5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Madde 168

Ceza Muhakemesi Kanunu 168. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.

Madde Metni

Madde 168 – (1) Olay yerinde görevine ait işlemlere başlayan adlî kolluk görevlisi, bunların yapılmasına engel olan veya yetkisi içinde aldığı tedbirlere aykırı davranan kişileri, işlemler sonuçlanıncaya kadar ve gerektiğinde zor kullanarak bundan men eder. Soruşturma evresinde yapılan işlemlerin tutanağa bağlanması

Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları

3 karar eşleşti
Ceza Genel Kurulu, 2016/427 E., 2019/688 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAsliye Ceza
j) Olay yerini ve delilleri koruma, bu amaçla Ceza Muhakemesi Kanununun 168 inci maddesine göre yakalama.
Ceza Genel Kurulu         2016/427 E.  ,  2019/688 K. "İçtihat Metni" Yargıtay Dairesi : 8. Ceza Dairesi Mahkemesi :Asliye Ceza Sayısı : 477-614 6136 sayılı Kanun’a aykırılık suçundan sanık ...'in aynı Kanun’un 13/1 ve TCK’nın 62/1, 52/2-4 ve 54/4. maddeleri uyarınca hapisten çevrilen 6.000 TL ve doğrudan verilen 500 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına, taksitlendirmeye ve müsadereye ilişkin Bakırköy 11. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 15.12.2014 tarihli ve 477-614 sayılı hükmün, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 12.11.2015 tarih ve 5810-24422 sayı ile; "Usulüne uygun olarak alınan arama ve elkoyma kararı bulunmadan sanığın aracında suça konu silahın ele geçtiği olayda, hukuka aykırı olan arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınmasının mümkün olmadığı gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması," isabetsizliğinden bozulmasına oy çokluğuyla karar verilmiş, Daire üyesi H. Akdağ; "Olayın cereyan tarzı karşısında, aramanın hukuka aykırı olmadığı," düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.12.2015 tarih ve 44554 sayı ile; "Havaalanları önemlerine binaen özel koruma tedbirleri ile korunan, güvenlik tedbirleri hakkında uluslararası standartlar konulmuş, bu hizmetlerin yürütülmesi için müstakil mülki idare amirlikleri oluşturulmuş yerlerdendir. Bu amaçla Sivil Hava Meydanları, Limanlar ve Sınır Kapılarında Güvenliğin Sağlanması, Görev ve Hizmetlerin Yürütülmesi Hakkında Yönetmelik çıkarılmıştır. Bu Yönetmeliğin 20. maddesi gereğince mülki idare amiri, havaalanları, limanlar ve sınır kapılarında güvenlik görev ve sorumluluğunu, genel kolluk kuvvetleri ve özel güvenlik teşkilatıyla yerine getirecektir. Aynı Yönetmeliğin 21. maddesi ise 'Sivil havaalanlarında kanun dışı eylemlere karşı, yolcuların, mürettebatın, yer personelinin ve halkın güvenliği için alınacak tedbirler, hizmetlerin düzen içinde ve süratle yürütülmesine engel olmayacak şekilde düzenlenir. Alınacak güvenlik tertip ve tedbirleri (ICAO) ve (ECAC) tarafından belirlenen standartlar çerçevesinde her havaalanının mahalli şartlarına ve eldeki imkanlara göre, maksadı en iyi sağlayacak şekilde düzenlenir ve geliştirilir. Yolcuların, bagajların, yolcu beraberindeki eşyaların kontrol ve denetiminden geçirilmesini sağlayacak, silah, patlayıcı madde ve uçak için tehlike arzeden maddelerin havaalanı sınırları içerisine ve uçağa girişini önleyecek, caydıracak, muhtemel saldırıyı uçağa ulaşmadan ortaya çıkaracak tedbirler alınır. Havayoluyla, paket, yük ve kargo nakleden posta idareleri, kargo şirketleri ve ilgili kuruluşlar; patlayıcı madde, silah ve uçuş güvenliğini tehlikeye düşürecek maddelerin, eşya ve paketlerin uçaklara yüklenmesine ve girmesine meydan vermeyecek tedbirleri alırlar.' hükmünü getirmiştir. Bu amaçla yapılacak aramalarda yolcuların ve kabin bagajlarının kargo, posta paketi ve uçağa verilen yüklerin kontrolünde; metal, el ve kapı dedektörleri, röntgen cihazları, düşük basınçlı hücre, koklama dedektörleri (patlayıcı, uyuşturucu) ve köpek kullanılır. Gerektiğinde paketler açtırılarak elle arama yapılır veya 24 saat beklemeye alınır. Gerekli görüldüğünde uçak başında sahiplerince gösterilmesi sağlanır. (Yönetmelik m. 22.) Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun 9/7. maddesi 'Polis, tehlikenin önlenmesi veya bertaraf edilmesi amacıyla güvenliğini sağladığı bina ve tesislere gelenlerin; herhangi bir emir veya karar olmasına bakılmaksızın, üstünü, aracını ve eşyasını teknik cihazlarla, gerektiğinde el ile kontrol etmeye ve aramaya yetkilidir. Bu yerlere girmek isteyenler kimliklerini sorulmaksızın ibraz etmek zorundadırlar. Milletlerarası anlaşmalar hükümleri saklıdır.' şeklindeki düzenleme ile Sivil Hava Meydanları, Limanlar ve Sınır Kapılarında Güvenliğin Sağlanması, Görev ve Hizmetlerin Yürütülmesi Hakkında Yönetmelik'in 20. maddesi ile güvenliğinin sağlanması kendilerine bırakılmış havaalanının güvenliğini sağlamak bakımından yapacağı bu tür aramalarda herhangi bir arama emri veya kararı olmadan arama yapma yetkisini sahiptir. Bu açıklamalar ışığında somut olaya bakıldığında, sanığa ait ruhsatsız tabancanın bulunduğu arama, havaalanı güvenliğini sağlayan genel kolluk görevlisi polis memurlarının Hava Meydanları, Limanlar ve Sınır Kapılarında Güvenliğin Sağlanması, Görev ve Hizmetlerin Yürütülmesi Hakkında Yönetmelik ve Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'nun 9/7. maddesi gereğince yaptıkları hukuka uygun bir arama niteliğinde olup, bu arama sonucu elde edilen suç eşyası yönünden de arama hukuka uygun kabul edilmesi ve sanık hakkındaki mahkumiyet hükmünün onanması gerektiği," görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur. CMK'nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.02.2016 tarih ve 16232-1436 sayı ile itiraz nedeni yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; suça konu tabancanın ele geçirilmesine ilişkin işlemlerin arama işlemi niteliğinde olup olmadığı ve bu bağlamda hukuka aykırı bir delilden söz edilip edilmeyeceğinin belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Olay ve savcı görüşme tutanağına göre; 03.10.2014 tarihinde saat 19.45 sıralarında İstanbul Atatürk Havalimanı otopark genel sorumlusu olan ...özel güvenlik görevlileri ... ve ...’ın havalimanı dış hatlar terminali geliş katı A girişinde görev yapan polis memurlarının yanına giderek otoparkta bulunan BMW marka, 34 KH 0366 plakalı, kahverengi aracın kapılarının açık bırakıldığını, aracın bagaj kısmında unutulan siyah laptop çantası olduğunu, bu çantanın ön gözünde para ve altın bulunduğunu belirtip söz konusu çantayı polis memurlarına teslim ettikleri, bahse konu çantanın daha sonra X-ray cihazına konularak yapılan kontrolünde içerisinde bir miktar para, iki adet yuvarlak altın ve bir adet de silah benzeri malzeme olduğunun tespit edildiği, ardından X-ray cihazından çıkarılan çantaya ilişkin elle yapılan aramada, çantanın ön gözünde 30 adet 100 TL ile iki adet Cumhuriyet altını, arka gözünde ise bir adet araç ruhsatı, bir adet Toyota marka araç kontak anahtarı, bir adet 712363 seri numaralı ... adına düzenlenen pasaport, bir adet Garanti Bankasına ait 0615068 numaralı, 24.420 TL bedelli çek, bir adet Sig Sauer P22 marka, 7.65 mm çapında, 55551 seri numaralı, siyah tabanca ile 32 adet, MKE yapımı, 7.65 mm çapında merminin ele geçirildiği, bahse konu çantanın içerisinden çıkan pasaport incelendiğinde giriş-çıkış kaydına rastanılmadığı, aracın plakası üzerinden yapılan sorgulamada Tuzlalı Sağlık Hizmetleri Şirketine ait olduğunun tespit edildiği, daha sonra nöbetçi Cumhuriyet savcısı ile yapılan görüşmede suça konu silahın ve beraberindeki eşyaların Adli Hizmetler Büro Amirliğinde muhafaza altına alınması, 34 KH 0366 plakalı aracın ruhsatında adı geçen şirket yetkilisine ulaşılarak silah teslim edilmeden önce tekrardan günün nöbetçi savcısıyla görüşülmesi talimatının alındığı, Teslim tesellüm tutanağında; 07.10.2014 tarihinde emniyete gelen sanık ...’a suça konu silah ve mermiler dışında kalan eşyaların teslim edildiği bilgisine yer verildiği, İstanbul Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğü tarafından düzenlenen 07.10.2014 tarihli ve 11708 sayılı raporda; inceleme konusu silahın ses ve gaz fişeği istimal etmek üzere imal edilmişken, yivli-setli bir namlu takılmak suretiyle 7.65 mm çaplı, Browning tipi ateşli silah fişeklerini atar hâle dönüştürülen yarı otomatik bir tabanca olduğunun, ateş etmesine engel mekanik herhangi bir arızasının bulunmadığının, yapılan deneme atışlarında 7.65 mm çaplı Browning tipi ateşli silah fişeklerini patlattığının, ancak sonradan monte edilen yivli-setli namlunun atış sonrası yerinden çıktığının, suça konu tabanca ile birlikte gönderilen ve kapsülleri sağlam olan 31 adet fişeğin 7.65 mm çaplı Browning tipi olduğunun, bu fişeklerden 10 adedinin birlikte gönderilen tabanca ile deneme ve mukayese atışlarında kullanılması sonucunda patladıklarının, bu itibarla söz konusu tabanca ve fişeklerin 6136 sayılı Kanun’a göre yasak niteliği haiz ateşli silah ve fişeklerden olduklarının, ancak inceleme konusu tabancanın aynı Kanun’un 12/4. maddesinde düzenlenen vahim silahlardan olmadığının, geriye kalan 1 adet fişeğin ise 7.65 mm çaplı, Browning tipi olup, kapsülü üzerinde teşhis ve tespite elverişli nitelikte karakteristik izler ihtiva etmeyen, yüzeysel yapıda, ateşleme iğnesi mükerrer temas izlerinin mevcut olduğunun, söz konusu fişeğin görünümü itibarıyla istimal vasfını haiz olması nedeniyle 6136 sayılı Kanun’a göre yasak niteliği haiz fişeklerden kabul edilmesi gerektiğinin belirtildiği, Sanık ... tarafından ibraz edilen 27.01.2015 havale tarihli temyiz dilekçesi ekinde yer alan 03.10.2014 tarihli, “...Güvenlik” başlıklı yazının; “Sayın... plakalı araç sürücüsü; Aracınızın kapılarını ve sol arka camını açık unuttuğunuz tespit edilmiştir. Terminal içerisinde saat 19.15’te plaka anonsu yaptırılmış ancak tarafınıza ulaşılamamıştır. Bu not aracınızın güvenliği hususunda daha dikkatli olmanız için bilgilendirme amacıyla yazılmıştır. Saygılarımızla. 100659-101200-108348 ...İstanbul Terminal İşletmeciliği AŞ ARACIN Markası: BMW. Rengi: kahve. Bulunduğu kat, park no: M-2, C-5 Tesbit edilerek emanete alınan değerli eşya: 3 bin TL para, ruhsat, 2 adet altın, 1 adet siyah çanta güvenlik tarafından muhafaza altına alınarak Atatürk Havalimanı Polis Karakoluna teslim edilmiştir. E-mail: info@... Tel: 0 212 ... GF-7.5.1.11.1/A” şeklinde düzenlendiği, Anlaşılmaktadır. Sanık kollukta; 03.10.2014 tarihinde... plakalı araçla Antalya iline gitmek üzere Atatürk Havalimanına geldiğini, aracını ...katlı otoparkına bırakarak uçuşunu gerçekleştirdiğini, daha sonra kendisini arayan polis memurlarının aracının kapısının açık kaldığını, aracın içerisinde silah, mermi, pasaport, 3.000 TL, 2 adet Cumhuriyet altını, araç ruhsatı, araç kontak anahtarı ve 24.420 TL tutarında çek bulunduğunu belirttiklerini, söz konusu silahı yaklaşık 8 ay önce Kayışdağı Mahallesinde kahvehane işleten Ahmet Gördük isimli şahıstan 800 TL karşılığında aldığını, silaha ilişkin yaptığı denemelerde çekirdek sıkıştırdığını farketmesi nedeniyle iade etmeyi düşündüğünü ancak silahı aldığı şahsın vefat etmesi sebebiyle iade edemediğini, silah arızalı olmasaydı ruhsat müracaatında bulunacağını, Mahkemede ise; soruşturma aşamasında alınan ifadesini aynen tekrar ettiğini, suça konu tabancanın çalışmadığını ayrıca bu tabancaya ilişkin yapılan arama işleminin de usulsüz olduğunu, bu nedenle suçlamayı kabul etmediğini, Savunmuştur. Uyuşmazlık konusunun isabetli bir biçimde çözümlenmesi için öncelikle "arama" tedbirinin hukuki niteliği ile bu tedbire hâkim olan genel ilkelere değindikten sonra konuya ilişkin anayasal ve kanuni düzenlemelerin incelenmesinde fayda bulunmaktadır. Ceza muhakemesinin yapılmasını veya yapılan muhakemenin sonunda verilecek kararın kâğıt üzerinde kalmamasını ve muhakeme masraflarının karşılanmasını sağlamak amacıyla, kural olarak ceza muhakemesinde karar verme yetkisini haiz olan yetkililer tarafından, gecikmede sakınca bulunan durumlarda geçici olarak başvurulan ve hükümden önce bazı temel hak ve hürriyetlere müdahaleyi gerektiren kanuni çarelere "koruma tedbiri" denir. (Bahri Öztürk, Behiye Eker Kazancı, Sesim Soyer Güleç, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Seçkin, 2013, 1. Bası, s.1) Koruma tedbirleri genel itibarıyla 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda düzenlenmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun Birinci Kitabının Dördüncü Kısmı “Koruma Tedbirleri” başlığını taşımakta olup arama tedbirine de bu kısımda yer verilmiştir. Kanun'un bu açık düzenlemesine göre arama bir koruma tedbiridir. Koruma tedbirleriyle çoğu zaman henüz gerçekten bir suçun işlenip işlenmediği ya da işleme muhatap olan şüpheli tarafından işlendiği yargı kararı ile sabit olmadığı hâlde, gecikmesinde sakınca bulunmasından dolayı görünüşte haklılıkla yetinilerek gerek şüphelinin gerekse şüpheli statüsünde olmayan üçüncü kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale edilmektedir. Bu nedenle koruma tedbirlerine ölçülü bir şekilde, görünüşte haklı olan ve gecikmesinde sakınca ya da tehlike bulunan hâllerde başvurulmalıdır. Arama ve elkoymanın esasları; Anayasamızın 20. maddesinde "Özel hayatın gizliliği", 21. maddesinde ise "Konut dokunulmazlığı" başlıkları altında düzenlenmiştir. Anayasanın 20. maddesi; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar...”, 21. maddesi ise; “Kimsenin konutuna dokunulamaz. Millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlâkın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar.” hükümlerini amirdir. Anayasamızın 13. maddesindeki düzenleme ile temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması anayasal güvence altına alınmış ve belli şartlara tabi kılınmıştır. Bu düzenlemeye göre; temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasa'nın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar ise Anayasamızın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz. Arama; “arama işi, taharri, birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak, araştırmak, yoklamak” anlamlarına gelmektedir. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2009, s.113) Arama, gizli olanı ortaya çıkarmak için yürütülen bir faaliyet olduğundan gözle görülen veya açıkta bırakılan şeyler aramanın konusu olamaz. Örneğin; bir polis memurunun, yayalar ya da diğer araçlar bakımından tehlike oluşturacak şekilde kullanılması nedeniyle durdurduğu bir aracın arka koltuğunda, uyuşturucu madde veya tabanca görmesi üzerine bunlara el koyması arama olarak kabul edilmemektedir. (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin, 1999, 1. Bası, s.18) Arama; kişilerin konutları, iş yerleri, araçları, diğer yerleri, üstleri, eşyaları, özel kâğıtları, kullandıkları bilgisayar ve bilgisayar programları ile kütükleri üzerinde yapılmaktadır. Kişinin üstünde yapılan aramanın beden muayenesi boyutuna varmaması gerekir. Zira, beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması aramadan farklı hükümlere tâbi kılınmış olup cinsel organlar veya anüs bölgesine bakılması iç beden muayenesi sayılmaktadır. Bu bölgeler haricindeki ağız, koltuk altı gibi beden boşlukları ile ayak, kol, saç arası gibi vücut bölgelerine tıbbi araç veya yöntemler kullanılmaksızın bakılması arama hükümlerine tabidir. Aramaya ilişkin hükümler sadece Ceza Muhakemesi Kanunu'nda düzenlenmiş değildir. Arama işleminin yapılışına ilişkin usulleri ayrıntılı olarak düzenleyen Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 3. maddesinde yer verildiği üzere 2559 sayılı Polis Vazife ve Salâhiyet Kanunu, 2803 sayılı Jandarma Teşkilât, Görev ve Yetkileri Kanunu, 2692 sayılı Sahil Güvenlik Komutanlığı Kanunu, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu, 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun, 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun, 5253 sayılı Dernekler Kanunu ve 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu'nda bu hususta kurallar vazedilmiştir. Arama, amacına göre "adli arama" ve "önleme araması" olarak ikiye ayrılmaktadır. Arama şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme amacıyla yapılabileceği gibi, bir suçun işlenmesini veya bir tehlikeyi önlemek amacıyla da yapılabilir. Birinci tür aramaya "adli arama", ikinci tür aramaya ise "önleme araması" denilmektedir. Bu itibarla arama hem koruma, hem de önleme tedbiridir. Her iki tür arama arasında ortak özellikler bulunmakla birlikte hukukî nitelikleri, tâbi oldukları kanuni düzenlemeler ve kapsamları bakımından önemli farklılıklar da bulunmaktadır. Genel emniyet ve asayişin korunması ile tehlikelerin önlenmesi amacıyla başvurulan önleme araması; 2559 sayılı PVSK'nın 9 ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 18-26. maddelerinde düzenlenmiş olup Yönetmelik'in 19. maddesinde; "Millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin yazılı emriyle ikinci fıkrada belirtilen yerlerde, kişilerin üstlerinde, aracında, özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemidir." şeklinde tanımlanmıştır. Böylelikle kamu güvenliği ile düzenini bozabilecek kişi ve eşya bulunarak muhtemel bir zararın gerçekleşmesine veya suç işlenmesine engel olunarak toplum yakın bir tehlikeden korunacaktır. Önleme aramasına karar verilebilmesi için belirtilen konulara ilişkin somut ve öngörülebilir bir tehlike olması gerekir. 2559 sayılı PVSK bu nitelikteki tehlike hâlini "makul sebep" olarak ifade etmektedir. Suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut olgulara dayalı "makul şüphe" ile önleme aramasındaki "makul sebep" farklı kavramlardır. "Makul sebep" konunun uzmanları tarafından ortak görüşle anlamlandırılıp değerlendirilen bir olgu iken "makul şüphe" çok sayıdaki sıradan insanın somut bir olguyu aynı yönde değerlendirmeleri hâlidir. (Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Seçkin, 4. Baskı, 2016, s. 381-382) Önleme araması ancak kanunda öngörülen yerlerde yapılabilir. 2559 sayılı PVSK'nın 9. maddesinde somut ve yakın bir tehlikenin baş gösterebileceği alanlar esas alınmak suretiyle önleme araması yapılabilecek yerler tek tek sayılmış olup buna göre önleme araması; 1) 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamına giren toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapıldığı yerde veya yakın çevresinde, 2) Özel hukuk tüzel kişileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları veya sendikaların genel kurul toplantılarının yapıldığı yerin yakın çevresinde, 3) Halkın topluca bulunduğu veya toplanabileceği yerlerde, 4) Eğitim ve öğretim özgürlüğünün sağlanması için her derecede eğitim ve öğretim kurumlarının idarecilerinin talebiyle ve kurumun imkânlarıyla önlenmesi mümkün görülmeyen olayların çıkması ihtimali karşısında rektör, acele hâllerde de dekan veya bağlı kuruluş yetkililerinin kolluktan yardım istemeleri hâlinde, girilecek yüksek öğretim kurumlarının içinde, bunların yakın çevreleri ile giriş ve çıkışlarında, 5) Umumî veya umuma açık yerlerde, 6) Her türlü toplu taşıma araçlarında, seyreden taşıtlarda yapılabilecektir. Konutta, yerleşim yerinde, kamuya açık olmayan iş yerlerinde ve eklentilerinde hiçbir şekilde önleme araması yapılması mümkün olmayıp bu yerlerde şartları varsa ancak adli arama yapılabilir. Önleme araması idari bir işlem olsa da kural olarak hâkim kararıyla yapılmalıdır. Kolluk tarafından somut tehlikenin oluştuğunu gösteren belirlemeler önceden tespit edilip aramanın yapılması önerilen yer ve zaman ile birlikte o yer mülki amirine yazılı olarak iletilir. İllerde vali veya bu konuda yetkilendirdiği yardımcısı ve ilçelerde ise kaymakamı ifade eden mülki amir, kolluğun talebini uygun bulursa hâkimden arama kararı talep eder; ancak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde kendisi de yazılı arama emri verebilir. Önleme araması kararının alınmasında ve icrasında Cumhuriyet savcısının herhangi bir görev ve fonksiyonu yoktur. Kolluğun kendi içindeki birim amirlerinin emri ile önleme araması yapılamaz. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 4. maddesi uyarınca, önleme araması bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hâl; derhâl işlem yapılmadığı takdirde, millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunmasının tehlikeye girmesi veya zarar görmesi, suç işlenmesinin önlenememesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silah, patlayıcı madde veya eşyanın tespit edilememesi ihtimalinin ortaya çıkması ve gerektiğinde hâkimden karar almak için vakit bulunmaması hâlini ifade etmektedir. 2559 sayılı PVSK'nın 9/6. maddesi uyarınca spor karşılaşması, miting, konser, festival, toplantı ve gösteri yürüyüşünün düzenlendiği veya aniden toplulukların oluştuğu hâllerde gecikmesinde sakınca bulunan hâlin bulunduğu kabul edilmektedir. Önleme araması kararında veya emrinde; aramanın sebebi, konusu ve kapsamı, aramanın yapılacağı yer, aramanın yapılacağı zaman ve geçerli olacağı süre belirtilmelidir. Önleme aramasında gece ile ilgili bir istisnaya yer verilmediğinden her zaman yapılması mümkündür. Önleme araması kararının geçerli olacağı sürenin sınırı ile ilgili olarak da mevzuatta kısıtlayıcı bir hüküm bulunmamaktadır. Zira önleme aramasının geçerli olacağı süre, karar verilmesine dayanak teşkil eden makul sebebin niteliğine göre değişkenlik arz edebilmektedir. Örneğin; olimpiyat oyunları gibi iki ya da üç hafta sürecek ve dünyanın bir çok ülkesinden sporcu ve izleyicilerin katılacağı bir spor organizasyonunda yaşanabilecek kamu düzenini bozucu nitelikteki olayların ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla makul sebep oluşması hâlinde yapılacak bir önleme aramasının geçerlilik süresi organizasyon süresi kadar olabileceği gibi, başka olaylarda duruma göre bir gün süreli, hatta saatli önleme araması kararlarının verilmesi de mümkündür. Her hâlükarda bu sürenin aramanın haklı kıldığı süreden fazla olmaması lazımdır. Önleme aramasının da kişilerin temel hak ve özgürlüklerine bir müdahale niteliğinde bulunması nedeniyle, makul bir sebep olmadığı hâlde verilen uzun süreli önleme araması kararı görünürde yasal olsa bile hukuka uygun olmayacaktır. Aynı şekilde makul bir sebep yokken belli periyotlarla yenilenmek suretiyle süreklilik arzedecek ve genel arama izlenimi verecek şekilde önleme araması kararı verilmesi de hukuka aykırı olacaktır. Önleme aramasının nasıl icra edileceği hususunda 2559 sayılı PVSK'da ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nde özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yönetmelik'in "Aramaların Yapılma Şekli" başlıklı bölümündeki hükümler hem adli hem de önleme araması için geçerli ortak hükümlerdir. Önleme araması sonucunda bir suç unsuruna veya deliline rastlanırsa koruma altına alınacak ve durum Cumhuriyet Başsavcılığına derhâl bildirilerek elkoyma işlemini gerçekleştirmek üzere Cumhuriyet savcısından yeni bir yazılı emir istenecektir. Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hâllerde kolluk âmirinin yazılı emriyle de elkoyma yapılabilecektir. Hâkim kararı olmaksızın yapılan elkoyma işlemi, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulmalıdır. Önleme aramasının konusu ve kapsamı içinde olan ancak suç unsuru oluşturmayan örneğin, bozuk para, çakmak gibi bir eşya ise geçici olarak koruma altına alınır ve aramaya sebep teşkil eden husus sona erdiğinde ilgiliye teslim edilir. Önleme aramasının sonucu arama kararı veya emri veren merci veya makama bildirilir. Ayrıca arama sırasında suç unsuruna rastlanılmışsa bununla ilgili özel olarak önleme araması tutanağı hazırlanır. Bu tutanakta adli arama tutanağında olduğu gibi arama kararının tarih ve sayısı, hâkim kararı yoksa verilmiş olan yazılı emrin tarih ve sayısı ile emri veren merci, aramanın yapıldığı yer, tarih ve saat, aramanın konusu, aranan kişinin kimlik bilgileri, adını söylemediği takdirde eşkâl bilgileri, arama yapılan yerin adresi, araçta arama yapılmışsa aramanın mevkii ve aracın bilgileri, aramanın sonuçları, elkonulan suç eşyası varsa buna ilişkin belirleyici bilgiler, aramada yakalanan kişiler varsa kimlik bilgileri, kimliği belirlenemiyorsa eşkâl bilgileri, arama sonucunda yaralanma veya maddi bir zarar meydana gelip gelmediği ve arama işlemini yapanların adı, soyadı, sicili ve unvanı hususları yer alır. Tutanak arama işlemine katılmış olanlar ve hazır bulunanlarca imzalanarak bir sureti ilgiliye verilir. Suç unsuruna rastlanmadığı durumlarda, aranan kişinin talebi hâlinde, kendisine arama kararı veya emrinin tarih ve sayısı, aramanın tarih ve saati, yeri, aranan şahsın ve arayan görevlinin kimlik bilgilerinin yer aldığı bir belge verilir. Önleme araması niteliğinde sayılmayan idari denetimler için herhangi bir arama emir veya kararına gerek yoktur. Bir yerin faaliyeti bakımından uymakla yükümlü bulunduğu kurallara uygun olarak çalışıp çalışmadığının tespiti bakımından o yerde yapılan işlem bir denetlemedir. (Murat Aydın, Arama ve El Koyma, Seçkin, 2012, 2. Baskı, s.137) Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin "denetim yapılacak hâller" başlıklı 18. maddesinde kolluk tarafından kendiliğinden denetim yapılabilecek bu hâller gösterilmiştir. Bu kapsamda örneğin; umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinin genel güvenlik ve asayiş yönünden denetimi, kimlik sorma, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'na göre araçlarda bulunması gerekli belgeler ve eşyalarla ilgili yapılan denetimler, elektromanyetik aygıtlar ve dedektör köpekleri aracılığıyla yapılan tarama şeklindeki denetimler kolluk tarafından herhangi bir arama emir veya kararına gerek olmadan kendiliğinden yapılabilecektir. Önleme araması niteliğinde sayılmayan idari denetimler yönetmelikte sayılanlardan ibaret olmadığından daha pek çok özel kanunda ve düzenleyici işlemde idari denetimlere ilişkin hükümler yer almaktadır. 2559 sayılı PVSK'da ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nde hâkimden arama kararı alınması gerekmeyen hâller gösterilmiştir. Buna göre; polisin, tehlikenin önlenmesi veya bertaraf edilmesi amacıyla güvenliğini sağladığı bina ve tesislere gelenlerin herhangi bir emir veya karar olmasına bakılmaksızın, üstünü, aracını ve eşyasını teknik cihazlarla, gerektiğinde el ile kontrol etme ve arama yetkisi bulunmaktadır. (PVSK m.9/7) Bunun dışında Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 25. maddesi uyarınca Devletçe kamu hizmetine özgülenmiş bina ve her türlü tesislere giriş ve çıkışın belirli kurallara tâbi tutulduğu hâllerde, söz konusu tesislere girenlerin üstlerinin veya üzerlerindeki eşyanın veya araçlarının aranmasında, 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu'nun Ek 1. maddesi kapsamında bulunan, sivil hava meydanlarında, limanlarda ve sınır kapılarında, binaların, uçakların, gemilerin ve her türlü deniz ve kara taşıtlarının, giren çıkan yolcuların X-ray cihazından geçirilerek, gerektiğinde üstünün ve eşyasının aranması ile buralarda görevli kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar personelinin, üstlerinin, araçlarının ve eşyalarının aranmasında, 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanunu'nun 11. maddesi kapsamında, kişilerin üstünün, eşyalarının Olağanüstü Hâl Valisinin emriyle aranmasında, kanunların, muhafaza altına alınmalarına olanak verdiği kişilerin, üst veya eşyalarının aranmasında, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun çerçevesinde görevli kolluğun, aynı Kanun'un 79. maddesindeki silah taşıma yasağı kapsamında, silah taşıdığından şüphelenilen kişilerin üstlerinin ve eşyalarının aranmasında ayrıca bir arama emri ya da kararı gerekmeyecektir. Yine 2559 sayılı PVSK'nın 20. maddesi gereğince; bir hukuka uygunluk nedenine bağlı olarak yapılan aramalarda da örneğin imdat istenmesi veya yangın, su baskını ve boğulma gibi büyük tehlikelerin haber verilmesi veya görülmesi hâllerinde de arama emir veya kararına gerek olmayacaktır. Şüpheli ya da sanığın ya da delillerin yahut müsadere edilecek eşyaların ele geçirilmesi amacıyla yapılan araştırma işlemi olan adli arama, elkoyma ile birlikte 5271 sayılı CMK'nın 116-134, 2559 sayılı PVSK'nın 2, Ek 4, Ek 6, 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu'nun 9 ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 5-17. maddelerinde düzenlenmiş olup Yönetmelik'in 5. maddesinde; "...bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemidir." şeklinde tanımlanmıştır. (Bahri Öztürk-Durmuş Tezcan-Mustafa Ruhan Erdem-Özge Sırma-Yasemin Saygılar Kırıt-Özdem Özaydın-Esra Alan Akcan-Efser Erden, Nazari ve Uygulamalı Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin, 10. Baskı, 2016, s.492, Nur Centel-Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta, 12. Baskı, 2015, s. 400) Arama tedbirine başvurulabilmesi için şu üç ön şartın birlikte bulunması gerekmektedir: 1- Gecikmede sakınca ya da tehlike bulunması, 2- Görünüşte haklılık, 3- Ölçülülük. Arama tedbirinin ilk ön şartı gecikmede sakınca ya da tehlike bulunmasıdır. Bu şart hem arama tedbirine başvurulması hem de kim tarafından karar verilebileceğinin belirlenmesi bakımından önem arz etmektedir. Gecikmede sakınca ya da tehlike bulunması derhâl işlem yapılmadığı takdirde tedbirden beklenen faydanın elde edilemeyecek, ceza muhakemesinin gereği gibi ve amacına uygun biçimde yapılamayacak olmasıdır. Gecikmede sakınca bulunup bulunmadığını olayın özelliklerine göre tedbire karar vermeye yetkili merci takdir edecektir. Arama tedbirinin ikinci ön şartı ise görünüşte haklılıktır. Buna göre arama tedbirine ancak bir hakkın tehlikede olduğunu gösteren olaylar mevcut olduğu takdirde başvurulabilecektir. Hakkın bulunup bulunmadığının araştırılması zaman alacağından ve tehlike gecikmeye müsaade etmediğinden haklı görünüşle yetinilmek zorunludur. Bu bağlamda bir ihlal ya da suç işlendiği hususunda şüphe bulunmalıdır. (Buck/Almanya, 28.04.2005; Başvuru no:41604) Arama tedbirinin üçüncü ve son ön şartı ölçülülüktür. Ölçülülük ilkesinin temel amaç ve işlevi, arama tedbirine muhatap olacak kişilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için kullanılacak kamu gücünü, hak ve özgürlükler lehine sınırlandırmak, müdahalelerde aşırılığa gidilmesini ve buna bağlı olarak doğabilecek mağduriyetleri önleyebilmektir. Dar anlamda ölçülülük de denilen orantılılık ise; tedbirin ilgililere “ölçüsüz bir yükümlülük” getirmemesini ve “katlanılamaz" nitelikte olmaması gerektiğini ifade etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da, Buck/Almanya (28.04.2005; Başvuru no:41604) ile Smirnov/Rusya (07.06.2007; Başvuru no:71362/01) kararlarında; yapılan müdahale ile izlenen meşru amacın orantılı olması gerektiği vurgulanmıştır. Aramaya konu olabilecek yerler şüphelinin veya sanığın yahut diğer bir kişinin üstü, eşyası, konutu, iş yeri veya ona ait diğer yerlerdir. Adli aramanın günün her saatinde yapılması mümkün olmakla birlikte konutta, iş yerlerinde ve diğer kapalı yerlerde aramanın kural olarak gündüz yapılması gerekir. Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalar hariç, söz konusu yerlerde gece vakti arama yapılamayacaktır. Arama kararı verilebilmesi için aramanın konusunu oluşturan kişi veya şeylerin, arama yapılacak yerde bulunduğu hususunda belli bir şüphenin olması gerekir. Kanun aranacak kişinin suçla ilgisine göre, bu şüphenin yoğunluğunu farklı şekillerde düzenlemiş ve suçla ilgisi olmayan kişiler nezdinde aramayı daha sıkı koşullara tâbi kılmıştır. CMK'nın 116. maddesinin suç tarihininden sonra yürürlüğe giren hâline göre şüpheli veya sanıkla ilgili yapılacak aramalarda arama sonunda şüpheli veya sanığın yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe bulunmalıdır. Makul şüphe Yönetmelik'in 6. maddesinde şöyle tanımlanmıştır; "Makul şüphe, hayatın akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir. Makul şüphe, aramanın yapılacağı zaman, yer ve ilgili kişinin veya onunla birlikte olanların davranış, tutum ve biçimleri, kolluk memurunun taşındığından şüphe ettiği eşyanın niteliği gibi sebepler gözönünde tutularak belirlenir. Makul şüphede, ihbar veya şikayeti destekleyen emarelerin var olması gerekir. Belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut bulunmalıdır." Bu düzenlemenin getirdiği en büyük yenilik, makul şüphe sebeplerinin somut olgulara dayanması gerektiğinin açıkça belirtilmesi ve arama sonucunda belirli bir şeyin bulunacağının veya belirli bir kişinin yakalanacağının öngörülmesi gerektiğidir. Buna göre; soyut olarak belirli bir yerde suçluların yakalanma ihtimaline binaen adli arama kararı verilemez. Örneğin; meydana gelen bir hırsızlık olayının soruşturması sırasında; olay öncesinde benzer şekilde hırsızlık yaptığı söylenen kişilerin soruşturma konusu olaya karıştıklarına, evlerinde bu suçun delillerinin bulunduğuna dair somut bir olgu yoktur ve bunlara yönelik şüphe, makul şüphe değildir. Arama konusunda karar verecek merciye iletilecek raporda; makul şüpheyi açıklayan bilgiler, makul şüphe sebebinin ne olduğuna dair bilgi ve emareler, bilginin kaynağı, aranan şeyin veya kişinin ne olduğu, bir kişi veya şeyin aranmak istenen yerde olduğuna dair duyulan inancın nedenleri açıklanmalıdır. Aramanın kişi hak ve özgürlüklerine ciddi boyutta bir müdahale olduğu göz önüne alındığında makul şüphede, ihbar veya şikâyeti destekleyen emarelerin var olması ve belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Başka bir anlatımla, arama sonunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut olmalıdır. CMK'nın 117. maddesi uyarınca, suç işleme şüphesi altında olmayan diğer kişilerin de üstü, eşyası, konutu, iş yeri veya kendisine ait diğer yerleri, şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla aranabilecektir. "Diğer kişiler" kavramına tüzel kişiler ile resmi makam ve daireler de dahildir. Kişinin tanıklıktan çekinme hakkının bulunması da aramaya engel değildir. Maddenin ikinci fıkrasına göre diğer kişilerle ilgili arama yapılması, makul şüphenin yanı sıra aranılan kişinin veya suç delillerinin, belirtilen yerlerde bulunduğunun kabul edilebilmesine olanak sağlayan olayların varlığına bağlıdır. Ancak bu sınırlama şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile izlendiği sırada girdiği yerler bakımından geçerli değildir. Arama kararı veya emrinin belli bazı bilgileri içermesi zorunludur. (CMK m.119/2) Arama karar veya emrinde; aramanın nedenini oluşturan fiil, aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, açıkça gösterilmelidir. Arama kural olarak hâkim kararı ile gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hâllerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile yapılabilecektir. Ancak konutta, iş yerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda sadece hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile arama yapılması mümkündür. Arama işlemi kural olarak hâkim kararına dayanılarak yapılmakta ise de şartları oluştuğunda Cumhuriyet savcısı veya kolluk amirinin yazılı emri ile de arama yapılabilmektedir. Ancak bazı durumlarda hâkim kararı ve yazılı arama emri bulunmasa dahi arama yapılabilecektir. Bu hâller olayın özelliğinden veya kanun hükmünün verdiği arama yetkisinden kaynaklanabileceği gibi arama emri almaya imkân bulunmaması nedenine de dayanabilir. Bu durumlarda kolluk görevlileri, bir arama kararı veya emri beklemeden arama yapmak, delilleri elde etmek ve failleri yakalamakla görevlidir. Yakalama kişinin özgürlüğünü kısıtlayıcı bir koruma tedbiridir. Bu niteliği gereği üst arama işlemine göre daha geniş kapsamlı bir işlemdir. Yakalama ve yakalanan kişi hakkında yapılacak işlemleri düzenleyen CMK’nın 90/4. maddesi gereğince de, kolluk yakaladığı kişinin kaçmasını, kendisine ya da başkalarına zarar vermesini engelleyecek tedbirleri almalıdır. Bu bağlamda kişinin yakalanmasından sonra tedbir olarak kaba üst araması yapılabilir. Ayrıca karar alınmasına gerek olmayan bu arama işlemi, en kısa zamanda ve dikkatli bir biçimde elle yoklama şeklinde yapılmalıdır. Bu şekilde yapılan işlem diğer bir anlatımla yoklama bir arama değildir. Bu nedenle arama prosedürüne uyulmasına da gerek bulunmamaktadır. Ancak yapılan yoklamanın arama boyutuna ulaşmaması gerekir. (Veli Özer Özbek-Koray Doğan-Pınar Bacaksız-İlker Tepe, Ceza Muhakemesi Hukuku, Seçkin, 9. Baskı, 2017, s.305) Yakalanan kişinin üstündeki kıyafetlerin tamamen çıkarılması ve beden çukurlarının aranması ise mümkün değildir. 