Ceza Muhakemesi Kanunu 175. maddesi, Hukuksal Eğitim mevzuat kütüphanesinde tam metin olarak yayımlanmıştır. Aşağıda maddenin tam metni, maddeyle eşleşen yüksek mahkeme kararları ve bu maddeden çıkmış sınav soruları yer alır. Ham metin için adresin sonuna /raw ekleyin.
Madde Metni
Madde 175 – (1) İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar.
(2) Mahkeme, iddianamenin kabulünden sonra duruşma gününü belirler ve duruşmada hazır bulunması gereken kişileri çağırır.
İddianamenin sanığa tebliği ve sanığın çağrılması
Bu Maddeyle İlgili Yüksek Mahkeme Kararları
43 karar eşleşti
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 175/1. maddesi, ‘İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar’ hükmünü içermekte olup, bilindiği üzere 5187 sayılı Basın Kanunu 26.06.2004 tarihinde yani CMK’nın yürürlüğe girmesinden yaklaşık bir yıl önce yürürlüğe girmiş
Ceza Genel Kurulu 2010/7-250 E. , 2011/53 K.
"İçtihat Metni"
İtirazname : 2007/81036
Yargıtay Dairesi : 7. Ceza Dairesi
Sanık N. T. hakkında Basın Yasasına Aykırılık suçundan açılmış olan kamu davasının 5187 sayılı Basın Yasasının 26/1-2. maddesinde belirtilen hak düşürücü nitelikteki iki aylık süre geçtikten sonra açılmış olması nedeniyle 5271 sayılı CYY'nın 223/8. maddesi uyarınca düşürülmesine ilişkin, Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 12.12.2006 gün ve 524-808 sayılı hükmün yerel Cumhuriyet savcısınca temyizi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 19.10.2010 gün ve 15144-15225 sayı ile, hükmün onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay C. Başsavcılığı ise 03.12.2010 gün ve 81036 sayı ile;
“Yargıtay 7. Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasında hukuki uyuşmazlık, 5187 sayılı Basın Kanunu’nun 26/1,2. maddesinde belirtilen dava açma süresinin belirlenmesinde Cumhuriyet Savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin mahkemeye verildiği tarihin mi, yoksa iddianamenin kabulü kararının verildiği tarihin mi esas alınacağı hususuna ilişkindir.
1. Dosya incelendiğinde görüleceği üzere; Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı, resen takibi gereken 5187 sayılı Kanunun 21/c. maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle sanık N.T. hakkında yaptığı soruşturma sonucunda, 22.09.2000 tarih ve 2006/297 numaralı iddianamesiyle, suç tarihi olan basılmış eserin Cumhuriyet Başsavcılığına teslimi tarihinden itibaren aynı Kanunun 26/1-2. maddesindeki iki aylık süre içinde iddianame düzenleyerek kamu davasını açmıştır.
2. Ancak, iddianamenin mahkeme tarafından reddolunması ve bu karara karşı yapılan itiraz üzerine, itiraz merciince iddianamenin iadesi kararının kaldırılması sonucunda iddianame mahkemenin esas defterine kaydolunarak yargılamaya başlanmıştır. Somut olayda iddianamenin kabulünün iki aylık süre geçtikten sonra gerçekleşmesinin nedeni, iddianamenin kabulüne ilişkin yasa yolu prosedürünün sonuçlanmasının belirli bir zaman gerektirmiş oluşudur.
3. Uyuşmazlık konusuyla ilgili olarak mevzuatımızdaki hükümlere baktığımızda; 5187 sayılı Basın Kanunu’nun ‘Dava açma süresi’ kenar başlıklı 26/1-2. maddeleri şöyledir;
‘Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur.
Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihtir. Ancak bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz’
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili maddeleri ise şöyledir:
Kamu davasını açma görevi
Madde 170 – (1) Kamu davasını açma görevi, Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirilir.
(2) Soruşturma evresi sonunda toplanan deliller, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe oluşturuyorsa; Cumhuriyet savcısı, bir iddianame düzenler.
İddianamenin kabulü ve duruşma hazırlığı
Madde 175 – (1) İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar.
4. Kamu Davasının Açılması
5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 175/1. maddesi, ‘İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar’ hükmünü içermekte olup, bilindiği üzere 5187 sayılı Basın Kanunu 26.06.2004 tarihinde yani CMK’nın yürürlüğe girmesinden yaklaşık bir yıl önce yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla 5187 sayılı Kanunun kabul edildiği dönemde iddianamenin kabulü kurumunun mevcut olmadığı hususu gözetildiğinde, Basın Kanunu 26. maddedeki dava açma süresinin denetlenmesi bakımından CMUK md. 163/1. maddenin gözetilerek iddianamenin mahkemeye verildiği tarihin esas alınması gerekecektir.
Bir an için aksini yani dava açma süresinin iddianamenin kabulü tarihi ile sınırlandığını kabul edecek olur isek; iddianamenin kabulü sürecinin tamamlanmasına ilişkin olarak aşağıda belirteceğimiz tüm olasılıklarda dava açma süresi ‘özel yasada öngörülmemesine karşın’ fiilen kısaltılmış olacaktır.
1. Olasılık; CMK 174/1. maddesiyle mahkemelere tanınan onbeş günlük iddianameyi inceleme süresinin (Feyzioğlu’na göre; ‘Maddedeki on beş günlük süre, davayı açan iddia makamına değil, kendisine sunulan iddianame üzerine işlem yapmakla yükümlü kılınan mahkemeye hitap etmektedir’ Bkz. Metin FEYZİOĞLU: 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu Hakkında Bazı Tesbit ve Değerlendirmeler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, sayı 62, 2006, s. 39.) tamamının kullanılması veya süre sonunda bir kabul kararı verilmeyerek CMK 174/3. maddesinde düzenlenen ‘otomatik-kendiliğinden kabul’ sonucunu doğuran durumlarda sürenin kısalmasına neden olunacaktır.
2. Olasılık; CMK 174/4. fıkradaki ‘Cumhuriyet savcısı, iddianamenin iadesi üzerine, kararda gösterilen eksiklikleri tamamladıktan ve hatalı noktaları düzelttikten sonra, kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmesini gerektiren bir durumun bulunmaması halinde, yeniden iddianame düzenleyerek dosyayı mahkemeye gönderir. İlk kararda belirtilmeyen sebeplere dayanılarak yeniden iddianamenin iadesi yoluna gidilemez’ kuralının somut uygulanması halinde ise, iddianamenin iadesi kararı üzerine Cumhuriyet Savcısının eksiklikleri gidererek yeniden iddianame düzenlemesi halinde, farklı sebeplere dayanılarak yine iade kararı verilebileceği gözetildiğinde, bunun üzerine itiraz yasa yoluna başvurulması halinde de yine sürenin kısalmasına neden olunacaktır.
3. Olasılık; iddianamenin reddi kararlarına itiraz edilmesi durumunda (CMK 174/5, CMK 267 vd.) itirazın kabulü üzerine açılan davalarda itiraz incelemesinin tamamlanması bir süre almaktadır. Gerçekten de, CMK 271/3 ‘de ‘Karar mümkün olan en kısa sürede verilir’ denilmiş, dolayısıyla itiraz incelemesinin sonuçlandırılması herhangi bir düzenleyici süreyle sınırlandırılmamıştır, böylelikle, belirtilen durumda da sürenin kısalmasına neden olunacaktır (Uygulamaya konu olan somut dosyada da durum böyledir).
Yukarıda belirttiğimiz tüm olasılıklarda dava açma süresi ‘özel yasada öngörülmemesine karşın’ fiili durum nedeniyle ve belirsiz bir süre için kısaltılmış olacaktır. Çünkü değinilen süreçlerin tamamlanması için ihtiyaç duyulacak süre belirsiz olduğu gibi, sürecin tamamlanması yönünden de farklı savcılıkların ve mahkemelerin farklı uygulamaları da gündeme gelebilecektir. Dolayısıyla bahsedilen tüm olasılıklarda dava açma süresini iddianamenin kabulü kararına bağlayarak sınırlamak ‘özel yasada öngörülmemesine karşın’ dava açma süresini fiilen kısaltmak olacaktır ki, yasa koyucunun bunu amaçlamadığı tartışmasızdır.
5. CMK madde 170 ve 175’in Kanunda Düzenlendiği Yer, Amacı ve Anlamı
Bilindiği üzere CMK’nın İkinci Kitabı, adından da anlaşıldığı üzere ‘soruşturma evresi’ ni düzenlemektedir. 170. madde ise, ‘kamu davasının açılması’ başlığını taşıyan İkinci Kitabın İkinci Kısım Birinci Bölümünde yer almaktadır.
CMK’da ‘Kovuşturma Evresi’ ise Üçüncü Kitapta düzenlenmiş olup, bu kitabın ‘Kamu Davasının Yürütülmesi’ başlıklı Birinci Kısmının ‘Duruşma Hazırlığı’ başlıklı Birinci Bölümünde ise CMK 175. maddeye yer verilmiştir.
CMK 170 ve 175. maddelerin Kanunda düzenlendiği yerden de anlaşılacağı üzere, CMK 175. maddesi, kamu davasının açılma koşullarını gösteren bir hüküm olmayıp, Üçüncü Kitap’ın başlığında da işaret edildiği gibi kovuşturma evresine geçilmesinin koşulu olarak iddianamenin kabulü kararı aranacağını belirtmektedir. Dolayısıyla, CMK 175/1. maddedeki kural yargılama makamına yönelik bir buyruk olup, iddianamenin kabul edilmesiyle kovuşturma evresine geçileceği kuralını koymaktadır. Yine CMK’nın ‘Tanımlar’ başlıklı 2/ 1-e -f maddeleri de;
e) Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden iddianamenin kabulüne kadar geçen evreyi,
f) Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi,
İfade eder.
Şeklindeki tanımları ile de iddianamenin kabulü kararının kovuşturma aşamasına geçişin bir koşulu olduğu görüşünü doğrulamaktadır.
CMK 175/1. maddedeki norm belirtildiği şekilde amaçsal olarak yoruma tabi tutulmayıp, lafzi olarak yorumlandığı takdirde, yani ‘iddianameyi kabul kararı ile kamu davasının açılmış sayılması’ durumunda ceza muhakemesi hukukunun temel esaslarına aykırı sonuçlar ortaya çıkacaktır. Gerçekten de, bu düşüncenin kabulü halinde; CMK 175/1. maddenin lafzına göre kamu davası iddianamenin kabulü kararı ile açılmış sayılacağından, kabul kararını veren de yargılama makamı olduğuna göre, sonuç olarak kamu davasını açan makam da kabul kararını veren yani yargılama makamı olmaktadır. Dolayısıyla bu durum, iddia ve yargılama fonksiyonlarının aynı süjede birleşmesi gibi tehlikeli bir hal doğurabilecektir. Ortaçağda var olan tahkik sistemini çağrıştıran bu halin, işbirliği sisteminin temellerini ve savunma hakkını ortadan kaldırarak, adil yargılama hakkının ve suçsuzluk karinesinin de ihlali anlamına geleceği tartışmasızdır. (Doktrinde iddianamenin kabulüne kurumuna ilişkin olarak; ‘Eğer kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunup bulunmadığının da yargılama makamınca denetlenmesi isteniyor ise, bu denetimin yargılamayı yapacak olandan başka bir hakime yaptırılması zorunludur. Yoksa, aslında insan hakları lehine düşünülmüş bir düzenlemenin savunma hakkını nasıl derinden yaralayabileceğinin özgün bir örneği yaratılmış olacaktır’ eleştirisi haklı olarak getirilmektedir, bkz. FEYZİOĞLU, a.g.m., s. 40.) Diğer taraftan, CMK 170/1. maddedeki kamu davasını açma görevinin Cumhuriyet savcısı tarafından yerine getirileceği yolundaki hüküm de kamu davasını açanın iddia makamı olduğu görüşünü doğrulamaktadır.
Yenisey’e göre de; CMK 175’deki kamu davasının ‘iddianamenin kabul edilmesi kararı’ ile açılmış sayılması şeklindeki düzenleme sistemi karıştırmış olup, iddianamenin mahkemeye verilmesi ile kamu davası açılmalı, fakat son soruşturmaya geçmek için ‘iddianamenin kabulü kararı’ , ‘son soruşturmanın açılması kararı’ halini almalıdır. (Feridun YENİSEY: Kamu Davasının Açılması ve İddianamenin İadesi, İstanbul 21 Haziran 2008, Ceza Muhakemesi Kanununun 3 Yılı Teori ve Uygulamada Karşılaşılan Sorunlar Sempozyumu’nda sunulan tebliğ metni, Türk Ceza Hukuku Derneği Yayını, İstanbul Haziran 2009, s. 240-241.)
Öte yandan, kamu davasının açılmasını iddianamenin kabulüne bağlamak, Cumhuriyet Savcısı tarafından CMK 170’e göre düzenlenen iddianameye de neredeyse hukuki bir sonuç atfetmemek gibi hatalı bir düşünceyi akla getirebilecektir. Halbuki ‘davasız yargılama olmaz’ ilkesi gereğince ‘iddianame’ yargılama evresine geçilmesini sağlayan ve ceza davasının sınırlarını çizen temel belgedir. Nitekim ceza hukuku sistemimizde iddianamenin düzenlenmesine birtakım önemli sonuçlar bağlanmış olup, iddianame düzenlenmesi ile dava zamanaşımının kesilmesi (TCK md. 66/2-c) bunlardan birisidir. Buradan hareketle, iddianamenin düzenlenmesi ile dava zamanaşımının kesilmesi kabul edilmesine rağmen, dava açma süresinin iddianamenin düzenlenmesine bağlı saymayıp, başka kriterler aramak hukuk sistemimizde uygulama birliğini bozabilecek sonuçların doğmasına neden olabilecektir.
