilmiştir. Yine aynı Kanun’un 12. maddesinde ağır ceza mahkemelerinin görevleri belirtildikten sonra 13. maddede, “Diğer ceza mahkemeleri, özel kanunlarla belirlenen dava ve işleri görür” hükmüne yer verilmiştir. Bu düzenlemeler karşısında, 5235 sayılı Kanun’un 9 vd. ile 12. maddelerinde belirtilen ağır ceza mahkemelerinin genel yetkili, 9. maddenin 4. fıkrası ile 13. maddede belirtilen ceza mahkemelerinin ise özel yetkili mahkeme niteliğine sahip olduğunu söylemek mümkündür. Söz konusu bu hükümler ve CMK’nın mülga 250. maddesindeki düzenlemeden hareketle bu mahkemelerin özel düzenlemelere dayanılarak kurulmuş “özel yetkili” mahkemeler olduğu sonucu çıkmaktadır. İlgili mevzuatta özel yetki ve özel yetkili mahkemeden bahsedilmese de uygulamada bu hükümlerden hareketle, bu mahkemeler “özel yetkili ağır ceza mahkemeleri” olarak tanımlanmış, doktrin ve uygulamada da bu şekilde ifade edilegelmiştir. (Prof. Dr. Faruk Turhan / Arş. Gör. Meliha Akgül Altıkat / Arş. Gör. Abdurrahim Altıkat / Öğr. Gör. Tarık Söylemiş, 6352 Sayılı Kanunla Kurulan Özel Yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemelerinin Yapısı, Yetkileri ve Uygulanacak Olan Soruşturma ve Kovuşturma Usulleri.) Bu aşamada 5271 sayılı CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli Ağır Ceza Mahkemeleri hakkında detaylı bilgi verilmesi faydalı olacaktır. 1961 Anayasası’nın “Mahkemelerin kuruluş, görev ve yetkileri ile işleyiş ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir" hükmünü içeren 136. maddesine, 15.3.1973 tarihli ve 1699 sayılı Kanun ile "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya devlet güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli Devlet güvenlik mahkemeleri kurulur. Ancak sıkıyönetim ve savaş haline ilişkin hükümler saklıdır." hükmü eklenmiş, maddenin daha sonraki fıkralarında bu mahkemelerin yapısı belirtilmiştir. Anayasa'nın bu maddesinde yapılan değişiklikle, Devlet güvenlik mahkemeleri anayasal bir kurum hâline getirilmişti. Anayasa'nın 136. maddesine eklenen hüküm doğrultusunda, 11.7.1973 tarihli ve 1773 sayılı "Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun"la Devlet güvenlik mahkemeleri kurulmuş ve göreve başlamıştır. Bu Kanun'un 1 ve 6. maddelerinin Anayasa'nın eşitlik ve doğal hâkim ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle, Anayasa Mahkemesinde iptal davası açılmış ve Anayasa Mahkemesi, 06.05.1975 tarihli ve 35-126 sayılı kararı ile Kanun’u şekil yönünden iptal etmiştir. (Hamide Zafer, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin Görevine Giren Suçlarda Muhakeme Usulü, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi Mehmet Somer’in Anısına Armağan Özel Sayısı, s.1078.) 1982 Anayasası’nın 143. maddesinde DGM’lerin kurulmasına yönelik yeniden düzenleme yapılmış ve buna istinaden 16 Haziran 1983 tarihli ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun (2845 sayılı DGM Kanunu) yürürlüğe girmiştir. 1982 Anayasası’nın 143. maddesi ve 2845 sayılı DGM Kanunu’nun 1. maddesinde ülkenin bölünmez bütünlüğü, demokratik düzen ve Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçları yargılamak amacıyla DGM’lerin kurulduğu belirtilmiştir. 1982 Anayasası’nın 143. maddesi ve 2845 sayılı DGM Kanunu’nun 5. maddesine göre, bu mahkemelerin bir asıl ve bir yedek üyesi birinci sınıf askeri hâkimler arasından, Cumhuriyet savcı yardımcıları ise, askeri hâkimler arasından atanabilmekteydi. Ancak, DGM’de yargılanan bir sanığın Türkiye aleyhine yaptığı başvuruda AİHM, DGM’lerin askeri mahkemeler olmamalarına rağmen, askeri hâkimin üye olarak bu mahkemelerde görev almasına ve bir sivilin kısmen de olsa silahlı kuvvetler üyelerinden oluşan bir mahkemede yargılanmasına dikkat çekerek, DGM’lerin bağımsız ve tarafsızlığından kuşku duyulacak haklı nedenlerinin bulunduğunu belirtmiş, DGM’lerde askeri hâkimlerin görev yapmasını, AİHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında güvence altına alınmış olan bağımsız ve tarafsız mahkeme önünde yargılanma hakkının ihlali olduğuna karar vermiştir. AİHM’nin bu kararları üzerine devam eden süreçte, 18 Haziran 1999 tarihli ve 4388 sayılı Kanun'la Anayasa’nın 143. maddesinde ve 22 Haziran 1999 tarihli ve 4390 sayılı Kanun’la 2845 sayılı DGM Kanunu’nun 5. maddesinde yapılan değişiklikle askeri hâkim ve savcıların DGM’lerde görev yapmalarına son verilerek, bu mahkemelerin sivilleştirilmesi sağlanmıştır. Nihayet DGM’lerin kurulmasına yönelik anayasal düzenlemeyi içeren Anayasa’nın 143. maddesi, 5170 sayılı Kanun'la 07 Mayıs 2004 tarihinde yürürlükten kaldırılmıştır. Bu düzenleme sonrasında, 5190 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun'la (5190 sayılı Kanun) DGM’ler, 30 Haziran 2004 tarihinde kaldırılmıştır. 5190 sayılı Kanun'la sadece DGM’lerin kaldırılmasına yönelik düzenlemeler yapılmamıştır. Özellikle, gelişen teknolojiye bağlı olarak terör ve organize suçlardaki artış ve bu suçların işleniş şekillerindeki karmaşık yapı nedeniyle, bu suçların hızlı bir şekilde soruşturularak yargılanabilmesi amacıyla, bu suç alanlarında uzmanlaşmış hâkim ve savcıların görev yaptığı ihtisas mahkemelerine ihtiyaç olduğundan hareketle, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’na (CMUK) 394. maddeden sonra gelmek üzere “Bazı Suçlara İlişkin Muhakeme Usulü” başlığı altında 394/a-394/d maddeleri eklenerek, kaldırılan DGM’lerin yerine Ağır Ceza Mahkemelerinin kurulmasına yönelik düzenlemeler yapılmıştır. Bu yeni düzenleme ile “yargı çevresi birden çok ili kapsayacak şekilde” ağır ceza mahkemelerinin kurulması kabul edilmiştir. Kurulan bu yeni ağır ceza mahkemelerinin görevine giren suçlar da büyük oranda kaldırılan DGM’lerin görevine giren suçlarla aynı tutulmuş, Ateşli Silahlar ve Bıçaklar İle Diğer Aletler Hakkında Kanun’da düzenlenen suçlar, yeni mahkemenin görevi kapsamı dışına çıkarılmıştır. 2004 yılında yapılan bu düzenlemeyi kısaca belirtmek gerekirse; CMUK’ya eklenen md. 394/a’da, katalog hâlinde düzenlenen ve genel olarak Terörle Mücadele Kanunu ve Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçların yargılanmasında yeni kurulan ağır ceza mahkemelerinin görevli olduğu belirtilmiştir. CMUK’nın, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun ile 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlükten kaldırılması üzerine de 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda (CMK), CMUK’nın 394/a- 394/d. maddesi hükümlerinde önemli bir değişiklik yapılmadan bu maddeler CMK’nın 250 vd. maddelerinde yeniden düzenlenmiştir. CMK’nın 250. maddesinde, CMUK’nın 394/a fıkrasında ise düzenlenen ağır ceza mahkemelerinin kuruluşuna tekrar yer verilmiştir. CMK’nın 250. maddesinde bu ağır ceza mahkemelerinin görev ve yargı çevresinin belirlenmesine yer verilmiş, 251. maddede bu mahkemelerin görev alanına giren suçların soruşturulması ve 252. maddesinde ise kovuşturma usulleri düzenlenmiştir. CMUK’da, ağır ceza mahkemeleri için 394/a-394/d maddelerinde yapılan düzenlemelere, CMK’nın 250-252. maddelerinde benzer şekilde yer verilmiş, yeni düzenlemede bu mahkemelerin özel yetkileri korunmuş ve mahkemenin görevine giren suçlar bakımından herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Mahkemenin yapısı bakımından da CMUK ve CMK’daki düzenlemeler büyük oranda benzerlik taşımaktadır. 02 Temmuz 2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 105. maddesinin 6. fıkrası ile CMK’nın 250-252. madde hükümleri, 05 Temmuz 2012 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmıştır. 6352 sayılı Kanun’un Geçici 2. maddesinde; “...(4) Ceza Muhakemesi Kanununun yürürlükten kaldırılan 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunur. Bu davalarda, yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilemez. 