2559 sayılı PVSK’nın Ek 4. maddesinde "Polis, görevli bulunduğu mülki sınırlar içinde, hizmet branşı, yeri ve zamanına bakılmaksızın, bir suçla karşılaştığında suça el koymak, önlemek, sanık ve suç delillerini tesbit, muhafaza ve yetkili zabıtaya teslim etmekle görevli ve yetkilidir...”, "Adlî görev ve yetkiler" başlıklı Ek 6. maddesinde ise "Polis, bu maddede yazılı görevlerinin yanında, Ceza Muhakemesi Kanunu ve diğer mevzuatta yazılı soruşturma işlemlerine ilişkin görevleri de yerine getirir. Polis, bir suça ilişkin olarak kendisine yapılan sözlü ihbar ve şikâyetleri ve görevi sırasında öğrendiği suça ilişkin bilgileri yazılı hale getirir. Edinilen bilgi veya alınan ihbar veya şikâyet üzerine veya kendiliğinden bir suçla karşılaşan polis, olay yerinde kişilerin ve toplumun sağlığına, vücut bütünlüğüne veya malvarlığına zarar gelmemesi ve suçun delillerinin kaybolmaması ya da bozulmaması için derhal gerekli tedbirleri alır. Bir suç işlendiği veya işlenmekte olduğu bilgisini edinen polis, olay yerinin korunması, delillerin tespiti, kaybolmaması ya da bozulmaması için acele tedbirleri aldıktan sonra el koyduğu olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri derhal Cumhuriyet savcısına bildirir ve Cumhuriyet savcısının emri doğrultusunda işin aydınlatılması için gerekli soruşturma işlemlerini yapar..." şeklindeki düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, edinilen bilgi, ihbar veya şikâyet üzerine ya da kendiliğinden suçla karşılaşan polisin, olay yerinde kişilerin ve toplumun sağlığına, vücut bütünlüğüne veya malvarlığına zarar gelmemesi ve suçun delillerinin tespiti, kaybolmaması ya da bozulmaması için derhâl gerekli tedbirleri alması zorunludur. Gerekli tedbirler derhâl alınırken, tedbire başvurulmadığı takdirde ceza muhakemesinin amacına ulaşılamayacağı, yani delillerin kaybolması gibi bir sonucun ortaya çıkabileceği değerlendirilerek, işlemin yapılması esnasında haklı görünmesi ve ölçülülük ilkesine uygun olarak hareket edilmesi gerektiği dikkate alınmalıdır. Aksi durumda ise maddi gerçeğe ulaşma amacı tehlikeye girecek, mağdur ve sanık haklarının ihlali söz konusu olacaktır. Bu hâlde suçun işlendiği bilgisini alan kolluk, olay yerinde delillerin karartılmasını önleme yetki ve görevi kapsamında yakaladığı kişi ya da kişilerin kaba üst aramasını yapabilecek ve el koyduğu olayı, yakalanan kişi ya da kişiler ile uyguladığı tedbirleri en kısa zamanda Cumhuriyet savcısına bildirecektir. Bu aşamada sivil hava meydanlarında güvenliğin sağlanması, görev ve hizmetlerin yürütülmesine ilişkin mevzuat hükümlerine değinilmesi gerekmektedir. 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu’un Ek 1’inci maddesi; “Vali; sivil hava meydanları, limanlar ve sınır kapılarında, güvenliğin sağlanması, giriş-çıkışlarla ilgili görev ve hizmetlerin düzenli ve etkili bir biçimde yürütülmesi, görevli kuruluşlar arasında işbirliği ve koordinasyonun gerçekleştirilmesi için gerekli önlemleri almaya ve uygulamaya, kuruluşların çalışmalarını denetlemeye yetkilidir. İçişleri Bakanlığının uygun göreceği bu yerlerde vali tarafından mülki idare amiri görevlendirilir. Vali, yetkilerinin tamamını veya bir kısmını görevlendirdiği mülki idare amirine devredebilir. Bu yerlerde hizmet veren kuruluşlar, görevli mülki idare amirine karşı sorumludur. Görevlendirilen mülki idare amiri Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile Gümrük Kanununun arama ile ilgili hükümleri saklı kalmak üzere, genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından gerekli gördüğü hallerde, sivil hava meydanlarında, limanlarda ve sınır kapılarında, binaları, uçakları, gemileri ve her türlü deniz ve kara taşıtlarını, giren çıkan yolcular ile buralarda görevli kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar personelinin üstlerini, araçlarını ve eşyalarını aratabilir. Aramanın kimler tarafından yapılacağı kaydını da taşıyan arama emri yazılı olarak verilir. İvedi durumlarda sözlü olarak verilen emir derhal yerine getirilir ve en kısa zamanda yazılı olarak teyit edilir...” şeklinde düzenlenmiştir. Bu maddeye dayanılarak, sivil hava meydanlarında, limanlarda ve sınır kapılarında güvenlik ve diğer hizmetlerin tek otoritenin yönetimi altında düzenli, sürekli ve etkin bir biçimde yerine getirilmesi, sivil hava meydanlarında Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) ve Avrupa Sivil Havacılık Konferansı (ECAC) tarafından belirlenen güvenlik önlemlerinin alınması, sivil hava meydanları, limanlar ve sınır kapılarında görevli kuruluşlar arasında koordinasyon ve işbirliğinin sağlanmasında mülki idare amirlerinin görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi amacıyla hazırlanan Sivil Hava Meydanları, Limanlar ve Sınır Kapılarında Güvenliğin Sağlanması, Görev ve Hizmetlerin Yürütülmesi Hakkında Yönetmelik’in “Tanımlar” başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrasının (f) bendinde mülki idare amiri; “...sivil hava meydanları, limanlar ve sınır kapılarında ilgili vali tarafından 5442 sayılı Kanun gereğince görevlendirilen vali yardımcıları ile kaymakamları... ifade eder.” şeklinde tanımlanmış olup aynı Yönetmelik'in 8. maddesi; “Mülki idare amiri, genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından gerekli gördüğü hallerde; sivil hava meydanlarında, limanlarda ve sınır kapılarında, 5442 sayılı Kanununun Ek 1 inci maddesi çerçevesinde binaları, uçakları, helikopterleri, gemileri ve her türlü deniz ve kara taşıtlarını, giren çıkan yolcular ile buralarda görevli kamu ve özel kuruluşların tüm personelinin üstlerini, araçlarını ve eşyalarını aratmaya yetkilidir. Bu aramada gümrük mevzuatı ile ilgili mühürlerin sökülmesi gerekiyorsa ilgili kuruluşların da katılımı sağlanır. Arama emri, aramanın kimler tarafından yapılacağı belirtilmek kaydıyla ve yazılı olarak verilir. Acil durumlarda sözlü olarak verilen emir derhal yerine getirilir ve bu emir en kısa zamanda yazı ile teyit edilir. Aramalar gümrüklü alanlarda gümrük ve gümrük muhafaza diğer sahalarda ise kolluk görevlileri tarafından yapılır. 1918 sayılı Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun ile 1615 sayılı Gümrük Kanunundaki hükümler saklıdır.” şeklinde hüküm altına alınarak mülki idare amirinin arama yetkisi düzenlenmiştir. 17. maddesi; “Mülki idare amiri, kamu ve özel sektöre ait havaalanlarında (ICAO) ve (ECAC) tarafından belirlenen güvenlik önlemlerinin alınması, havaalanları, limanlar ve sınır kapılarında can ve mal güvenliğinin sağlanması, yolcu ve eşya trafiğinin güvenlik içinde yürütülmesi, yasadışı müdahale, yangın ve diğer tehlikelere karşı korunması amacıyla gerekli tedbirleri alır, aldırır ve denetler. Bu görevin yerine getirilmesinde, Maliye, Sağlık, Ulaştırma, Turizm bakanlıkları ile Gümrük Müsteşarlığı, İçişleri Bakanlığı ve mülki idare amirlerine gereken desteği sağlar ve işbirliğinde bulunur.”, 20. maddesi; “Mülki idare amiri, havalanları, limanlar ve sınır kapılarında güvenlik görev ve sorumluluğunu, genel kolluk kuvvetleri ve özel güvenlik teşkilatıyla yerine getirir.”, 21. maddesinin üçüncü fıkrası ise; “Yolcuların, bagajların, yolcu beraberindeki eşyaların kontrol ve denetiminden geçirilmesini sağlayacak, silah, patlayıcı madde ve uçak için tehlike arzeden maddelerin havaalanı sınırları içerisine ve uçağa girişini önleyecek, caydıracak, muhtemel saldırıyı uçağa ulaşmadan ortaya çıkaracak tedbirler alınır.” şeklinde düzenlenerek mülki idare amirinin havaalanında güvenliğin sağlanması amacıyla gerekli tedbirleri almak ve aldırmakla ayrıca bu tedbirlere yönelik uygulamaları denetlemekle yükümlü olduğu, güvenlik görev ve sorumluluğunu genel kolluk kuvvetleri ve özel güvenlik teşkilatı aracılığıyla yerine getireceği açıklanmış, yine silah, patlayıcı madde ve uçak için tehlike arzeden maddelerin havaalanı sınırları içerisine ve uçağa girişini önleyecek, caydırıcak, muhtemel saldırıyı uçağa ulaşmadan ortaya çıkaracak tedbirlerin alınması gerektiği belirtilmiştir. Aynı Yönetmelik'in 22. maddesinin birinci fıkrası; “Yolcuların ve kabin bagajlarının kargo, posta paketi ve uçağa verilen yüklerin kontrolünde; metal, el ve kapı dedektörleri, röntgen cihazları, düşük basınçlı hücre, koklama dedektörleri (patlayıcı, uyuşturucu) ve köpek kullanılır. Gerektiğinde paketler açtırılarak elle arama yapılır veya 24 saat beklemeye alınır. Gerekli görüldüğünde uçak başında sahiplerince gösterilmesi sağlanır. Sahipsiz bagajlar uçağa alınmaz.” şeklinde düzenlenerek yolcuların ve kabin bagajlarının, kargo, posta paketi ve uçağa verilen yüklerin muayene ve kontrol usulleri açıklanmıştır. Öte yandan özel güvenlik görevlisi 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un 26. maddesine dayanılarak hazırlanan Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in 4. maddesinde; “Kanun kapsamında özel koruma ve güvenlik hizmetini yerine getirmek amacıyla istihdam edilen kişi...”, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 4. maddesinde ise; “5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanuna göre valiliklerce çalışma izni verilen, 26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun uygulanmasında kamu görevlisi sayılan ve görev alanlarında yetkili olan kişi...” şeklinde tanımlanmıştır. 5188 sayılı Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un suç tarihinde de yürürlükte bulunan 7. maddesi; “a) Koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girmek isteyenleri duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme. b) Toplantı, konser, spor müsabakası, sahne gösterileri ve benzeri etkinlikler ile cenaze ve düğün törenlerinde kimlik sorma, duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme. c) Ceza Muhakemesi Kanununun 90 ıncı maddesine göre yakalama. d) Görev alanında, haklarında yakalama emri veya mahkûmiyet kararı bulunan kişileri yakalama ve arama. e) Yangın, deprem gibi tabiî afet durumlarında ve imdat istenmesi halinde görev alanındaki işyeri ve konutlara girme. f) Hava meydanı, liman, gar, istasyon ve terminal gibi toplu ulaşım tesislerinde kimlik sorma, duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle arama, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme. g) Genel kolluk kuvvetlerine derhal bildirmek şartıyla, aramalar sırasında suç teşkil eden veya delil olabilecek ya da suç teşkil etmemekle birlikte tehlike doğurabilecek eşyayı emanete alma. h) Terk edilmiş ve bulunmuş eşyayı emanete alma. ı) Kişinin vücudu veya sağlığı bakımından mevcut bir tehlikeden korunması amacıyla yakalama. j) Olay yerini ve delilleri koruma, bu amaçla Ceza Muhakemesi Kanununun 168 inci maddesine göre yakalama. k) Türk Medeni Kanununun 981 inci maddesine, Borçlar Kanununun 52 nci maddesine, Türk Ceza Kanununun 24 ve 25 inci maddelerine göre zor kullanma.”, Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in “Önleyici arama yapılması” başlıklı 14. maddesi; “Görev alanında, can ve mal güvenliğinin ve kamu düzenin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasaklanmış her türlü silah, patlayıcı madde veya eşyanın tespit edilmesi amacıyla detektörle, x-ray cihazından geçirerek veya Kanunda belirtilen durumlarda gerektiğinde üst araması yapılabilir. Kamuya açık alanlarda üst araması, 1/6/2005 tarihli ve 25832 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği hükümlerine göre yapılır. Bu alanlarda özel güvenlik görevlilerince yapılacak üst araması genel kolluğun gözetim ve denetiminde yapılır. Arama sırasında yakalanan kişiler veya el konulan madde ve cisimler, yasal işlemi yapılmak üzere bir tutanakla genel kolluğa teslim edilir. Arama kişinin aynı cinsiyetindeki görevli tarafından yapılır.”, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin “Özel güvenlik görevlilerinin kontrol yetkileri” başlıklı 21. maddesi ise; “a) Koruma ve güvenliğini sağladıkları alanlara girmek isteyenleri duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle kontrol etme, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme, b) Toplantı, konser, spor müsabakası, sahne gösterileri ve benzeri etkinlikler ile cenaze ve düğün törenlerinde kimlik sorma, duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle kontrol etme, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme, c) Yangın, deprem gibi tabiî afet durumlarında ve imdat istenmesi hâlinde görev alanındaki işyeri ve konutlara girme, d) Hava meydanı, liman, gar, istasyon ve terminal gibi toplu ulaşım tesislerinde kimlik sorma, duyarlı kapıdan geçirme, bu kişilerin üstlerini dedektörle kontrol etme, eşyaları X-ray cihazından veya benzeri güvenlik sistemlerinden geçirme.” şeklinde düzenlenerek özel güvenlik görevlilerinin kontrol ve arama yetkilerine ilişkin sınırlar belirlenmiştir. Özel Güvenlik Hizmetmelerine Dair Kanun’un suç tarihinde yürürlükte olan 9. maddesi; “Bu görevliler 7 nci maddede sayılan yetkileri sadece görevli oldukları süre içinde ve görev alanlarında kullanabilirler. Özel güvenlik görevlileri silahlarını görev alanı dışına çıkaramazlar. İşlenmiş bir suçun sanığı veya suç işleyeceğinden kuvvetle şüphe edilen kişinin takibi, dışarıdan yapılan saldırılara karşı tedbir alınması, para ve değerli eşya nakli, kişi koruma ve cenaze töreni gibi güzergâh ifade eden durumlarda güzergâh boyu görev alanı sayılır. Görev alanı, zorunlu hallerde Komisyon kararıyla genişletilebilir. Zor kullanma ve yakalama yetkilerinin kullanılmasını gerektiren olaylar en seri vasıtayla yetkili genel kolluğa bildirilir; yakalanan kişi ve zapt edilen eşya genel kolluğa teslim edilir.” şeklinde düzenlenerek özel güvenlik görevlilerinin görev alanları belirlenmiştir. Özel Güvenlik Hizmetlerine Dair Kanun’un Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in “Suça el koyma” başlıklı 16. maddesi; “Özel güvenlik birimleri ve görevlileri, görev alanında bir suçla karşılaştığında suça el koymak, suçun devamını önlemek, sanığı tespit ve yakalama ile olay yerini ve suç delillerini muhafaza ve yetkili genel kolluğa teslim etmekle görevli ve yetkilidir. Bunlar genel kolluğun olaya el koymasından itibaren araştırma ve delil toplama faaliyetine genel kolluğun talebi halinde yardımcı olur.” şeklinde düzenlenerek özel güvenlik görevlilerinin bir suçla karşılaşmaları hâlindeki görev ve yetkileri açıklanmıştır. Diğer taraftan soruşturma işlemleri ve hukuka aykırı aramaya ilişkin düzenlemelere değinilmesinde yarar bulunmaktadır. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 2. maddesinde soruşturmanın tanımına yer verilmiş, aynı Kanun'un 158. maddesinde ihbar ve şikâyet, 160. maddesinde bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi, 161. maddesinde Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri, 164. maddesinde ise adlî kolluk ve görevi düzenlenmiştir. 5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinin (e) bendinde soruşturma; "Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,.. ifade eder." şeklinde tanımlanmış, “İhbar ve şikâyet” başlığını taşıyan ve suç tarihinde yürürlükte olan 158. maddesi; "(1) Suça ilişkin ihbar veya şikâyet, Cumhuriyet Başsavcılığına veya kolluk makamlarına yapılabilir. (2) Valilik veya kaymakamlığa ya da mahkemeye yapılan ihbar veya şikâyet, ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. (3) Yurt dışında işlenip ülkede takibi gereken suçlar hakkında Türkiye'nin elçilik ve konsolosluklarına da ihbar veya şikâyette bulunulabilir. (4) Bir kamu görevinin yürütülmesiyle bağlantılı olarak işlendiği iddia edilen bir suç nedeniyle, ilgili kurum ve kuruluş idaresine yapılan ihbar veya şikâyet, gecikmeksizin ilgili Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. (5) İhbar veya şikâyet yazılı veya tutanağa geçirilmek üzere sözlü olarak yapılabilir. (6) Yürütülen soruşturma sonucunda kovuşturma evresine geçildikten sonra suçun şikâyete bağlı olduğunun anlaşılması halinde; mağdur açıkça şikâyetten vazgeçmediği takdirde, yargılamaya devam olunur.”, “Bir suçun işlendiğini öğrenen Cumhuriyet savcısının görevi” başlığını taşıyan 160. maddesi; "(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâli öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar. (2) Cumhuriyet savcısı, maddî gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adlî kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.", "Cumhuriyet savcısının görev ve yetkileri" başlığını taşıyan 161. maddesi; "(1) Cumhuriyet savcısı, doğrudan doğruya veya emrindeki adlî kolluk görevlileri aracılığı ile her türlü araştırmayı yapabilir; yukarıdaki maddede yazılı sonuçlara varmak için bütün kamu görevlilerinden her türlü bilgiyi isteyebilir. Cumhuriyet savcısı, adlî görevi gereğince nezdinde görev yaptığı mahkemenin yargı çevresi dışında bir işlem yapmak ihtiyacı ortaya çıkınca, bu hususta o yer Cumhuriyet savcısından söz konusu işlemi yapmasını ister. (2) Adlî kolluk görevlileri, elkoydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri emrinde çalıştıkları Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve bu Cumhuriyet savcısının adliyeye ilişkin bütün emirlerini gecikmeksizin yerine getirmekle yükümlüdür. (3) Cumhuriyet savcısı, adlî kolluk görevlilerine emirleri yazılı; acele hâllerde, sözlü olarak verir. Sözlü emir, en kısa sürede yazılı olarak da bildirilir. (4) Diğer kamu görevlileri de, yürütülmekte olan soruşturma kapsamında ihtiyaç duyulan bilgi ve belgeleri, talep eden Cumhuriyet savcısına vakit geçirmeksizin temin etmekle yükümlüdür...", "Adlî kolluk ve görevi" başlığını taşıyan 164. maddesi; "...(2) Soruşturma işlemleri, Cumhuriyet savcısının emir ve talimatları doğrultusunda öncelikle adlî kolluğa yaptırılır. Adlî kolluk görevlileri, Cumhuriyet savcısının adlî görevlere ilişkin emirlerini yerine getirir...” şeklinde düzenlenmiştir. Ceza muhakemesinin kurallarının uygulanmaya başlaması "başlangıç şüphesi" ile olmaktadır. Başlangıç şüphesinin, dayandığı deliller basit, diğer aşamalarda elde edilebilecek delillere göre yetersiz ve/veya sayıca az olmakla birlikte en azından belirti düzeyinde delillere dayanıyor olması ve bir suçun işlendiği yolunda akla ve mantığa uygun bir şüphe ortaya koyması gerekmektedir. Bu bakımdan somut olaylara dayanmayan, soyut iddia ve tahminler başlangıç şüphesi olarak kabul edilemeyecek, buna karşılık başlangıç şüphesinin belirli bir kişiye yönelmesi de gerekmeyecektedir. Ortada bu nitelikte bir şüphe yokken ceza muhakemesi soruşturmasının başlatılması ve koruma tedbirlerine müracaat edilmesi hâlinde, bu işlemin kaynağı hukuki olmayacağından keyfilik olarak değerlendirilmesi söz konusu olacaktır. (Bahri Öztürk, Ceza Hukukunda Koğuşturma Mecburiyeti, Ankara Üniversitesi Basımevi, 1991, s.54, Feridun Yenisey, Hazırlık Soruşturması ve Polis, Beta, 1. Bası, Mayıs 1987, s.45) 5271 sayılı CMK'da ayrıntılı olarak açıklanmayan başlangıç şüphesine ilişkin olarak 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun'un 4. maddesinin 3 ve 4. fıkralarında; "Bu Kanuna göre memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi, iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması zorunludur. Üçüncü fıkradaki şartları taşımayan ihbar ve şikâyetler Cumhuriyet başsavcıları ve izin vermeye yetkili merciler tarafından işleme konulmaz ve durum, ihbar veya şikâyette bulunana bildirilir. Ancak iddiaların, sıhhati şüpheye mahal vermeyecek belgelerle ortaya konulmuş olması halinde ad, soyad ve imza ile iş veya ikametgâh adresinin doğruluğu şartı aranmaz..." şeklinde ayrıntılı düzenlemeye yer verilmiştir. Soruşturma işlemlerine fiilen başlamak için gerekli şüphe bakımından getirilen bu kriterlerin sadece bu kanun kapsamındaki kamu görevlileri açısından değil tüm soruşturmalar için uygulanması soruşturmaların hukuka uygun olarak başlatılması ve yürütülmesi noktasında yararlı bir yaklaşım tarzı olacaktır. Suç işlendiği izlenimi yaratan bir durumun ihbar, şikâyet veya resen yetkili makamlar tarafından öğrenilmesi üzerine durum derhâl Cumhuriyet savcısına bildirilip, alınan talimatlar doğrultusunda konunun araştırılması gerekmektedir. Cumhuriyet savcısı soruşturma evresini başlatacak olan şüphenin somut olayda bulunup bulunmadığını takdir edecek, soruşturma başlatacak şüphe olduğunu değerlendirmesi durumunda maddi gerçeğin ortaya çıkarılması için emrinde bulunan adli kolluk görevlileri aracılığı ile şüphelinin lehinde ve aleyhine olan bütün delilleri toplayıp, şüphelinin haklarını korumak için gerekli olan tedbirleri alacaktır. Adli kolluk görevlileri el koyduğu olayları, uyguladığı tedbirleri Cumhuriyet savcısına derhâl bildirmek ve aldığı emirleri yerine getirmek zorundadır. Ceza muhakemesinde yapılan işlemlerin tekrarlanma fırsatının olmaması, sürecin hızlı işlemesi nedeniyle adli kolluk görevlilerinin Cumhuriyet savcısından aldığı talimatlara uygun bir biçimde delil toplaması, toplanan delilleri muhafaza etmesi ve yetkililere teslim etmesi gerekmektedir. Aramanın hukuka aykırı olması, arama karar veya emrinin ya da aramanın icrasının hukuka aykırı olması anlamına gelmektedir. Hukuka aykırılık bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanmasıdır. Kanuna aykırılıktan daha geniş bir içeriğe sahip olan hukuka aykırılık kavramının çerçevesi ve kapsamı belirlenirken gerek pozitif hukuk kurallarına gerekse temel hak ve hürriyetlere ilişkin evrensel hukuk ilkelerine aykırılık bulunup bulunmadığı gözetilmeli ve aykırılığın varlığı hâlinde hukuka aykırılığın mevcudiyeti kabul edilmelidir. Nitekim, Anayasa Mahkemesinin 22.06.2001 tarihli ve 2-2 sayılı kararında; “Hukuka aykırılık en başta milli hukuk sistemimiz içinde yürürlükteki tüm hukuk kurallarına aykırılık anlamına gelir. Bu çerçeve içinde, anayasaya, usulüne uygun olarak kabul edilmiş uluslararası sözleşmelere, kanunlara, kanun hükmünde kararnamelere, tüzüklere, yönetmeliklere, içtihadı birleştirme kararlarına ve teamül hukukuna aykırı uygulamaların tümü hukuka aykırılık kavramı içinde yer alır. Bunun dışında, hukuk sistemimiz, hukukun genel ilkeleri adı verilen ve uygar dünyanın tüm medeni ülkelerinde uygulanan kuralları da hukuk kuralı olarak kabul etmektedir. Hukukun genel ilkelerinin neler olduğu konusunda bir belirsizlik olsa da, hukukun genel ilkelerinin hukuki bağlayıcılığı bulunduğu gerek uygulamada gerekse doktrinde tartışmasız olarak kabul edilmektedir. Anayasa Mahkememiz de birçok kararında, hukukun genel ilkelerinin varlığını kabul etmenin hukuk devletinin gereklerinden biri olduğunu ve bu ilkelerin yasakoyucu tarafından dahi yok edilemeyeceğini hükme bağlamıştır (Örneğin, E. 1985/31. K. 1986/1, KT. 17.3.1986, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S.22. s.115). Anayasa Mahkemesinin bu görüşleri çerçevesinde hukukun genel ilkeleri, yasalardan, hatta Anayasa’nın değiştirilebilir hükümlerinden de üstün bir konuma getirilmiştir.” denilmektedir. Bu itibarla aramanın hukuka uygun olup olmadığı arama tedbirine başvurulma şartları ve uygulanmasıyla ilgili gerek pozitif hukuk kuralları gerekse evrensel hukuk kaideleri göz önünde bulundurularak bütüncül bir bakış açısıyla belirlenmelidir. Hukuka aykırı olarak yapılan aramanın hem ceza muhakemesi hukuku, hem maddi ceza hukuku, hem de tazminat hukuku bakımından bir takım müeyyideleri ortaya çıkabilecektir. Aramanın hukuka aykırı olmasının ceza muhakemesi açısından sonucu arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınamamasıdır. 5271 sayılı CMK'nın 217. maddesinde; "(1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.” şeklindeki düzenlemeyle hâkimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceği hüküm altına alınmıştır. Anılan Kanun'un 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde de, ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması hâlinde reddolunacağı ifade edilerek hukuka uygun olarak elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınmayacağı açıklanmıştır. Kaldı ki, aynı Kanun'un 230. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi de zorunludur. Hukuka aykırı aramanın maddi ceza hukuku bakımından yaptırımı ise eylemin suç teşkil etmesidir. 5237 sayılı TCK'nın "haksız arama" başlıklı 120. maddesinde hukuka aykırı olarak bir kimsenin üstünü veya eşyasını arayan kamu görevlisinin üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı öngörülmüştür. Konut ve iş yerleri bakımından hukuka aykırı aramalar ise 5237 sayılı TCK'nın 116 ve 119/1-e maddeleri kapsamında değerlendirilecektir. Nihayet, aramadaki hukuka aykırılıklar gerek Devletin, gerekse arama kararını veren veya uygulayan kamu görevlilerinin tazminat sorumluluğunu gündeme getirebilecektir. Bu kapsamda 5271 sayılı CMK'nın 141/1. maddesinde aramanın amacıyla orantılı olmayacak biçimde ölçüsüz gerçekleştirilmesi durumunda kişilerin maddî ve manevî her türlü zararlarını Devletten isteyebilecekleri öngörülmüştür. Bu aşamada otopark işletenlerin otoparka bırakılan motorlu taşıtlara ilişkin tazminat sorumluluklarına kısaca değinilmesi gerekmektedir. Borçlar Kanunu’nun “Genel saklama sözleşmesi” başlıklı 561. maddesinde saklama sözleşmesi; “...saklayanın, saklatanın kendisine bıraktığı bir taşınırı güvenli bir yerde koruma altına almayı üstlendiği sözleşmedir. ...”, şeklinde tanımlanmıştır. “Garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenlerin sorumluluğu” başlıklı 579. maddesi ise; “Garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenler, kendilerine bırakılan veya çalışanlarınca kabul edilen hayvan, at arabası, bunlara ait koşum ve benzeri eşya ile motorlu taşıt ve eklentilerinin yok olmasından, zarara uğramasından veya çalınmasından sorumludurlar. Ancak işletenler, zararın saklatan veya ziyaretçisi ya da beraberinde veya hizmetinde bulunan kimseye yükletilebilecek kusurdan, mücbir sebepten ya da eşyanın niteliğinden doğduğunu ispat etmekle, bu sorumluktan kurtulurlar. Ancak, garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenlerin sorumluluğu, kendilerine veya çalışanlarına bir kusur yüklenmedikçe, saklananların her biri için alınan günlük saklama ücretinin on katını aşamaz. İşleten böyle bir sorumluluk üstlenmediğini veya sorumluluğu bu Kanunda gösterilmemiş olan bir koşula bağladığını, herhangi bir yolla ilan etse bile, sorumluluktan kurtulamaz.” şeklinde hüküm altına alınarak garaj, otopark ve benzeri yerleri işletenlerin hukuki sorumlulukları düzenlenmiştir. Bu anlamda garaj ve otopark işleten ile motorlu taşıtını bırakan kişi arasında bulunan sözleşme ilişkisi çerçevesinde otoparka bırakılan motorlu taşıt ve eklentileri ile motorlu taşıtta bulunan ancak eklenti niteliği taşımayan eşyanın zarara uğraması veya çalınması hâlinde işletenin anılan hükümler uyarınca tazminat sorumluluğu doğabilecektir. Nitekim Yargıtay uygulamaları da bu yöndedir. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanık ...’in 03.10.2014 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanına geldikten sonra kullanımında bulunan... plaka sayılı aracı havalimanı otoparkına park ederek uçakla Antalya iline gittiği, aynı gün otopark genel sorumlusu olan ...özel güvenlik görevlileri ... ve ... tarafından yapılan denetim sırasında söz konusu aracın kapılarının ve sol arka camının açık bırakıldığı görülerek araçta değerli bir eşya olup olmadığına yönelik yapılan kontrolde aracın bagajında siyah renkli dizüstü bilgisayar çantası bulunduğu, çantanın ön gözünde para ve altın olduğu tespit edilince terminal içerisinde saat 19.15 sıralarında plaka üzerinden anons yaptırıldığı ancak sanığa ulaşılamadığı, akabinde suça konu çantanın güvenlik görevlilerince Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali geliş katı A girişinde görevli bulunan polis memurlarına teslim edildiği, polis memurlarınca çantanın güvenliğini sağladıkları bina içine alınmadan önce X-ray cihazına konularak yapılan kontrolünde içinde bir adet silah benzeri malzeme bulunduğunun fark edilmesi üzerine çantanın elle aranması sonucunda bir adet Sig Sauer P22 marka, 7.65 mm çapında, 55551 seri numaralı, siyah tabanca ile 32 adet, MKE yapımı, 7.65 mm çapında merminin ele geçirildiği olayda; Havalimanı otoparkından sorumlu özel güvenlik görevlileri ... ve ... tarafından yapılan denetim sırasında, sanığın kullanımında bulunan suça konu aracın kapılarının ve sol arka camının açık bırakıldığının tespit edilmesi üzerine içerisinde bulunabilecek değerli eşyaların çalınmasını engellemek ve bu bağlamda sanık ile arasında saklama sözleşmesi ilişkisi bulunan ve bu sözleşme uyarınca da suça konu aracı güvenli bir yerde koruma altına almayı üstlenen otopark şirketi aleyhine doğabilecek tazminat sorumluluğunu ortadan kaldırmak amacıyla kapıları ve sol arka camı açık olan aracın bagajında bulunan çantanın muhafaza altına alınmasının, şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme veya bir suçun işlenmesini ya da bir tehlikeyi önleme amacıyla yapılan arama işlemi olarak değerlendirilemeyeceği, yine özel güvenlik görevlilerince söz konusu çantanın tesliminden sonra polis memurlarınca X-ray cihazına sokularak kontrol edilmesi eyleminin herhangi bir arama emir veya kararı gerektirmeyen, Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği’nin 18. maddesinin birinci fıkrasının (i) bendinde; "Elektromanyetik aygıtlar ve dedektör köpekleri aracılığıyla yapılan tarama şeklindeki denetimler," şeklinde açıklanan idari denetim yetkisi kapsamında bulunması, X-ray cihazında yapılan kontrol sonucunda çantanın içerisinde silah benzeri malzeme olduğunun görülmesi üzerine, "Polis, tehlikenin önlenmesi veya bertaraf edilmesi amacıyla güvenliğini sağladığı bina ve tesislere gelenlerin; herhangi bir emir veya karar olmasına bakılmaksızın, üstünü, aracını ve eşyasını teknik cihazlarla, gerektiğinde el ile kontrol etmeye ve aramaya yetkilidir..." şeklinde düzenlenen PVSK’nın 9. maddesinin yedinci fıkrası ile "5442 sayılı İl İdaresi Kanununun ek 1 inci maddesi kapsamında bulunan, sivil hava meydanlarında, limanlarda ve sınır kapılarında, binaların, uçakların, gemilerin ve her türlü deniz ve kara taşıtlarının, giren çıkan yolcuların X-ray cihazından geçirilerek, gerektiğinde üstünün ve eşyasının aranması ile buralarda görevli kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar personelinin, üstlerinin, araçlarının ve eşyalarının aranmasında," şeklinde belirtilen Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 25. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendinin verdiği yetkiye dayanılarak suça konu silahın ele geçirilmesine ilişkin elle yapılan arama işleminin de arama emri verilmesini ya da hâkimden karar alınmasını gerektirmediği, dolayısıyla dosya kapsamında hukuka aykırı olarak elde edilen bir delilden söz edilemeyeceği anlaşıldığından Özel Dairenin bozma kararında isabet bulunmadığının kabulü gerekmektedir. Bu itibarla Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, hükmün esasının incelenmesi için dosyanın Özel Daireye gönderilmesine karar verilmelidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Ceza Genel Kurulu Üyesi; "İtirazın reddine karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE, 2- Yargıtay 8. Ceza Dairesinin 12.11.2015 tarihli ve 5810-24422 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA, 3- Dosyanın, hükmün esasının incelenmesi için Yargıtay 8. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 03.12.2019 tarihinde yapılan müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.