6. Basın Kanunundaki Dava Açma Süresinin Amacı ve Niteliği:
Basın Kanununda düzenlenen dava açma süreleri, basın suçlarının yargılanması usulünde sürat ilkesinin göz önünde tutulması nedeniyle kanun koyucu, basın olgusunun özelliği nedeniyle basın yoluyla işlenen suçlarda dava açılmasını hak düşürücü süreye tabi kılmıştır. (Sulhi Dönmezer, Matbuat Suçları, Matbuat Kanununa Göre Suçlar, Müeyyideler, Yargılama Usulü, İstanbul 1946, s.155-158. Çetin Özek, Türk Basın Hukuku, İstanbul 1976, s. 707). Kanun koyucunun dava açmayı kısa sürelerle sınırlandırmasındaki amaç, yapılan haber dolayısıyla uzun zamanaşımı süreleri boyunca basının cezalandırılma baskısı altında kalmasının engellenmesidir. Dava açma süresinin getirilmesindeki temel amacın bu olmasına karşılık, dava açma süresinin başlangıcı yönünden Kanunun 26/2. maddesi ile getirilen ve dava açma süresini zamanaşımı süresine kadar uzatan norm, basın suçlarının kısa dava açma sürelerine tabi tutulması ilkesiyle bağdaşmamakta oluşu nedeniyle eleştirilmektedir. (İhsan BAŞTÜRK: Basın Kanununda Kimlik Açıklama Yasağına Aykırılık Suçu, TBB Dergisi, Ocak-Şubat 2010, Sayı 86, s. 159.) Sonuç olarak, Basın Kanununun getirdiği sürelerin mutlak süreler olmadığı, istisnalarını -hem de yoğun biçimde- kendi içinde barındırdığı görülmektedir.
Belirtilen dava açma süresinin ‘hak düşürücü süre’ niteliğinde olduğu hem doktrinde hem de Yüksek Yargıtay kararlarında kabul edilmekte (Yargıtay 4. CD’nin 28.11.2007 tarihli ve 2007/7328 E.-2007/10102 K. sayılı ve yine 04.03.2009 tarihli ve 2008/20551 E. 2009/3996 sayılı kararları gibi…) ve bu süreler içinde kamu davasının açılması zorunluluğu ise ‘yargılama şartı’ olarak görülmektedir (Yargıtay 4. Ceza Dairesi 03.12.2008 tarihli ve 2007/5669 E. ve 2008/21602 K. sayılı ve 13.05.2009 tarihli ve 2007/11100 E. ve 2009/9266 K. sayılı kararları).
7. CMK ve Basın Kanunundaki Normların İlişkisi
5237 sayılı CMK’nın usul kanunu olması nedeniyle derhal yürürlüğe girmesi söz konusudur. Diğer taraftan, Basın Kanunu’nun 26. maddesi de özel kanunda yer alan bir usul hükmüdür. Dolayısıyla, hukuki sorunun kaynağı, genel kanun niteliğindeki CMK ile özel kanun olan Basın Kanununun aynı konuda farklı düzenlemeler getirmekte oluşudur.
Gerçekten de yasa koyucu 2004 yılında 1412 sayılı CMUK’nın yürürlükte bulunduğu dönemde yasalaştırdığı Basın Kanunu’nun 26. maddesi ile basın yolu ile işlenen suçlar ve Basın Kanununda düzenlenen suçlar bakımından değindiğimiz düşünceden hareketle dava açmayı hak düşürücü süreye tabi tutmuştur. Bundan bir yıl sonra yürürlüğe koyduğu CMK 175/1. maddesi ile de; ‘iddianamenin kabulüyle kamu davasının açılmış olacağı’ kuralını getirmiştir. Kanun koyucunun bir yıl ara ile yaptığı bu iki ayrı yasal düzenlemede farklı düşüncelerle hareket ettiğinin kabulü zorunludur.
Ceza hukuku mevzuatımızı tamamen gözden geçiren ve yeni bir ceza adalet sistemi oluşturmak düşüncesiyle hareket eden yasa koyucu bu bağlamda, 2008 yılında ceza hükmü içeren özel kanunlardan yüzlercesini değiştirerek genel hükümlere uygun hale getirmiş, CMK birçok defalar değiştirilmiştir. Örneğin bu anlamda özel kanun olup, içinde ceza usul hukukuna ilişkin kurallar barındıran 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun usul hukuku hükmü niteliğindeki 75, 76, 77. maddelerinde değişikliğe gidilerek burada yer alan kurallar CMK ile uyumlu hale getirilmiştir. Ancak, demokratik toplum açısından yaşamsal önem taşıyan Basın Kanunundaki anılan dava açma süresine ilişkin kurala dokunulmamıştır. Düşüncemize göre, bunun bir anlamı vardır, kanaatimizce bunun nedeni yasa koyucunun iki aylık dava açma süresini CMK’nın genel nitelikteki normları ile yani iddianamenin kabul tarihi ile sınırlamak istemeyişidir. Çünkü dava açma süresini iddianamenin kabulüyle sınırlayarak fiilen kısaltmak, uygulamada delillerin tam olarak toplanarak dava açılmasını engelleyecek, savcıların salt ‘süresinde davayı açmış olmak ve görevi ihmal etmiş olma durumuna düşmemek için dava açmak’ şeklinde gerçekleşebilecek davranışlarının doğmasına zemin hazırlayabilecektir. Bu durum da deliller yeterince toplanmadan, eksik soruşturma ile açılan davalar sonucunda masum kişilerin yargı önüne çıkarılması gibi istenmeyen durumların doğmasına neden olabilecektir ki, bunun da adil yargılama hakkının ihlali olacağı muhakkaktır.
8. CMK ve Basın Kanunu Normları Arasındaki İlişkinin Niteliği
Somut olayımızda, genel kanun niteliğindeki CMK normu ile özel kanun olan Basın Kanunu normu arasındaki ilişki kural – istisna ilişkisidir. Basın özgürlüğünün demokratik toplumlardaki yaşamsal önemi nedeniyle basının tabi olacağı esaslar ayrı bir kanun ile düzenlenmiştir. Bu kanunda, basın organları ile çalışanlarının işlevlerinin özellikleri gözetilerek birçok konuda basına özgü –istisnai nitelikte düzenlemeler yapılmıştır. Kamu davası açılmasının da süreye tabi tutulması da belirtilen mahiyetteki düzenlemelerden birisidir. Gerçekten de ceza hukuku mevzuatımızda kamu davası açılmasının süreye tabi tutulduğu yalnızca iki kanun vardır, bunlardan birisi 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun’un 180. maddesi, (298 sayılı Kanun Madde 180 – (Değişik: 17/5/1979 - 2234/1 md.):
(Değişik: 10/6/1983 - 2839/61 md.) Seçim suçlarından doğan kamu davası, seçimin bittiği tarihten itibaren iki yıl içinde açılmadığı takdirde kovuşturma yapılamaz.
Kamu davasının açılması izin veya karar alınmasına bağlı olan suçlarda izin veya kararın alınması için yapılan müracaat tarihi ile izin veya kararın verildiği tarih arasında geçen süre dava süresi hesabına katılmaz. Ancak, bu süre üç ayı geçemez) diğeri ise inceleme konumuzu oluşturan Basın Kanunu’nun 26. maddesidir. Yasa koyucunun sadece bu iki kanunun uygulaması nedeniyle kamu davası açmayı (zamanaşımı süresi içinde bulunmak kaydıyla) hak düşürücü süreye tabi tutmuş olması gerçekten anlamlıdır. Seçimlerin gerçekleştirilmesinin ve basın özgürlüğünün sağlanmasının demokratik hayatın esaslı bir unsuru olduğu gözetildiğinde belirtilen iki kanundaki istisnai nitelikteki düzenlemenin amacı daha iyi anlaşılacaktır.
İşte bu nedenlerle Basın Kanunu’ndaki dava açma süresini düzenleyen 26. madde hükmünün istisna bir hüküm olduğuna kuşku bulunmamaktadır. Bu durumda yani, iki norm arasında kural – istisna ilişkisinin mevcut olduğu durumda, doktrinde; ‘Eski kanun özel ise, yeni genel kanunun eski özel kanuna aykırı olduğu söylenemez. İstisna olduğuna göre, eski özel kanun yürürlükte kalır. Eğer onun da ilga edilmesi isteniyorsa, ilga ediş açık olmalıdır’ görüşü haklı olarak ifade edilmektedir (Nurullah KUNTER / Feridun YENİSEY/ Ayşe NUHOĞLU: Muhakeme Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, onbeşinci bası, İstanbul Kasım 2006, s. 551-552). Sonuç olarak Basın Kanunundaki dava açma süresine ilişkin kuralın ‘istisna normu’ olması gözetilerek, evleviyetle uygulanması gerekli olup, salt iddianamenin düzenleyerek mahkemeye verilmiş olması yeterlidir. Yoksa, davanın süresinde açılmış sayılması için iddianamenin kabulü prosedürünün de tamamlanması gerektiği şeklindeki genişletici yorum yasa koyucunun arzu etmediği şekilde dava açma sürelerinin kısalması sonucunu doğuracaktır.
9. Yüksek Yargıtay Uygulaması
Yargıtay 4. Ceza Dairesinin, somut uyuşmazlık konusuna ilişkin çeşitli kararlarında suç tarihine göre bir ayrıma gitmeyi tercih ederek, suç tarihi 01.06.2005 tarihinden önce olan fiiller yönünden Basın Kanunundaki dava açma süresi bakımından iddianamenin düzenlenme tarihini esas aldığı (Örneğin 4. CD. 04.03.2009 tarihli ve 2008/20551 E. - 2009/3996 K. sayılı), suç tarihi yeni dönemde yani 01.06.2005 tarihinden sonra olan fiiller yönünden ise, iddianamenin kabul tarihini esas aldığı görülmektedir.
Yargıtay 4. CD. bu kararlarında özetle; ‘…5187 sayılı Basın Yasasının 26/1. maddesinde ceza davalarının açılmasına ilişkin hak düşürücü nitelikteki sürelerin, yasa koyucu tarafından 1412 sayılı CYY.nın yürürlükte bulunduğu dönemde kabul edilerek 26.06.2004 tarihinde yürürlüğe girmesi ve 1412 sayılı CYY.uygulamasında kamu davasının iddianamenin düzenlendiği tarihte açılmış sayılması karşısında, Cumhuriyet savcılığına tanınan 2 aylık dava açma süresinin, sonraki herhangi bir yasayla değiştirilmediği ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CYY’nın 175.maddesi hükmünün, 5187 sayılı basın Yasasını düzenleyen yasa koyucunun amacına aykırı biçimde yorumlanması suretiyle kısaltılamayacağı’ görüşünü haklı olarak savunmaktadır.
Bu görüşe kısmen katılmakla birlikte, burada dayanılan ‘1412 sayılı CYY.nın yürürlükte bulunduğu dönemde kabul edilerek 26.06.2004 tarihinde yürürlüğe girmesi ve 1412 sayılı CYY. uygulamasında kamu davasının iddianamenin düzenlendiği tarihte açılmış sayılması karşısında, Cumhuriyet savcılığına tanınan dava açma süresinin de sonraki herhangi bir yasayla değiştirilmediği’ görüşünden hareketle ve yukarıdan itibaren açıkladığımız gerekçelerle 01.06.2005 tarihinden sonra işlenen suçlar yönünden de dava açma süresinin denetiminde iddianamenin düzenlenme tarihinin esas alınması gerektiği düşüncesindeyiz.
Sonuç olarak, 5187 sayılı Kanunun kabul edildiği dönemde iddianamenin kabulü kurumunun mevcut olmadığı, bu normun yürürlüğe girdiği tarihte ve sonrasında halen devam eden yasa koyucunun iradesi de göz önünde bulundurulmalı ve Basın Kanunu md. 26’daki dava açma süresini düzenleyen usul hukuku normunun CMK normlarına göre ‘istisna norm’ niteliği taşıması nedeniyle bu istisna normun uygulanması gerektiği kabul edilerek iddianamenin düzenlendiği tarih itibarıyla dava açma süresi hesaplanmalıdır.
Aksi düşüncenin kabulü halinde ise; kanun koyucunun iradesine rağmen dava açma süresi fiilen kısaltılmış hale gelecek, iddianamenin iadesi veya incelenme süresinin uzun olması gibi hallerde Cumhuriyet Savcısına yüklenemeyecek gecikmelerden dolayı hak düşürücü sürenin geçmiş sayılmasına neden olunabilecek, yargı birliğini bozacak uygulamalara yol açılabilecek, Basın Kanunundaki usul hukuku normunun CMK normuna nazaran ‘istisna’ norm olduğu ve evleviyetle uygulanması gerektiği ilkesi görmezden gelinmiş olacaktır. CMK 175/1. maddedeki norm amaçsal olarak yoruma tabi tutulmayıp, lafzi olarak yorumlandığı takdirde, yani ‘iddianameyi kabul kararı ile kamu davasının açılmış sayılması’ durumunda ceza muhakemesi hukukunun temel esaslarına aykırı sonuçlar ortaya çıkacak, bu durum, iddia ve yargılama fonksiyonlarının aynı süjede birleşmesi gibi tehlikeli bir hal doğurabilecek, işbirliği sisteminin temellerini ve savunma hakkını ortadan kaldırarak, adil yargılama hakkını ve suçsuzluk karinesini de ihlal de edebilecektir.
Somut olayda, yerel mahkemenin kamu davasının CMK 223/8. maddesi gereğince düşürülmesine ve Yüksek Yargıtay 7. Ceza Dairesinin bu hükmün onanmasına ilişkin kararları hukuka uygun değildir” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının kaldırılarak, yerel mahkeme hükmünün bozulması talebinde bulunmuştur.
Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanık hakkındaki kamu davasının 5187 sayılı Basın Yasasının 26. maddesinde düzenlenen 2 aylık sürede açılıp açılmadığının belirlenmesine ilişkindir.
Dosyanın incelenmesinde;
5187 sayılı Basın Yasasının 2. maddesi uyarınca günlük süreli yayınlardan olan Hürriyet Gazetesinin 08.02.2006 günlü nüshasında, Trabzon'da işlenmiş olan kasten öldürme suçunun şüphelisi olduğu belirtilen ve suç tarihi itibariyle 18 yaşından küçük olan O.A.'nın tanınmasına neden olacak şekilde yayın yaptığından bahisle Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünce 14.02.2006 gün ve 5529 sayı ile Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığından söz konusu haberin incelenerek işlem yapılmasının istendiği, Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığınca 2006/1756 sayılı dosyası üzerinden 21.02.2006 tarihinde soruşturmaya başlandığı, soruşturma sonucunda 10.04.2006 tarihinde 2006/297 sayılı iddianame ile şüpheli hakkında 5187 sayılı Yasanın 21/c maddesi gereğince cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesince suça konu gazetenin 08.02.2006 günlü sureti ile şüpheli N. T.'ye yapıldığı belirtilen ön ödeme tebligatı suretinin soruşturma dosyasında bulunmadığı gerekçesiyle 10.04.2006 gün ve 2006/40 değişik iş sayı ile iddianamenin iadesine karar verildiği, buna karşı Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itiraz üzerine, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesince 26.04.2006 gün ve 2006/245 değişik iş sayı ile itirazın kabulü ile iddianamenin iadesi kararının kaldırılması ve dosyanın gereği için Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, 01.05.2006 günü itibariyle dosyayı esasa kaydeden Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 02.05.2006 gün ve 88-157 sayı ile yetkisizlik kararı verilerek dosyanın İstanbul Nöbetçi Asliye Ceza mahkemesine gönderildiği, İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesince 27.07.2006 gün ve 550-633 sayı ile suça konu gazetenin yönetim merkezinin Bağcılar İlçesi sınırları içerisinde bulunduğundan bahisle yetkisizlik kararı verilerek dosyanın Bağcılar Asliye Ceza Mahkemesine gönderildiği, Bağcılar 2. Asliye Ceza Mahkeme¬since de kamu davasının süresinde açılmadığından bahisle 12.12.2006 gün ve 524-808 sayı ile kamu davasının düşürülmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.
26.06.2004 gün ve 25504 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 5187 sayılı Basın Yasasının “Dava Süreleri” başlıklı 26. maddesinin birinci ve ikinci fıkraları,
“Basılmış eserler yoluyla işlenen veya bu Kanunda öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay içinde açılması zorunludur.
Bu süreler basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği tarihten başlar. Basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde yukarıdaki sürelerin başlama tarihi, suçu oluşturan fiilin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihtir. Ancak bu süreler, Türk Ceza Kanununun dava zamanaşımına ilişkin maddesinde öngörülen süreleri aşamaz” şeklinde düzenlenmiş olup, maddenin açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere basılmış eserler yoluyla işlenen veya anılan Yasada öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının belli sürelerde açılması zorunludur. Buna göre günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden ise dört ay içinde ceza davalarının açılması gerekmektedir. Maddenin ikinci fıkrasında belirtildiği üzere birinci fıkrada düzenlenmiş olan süreler, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği, basılmış eserlerin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edilmemesi halinde ise suçu oluşturan eylemin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği tarihten başlayacaktır.
1412 sayılı CYUY'da iddianamenin kabulü kurumuna yer verilmemiş olması nedeniyle Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenen iddianamenin ilgili mahkemeye verilmesiyle kamu davasının açılmış olduğu kabul edilmekteydi. Ancak 5271 sayılı CYY'nın 175. maddesinde iddianamenin kabulü kurumu düzenlenmiş olup, anılan maddenin “İddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar” şeklinde ifade edilen birinci fıkrasının amir hükmü uyarınca kamu davasının açılmış sayılması ve kovuşturma evresine geçilmesi ancak iddianamenin kabulüyle mümkün olmaktadır. Dolayısıyla 01.06.2005 tarihinden sonra işlenmiş olan suçlar yönünden kamu davasının 5187 sayılı Yasanın 26. maddesinde düzenlenmiş olan hak düşürücü sürelerde açılıp açılmadığının belirlenmesinde her iki Yasanın ilgili maddelerinin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu itibarla davaların Basın Yasasında belirtilen hak düşürücü sürelerde açıldığının kabulü için iddianamenin kabulü kararının Yasada belirtilen sürelerde verilmiş olması gerekmektedir.
Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Suça konu Hürriyet Gazetesinin Cumhuriyet Başsavcılığına teslim edildiği dosya içeriğinden anlaşılamadığından, Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün ihbarı ile suç oluşturan fiilin Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından öğrenildiği 21.02.2006 tarihinin Basın Yasasının 26. maddesinde belirtilen sürenin başlangıcı olarak kabulü gerekmektedir. Suça konu Hürriyet Gazetesi, Basın Yasasının 2. maddesi gereğince günlük süreli yayın olup, sanık hakkındaki ceza davasının iki aylık sürede açılmış olması zorunludur.
Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 10.04.2006 gün ve 2006/297 sayılı iddianame Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesince 10.04.2006 gün ve 2006/40 değişik iş sayı ile iade edilmiş, bu karara karşı Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığınca itiraz edilmesi nedeniyle, Trabzon Ağır Ceza Mahkemesince itirazın 26.04.2006’da kabulü ile iddianamenin iadesi kararının kaldırılması üzerine dosyanın Trabzon 2. Asliye Ceza Mahkemesince 01.05.2006 günü itibariyle esasa kaydedilmesiyle kamu davası açılmış ise de; suç tarihi olan 21.02.2006 ile gerek iddianamenin iadesi kararının kaldırıldığı 26.04.2006, gerekse dosyanın mahkeme esasına kaydedildiği 01.05.2006 tarihleri arasında 5187 sayılı Yasanın 26. maddesinde düzenlenmiş olan ve ceza davasının açılması için hak düşürücü süre olarak öngörülen iki aylık süre geçmiş olduğundan, kamu davasının süresinde açılmadığının kabulü gerekmektedir.
Bu itibarla, süresinde açılmayan kamu davasının düşürülmesine ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmü onayan Özel Daire kararı isabetli olup, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.04.2011 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.
Diğer kararlar (4)
Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu, 2021/18 E., 2022/4 K.
yüksek eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarih ve 2019/384-470 esas karar sayılı görevsizlik kararı üzerine Dairenizce tensip tutanağı düzenlenerek CMK.nın 175/1 maddesi anlamında yargılama faaliyetine başlandığı ve sanık hakkında kovuşturma koşulu olan son soruşturmanın açılması kararı verilmemiş olması nedeniyle, yine yargılama faaliyeti kapsamında olmak üzere durma kararı verildiği, bu kararın gerekçe
Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu 2021/18 E. , 2022/4 K.
"İçtihat Metni"
Görevsizlik Kararı Veren
Yargıtay Daireleri : 5 ve 9. Ceza Daireleri
Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 01.08.2019 tarihli ve 16454-2291 sayılı; iddianamesi ve Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarihli ve 384-470 sayılı görevsizlik kararıyla sanık hakkında; görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257. maddesince cezalandırılması istemiyle açılan kamu davası üzerine dosyanın gönderildiği Yargıtay 5. Ceza Dairesince 23.12.2019 tarihinde dosyada son soruşturmanın açılması kararı verilmesi gerektiğine işaret ederek dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince 08.10.2020 tarih 68-195 sayılı kararla sanık hakkında son soruşturmanın açılması kararı verilerek dosyanın yeniden Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderildiği,
Yargıtay 5. Ceza Dairesince 19.01.2021 tarih ve 1-5 sayı ile;
"...Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 01.08.2019 tarihli ve 2019/2291 sayılı iddianamesi ile sanık ...'un görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1, 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmasının akabinde dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarihli, 2019/384 esas ve 2019/470 sayılı kararı ile; '... sanığın suç tarihi itibariyle birinci sınıf C.Savcısı olduğu, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve savcıların son soruşturma yani kovuşturma işlemlerinin Yargıtay'ın görevli ceza dairesinde görülmesi gerektiği, somut olayda görevli ceza dairesinin Yargıtay 5. Ceza Dairesi olduğu...' gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesinin ardından dosyanın Dairemize gönderildiği,
Dairemizce verilen 23.12.2019 tarihli, 2019/38 esas ve 2019/20 sayılı karar ile; '...birinci sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcısı olan sanık ...'un görevden doğan veya görev sırasında işlediği iddia edilen eylemi nedeniyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından sırasıyla verilen soruşturma ve kovuşturma izinlerinin akabinde dosyanın gereği için gönderildiği Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen iddianamenin Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesine sunulmasından sonra mahkemece yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkeme olan Dairemize gönderilmesi gerekirken son soruşturmanın açılması ya da açılmaması yönünde herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın görevsizlik kararı verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşıldığından, söz konusu eksikliğin giderilmesi amacıyla durma kararı verilmesine...' karar verildiği,
Dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.10.2020 tarihli, 2020/68 esas ve 2020/195 sayılı kararı ile sanığın görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1 maddesi uyarınca yargılamasının yapılması için son soruşturmanın açılmasına ve sanığın birinci sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcısı olması nedeniyle dosyanın Dairemize gönderilmesine karar verildiği anlaşılmıştır.
Görev hususunda mütalaa:
"... Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 01.08.2019 tarih ve 2019/44017 soruşturma 2019/16454 esas sayılı iddianamesi ile suç tarihi itibariyle 1. sınıf olmuş Cumhuriyet Savcısı olan sanık hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesinin 26.02.2019 tarih ve 2018/76 esas 2019/170 karar sayılı kovuşturma izni üzerine görevi kötüye kullanmak suçunu işlediği iddiasıyla doğrudan Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davası açıldığı, mahkemece 18.10.2019 tarih ve 2019/384-470 esas karar sayılı karar ile davaya bakma görevinin Dairenize ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği ve dosyanın Başsavcılığımız aracılığıyla Dairenize gönderildiği, Dairenizce 2019/38 esasına kaydedilen dava dosyası hakkında 23.12.2019 tarihli tensip zabtı düzenlenmek suretiyle yargılama faaliyetine başlandığı, ancak anılan tensip kararıyla Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince sanık hakkında yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkeme olan Dairenize gönderilmesini beklemek üzere CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi uyarınca yargılamanın durmasına karar verildiği, durma kararı gereğince dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin de 08.10.2020 tarih ve 2020/68 esas 2020/195 karar sayılı son soruşturmanın açılması kararı vererek yargılama yapmak üzere dosyayı Dairenize gönderdiği anlaşılmıştır.
Bilindiği gibi CMK.nın 223/8-2. cümlesinde düzenlenen durma kararı açılan davanın esasını oluşturan uyuşmazlığı çözen kararlardan olmayıp, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılmasının şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği hallerde gerçekleşmesini beklemek üzere verilen bir karar olduğu, bu karar ile mahkemenin davadan el çekmemiş olacağı, kovuşturma şatının gerçekleşmesiyle yargılamaya kaldığı yerden devam edilmesi gerektiği, somut durumda Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarih ve 2019/384-470 esas karar sayılı görevsizlik kararı üzerine Dairenizce tensip tutanağı düzenlenerek CMK.nın 175/1 maddesi anlamında yargılama faaliyetine başlandığı ve sanık hakkında kovuşturma koşulu olan son soruşturmanın açılması kararı verilmemiş olması nedeniyle, yine yargılama faaliyeti kapsamında olmak üzere durma kararı verildiği, bu kararın gerekçesine göre Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince son soruşturmanın açılması kararı verilerek kovuşturma koşulunun yerine getirildiği, bu durumda daha önce sanık hakkında açılan ve görevsizlik kararıyla Dairenize gelen kamu davasıyla ilgili Dairenizce başlanan ve durma kararıyla duran yargılamaya yine Dairenizce devam edilmesi gerektiği, Yargıtay Kanunu'nun 14. maddesi gereği Dairelerin iş bölümüne ilişkin olarak Yargıtay Başkanlar Kurulunca hazırlanarak Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından onaylanmasının ardından 28.01.2020 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak 01.02.2020 tarihinde yürürlüğe giren 28.01.2020 tarihli ve 2020/1 sayılı iş bölümü kararının Yargıtay Ceza Daireleri İşbölümü başlığı altındaki Ortak Hükümler bölümü 13. bendinde düzenlenen dosyaların devredilmesine dair hükmün somut durumda uygulama olanağının bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmış olmakla,
Yargıtay Büyük Genel Kurulunun Yargıtay Dairelerinin iş bölümüne ilişkin 30.01.2019 tarih ve 1 sayılı kararı gereğince kamu davasına bakma görevinin Yüksek Dairenize ait olup, daha önce Dairenizin 2019/38 esas sayılı dava dosyası üzerinden başlanan yargılamaya, kovuşturma koşulunun gerçekleşmiş olması nedeniyle devam edilmesi gerektiği" kamu adına mütalaa olunmuştur.
Yasal Düzenleme:
Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 01.02.2020 tarihinde yürürlüğe gireceği kararlaştırılan 23.01.2020 tarih ve 2020/1 sayılı kararının Yargıtay Ceza Daireleri İş Bölümü başlığı altındaki Ceza Dairelerinin Görevleri kısmında iş bölümü değişikliği nedeniyle görevi kötüye kullanma (TCK m.257) suçundan kaynaklanan işlerin ortak hükümlerin 13. bendindeki düzenleme gözetilerek Yargıtay 9. Ceza Dairesine devrinin yapılmasına karar verildiği,
Ortak hükümlerin 13. bendinde ise "İlk derece yargılamasına tabi olup da yargılamasına başlanılan dava dosyaları devir işlemine tabi tutulmazlar." hükmüne yer verildiği anlaşılmıştır.