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu maddesinin kovuşturmaya ilişkin hükümleri bu davalarda da uygulanır. (5) Ceza Muhakemesi Kanununun 251 inci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen Cumhuriyet savcıları yürütmekte oldukları soruşturmalara, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca Terörle Mücadele Kanununun l0 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcıları göreve başlayıncaya kadar devam ederler. ... (7) Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemelerine yapılmış olan atıflar, Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasında belirtilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış sayılır.” hükmü getirilmiştir. 6352 sayılı Kanun’un 75. maddesi ile TMK'nın 10. maddesi hükmü de yeniden düzenlenmiştir. Yeniden düzenlenen TMK’nın 10/1. maddesinde; TMK kapsamına giren suçlar dolayısıyla açılan davaların, Adalet Bakanlığının teklifi üzerine HSYK tarafından, yargı çevresi birden çok ili kapsayabilecek şekilde belirlenecek illerde görevlendirilecek ağır ceza mahkemelerinde görüleceği belirtilmiştir. Buna göre, 6352 sayılı Kanun ile daha önce görevde olan özel yetkili ağır ceza mahkemelerinin özel yetkileri kaldırılırken, aynı zamanda yeni bir düzenleme ile yeni ağır ceza mahkemeleri kurulmuştur. (Prof. Dr. Faruk Turhan / Arş. Gör. Meliha Akgül Altıkat / Arş. Gör. Abdurrahim Altıkat / Öğr. Gör. Tarık Söylemiş, 6352 Sayılı Kanunla Kurulan Özel Yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemelerinin Yapısı, Yetkileri ve Uygulanacak Olan Soruşturma ve Kovuşturma Usulleri.) 21.02.2014 tarihli ve 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesinde; “12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununa aşağıdaki geçici madde eklenmiştir. ‘GEÇİCİ MADDE 14- Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemeleri ile bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri kaldırılmıştır. Kaldırılan bu ağır ceza mahkemelerinde görev yapan başkan ve üyeler ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamındaki suçların soruşturmasında görevlendirilen hâkim ve Cumhuriyet savcıları, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca, beşinci fıkra uyarınca devirlerin tamamlanmasından itibaren on gün içinde müktesepleri dikkate alınarak uygun görülecek bir göreve atanırlar. Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen Cumhuriyet savcılarınca yürütülen soruşturma dosyaları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, yetkili Cumhuriyet başsavcılıklarına devredilir. 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemelerinde ve bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemelerinde derdest bulunan dosyalar, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte bulundukları aşamadan itibaren kovuşturmaya devam edilmek üzere yetkili ve görevli mahkemelere devredilir. Bu mahkemelerce verilip Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında veya Yargıtayın dairelerinde bulunan dosyaların incelenmesine devam olunur. Üçüncü ve dördüncü fıkralar uyarınca yapılacak devir işlemleri, bu Kanunla kaldırılan ağır ceza mahkemelerinde görevlendirilen hâkimler ile Cumhuriyet savcıları tarafından bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren on beş gün içinde sonuçlandırılır. Dosyaların devir işlemleri sonuçlandırılıncaya kadar, gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde, devredilen dosyalarla ilgili koruma tedbirleri hakkında karar vermeye bu mahkemelerin bulunduğu yer hâkim ve mahkemeleri yetkilidir. Ayrıca, bu Kanunla kaldırılan ağır ceza mahkemelerince verilip henüz gerekçesi yazılmamış olan hükümlerin gerekçeleri, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren en geç on beş gün içinde yazılır. Kaldırılan mahkemelerde bulunan ve kesinleşen dosyalara ait arşiv ve emanetler ile diğer evrak ve dokümanlar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından belirlenecek mahkeme veya mahkemelere devredilir ve müteakip işlem ve talepler bu mahkemelerce yerine getirilir veya karara bağlanır. Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun mülga 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri ile Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen ağır ceza mahkemelerine yapılmış atıflar ağır ceza mahkemelerine; bu mahkemelerin üyelerine yapılmış atıflar Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca belirlenen Ankara Ağır Ceza Mahkemesine yapılmış sayılır. Mevzuatta Ceza Muhakemesi Kanununun mülga 250 nci maddesinin birinci fıkrası kapsamına giren suçlar ile Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesinin dördüncü fıkrası kapsamına giren suçlara yapılan atıflar, Türk Ceza Kanununda yer alan; a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen uyuşturucu ve uyarıcı madde imal ve ticareti suçu veya suçtan kaynaklanan malvarlığı değerini aklama suçuna, b) Haksız ekonomik çıkar sağlamak amacıyla kurulmuş bir örgütün faaliyeti çerçevesinde cebir ve tehdit uygulanarak işlenen suçlara, c) İkinci Kitap Dördüncü Kısmın Dört, Beş, Altı ve Yedinci Bölümünde tanımlanan suçlara (305, 318, 319, 323, 324, 325 ve 332 nci maddeler hariç), yapılmış sayılır. Bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi kapsamına giren suçlarla ilgili olarak bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla açılmış olan davalarda, sanığın taşıdığı kamu görevlisi sıfatı dolayısıyla hakkında soruşturma yapılabilmesi için izin veya karar alınması gerektiğinden bahisle durma veya düşme kararı verilemez.” düzenlemeleri yapılmıştır. Bahsedilen son yasal düzenleme ile; T.C. Anayasası’nın 37. maddesinde düzenlenen ve teminat altına alınan “Kanuni hâkim güvencesi” ilkesine uygun olarak, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda düzenlenen usul ve esaslarla yargılama yapan ihtisas mahkemelerinin oluşturulduğu; bu mahkemelerin görev ve yetkilerinin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda belirtilen kurallara tabi olacağı, özel yetkili yeni mahkemelerin kurulmasının söz konusu olmadığı, aksine ceza mahkemelerinde ihtisaslaşmanın sağlanmasının amaçlandığı, bu bağlamda; ihtisaslaşma ile mahkemelerin kanunla belirlenmiş görevlerinin değiştirilmesi söz konusu olmadan mahkemeler arasında sadece “iş bölümü” esasının getirildiği, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun mülga 250 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun mülga 10. maddesiyle görevlendirilen, bilahare (02.07.2012 tarihli ve 6352 ile 21.02.2014 tarihli ve 6526 sayılı Kanun’larla) kaldırılan ağır ceza mahkemelerinde olduğu gibi birden fazla mahallin tek bir mahallin yargı alanına bağlanmasının söz konusu olmadığı, bir başka ifadeyle yargı çevresiyle ilgili bir değişikliğin yapılmadığı, keza usûl hükümleri bakımından da özel bir düzenlemenin getirilmediği, genel hükümlerin uygulanmasına devam edileceği kabul edilmiştir. (Hâkimler ve Savcılar Kurulu Birinci Dairesinin 12.02.2015 tarihli ve 224 sayılı kararı.) Öte yandan 5271 sayılı CMK’nın; Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri, başlığını taşıyan 7. maddesindeki, “Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.” kuralının üzerinde durulmasında fayda bulunmaktadır. Anılan hüküm, tasarıda olmamasına rağmen, Adalet Komisyonunca yasaya eklenmiş olup eklenme gerekçesi şu şekildedir; "Tasarıya 6 ncı maddeden sonra gelmek üzere "Görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemleri" başlığı altında; görevli olmayan hâkim veya mahkemenin işlemlerinin akıbetinin doktrin ve uygulamada tartışmaya yol açmasının önüne geçmek amacıyla tasarıya yeni bir 7 nci madde eklenmiştir." Konu öğretide tartışılmış olup, konuyla ilgili şu görüşler ileri sürülmüştür; “Madde bakımından yetkisiz hâkimin yaptığı işlemler geçersizdir. Böyle bir durumda, yetkisiz mahkemece tüm işlemler