Diğer kararlar (2)

Ceza Genel Kurulu, 2013/841 E., 2014/513 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varAğır Ceza
tam metni aç
CMK'nun "adlî kolluğun olay yerinde aldığı tedbirlere uyulmaması" başlıklı 168. maddesi adli arama sırasında da uygulanabilecektir.
Ceza Genel Kurulu         2013/841 E.  ,  2014/513 K. "İçtihat Metni" Kararı Veren Yargıtay Dairesi : 9. Ceza Dairesi Mahkemesi :Ağır Ceza Günü : 12.09.2013 Sayısı : 296-441 Terör örgütüne silah sağlama suçundan sanık ...'ın, hukuka aykırı yapılan arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınamayacağı ve sanığın üzerine atılı suçun sabit olmaması gerekçeleriyle beraatine ilişkin, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.02.2009 gün ve 310-94 sayılı hükmün o yer Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 01.04.2013 gün ve 5148-4900 sayı ile; "Geceleyin saat 20.00 sıralarında, sanığa ait olan ve sanığın sevk ve idaresinde bulunan seyir halindeki kamyonetin önleme araması kararına dayanılarak jandarma görevlilerince durdurulduğu, sanığın davranışlarının şüpheli olarak değerlendirilmesi üzerine yapılan ilk aramada kamyonetin kasasında jenaratör ve pusulalı dürbünün bulunduğu, sanığın şüpheli hareketlerinin devam ettiğinin gözlenmesi nedeniyle kamyonetin karakol ön bahçesine detaylı aranmak üzere çekildiği, burada sürdürülen aramada şoför mahalli yanındaki yolcu bölümünde 2 kg çivi, 11 adet çakmak, 25 m elektrik kablosu, 12 adet pil, ruhsatlı av tüfeği ve çok sayıda ilaçların ele geçirildiği, aracın alt kısmında sürdürülen aramada ise stepne kısmının üstünde siyah poşet içerisinde bant ile sarılmış durumda 1,5 kg'lık kavanoz içerisine hazırlanmış patlayıcı içeren düzenek ile 7 adet elektrikli fünye, 30 m uzunluğunda saniyeli fitil, ayrıca 250 gr patlayıcı madde ile sağ arka çamurluğun içine gizlenmiş bir miktar esrar maddesinin bulunduğu, olayın Cumhuriyet savcısına derhal bildirilmiş olduğu, Arama işleminin dayanağı olan Genç Sulh Ceza Mahkemesinin 15.04.2008 tarih ve 2008/138 değişik iş sayılı önleme araması kararı ile bu karara dayanılarak yapılan arama işleminde 2259 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanununun 9, Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 16 ve 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanununun 25/b-2. maddeleri ile Ceza Muhakemesi Kanununun 116. ve devamı maddelerine aykırılık bulunmadığı, aramada ele geçirilen eşyaya el konulmasına ilişkin işlemin Genç Sulh Ceza Mahkemesinin 24.04.2008 tarih ve 2008/51 sayılı kararı ile onandığı, önleme araması yapılabilecek yerlerden olan 'seyreden taşıt' kapsamındaki kamyonetin 'suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla' önleme aramasına tabi tutulmasının ve olayın gerçekleştiği yer ve saat ile ilk arama ve sonrasında ele geçen malzemelerin tür ve niteliklerinin bölgede faaliyet gösteren PKK terör örgütünün ihtiyaç duyup temin etmek istediği malzemelerle uygunluk göstermesi üzerine aramanın anlatılan şekilde sürdürülüp sonuçlandırılmasının hayatın olağan akışına ve hukuka uygun bulunduğu gözetilerek, sanığın tüm dosya kapsamı çerçevesinde ele geçirilen patlayıcıların tür ve niteliği de dikkate alınıp TCK'nın 315. maddesi uyarınca terör örgütüne silah sağlama suçundan cezalandırılması yerine delillerin değerlendirilmesinde yanılgıya düşülerek yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi ise 12.09.2013 gün ve 296 - 441 sayı ile; "... 22.04.2008 tarihli arama tutanağı incelendiğinde bomba düzeneğini bulduğunu söyleyen tanık Jandarma görevlisi....’ın isminin arama tutanağında yer almadığının görüldüğü, tanık jandarma görevlilerinin beyanlarının birbirleri ile çelişkili olduğu, dosya kapsamında sanıkların örgüte malzeme temin ettikleri ve silah götürdüklerine dair bir ihbar ya da teknik takibin olmadığı, sanıkların örgütle irtibatlı olduklarına dair bir teknik takip veya bilginin bulunmadığı, sanıklar hakkında örgütle irtibatlı olduklarına dair bir delilin olmadığı, sanıklardan ...’ın kullandığı ve içerisinde diğer sanıklar.....ve .....’in bulunduğu aracın Jandarma Kontrol Noktasında Genç Sulh Ceza Mahkemesinin 15.04.2008 gün ve 2008/138 değişik iş nolu önleme kararına istinaden durdurulduğu, gündüzleyin 2 defa araçtaki malzemeler araçtan indirilerek arama yapıldığı ancak suç unsuru oluşturan herhangi bir malzemenin ele geçirilemediği, buna rağmen aracın burada bekletilerek alaydan bir helikopterin geleceği ve gelecek görevlilerin sanıklardan ...’a sanığın kardeşi Mehmet Yakışır ile ilgili sorular soracağının bildirildiği, sonrasında gece yapılan aramada bu sefer aracın alt kısmında bomba düzeneğinin bulunduğunun bildirildiği, gündüzleyin 2 defa yapılan aramada bulunamayan söz konusu suça konu malzemelerin geceleyin yapılan aramada bulunmasının hayatın olağan akışına uygun olmadığı, sanıkların aşama beyanlarındaki taleplerine rağmen söz konusu patlayıcı düzeneğinin bulunduğu koli bandı parçaları ile sarılı infilaklı fitil ve üzeri koli bandı parçaları ile sarılı naylon parçası üzerinde Jandarma Van Kriminal Bölge Amirliğince yapılan ve dosya içerisine konulan 09.05.2008 ve 14.05.2008 tarihli ekspertiz raporuna göre söz konusu materyaller üzerinde yapılan incelemede sanıkların her hangi bir parmak izinin tespit edilemediği, geceleyin yapılan arama sırasında sanık ... ve diğer sanıklar.....ve .....’in aracın yanından uzaklaştırılıp arama yapıldığı, söz konusu aramanın sanıkların yanında yapılmadığının anlaşıldığı, sadece mahkemeden alınan önleme aramasına istinaden aranan aracın normal araması yapıldıktan sonra yoluna devam etmesine izin verilmesi gerekirken 2 defa arandıktan sonra ve içerisinde her hangi bir suç unsuruna rastlanmamasına rağmen gece hava kararıncaya kadar ve bahsi geçtiği üzere alay komutanlığından helikopter gelinceye kadar karakolda bekletilmesinin hukuki bir dayanağının bulunmadığı kabul edilmiştir. Ceza yargılamasında mahkumiyet kararı verilebilmesi için atılı suçun sanık tarafından işlendiğinin hiçbir duraksamaya yer vermeyecek şekilde kesin olarak kanıtlanması gerekir. Zira ceza adaletinde olasılıklara ve varsayımlara göre karar verilemez. Aksine düşünceler İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin 6. ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 36. maddelerinde yazılı adil yargılama ilkelerine aykırıdır. Bu hukuki gerçekler ve ceza hukukunun 'şüpheden sanık yararlanır' şeklindeki evrensel ilkesi de dikkate alındığında sanığın atılı suçları işlediğine dair savunmasının aksine, mahkumiyete yeter nitelikte, her türlü şüpheden uzak, inandırıcı ve kesin nitelikte delil elde edilememiştir. Bütün bu nedenlerle sanık ...'ın, atılı terör örgütüne silah sağlama suçunu işlediği kanıtlanamadığından sanığın delil yetersizliğinden beraatine dair mahkememizin ilk kararında direnilmesi" gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir. Bu hükmün de o yer Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 'onama' istekli 24.12.2013 gün ve 373006 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. TÜRK MİLLETİ ADINA CEZA GENEL KURULU KARARI Direnme hükmünün kapsamına göre inceleme, sanık ... hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır. Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; önleme araması kararına istinaden sanığın aracında yapılan aramaların kanuna uygun olup olmadığı, aramalar sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınıp alınamayacağı ve bu bağlamda sanığın üzerine atılı örgüte silah sağlama suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir. İncelenen dosya kapsamından; Genç Sulh Ceza Mahkemesinin 14.04.2008 gün ve 2008/138 sayılı kararıyla 16-30 Nisan 2008 tarihleri arasında önleme araması kararı verildiği, Bu karara istinaden 22 Nisan 2008 tarihinde Bingöl İli, Genç İlçesi Yaz Konağı Karakoluna bağlı jandarma görevlileri tarafından saat 18.00 sıralarında sanığın sevk ve idaresinde bulunan aracın durdurulduğu, aracın içerisinde sanıktan başka haklarında verilen beraat kararları kesinleşen Abdurrahman ve Abdullah ile biri 5, diğeri de 8 yaşında iki çocuk olduğu, araç durulduktan sonra kimlik kontrolü yapıldığı, araçtaki eşyalar indirilmek suretiyle yapılan ilk aramada çift kabinli pikap şeklindeki aracın kasasında bir adet jeneratör ve bir adet dürbün bulunması ve sanık ...'ın abisi Mehmet Yakışır’ın PKK terör örgütü üyesi olduğunun anlaşılması üzerine sanığa ait aracın 150 metre ileride bulunan karakolun bahçesine çekildiği, araçtaki bütün eşyalar indirilerek yapılan ikinci arama sonucunda ilk aramada bulunan jeneratör ve dürbün dışında suç unsuru olacak herhangi bir eşya bulunmadığı, Bingöl'den helikopter geleceği söylenerek sanık ...’in helikopter pistine götürüldüğü, diğer sanıkların da içeriye alındığı, helikopterin 1.30-2 saat sonra geldiği, helikopter geldikten sonra pistte sanığa birkaç soru sorulduğu, sanığın helikopter pistinde beklediği sırada araçta üçüncü arama yapıldığı, yapılan bu aramada aracın altında, siyah poşet içine konularak şeffaf bant ile sarılmış vaziyette 18x9 cm ebadında kapağı orta kısımdan delinmiş cam kavanoz içerisinde yaklaşık 1.5 kg ağırlığında amonyum nitrat ve bunun üzerinde beyaz pvc kap içerisinde 250 gr ağırlığında C-4 plastik patlayıcı yerleştirilmiş patlayıcı madde düzeneği, yine aynı poşet içerisinde beyaz kâğıda sarılmış 7 adet elektrikli fünye ve 19 metre uzunluğunda kırmızı renkli infilaklı saniyeli fitil ile aracın sağ ve sol ön çamurluk kısımlarında yaklaşık 100 gr ağırlığında toz ve kubar esrar bulunduğu, Bulunan uyuşturucu madde ile ilgili soruşturmanın tefrik edildiği, Suça konu eşyaları bulan.... isimli jandarma görevlisinin arama tutanağında imzasının olmadığı, Eşyalar bulunduktan sonra Cumhuriyet savcısına haber verildiği ve alınan talimatla bulunan eşyalara el konulduğu, süresi içinde Genç Sulh Ceza Mahkemesince el koyma işleminin onanmasına karar verildiği, Van Jandarma Kriminal Bölge Amirliğinin 09.05.2008 tarihli ekspertiz raporuna göre, infilak fitili ve üzeri koli bandı parçaları ile sarılı naylon parçası üzerinde yapılan incelemede her hangi bir parmak izinin bulunmadığı, UYAP sisteminden temin edilen güneşin doğuş ve batış saatlerini gösterir listeye göre, aramanın yapıldığı 22 Nisan günü, yaz saati uygulaması da dikkate alındığında Bingöl’de güneşin saat 19.06'da battığı, Arama işleminin dayanağını oluşturan Genç Sulh Ceza Mahkemesinin 14.04.2008 gün ve 2008/138 sayılı önleme kararı incelendiğinde; vatandaşların huzur ve güvenliği açısından genel emniyet ve asayişin sağlanması amacıyla ve meydana gelebilecek muhtemel terör eylemlerini önlemeye yönelik genel ve önleyici emniyet tedbirlerinin alınabilmesi için Yeniyazı, Yazkonağı, Suveren, Servi, Güzeldere, Doğanevler, Çaytepe, Dirikli Jandarma Karakol Komutanlığı sorumluluk bölgesinde Genç ilçesi ve köylere giden karakolların konuşlu bulunduğu yol üzerinde, köy ve mezra yollarında; Yayla ve Merkez Jandarma Karakol Komutanlığı sorumluluk bölgesinde, Bingöl-Diyarbakır karayolu, köy ve mezra yolları üzerinde, 16-30 Nisan 2008 tarihlerinde muhtemel yasa dışı eylemleri engellemek, milli güvenlik, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlakın ve başkalarının hak veya hürriyetlerinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması ve bulundurulması yasak olan her türlü patlayıcı madde ile uyuşturucu ve uyuşturucu madde yapımında kullanılan malzeme ve terör örgütü mensuplarının kış üstlenmesi için kullanılabilecekleri malzemelerin sevkiyatını engellemek için kişilerin üzerilerinde, eşyalarında ve araçlarında önleme araması yapılmasına izin verilmesine karar verildiğinin belirtildiği, Anlaşılmaktadır. Arama tutanağında imzası bulunan tanık .... Bodur kovuşturma aşamasında; olay günü yol kontrolü yaparken sanıkların bulunduğu aracı durdurduğunu, sanıklardan ...'ın kullanmış olduğu aracın arkasında taksimatlı dürbün ve jeneratörü görünce sanıkların kimlik bilgilerini sorgulatmak için nüfus cüzdanlarını alıp karakola götürdüğünü, burada durumu Üsteğmen Ümit Tahta'ya söylediğinde aracı içeri almalarını istediğini, aracı karakolun bahçesine aldıklarını, aracın burada da içindeki malzemeler indirilip arandığını, ilk aramada bulunan dürbün ve jeneratör dışında bir şey bulunmadığını, bunun üzerine durumun Alay Komutanlığına bildirildiğini, helikopter geldikten sonra üsteğmenin aracın yanına gelip yeniden ayrıntılı arama yapmalarını söylediğini, araçtaki eşyaları tekrar indirdiklerini, arama sırasında arkada durduğunu, karakolda bulunan komando birliğinden Piyade Uzman Çavuş....ı'ın aracın stepne bölümündeki düzeneği bulduğunu, daha doğrusu düzeneğin burada olduğunu söylediğini, aracı nizamiyeye aldıktan yaklaşık 2 saat sonra helikopter geldiğini beyan etmiş, Arama tutanağında imzası bulunan tanık .... kovuşturma aşamasında; Olay günü yol kontrol noktasında görevli olan arkadaşlarının sanığın aracında arama yaparlarken arka kısmında milyam taksimatlı dürbün ve jeneratör buldularını, bunun üzerine şüpheli ve araçta bulunan diğer şahısların kimliklerini alarak karakol hizmet binasına getirdiklerini, hizmet binasında durumu karakol komutanına söylediklerini, karakol komutanının aracın içeriye alınması talimatı vermesi üzerine aracı 150 metre ileride bulunan karakolun önüne aldıklarını ve burada aramaya başladıklarını, detaylı bir arama yapılmadığını, aracın altına bakılmadığını, sonrasında karakol komutanının durumu Alay Komutanlığına bildirdiğini, şahısları ifadelerinin alınması için Genç'e götürmeye karar verdiklerini ve helikopter çağrıldığını, araba durdurulduğunda havanın kararmak üzere olduğunu, arama kararına istinaden alay komutanının tekrardan bir arama yapılmasını söylediğini, tekrar aranması sonucunda arabanın altındaki stepnenin üst tarafında bulunan bölümde patlayıcı madde düzeneği bulunduğunu, aracın altına girmediğini, başka arkadaşlarının aramayı yaptığını, çıkan malzemeleri fotoğraftan gördüğünü, helikopterin gelmesinin 1.5-2 saat kadar sürdüğünü belirtmiş, Arama tutanağında imzası bulunan tanık.... kovuşturma aşamasında; görev dönüşü karakola geldiğinde sanığın karakolda olduğunu, arkadaşlarının, sanığın arabasında kaba bir arama yapıldığını, jeneratör ve dürbün bulunduğunu, durumu karakol komutanına söylediklerini, talimatı üzerine aracın ön bahçeye alınıp arama yapılacağını, ancak aramanın ne zaman yapılacağını bilmediklerini söyledilerini, sonradan sanıkların Genç'e götürülmeleri için helikopter istendiğini öğrendiğini, helikopterle Alay Komutanının da geldiğini, aramada ..... ve ....'in görev yaptığını kendisinin güvenlik görevini icra ettiğini, Mustafa'nın kısa boylu olduğu için aracın altına girdiğini, burada patlayıcı maddeyi bulduğunu ifade etmiş, Tanık.... kovuşturma sırasında; aramanın gerçekleştirildiği gün karakolda görevli olduğunu,.....'un sanık ...'a ait araçta jeneratör ve taksimatlı dürbün bulması üzerine kimliklerini alarak sorgulamak amacıyla karakola getirerek karakol komutanına bilgi verdiğini, karakol komutanına sanığın şüpheli davranışlarını söylediğini, karakol komutanının da "aracı içeriye alın" diye emir verdiğini, kendilerine de "yardım edin" diyerek talimat verdiğini,....., ....,.... ile birlikte aracı aramaya başladıklarını, .... ile.....'un aracın içerisine kendisinin de kaputtan başlayarak aracın motoruna baktığını, aracın ön tarafında bir şey göremediğini, sırt üstü sürünerek aracın altından başlayıp detaylı arama yaptığını, ancak bir şey bulamadığını, arkadan sırt üstü yatarak aracın altına girdiğinde şeffaf poşet içerisinde kuru ot bulduğunu ve arkadaşlarına verdiğini, sonradan tekrardan aramaya başladığında bir poşet daha bulduğunu, daha sonrasında aracın arka kasasının tavan kısmına doğru şanzıman üstünde suça konu patlayıcı madde düzeneğiyle, fünye ve kabloları bulduğunu söylemiş, Haklarında verilen beraat kararları kesinleşen sanıklar soruşturma aşamasında benzer şekilde; araç durdurulduktan sonra bütün eşyalar indirilerek arama yapıldığını, sonra eşyaları yükleyerek karakolun bahçesine çektiklerini, burada ikinci kez eşyaları indirerek bir arama daha yapıldığını, ilk aramadan farklı bir şey bulunmadığını, eşyaları yükleyerek bağladıklarını, "ekip gelecek" diyerek beklettiklerini, hava kararınca üçüncü aramaya başladıklarını, eşyaları karakolun içersine taşıdıklarını, Salih’in yanlarında olmadığını, bu arama sırasında patlayıcı madde bulduklarını söylediklerini beyan etmiş, Sanık ...; karakolun önünde durdurulduklarını, önce kimliklerinin alındığını, sonrasında jandarma görevlilerinin arabada arama yapacaklarını söyleyerek eşyaları indirdiklerini, jeneratörün kendisine ait olduğunu, amcası için aldığını, dürbünün bir köylüsünün köye gönderdiği çuvalda çıktığını, haberi olmadığını, tüfeğin de kendisine ait olduğunu, nizamiyenin kapısında detektör cihazı ve ayna ile arabanın altına baktıklarını, karakol komutanının çağırması üzerine karakola gittiğini, ağabeyi ile ilgili sorular sorduğunu, arabayı bir kez daha arayacaklarını söylediğini, arabayı karakolun içerisine getirdiğini, ayna ile altına baktıklarını, daha sonra yine eşyaları indirip arabayı aradıklarını, bir şey bulamadıklarını, ardından eşyaları yükleyip gidin dediklerini, jeneratör ve av tüfeği ile ilgili rapor tutacaklarını söylediklerini, bir süre sonra karakol komutanının Bingöl’den helikopter geleceğini ve ağabeyi ile ilgili sorular soracağını söyleyip, kendisini piste götürdüklerini, hava karardıktan sonra helikopterin geldiğini, ağabeyi ile ilgili sorular sorduklarını, pistte 3-4 saat beklediğini, pistteyken bir askerin gelerek kendisine kelepçe taktığını, arabada patlayıcı madde çıktığını söylediğini, çıkan malzemelerin kendisi ile ilgisi olmadığını savunmuştur. Uyuşmazlık konularının isabetli bir biçimde çözümlenebilmesi için bazı kavramların başlıklar altında incelenmesinde yarar bulunmaktadır. I-Tedbir Kavramı ve Tehlike Tedbirleri: Tedbir; "bir şeyin sonunu düşünerek gerekeni hazırlamak veya hazırlanan şey" anlamına gelmektedir. Hukukta tehlike halleri göz önünde tutularak bunlara karşı bazı geçici tedbirlere başvurulmaktadır. Bu tedbirlere öğretide üst kavram olarak tehlike tedbiri adı verilmektedir. (Nurullah Kunter, Tehlike Tedbiri Genel Teorisi ve Para Cezaları İçin İcrai ve İhtiyati Haciz, İHFM 1969, C.34, s.27 vd; Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Ekim 2014, 2. Bası, s. 424) Tehlike tedbirleri sadece ceza muhakemesi hukukunda değil hukukun diğer dallarında, örneğin; medeni, idari, askeri, mali muhakeme hukukunda ve hatta ceza hukuku, borçlar hukuku, anayasa hukuku gibi muhakeme dışı hukuk dallarında da bulunmaktadır. Bu kapsamda, medeni muhakemedeki "geçici hukuki korumalar" başlığı altında düzenlenen ihtiyati tedbir ve delil tespiti, idari yargılama hukukundaki yürütmenin durdurulması ve anayasa hukukundaki yürürlüğün durdurulması birer tehlike tedbirinden ibarettir. II-Koruma Tedbirleri: Ceza muhakemesi hukukunda uygulanan tehlike tedbiri türü "koruma tedbiri"dir. Koruma tedbiri kavramı kanun koyucu tarafından da kabul görmüş bir kavram olup ceza muhakemesinin yapılmasını veya yapılan muhakemenin sonunda verilecek kararın kağıt üzerinde kalmamasını ve muhakeme masraflarının karşılanmasını sağlamak amacıyla, kural olarak ceza muhakemesinde karar verme yetkisini haiz olan yetkililer tarafından, gecikmede sakınca bulunan durumlarda geçici olarak başvurulan ve hükümden önce bazı temel hak ve hürriyetlere müdahaleyi gerektiren kanuni çarelere "koruma tedbiri" denir. (Bahri Öztürk, Behiye Eker Kazancı, Sesim Soyer Güleç, Ceza Muhakemesi Hukukunda Koruma Tedbirleri, Seçkin Yayınları, Ankara, Eylül 2013, 1. Bası, s.1) Ceza muhakemesinin kurallarının işlemeye başlaması "başlangıç şüphesi" ile olmaktadır. Bu nedenle koruma tedbirleri bir suçun işlendiği izlenimini veren hâlin öğrenilmesinden sonraki aşamada başvurulan adli nitelikli tedbirlerdir. Soruşturmayı başlatmaya yetebilecek nitelikte olması gereken ve basit şüphe de denilen başlangıç şüphesi, 5271 sayılı CMK'nun 160. maddesinin birinci fıkrasında "bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hâl" şeklinde ifade edilmiştir. Başlangıç şüphesinin, dayandığı deliller basit, diğer aşamalarda elde edilebilecek delillere göre yetersiz ve/veya sayıca az olmakla birlikte en azından belirti düzeyinde delillere dayanıyor olması ve bir şuçun işlendiği yolunda akla ve mantığa uygun bir şüphe ortaya koyması gerekmektedir. Bu bakımdan somut olaylara dayanmayan, soyut iddia ve tahminler başlangıç şüphesi olarak kabul edilemeyecek, buna karşılık başlangıç şüphesinin belirli bir kişiye yönelmesi de gerekmeyecektedir. Ortada bu nitelikte bir şüphe yokken ceza muhakemesi soruşturmasının başlatılması ve koruma tedbirlerine müracaat edilmesi halinde, bu işlemin kaynağı hukuki olmayacağından keyfilik olarak değerlendirilmesi söz konusu olacaktır. (Bahri Öztürk, Ceza Hukukunda Koğuşturma Mecburiyeti, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1991, s.54, Feridun Yenisey, Hazırlık Soruşturması ve Polis, Beta Yayınları, İstanbul, 1.Bası, Mayıs 1987, s.45) 5271 sayılı CMK'nda ayrıntılı olarak açıklanmayan başlangıç şüphesine ilişkin olarak 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanunun 4. maddesinin 3 ve 4. fıkralarında; "Bu Kanuna göre memurlar ve diğer kamu görevlileri hakkında yapılacak ihbar ve şikâyetlerin soyut ve genel nitelikte olmaması, ihbar veya şikâyetlerde kişi veya olay belirtilmesi, iddiaların ciddî bulgu ve belgelere dayanması, ihbar veya şikâyet dilekçesinde dilekçe sahibinin doğru ad, soyad ve imzası ile iş veya ikametgâh adresinin bulunması zorunludur. Bu şartları (üçüncü fıkradaki) taşımayan ihbar ve şikâyetler Cumhuriyet başsavcıları ve izin vermeye yetkili merciler tarafından işleme konulmaz ve durum, ihbar veya şikâyette bulunana bildirilir. Ancak iddiaların, sıhhati şüpheye mahal vermeyecek belgelerle ortaya konulmuş olması halinde ad, soyad ve imza ile iş veya ikametgâh adresinin doğruluğu şartı aranmaz" şeklinde ayrıntılı düzenlemeye yer verilmiştir. Soruşturma işlemlerine fiilen başlamak için gerekli şüphe bakımından getirilen bu kriterlerin sadece bu kanun kapsamındaki kamu görevlileri açısından değil tüm soruşturmalar için uygulanması soruşturmaların hukuka uygun olarak başlatılması ve yürütülmesi noktasında yararlı bir yaklaşım tarzı olacaktır. Nitekim, "koruma tedbirleri nedeniyle tazminat" davalarını temyizen incelemekle görevli Yargıtay 12. Ceza Dairesi'nin 24.12.2013 gün ve 9105-30731 sayılı kararında; "Cumhuriyet savcısı, davacı-şüphelinin evinde uyuşturucu bulunduğu ihbarı üzerine hemen işin gerçeğini araştırmaya başlamadan ve bu konuda başkaca hiçbir araştırma yapmadan doğrudan davacının evinde arama kararı talep etmiş ve bu konuda karar aldırmış olup, dolayısıyla soruşturma makamlarının ihbarla ilgili hiçbir araştırma ve inceleme yapmadan, başka deliller toplanmadan alınan arama kararına dayanılarak davacı/şüphelinin evinde uyuşturucu madde araması yapılmıştır. Bu şekildeki uygulamanın CMK’nun 116 ve 160. maddesine uygun olmadığı gibi ayrıca konut dokunulmazlığının korunmasını öngören Anayasanın 21/1. maddesindeki usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadığından Anayasaya ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin özel hayatın ve aile hayatının korunmasını öngören 8/2. maddesinde öngörülen 'bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir' hükmüne de aykırılık oluşturmaktadır" sonucuna ulaşılmıştır. Koruma tedbirleri genel itibariyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda düzenlenmiştir. Ceza Muhakemesi Kanunun Birinci Kitabının Dördüncü Kısmı “Koruma Tedbirleri” başlığını taşımakta olup bu kısımda yakalama ve gözaltı, tutuklama, adli kontrol, arama ve el koyma, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi, gizli soruşturmacı ve teknik araçlarla izleme koruma tedbirlerine yer verilmiştir. Ancak koruma tedbirleri sayılan bu tedbirlerle sınırlı olmayıp Ceza Muhakemesi Kanunun diğer bölümlerinde, örneğin; zorla getirme (m. 146), beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması (m.75, 76, 77) koruma tedbirlerine yer verildiği gibi özel kanunlarda da düzenlenmiş, örneğin; erişimin engellenmesi (6551 sayılı Kanun m.8, 9, 10) tanık koruma tedbirleri (5726 sayılı Kanun m.5) gibi daha başka bir çok koruma tedbiri bulunmaktadır. Anayasamızın 13. maddesinin amir hükmü uyarınca kanunla düzenlenmesi gereken koruma tedbirleriyle çoğu zaman henüz gerçekten bir suçun işlenip işlenmediği ya da işleme muhatap olan şüpheli tarafından işlendiği yargı kararı ile sabit olmadığı halde gecikmesinde sakınca bulunmasından dolayı görünüşte haklılıkla yetilinilerek gerek şüphelinin gerekse şüpheli statüsünde olmayan üçüncü kişilerin temel hak ve özgürlükleri ihlal edilmektedir. Bu nedenle koruma tedbirlerine başvurulabilmesi için şu üç ön şartın birlikte bulunması gerekmektedir: 1-Gecikmede sakınca ya da tehlike bulunması, 2-Görünüşte haklılık, 3-Ölçülülük. Koruma tedbirlerinin ilk ön şartı gecikmede sakınca ya da tehlike bulunmasıdır. Bu şart hem koruma tedbirine başvurulması hem de tedbire kim tarafından karar verilebileceğinin belirlenmesi bakımından önem arz etmektedir. Gecikmede sakınca ya da tehlike bulunması derhal işlem yapılmadığı takdirde tedbirden beklenen faydanın elde edilemeyecek, ceza muhakemesinin gereği gibi ve amacına uygun biçimde yapılamayacak olmasıdır. (Nur Centel, Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, Eylül 2014, 11. Bası, s.321) Koruma tedbirine ancak böyle bir zorunluluk durumunda başvurulabilir. Diğer bir anlatımla iş ivedi değilse geçici bir önlem olan koruma tedbirine başvurulmasına da gerek yoktur. Gecikmede sakınca bulunup bulunmadığını tedbire karar vermeye yetkili mercii takdir edecektir. Ancak demokratik bir hukuk devleti olmanın sonucu olarak bu takdir yetkisi mutlak olmayıp onay makamının yahut kanun yolu mercilerinin denetimine tâbidir. Koruma tedbirlerinin ikinci ön şartı ise görünüşte haklılıktır. Koruma tedbiri bir tehlike tedbiri türü olduğundan ancak bir hakkın tehlikede olduğunu gösteren olaylar mevcut olduğu takdirde uygulanabilir. Hakkın bulunup bulunmadığının araştırılması zaman alacağından ve tehlike gecikmeye müsaade etmediğinden haklı görünüşle yetinilmek zorunludur. Bu nedenle koruma tedbirlerinde yanılma her zaman mümkün olup, haksızlık ihtimali daima vardır. Koruma tedbirine başvurulmasının gerçekten haklı olup olmadığı yapılacak