Delillerin değerlendirilmesi, gerekçe ve kabul:
Ceza muhakemesi sistemimize göre, dava açılmadan mahkeme kendiliğinden el koyarak yargılama yapamaz. Buna, 'davasız yargılama olmaz ilkesi' denilmektedir. Buna göre, mahkemelerce bir yargılama faaliyetinin yapılabilmesi ve hüküm kurulabilmesi için yargılamaya konu edilecek eylemle ilgili, usulüne uygun olarak açılmış bir kamu davası bulunması gerekmektedir. 5271 sayılı CMK'nın 170/1. maddesi uyarınca kamu davası, kural olarak Cumhuriyet savcısı tarafından düzenlenecek bir iddianame ile açılır. Bu kuralın istisnalarından biri ise kamu davasının, dava açan belge niteliğindeki son soruşturmanın açılması kararı ile açılması halidir.
Hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlara ilişkin 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunun 89 ilâ 92. maddeleri arasında yer alan düzenlemeler incelendiğinde, hâkim ve Cumhuriyet savcıları hakkında yapılan ihbar ve şikâyetlerin görevden doğan veya görev sırasında işlenen bir suça ilişkin olması durumunda kural olarak Hâkimler ve Savcılar Kurulunca yapılacak inceleme sonucunda sırasıyla soruşturma ve kovuşturma izinleri alınarak, gereği için dosyanın gönderildiği Cumhuriyet Başsavcısı tarafından beş gün içerisinde iddianame düzenlenip o yer ağır ceza mahkemesine sunulması, ağır ceza mahkemesince yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde de son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkemeye (2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunun 90. maddesi uyarınca ilgilinin yargı çevresi içinde bulunduğu ağır ceza mahkemesi ya da Yargıtay İlgili Ceza Dairesine) gönderilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla hâkim ve Cumhuriyet savcılarının görevden doğan veya görev sırasında işledikleri bir suç bakımından 'son soruşturmanın açılması kararı' alınmadan dava açılması imkanı bulunmamaktadır.
Yapılan açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde, sanık hakkında Hâkimler ve Savcılar Kurulunca verilen soruşturma ve kovuşturma izinlerinin gereği için dosyanın gönderildiği Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sanığın görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1, 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması amacıyla iddianame düzenlemesinin ardından evrakın sunulduğu Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince isnat edilen suçla ilgili yargılama yapılmasını gerektirir nitelikte delil bulunup bulunmadığı hususunda yapılan inceleme sonucunda son soruşturmanın açılmasına ya da son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına dair karar verilmesi gerekirken sanığın 1. sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcısı olduğundan bahisle davaya bakma görev ve yetkisinin Dairemize ait olduğundan bahisle "doğrudan" görevsizlik kararı verildiği nazara alındığında, sanık hakkında 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununun 89 ilâ 92. maddelerinde öngörülen usule uygun şekilde dava açan belge niteliğindeki son soruşturmanın açılması kararı ile açılmış bir kamu davasının bulunmadığı anlaşılmıştır.
Hal böyle olunca, görevsizlik kararını müteakip Yargıtay C. Başsavcılığınca o tarihinde yürürlükte bulunan iş bölümü uyarınca yapılan tevzi işlemi üzerine dosyanın UYAP sisteminden otomatik olarak Dairemizin 2019/38 esas sırasına kaydedildiği ve teknik olarak başkaca da imkan bulunmadığından bu esas kaydı üzerinden yargılamaya başlanabilmesi için usulüne uygun şekilde kamu davası açılması amacıyla durma kararı verildiği görülmüştür.
Yukarıda izah edilen açıklamalar karşısında ve ceza muhakemesi sistemimizde yer alan davasız yargılama olmaz ilkesinin sonucu olarak henüz dava açan belge niteliğindeki son soruşturmanın açılması kararı ile usulüne uygun şekilde açılmış bir kamu davası bulunmadığı aşamada salt durma kararı verilmiş olmasının yargılama faaliyeti olarak kabulüne imkan bulunmadığı değerlendirilmiştir.
Görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin davaya bakma görevi Dairemize ait iken Yargıtay Büyük Genel Kurulunun 28.01.2020 tarih ve 31022 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak 01.02.2020 tarihinde yürürlüğe gireceği kararlaştırılan 23.01.2020 tarih ve 2020/1 sayılı kararıyla Yargıtay 9. Ceza Dairesine verildiği, bu kararın Yargıtay Ceza Daireleri İş bölümü başlığı altındaki Ortak Hükümlerin 13. bendindeki düzenlemeden ilk derece yargılamasına tabi olup da yargılamasına başlanılmayan dava dosyalarının devir işlemine tabi tutulacağının düzenlendiği, izah edildiği üzere henüz yargılamasına başlanılmamış olan dava dosyasında verilen durma kararını müteakip Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen son soruşturmanın açılması karar tarihinin ise iş bölümünün yürürlüğe girdiği 01.02.2020 tarihinden sonra olması nedeniyle sanığa atılı görevi kötüye kullanma suçuna ilişkin davaya bakma görevinin Yargıtay 9. Ceza Dairesine ait olduğu anlaşıldığından, Dairemizin iş bölümü nedeni ile görevsizliğine karar vermek gerekmiş ve aşağıdaki hüküm kurulmuştur.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun Dairemizce de benimsenen 20.02.2007 gün ve 38/44 sayılı kararında Yargıtay daireleri arasındaki ilişki gerçek anlamda bir görev değil, işbölümü ilişkisi olup, ceza daireleri arasında işbölümüne ilişkin olarak ortaya çıkabilecek uyuşmazlıklar, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulu’nca idari görev cümlesinden olmak üzere karara bağlanacağından, ceza yargılaması müessesesi olan 'görev' kamu düzenini ilgilendirdiği ve kamu davasının taraflarının takip ve denetimine tabi bulunduğu halde, ceza daireleriyle ilgili “işbölümü”nün, Yargıtay’ın iç düzenini ilgilendirdiği ve tarafların takip ve denetimine konu olamayacağı kabul edildiğinden, bu itibarla görevsizlik kararı aleyhine başvurulacak kanun yolu bulunmadığından, bu hususa kararda yer verilmemiştir.'',
Yargıtay 9. Ceza Dairesince de 24.02.2021 tarih ve 16-6 sayı ile;
''...Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 01.08.2019 tarihli ve 2019/2291 sayılı iddianamesi ile sanık ...'un görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1, 53. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açılmasının akabinde dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarihli, 2019/384 esas ve 2019/470 sayılı kararı ile; '... sanığın suç tarihi itibariyle birinci sınıf C. Savcısı olduğu, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve savcıların son soruşturma yani kovuşturma işlemlerinin Yargıtay'ın görevli ceza dairesinde görülmesi gerektiği, somut olayda görevli ceza dairesinin Yargıtay 5. Ceza Dairesi olduğu...' gerekçesiyle görevsizlik kararı verilmesinin ardından dosyanın Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderildiği,
Yargıtay 5. Ceza Dairesince verilen 23.12.2019 tarihli, 2019/38 esas ve 2019/20 sayılı karar ile; '...birinci sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcısı olan sanık ...'un görevden doğan veya görev sırasında işlediği iddia edilen eylemi nedeniyle Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından sırasıyla verilen soruşturma ve kovuşturma izinlerinin akabinde dosyanın gereği için gönderildiği Adana Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen iddianamenin Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesine sunulmasından sonra mahkemece yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkeme olan Dairemize gönderilmesi gerekirken son soruşturmanın açılması ya da açılmaması yönünde herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın görevsizlik kararı verilmesinin usul ve yasaya aykırı olduğu anlaşıldığından, söz konusu eksikliğin giderilmesi amacıyla durma kararı verilmesine...' karar verildiği,
Dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 08.10.2020 tarihli, 2020/68 esas ve 2020/195 sayılı kararı ile sanığın görevi kötüye kullanma suçundan TCK'nın 257/1 maddesi uyarınca yargılamasının yapılması için son soruşturmanın açılmasına ve sanığın birinci sınıfa ayrılmış Cumhuriyet savcısı olması nedeniyle dosyanın Yargıtay 5.Ceza Dairesine gönderilmesine, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 19.01.2021 tarihinde görevsizlik kararı ile dosyanın dairemize gönderilmesine karar verdiği anlaşılmıştır.
Görev hususunda Yargıtay 5.Ceza Dairesi tarafından alınan mütalaa:
'... Adana Cumhuriyet Başsavcılığının 01.08.2019 tarih ve 2019/44017 soruşturma 2019/16454 esas sayılı iddianamesi ile suç tarihi itibariyle 1. sınıf olmuş Cumhuriyet Savcısı olan sanık hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu 2. Dairesinin 26.02.2019 tarih ve 2018/76 esas 2019/170 karar sayılı kovuşturma izni üzerine görevi kötüye kullanmak suçunu işlediği iddiasıyla doğrudan Adana 4.Ağır Ceza Mahkemesi nezdinde kamu davası açıldığı, mahkemece 18.10.2019 tarih ve 2019/384-470 esas karar sayılı karar ile davaya bakma görevinin Dairenize ait olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı verildiği ve dosyanın Başsavcılığımız aracılığıyla Dairenize gönderildiği, Dairenizce 2019/38 esasına kaydedilen dava dosyası hakkında 23.12.2019 tarihli tensip zabtı düzenlenmek suretiyle yargılama faaliyetine başlandığı, ancak anılan tensip kararıyla Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince sanık hakkında yapılacak inceleme sonucunda son soruşturmanın açılması gerektiği kanısına varılması halinde son soruşturmanın açılması kararı ile dosyanın görevli ve yetkili mahkeme olan Dairenize gönderilmesini beklemek üzere CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi uyarınca yargılamanın durmasına karar verildiği, durma kararı gereğince dosyanın gönderildiği Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin de 08.10.2020 tarih ve 2020/68 esas 2020/195 karar sayılı son soruşturmanın açılması kararı vererek yargılama yapmak üzere dosyayı Dairenize gönderdiği anlaşılmıştır.
Bilindiği gibi CMK.nın 223/8-2. cümlesinde düzenlenen durma kararı açılan davanın esasını oluşturan uyuşmazlığı çözen kararlardan olmayıp, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılmasının şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği hallerde gerçekleşmesini beklemek üzere verilen bir karar olduğu, bu karar ile mahkemenin davadan el çekmemiş olacağı, kovuşturma şatının gerçekleşmesiyle yargılamaya kaldığı yerden devam edilmesi gerektiği, somut durumda Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarih ve 2019/384-470 esas karar sayılı görevsizlik kararı üzerine Dairenizce tensip tutanağı düzenlenerek CMK.nın 175/1 maddesi anlamında yargılama faaliyetine başlandığı ve sanık hakkında kovuşturma koşulu olan son soruşturmanın açılması kararı verilmemiş olması nedeniyle, yine yargılama faaliyeti kapsamında olmak üzere durma kararı verildiği, bu kararın gerekçesine göre Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince son soruşturmanın açılması kararı verilerek kovuşturma koşulunun yerine getirildiği, bu durumda daha önce sanık hakkında açılan ve görevsizlik kararıyla Dairenize gelen kamu davasıyla ilgili Dairenizce başlanan ve durma kararıyla duran yargılamaya yine Dairenizce devam edilmesi gerektiği, Yargıtay Kanunu'nun 14. maddesi gereği Dairelerin iş bölümüne ilişkin olarak Yargıtay Başkanlar Kurulunca hazırlanarak Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından onaylanmasının ardından 28.01.2020 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak 01.02.2020 tarihinde yürürlüğe giren 28.01.2020 tarihli ve 2020/1 sayılı iş bölümü kararının Yargıtay Ceza Daireleri İşbölümü başlığı altındaki Ortak Hükümler bölümü 13. bendinde düzenlenen dosyaların devredilmesine dair hükmün somut durumda uygulama olanağının bulunmadığı sonuç ve kanaatine varılmış olmakla,
Yargıtay Büyük Genel Kurulunun Yargıtay Dairelerinin iş bölümüne ilişkin 30.01.2019 tarih ve 1 sayılı kararı gereğince kamu davasına bakma görevinin Yüksek Dairenize ait olup, daha önce Dairenizin 2019/38 esas sayılı dava dosyası üzerinden başlanan yargılamaya, kovuşturma koşulunun gerçekleşmiş olması nedeniyle devam edilmesi gerektiği' kamu adına mütalaa olunmuştur.