yenilenecek, o iş yargılama makamının önüne yeni gelen bir iş gibi görülerek, yeni bir yargılama yapılacak, sadece tekrarlanması mümkün olmayan işlemler varlığını sürdürecektir.” (Öztürk-Erdem; Uygulamalı Ceza Muhakemesi, 11. Baskı, sh.256), “Öğretide, madde bakımından yetkisiz mahkemenin yaptığı işlemler bakımından kural olarak bu işlemlerin geçersiz olduğu kabul edilmekte, tekrarlanması mümkün olanların yok hükmünde sayılacağı ileri sürülmekteydi, yeni düzenleme yasada var olan boşluğu öğretideki baskın görüşe uygun şekilde doldurmuştur.” ( Özbek; Ceza Muhakemesi Hukuku, 1. Baskı, sh. 540), “Duruşmanın sözlülüğü ve doğrudan doğruyalığı ilkeleri madde yönünden yetkisiz hâkimin yaptığı işlemlerin yenilenmesini zorunlu kılar. Ancak, yetkisiz (madde yönünden) mahkemenin tanık ve bilirkişi dinleme tutanaklarını erken dinleme tutanağı olarak kabul etmek, tanıkları ve bilirkişiyi bir daha dinleme olanağı yoksa, yetkisiz mahkemenin işlemleriyle yetinmek gerekir. Bu bağlamda, bir tanık hastalığı veya oturduğu yerin uzaklığı nedeniyle istinabe yoluyla dinlenmiş ise bu tutanaklar geçerli sayılmalıdır. Çünkü, yetkili mahkeme kendisi de doğrudan doğruya tanığı dinleyemeyecek istinabe olunan hâkime başvurmak zorunda kalacaktır. Aynı şekilde, sanık vareste tutulmayı talep etmiş veya sanık hazır bulunmadan yapılabilecek bir istisnai duruşma söz konusu ise yetkili mahkeme, yetkisiz mahkemenin işlemlerine dayanabilmeli ve onları geçerli saymalıdır.” (Centel-Zafer; Ceza Muhakemesi Hukuku, 5. Baskı, sh. 514), “Biz, işlemin ‘yenilenmesi mümkün olan ve mümkün olmayan’ ayrımından ziyade, işlemin madde yönünden yetki kavramına, yani asıl ceza davasının kovuşturma evresi bakımından yargılama yetkisinin bölüşülmesine sıkı sıkıya bağlı olup olmamasına göre bir ayrım yapılmasını öneriyoruz. Birinciler, ancak madde yönünden yetkili mahkemece yapılabilecek işlemlerdir. Bunlar, madde yönünden yetkili sayılan ikinci mahkemece mümkünse yeniden yapılabilmeli, bunun için onların ortadan kaldırılmasına (iptaline) ihtiyaç duyulmamalı, yani kaide müeyyidenin hukuk bakımından yok sayılması olmalıdır. Bu kaideye (mesela birinci mahkemece dinlenmiş olan tanığın ölmesinde olduğu gibi) yeniden yapmanın mümkün olmaması veya (birinci mahkemece dinlenmiş olan tanığın istinabe ile dinlenmiş tanık gibi sayılabilmesinde olduğu gibi) yeniden yapmağa ihtiyaç duyulmaması hâllerinde gerektikçe diğer hâllerde istisnalar elbet kabul edilebilecektir. Keza işlemin bir başka makam tarafından ortadan kaldırılması için kanunyolu tanınmış olan hâllerde, yokluk müeyyidesinin sözkonusu olamayacağı da açıktır. Bu da kaidenin bir istinasını oluşturacaktır. Buna karşılık (mesela tali bir davanın çözülmesinde olduğu gibi) madde yönünden yetki kavramının da dışında kalan ikinci grupta işlemlerin, sırf mahkeme madde yönünden yetkisiz diye, yeniden yapılması elbet gerekmez. Bu nedenle mesela birinci mahkemenin verdiği tutuklama veya ihtiyati tedbir kararı, soruşturma evresinde verilen tutuklama kararının kovuşturma evresinde de hükmünü sürdürmesinde olduğu gibi, geçerliğini korumalıdır.” (Kunter-Yenisey-Nuhoğlu; Ceza Muhakemesi Hukuku, sh.384,385). Görüldüğü gibi, kanunla görevsiz mahkemece yapılan işlemlerin, tekrarlanması olanağı bulunmayanlar dışındakilerin, görevli mahkemece yeniden usulüne uygun olarak yapılması zorunluğu getirilmiştir. Bu zorunluluk duruşmanın sözlülüğü, kanıtların doğrudan doğruyalığı ve adil yargılanma ilkesinin doğal sonucudur. Ancak CMK’nın 7. maddesindeki “Yenilenmesi mümkün olmayanlar dışında, görevli olmayan hâkim veya mahkemece yapılan işlemler hükümsüzdür.” ifadesini, işlemin yokluğu anlamında değil, adil bir yargılama için tekrarlanma olanağı var ise yenilenmelidir şeklinde anlamak ve yapılan işlemlerin bizzat o mahkeme huzurunda yapılmasının zorunlu olup olmadığı ölçüsüyle değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda görevsiz mahkemenin verdiği tutuklama kararının geçerliliğini sürdürdüğü, görevsizlik kararı vermiş olan mahkemece dinlenmiş olan tanığın beyanlarının şartlar gerektiriyorsa istinabe yoluyla dinlenmiş tanık gibi beyanının değerlendirilmesi suretiyle hükme esas alınabileceği kabul edilmelidir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; İncelemeye konu olayda her ne kadar Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararından sonra dosyanın gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde; inceleme dışı davanın mağduru ... ile tanıklar ..., ... ve ...’ün, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hazır edilip yeniden dinlenilmeden ve görevsizlik kararı veren mahkemedeki ifadeleri de okunmadan hüküm kurulması itiraza konu edilmiş ise de; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazında, işlemlerin tekrarlanması istenen CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli ağır ceza mahkemelerini düzenleyen CMK’nın mülga 250-252. madde hükümlerinin, 02.07.2012 tarihli ve 6352 sayılı Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesi Hakkında Kanun’un 105. maddesinin 6. fıkrası ile 05.07.2012 tarihi itibarıyla yürürlükten kaldırılmış olması, Kanun’un Geçici 2. maddesi ile, “...yürürlükten kaldırılan 250. maddesinin birinci fıkrasına göre görevlendirilen mahkemelerde açılmış olan davalara, kesin hükümle sonuçlandırılıncaya kadar bu mahkemelerce bakmaya devam olunacağına” ilişkin hükmün de 21.02.2014 tarihli ve 6526 sayılı Terörle Mücadele Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 1. maddesiyle getirilen “...Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte, 2/7/2012 tarihli ve 6352 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi uyarınca görevlerine devam eden ağır ceza mahkemeleri ile bu Kanunla yürürlükten kaldırılan Terörle Mücadele Kanununun 10 uncu maddesi uyarınca görevlendirilen ağır ceza mahkemeleri kaldırılmıştır.” hükmüyle tamamen son verilmiş olması, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlükteki şekline göre artık tüm ağır ceza mahkemeleri arasında sadece “iş bölümü” esasının getirilmiş olması, usul hükümleri bakımından da bu mahkemeler arasında özel bir düzenlemenin mevcut olmaması, genel hükümlerin uygulanacağının anlaşılması, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararından sonra dosyanın gönderildiği CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince 14.09.2007 tarihli oturumda birlikte incelenen dosyanın sanıkları..., ... ve sanık ...’ın savunmalarının yeniden tespit edilmesi, sanıklara önceki savunmaları, adli sicil ve nüfus kayıtları ile mağdur ... ve inceleme dışı davanın mağduru ...’ın soruşturma aşamasında ve görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde verdikleri ifadeleri ile dosyada bulunan dilekçeler, yakalama tutanağı, mağdur ... hakkında düzenlenen doktor raporu ve ele geçirilen tabancaya ilişkin uzman raporunun okunarak ayrı ayrı diyeceklerinin sorulması, mağdur ...’ın beyanının yeniden tespit edilmesi; 28.12.2007 tarihli oturumda ise birlikte incelenen dosyanın sanığı ... ve sanık ...’ın savunmalarının yeniden tespit edilip, bu sanıklara da önceki ifadeleri ile nüfus ve adli sicil kayıtları ile diğer sanıkların aşamalardaki ifadeleri, iş yeri arama tutanağı, ev arama tutanağı, trafik cezası zabıtları, zapt etme tutanağı, para ve geçici zapt etme tutanağı, yakalama ve zapt etme tutanağı, oto görgü ve zapt etme tutanağı, mağdur ...’a ilişkin haberin bulunduğu gazete küpürü, mağdur ... hakkında düzenlenen adli raporun okunarak sanıklardan diyeceklerinin sorulmuş olması, Karşısında, Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesinde beyanları tespit edilen inceleme dışı davanın mağduru ... ile beyanları hükme de esas alınmayan tanıklar ..., ... ile ...’