muhakemenin sonunda anlaşılabilecektir. Görünüşte haklılık ön şartının gereği olarak koruma tedbirine müracaat edilebilmesi için soruşturma veya kovuşturma konusu suçun işlendiğine ve tedbire müracaat edilmesinde yarar bulunduğuna ilişkin belirli derecede bir şüphenin bulunması aranır. Tedbirinin türüne göre aranan şüphenin derecesi "makul" veya "kuvvetli" şüphe olabilecektir. Bununla birlikte her halükarda, kişilerin temel hak ve özgürlüklerine müdahale edilmesinin dayanağını oluşturan bu şüphenin, soruşturmanın başlangıcında aranan başlangıç şüphesinden yoğun bir şüphe olması zorunludur. Koruma tedbirlerinin üçüncü ve son ön şartı ölçülülüktür. Ölçülülük ilkesinin temel amaç ve işlevi, koruma tedbirine muhatap olacak kişilerin temel hak ve özgürlüklerini güvence altına almak için kullanılacak kamu gücünü, hak ve özgürlükler lehine sınırlandırmak, müdahalelerde aşırılığa gidilmesini ve buna bağlı olarak doğabilecek mağduriyetleri önleyebilmektir. Anayasal bir ilke olan ölçülülük ilkesinin, elverişlilik, gereklilik ve orantılılık olmak üzere üç alt ilkesi bulunmaktadır. Elverişlilik; söz konusu tedbirin ulaşılmak istenen amaca uygunlugunu veya elverişliliğini, gereklilik; belli bir amacın elde edilmesinde aynı derecede elverişli olan birden çok sayıdaki tedbir arasından temel hak ve özgürlükleri en az sınırlayan tedbirin seçilerek kullanılmasını, dar anlamda ölçülülük de denilen orantılılık ise; tedbirin ilgililere “ölçüsüz bir yükümlülük” getirmemesini ve “katlanılamaz" nitelikte olmaması gerektiğini ifade etmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, Buck/Almanya (28.04.2005; Başvuru no: 41604) ile Smirnov/Rusya (07.06.2007; Başvuru no:71362/01) kararlarında; yapılan müdahale ile izlenen meşru amacın orantılı olması gerektiği vurgulanmıştır. Bu ön şartların kanunda açıkça ve ayrıntılı olarak belirtilmemiş olması, bu ön şartlar aranmadan koruma tedbirine başvurulmasını hukuka uygun hale getirmeyecektir. Zira bu ön şartlar koruma tedbirinin bünyesinde bulunmakta ve hukuki temelinde yatmaktadır. Nitekim Anayasamızın 13. maddesinde yer alan; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz" şeklindeki hüküm bu hususa işaret etmektedir. Koruma tedbirlerinin, yöneldikleri değerler, amaç, uygulandıkları kişiler, açık veya gizli oluşu gibi çeşitli açılardan sınıflandırılması mümkündür. Ancak hangi tür koruma tedbiri olursa olsun hepsinde görülen ortak bazı özellikler bulunmaktadır. Bunlar; kanunla düzenlenmeleri, geçici mahiyette ve araç niteliğinde olmaları, hüküm verilmeden önce temel bir hak ve özgürlüğü kısıtlamış olmaları, suç şüphesinin temel hak ve özgürlüklere müdahale edilmesini gerektirecek bir yoğunlukta olması ve yetkili merciin emir veya kararının bulunmasıdır. III-Önleme Tedbirleri: Tehlike tedbirlerinin kolluk hukuku alanında uygulanan çeşidi ise "önleme tedbirleri"dir. Bu tedbirler ceza muhakemesi öncesinde kolluk kuvvetlerince başvurulan idari nitelikli tedbirler olup uygulamada ve bazı özel kanunlarda bu tedbirlere "önleyici ve koruyucu tedbirler" veya "idari tedbirler" de denilmektedir. Önleme tedbirleri gelecekteki tehlikeleri önlemek amacıyla başvurulan tedbirlerdir. Bu bakımdan koruma tedbirlerini harekete geçiren anahtar kavram "suç şüphesi" iken önleme tedbirlerini için bu "tehlike"dir. Öğretide tehlike; makul, genel yaşam tecrübesine dayanan düşünceye ve hayatın olağan akışına göre yakın bir zamanda kamu güvenliği ve düzeni için bir zarar maydana gelmesi ihtimali, bu bağlamda yakın bir gelecekte somut bir olayda korunan hukuki menfaatin ihlali ihtimali olarak tanımlanmaktadır. (Veli Özer Özbek, Organize Suçlulukla Mücadelede Ön Alan Soruşturmaları, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2002, Cilt 4, Sayı 2, s.61). Tehlike, soyut ve somut tehlike olarak ikiye ayrılır. Somut tehlike; araya engel bir sebep girmediği takdirde, istenmeyen ve hakkı ortadan kaldırabilecek nitelikte olan bir neticenin gerçekleşeceğinin, makul ve orta zekalı insanlar tarafından kabul edilebileceği hallerde var sayılan tehlikedir. Buna karşılık soyut tehlike ise; genel ve soyut olarak t.... edilebilen bir durumu ifade eder. Demokratik bir hukuk devletinde soyut tehlike idareye ancak genel düzenlemeler yapma yetkisi verirken, kolluğun kişiler üzerinde bireysel işlem niteliğinde somut tedbirler alabilmesi için tehlikenin de somut olması gerekmektedir. Önleme tedbirlerinin de tıpkı koruma tedbirleri gibi temel hak ve özgürlüklere müdahale edici ve kısıtlayıcı nitelikte olması mümkündür. Bu halde koruma tedbirlerinde olduğu gibi önleme tedbirinin de Anayasanın 13. maddesi uyarınca kanunla düzenlenmiş olması zorunlu olup yapılacak düzenleme "Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine" aykırı olmamalıdır. Önleme tedbirleri genel itibariyle 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununda (PVSK) düzenlenmiştir. Durdurma ve kimlik sorma, önleme araması, önleme amaçlı iletişimin denetlenmesi, parmak izinin ve fotoğrafın kayda alınması, muhafaza altına alma amaçlı yakalama, bilgi toplama PVSK'nda düzenlenen önleme tedbirleridir. PVSK dışında diğer özel kanunlarda ve düzenleyici idari işlemlerde öngörülmüş başkaca önleme tedbirleri de bulunmaktadır. Önleme tedbirleri, suçun işlenmesinden önceki alanla ilgili idari tedbirlerdir. Suçun işlenmesinden önceki alan, ceza yargılaması sürecini başlatan başlangıç şüphesinden önceki aşama olup, burada Cumhuriyet savcısının bir görevi ve fonksiyonu yoktur. Eğer başlangıç şüphesi oluşmuşsa, ceza muhakemesi işlemleri başlayacağından artık Cumhuriyet savcısının görev ve yetkisi başlamış olacaktır. Bu nedenle önleme tedbirleri idari, koruma tedbirleri ise adli işlemdir. Suç şüphesinin ortaya çıkmasından sonra fiilin ve faalin ortaya çıkarılması ve suç delillerinin muhafazası amacıyla yapılan işlemler adli, suç öncesi suçun işlenmesi de dahil olmak üzere bir tehlikelinin önlenmesi amacıyla yapılan işlemler ise idari işlemlerdir. Önleme tedbirleri idari işlem olduğundan tüm idari işlemlerde olduğu gibi yetki, şekil, usul, sebep, konu ve amaç unsurları bakımından hukuka uygun olması gerekmektedir. Önleme tedbirlerinin idari bir işlem olması, bu görevler esnasında kolluğun sahip olduğu sıfat ve sorumluluğun belirlenmesi ile kolluğun bağlı olacağı amirin tespiti bakımından da önemlidir. Kamu güvenliği ve düzenini temin eden kolluk teşkilatı genel ve özel kolluk olarak ikiye ayrılmaktadır. Polis ve jandarma genel kolluktur. Özel kolluk ise genel kolluk dışında kalan ve mahsus kanunlarına göre teşekkül edip muayyen vazifeleri gören zabıta kuvvetleridir. Belediye, gümrük, orman kolluğu gibi. Genel kolluğun idari (mülki) ve adli olmak üzere iki tür görevi vardır. Nitekim bu husus 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 2. maddesinde; "Polisin genel emniyetle ilgili görevleri iki kısımdır. A) Kanunlara, tüzüklere, yönetmeliklere, Hükümet emirlerine ve kamu düzenine uygun olmıyan hareketlerin işlenmesinden önce bu kanun hükümleri dairesinde önünü almak, B) İşlenmiş olan bir suç hakkında Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile diğer kanunlarda yazılı görevleri yapmak", 2803 sayılı Jandarma Teşkilat, Görev ve Yetkileri Kanununun 7. maddesinde ise; " Jandarmanın sorumluluk alanlarında genel olarak görevleri şunlardır. a) Mülki görevleri; Emniyet ve asayiş ile kamu düzenini sağlamak, korumak ve kollamak, kaçakçılığı men, takip ve tahkik etmek, suç işlenmesini önlemek için gerekli tedbirleri almak ve uygulamak, ceza infaz kurumları ve tutukevlerinin dış korunmalarını yapmak. b) Adli görevleri; İşlenmiş suçlarla ilgili olarak kanunlarda belirtilen işlemleri yapmak ve bunlara ilişkin adli hizmetleri yerine getirmek..." şeklinde ifade edilmiştir. Suç öncesi görev yapan kolluk birimine idari (önleyici) kolluk, suç şüphesinin ortaya çıkmasından sonra başlayan ceza muhakemesi sürecinde görev yapan kolluk birimine ise adli kolluk denilmektedir. Önleme tedbirleri bakımından kolluk idari kolluk olarak görev yapmaktadır. İdari kolluğun amiri mülki amirler yani illerde vali, ilçelerde ise kaymakamdır. İdari kolluk görevi sebebiyle işlenen suçlardan dolayı kolluk görevlileri hakkında soruşturma yapılması 4483 sayılı Kanunun ilgili hükümleri uyarınca izne tâbidir. Adli kolluğun amiri ise yetkili Cumhuriyet savcısıdır. Ülkemizde idari ve adli kolluk görevi aynı teşkilat içerisinde yer alan görevliler tarafından yürütülmekte olup CMK'nun 164/3 maddesi uyarınca adli kolluk, adli görevleri dışında idari üstlerinin emrindedir. Adli kolluk görevlilerinin adli görevlerinin ifası sırasında işledikleri suçlardan dolayı soruşturma yapılabilmesi için izne gerek olmayıp Cumhuriyet savcısı tarafından genel hükümler uyarınca doğrudan soruşturma yapılmaktadır. İdari kolluk görevlilerinin idari görevlerinin ifası sırasında işledikleri suçlardan dolayı ise istisnai haller dışında 4483 sayılı Kanun hükümleri uyarınca soruşturma izni alınması gerekmektedir. Bu bağlamda, önleme tedbirlerinden olan önleme araması veya önleme amaçlı iletişimin denetlenmesi gibi işlemler sırasında görevlerinin ifası sebebiyle suç işlediği iddia olunan kolluk görevlileri hakkında 4483 sayılı Kanunun ilgili hükümleri uyarınca soruşturma izni alınması zorunludur. IV-Arama: Arama, Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğünde, "arama işi, taharri", aramak ise “birini veya bir şeyi bulmaya çalışmak, araştırmak, yoklamak” şeklinde tanımlanmıştır (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2009, s.113) Arama, gizli, saklı olan bir şeyin ortaya çıkarılması için yürütülen bir faaliyet olup gözle görülen veya açıkta bırakılan şeyler arama kavramı içerisine girmemektedir. Bu nedenle örneğin bir polis memurunun yolda yayalar ve diğer araçlar bakımından tehlike oluşturacak şekilde kullanılması nedeniyle durdurduğu bir aracın arka koltuğunda uyuşturucu madde veya tabanca görmesi üzerine bunlara el koyması arama olarak kabul edilmemektedir. (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999, 1. Bası, s.18) Arama kişilerin konutları, iş yerleri, araçları, diğer yerleri, üstleri, eşyaları, özel kağıtları, kullandığı bilgisayar veya bilgisayar programları ile bilgisayar kütükleri üzerinde yapılmaktadır. Kişinin üstünde yapılan aramanın beden muayenesi boyutuna varmaması gerekir. Zira, beden muayenesi ve vücuttan örnek alınması aramadan farklı hükümlere tabi kılınmış olup cinsel organlar veya anüs bölgesine bakılması iç beden muayenesi sayılmaktadır. Bu bölgeler haricindeki ağız, koltuk altı gibi beden boşlukları ile ayak, kol, saç arası gibi vücut bölgelerine tıbbi araç veya yöntemler kullanılmaksızın bakılması arama hükümlerine tabidir. Arama başta özel hayatın gizliliği olmak üzere temel hak ve özgürlüklere önemli bir müdahale niteliğindedir. Bunun dışında aranan yer ve icra ediliş şekline göre aramanın konut dokunulmazlığına, kişi özgürlüğüne, seyahat özgürlüğüne ve vücut bütünlüğüne müdahale oluşturması da mümkündür. Bu nedenle belirtilen temel hak ve özgürlükler bağlamında Anayasamızdaki ve uluslararası belgelerdeki aramayla ilgili hükümlerin gözden geçirilmesi gerekmektedir. Anayasa'nın “Özel Hayatın Gizliliği” başlıklı 20. maddesinde; “Herkes, özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Mlli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin üstü, özel kâğıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar..." “Konut Dokunulmazlığı” başlıklı 21. maddesinde; “Kimsenin konutuna dokunulamaz. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz. Yetkili merciin kararı yirmidört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını el koymadan itibaren kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, el koyma kendiliğinden kalkar”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin “Özel hayatın ve aile hayatının korunması” başlıklı 8. maddesinde; “1. Her şahıs hususi ve ailevi hayatına, meskenine ve muhaberatına hürmet edilmesi hakkına maliktir. 2. Bu hakların kullanılmasına resmi bir makamın müdahalesi demokratik bir cemiyette ancak milli güvenlik, amme emniyeti, memleketin iktisadi refahı, nizamın muhafazası, suçların önlenmesi, sağlığın veya ahlâkın ve başkasının hak ve hürriyetlerinin korunması için zaruri bulunduğu derecede ve kanunla derpiş edilmesi şartıyla vuku bulabilir” Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi'nin “Mahremiyet hakkı” başlıklı 17. maddesinde; “1. Hiç kimsenin özel ve aile yaşamına, konutuna veya haberleşmesine keyfi veya hukuka aykırı olarak müdahale edilemez; onuru veya itibarı hukuka aykırı saldırılara maruz bırakılamaz. 2. Herkes bu tür saldırılara veya müdahalelere karşı hukuk tarafından korunma hakkına sahiptir” Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 12. maddesinde ise; “Hiç kimse özel hayatı, ailesi meskeni veya yazışması hususlarında keyfi karışmalara şeref ve şöhretine karşı tecavüzlere maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve tecavüzlere karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır” Hükümlerine yer verilmiştir. Arama, amacına göre "adli arama" ve "önleme araması" olarak ikiye ayrılmaktadır. Arama şüpheli veya sanığı ya da bir delili elde etme amacıyla yapılabileceği gibi, bir suçun işlenmesini veya bir tehlikeyi önlemek amacıyla da yapılabilir. Birinci tür aramaya "adli arama" ikinci tür aramaya ise "önleme araması" denilmektedir. Bu itibarla arama hem bir koruma tedbiri hem de önleme tedbiri çeşididir. Her iki tür arama arasında ortak özellikler bulunmakla birlikte hukukî nitelikleri, tâbi oldukları kanuni düzenlemeler ve kapsamları bakımından önemli farklılıklar da bulunmaktadır. V-Koruma Tedbiri Olarak Arama (Adli Arama): Koruma tedbiri olarak arama, başka bir ifadeyle adli arama, elkoyma ile birlikte 5271 sayılı CMK'nun 116-134 ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 5-17. maddelerinde düzenlenmiş olup Yönetmeliğin 5. maddesinde adlî arama; "bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemidir" şeklinde tanımlanmıştır. Adli aramanın amacı şüpheli veya sanığın yakalanması veya suç delillerinin ele geçirilmesidir. Aramaya konu olabilecek yerler şüphelinin veya sanığın yahut diğer bir kişinin üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerlerdir. Adli aramanın günün her saatinde yapılması mümkün olmakla birlikte konutta, işyerlerinde ve diğer kapalı yerlerde aramanın kural olarak gündüz yapılması gerekir. Suçüstü veya gecikmesinde sakınca bulunan hâller ile yakalanmış veya gözaltına alınmış olup da firar eden kişi veya tutuklu veya hükümlünün tekrar yakalanması amacıyla yapılan aramalar hariç söz konusu yerlerde gece vaktinde arama yapılamayacaktır. Arama kararı verilebilmesi için aramanın konusunu oluşturan kişi veya şeylerin arama yapılacak yerde bulunduğu hususunda belli bir şüphenin bulunması gerekir. Kanun aranacak kişinin suçla ilgilisine göre bu şüphenin yoğunluğunu farklı olarak düzenlemiş ve suçla ilgisi bulunmayan kişiler nezdinde aramayı daha sıkı koşullara tâbi kılmıştır CMK'nun 116. maddesinin suç tarihinde yürürlükte bulunan haline göre şüpheli veya sanıkla ilgili yapılacak aramalarda arama sonunda şüpheli veya sanığın yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe bulunmalıdır. Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 6. maddesine göre makul şüphe; hayatın akışına göre somut olaylar karşısında genellikle duyulan şüphedir. Aramanın kişi hak ve özgürlüklerine ciddi boyutta bir müdahale olduğu göz önüne alındığında makul şüphede, ihbar veya şikâyeti destekleyen emarelerin var olması ve belirtilen konularda şüphenin somut olgulara dayanması şarttır. Başka bir anlatımla arama sonunda belirli bir şeyin bulunacağını veya belirli bir kişinin yakalanacağını öngörmeyi gerektiren somut olgular mevcut bulunmalıdır. CMK'nun 117. maddesi uyarınca, suç işleme şüphesi altında olmayan diğer kişilerin de üstü, eşyası, konutu, işyeri veya kendisine ait diğer yerleri, şüphelinin veya sanığın yakalanabilmesi veya suç delillerinin elde edilebilmesi amacıyla aranması mümkündür. Diğer kişiler kavramına tüzel kişiler ile resmi makam ve daireler de dahildir. Kişinin tanıklıktan çekinme hakkının bulunması da aramaya engel değildir. Maddenin ikinci fıkrasına göre diğer kişilerle ilgili arama yapılması, makul şüphenin ötesinde aranılan kişinin veya suç delillerinin belirtilen yerlerde bulunduğunu gösteren olayların varlığına bağlıdır. Ancak bu sınırlama şüphelinin veya sanığın bulunduğu yerler ile izlendiği sırada girdiği yerler bakımından geçerli değildir. Arama yazılı bir karara veya emre dayanmak zorundadır. Sonradan yazıya çevrilmiş olsa bile sözlü emir ile arama yapılması mümkün olmayıp yazılılık şartı Anayasa'nın 20, 21 ve Ceza Muhakemesi Kanunun 116. maddelerinin amir hükmü gereğidir. Arama kural olarak hakim kararı ile gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısının, Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hallerde ise kolluk amirinin yazılı emri ile de yapılabilecektir. Ancak, konutta, işyerinde ve kamuya açık olmayan kapalı alanlarda sadece hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının yazılı emri ile arama yapılması mümkündür. Arama kararı veya emrinin belli bazı bilgileri içermesi zorunludur. (CMK m.119/2) Arama karar veya emrinde; aramanın nedenini oluşturan fiil, aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerin adresi ya da eşya, karar veya emrin geçerli olacağı zaman süresi, açıkça gösterilmelidir. Arama kolluk tarafından icra edilmekle birlikte hakim veya Cumhuriyet savcısı her zaman aramaya katılıp nezaret edebilir. Hakim veya Cumhuriyet savcısının katılımıyla yapılan aramalarda herhangi bir işlem tanığının bulundurulmasına gerek yoktur. Kolluk tarafından, hakim veya Cumhuriyet savcısı hazır olmaksızın konut, işyeri veya diğer kapalı yerlerde yapılan aramalarda ise o yer ihtiyar heyetinden veya komşulardan iki kişinin hazır bulundurulması gerekmektedir. Askerî mahallerde yapılacak yapılacak aramalarda Cumhuriyet savcısının katılımı zorunlu olup ayrıca arama genel kolluk tarafından değil askerî makamlar tarafından yerine getirilecektir. Aranacak yerlerin sahibi veya eşyanın zilyedi aramada hazır bulunabilir, kendisi bulunmazsa temsilcisi veya ayırt etme gücüne sahip hısımlarından biri veya kendisiyle birlikte oturmakta olan bir kişi veya komşusu hazır bulundurulur. CMK'nun 120/3. maddesi uyarınca kişinin avukatının aramada hazır bulunmasına ve bu kapsamda hazır bulunabilmesi için ilgili tarafından çağrılmasına engel olunamaz. Bununla birlikte aramanın sonuçsuz kalmasına neden olabilecekse avukatın çağrılması veya beklenilmesi şart değildir. Ancak, kolluk kuvvetlerine ve yargı merciilerine "engel olmama" biçiminde negatif yükümlülük öngören bu hükmün avukatın hiçbir şekilde çağrılmayacağı ve beklenilmeyeceği şeklinde yorumlanmaması, aksine uygulamaların arama işlemini ve bunun sonucunda elde edilen delilleri hukuka aykırı hale getirebileceğinin unutulmaması gerekir. Bu nedenle talep edilmesi halinde bu istek aramayı tehlikeye sokacak veya sonuçsuz bırakacak nitelikte olmadığı müddetçe arama mahallinde gerekli tedbirler alınarak makul bir süre kişinin avukatının beklenilmesi ceza muhakemesinin amaç ve ilkelerine daha uygun olacaktır. Nitekim öğretide de; "muhakemenin her aşamasında avukat yardımından yararlanmak mümkün olduğuna göre, aramada da sanık kadar onun avukatının da hazır bulunma hakkının olduğu kabul edilmelidir... Ancak bir avukat çağrılması ve beklenilmesi aramayı sonuçsuz bırakacağı hallerde, diğer bir ifadeyle gecikmede tehlikelinin bulunması halinde artık bu haktan yararlanılmaması gerekir" (Veli Özer Özbek, Ceza Muhakemesinde Koruma Tedbiri Olarak Arama, Seçkin Yayınları, Ankara, 1999, 1. Bası, s.132-133), "Hakkında arama tedbiri uygulanan kişinin avukatının aramada hazır bulunmasına engel olunamaz. Ancak, avukat çağrılması ve beklenmesi aramayı sonuçsuz bırakmayacak olmalıdır" (Nur Centel, Hamide Zafer, Ceza Muhakemesi Hukuku, Beta Yayınları, İstanbul, Eylül 2014, 11. Bası, s.393) şeklinde görüşler ileri sürülmüştür. Aramaya başlanılmadan önce aramanın muhatabı olan kişiye aramanın sebebi ve amacı hakkında bilgi verilmelidir. Ceza Muhakemesi Kanununun 120. maddesinin ikinci fıkrasında suçla ilgisi olmayan kişiler bakımından bu bilgilendirilmenin yapılmasını zorunlu kılınmıştır. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin aramaların yapılma şekline ilişkin 28, 29 ve 30. maddelerinde delil karartılmasına yol açarak aramanın amacını tehlikeye sokması veya kolluk memurlarını veya diğer bireyleri tehlikeye düşürebilecek olması gibi istisnai haller dışında aramadan önce şüpheli ve sanık dahil aramanın muhatabı olan kişilere aramaya başlanılmadan önce aramanın sebebi ve amacı hakkında bilgi verilmesi ile arama kararının gösterilmesi gerektiği kabul edilmiştir. Aramaya muhatap olanların aramaya karşı çıkmama ve katlanma yükümlülükleri bulunmaktadır. Adli arama, kolluğa lüzumunda zor kullanma yetkisini veren bir tedbir türüdür. CMK'nun "adlî kolluğun olay yerinde aldığı tedbirlere uyulmaması" başlıklı 168. maddesi adli arama sırasında da uygulanabilecektir. Bu itibarla arama işlemine başlayan kolluk görevlileri aramaya engel olan veya yetkisi içinde aldığı tedbirlere aykırı davranan kişileri, işlemler sonuçlanıncaya kadar ve gerektiğinde ölçülü bir şekilde zor kullanarak bundan men edebilecektir. Arama işlemi tutanağa bağlanır. Tutanakta; arama kararının tarih ve sayısı, hâkim kararı yoksa verilmiş olan yazılı emrin tarih ve sayısı ile emri veren merci, aramanın yapıldığı yer, tarih ve saat, aramanın konusu, aranan kişinin kimlik bilgileri, adını söylemediği takdirde eşkâl bilgileri, araçta, konutta, işyeri ve eklentilerinde arama yapılmışsa, aracın plaka numarası, markası, konutun, işyerinin ve eklentilerinin açık adresi, su üstü aracının aranmasında aracın cinsi, ismi, sahibi ve kullananı, deniz aracının aranması hâlinde ise deniz aracının cinsi, ismi, donatanı, bağlama limanı, tonajı, acentesi, kaptanı ve arama mevki, aramanın sonuçları, el konulan suç eşyasına ilişkin belirleyici bilgiler, aramada yakalanan kişiler varsa kimlik bilgileri, kimliği belirlenemiyorsa eşkâl bilgileri, arama sonucunda yaralanma veya maddî bir zarar meydana gelip gelmediği ve arama işlemini yapanların adı, soyadı, sicili ve unvanı hususları yer almalıdır. Aramanın sonunda hakkında arama işlemi uygulanan kimseye istemi üzerine aramanın hangi amaçla yapıldığı, soruşturma ve kovuşturma konusu fiilin niteliğini belirten bir belge ve istemi üzerine elkonulan veya koruma altına alınan eşyanın listesini içeren bir defter ve eğer şüpheyi haklı kılan bir şey elde edilmemiş ise bunu belirten bir belge verilmelidir. Arama sonucunda bulunması umulan suç delillerine el konulacak, yapılmakta olan soruşturma veya kovuşturmayla ilgisi olmayan ancak, diğer bir suçun işlendiği şüphesini uyandırabilecek bir delil elde edilirse yine bu delil de muhafaza altına alınarak ve durum Cumhuriyet savcılığına derhâl bildirilecektir. Arama kolluk tarafından yerine getirilse bile hakkında arama işlemi uygulanan kimsenin belge veya kâğıtlarını inceleme yetkisi sadece Cumhuriyet savcısı ve hâkime aittir. Avukatlar, hakimler ve savcılar gibi yaptıkları görevlerin özelliği gereği özel soruşturma usulüne tâbi olan bazı kişiler bakımından adli arama bu kişilerin mesleklerinin ve ifa ettikleri görevlerin özelliğine göre genel hükümlerden farklı usullere ve özel hükümlere bağlamış bulunmaktadır. Böyle bir durumun varlığı halinde mahsus kanunda kabul edilen aramaya ilişkin özel kurallar geçerli olacaktır. VI-Önleme Tedbiri Olarak Arama (Önleme Araması): Genel emniyet ve asayişin korunması ve tehlikelerin önlenmesi amacıyla başvurulan önleme araması, kolluğun suç öncesi görevleri içerisinde yer alan bir idari kolluk faaliyetidir. (Hüseyin Yalçın, Önleme Araması, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Konya, 2010, s.44) Önleme araması 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 9 ve Adlî ve Önleme Aramaları Yönetmeliği'nin 18-26. maddelerinde düzenlenmiş olup Yönetmeliğinin 19. maddesinde; "Millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla, hâkim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin yazılı emriyle ikinci fıkrada belirtilen yerlerde, kişilerin üstlerinde, aracında, özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemidir" şeklinde tanımlanmıştır. Önleme aramasının kanuni dayanağını oluşturan 2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanununun 9. maddesi, kanunun yürürlüğe girdiği 04.07.1934 tarihinden sonra bir çok kez değişikliğe uğramış, 02.06.2007 gün ve 5681 sayılı Kanunla aşağıdaki son şeklini almıştır: "Polis, tehlikenin veya suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla usûlüne göre verilmiş sulh ceza hâkiminin kararı veya bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde mülkî âmirin vereceği yazılı emirle; kişilerin üstlerini, araçlarını, özel kâğıtlarını ve eşyasını arar; alınması gereken tedbirleri alır, suç delillerini koruma altına alarak 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre gerekli işlemleri yapar. Arama talep yazısında, arama için makul sebeplerin oluştuğunun gerekçeleriyle birlikte gösterilmesi gerekir. Arama kararında veya emrinde; a) Aramanın sebebi, b) Aramanın konusu ve kapsamı, c) Aramanın yapılacağı yer, ç) Aramanın yapılacağı zaman ve geçerli olacağı süre, belirtilir. Önleme araması aşağıdaki yerlerde yapılabilir: a) 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamına giren toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapıldığı yerde veya yakın çevresinde. b) Özel hukuk tüzel kişileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları veya sendikaların genel kurul toplantılarının yapıldığı yerin yakın çevresinde. c) Halkın topluca bulunduğu veya toplanabileceği yerlerde. ç) Eğitim ve öğretim özgürlüğünün sağlanması için her derecede eğitim ve öğretim kurumlarının idarecilerinin talebiyle ve 20 nci maddenin ikinci fıkrasının (A) bendindeki koşula uygun olarak girilecek yüksek öğretim kurumlarının içinde, bunların yakın çevreleri ile giriş ve çıkışlarında. d) Umumî veya umuma açık yerlerde. e) Her türlü toplu taşıma araçlarında, seyreden taşıtlarda. Konutta, yerleşim yerinde ve kamuya açık olmayan işyerlerinde ve eklentilerinde önleme araması yapılamaz. Spor karşılaşması, miting, konser, festival, toplantı ve gösteri yürüyüşünün düzenlendiği veya aniden toplulukların oluştuğu hallerde gecikmesinde sakınca bulunan hal var sayılır. Polis, tehlikenin önlenmesi veya bertaraf edilmesi amacıyla güvenliğini sağladığı bina ve tesislere gelenlerin; herhangi bir emir veya karar olmasına bakılmaksızın, üstünü, aracını ve eşyasını teknik cihazlarla, gerektiğinde el ile kontrol etmeye ve aramaya yetkilidir. Bu yerlere girmek isteyenler kimliklerini sorulmaksızın ibraz etmek zorundadırlar. Milletlerarası anlaşmalar hükümleri saklıdır. Önleme aramasının sonucu, arama kararı veya emri veren merci veya makama bir tutanakla bildirilir." Önleme aramasının amacı milli güvenlik, kamu düzeni, başkalarının hak ve hürriyetlerinin ve genel sağlık ile genel ahlakın korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespitidir. Böylelikle kamu güvenliği ile düzenini bozabilecek kişi ve eşyalar bulunarak muhtemel bir zararın gerçekleşmesine veya suç işlenmesine engel olunarak toplum yakın bir tehlikeden korunacaktır. Ayrıca yapılacak önleme amaçlı arama ile suç işlemenin normal bir davranış olmadığı ve suça giden yolların devlet tarafından kapatıldığı mesajı da verilmiş olacak ve bu mesaj, çoğu zaman suç işleme kararında olanların bu kararlarından dönmelerinde etkili olacaktır. (M. Bedri Eryılmaz, Türk ve İngiliz Hukukunda ve Uygulamasında Durdurma ve Arama, Seçkin Yayınları, Birinci Bası, Ankara, Mart 2003, s. 35) Önleme aramasına karar verilebilmesi için belirtilen konulara ilişkin tehlikenin somut ve öngörülebilir bir tehlike olması gerekir. 