Yasal Düzenleme:
Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu'nun 11.07.2017 tarih ve 245 sayılı Kararı;
'06.01.2017 tarihli ve 29940 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 680 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 5. maddesince 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 46.maddesinin beşinci fıkrasında yer alan 'Yargıtay Ceza Genel Kuruluna' ibaresi 'Yargıtay ilgili ceza dairesine' değiştirilmiş ve aynı maddenin altıncı fıkrası yürürlülükten kaldırılmış,
29.04.2017 tarihli ve 30052 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 690 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 2. maddesince 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 46. maddesinin mülga altıncı fıkrası "Ağır ceza mahkemesinin görevine giren kişisel suçlarla ilgili suçüstü halinde genel hükümlere göre yürütülen soruşturma sonucunda dosya, düzenlenen fezlekeyle birlikte Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Hâkim karan gerektiren işlemlere dair Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının talepleri ile kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlara yapılan itirazlar hakkında, soruşturma konusu suçların en ağırına bakmakla görevli Yargıtay ceza dairesini numara itibariyle izleyen ceza dairesi başkanı tarafından karar verilir. Suçun son numaralı ceza dairesinin görevine girmesi halinde talebi inceleme yetkisi Birinci Ceza Başkanına aittir. Hâkim kararı gerektiren işlemlerde başkanın verdiği kararlara karşı yapılan itirazı numara itibariyle izleyen ceza dairesi başkanı inceler. Son numaralı daire başkanının kararı, Birinci Ceza Başkanını tarafından incelenir. İddianame hazırlanması halinde kovuşturma Yargıtay ilgili ceza dairesince yapılar.' şeklinde yeniden düzenlenmiş,
06.01.2017 tarihli ve 29940 mükerrer sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 680 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Bazı Düzenlemeler Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 2. maddesince 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 14. maddesinin üçüncü fıkrasına eklenen ve 'Yargıtayın ilk derece mahkemesi olarak bakmakla görevli olduğu davalarda, iş yoğunluğunun zorunlu kılması halinde Birinci Başkanlık Kurulu bir veya birden fazla daireyi sadece bu işlere bakmak amacıyla görevlendirebilir Bu durumda, görevlendirilen dairenin bakmakta olduğu işler, bir sonraki takvim yılı beklenmeksizin Birinci Başkanlık Kurulu tarafından başka dairelere verilebilir.' şeklinde düzenlenen (f) bendi ile 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 46. maddesinde yapılan düzenlemeler sonucu görevli Daireyi belirlemek üzere toplanıldı,
Gereği Görüşüldü:
Yukarıda sayılan düzenlemeler ışığında kovuşturma işlemlerini yürütmek üzere DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ'nin görevlendirilmesine,...' oybirliğiyle karar verilmiştir.
Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 03.10.2017 tarihli ve 306 sayılı Kararı;
Yargıtay Kanunu'nun 10. maddesi gereğince toplanan Kurulumuzca:
18.07.2017 tarih, 30127 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 11.07.2017 tarihli ve 245 sayılı kararının gereği düşünüldü bölümündeki; 'Yukarıda sayılan düzenlemeler ışığında' ibaresinden sonra gelmek üzere '2797 sayılı Yargıtay Kanununun 46. maddesi uyarınca diğer Dairelerin görev alanına girmeyen kişisel suçlarla ilgili yapılacak' ibaresinin eklenmesine, ....oy birliği ile karar verildi.
21.02.2018 tarih ve 30339 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 09.02.2018 tarih ve 2018/1 sayılı Kararı;
'II) YARGITAY CEZA DAİRELERİ İŞ BÖLÜMÜ
A) ORTAK HÜKÜMLER; ...
6) Ceza Dairelerinin görevlerinin belirlenmesinde, mahkumiyet kararlarında mahkeme hükmündeki, mahkumiyet dışındaki kararların temyiz incelemesinde ise dava açan belgedeki nitelenen suç esas alınır.
...
DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ
Yargıtay 16. Ceza Dairesi'nin görev alanına giren suçlara ilişkin olarak ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakılması gereken işler.'
28.01.2020 tarih, 31022 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Yargıtay Büyük Genel Kurulunca Kabul edilen 23.01.2020 tarih ve 1 sayılı Yargıtay Ceza Daireleri iş bölümü kararı;
'A) ORTAK HÜKÜMLER; ...
6) Ceza Dairelerinin görevlerinin belirlenmesinde, mahkûmiyet kararlarında mahkeme hükmündeki, mahkûmiyet dışındaki kararların temyiz incelemesinde ise iddianame, varsa görevsizlik kararı ya da diğer dava açan belgedeki nitelenen suç esas alınır.
11) İş bölümünün yürürlüğe girdiği tarih dâhil olmak üzere açılmış olan ve Yargıtay 16. Ceza Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakılan dava dosyalarına ilişkin inceleme anılan Dairece yapılır, iş bölümü uyarınca Yargıtay 9. Ceza Dairesine dosya devredilemez.
13) İlk derece yargılamasına tabi olup da yargılamasına başlanılan dava dosyaları devir işlemine tabi tutulmazlar.
14) Bütün devir ve tevzi işlemleri UYAP sistemi üzerinden otomatik olarak sırasıyla gerçekleştirilir.
DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ
Madde 241... Tefecilik,
Madde 257... Görevi kötüye kullanma,
Yargıtay 16. Ceza Dairesinin görev alanına giren suçlara ilişkin olarak ilk derece mahkemesi sıfatıyla bakılması gereken işler.
İş bölümünün yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iş bölümü değişikliği nedeniyle, 5. Ceza Dairesinin arşivinde bulunan TCK'nın 241 ve 257. Maddelerinde düzenlenen suçlardan kaynaklanan işler 9. Ceza Dairesine 'Ortak Hükümlerin' 13. bendindeki düzenleme gözetilerek UYAP Bilişim Sistemi üzerinden devredilir.
Yargıtay Başkanlar Kurulunca kabul edilip, Büyük Genel Kurulca onaylanan işbölümü kararının Resmi Gazete’de yayımlanması için gönderilmesine, Resmî Gazete’de yayımlanmasını izleyen ay başından itibaren uygulanmaya başlanılmasına;'
Şeklinde düzenlemeler getirmiştir.
Delillerin değerlendirilmesi, gerekçe ve kabul:
Ceza Muhakemesi cezai uyuşmazlığı çözüme kavuşturmak için yürütülen faaliyetlerin tümüne verilen isimdir. Muhakeme suç işlendiği şüphesi ile başlayıp şüphenin yenilerek kesin bir karara bağlanmasına kadar devam eder. Bu süreçte iddia, savunma ve yargılama olmak üzere üç temel faaliyet söz konusudur. İddia, savunma ve yargılamadan oluşan bu üçlü faaliyet ceza yargılaması yada ceza muhakemesi olarak adlandırılır. Bu bağlamda Ceza muhakemesi soruşturma evresi, iddianamenin değerlendirilmesi, kovuşturma evresi olmak üzere üç aşamadan oluşmaktadır. Bu cümleden hareketle Türk Ceza Muhakemesi Kanununda yargılama aşaması diye bir tabir kullanılmamaktadır. Yargılama faaliyeti soruşturma ve kovuşturma işlemlerinin tamamını kapsamaktadır. Soruşturma aşaması şüphe ile başlar, kovuşturma aşaması ve hüküm ile sona erer. Kavuşturma aşamasına ise iddianamenin kabulü ile başlanır. Ceza Muhakemesi Kanunun 174/3 maddesinde belirtildiği üzere 15 gün içinde iade edilmeyen iddianame kabul edilmiş sayılır ve kovuşturma aşamasına geçilir. İddianame veya iddianame yerine geçen belgelerin mahkemeye gelmesi ile yapılan tüm faaliyetler yargılamaya dahildir.
CMK.nın 223/8-2. cümlesinde düzenlenen durma kararı açılan davanın esasını oluşturan uyuşmazlığı çözen kararlardan olmayıp, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılmasının şarta bağlı tutulmuş olup, şartın henüz gerçekleşmediği hallerde gerçekleşmesini beklemek üzere verilen bir karar olduğu, bu karar ile mahkemenin davadan el çekmemiş olacağı, kovuşturma şatının gerçekleşmesiyle yargılamaya kaldığı yerden devam edilmesi gerektiği, somut durumda Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 18.10.2019 tarih ve 2019/384-470 esas karar sayılı görevsizlik kararı üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesince düzenlenen tensip tutanağı ile CMK.nın 175/1 maddesi kapsamında yargılama faaliyetine başlandığı ve sanık hakkında kovuşturma koşulu olan son soruşturmanın açılması kararı verilmemiş olması nedeniyle, yargılama faaliyeti kapsamında olmak üzere durma kararı verildiği, bu kararın gerekçesine göre Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince son soruşturmanın açılması kararı verilerek kovuşturma koşulunun yerine getirildiği, bu durumda daha önce sanık hakkında açılan ve görevsizlik kararıyla Yargıtay 5. Ceza Dairesine gelen kamu davasıyla ilgili başlanan yargılamaya yine Yargıtay 5. Ceza Dairesi tarafından devam edilmesi gerektiği, Yargıtay Kanunu'nun 14. maddesi gereği Dairelerin iş bölümüne ilişkin olarak Yargıtay Başkanlar Kurulunca hazırlanarak Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından onaylanmasının ardından 28.01.2020 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak 01.02.2020 tarihinde yürürlüğe giren 28.01.2020 tarihli ve 2020/1 sayılı iş bölümü kararının Yargıtay Ceza Daireleri İşbölümü başlığı altındaki Ortak Hükümler bölümü 13. bendinde düzenlenen dosyaların devredilmesine dair hükmün somut durumda uygulama olanağının bulunmadığı,
Yargıtay Büyük Genel Kurulunun Yargıtay Dairelerinin iş bölümüne ilişkin 30.01.2019 tarih ve 1 sayılı kararı gereğince kamu davasına bakma görevinin Yargıtay 5. Ceza Dairesine ait olup, daha önce 5. Ceza Dairesi tarafından 2019/38 esas sayılı dava dosyası üzerinden başlanan yargılamaya, kovuşturma koşulunun gerçekleşmiş olması nedeniyle devam edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.''
Gerekçesiyle karşılıklı görevsizlik kararları verilmiştir.
Oluşan olumsuz görev uyuşmazlığının çözülmesi için Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Daireleri Başkanlar Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçe ile karara bağlanmıştır.
CEZA DAİRELERİ BAŞKANLAR KURULU KARARI
Yargıtay 5 ve 9. Ceza Daireleri arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; ilk derece yargılamasının hangi Özel Dairece yapılması gerektiğinin belirlenmesine ilişkindir.
Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararıyla dosyayı Yargıtay 5. Ceza Dairesine gönderdiği 18.10.2019 tarihinde uygulanması gereken Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun 30.01.2019 tarih ve 1 sayılı iş bölümü kararında sanığa atılı görevi kötüye kullanma suçuna bakmakla görevli dairenin Yargıtay 5. Ceza Dairesi olduğu, bu dairenin son soruşturmanın açılması kararı verilmesi gerektiği cihetle durma kararı vererek dosyayı Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine gönderdiği 23.12.2019 tarihinden sonra 28.01.2020 tarihli Resmî Gazetede yayınlanarak 01.02.2020 tarihinde yürürlüğe giren 23.01.2020 tarihli iş bölümünde ise görevi kötüye kullanma suçuna bakmakla Yargıtay 9. Ceza Dairesinin görevlendirildiği ancak iş bölümünün ortak hükümler başlıklı bölümünün 13. maddesinde, ''...İlk derece yargılamasına tabi olup da yargılamasına başlanılan dava dosyaları devir işlemine tabi tutulmazlar.'' hükmünün getirildiği, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin ise Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesince son soruşturmanın açılması kararından sonra kendisine yeniden gelen dosyayı ortak hükümler başlıklı bölümünün 13. maddesine atfen 'son soruşturmanın açılması kararı verilmediğinden usulünce açılmış bir dava bulunmadığı ve yargılamaya başlanmış sayılamayacağı' düşüncesiyle görevsizlik kararı vererek Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderdiği, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin ise Yargıtay 5. Ceza Dairesinin yargılama işlemlerine başladığı ve iş bölümünün 13. maddesine göre Yargıtay 5. Ceza Dairesinin görevli olduğundan bahisle karşı görevsizlik kararı verdiği anlaşılan dosyada;
Adana 4. Ağır Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı üzerine dosyayı esasına kaydederek inceleyen ve usuli eksikliği tespit ederek giderilmesini sağladıktan sonra yargılamaya devam edilmesi için durma kararı veren Yargıtay 5. Ceza Dairesinin ortak hükümlerin 13. maddesinde açıklandığı şekilde yargılama
Ceza Genel Kurulu, 2020/54 E., 2020/428 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf varCeza Dairesi
tam metni aç
Ceza Dairesinin 04.12.2017 tarihli ve 2017/83 sayılı kararı ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.11.2017 tarihli ve 62-62 sayılı iddianamesinin kabulüne ve dosyanın ilk derece yargılaması esas defterine kayıt edilerek sanık ...
Ceza Genel Kurulu 2020/54 E. , 2020/428 K.
"İçtihat Metni"
Mahkemesi :Ceza Dairesi
Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan sanık ... hakkında ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince 06.03.2019 tarih ve 83-24 sayı ile; sanığın TCK'nın 314/2, 3713 sayılı Kanun'un 5/1, TCK'nın 62, 53, 58/9 ve 63. maddeleri uyarınca 8 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna, cezasının mükerrirlere özgü infaz rejimine göre çektirilmesine, mahsuba ve tutukluluk hâlinin devamına karar verilmiştir.
Hükmün sanık ve müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.05.2019 tarihli 55597 sayılı ve “onama” istemli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gelen dosyayı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulunca 07.11.2019 tarih ve 298-646 sayı ile; yokluğunda karar verilen ve davaya katılma talebi bulunan ... vekiline kararın tebliğ edilmesi maksadıyla tevdi kararı verilmiş, gerekçeli kararın tebliğ edildiği ... vekilinin temyiz talebinde bulunmaması üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca yeniden Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Temyiz incelemesi yapan Ceza Genel Kurulunca dosya incelenip görüşülerek gereği düşünüldü:
Hükmolunan ceza süresi yönünden yasal şartları oluşmadığından sanık müdafilerinin duruşmalı inceleme istemlerinin CMK’nın 299. maddesi uyarınca reddine karar verilmiştir.
Ceza Genel Kurulunca yapılacak temyiz incelemesi; sanık ... hakkında silahlı terör örgütüne üye olma suçundan kurulan mahkûmiyet hükmünün isabetli olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelemeye geçmeden önce;
1- Süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanığa, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren (7) gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığının, bu bağlamda temyiz kapsamının,
2- Özel Dairece yapılan yargılama sırasında 12.12.2018 tarihli dördüncü oturumda heyetteki en kıdemli üye yerine daha az kıdemi bulunan üyenin heyete başkanlık yapmasının usul ve yasaya uygun olup olmadığının,
Belirlenmesi gerekmektedir.
Ön sorunların sırasıyla ele alınmasında fayda bulunmaktadır.
1) Süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanığa, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren (7) gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olup olmadığı;
İncelenen dosya kapsamından;
Yargıtay 9. Ceza Dairesince ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan yargılama sonucunda, 06.03.2019 tarihli oturumda hazır bulunan sanık ... ile müdafileri ... ve ...’a kısa kararın, karara karşı başvurulacak kanun yolu, süresi, mercisi ve şekilleri de belirtilmek suretiyle açıkça okunup usulen anlatıldığı,
Bu karara karşı, 5271 sayılı CMK’nın 291. maddesinin birinci fıkrasında belirtilen on beş günlük süre içerisinde sanık müdafilerinden ...’ın 07.03.2019 tarihinde, ...’ın 12.03.2019 tarihinde, sanık ...’ın ise 11.03.2019 tarihinde temyiz talebinde bulundukları,
Sanığın temyiz dilekçesinde “06.03.2019 tarihinde yapılan duruşmada hakkımda verilen mahkûmiyet hükmünü temyiz ediyorum, temyiz dilekçemi hazırlamak için gerekçeli kararın tarafıma tebliğ edilmesini istiyorum. Gereğinin yapılmasını arz ederim.”,
Sanık müdafileri ... ve ...’ın ise “Yargıtay 9. Ceza Dairesinin (ilk derece) 2017/83 esas sayılı dosya kapsamında sanık ...’ın mahkûmiyetine dair tesis ettiği karar usul ve yasaya aykırıdır. Bu itibarla hükmü temyiz ediyoruz. 06.03.2019 tarihli mahkûmiyet hükmünü (duruşma talepli) temyiz ediyor, gerekçeli temyiz dilekçesini gerekçeli kararın tebliğinden sonra sunacağımızı saygıyla arz ve talep ediyoruz.” şeklinde ifadeler içeren dilekçelerle temyiz talebinde bulundukları,
Gerekçeli kararın, sanık müdafileri ... ve ...’a 22.04.2019 tarihinde elektronik tebligat yoluyla tebliğ edildiği, ...’ın temyiz nedenlerini bildirdiği ek dilekçesini, elektronik tebligata ilişkin 7201 sayılı Tebligat Kanunu'nun 7/a maddesinin 4. fıkrası uyarınca tebliğ tarihi kabul edilen 22.04.2019 tarihinde, CMK’nın 295. maddesinde belirtilen 7 günlük yasal süre içerisinde Mahkemeye sunduğu,
Gerekçeli kararın sanık ...’a tutuklu bulunduğu Ereğli T Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu görevlilerince tutanağa “okumak/almak” ibaresi yazılmak suretiyle 29.04.2019 tarihinde tebliğ edilmesinin ardından sanığın, CMK’nın 295. maddesinde belirtilen 7 günlük yasal süresinden sonra 13.05.2019 tarihinde temyiz nedenlerini bildiren ek dilekçe sunduğu,
Gerekçeli kararın 03.05.2019 tarihinde tebliğ edildiği sanık müdafisi ...’nın ise CMK’nın 295. maddesinde belirtilen 7 günlük yasal süresinden sonra 22.07.2019 tarihinde temyiz nedenlerini bildiren ek dilekçe sunduğu,
Anlaşılmaktadır.
Anayasamızın "Temel hak ve hürriyetlerin korunması" başlıklı 40. maddesinin ikinci fıkrası; "Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır." hükmünü içermekte olup CMK'nın 231. maddesinin ikinci fıkrası hazır bulunan sanığa başvurabileceği kanun yolları, mercisi ve süresinin bildirileceğini, aynı Kanun'un 34. maddesinin ikinci fıkrası ise kararlarda, başvurulabilecek kanun yolu, süresi, mercisi ve şekillerinin belirtileceğini düzenlemiştir.
CMK’nın “Temyiz istemi ve süresi” başlığını taşıyan 291. maddesi;
“(1) Temyiz istemi, hükmün açıklanmasından itibaren on beş gün içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt kâtibine bir beyanda bulunulması suretiyle yapılır; beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hâkime onaylattırılır. Tutuklu bulunan sanık hakkında 263 üncü madde hükmü saklıdır.
(2) Hüküm, temyiz yoluna başvurma hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa, süre tebliğ tarihinden başlar.”,
“Temyiz başvurusunun içeriği” başlığını taşıyan 294. maddesi;
“(1) Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır.
(2) Temyiz sebebi, ancak hükmün hukukî yönüne ilişkin olabilir.”,
“Temyiz gerekçesi” başlığını taşıyan 295. maddesi ise;
“(1) Temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye mahkemesine bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilir. Cumhuriyet savcısı temyiz dilekçesinde, temyiz isteğinin sanığın yararına veya aleyhine olduğunu açıkça belirtir.
(2) Temyiz, sanık tarafından yapılmış ise, ek dilekçe kendisi veya müdafii tarafından imza edilerek verilir.
(3) Müdafii yoksa sanık, tutanağa bağlanmak üzere zabıt kâtibine yapacağı bir beyanla gerekçesini açıklayabilir; tutanak hâkime onaylatılır. Sanığın yasal temsilcisi ve eşi hakkında 262 nci madde, tutuklu sanık hakkında ise 263 üncü madde hükümleri saklıdır.”,
Hükümlerini içermektedir.
Bir kanun yolu başvurusunun esas yönünden mercisince incelenmesi, Anayasamızın 36. maddesinde yer bulan adil yargılanma hakkının güvencelerinden olan mahkemeye erişim hakkı kapsamında kalmaktadır.
Anayasamızın "Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması" başlıklı 13. maddesi; "Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz." şeklindedir.
Görüldüğü üzere; temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması kanun tarafından öngörülme, haklı bir sebebe dayanma ve ölçülülük ilkesine aykırı olmama koşullarına bağlıdır. Anayasamızın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkı da bu anlamda mutlak olmayıp sınırlamalara konu olabilir. Ancak ölçülülük ilkesi uyarınca sınırlamaların mahkemeye erişimi imkânsız hâle getirmemesi ya da aşırı derecede zorlaştırmaması da gerekir.
Kanun yoluna başvurma hakkının belli bir süre koşuluna bağlanması, hukuki güvenlik ve istikrarın sağlanması gibi önemli ve meşru bir amaca hizmet etmektedir. Bu bakımdan, usullerinin belirli ve öngörülebilir olması koşuluyla yargısal başvuruların birtakım kurallarına tabi tutulmasının tek başına mahkemeye erişim hakkının ihlali olarak değerlendirilemeyeceği, mahkemelerin iç işleyişlerine ilişkin süreçlerdeki aksama ve hatalardan kaynaklanan sorumluluğun ilgililere yüklenemeyeceği ve dava açma sürelerini düzenleyen karışık ve dağınık olan mevzuatın aşırı şekilci yorumunun mahkemeye erişim hakkını ihlal edebileceği kabul edilmelidir. Dolayısıyla, kanunda açık ve anlaşılır bir şekilde düzenlenmiş, istisnai nitelikte olan, ilgilisine bildirilmesi yönünde emredici bir hüküm de bulunmayan süreyi, yargı mercilerinin ilgilisine bildirme zorunluluğu bulunduğundan bahsedilemeyecektir.
Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;
İlk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 06.03.2019 tarihli kararda; hükme karşı başvurulabilecek kanun yolunun temyiz, mercisinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu, şeklinin mahkemeye verilecek bir dilekçe veya zabıt katibine bulunulacak beyanın tutanağa geçirilmesi ya da tutuklu sanığın, bulunduğu ceza infaz kurumu aracılığıyla göndereceği dilekçe veya beyanının burada tutanağa geçirilmesi suretiyle, sürenin de tefhimden itibaren (15) gün olduğu hususları ayrı ayrı ve açıkça belirtilerek hazır bulunan sanık ve müdafisine bildirildiği, sanık ve müdafileri Av. ... ile Av. ...'ın süresi içerisinde temyiz dilekçelerini sunmalarına karşın, temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin sadece sanık müdafisi Av. ... tarafından yasal süresi içerisinde verildiği anlaşılmaktadır.
CMK'nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe için öngörülen (7) günlük sürenin; aynı Kanun'un 34. maddesinin ikinci fıkrası, 231. maddesinin ikinci fıkrası ile Anayasamızın 40. maddesinin ikinci fıkrası kapsamında bir "Kanun yolu süresi" olmayıp temyiz başvurusunda temyiz nedenlerinin gösterilmemiş olması durumuna ilişkin istisnai bir mahiyet taşıması, mahkemelerin iç işleyişine yönelik olmaması, düzenlemenin yer aldığı kanun maddesinin içeriği itibarıyla ilgilisi bakımından karışık ve dağınık olmayıp açık, belirli ve öngörülebilir bir nitelikte olması, ilgilisinin (15) günlük temyiz süresi içerisinde temyiz nedenlerini bildirir dilekçe verebilmesine engel bir düzenlemenin olmaması, mevzuatımızda yer alan yargısal başvuru sürelerinin tümünün ilgilisine mahkemece bildirilmesi gerektiğine dair bir hükmün bulunmaması, örneğin; 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un bireysel başvuru usulünü düzenleyen 47. maddesinin beşinci fıkrasındaki "Bireysel başvurunun, başvuru yollarının tüketildiği tarihten; başvuru yolu öngörülmemişse ihlalin öğrenildiği tarihten itibaren otuz gün içinde yapılması gerekir. Haklı bir mazereti nedeniyle süresi içinde başvuramayanlar, mazeretin kalktığı tarihten itibaren onbeş gün içinde ve mazeretlerini belgeleyen delillerle birlikte başvurabilirler. Mahkeme, öncelikle başvurucunun mazeretinin geçerli görülüp görülmediğini inceleyerek talebi kabul veya reddeder." hükmü uyarınca, anılan fıkra kapsamında geçen yargısal başvuru sürelerinin ilgilisine bildirilmesi gerektiğine ilişkin bir düzenlemenin bulunmadığı da gözetildiğinde, istisnai ve sınırlayıcı hüküm içeren düzenlemelerin kıyas yoluyla genişletilmesinin mümkün olmaması nedeniyle ek dilekçe için öngörülen (7) günlük sürenin, mahkeme kararlarının sonuç bölümünde gösterilmesi zorunlu olan, hükme karşı başvurulabilecek kanun yolu süresi olmadığı, dolayısıyla temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçe için öngörülen bu sürenin ilgilisine bildirilmeyişinin mahkemeye erişim hakkına orantısız bir müdahale olarak görülemeyeceği ve ilgilisine bildirilmesi hususunda zorunluluk bulunmadığı kabul edilmelidir.
Bu ön sorun yönünden çoğunluk görüşüne katılmayan beş Ceza Genel Kurulu Üyesi; süresi içerisinde verdiği temyiz dilekçesinde gerekçeli kararın tebliğini talep eden sanığa, 5271 sayılı CMK’nın 295. maddesinin birinci fıkrası uyarınca temyiz nedenlerini bildirir ek dilekçenin, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren (7) gün içerisinde verilmesi gerektiğinin bildirilmesinin zorunlu olduğu düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
Sanığın süresi içerisinde verdiği temyiz başvurusuna ilişkin dilekçesinde, ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesince verilen mahkûmiyet hükmüne ilişkin gerekçeli kararının kendisine tebliğ edilmesini istemesi üzerine; gerekçeli kararının tutuklu bulunan sanığa 29.04.2019 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen, sanığın CMK’nın 295. maddesi gereğince temyiz nedenlerini bildirdiği 13.05.2019 tarihli ek dilekçesinin CMK’nın 295. maddesinde öngörülen yedi günlük süreden sonra verildiğinden süresinde olmadığı anlaşılmaktadır.
Ulaşılan bu sonuç karşısında temyizin kapsamı ile ilgili olarak yapılan değerlendirmede;
Sanık ...’ın; 06.03.2010 tarihinde hükmün tefhiminden sonra verdiği 11.03.2019 tarihli dilekçesinde herhangi bir temyiz nedeni belirtmemiş oluşu, sanığın ek temyiz nedenlerini içeren dilekçesini ise gerekçeli kararın 29.04.2019 tarihinde kendisine tebliğ edilmesinin ardından CMK’nın 295. maddesinde düzenlenen 7 günlük yasal süresinden sonra 13.05.2019 tarihinde Mahkemeye sunmuş olması karşısında, sanık ...’ın temyiz talebi ile;
Sanık müdafilerinden ...’nın, 03.05.2019 tarihinde gerekçeli kararın kendisine tebliğinden 2 ay 19 gün sonra, 22.07.2019 tarihinde CMK’nın 295. maddesi uyarınca 7 günlük yasal süresinden sonra yaptığı temyiz talebinin,
Temyiz incelemesi sırasında dikkate alınamayacağı kabul edilmelidir.
Ulaşılan bu sonuç nedeniyle, temyiz incelemesi, sanık müdafisi ...’ın 12.03.2019 tarihli temyiz talebi ile geniş kapsamı itibarıyla sanık ... ve sanık müdafisi ...’nın temyiz dilekçelerinde belirttikleri hususları da ana hatlarıyla içeren sanık müdafisi Av. ...’ın 07.03.2019 tarihli temyiz ve 22.04.2019 tarihli temyiz nedenlerini bildirdiği ek dilekçesindeki temyiz taleplerine hasren yapılacaktır.