ün, çözümsüzlük önermesi düşünülemeyen kanun koyucunun yasal düzenlemesi ile kapatılmış olan CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hazır edilip yeniden dinlenilmesinin mümkün olmadığı gibi, hükme dayanak gösterilen deliller de gözetildiğinde buna gerek de bulunmadığı, yenilenmesi mümkün ve telafisi olanaksız bu husus nedeniyle Yerel Mahkeme hükümlerinin bozulması gerektiği yönündeki itirazda isabet bulunmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Görevsizlik kararı veren Bakırköy 3. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan işlemlerin, CMK’nın mülga 250. maddesi ile görevli İstanbul (Kapatılan) 11. Ağır Ceza Mahkemesince tekrarlanmasında zorunluluk bulunduğu, bu nedenle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazın kabulüne karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Öte yandan sanıklar müdafileri tarafından dosyaya sunulan dilekçelerde, bozma öncesi verilen hükümlerin temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince bozulmasına karar verilmesinden sonra sanıkların beyanları alınmadan bozmaya uyularak yeniden mahkûmiyet hükümleri kurulmasının kanuna aykırı olduğu savunulmuş ise de; Aleyhe bozmadan sonra sanığın beyanın alınması zorunluluğuna ilişkin olarak kısa bir açıklamada bulunulması faydalı olacaktır. 1412 sayılı CMUK'nın 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesi uyarınca uygulanması gereken 326/2. maddesine göre, hükmün aleyhe bozulması hâlinde davaya yeniden bakacak mahkemece, sanıktan bozmaya karşı diyeceğinin sorulması zorunlu olup aynı kurala 5271 sayılı CMK'nın 307/2. maddesinde de yer verilmiştir. Anılan bu Kanun hükümleri uyarınca sanığa, bozmada belirtilen ve aleyhine sonuç doğurabilecek olan hususlarda beyanda bulunma, kendisini savunma ve bu konudaki delillerini sunma imkânı tanınmalıdır. Bu düzenleme, savunma hakkının sınırlanamayacağı ilkesine dayandığından, uyulmasında zorunluluk bulunan emredici kurallardandır. İnceleme konusu olayda ise; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının itiraza konu etttiği birlikte incelenen dosyanın sanıkları..., ... ile sanıklar ... ve ... hakkında mağdur ...’a yönelik işledikleri iddia olunan nitelikli yağma suçundan kurulan ilk mahkûmiyet hükümlerine yönelik Cumhuriyet savcısı ... tarafından düzenlenen 27.05.2008 havale tarihli dilekçede herhangi bir temyiz talebinde bulunulmadığı, Yargıtay 1. Ceza Dairesince sadece sanık müdafilerinin temyiz talepleri ile sınırlı olarak incelenen hükümlerin “...Aralarında menfaat çatışması bulunan sanıkların aynı avukatla temsil ettirilmeleri suretiyle 5271 sayılı CMK’nın 152/1 ve Avukatlık Yasası’nın 38. maddelerine aykırı davranılması,” nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verildiğinin anlaşılması karşısında, mâhkûmiyet hükümlerinin diğer yönleri incelenmeksizin sadece sanık müdafilerinin temyiz talepleri ile sınırlı olarak incelenmesi sonucu Yargıtay 1. Ceza Dairesince verilen 09.06.2010 tarihli ve 7383-4286 sayılı bozma kararının aleyhe bozma olarak nitelendirilmesine olanak bulunmamaktadır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 02.07.2019 tarihinde yapılan müzakerede her iki uyuşmazlık yönünden oy çokluğuyla karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2016/767 E., 2017/72 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
arasında, soruşturma aşamasında ...'ın, bütün işlemlerde diğer sanık ...'ın sorumlu olduğu yolundaki savunması karşısında, menfaat çatışması bulunması ve CMK'nun 152. maddesi hükmüne aykırı olarak ortak müdafiinin hukuki yardımından faydalanmalarının sanıklar ...
Ceza Genel Kurulu         2016/767 E.  ,  2017/72 K. "İçtihat Metni" Kararı veren Yargıtay Dairesi : 11. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Günü : 30.12.2011 Sayısı : 353-342 Sanıklar ..., ... ve ...'ın resmi belgede sahtecilik suçundan TCK'nun 204/1, 43/1, 62/1 ve 53. maddeleri uyarınca 2 yıl 11 ay hapis; dolandırıcılık suçundan aynı Kanunun 158/1-e, 43/1, 62/1, 52/2-4 ve 53. maddeleri gereğince 4 yıl 2 ay hapis ve 104.160 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına, taksitlendirmeye ve hak yoksunluklarına ilişkin Balıkesir 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 30.12.2011 gün ve 353-342 sayılı hükmün, sanıklar ....ve .... müdafileri ile sanık ... tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 11. Ceza Dairesince 12.11.2015 gün ve 20509-30821 sayı ile; "...Suça konu belgelerin dosyada delil olarak saklanması yerine iadesine karar verilmesi yasaya aykırı; sanıklar ... ile ... müdafileri ve ...'ın temyiz itirazları bu nedenle yerinde görülmüş olduğundan hükmün bu sebepten dolayı 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 321. maddesi uyarınca bozulmasına, ancak yeniden duruşma yapılmasını gerektirmeyen bu hususun 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nun 322. maddesi uyarınca düzeltilmesi mümkün bulunduğundan hüküm fıkrasının üçüncü bendindeki 'Sosyal Güvenlik Kurumuna iadesine' ibaresi çıkartılarak yerine 'dosyada delil olarak saklanmasına' yazılmak suretiyle, eleştiri dışında, sair yönleri usul ve yasaya uygun bulunan hükmün düzeltilerek onanmasına" karar verilmiştir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 18.03.2016 gün ve 414821 sayı ile; "1-Sahte olduğu kabul olunan reçeteleri düzenlediği iddia olunan ...Eczanesi sahibi sanık ... ve bu sanık tarafından vekaletname verilerek yetkili olarak çalıştırılan sanık ... arasında, soruşturma aşamasında ...'ın, bütün işlemlerde diğer sanık ...'ın sorumlu olduğu yolundaki savunması karşısında, menfaat çatışması bulunması ve CMK'nun 152. maddesi hükmüne aykırı olarak ortak müdafiinin hukuki yardımından faydalanmalarının sanıklar ... ve ...'ın savunmalarında zafiyet oluşturacağının gözetilmemesi, 2-Suça konu reçeteler üzerinde ilave yoluyla yapılan ve diğer yazı ve rakamlara göre farklılık arz ettiği kabul edilen yazı ve rakamların, 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporundaki 'reçetelerde tahrifat yapıldığı veya başka şahıslar tarafından ilaç ilave edildiği kanaati olmamıştır, kanaatimizce ilaçlar ilgili hekimin el ürünüdür' şeklindeki tespit de göz önüne alındığında, reçeteyi düzenleyen hekimlere ve diğer sağlık görevlilerine ait olup olmadığı usulüne uygun olarak yaptırılacak bilirkişi incelemesi ile belirlenip sonucuna göre her üç sanığın da hukuki durumunun tayini gerektiğinin gözetilmemesi, 3- .... hakkında düzenlenen reçetelerin tıbbi raporuna uygun olup olmadığı, usulüne uygun olarak düzenlenip düzenlenmediği yolunda aldırılan ve 'düzenlenen reçetelerdeki ilaçların hastalığın tedavisinde kullanılmayan ilaçlar olduğuna, reçetelerin ehil olmayan kişi veya kişilerce yazıldığına' dair 02.11.2009 tarihli bilirkişi raporu ile 'reçetelerde yazılı ilaçların hastanın teşhisi ve sağlık kurulu raporlarına uygun olduğu' yolundaki 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporları arasındaki çelişki usulüne uygun olarak yaptırılacak bilirkişi incelemesi ile giderilip sonucuna göre her üç sanığın da hukuki durumunun tayini gerektiğinin gözetilmemesi, 4-12.03.2009 tarihli bilirkişi raporunda 'eczacılık hizmetleri açısından reçetelerde yazılı ilaçlar hastanın teşhisine ve sağlık kurulu raporlarına uygundur. Reçeteler sonradan ilaç ilave edildiğine dair kanaat oluşturulabilecek nitelikte değildir. Uygulamada tahrifat olduğu anlaşılan reçeteler işleme konmaz. Bir arada kullanılması sakıncalı ilaçlara eczacının müdahil olma yetkisi yoktur. Ancak etik olarak ilgili hekimi uyarabilir' denilmesi karşısında eczacı olan sanık ...'ın üzerine atılı suçları işlediğine dair cezalandırılmasına yeterli ve inandırıcı delil bulunmadığı" düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 11. Ceza Dairesince 07.04.2016 gün ve 4295-3254 sayı ile, itirazın yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Sanıklar ..., ... ve ...'