2559 sayılı PVSK bu nitelikteki tehlike halini "makul sebep" olarak ifade etmektedir. Suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut olgulara dayalı "makul şüphe" ile önleme aramasındaki "makul sebep" arasında fark vardır. Makul sebep, konunun uzmanı olan kişi tarafından değerlendirilen olgulardır. Somut bir olguyu o konuda bilgi sahibi olan bir kişi gördüğünde, buna bir anlam verebilir. Çok sayıda uzmanın aynı görüşü paylaşabildiği hallerde, "makul sebep" bulunduğu kabul edilir. Makul şüphe ise sıradan bir kişinin yapacağı değerlendirmeye dayanmakta olup makul düzeydeki çok sayıda insanın, somut bir olguyu aynı yönde değerlendirebildikleri durumlarda, bu değerlendirme suç ile ilgili ise "makul şüphe" vardır. (Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku Ders Kitabı, Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları, İkinci Bası, Ekim 2014, s. 538) Önleme araması ancak kanunda öngörülen yerlerde yapılabilir. PVSK somut ve yakın bir tehlikenin baş gösterecebileceği alanları esas almak suretiyle önleme araması yapılabilecek yerleri tek tek saymıştır. Buna göre önleme araması; 1) 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamına giren toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapıldığı yerde veya yakın çevresinde, 2) Özel hukuk tüzel kişileri ile kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları veya sendikaların genel kurul toplantılarının yapıldığı yerin yakın çevresinde, 3) Halkın topluca bulunduğu veya toplanabileceği yerlerde, 4) Eğitim ve öğretim özgürlüğünün sağlanması için her derecede eğitim ve öğretim kurumlarının idarecilerinin talebiyle ve kurumun imkânlarıyla önlenmesi mümkün görülmeyen olayların çıkması ihtimali karşısında rektör, acele hâllerde de dekan veya bağlı kuruluş yetkililerinin kolluktan yardım istemeleri hâlinde, girilecek yüksek öğretim kurumlarının içinde, bunların yakın çevreleri ile giriş ve çıkışlarında, 5) Umumî veya umuma açık yerlerde, 6) Her türlü toplu taşıma araçlarında, seyreden taşıtlarda yapılabilecektir. Konutta, yerleşim yerinde ve kamuya açık olmayan özel işyerlerinde ve eklentilerinde hiçbir şekilde önleme araması yapılması mümkün olmayıp bu yerlerde şartları varsa ancak adli arama yapılabilir. Anayasa'nın 20. maddesi gereğince özel hayatın gizliliği esastır. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri veya birkaçına bağlı olarak, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça dokunulamaz. Anayasanın bu hükmü sadece adli aramalar için değil önleme aramaları içinde geçerli üst norm niteliğindedir. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 22.02.2006 gün ve 29-24 sayılı kararında da bu husus “Anayasa'nın 20. maddesi sadece adlî aramalarda değil, özel yaşama müdahale oluşturan tüm aramalarda uygulanma olanağına sahiptir. Bu nedenle de madde ile öngörülen hâkim kararı güvencesinden önleme aramalarının istisna tutulduğu düşünülemez” şeklinde açıklanmıştır. Bu nedenle önleme araması idari bir işlem olsa da kural olarak hakim kararıyla yapılmalıdır. Kolluk tarafından somut tehlikenin oluştuğunu gösteren belirlemeler önceden tespit edilip aramanın yapılması önerilen yer ve zaman ile birlikte o yer mülkî âmirine yazılı olarak iletilir. İllerde vali veya bu konuda yetkilendirdiği yardımcısı ve ilçelerde ise kaymakamı ifade eden mülki amir kolluğun talebini uygun bulursa hâkimden arama kararı talep eder ancak gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde kendisi de yazılı arama emri verebilir. Önleme kararının alınmasında ve icrasında Cumhuriyet savcısının herhangi bir görev ve fonksiyonu yoktur. Kolluğunun kendi içindeki birim amirlerinin emri ile önleme araması yapılamaz. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 4. maddesi uyarınca, önleme araması bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hal; derhâl işlem yapılmadığı takdirde, millî güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunmasının tehlikeye girmesi veya zarar görmesi, suç işlenmesinin önlenememesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silâh, patlayıcı madde veya eşyanın tespit edilememesi ihtimâlinin ortaya çıkması ve gerektiğinde hâkimden karar almak için vakit bulunmaması hâlini ifade etmektedir. 2559 sayılı PVSK'nun 9/6. maddesi uyarınca spor karşılaşması, miting, konser, festival, toplantı ve gösteri yürüyüşünün düzenlendiği veya aniden toplulukların oluştuğu hallerde gecikmesinde sakınca bulunan halin bulunduğu kabul edilmektedir. Önleme araması kararında veya emrinde; aramanın sebebi, konusu ve kapsamı, aramanın yapılacağı yer, aramanın yapılacağı zaman ve geçerli olacağı süre belirtilmelidir. Önleme aramasında gece ile ilgili bir istisnaya yer verilmediğinden her zaman yapılması mümkündür. Önleme araması kararının geçerli olacağı sürenin sınırı ile ilgili olarak da mevzuatta kısıtlayıcı bir hüküm bulunmamaktadır. Zira önleme aramasının geçerli olacağı süre, karar verilmesine dayanak teşkil eden makul sebebin niteliğine göre değişkenlik arz edebilmektedir. Örneğin; olimpiyat oyunları gibi iki ya da üç hafta sürecek ve dünyanın bir çok ülkesinden sporcu ve izleyicilerin katılacağı bir spor organizasyonunda yaşanabilecek kamu düzenini bozucu nitelikteki olayların ve suç işlenmesinin önlenmesi amacıyla makul sebep oluşması halinde yapılacak bir önleme aramasının geçerlilik süresi organizasyon süresi kadar olabileceği gibi, başka olaylarda duruma göre bir gün süreli, hatta saatli önleme araması kararlarının verilmesi de mümkündür. Her halükarda bu sürenin aramanın haklı kıldığı süreden fazla olmaması lazımdır. Önleme aramasının da kişilerin temel hak ve özgürlüklerine bir müdahale niteliğinde bulunması nedeniyle, makul bir sebep olmadığı halde verilen uzun süreli önleme araması kararı yasal olsa bile hukuka uygun olmayacaktır. Aynı şekilde makul bir sebep yokken belli periyotlarla yenilenmek suretiyle süreklilik arzecek ve genel arama izlenimi verecek şekilde önleme araması kararı verilmesi de hukuka aykırı olacaktır. Önleme araması niteliğinde sayılmayan idari denetimler için herhangi bir arama emir veya kararına gerek yoktur. Bir yerin faaliyeti bakımından uymakla yükümlü bulunduğu kurallara uygun olarak çalışıp çalışmadığının tespiti bakımından o yerde yapılan işlem bir denetlemedir. (Murat Aydın, Arama ve El Koyma, Seçkin Yayınları, Ankara, Mart 2009, Birinci Bası, s.124) Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin "denetim yapılacak yerler" başlıklı 18. maddesinde kolluk tarafından kendiliğinden denetim yapılabilecek bu haller gösterilmiştir. Bu kapsamda örneğin; umuma açık istirahat ve eğlence yerlerinin genel güvenlik ve asayiş yönünden denetimi, kimlik sorma, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanununa göre araçlarda bulunması gerekli belgeler ve eşyalarla ilgili yapılan denetimler, elektromanyetik aygıtlar ve dedektör köpekleri aracılığıyla yapılan tarama şeklindeki denetimler kolluk tarafından herhangi bir arama emir veya kararına gerek olmadan kendiliğinden yapılabilecektir. Önleme araması niteliğinde sayılmayan idari denetimler yönetmelikte sayılanlardan ibaret olmadığından daha pek çok özel kanunda ve düzenleyici işlemde idari denetimlere ilişkin hükümler yer almaktadır. Ayrıca 2559 sayılı PVSK'nda ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinde hakimden önleme araması kararı alınması gerekmeyen haller gösterilmiştir. Buna göre; polisin, tehlikenin önlenmesi veya bertaraf edilmesi amacıyla güvenliğini sağladığı bina ve tesislere gelenlerin herhangi bir emir veya karar olmasına bakılmaksızın, üstünü, aracını ve eşyasını teknik cihazlarla, gerektiğinde el ile kontrol etmeye ve aramaya yetkisi bulunmaktadır. (PVSK m.9/7) Bunun dışında Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin 25. maddesi uyarınca Devletçe kamu hizmetine özgülenmiş bina ve her türlü tesislere giriş ve çıkışın belirli kurallara tâbi tutulduğu hâllerde, söz konusu tesislere girenlerin üstlerinin veya üzerlerindeki eşyanın veya araçlarının aranmasında, 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun Ek 1. maddesi kapsamında bulunan, sivil hava meydanlarında, limanlarda ve sınır kapılarında, binaların, uçakların, gemilerin ve her türlü deniz ve kara taşıtlarının, giren çıkan yolcuların X-ray cihazından geçirilerek, gerektiğinde üstünün ve eşyasının aranması ile buralarda görevli kamu kuruluşları ve özel kuruluşlar personelinin, üstlerinin, araçlarının ve eşyalarının aranmasında, 2935 sayılı Olağanüstü Hâl Kanununun 11. maddesi kapsamında, kişilerin üstünün, eşyalarının Olağanüstü Hâl Valisinin emriyle aranmasında, 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 3. maddesi kapsamında, konutların ve her türlü dernek, siyasî parti, sendika, kulüp gibi teşekküllere ait binaların, işyerlerinin, özel ve tüzel kişiliklere sahip müesseseler ve bunlara ait eklentilerin ve her türlü kapalı ve açık yerlerin, mektup, telgraf ve sair gönderilerin ve kişilerin üzerlerinin sıkıyönetim komutanının emriyle aranmasında, kanunların, muhafaza altına alınmalarına olanak verdiği kişilerin, üst veya eşyalarının aranmasında, 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun çerçevesinde görevli kolluğun, aynı Kanunun 79. maddesindeki silâh taşıma yasağı kapsamında, silâh taşıdığından şüphelenilen kişilerin üstlerinin ve eşyalarının aranmasında ayrıca bir arama emri ya da kararı gerekmeyecektir. Yine 2559 sayılı PVSK'nun 20. maddesi gereğince; bir hukuka uygunluk nedenine bağlı olarak yapılan aramalarda da örneğin imdat istenmesi veya yangın, su baskını ve boğulma gibi büyük tehlikelerin haber verilmesi veya görülmesi hallerinde de arama emir veya kararına gerek olmayacaktır. Önleme aramasının nasıl icra edileceği hususunda 2559 sayılı PVSK'nda ve Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinde özel bir düzenleme bulunmamaktadır. Yönetmeliğin "Aramaların Yapılma Şekli" başlıklı bölümündeki hükümler hem adli hem de önleme araması için geçerli ortak hükümlerdir. Ancak bu noktada havaalanları ile bazı kamu binalarının giriş ve çıkışlarında buraya girmek isteyen herkesin üzerinde ve eşyalarında yapılan aramalarla diğer kamuya açık alanlardaki aramaları birbirinden ayırmak gerekmektedir. Zira ilk halde kişiler arama yapılacağını bilmesine karşın bir tercihte bulunarak aramaya baştan rıza göstermiş olmaktadır. Diğer halde ise kişi herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, önceden bildirilmeksizin ve vazgeçme hakkı da olmaksızın zorla aranmaktadır. Kişilerin konutlarından veya işyerlerinden açık alanlara, örneğin; sokağa çıkmaları veya hususi veya toplu taşıma araçlarına binmeleri, özel yaşama ilişkin haklarından vazgeçtikleri anlamına gelmeyecektir. Böyle bir kişinin aranmasının Anayasa ve AİHS'in 8. maddesini ihlal etmemesi için aramanın yasal olması, meşru bir amaca dayanması ve ayrıca demokratik bir toplumda gerekli olması gerekmektedir. Kişilerin tercih hakkı bulunmayan kamuya açık alanlardaki aramalarda kolluğa keyfi müdahalelere karşı hukuki koruma sağlamayan sınırsız bir takdir hakkı tanınması kabul edilemez. Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Gıllan ve Quınton/Birleşik Krallık (12.01.2010; Başvuru no: 4158/05) kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir. Bu itibarla kolluğun hakim kararı veya mülki amirin yazılı emrine dayalı açık alanlardaki önleme araması yetkisini kullanılabilmesi için mesleki tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması gerekir. Esasen önleme aramasının yapılacağı gösterilen yerlere gelen kişilerin üstünün, eşyasının, kağıtlarının ve aracının aranabilmesi için öncelikle bu kişilerin durdurulması gerekir. Bu nedenle 2559 sayılı PVSK'nun 4/A maddesindeki durdurmaya ilişkin; "Durdurma yetkisinin kullanılabilmesi için polisin tecrübesine ve içinde bulunulan durumdan edindiği izlenime dayanan makul bir sebebin bulunması gerekir. Süreklilik arz edecek, fiilî durum ve keyfilik oluşturacak şekilde durdurma işlemi yapılamaz" şartının gerçekleşmesi zorunludur. Önleme araması kararının, geçerli olduğu yerdeki herkesi veya her şeyi hiçbir ayrıma tâbi tutmaksızın tehdit unsuru olarak kabul ettiği söylenemez. Diğer taraftan tehlikelinin tâbi kıldığı zorunluluk gereği objektif sebeplere bağlı olarak aynı statüde bulunan herkesin durdurulup aranması da keyfilik olarak kabul edilmemelidir. Önleme aramasında tehlikeli bir kişi veya eşya aranmakta olup önleme aramasının muhatapları da suç şüphesi altında olmayan kişilerdir. Bu nedenle önleme aramasının, en kısa zamanda tamamlanması gerekir. CMK'nun 161/2 ve PVSK'nun Ek 6. maddeleri uyarınca edinilen bilgi veya alınan ihbar veya şikâyet üzerine veya kendiliğinden bir suçla karşılaşan kolluğun, olay yerinde kişilerin ve toplumun sağlığına, vücut bütünlüğüne veya malvarlığına zarar gelmemesi ve suçun delillerinin kaybolmaması ya da bozulmaması için gerekli acele tedbirleri aldıktan sonra durumu derhal Cumhuriyet savcısına bildirmesi ve Cumhuriyet savcısının talimatı doğrultusunda işin aydınlatılması için gerekli soruşturma işlemlerini yapması gereklidir. Başlangıçta suç işlenmesinin önlenmesi düşüncesi olsa bile, suç şüphesi ortaya çıktığı andan itibaren yapılacak durdurma ve arama adli bir nitelik taşıyacaktır. Örneğin, terör olaylarının yoğun olarak yaşandığı bir şehrin girişinde, terör örgütü mensuplarının muhtelif zamanlarda şehre gizlice girdiğinin bilindiği bir durumda, terör örgütü mensuplarının muhtemel bir eylem için şehre girmesi bir tehlike oluşturacağından ve bu tehlikeyi önlemek için, günün belli bir saatinde, araçların durdurulup aranması halinde durdurma ve aramayı haklı kılan bir makul sebep söz konusu olabilecektir. Bu amaçla yapılacak bir durdurma ve arama önleme amaçlıdır. Ancak, araçlardan, bir tanesinin kontrol noktasında durmayıp bilinçli olarak kaçması halinde, bir suç şüphesi ortaya çıktığından bu aracın ve içindekilerin daha sonra durdurulup aranmak amacıyla takip edilmesi adli bir işlemdir. Yine, uçağa binen yolcuların, tek tek durdurulup aranması önleme amaçlıdır. Amaç uçağa silah ve patlayıcı gibi maddelerin girmesini önleyerek muhtemel bir tehlikenin önüne geçmektir. Ancak, bu sırada, yolculardan birisinin kontrolden geçmek istememekte direnmesi veya kaçması halinde bu bir şüphelenme sebebidir ve bu kişinin daha sonra gerçekleştirilecek araması adli amaçlı olacaktır. (M. Bedri Eryılmaz, Türk ve İngiliz Hukukunda ve Uygulamasında Durdurma ve Arama, Seçkin Yayınları, Birinci Bası, Ankara, Mart 2003, s. 161) Önleme araması sonucunda bir suç unsuruna veya deliline rastlanırsa koruma altına alınacak ve durum Cumhuriyet Başsavcılığına derhâl bildirilerek elkoyma işlemini gerçekleştirmek üzere Cumhuriyet savcısından yeni bir yazılı emir istenecektir. Cumhuriyet savcısına ulaşılamadığı hâllerde kolluk âmirinin yazılı emriyle de elkoyma yapılabilecektir. Hâkim kararı olmaksızın yapılan elkoyma işlemi, yirmidört saat içinde görevli hâkimin onayına sunulmalıdır. Önleme aramasının konusu ve kapsamı içinde olan ancak suç unsuru oluşturmayan örneğin, bozuk para, çakmak gibi bir eşya ise geçici olarak koruma altına alınır ve aramaya sebep teşkil eden husus sona erdiğinde ilgiliye teslim edilir. Önleme aramasının sonucu arama kararı veya emri veren merci veya makama bildirilir. Ayrıca arama sırasında suç unsuruna rastlanılmışsa bununla ilgili özel olarak önleme araması tutanağı hazırlanır. Bu tutanakta adli arama tutanağında olduğu gibi arama kararının tarih ve sayısı, hâkim kararı yoksa verilmiş olan yazılı emrin tarih ve sayısı ile emri veren merci, aramanın yapıldığı yer, tarih ve saat, aramanın konusu, aranan kişinin kimlik bilgileri, adını söylemediği takdirde eşkâl bilgileri, arama yapılan yerin adresi, araçta arama yapılmışsa aramanın mevkii ve aracın bilgileri, aramanın sonuçları, elkonulan suç eşyası varsa buna ilişkin belirleyici bilgiler, aramada yakalanan kişiler varsa kimlik bilgileri, kimliği belirlenemiyorsa eşkâl bilgileri, arama sonucunda yaralanma veya maddî bir zarar meydana gelip gelmediği ve arama işlemini yapanların adı, soyadı, sicili ve unvanı hususları yer alır. Tutanak arama işlemine katılmış olanlar ve hazır bulunanlarca imzalanarak bir sureti ilgiliye verilir. Suç unsuruna rastlanmadığı durumlarda, aranan kişinin talebi hâlinde, kendisine arama kararı veya emrinin tarih ve sayısı, aramanın tarih ve saati, yeri, aranan şahsın ve arayan görevlinin kimlik bilgilerinin yer aldığı bir belge verilir. VII-Aramanın Hukuka Aykırılığı ve Bu Aykırılığın Sonuçları: Aramanın hukuka aykırı olması, arama karar veya emrinin ya da aramanın icrasının hukuka aykırı olması anlamına gelmektedir. Hukuka aykırılık uygulanması gereken bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanmasıdır. Kanuna aykırılıktan daha geniş bir içeriğe sahip olan hukuka aykırılık kavramının çerçevesi ve kapsamı belirlenirken gerek pozitif hukuk kurallarına gerekse temel hak ve hürriyetlere ilişkin evrensel hukuk ilkelerine aykırılık bulunup bulunmadığı gözetilmeli ve aykırılığın varlığı halinde hukuka aykırılığın mevcudiyeti kabul edilmelidir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi’nin 22.06.2001 gün ve 2-2 sayılı kararında:“Hukuka aykırılık en başta milli hukuk sistemimiz içinde yürürlükteki tüm hukuk kurallarına aykırılık anlamına gelir. Bu çerçeve içinde, anayasaya, usulüne uygun olarak kabul edilmiş uluslararası sözleşmelere, kanunlara, kanun hükmünde kararnamelere, tüzüklere, yönetmeliklere, içtihadı birleştirme kararlarına ve teamül hukukuna aykırı uygulamaların tümü hukuka aykırılık kavramı içinde yer alır. Bunun dışında, hukuk sistemimiz, hukukun genel ilkeleri adı verilen ve uygar dünyanın tüm medeni ülkelerinde uygulanan kuralları da hukuk kuralı olarak kabul etmektedir. Hukukun genel ilkelerinin neler olduğu konusunda bir belirsizlik olsa da, hukukun genel ilkelerinin hukuki bağlayıcılığı bulunduğu gerek uygulamada gerekse doktrinde tartışmasız olarak kabul edilmek-tedir. Anayasa Mahkememiz de birçok kararında, hukukun genel ilkelerinin varlığını kabul etmenin hukuk devletinin gereklerinden biri olduğunu ve bu ilkelerin yasakoyucu tarafından dahi yok edilemeyeceğini hükme bağlamıştır (Örneğin, E. 1985/31. K. 1986/1, KT. 17.3.1986, Anayasa Mahkemesi Kararlar Dergisi, S.22. s.115). Anayasa Mahkemesi’nin bu görüşleri çerçevesinde hukukun genel ilkeleri, yasalardan, hatta Anayasa’nın değiştirilebilir hükümlerinden de üstün bir konuma getirilmiştir” denilmektedir. Bu itibarla aramanın hukuka uygun olup olmadığı arama tedbirine başvurulma şartları ve uygulanmasıyla ilgili gerek pozitif hukuk kuralları gerekse evrensel hukuk kaideleri göz önünde bulundurularak bütüncül bir bakış açısıyla belirlenmelidir. Hukuka aykırı olarak yapılan aramanın hem ceza muhakemesi hukuku, hem maddi ceza hukuku, hem de tazminat hukuku bakımından birtakım müeyyedeleri ortaya çıkabilecektir. Aramanın hukuka aykırı olmasının ceza muhakemesi açısından sonucu arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınamamasıdır. 5271 sayılı CMK'nun 217. maddesinde; "1) Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. (2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir” şeklindeki düzenlemeyle hakimin ancak hukukun izin verdiği yöntemlerle elde edilen delilleri dikkate alabileceği hüküm altına alınmıştır. Anılan kanunun 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendinde de ortaya konulmak istenen delilin kanuna aykırı olarak elde edilmiş olması halinde reddolunacağı ifade edilerek hukuka uygun olarak elde edilmeyen delillerin ispat aracı olarak kabul edilmeyeceği ve hükme esas alınmayacağı açıklanmıştır. Kaldı ki, aynı kanunun 230. maddenin birinci fıkrası uyarınca, mahkûmiyet hükmünün gerekçesinde, delillerin tartışılması ve değerlendirilmesi, hükme esas alınan ve reddedilen delillerin belirtilmesi; bu kapsamda dosya içerisinde bulunan ve hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin ayrıca ve açıkça gösterilmesi de zorunludur. Hukuka aykırı aramanın maddi ceza hukuku bakımından yaptırımı ise eylemin suç teşkil etmesidir. 5237 sayılı TCK'nun "haksız arama" başlıklı 120. maddesinde hukuka aykırı olarak bir kimsenin üstünü veya eşyasını arayan kamu görevlisinin üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacağı öngörülmüştür. Konut ve işyerleri bakımından hukuka aykırı aramalar ise 5237 sayılı TCK'nun 116 ve 119/1-e maddeleri kapsamında değerlendirilecektir. Nihayet, aramadaki hukuka aykırılıklar gerek Devletin, gerekse arama kararına veren veya uygulayan kamu görevlilerinin tazminat sorumluluğunu gündeme getirebilecektir. Bu kapsamda 5271 sayılı CMK'nun 141/1. maddesinde aramanın amacıyla orantılı olmayacak biçimde ölçüsüz gerçekleştirilmesi durumunda kişilerin maddî ve manevî her türlü zararlarını Devletten isteyebilecekleri öngörülmüştür. Yapılan bu açıklamalar doğrultusunda Ceza Genel Kurulunca önleme aramasına ilişkin olarak şu ilkeler kabul edilmiştir: 1-)Makul bir sebep yokken belirli periyotlarla yenilenerek birbirini takip edecek şekilde süreklilik gösterecek ve genel arama izlenimi verecek arama kararı verilmesi hukuka aykırıdır. 2-) Suç şüphesinin ortaya çıkmasından sonra 5271 sayılı CMK kuralları uygulanması gerektiğinden, arama işleminin önceden alınmış bulunan önleme araması kararına göre değil CMK kurallarına göre icra edilmesi gerekmektedir. 3-) Önleme araması mahiyeti gereği en kısa zamanda tamamlanmalıdır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konuları sırasıyla değerlendirildiğinde; Arama işleminin hukuka uygun olup olmadığı: Genç Sulh Ceza Mahkemesinin 14.04.2008 gün ve 2008/138 sayılı önleme araması kararına istinaden jandarma görevlilerince 22.04.2008 günü, saat 18.00 sıralarında sanığın sevk ve idaresinde bulunan pikap olarak tabir edilen aracın durdurulduğu, yapılan ilk aramada aracın kasasında jeneratör ve bir adet dürbünün bulunması üzerine karakol komutanının talimatıyla 150 metre kadar ileride bulunan karakol bahçesine çekildiği, burada yapılan ikinci aramada ilk aramada bulunan jeneratör ve dürbün dışında suç unsuru olabilecek herhangi bir eşyanın bulunmadığı, aracın durdurulmasından yaklaşık 2-3 saat sonra, sanığın helikopter pistinde bekletildiği ve araçta bulunan diğer şahısların da karakol binasında bulunduğu sırada yapılan üçüncü aramada suça konu patlayıcı madde düzeneğinin bulunduğu olayda; yapılan ilk aramadan sonra araçta dürbün ve jeneratörün bulunması ve sanığın ağabeyinin silahlı terör örgütü üyesi olduğu bilgisinin edinilmesi üzerine sanıkla ilgili suç şüphesi ve emarelerinin ortaya çıkması nedeniyle 5271 sayılı CMK'nun 2/e, 161 ve 2559 sayılı PVSK'nun Ek 6. maddeleri uyarınca derhal Cumhuriyet savcısına olayı haber verip Cumhuriyet savcısının emri doğrultusunda soruşturma işlemlerine başlanılması gerekirken usulüne uygun adli arama emri veya kararı alınmadan mevcut önleme araması kararına istinaden ikinci ve üçüncü aramanın yapılması, üçüncü aramanın sanığın aracın yanında bulunmadığı sırada gerçekleştirilmesi ve önleme aramasına istinaden yapılan aramanın en kısa sürede gerçekleştirilmesi gerekirken sanığın 2-3 saat bekletilmesi açıkça hukuka aykırı olup bu arama sonucunda elde edilen delillerin hükme esas alınması da mümkün değildir. Bu itibarla; sanık hakkında hukuka aykırı olarak gerçekleştirilen arama işleminde elde edilen maddi delil ile buna ilişkin düzenlenen tutanağın, yerel mahkemece hükme esas alınmaması isabetlidir. Bu konuda çoğunluk görüşüne katılmayan bir Genel Kurul Üyesi; "arama işleminin hukuka uygun olduğu" düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır. Yapılan arama işleminin hukuka aykırı olduğu kabul edildikten sonra, hukuka aykırı aramada elde edilen maddi delil dışındaki diğer delillerin somut olayda mahkûmiyet için yeterli olup olmadığına gelince; Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi bakımından gözönünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikte hukuka uygun olarak elde edilmiş delillerle ispat edilebilmesidir. Bu itibarla, hukuka uygun olmayan arama işlemi sonucunda ele geçen delillerin hükme esas alınamayacağının belirlendiği olayda, sanığın tüm aşamalarda suçlamayı kabul etmediği de gözetildiğinde, dosyadaki hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delillerin değerlendirme dışı tutulması halinde, sanığın cezalandırılmasına yeterli herhangi bir delil bulunmamaktadır. Sonuç olarak; sanığın beraatine karar veren yerel mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir. SONUÇ: Açıklanan nedenlerle; 1- Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 12.09.2013 gün ve 296-441 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA, 2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 25.11.2014 tarihinde yapılan müzakerede birinci uyuşmazlık konusu yönünden oyçokluğuyla, ikinci uyuşmazlık yönünden ise oybirliğiyle karar verildi.