2- Özel Dairece yapılan yargılama sırasında karar oturumunda heyetteki en kıdemli üye yerine daha az kıdemi bulunan üyenin heyete başkanlık yapmasının usul ve yasaya uygun olup olmadığı;
İncelenen dosya kapsamından;
Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 04.12.2017 tarihli ve 2017/83 sayılı kararı ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.11.2017 tarihli ve 62-62 sayılı iddianamesinin kabulüne ve dosyanın ilk derece yargılaması esas defterine kayıt edilerek sanık ... hakkında kovuşturmaya başlanmasına karar verildiği,
Yargıtay 9. Ceza Dairesince 08.02.2018, 10.05.2018, 25.09.2018 ve 12.12.2018 tarihlerinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan duruşmalardan sonra 06.03.2019 tarihinde yapılan oturumda hükmün kurulduğu,
12.12.2018 tarihli oturumun ... sicil numaralı Yargıtay Üyesi ... başkanlığındaki heyet tarafından yapıldığı ve bu heyette üye olarak görev yapan ... sicil numaralı... ile... sicil numaralı ...'ın heyet başkanından sicil numarası ve Yargıtay kıdemi itibarıyla daha kıdemli oldukları,
Anlaşılmaktadır.
Anayasa'nın "Yargıtay" başlıklı 154. maddesinin birinci fıkrası "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar." şeklinde düzenlenmiştir.
Anayasa'da yer alan bu düzenleme doğrultusunda hazırlanıp 08.02.1983 tarihli ve 17953 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 2797 sayılı Yargıtay Kanunu'nun 1. maddesi "Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercii olup, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile bu Kanun ve diğer kanunların hükümlerine göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir." hükmünü içermektedir.
Gerek Anayasa'nın 154 gerekse 2797 sayılı Kanun'un 1. maddelerine göre bağımsız bir yüksek mahkeme olan Yargıtayın kuruluş amacı ve genel görevi, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı mercisine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme mercisi olup bu bakımdan Yargıtay Dairelerinin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yargılama yapması tali bir görevdir.
2797 sayılı Kanun'un "Yargıtayın görevleri" başlıklı 13. maddesinin birinci bendinde yer alan "Adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri ilk ve son merci olarak inceleyip karara bağlamak," şeklindeki hüküm ile Yargıtayın temel görevi tanımlanırken aynı maddenin ikinci bendinde yer alan "Yargıtay Başkan ve üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekili ve özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalarına ve bunların kişisel suçlarına ait ceza davalarına ve kanunlarda gösterilen diğer davalara ilk ve son derece mahkemesi olarak bakmak," biçimindeki hüküm ile de tali görevi tanımlanmıştır.
Aynı Kanun'un "Dairelerin çalışması" başlıklı 40. maddesinin birinci fıkrasında yer alan; "Daireler heyet hâlinde çalışır, heyet bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla toplanır. Üye sayısının yeterli olması halinde birden fazla heyet oluşturulabilir. Bu durumda, oluşturulan diğer heyetlere, heyette yer alan en kıdemli üye başkanlık eder. Heyetler işi müzakere eder ve salt çoğunlukla karar verirler. Müzakereler gizli cereyan eder." şeklindeki hüküm gereğince birden fazla heyet hâlinde çalışabilecek ve heyette yer alan en kıdemli üye heyete başkanlık edecektir.
Anılan Kanun'un "Daire Başkanlarının görevleri" başlıklı 24. maddesi;
"Daire başkanlarının görevleri şunlardır:
1. Dairelerinde ahenkli, verimli ve düzenli bir çalışmanın gerçekleşmesini ve işlerin mümkün olan süratle incelenip karara bağlanmasını sağlamak, dairenin kendi kararları arasında çelişkiyi önlemek amacıyla gerekli göreceği bütün tedbirleri almak, dosyaları takrir edecek kişileri, bu esaslar uyarınca tespit etmek ve kendi yazmayacağı kararların hangi üye tarafından yazılacağını belli etmek,
2. Kararların zamanında yazılıp dosyaların mahallerine iadesini sağlamak,
3. Büro görevlilerini denetlemek,
4. Büro personeli hakkında ilgili kanunda belirtilen uyarma, kınama ve aylıktan kesme disiplin cezalarını vermek,
5. Kanunlarla verilen diğer görevleri yerine getirmek.
Daire başkanına, gerektiğinde kıdemli üye vekillik eder.",
"Yargıtay Üyelerinin görevleri" başlıklı 25. maddesi,
"Yargıtay üyelerinin görevleri şunlardır:
1. Kendilerine verilecek dosyaları gerekli şekilde ve zamanında inceleyip kurula takrir etmek ve kararları yazmak,
2. Üyesi bulundukları kurullarda görüşmelere katılmak ve oylarını vermek,
3. Dairenin ahenkli, verimli ve düzenli çalışmalarının sağlanmasında ve işlerin çabuklukla incelenip karara bağlanmasında başkana yardım etmek.",
Yargıtay İç Yönetmeliği'nin "Daire Başkanlarına vekillik ve bu sıfatla Genel Kurullara katılma" başlıklı 10. maddesi ise;
"Daire başkanlarına vekillik görevini yapmak koşullarından birinin gerçekleşmesi halinde kıdemli üye, genel kurullarda ve dairede başkana vekillik eder.
Ayrık hükümler saklıdır."
Şeklinde düzenlenmiştir.
Bu aşamada, 2797 sayılı Kanun'da ya da CMK'da tanımı yapılmayan, ancak dairelerin çalışma usullerinde bahsi geçen "kıdem" kavramı üzerinde durulmalıdır.
Türk Dil Kurumu Sözlüğü'nde "bir görevde geçirilen süre" olarak tanımlanan kıdem kavramına, 2797 sayılı Kanun'un farklı maddelerinde önem atfedilmektedir. Bu cümleden olarak, aynı Kanun'un "Başkanların seçimi" başlıklı 31. maddesinin on birinci fıkrasında birinci başkanvekilleri ile daire başkanlarının kıdeminin tespitinde, Yargıtay üyeliğindeki kıdemin esas alınacağı öngörülmüştür.
Kıdemle ilgili diğer bir düzenleme de 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanunu'nda yer almaktadır. Bu Kanun'un "Sınıflar ve Kıdem" başlıklı 15. maddesinde;
"... Hâkim ve savcıların kıdemleri, bulundukları sınıf ve dereceye göre belirlenir ve o sınıf ve dereceye atandıkları tarihten itibaren hesaplanır. Bir üst sınıf veya derecede bulunanlar alt sınıf veya derecede bulunanlardan kıdemli sayılırlar.
Ancak, bu hesaplama yapılırken, 9 uncu maddenin ikinci fıkrasına göre adaylığa diğer kamu görevlerinde iktisap ettikleri derece ve kademe üzerinden atananların, bu derece ve kademeleri ile o görevlerde geçen süreleri dikkate alınmaz.
Bulunulan sınıf ve derecenin aynı olması hâlinde sırasıyla, bu sınıf veya dereceye yükselme tarihi, adaylığa başlama tarihi, mesleğe başlama tarihi, meslek öncesi eğitim sonu yazılı sınav puanı dikkate alınarak kıdem durumu belirlenir.
Bunların da aynı olması hâlinde, doğum tarihi önce olan kıdemli sayılır." düzenlemesi yer almaktadır.
Bu genel açıklamaların ardından, ilk derece mahkemelerince ve ilk derece mahkemesi sıfatıyla Yargıtay ilgili ceza dairelerince yargılama yapan heyetin hangi kurallar doğrultusunda oluşturulacağı hususunda ceza muhakemesine ilişkin kuralların ve bu sürece katılan kişilerin hak, yetki ve yükümlülüklerinin düzenlendiği 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile adli yargı ilk derece mahkemeleri ile bölge adliye mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkilerini düzenlemek amacıyla yürürlüğe giren 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun hükümlerinin irdelenmesi gerekmektedir.
5235 sayılı Kanun'un "Ceza mahkemelerinin kuruluşu" başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrası "Ağır ceza mahkemesinde bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur. Bu mahkeme bir başkan ve iki üye ile toplanır." ve 5271 sayılı Kanun'un "Müzakerenin yönetimi" başlıklı 228. maddesi "Müzakereyi mahkeme başkanı yönetir." şeklinde olup bu düzenlemelerde, adli yargı ilk derece yargılamalarında mahkeme başkanının hazır bulunmadığı durumlarda heyete hangi üyenin, hangi kritere göre başkanlık edeceğine dair açık bir hüküm bulunmamaktadır.
Bununla birlikte, 5235 sayılı Kanun'un bölge adliye mahkemelerince yapılan müzakerelere dair "Toplantı ve karar" başlıklı 46. maddesinin son fıkrasında yer alan "Daire başkanının hukukî veya fiilî nedenlerle bulunamaması halinde dairenin en kıdemli üyesi daireye başkanlık yapar." şeklindeki hükme nazaran 2797 sayılı Kanun'da Yargıtayın ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapacağı yargılamalar bakımından bir düzenlemeye yer verilmemiştir.
Öte yandan, adli yargı ilk derece adalet komisyonlarının görevlerine ilişkin 2802 sayılı Kanun'un "Zorunlu hâllerde görevlendirme" başlıklı 115. maddesinde de; herhangi bir nedenle görevine gelemeyen hâkimin yerine, bu hâkim görevine başlayıncaya veya Hâkimler ve Savcılar Kurulunca yetkilendirme yapılıncaya kadar, o yerdeki hâkimler arasından, adalet komisyonu başkanınca görevlendirme yapılacağı hüküm altına alınmıştır.
Yine, mahkeme başkanı veya hâkimin duruşma sırasındaki görevlerine dair ilgili CMK hükümleri incelendiğinde;
5271 sayılı CMK'nın "Başkan veya hâkimin görevi" başlıklı 192. maddesinin birinci fıkrasında, mahkeme başkanının veya hâkimin, duruşmayı yöneteceği ve sanığı sorguya çekeceği, delillerin ikame edilmesini sağlayacağı; aynı Kanun'un "Duruşmanın düzen ve disiplini" başlıklı üçüncü bölümünde yer alan "hâkim veya başkanın yetkisi" başlıklı 203. maddesinde de, duruşmanın düzeninin hâkim veya mahkeme başkanı tarafından sağlanacağı öngörülmüştür.
Gelinen noktada, temyiz incelemesinde hukuka kesin aykırılık hâlleri arasında sayılan "mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması" durumuna da değinilmelidir.
Bilindiği üzere, 5271 sayılı CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasında temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmemiş olsa da, aynı maddede sayılan hâllerde hukuka kesin aykırılık hâllerinin var sayılacağı belirtildikten sonra, aynı fıkranın (a) bendinde, mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması bu hâllerden ilki olarak gösterilmiştir.
Belirtilen bu hukuka aykırılık, kovuşturma aşamasında mahkemece yapılan oturumda mutlaka bulunması veya bulunmaması gerektiği öngörülen muhakeme süjelerine ve bu süjeler için öngörülen koşulların taşınmasına dair bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Örneğin, CMK'nın "Duruşmada hazır bulunacaklar" başlıklı 188. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinde, hükme katılacak hâkimler ve Cumhuriyet savcısı ile zabıt kâtibinin ve Kanun'un zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafinin duruşmada hazır bulunmasının şart olduğu hükme bağlanmıştır. Bu durumda, maddede sayılan kişilerden birinin oturumda hazır bulunmadan karar verilmesi ya da hazır bulunmakla birlikte, yine örneğin müdafi olduğundan bahisle hazır bulunan kişinin gerçekte avukat olmaması gibi durumlarda bu hukuka aykırılıktan söz edilecektir.
Ancak, hem 2797 sayılı Kanun'da daire başkanının, hem de CMK'da, HSYK tarafından görevlendirme yapılan hâller dışında mahkeme başkanının hazır bulunmadığı durumlarda yargılamayı yapmakla görevli heyete kimin başkanlık edeceğine, heyette yer alan hâkimler arasındaki kıdem sıralamasının heyet oluşumuna etki edip etmeyeceğine dair açık bir düzenleme yer almamakta olup adli yargı ilk derece mahkemelerinde bu husus idari bir düzenleme kapsamında adalet komisyonlarınca belirlenmektedir. Bu bağlamda, ilk derece yargılamaları açısından, Yargıtay ilgili ceza dairesinde daire başkanı dışında oluşturulan yargılama heyetleri bakımından da üyelerin kıdemlerinin heyet oluşumuna herhangi bir etkisinin bulunmadığı gibi niteliği itibarıyla bu durum yalnızca CMK'nın 192 ve 203. maddeleri uyarınca duruşmayı yönetecek kişinin belirlenmesine yönelik idari bir tasarruf niteliğindedir. Dolayısıyla, üyelik niteliklerini taşımak kaydıyla, ilk derece yargılaması bağlamında ilgili ceza dairesi üyelerinin daire başkanı olmaksızın oluşturulacak heyete kimin başkanlık edeceğine, bu hususun tespitinde kıdemin esas alınıp alınmayacağına dair tasarrufların CMK'nın 289. maddesinin birinci fıkrasının (a) bendinde öngörülen hukuka kesin aykırılık hâliyle bir bağlantısı olmadığı gibi İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'nin, kişilerin tabii hâkim ilkesine göre kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddesinde öngörülen ilkeleri ihlal eden bir yanı da bulunmamaktadır.