ın resmi belgede sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılık suçlarından cezalandırılmalarına karar verilen dosyada; Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; 1- Sanıklar ... ve ... arasında menfaat çatışması bulunup bulunmadığı, buna bağlı olarak da aynı müdafinin hukuki yardımından yararlanmalarının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığı, 2- Savunma hakkının kısıtlanmadığının kabulü halinde: a- Suça konu reçetelere ilave edilen yazı ve rakamların aidiyeti hususunda bilirkişi incelemesi yapılması gerekip gerekmediği, b-12.03.2009 ve 02.11.2009 tarihli bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmesi için yeni bir bilirkişi raporu alınmasında gereklilik olup olmadığı, c-12.03.2009 tarihli bilirkişi raporundaki lehine görüşler karşısında, sanık ...’ın üzerine atılı suçların sübut bulup bulmadığı, Noktalarında toplanmaktadır. Suç tarihinde sanık ...’nin eczane sahibi; sanık ...’in aynı eczanede kalfa; sanık ...’ın ise Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünde muhasebe şefi olduğu, Balıkesir Gençlik ve Spor İl Müdürlüğünde muhasebe şefi olarak görev yapan sanık ...'ın bakmakla yükümlü olduğu kızı ....'ın, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümünde aplastik anemi hastalığı nedeniyle tedavi gördüğü, bu tedaviye ilişkin düzenlenen reçetelerin tahrif edildiği, reçetelere hastanın tedavisinde kullanılmayan ve sağlık kurulu raporunda yer almayan ilaçların sonradan eklendiği, sağlık kurulu raporunda yer alan ilaçların doktor tarafından yazılan dozlarının sonradan tahrifat ile arttırıldığı, süresi dolmadan ödenmesi gereken yasal miktarın üzerinde ilaç fatura edildiği, bu ilaçların sanık ...'ın sahibi olduğu ve sanık ...'ın da kalfa olarak çalıştığı eczaneden tedarik edildiği ve sanıkların eylemi nedeniyle katılan kurumun zarara uğratıldığı iddiasıyla, sanıklar hakkında resmi belgede sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından cezalandırılmaları istemiyle kamu davalarının açıldığı, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Hematoloji Bilim Dalı Başkanınca düzenlenen 08.02.2008 tarihli rapora göre; takip ve tedavisi kliniklerinde yapılan ....'ın adına düzenlenen 42 adet reçete, adı geçenin hasta dosyası, tedavi tabelaları ve heyet raporları ile karşılaştırıldığında; reçetelerin birçoğunda ciddi oranda tahrifat yapıldığı, hastanın kullandığı ilaçların yazıldığı reçetelerin miktar ve dozaj kısımlarında yapılan tahrifatların yanında reçetelere hastanın tedavisi ile ilgisi bulunmayan ve sağlık kurulu raporunda da yer almayan bazı pahalı ilaçların usulsüz olarak eklendiği, sadece "özel kan ürünü reçetesiyle" alınabilen birçok pahalı ilacın da normal reçeteler kullanılarak mevzuata aykırı olarak alındığı, Emekli sayıştay denetçisi, uzman doktor ve eczacıdan oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden alınan 12.03.2009 tarihli rapora göre; reçetelerde yazılı ilaçların hastanın teşhisine ve sağlık kurulu raporuna uygun olmakla birlikte, bir çoğunun kullanım dozu, kutu adeti ve süresi ile bir arada kullanımının olağan kabul edilmediği, konunun açıklığa kavuşması için uzman hekimden bu hususta görüş alınmasının uygun olacağı, reçetelerde tahrifat yapıldığı veya başka şahıslar tarafından ilaç ilave edildiği kanaatinin oluşmadığı, ilgili hekimin el ürünü olduğu kanaatinin edinildiği, yazı ve rakamların ilgili hekimin el ürünü olup olmadığı hususunda kriminal rapor alınması gerektiği, reçetelere yazılan bir kısım ilaçların 2006 Mali Yılı Bütçe Uygulama Talimatına dikkat edilmeden yazılıp fatura edildiği, yazılan ve verilen miktarların olağan sınırın çok üstünde olduğu, tahrifat yapıldığı anlaşılan reçetelerin işleme konulamayacağı, bir arada kullanılması sakıncalı ilaçlara eczacının müdahil olma yetkisinin bulunmadığı, ancak etik olarak ilgili hekimi uyarabileceği, reçeteye yazılan bir kısım ilaçların yatan hastalarda beş günlük kullanım dozundan fazla verilmesinin hatalı olduğu, ilaçların dozları ile kullanım süresinin Emekli Sandığı provizyon sisteminden kontrol edilmesi gerektiği, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Hematoloji Bilim Dalı Başkanı tarafından düzenlenen 15.06.2009 tarihli ek rapora göre; 12.03.2009 tarihli raporu düzenleyen bilirkişilerin çalışma alanları ve uzmanlıklarının, adı geçen olgunun hastalığını ve tedavi yöntemlerini değerlendirebilecek bilimsel yeterlilikte olmadığı, raporda yapılan değerlendirme ve yorumların bilimsel destekten yoksun ve gerçeklerle uyumsuz olduğu, bilirkişilerin reçeteler üzerinde tespit edilen tahrifatlar konusundaki yorumlarında objektif olmadıkları, Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi tarafından düzenlenen 02.11.2009 tarihli rapora göre; ....'ın reçetelerinde hastalığın tedavisinde kullanılmayan ilaçların bulunduğu, kullanılabilecek ilaçların miktarlarının çok abartılı olduğu, reçetelerdeki ilaçların uygunsuz şekilde bir araya getirildiği, hastalığın tedavisinde kullanılmayan veya kullanılan ilaçların ya da ürünlerin ehil olmayan kişi veya kişiler tarafından yazıldığı, hastalığın suistimal edildiği, 12.03.2009 tarihli raporu düzenleyen bilirkişi heyeti tarafından tanzim edilen 21.09.2010 tarihli ek rapora göre; yatan hasta ibaresi olan her reçetede bulunan ilaçlara ait günlük kullanım dozu dikkate alınarak 5 günlükten fazla ilacın fatura edilmemesi gerektiği, eczacının fatura ettiği ilaçlarda raporu olan ilaç varsa o ilacın raporda açıkça belirtilip belirtilmediğini dikkate almak zorunda olduğu, .... isimli hak sahibine ait sağlık raporunda hangi ilaçların hangi dozda kullanılacağının belirtildiği, tanıya uygun olmakla beraber adı geçene ait sağlık kurulu raporunda "Mabthera" isimli ilacın kullanılmasının önerilmediği, bu ilacın reçetede yazılı olsa dahi raporda olmaması nedeni ile eczacı tarafından geri çevrilmesi gerektiği, Adli tabip, eczacı ve emekli banka müdüründen oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinden alınan 04.04.2011 tarihli rapora göre; kullanılan bazı ilaçların hasta tabelalarında bulunduğu ancak eczane tarafından ilaçlar verilirken kutu adetlerinin fazla verilmiş olduğu ve bu ilaç bedellerinin kurumdan tahsil edildiği, ayrıca hasta tabelalarında ve raporlarda yazılı olmayan bazı ilaçların defalarca aynı yolla eczaneden temin edilip kurumdan bedelinin tahsil edildiği, davaya konu özürlü reçetelerdeki ilaçların verilmesi halinde bedellerinin ödenmeyeceğini her eczacının bilmesi gerektiği, reçetelerdeki eklemeler dışında kalan ilaçların teşhis ve tedaviye uygun olduğu, reçetelerde yapılan tahrifatın ödeme saymanlığı tarafından yapılan kontrollerde fark edilebileceği, eczacılık uygulamaları açısından eczacı eczanenin sahip ve mesul müdürünün, eczane işletmesinin sorumlusu olduğu, Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen 17.04.2007 tarihli ekspertiz raporuna göre; yirmi üç adet reçete üzerindeki bir kısım ilaçların bilgilerini içeren yazılar, rakamlar ve ibarelerin, aynı sayfalarda bulunan diğer yazı ve rakamlara sıkışıklık, yazı karakteri ve kalem mürekkebi yönünden farklılıklar gösterdiği, ayrıca bu yazıların, sağlık karnesindeki aynı seri numaralı suret sayfalarından da farklı olduklarının müşahade edildiği, belirtilen yazı ve rakamların mevcut yerlerine sonradan ilave yoluyla tahrifen yazılmış oldukları, bu reçetelerden yedi adedindeki sahteciliğin aldatma kabiliyetini haiz olmadığı, kalan on altı adedinde ise gerçekleştirilen sahteciliğin aldatma kabiliyetinin bulunduğu, Mahkemece 03.03.2010 tarihli oturumda; 04.01.2006 tarih ve 15 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; ekleme ve değişikliğin ilk bakışta fark edildiği, rakamla 5 kutunun 15, yazı ile "beş" kutunun "on" olarak yazılı bulunduğu, yine 4 nolu ilacın