Ceza Genel Kurulu, 2013/521 E., 2014/54 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varYARGITAY 4. Ceza Dairesi
tam metni aç
Ancak Cumhuriyet savcısının CMK'nun 168. maddesi uyarınca alınan ifadelerde şüpheli, mağdur, müşteki, tanık ya da bilirkişinin beyanlarının tespit edilmesi sırasında hazır bulunması, soruşturma safhasının asıl süjesi olarak ilgiliye soruşturma konusu olayla ilgili sorular sorması ve madd
Ceza Genel Kurulu         2013/521 E.  ,  2014/54 K. "İçtihat Metni" Mahkemesi : YARGITAY 4. Ceza Dairesi Günü : 21.02.2013 Sayısı : 9-1 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihli eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan 5237 sayılı TCK’nun 257/1, 62 ve 50. maddeleri uyarınca 3.000 lira, Kamu görevlisine hakaret suçundan aynı kanunun 125/3-a ve 62. maddeleri uyarınca 6.080 Lira, 06.07.2009 tarihli eylem nedeniyle görevi kötüye kullanmak suçundan 5237 sayılı TCK’nun 257/1, 62 ve 50. maddeleri uyarınca 3.000 lira, Mağdur M.. K..'ya yönelik kasten yaralama suçundan aynı kanunun 86/2, 86/3-d, 29 ve 62. maddeleri uyarınca 1.500 Lira, Katılan S. A.'e yönelik kasten yaralama suçundan aynı kanunun 86/2 ve 62. maddeleri uyarınca 2.000 Lira, Katılan S. A.'e yönelik hakaret suçundan aynı kanunun 125/1, 125/4 ve 62. maddeleri uyarınca 1.740 Lira, Sanıklar S. A., M. E. ve D.. T.. hakkında görevi kötüye kullanma suçundan aynı kanunun 257/1, 62 ve 50. maddeleri uyarınca 3.000 lira, Mağdur M.. K..'ya yönelik kasten yaralama suçundan aynı kanunun 86/2, 86/3-d ve 62. maddeleri uyarınca 3.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesince 21.02.2013 gün ve 9-1 sayı ile karar verilmiş, Daire Üyesi R. Ö. "sanık A.. C.. hakkında CMK'nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerektiği" görüşüyle karşı oy kullanmıştır. Hükümlerin sanık A.. C.. müdafii ile sanıklar S.A. M.E. ve D.. T.. tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 04.07.2013 gün ve 85457 sayılı "ret" ve “onama” istemli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır. Sanık A.. C..’nun mağdur M.. K..’ya yönelik hakaret, sokakta iken kasten yaralama ve mala zarar verme suçlarından kurulan düşme hükümleri ile mağdur A.. K..'ya yönelik hakaret suçundan kurulan ceza verilmesine yer olmadığı hükmü temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olup, inceleme tüm sanıklar hakkında görevi kötüye kullanma ve mağdur M.. K..'ya yönelik kasten yaralama, sanık Aslı Betül hakkında katılan S.. A..'e yönelik kasten yaralama ve hakaret ile mağdur A.. E..'a yönelik kamu görevlisine hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerine yönelik yapılmıştır. Tüm sanıklar hakkında mağdur M.. K..'ya yönelik kasten yaralama, sanık A.. C.. hakkında katılan S.. A..'e yönelik kasten yaralama ve hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile ilgili temyiz isteklerinin öncelikle temyiz edilebilirlik yönünden incelenmesi gerekmektedir. 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi gereğince hüküm tarihi itibariyle uygulanma zorunluluğu bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 305. maddesi uyarınca, ceza mahkemesince verilen hükümler temyiz kanun yoluna tabidir. Ancak; 1 - İkimilyar liraya kadar (ikimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümler, 2 - Yukarı sınırı onmilyar lirayı geçmeyen para cezasını gerektiren suçlardan dolayı verilen beraat hükümleri, 3 - Bu Kanun ile sair kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümler, Kesin olup, bu hükümler hakkında temyiz kanun yoluna başvurulamaz. “İkimilyar liraya kadar (İkimilyar dahil) para cezalarına dair olan hükümlerin” temyiz edilemeyeceğine ilişkin 1412 sayılı CMUK'nun 305. maddesinin 2. fıkrasının 1. bendinin, Anayasa Mahkemesinin 07.10.2010 tarihinde yürürlüğe giren 23.07.2009 gün ve 65–114 sayılı kararı ile iptal edilmesinden sonra verilen, ister hapis cezasından çevrilen, ister doğrudan hükmolunan adli para cezasına ilişkin mahkûmiyet hükümlerinin 14.04.2011 tarihine kadar hiçbir miktar gözetilmeksizin, 14.04.2011 gün ve 27905 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6217 sayılı Yargı Hizmetlerinin Hızlandırılması Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 23. maddesi ile 5271 sayılı CMK'nun 272. maddesinin 3. fıkrasının (a) bendinde, “hapis cezasından çevrilen adlî para cezaları hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen 3.000 Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı istinaf yasa yoluna başvurulamayacağı” şeklinde yapılan değişiklik ve aynı kanunun 26. maddesi ile 5320 sayılı Ceza Yargılaması Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanuna eklenen, “bölge adliye mahkemeleri faaliyete geçinceye kadar hapis cezasından çevrilenler hariç olmak üzere, sonuç olarak belirlenen üçbin Türk Lirası dâhil adlî para cezasına mahkûmiyet hükümlerine karşı temyiz yoluna başvurulamaz” şeklindeki geçici 2. madde gözönünde bulundurulduğunda, 14.04.2011 tarihinden sonra, ancak doğrudan hükmolunan 3.000 Türk Lirasından fazla adli para cezalarına ilişkin mahkumiyet hükümlerinin temyizinin mümkün hale geldiği konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. İnceleme konusu olayda; Tüm sanıklar hakkında mağdur M.. K..'ya yönelik kasten yaralama, sanık Aslı Betül hakkında katılan S.. A..'e yönelik kasten yaralama ve hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri, hükmolunan adli para cezalarının miktarı itibarıyla kesin nitelikte olup, temyiz yeteneği bulunmadığından, sanık A.. C.. müdafii ile sanıklar S.A. M. E. ve D.. T..'ın bu hükümlerle ilgili temyiz talebinin, 5320 sayılı Kanunun Geçici 2 ve 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddeleri uyarınca reddine karar verilmelidir. Sanık A.. C..'nun kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret, 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihinde gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma ile sanıklar A.. C.., S. A. D.T.ve İ.. E..'ın 06.07.2009 tarihli eylemlerinden dolayı görevi kötüye kullanma suçlarından mahkumiyetlerine karar verilen somut olayda, Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar; sanıklar hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Özel Dairece kurulan mahkûmiyet hükümlerinin isabetli olup olmadığı ile 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinde düzenlenen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır. Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. 1- Sanık A.. C.. hakkında kamu görevlisine hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün incelenmesi: İncelenen dosya kapsamından; Sanığın 30.06.2009 tarihinde Sarıyer 2. Asliye Ceza Mahkemesinde iddia makamını temsil etmekle görevlendirildiği, aynı gün saat 09.30 da duruşmalara gelmediğinin asliye ceza mahkemesi hakimi tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı görevini vekaleten yürüten F. A.e iletildiği, adı geçen tarafından da yazı işleri müdürü olan mağdure Akide'nin sanığı telefonla aradığı, “ulaşılamıyor” uyarısı gelmesi nedeniyle bir süre beklediği, ulaşılabildiğine ilişin mesaj geldikten sonra tekrar telefon açtığı, kısaca durumu anlatınca, sanığın; "sen beni ne hakla arıyorsun, beni sen aramayacaksın, sabah sabah senin sesini duymak zorunda mıyım, neden arıyorsun" şeklinde yüksek sesle azarladığı, mağdurenin telefonu kapattığı, görüşmeyi bildirmek üzere savcı Fazıl Arslanalp'in odasına gittiği, bir süre sonra sanığın geldiği, F. A.'in odasının kapısında karşılaştığı yazı işleri müdürü .E.; "beni neden aradın” diye bağırdığı, mağdur A.; “Savcı bey aramamı söyledi” deyince, sanığın; “Sen emir köpeği misin? Neden arıyorsun" şeklinde hakaret hami tutum sergileyip daha sonra odasına geçen mağdurun arkasından giderek; "Senin çirkin suratını görmek istemiyorum, kapat kapını" deyip oda kapısını hızla çarparak kendi odasına geçtiği, Cumhuriyet savcısı ....... yazı işleri müdürü A.. E.. ve zabıt katibi H. D.tarafından düzenlenen 30.06.2009 tarihli tutanağa göre, sanık A.. C..’nun şikâyetçi A. E. “Sen emir köpeği misin, neden arıyorsun, sen beni aramayacaksın”, “Senin çirkin suratını görmek istemiyorum, kapat kapını” şeklinde söylediğinin belirlendiği, Anlaşılmaktadır. Tanık N.Ş. İ.; "O gün mahkemeye müstemir yetkim bulunmamasına rağmen geçici görevle çıkmıştım. Savcı ..hanımın görevlendirilmiş olduğu bana söylendi. Ben 09.30 da duruşmalara başlamak için gittiğimde Savcı hanım yoktu. Bunun üzerine mübaşirle haber gönderdim. Adliyede yoktu. Bir saat kadar bekledim, Başsavcılığa durumu bildirdim...", Tanık F.A.; "O gün Başsavcılığa vekalet ediyordum. Daha bir gün öncesinden söz konusu 2. Asliye Ceza Mahkemesi için savcı hanımın görevlendirilmesi için yazı yazdım ve tebliğ ettim. Ancak ertesi sabah mesai başladığında duruşmanın başladığı saatte duruşma savcısının olmadığından duruşmaya başlanmadığını söylediler. Savcılık yazı işleri müdürü müşteki A.'ye Aslı Hanıma telefon etmesini, nerede olduğunu öğrenmesini söyledim. Ancak bana aradıklarını telefonun kapalı olduğunu söylediler. Aslı Hanıma ulaşılamadığından 2. Asliye Ceza Mahkemesi duruşmasına çıkmak üzere Hamdi Koç isimli savcımızı görevlendirdim. Ayrıca Aslı Hanımın durumundan şüphelenerek müdüre hanıma aramaya devam etmesini söyledim. Sonunda A. Hanım kendisine ulaşmış, ancak savcı.....Hanım, A.'ye 'beni niye rahatsız ediyorsunuz' diyerek aramasından rahatsız olduğunu bildiren cümleler sarf etmiş, 10-15 dakika sonra savcı hanım adliyeye geldi... Benim yanımda A.'yi gören Aslı hanım; 'Sen emir köpeği misin' gibi hakaret eder sözler kullandı. Daha sonra odasına gitti. Odasından cübbesini alıp mahkemeye gidiyordu.... A. Hanıma hitaben bağırarak herkesin duyacağı şekilde 'o kapıyı kapat, senin çirkin suratını görmek istemiyorum, bu kapı kapalı duracak' gibi sözler sarfedip A. Hanımın kapısını çarparak kapattı... Bu olayla ilgili o zaman tutanak tuttuk ", Şeklinde beyanda bulunmuşlar, mağdure A.. E.. soruşturma aşamasında tutanak içeriğini tekrar ettiğini, Cumhuriyet savcısı A.. C..'nun kendisine, "sen emir köpeği misin", "senin çirkin suratını görmek istemiyorum, bu kapı kapalı duraracak' şeklindeki sözlerle hakaret ettiğini bildirmiştir. Sanık A.. C..; "...A.. E..’a söylediğim iddia olunan hiçbir söz tarafımdan söylenmemiştir. Bunlar bana zarar verme eylemlerinin bir uzantısıdır, yazılı savunmamda da belirttiğim gibi şahıs tarafından sıkı bir takibe alındığım için kendisine karşı açık vermem söz konusu değildir, bu konudaki savcı Fazıl Arslanalp'in ifadeleri gerçeği yansıtmamaktadır, tanıklığını kabul etmiyorum" şeklinde savunmada bulunmuştur. 5237 sayılı TCK’nun “Hakaret” başlıklı 125. maddesinde; “1- Bir kimseye o., ş.ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldıran kişi, üç aydan iki yıla kadar hapis veya adli para cezası ile cezalandırılır. 2- Fiilin, mağduru muhatap alan sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkrada belirtilen cezaya hükmolunur. 3- Hakaret suçunun; a) Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı, b)Dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamasından, değiştirmesinden, yaymaya çalışmasından, mensup olduğu dinin emir ve yasaklarına uygun davranmasından dolayı, c) Kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlerden bahisle, İşlenmesi halinde, cezanın alt sınırı bir yıldan az olamaz...”, Anılan Kanunun 131/1. maddesinde ise; “Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen hariç; hakaret suçunun soruşturulması ve kovuşturulması, mağdurun şikâyetine bağlıdır” şeklinde düzenlemeler yer almaktadır. Görüldüğü üzere; TCK'nun 125. maddesinin birinci fıkrasında hakaret suçunun temel şekli, üçüncü fıkrasında ise nitelikli halleri düzenlenmiş, TCK’nun 131/1. maddesinde kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret dışında kalan hakaret suçlarının şikâyete tabi olduğu açıkça ifade edilmiştir. Kamu görevlisine karşı görevinden dolayı yapılan hakaret suçuna ilişkin 5237 sayılı TCK’ndaki düzenleme, 765 sayılı TCK’ndan farklı olup, 765 sayılı Kanun uygulamasında “memur” kavramına yer verilerek, memura görev sırasında herhangi bir nedenle hakaret edilmesi hali dahi nitelikli hal olarak düzenlenmiş iken, 5237 sayılı TCK'nda memur kavramını da içerecek şekilde “kamu görevlisi” kavramına yer verilerek, yalnızca kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret edilmesi nitelikli hal olarak kabul edilmiştir. Görev sırasında, ancak görevinden dolayı olmayan hakaretler ise, 125. maddenin 1. fıkrasında düzenlenen basit hakaret olarak kabul edilerek, soruşturulması ve kovuşturulması da mağdurun şikâyetine bağlı tutulmuştur. “Görevinden dolayı” hakaretin kabulü için de, yapılan kamu görevi ile hakaret eylemi arasında nedensellik bağının bulunması gerekmektedir. Hakim her somut olayda nedensellik bağının bulunup bulunmadığını araştırarak, sonucuna göre, eylemin, suçun basit haline mi yoksa nitelikli haline mi uyduğunu tespit edecektir. Bu tespit yapılırken, hakaret eylemine muhatap olan kamu görevlisinin faile karşı doğrudan veya dolaylı görev yapması şartı aranmayacaktır. Zira, hakaret doğrudan görevle ilgili olabileceği gibi, görevin yerine getiriliş yöntemi ya da sonuçları ile ilgili de olabilecektir. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.11.1992 gün ve 303-320, 23.09.2008 gün ve 180-205, 28.06.2011 gün ve 246-144 ile ilk derece sıfatıyla verdiği 02.03.2012 gün ve 1-1 sayılı kararlarında da aynı esas kabul edilerek, hakaret suçunun görev dolayısıyla işlenmesinde aranacak hususun, hukuka uygun bir surette yapılan görevin hakaret nedeni oluşturması olduğu vurgulanmış, bir kamu görevine karşı duyulan düşmanlık nedeni ile görevi ifa eden görevliye yönelik bir hakarette de o görevle suç arasında nedensellik bağı bulunduğu kabul edilmiştir. Öte yandan, Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmeliğin "Yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi" başlıklı 6. maddesinin 2. fıkrasında; hizmetlerin verimli ve düzenli bir şekilde yürütülmesi için her türlü tedbiri alma ile mevzuattan kaynaklanan veya Cumhuriyet savcısı ya da hâkim tarafından verilen diğer görevleri yapma, yazı işleri müdürünün görevleri arasında sayılmıştır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanık Cumhuriyet savcısının yazı işleri müdürü olan mağdure A.. E..'a, "sen emir köpeği misin", "senin çirkin suratını görmek istemiyorum" şeklinde sözler söylediği 30.06.2009 tarihli tutanak kapsamı, mağdure ve tanık beyanlarından anlaşıldığından, sanığın üzerine atılı eylemin sabit olduğu, onur, şeref ve saygınlığı rencide eder nitelikte gerçekleşen bu eylemin 5237 sayılı TCK’nun 125. maddesinde düzenlenen hakaret suçunu oluşturduğu görülmektedir. Sarıyer 2. Asliye Ceza Mahkemesinde iddia makamını temsil etmekle görevli Cumhuriyet savcısı olan sanığın, suç tarihinde adliyeye gelmemesi nedeniyle söz konusu mahkemenin duruşmasına bir saat kadar süre ile başlanamadığı, durumun Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı görevini vekaleten yürüten Cumhuriyet savcısı. .... iletilmesi üzerine adı geçen tarafından yazı işleri müdürü mağdure A.. E..'a görevli Cumhuriyet savcısına telefonla durumun hatırlatılması hususunda talimat verildiği, mağdure tarafından sanık Cumhuriyet savcısının telefonla arandığı ve sanığın mağdurenin telefonla aramasına öfkelenmesi nedeniyle suç oluşturan sözleri söylediği anlaşıldığından, eylem ile ifa edilen kamu görevi arasında nedensellik bağının bulunduğu ve hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesine ilişkin nitelikli halin gerçekleştiği kabul edilmelidir. Bu itibarla, sanığın kamu görevlisine görevinden dolayı hakaret suçundan mahkûmiyetine ilişkin Özel Daire kararı isabetlidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyeleri H. E.ve Ş. İste'nin karşı oy düşüncelerine aşağıda yer verilmiştir. Çoğunluk görüşüne katılmayan dört Genel Kurul Üyesi de; "hakaret suçunun kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenmesine ilişkin nitelikli hal gerçekleşmediğinden hükmün bozulması gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. 2- Sanık A.. C.. hakkında 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler ile tüm sanıklar hakkında 06.07.2009 günlü eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin incelenmesi: 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun ikinci kitabının "Millete ve devlete karşı suçlar ve son hükümler"e yer veren dördüncü kısmının "Kamu idaresinin güvenilirliğine ve işleyişine karşı suçlar" başlıklı birinci bölümünde "Görevi kötüye kullanma" suçu 257. maddesinde; "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir kazanç sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, birinci fıkra hükmüne göre cezalandırılır" şeklinde düzenlenmişken, 19.12.2010 tarihinde yürürlüğe giren 6086 sayılı Kanunun birinci maddesi ile birinci ve ikinci fıkralarında yer alan "kazanç" ibareleri "menfaat", birinci fıkrasında yer alan "bir yıldan üç yıla kadar" ibaresi "altı aydan iki yıla kadar", ikinci fıkrasında yer alan "altı aydan iki yıla kadar" ibaresi "üç aydan bir yıla kadar" ve üçüncü fıkrasında yer alan "birinci fıkra hükmüne göre" ibaresi "bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile" biçiminde değiştirilmek suretiyle, "(1) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan hâller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) İrtikâp suçunu oluşturmadığı takdirde, görevinin gereklerine uygun davranması için veya bu nedenle kişilerden kendisine veya bir başkasına çıkar sağlayan kamu görevlisi, bir yıldan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır" şekline dönüştürülmüş, 05.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6352 sayılı Kanunun 105. maddesi ile de üçüncü fıkra yürürlükten kaldırılmıştır. Uyuşmazlıkla ilgili olan 5237 sayılı TCK’nun 257. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen icrai davranışlarla görevi kötüye kullanma suçu, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi ve bu aykırı davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyeti veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız kazanç, suç tarihinden sonra 6086 sayılı Kanunla yapılan değişiklik sonrası ise haksız menfaat sağlanması ile oluşmaktadır. Buna göre ilk şart, kamu görevlisi olan failin yaptığı işle ilgili olarak kanun veya diğer idari düzenlemelerden doğan bir görevinin olması ve bu görevi dolayısıyla yetkili bulunmasıdır. Suçun oluşabilmesi için, norma aykırı davranış yetmemekte, bu davranış nedeniyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olunması ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK'nun 257. maddesinin gerekçesinde, suçun oluşmasına ilişkin genel şartlar; “Kamu görevinin gereklerine aykırı olan her fiili cezai yaptırım altına almak, suç ve ceza siyasetinin esaslarıyla bağdaşmamaktadır. Bu nedenle, görevin gereklerine aykırı davranışın belli koşulları taşıması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabileceği kabul edilmiştir. Buna göre, kamu görevinin gereklerine aykırı davranışın, kişilerin mağduriyetiyle sonuçlanmış olması veya kamunun ekonomik bakımdan zararına neden olması ya da kişilere haksız bir kazanç sağlamış olması hâlinde, görevi kötüye kullanma suçu oluşabilecektir” şeklinde vurgulanmış, öğretide de; TCK’nun 257. maddesindeki suçun oluşmasının, kamu görevlisinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi ya da kişilere haksız bir menfaat sağlanması şartlarına bağlı olduğu, bu sonuçları doğurmayan norma aykırı davranışların, suç kapsamında değerlendirilemeyeceği açıklanmıştır. (M.E.A. - A. G. - A. C.Y. Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11.Bası, Ankara, 2011, s.913 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s.769; Veli Özer Özbek - Mehmet Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s.974) Norma aykırı davranışın maddede belirtilen sonuçları doğurup doğurmadığının tesbiti için öncelikle, “mağduriyet, kamunun zarara uğraması ve haksız menfaat” kavramların açıklanması ve somut olaylarda bunların gerçekleşip gerçekleşmediklerinin belirlenmesi gerekmektedir. Mağduriyet kavramının, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararla sınırlı olmayıp, bireysel hakların ihlali sonucunu doğuran her türlü davranışı ifade ettiği kabul edilmelidir. Bu husus madde gerekçesinde; "Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir" şeklinde açıkça vurgulanmış, öğretide de; mağduriyetin sadece ekonomik bakımdan ortaya çıkan zararı ifade etmeyeceği, mağduriyet kavramının ekonomik zarar kavramından daha geniş bir anlama sahip olduğu, bireyin, sosyal, siyasi, medeni her türlü haklarının ihlali sonucunu doğuran hareketlerin ve herhangi bir çıkarının zedelenmesine neden olmanın da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğine işaret edilmiştir. (Mehmet Emin Artuk - A. G. - A.. C.Yenidünya, Ceza Hukuku Özel Hükümler, Turhan Kitapevi, 11.Bası, Ankara, 2011, s.911 vd.; Mahmut Koca - İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara, 2013, s.772; Veli Özer Özbek - Mehmet Nihat Kanbur - Koray Doğan - Pınar Bacaksız - İlker Tepe, Türk Ceza Hukuku Özel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 2. Bası, Ankara, 2011, s.974) Kişilere haksız kazanç sağlanmasını da içine alan kişilere haksız menfaat sağlanması da, kişilere hukuka aykırı olarak maddi ya da manevi yarar sağlanması olarak ifade edilebilecektir. Kamunun zarara uğraması hususuna gelince; madde gerekçesinde "ekonomik bir zarar olduğu" vurgulanan anılan kavramla ilgili olarak kanuni düzenleme içeren 5018 sayılı Kamu Malî Yönetimi ve Kontrol Kanununun 71. maddesinde; mevzuata aykırı karar, işlem, eylem veya ihmal sonucunda kamu kaynağında artışa engel veya eksilmeye neden olunması şeklinde tanımlanan kamu zararı, her somut olayda hakim tarafından, iş, mal veya hizmetin rayiç bedelinden daha yüksek bir fiyatla alınıp alınmadığı veya aynı şekilde yaptırılıp yaptırılmadığı, somut olayın kendine özgü özellikleri de dikkate alınarak belirlenmelidir. Bu belirleme; uğranılan kamu zararının miktarının kesin bir biçimde saptanması anlamında olmayıp, miktarı saptanamasa dahi, işin veya hizmetin niteliği nazara alınarak, rayiç bedelden daha yüksek bir bedelle alım veya yapımın gerçekleştirildiğinin anlaşılması halinde de kamu zararının varlığı kabul edilmelidir. Ancak bu belirleme yapılırken, norma aykırı her davranışın, kamuya duyulan güveni sarstığı, dolayısıyla, kamu zararına yol açtığı veya zarara uğrama ihtimalini ortaya çıkardığı şeklindeki bir düşünceyle de hareket edilmemelidir. Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre görevi kötüye kullanma suçu ile ilgili yapılan bu genel açıklamalardan sonra sanıklar hakkındaki mahkûmiyet hükümlerinin ayrı ayrı değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır. a-) Sanık A.. C.. hakkında 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün incelenmesi: İncelenen dosya kapsamından; 21.04.2009 günlü tutanakta; Cumhuriyet savcısı A.. C.. tarafından yürütülen soruşturma dosyalarında 14.04.2009 tarihinde 2009/1547 sayılı dosya şüphelisi H.B.'ın ifadesinin katip . T. tarafından, 17.04.2009 günü 2009/216 sayılı dosyada şüpheli M. I. aynı tarihte 2009/2663 sayılı dosyada müşteki N.. K.ifadelerinin katip A. Ç.tarafından alındığı, Cumhuriyet savcısının imzasına açıldığı, ancak Cumhuriyet savcısının henüz imzalamadığının tespit edildiği, Sarıyer Cumhuriyet Başsavcısı, yazı işleri müdürü ve zabıt katibi tarafından imzalanan 17.04.2009 tarihli tutanağa göre; sanık Cumhuriyet savcısının 30.03.2009, 01.04.209, 02.04.2009 ve 14.04.2009 tarihlerinde mesaiye gelmediği, 15.04.2009 günü saat 15.30 da geldiği ve diğer günler mesaiye öğleden sonra uğradığının belirlendiği, 20.04.2009 tarihinde düzenlenen tutanakta ise, 17.04.2009 tarihinde mesaiye gelmediğinin tespit edildiği ve tutanağın Cumhuriyet Başsavcısı, yazı işleri müdürü ve zabıt katibi tarafından imzalandığı, Sarıyer Cumhuriyet Başsavcısı tarafından sanık A.. C..’na hitaben yazılan; “Sarıyer C. Başsavcılığı’nın 2009 yılı teftiş döneminde 2009/1547 soruşturma sayılı dosyada şüpheli Hüseyin Başaran’ın ifadesinin zabıt katibi S. T. tarafından 14.04.2009 tarihinde adliyede bulunmadığınız sırada alındığı ve daha sonra tarafınızdan imzalandığı, soruşturmanın halen devam ettiği anlaşılmakla, şüphelinin yeniden davetiye ile müracaatı sağlanarak ifadesinin bizzat tarafınızdan alınması hususunda gereği rica olunur” içerikli ve 08.05.2009 tarihli yazıya sanık tarafından el yazısı ile; “Şüphelinin ifadesi yeniden tarafımca alınacaktır. Ancak, Adliyede çalışan tüm C. Savcılarının, ifadelerini kalemde zabıt katiplerine aldırması karşısında, tüm ifadelerin, şahısların tekrar çağrılarak aldırılması gerektiği bilgilerinize arz olunur” şeklinde cevap verildiği, 04.05.2009 tarihli dosya inceleme tutanaklarına göre; bir önceki tutanakta belirtilen soruşturma dosyalarında alınan ifade tutanaklarının Cumhuriyet savcısı tarafından sonradan imzalandığına ilişkin tespit yapıldığı, Soruşturma dosyalarında ifadelerin alındığı tarihlerin mesaiye gelmediği günler olduğu, ifadesi alınan kişilerin, ifadelerinin erkek bir kâtip tarafından tespit edildiğini ve bu sırada görevli Cumhuriyet savcısının yanlarında olmadığını belirttikleri, Cumhuriyet savcısının talimatı ile yokluğunda ifade aldıklarını kabul eden tutanak katipleri S. T. ve A. Ç. hakkında görevi kötüye kullanma suçundan suç kastı olmadığından bahisle kovuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği, Anlaşılmaktadır. Tanık N.K.; "Ben daha önce torunumun kaybolması nedeniyle Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığına şikâyet dilekçesi vermiştim, dosyamız Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığına gönderildi. Torunum bulunduğu için 17.04.2009 tarihinde şikâyetimden vazgeçmek için Sarıyer Adliyesine geldim. Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı kalemine müracaat ettim, ismini bilmediğim bir erkek kâtip ifademi aldı, Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığının 2009/2663 soruşturma sayılı dosyasında bulunan 17.04.2009 tarihli tutanaktaki imza bana aittir, ifade esnasında odada Cumhuriyet savcısı bulunmuyordu, ben ifademi imzalayıp adliyeden ayrıldım. O tarihte Cumhuriyet savcısını hiç görmedim ve evraka hangi Cumhuriyet savcısının baktığını bilmiyordum, daha sonra beni tekrar Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığından aradılar bu olaydan birkaç gün sonra adliyeye geldim, ilk ifademi alan kâtiple birlikte ismini bilmediğim bayan savcının odasına gittik, ben 17.04.2009 tarihinde verdiğim ifademi Cumhuriyet savcısına sözlü olarak anlattım, daha sonra kâtiple birlikte kaleme geçtik, anlattığım hususları zabıt kâtibi tutanağa aktardı, ben de altını imzaladım ve adliyeden ayrıldım", Tanık E.B.; "Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığına ait 2009/1547 soruşturma sayılı dosya ile aracımın çalınması nedeniyle soruşturma yapılıyordu, davayı takip etmek için adliyeye geldiğimde hangi savcının baktığını personelden öğrendim. Bana şu anda ismini hatırlamadığım ve kendisini hiç görmediğimi bayan savcının baktığını söylediler, ayrıca araban bulununca haber verirler dedikleri için savcı ile görüşmeden adliyeden ayrıldım, daha sonra arabam bulunduğundan şikâyetten vazgeçmek için ifade vermek üzere geldiğimde bana soruşturmaya bakan Cumhuriyet savcısının kâtibini göstermeleri üzerine kaleme giderek erkek olan zabıt kâtibine ifademi verdim", Tanık H. B. "14.04.2009 tarihinde karakoldan bana üç gün içerisinde Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat etmem gerektiği bildirildiği için adliyeye geldim, girişteki polisten ifade vereceğim yeri öğrendim. Bana şu anda göstermiş olduğunuz Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığına ait 2009/1547 soruşturma sayılı dosya ile ağabeyimin aracının çalınması nedeniyle soruşturma yapıldığını ismini bilmediğim bir erkek kâtip söyledi ve ifademi aldı, tutanaktaki imza bana aittir, ifade esnasında odada Cumhuriyet savcısı bulunmuyordu, ben ifademi imzalayıp adliyeden ayrıldım. O tarihte evraka hangi Cumhuriyet savcısının baktığını bilmiyorum, ben Sarıyer Adliyesinde bayan savcının çalıştığını dahi bilmiyordum", Tanık A.Ç....çalışmaktaydım. Adliyeye müracaat eden ilgililerin ifadelerini bizzat kendisi almıyordu. Katip olarak bana 'sen ifadeleri al, ben imzalarım' diyordu. Tutanakta belirtilen kişilerin ifadelerini ben aldım. C. savcısı adına imza açtım. Kendisine telefonla bilgi vermiştim. İfadeleri almamı istemişti”, Tanık S.T. “...Savcı A.. C.. ile birlikte bir dönem çalıştım. Savcı hanım yapılan soruşturmalarda alınan ifadelere bizzat kendisi katılmıyordu. Kalem personeli olarak biz ifadeleri almaktaydık. Kendisi onaylayıp imzalıyordu. İfade alacağımız kişileri sözlü olarak dinleyip bize talimat vermesi söz konusu olmadı. İfade alınacak kişileri biz dinleyip ifadelerini alıp zapta yazdırıyorduk. Onun ismine imza açıyorduk. Daha sonraki zamanlarda kendisi imzalıyordu”, Şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Sanık A.. C..; “Suçlamaları kabul etmiyorum, hakkımda görevi kötüye kullanmak eylemini gerçekleştirdiğim iddia olunan, yokluğumda kalemde ifadelerin katip tarafından alınması yönünde tarafımdan verilmiş hiçbir talimat olmadığı gibi, beyanlarda o gün adliyede olmadığım söylenmektedir, hem adliyede olsaydım, hem de ifadede bulunmasaydım tarafımdan yapılmış yanlış bir eylem söz konusu olabilirdi. Ancak adliyede olmadığım bir sırada üstelik tarafımdan verilmiş bir talimat yokken ifadelerin alınmasında hiçbir kastım ve kusurum yoktur, kaldı ki durumu Başsavcının yazısı ile öğrenmiş bulunmaktayım, bana katipler tarafından herhangi bir bilgi verilmediği gibi evraklar tarafımdan da imzalanmamıştır. Durumu Başsavcının tarafıma yazdığı yazıdan öğrendikten sonra zaten ifadeler tarafımdan alınmıştır" şeklinde savunmada bulunmuştur. Kovuşturma evresi ve hükmün kesinleşmesinden sonraki infaz aşamasında da yargısal görevleri bulunan Cumhuriyet savcısı, amacı maddi gerçeği araştırmak olan ceza muhakemesinde soruşturmayı yürüterek sanığın lehindeki ve aleyhindeki bütün delilleri usulüne uygun olarak toplamak ve değerlendirmek suretiyle kamu adına iddianamenin düzenlenmesi ya da kovuşturmaya yer olmadığına veya kamu davasının açılmasının ertelenmesine ilişkin karar verilmesi yetki ve sorumluluğu bulunan bir ceza muhakemesi süjesidir. 