Bu açıklamalar ışığında ön sorun değerlendirildiğinde;
Yargıtay ilgili ceza dairesince ilk derece yargılaması yapıldığı ve bu nedenle CMK hükümlerinin uygulandığı hâllerde, işin müzakeresinin yapıldığı temyiz incelemesinden farklı olarak sanığın sorguya çekilmesi, tanık dinlenmesi, bilirkişi incelemesi yaptırılması gibi yargılama faaliyetinin yapılması ve hüküm kurulması esnasında görev alan heyetlerin oluşumunda 2797 sayılı Kanun'un 40. maddesinin uygulanamayacağı, açık bir Kanun hükmü bulunmayan bu durumla ilgili olarak, daire başkanının hazır bulunmadığı oturumlarda üyeler arasında kıdem esası gözetilmeksizin bir üyenin başkan olarak duruşmaları yönetmesinin usul ve yasaya uygun olduğu kabul edilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi ...;
"Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 04.12.2017 tarihli ve 2017/83 sayılı kararı ile Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175. maddesine göre Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 24.11.2017 tarihli ve 62-62 sayılı iddianamesinin kabulüne ve dosyanın ilk derece yargılaması esas defterine kayıt edilerek sanık ... hakkında kovuşturmaya başlanmasına karar verildiği,
Yargıtay 9. Ceza Dairesince 08.02.2018, 10.05.2018, 25.09.2018 ve 12.12.2018 tarihlerinde ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapılan duruşmalardan sonra 06.03.2019 tarihinde yapılan oturumda hükmün kurulduğu,
12.12.2018 tarihli oturumun 38125 sicil numaralı Yargıtay Üyesi sayın ... başkanlığındaki heyet tarafından yapıldığı ve bu heyette üye olarak görev yapan ...sicil numaralı sayın ... ile ... sicil numaralı sayın ...'ın heyet başkanından sicil numarası ve Yargıtay kıdemi itibarıyla daha kıdemli oldukları anlaşılmaktadır.
Özel Dairece yapılan yargılama sırasında esaslı işlemlerin yapıldığı dördüncü celsede Yargıtay Büyük Genel Kurulu tarafından seçilen daire başkanı veya kıdemli üye yerine kıdemsiz üyenin yargılamayı yapan heyete başkanlık etmesi, aşağıda açıklanan gerekçelerle sonuca etkili usul hatası olduğundan bozma nedeni yapılmalıdır. Şöyle ki;
2797 Sayılı Yargıtay Kanunu'nun 'Daire Başkanlarının görevleri', 'Başkanların...nitelikleri', 'Başkanların Seçimi' ve 'Dairelerin Çalışması' başlıklı 24, 30, 31/1 ve 40.maddelerine göre Yargıtay Büyük Genel Kurulu; daire başkanlarını en az üç yıl Yargıtay üyeliği yapmış kendi üyeleri arasında, üye tam sayısının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçer. Heyet bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla toplanır. Daire Başkanına, gerektiğinde kıdemli üye vekillik eder. Üye sayısının yeterli olması halinde birden fazla heyet oluşturulabilir. Bu durumda oluşturulan diğer heyetlere, heyette yer alan en kıdemli üye başkanlık eder. Bu düzenlemelere göre daire başkanını belirlemek Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun yetkisindedir, bir üyenin kendiliğinde veya mevcut başkanın görevlendirmesi üzerine başkanlık yapmasına yasal olanak yoktur. Yine başkanın mazeretinin bulunması halinde kıdemli üyenin vekillik etmesi ve üye sayısının müsait olmasına bağlı olarak ikinci heyet oluşturulması durumunda da kıdemli üyenin başkanlık etmesi öngörülmüş, başkan vekilliği yapacak ve ikinci heyete başkanlık edecek üyenin kıdemli olması şartı getirilmiştir.
Anılan düzenlemelere nazaran yasa koyucunun, daire başkanlığına ve vekilliğine ayrı bir önem verdiği, belirli nitelikler aradığı, seçimini ve görevlendirilmesini özel olarak düzenlediği, idari kararlara veya takdire bırakmadığı açıktır. Buna rağmen yasal ve açıklanabilir bir neden yokken, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca seçilmiş başkanın veya kıdemli üyenin heyete başkanlık etmemesi Yargıtay Kanunu'nun açık ve emredici düzenlemelerine aykırıdır.
Konuyla yakından ilgili diğer düzenleme CMK'nı
10. Ceza Dairesi, 2016/1979 E., 2017/3302 K.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
Asliye Ceza Mahkemesinin 20/01/2015 tarihli ve 2015/14 sayılı kararı ile iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175. maddesi uyarınca kabulüne karar verilerek 2015/59 esas sayılı dosya üzerinden sanığın yargılanmasına başlanılmasına karşın, Denizli 6.
10. Ceza Dairesi 2016/1979 E. , 2017/3302 K.
"İçtihat Metni"
Adalet Bakanlığı'nın, 31.03.2016 tarihli yazısı ile kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan şüpheli ... hakkında açılan kamu davası üzerine yapılan yargılama sonucunda, karar verilmesine yer olmadığına dair Denizli 6. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 08/07/2015 tarihli ve 2015/59 esas, 2015/360 sayılı kararının kanun yararına bozulmasına yönelik talebi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca 19.04.2016 tarihli yazı ekinde dosyanın Dairemize gönderildiği anlaşıldı.
Dosya incelendi.
GEREĞİ GÖRÜŞÜLÜP DÜŞÜNÜLDÜ:
A) Konuyla İlgili Bilgiler:
1- Şüpheli hakkında, 28.02.2014 tarihinde işlediği iddia olunan kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan dolayı kamu davasının açılmasının ertelenmesine, bir yıl süre ile tedavi ve denetimli serbestlik tedbiri uygulanmasına karar verildiği; ayrıca tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi, tekrar kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alınması, kabul edilmesi veya bulundurulması, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanması halinde erteleme kararının kaldırılarak kamu davası açılacağı hususunun ihtar edildiği,
2- Şüphelinin Denetimli Serbestlik Müdürlüğü tarafından yapılan tebligata rağmen 10 gün içinde başvurmadığı gerekçesi ile kamu davasının ertelenmesi kararı kaldırılarak, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan TCK'nın 191. maddesinin 1. fıkrası uyarınca cezalandırılması isteğiyle sanık hakkında kamu davası açıldığı,
3- Denizli 6. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 08/07/2015 tarihli ve 2015/59 esas, 2015/360 sayılı kararı ile "Denetimli Serbestlik Müdürlüğü'nce çıkartılan davet yazısına 10 günlük süre içerisinde icabet etmemesinin tek başına ısrar olarak değerlendirilemeyeceği." gerekçesiyle, “herhangi bir karar verilmesine yer olmadığına” karar verildiği ve kararın yasa yoluna başvurulmadan kesinleştiği,
Anlaşılmıştır.
B) Kanun Yararına Bozma Talebi:
Kanun yararına bozma talebi ve ihbar yazısında, "Denizli Cumhuriyet Başsavcılığının 2014/16178 esas sayılı dosyası üzerinden şüpheli ... hakkında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 191. maddesi kapsamında kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın almak, kabul etmek, bulundurmak ve kullanmak suçu nedeniyle yapılan soruşturma neticesinde, 5237 sayılı Kanun'un 191/2. maddesi uyarınca kamu davasının 5 yıl süre ile açılmasının ertelenmesine, 191/4. madde gereğince şüphelinin 1 yıl süre ile denetimli serbestlik tedbirine tabi tutulmasına karar verildiği, şüphelinin usulüne uygun olarak yapılan çağrıya rağmen 10 gün içinde müracaat etmediğinden bahisle Denetimli Serbestlik Yönetmeliğinin 40. maddesinin 4. fıkrası uyarınca kayıtlarının kapatıldığı hususunun Denizli Denetimli Serbestlik Müdürlüğünün 17/12/2014 tarihli yazısıyla Denizli Cumhuriyet Başsavcılığına bildirildiği, bunu müteakip Denizli Cumhuriyet Başsavcılığının 09/01/2015 tarihli ve 2014/16178 soruşturma, 2015/209 esas, 2015/167 esas sayılı iddianamesi ile şüpheli hakkında mezkur yasanın 191/1. maddesi gereğince cezalandırılması talebi ile kamu davası açıldığı ve Denizli 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 20/01/2015 tarihli ve 2015/14 sayılı kararı ile iddianamenin 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 175. maddesi uyarınca kabulüne karar verilerek 2015/59 esas sayılı dosya üzerinden sanığın yargılanmasına başlanılmasına karşın, Denizli 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 08/07/2015 tarihli ve 2015/59 esas, 2015/360 sayılı kararı ile Denizli Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen bila tarihli ve 2014/16178 soruşturma, 2014/9 karar sayılı davanın açılmasının ertelenmesi kararının sanığa tebliğ edilmediği ve denetime uymamakta ısrar şartının gerçekleşmediğinden bahisle sanığın denetimi ihlal ettiğinin kabul edilemeyeceği gerekçesi ile karar verilmesine yer olmadığına karar verilmiş ise de,
5271 sayılı Kanun'un 175/1. maddesi uyarınca iddianamenin kabulü ile kamu davasının açılmış olduğu ve kovuşturma evresinin başladığı, kovuşturma aşamasının anılan Kanun'un 176 ve devam eden maddelerde izlenen usul çerçevesinde yürütüleceği ve yargılamanın mezkur Kanun'un 223/1. madde uyarınca, beraat, ceza verilmesine yer olmadığı, mahkumiyet, güvenlik tedbirine hükmedilmesi, davanın reddi ve düşmesi şeklinde sınırlı olarak sayılan hükümlerden biri ile veya aynı maddenin 8. fıkrasında düzenlenen durma kararı ile sonlandırılabileceği gözetilmeden, yazılı şekilde karar verilmesinde isabet görülmemiştir." denilerek, Denizli 6. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 08/07/2015 tarihli ve 2015/59 esas, 2015/360 sayılı kararının bozulması istenmiştir.
C) Konunun Değerlendirilmesi:
TCK'nın 191. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendinde, "Kişinin, erteleme süresi zarfında; kendisine yüklenen yükümlülüklere veya uygulanan tedavinin gereklerine uygun davranmamakta ısrar etmesi ... hâlinde, hakkında kamu davası açılır. " hükmüne yer verilmiştir.
CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasında, "Türk Ceza Kanununda öngörülen düşme sebeplerinin varlığı ya da soruşturma veya kovuşturma şartının gerçekleşmeyeceğinin anlaşılması hallerinde, davanın düşmesine karar verilir. Ancak, soruşturmanın veya kovuşturmanın yapılması şarta bağlı tutulmuş olup da şartın henüz gerçekleşmediği anlaşılırsa; gerçekleşmesini beklemek üzere, durma kararı verilir. Bu karara itiraz edilebilir." hükmü öngörülmüştür.
Somut olayda, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurma suçundan TCK'nın 191. maddesinin 1. fıkrası uyarınca sanığın cezalandırılması isteğiyle açılan davada "kovuşturma şartı" olan "ısrar koşulunun" gerçekleşmediğinin anlaşılması durumunda Mahkeme tarafından CMK'nın 223. maddesinin 8. fıkrasının 2. cümlesi gereğince bu şartın gerçekleşmesini beklemek üzere “davanın durmasına” ve denetimli serbestlik dosyasının infazına devam edilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmesi gerekirken, “karar verilmesine yer olmadığına” karar verilmesi yasaya aykırı olup, kanun yararına bozma talebi yerindedir.
D) Karar :
Açıklanan nedenlere göre; Denizli 6. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 08/07/2015 tarihli ve 2015/59 esas, 2015/360 sayılı kararının 5271 sayılı CMK'nın 309. maddesinin 3. fıkrası gereğince kanun yararına BOZULMASINA, aynı Kanun'un 309. maddesinin 4. fıkrasının (a) bendi uyarınca gerekli işlemin yapılması için, dosyanın Adalet Bakanlığı'na iletilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmesine, 06.07.2017 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
orta eşleşmeKarar metninde maddeye atıf var
tam metni aç
- 5271 S. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [ Madde 175 ]
4. Ceza Dairesi 2010/11463 E., 2010/20271 K.
4. Ceza Dairesi 2010/11463 E., 2010/20271 K.
- BASILMIŞ YAYINLARLA İŞLENEN SUÇLAR- 5187 S. BASIN KANUNU [ Madde 26 ]
- 5271 S. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [ Madde 175 ]
- 5271 S. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU [ Madde 223 ]
"İçtihat Metni"
Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:
5187 Sayılı Basın Yasasının 26.maddesinde "Basılmış eserler yoluyla işlenen yada bu yasada öngörülen diğer suçlarla ilgili ceza davalarının günlük süreli yayınlar yönünden iki ay, diğer basılmış eserler yönünden dört ay, içinde açılması zorunludur" ve 5271 sayılı CYY.nın 175/1.maddesinde "iddianamenin kabulüyle, kamu davası açılmış olur ve kovuşturma evresi başlar" hükümlerinin öngörülmesi karşısında, günlük süreli yayınlarda hak düşürücü nitelikte olan iki aylık sürenin, günlük yayının yapılıp C.Savcılığına teslim tarihi olan 29.05.2006 günlü başlayacağı ve iddianamenin kabul edildiği 01.08.2006 tarihine kadar iki aylık sürenin dolduğu,
Anlaşıldığından katılan Milli İstihbarat Teşkilatı vekilinin ve sanık D... P... müdafiinin temyiz nedenleri yerinde bulunmakla, 5187 sayılı Yasanın 26. ve 5271 sayılı CYY.nın 223.maddeleri uyarınca, tebliğnameye uygun olarak KAMU DAVASININ DÜŞÜRÜLMESİNE, 07.12.2010 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
Eşleştirme iki kanıta dayanır: kararın kendi metnindeki madde atfı ve şerh kitaplarının o kararı hangi maddenin altında bastığı. Otomatik üretilmiştir, hukuki tavsiye değildir; kararın güncelliğini ve sonraki içtihat değişikliklerini ayrıca denetleyin.
Bu Maddeyle İlgili Sınav Sorusu
Ceza Muhakemesi Hukuku
Ceza Muhakemesi Hukuku’nda kamu davasının açılmış sayıldığı ve kovuşturma evresinin başladığı an aşağıdakilerden hangisidir?
A) İddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlendiği an
B) İddianamenin mahkeme tarafından kabul edildiği an
C) İddianamenin sanığa tebliğ edildiği an
D) Sanığın sorgusunun yapıldığı an
E) İlk duruşmanın başladığı an
Bu maddeyle ilgili 2 soru daha var!
Soruların tamamını çözmek, açıklamalı cevapları görmek ve Hukuksal Eğitim yapay zeka asistanı ile çalışmak için platforma katılın.