farklı bir siyah tondaki kalemle yazıldığı, 04.01.2006 tarih ve 16 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 2 nolu ilacın farklı kalemle yazıldığının ilk bakışta fark edildiği, 27.03.2006 tarih ve 1 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; reçetenin ilk bakışta aynı kalemden çıktığı, ilave ve değişiklik yapıldığına dair herhangi bir durumun fark edilmediği, 05.04.2006 tarih ve 3 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; dört adet ilacın normal sayfa içinde sırasına göre yazıldığı, 5 nolu ilacın reçetede yer almaması nedeniyle reçetenin sol başına dikine olarak yazıldığı, ilk bakışta diğer yazılarla bir farkın görülmediği, aynı renk kalemle yazılıp yazıların birbirine benzer olduğu, 17.04.2006 tarih ve 4 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; üç adet ilacın reçetede sırasıyla yazıldığı, 4. sıradaki ilacın reçetenin sol baş kısma dikine olarak ve aynı ton kalemle yazıldığı, başlangıçta sahteliğini gösterir bir bulgu olmadığı, 16.05.2006 tarih ve 10 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazılı olduğu, yazıların birbirine benzeyip aynı renk kalemle yazıldığı, sahteliğinin fark edilmediği, 31.05.2006 tarih ve 13 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazılı olduğu, 1 ve 2. sıradaki ilaçların kalem tonlarının farklı bulunduğu, ilk bakışta farklı kalemlerle yazıldığının fark edilebildiği, ayrıca 1. sıradaki ilaçta "no 30" rakamı üzerinde değişiklik yapıldığı, 17.01.2006 tarih ve 11 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 1. sıradaki ilacın kutu adedinde "3" rakamında değişiklik yapıldığı, 1 ve 2. sıradaki ilaçların aynı ton kalemle yazıldığı, yapılan tahrifatın ilk bakışta anlaşılamadığı, 16.01.2006 tarih ve 18 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın da aynı kalemle yazıldığı, herhangi bir tahrifat fark edilmediği, 19.01.2006 tarih ve 19 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; bir adet ilacın yazılı olduğu, herhangi bir sahtecilik fark edilmediği, 27.01.2006 tarih ve 20 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; üç adet ilacın normal sırası içinde, 4 nolu ilacın ise reçetenin sol baş kısma dikine olarak yazıldığı, ilk bakışta sahteciliğinin fark edilmediği, 16.01.2006 tarih ve 18 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 1. sıradaki ilacın "1 gr" ile "6" ibarelerinin sonradan yazıldığı, diğer kalem tonlarıyla farklı olduğu, durumun ilk bakışta fark edildiği, 06.03.2006 tarih ve 46 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; dört adet ilacın yazıldığı, 4. sıradaki ilacın diğer kalemlerden farklı tonda bir kalemle yazılmış olması nedeniyle dikkat çektiği, 20.03.2006 tarih ve 50 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; altı adet ilacın yazıldığı, yazıların benzediği ve kalem mürekkebinin renginin aynı tonda olduğu, sahteliğin ilk bakışta fark edilmediği, 27.01.2006 tarih ve 22 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, yazıların şekli ve kalemlerin renk tonu itibarıyla benzer olduğu ve sahteliğin ilk bakışta fark edilmediği, 27.01.2006 tarih ve 24 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, 1. ilaç kutusu olarak "35" rakamının belirgin olarak yazıldığı, bu değişikliğin ilk bakışta fark edildiği, 07.02.2006 tarih ve 31 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 2. sıradaki ilacın üzerinin çizildiği, başka bir ilaç yazıldığı, yine 4. sıradaki ilacın kullanım miktarı olarak "3x1" kısmında "1" üzerinde değişiklik yapıldığı, reçetedeki değişikliğin ilk bakışta fark edildiği, 10.02.2006 tarih ve 33 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; bir adet ilacın yazıldığı, ilaç dozu olan "500 mg" ın, "1000 mg" olarak değiştirildiği, bu durumun ilk bakışta fark edildiği, 31.01.2006 tarih ve 25 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, yazıların benzediği ve kalem tonunun birbirlerinden farklı olmadığı, yapılan değişikliğin fark edilmediği, 13.02.2006 tarih ve 38 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; üç adet ilacın yazıldığı, yazıların benzerliği ve kalem rengi itibarıyla fark bulunmadığı, iğfal kabiliyetini haiz olduğu, 15.02.2006 tarih ve 13 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, ilaçların yazı tarzı ve kalem tonu itibarıyla aynı kalemden çıktığı ve tahrifatın fark edilemediği, 24.02.2006 tarih ve 43 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, her iki ilacın aynı kalemle ve birbirine benzer olarak yazıldığı, 10.02.2006 tarih ve 36 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 1. sırada yazılı ilacın üzerinin çizildiği, 2 ve 3. sırada yazılı ilaçların aynı kalemden çıktığı ve yazıların ilk bakışta benzer olduğu, 1 ve 2. sıradaki ilaçlar yönünden sahtecilik bulgusunun görülmediği, 08.03.2006 tarih ve 47 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, tahrifatın ilk bakışta fark edilmediği, 16.03.2006 tarih ve 49 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; üç adet ilacın yazıldığı, kalemin renk tonu ve yazıların benzerliği itibarıyla herhangi bir fark görülmediği, 02.05.2006 tarih ve 8 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; iki adet ilacın yazıldığı, yazı ve kalem tonu itibarıyla fark görülmediği, sahteciliğin ilk bakışta anlaşılamadığı, 2 nolu ilacın altında başka bir ilaç isminin yazıldığı, üzerinin kırmızı kalemle çizildiği, bu çizgi altında uzman doktorun kaşesinin mevcut olduğu, 02.05.2006 tarih ve 7 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; dört adet ilaç yazıldığı, 4 nolu ilacın belirgin olarak çizildiği ve değişiklik yapıldığı, 2 nolu ilaç ve 1 nolu ilaçta kutu ve kullanım dozlarında farklılıklar görüldüğü, iğfal kabiliyetini haiz olmadığı, 03.05.2006 tarih ve 9 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; üç adet ilacın yazıldığı, mürekkep tonu ve yazı benzerlikleri itibarıyla sahteliğin ilk bakışta anlaşılamayacağı, 30.05.2006 tarih ve 12 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 1. ilacın altında bulunan ilacın ve 4. sıradaki ilacın çizildiği, reçetedeki değişikliğin ilk bakışta fark edildiği, 22.05.2006 tarih ve 11 sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 2 sıra nolu ilacın üzerinin çizildiği, 3 nolu ilacın baş harfinde değişiklik yapıldığı, 4. sıradaki ilacın reçetenin soluna dikine şekilde yazıldığı, 2. sıradaki ilaç yönünden iğfal kabiliyetinin bulunmadığı, diğer ilaçların aynı kalem ve benzer yazılarla yazıldığı, 17.10.2006 tarih ve 26 sıra nolu sıra nolu reçetenin incelenmesinde; 2. sıradaki ilacın kırmızı kalemle çizildiği, diğer reçetelerin yazı şekli ve kalem tonu itibarıyla aynı elden çıktığı izleniminin edinildiği, sahteliklerinin ilk bakışta fark edilmediği, Tespitlerine yer verildiği, Anlaşılmaktadır. Tanık Katibe ...; Ege Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümünde doktor olarak görev yaptığını, 06.01.2006 tarihli reçetenin altındaki imzanın kendisine ait olduğunu, reçetedeki iki adet ilaçtan birincisini kendisinin yazdığını, ancak altındaki "Rp" ve "Zometa 4 mg" yazılarının kendisine ait olmadığını, 17.01.2006 tarihli reçetedeki "Meronem 1 gram" ibaresini kendisinin yazdığını, altındaki "RP" ile "Mabthera 500 mg" ibarelerini kendisinin yazmadığını, bu ilacın hastalığın tedavisinde kullanılan bir ilaç türü olmadığını, 04.01.2006 tarihli reçetedeki "ATG 20 mg" yazısının kendisine ait olduğunu, "rp 2" ile "Aggrastat" ibarelerini kendisinin yazmadığını, Aggrastat isimli ilacın görev yaptığı bilim dalınca kesinlikle kullanılmadığını, 04.01.2006 tarihli reçetedeki 1 ve 2 numaralı ilaçları kendisinin yazdığını, 3 ve 4 numaralı ilaçları ise kendisinin yazmadığını, 20.01.2006 tarihli reçetedeki 1 ve 2 numaralı ilaçları kendisinin yazdığını, 3 numaralı "Endobilin 5000" isimli ilacı ise kendisinin yazmadığını, bu ilacın mor reçete ile düzenlenmesi gereken bir ilaç türü olduğunu, bu nedenle söz konusu reçeteye yapılan eklentinin açıkça fark edildiğini, 27.01.2006 tarihli reçetede 1. sırada yazılı ilacın altına eklenmiş olan "Ambizome 50 mg" isimli ilacı kendisinin yazmadığını, belirttiği reçetelerdeki kaşe ve kaşe üzerindeki imzaların kendisine ait olduğunu, harici yere atılan imzaların ise kendisine ait olmadığını, Tanık Halime ... Büker; 2004 yılında Ege Üniversitesinde doktor olarak görev yaptığını, reçetelerde ismi geçen ....'