5271 sayılı CMK'nun "Soruşturma evresinde yapılan işlemlerin tutanağa bağlanması" başlıklı 169. maddesinde; "(1) Şüphelinin ifadesinin alınması veya sorgusu, tanık ve bilirkişinin dinlenmesi veya bir keşif ve muayene sırasında Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkiminin yanında bir zabıt kâtibi bulunur. Acele hâllerde, yemin vermek koşuluyla, başka bir kimse, yazman olarak görevlendirilebilir. (2) Her soruşturma işlemi tutanağa bağlanır. Tutanak, adlî kolluk görevlisi, Cumhuriyet savcısı veya sulh ceza hâkimi ile hazır bulunan zabıt kâtibi tarafından imza edilir. (3) Müdafi veya vekil sıfatıyla hazır bulunduğu işlemlerle ilgili tutanakta avukatın isim ve imzasına da yer verilir. (4) Tutanak, işlemin yapıldığı yeri, zamanı ve işleme katılan veya ilgisi bulunan kimselerin isimlerini içerir. (5) İşlemde hazır bulunan ilgililerce onanmak üzere tutanağın kendilerini ilgilendiren kısımları okunur veya okumaları için kendilerine verilir. Bu husus tutanağa yazılarak ilgililere imza ettirilir. (6) İmzadan kaçınma hâlinde nedenleri tutanağa geçirilir" hükmü yer almaktadır. Buna göre, uyuşmazlık konusu ile de bağlantılı olarak soruşturmayı yürütmekle görevli Cumhuriyet savcısının soruşturmanın taraflarından şüpheli, mağdur ya da şikayetçinin ifadesi ile tanık veya bilirkişinin beyanını bizzat tespit etmesi, ifade alınması sırasında yanında bir zabıt katibinin de bulunması, ifade alma işleminin tutanağa bağlanması ve sözkonusu tutanağın belirtilen diğer ilgililer dışında Cumhuriyet savcısı ve hazır bulunan zabıt katibi tarafından da imzalanması gerektiği konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Cumhuriyet Başsavcılıkları ile Adli Yargı İlk Derece Ceza Mahkemeleri Yazı İşleri Hizmetlerinin Yürütülmesine Dair Yönetmeliğin "Yazı işleri hizmetlerinin yürütülmesi" başlıklı 6. maddesinin 3. fıkrasında; " Zabıt Katibinin görevleri şunlardır: d) Duruşma, ifade alma, keşif, otopsi, ölü muayenesi ve yer gösterme gibi işlemlerde hazır bulunarak tutanağı yazmak ve imzalamak, ...g) Karar ve tutanakları Cumhuriyet savcısı veya hâkimin bildirdiği şekilde dikkat ve itina ile yazarak imzalamak" şeklinde düzenlemeye yer verilmiştir. CMK'nun 161 ve 164. maddeleri gereğince Cumhuriyet savcısının talimatıyla kolluğun soruşturma işlemlerini yerine getirmesi ve bu kapsamda alınması gereken ifadeleri de alması mümkündür. Ancak Cumhuriyet savcısının CMK'nun 168. maddesi uyarınca alınan ifadelerde şüpheli, mağdur, müşteki, tanık ya da bilirkişinin beyanlarının tespit edilmesi sırasında hazır bulunması, soruşturma safhasının asıl süjesi olarak ilgiliye soruşturma konusu olayla ilgili sorular sorması ve maddi gerçeğe ulaşma çabası içinde olması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkı ile de doğrudan bağlantılıdır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Sanık Cumhuriyet savcısının soruşturmayı yürütmekle görevli olduğu dosyalarda bir kısım şüpheli ya da şikâyetçi ifadelerini zabıt katiplerine aldırmak şeklinde gerçekleşen eylemiyle, görevinin gereklerine aykırı bir davranışta bulunduğu ortadadır. Soruşturma dosyalarında ifadelerin CMK gereğince soruşturmayı yürütmek ve sonuçlandırmakla görevlendirilmiş, kamu adına iddianamenin düzenlenmesi ya da kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verilmesinde yetki ve sorumluluğu bulunan Cumhuriyet savcısı yerine, ifade almakla sorumlu ve görevli olmayan ve ifadeler alınırken kanunilik ilkesini bilmek durumunda olmayan sadece katiplik görevini yürüten ve tutanağı yazmakla sorumlu olan kişiler tarafından alınmasının soruşturmanın etkin ve adaletli bir şekilde ve ciddiyet içinde yapılmadığı şüphesini oluşturduğu, dolayısıyla Anayasanın 36. maddesi ile koruma altına alınmış olan adil yargılanma hakkının gerçekleşmediği kaygısına sebebiyet verilerek mağduriyete neden olduğu anlaşıldığından, sanığın eylemi 5237 sayılı TCK'nun 257/1. maddesinde düzenlenmiş olan görevi kötüye kullanma suçunu oluşturmaktadır. Bu itibarla, sanığın 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan mahkûmiyetine ilişkin Özel Daire kararı isabetlidir. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyeleri H. Erol ve Ş. İste'nin karşı oy düşüncelerine aşağıda yer verilmiştir. b-) Tüm sanıklar hakkında 06.07.2009 günlü eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerinin incelenmesi: İncelenen dosya kapsamından; Mağdurlar Murat ve A.. K..'nın kardeş olup marangozluk ve mobilya tamirciliği ile uğraştıkları, katılan S. de eşi F. ile birlikte Almanya'da ikamet ettiği ve yaz döneminde Türkiye'deki evlerine geldikleri, olay günü A. ve M. katılan S. evinde mutfak tamiri ile uğraştıkları, işleri bitince M. aşağıya indiği, ağabeyi olan Arif yukarıda, ev sahibi F. evin içinde, eşi S. de arabasının yanında iken, mesai saatleri dışında nöbetçi Cumhuriyet savcısı olan sanık A.. C..'nun olay mahallinden geçtiği, o sırada elinde mutfak dolabının baza kısmının parçaları olan M. bir kez ıslık çaldığı, sanığın dönerek “Sen kime ıslık çalıyorsun” diye sorduğu, M.'ın "abla sen beni yanlış anladın, ben size ıslık çalmadım, ağabeyime ıslık çaldım, siz üzerinize alındınız, yanlış anladınız" deyince, “sen ıslığı bana çaldın” diyerek mağdurun üzerine yürüdüğü, eli ile boğazını sıktığı, bir yandan da bağırarak küfürlü sözler söylediği, olay yerine iş sahibi katılan S.. A.. ile diğer katılan A.. K.. ve bir kısım komşuların da geldikleri, onların da ıslığın haberleşme için kullanıldığını, yanlış anlama olduğunu açıkladıkları, sanığın Murat'ın elindeki tahta parçalarından birini zorla aldığı ve ona vurduğu, bunun üzerine Murat'ın da bir kez sanığa tokat attığı, sanığın M. tişörtünü tuttuğu ve boydan boya yırttığı, katılan S. yanlış anlama olduğunu belirterek açıklama yapıp müdahale edince, sanığın ona da sinkaflı küfürler ederek sağlı sollu iki tokat attığı, Sadettin tokatın etkisi ile yere düşen gözlüğünü almaya çalışırken bir kez de tekme vurduğu, katılan A.. K..'ya sinkaflı küfür sözleri söylediği, Arif'in de "siz de öylesiniz" diye karşılık verdiği, sanığın telefonla polisi arayarak durumu haber verdiği, ikinci telefon görüşmesinde başkomiser Serdal'a “Serdal bey nerdesiniz, iki dakikalık yolu gelemediniz, Allah belanızı versin" dediği, görevli polis memurları gelinceye kadar balkonlardan bakan kişilere de defalarca küfür ettiği, Sadettin'in eşi F. "kızım sen yanlış anladın, neden öyle bağırıyorsun, ayıp değil mi" deyince ona da “kerhane kadını, o...” diyerek küfürler ettiği, bu sözleri duyan F. bayıldığı, olay yerine diğer sanıklar komiser S.l ile polis memurları İbrahim ve Doğukan'ın geldikleri, sanık Cumhuriyet savcısı ile konuştukları, hep birlikte M., A.ve S.i karakola götürdükleri, karakolda başkomiser S.. A..’ün önerisi ile M. kamera bulunmayan amir odasına aldıkları, sanık Aslı B. burada yine sinkaflı küfürler ederek M. birkaç kez tokat attığı ve yumrukla vurduğu, sonra diğerlerine tutmalarını söylediği, diğer sanıklar tutarken sanık Cumhuriyet savcısının mağdura vurmaya devam ettiği, duvarda asılı bulunan tabloyu mağdur Murat'ın başına vurmak suretiyle parçaladığı, diğer sanıklara mağduru yere yatırmalarını söylediği, yere yatırılan mağdurun başını tekmelediği, ayakkabısı ile başına bastırdığı, o sırada sanık D.'ın da arkadan tekme ile mağdura vurduğu, Başkaca müracaatlar nedeniyle polis karakolunun alt katında bulunan daha sonra da bu olay nedeniyle karakol dışına alınan bir kısım tanıkların; bir erkeğin "yeter vurmayın" dediğine, bir bayanın “tutsanıza şunu” diye bağırdığına, bayanın küfürlü her cümlesinden sonra darp sesleri geldiğine, çıkışta kötü haldeki mağdur M."polisler tuttu, savcı vurdu" dediğini duyduklarına ilişkin anlatımda bulundukları, Katılan S. A. karakola geldiğinde onun da diğer şüpheliler gibi cep telefonu, saat ve kemer gibi eşyalarının alındığı, eşi F.'nın bir süre karakol dışında bekletildiği, M.la ilgili işlemler bittikten sonra Sadettin'in hazırlanmış ifadesinin getirildiği, S.n imzalamayacağını söylediği, sanık Cumhuriyet savcısının “hepinizi tutuklatırım” dediği, bir kısım eşyalarına el konularak gözaltına alınıyormuş kanısının oluşturulduğu, ancak hakkında üst arama tutanağı düzenlenmediği, S.olayın ifadede yazdığı şekliyle gerçekleşmediğini açıkladığı ve imzalamak istemediği, bu sırada dışarıda bekleyen eşi F. yakın akrabası olan bir vali yardımcısına telefonla haber verdiği, bundan sonra katılan S.sanık Cumhuriyet savcısının bulunduğu odaya alındığı, sanık Aslı B. bu kez, katılan S. ifadeyi imzaladıktan sonra serbest bırakılacağını söylediği, yanına gelen eşinin "imzala da gidelim artık şuradan" diyerek ısrar etmesi ile S.ifadeyi imzaladığı ve çıktıkları, katılan Sadettin hakkında soruşturma işlemi yapılmadığı, Sokakta gerçekleşen olaylara tanık olan Y.Ç.'in de karakola getirildiği, onun da kendisine gösterilen tanık ifadesini imzalamak istemeyerek olayların tanık ifade tutanağında yazdığı şekliyle gelişmediğini belirttiği, görevli polis memurunun işaret parmağını ona doğru sallayarak konuştuğu ve sanık Cumhuriyet savcısının bulunduğu odaya götürdüğü, sanık Aslı Betül'ün Yusuf'a ne iş yaptığını sorduğu, şoförlük yaptığını ancak o dönemde işsiz olduğunu, anne ve babasının özürlü ve bakıma muhtaç olduğunu anlattığı, sanık Cumhuriyet savcısının ona şoförülük işi bulabileceğini hatta anne ve babası için maaş sağlayabileceğini ifade ettiği, tanık Yusuf'un önceki odaya tekrar alındığı, görevliler tarafından hazırlanan ve sanık Aslı Betül tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen eylemleri içermeyen ifade tutanağını gülerek imzaladığı, sonraki aşamalarda kendisine yardım edileceği yönündeki vaat nedeniyle ifadeyi imzalamayı kabul ettiğini açıkladığı, Karakola bir süre sonra gelen görevli Cumhuriyet savcıları Y. P. ve B. K.'na meydana gelen olayları anlatan sanık başkomiser S.r'ın "bunları yaptık, ancak kamerasız yaptık, ne olduysa kamerasız odada yaptık" dediği, sanık Aslı Betül'ün "mahkemeye sevk ederim, hakimle de konuşurum, tutuklar" şeklinde konuştuğu, Cumhuriyet savcısı B. K. “müracaat savcısı benim, ayrıca olay mesai dışında dahi gerçekleşmiş olsa sizin şahsınızı ilgilendirdiği için soruşturmaya bakmanız uygun olmaz” dediği, sanık Aslı B. nöbetçi hakimi iki kez cep telefonu ile aradığı ancak ulaşamadığı, Sanık Cumhuriyet savcısı ile ilgili olarak düzenlenen adli raporda; sol yüz kısmında, boyun ve ense bölgesinde, her iki el bileklerinde multiple travmatik lezyonlar olduğu, sağ el bileğindeki travmasının basit tıbbi müdahale ile giderilemeyecek nitelikte olduğu, sağ el bileğinde hareketlerde aşırı hassasiyet mevcut olduğu bilgilerine yer verildiği, Mağdur M.. K.. hakkında düzenlenen adli raporda ise; sol göz altında bir adet ve sırtında iki adet lezyon mecut olduğu ve kanamasız olduklarının tespit edildiği, M.. K.. hakkında açılan kamu davalarının yargılaması sonucunda, Sarıyer 3. Asliye Ceza Mahkemesince 27.05.2011 gün ve 264-403 sayı ile, cinsel taciz ve kasten yaralama suçlarından mahkûmiyet, hakaret suçundan ceza verilmesine yer olmadığı ve tehdit suçundan yeterli delil bulunmadığından bahisle beraat hükmü kurulduğu, A.. K.. hakkında ise kasten yaralama suçundan beraat kararı verildiği, Anlaşılmaktadır. Mağdur M.. K..; "Biz olay günü S. A.mutfak dolaplarının tamiri için evine gitmiştik. Evinde işimiz bittikten sonra önce ben aşağıya kapının önüne indim. Ağabeyim beni yukarıda göremeyince bana 'M.' diyerek seslendi. Ben de 'buradayım' anlamında ıslık çaldım. O an arkamdan geçmekte olan, kimliğini sonradan öğrenmiş olduğum Savcı Hanım, abime öttürdüğüm ıslığı üzerine alınarak bana 'sen kime ıslık öttürüyorsun' diyerek bana tekme attı, vurmaya başladı. O arada küfür de etti. Ben de kendimce olayı yanlış anladığını, ıslığı abime öttürdüğümü söylediğim halde beni dinlemedi. Tekme atmaya ve küfür etmeye devam etti. Sinkaflı küfürler ediyordu. O sırada da abim ve Sadettin Amca da tartışma seslerine geldiler. Ağabeyim ne olduğunu sorduğunda olayı ağabeyime anlattım. Ağabeyim de bayana 'bizi yanlış anladınız, ben kardeşime seslendim. O da bana ıslık öttürdü' dedi. Fakat bayan 'Siz benim kim olduğumu bilmiyorsunuz, buraların Allah'ı benim' diyordu. Sonra bir telefon görüşmesine şahit olduk. İsmini sonradan öğrendiğim, karakol amiri olduğunu söylediği kişi ile telefonda '2 dakikalık yolu 10 dakikada gelemediniz, Allah belanızı versin, hepinizi sürdüreceğim', diyordu. Biz polislerin gelmesini beklerken Sadettin Amca bayana ortamı yumuşatmak için güzel bir uslüp ile 'kızım yaşından başından utanmıyor musun, çocuklardan ne istiyorsun' diyerek uyardı. Bayan da Sadettin Amcaya bunun üzerine 'sen ne diyorsun lan gavat, senin ananı sinkaf ederim' diyerek yine küfürler etti ve iki üç defa Sadettin Amcaya tokat attı, hakaretler etmeye de devam ediyordu. Bizi bırakıp kalabalığa hitaben 'hepinizi içeri aldırırım, buranın Allah'ı benim' gibi sözler söyledi. Bir ara tişörtümü tutup yırttı. Tişört boynuma dolandı ve nefessiz kaldım, o an refleks olarak ben de bayana beni bırakması için elimle vurdum. Daha sonra polisler geldi, ekip otosuna bayan binerken bile anneme küfür ediyordu, biz de karakol yakın olduğundan yaya olarak gittik, karakola gittikten sonra işlemlerimiz yapılırken 5-10 dakika sonra ismini sonradan öğrendiğini Metin isimli polis memuru beni komiserin odasına çıkardı... Savcı Hanım bana saldırmaya başladı, 'senin ananı sinkaf edeceğim, ananınkini göreceksin, sen benim kim olduğumu biliyor musun?' deyip aynı zamanda vuruyordu... Savcı Hanım kendisine beni yere yatırmasını söyledi. Beni yere yatırdı ve polis memuru üzerime kapaklandı. Hareketsiz kaldım. Bu sırada yüzüme tekme aldım. Yüzüm yere doğruydu. Ayağıyla kafamı ezdi. Sonra polis memuru beni ayağa kaldırdı.... duvardan aldığı cam tabloyu kafamda parçaladı. Sonra Savcı Hanım 'bunu alın beş dakika sonra yine getirin, tekrar görüşeceğim' diyerek beni polis memuru Metin'e teslim etti. Ağabeyim benim bu halimi gördü. Üstüm başım paramparçaydı. Polis memurları rapor aldırmak için beni hastaneye iki kez götürdüler, ilk raporun ne olduğunu bilemiyorum. Bana hiç göstermediler, ikinci kez gittiğimde yeni bir rapor verdiler. Bu raporu da görmedim. Rapor içeriklerini bilemiyorum. Sonra karakol ve sorgu işlemlerimiz bitirildikten sonra tutuklanarak Metris'e gönderildik. Ayrıca olay yerinde kalabalık anında bana mutfak dolaplarının altına konulan baza diye tabir edilen sunta parçası ile de vurmuştu" , Katılan A.. K..; "... Aşağı indiğimde bir bayanın Murat'ın yakasından tuttuğunu görünce sordum, Murat bana 'ağabey ben sana ıslık çaldım, kendisine çaldığımı zannetmiş' dedi. Ben de bunun üzerine 'abla sana çalmadı, bana ıslık çaldı, ben 10 metre öbür taraftan duydum' dedim, bayan 'yok bana çaldı' dedi. Aramızda bu nedenle tartışma başladı. Kardeşimi tartaklamaya başladı. 'Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz' dedi. Ben de 'kimsen kimsin abla, günahımızı alıyorsun, bırak bizi gidelim' dedim, o esnada Murat'ın turuncu renkli tişörtünü yırttı. 'Abla sen manyak mısın, bırak bizim yakamızı' dedim, bu arada Sadettin Atik yanımıza gelmişti. Savcı Hanım bize hitaben 'sizin ananızı avradınızı sinkaf edeceğim, siz benim kim olduğumu biliyor musunuz, buraların Allah'ı benim' dedi. Sadettin Amca da Savcı Hanıma hitaben 'kızım bak hanım hanımcık bayansın, niye bu şekilde küfürler ediyorsun, bırak çocukları gitsinler' dedi, bu sırada Savcı Hanım Sadettin Amcaya dönerek 'sen kimsin gavat, ananı sinkaf ederim, sen kimsin' dedi...Etrafta insanlar toplandı. Kalabalıktan 'ne biçim kadınsın, Allah belanı versin' gibi sözler söylenmesi üzerine Savcı Hanım kalabalığa hitaben 'buraların Allah'ı benim, hepinizi aldırırım içeri' gibi sözler söyledi. Sonra cep telefonundan Serdar Bey isimli komiseri arayarak olay yerine çağırdı, ben 'tamam bizi bırak, polisi çağırdın, polisleri bekleyelim' dedim. Ben kendisine vurmadım. Sadece kardeşimi tutup tartakladığı için 'manyak mısın' dedim. O da bunun üzerine bana yukarıda söylediğim hakaretleri etti, bana çanta ve tekme ile vurdu olay yerine yaklaşık 10-15 dakika kadar sonra polisler geldi. Onlardan kendisinin savcı olduğunu öğrendik. Polislerin yanında da mahalleliye hitaben 'sizin hepinizi içeri aldırırım, girin içeri' gibi sözler söyledi. Fatma Atik'in 'hanım ne bağırıyorsun' lafı üzerine 'sen kimsin kaltak, gir içeri' dedi, daha sonra kendisi polis arabasına binerek polis merkezine gitti. Biz de kardeşim Murat ile birlikte yanımızda polisler olduğu halde yürüyerek 250-300 metre uzaklıktaki polis merkezine geldik. Girişte sol taraftaki odaya geçtik. Üstümüzü aradılar. Daha soma kardeşimi alıp yukarı götürdüler. Bu arada beni polis merkezinin dışına çıkarttılar. Yaklaşık yarım saat kadar sonra kardeşimi yüzü gözü morarmış halde tekrar aşağı indirdiler. Beni de içeri aldılar. Sonra birinci kattaki Savcı Hanımın ve komiser Serdar Beyin bulunduğu odaya çıkarttılar. Savcı Hanımın bana kapıdan bunu da bunu da şeklindeki el işareti üzerine tekrar giriş katına indik. Babam geldi. Avukat bulamadığını söyledi. Biz de bunun üzerine emniyette ifade vermeyeceğimizi savcılıkta ifade vereceğimizi söyledik. Kardeşimin polis merkezine geldiğimizde sadece boynunda izler varken, birinci kata çıkarılıp indikten soma yüzünde gözünde, burnunda, alnında, morluklar vardı. Ben kardeşime sorduğumda, polislerin kendisini yere yatırdığını, Savcı Hanımın da tekme tokat vurduğunu anlattı. ... Biz karakolun dışında iken yukarıdan bir insanın dövüldüğünü anlayacak şekilde sesler geliyordu. Ben kardeşimin bizzat dövüldüğünü görmedim. Y. Ç. 'ben bu ifadeyi imzalamam' şeklinde bağırdığını duydum", Katılan S.. A..; “...Bir bayanın M.. K.. ile münakaşa ettiğini gördüm ... Murat'ın omzunda tahta parçaları vardı, omzundan aldı Murat'a vurmaya başladı, ...cep telefonu elindeydi, telefondaki kim ise 'o... evlatları linç ediliyorum, çabuk gelin' diye konuşuyordu, ben de bayanın yanına gittim, 'yaptığınız ayıp' dedim, bana aynen 'pezevenk sen bu işe karışma ananı avradını sinkaf' ederim, şeklinde hakaretlerde bulundu, ben de 'annem yaşlıdır' diyerek ikazda bulundum, sokakta Murat ve Arif'e hitaben 'o...çocukları, kavat' gibi küfürler ediyordu. Ben olay daha fazla büyümesin diye tekrar müdahale ettim. Bana, 'ananı avradını sinkaf edeyim, sen kimsin' diyerek tokat attı. Ben de bu tokat ve küfürler üzerine, 'anam Trabzon'da yapabiliyorsan git yap' dedim. Bana iki kere sağlı solu tokat attı, gözümde bulunan gözlükler yere düştü. Bu arada polisler geldiler. Olanları polisler de gördü. Ben 'benim anam o...ise siz de o.. sunuz' dedim. Bayan olay yerine gelen polislere hitaben de, 'o...çocukları, nerde kaldınız, beni linç ediyorlardı' dedi. ...beni daha sonra karakola götürdüler, burada iken Murat'ın 'vurmayın, yapmayın' şeklindeki bağırmalarını duydum. Sesin nereden geldiğini hatırlamıyorum. Sonra beni Savcı Hanımın bulunduğu odaya çıkardılar. Odada savcı Hanım'ın dışında Başkomiser'in olup olmadığını hatırlamıyorum. Odada bana bağırıp çağırmaya başladı. Benim de kendisini dövmeye çalıştığımı, Murat ve Arif'e yardımcı olduğumu, suçlu konumda bulunduğumu söyledi. Ben de ayırmak için yardım ettiğimi söyleyerek 'bana bu şekilde davranamazsınız, siz kimsiniz' dedim. Bunun üzerine ayağa kalkarak, 'ben buranın kralıyım, Allah'ıyım' diyerek üzerime yürüdü. Başkomisere, 'bu o... çocuğunu da içeri tıkın' dedi. Beni tekrar girişteki odaya indirdiler. Bana Metin isimli polis memuru 'sen de Savcı Hanıma, o... diye hitap ettin, suçlu durumdasın, ifadeyi imzalamazsan, Savcı Hanımdan özür dilemezsen, buradan çıkamazsın' dedi. Bunları söylerken başkomiser Serdar da vardı. Sonra eşim içeri girdi. 'Polislerin hazırladığı ifadeyi imzala, buradan çıkalım' diye ısrar edince, ben de polis merkezindeki 06.07.2009 tarihinde yazılmış ifademi okumadan imzaladım... Bu olaydan yaklaşık bir hafta kadar sonra Yusuf ile karşılaştığımızda beni tanıdı. Konuşmaya başladığımızda, Savcı Hanımın kendisini aradığını, lehine tanıklık yapması durumunda şoförlük ayarlayacağını söyledi.... Eşim Ardahan Vali Yardımcısı A. F. A. ile görüştükten sonra polis merkezine girebildiğini bana anlatmıştı. Benim tahminime göre Vali Yardımcısı aradıktan sonra ifademi yazıp, Savcı Hanımdan özür dileyerek, serbest bırakılmam yönünde fikir birliğine vardıkları için serbest bıraktılar. Bu şahıs aracı olmadan önce polislerin bana karşı davranışları çok sertti. Sonra bana çay bile ikram ettiler", Tanık F. A. "...Dışarıdaki bağrışmalar üzerine balkona çıktığımda, sokağın kalabalık olduğunu ve daha sonra polis merkezinde savcı olduğunu öğrendiğim bayanın eşime tokat attığını, gözlüğünün düştüğünü, almak üzere yere eğildiğinde, cebinde bulunan eşyalarının yere düştüğünü, eşimin bunları yerden topladığını gördüm. Bayan eşime tokat atarken 'Sen karışma, sen niye karışıyorsun, o... çocuğu, senin ananı sinkaf ederim' dediğini bizzat duydum. Eşim de 'kendisine yapabiliyorsan buyur' dedi... Bayan Murat'ın üzerine tekrar yürüdü. Turuncu renkli tişörtünün önünden vücudu görünecek şekilde yırtıldığını gördüm. Murat'a hitaben 'o... çocuğu, hanımını sinkaf edeyim' şeklinde küfürler ediyordu. Murat , 'abla özür dilerim' diyerek kendisini korumaya çalışıyordu. ...Ben polis memuruna hitaben 'bu sokak kadınını niye bu kadar bağırttırıyorsunuz, 63 yaşındaki adama tokat attırıyorsunuz, siz nasıl memursunuz, sizin göreviniz ne' gibi sözler söylediğimde, bana 'sus' işareti yaptılar. Bunun üzerine Savcı Hanım bana dönerek 'kerhane kadını, sen sus' dediğini duyunca, kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde saat 16.00 civarlarındaydı. Ben şikâyetçi olmak için hemen karakola gittim. Gittiğimde polis memurları beni içeri almadılar... Beklerken yukardan 'tutsana şunu, bilmem neyin çocuğunu yere yatırsana' gibi sözler duydum. Bu sesler polis merkezinin birinci katından geliyordu. Kuvvetli bir şeyle bir yerlere vurulup, kırılma sesi geldiğini, 'sizi en az altı ay, en fazla altı sene elimden kimse alamaz. Buranın savcısı da, nöbetçisi de, Allah'ı da benim, herşey benden sorulur' şeklinde sözler duydum. Bu sözlerin tamamının savcı hanım tarafından söylendiğini ben mahalledeki sesle aynı sesin olduğunu anladım... Ben hastaneye götürülürken M.. K..'nın boynunda, burnunun ucunda ve gözünde morluklar gördüm.... Ayrıca, polis merkezine ilk geldiğimde polisler bana eşimin gözaltına alındığını, bu gece burada kalacağını söylediler. Yaklaşık bir saat kadar beni polis merkezine almadılar... Polis memuru eşim adına Savcı Hanımdan özür dileyen bir dilekçe hazırladı. Eşim 'ben bunu imzalamam' dedi. Eşimi yukarı çıkardılar. Savcı Hanımla tekrar bağrıştıklarını duydum. Ne dediklerini tam olarak hatırlamıyorum. Eşim bir müddet sonra aşağı geldi...", Tanık S. E."...Ben gördüğümde Savcı hanım bağırıyordu. O ara Sadettin Ağabey ile tartışıyorlardı. Sadettin Ağabeyin evinin Murat ile Arif mutfak dolaplarını yapıyordu. Sadettin başlangıçta ayırmaya çalıştı. Bu sefer Savcı hanım ona hakaret etmeye başladı. 'Sizi ne yaparım bilmem o... çocukları' diyordu. Herkese bağırıyordu. 'Pezevenk' şeklinde sözler söylüyordu . Etrafta olan herkese bağırıyordu. 'Siz benim kim olduğumuzu biliyor musun' diye sözler sarf ediyordu", Tanık M.t Ş. G.; "...Y. Ç.isimli kişi de vardı. O bayanı sakinleştirmeye çalışıyordu. Çantasını tutuyordu, daha soru bayan bir daha Murat'ın yakasına yapıştı, üzerindeki tişörtü çekiştirerek yırttı. S.. A.. isim kişi, 'sana bir şey yapmadılar, dur kızım yapma' derken ona hitaben, 'sen ne karışıyorsun pezevenk' diyerek tokat attı. Bir evin 3. katından bir bayan, 'hayrola ne oluyor' diye müdahale ettiğinde, bayana hitaben, 'sen ne karışıyorsun, kaltak' dedi. Sonra olay yerine polisler geldi. Polisler gelmeden önce bayanın Serdal Bey isimli bir şahsı arayarak 'hemen gelin, beni dövüyorlar' dediğini birkaç dakika sonra da tekrar arayıp, 'nerede kaldınız' dediğini duymuştum. Polislere küfür ettiğini duymadım, küfür etseydi duyardım, S.. A.. polislerin yanında Murat ve Arif'in bir şeyler yapmadığını, bayanın kendisine tokat atıp hakaret ettiğini, şikâyetçi olduğunu söyleyince bayan dönerek, polislerin yanında bir tokat attı, gözündeki gözlük yere düştü, şahıs almaya çalışırken bir de tekme attı", Tanık Y.Ç. "...Bir bayanın Murat'ın yakasından tuttuğunu, 'sen göreceksin, benim kim olduğumu biliyor musun' gibi sözler söylediğini duydum. A.. K..'nın bayana hitaben 'bizi bırakın gidelim, biz öyle bir şey yapmadık' dediğini duydum, Ben olayı yatıştırmak üzere araya girmiştim, bu arada bayan Murat'ın üzerindeki tişörtü çekiştirerek yırttı ve Murat'ın elinde bulunan tahta parçalarına vurunca tahta parçaları yüzüne geldi. Murat bunun üzerine bayanın yüzüne bir tokat attı. Tokat atılınca Savcı Hanım, Murat'ın yakasını bıraktı. Ben olay yerine geldiğimde yaşlı, beyaz saçlı, gözlüklü, bir beyle bir bayan da geldiler. Erkek olan şahıs, Savcı Hanıma hitaben 'çocukları bırak, onlar benim yanımda çalışıyorlar, sana çalmadı, ağabeyine çaldı' dedi. Savcı Hanım bunu duyunca bu şahsa dönerek, 'sen kimsin ulan b... herif yürü lan' gibi sözler söyledi... Kendisi olaya müdahale eden herkese yukarıda söylediğim sözlerle bağırıp çağırıyordu. Ben bayan olduğu için kendisine yardım edip, bir an önce olayın yatışması için çaba sarf ettim. Hatta olay yerinde bulunan özel eşyalarını toplayıp kendisine verdim olay yerinden uzaklaştırmak istedim. Bana hitaben de 'sen bana yardımcı olamazsın' diyerek elimi şiddetle ittirdi. Cep telefonu ile birisini arayarak 'Serdar Bey nerede kaldınız, şahıslar gidiyor, kaçıyor, biraz acele edin' dedi. Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra polisler olay yerine geldiler... M. A. ben ve gözlüklü, beyaz saçlı şahsı alıp polis merkezine getirdiler. Savcı Hanım da ekip otosu ile merkeze geldi. Polisler olay yerine geldiğinde olay bitmişti. Ben polislerle birlikte gelirken bayanın savcı olduğunu öğrendim... Kapının girişinde bekledim. Beklerken üst katlardan cam sesleri duydum. Bir bayanın çok yüksek sesle bağırıp çağırdığını duydum. Fakat ne dediğini anlayamadım.... Murat yalnız başına aşağı indi. Kendisini gördüğümde 'ne oldu' dedim. 'Onlar tuttu, savcı vurdu' dedi. Ben Murat'ı karakola girerken de görmüştüm. Yukarıdan indiğinden yüzünde gözünde darp cebiz izleri vardı. Bu izler karakola ilk geldiğimizde yoktu. Daha sonra A.. K..'yı yukarı çıkardılar. Yine bağırma sesi duydum. Sonra beyaz saçlı, gözlüklü bey yukarı çıktı. Karşılıklı bağrışmalar duydum... Ben orada beklerken Metin isimli polis memuru bana 'ne biçim oturuyorsun, ayağa kalk' gibi sözler söyledi. Ben de 'doğrusu neyse anlatmak istiyorum, yoksa ifade vermem' dedim. Polis memuru Metin yukarıda Savcı Hanımın bulunduğu odaya çıkıp geldi. Beni alıp beraberce odasına gittik. Odaya girdiğimizde Serdal başkomiser ile Savcı Hanım karşılıklı oturuyorlardı. Ben de, savcı beni de dövecek diye düşündüm. Bana 'aşağıda ne oldu' dedi, ben de 'polisler bana kötü davrandılar, bağırdılar' dedim. Bana çalışıp çalışmadığımı sordu. Ben durumumu anlattım. Avşar isimli şirkette şoförlük yaptığımı, şu anda işimin olmadığını, mağdur durumda olduğumu, anne ve babamın özürlü olduğunu, bunlarla uğraşmak istemediğimi söyledim. Bana şoförlük işi bulabileceğini söyledi. Bana burs verdirebileceğini söyleyerek 'aşağı in' dedi. Serdal Beye döndü ve 'ifadesini siz alır mısınız' diye sordu. Serdal Beyle birlikte indik. Aşağı indiğimizde ifade yazılmıştı. Ben de okumadan imzaladım. Serdal Bey bana sadece 'Murat, Savcı Hanıma tokat attı değil mi' diye sordu, ben de tokat attığını gördüğüm için 'evet' dedim. Bunun dışında herhangi şey sormadı. Ben ifademi imzaladıktan sonra polis merkezinden ayrıldım", Tanık H. Y. "Sarıyer Devlet Hastanesi acil servisinde nöbetçi doktor olarak görev yapıyordum. M.. K.. isimli şahsın raporunu bizzat muayene sonucu düzenledim, sol gözaltında ve sırtta travmatik lezyonlar vardı. Bu lezyonlar darbe sonucu oluşmuş lezyonlardır. Bu lezyonlar sert bir cisimle veya yumrukla yapılmış olabileceği gibi şahsın yerlere çarpması sonucu da olabilir... Daha sonra A.. C.. isimli bayanı muayene ettim ve raporunu tanzim ettim. Raporun altında imza bana aittir. Kişiyi muayene ederken Cumhuriyet savcısı olduğunu bilmiyordum. Muayene bulgularım yazıp işaretlerken kendisi bana daha önce de geldiğini, acilde ilaç yazdırmak istediğini benim de yazmadığımı, kendisinin Cumhuriyet savcısı olduğunu söyledi. Ben, daha önce de geldiğini hatırlamadım, bunu da kendisine ifade ettim. Raporun sonuç kısmını Cumhuriyet savcısı olduğunu öğrendikten sonra yazdım, öğrendikten sonra kanaatimde değişiklik olmamıştır. Sağ el bileğinde ağrı olduğu için atele taktığımız için basit tıbbı müdahale ile giderilemez raporu düzenledim", Tanık G. B. "Ben olay günü eşimle tartıştığım için olay karakola intikal etmişti. Bu nedenle karakolda bekliyordum. Beni tam ifadem için içeri alacakları sırada çıkmamı istediler. Bu sırada karakoldan bir kadın sesi geliyordu. Kadının bağrışma sesini duydum. Birileri 'yapmayın' derken onun vurduğunu zannediyorum. Devamlı bayanın sesi vardı. Birileri de devamlı 'yapmayın' diyordu. Bayan dışarı çıktıktan sonra bizi içeri aldılar . Ben o zaman çocuğu gördüm. Üstü başı yırtıktı. Ben olayların olduğu yani bayanın sesinin geldiği odanın dışındaydım. Odanın içersinden sesler geliyordu. Ben bayanı hiç görmedim. Ama bol bol sesini duydum... Çocuğun gömleği falan herşeyi yırtıktı. Suratı kırmızı idi... Ben gördüğümde dayak yiyen çocuğun kemeri ve ayakkabı bağlarını alıyorlardı...", Tanık Z. S.; "Biz görümcem Gülay ile karakola başvurmuştuk, içeri almadılar, kapıda bekliyorduk. Dışarı çıkardılar bizi, içeriden bir bayanın sesi geliyordu . Hakaret eden çığlık çığlık bağıran bir kadın sesi ve ara sıra topuk sesleri geliyordu. Biri de 'yeter vurmayın artık' diyordu. Biz orada uzun süre bekledik....