ın hematoloji ve rotasyon süresi boyunca tedavisini yaptığını, 13.02.2006 tarihli reçeteye "Amsisome 50 mg" isimli ilacın sonradan eklendiğini ve bu yazının kendisine ait olmadığını, 14.07.2006 tarihli reçetedeki "Neuhogen 300 mg" isimli ilacın dozunu "2" olarak yazmasına rağmen reçete üzerinde tahrifat yapılarak "20" hâline getirildiğini, yine "V fend" isimli ilacın da kutu adetinin "1" olarak yazılmasına rağmen "10" olarak değiştirildiğini, Beyan etmişlerdir. Sanık ... savcılıkta; yasal prosedüre uygun şekilde ilacın kupürlerini reçeteye ekleyip kuruma faturalandırdıklarını, kurum tarafından bunun incelendiğini, uygun görülürse ödeme yapıldığını, herhangi bir eksiklik veya noksanlık varsa bu durumu kurumun kendilerine bildirdiğini, kurumdan tahsil ettikleri reçetelerden yalnızca ....'nın reçetesinde problem olduğunu, bu şahsın da sağlık kurulu raporu bulunduğundan her zaman ilaç alma hakkı olduğunu, şahsın sürekli kullandığı ilacı doktora reçete ettirme yerine reçetesini mükerrer kullandığını, bu durumun da kendileri tarafından bilinmesinin mümkün olmadığını, bu işlerle kalfasının ilgilendiğini, hakkındaki suçlamayı kabul etmediğini, Mahkemede; atılı suçlamaları kabul etmediğini, eczanesinde kalfa olarak çalışan sanık ...'in görevinin, kendisinin verdiği işleri yapmaktan ibaret olduğunu, sorumluluğun kendisinde bulunduğunu, yapılan işlemlerden dolayı kalfayı suçlamadığını, sahtecilik yapıldığı ileri sürülen reçetelerin iddianamede ayrıntılı olarak belirtilmediğini, reçetelerin ilgili sağlık kuruluşu tarafından düzenlendiğini ve herhangi bir sahtecilik bulunmadığını, ilgilinin imzasını ve hastane kaşesini taşıdığını, hekimin yazmış olduğu reçetedeki ilaçların dozunu ve hangi ilacın gerekip gerekmediğini kendilerinin kontrol edemeyeceklerini, suç tarihinde Gençlik Spor İl Müdürlüğü, Emekli Sandığı tarafından oluşturulan bilgisayar sistemine dahil olmadığı için hastanın daha önceden yazdırdığı reçete ile aynı ilacı alıp almadığını bilmelerinin mümkün olmadığını, bu nedenle henüz kullanabileceği ilaçları bitirmeden tekrar ilaç yazdırıp eczaneden ilaç almasının mümkün olduğunu, reçetelerdeki imzaların hastalara veya reçete sahiplerine ait olduğunu, kendileri tarafından atılmış bir imzanın bulunmadığını, ilaçların tamamının giriş faturalarının mevcut olduğunu, bilirkişi incelemesinin eczacılık konusunda uzman olmayan kişiler tarafından yapıldığı için yanlış sonuca ulaşıldığını, Sanık ... aşamalarda; sanık ...'nin eczanesinde kalfa olarak çalıştığını ve reçetelerin kontrolü, ödenmesi için gerekli hazırlıkların yapılması ile ilgili kuruma sunulması işlemlerini yaptığını, ancak bu reçetelerin hiçbirinde sahtecilik ve tahrifat yapmadığını, reçetelerin ilgili sağlık kuruluşlarınca düzenlendiğini ve hastaların da reçete arkalarını imzalayarak ilaçlarını teslim aldıklarını, bu prosedüre uyulmaması halinde ilgili kurumun ödeme yapmayacağını, ... bilgisayar sistemine dahil olmadığından hastanın aynı reçeteyle farklı eczanelerden ilaçları alabileceğini, Sanık ... savcılıkta; kızının İzmir'de kanser tedavisi gördüğünü, İzmir'deki doktorun üç adet reçete yazdığını, bu reçeteleri eczaneye götürdüğünde il dışı ödemelerinde tereddüt yaşadıkları için kendisine ilaç vermediklerini, bunun üzerine Balıkesir'e geldiğini, reçetelerden bir tanesi ile buradaki eczanelerden birinden ilaç aldığını, diğer iki reçetenin kendisinde durduğunu, eczaneler bu ilaçları temin etmede geciktiklerinden doktorların tedavinin devam edebilmesi için çok sayıda reçete yazdıklarını, bu nedenle elinde fazla reçete bulunduğunu, Mahkemede; kanser olan kızının 2005 yılından itibaren Ege Üniversitesi Tıp Fakültesinde yatarak tedavi gördüğünü, kullandığı ilaçların pahalı olması nedeniyle nakit olarak ödenmesi istendiğinden bu ilaçları İzmir'de temin etmekte zorluk yaşadığını, genellikle Balıkesir'deki sanık ...'nin sahibi olduğu eczaneden aldığını, ne kadar ilaç aldığını hatırlamadığını, bir kısım reçetelerdeki kupürlerin ne şekilde kaybolduğunu ve reçetelerdeki tahrifatların kimin tarafından yapıldığını bilmediğini, Savunmuşlardır. Uyuşmazlık konularının sırayla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. 1- Sanıklar ... ve ... arasında menfaat çatışması bulunup bulunmadığı, buna bağlı olarak da aynı müdafinin hukuki yardımından yararlanmalarının, savunma hakkının kısıtlanması niteliğinde olup olmadığı; Avukat ...’nın sanıklar ....ve ....’in ortak müdafi olarak soruşturma ve kovuşturma boyunca görev yaptığı, sanık ...’nin aynı zamanda başka bir müdafiinin de bulunduğu anlaşılmaktadır. Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir çözüme ulaşılabilmesi için, konuya ilişkin yasal düzenlemelerin incelenmesinde yarar bulunmaktadır. 5271 sayılı CMK'nun, “Şüpheli veya sanığın birden fazla olması halinde savunma” başlığını taşıyan 152. maddesi; “Yararları birbirine uygun olan birden fazla şüpheli veya sanığın savunması aynı müdafie verilebilir” hükmünü taşımaktadır. Öte yandan 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 38. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi ile avukata, aynı işte menfaati zıt olan bir tarafa vekâlet etmesi halinde, gelen işi reddetmesi zorunluluğu getirilmiştir. Yine Türkiye Barolar Birliğince kabul edilen Avukatlık Meslek Kurallarının 35. maddesi ile de; “Avukat aynı davada, birinin savunması öbürünün savunmasına zarar verebilecek durumda olan iki kişinin birden vekâletini kabul edemez” kuralına yer verilmiştir. Bütün bu hükümlerden de anlaşılacağı gibi önemli olan, aynı müdafiinin hukuki yardımından yararlanılması sonucu sanıklara ilişkin savunmanın zafiyete uğramamasıdır. Nitekim öğretide de aynı görüş benimsenmiş, şüpheli veya sanıklardan birisinin savunulması ancak diğer sanığın suçlanmasıyla sağlanabiliyorsa, çıkarların çatıştığı ve müdafilerinin değişik kişiler olması gerektiği belirtilmiştir (Nur Centel – Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, 6. Bası, s. 170). Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanıkların, birbirlerini suçlayıcı ya da çıkar çatışması sonucunu doğurucu farklı savunmalarda bulunmamaları, sanık ...’nin savcılıkta kamu davasına konu olaylarla ilgisi bulunmayan başka bir olaydan bahsedip sonunda “bu işlerle kalfam ilgilenmektedir” şeklindeki genel ifadesinin sanık ...'i suçlayıcı nitelikte olmaması, daha sonraki savunmalarında da sanık ...'i suçlar nitelikte bir beyanı olmadığı gibi aksine sanık ...'in, kendisinin verdiği işleri yaptığını ve sorumluluğunun olmadığını beyan etmesi ve her iki sanığın da istikrarlı şekilde suçlamaları kabul etmemeleri karşısında; aynı müdafinin hukuki yardımından yararlanan sanıkların savunmalarının birbirlerinin savunmasına zarar verebilecek nitelikte olmadığı, ortak müdafileri tarafından aynı doğrultuda savunma yapıldığı ve sanıklardan birisinin lehine, diğerinin aleyhine olacak biçimde savunmada zafiyete sebebiyet verilmediği anlaşıldığından, savunma haklarının kısıtlanmadığı kabul edilmelidir. Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının bu uyuşmazlık yönünden reddine karar verilmelidir. Bu uyuşmazlık konusuna ilişkin olarak çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği" görüşüyle karşı oy kullanmışlardır. Sanıkların savunma hakkının kısıtlanmadığının kabul edilmesi nedeniyle, diğer uyuşmazlık konularının incelenmesine geçilmiştir. 