Çığlık atan bayan 'ananınkini göreceksin, ben sana soracağım' diyordu . Arada sırada bir erkek sesi 'bırakın onu' diyordu. 'Sen kimsin seni de yakarım diyordu'. Bunları daha çok polis merkezinin girişindeki merdiven boşluğundayken duydum. Bir süre sonra bir polis aşağı inerek, kapıdaki polis memuruna, 'burayı boşaltın, kimseyi içeri almayın, yukarısı karışık bunaldım zaten' dedi. Ben de kendisine, 'biz de burada bekliyoruz, ifademizi verelim gidelim' deyine, 'basit bir şey değil, lütfen dışarı çıkın, sonra alacağız sizi' diyerek, yukarı tekrar çıktı. 'Bağırıp çağıran, kavga eden bir bayan değil mi ayırın, gerekeni yapın, bizim de işimiz var, bir bayanı susturamıyor musunuz' dedim. Bana 'yukarıdaki bayan savcı, bir şey yapamıyoruz, biraz daha bekleyin' dedi. Biz bir süre daha bekledik. Dışarıda toplam beklememiz bir saati bulmuştur", Tanık B. K.; "Olayın olduğu gün müracaat savcısıydım, Aslı Hanım nöbetçi savcıydı. Beni Y. P. isimli savcımız telefon ile arayarak Aslı Hanımın kendisini arayarak dayak yediğini, karakolda olduğunu ve kendisini karakola çağırdığını söyledi. Bana 'istersen beraber gidelim, ne olmuş ne olmamış gidip bakalım' dedi.. Yavuz bey ile birlikte adliyenin resmi arabası ile karakola gittik. Savcı Aslı Hanım karakol amirinin makam odasında oturuyordu. Kahve içiyorlardı. Aslı Hanıma 'geçmiş olsun' dedim. Kızgındı. Bize yolda giderken iki gencin kendisine laf attığını buna tepki gösterince kendisine vurduklarını, kendisinin de karşılık verdiğini, hakarete uğradığını bunun üzerine karakola telefon edip ekip çağırdığını, ekip ile birlikte sanıkları gözaltına aldırarak karakola geldiğini, kendisinin de bu kişileri benzettiğini söyledi. Karakol Amirini olay yerine telefonla çağırıp, olaya karışan şüphelileri karakola getirttiğini, karakolda öfkesini tutamayarak çerçeveyi birinin kafasına vurduğunu söyledi. Amire hitaben 'ben zaten nöbetçi savcıyım, mevcutlu olarak bunları adliye getirin, mahkemeye sevk ederim, hâkimle de konuşurum tutuklar' dedi. Ben araya girerek mesai saati içinde adliyeye sevk edilirlerse benim bakacağımı, mesai saati dışında olursa da kendisin müşteki olması nedeniyle bakmasının doğru olmayacağını söyledim. Aslı Hanımı bu konuda soruşturmayı yürütmemesi için ikna ettik ... Karakolda komiser Serdal ile yaptığımız konuşmada olayların kameranın olmadığı bir odada geçtiğini söylediğini duydum. Ayrıca Savcı Hanım polis memurları marifetiyle taciz ile suçladığı kişilerden birini yere yatırdığını, ayakkabısı ile ezdiğini ve çerçeveyi bu şekilde parçaladığını duydum", Tanık Y.P.; "06.7.2009 tarihinde adliyede mesaide idim. Aslı Hanım nöbetçiydi. Aslı Hanım o gün beni cep telefonundan bir iki defa aramış. Cep telefonum kapalı olduğu için ulaşamamış. Daha sonra cep telefonumu açınca aramış olması nedeniyle aradım. Kendisi bana talihsiz olay yaşadığını, birilerinin kendisine laf attığını, eğer müsait isem karakola kadar gelmemi istedi. Ben bunun üzerine mesai arkadaşım olan savcı Bayram Köroğlu'na bizzat kendim söyleyerek durumu anlattım. Onunla birlikte karakola gitmeye karar verdik... Aslı Hanım başkomiserin yanında odasında oturuyordu. Bize yolda kendisine laf atıldığını, kendisine yumruk vurduklarını, karşılık verdiğini ve olayı karakola intikal ettirip gözaltına aldığını, karakola geldiklerinde öfkesinden tabloyu sanıklardan birinin kafasında parçaladığını söyledi. Bize bunu yaparken polislerin yardım ettiğini de söyledi. Savcı hanım uğradığı olayın etkisiyle bazen hakaret sarf eden sözler de söylüyordu. Ancak net olarak hatırlamıyorum. Savcı Hanım bunları söylerken başkomıser Serdar da 'bunları yaptık. Fakat kamerasız yaptık, ne olduysa kamerasız odada oldu' dedi . Diğer polisler ile biz muhatap olmadık . Onlarla konuşmadık. Savcı hanım soruşturmayı yapmak istiyordu. Ancak Bayram Bey soruşturmanın selameti açısından bunun doğru olmadığını söyleyince bundan vazgeçti, savcı Bayram Bey başkomisere olayın niye kendisine haber verilmediğini sorduğunda, başkomiserin 'kendisi zaten savcı, size haber vermeyi düşünemedim' dediğini hatırlıyorum. Savcı Hanım o ana kadarki işlemleri yürütmüştü. Bayram Bey de bu konuşmadan sonra başkomisere soruşturmanın yürütülmesi ile ilgili bundan sonraki işlemleri yapabileceğini ifade etti ", Tanık N.Ş. İ.; "...Ben o gün saat 16.00 dan sonra mesaiden sonra sorguya bakacağımı öğrendim. O gün Savcı Hanım benim telefonumu aramış. Ancak ben aramayı görmediğim için açmamışım. Saat 16.30 dan sonra da olayı öğrenip nöbetçi olduğumu ve sorguya da benim bakacağımı öğrenince bu aramayı görmeme rağmen Savcı Hanıma dönmedim ve onu aramadım. Sevk edilen şüphelilerin sorgusunu yaptım. Sorgu tamamlandıktan sonra evrakı tamamladıktan sonra saat 21.00 de Savcı Hanımı aradım. Bana, 'telefonlarıma niye bakmıyorsun, taraf olduğum için mi' dedi Ben de çağrısını görmediğimi, bunun da isabet olduğunu söyledim", Tanık F.A.; "...Müracaat savcısı olarak görev yapan Cumhuriyet savcısı B.Bey mesainin bitimine birkaç saat kala odama geldi, Savcı hanımın kendisine laf atıldığını, dövüldüğünü telefonda Yavuz Bey'e bildirdiğini, Yavuz Bey'in de kendisine haber verdiğini, beraberce polis merkezine gidip döndüklerini söyledi. Bayram Bey ayrıca Savcı Hanımın kendisine laf atan şahıslardan küçük olanını polis marifetiyle yere yatırıp, kafasını ezdiğini, duvarda bulunan çerçeveyi başında parçaladığını polis merkezinde anlattığını bana söyledi. Ben de 'evrak nöbete kalacak, Savcı Hanım nöbetçi olduğu için evraka kendisi bakmasın, biz bakalım' dedim. ...bu olaylardan birkaç gün sonra adliyeyi ziyarete gelen Yargıtay Üyesi N.Ö., Savcı Hanım'ın olaya müdahale eden herkese sinkaflı küfürler ettiği mahallede rezalet çıkardığını, camlardan bakanlara dahi küfürler ettiğini hatta camdan veya balkondan bakan yaşlı bir erkek şahsa, 'senin a...na koyayım' şeklinde küfürler ettiğini, şahsın da, 'bunu kız başınla nasıl yapacaksın' dediğini duyduğunu anlattı. Kendisi bunları duyunca bu bayanın savcı olduğuna inanmadığını söyledi...", Şeklinde beyanda bulunmuşlardır. Sanık A.. C..; “...M.. K.., A.. K.. ve S.. A.. adlı şahıslara vurduğum, hakaret ettiğim iddiaları hayatın olağan akışına aykırıdır, M.. K..'ya hiçbir şekilde karakolda vurmuş değilim, eğer iddia edildiği gibi şahsa vurmuş olsaydım, şahsın yaralanması ağır olurdu, bunlar şahısların kendilerini suçtan kurtarmak için ve bana zarar vermek için çeşitli yönlendirmelerle uydurdukları gerçek olmayan iddialardır. Kaldı ki her ne kadar karar tarafıma henüz tebliğ edilmemiş olsa da M.. K.. ve A.. K.. ceza almışlardır. Olayda dayak yiyen, hakarete uğrayan, tehdit edilen benim, olayın mağduru benim, şahıslardan kasten yaralama raporundan dolayı ve hakaret, tehdit ve tacizden dolayı şikayetçi olan benim... Beraatime karar verilmesini, aksi halde hakkımda uygulanabilecek tüm lehe olan yasal hükümlerinin uygulanmasını ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesini talep ediyorum”, Sanık S.. A..; "Kesinlikle görevimi kötüye kullanmadım, kimseyi yaralamadım, kimseye de hakaret etmedim. Olay tarihinde Şeker Aktaş Polis Merkez Amiri olarak görev yapmakta idim. Görevim sırasında Sarıyer nöbetçi C. savcısı olan A.. C.. kendisinin darp edildiğini telefonla bildirince olay yerine ben, diğer sanıklardan D.. T.. ile olay tutanağında imzası olan diğer görevli arkadaşlarım ile gittik. Olay yerinde bir arbede vardı. M.. K..'nın nöbetçi savcıya bağırdığını gördüm. Olay yerindeki arbedeyi yatıştırdık. Daha sonra M.. K.., A.. K.. ve Y.Ç. karakola getirdik. Karakolda gerekli sorgulamaları yaptık. Kesinlikle darp etmedik. Bu durum kamera kayıtlarından anlaşılacaktır", Sanık İ.. E..; "Suçlamaları kabul etmiyorum. Ben kesinlikle görevimi kötüye kullanmadım. Kimseye kötü davranmadım. Kimseyi yaralamadım", Sanık D. T."Suçlamaları kabul etmiyorum. Kesinlikle görevimi kötüye kullanmadım, kimseye kötü davranmadım ve yaralamadım. Suçsuzum", Şeklinde savunmalarda bulunmuşlardır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. maddesinde, “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” hükmü yer almakta olup, hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, bağımsız yargı denetimine açık olan devlettir. Yargı organları da yargılama yaparken hukuk devleti ilkelerine dolayısıyla anayasa ve kanunlara uygun olarak hareket etmelidirler. Anayasa’nın 36. maddesinde ise, herkesin, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip bulunduğu belirtilerek, kişilerin isnat edilen bir suçlamaya karşı kendilerini savunabilmesinin en etkili ve güvenceli yolu olarak adil yargılanma hakkı kabul edilmiştir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde de hüküm altına alınan bu hak, hukukun üstünlüğü ile adalete erişimi koruyan ve kişilerin soruşturmanın başından itibaren açık ve adil bir şekilde yargılanmalarını teminat altına alan mutlak bir hak olup, ceza muhakemesinin ilk aşaması olan soruşturma evresi de dahil olmak üzere, şüpheli ile ilgili soruşturma işlemlerini yürüten görevlilerin ya da şüphelinin koruma tedbirlerine ilişkin olarak önüne çıkarıldığı görevlilerin veya kovuşturma aşamasında mahkeme görevlilerinin yürütme organından ve taraflardan bağımsız ve tarafsız olmasını gerekli kılar. Bu bağlamda, kendisinin şikâyetçisi olduğu eylemlere ilişkin başlatılan ceza soruşturmasını yürüten Cumhuriyet savcısının Sözleşmenin aradığı tarafsız görevli olmadığı hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Diğer taraftan, herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olup, ceza muhakemesi hukukumuzda baskı altında verilen ifadelerin kullanılması yasaklanmış ve şüpheli, sanık, mağdur ve tanık beyanının özgür iradesine dayanmasını sağlama amacına yönelik ilkeler benimsenmiştir. Ceza muhakemesinin asli unsuru olan şüpheli ya da sanığın, suç şüphesi altında olsa dahi insan olması sebebiyle belirli haklara sahip olan ve bu haklarına saygı gösterilmek zorunda olan bir varlık olduğu kabul edilmiştir. Bu sebeple tüm muhakeme işlemlerinin hukuk kuralları dâhilinde insanlık şeref ve haysiyetine uygun olması zorunluluğu hiçbir tereddüte yer vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim yasak sorgu yöntemleri ile elde edilen delillere dayanılma yasağı ile susma hakkı bu kabulün yansımalarıdır. Ayrıca, 31 Mayıs 2005 tarihinde Avrupa Savcıları Konferansı tarafından kabul edilen Savcılar için Budapeşte Etik İlkeleri, (Savcılar için Etik ve Davranış Biçimlerine ilişkin Avrupa Esasları) uyarınca, savcılar, "bir hukuk ihlalinin cezai yaptırım gerektirdiği durumda hem kişi haklarının hem de ceza adaleti sisteminin gerekli etkisini dikkate alarak toplum adına ve kamu yararına hukukun uygulanmasını sağlayan kamu yetkilileri" olarak ifade edilmiş, anılan ilkeler Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca 27.06.2006 gün ve 315 sayılı karar ile benimsenerek Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğü’nün 14.11.2006 tarihli yazıları ile yargı teşkilatına duyurulmuştur. Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; Sarıyer Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan sanık A. B.Ç.’nun, kendisine karşı işlendiği ileri sürülen ve bu nedenle şikâyetçisi olduğu suçlarla ilgili olarak kolluk görevlilerine haber verildikten sonra başlatılan soruşturma işlemlerini yürüttüğü, sokakta gerçekleşen olaylardan sonra şüpheliler ve tanıkların karakola götürülmesi talimatını verdiği, karakoldaki ifade alma işlemlerine iştirak ettiği, kendisi ile birlikte hareket eden görevli başkomiser ve polis memurları olan diğer sanıklarla birlikte soruşturmayı yönlendirdiği, tanık Sadettin'in gözaltına alınıyormuş izlenimi verilmek suretiyle korkutularak, tanık Yusuf'un da iş bulma vaadiyle etki altında bırakılarak eksik olduğu için gerçekle birebir örtüşmeyen ifade tutanaklarını imzalamasını sağladığı, mağdur Murat'ı karakolda darp ettiği, mağdurların şüpheli sıfatıyla adliyeye sevkedilmesi talimatını verdiği, 'nöbetçi hakimle de konuşurum tutuklar' diyerek nöbetçi sulh ceza hakimini iki defa cep telefonundan aradığı, ancak ulaşamadığı, eylemler sırasında karakolun boşaltıldığı, başka işlemler nedeniyle karakola getirilmiş olan tanık, şikayetçi ya da şüphelilerin karakol dışında bir saate yakın bir süre bekletildiği anlaşıldığından, Cumhuriyet savcısı olan sanığın görevinin gereklerine aykırı hareket etmek suretiyle soruşturmanın tarafsız ve görevli makamlar tarafından yapılması, savunma hakkına riayet edilmesi, delillerin güvenilirliğinin sağlanması ve adil yargılanma ilkelerine uygun davranmayıp, kamu görevlilerinin objektif davranma sorumluluğunu da ihlal ettiği, diğer sanıkların da birlikte gerçekleştirmek suretiyle sanık Aslı Betül'ün eylemlerine iştirak ettikleri, böylece tüm sanıkların görevlerinin gereklerine aykırı davranmak suretiyle, M.. K.., A.. K.., Sadettin Atik ve Y. Ç.in mağduriyetlerine neden oldukları görülmektedir. Buna göre, 06.07.2009 günlü eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçlarının sabit olduğu kabul edilmelidir. Bu nedenle, suç tarihinde Sarıyer Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan sanık A. B.başkomiser Serdal, polis memurları İbrahim Metin ve Doğukan'ın 06.07.2009 günlü eylemlerinin TCK'nun 257/1. maddesinde yer alan görevi kötüye kullanma suçu olarak nitelendirilmesi isabetlidir. 3- Tüm sanıklar hakkındaki mahkûmiyet hükümlerinin temyiz incelemesinde suçların sübutu ve nitelendirilmesine ilişkin uyuşmazlıkların çözümünden sonra, haklarında 5271 sayılı CMK'nun 231/5. maddesinin uygulanmasını talep eden sanıklarla ilgili olarak anılan maddenin 5 ve 6. fıkraları uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanma şartlarının bulunup bulunmadığının değerlendirilmesi gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinde 5560, 5728, 5739 ve 6008 sayılı Kanunlar ile yapılan değişiklikler göz önüne alındığında, sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılabilmesi için; a) Suça ilişkin olarak; 1- Yapılan yargılama sonucunda, sanık hakkında mahkûmiyet hükmü tesis edilmesi ve hükmolunan cezanın, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezasından ibaret olması, 2- Suçun, Anayasanın 174. maddesinde güvence altına alınan inkılâp kanunlarında yer alan suçlardan olmaması, b) Sanığa ilişkin olarak; 1- Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûm olmamış bulunması, 2- Suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi, 3- Mahkemece; sanığın, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması, 4- Sanığın bu hükmün uygulanmasını kabul etmediğine dair beyanının olmaması, Şartlarının gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu şartların varlığı halinde, mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilecek ve sanık beş yıl süreyle denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulacaktır. Uyuşmazlığa konu olayda, diğer şartların gerçekleştiği konusunda bir tereddüt bulunmaması nedeniyle, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi açısından, sanığa ilişkin olarak 3. bentte yazılı "mahkemece; sanığın, kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate ulaşılması" şartının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır. 5271 sayılı CMK'nun 231. maddesinin 6. fıkrasının (b) bendi uyarınca sanık hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmesi için mahkemece, sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları göz önünde bulundurularak yeniden suç işlemeyeceği hususunda kanaate varılması şartının gerçekleşmesi gerekmektedir. Öğretide iyi hal şartı olarak da adlandırılan bu durum, yargılamayı yapan mahkemede sanığın daha sonra tekrar suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluşmuş olması şeklinde de özetlenebilir. Uygulamada, sanığın dosyaya yansıyan bilgi ve belgelere göre ortaya çıkan kişilik özellikleri, duruşmalar sırasındaki tutumu, pişmanlığı ve mahkemeye gerçeklerin aydınlatılması yönündeki samimi yardımları, mahkemede yeniden suç işleyip işlemeyeceği hususunda kanaatin oluşmasında etkili olmaktadır. Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Adli sicil kayıtları bulunmayan, haklarında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmasını talep eden, doğrudan maddi zarar sonucunu doğurmayan eylemler nedeniyle sonuç olarak iki yıl veya daha az süreli hapis ya da adli para cezasına mahkûm edilen sanıklar hakkında, yargılama süreci boyunca maddi gerçeğe ulaşma ve adaleti sağlama yolunda çaba harcayan ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılamayı yapan Özel Dairece, "sanıkların ısrarlı suç işlemeleri ile gözlenen kişilikleri nazara alınarak ileride suç işlemekten çekinecekleri konusunda vicdani kanaat oluşmadığı" şeklinde gösterilen gerekçeyle hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına karar verilmiş olması, sanıklar hakkında birden fazla suçla ilgili olarak yürütülen ve muhtevası yukarıdaki aşamalarda özetlenen dosya kapsamına uygun ve isabetlidir. Bu nedenle, sanıklar hakkında hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının uygulanmasına yer olmadığına ilişkin gösterilen gerekçe kanuni, yeterli ve dosya kapsamı ile uyumlu olduğundan, Özel Daire kararı usul ve kanuna uygundur. Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyeleri H. Erol ve Ş. İste; "11.02.2014 günlü Y.C.G.K gündeminin 1'nci sırasındaki Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla karara bağladığı 21.02.2013 gün ve 9-1 sayılı sanıkları A.. C.., S.. A.., D. T. ve İ.. E.. olan dosyasının Ceza Genel Kurulunda görüşülmesinde sayın çoğunluğun görüşüne katılmadığımız konularla ilgili gerekçelerimiz: Olay tarihinde sanıklardan A.. C.. Sarıyer Cumhuriyet savcısı, S.. A.. Sarıyer Şeker Aktaş Polis Karakolu'nda Başkomiser, Doğukan Tok ile İ.. E.. ise polis memurlarıdır. Olay günü nöbetçi Cumhuriyet savcısı olan Aslı Betül yolda yürümekte iken M.. K.. kendisine ıslık çalmış, kardeşi A.. K.. da onun yanında yer alınca, sanık A.B.kendisinin Cumhuriyet savcısı olduğunu belirtmiş, taraflar arasında tartışma çıkmış, sanık savcı polisi aramış, sonuçta taraflar polise götürülmüşlerdir; iddiaya göre bayan savcının talimatıyla dövülmüşlerdir. (Adı geçenler bayan Cumhuriyet savcısı A.. C..'na tacizde bulunduklarından mahkum olmuşlardır.) Daha sonra, sanık savcı ile ilgili adliye içindeki bazı olaylar nedeniyle de soruşturma açılmıştır. Bir kısım kararlar kesin nitelikte olduğundan, sadece ilk derece mahkemesi sıfatıyla davaya bakan Yargıtay 4. Ceza Dairesinin kararına vaki temyiz üzerine, Ceza Genel Kurulu'nda inceleme yapılan konular ile ilgili olarak, sayın çoğunluğun görüşlerine katılmadığımız konular, yüklenen suçta belirtilerek aşağıda maddeler halinde sıralanmıştır. 1- Sarıyer Cumhuriyet Savcılığında soruşturması yapılan başka olaylarda, şüphelilerin ifadelerinin görevli Cumhuriyet Savcısı olan Aslı Betül yerine, katiplerce alınması iddiası ile ilgili olarak; Bu iddia ile ilgili olarak sanık A.. C.. TCK.nun 257/1, 62, 50/a maddeleri aracılığı ile 52/2-4, 53/5 maddeleri gereğince cezalandırılmıştır. (Sanıklar hakkında CMK.nun 231/6. maddesinin uygulanmaması ile ilgili olarak ayrı bir fasıl halinde toptan açıklama yapılacaktır.) a- 2009/216 nolu soruşturma sayılı dosyada şüpheli Mustafa Işık'ın, 2009/2663 soruşturma sayılı dosyada müşteki Nuri Karahasanoğlu'nun ifadelerinin zabıt katibi Abdullah Çevik tarafından, b- 2009/1547 soruşturma sayılı evrak da şüpheli Hüseyin Başar'ın ifadesinin zabıt katibi Salih Toparlak tarafından 17.04.2010 tarihinde alındığı, alınan ifadelere Cumhuriyet savcısı A.. C..'nun imzasının açıldığı ancak ifadelerin şüpheli Cumhuriyet savcısı A.. C.. tarafından imzalanmadığı, zabıt katipleri hakkında soruşturma yapılmasından sonra ilgililerin sanık savcı tarafından çağırılıp, katiplere verdiği ifadeler okunup, 'tekrarlarım' cevabı alındıktan sonra sanık savcı tarafından imzalandığı anlaşılmaktadır. Bir tarafta haklarında soruşturma yapılan zabıt katiplerinin ifadesi, diğer tarafta da sanık savcının ifadesi vardır. Sanık savcının imzası olmayan tutanaklardan sorumlu tutulmaması gerekir. Kaldı ki, sanık savcı istese bu ifadeleri polise de aldırabilirdi. Bu nedenle birisi müşteki, diğer ikisi de sanık olan kişilerin zabıt katiplerince ifadelerinin alınmasında, imzası olmayan savcıya kusur yüklenemez. Kaldı ki, sanık olarak ifadeleri alınan iki kişinin hangi suçun sanığı olduğunu gündemde göremedik. Sonuç olarak yüklenen bu suçu sanığın işlediğine dair sübut yoktur. Şüpheden sanık yararlanır ilkesi gözönüne alınarak sanığın beraatine karar verilmesi görüşündeyiz. 2- Sanık savcının Sarıyer Cumhuriyet Başsavcılığı Yazı İşleri Müdürü A.. E..'a hakaret ettiği iddiası; Sarıyer İlçe Cumhuriyet Başsavcılığınca yapılan işbölümü gereği, sanık savcının Sarıyer Asliye 2'nci Ceza Mahkemesi'nde iddia makamını temsil etmekle görevlendirildiği, mahkemenin duruşma günü olmasına rağmen görevli savcının saat 09.30 olmasına rağmen duruşmaya gelmemesi üzerine mahkeme hakiminin durumu İlçe Başsavcısına bildirdiği, Başsavcının da konuyu yazı işleri müdürüne havale ederek, savcı Aslı Betül'ü aramasını istediği, Yazı İşleri Müdürünce sanık savcı arandığında, telefonunun kapalı olduğu, saat 10.19'da 'ulaşamadığınız numaraya şimdi ulaşılabiliyor' mesajı gelince, tekrar arandığında, sanığın yazı işleri müdürüne 'sen aramayacaksın, beni sen aramayacaksın, sabah sabah ben senin sesini duymak zorundamıyım, neden arıyorsun' deyip telefonu kapattığı, konuşmadan 5-10 dakika sonra sanık A.. C..'nun adliyeye gelerek A.. E.. İlçe Cumhuriyet Başsavcısı F. A. odasında iken gelince '...neden aradın, sen beni aramayacaksın' dediği; Akide'nin 'Savcım dedi...' demesi üzerine ise 'sen emir köpeğimisin, neden arıyorsun, sen beni aramayacaksın' diyerek odasına gittiği, odasından çıkıp aşağıya inerken, bu defa kapısına kadar gelip, 'senin çirkin suratını görmek istemiyorum, kapat kapını' diyerek kapıyı çarpıp gittiği, bu konuşmaların koridorda bulunan zabıt katibi Hülya Karanlık tarafından duyulduğu, konu ile ilgili olarak, Başsavcı Fazıl Aslanalp, Yazı İşleri Müdürü Akide Ermahan ve zabıt katibi Handan Doğan tarafından tutanak tutulduğu anlaşılmaktadır. Kovuşturma aşamasında adresini değiştirdiğinden, A.E. ifadesinin mahkumiyet kararı veren 4. Ceza Dairesince alınmadığı gündemde yazılıdır. Bir yazı işleri müdürü ya tayin olmuştur ya da emekli olmuştur. Her iki durumda da adresine gayet kolay ulaşılabilir. Bir Cumuhriyet savcısının mahkum edildiği davada, devlet memuru olan müştekinin mutlaka dinlenmesi gerekirdi. Çünkü, bu olaydan dolayı sanık savcı TCK.nun 125/3-a maddesinden cezalandırılmıştır. Bu olayda yazı işleri müdürü görevli midir? Diğer bir deyişle, Başsavcının, maiyetindeki savcıya haber iletmek yazı işleri müdürünün görevi midir? Görevi değil dediğimizde suç TCK.nun 125/1. maddesi kapsamında kalacaktır. O takdirde TCK.nun 130/1. maddesi gereği suç şikayete bağlıdır. Kovuşturma sırasında belki de şikayetinden vazgeçecekti. İlçe Başsavcısının, maiyetindeki savcılarla katipler aracılığı ile haberleşmemesi gerekir. Kendisi arayabilirdi veya diğer bir Cumhuriyet savcısına aratabilirdi. Olaydaki gibi aksi davranış halinde, Yazı İşleri Müdürü, İlçe Başsavcısı ile İlçe Cumhuriyet Savcısı arasındaki haberleşmede görevli olamaz. Bu nedenle TCK.nun 125/3-a maddesinin uygulanma olanağı olmaz. Açıkladığımız nedenlerle sayın çoğunluğun kararına katılmıyoruz. 3- Sanık Savcı ile ilgili olarak, CMK.nun 231/6. maddesinin uygulanmaması konusu; İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 4. Ceza Dairesi, tüm sanıklar hakkında mahkumiyetle sonuçlanan hüküm kurduktan sonra, 'sanığın kişilik özellikleri gözönünde bulundurularak ileride yeniden suç işlemeyeceği kanaatine varılmadığından, CMK.nun 231/6. maddesi uyarınca hakkında verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına yer olmadığına' şeklinde soyut bir gerekçe ile 231/6. maddeyi uygulamamıştır. Sanığa CMK.nun 231. maddesinin uygulanmasını isteyip istemediğinin sorulduğuna dair bir açıklık genel kurul gündeminde yoktu. Genel Kurul tetkik hakiminin açıklamalarında da bu konuya yer verilmemiştir. 'Maddenin uygulanabilmesi için a-Hükmolunan cezanın iki yıl veya daha az süreli hapis veya adli para cezası olması, b-Sanığın daha önce kasıtlı bir suçtan mahkum olmamış bulunması, c-Mahkemece sanığın kişilik özellikleri ile duruşmadaki tutum ve davranışları gözönünde bulundurularak, yeniden suç işlemeyeceği konusunda kanaate varılması, d-Suçun işlenmesi ile mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade, suçtan önceki hale getirme, veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi' gerekir. Son şartın olayımızda gerçekleşmesi beklenemez. Ortada maddi bir zarar olmadığı gibi, suçtan önceki hale getirmeden de bahsedilemez. Hele yazı işleri müdürüne hakaret davasında, adıgeçen yazı işleri müdürü kovuşturma aşamasında dinlenmediğinden, şikayetçi olup olmadığı, şikayetinin devam edip etmediği belli olmamıştır. Diğer koşullara gelince sanık savcı ve emniyet görevlilerine verilen cezalar 2 yıldan az sürelidir. Hatta adli para cezasıdır. Sanık Savcı A.B. 1. sınıfa ayrılmış olup, hiç sabıkası yoktur. Türkiye'nin en büyük ili olan İstanbul'un boğaz kıyısındaki en güzel ilçelerinden biri olan Sarıyer'e atandığına göre, sicilinin de temiz olduğu aşikardır. Daha önce bir sabıkası yoktur ki, yeniden bir suç işleyip işlemeyeceği anlaşılsın. 1. Ceza Dairesine gelen dosyalardan biliyoruz ki, ruhsatsız tabanca ile insan öldüren sanıklara müebbet hapis ya da 25 yıl, 18 yıl, 15 yıl gibi hapis cezalarının yanında ayrıca silahtan ceza verildiğinde ya da 15. Ceza Dairesine gelen dolandırıcılık gibi suçlarda bile, verilen hapis ve adli para cezaları 231. madde gereğince hükmün açıklanması ertelenmektedir. Bu savcı hanımın eylemleri bu kişilerin eylemlerinden daha mı ağırdır? Gerçi hakim 231. maddeyi uygulamak zorunda değildir. Nitekim CMK.nun 231/5. maddesinde "...verilebilir" denilmektedir. Ancak takdir hakkı keyfilik demek değildir. Anayasanın 141/3 ve CMK.nun 230. maddesi gereğince 'mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli' olmak zorundadır. Somut olayda olduğu gibi neden gösterilmeden 'sanığın kişilik özellikleri gözönünde bulundurularak ileride yeniden suç işlemeyeceği kanaatine varılmadığından...' şeklinde yasa cümlelerini aynen tekrarlayarak CMK.nun 231/6. maddesinin uygulanmaması, yasal gerekçeden yoksundur. Mahkeme, suçu değil, suçtan sonraki davranışları irdelemeliydi" düşüncesiyle, Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Genel Kurul Üyesi de; "sanıklar hakkında CMK'nun 231/5. maddesi uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilmesi gerektiği" düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır. Sonuç olarak, sanık Cumhuriyet savcısı A.. C.. hakkında 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve tüm sanıklar hakkında 06.07.2009 günü gerçekleştirilen eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümlerinin onanmasına karar verilmelidir. SONUÇ : 1- Tüm sanıklar hakkında mağdur M.. K..'ya yönelik kasten yaralama suçundan kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sanık Aslı Betül hakkında katılan S.. A..'e karşı kasten yaralama ve hakaret suçundan kurulan mahkûmiyet hükümlerine yönelik temyiz isteklerinin 5320 sayılı Kanunun Geçici 2. ve 1412 sayılı CMUK'nun 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 317. maddeleri uyarınca REDDİNE, 2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 21.02.2013 gün ve 9-1 sayılı; Sanık Cumhuriyet savcısı A.. C.. hakkında 14.04.2009 ve 17.04.2009 tarihlerinde gerçekleştirilen eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma, kamu görevlisine karşı görevinden dolayı hakaret ve tüm sanıklar hakkında 06.07.2009 günü gerçekleştirilen eylemler nedeniyle görevi kötüye kullanma suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümlerinin ONANMASINA, 3- Dosyanın Özel Daireye gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 11.02.2014 günü yapılan müzakerede tebliğnamedeki isteme uygun olarak kesin nitelikteki mahkumiyet hükümlerine ilişkin temyiz istemlerinin reddi ve 2. uyuşmazlığın (b) bendi yönünden oybirliği, 1. uyuşmazlık, 2. uyuşmazlığın (a) bendi ve 3. uyuşmazlıklar yönünden ise oyçokluğuyla karar verildi.

Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.