2-a- Suça konu reçetelere ilave edilen yazı ve rakamların aidiyeti hususunda bilirkişi incelemesi yapılmasının gerekip gerekmediği; Bursa Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğünce düzenlenen 17.04.2007 tarihli ekspertiz raporunda reçetelerde tahrifat yapıldığı belirtilip reçetelerin aldatma kabiliyeti yönünden ayrıntılı şekilde incelenmiş olması, suça konu reçetelerin aynı zamanda mahkeme heyetince de 03.03.2010 tarihli oturumda incelenerek sahteciliklerin ne şekilde gerçekleştirildiği ve hangi sahteciliklerin aldatma kabiliyeti olduğunun değerlendirilip tutanağa bağlanması, reçetelerin bir kısmını düzenleyen tanık doktorların reçetelere sonradan eklenen yazıların kendilerine ait olmadığını beyan etmeleri, sahteciliğe konu reçetelerin, sağlık karnesindeki aynı seri numaralı suret sayfalarından farklı olması ve itirazın dayanağını oluşturan 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporunu düzenleyen emekli sayıştay denetçisi, uzman doktor ve eczacıdan oluşan bilirkişi heyetinin, reçetelerde yapılan tahrifata ilişkin uzmanlık bilgisinin bulunmaması karşısında, suça konu reçetelere ilave edilen yazı ve rakamların aidiyeti hususunda yeniden bilirkişi incelemesi yapılmasının gerekli olmadığı kabul edilmelidir. b- 12.03.2009 ve 02.11.2009 tarihli bilirkişi raporları arasındaki çelişkinin giderilmesi için yeni bir bilirkişi raporu alınmasının gerekli olup olmadığı; 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporunda; reçetelerde yazılı ilaçların hastanın teşhisine ve sağlık kurulu raporuna uygun olmakla birlikte, birçoğunun kullanım dozu, kutu adeti ve süresi ile bir arada kullanımının olağan kabul edilmediği, konunun açıklığa kavuşması için uzman hekimden bu hususta görüş alınmasının uygun olacağının belirtilmesi üzerine suça konu reçetelerde adı geçen ....'ın hastalığı konusunda uzman olan Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı ve Hematoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesince düzenlenen 02.11.2009 tarihli bilirkişi raporunda; reçetelerde hastalığın tedavisinde kullanılmayan ilaçların bulunduğu, kullanılabilecek ilaçların miktarının çok abartılı olduğu, reçetelerdeki ilaçların uygunsuz şekilde bir araya getirildiği, hastalığın suistimal edildiği şeklinde görüş bildirilmesi, yine 08.02.2008 ve 04.04.2011 tarihli bilirkişi raporlarında; reçetelere hastalığın tedavisiyle ilgisi bulunmayan ve sağlık kurulu raporunda da yer almayan bazı ilaçların usulsüz olarak eklendiğinin belirtilmesi karşısında; 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporunda, reçetelerde yazılı ilaçların hastanın teşhisine ve sağlık kurulu raporuna uygun olduğu belirtilmekle birlikte, birçoğunun kullanım dozu, kutu adeti ve süresi ile bir arada kullanımının olağan kabul edilmediği ve konunun açıklığa kavuşması için uzman hekimden görüş alınmasının uygun olacağının ifade edilmesi, 02.11.2009 tarihli raporun ise ....'ın hastalığı konusunda uzman olan bilirkişi tarafından bilimsel şekilde düzenlenmiş olması ve bu raporun dosyada mevcut diğer raporlarla da desteklenmesi nedeniyle hükme esas alınmasında bir isabetsizlik bulunmadığı, bu nedenle yeni bir bilirkişi raporu alınmasının gerekmediği kabul edilmelidir. c- 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporundaki lehine görüşler karşısında, sanık ...’ın üzerine atılı suçların sübut bulup bulmadığı; 12.03.2009 tarihli bilirkişi raporunda; “Eczacılık hizmetleri açısından reçetede yazılı ilaçlar hastanın teşhisine ve sağlık kurulu raporlarına uygundur. Reçeteler, sonradan ilaç ilave edildiğine dair kanaat oluşturulabilecek nitelikte değildir. Uygulamada tahrifat olduğu anlaşılan reçeteler işleme konmaz. Bir arada kullanılması sakıncalı ilaçlara eczacının müdahil olma yetkisi yoktur. Ancak etik olarak ilgili hekimi uyarabilir” denilmiş ise de, aynı heyetçe düzenlenen 21.09.2010 tarihli ek raporda; “Eczacılık hizmetleri bakımından da yatan hasta ibaresi bulunan ilaçlara ait günlük kullanım dozu dikkate alınarak 5 günlükten fazla ilacın fatura edilmemesi gerekir. Ayrıca, eczacı fatura ettiği ilaçlarda raporu olan ilaç varsa o ilacın raporda açıkça belirtilip belirtilmediğini dikkate almak zorundadır. .... isimli hak sahibine ait sağlık raporunda yer alan bilgiler 12.03.2009 tarihli raporumuzda açıkça yazılmıştır. Bu raporda heyette imzası bulunan komisyon tarafından hangi ilaçların hangi dozda kullanılacağı belirtilmiştir. Bu rapora göre tanıya uygun olmakla beraber Mabthera isimli ilacın kullanılması önerilmemektedir. Bu ilaç reçetede yazılı olsa dahi raporda olmaması nedeni ile eczacı tarafından geri çevrilmesi gerektiği” mütalaa edilerek ilk rapordaki görüşten dönülmesi ve 04.04.2011 tarihli bilirkişi raporunda da "Davaya konu özürlü reçetelerdeki ilaçların verilmesi halinde bedelllerinin ödenmeyeceğini her eczacı bilir. ...Eczacılık uygulamaları açısından eczacı eczanenin sahip ve mesul müdürü, eczane işletmesinin sorumlusudur" şeklinde görüş bildirilmesi karşısında, sanığın atılı suçlardan mahkûmiyetine karar verilmesinde bir isabetsizlik bulunmamaktadır. Tüm bu bilgiler ışığında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 2, 3 ve 4 numaralı itirazlarının da reddine karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1-Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE, 2-Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 07.02.2017 günü yapılan ilk müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden yasal çoğunluk sağlanamadığından, 21.02.2017 tarihinde yapılan ikinci müzakerede birinci uyuşmazlık yönünden oyçokluğu, ikinci, üçüncü ve dördüncü uyuşmazlıklar yönünden ise oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
- 5271 S. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [ Madde 152 ]
4. Ceza Dairesi 2006/11205 E., 2007/1323 K. 4. Ceza Dairesi 2006/11205 E., 2007/1323 K. - DURUŞMADA ZORUNLA KAPALILIK - KISA SÜRELİ HAPİS CEZASINA SEÇENEK YAPTIRIMLAR - ŞÜPHELİ VE SANIĞIN BİRDEN FAZLA OLMASI HALİNDE SAVUNMA - YAŞ KÜÇÜKLÜĞÜ- 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 31 ] - 5237 S. TÜRK CEZA KANUNU [ Madde 50 ] - 5271 S. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [ Madde 152 ] - 5271 S. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [ Madde 185 ] - 5395 S. ÇOCUK KORUMA KANUNU [ Madde 23 ] "İçtihat Metni" Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü: Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi. Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre 5395 sayılı Çocuk Koruma Yasasının 17.maddesine uyulmamış ise de, bu hususun telafisinin olanaklı bulunmadığı anlaşılmış yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir. Ancak; suç tarihinde 15-18 yaş grubunda bulunmasına karşın sanık hakkında, a)5271 sayılı CYY.nın 185.maddesi uyarınca duruşmanın kapalı yapılması ve hükmün de kapalı olarak verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi, b)5271 sayılı CYY.nın 152/2.maddesi açık hükmüne aykırı olarak sanığa zorunlu müdafii atanmaması, c)Hükmolunan cezanın yaş küçüklüğü nedeniyle 5237 sayılı TCY.nın 31/3.maddesi uyarınca indirilmemesi suretiyle fazla ceza belirlenmesi, d)5237 sayılı TCY.nın 50.maddesinin 3.fıkrası uyarınca sanığa verilen kısa süreli hapis cezasının 1.fıkrasında öngörülen seçenekli yaptırımlardan birisine çevrilmesi zorunluluğunun gözetilmemesi, e)5395 sayılı Çocuk Koruma Yasasının 23. (5271 sayılı CYY.nın 231.) maddesi hükmü uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması konusunda bir karar verilmemesi, Yasaya aykırı ve O yer Cumhuriyet Savcısının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 07.02.2007 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.